
397
Archived Theses
5
DOIs Assigned
1%
DOI Rate
Discipline
Norduz koyununun cranium'unda bilgisayarlı tomografi ile bazı morfometrik ölçümler
Bu çalışmada Bilgisayarlı Tomografi ile Norduz koyunun cranium' unda bazı yapıların morfometrik ölçülmesi amaçlandı. Çalışmada Norduz koyununa ait 6 dişi ve 6 erkek olmak üzere 12 cranium' un morfometrik ölçümleri incelendi. Erkek-dişi Norduz koyunu craniumlarının bazı bölgelerinden morfometrik ölçümler alındı. Elde edilen veriler cinsiyet ve türler arası varyasyon ve kolerasyon ilişkileri incelendi. D4 ölçüm parametresi olan Nazal kemik uzunluğu p=0.048 olasılık değeri ile p<0.05 erkek yönlü pozitif bir farklılık saptanırken, L1 ölçüm parametresi olan neurocranium' un uzunluğu p=0.042 olasılık değeri ile p<0.05 dişi yönlü pozitif farklılık saptanmıştır. Ayrıca L3 ölçüm parametresi olan orbitanın en büyük iç genişliği p=0.046 olasılık değeri ile p<0.05 erkek yönlü pozitif farlılık saptanmıştır. Başka bir ölçüm parametresi olan L7 meatus acusıcus externus' un caudal uzunluğu p=0.044 olasılık değeri ile p<0.05 dişi yönlü pozitif farklılık saptanmıştır. L10 ölçüm parametresi olan nasointermaxillare ile prosthion arasında kalan mesafenin ölçülmesinde p=0.046 istatiksel değeri olarak p<0.05 erkek yönlü pozitif farklılık ortaya çıkmaktadır. Ayrıca O1 ölçüm parametresi olan en büyük mastoid genişlik p=0.020 istatik değeri ile p<0.05 erkek yönlü pozitif anlamlılık ortaya çıkmıştır. O4 ölçüm parametresi olan foramen magnum' un en büyük genişliği p=0.036 olasılık değeri ile p<0.05 erkek yönlü pozitif farklılık ortaya çıkmaktadır. Son olarak O6 ölçüm parametresi olan protubertina occipitalis externa yüksekliği p=0.005 istatiksel olarak p<0,05 olasılık değeri ile erkek yönlü pozitif farklılıklar ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak; çalışmanın Van Norduz koyununda iskelet sistemi ile ilgili anatomi eğitimi başta olmak üzere cerrahi ve klinik uygulama alanlarında veteriner hekimlere ve eğitim alan öğrencilere faydalı olabileceği kanısında varılmıştır. Ayrıca bu çalışmanın Van Norduz koyunlarının anatomik özelliklerinin ortaya koyulması ile ilgili yapılacak olan bilimsel çalışmalara önemli katkılar sağlayacağı düşünülmektedir. Bilgisayarlı Tomografi ile alınan bu ölçümlerin veteriner anatomide kullanılan geleneksel ölçüm metodlarının yerine daha güvenli olarak alınabileceği ve daha hızlı kullanılabileceği kanaatindeyiz.
Erişkin erkek ratlarda gınseng kullanımınınkaraciğer üzerine etkilerinin stereolojik olarakaraştırılması
Yapılan bu çalışma ile Panax ginseng bitkisinin, karaciğerde fagositoz özelliği ile bilinen, makrofaj hücre grubundan olan Kupffer hücreleri üzerindeki toksik etkisini ve toplam karaciğer hacmi ile beraber Kupffer hücre sayısındaki değişimi stereolojik bir takım yöntemler kullanılarak hesaplama amaçlandı. Çalışmada 3 aylık, ortalama 300 gr ağırlığa sahip 30 adet sağlıklı erişkin Wistar Albino ırkı erkek rat kullanıldı. Her grupta 10 hayvan olmak üzere kontrol, normal doz (600mg/kg/gün) ve toksik doz (1800mg/kg/gün) grupları oluşturularak deneye başlamadan ve 15 gün arayla toplamda beş kez kilo takipleri yapıldı. Kontrol grubuna herhangi bir uygulama yapılmazken, deney gruplarına iki ay boyunca her gün aynı saatte, yukarıda belirtilen dozlarda ginseng ekstratı gavaj yoluyla uygulandı. Kontrol, normal ve toksik doz gruplarındaki tüm hayvanlar 50 mg/kg ketalar ile anesteziye alınarak perfüzyon uygulandı. Tüm ratların karaciğer dokuları çıkarılarak stereolojik incelemeler için gerekli takipleri yapılarak parafine gömüldü. Parafine gömülü bloklardan 5μm kalınlığında ve 1/200 oranında paralel ve seri doku kesitleri elde edildi. İlk doku kesitleri 1. lam üzerine, 200 adım sayıldıktan sonra alınan doku kesitleri de 2. ve 3. lamlar üzerine alınarak, her hayvan için toplam altı lam kullanıldı. Hematoksilen-Eozin boyası ile boyanmış kesitlerden ışık mikroskobu ile fotoğraflar çekildi. Karaciğer dokusunun hacim değeri ve Kupffer hücre sayıları Cavalieri metodu kullanılarak hesaplandı. Deneyin başında grupların ağırlık ortalamaları kontrol, normal doz ve toksik doz gruplarında sırasıyla 217.2 gr, 227.6 gr ve 214.4 gr olarak elde edilirken deneyin sonunda 321.5 gr, 288.8 gr ve 290.7 gr olarak tespit edilmişir. Gruplar içerisinde yapılan ilk ve son ölçümlerdeki yüzdelik değişim ise sırasıyla %48.02, %26.89 ve %35.59 olarak hesaplanmıştır. Ginseng verilen grupların kontrol grubuna kıyasla daha az kilo aldıkları görülmüştür. Kontrol, normal ve toksik doz gruplarındaki hacim ortalamaları sırasıyla 10.571 cm3, 12.073 cm3 ve 11.642 cm3 olarak hesaplanmıştır. Tüm karaciğer dokusunda Kupffer hücre sayısı ortalamaları ise kontrol, normal doz ve toksik doz gruplarında sırasıyla 754810.9, 799108.1 ve 647949.7 adet olarak sayılmıştır.
Arteria iliaca interna'nın dallanma paterni ve varyasyonları ile klinik etkileri arasındaki ilişkiler
Arteria (a.) iliaca interna pelvis, kalça arka bölgesi (gluteal bölge) ve perineum'un beslenmesini sağlayan ana arterdir. Arteria iliaca interna sıklıkla arka ve ön kök halinde iki temel dala ayrılmış olup bu kök dallarından birçok arter çıkmaktadır. Arteria iliolumbalis, arteriae sacrales laterales, a. glutea superior, a. glutea inferior, a. pudenda interna, a. obturatoria, a. rectalis media, a. vesicalis superior, a. uterina, a. vaginalis, a. vesicalis inferior, a. prostatica ve a. umbilicalis a. iliaca interna ile ilişkili dallanan arterler olup bu arter yapıları belirli bir dallanma paterni izleyebileceği gibi a. iliaca interna'nın farklı alanlarından çıkarak birbirleri ile ortak kök ya da varyasyonlar oluşturabilir. Şu ana kadar birçok çalışma kadavra üzerinde yapılan diseksiyonlar ile a. iliaca interna ve dallarını değerlendirmiştir, ancak kapsamlı radyolojik çalışmalara ihtiyaç devam etmektedir. Günümüzde kullanılan modern ve ileri düzey görüntüleme yöntemleri ise a. iliaca interna ve dal yapıları ile ilgili detaylı bilgiler sunabilecektir. Bu çalışmanın amacı, ileri düzey görüntüleme yöntemi olan bilgisayarlı tomografi anjiografi kullanarak arteria iliaca interna'nın dallanma paterni ve varyasyonları ile klinik etkileri arasındaki ilişkileri incelemektir. Bu çalışmada, 01 Ocak 2019-31 Aralık 2020 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda çeşitli nedenlerle bilgisayarlı tomografi anjiografi çekilmiş, a. iliaca interna ve dalları ile ilişkili damarsal patolojisi veya girişimsel işlem hikayesi olmayan, yaşları 20 ile 60 arasında değişen, 50 kadın ve 50 erkek hastanın radyolojik görüntüleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışma kapsamında; a. iliaca communis uzunluğu, bifurcatio iliaca ile a. iliaca interna arka kök dallanma noktası arası uzunluk, bifurcatio iliaca'dan a. iliaca interna ön kök ilk damar çıkışına kadar olan mesafe, a. iliaca interna'dan birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci ve altıncı sırada çıkan dalların hangi damar yapısına ait olduğu, bu damarların birbirleri ile olası ortak çıkışları ve hangi yönden çıktığı (medial, lateral, anterior, posterior) ve a. iliaca interna dallanma paterninin Adachi sınıflandırmasına göre analizi değerlendirilmiştir. Sonuç olarak; bifurcatio iliaca'dan sonra 5cm içerisinde (standart sapma ile birlikte) a. iliaca interna arka kök damarları dallanmıştır ve a. iliaca interna arka kök dallanma noktası ile a. iliaca interna ön kök ilk dalı arası mesafe yaklaşık 1cm olarak tespit edilmiştir. Arteria iliaca interna arka kök damarlarının a. iliaca interna'dan sıklıkla direkt olarak çıktığı ve en distal damarı en sık olarak a. glutea superior'un oluşturduğu görülmüştür. Arteria iliaca interna ön kök damarlarının sıklıkla birbirleri ile ortak kök halinde dallandığı, kadınlarda özellikle a. uterina ve erkeklerde a. pudenda interna ile a. prostatica'nın diğer damarlar ile ortak kök halinde olduğu tespit edilmiştir. Arteria iliaca interna arka kök damarları sıklıkla posterior yönde çıkarken ön kök damarları anterior ve medial yönde dallanmaktadır. Arteria obturatoria, a. iliaca externa'dan direkt olarak veya a. epigastrica inferior ile ortak kök şeklinde dallanabilmektedir. Arteria glutea superior, a. glutea inferior ve a. pudenda interna'nın a. iliaca interna'dan ayrı ayrı dallandığı Adachi Tip 3 dallanma paterni tüm çalışma grubunda en sık tespit edilen dallanma sınıfı olmuştur. Bu sonuçlar, pelvik cerrahide ve a. iliaca interna ve dallarına yönelik girişimsel radyoloji işlemlerinde olası komplikasyonların önlenebilmesi açısından önemli olacaktır.
Yetişkin kadavralarında Ductus parotideus'un topografik olarak incelenmesi
Amaç: Ductus parotideus'un ve çevre yapıların topografik ilişkisine dair çalışmaların literatürde az sayıda olduğunu görmekteyiz. Çalışmamızda ductus parotideus 'un klinik öneme sahip referans noktalara uzaklığı, ciltteki trasesinin seyri, rr.zygomatici n.facialis ve rr.buccales n.facialis ile olan ilişkisi ve corpus adiposum buccae ile v.facialis'e kıyasla konumunun araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda formaldehit, gliserol ve etanol solüsyonu ile fikse edilmiş 8 adet kadavraya ait 16 yarım kafada bilateral disseksiyon sonucu ortaya çıkarılmış ductus parotideus ve çevre yapıların birbiri ile olan ilişkisine dair ölçümler ve bu yapıların birbirine kıyasla konumlarının karşılaştırılması gerçekleştirildi. Bulgular: Çalışmamızda ductus parotideus'un topografik olarak inc.intertragica ile cheilion arasında uzanan referans çizginin ortalama 1,5 cm etrafında yer aldığı, ortalama 1,75 noktada bukkal sinirler tarafından çaprazlandığı görülmüştür. Ductus parotideus'un en distal noktası ile v.facialis arasındaki uzaklık 2,04 1,56 mm olarak ölçülmüşken kanalın % 19 oranında ven tarafından çaprazlandığı görülmüştür. Ayrıca çalışmamızda ductus parotideus'un corpus adiposum buccae'ye kıyasla konumunda en sık görülen tipin 7 olguda görülen (%44), kanalın corpus adiposum buccae'ye yüzeyel seyrettiği durum olduğu görülmüştür. Sonuç: Ductus parotideus'un morfometrik özellikleri ve çevre anatomik yapılar ile topografik ilişkisine dair bu verilerin başta parotis cerrahisi olmak üzere lateral yüzdeki cerrahi operasyonlar, girişimsel işlemler ve araştırmalarda klinisyenler ve araştırma görevlilerine fayda sağlayacağını düşünmekteyiz. Anahtar Sözcükler: ductus parotideus, kadavra, ölçümler, stenson, topografi
CT tarama görüntülerinden patella'nın 3 boyutlu modellemesi ile morfometrik ölçümü ve 3 boyutlu yazıcı ile üretilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı Türk toplumunda total diz artroplasti için patellanın morfometrik ölçümlerini yapmaktı. Yöntem: Seksenaltı kişinin (36 kadın, 50 erkek ve 21-65 yaşları arasında) diz eklemine yönelik bilgisayarlı tomografi görüntüleri ile 3 boyutlu bir model oluşturuldu. Dijital cetvelle ölçümler yapıldı. Patellanın yüksekliği, patellanın genişliği, patella kalınlığı, eklemleşen fasetin yüksekliği, medial fasetin genişliği ve lateral fasetin genişliği ölçüldü.Bulgular: Patellanın genişliği ve medial fasetin genişliği dışındaki tüm ölçümler p<0.05 ile anlamlı bir cinsiyet farklılığı gösterdi, ancak sol ve sağ dizlere ait ölçülen altı değişken istatistiksel olarak anlamlı değildi. Yaşla birlikte patella ölçümlerinin hiçbiri istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki göstermemektedir. Olguların patella genişliği ile patella yüksekliği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edildi (patella genişliği arttıkça patella yüksekliği de artmaktadır) (r=0,748; p=0,001; p<0,01). Sonuçlar: Bu çalışmada, erkeklerin patellaları kadınlardan daha büyük bulunmuştur. Sol ve sağ dizler arasındaki patella ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Bizim çalışmamıza göre Türk popülasyonunda patella Batılılara göre daha küçük bulunmuştur.
Moskowitz arteri ve intermezenterik bağlantılar: Arteria mesenterica superior ve inferior arasındaki kollaterallerin kapsamlı incelemesi
Giriş: Colon transversum ve colon descendens arasında mezokolon içerisinde yer alan intermezenterik arteryel bağlantılar çeşitli varyasyonlar göstermektedir. Bu damarlar a. mesenterica superior ve inferior'un dalları arasında oluşur ve Moskowitz arteri, Riolan arkı ve Drummond arteri olarak adlandırılır. Bu çalışmada, kadavralarda Moskowitz arterinin insidansını göstermeyi, aynı zamanda a. mesenterica superior ve inferior arasındaki intermezenterik anastomozların varlığını ve bunların seyrini göstermeyi amaçladık. Yöntem: Çalışmaya toplam 10 kadavra (6 kadın, 4 erkek) dahil edildi. Kadavralarda tüm kolonun peritoneal bağlantılarından serbestleştirilmesinden sonra arter diseksiyonu aort bifurkasyonu referans alınarak gerçekleştirildi. Bifurkasyonun proksimali takip edilerek a. mesenterica inferior ve dalı olan a. colica sinistra diseksiyonu gerçekleştirildi. Colon transversum mezosu içerisinde a. colica media diseksiyonu gerçekleştirildikten sonra intermezenterik anastomozların (Moskowitz arteri ve Riolan arkı) varlığı gösterildi. Bulgular: Yapılan diseksiyonlarda 10 kadavranın sadece 3'ünde Moskowitz arteri saptandı ve toplam 7 kadavrada Riolan arkı izlendi. Tüm kadavralarda Drummond arteri görüldü. Çalışmada 2 kadavrada Moskowitz arteri ve Riolan arkı aynı anda görülürken, 2 kadavrada Moskowitz arteri ve Riolan arkı bulunmadan sadece Drummond arteri görüldü. Sonuçlar: İntermezenterik anastomozların varlığı özellikle colon transversum, flexura coli sinistra ve colon descendens'in arteryel beslenmesinde önemli derecede katkı sağlamaktadır. Klinik olarak bu intermezenterik bağlantılar insanlarda düşük insidansta görülse de, bu bölgeye yönelik yapılacak cerrahi girişimlerde damar yapıları dikkatli şekilde disseke edilmeli ve korunmalıdır. Aksi takdirde, arteryel yapıların zarar görmesi halinde kolon beslenmesi olumsuz yönde etkilenebilmekte ve postoperatif dönemde anastomoz kaçağı, iskemi ve nekroz gibi komplikasyonlar meydana gelmektedir.
Deneysel hayvan modelinde ekstemitelerde terleme tedavilerinin mikroskopik olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmada, deneysel hayvan modelinde LASER ve ultrasonik enerji kaynağı ile karşılaştırılmalı olarak uygulandı. LASER'in farklı dalga ve enerji boyutunda karşılaştırılması yapıldı. Bütün sonuçlar elektron mikroskopla incelendi. İnceleme sonuçlarında oluşan yüksek doku hasarı nedeniyle, deneyimize plastik rekonstruktif cerrahin sık kullanılan fokuslu ultrasonografi cihazını (ultrasonik ses dalgası ile ablasyon) dahil ettik. Çalışmada cihazının farklı deri katmanlarında etkili olan 3 başlığı kullanıldı. Her deney hayvanında el ve ayak bölgelerine uygulamalardan sonra kontrol biopsiler alındı. Bu biopsiler histolojik olarak incelendi. İnceleme sonucunda 3.0 ve 4.5mmlik fokuslu ultrasonografi başlıkları kullanılan mikroskobik incelemede ter bezlerinin sayısının ciddi şekilde azaldığı ve ayrıca 4.5 mmlik başlık kullanılan incelemede derin dermis tabakasında lenfosit infiltrasyonu ve fibroblast birikimi saptandı. Sonuç olarak bu deneyde 3.0 mm ve 4.5 mm başlık kullanılan uygulamalar sonrası alınan örneklerin mikroskopik incelemelerinde, kullanılan başlıkların daha hedefe yönelik olduğu ve daha az doku hasarı oluşturduğunu söyleyebiliriz.
