Van Yüzüncü Yıl Üniversity
Discipline

Veterinerlik Patolojisi Anabilim Dalı

Van Yüzüncü Yıl Üniversity

54

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

Ratlarda yüksek yağlı diyet ile beslemenin obezite oluşumunu önlemesi üzerine ısırgan otu tohumu (urtica dioica seed) ekstraktı etkisinin histopatolojik ve biyokimyasal olarak araştırılması

Sunulan bu çalışmada, yüksek yağlı diyet (YYD) ile beslenen ratlarda ısırgan otu tohumu (Urtica Dioica; UD) ekstraktının obezite oluşumu üzerine etkisinin histopatolojik ve biyokimyasal olarak araştırılması amaçlandı. Bu amaçla 32 adet erkek Wistar albio rat her grupta 8 adet olmak üzere dört gruba ayrıldı. Kontrol grubu; standart rat pelet yem ile beslendi. YYD grubu; 300g/kg oranında tereyağı katılarak hazırlanan yüksek yağlı pelet yem ile beslendi. YYD + UD grubu; 300g/kg oranında tereyağı katılarak hazırlanan yüksek yağ diyetli pelet yem ile beslemeye ilaveten UD ekstresi (300 mg/kg, oral) ile beslendi. UD grubu; Standart pelet yem ile beslemeye ilaveten UD ekstresi (300 mg/kg, oral) ile beslendi. 75 günlük deneme süresi sonunda sıçanların nekropsileri yapılarak doku ve kan örnekleri alındı. Alınan doku örnekleri Hematoksilen&Eozinle(H & E) ile boyanarak histopatolojik inceleme yapıldı. Alınan kan örneklerinden AST, ALT, LDH, ALP, trigliserid, total kolesterol, HDL-kolesterol, LDL-kolesterol ve açlık kan şekeri düzeyleri çalışıldı. Histopatolojik olarak YYD grubu ratların karaciğer dokularında hepatositlerde dejenerasyon ve nekroz ve remark kordon yaplarında bozulma görüldü. YYD + UD grubu ratlarda bu bulguların kısmen azaldığı belirlendi. YYD grubunda ALT, ALP, trigliserid ve LDL düzeyleri kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek bulundu. YYD grubu ile karşılaştırıldığında, YYD + UD grubunda bu düzeylerin anlamlı olarak düştüğü belirlendi. YYD grubunda kontrole göre azalan HDL düzeyinin, YYD + UD grubunda YYD grubuna göre arttığı görüldü. YYD grubu ratlarda kolesterol düzeyinin kontrole göre arttığı belirlenirken, YYD + UD gurubunda kolesterol düzeyinin YYD grubuna göre daha yüksek olduğu tespit edildi. YYD ile beslenme kilo artşı sağlarken, UD eksratının uygulanması ile kilo alımında kısmen azalma meydana geldi. Sonuç olarak, UD eksraktı uygulamasının karaciğerde meydana gelen tahribatı azalttığı, serum lipit düzeylerinde azalmaya neden olduğu ve kilo alımını kısmen engellediği, ancak kolesterol düzeyinde yükselmeye sebep olduğu belirlendiğinden, UD ekstresinin YYD ile beslenmenin olumsuz etkilerine karşı tam bir koruma sağladığı sonucuna kesin olarak varılamadı.

BiyokimyaDiyetDiyet yağları+7
Kenan Kaçak
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Çoban çantası (capsella bursa pastoris L) bitkisinin etil alkol ile oluşturulan karaciğer hasarları üzerine etkisinin histopatolojik ve biyokimyasal olarak araştırılması

Polat O, Çoban Çantası (Capsella Bursa-Pastoris L.) Bitkisinin Etil Alkol ile Oluşturulan Karaciğer Hasarları Üzerine Etkisinin Histopatolojik ve Biyokimyasal Olarak Araştırılması, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Veteriner Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Van, 2019. Sunulan bu çalışmanın amacı etil alkol ile oluşturulan karaciğer toksikasyonuna karşı çoban çantası (Capsella Bursa-Pastoris L.) bitkisi çayının koruyucu etkinliğini araştırmaktır. Bu amaçla 32 adet erkek wistar albino rat rastgele 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubu; Standart pelet yem ile beslendi. Alkol grubu; Günde bir defa 4 ml/kg % 30'luk etil alkol orogastrik gavaj ile verildi. Alkol + Çoban çantası grubu: Günde bir defa 4 ml/kg % 30'luk etil alkol ve 1 ml/kg bitki çayı günlük orogastrik gavaj ile verildi. Çoban çantası grubu; Günde bir defa 1 ml/kg bitki çayı orogastrik gavaj ile verildi. 60 günlük deneme süresi sonunda sıçanların nekropsileri yapılarak doku ve kan örnekleri alındı. Alınan doku örnekleri Hematoksilen & Eozinle (H&E) ile boyanarak histopatolojik inceleme yapıldı. Alınan kan örnekleri santrifüj edilerek serumları çıkarıldı. Serumlardan karaciğer harabiyeti serum enzimlerinden Alanin transaminaz (ALT), Aspartik transaminaz (AST), Alkalen fosfataz (ALP) ve Laktat dehidrogenaz (LDH) seviyeleri ve Kolesterol, Trigliserit, HDL kolesterol, LDL kolesterol ve Açlık kan şekeri (AKŞ) düzeyleri çalışıldı. Histopatolojik olarak alkol grubu ratların karaciğerlerinde meydana gelen dejeneratif-nekrotik değişikliklerin alkol + Çoban çantası grubunda kısmen azaldığı belirlendi. Biyokimyasal olarak, alkol grubunda kontrole göre artan AST, ALT ve ALP düzeylerinin alkol + Çoban çantası tedavi grubunda azaldığı görüldü. Çoban çantası çayı ile tedavinin trigliserid ve HDL düzeylerine olumlu etki ettiği görülürken, LDL ve kolesterol değerlerini olumsuz etkilediği görüldü. Sonuç olarak, çoban çantası çayı uygulamasının karaciğerde meydana gelen tahribatı azalttığı, ancak LDL ve kolesterol düzeylerinde yükselmeye sebep olduğu belirlendiğinden, çoban çantası çayının etil alkol ile oluşturulan karaciğer toksikasyonuna karşı tam bir koruma sağladığı sonucuna kesin olarak varılamadı.tır

Capsella bursa-pastorisEtanolHayvan deneyleri+4
Orhan Polat
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Respiratuar sinsityal virus ile doğal enfekte kuzu pnömonilerinde indüklenebilir nitrik oksit sentetaz, CD3 ve CD8 immun-ekspresyonlarının araştırılması

Respiratorik Sinsityal Virus (RSV), Paramyxoviridae familyasının Pneumovirus genusuna dahil bir RNA virusudur. Sunulan bu çalışmanın amacı, RSV ile doğal enfekte kuzu akciğer dokularında indüklenebilir nitrik oksit sentetaz (iNOS), CD3 (Pan T hücre) ve CD8 (sitotoksik T hücre) ekspresyonlarını immunohistokimya (IHC) metodu ile değerlendirmektir. Bu amaçla, mezbahanede kesilen kuzulardan, 100 adet pnömonili ve 10 adet kontrol akciğer doku örnekleri makroskobik olarak incelendikten sonra alındı ve %10'luk tamponlu formaldehitte tespit edildi. Rutin doku takibinden geçirilen dokular, histopatolojik incelemeler için Hematoksilen & Eozin (H&E) ile boyandı. Doku kesitleri ayrıca immünohistokimyasal incelemeler için poliklonal antikorlar kullanılarak Streptavidin-peroksidaz (ABC) prosedürüne göre boyandı. İmmunohistokimyasal incelemeler sonucunda onsekiz (18) dokuda RSV pozitif olarak tespit edildi. Daha sonra bu pozitif vakalar iNOS, CD3 ve CD8 immun-ekspresyonları açısından değerlendirildi. Bu vakaların tamamında iNOS ekspresyonunda kontrole göre artış belirlenirken, ondört (14) vakada CD3+ T lenfositlerin sayısında artış tespit edildi. CD8+ T lenfositler ise beş (5) vakada belirlendi. Sonuç olarak, RSV ile pozitif vakalarda iNOS immun-ekspresyonunda artış olması ve vakaların çoğunda CD3+ T lenfositlerin sayısında artış tespit edilmesi, RSV ile doğal enfekte kuzu pnömonilerinde meydana gelen immun yanıtta, iNOS ve CD3+ T lenfositlerin önemli rol aldıklarını gösterdi. Anahtar Kelimeler: CD3, CD8, iNOS, İmmunohistokimya,RSV,Kuzu.

Hayvan hastalıklarıKoyunlarKuzular+4
Ceyhun Aydemir
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Ratlarda deneysel olarak diethylnitrosamine ile indüklenen hepatosellüler karsinogenezis sürecinde urtica dioica'nin antitümör etkinliğinin araştırılması

Kanser, kardiyovasküler sistem hastalıklarından sonra en çok ölüme sebep olan bir hastalıktır. Karaciğerin primer malign tümörlerinin çok büyük bir kısmını hepatosellüler karsinom oluşturmaktadır. Dietilnitrozamin (DEN), genetik etkili kimyasal kansorejenlerin büyük bir kısmını teşkil etmektedir. DEN; sigara dumanında, kürlenmiş ve kızartılmış yemeklerde, kozmetik ürünlerde, alkollü içkilerde, işlenmiş et ürünlerinde, tarımda kullanılan kimyasallarda, çeşitli endüstriyel ürünlerde bulunmaktadır. Karaciğerde metabolize edilen DEN; karsinojenik, teratojenik, toksik ve mutajenik etkilere sahiptir. DEN, bilim dünyasında deney hayvanlarında karaciğer tümöründe indükleyici olarak yaygın şekilde kullanılmaktadır. Günümüzde alternatif tıpta yaygın bir şekilde kullanılan ısırgan otunun birçok medikal (antikanserojen, antiinflamatuar, antimikrobiyal, antitoksik, antioksidan, hepatoprotektif, antidiyabetik ve hipoglisemik) özelliklere sahip olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada, ratlarda deneysel olarak DEN ile indüklenen hepatosellüler karsinogenezis sürecinde Urtica dioica tohumu ekstraktının (UDTE) antitümör etkinliği araştırılmıştır. Bu amaçla; toplam 40 rat, her biri 8'erli 5 gruba ayrıldı. Kontrol grubu, UDTE grubu; her bir rat günlük olarak orogastrik 1 ml UDTE (0,5 ml eter yağ ekstresi ve 0,5 ml etanol ekstresi), DEN grubu; 200 mg DEN/kg/rat, DEN+UDTE-1 grubu; 200 mg DEN/kg/rat + her bir rat günlük olarak orogastrik 1 ml UDTE (etanol ekstresi), DEN+UDTE-2 grubu; 200 mg DEN/kg/rat DEN+her bir rat günlük olarak orogastrik 1 ml UDTE (eter yağ ekstresi) aldı. 16 haftalık deneme sonunda nekropsileri yapılan ratlardan biyokimyasal ve histopatolojik analizler için örnekler alındı. Biyokimyasal olarak DEN uygulaması; AST, ALT ve LDH aktiviteleri ile TOS ve MDA düzeylerini artırırken, TAS, GSH, CAT, SOD ve GSH-Px düzeylerini ise azaltmıştır. Ancak DEN ile birlikte UDTE kullanımının antioksidan kapasiteyi artırdığı ve oksidatif stresi baskıladığı, karaciğer harabiyetini önlediği gözlenmiştir. Diğer taraftan DEN uygulamasının, tümör belirteçlerinden özellikle CA 15-3, CA 19-9 ve CA 125-II aktivitelerini ve apoptotik faktörlerden özellikle kaspaz-3 seviyelerini önemli ölçüde artırdığı, DEN ile birlikte UDTE kullanımının ise bu artışları azalttığı saptanmıştır. Patolojik olarak DEN grubunda karaciğerde ince granüler bir görünüm; histopatolojik olarak ise hepatositlerde yaygın olarak büyük ve küçük hücre değişimleri ile karakterize displaziler ile dejenerasyon, safra kanalı hiperplazisi, yangısal hücre infiltrasyonları, fibrozis ve kolestazis gözlendi. DEN+UDTE gruplarında bu morfolojik değişikliklerden büyük hücre değişimlerinin, kistik dejenere hepatositlerin ve fibrozisin oluşmadığı, diğerlerinin ise hafif düzeylerde kaldığı gözlendi. İmmunohistokimyasal olarak, DEN grubunda Hep par-1, AFP, kaspaz-3 ve iNOS boyamalarında belirgin reaksiyon gözlenirken DEN ile birlikte UDTE verilen gruplarda bu antikorların ekspresyonlarında anlamlı azalma olduğu saptandı. Bu bulgulara göre; DEN ile indüklenen hepatosellüler karsinogenezis sürecinde UDT ekstraktının güçlü antioksidan kapasitesi sayesinde doku hasarını engelleyerek çok belirgin düzeyde antitümör etkinliğe sahip olduğu sonucuna varılmıştır.

Antineoplastik ajanlarDietilnitrozaminHayvan deneyleri+6
Ömer Faruk Keleş
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

GATA-3 ve SOX-10 ekspresyonunun epiteliyal köpek meme tümörlerinin moleküler alt tipi, histopatolojik tanı ve dereceleri ile ilişkisi

Bu çalışmada, köpek meme tümörlerinde GATA-3 ve SOX-10 ekspresyonlarının immunohistokimyasal olarak değerlendirilmesi ve bu ekspresyonların tümörlerin histopatolojik tipi, tümör derecesi, moleküler alt tipi ve sağkalım süresi ile ilişkilerinin araştırılması amaçlandı. Retrospektif planlanan çalışma kapsamında toplam 100 köpek meme tümörüne ait parafin bloklardan elde edilen doku kesitleri immünohistokimyasal analiz için hazırlandı. GATA-3 ve SOX10 proteinlerinin ekspresyonunu belirlemek amacıyla indirekt immunoperoksidaz yöntemi uygulandı. Ayrıca tümörlerin moleküler alt tiplerinin belirlenmesi amacıyla östrojen reseptörü, progesteron reseptörü, Her-2 ve p63 antikorları kullanıldı. Kesitler deparafinizasyon ve rehidrasyon işlemlerinin ardından antijen geri kazanımına tabi tutuldu. Daha sonra primer antikorlar ile inkübasyon gerçekleştirildi. Sekonder antikorların uygulanması ve kromojenik geliştirme işlemlerinden sonra preparatlar hematoksilen ile karşıt boyama yapıldı ve ışık mikroskobu altında değerlendirildi. Histopatolojik değerlendirme sonucunda en sık görülen tümör tipleri tubuler karsinom (%27), kompleks karsinom (%19) ve tubulopapiller karsinom (%12) olmuştur. Tümör derecelerine göre dağılımda olguların %46'sı Grade 2, %45'i Grade 3 olarak değerlendirilmiştir. Moleküler alt tip dağılımında Normal-Benzeri %27 ile en sık gözlenen alt tiptir. GATA-3 ekspresyonu olguların %66'sında pozitif bulunmuş, özellikle Luminal B alt tipinde yüksek düzeyde ekspresyon (3+) gözlenmiştir. GATA-3 ekspresyonu ile tümör tipi (p=0.026) ve moleküler alt tip (p=0.001) arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır. SOX-10 ekspresyonu %85 oranında pozitif bulunmuş, özellikle bazal-benzeri tümörlerde belirgin pozitiflik göstermiştir. Sağkalım süreleri ile GATA-3 ve SOX-10 ekspresyonları arasında anlamlı fark bulunmamış olsa da, Luminal A alt tip ve GATA-3 pozitifliği ile uzun sağkalım arasında pozitif eğilim saptanmıştır. Sonuç olarak, GATA-3 ve SOX-10 belirteçlerinin köpek meme tümörlerinde moleküler sınıflamayı destekleyen ve prognostik potansiyeli olan değerli biyobelirteçler olduğu sonucuna varılmıştır.

Sümeyye Toyga
İstanbul University-Cerrahpaşa · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

B. melitensis ile enfekte fötal koyun akciğerlerinde Surfactan protein A ve IL-1'in immunohistokimyasal yöntemle değerlendirilmesi

Maternal intrauterin enfeksiyonların, fetüste sistemik bir yangının oluşmasına ve sitokinlerin artmasına sebep olarak akciğer, beyin gibi organları etkileyebildiği, özellikle akciğer hasarı ve bronkopulmoner displazi (BPD) gelişiminde önemli bir rol oynadığı bildirilmektedir. Bu çalışmada Brucella melitensis ile doğal enfekte intrauterin enfeksiyon modelinde, proinflamatuar sitokin IL-1β, antiinflamatuar sitokin IL-10 ve SP-A, akciğer hasarına etkilerini belirlemek amacıyla 30 adet fetüste immunohistokimyasal yöntemle boyanarak, değerlendirildi. Bakteriyolojik ve/veya immunohistokimyasal incelemede B. melitensis pozitif olan 30 adet fetüsten alınan dokular histopatolojik olarak değerlendirildi. Histopatolojik incelemede çok etkilenen doku olan akciğerlerde 12 fetüste (%40) bronkopnömoni gözlenirken, 18 (%60) olguda ise interalveoler ve interlobüler septumda genişleme tespit edildi. İmmunohistokimyasal incelemede B. melitensis antijeni akciğerlerde alveoler makrofajların sitoplazmasında yoğun olarak boyandı. IL-1 tüm fetal akciğerlerde (%100) alveoler makrofajlar, endotel hücreleri ve bronş-bronşiol epitellerinde değişen şiddette immun pozitifti. IL-10, üç (%10) olguda fetal akciğer dokusunda, alveoler makrofajlarda ve bronş, bronşiol epitelleri az miktarda boyandığı tespit edildi. SP-A, immun pozitif 5 (%16) olguda fetal akciğerlerin tip II pnömositleri ile alveolar makrofajların sitoplazmalarında tespit edildi. Sağlıklı kontrol fetüs akciğerleri ile karşılaştırıldığında, hasar oluşan enfekte akciğer dokularında IL-1 immun pozitifliği yüksek iken, IL-10 ekspresyonunun ise anlamlı şekilde düşük olduğu tespit edildi. İntrauterin enfeksiyonlarda akciğer hasarının, proinflamatuar ve antiinflamatuar sitokin dengesinin, proinflamatuar sitokin IL-1 miktarındaki aşırı artışına bağlı olarak bozulmasıyla şekillendiği, SP-A'nın ise sadece 5 olguda pozitif reaksiyon vermesinin gebelik yaşının erken evrede olduğu bu nedenle fetüslerin akciğerlerinin henüz gelişimini tamamlayamamasından kaynaklandığı sonucuna varıldı.

Akciğer hastalıklarıBrusellaBrusella melitensis+7
Sevgi Demirbaş
Balıkesir University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Asetaminofen ile oluşturulan akut karaciğer hasarında sinir büyüme faktörünün etkisi ve p38 MAPK sinyal yolağının rolü

Bu çalışmada, farelerde asetaminofen (APAP) ile oluşturulan akut karaciğer hasarında, eksojen sinir büyüme faktörünün (NGF) hepatoprotektif etkisi ve p38 MAPK sinyal yolağıyla etkileşimi araştırılmıştır. Çalışmada 9-10 haftalık, erkek, 64 adet BALB/c fare eşit olarak aşağıda belirtilen şekilde 8 gruba ayrıldı; Kontrol, NGF, SB203580, NGF + SB203580, APAP, APAP + NGF, APAP + SB203580 ve APAP + NGF + SB203580. Tüm uygulamalar (APAP 150 mg/kg, NGF 10 μg/kg ve SB203580 20 mg/kg) intraperitoneal tek doz olarak yapıldı. 24 saat sonra dekapitasyonla çalışma sonlandırılarak deneklerden biyokimyasal (ALT, AST, GGT, GSH, MDA, TAS, TOS), histopatolojik (Hematoksilen-Eozin boyama), immunohistokimyasal (iNOS, nitrotirozin, TNF-α, IL-1β, IL-6, IL-10, kaspaz 3, kaspaz 8, NGF) ve moleküler (PZR) analizler için kan ve karaciğer doku örnekleri alındı. APAP uygulanan gruplarda farklı derecelerde, sentrilobüler bölgedeki hepatositlerde hidropik dejenerasyon ile karakterize hücre hasarı belirlendi. APAP+NGF+SB203580 ve APAP+SB203580 gruplarında hasarın diğer gruplardan daha şiddetli olduğu tespit edildi. Enzimatik hasar belirteçleri olan ALT, AST, GGT ile oksidatif strese ilişkin GSH, MDA, TAS, TOS, iNOS ve nitrotirozin seviyeleri gruplar arasında anlamlı farklılık göstermedi. IL-1β ve IL-10 seviyelerinde APAP grubunda kontrol grubuna göre anlamlı bir artış şekillenmediği, TNF-α ve IL-6 ekspresyonlarında ise artışın anlamlı olduğu görüldü. TNF-α ekspresyonunun APAP+NGF+SB203580 grubunda, IL-1β ve IL-6 ekspresyonlarının ise ayrıca APAP+SB203580 grubunda da diğer gruplardan anlamlı derecede yüksek olduğu belirlendi. APAP uygulamasının NGF ekspresyonunu artırdığı, en yüksek ekspresyonun APAP+SB203580 grubunda şekillendiği gözlendi. APAP grubunda kaspaz 3 ve kaspaz 8 enzim seviyelerinin artığı, APAP grupları arasında APAP+NGF grubunda kaspaz 3'ün, APAP+NGF+SB203580 grubunda ise kaspaz 8'in anlamlı düzeyde yükseldiği görüldü. Moleküler yöntemle yapılan analizlerde APAP grubunda p38 mRNA seviyesi kontrol grubuna göre yüksek bulunurken, APAP uygulanan gruplar arasında p38 seviyeleri açısından anlamlı derecede farklılık bulunmadı. Çalışmamızın sonucunda; hepatositlerin 24 saatlik sürenin sonunda oksidan molekül yükünü tamponlayarak redoks homeostazını sağlayabildikleri gözlendi. Bu durumun doz ve zaman ilişkisine bağlı olarak GSH rezervlerinin yeterliliği sayesinde oluştuğu ve çalışmamızda hücreleri nekrozdan koruyan en önemli etken olduğu düşünüldü. Eksojen NGF uygulamasının p38 MAPK sinyali aracılığıyla aktive kaspaz 3 seviyesini artırdığı belirlendi. Eksojen NGF'nin APAP hepatotoksisitesine karşı koruyucu etkisinin bulunmadığı ve p38 MAPK sinyali inhibisyonunun hasarda artışa neden olduğu tespit edildi. APAP hepatotoksisitesinde, moleküler sinyallerin sonuca etkilerini ve aralarındaki etkileşimleri ortaya koyabilmek için, farklı APAP dozlarında ve çeşitli stres sinyallerini birlikte değerlendirecek çalışmalara ihtiyaç bulunduğu sonucuna varıldı.

Asetaminofen
Asım Ayaz
Balıkesir University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Ratlarda deneysel ülseratif kolit modelinde Curcumin' in koruyucu etkinliğinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmada ratlarda deneysel ülseratif kolit modelinde Curcumin' in koruyucu etkinliği patolojik ve immunohistokimyasal olarak araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışmada toplam 40 adet, ağırlıkları 220±10 gram olan erişkin Wistar Albino ırkı dişi rat kullanıldı. Çalışmada gruplandırma; Grup I (Kontrol grubu; diğer gruplarda patolojik ve immunohistokimyasal değerlendirmeleri karşılaştırmak amacıyla ilk gün 1 ml serum fizyolojik kateter ile intrarektal olarak uygulandı), Grup II (TNBS grubu; bu gruptaki deney hayvanlarına ülseratif kolit oluşturmak amacıyla kateter ile intrarektal olarak yalnızca tek doz Trinitrobenzen Sülfonik Asit verildi), Grup III (Curcumin grubu; bu gruptaki deney hayvanlarına 21 gün süre ile her hayvana oral gavaj yoluyla 100 mg/kg/gün dozda yalnızca Curcumin uygulandı) ve Grup IV (Curcumin + TNBS grubu; TNBS ile ülseratif kolit oluşturulan gruba, ülseratif kolitin oluşturulduğu günden itibaren 21 gün süre ile her hayvana oral gavaj yoluyla 100 mg/kg/gün dozda Curcumin uygulandı) olmak üzere 4 farklı grup ve her grupta da 10 hayvan olacak şekilde yapıldı. Bulgular: Çalışmanın sonunda alınan kolon örnekleri histopatolojik ve immunohistokimyasal incelemeler için kullanıldı. Histopatolojik bulguların şiddeti en yoğun olarak yalnızca TNBS verilen Grup II' de görüldü. TNBS+ Curcumin verilen Grup IV' te ise bu bulguların şiddeti yalnızca TNBS verilen gruba göre daha hafif şiddette saptandı. İmmunohistokimyasal incelemelerde ise Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü, Fibroblast Büyüme Faktörü ve Tümör Nekroz Faktör Alfa ile ilgili ekspresyonların histopatolojik bulgular ile paralellik gösterdiği tespit edildi. Sonuç: Çalışmada elde edilen patolojik ve immunohistokimyasal sonuçlar doğrultusunda ratlarda deneysel ülseratif kolit modelinde Curcumin' in koruyucu alternatif bir ajan olarak kullanılabileceği kanaatine varıldı. Anahtar Kelimeler: Curcumin, Histopatoloji, İmmunohistokimya, Rat, Ülseratif Kolitis.