Scapula morfometrisi ve cinsiyet ilişkisinin bilgisayarlı tomografi ile incelenmesi
Çalışmanın amacı Türkiye toplumunda scapula'dan cinsiyet tayininde etkili parametreleri ortaya koymaktır. Çalışmada toraks bilgisayarlı tomografi görüntüleri üzerinden 60 erkek scapula'sı ve 60 kadın scapula'sı incelendi, morfometrik ölçümler yapıldı ve adımsal lojistik regresyon analizi ile cinsiyet tayinindeki etkinliklerine bakıldı. 10 parametre (scapular genişlik, maksimum scapular uzunluk, supraspinous çizgi uzunluğu, infraspinous çizgi uzunluğu, trigonum superior kenar uzunluğu, trigonum inferior kenar uzunluğu, trigonum superior spinal uzunluk, trigonum inferior spinal uzunluk, medial açı, spinal aks açısı) ve bu parametrelerden elde edilen 6 indeks (scapular indeks, supraspinous indeks, infraspinous indeks, trigonum spinal indeks, trigonum indeks, supra-infra scapular indeks) kullanıldı. İstatistiksel analizler sonucu scapular genişlik ve maksimum scapular uzunluk sağ scapula'larda %85, sol scapula'larda %90, tüm scapula'larda ise %86,7 oranında erkek ve kadın cinsiyetini ayırmada etkili olarak bulundu. Maksimum scapular uzunluk, supraspinous çizgi uzunluğu, infraspinous çizgi uzunluğu, trigonum superior kenar uzunluğu, trigonum inferior kenar uzunluğu, trigonum superior spinal uzunluk, trigonum inferior spinal uzunluk, spinal aks açısı, supraspinous indeks, trigonum indeks, trigonum spinal indeks, supra-infra scapular indeks ölçümlerinde sağ-sol taraflar arasında anlamlı fark bulunamadı. Scapular genişlik, maksimum scapular uzunluk, supraspinous çizgi uzunluğu, infraspinous çizgi uzunluğu, trigonum superior kenar uzunluğu, trigonum inferior kenar uzunluğu, trigonum superior spinal uzunluk, trigonum inferior spinal uzunluk, medial açı ve spinal aks açısı ölçümlerinde erkekler ile kadınlar arası ölçümlerde anlamlı farklılık bulundu. Elde edilen sonuçların Türkiye toplumunda scapula'dan cinsiyet tayini çalışmalarına ve scapula ile ilgili cerrahi girişimlere morfometrik olarak katkı vereceğini düşünmekteyiz.
Os hamatum`un kemik yapısının mikro-bilgisayarlı tomografi (mikro-BT) yöntemi ile değerlendirilmesi
Os hamatum proksimal bölümü dar, distal bölümü geniş olan kama şeklindeki bir kemiktir. Dorsal ve palmar yüzleri buralara tutunan bağlar nedeniyle pürüzlüdür. Palmar yüzün distal bölümünden öne doğru uzanan ve hamulus ossis hamati denilen çıkıntısı vasıtasıyla diğer karpal kemiklerden kolaylıkla ayırt edilebilir. Literatürde os hamatum ile ilgili kırık, avasküler nekroz,osteoblastoma gibi olgularla karşılaşılmakta iken; os hamatum'un yapısının Mikro-BT ile incelendiği yeterli sayıda çalışma bulunmamaktadır. Mikro-BT yüksek çözünürlüğüyle (9-15 mikrometre) çeşitli dokulara ek olarak kemik dokusunun da hassas yapısını ortaya koyan bir yöntem olarak gittikçe yaygınlaşmaktadır. Bu tez çalışmasının amacı os hamatum'un kemik yapısının Mikro-BT yöntemi kullanılarak ortaya konmasıdır. Bu çalışmaya yapısal olarak bütünlük sağlayan ve herhangi bir deformitesi olmayan 55 adet os hamatum dahil edildi. Çalışmamızda os hamatum ile ilgili doku hacmi, kemik hacmi, yüzdelik kemik hacmi (kemik hacmi/doku hacmi), kemik yüzeyi, kemik yüzey/hacim oranı, trabeküler sayı,trabeküler kalınlık, trabeküler seperasyon, yapı model indeksi ve anizotropi derecesi Mikro-BT yöntemi ile değerlendirildi. Bu tez çalışmasından çıkan detaylı ölçüm sonuçları ile os hamatum ile ilgili el bileği cerrahi operasyonlarına katkı oluşturulacaktır. Anahtar Kelimeler: El bileği, Karpal kemikler, Os hamatum, Mikro-BT, Morfometri
İnvaziv işlemler açısından musculus masseter topografik anatomisinin altı kadranda incelenmesi
M. masseter, regio parotideo masseterica'da yer alır, girişimsel işlemler için önemli bir hedef yapıdır. Bu girişimsel işlemler cerrahi uygulamalar olabildiği gibi botulinum toksini enjeksiyonu gibi sıkça kullanılan uygulamalar da olabilmektedir. Tezin amacı, m. masseter'in topografik anatomik komşuluklarını incelemek, bölgedeki diğer anatomik yapıları ve aralarındaki ilişkileri açıklamaktır. 20 erkek ve 20 kadın %10 formalin solüsyonu ile fikse kadavra baş bölgesi arteriyel dolaşım sistemi kırmızı pigmentli epoksi reçine ile doldurulmuş, büyüteçli masalarda sağ ve sol parotideomasseterica bölgeleri diseke edilmiştir. Diseksiyonu yapılan bölgelerin resimleri üzerinde fotometrik ölçümler yapılmıştır. Ayrıca dijital kumpas ile manuel olarak yapıların ölçümleri yapılmıştır. Buna göre belirlenen kadran içerisinde n. auriculotemporalis ve a. temporalis superficialis, v. temporalis superficialis'in yüzeyelleşmediği görülmüştür. Kadran II-B enjeksiyon benzeri girişimsel işlemler açısından en uygun alan olarak belirlenmişse de bölge içerisindeki diğer önemli yapıların referans çizgilere olan uzaklıklarının ve derinliklerinin dikkate alınması gereklidir.
Aponeurosis plantaris'in anatomisi ve Nervus plantaris lateralis ile topografik ilişkisi
Amaç: Aponeurosis plantaris'in anatomisini daha iyi kavramak adına yaptığımız çalışmada nervus plantaris lateralis ile topografik ilişkisine odaklanarak anatomik, cerrahi ve biyomekanik önemine ışık tutmasını amaçladık. Yöntem: Bu çalışma, patoloji gözlenmeyen 10 adet sağ ve 10 adet sol olmak üzere toplam 20 erişkin erkek kadavra ayağı üzerinde yapıldı. 21 tane parametre belirlendi ve kadavralar ölçümler için hazırlandı. Bu ölçümler; 1. Ayağın uzunluğu ve genişliği, 2. Aponeurosis plantaris'in kalınlığı ve genişliği, 3. Tuber calcanei ile 1, 2 ve 5. caput metatarsale arasındaki uzunluklar, 4. Ayak bileğinin medial ve lateral malleol'leri ile ayak tabanı arasındaki mesafesi, 5. N. plantaris lateralis'in aponeurosis plantaris'e giriş ve çıkış noktalarının medial ve laterale doğru mesafesi, 6. Tuber calcanei ile n. plantaris lateralis'in aponeurosis plantaris'e giriş ve çıkış noktaları arasındaki mesafe, 7. N. plantaris lateralis'in aponeurosis plantaris'e giriş noktası ile çıkış noktası arasındaki mesafe, 8. N. plantaris lateralis'in aponeurosis plantaris'ten çıkış noktasının tuber calcanei ile 5. caput metatarsale arasındaki mesafe çizgisine (C uzunluğu) yatay olarak mesafesi: Y uzunluğu, 9. Y çizgisinin C uzunluğunun kestiği noktayla tuber calcanei arasındaki mesafe: X uzunluğu ölçümleri yapılmıştır. Ölçümler dijital kumpas, mezura ve gonyometre aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Ayak uzunluğu 25,06 ± 1,05 cm, ayağın en geniş yerinin genişliği 92,48 ± 4,89 mm, medial ve lateral malleolus vertikal aksislerinin horizontal düzlemi kestikleri noktalar arası transvers düzlem üzerinde ayak tabanının transvers genişliği 64,27 ± 3,83 mm, aponeurosis plantaris'in tuber calcanei'ye tutunma yerinin kalınlığı ve genişliği 3,29 ± 0,42 mm ve 13,05 ± 1,69 mm, aponeurosis plantaris'in demetlerinin kökenine yakın maksimum genişliği 34,11 ± 2,72 mm, 1. ile 5. caput metatarsale'ler arasındaki uzaklık 73,00 ± 3,06 mm, tuber calcanei ile 1, 2 ve 5. caput metatarsale'ler arasındaki uzaklıkları sırasıyla 140,03 ± 6,14 mm, 143,95 ± 6,98 mm ve 131,58 ± 5,73 mm, medial ve lateral malleol ile ayak tabanı arasındaki mesafeler 78,40 ± 4,14 mm ve 71,68 ± 5,20 mm olarak hesaplanmıştır. N. plantaris lateralis'e ait ölçümlerde ortalama değerler; n. plantaris lateralis'in aponeurosis plantaris'e giriş noktasının mediale ve laterale doğru mesafeleri 18,39 ± 1,11 mm ve 48,44 ± 1,70 mm, n. plantaris lateralis'in aponeurosis plantaris'ten çıkış noktasının mediale ve laterale doğru mesafeleri 49,70 ± 1,85 mm ve 35,44 ± 1,44 mm, tuber calcanei ile n. plantaris lateralis'in aponeurosis plantaris'e giriş ve çıkış noktaları arasındaki mesafeler 31,33 ± 1,83 mm ve 70,57 ± 2,44 mm, n. plantaris lateralis'in aponeurosis plantaris'e giriş noktası ile çıkış noktası arasındaki mesafe 33,52 ± 3,43 mm, n. plantaris lateralis'in aponeurosis plantaris'ten çıkış noktasının C çizgisine (tuber calcanei ile 5. caput metatarsale arasındaki mesafe) yatay mesafesi: Y uzunluğu 18,25 ± 1,79 mm, Y çizgisinin C uzunluğunun kestiği noktayla tuber calcanei arasındaki mesafe: X uzunluğu 87,07 ± 2,15 mm olarak hesaplanmıştır. Sonuç: Aponeurosis plantaris'in morfometrik ölçümlerini ve n. plantaris lateralis ile topografik ilişkisini incelediğimiz çalışmamızda endoskopik plantar fasyatomi ve n. plantaris lateralis serbestleştirilmesi cerrahilerinde riskleri azaltmak amacıyla tehlikeli alanı tanımlayarak literatüre katkı ve klinisyenlere ışık tutacağını düşünüyoruz. Anahtar kelimeler: aponeurosis plantaris; nervus plantaris lateralis; plantar fasya
Musculus splenius capitis'in motor giriş noktalarının belirlenmesi
Musculus Splenius Capitis'in Motor Sinir Giriş Noktalarının Belirlenmesi Amaç: Boyun ve çevresindeki spazm ve ağrı ile karakterize çeşitli rahatsızlıkların tedavisinde kullanılan ajanların enjeksiyonunda bölgedeki kasların motor giriş noktalarının belirlenmesi tedavinin daha etkin, doğru ve kolay biçimde yapılabilmesi için gereklidir. Servikal distoni ve "whiplash" yaralanmaları gibi rahatsızlıklarda en çok etkilenen kaslardan biri olan musculus splenius capitis'e (MSC) Botulinum Toksin (BT) enjeksiyon uygulaması yapılmaktadır. Bu uygulamalarda ilacın yan etkilerinin azaltılması, çevre yapılara zarar verilmemesi ve tedavinin daha etkin yapılabilmesi için MSC'nin motor giriş noktalarının bilinmesi gerekmektedir. Bu kadavra çalışmasının amacı boyun kaslarının spazmı ile seyreden çeşitli rahatsızlıkların tedavisinde yer alan ajanların enjeksiyonuna yönelik MSC özelinde, hedef bölgelerin belirlenmesidir. Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı envanterine kayıtlı, eğitim ve araştırma amacıyla ilgili yasalar doğrultusunda temin edilmiş ve %10 formalin solüsyonu ile tespit edilmiş 10 erişkin insan kadavrasının ense bölgeleri (toplamda 20 taraf) diseke edilerek incelendi. Diseksiyonların ardından anatomik kılavuz noktaları belirlendi ve aralarındaki mesafeler ölçüldü. Cilt ve cilt altı yapıları korunmuş kadavralarda motor giriş noktalarının derinliği ölçüldü. Musculus splenius capitis'e sinirlerin giriş yaptığı noktalar (motor giriş noktaları-MGN) tespit edildi ve işaretlendi. Tespit edilen motor giriş noktalarının anatomik kılavuz noktalarına uzaklığı ölçüldü ve kaydedildi. Bulgular: Diseksiyonların ardından MSC'ye ait, altı kadavrada sağ ve sol taraflarda ikişer MGN; iki kadavrada sağ ve sol taraflarda üçer MGN; bir kadavrada sağ ve sol taraflarda birer MGN; bir kadavrada ise sağ tarafta üç, sol tarafta bir adet MGN saptandı. Anatomik kılavuz noktaları arasındaki mesafeler ise, X ekseni için ortalama 88,48 mm (±7,66 mm), Y ekseni için ortalama 127,77 (±15,41 mm) olarak bulundu. Bütünlüğü bozulmamış beş kadavrada cilt, cilt altı doku ve m. trapezius'un kalınlığı ense bölgesinde ortalama 12,16 mm (± 2,04 mm) olarak bulunmuştur. Musculus splenius capitis'in ortalama kalınlığı ise 2,58 mm (± 0,76 mm) olarak bulunmuştur. X eksenine en yakın MGN olan 1. MGN'lerin, X eksenine ortalama uzaklığı 46, 41 mm (± 10,48 mm) ve Y eksenine ortalama uzaklığı 40,87 mm (±10,26 mm) olarak bulunmuştur. X eksenine en uzak MGN olan, 3. MGN'lerin, X eksenine ortalama uzaklığı 56,28 mm (± 12,44 mm) ve Y eksenine ortalama uzaklığı 33,72 mm (± 9,21 mm) olarak bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda MSC'ye yapılacak olan enjeksiyon uygulamaları için anatomik kılavuz noktaları ve MGN'ler belirlenmiştir. Elde ettiğimiz verilerin bu bölgede uygulama yapacak olan klinisyenlerin daha doğru ve güvenli hareket etmesine yardımcı olacağını ve bu alanda yapılacak diğer çalışmalar için rehberlik edeceğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: m. splenius capitis; botulinum toksin; motor giriş noktası; enjeksiyon uygulamaları; servikal distoni; anatomik kılavuz noktaları
Profesyonel voleybol ve futbol oyuncularında M. quadriceps femoris ve adductor grup kaslarının ızokinetik test yöntemiyle ölçülmesi ve değerlendirilmesi
Bu araştırmada, CSMI (CYBEX) Humac Norm İzokinetik Test yöntemiyle voleybolcu ve futbolcuların diz eklemi üzerinde etkili olan fleksör (hamstring) ile ekstensör (m. quadriceps) ve uyluk abductor adductor kas gruplarının kuvvetlerinin farklı açısal hızlarda ölçülerek tespit edilen veriler ile , antreman programlarının değerlendirilmesi ve sporcularda bu çalışma programlarına bağlı oluşacak yaralanma eğilimlerinin gösterilmesi amaçlanmaktadır. Çalışmamıza 17 voleybol oyuncusu, 20 futbol oyuncusu olmak üzere, toplamda 37 denek alınmıştır. Sporcuların düzenli olarak spor yapmaları ve en az 5 yıldır aktif spor hayatlarının olması şart koşulmuştur. Araştırmaya gönüllü olarak katılan tüm sporculardan gönüllülük onam formu alınmıştır. Araştırmaya dahil edilen deneklerin diz fleksiyon/ekstensiyon oranı (Hamstring/Quadriceps) 60º/saniye ve 240º/saniyelik açısal hızda, abductor/adductor kas gücü oranı 60º/saniye ve 120º/saniyelik açısal hızda her sporcunun dominant ve non-dominant alt ekstremitesinde CSMI (CYBEX) Humac Norm İzokinetik Test yöntemiyle ölçülmüştür. Araştırmaya ait verilerinin tüm analizleri SPSS istatistik paket programında yapılmıştır. Voleybolcu ve futbolcu gruplarının dominant ve non-dominant ekstremitelerinin izokinetik kuvvetlerinin ölçüm değerlerinin normal dağılıma uygunluğu Shapiro-Wilk (n<50) testiyle incelenmiştir. Normal dağılıma uygunluk sağlandığında Independent Samples T test sağlanmadığında Mann-Whitney U testi kullanılmıştır. Dominant ve non-dominant ekstremitelerin ekstensör ve fleksör grup kaslarında 60º/saniye ve 240º/saniyelik açısal hızlarda, Peak Tork değerlerinde, voleybolcular ile futbolcular arasında voleybolcular lehine istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmiştir (p0.05). Dominant ve non-dominant ekstremitelerde, ekstensör ve fleksör grup kaslarında 60º/saniye ve 240º/saniyelik açısal hızlarda fleksör/ekstensör (H/Q) oranları voleybolcular ile futbolcular arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlemlenmemiştir (p>0.05). Dominant ve non-dominant ekstremitelerin adductor grup kaslarında 60º/saniye ve 120º/saniyelik açısal hızlarda, Peak Tork değerlerinde, voleybolcular ile futbolcular arasında voleybolcular lehine istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmiştir (p<0.05). Dominant ekstremitelerin abductor grup kaslarında 60º/saniye ve 120º/saniyelik açısal hızlarda, Peak Tork değerlerinde, voleybolcular ile futbolcular arasında anlamlı bir farklılık gözlemlenmemiştir (p>0.05). Non-dominant ekstremitelerin abductor grup kaslarında 60º/saniye ve 120º/saniyelik açısal hızlarda, Peak Tork değerlerinde, 60º/saniye açısal hızda istatistiki olarak anlamlı bir farklılık saptanmazken (p>0.05), 120º/saniyelik açısal hızda voleybolcular ile futbolcular arasında istatistiki olarak anlamlı bir farklılık saptanmıştır (p<0.05). Dominant ekstremitelerin adductor ve abductor grup kaslarında 60º/saniye açısal hızda ve 120ºlik açısal hızda, abductor/adductor oransal değerlerinde, voleybolcular ile futbolcular arasında voleybolcular lehine istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlemlenmemiştir (p>0.05). Non-dominant ekstremitelerin adductor ve abductor grup kaslarında 60º/saniye ve 120º/saniyelik açısal hızlarda, abductor/adductor oransal değerlerinde, voleybolcular ile futbolcular arasında voleybolcular lehine istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir (p>0.05). Bu araştırmada, açısal hız artışıyla H/Q oranınında da artış olduğu tespit edilmiştir. Dominant ve non-dominant ekstremiteler arasındaki farklılıkların yaralanma konusunda kritik seviye olarak kabul gören %10'un üstüne çıkmadığı görülmüştür. Alt ekstremitede hem statik hem dinamik kuvvetin ön planda kullanıldığı voleybolcuların Peak Tork değerleri, dinamik kuvvet kullanımı amacıyla çalışan futbolculardan bütün açısal hızlarda yüksek bulunmuştur. Sonuç olarak; araştırmada yer alan farklı sporcu gruplarının H/Q ve dominant - non-dominant oranları ile Peak Tork değerleri, sporcuların birinci derecede yaralanmaya sebebiyet verecek düzeyde olmadığı, normal kabul edilen sınırlar içerisinde olduğu görüldü. Sporcularda orantısız bir kas gücü ve ciddi düzeyde bir yaralanma eğilimi bulunmadığı tespit edildi.Çıkan bu tablo sporcuların kariyerleri boyunca doğru egzersiz yöntemleriyle çalıştıklarını göstermiştir. Dolayısıyla araştırmaya katılan voleybolcu ve futbolcuların egzersiz programlarıyla ilgili yeni yöntemler sunmaya ihtiyaç görülmemiştir. Anahtar kelimeler: Diz; izokinetik ölçümleme; kuvvet; yaralanma; spor