Mehmet Karaboğa
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Kedi ve köpeklerde anemi bulguları gösteren enfeksiyöz ve nonenfeksiyöz hastalıklarda eritrosit morfolojilerine sitopatolojik yaklaşım

Amaç: Kliniklere gelen ve hemogram sonuçlarına göre anemik olan kedi ve köpeklerin kan yayması hazırlanarak hızlı ve ucuz bir yöntemle, rejeneratif ve nonrejeneratif sınıflandırmasının yapılması ve klinik gidişatın tespiti hedeflenmiş olup bu yöntemin teşhis ve tedavide önemli bir yol gösterici olması açısından fayda sağlayacağı düşünüldü. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Patoloji Anabilim Dalı‟na gönderilen farklı ırk, yaş ve her iki cinsiyetten toplam 59 anemili 10 klinik olarak sağlıklı kedi ve köpekten alınıp gönderilmiş kanların rutin sitopatolojik muayenesi yapılmış olup, aynı örneklerin hemogram değerleri için hizmet alımı yapıldı. Kan yaymalarının incelemesi Wright's eosin metilen mavisi ve May-Grünwald Giemsa boyaları ile yapıldı. Hazırlanan preparatlar ışık mikroskobunda incelendi. Mikroskobik görüntülerin dijital fotoğrafları çekilerek bilgisayar ortamına aktarıldı. Tam kan analizleri kan sayım cihazı ile sayıldı. Bulgular: Bu çalışmada eritrosit morfolojileri kromozi derecelerine göre sınıflandırıldı. Kan yaymalarında, anemik kedi vakalarında 10 kedide makrositik, 5 kedide mikrositik bir anemi görülürken köpek vakalarında 16 makrositik, 3 mikrositik vaka görüldü. 12 kedi kan yayması hipokromik görülürken, 8 köpek vakasında hipokromik olduğu bildirildi. Sonuç: Anemik olan kedi ve köpeklerin kan yaymalarının hızlı ve ekonomik olarak hazırlanabildiği, aneminin sınıflandırmasının yapılabildiği, eritrosit morfolojilerinde değişiklerin incelenmesi ile bazı spesifik hastalıkların kesin teşhisine yaradığı, kan yaymalarında görülen kan parazitlerinin teşhisinde ucuz, güvenli ve hızlı tanıya ulaştırdığı, klinik gidişatın tespitinin sağlanabildiği ve hastalıkların tedavilerinin ne derece olumlu yanıt alındığın gözlemlenmesini sağladı. Hedeflenmiş olan bu yöntemin teşhis ve tedavide önemli bir yol gösterici olması açısından fayda sağladığı görüldü. Anahtar kelimeler: anemi, kedi, klinik patoloji, köpek, periferik yayma.

AnemiAnemi-demir eksikliğiEnfeksiyonlar+6
Ahmet Alperen Özler
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Aeromonas veronii ile doğal enfekte levreklerde patolojik ve immunohistokimyasal bulgular

Amaç: Bu araştırma Aeromonas veronii ile doğal enfekte levreklerde, makroskobik, histopatolojik ve immunohistokimyasal olarak enfeksiyonunun nasıl bir yayılım, yoğunluk gösterdiğini araştırmak amacı ile yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada; Aeromonas veronii ile enfekte 22 adet levrek makroskobik, bakteriyolojik, histopatolojik ve immunohistokimyasal olarak incelenmiştir. Histopatolojik incelemelerde rutin HE boyamanın yanı sıra, Ziehl-Neelsen ve Brown-Hopps boyamalar yapılmıştır. İmmunohistokimya için Yeni Zelanda Albino tavşanı kullanılarak poliklonal antikor üretilmiş olup, bakteriyolojik incelemede ise sekans analizleri, API 20E ve VITEK-2 analizleri uygulanmıştır. Bulgular: Elde edilen bakterilerin sekans dataları gen bankasında eşleştirildiğinde bakterilerin Aeromonas veronii ile %96-98 arasında değişen oranlarda benzerlik gösterdiği görülmüştür. Histopatolojik olarak ise granülomlar en dikkat çekici bulgu olmuştur. İmmunohistokimyasal veriler bakterinin granülomlarda çoğunlukla makrofaj sitoplazmalarında yer aldığını ve yeni generasyonlarını bu hücrelerde şekillendirdiğini göstermektedir. Sonuç: Nekropsi ve histopatolojik bulguların ayırıcı tanıda yetersiz kalması, bakteriyolojik kültürü takiben kimyasal ve moleküler metodların ise uzun bir sürece yayılması tanıda gecikmelere yol açabileceği sonucunu doğurmuştur. Bu yüzden immunohistokimyasal metodların da tanıya eklenmesi gerektiği sonucu doğmuştur. Anahtar kelimeler: Aeromonas veronii, Bakteriyoloji, Histopatoloji, İmmunohistokimya, Levrek

Aeromonas veroniiBakterilerBalıklar+5
Emre Berke
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Kültürü yapılan çipura (sparus aurata) velevrek (Dicentrarchus labrax) balıklarında görülen solungaç parazitlerinin histopatolojisi

Amaç: Bu çalışma Türkiye'de sıklıkla kültürü yapılan çipura ve levrek balıklarında görülen paraziter hastalıkların ve histopatolojik bulgularının tanımlanması amacı ile yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın materyali; Kanyon Akua Veteriner Kliniği Hastalık Teşhis Laboratuvarına, Ocak 2021-Ocak 2022 tarih aralığında gelen hastalık şüphesi taşıyan ölü balık numunelerinden oluşmaktadır. Çalışmada; ağırlıkları 2-200 gr arasında değişen 3.150 adeti levrek (D. labrax), 2.100 adeti çipura (S. aurata) olmak üzere 5.250 adet balık kullanılmıştır. Numunelerin total boy-ağırlıkları ölçüldükten sonra, patolojik ve parazitolojik incelemeler için ikişerli gruplara ayrılmıştır. Bulgular: İncelemeler sonucunda çipura ve levrek balıklarında yoğun enfestasyonun görüldüğü başlıca on bir farklı paraziter etken saptandı. Bu hastalık etkenlerinden levreklerde görülenler; Lernantrophus spp., Diplectanum spp., Cryptocaryon spp., Amyloodinium spp., Trichodina spp., Apiosoma spp., Cryptobia spp., Costia spp. iken, çipuralarda görülenler ise; Microcotyle spp., Dactylogyrus spp., Furnestinia spp., Trichodina spp., Costia spp.'dir. Her ikisinde görülenler; Trichodina spp. ve Costia spp. idi. En yaygın görülen histopatolojik bulgular ise ödem, nekroz, hemoraji, telangiektazi, lamellar füzyon, dökülmeler, makrofaj, lenfosit ve eozinofilik granüle hücre infiltrasyonları oldu. Sonuç: Sahadaki levreklerde en sık görülen paraziter etken Diplectanum spp. iken en seyrek görüleni Apiosoma spp. idi. Çipuralarda en sık görülen paraziter etken Microcotyle spp. iken en seyrek Costia spp. etkeniydi. En yüksek mortalite (%10) ve en şiddetli histopatolojik lezyonlar Amyloodinium spp. türünde tespit edildi. Parazitin türüne göre boyutu arttıkça histopatolojik bulgu şiddetinin de arttığı görüldü. Vakalarda çoklu etken (multi parazitizm) görülme sıklığı tekli etken görülme sıklığından daha yüksekti. Anahtar Kelimeler: Çipura, Histopatoloji, Levrek, Parazit, Solungaç

BalıklarHistopatolojiLevrek balığı+4
Melike Dereli
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Aydın ilinde kedi ve köpeklerde dırofılarıa türlerinin moleküler yöntemlerle belirlenmesi

Dirofilaria immitis ve Dirofilaria repens, zoonotik filarial nematodlardır ve evcil hayvanlar başta olmak üzere insanlar da dahil birçok memeli türünü enfekte edebilmektedirler. Bu parazitlerin bulaşması, mikrofiler taşıyan kan emici sivrisinekler aracılığıyla gerçekleşmektedir. Bu parazitler, genellikle pulmoner arterlerde ve sıklıkla kalbin sağ tarafında bulunmaktadırlar ve bu sebeple "kalp kurdu" adının verilmesine sebep olmaktadırlar. Çalışma Aydın İli'nin çeşitli ilçelerindeki kedi ve köpeklerde Dirofilaria immitis ve Dirofilaria repens'in yaygınlığını ve coğrafi dağılımını belirlemek amacıyla yapılmıştır. Bu amaçla Efeler, Kuşadası, Nazilli ve Didim ilçelerinden 200 köpek ve 150 kediden, toplamda 350 hayvandan, kan örnekleri alınmış, moleküler bir yöntem olan PZR ile Dirofilaria tür tayini yapılarak dirofilariasis açısından değerlendirilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre 200 köpeğin 12'sinde (%6), 150 kedinin 3'ünde (%2) Dirofilaria immitis pozitif bulunmuş olup Dirofilaria repens gözlemlenmemiştir. Toplamda 350 hayvandan 15 tanesi Dirofilaria immitis pozitif bulunmuş olup, dirofilariasisin Aydın'daki prevelans değeri %4,29 olarak ölçülmüştür. Sonuç olarak, Dirofilaria immitis enfeksiyonları, hem köpek hem de kediler için önemli bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Çalışma, sivrisinek popülasyonlarının kontrolünün, hayvanların düzenli veteriner hekim kontrolünün ve profilaktik tedbirlerin uygulanmasının, enfeksiyonların yayılmasını önlemek için kritik olduğunu vurgulamaktadır.

Çisem Meriç Ermete
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Ratlarda deneysel olarak bleomisin ile oluşturulan pulmoner fibrozis üzerine tirozolün etkileri

Pulmoner fibrosis (PF) kollajen artışıyla karakterize kronik seyirli ilerleyici ve etkin tedavisi olmayan bir akciğer hastalığıdır. Antioksidan, antiinflamatuvar ve antifibrotik etkinliği bildirilen tirozol, zeytinyağında bulunan bir bileşik olup PF üzerindeki etkisine ilişkin yayınlara rastlanmamıştır. Bu çalışmanın amacı tirozulün ratlarda Bleomisin (BLM) ile indüklenen PF üzerindeki doza bağlı etkilerini patolojik ve biyokimyasal parametreler ile araştırmaktır. Çalışmada 80 adet yetişkin erkek rat kullanılacak ve her bir grupta 10 hayvan olacak şekilde sekiz gruba ayrılacaktır. 1. gruba intratrakeal (İT) serum fizyolojik uygulanarak deney sürecinde gastrik gavaj ile su verilecektir. 2, 3 ve 4. gruplara İT serum fizyolojik uygulamasından sonra sırayla 20, 40 ve 80 mg/kg dozlarda tirozol 14 gün süreyle gastrik gavaj ile verilecektir. 5. gruba 4mg/kg BLM İT uygulanacaktır. 6, 7 ve 8. gruplara ise tek doz İT 4 mg/kg BLM verildikten sonra sırasıyla 20, 40 ve 80 mg/kg dozlarda tirozol gasrik gavaj ile 14 gün süreyle uygulanacaktır. Deney sonunda hayvanlar anestezi altında kalpten kan alınarak ötenazi edilecektir. Alınan kan serumundan oksidatif stres belirteçleri malondialdehit (MDA), superoksit dismütaz (SOD), katalaz (CAT) ve glutatiyon peroksidaz (GPX) düzeyleri belirlenecektir. Ayrıca alınan bronkoalveolar lavaj sıvısından (BALF) oksidatif stres belirteçleri ile interlökin 1(IL-1), IL-6 IL-13, transforming growth faktör beta (TGF beta), tümör nekroz faktör alfa (TNF-alfa) düzeyleri ELISA ile ölçülecek ve hücre morfolojileri de sitolojik olarak değerlendirilecektir. Sonrasında nekropsi ile sol akciğer lobu alınacak ve akciğer dokusundaki oksidatif stres parametreleri ile TNF α, IL-1, IL-6, IL-13, TGF-β, E-cadherin, α-SMA, vimentin, desmin, collagen Tip I ve Wnt/β-cathenin düzeyleri ELISA ile ölçülecektir. Histopatolojik incelemeler için sağ akciğer lobu Hematoksilen-Eozin ve Masson's trichrome ile boyanarak fibrozis yönünden değerlendirilecektir. Ayrıca akciğer dokusundaki kollajen düzeyinin bir göstergesi olan hydroxyproline (HPR) değeri spektrofotometre ile ölçülecektir. İmmunhistokimyasal olarak TNF α, IL-1, IL-6, IL-13, TGF-β, E-cadherin, α-SMA, vimentin, desmin, collagen Tip I ve Wnt/β-cathenin antikorları kullanılarak streptavidin-biotin peroksidaz tekniği ile boyanarak incelenecektir. Tüm bulgular istatistiksel olarak değerlendirilecektir.

Elif Ekinci
Fırat University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Farelerde lipopolisakkarit (LPS) ile oluşturulan mastitis modelinde MAST hücrelerinin aldıkları rollerin incelenmesi

Dünya genelinde ve ülkemizde süt sığırlarının en yaygın ve en önemli hastalıklarından olan mastitis, ciddi ekonomik kayıplara neden olmaktadır. Hastalığın akut safhasında şekillenen süt verimi, hak sağlığı ve hayvan refahı ile ilişkili problemlere ek olarak, kronik yangısal süreçte şekillenen fibrozis, fonksiyonel ünite kaybı ve ilerleyen dönemlerde meme dokusunun tamamen körelmesi ile sonuçlanabilir. Bağışıklık sisteminin nöbetçi hücreleri olarak bilinen mast hücreleri, çeşitli fizyolojik ve patolojik süreçlerde ve fibrozis oluşumunda aktif olarak rol oynarlar. Bu hücrelerin farklı doku ve organlarda yangısal süreçte aldıkları görevler kapsamlıca bilinse de mastitisler sırasında aldıkları rollere ilişkin bilgiler son derece sınırlıdır. Tez çalışmasında ineklerin doğal mastitis vakalarında ve farelerde oluşturulan akut ve kronik mastitis modelinde mast hücrelerinin mastitis patojenezindeki olası rolleri bu hücrelerin ilgili dokudaki varlıklarının tespiti, mikroanatomik yerleşimleri, immunofenotipleri ve aktiviteleri incelenerek sorgulanmıştır. Çalışmada ayrıca mast hücre stabilizasyonunun yangısal reaksiyon profiline ve fibrozis oluşumuna etkileri de in vivo model dahilinde araştırılmıştır. Son olarak, kültüre edilen meme dokusu fibroblastlarının proliferatif kapasiteleri ve kollajen sentez potansiyelleri mast hücrelerine ait triptaz ve kimaz enzimleri varlığında değerlendirilmiştir. Mastitisli meme dokularında mast hücre sayısının ve aktivitesinin artış gösterdiği ve bu artışın fibrozisin şiddeti ile doğrudan ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Mast hücre stabilizasyonunun yangının şiddetini azalttığı ve fibrozisi hafiflettiği de ortaya konmuştur. Triptaz enziminin inek ve fare meme fibroblastları üzerinde proliferatif etkiye sahip olduğu ve bu hücrelerin kollajen sentez kapasitelerini artırdığı görülmüştür. Kimaz enzimi ile kültüre edilen fibroblastlarda da benzer proliferatif etkinin şekillendiği tespit edilmiştir. Bu bulguların ışığında, mast hücrelerinin mastitis patojenezinde önemli roller üstlendikleri görülmüş ve hem yangının hem de fibrozisin şiddetinin hafifletilmesi için bu hücrelerin stabilizasyonunun yararlı olabileceği sonucuna varılmıştır.

FarelerFibrozLipopolisakkaritler+3
Ayşe Meriç Mutlu
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Köpeklerde doğal meme tümörlerinde HER2 ifadesinin ve apoptotik mekanizmaların araştırılması

Köpeklerde en sık görülen tümörlerden meme tümörleri, klinik, patolojik, prognostik önemini; bu evcil hayvanların insanlarla aynı çevresel ortamı ve koşulları paylaşması, genetik olarak insan meme tümörlerine yakınlık taşıması ve her geçen gün veteriner hekimlikte karşılaşılma sıklığının artışından almaktadır. Köpek meme tümörlerinin ileride prognoz ve tedavi sürecine yön verecek olan oluşum, gelişim ve tanı üçgenindeki hem hayvan sahipleri hem de klinisyen veteriner hekimlerin karşılaştığı güçlükler tümörün tipi, agresifliği ve tedavisini içermektedir. Buna yönelik olarak hayvanın yaşam kalitesi bakımından doğru yürütülmesi gereken bu süreç kapsamında, 42 adet meme biyopsi materyali histopatolojik ve immunohistokimyasal olarak incelenmiş, tümöre özgü lezyonlar tanımlanarak benign ve malign köpek meme tümörlerinin patogenezisi, apoptozis ve HER2'nin araştırılması hedeflenmiştir. Bu amaçla, alınan örnekler histokimyasal yöntemler ile incelenerek tümörler histopatolojik olarak tanımlanmış, tümör dokularında apoptotik indeks TUNEL yöntem ile belirlenmiş, immunohistokimyasal yöntemle kaspaz-3, -8, -9 ve HER2 ekspresyonları semikantitatif olarak değerlendirilmiştir. Histopatolojik değerlendirmede tümörlerin 36 tanesi adenokarsinom, 6 tanesi ise adenom ve benign değişimler olarak sınıflandırılmıştır. Malign tümörler; tubuler karsinom, kompleks karsinom, karsinoma mikst tip, karsinoma ve malignant miyoepiteliyoma, karsinosarkom, duktal karsinom, intraduktal papillar karsinom, anaplastik karsinom, solid karsinom ve komedokarsinom olarak adlandırılmıştır. İmmunohistokimyasal boyamada, kaspaz-3, -8, -9, HER2 ekspresyonuna ilişkin değişen lokalizasyon ve şiddette pozitif reaksiyonlar belirlenmiştir. İyi huylu meme tümörlerinde TUNEL hafif pozitif ya da negatif reaksiyonlar; kötü huylu tümörlerde ise malign epitel hücre çekirdeklerinde TUNEL pozitif reaksiyonlar saptanmıştır. Çoğunluğu malign karakterde olan meme tümörlerinde belirlenen apoptotik mekanizmalardaki değişkenlikler hem onkogeneziste hem de apoptoziste rol alan genetik çeşitlilikle ilişkilendirilmiştir. Köpek meme tümörlerinde patolojik araştırmaların yanı sıra hücre büyüme, transkripsiyon, mutasyonların ve ekspresyon analizlerinin de yapılmasını içeren süregen çalışmalar yapılmalıdır. İnsan meme tümörlerinde prognoz ve hayatta kalma süresi açısından önemli olan HER2 immunpozitifliğinin çalışma olgularında yaklaşık 5'te 1 oranında görülmesi insan olguları ile karşılaştırılmış ancak sağlıklı hayatta kalım kayıtları ile yapılacak farklı çalışmalar ile bu bilgilerin anlam kazanacağı ortaya konmuştur.

ApoptozisEpidermal büyüme faktörüGen ifadesi+4
Ayşe Nur Akkoç
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Keçilerde paratüberküloz hastaliğinda patolojik ve i̇mmunohistokimyasal incelemeler

Çalışmada ülkemizde ve Adana çevresinde keçilerde verim kaybına neden olan ve çoğunlukla gizli seyreden paratüberküloz hastalığı patolojik olarak araştırılmıştır. Çalışmanın materyalini Adana çevresindeki ilçe ve köylerden paratüberküloz şüphesi ile nekropsisi yapılan ve sonrasında Ziehl-Nelson boyama yöntemi ile paratüberküloz teşhisi konmuş olan 25 adet keçi bağırsak dokusu oluşturmaktadır. 8 adet sindirim sisteminin etkilenmediği hastalıklardan ölen hayvanların bağırsak dokuları da kontrol olarak kullanıldı. Toplanan bağırsak dokuları % 10'luk formaldehit solüsyonunda en az 48 saat bekletildikten sonra çeşme suyunda bir gece yıkandı. Takibinde dereceli alkollerden geçirilip ksilende şeffalandırıldıktan sonra parafine gömülerek bloklandı. Bloklanan dokulardan 5'µ lam üzerine kesitler alındı. Kesitlere hematoksilen eozin, Ziehl-Nelseen ve immunohistokimyasal olarak iNOS antikoru ile boyamalar yapıldı. Histopatolojik bulgular ve Ziehl-Nelseen boyamalar ile paratüberküloz teşhisi konduktan sonra iNOS antikor boyanma sonuçları değerlendirdi. Sonuç olarak paratüberkülozlu dokulardan iNOS ekspresyonunun kontrol hayvanlara göre anlamlı derecede arttığı tespit edildi (p<0.001). Bu sonuçlar ile bölgedeki keçilerdeki paratüberküloz yaygınlığının yüksek olduğu ve hastalıkta oluşan bağırsak yangısının patogenezinde iNOS ekspresyonunun aktif olarak rol oynayabileceği düşünüldü. Hastalıkta şekillenen bağırsak yangısının patogenezinde rol oynayan diğer faktörler için konu ile ilgili daha geniş çaplı araştırmalara ihtiyaç buyulmaktadır.

Gökhan Karayaka
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Sıçanlarda n-metil-n-nitrozüre ile oluşturulan deneysel retina dejenerasyonunda minosiklinin etkileri

Retinal dejenerasyon (RD), çoğunlukla, çeşitli genlerin kodladığı fotoreseptör-özgü proteinlerin noksanlığı veya hatalı üretilmesiyle ilgili olup, fotoreseptör hücrelerin apoptotik ve süregelen ölümüyle karakterizedir. Bu çalışmada RD oluşturmak amacıyla 80 adet sıçana tek doz periton içi (i.p.) 50 mg/kg N-Metil-N-Nitrozüre (MNU) verildi. Bu sıçanlardan 60 tanesine ise RD' u engellemek amacıyla MNU ile beraber farklı dozlarda (50 mg/kg: 20 hayvan, 75 mg/kg: 20 hayvan, 100 mg/kg: 20 hayvan), MNU dan 1 gün önce ve 1 saat sonra olmak üzere 2 kez i.p. minosiklin uygulandı. Yirmi hayvan ise kontrol grubu olarak ayrıldı ve sadece i.p. serum fizyolojik uygulandı. Yedi günlük deney süresince 12., 24., 48., 72. saatlerde ve 7. günde olmak üzere 5 farklı dönemde ötenazi yapılarak göz örnekleri elde edildi. Göz örnekleri histopatolojik, immunohistokimyasal ve elektron mikroskobik olarak incelendi. MNU uygulanan gruplarda, önemli derecede RD oluştuğu görüldü ve fotoreseptör ölümlerinin apoptotik mekanizma ile gerçekleştiği TUNEL yöntemi ile ortaya konuldu. MNU uygulanmayan kontrol grubu ile kıyaslandığında fotoreseptör katmanı ve dış nükleer katmanın 12. saatten başlayarak giderek inceldiği, kaspaz-3, kaspaz-6, bax, 8-OHdG, PCNA ve GFAP seviyelerinin arttığı; rodopsin, red/green opsin ve Bcl-2 seviyelerinin ise düştüğü görüldü. Elektron mikroskobik incelemelerde ise, iç nükleer katmanda bulunan hücrelerden amakrin ve bipolar hücrelerin de fotoreseptörler kadar ciddi boyutta olmamakla beraber etkilendiği görüldü. Minosiklin uygulanan tedavi gruplarında ise anlamlı farklılığa rastlanmadı ve minosiklinin, MNU ile oluşturulan RD' da; retinal katman kalınlıkları ile, kaspaz-3, kaspaz-6, bax, 8-OHdG, PCNA, GFAP, rodopsin, red/green opsin ve Bcl-2 boyamalarının şiddet ve dağılımı üzerinde etkili olmadığı tespit edildi. Sonuç olarak, MNU' nun tek doz uygulama ile kısa sürede ve fazla sayıda fotoreseptör hücreyi etkilemesine rağmen, minosiklinin bu durumu önlemede etkisiz kaldığı görülmüştür. Bu durumun, MNU ile oluşturulan RD' un patogenezinde çok fazla sayıda faktörün rolü olmasından kaynaklandığı, minosiklin ile daha farklı ilaçların kombinasyonlarının etkinliğinin araştırılmasının gerektiği düşünülmektedir.