Arteria profunda femoris'in klinik anatomisi
Amaç: A. profunda femoris; femur'u çaprazladığı yer ve varyasyonlarından kaynaklanan öngörülemeyen komşuluklarından ötürü, özellikle ortopedik cerrahi operasyonlarda komplikasyonlara yol açmaktadır. Bu komplikasyonun önüne geçilebilmesi için bazı önlemler almak, önlem almanın mümkün olması için de a. profunda femoris anatomisi ve varyasyonlarının detaylı olarak incelenmesi gerekmektedir. Bu tez çalışmasında, klinisyenlere risk bölgesi kılavuzu oluşturmak hedeflenmiştir. Bu amaçla; a. profunda femoris'in çıkış noktası, femur'u çaprazladığı yerle ilgili morfometrik ölçümler planlanmıştır. Bu ölçümlere ek olarak, yine a. profunda femoris ile femur'a yakın komşuluk ilişkisi gösteren a. circumflexa femoris lateralis ve a. circumflexa femoris medialis çıkış yerleri ile varyasyonları da mercek altına alınmıştır. Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı Makroskobi Laboratuvarında kullanılan toplam 31 erişkin kadavra incelenmiştir. Kadavraraların tamamı formaldehit çözeltisi ile korunmaktaydı. Tümü erişkin yaşta olan kadavraların yaşı 25 ilâ 75 yaş arasındaydı. Kadavraların 31'i de erkekti. Muayene ve disseksiyonlar gövde supine pozisyonda, ekstremiteler serbest nötral pozisyonda iken gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmada; Trochanter major, trochanter minor, femur ile a. profunda femoris'in kesişme başlangıç ve bitiş noktalarına olan uzaklık değerleri, ayrıca a. profunda femoris, a. circumflexa femoris medialis'in ve a. circumflexa femoris lateralis'in ayrılış biçimleri incelenmiştir. Bulgular: A. profunda femoris, a. femoralis'in arka dış yüzünden lig. inguinale'nin yaklaşık 1.2 ilâ 6.3 cm aşağısında ayrılmaktaydı. Trochanter major'un a. profunda femoris ile femur'un medialiyle kesiştiği noktaya olan uzaklığı 6.8 ilâ 13.1 cm olarak hesaplanmıştır. Trochanter major'un a. profunda femoris ile femur'un lateralinden çıktığı noktaya olan uzaklığı 14.7 ilâ 24.6 cm olarak ölçülmüştür. Trochanter minor'un a. profunda femoris ile femur'un medialiyle kesiştiği noktaya olan uzaklığı 2.5 ilâ 7.6 cm olarak bulunmuştur. Trochanter minor'un a. profunda femoris tarafından femur'un lateralinden çıktığı noktaya olan uzaklığı 9 ilâ 19.1 cm olarak tespit edilmiştir. A. circumflexa femoris lateralis ve medialis, sıklıkla a. profunda femoris'ten ayrılmaktaydı. Sonuç: Ortopedik çivileme ameliyatlarında riskli bölge olarak belirlenen bu parametrelere ait özellikle dikkat edilmesi gereken değerlerden ilki trochanter major'un a. profunda femoris ile femur'un medialiyle kesiştiği noktaya uzaklığına ait en küçük değer olan 6.8 cm, ikincisi trochanter major'un a. profunda femoris ile femur'un lateralinden çıktığı noktaya uzaklığına ait en büyük değer olan 24.6 cm arası; dikkat edilmesi gereken olası kör nokta sınırlarıdır. Trochanter minör baz alındığında dikkat edilmesi gereken değerlerden ilki trochanter minor'un a. profunda femoris ile femur'un medialiyle kesiştiğiF noktaya uzaklığına ait en küçük değer olan 2.5 cm, ikincisi trochanter minor'un a. profunda femoris tarafından femur'un lateralinden çıktığı noktaya uzaklığına ait en büyük değer olan 19.1 cm arası dikkat edilmesi gereken olası kör nokta sınırlarıdır. Bu sayısal değerler arasında yapılacak herhangi bir girişim komplikasyonla sonuçlanabilir. Anahtar kelimeler: A. profunda femoris, ortopedik komplikasyon, varyasyon.
Rotator kaf kaslarının anatomisine genel bakış ve kinezyolojik bantlama tekniği ile ilişkilendirilmesi
Rotator Kaf kasları omuz eklemini destekleyen önemli bir kas grubunu oluşturmaktadır. Omuz eklemi travmaya en açık bölgelerden biridir ve omuz patolojilerinde son yıllarda popülerliği artmış olan kinezyolojik bantlama tekniği yardımcı tedavi yöntemi olarak kullanılmaktadır. Rotator kaf kaslarına yönelik çalışmamızın kinezyolojik bantlama tekniğini uygularken dikkat edilmesi gerekli noktalar olabileceğini düşündürmek yöntemin doğru yapılabilmesi konusunda ışık tutacaktır
Fasciculus uncinatus anatomisi'nin difüzyon tensör görüntüleme ve fibril diseksiyonu yöntemleri ile araştırılması
Fasciculus uncinatus (FU) bir beyaz cevher yapısı olup lobus temporalis ve lobus frontalis arasında bağlantı sağlayan lif demetidir. FU sağlıklı bireylerde hemispherium cerebri lateralizasyonu ile uyumlu olarak lateralizasyon göstermekte, şizofreni, epilepsi, antisosyal kişilik bozukluğu gibi patolojik durumlarda lateralizasyonda bozulma ve sağlıklı bireylerde bulunması gereken fizyolojik asimetride azalma gözlenmektedir. Kadavralarda ve sağlıklı bireylerin difüzyon tensör görüntülerinde (DTG) lateralizasyonun saptanması normal-anormal kriterleri için önemlidir. Bu çalışmada laterizasyonun metodolojik olarak kriterlerini detaylı bir şekilde irdelemek ve bu alanda yapılan klinik çalışmalara temel oluşturacak normal FU anatomisini tanımlamak amaçlanmıştır. Ege Üniversitesi Anatomi Anabilim Dalı Laboratuvarı'nda yer alan 8 adet kadavra beyninde Klingler fibril diseksiyon metodu kullanılarak FU anatomisi ortaya konmuştur. Diğer yandan makroskobik beyin patolojisi bulunmayan 10 sağlıklı bireye ait difüzyon tensör beyin MR'ı üzerinden DTI Studio programı kullanılarak fibril traktografisi yapılmış, sağ ve sol beyin hemisferleri arasındaki anatomik farklılıklar incelenmiştir. FU kalınlıkları analizinde bir olgu haricinde sol hemisferlere ait FU kalınlıklarının sağ hemisferlere ait FU kalınlıklarından daha fazla olduğu saptanmıştır (p=0,03). FU'nun fraksiyonel anizotropi (FA) analizinde bir olgu haricinde sol hemisferlere ait FA değerleri sağ hemisferlere ait FA değerlerinden büyük olduğu saptanmıştır (p=0,009). Çalışmamızın verileri FU' un sola lateralizasyon gösterdiğini ortaya koymuştur. Çalışmamızda FU anatomisinin değerlendirilmesinde difüzyon tensör görüntüleme, traktografi haritasının çıkarılması ve modifiye Klingler diseksiyon yöntemlerinin birleştirilmiş olmasının elde edilen verilerin güvenirliğini arttırdığı kanaatindeyiz. Anahtar kelimeler: Fibril diseksiyonu, Difüzyon tensör görüntüleme, Serebral lateralizasyon, Fasciculus uncinatus
Hiatus sacralis anatomisi ve epidural anestezi açısından önemi
Kaudal epidural anestezi, hiatus sacralis'ten canalis sacralis içine anestezik solüsyonlar enjekte edilebilme işlemidir. Günümüzde kronik bel ağrısının önlenmesi, doğum ağrılarının ve genitoüriner cerrahi yaklaşımları içeren birçok ameliyatta analjezi ve anestezinin uygulanmasında epidural boşluğa yönelik sakral yaklaşımlar tercih edilmektedir. Bu çalışmanın amacı hiatus sacralis anatomik yapısını ve farklılıklarını sacrum'un kemik kılavuz noktalarını kullanarak kaudal epidural anestezide için başarısızlık kriterlerini gözden geçirmek ve uygulamada başarı kriterlerini arttırmaktır. Bu çalışmada 87 adet os sacrum örnekleri üzerinde detaylı morfometrik ölçümler, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalının Osteoloji arşivinde 0.01 duyarlılığındaki dijital kumpas kullanılarak yapıldı. Hiatus sacralis'in açıklığının şekli genellikle ters U şekli % 33.33 sıklıkla, % 19.45 sıklıkla ters V, % 19.45 sıklıkla düzensiz şekilli saptandı. Ayrıca % 6.9 sıklıkla vakalarda hiatus sacralis dambıl şekli, % 6.9 sıklıkla ise hiatus sacralis yokluğu % 3.45 sıklıkla hiatus bifida şekilli olarak bulundu. Hiatus sacralis'in tepe konumunun S3'te %10.34 sıklıkla, S4'de % 70.11 sıklıkla ve S5'te % 11.49 sıklıkla saptandı. % 6.9 olguda ise hiatus sacralis saptanmamıştır. Bu çalışmada hiatus sacralis'in taban seviyesi % 2.3 sıklıkla S4 segmentinde, % 82.76 sıklıkla S5 segmentinde saptanmıştır. Os sacrum'un eğriliğinin en fazla olduğu seviyeler S2, % 62.07 sıklıkla S3 ve % 28.78 sıklıkla S4 segmentleridir. Hiatus sacralis'in uzunluğunu ortalama 28.07 ± 7.1 mm, cornu sacralis'ler arasındaki uzaklık ortalama 13.48 ± 2.69 mm, Hiatus sacralis'in tepe kısmı ile S2 vertebra'nın alt kenarının ortalaması 34.68 ± 7.09 mm olarak ölçüldü. Morfometrik açı ölçümleri Image J programı kullanılarak hesaplandı. Girişim için riskli örnekler ve ölçüm değerleri önemli çalışmalara uyumlu bulundu. Sakralizasyon tam iki taraflı % 19.35 sıklıkla, kısmi tek taraflı sağ kenar ise % 6.45 ve kısmi iki taraflı % 16.13 sıklıkla, lumbalizasyon olguları ise tam iki taraflı olarak % 12.9 sıklıkla saptandı. Spina bifida'nın seviye bulguları; %16.13 sıklıkla L5 - S1 segmentin hizasında bulundu. Os sacrum üzerinde yapılan bilateral ölçümlerde istatistiksel olarak anlamlı bir fark belirlenmedi (p>0.05). Kaudal epidural anestezide önemli olan anatomik noktalar; cornu sacrale, crista sacralis lateralis, hiatus sacralis'in tepe kısmı, crista sacralis mediana'nın en uç noktası, canalis sacralis'in ön arka mesafesi, cornu sacrale'ler arası mesafe, hiatus sacralis tepesi ve S2 delik arası mesafenin ortalaması sayılabilir. Bu kılavuz noktalarının dikkate alınmasıyla başarılı ve güvenli bir girişim yapılabilir. Anahtar kelimeler: morfometri sacrum; hiatus sacralis; kaudal epidural blok
Atlas ve axıs anatomisinin cerrahi önemi
Atlas (C1) ile axis (C2) hem kineziyolojik olarak hem de hayati organlarla olan komşuluğu sebebiyle önemli birer iskelet sistemi elemanıdır. Bu bölgede karşılaşılan varyasyonların bu nedenlerle klinik olarak anlamlı sonuçları olabilmektedir. Atlas veya axis'teki bir varyasyon sonucu atlantoaksiyel instabilite gelişmesi muhtemeldir. Bu çalışmayla; dens axis'in arcus anterior'a göre pozisyonu, dens axis ile facies articularis superior arasındaki açı, dens axis'in yüksekliği gibi parametrelerin atlantoaksiyel instabilite gelişimi üzerindeki olası etkilerin anlamlılığını değerlendirmek, etiyolojiden kaynaklanan atlantoaksiyel instabilitenin tedavisi için vidalama tekniğine yön gösterici olacak parametrelerin ölçümü hedeflenmiştir. Çalışmamızda 58 adet atlas, 64 adet axis kullanılmıştır. Atlas'a ait 31, axis'e ait 7 parametre ölçülmüştür. Ölçümler kumpas ve açıölçer aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Bu ölçümlerin istatistiksel değerlendirilmesi yapılmıştır. Benzer çalışmaların sonuçları ile karşılaştırma yapılmıştır. Ölçümleri yapılan kemikler varyasyon varlığı açısından değerlendirildiğinde ise; atlas'ta %1.7 oranında spina bifida, %8.9 oranında sağ aksesuar foramen, %1.7 oranında sol aksesuar foramen, %5.1 oranında sağ facies articularis superior bipartita, %1.7 oranında sol facies articularis superior bipartita, %5.1 oranında bilateral canalis arteria vertebralis, %1.7 oranında sağ canalis arteria vertebralis, %1.7 oranında sol canalis arteria vertebralis, axis'te %1.5 oranında corona dentalis os axis ile karşılaşılmıştır. Çalışmamızda sonuçlarına göre vertebra ile ilgili ölçümler her birey için farklılık göstermektedir. Ayrıca atlas ile axis'e ait varyasyonlar da cerrahi için belirgin farklılık yaratmaktadır. Bu nedenle, bölgenin anatomisini tanımlamak için cerrahi öncesi görüntüleme yöntemleri ve incelenmelere baş vurulması gerekmektedir. Anahtar Sözcükler: Atlas ; axis ;vida fiksasyonu ; anatomik varyasyonlar
Yeşilova Höyüğü iskelet buluntularının anatomik ve antropolojik açıdan incelenmesi
Özet Yeşilova Höyüğü İskelet Buluntularının Anatomik ve Antropolojik Açıdan İncelenmesi Eski insan kalıntıları geçmiş dönemleri aydınlatmada büyük önem taşımaktadır ve bu kalıntılar başta antropoloji ve arkeoloji olmak üzere birçok bilim dalının araştırma materyalini oluşturmaktadır. Bu doğrultuda İzmir'in Bornova İlçesi'nin Karacaoğlan Mahallesi'nde Manda Çayı'nın güneyinde bulunan Yeşilova Höyüğü ile İzmir'in Bornova ilçesi Kazım Dirik Mahallesinde, Ege Üniversitesi Hastanesi'nin Güneyinde yer alan Yassıtepe Höyüğünden elde edilen toplam 2191 adet kemik incelenmiştir. Bu incelemeler sonucunda Roma Dönemine (M.Ö. 10-M.S. 290) ve Tunç Çağına (M.Ö. 3020-2830) tarihlenen toplam 12 farklı birey olduğu tespit edilmiştir. Bu bireylerin yaş-cinsiyet tahminleri yapılmış, boy uzunlukları hesaplanmış, sağlık durumları belirlenmiş, iskelete yansıyan bir patolojinin olup olmadığı değerlendirilmiş ve yaşam tarzları hakkında tespitler yapılmıştır. Son olarak da elde edilen veriler hem aynı döneme tarihlenen toplumlardan elde edilen bilgiler ile hem de günümüz insanlarına ait bilgilerle karşılaştırılıp yorumlanarak ileride yapılacak olan çalışmalara veri oluşturulması amaçlanmıştır. Anahtar kelimeler: Yeşilova Höyüğü, Antropoloji, Kimliklendirme, Osteoarkeoloji
Vertebral arterın atlantoaxıal ve ıntracranıal segment anatomisinin 3 boyutlu bt çalışması
Bu çalışma arteria vertebralis'in (AV) pars atlantica (V3) ve pars intracranialis (V4) segmentlerinin çevre anatomik yapılar ile ilişkisini ve özelliklerini, doğrudan ve 3 Boyutlu Bilgisayarlı Tomografi Anjio (3DBTA) görüntüleriyle morfometrik olarak değerlendirmek üzere planlandı. Ege Üniversitesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda 2014 Ocak - 2017 Ocak tarihleri arasında, boyun bölgesine 3DBTA çekilen 200 hasta çalışmaya alındı. Bu hastaların radyolojik çekimleri üzerinde ölçüm ve değerlendirmeler yapıldı. Bir adet kadavrada AV'nin V3-V4 segmentleri gösterildi. 112 olgu erkek, 88 olgu kadındı. Yaşları 17 ve 89 arasında değişiyordu . Atlas'ın (C1); 3DBTA'da axial planda, orta hatta tuberculum anterius'u ve tuberculum posterius'u arası mesafe, bilateral processus transvercus'ları arasındaki mesafe, bilateral foramen transversarium (FT) medial duvarları arasındaki mesafe, bilateral foramen transversarium lateral duvarları arasındaki mesafe ölçüldü. Sağ ve sol V3 ve V4 segmentlerinin uzunluk ve çapları ölçüldü. Ponticulus posticus görülme oranı %14.5 (29 olgu) olarak tespit edildi. Bu olgulardan % 48.2'si (14 olgu) bilateral ponticulus posticus'tu. Bir kadın olguda intersegmental arter tespit edildi (%0.5). Bir kadın olguda sol V4 segmentinin proximalinde anevrizma (9.8 mm x 7.6 mm) tespit edildi (%0.5). Bir kadın olguda sağda os occipitalis ve C1 füzyon anomalisi izlendi. Altı olguda (%3) sağ ve sol AV' nin V4 segmentlerinin a.basilaris'i oluşturmak için birleşmediği izlendi. Bir kadın ve bir erkek olguda (%1) vertebrobaziler dolikoektazi izlendi.