ApoptozisGöz hastalıklarıHayvan deneyleri+7
Burak Karabulut
Fırat University · Institute of Health Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Farelerde kronik kolitis modelinde Sivelestat'in DNA hasarı, oksidatif stres ve yangısal yanıt üzerine etkileri

Bu tez çalışmasında, ülseratif kolitisin patogenezi, yangısal süreçleri, oksidatif stres ve DNA hasarı mekanizmaları, AOM/DSS ile indüklenen deneysel bir kolitis modeli üzerinden incelendi. Çalışmanın amacı, ülseratif kolitisin kolorektal kanser gelişimiyle ilişkisini ve Sivelestat uygulamasının belirtilen süreçler üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Çalışmada, toplam 24 adet 10±2 haftalık BALB/c cinsi fare, kontrol, kolitis ve kolitis + Sivelestat grupları olmak üzere üç gruba ayrıldı. Deneysel modelde, kolitis ve kolitis + Sivelestat gruplarında sıfırıncı ve dördüncü günlerde intraperitoneal 12 mg/kg dozunda AOM uygulandı, ardından %3 oranında içme suyuna eklenen 5 kDa DSS 7 gün süreyle ad libitum verildi ve bu süreç 4 tur tekrarlanarak kronik yangısal model oluşturuldu. Son DSS periyodundan sonra Sivelestat grubu farelerine 50 mg/kg dozunda Sivelestat 5 gün boyunca intraperitoneal olarak uygulandı. Tüm fareler deney sonunda eksanguinasyon yöntemiyle ötenazi edildi; histopatolojik, immunohistokimyasal ve biyokimyasal analizler yapıldı. Histopatolojik analizlerde, DSS uygulamasının yangısal hücre infiltrasyonu, epitel hiperplazisi, kript kaybı ve ülserasyon gibi belirgin doku hasarlarına neden olduğu gözlemlendi. Kolitis grubunda distal kolonda lezyonların daha şiddetli olduğu, mid-kolon ve proksimal kolon dokularında ise daha hafif lezyonların bulunduğu tespit edildi. Sivelestat uygulaması sonrası ise yangısal yanıt ve histopatolojik hasarın azaldığı, ancak bu azalmanın istatistiksel olarak anlamlı düzeyde olmadığı belirlendi. İmmunohistokimyasal değerlendirmelerde, kolitis grubunda 4-HNE, NRF-2, PARP1, ELA2, Ly6G, H2AX, γH2AX, 8-OHdG, COX-2 ve TNF-α protein ekspresyonlarının kontrol grubuna kıyasla anlamlı şekilde arttığı görüldü. Sivelestat tedavisi sonrası γH2AX, 4-HNE, ELA2, Ly6G, COX2 ve TNF-α ekspresyonlarında kolitis grubuna göre anlamlı bir azalma gözlendi. Ancak, NRF-2 ve 8-OHdG ekspresyonlarında kolitis grubuna kıyasla belirgin bir azalma izlenmezken, PARP1 ekspresyonu her iki grupta da yüksek bulunmuş ve anlamlı fark saptanmamıştır. H2AX ekspresyonu ise kolitis grubuna kıyasla sivelestat grubunda daha yüksek tespit edilmiştir. Biyokimyasal analizler de histopatolojik ve immunohistokimyasal bulguları desteklemiş, Sivelestat uygulamasının oksidatif stres göstergesi olan MDA seviyelerini düşürdüğü ve antioksidan kapasite göstergesi GSH seviyelerini artırdığı belirlenmiştir. SOD seviyesinde ise bir farklılık görülmemiştir. Sonuç olarak, bu çalışma sivelestatın nötrofil elastaz inhibitörü olarak inflamasyonu, DNA hasarını ve oksidatif stres belirteçlerini baskılama potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir. Bulgular, nötrofil elastaz inhibitörlerinin ülseratif kolitis ve komplikasyonlarının yönetiminde potansiyel terapötik ajanlar olarak değerlendirilebileceğini göstermektedir.

Leyla Elif Özgü Ayözger
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Kedilerin kronik gingivostomatitisi üzerine patolojik incelemeler

Bu tez çalışmasında, kedilerin kronik gingivostomatitisinin patogenezi, çeşitli molekül ve biyobelirteçlerin birbiriyle olan ilişkileri FCGS'li (Kedilerin kronik gingivostomatitisi) kedilerin oral mukozalarına ait biyopsi doku blokları üzerinden incelenmiştir. Çalışmanın amacı, mTOR (mammalian target of rapamycin) sinyal yolunun FCGS patogenezindeki rolü ve bu yolun FKBP12 proteini ile olan etkileşimini ortaya koyarak, mTOR inhibitörleri aracılığıyla alternatif terapötik stratejilere yeni bir bakış açısı kazandırmaktır. Bu amaçla çalışmada, 5'i kontrol olmak üzere 30 kediye ait oral biyopsi dokuları Toluidin Blue (TB), Periyodik Asit-Schiff (PAS) Hematoksilen-Eozin (H&E) ve immunohistokimyasal (IHC) olarak boyanarak incelenmiştir. Histopatolojik incelemelerde TB boyamalarda mast hücreleri gradelendirilmiş ve FCGS kesitlerinde kontrol grubuna kıyasla şiddetli bir artış olduğu gözlenmiştir. PAS boyalı kesitler kontrol grubu ile karşılaştırıldığında epitel katman ve yangısal hücrelerde belirgin bir PAS pozitifliği mevcudiyeti dikkati çekmiştir. İmmunohistokimyasal analizlerde, çalışma grubunda CD3, CD79a, IBA1, mTOR ve FKBP12 ekspresyonlarının kontrol grubuna kıyasla arttığı görülmüştür. CD3 ile CD79a ve mTOR ile FKBP12'nin istatiksel olarak pozitif yönlü korelasyonları dikkati çekmiş; mTOR ile FKBP12 arasındaki pozitif korelasyonun, istatistiksel anlamlılık eşiğine çok yakın olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki düzeyine ulaşamadığı belirlenmiştir. Sonuç olarak bu çalışmada, mTOR ve FKBP12 proteininin benzer lokalizasyonlarda ekspresyon göstermesinin ortaya konması bu benzerliğin FCGS patogenezinde önemli bir rol üstlenebileceğini, dolayısıyla mTOR inhibitörlerinin, FCGS hastalığının yönetiminde potansiyel terapötik ajanlar olarak değerlendirilebileceğini akla getirmiştir.

Veteriner hekimlik
Gözde Okuyucu
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel stomatitis modelinde tarantula cubensis ekstratının iyileşme üzerine etkilerinin histopatolojik ve immunohistokimyasal olarak incelenmesi

Deneysel Stomatitis Modelinde Tarantula cubensis Ekstratının İyileşme Üzerine Etkilerinin Histopatolojik ve İmmunohistokimyasal Olarak İncelenmesi Ağız mukozası lezyonları hem insan hem de hayvanlarda sıklıkla şekillenmekte ve yaşam kalitesini önemli ölçüde bozmaktadır. Ağrı sebebiyle gıda alınamaması kilo kaybı ve verim düşüklüklerine sebep olmaktadır. Bu çalışmada ratlarda deneysel olarak oluşturulan yanak mukozası lezyonları ile şekillenecek stomatitisde Tarantula cubensis ekstraktının yara iyileşmesi üzerine etkilerinin histopatolojik ve immunohistokimyasal olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 250-300 gram ağırlığında Wistar albino ırkı toplam 40 erkek rat kullanıldı ve ratlar 10'ar hayvandan oluşan 4 gruba ayrıldı. Çalışmanın birinci bölümü 3 günde, ikinci bölümü ise 6 günde tamamlandı. Grup 1 (3 gün kontrol grubu) 3mm çapında mukozal defekt oluşturuldu ve kendiliğinden iyileşmeye bırakıldı, 3 gün sonra ötenazi yapılarak lezyonlu bölgeden doku örnekleri toplandı. Grup 2 (6 gün kontrol grubu) 3mm çapında mukozal defekt oluşturuldu, kendiliğinden iyileşmeye bırakıldı, 6 gün sonra ötenazi yapılarak lezyonlu bölgeden doku örnekleri toplandı. Grup 3 (3 gün tedavi grubu) 3mm çapında mukozal defekt oluşturuldu ve defekt oluşturulduktan sonra aynı gün başlayarak 2 gün 0.2 ml Tarantula cubensis ekstresi subkutan olarak verildi ve 3 gün sonra ötenazi yapılarak doku örnekleri toplandı. Grup 4 (6 gün tedavi grubu) 3mm çapında mukozal defekt oluşturuldu ve defekt oluşturulduktan sonra aynı gün başlayarak 5 gün 0.2 ml Tarantula cubensis ektresi verildi, 6 gün sonra ötenazi yapılarak doku örnekleri toplandı. Nekropsi sırasında gerek 3 günlük gerekse 6 günlük gruplardaki lezyonlar kontrol grubu ile kıyaslandığında Tarantula cubensis ekstresi verilen gruplarda belirgin şekilde iyileşmiş oldukları saptandı. Yara bölgelerinden 3 ve 6. günlerde toplanan doku örnekleri histopatolojik olarak bağdoku ve epitel doku iyileşmesi açısından incelendi. Örnekler sitokeratin ve kollagen ekspresyonları açısından immunohistokimyasal olarak değerlendirildi. Tarantula cubensis ekstresinin hem epitel hem de bağ dokuda belirgin şekilde ekspresyon artışına sebep olduğu görüldü. Gerek makro ve gerekse mikroskobik bulgulara göre Tarantula cubensis ekstresinin ağız yaralarında önemli ölçüde iyileştirici etkisi olduğu saptandı. * Bu çalışma Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Komisyonu tarafından desteklenmiştir (Proje No: 0641-YL-20). Anahtar kelimeler: İyileşme, Patoloji, Rat, Stomatitis, Tarantula cubensis.

Hayvan deneyleriHistopatolojiStomatit+4
Ali Şimşek
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel hipotiroidizmde kardiovasküler bulgular ve kafeinin etkileri

Tiroid hormonları birçok organın normal çalışması için gerekli hormonlardır. Bu hormonların eksiklik veya fazlalıkları organ ve sistemlerin çalışmalarının bozulmasına yol açar. Tiroid hormon bozukluklarından kardiovasküler sistemin de etkilendiği bildirilmektedir. Ancak bu alandaki çalışmalar oldukça kısıtlıdır. Hipotiroidizm hem insanlar hem de hayvanları etkileyen ve sık gözlenen problemlerdendir. Bu çalışmanın amacı propylthiouracil (PTU) ile hipotiroid oluşturulan ratlarda şekillenebilecek kardiovasküler bulguları incelemek ve kafeinin etkisini değerlendirmektir. Hipotiroid oluşturulan bu ratlarda kafeinin kalp, tiroid ve kan parametreleri üzerindeki etkisini patolojik olarak incelemektir. Çalışmada 250- 300 gram ağırlığında Wistar albino ırkı toplam 40 dişi rat kullanıldı ve ratlar 10'ar hayvandan oluşan 4 gruba ayrıldı ve çalışma 2 ayda tamamlandı. Grup 1(Kontrol grubu) normal su ile 2 ay süre ile adlibitum olarak beslendi. Grup 2 (PTU ile hipotiroidizm oluşturulan grup) 10 mg/kg/gün inraperitoneal enjeksiyon ile 2 ay boyunca uygulandı. Grup 3 PTU (10mg/kg/gün) intraperitoneal enjeksiyonu 1 ay uygulayarak hipotiroid oluşturduktan sonra kafein (10 mg/kg/gün) suya karıştırılıp gavaj yolu ile çalışma süresi (ilave 1 ay daha) boyunca verildi. Grup 4 Kafein (10 mg/kg/gün) suya karıştırılıp gavaj yolu ile çalışma süresi boyunca (2 ay) verildi. Çalışma sonunda ratlar anestezi altında dekapite edilerek histopatolojik inceleme için tiroid ve kalp örnekleri toplandı. TSH, T3 ve T4 analizleri için kan alındı ve plazması çıkarıldı. Nekropsi sırasında PTU verilen grupta tiroidlerin belirgin şekilde büyüdüğü dikkati çekti diğer gruptaki ratların tiroidleri normal görünümdeydi. Kalp örnekleri tüm gruplarda normal görünümdeydi. Plazma örneklerinde Grup 2'de TSH düzeyinde yükselme, T3 ve T4 düzeylerinde düşme gözlendi. Diğer grupların hormon düzeyleri normaldi. Histopatolojik incelemede tiroidlerin PTU uygulanan grupta tiroid epitellerinde belirgin prolifererasyonlar dikkati çekti. Kalp dokularının histopatolojik incelemesinde PTU grubunda hiperemi gözlendi. Kalp örnekleri troponin yönünden immunohistokimyasal olarak değerlendirildi. Grup 2'deki ratların myokardında troponin ekspresyonlarının hafif düzeyde azaldığı, PTU kesildikten sonra 4 hafta kafein uygulamasının troponin ekspresyonlarının düzeltilmesine katkıda bulunabileceğini gösterdi. Bu konu ile ilgili değişik doz ve sürelerde kafein uygulamasının araştırılacağı çalışmalar yapılmalıdır.