Genç yetişkinlerde elin yüzeyel biyometrik parametreleri
Elin kinezyolojisi, anatomisi ve fonksiyonları göz önünde tutularak yüzeyel paramatrelerle morfometrisi ortaya konmaya çalışıldı. Yüzeyel anatomiyi derin yapılardan ayrı düşünemeyiz. Birlikte değerlendirdiğimizde, protez el, robot el tasarımından, 3D modellemeye, ergonomiden eldiven tasarımına kadar birçok alanda bu bilgileri kullanırız. Günümüzde kişiye özel tasarımda, her insanın kendi parametreleri ile elde edilecek ürün daha gerçeğe yakın olacaktır. Çalışmada 18-30 yaş arası olan 51 genç yetişkin (32 bayan ve 19 erkek) kullanıldı. Katılımcıların ellerine farklı fonksiyonel pozisyonlar verilerek fotoğraf çekildi. Ölçümler Image J programında gerçekleştirilerek istatiksel verilerin yorumlanması SPSS programı üzerinde yapıldı. Ölçülen parametrelerin sonuçlarına göre; Eldeki parmak uzunlukların ortalaması, başparmak 49,51 + 5,53 mm, işaret parmak uzunluğu 63,89 + 4,1 mm, orta parmak 70,70 + 5,25 mm, yüzük parmak 65,53 + 4,8 mm, serçe parmak 53,35 + 4,32 mm olarak bulundu. El ekstensiyonda ve maksimum adduksiyonda iken parmaklar arasında görülen uzunluk farkı, başparmak ile işaret parmağı arasında: 56,14 + 6,16 mm, işaret parmağı ile orta parmak arasında: 10,70 + 4,09 mm, orta parmak ile yüzük parmak arasında: 10,85 + 1,42 mm ve yüzük parmak ile serçe parmak arasında: 25,63 + 2,74 mm olarak bulundu. Radial doğal açının ortalaması:56,39 + 10,5o , ulnar doğal açının ortalaması: 23,42 + 7,1o olarak bulundu. Radial deviasyon açının ortalaması: 65,19 + 8,2o, ulnar deviasyon açının ortalaması 51,21 + 9,6o olarak bulundu. Tutma/kavrama açısı olarak belirlediğimiz açının ortalaması: 49,13 + 5,76o olarak ölçüldü. Parmaklar maksimum abduksiyona getirildiğinde oluşan parmaklar arası açıların ortalamaları: başparmak ve orta parmak arasında: 53,37 + 6,54o, işaret parmak ile orta parmak arasında: 17,18 + 2,59o, orta parmak ile yüzük parmak arasında: 14,27 + 2,32o ve orta parmak ile serçe parmak arasında: 32,12 + 6,98o açı değerleri bulundu. Başparmak hariç, metakarpofalangeal eklemlerinin maksimum fleksiyondayken parmakların longitudinal aksislerinin os scaphoideum'a doğru olduğu, bu aksisler arası açıların ortalamaları, eşit dağıldığı bulundu. Ölçülen parametrelerin ortalamaları, katılımcıların medeni durumu, yaş, boy, kilo doğum yeri, baskın el tercihi, yazarken baskın el tercihi, sosyal aktivitelerle ilgilenme durumu ve geçmişte üst ekstremite kaza geçirme durumu gibi faktörlerin, metrik sonuçları etkilediği tespit edildi. Anket formundaki kişisel bilgilerin sonuçları ile parametreler arasındaki ilişkiyi tespit etmek için Pearson Korelasyon Analizi yapıldı. Çalışmada p < 0,05 değeri istatiksel olarak anlamlı farklılık kabul edildi. Anahtar Kelimeler: El anatomisi; El biyomekaniği; El modelleme; İnsan el biyometri
Fossa infratemporalis'teki nörovasküler yapılar ve girişimsel riskleri
Fossa infratemporalis'e yapılan girişimler bölgenin anatomik yapısı ve içinde bulunan oluşumlar sebebiyle oldukça zor olmaktadır. Son yıllarda endoskopik cerrahi ve yeni teknikler uygulansa da bölgenin anatomisi ve olası varyasyon bilgisine tam hakim olunmadığı sürece komplikasyon risklerinin önüne geçilemeyeceği görülmüştür. Bu tezde fossa infratemporalis'teki nörovasküler yapılar arasındaki ilişkinin ölçüme dayalı ortaya konması ve bölge ile ilgilenen farklı dallar için rehber bir çalışma olması amaçlanmıştır. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı Makroskobi Laboratuvarında %10 formalin içeren solüsyon ile tespit edilmiş, 20 erkek kadavrada sağ ve sol toplam 40 tarafta fossa infratemporalis incelendi. Fossa infratemporalis'e yaklaşım yollarından olan transzigomatik ve transmandibular teknikler kılavuzluğunda diseksiyonlar yapılmıştır. Diseksiyonlar sonucunda değerlendirmeye alınacak olan a. maxillaris, a. meningea media, n. mandibularis, n. alveolaris inferior ve n. lingualis açığa çıkarıldı. Fotogrametri yöntemi ile ölçümleme yapılacağı için, dik açı ile çekilen her bir fotoğraf planında, ölçümü yapılacak yapı ile aynı düzlemde olacak şekilde metrik ölçek yerleştirildi. Daha sonra fotoğraflar bilgisayar ortamına aktarılarak, Image J 1.49 v yazılım programı yardımıyla, değerlendirmeye alınan yapıların uzunluğu, genişliği ve birbirleri ile ilişkileri ölçüldü. Mesafe ölçümlerini yapmak için aralarında bir doğru hattı oluşturacak iki sabit nokta seçildi. Bunlar tragus'un orta noktası (Tr) ve sulcus nasolabialis'in ala nasi lateralinde kalan bölümün orta noktasıdır (An). Böylece bu iki sabit nokta arasından geçen doğru da 'TrAn' olarak isimlendirilmiştir. A. maxillaris'in pars mandibularis ve pars ptergopalatina'sı, a. meningea media, n. alveolaris inferior ve n. lingualis'e ait ortalama kalınlık değerleri sırasıyla; 4.43 mm, 3.11 mm, 2.63 mm, 3.22 mm ve 2,95 mm şeklinde ölçülmüştür. Foramen ovale'nin (FO) yer tespiti için belirlenen ölçümlerden birisi TrAn hattına olan dik uzaklık olup ortalama 4.29 mm ölçülmüştür. FO-Tr mesafesi ise ortalama 49.96 mm'dir. Foramen spinosum'un (FS) konumunun bulunması için belirlenen FS-TrAn ve Tr-FS mesafelerinin ortalaması sırasıyla 5.06 mm ve 42.39 mm'dir. Foramen ovale ve foramen spinosum arasındaki mesafe ise (FO-FS) ortalama 7.40 mm olarak bulunmuştur. A. meningea media'nın a. maxillaris'ten ayrıldığı noktanın (MM) tespit edilmesi için belirlenen MM-TrAn ve Tr-MM mesafelerinin ortalaması sırasıyla 14.41 mm ve 38.41 mm'dir. N. alveolaris inferior ve n. lingualis'in n. mandibularis'ten ayrılma yerinin (Bif) tespit edilmesi için belirlenen Tr-Bif ve Bif-TrAn mesafelerinin ortalaması sırasıyla 48.08 mm ve 15.04 mm'dir. Foramen mandibula hizasında n. alveolaris inferior ve n. lingualis arasındaki sagital mesafe (NL-Nai) ise ortalama 3.32 mm'dir. Literatür incelemesi yapıldığında fossa infratemporalis'te ölçüme dayalı bu denli detaylı ve çok sayıda yapıyı ele alan bir anatomik çalışma bulunmadığı görülmüştür. Var olan benzer çalışmalar daha az sayıda parametre ve yapı üzerinden gerçekleştirilmiştir. Bu tez gerek fossa infratemporalis'e yönelik açık cerrahi girişimler için gerekse perkutan girişimlere yönelik kılavuz özellikte bir çalışma örneği olarak planlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Fossa infratemporalis; fotogrametrik ölçüm; nörovasküler yapılar.
Stria longitudinalis medialis ve lateralis'in morfolojik olarak incelenmesi
Giriş: Corpus callosum (CC)'un dorsal uzunluğu boyunca üzerinde seyreden indusium griseum (IG)'un içerisinde gömülü vaziyette miyelinli liflerin oluşturduğu stria longitudinalis medialis (SLM) ve stria longitudinalis lateralis (SLL) isimli iki ince şerit yer alır. Yapılan literatür taramalarında SLM ve SLL hakkında yapılmış çok az çalışma olduğu tespit edilmiştir. Stria longitudinalis'ler (SL) bugün limbik sistemin kısımları olarak düşünülmektedir. Bizim amacımız alınan bu örneklerin gerekli histolojik prosedürler uygulandıktan sonra Hematoksilen & Eosin (HE), Luxol Fast Blue (LFB) ile histolojik ve nörofilamentle immünohistokimyasal olarak boyanarak ışık mikroskobunda incelemektir. Elde ettiğimiz veriler ışığında, özellikle histolojik ve fonksiyonel açıdan bakir olan, SL hakkında mevcut bilgilerimizi genişletip bilimsel yerini araştırıp bulmaktır. Burdan yola çıkarak SL'in limbik sistem ve bileşenleriyle var olduğu düşünülen fonksiyonel ilişkisinin sağlam temellere dayandırılması için morfolojik özelliklerinin ortaya çıkarılmasını sağlamaktır. Aynı zamanda kullandığımız bu histolojik boyaların mevcut olan uygulama protokollerinin çalışmamızda revize edilip edilemeyeceğini tespit etmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda %10 formaldehit çözeltisiyle fikse edilmiş, makroskobik patolojisi gözlenmeyen ve doku bütünlüğü bozulmayan yetişkin kadavra beyin hemisferleri arasından kullanıldı. Elde edilen doku örnekleri fiksatifin etkisinin azaltılması amacıyla Pbs (phosphate buffered saline)'e alındı. Sonrasında histolojik aşamalar için daha elverişli olan %4'lük formaldehit solüsyonu içerisine konuldu. Akabinde dokuyu takip aşamalarına aldık. Doku takibinde dokular, ışık mikroskobunda transillüminasyon tekniğiyle ve HE ve LFB ile incelemeye uygun şekilde hazırlandı. Histolojik süreçler takip edildikten sonra boyanıp hazırlanan preparatlar mikroskopta çeşitli büyütmelerde incelenerek fotoğrafları çekildi. Bulgular: SL, diseksiyon işlemleri sırasında CC'un üzerinde tespit edilip koronal kesitleri alındıktan sonra histolojik süreçler başlatıldı. Genu, truncus, splenium corporis callosi olmak üzere 3 farklı bölgeden kesit alındı. Boyama protokolleri tarafımızca revize edilmiş olunsa dahi, muhtemelen kadavra beyinlerinin uzun süre formaldehit solüsyonlu havuzlarda tutulmasından dolayı, 3 bölgeden de istenilen oranda dönüt alınamadı. Dolayısıyla bu bölümler arasında karşılaştırma yapılamadı. HE ve nörofilament protein kullanılarak yapılan immünohistokimyasal boyama yöntemlerinden istenilen boyama dönütleri ve uygun görüntüler defalarca denenmesine rağmen elde edilemedi. Çalışmamız bu sebeplerden ötürü LFB boyama metodu üzerinden takip edildi. Doku fiksasyonu yapıldıktan sonra boyama metodları kullanılarak SL'in morfolojik özelliklerinin tespiti yapıldı. LFB ile yaptığımız histolojik boyamada öncelikli olarak SL'in IG ve CC'undan ayrımı yapıldı. SL içerisinde, IG ile karşılaştırıldığında, gözle görülür ölçüde multipolar nöronlar tespit edildi. Yine bu bölgede yer yer vasküler yapılar görüldü. Sinir lifleri ile damarların SL içinde aynı düzlemde bir uzanışa sahip oldukları görüldü. Truncus corporis callosi seviyesinde, CC'dan geçip SL içerisinde seyrettiği bölgeden alınan bir kesitte damarların çevresinde oluşan Virchow-Robin boşluğu örnekleri tespit edildi. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda yeterli miktarda beyin dokusu bulunmadığından ve mevcut olan beyinlerin de büyük çoğunluğunun doku bütünlüğü, çalışma alanımız açısından, uygun olmadığından niceliksel olarak sınırlı bir çalışma yapıldı. Buna rağmen, daha önce böyle bir çalışmanın mevcut olmayışının çalışmamıza niteliksel bir değer kattığını düşünmekteyiz. Kullanılan histolojik boyaların mevcut uygulama protokolleri, uzun süreli formaldehit solüsyonuna maruz kalan beyin dokusundan alınan kesitlerden uygun dönütler alabilmek için revize edildi. Bu çalışmamızda limbik sisteme dâhil edilen SL'in anatomik, histolojik, fizyolojik ve nöroradyolojik yönleri başta olmak üzere geniş bir projeksiyonu gösterildi. Histolojik olarak CC, IG ve SL ilk defa aynı görüntü üzerinde tespit edildi. SL'in lifleri, vasküler ve morfolojik yapısı belirtildi.
Amyotrofik lateral skleroz hastalarında manyetik rezonans görüntüleme ile corpus callosum'un morfometrik olarak değerlendirilmesi
Amyotrofik lateral skleroz, üst ve alt motor nöron hasarının kombinasyonunu içeren nörodejeneratif bir hastalıktır. Araştırmalara rağmen, amyotrofik lateral skleroz hastalığının mevcut yönetimi, tanı ve prognoz açısından yetersiz kalmaktadır. Özellikle erken evrelerde hastalığın tanınmasında yaşanan zorluk, heterojen fenotip ve semptomların diğer hastalıklarla örtüşmesi gibi sebeplerden kaynaklanmaktadır. Daha yaygın olan hastalıklar genellikle amyotrofik lateral skleroz hastalığından önce düşünülmekte, bu da tanıyı geciktirmektedir. Çalışmamızda corpus callosum incelenerek amyotrofik lateral skleroz hastalığının tanısına yardımcı olacak bir bulgu elde edilmesi amaçlandı. Bu çalışma için manyetik rezonans görüntüleme ile önceden elde edilmiş olan 60 adet görüntü kullanıldı. Midsagittal planda corpus callosum uzunluğu, kalınlığı ve aşağıya bakan açıklığına ait açı ölçüldü. İlaveten corpus callosum beş bölgeye ayrılarak alan ölçümleri yapıldı. Corpus callosum üzerinde yapılan bu morfometrik ölçümlerde, amyotrofik lateral skleroz hastaları ve sağlıklı bireyler arasında farklılıklar olup olmadığı araştırıldı. Ayrıca ekstremite ve bulber başlangıçlı amyotrofik lateral skleroz tipleri karşılaştırıldı. Hasta grubunda 17 ekstremite başlangıçlı, 13 bulbar başlangıçlı hasta bulunmaktaydı. Bu çalışmadan elde edilen bulgulara göre, hasta ve kontrol grupları arasında corpus callosum kalınlığı, beş bölgenin alanı ve corpus callosum toplam alanı bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu görülmüştür. Corpus calosum'un kalınlık ve alan ölçüm değerleri amyotrofik lateral skleroz hastalarında kontrol grubuna göre daha düşük bulunmuştur. Ekstremite başlangıçlı ve bulbar başlangıçlı hastalar arasında sadece corpus callosum açı ölçümü bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmuştur. Bulbar başlangıçlı hastalarda ekstremite başlangıçlı olanlara kıyasla corpus callosum açısı daha dardır. Sonuç olarak bu çalışmada amyotrofik lateral skleroz hastaları ile sağlıklı bireyler arasında ve ekstremite başlangıç ile bulbar başlangıç arasında corpus callosum'da morfolojik değişiklikler olduğu gösterilmiştir. Bu veriler, hastalığın tanısına, ileride hastalıkla ilgili yapılacak bir sınıflandırmaya veya hastalıkla ilgili yapılacak bilimsel çalışmalara katkıda bulunabilir.
Carpal tunnel sendromu şiddeti ile vücut yağ dağılımı ve elin antropometrik parametreleri (2p:4p el parmak uzunluk oranı, el/bilek oranı ve el kavrama kuvveti) arasındaki ilişkinin incelenmesi
Canalis carpi (karpal tünel) içinde nervus (n.) medianus'un bası altında kalması sonucu gelişen Carpal tunnel sendromu (CTS), en sık karşılaşılan tuzak nöropatisidir. CTS tanı ve tedavi seçeneklerinin belirlenmesinde karpal tünel ve n. medianus ile ilişkili olan el ve el bileği çevresinin morfometrik anatomisi hakkında bilgi sahibi olmak oldukça önemlidir. Çalışmamızda CTS semptomları, vücut yağ dağılımını gösteren parametreler, elin kavrama kuvveti ile bu morfometrik parametreler arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmamızda Karaman Tıp merkezine CTS şüphesiyle başvuran 90 kadın ve 10 erkek hastanın nöroloji polikliniğinde elektromyografi (EMG) ölçümleri yapılarak kaydedildi. El ve el bileğine ilişkin 2. Parmak uzunluğu (2PU), 4.parmak uzunluğu (4PU), 2P/4P ve diğer antropometrik ölçümler yapıldı. Ayrıca hastaların vücut yağ dağılımı hakkında bilgi edinmek için boy, kilo, kol çevresi (KÇ), bel çevresi (BÇ) ve kalça çevresi (KLÇ) ölçümleri yapılarak vücut kitle indeksi (VKİ) ve BÇ/KLÇ hesaplandı. CTS sonrasında gelişen değişiklileri tespit etmek için el kavrama kuvveti (KK) ölçümü, ağrı için Vizüel analog skala (VAS) ve uyuşma şiddeti için Likert (L) skalası kullanıldı. Hastalar yaş ve VKİ göre üçer gruba ayrıldı. Elde edilen verilerin cinsiyete, lateralizasyona, yaş gruplarına, vücut kitle indeksine, etkilenen ele, EMG derecesine ve Likert sklasına göre analizi yapıldı ve parametreler arasındaki korelasyon ilişkileri tespit edildi. Antropometrik ölçümlerden özellikle el bileği derinliği (EBD), el bileği genişliği (EBG), EBD/EBG, avuç içi uzunluğu (AİU) ve EBD/AİU parametreleri arasında CTS şiddetini gösteren EMG derecesine göre istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Normalde kadınlarda 2PU 4PU'dan daha yüksek olmasına rağmen bizim çalışmamızda n. medianus'un bası altında kalmasına bağlı olarak 4PU değeri 2PU'dan daha yüksek olarak ölçüldü. Yaş ile birlikte vücut yağ oranının arttığı ve CTS'nin daha şiddetli seyrettiği tespit edildi. 3. Yaş grubundaki (62-83 yaş) hastaların VKİ 30,39±3,83 olarak en yüsek bulundu ve EMG derecesi en ağır grubun yaş ortalaması 62,21±14,25 olarak tespit edildi. CTS şiddeti arttıkça kavrama kuvvetinin azaldığını ifade eden anlamlı negatif korelasyon saptandı. Ayrıca, EMG derecesi ile VAS ve Likert skalası bulguları arasında kuvvetli pozitif korelasyon saptandı. Elde ettiğimiz veriler, CTS gelişiminin el ve el bileğinin normal anatomik yapısını etkileyerek değişimlere neden olduğunu göstermektedir. Ayrıca, vücut yağ dağılımını gösteren parametrelerin ölçüm değerlerindeki artışın bu sendromun şiddetini gösteren verilerde de artışa neden olduğu görülmüştür. Elde edilen verilere bağlı olarak CTS'nun şiddeti ile bu tuzak nöropatisi sonrası ortaya çıkan el ve el bileği anatomik yapısındaki değişimler arasında tespit edilen bu anlamlı ilişki, CTS tanı ve tedavi seçeneklerinin belirlenmesinde göz önünde bulundurulmalıdır. Ayrıca, el ve el bileği antropometrik ölçümlerine ek olarak vücut yağ dağılımının da dikkate alınması gerektiği kanısındayız. Elde ettiğimiz verilerin, bu alanda yapılacak daha fazla sayıda ve çeşitlilikte hasta içeren daha geniş kapsamlı çalışmalara bir veri tabanı oluşturmasını umut ediyoruz. CTS'nun erken tanısı, hastalığın seyrini etkileyen faktörler ve tedavi seçeneklerinin belirlenmesi konusunda klinisyenlere yol gösterici olacağı kanaatindeyiz. Anahtar kelimeler: Carpal tunnel sendromu, el bileği antropometrisi, elektromyografi derecesi, kavrama kuvveti, vücut kitle indeksi.
Türk popülasyonunda proksimal femurun yaş ve cinsiyete göre morfometrik analizi
Çalışmamızda, Türk popülasyonuna ait kadın ve erkek bireylerin, radyografi görüntüleri (RG) üzerinden ölçümler yaparak, proksimal femur morfometrik analizini yaş ve cinsiyete göre belirleyip ve literatürle karşılaştırmayı amaçladık. Ölçümlerimiz, Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'na başvuran 18-75 yaş aralığındaki bireylerin pelvik RG üzerinde gerçekleştirildi. Çalışmada, 134 erkek ve 136 kadın olmak üzere toplam 270 kişinin pelvik RG üzerinden ölçümler yapıldı. Bireyler, 18-25, 26-35, 36-45, 46-55, 56-65, 66-75 yaş aralıklarından oluşan altı guruba ayrıldı. Çalışmaya, kemik gelişimini etkileyen hastalığı bulunan, kalça ekleminde ve uyluk bölgesinde kırık, geçirilmiş cerrahi ve protezi olan olgular dahil edilmedi. PACS (Picture Archiving and Communication System) sistemi üzerinden proksimal femur'un uzunluk, genişlik, derinlik ve açılarına ait ölçümler yapıldı. Elde edilen verilerin istatiksel analizleri SPSS 21.0 programı ile analiz edildi. Analiz sonuçları ortalama, standart sapma, minimum (min) ve maksimum (max) olarak verildi. Erkeklerde yapılan ölçümlerde daha yüksek değerler ölçüldü (p<0,05). Tüm bireylerin sağ tarafında caput femoris çapı (CaFÇ), collum femoris genişliği (CoFG), baş boyun eksen uzunluğu (BBEU), femur inklinasyon açısı (FIA), gözyaşı damlası mesafesi (GD), linea intertrochanterica uzunluk ölçümleri (LiUüst, LiUorta ve LiUalt) istatiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulundu (p<0,05). Sol tarafta ise collum femoris uzunluğu (CoFU), horizontal ofset (HO), alsberg açısı (AA) istatiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi (p<0,05). Sağ ve sol taraftaki uzunluk ölçümleri arasında pozitif yönde anlamlı bir korelasyon ilişkisi tespit edildi. Çalışmamızda proksimal femur ölçümlerinde ulaştığımız istatistiksel analizlerle; Türk popülasyonuna ait ortalama standart verilerin ortaya konulmasında önemli olduğunu düşündüğümüz verilere ulaştık. Çalışmamızda ölçtüğümüz parametrelerle cinsiyet tayini ve sağ-sol taraf ölçümlerinin karşılaştırılmasında kullanılabilecek veriler elde ettik. Bizim toplumumuzda ya da diğer toplumlarda yapılacak çalışmaların karşılaştırılmalı analizine, proksimal femur morfolojisinin ve bu bölgede karşılaşılabilecek klinik durumlarının daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacağı kanısındayız. Anahtar Sözcükler: Cinsiyet tahmini, morfometri, proksimal femur, radyografi.
Bilgisayarlı tomografi görüntülerinde superior turbinate ve komşu etmoidal yapıların anatomik varyasyonlarının endoskopik sinus cerrahisi açısından incelenmesi
Amaç: Çalışmamızda concha nasalis superior (CNS) ve concha nasalis media (CNM), fossa olfactoria (FO), sinus sphenoidalis (SS) gibi komşu yapıların morfometrik ölçümlerinin yapılması, morfolojik varyasyonlarının tespit edilmesi ve elde edilen verilerin klinikte endoskopik sinus cerrahisi açısından öneminin literatür eşliğinde belirlenmesi amaçlandı. Yöntem: Bu çalışmada 18-80 yaş aralığındaki toplam 153 hastaya ait (76 erkek, 77 kadın) bilgisayarlı tomografi (BT) görüntüleri retrospektif olarak incelendi. CNS ve komşu yapılarına ait morfometrik ölçümler BT görüntüleri üzerinde aksiyal, koronal ve sagital düzlemlerde gerçekleştirildi. Concha bullosa superior (CBS) ve sinus sphenoidalis (SS) hacim ölçümleri ise 3D-SLICER yazılımı ile ölçüldü. Bulgular: Solda CBSU ölçüm değeri kadınlarda erkeklere göre anlamlı derecede yüksek bulundu. CNSU ölçüm değeri sağ tarafta sola göre anlamlı derecede daha yüksek bulundu. Sol SSPH ölçüm değeri 1. yaş grubunda diğer iki yaşa grubuna göre anlamlı derecede daha yüksek bulundu. Sol CBSU parametresi FOP'nin 1A2B tipinde anlamlı derecede daha yüksek bulundu. Sol SSPH parametresi FOP'nin 1A2B tipinde anlamlı derecede daha düşük bulundu. Sağda SSPH parametresi, CBM'nin Bülböz tipinda anlamlı derecede yüksek bulundu. CBS pnömatizasyon tipi ile CNSU, CBSU, CBSG, CBSH, SSPH değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edildi. SS pnömatizasyonu ile FO pnömatizasyonu, septum nasi pnömatizasyonu (SNP), concha bullosa superior (CBS) arasında kuvvetli pozitif korelasyon tespit edildi. Sonuç: Mevcut çalışmamızın sunduğu verilerin özellikle endoskopik prosedürlerde radyologlara ve cerrahlara tanı ve tedavide faydalı olacağı düşüncesindeyiz. Anahtar kelimeler: Bilgisayarlı tomografi, Concha nasalis superior, Fossa olfactoria, Sinus sphenoidalis, Pnömatizasyon.
Diz osteoartriti ile ayak bileği ve ayak yapıları arasındaki ilişkinin radyografi/MR görüntüleme ile incelenmesi
Kıkırdak dejenerasyonu ile karakterize osteoartritten diz eklemi sıklıkla etkilenmektedir. Diz osteoartrit hastalarındaki dejeneratif değişiklikler, kapalı kinetik zincir aktivitesi içinde birlikte görev yaptığı ayağın mekanik uyum ve fonksiyonunu etkileyebileceği gibi ayak deformiteleri de diz osteoartritinde etki sahibidir. Bu çalışmada diz osteoartritli bireylerin ayak-ayak bileği yapıları klinik, radyografik ve MRG ile değerlendirilerek diz osteoartriti ile ayak kompleksi arasındaki bağlantının tespit edilmesi amaçlandı. Çalışmaya Necmettin Erbakan Üniversitesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon kliniğine diz ağrısı şikayetiyle başvuran, 40-69 yaş aralığında, 101 birey dahil edildi. Bireylerden demografik bilgiler elde edildi. Klinik muayene sırasında demografik bilgiler elde edildi ve ayak postür indeksi ile ayak pozisyonu belirlendi. Radyolojik muayene ile diz osteoartriti Kellgren Lawrence skalasına göre derecelendirildi ve ayak radyografilerinden ayak açı ölçümleri alındı. Ayak MRG ile ayakta karşılaşılan patolojiler raporlandı ve MRG görüntülerinden ayak bileği eklemini kateden tendonların kesit alanları ölçüldü. Yaş grubu, eğitim ve meslek parametrelerinde cinsiyetler arasındaki fark anlamlı bulundu (p<0,05). Düşük eğitim seviyesi, diz fleksiyonunu gerektiren meslekler, yüksek vücut kitle indeksi ve kadın olmak diz osteoartriti için risk teşkil ettiği tespit edildi. Ayak postür indeksi ile değerlendirilen diz osteoartritli hastaların sıklıkla nötral ayak postürüne sahip olduğu saptandı. On iki farklı açı ile değerlendirilen radyografilerde sadece talokalkaneal açı verilerine göre hastaların çoğunun ayak pronasyonuna işaret eden valgus deformitesi görüldü. Diğer açılara göre ise klinik değerlendirmeye benzer şekilde ayakların çoğunun nötral pozisyonda olduğu belirlendi. Tibialis anterior ve tibialis posterior kesit alanlarının proksimalden distale doğru azaldığı, flexor hallucis longus, fibularis longus, fibularis brevis ve tendo calcaneus kesit alanlarının ise genel olarak arttığı gözlendi. Tendo calcaneus kesit alanı kadınlarda, tüm yaş gruplarında, hafif simetrik ve ağır asimetrik diz osteoartritli hastalarda, nötral ayaklarda sağ tarafta daha kalındı. Diğer tendon kesitleri ile ilgili farklılıklar saptansa da bu farklılıklar tutarlı ve anlamlı değildi. Diz osteoartritli hastalarda plantar topuk kalınlığı, 1,78 cm olarak tespit edildi. Tedavi edilmediğinde osteoartrit insidansını artıran bazı dejenerasyonların (subkondral ödem, meduller ödem, kemik iliği ödemi, osteokondral lezyon, kistik dejeneratif değişiklik) MRG'de raporlandığı gözlendi. Aynı zamanda osteoartritli bireylerde sinus tarsi sendromu (%13,09), epin kalkanei (%26,19), tarsal koalisyon (%26,78), tenosinovit (%33,33) ve ligament dejenerasyonları (%28,57) tespit edildi. Tenosinovitin çoğunlukla tibialis posterior, flexor hallucis longus, fibularis brevis ve fibularis longus'un tendonlarını tuttuğu gözlendi. Ligament dejenerasyonunda çoğunlukla ligamentum talofibulare anterior ve ligamentum deltoideum'da kalınlaşma ve/veya zedelenme tespit edildi. Diz osteoartritli hastaların ayakları nötral pozisyonda olmasına rağmen, diz-ayak ilişkisinden kaynaklı olarak, patolojiye daha yatkındır. Diz osteoartritli bireylerde oluşan ya da oluşabilecek ayak deformitelerine dikkat çekilmesinin, dizdeki osteoartrit seyrini yavaşlatacağı, ayakta ve dizde sekonder bir problemin oluşmasına engel olacağı kanaatindeyiz. Diz osteoartritli hastaların tedavi protokollerine karar vermeden önce ayak kompleksinin de değerlendirilmesi ile tedavi başarısı da artacaktır.
Foramen rotundum morfolojisinin endoskopik kafa tabanı cerrahisi açısından radyoanatomik incelemesi
GİRİŞ: Foramen rotundum (FR), basis cranii (BC)'de bulunan, kemikle çevrili olan, tünel şeklinde bir yapıdır. FR'nin morfolojik özellikleri ve çevre anatomik yapılarla ilişkileri, bu yapının cerrahi olarak kullanıldığı endoskopik girişimlerin uygulanabilirliğini etkileyebilir. Bu çalışmada, FR'nin morfolojik özellikleri ve çevre anatomik yapılarla ilişkileri radyolojik olarak incelenmiştir. YÖNTEM: Ölçümler 114 erişkin bireye ait temporal kesitli bilgisayarlı tomografi (BT) görüntüleri kullanılarak, Radiant DICOM Viewer (Medixant, Polonya, 2023) programında multiplanar rekonstrüksiyon özelliği ile yapıldı. FR'nin fossa pterygopalatina (FP) ve BC tarafına bakan açıklıkları hizasında maksiller ''strut'' (MSt) uzunlukları, FR açıklıklarının genişliği, FR alt kenar uzunluğu, FR'nin a. carotis interna (ICA)'ya olan uzaklığı ve oblik planda foramen ovale (FO) yapısına olan uzaklığı ölçüldü. FR'nin FPP ve FC arasındaki yerleşimini belirlemek için sagittal ve horizontal düzlemdeki açılanmaları tespit edildi. BULGULAR: FR'nin morfolojik özellikleri ve çevre anatomik yapılarla ilişkilerinin, bireyler arasında anlamlı farklılıklar gösterdiği tespit edildi ve FP ile BC arasındaki topografik yerleşimine göre 4 tipi tanımlandı. FR'nin FP ve BC arasında inferomedial olarak konumlandığı gözlemlendi. FR'nin FP'ye bakan açıklığının erkeklerde kadınlara göre daha geniş olduğu gözlendi. FR'nin uzunluğu, genişliği ve çevre anatomik yapılarla olan ilişkileri, standart kraniometrik mesafelerle ilişkili olduğu ve sphenoid sinüs pnömatizasyon tipi ile ilişkili olmadığı saptandı. SONUÇ: Bu çalışmada, cerrahi koridor olarak foramen rotundum'un kullanıldığı endoskopik cerrahi yöntemlerin uygulanabilirliğini anlamlı ölçüde etkileyebilecek varyasyonlar gösterilmiştir. Ek olarak FR'yi sınırlayan kemik yapıların ve deliğin komşu anatomik yapılarla mesafelerine ait elde ettiğimiz değerler bu tür ameliyatların preoperatif planlamasında yol gösterici olabilir.
Migren tanısı almış hastalarda foramen spinosum morfometrisinin değerlendirilmesi
Migren, dünyada milyarlarca insanı sosyal ve ekonomik olarak negatif yönde etkileyen nörolojik bir hastalıktır. Üç güne kadar devam edebilen tek taraflı baş ağrısıyla karakterize olup fotofobi, bulantı, fonofobi ve kusma gibi belirtilerin eşlik etmesi nedeniyle bireyin yaşam kalitesinde engellilik teşkil etmektedir. Bu nedenle migrenin kaynağı çok fazla araştırma konusu olmasına rağmen nedeni tam olarak tespit edilememiştir. Bu durum hastalığa uygulanacak tedavi protokollerinde kısıtlılığa neden olmaktadır. Kısıtlılıklar migren çalışmalarını klinik açıdan önemli kılmıştır. Çalışmamızda, migren patofizyolojisine farklı bakış açısı kazandıracağını düşündüğümüz, foramen spinosum morfometrisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma, Balıkesir Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi nöroloji polikliniğine 2017-2023 yılları arasında başvurmuş olan 18-70 yaş aralığındaki migren tanılı 58 hasta ile migren tanısı almamış 58 sağlıklı bireye ait beyin bilgisayarlı tomografi görüntüleri retrospektif olarak incelenmiştir. Çalışmada sağ-sol foramen spinosum morfometrik ölçümleri, kafa uzunluk-genişlik ölçümleri ve sağ-sol foramen spinosum'un orta hatta olan uzaklık ölçümleri yapılmıştır. Verilerin istatiksel analizi sonucunda foramen spinosum morfometrisi migren hastalarında kontrol grubuna göre anlamlı olarak bulundu. Hasta grup kadın ve erkek arasında yapılan istatistik analiz sonucunda kadın foramen spinosum morfometrisi daha dar olarak bulunmuştur. Hasta ve sağlıklı grup arasında foramen spinosum morfometrisi orta hatta olan uzaklıkları ve kafa uzunluk-genişlik ölçümleri arasında anlamlı bulunmadı. Hasta grup sağ foramen spinosum genişlik ile yaş arasında negatif korelasyon bulundu. Kontrol grubunda sol foramen spinosum uzunluk ile yaş arasında pozitif korelasyon bulundu. Çalışmamız sonucunda elde edilen bu veriler, migren patofizyolojisinde foramen spinosum morfometrisinin önemini ortaya çıkarmış ve bu alanda yapılacak diğer çalışmalara ışık tutacağı kanaatine varılmıştır.