HipoparatiroidizmKafeinKalp+4
Duygu Yüksel
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Keçilerin doğal paratüberküloz enfeksiyonlarında dokularda osteopontin ve mannoz binding lektin düzeylerinin patolojik yöntemlerle araştırılması

Paratüberkülozis özellikle ruminantlarda görülen, kronik seyirli, transmural enteritisle karakterize; tüm dünyada ekonomik kayıplara neden olan bir hastalıktır. Mannoz bağlayıcı lektin; patojen etkenlerin opsonizasyonunu sağlar ve lektin yolağıyla komplement sistemi aktive ederek makrofajlar tarafından fagositozunu sağlar. Ostopontin doku bütünlüğünün korunması, rejenerasyonu, kronik ve granülomatoz yangılarda kemotaktik etki dahil birçok fizyolojik ve patolojik olayda rol oynayan azot bağlı glikosile proteindir, yangısal reaksiyonda makrofaj infiltrasyonunu düzenler. Çalışmada kullanılan dokuların histopatolojik, Ziehl-Neelsen ve immunohistokimyasal yöntem bulguları değerlendirilerek, semikantitatif ve istatistiksel analiz değerlendirmeleri yapıldı. Elde edilen bulgular ışığında bu çalışmada; keçilerde paratüberkülozis hastalığının histopatolojisi detaylı olarak sunularak, Osteopontin ve Mannoz Bağlayıcı Lektin'in Paratüberkülozis hastalığındaki ekspresyonları, hastalığın patogenezindeki rolleri ve bu iki markırın birbiriyle olan ilişkileri gösterilmiştir.

HistopatolojiKeçilerLektinler+4
Leyla Elif Özgü Ayözger
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Salvia tomentosa merheminin tavşan modelinde dermal yara iyileşmesi üzerine etkilerinin araştırılması

Bitkisel kaynaklı tedaviler artan bir öneme sahiptir ve bu tedaviler birçok ülkede çeşitli hastalıkların tedavisinde ve yara iyileşmesinde geleneksel olarak kullanılmaktadır. Yara, fiziksel, kimyasal ve biyolojik etkenlerle deri veya doku bütünlüğünün ve işlevlerinin geçici ya da tamamen bozulması durumudur. Yara gibi olağan dışı durumlarda vücuttaki savunma ve onarım mekanizmaları harekete geçer. Öncelikle canlılığın devamı için kanama önlenmeye çalışılır ve sonrasında ise onarım ve yeniden şekillendirme işlemleri ile zedelenen bölge eski haline döndürülmeye çalışır. Günümüzde yara tedavisinde iyileşme sürecine direk etki etmenin yanında, doğal sürece yardımcı olmak ve dışarıdan gelebilecek etkileri minimuma indirerek enfeksiyonu önlemek de amaçlanmaktadır. Bu çalışmada antimikrobiyel ve antioksidan etkileri bilinen Salvia tomentosa (Miller) ekstraktının tavşanlarda dermal yara modelindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla bitkilerin hidroetanolik esktraktlarıyla %2,5 ve %5'lik merhemler hazırlandı. Yara modeli için her bir grupta 7 tavşan olacak şekilde toplam 35 adet Yeni Zelanda tavşanı kullanıldı. Çalışmada, kontrol grubu, taşıyıcı grubu (merhem taşıt maddesi), Fitokrem® grubu (pozitif kontrol), %2,5 Salvia tomentosa grubu ve %5 Salvia tomentosa grubu şeklinde 5 adet grub oluşturuldu. Tavşanların sırt bölgesinde oluşturulan yaralarda makroskobik olarak yara kapanma düzeyleri incelendi. Ayrıca 3, 7 ve 14. günlerde alınan biyopsi örneklerinde histopatolojik incelemeler gerçekleştirildi. Çalışma sonunda yara kapanması açısından %2,5 Salvia tomentosa ve %5 Salvia tomentosa ektstraktlarının Fitokrem® ile benzer şekilde yara iyileşmesini hızlandırdığı belirlendi. Histopatolojik bulguların da ekstraktların yara iyileşmesi üzerine olumlu etkilerini desteklediği görüldü. Sonuç olarak bu çalışma ile Salvia tomentosa'nın dermal yara iyileşmesi üzerine olumlu etkileri ortaya konuldu. Anahtar Kelimeler: Deri, histopatoloji, Salvia tomentosa, yara iyileşmesi

DeriHayvan deneyleriMerhemler+4
Mehmet Mustafa Demir
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Köpek yumuşak doku tümörlerinde calprotectin+ lökosit infiltrasyonlarının araştırılması

Köpeklerde yumuşak doku tümörleri çeşitli tümör alt tiplerine sahip bir grup mezenkimal tümörü içerir. Yumuşak doku sarkomları ise tedavisi oldukça zorlu, invazyon ve metastaz özellikleri yüksek olan kompleks bir grup tümördür. Malign tümörlerde prognozun belirlenmesine yönelik histopatolojik derecelendirme ve metastaz özelliklerine göre aşamalandırma yapılmaktadır. Yangısal hücre infiltrasyonlarının birçok insan ve hayvan tümöründe maligniteyle ilişkili olduğuna dair bilgiler mevcuttur. Malign tümöral dokularda çoğunlukla infiltrasyonları gözlenen yangı hücreleri içerisinde makrofajlar ve nötrofiller bulunmaktadır. Her iki yangı hücresinin alt tipleri bulunmakta ve tümörlerdeki malignite ve kötü prognozla ilişkili olan tipleri tümör ilişkili makrofajlar ve tümör ilişkili nötrofiller olarak adlandırılmaktadır. Bu çalışmada köpek yumuşak doku tümörlerinde Calprotectin pozitif nötrofil ve makrofajların varlığı immunohistokimyasal yöntemlerle araştırıldı. Bu amaçla farklı ırk, yaş ve cinsiyetteki 31 adet köpekten, farklı kökenden mezenkimal tümörler incelendi. Ayrıca bu infiltrasyonların benign ve malign tümörlerdeki varlığı ve derecesinin karşılaştırması yapıldı. Calprotectin+ lökosit infiltrasyonlarının bu tümörlerde malignite ile ilişkisinin belirlenmesi sayesinde, yangı baskılanması temeline dayanan tedavi seçeneklerinin bu tümörler için de uygulanması düşünülebilir. Mevcutta kullanılan yetersiz tedavi seçeneklerine yeni bir alternatif sunması açısından bu araştırma, sonraki yapılacak çalışmalar için bir temel oluşturmaktadır.

KalprotektinKöpeklerLökositler+6
Onur Savaş
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Sığır dermatofitozisinde haşhaş yağının tedavi edici etkisinin patolojik yöntemlerle araştırılması

Bu çalışmada sığırlarda dermatofitozisin tedavisinde haşhaş yağı (Papaver somniferum) kullanımının etkinliği Pomad salisilik ile karşılaştırmalı olarak değerlendirildi. Çalışmada her grupta 7 hayvan olacak şekilde toplamda 21 hayvan kullanıldı. Klinik olarak derilerinde mantar enfeksiyonu bulunan bir işletmedeki holstein ırkı sığırlardan deri kazıntısı alınarak mikolojik yoklama yapıldı. Sonrasında 14 gün süreyle bir gruba haşhaş yağı, diğer gruba ise pomad salisilik topikal olarak uygulandı. Kontrol grubu hayvanlara ise deri kazıntısı haricinde herhangi bir uygulama yapılmadı. Tüm gruplardaki hayvanların makroskobik bulguları kaydedildikten sonra lezyonlu bölgelerinden 7. ve 14. günlerde deri biyopsisi alınarak histopatolojik ve immunohistokimyasal olarak incelendi. Dokulardaki yangısal değişiklikler günlere göre değerlendirilerek semikantitatif analizleri yapıldı. Lezyonlu bölgelerdeki etken varlığı, PAS ve Grocott Methenamine Silver yöntemleriyle gösterildi. Çalışma sonunda 7. günde her iki grupta subepidermal doku ve dermiste yangısal hücre infiltrasyonlarının arttığı, folliküler hiperplazinin daha da belirginleştiği ve kıl folliküllerindeki etkenlerin yoğunluğunun azaldığı gözlendi. 14. günde ise subepidermal ve dermal yangının şiddetinin azaldığı, çok katlı yassı epitel ve kıl folliküllerinin normal yapı ve strüktürüne yakın biçimde iyileştiği ve etkene ait yapıların ya çok az ya da hiç gözlenmediği tespit edildi. Anti-CK16 immunohistokimyasal boyamada her iki grupta da değişen derecelerde birbirine yakın immun-pozitif reaksiyonlar görüldü ve reaksiyonların 14. günde artarak devam ettiği belirlendi. Sonuç olarak haşhaş yağının trikofitosizli hayvanlarda pomad salisilik yerine kullanılabilecek kolay kullanım ve ekonomik anlamda uygun bir alternatif olabileceği düşüncesine varıldı.

Bitkisel yağlarHayvan hastalıklarıHaşhaş+7
Şaban Yönter
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Köpek histiyositik tümörlerinde angiogenezis ve foxp3+ lenfosit infiltrasyonlarının araştırılması

Köpeklerdeki histiyositik proliferatif bozukluklar kutanöz histiyositoz ve sistemik histiyositoz gibi reaktif hastalıkları ve kutanöz histiyositoma, histiyositik sarkoma ve dissemine histiyositik sarkoma (malignant histiyositoz) gibi neoplastik bozuklukları içerir. Çalışmamızda köpeklerdeki çeşitli histiyositik hastalıklarda FoxP3 pozitif T lenfositleri ile birlikte VEGF boyanma yoğunluğunun değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma kapsamında 23 adet histiyositik tümör tanılı olgu değerlendiridi. Ayırıcı tanı amacıyla Iba-1, E-kaderin ve CD3 antikorları ile boyamalar yapıldı. Bunun sonucunda 2 olguda CD3 yoğun pozitifliğinden dolayı lenfoma tanısı konuldu. Histiyositik tümör tanısı ise Iba-1 yoğun pozitifliği gözlenen 12 olguda doğrulandı. Diğer 9 olguda ise Iba-1 pozitif histiyositik hücrelerin tümör dokusunda infiltre şekilde bulunduğu görüldü. Iba-1 pozitif 12 olgunun histopatolojik incelemeleri sonucunda 4 olgu kutanöz histiyositoma, 3 olgu kutanöz histiyositozis ve 5 olgu histiyositik sarkoma (1 tanesi hemofagositik histiyositik sarkoma) olarak teşhis edildi. E-kaderin pozitifliğinin ise yalnızca bir kutanöz histiyositoma ve bir histiyositik sarkoma olgusunda bulunduğu görüldü. Iba-1 pozitif 12 olguda CD3 ve FoxP3 pozitif T lenfositler sayılarak skorlandı. Ayrıca VEGF boyamalarında değişen derecelerde pozitiflikler görüldü. İstatistiksel analizler sonucunda grup karşılaştırmasında yalnızca CD3 pozitif skor açısından histiyositik sarkoma ve kutanöz histiyositozis olgularında kutanöz histiyositoma olgularına göre anlamlı bir artış dikkati çekti. CD3, FoxP3 ve VEGF skorlamalarının korelasyon sonuçlarına göre ise yalnızca FoxP3 ve VEGF arasında orta dereceli negatif bir korelasyon gözlendi. Çalışma sonuçlarına göre köpek histiyositik tümörlerinde FoxP3 pozitif Treg'lerin sayıca artışının tümör gelişimini VEGF aracılı angiogenezisi azaltmak suretiyle baskılayabileceğini düşündürmektedir.