Beyin bilgisayarlı tomografi görüntüleri üzerinde foramen lacerum morfometrisinin 3D Slicer yöntemi ile değerlendirilmesi
Kafatası tabanında yer alan foramen lacerum, cerrahi müdahale gerektiren durumlarda arteria carotis interna'ya ve Vidian kanal'a yaklaşım açısından en güvenli yoldur. Çalışmamızda, FL'nin ve ilgili çevre yapılar ile ilişkisinin morfolojik ve morfometrik ölçümler ile ortaya konulması amaçlandı. Çalışmamızda, Balıkesir Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda çeşitli nedenler ile 3D beyin bilgisayarlı tomografi (BT) çekilmiş 45 kadın (ortalama yaş: 46.79 ± 14.60 yıl) ve 32 erkek (ortalama yaş: 47.60±17.61 yıl) bireye ait beyin bilgisayarlı tomografi görüntü serileri incelendi. Foramen lacerum'un uzunluğu ve genişliği, Vidian kanal uzunluğu, Vidian kanal- fissura pterygosphenoidalis ve Vidian kanal- canalis palatovaginalis arasındaki açılar ölçüldü. Tüm ölçümler 3D Slicer bilgisayar yazılım programı ile yapıldı. Yapılan analiz sonucunda, sağ ve sol foramen lacerum uzunluğu ve sol taraf foramen lacerum genişliği kadınlara oranla erkeklerde daha yüksek bulundu (p<0.05). Vidian kanal uzunluğu, erkek ve kadınlar arasında farklılık göstermedi. (p>0.05). Sağ ve sol Vidian kanal- fissura pterygosphenoidalis arasındaki açıyı değerlendirdiğimizde bu açının yine erkeklerde kadınlara göre daha geniş olduğu bulundu (p<0.05). Tüm bireylerde yaş ile sağ Vidian kanal uzunluğu arasında negatif yönlü istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu tespit edildi (r = - 0.248, p= 0.029). Çalışmamızda sağ ve sol foramen lacerum tipleri de incelendi. Buna göre Tip 1 (normal FL), Tip 2 (kanal FL), Tip 3 (köprülü FL) ve Tip 4 (FL'nin olmaması) olmak üzere dört tip FL tipi tespit edildi. Sağ FL tipleri yukarıdaki sıraya göre % 70,1, % 15,6 ve % 14,3 olarak bulundu. Sol FL tip oranları ise % 72,7, % 11,7 ve % 15,6 olarak tespit edildi. Çalışmamızda Tip 4 görülmedi. Tıp alanında doğru teşhisler ile hastaları doğru tedavilere yönlendirebilmek için genellemelerden ziyade bireysel varyasyonların farkında olmak önemlidir. Bu yüzden FL'nin morfometrik analizinin yapılması, bu bölgelere yapılacak olası cerrahi müdahale gerektiren durumlarda güvenli girişimsel yolların belirlenmesi açısından anatomistlere, klinisyenlere ve literatüre katkı sağlayacaktır.
Migren tanısı alan kadınlarda varsayılan mod ağı (DMN) yapılarının hacmi ile 2D:4D parmak oranı arasındaki ilişkinin karşılaştırılması
MİGREN TANISI ALAN KADINLARDA VARSAYILAN MOD AĞI (DEFAULT MODE NETWORK=DMN) YAPILARININ HACMİ İLE 2D:4D PARMAK ORANI ARASINDAKİ İLİŞKİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ Araştırma, migren tanısı alan kadınlarda beyin varsayılan mod ağı anatomik yapılarının hacimsel değerlendirmesi ile 2D:4D parmak oranları, testosteron ve östrojen hormonu düzeyi arasındaki ilişkiyi araştırmak amacıyla yapıldı. Çalışmaya, Kasım 2022 – Haziran 2024 tarihleri arasında Balıkesir Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Nöroloji Polikliniği'ne başvuran ve migren tanısı alan 18-50 yaş arası 33 hasta ve 26 sağlıklı kadın katılımcı dahil edildi. Katılımcıların üç boyutlu, T1 ağırlıklı beyin manyetik rezonans görüntüleri retrospekstif olarak değerlendirilmiş, varsayılan mod ağı'na ait yapıların hacimleri volBrain yazılımı kullanılarak analiz edildi. Parmak uzunluk ölçümleri 0.01 mm'ye duyarlı dijital kumpas ile ölçülüp kaydedildi. Kan numuneleri enzime bağlı immünosorbent analiz yöntemiyle çalışıldı. Elde edilen veriler Sosyal Bilimler İçin İstatistik Programı (SPSS) kullanılarak analiz edildi. Araştırmada, kan östrojen ve testosteron hormon seviyesi, migren grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu (p<0,05). Ayrıca migren grubundaki katılımcıların her iki el 2D:4D parmak oranı kontrol grubuna göre daha düşüktü ve eril tip parmak özelliği gösteriyordu (p<0,01). Çalışmamızda, migren hastalarında, sol polus frontalis ve sağ gyrus supramarginalis hacminde kontrol grubuna göre anlamlı derecede hacimsel azalma olduğu tespit edildi (p<0,05). Sonuç olarak, düşük (eril tip) 2D:4D parmak oranı, birçok nörolojik ve nöropsikiyatrik hastalıkta bir biyobelirteç olarak kabul görmektedir. Migren hastalarında görülen bu düşük oran ve beyin varsayılan mod ağı yapılarındaki hacimsel değişikliler klinik anlamda hastalığın teşhisi ve töropatik yaklaşımı anlamında faydalar sağlayabilir. Anahtar Kelimeler : 2D:4D, dmn, migren, östrojen, testosteron.
Şizofreni ve bipolar bozukluk tanılı hastalarda cisterna magna ve cerebellum hacimlerinin değerlendirilmesi
Mega cisterna magna, kistik posterior fossa malformasyonlarının neredeyse yarısını temsil eden nispeten yaygın bir durumdur. Genellikle asemptomatiktir ve tesadüfen keşfedilir. Mega cisterna magna'ya bağlı cerebellar disfonksiyonların psikotik bozukluklara neden olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı; şizofreni ve bipolar bozukluk tanılı hastalara ait kraniyal manyetik rezonans görüntülerinde cisterna magna ve cerebellum hacmi ile cerebellar kortikal kalınlıkları sağlıklı bireylerle karşılaştırarak mega cisterna magna'ya bağlı cerebellar disfonksiyonun psikiyatrik belirtilerin ortaya çıkmasına olan etkisini araştırmaktır. Çalışmada Balıkesir Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne başvurup 26 şizofreni ve 26 bipolar bozukluk tanısı alan hasta ile 26 sağlıklı kontrol grubu olmak üzere toplam 78 bireyin kraniyal manyetik rezonans görüntüleri retrospektif olarak incelendi. Cerebellum hacmi ve cerebellar kortikal kalınlıklar VolBrain, cisterna magna hacmi ise ITK-SNAP 4.0 yazılımı kullanılarak volümetrik olarak değerlendirildi. Elde edilen veriler Sosyal Bilimler İçin İstatistik Paketi versiyon 25 yazılımına aktarılarak istatistiksel olarak analiz edildi. Değişkenlerin istatistiksel analiz sonuçlarına göre; cisterna magna hacmi şizofreni ve bipolar bozukluk tanılı hastalarda sağlıklı kontrollere kıyasla daha büyük bulundu. Bipolar bozukluk tanılı hastalarda kontrol grubuna göre; lobul V, VI, VIIIA ve VIIIB kortikal kalınlığında, şizofreni tanılı hastalarda da kontrol grubuna göre; lobul VIIIA ve X kortikal kalınlığında anlamlı derecede bir azalma tespit edildi. Şizofreni tanılı hastalarda ise bipolar bozukluk tanılı hastalara göre; lobul X kortikal kalınlığındaki asimetride anlamlı bir azalma görüldü. Ayrıca yaş ile cisterna magna hacmi arasında pozitif yönde, yaş ile cerebellum hacmi arasında negatif yönde bir korelasyon tespit edildi. Sonuç olarak, mega cisterna magna, son zamanlarda yapılan araştırmalarda şizofreni ve bipolar bozuklukla ilişkilendirilen ancak yalnızca vaka raporları ile sınırlı olan bir nörogörüntüleme bulgusunu temsil etmektedir. Elde edilen bulgular mega cisterna magna'nın cerebellar disfonksiyona neden olarak bireylerde psikiyatrik semptomların görülmesine neden olan altta yatan nörogelişimsel anomaliler için bir biyobelirteç görevi görebileceğini göstermektedir.
Sıçanlarda arteminin farklı nöroanatomik bölgelerdeki postnatal gelişim sürecine olan etkisinin incelenmesi
Amaçlar: Artemin, glial hücre kaynaklı nörotrofik faktör ailesinin dört üyesinden birisidir. Artemin, sinir sisteminin gelişimi, nöronal farklılaşma, nöronal sağkalım ve nörit gelişiminde rol oynar. Çalışmamızda arteminin sıçanlarda merkezi sinir sisteminin farklı nöroanatomik bölgelerindeki postnatal gelişim üzerine etkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: 9, 41 ve 70 günlük Wistar albino erkek sıçanlardan üç grup oluşturulmuştur; her bir grupta 10 hayvan yer almıştır. Denekler 50 mg/kg ketamin +10 mg/kg ksilazin anestezisi altında sakrifiye edilmiştir. Sakrifikasyon sonrası her deneğin prefrontal korteks (PFK), striatum ve serebellumları sıçan beyin atlasına göre çıkarılmıştır. Elde edilen numunelerde ELISA yöntemi ile artemin protein düzeyleri, qRT-PCR yöntemi ile de arteminin koreseptörü olan GFRα3 mRNA düzeyleri ölçülmüştür. İstatistiksel analiz için One-way Anova testi kullanılmıştır. Bulgular: Her bir beyin bölgesinde yaşlara göre kıyaslama yapıldığında, artemin düzeyleri arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır. Yaşlara göre bakıldığında, serebellumda 41 günlük (adolesan) sıçanların GFRα3 mRNA düzeylerinin 9 günlük sıçanlardan anlamlı olarak yüksek olduğu görülmüştür. Bölgesel olarak bakıldığında, serebellum artemin düzeyleri üç yaş grubunda da diğer bölgelerden anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. GFRα3 mRNA düzeylerinin bölgesel dağılımı incelendiğinde, her yaş grubunda bölgeler arasında bazı anlamlı farklılıklar saptanmıştır. Sonuç: Bu çalışma, sıçanlarda merkezi sinir sisteminin postnatal gelişim sürecinde, artemin protein ve GFRα3 mRNA düzeylerini inceleyen ilk çalışmadır. Her bir bölgede, yaşlara göre kıyaslama yapıldığında artemin düzeyleri arasında anlamlı herhangi bir farklılık bulunmamıştır. Serebellum artemin düzeyleri üç yaş grubunda da diğer bölgelerden anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. GFRα3 mRNA düzeyleri ise serebellumda adolesan dönemdeki deneklerde 9 günlüklerdeki düzeylerinden anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Serebellum, artemin ve/veya GFRα3 düzeylerini etkileyecek faktörlere karşı diğer bölgelerden özellikle adolesan dönem ve sonrasında daha hassas olabilir. PFK ve striatumdaki artemin düzeyleri arasındaki benzerlikler ve iki bölge arasındaki artemin protein ve GFRα3 mRNA düzeyleri arasındaki bazı korelasyonlar, bu bölgeler arasında arteminin taşınıyor olabileceğini düşündürmektedir.
Palpebromalar oluk, 'Tear Trough' morfolojisi, anatomisi ve estetik yaklaşımı
Göz çevresi ve yanak bölgesinin morfolojik olarak ayrım noktasında orbitomalar oluk bulunur. Bu oluğun belirginliği yaş ile artar. Bu bölgenin iç kısmında yer alan çöküntüye tear trough denilir. Tear trough türkçe anlamı göz yaşı oluğu anlamına gelir. Yapılan anatomik çalışmalarda tear trough bölgesinde tabanında bulunan kemik yapıdan deriye kadar uzanan ligament olduğu gösterilmiştir. Palpebromalar oluk medialainde tear trough ligamenti ile lateralde ise orbitalis retaining ligamanti ile oluşur. Çalışmamızda kadavra diseksiyonunda tear trough ligamenti ve orbitalis retaining ligamentinin anatomik yapısı ortaya konulmuştur. Yine bu ligamentlerin morfolojik olarak yaptıkları açı ve komşulukları değerlendirilmiştir. Çalışmamızda tear trough ligamtinin orbitalis retainin ligaent ile devam ettiği izlenmiştir. Tear trough ligamenti, orbitalis retainin ligamentine göre dana dens yapıdaolduğu gösterilmiştir.Palpebromalar oluk bölgesinde subkutan yağ dokusu izlenmemiş olup, ligamentlerin deriye uzanımı görülmüştür. Gözaltı bölgesi yaş almayla estetik açıdan hızlı değişen yapıya sahiptir. Gözaltı bölgesinin yaşalma sürecinde tear trough ve orbitalis retaining ligamenti etkin rol oynamaktadır. Günümüzde bu bölgenin estetik açıdan gençleştirilmesi için tear trough ligamenti'ne ve orbitalis retaining ligament'e yönelik işlemler yer almaktadır. Bu alana güvenli ve etkin müdahale için bu alanın anatomisinin net bilinmesi gerekir.
Os triquetrum'un vasküler anatomisinin mikro-bilgisayarlı tomografi ile 3 boyutlu incelenmesi
Amaç: Çalışmamızın amacı os triquetrum'u intraosseöz olarak besleyen damarların paternlerini 3 boyutlu olarak ortaya koymak, bu sayede kemiğin daha çok ve daha az beslenen bölgeleri ile kırık paternlerini beraber yorumlamak ve kemiğin avasküler nekroza yatkın bölümünü tanımlayarak kemiğe yönelik uygulanan cerrahi tedavilere yol göstermektir. Gereç ve Yöntem: 7 adet taze donmuş kadavranın arteria ulnaris ve arteria radialis'i Microfil MV-117 maddesi ile dolduruldu. Sonrasında os triquetrum'lar diseksiyon ile çıkartılıp mikro-bilgisayarlı tomografide incelendi. Ardından 3 boyutlu modellemesi yapılıp os triquetrum'a giren ana arter dallarının sayısı, bu dalların kemiğe hangi bölgelerden girdiği, kemiğe giriş yerlerindeki çapları, kemiğe girdikleri foramenlerin kesitsel alanları, kemiğe girdikten sonra anastomoz yapıp yapmadıkları kaydedildi. Sonrasında kemik belli referans noktalardan kadranlara ayrılarak dorsal, palmar, proksimal ve distal bölümlerindeki damar hacimleri ve damar yoğunlukları ölçülüp bu bölgelerin beslenme paternleri arasındaki fark tanımlandı. Kemiğe uygulanan kemik tüneli ve vidalama işlemleri baz alınarak kemikte 3 eksen belirlendi ve bu eksenlerdeki damar hacimleri hesaplandı. Bulgular: Bir kemiğe ortalama 2,97±1,28 (3-12) foramenden 7,14±4,18 (3-14) adet damar girmekte, bunların da %72'si dorsal yüzden girmekteydi (p<0,05). Palmar yüzden giren damarların %86'sı kemiğe os pisiforme ile eklem yüzünün proksimalinden giriş yapmaktaydı. Dorsalden giren damarlar palmar-proksimal seyir göstermekteydi. Bir kemikteki ortalama damar hacmi 0,61±0,36 mm3'tü. Os triquetrum'un dorsal yarısındaki damar hacmi 0,40±0,22 mm3 iken palmar yarısındaki 0,21±0,15 mm3 idi. Dorsal bölgedeki damar hacmi palmar bölgedekilerden anlamlı olarak fazlaydı (p<0,05). Os triquetrum'ların ortalama kemik hacmi 317,62±115,63 mm3 idi. Os triquetrum'a giren damarların toplam çapı ortalama 0,63±0,32 mm, giriş yerindeki ortalama çapı 0,09 mm idi. Dorsaldeki damarların çapları 0,46±0,26 mm iken palmardakilerin 0,17±0,87 mm idi. Dorsal bölgedeki damarlar palmardakilerden anlamlı olarak genişti (p<0,05). Kemiklerin %57'sinde intraosseöz damarlar arasında anastomoz vardı. Kemiklerin tümünde ligamentum lunotriquetrum'un tutunma yerinde damarlar tespit edildi. Sonuç: Sonuç olarak os triquetrum dorsal ve palmar olmak üzere iki bölgeden beslenmektedir. Dorsal beslenme baskın olmakla beraber dorsal ve palmar bölgelerden giren damarlar arasında anastomozlar mevcuttur. Çalışmamız os triquetrum'un intraosseöz beslenmesinin zengin olduğunu göstermiş olup, kemiğin bir bölgesini etkileyen patolojilerde diğer bölgeden giren damarların durumu kompanse edip kemiğin hasarlı bölgesindeki beslenmenin devamını sağlayacağını ve bu sayede kırıkların konservatif tedaviyle iyileşmesini ve avasküler nekroz gibi komplikasyonların az görüldüğünü ortaya koymuştur. Çalışmamızda ayrıca vidalama ve kemik tünelleri açılarak ligamentum lunotriquetum rekonstrüksiyonu uygulamalarında kullanılabilecek 3 eksen tanımlanmıştır. Lateral eksen daha az intraosseöz damar içermesi sebebiyle bu operasyonlarda uygulanması en uygun eksendir. Kırıkları azımsanamayacak oranda görülen, sonrasında oluşan komplikasyonlar sonucu iş gücü kaybına sebep olabilecek ve el bileği biyomekaniğinde önemli role sahip olan os triquetrum'un intraosseöz kanlanma paterninin ve kemiğe invaziv girişimlerde kullanılan eksenlerden en uygun olanının bilinmesinin bu girişimlerde cerraha yol gösterici olacağı öngörülmektedir.
Retroinguinal ve retropubik bölgedeki vasküler yapıların belirlenmesi
Amaç: Abdominopelvik boşluktaki cerrahi girişimler laparoskopik yani kapalı veya açık olarak farklı prosedürler ile yapılabilmektedir. Bu bağlamda regio inguinalis'in anatomisinde karın ön duvarının posteriordan görünümünde, belirli anatomik yapılara göre vasküler yapıların pozisyonunun bilinmesi gerekmektedir. Çünkü bölgenin kapalı cerrahisinde ana amaç genel anatomik yapıyı koruyarak hastanın daha az komplikasyonlu bir ameliyat süreci ve daha konforlu bir ameliyat sonra dönem geçirmesini sağlamaktır. Distal abdominal boşluğa içerden bakan bir gözün abdominal duvarda ilk gözüne çarpan ana oluşumlar, canalis inguinalis'in anulus inguinalis profundus'u, bu bölgeden geçen yapılar olan ductus deferens ve testiküler (veya ovariyan) damarların kabartıları, özellikle a. iliaca externa'nın duvara verdiği dal olan a. epigastrica inferior, net gözükmese de bu bölgeyi sınırlandıran yapılardan olan tractus iliopubicus sayılabilir. Tezimizin amacı bölgedeki vasküler yapıların endoskopik olarak görülen yapılara ve palpabl kemik belirteçlere göre yerleşiminin ortaya konulmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı ve Ankara Adli Tıp Kurumu bünyesinde bulunan kadavralar üzerinde gerçekleştirildi. Bu kadavralardan bir tanesi adli tıp kurumunda diseke edildi. Diseksiyon sonrası ölçümlerdeki kısıtlılıktan dolayı ölçümlerde değerlendirilmedi, sadece morfolojik verileri kullanıldı. Diğer 4 kadavradan ölçümler alındı. Bu kadavralar Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi A.B.D. kadavra havuzunda bulunan %10 formalin fikse kadavralardı. Bölgedeki ölçümler temel olarak birkaç kategoride sayılabilir. Bunlar pelvik çap, uzaklık ve açı ölçümleri, Hesselbach üçgeni ve falx inguinalis ölçümleri, m. rectus abdominis, m. pyramidalis ve canalis inguinalis uzaklık ölçümleri, corona mortis'e katılmak için lig. pectineum üzerinden geçen damarlar ile ilgili ölçümler, a. ve v. iliaca externa ölçümleri a. ve v. epiastrica inferior ölçümleri, a.ve v. epigastrica inferior damar aksının tractus iliopubicus'u kestiği noktaya göre a. ve v. obturatoria ve aksesuar a. obturatoria ölçümleri, retropubik bölge ölçümleridir. Bulgular: Çalışmamızda ortalama yaşı 66,75 (55-75) olan 5 kadavra kullanıldı. Ölçümlerin alındığı dört kadavranın ise hepsi erkek cinsiyetindeydi. Adli Tıp Kurumundaki kadavra ise kadın cinsiyetindeydi. Boy ve kilo ort. ise sırasıyla 167,50 ± 5,98 cm (160,00-175,00) ve 68,75 ± 17,88 kg (50,00-90,00) 'idi. Genel morfolojik ölçümlere baktığımızda a. epigastrica inferior'un açılanması önemliydi ve ort. 84,96° ± 1,49° (82,00-86,58) arasında bulundu. Corona mortis oluşumuna baktığımızda bir kadavra hariç tümünde görüldü. Görülen varyasyonların tamamı venöz yapı içermekteydi sadece tek tarafta ise hem ven hem de arter görüldü. Yani %80 oranında corona mortis görüldü ve hepsinde venöz yapı mevcuttu. Tüm örneklerde a. epigastrica inferior'un dalı olan r. pubicus saptandı ve tek kadavra hariç karşı taraftaki eşleniği ile symphysis pubica hizasında suprapubik olarak anastomoz yaptı. Sonuç: Çalışmamızda retropubik ve retroinguinal dalların tanımlanması ve konumlarının inferior epigastrik damar aksına göre belirledik. Bu çalışmamızı farklı kılan en kuvvetli yönlerdendi. Corona mortis oluşumunda tanımlananın aksine venöz anastomozun daha sık olduğunu ve bunun da daha çok aberran a. obturatoria değil de aksesuar a. obturatoria ile ilişkili olduğunu belirledik. Çalışmamızın asıl amacı olan bölgedeki vasküler yapıların endoskopik olarak görülen yapılara ve palpabl kemik belirteçlere göre yerleşiminin ortaya konulmasını, orta hat yani symphysis pubica, spina iliaca anterior superior, tuberculum pubicum, tractus iliopubicus ve anulus inguinalis profundus'a göre bölge damarlarının varyasyonlarını da ele alarak ölçtük ve girişimlerde iyi bir yol gösterici olarak ortaya koyduk.
Alzheımer hastalarında beyin yapılarındaki morfolojik değişikliklerin beyin fonksiyonları ile ilişkisinin değerlendirilmesi: Radyolojik anatomi çalışması
Amaç: Bu çalışmada amacımız Alzheimer hastalarında MR görüntüleri üzerinden retrospektif olarak beynin kognitif fonksiyonları ile ilgili (beyaz cevher, gri cevher, hippocampus, lobus temporalis, entorhinal area, gyrus parahippocampalis, insula) bölgelerinde volumetrik ölçümler yapılarak elde edilen verilerin cinsiyetle, ilerleyen yaşla, Mini Mental Test Skoru ve Klinik Demans Değerlendirme Derecesi sonuçları ile ilişkisini araştırmaktır. Hasta grubunun bulguları kontrol grubunun bulguları ile karşılaştırılarak Alzheimer hastalarındaki morfolojik değişikliklerden biyobelirteç olma ihtimali olanların gücü ortaya konulacaktır. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmada OASIS veri tabanı kullanılarak yaşları 60 ile 96 arasında değişen 64 Alzheimer tanılı, 72 sağlıklı olmak üzere toplam 136 denekten elde edilen beyin görüntüleri kullanıldı. Beyin yapılarının hacimlerini ölçmek için, çevrimiçi uygulama olan volBrain programının vol2Brain versiyonu tercih edildi. Beyaz cevher, gri cevher, hippocampus, lobus temporalis, entorhinal area, gyrus parahippocampalis ve insula bölgelerinin hacimleri ile deneklere ait Mini Mental Test Skorları ve Klinik Demans Değerlendirme Dereceleri analiz edildi. Verilerin analizinde SPSS 25.0 paket programı kullanıldı. Bulgular: Alzheimer hastalarının değerlendirilen beyin bölgelerinin hacim ortalamalarının sağlıklı bireylerin beyin bölgelerinin hacim ortalamasından düşük olması istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Alzheimer hastalarında değerlendirilen beyin bölgelerinin hacim ortalamalarının cinsiyete göre farklılığı istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Alzheimer hastalarının değerlendirilen beyin bölgeleri hacimleri ortalamalarının yıllara göre giderek azalması istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Alzheimer tanılı bireylerin beyin hacim ortalamaları ile Mini Mental Test Skorları arasında pozitif, Klinik Demans Değerlendirme Derecesi ile negatif bir ilişki tespit edildi. Sonuç: AH'nin beynin hacim ortalamaları sağlıklı yaşıtlarından daha düşüktür, hacim ortalamaları cinsiyete göre farklılık gösterir ve yaşla birlikte olan azalma sağlıklı bireylerden daha fazladır. AH'nin Mini Mental Test Skoru sağlıklı bireylere göre yaşla birlikte daha fazla azalır. Volumetrik biyomarkerler, PET ve BOS biyobelirteçleri ile benzer doğruluk seviyelerine ulaşabildiği ve non-invaziv bir yöntem olduğu için daha avantajlı bir yöntem olabilir. Bu sebeple hastaların klinik testleriyle birlikte hacimlerinin değerlendirilmesi, bu bölgelerin fonksiyonlarıyla ilişkilendirilerek klinik evrelemeye yardımcı olabileceğini düşünüyoruz.
Anterolateral sigmoid sinüsü olan hastalarda Koerner Septumu tutunma varyasyonları: Cerrahi yaklaşıma etkileri ve kısıtlamaları
Bu çalışma, herhangi bir nedenle temporal bölge tomografisi çekilen, anterolateral sigmoid sinüsü (ALSS) bulunan hastalarda Koerner Septumu (KS) tutunma varyasyonlarını, bütünlük ve fenestrasyon özelliklerini ayrıntılı inceleyerek, bu anatomik varyasyonların, taraf farkı ve Kronik Otitis Media (KOM) ile ilişkisini ortaya koyarak cerrahi yaklaşıma etkilerini değerlendirmeyi ve potansiyel cerrahi riskleri ortaya koymayı amaçlamaktadır. Çalışmaya yaşları 18-85 arasında değişen ve temporal bölgenin yapısını bozabilecek herhangi bir patolojisi bulunmayan 210 birey dahil edildi. Çalışmada KS'nin tutunma paternleri, ALSS, KOM, KS mevcudiyeti ile birbirleriyle olan ilişkileri taraflar ve cinsiyetler arası değerlendirildi. Hastaların %57'si (n=120) kadın, %43'ü (n=90) erkektir ve yaş ortalamaları 45,1614,83 yıl olarak saptanmıştır. Hastaların %71,9'unda (n=151) sağ KS, %76,2'sinde (n=160) sol KS mevcut olarak saptanmıştır. KS %98,7 oranında inkomplet, %98,8 oranında fenestre görülmüştür. Sağ taraf ALSS %59,5 oranında görülürken; sol taraf ALSS %46,2 oranında saptanmıştır. Sağ ALSS varlığı erkeklerde %46,7 (n=42), kadınlarda %69,2 (n=83) oranında bulunmuş ve istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p=0,001). ALSS ve KOM varlığına göre KS parametreleri yönünden istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). ALSS ve KS aynı anda kadınlarda (%35,8) erkeklere (%17,8) göre daha fazla bilateral saptanmış olup istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0,04). Mastoid cerrahilerinde, ALSS'nin sağ tarafta kadınlarda anlamlı bir şekilde yüksekliği görüldü (p=0,001). Ayrıca ALSS ile KS'nin her ikisinin de bilateral olma oranı kadınlarda anlamlı şelikde daha yüksek saptandı (p=0,04). Anahtar Kelimeler: Koerner septumu, Sigmoid sinüs varyasyonu, Temporal kemik cerrahisi
Epilepsi tanısı alan bireylerde beyin lobları, cerebellum ve ventrikül yapılarının hacimsel olarak incelenmesi
Bu tez kapsamında epilepsi tanısı alan 45 hastanın beyin lobları, substantia alba, substantia grisea, cerebellum ve ventriculus cerebri hacimlerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmamız retrospektif olarak gerçekleştirildi. Araştırmamız Malatya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroloji Anabilim Dalı'na başvuran, 20-82 yaş aralığında bulunan, epilepsi tanısı almış 45 hasta ile 45 sağlıklı kişi olmak üzere toplam 90 kişinin MR görüntüsünü kapsamaktadır. Hastaların t1 sekanslı MR görüntüleri VolBrain çevrimiçi web sitesine yüklendi ve yükleme tamamlandı. VolBrain programı hacimsel ölçümleri otomatik olarak gerçekleştirdi. Çalışmamızın epilepsi grubunda, sol lobus occipitalis, ventriculus quartus ve substantia alba hacimlerinde meydana gelen değişimlerin anlamsız bulunduğu (sırasıyla; p=0,121, p=121, p=0,981) substantia grisea, lobus frontalis, lobus temporalis lobus parietalis, sağ lobus occipitalis, lobus limbicus ve sol lobus insularis hacimlerinde meydana gelen değişimlerin kontrol grubuna göre anlamlı olarak azaldığı (p˂0.01), sağ lobus insularis hacminde meydana gelen değişimin ise anlamlı olarak arttığı görüldü (p=009). Çalışmamızdan elde edilen veriler sonraki çalışmalar için destekleyici olacaktır. Ayrıca epilepsi'li hastalarda meydana gelen atrofilerin, hastalığın klinik sürecine de ışık tutacağını düşünmekteyiz.
Multiple skleroz tanısı almış hastalarda hippocampus, corpus amygdaloideum, nucleus accumbens ve lobus limbicus hacimlerinin değerlendirilmesi
MS tanılı hastalarda yapılan bu çalışmada, substantia grisea, substantia alba, sağ ve sol lobus limbicus, hippocampus, corpus amygdaloideum ve nucleus accumbens hacimlerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmamız retrospektif olarak planlandı. 18-70 yaş aralığında toplam 108 bireyin kayıtları incelendi. MS tanılı 54 hasta ile 54 sağlıklı kontrol grubuna ait t1 sekansına ait kranial radyolojik görüntülerinden hacim analizleri; insan etkileşimi olmadan web tabanlı hacim hesaplama sistemi olan "volBrain Volumetry Report, version 1.0" programı kullanılarak gerçekleştirildi. İstatiksel analizler R 4.3.1 (www.r-project.org) programında yapıldı. Çalışmamızın MS grubunda, substantia grisea hacminin kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde azaldığı görüldü (p = 0.047). MS ve kontrol grupları karşılaştırıldığında sağ hippocampus (p˂0.001) ve sol nucleus accumbens (p=0,004) hacimlerinin MS grubunda azaldığı görüldü. MS grubunda lobus limbicus ve corpus amygdaloideum hacminin hem sağ hem sol hemisferde kontrol grubu ile kıyaslandığında azaldığı tespit edildi (p˂0.001). Ancak sağ nucleus accumbens (p=0.059), sol hippocampus (p=0.095) ve substantia alba (p = 0,877) hacminde MS ve kontrol grupları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmedi. Çalışmamızın verileri daha sonra yapılacak olan çalışmalara ön referans olacaktır. Ayrıca, MS'li hastaların lobus limbicus, hippocampus, corpus amygdaloideum ve nucleus accumbens hacimlerinin boyutunun bilinmesinin, hastalığın klinik aşamalarına ve tedavi sürecine katkı sağlayacağını düşünmekteyiz.
Böbrek taşlarının, böbrek morfometrisi ve volüm değeri üzerindeki etkisinin incelenmesi
DAHA SONRA DOLDURULACAKTIR.
Ankilozan spondilitli hastalarda Articulatio sacroiliaca'nın Sacrum ile ilişkisinin incelenmesi
Bu çalışmada, ankilozan spondilit (AS) tanılı hastaların anterior ve posterior sacral uzunluk, anterior ve posterior sacral eğrilik uzunluğu, S1 vertebra corpusunun maximum transvers uzunluğu, S1 vertebra corpusunun antero posterior uzunluğu, orta ventral düz uzunluk, linea trasversa uzunlukları, sacral alan, sacrum taban açısı, sacral eğim, sacrum genişliği, intercornual mesafe, ventral düz genişlik, linea trasversa, sağ ve sol art. sacroiliaca kesit alanının değerlendirilmesi amaçlandı. Retrospektif olarak yapılan çalışmamız, 18-72 yaş aralığında toplam 160 bireyin kayıtları incelenerek yapıldı. AS tanılı 80 hasta (40 Erkek-40 Kadın) ile kontrol grubu için aynı sayıda sağlıklı bireyin görüntüleri alındı. Manyetik rezonans görüntüleri microdicom programına yüklenerek ölçümleri gerçekleştirildi. Tüm analizler IBM SPSS Statistics 26.0 for Windows (New York; ABD) kullanılarak yapıldı. Çalışmamızın AS'li erkek hastalarda; posterior sacral eğrilik uzunluğu, ventral düz genişlik, linea transversa 1 ve 2 kontrol grubuna göre daha düşük ölçülmüştür. Sacral eğim açısı ise hasta grubunda daha yüksek ölçülmüştür. Sol ve sağ art. sacroiliaca kesit alanları kontrol grubunda hasta grubuna göre belirgin şekilde daha geniş ölçülmüştür. AS'li kadın hastalarda; sacral eğim açısı kontrol grubuna göre daha fazla ölçülmüştür. AS'li erkek ve kadın hastalar karşılaştırıldığında; anterior ve posterior sacral uzunluk, anterior ve posterior sacral eğrilik uzunluğu, sacral alan, S1 vertebra corpus'unun maximum transvers uzunluğu, S1 vertebra corpus'unun antero posterior uzunluğu, linea trasversa 1, linea trasversa 2 ve linea trasversa 3 ölçümlerinin erkek hastalarda daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Erkek hasta/kadın hasta grubunda, sacral alan, posterior sacral eğrilik uzunluğu ve intercornual mesafe ile sol art. sacroiliaca kesit alanı arasında pozitif, sacral eğim ile negatif korelasyon bulunmuştur. Araştırmamız verileri yapılacak olan çalışmalara ön referans olacaktır. Ayrıca, AS'li hastalarda os sacrum ölçümlerinin ve art. sacroiliaca'nın sacrum ile ilişkisinin bilinmesinin, hastalığın klinik aşamalarına ve tedavi sürecine katkı sağlayacağını düşünmekteyiz.