AnjiyogenezHayvan hastalıklarıKöpekler+3
Aynur Çınar
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Kedilerde doğal infeksiyöz peritonitis enfeksiyonunda akciğer lezyonları üzerine patolojik incelemeler

Bu çalışmanın amacı kedilerin infeksiyoz peritonitis enfeksiyonunda akciğer lezyonlarının detaylı bir şekilde incelenerek yangı sırasında bölgedeki hücresel yanıt tipleri ve sitokin etkilerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesidir. Bu çalışmanın materyali Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Veteriner Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı arşivindeki FIP tanısı konulmuş 20'si çalışma ve 5'i kontrol grubu (Akciğerde herhangi bir patolojiye rastlanılmamış) olmak üzere 25 kedinin dokularına ait parafin bloklardan oluştuturuldu. Parafin bloklar 4 µm kalınlığında kesilerek normal ve poly-l-lysinli lamlar üzerine alındı. Normal lamlar üzerine alınan kesitler Hematoksilen-Eozin ile boyandı ve hastalığın mikroskobik lezyonları belirlendi. Poly-1-lysinli lamlara alınan dokular ise ayrı bir şekilde Anti-Mause Anti-Feline Coronavirus Monoclonal Antibody, Anti-TNFα Antibody, Anti-IL-1-β Antibody, IL6 Antibody, Anti-CD3 Antibody ve Anti-CD20 Antibody streptavidin-biotin peroksidaz yöntemi ile standart ticari kit (Ultravision Detection System Anti-Polyvalent, HRP) kullanılarak immunohistokimyasal yöntem uygulandı. Boyanan kesitler ışık mikroskobunda incelenerek, lezyonlu bölgelerin mikrofotoğrafları çekilip kaydedildi. Vakaların tek tek fotoğrafları incelenerek skorlama yapıldı ve tablo haline getirildi. Her bir sitokin için farklı tablo oluşturuldu ve karşılaştırmaları yapıldı. Sonuç olarak şiddetli vakalarda IL-1 IL-6 TNFα salınımlarının yüksek olduğu T lenfositlerin (CD3) sayıca azaldığı buna karşın B lenfositlerin (CD20) sayıca arttığı tespit edilmiştir. Buna göre virüsün T lenfositleri yıkımlayarak T lenfosit savunmasını inhibe ettiği ve makrofajlar içinde replike olan virüsün tekrarlanan ataklarla B lenfosit proliferasyonunu arttırdığı gözlemlenmiştir. Bununla birlikte oluşan hasarın virüsün direkt etkisinden ziyade B lenfosit aracılı immun yanıtı sonucu antijen-antikor komplekslerine karşı oluşan aşırı sitokin salınımları ile alakalı olduğu belirlendi. Bu özelliği yönüyle insanlarda görülen Covid-19 hastalığına benzerliklerin olması ve Covid-19 ile FIP'in oluşum mekanizması, teşhis ve tadavisinde rol model olabileceği düşünülmüştür.

Akciğer hastalıklarıEnfeksiyonlarHistopatoloji+3
Fatih Yağcı
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Rekombinant heat shock-70 ile immunizasyonun meme kanser modelinde etkilerinin moleküler metotlarla araştırılması

Meme kanseri kadınlar ve dişi hayvanlarda sık gözlenen ve önemli oranda mortaliteye sebep olan tümörler arasında sayılmaktadır. Meme kanseri insidansı gitgide artmakta ve bu nedenlede erken teşhis ve tedavi ile ilgili çalışmalar hızlanmaktadır. Bu çalışmalar hızlı teşhis ile yan etkisi azaltılmış tedavilere odaklanmaktadır. Meme kanseri çalışmalarında en çok kullanılan yöntem deneysel tümör modelleridir. Heat shock proteinler hücrelerin stres koşullarına yanıt verme yeteneklerini artırarak hayatta kalmalarını sağlar; tümör hücreleri de bu proteinleri üreterek kendilerini konakçı immun yanıtından korumaya çalışır. Araştırmalarda bu proteinlerden en sık kullanılanlar arasında Heat Shock Protein 70 (HSP70) bulunmaktadır. HSP70, stres koşullarında hücrelerde sentezlenen ve proteinlerin doğru katlanmasını sağlayan bir şaperon proteindir. Son yıllarda, HSP70'in meme kanserinde oynadığı roller üzerine yapılan araştırmalar artmıştır. Bu protein kanser hücrelerinin strese karşı direnç kazanmasında ve hayatta kalmasında kritik bir rol oynamaktadır. HSP70'in yüksek seviyelerde eksprese edilmesi, kanser hücrelerinin kemoterapi ve radyoterapi gibi tedavilere karşı direnç göstermesine katkıda bulunabilir. Bu nedenle, HSP70'in meme kanseri üzerindeki etkilerini anlamak yeni terapötik hedeflerin belirlenmesi ve tedavi stratejilerinin geliştirilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmada, rekombinant HSP70 proteini ile immunizasyonun meme kanseri modelinde moleküler yöntemlerle incelenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışma kapsamında, rekombinant HSP70 ile immunize edilen farelerde tümör büyümesi, malignite özellikleri ve metastaz potansiyeli değerlendirildi. Sonuçlar, HSP70 immunizasyonunun kanser hücrelerinin büyümesini, malignite özelliklerini ve metastazını önemli ölçüde azalttığını göstermiştir. Proflaktik veya terapötik olarak uygulanan HSP70'in tümör malignitesinde önemli olan HSP70, Ki-67, PCNA ve CD-31 gibi belirteçlerin immunohistokimyasal ekspresyonlarında azalmalara sebep olduğu görüldü. PCR verileri de bu bulguları destekledi. Elde edilen bulgular, rekombinant HSP70'in, meme kanseri tedavisinde etkili bir immunoterapötik ajan olarak kullanılabileceğine dair güçlü kanıtlar sunmaktadır. Bu alanda yapılacak yeni ve kapsamlı çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır.

Şerife Taşan
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Meme kanser modelinde rekombinant Heat Shock-90 proteini ile immunizasyonun etkilerinin moleküler yöntemlerle incelenmesi

Meme kanseri, kadınlarda en sık görülen ve kansere bağlı ölümlerde önemli yer tutan bir hastalıktır. Hastalığın gelişimi ve progresyonu, genetik ve çevresel faktörlerin karmaşık etkileşimleri sonucunda gerçekleşir. Bu süreçte, hücresel stres yanıtında kritik rol oynayan şaperon proteinleri, kanser hücrelerinin hayatta kalma ve proliferasyonunda önemli bir yer tutar. Heat Shock Protein 90 (HSP90), bu şaperon proteinlerinden biri olup, hücre içinde protein katlanması, stabilizasyonu ve degradasyonunda görev alır. HSP90, normal hücresel süreçlerde yer almasının yanı sıra, kanser hücrelerinde aşırı eksprese edilerek tümör gelişimi ve çoğalmasında önemli bir rol oynar. Bu nedenle, HSP90'ın inhibisyonu ve hedeflenmesi, kanser tedavisinde yeni ve umut verici bir strateji olarak değerlendirilmektedir. Bu araştırmada üçlü negatif fare meme kanseri hücre hattı kullanılarak oluşturulan fare meme kanseri modelinde rekombinant protein teknolojisi ile elde edilen HSP90 ile immunizasyonun meme kanserine karşı koruyucu ve tedavi edici etkilerinin araştırılması amaçlandı. Araştırmada toplam 80 adet BALB/c dişi fare kullanıldı. 0,5 μg HSP90 grubu, 1 μg HSP90 grubu, kontrol grubu, tümör grubu, 0,5 μg HSP90 proflaksi grubu, 1 μg HSP90 proflaksi grubu, 0,5 μg HSP90 tedavi grubu, 1 μg HSP90 tedavi grubu olmak üzere 8 grup (n: 10) oluşturuldu. Proflaksi gruplarına tümör inokülasyonundan 28 gün önce haftada 1 kez ve sonrasında 4 defa HSP90 uygulandı. Tedavi gruplarına tümör enjeksiyonu ile aynı anda ve haftada 1 kez olmak üzere 4 defa deri altı HSP90 uygulandı. Kontrol grubuna herhangi bir işlem yapılmadı. Tümör grubuna tümör hücresi enjeksiyonu yapıldı ve HSP90 enjeksiyonları ile eş zamanlı olarak deri altı serum fizyolojik uygulandı. Deneysel aşama tümör inokülasyonundan sonraki 29. günde sonlandırıldı. Farelerin tümör dokuları toplandı. Tümöral kitleler makroskobik olarak incelendi, tümör ağırlıkları, tümör boyutları ve tümör hacmi belirlendi. Kitlelerden, histopatolojik, immunohistokimyasal ve real time-polimeraz zincir reaksiyonu incelemeleri için örnekler alındı. Makroskobik olarak primer tümörler, 0,5-2 cm çap aralığında, ovalden silindire değişen şekillerdeydi. 0,5 μg HSP90 proflaksi grubunda, primer tümör hacmi, primer tümör ağırlığı ve PCNA ekspresyonunun azaldığı tespit edildi. Terapötik ve proflaktik uygulama yapılan gruplarda Ki-67 ekspresyonlarının azaldığı dikkati çekti. Tedavi gruplarında CD31 ve HSP90 ekspresyonlarının azaldığı saptandı. Elde edilen bulgular, rekombinant HSP90 ile yapılan terapötik ve proflaktik immunizasyonun meme kanseri modelinde meme tümörü proliferasyonunu, anjiyogenezisi, metastazı azaltabileceği ve önemli antitümöral etkiler oluşturduğunu gösterdi. Bu sonuçlar, HSP90'ın meme kanseri tedavisinde potansiyel bir immunoterapötik ajan olarak kullanılabileceğini prognozu iyileştirebileceğini ve hayatta kalma oranını artırabileceğini düşündürmüştür.

HistopatolojiIsı şokuMeme+2
Adem Milletsever
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Etlik piliçlerde diyetsel Heliotropium Circinatum toksikasyonu üzerine patolojik ve biyokimyasal incelemeler

Bu çalışmada farklı oran ve sürelerde Heliotropium circinatum bitkisinin diyetsel tüketimi ile etlik civcivlerde oluşan patolojik ve biyokimyasal değişimler incelendi. Bu amaçla 0 günlük, 260 adet civciv, 10 gün kontrol grubu rasyonu ile beslendikten sonra 3 (Uzun süreli, Kısa süreli, Saatli) ayrı deneme grubuna ayrıldı.Uzun süreli denemede 80 adet civciv, 20 hayvanlık 4 gruba ayrılarak, 0 (kontrol), %1, 3, 5 (deneme) oranında Heliotropium circinatum içeren rasyonlar ile 6 hafta beslendi. Deneme gruplarında ortalama yaşam süresi, yem tüketimi ve canlı ağırlık kazancının doza bağlı olarak azaldığı saptandı. Klinik olarak iştahsızlık, zayıflama, yem tüketiminde azalma, karında gerginlik ve sarkma görüldü. Karaciğerde atrofi ve fibrozis, safra kesesinde dilatasyon, asites saptanan belli başlı makroskobik bulgular idi. Mikroskobik olarak karaciğerde; hepatoselüler nekroz ve dejenerasyon, megalositoz, periportal, periasiner ve midzonal fibrozis, veno-okluzyon, asinus formasyonları dikkati çekti. Ekstrahepatik olarak; akciğerlerde periarteriyoler fibrozis, ödem, bronkoalveollerde düz kas artışı, kondroid metaplazi; böbrekte tubuler nekroz, intersitisyel nefritis, tubuler megalositozis; kalpte miyofibriller dejenerasyon görüldü. Biyokimyasal olarak, sadece GGT, ALP ve ALT enzim aktivitelerinde değişimler saptandı. PCNA boyama ile yapılan değerlendirmede tüm deneme gruplarında kontrole göre hepatik mitotik indeksin baskılanmış olduğu ortaya kondu.Kısa süreli denemede, 90 adet civciv 3 gruba ayrılarak kontrol, %10 ve 20 bitki içeren rasyonlarla 5 gün beslendi. Klinik olarak; iştahsızlık, durgunluk ve tüylerde kabarıklık görüldü. Makroskobik olarak; karaciğerde hemorajik nekroz, kaslarda kanama, bezli midede konjesyon ve dilatasyon saptanan belli başlı makroskobik bulgular idi. Mikroskobik olarak; en dikkat çekici bulgu karaciğerde masif hemorajik nekrozdu. Ekstrahepatik olarak; akciğerde konjesyon ve perivasküler ödem; böbrekte tubuler nekroz ve dejenerasyon; kalpte miyofibriller dejenerasyon, ödem ve hemoraji gözlendi. PCNA ile boyamada gruplar arasında hepatik mitotik indeks bakımından farklılık gözlenmedi.Saatli denemede, 90 adet civciv kontrol, %10 ve 20 oranında bitki içeren rasyonlarla beslenerek; 6, 12, 24, 36, 48, 60. saatlerde dekapite edildi. Her iki deneme grubunda da, zamana bağlı olarak, kısa süreli denemeye benzer makroskobik ve mikroskobik değişimler gözlendi. Biyokimyasal olarak belirli saatlerden başlayarak; albümin, ALT, AST, ALP ve LDH düzeylerinde farklılıklar kaydedildi.Sonuç olarak bu çalışma ile Heliotropium circinatum bitkisinin belirli oranlarda, etlik piliç yemlerine kontaminasyonunun ağır ekonomik kayıplara neden olabileceği ortaya konmuştur.Anahtar Kelimeler: Biyokimyasal bulgular, Etlik civciv, Heliotropium circinatum, Patolojik bulgular, Pirolizidin Alkaloitleri.