Rektum kanseri hastalarında pelvis antropometri ölçümlerinin değerlendirilmesi
Kolorektal kanser, dünya genelinde kanser türleri arasında üçüncü sırada olup, bu vakaların %40'ını rektum kanseri oluşturur. Rektum ve pelvis ölçüleri cerrahi müdahalelerde önemli bir unsurdur. Bu çalışmada, rektum kanserli ve sağlıklı bireylerde pelvis mesafesi değerlerini cinsiyete göre belirleyerek, cerrahi süreçte başarının arttırılması amaçlanmaktadır. 18-90 yaş arasında 114 kadın birey (57 hasta kadın- 57 kontrol grubu kadın) ile 114 erkek birey (57 hasta erkek- 57 kontrol grubu erkek) retrospektif olarak değerlendirildi. Bireylerin bilgisayarlı tomografi görüntülerinden Sectra IDS7 uygulaması ile ölçüm alındı. İstatiksel analizler IBM SPSS Statistics 26.0 for Windows (New York; ABD) kullanılarak yapıldı. Pelvis girişi, orta pelvis ve pelvis çıkışı sağlıklı kadınlarda, sağlıklı erkeklere göre büyük olduğu belirlendi. Conjugata diagonalis ve sağ diamater obliqua ortak olarak kadın ve erkek kontrol gruplarında, kadın ve erkek hasta gruplarına göre istatistiksel olarak daha büyük olduğu belirlendi (p<0.05). Kadın rektum kanserli hastalarda; pelvis girişinde diamater transversa, sağ ve sol diamater obliqua değerleri, orta pelviste interspinöz çap, pelvis çıkışında değerlendirilen tüm çapların, erkek rektum kanserli hastalara göre daha büyük olduğu belirlendi. Erkek rektum kanserli hastalarda ise orta pelvisin sagittal çapı, promontorium-S3,S4 arası ve coccygis-S3S4 arası mesafenin kadın hastalara göre büyük olduğu belirlendi (p<0.05). Sonuç olarak, her iki cinsiyette rektum kanseri bulunan hastaların pelvis antropometri değerlerinin, cerrahi uygulamalarda ameliyat süresi ve zorluk derecesi gibi faktörler üzerinde belirgin bir etkisi olduğunu ve pelvisdeki anatomik farklılıkların cerrahi başarıyı etkileyebileceğini düşünmekteyiz.
Demans hastalarında kognitif bozukluk ve disfaji ilişkisinin antropometrik ölçümlerle incelenmesi
Demans, bilişsel işlevlerin ilerleyici bir şekilde bozulduğu, genellikle yaşlı bireylerde görülen nörolojik bir hastalıktır. Alzheimer hastalığı, vaskülerdemans ve Lewycisimciklidemans gibi farklı alt tipleri bulunmakla birlikte, demans hastalığının temel özellikleri arasında hafıza, dikkat, dil ve diğer bilişsel işlevlerdeki bozulmalar yer almaktadır. Bu kognitif bozukluklar, hastaların günlük yaşam aktivitelerini zorlaştırarak, bağımsızlıklarını kaybetmelerine ve genel yaşam kalitelerinin düşmesine neden olabilir. Demans hastalarında sıklıkla karşılaşılan bir diğer önemli sağlık sorunu ise disfajidir. Disfaji, yutma güçlüğü olarak tanımlanır ve genellikle demans hastalarında yutkunma yeteneğini etkileyen bir durumdur. Yutma fonksiyonundaki bozulma, beslenme ve sıvı alımını engelleyebilir. Bu durum, aspirasyonpnömonisi, malnütrisyon ve dehidrasyon gibi ciddi sağlık komplikasyonlarına yol açabilir. Disfaji, demansın ilerleyen evrelerinde daha belirgin hale gelir ve tedavi edilmediği takdirde hastanın yaşam kalitesini ciddi şekilde olumsuz etkiler. Literatürde, kognitif bozuklukların disfaji üzerindeki etkileri üzerine bazı çalışmalar bulunmaktadır, ancak bu iki durum arasındaki ilişkiyi derinlemesine inceleyen sınırlı sayıda araştırma mevcuttur. Özellikle, demans hastalarında kognitif bozuklukların disfajiyi nasıl etkilediğine dair net bir anlayış bulunmamaktadır. Demans hastalarının yutma fonksiyonlarındaki bozulmaların, yalnızca fiziksel yutma yeteneğiyle değil, aynı zamanda bilişsel işlevlerle de ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Örneğin, bilişsel bozulmaların, hastaların yutma sırasında uygun kas koordinasyonu sağlamalarını zorlaştırabileceği ve bu durumun disfajiyi daha da şiddetlendirebileceği öne sürülmektedir. Bu çalışma, demans hastalarında kognitif bozukluk ve disfaji arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçlamaktadır. Bu ilişkinin anlaşılması, hem erken tanı hem de tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesi açısından büyük bir önem taşımaktadır. Kognitif işlevlerin desteklenmesi ve yutma fonksiyonlarının iyileştirilmesi için multidisipliner bir yaklaşımın gerekliliği, bu araştırmanın temel varsayımlarından biridir. Demans hastalarına yönelik daha etkili tedavi ve bakım stratejilerinin oluşturulabilmesi için bu ilişkinin daha ayrıntılı bir şekilde araştırılması gerekmektedir.
Anne ve yenidoğan bebeklerin 2D:4D oranlarının morfolojik ve kişisel özellikleri ile ilişkisinin incelenmesi
İkinci ve dördüncü parmak uzunluğu oranı (2D:4D), prenatal (rahim içi) hormonlara maruz kalmanın olası etkilerini araştırmak amacıyla dolaylı bir yöntem olarak kullanılmıştır. Bu oranın erkeklerde kadınlara göre daha düşük olduğu belirtilmiştir. Parmak uzunluğu oranı prenatal östrojen ve androjen dengesi bu cinsiyet farklılığı ile ilişkilendirilmiştir. Bu sebeple anne karnındaki hormon düzeyi ve bebeğin morfometrisi arasında bu ilişki gelecek nesiller açısından büyük bir önem arz etmektedir. Amaç, anne ve yenidoğan bebeklerde 2D:4D parmak uzunluğu oranı ile morfolojik özellikler, kişilik özellikleri ve beslenme tutumu arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Ayrıca 2D:4D oranının antropometrik ölçümler ve el kavrama kuvveti ile olan ilişkisi de değerlendirilmiştir. Çalışma, Malatya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Lohusa ve Sezaryen Servisi'nde 01.09.2025–01.01.2026 tarihleri arasında yapılmıştır. Çalışmaya 80 anne ve 80 yenidoğan bebek olmak üzere toplam 160 birey dahil edilmiştir. Annelere ait sosyodemografik veriler, kişilik özellikleri (Beş Faktörlü Kişilik Envanteri) ve beslenme tutumları (Beslenme Tutum Ölçeği) ile değerlendirilmiştir. Anne ve bebeklerin boy ve kilo ölçümleri boy ölçüm skalası ve baskül ile, baş çevresi ölçümleri mezura ile yapılmıştır. İşaret ve yüzük parmak uzunlukları ise dijital kaliper kullanılarak ölçülmüş ve bu ölçümlerden 2D:4D oranları hesaplanmıştır. Annelerde el kavrama kuvveti dijital dinamometre ile değerlendirilmiştir. Verilerin istatistiksel analizi SPSS programı kullanılarak yapılmıştır. Annenin ailesinde (p=0.026) ve annedeki (p=0.006) psikiyatrik rahatsızlık öyküsü ile sol el 2D:4D arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Yenidoğan bebeklerin sağ el 2D:4D oranı ile kan grubu dağılımı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p=0.009). Ayrıca bebeğin babasının eğitim durumu ile bebeğin sol el 2D:4D oranı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p=0.028). Sonuç olarak, elde edilen bulgular, anne ve yenidoğanlarda 2D:4D oranının biyolojik ve davranışsal özelliklerle ilişkisini ortaya koymak açısından literatüre katkı sağlayabilecek niteliktedir. ANAHTAR KELİMELER: 2D:4D oranı, anne ve yenidoğan, antropometri, beslenme tutumu, kişilik
Kadınlarda üriner inkontinansın antropometrik ölçümlerle değerlendirilmesi
Üriner inkontinans (Uİ) kadınlarda fiziksel, psikolojik ve sosyal yaşamı olumsuz etkileyen sağlık problemidir. Üİ'nin antropometrik özellikler ve bölgesel yağ dağılımıyla ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmada, kadınlarda Üİ'nin antropometrik özellikler, deri kıvrım kalınlığı (DKK), yaşam kalitesi ve depresyon düzeyiyle ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 18–65 yaş arası 80 kadın stres üriner inkontinans (SÜİ), urge üriner inkontinans (UÜİ), mikst üriner inkontinans (MÜİ) ve kontrol grubu olarak dört gruba ayrıldı. Katılımcıların çevresel antropometrik ölçümleri, alt ekstremite ölçümleri ve DKK ölçümleri değerlendirildi. Yaşam kalitesi SF-36 ile depresyon düzeyi Beck Depresyon Envanteriyle (BDÖ) değerlendirildi. UÜİ ve MÜİ gruplarında kalça çevresi ölçümleri kontrol grubundan yüksek bulundu (p=0.021). SIAS çevresinin tüm inkontinans gruplarında arttığı belirlendi (p=0.002). Kontrol grubuna kıyasla umbilikus çevresi SÜİ ve UÜİ gruplarında yüksek (p=0.044), uyluk çevresi SÜİ grubunda düşük (sağ p=0.049; sol p=0.038), vücut ağırlığı ve BKİ değerleri UÜİ ve MÜİ gruplarında yüksek bulundu (p<0.05). DKK ölçümleri açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı (tüm p>0.05). SF-36'nın fiziksel fonksiyon, fiziksel rol güçlüğü, emosyonel rol güçlüğü, sosyal işlevsellik ve ağrı alt boyutlarında gruplar arasında anlamlı farklılıklar bulundu (tüm p<0.05). BDÖ puanları UÜİ ve MÜİ gruplarında kontrol grubundan daha yüksek bulundu (p=0.001). Sonuç olarak, antropometrik ölçümlerin yüksek olduğu, DKK ölçümlerinde anlamlı farklılık göstermediği saptanmıştır. İnkontinans gruplarında yüksek bulunan SIAS çevresi ölçümleri, santral yağlanmanın Üİ ile ilişkili ortak özellik olabileceğini düşündürmektedir. UÜİ ve MÜİ gruplarında yaşam kalitesinin olumsuz etkilenmesi ve depresyon düzeylerinin yüksek bulunması, bu gruplarda fiziksel, sosyal ve psikolojik yükün daha belirgin olduğunu göstermektedir. Sonuçlar Üİ değerlendirilmesinde antropometrik, psikolojik ve yaşam kalitesi parametrelerinin multidisipliner değerlendirme gerekliliğini desteklemektedir. ANAHTAR KELİMELER: Antropometri, Depresyon, Üriner inkontinans, Kadın sağlığı, SF-36.
Boyun ağrısı semptomlu hastaların klinik özellikleri, lateral cervical grafilerinde COBB açısı ve PAL (Projection area per lenght squared) ölçümleri arasındaki ilişki
Amaç: Boyun ağrıları toplumda sık karşılaşılan yaygın bir kas-iskelet sistemi problemidir. Boyun ağrısının etiyolojisi incelendiğinde disk herniasyonu, servikal bölgedeki eklemler, kaslar, bağlar ve vertebraların dizilimi ile ilgili olduğu görülür. Tüm bunlar ergonomik, bireysel, davranışsal ve psikososyal etkenlerle ilişkilidir. Boyun ağrısı bireylerin hareket yeteneklerini kısıtlar, kişilerin günlük yaşamlarını olumsuz yönde etkiler. Aynı zamanda depresyon ve anksiyete düzeyinde artış görülmesine yol açabilir. Boyun ağrısına neden olan faktörler servikal stabilitenin giderek azalmasına ve servikal eğrilik kaybına neden olabilir. Lateral grafiler, servikal lordoz açılarını değerlendirmede en sık başvurulan yöntemlerdendir. Bu çalışma, boyun ağrısı semptomu bulunan hastaların klinik özelliklerini incelemek, boyun ağrısı şikâyeti olan hastaların grafilerinde servikal lordoz açısı ölçümünde en sık kullanılan klasik metotlardan Cobb metodu ile servikal lordoz değerlendirmesinde ilk kez kullanılacak olan PAL (Projection Area Per Length Squared Method) metodu arasında ilişki olup olmadığını değerlendirmek ve boyun ağrısının bireyler üzerindeki etkilerinin (yaşam kalitesi, hareket yetenekleri, ağrı ve psikolojik durum) bu ölçüm değerleri ile ilişkisini ortaya koymak için planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda boyun ağrısı semptomuna sahip 43 olgunun hareket yeteneklerinin değerlendirilebilmesi için servikal bölge ROM (hareket açıklığı) ölçümleri, günlük yaşam aktivitelerinin nasıl etkilendiğini değerlendirmek için Boyun Özürlülük Sorgulama Anketi (NDI), depresyon düzeyini değerlendirmek için Beck Depresyon Ölçeği (BDI) ve ağrının şiddetini ortaya koymak için VAS (Visual Analog Scale) skalası kullanılmıştır. Servikal bölgedeki ROM'u değerlendirmek için gonyometrik ölçümler yapılmıştır. Cobb metodu ve PAL metodu ölçümleri ise lateral grafiler üzerinde gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Elde ettiğimiz verilerle Cobb metodu ile PAL metodu arasında pozitif yönde yüksek düzeyde; NDI skorları ve VAS (Dinlenme) skorları arasında yüksek düzeyde, NDI ile VAS (Gece) ve VAS (Aktivite) skorları arasında orta düzeyde; PAL metodu ve VAS (Dinlenme) skorları arasında orta düzeyde; BKİ ve yaş arasında orta düzeyde, BKİ ve fleksiyon ölçümleri arasında orta düzeyde; yaş ve fleksiyon ölçümleri arasında orta düzeyde; BDI skorları ve NDI skorları arasında orta düzeyde anlamlı ilişki bulduk. Sonuç: Buna göre PAL metodunun servikal lordozu değerlendirmede klinisyenlere pratik ve alternatif bir metot olarak sunulabileceğini düşünmekteyiz.
Lomber disk hernisinin paravertebral kasların atrofisi üzerine etkisinin incelenmesi
Amaç: Çalışmamızda lumbalji şikâyeti ile hastaneye başvuran hastalarda lomber disk hernisi varlığının paravertebral kasların atrofisi üzerine olan etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Bu amaç doğrultusunda lomber disk herniasyonu ve paravertebral kaslardaki yağlanma ölçümleri ile literatüre katkıda bulunmayı hedeflemekteyiz. Gereç ve Yöntem: Aydın Adnan Menderes Üniversitesi klinik çalışmalar etik kurulunun onayını takiben 1 Aralık 2020'den 1 Haziran 2021'e kadar geçen sürede lumbalji şikâyeti ile hastanemize başvuran ve klinisyenlerce lomber MRG tetkiki uygun görülmüş yetişkin hastaların MRG görüntüleri incelenmeye başlandı. Elde edilen örneklem havuzundan 18 yaşından küçük, yapısal deformitesi (skolyoz (10 o fazla), vertebra segmentasyon anomalileri vb.), lomber bölge neoplazmı, enfeksiyöz hastalığı, vertebra fraktürü, lomber bölge geçirilmiş cerrahisi olan hastalar çalışmaya dahil edilmediler. Değerlendirmeler sonucunda lumbaljisi olan ve lomber disk hernisinin kliniğe eşlik ettiği 443 hasta ile lumbaljisi olan (vaka grubu) ve lomber disk hernisinin eşlik etmediği 135 hasta (kontrol grubu) tespit edildi. Hastalar cinsiyet, yaş, lomber disk herniasyon sayısı, lomber disk herniasyon seviyesi, lomber disk herniasyon derecesi, paravertebral kasların yüzey ölçümleri ve paravertebral kasların yağlanmaları açısından değerlendirildi. Bulgular ve Sonuç: Çalışmamız sonucunda m.multifidus lumborum ve m. quadratus lumborum kaslarının atrofisi ile LDH arasında istatistiksel anlamlılık tespit edildi. Ayrıca yaş ve cinsiyet faktörlerinin LDH, lomber disk dejenerasyonu ve paravertebral kasların atrofisi ortaya kondu. Anahtar Kelimeler: Lomber disk hernisi, paravertebral kaslar, Pfirrmann sınıflandırması, Goutallier sınıflandırması
Diz eklemine katılan kemik yapıların morfometrik ölçümleri ve varyasyonlarının ön çapraz bağ ve menisküs yaralanmaları ile ilişkisi
Ligamentum cruciatum anterius ve menisküs yaralanmaları toplumda sıklıkla rastlanan patolojilerdir. Ligamentum cruciatum anterius yaralanmaları; spor ile ilişkili yaralanmalarının bir sonucu olarak, tüm ligament ilişkili diz yaralanmalarının %40-50'sini oluşturmaktadır. Çalışmamızda ligamentum cruciatum anterius yaralanması tanısı almış 200 olgunun ve normal olarak raporlanmış 110 olgunun (toplam 310 olgu) diz manyetik rezonans görüntüleme kayıtlarının incelemesi yapıldı. Görüntüler menisküs yaralanması açısından da incelenerek; izole ligamentum cruciatum anterius yaralanması ile ligamentum cruciatum anterius ve menisküs kombine yaralanması gruplarına ayrıldı. Bu gruplar da kendi içerisinde ligamentum cruciatum anterius yaralanmasının derecesine göre 1. derece, 2. derece ve 3. derece yaralanma olmak üzere alt gruplara ayrıldı. Ligamentum cruciatum anterius ve menisküs yaralanması açısından risk faktörü olması muhtemel olarak belirlenen kemik yapılara ait ölçümler gerçekleştirildi. Bu ölçümler iki ana grup ve tüm alt gruplar ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Çalışmamızda ölçümü yapılan; condylus medialis genişliği, condylus lateralis genişliği, bikondilar genişlik, eminentia intercondylaris genişliği, tibia genişliği, patellar uzunluk, ligamentum patellae uzunluğu, patella facies articularis açısı, sulcus trochlearis açısı değerlerinin artışının, hem izole ligamentum cruciatum anterius yaralanması hem de ligamentum cruciatum anterius ve menisküs kombine yaralanması gruplarında istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edildi. Yine çalışmamızda değerlendirilen; fossa intercondylaris şekil indeksi, fossa intercondylaris indeksi, tibial medial eğimi, sulcus trochlearis derinliği, facies patellaris asimetrisi, sulcus trochlearis ile tuberositas tibia mesafesi ve patellar eğim değerlerinin düşüklüğünün, hem izole ligamentum cruciatum anterius yaralanması hem de ligamentum cruciatum anterius ve menisküs kombine yaralanması gruplarında istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edildi. Klinik pratikte bu görüntüleme bulgularına bakılarak hastanın, ligamentum cruciatum anterius ve menisküs yaralanmaları için risk altında olup olmadığı değerlendirilebileceğini düşünüyoruz.