Biyokimyasal özelliklerHayvan yemleriHeliotropium circinatum+4
Songül Çeribaşı
Fırat University · Institute of Health Sciences
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

Köy-tür tavuk mezbahasında kesilen broiler piliçlerde karaciğerde gözlenen morfolojik değişiklikler

13 bunlar spesifik tiplerde olmadıklarından herhangi bir hastalığa yorumlanamamıştır. Oldukça fazla sayıda tesbit edilen karaciğer yağlanması, diğer faktörlerin yanısıra, rasyondaki karbonhidrat/yağ dengesinin titizlikle düzenlenmesi ve üreticilerin bilinçlendirilmesi konusuna dikkati çekmiştir. Zoonoz bir hastalık olan Erysipelas toplum sağlığı açısından önem taşırken, tavukçuluk sektöründe neden olduğu önemli kayıplardan dolayı da koruyucu önlemlerin alınması gerektiğini vurgulamıştır. ÖZET Elazığ Köy-tür işletmesi mezbahasında 10-10-1991, 10-10-1992 tarihleri arasında muayene edilen toplam 78.000 adet broiler karaciğerinin 1500'ünde morfolojik değişimler saptanmış ve bunlar beş grup altında makroskopik ve mikroskopik olarak incelenmiştir. I. grup karaciğerler (270 adet- %1 8) büyümüş, kenarları kütleşmiş, koyu bir renk almış olup, kapsulalan altında ekimotik ve peteşiyal kanamalar gözlenmiştir.Mikroskopik olarak ise genişlemiş olan sinuzoidlerin eritrositlerle dolu olduğu dikkat çekmiştir. II. gruptaki karaciğerler (420 adet - %28) büyümüş, kenarları kütleşmiş, donuk bir renk almış ve kapsulası altında mercimek büyüklüğüne varabilen beyaz odakların varlığı tesbit edilmiştir. Mikroskopta ise fokal veya difraz nekrotik değişiklikler, portal bölgede hücre infiltrasyonu ve Kupffer hücre aktivasyonu gözlenmiştir. IH. grup (530 adet - %36) açık renkli I. ve TL. grup karaciğerlere göre daha büyük sarımsı- beyaz renkte ve gevrek kıvamdaki karaciğerlerden oluşmuştu. Mikroskopik olarak bu karaciğerlerdedistrofi, intrastoplazmik berrak, sınırlı vakuoller tesbit edilmiş, Oil Red O ile boyanan kesitlerde bu vakuollerin yağ damlacıkları olduğu ortaya konmuştur. IV. grupta incelenen karaciğerler (150 adet - %10) büyümüş 5açık sarımsı renkte olup, kapsula altında peteşiyal kanamalarla bezenmiştir. Mikroskopik olarak ise, intrastoplazmik vakuoller, mononükleer hücre infîltrasyonu tesbit edilmiştir. V. grup karaciğerlerin (120 adet - %8) makroskopik olarak, normalden daha küçük olduğu ve üzerinde fibrin benzeri bir tabakanın olduğu, mikroskopik olarakta portal bölgede heterofîl ve mononükleer hücre infîltrasyonu, kapsulada kalınlaşma, parankimde fîbrosit ve fibroblastlardan ibaret bir bağ doku artışı ve yalancı lobcuklann oluştuğu dikkati çekmiştir. İncelenen karaciğerlerin (150 adet - %10) bakteriyolojik muayenesi sonucunda Eschercia coli (58 adet - %38.66), Staphilococcus ( 36 adet- %24), Streptococcus (10 adet - %6.66), Salmonella (10 adet - %6.66), Erysipelothrix insidiosa (7 adet - %4.66) gibi etkenler tesbit edilmiş olup, %19.33 'ünde ise herhangi bir etkene izole edilememiştir.

KaraciğerTavuklarTavukçuluk
Hatice Eröksüz (bostancıoğlu)
Fırat University · Institute of Health Sciences
1993
00
DoctorateOpen AccessTR

Hindi embriyosunda deneysel avian encephalomyelitis (AE) üzerinde morfolojik incelemeler

27 6. ÖZET Bu çalışmada, Avlan Encephalomyelitis (AE) hastalığının deneysel olarak hindi embriyolarında oluşturulmasıyla meydana gelen makroskobik ve mikroskobik değişimler incelendi. Bunun için, 120 adet 7 günlük embriyolu hindi yumurtasına AE virüsü Van Roekel (AEV-VR) susu (EİDsolO*3) 1/10 oranında SFT ile sulandırılarak 0.1 mi dozunda san kese yoluyla inoküle edildi. Onbirinci kuluçka gününden başlanarak yumurtadan çıkışın başladığı güne kadar yumurtalar hergün düzenli olarak kontrol edildi. Enfekte gruptan, ölenler ile birlikte canlı embriyolardan 4 adet, kontrol grubu embriyolardan da hergün 2 adet yumurta açıldı. Alınan kontrol ve enfekte embriyolarda, but uzunlukları ve genişlikleri ile embriyo ağırlıkları ölçüldü. Usulüne uygun olarak nekropsileri yapılan embriyolardan öncelikle beyin, beyincik, m. spinalis (servikal, thorakal ve lumbo sakral bölgeler) ve muskuîer mide ile pankreas, akciğer, karaciğer, kalp kası, iskelet kasları, korioallantoik membran ve gözlerden örnekler alındı. Alınan doku örneklerinden hazırlanan kesitler hematoxylin-eosin (HoE) ile, gerekli hallerde VVoelcke metoduna göre myelin boyası ile boyandıktan sonra ışık mikroskobunda incelendi. Makroskobik olarak embriyolarda hareketsizlik, gelişme geriliği, beyin ödemi, tortikollis, ayaklarda çarpıklık ve parmaklarda kıvrılmalar ile gözlerde katarakt en belli başlı bul gül ar ol arak dikkati çekti. Enfekte ve kontrol grubu embriyolar arasında but uzunluğu, but genişliği ve embriyo ağırlığı yönünden farklılık ilk defa 3. grupta (15-16. kuluçka günleri) ortaya çıktı ve istatistiksel olarak da önemli bulundu. Onyedi- 18. kuluçka günlerinde beyin ödemi, 19-20. kuluçka günlerindeT O 2ö tortikolîis, 21-22. kuluçka günlerinde gözlerde katarakt şekillenmeye başladığı saptandı. Mikroskobik olarak da, MSS'inde vasküler proliferasyon, ödem, gîiözis, nöron dejenerasyonu ve nekrozu, m. spinaliste gîiozis, nöron dejenerasyonu ve nekrozu, gözlerde katarakt ile iskelet kaslarında hyalin dejenerasyonu, nekroz ve distrofi gözlendi. Mikroskobik değişimlerin 1. gruptan (11-12. kuluçka günleri) itibaren şekillenmeye başladığı görüldü. Bu grupta ortaya çıkmaya başlayan mikroskobik değişimlerin ileriki günlerde şiddetini artırarak seyrettiği, 19-20. kuluçka günlerinde de bunlardan farklı olarak katarakt şekillendiği görüldü.

EmbriyoEnsefalitis virüsleriHindiler
Fethi Yılmaz
Fırat University · Institute of Health Sciences
1996
00
DoctorateOpen AccessTR

Avian Encephalomyelitis (AE) virusu ile enfekte edilmiş kaz (anser anser) embriyolarında patolojik incelemeler

42 6. ÖZET Bu çalışmada, Avian Encephalomyelitis Virusu'nun (AEV) kaz embriyolarına deneysel olarak inokülasyonu ile oluşan makroskobik ve mikroskobik değişimlerin incelenmesi amaçlandı. Bunun için 180 adet embriyolu kaz yumurtası kullanıldı. Bunların 125 adedi enfekte ve 55 adedi ise kontrol grubu olarak ikiye ayrıldı. Enfekte grubu oluşturan embriyolu yumurtalara, titresi EÎDso İO3 olarak belirlenen AEV Van Roekel susu, 1/10 oranında PBS ile sulandırılarak kuluçkanın on ikinci gününde 0,1 mi dozunda san kese yoluyla inoküle edildi. İnokülasyondan sonra yumurtadan çıkışın başladığı güne kadar günde iki kez aynı saatlerde embriyoların karanlık odada canlılık kontrolleri yapıldı. Yine inokülasyondan sonra ilk 72 saat içinde (12, 13 ve 14. kuluçka günleri) şekillenen ölümler spesifik olmayan etkilere bağlanarak değerlendirmelerin dışında tutuldu. Daha sonraki kuluçka günlerinde hergün kontrol grubundan (1. denemede 4 adet, 2. denemede 4 adet) 8 adet (27-28. kuluçka günlerinde; 2. denemede 3 adet), enfekte gruptan ise, ölenler ile birlikte 10'ar adet (1. denemede 4 adet, 2. denemede 6 adet) embriyolu yumurta (27-28. kuluçka günlerinde; 1. denemede 9 adet, 2. denemede 8 adet) açıldı. Alınan kontrol ve enfekte embriyoların, vücut ağırlıkları, but genişlikleri ile but uzunlukları ölçüldü. Ölçülerek elde edilen bu verilerin ortalama değerleri ve standart sapmaları hesaplanarak T- testi uygulandı. Usulüne uygun olarak sistemik nekropsileri yapılan embriyolardan başta beyin, beyincik, medulla spinalis, bezli mide, musküler mide ve pankreas olmak üzere akciğer, karaciğer, kalp kası, böbrek, dalak, bursa Fabrisius, iskelet kasları ve gözlerden alınan doku örneklerinden hazırlanan kesitler ışık mikroskobunda incelendi. iŞjffii ? ??-..'.". -.;?,-??' : ü43 Makroskobik olarak embriyoda cüceleşme, hidrosefalus, tortikollis, ayaklarda çarpıklık, diz eklemlerinde bükülme ve parmaklarda kıvrılmalar gözlenen belli başlı bulgular idi. Kontrol ve enfekte grup embriyolar arasında istatistiksel farklılık (P < 0.01) ilk olarak III. grupta (19-20. kuluçka günleri) but genişliğinde tespit edilmiş olup, IV. gruptan (21-22. kuluçka günleri) itibaren de tüm vücut ölçülerinde önemli istatistiksel farklılıklar (P < 0.01, P < 0.001) belirlendi. Esas olarak hastalığa özgü mikroskobik değişimler merkezi sinir sisteminde gözlendi. Bu değişimler; ödem, vasküler proliferasyon, hafif gliozis, nöyron dejenerasyonu ve nekrozu ile karakterize idi. Ayrıca beyinde 27-28. kuluçka günlerinde bazı damarların duvarında kalınlaşma tespit edildi. Beyincikte vasküler proliferasyon, Purkinje hücrelerinde dejenerasyon ve nekroz ile astrositik hücre aktivasyonu ve ödem kaydedildi. Medulla spinaliste ise ödem, nöyron dejenerasyonu ve nekrozu ile spinal ganglionlarda ganglionitis saptandı. İskelet kaslarında dejenerasyon, nekroz, musküler distrofi ve sarkolemma proliferasyonu gözlendi. Sonuç olarak bu çalışma ile, diğer birçok kanatlı embriyolarında olduğu üzere, kaz embriyolarında da AEV'nun Van Roekel susunun inokülasyonunda ölümler ve spesifik patomorfolojik değişimlerin geliştiği saptandı.

İhsan Yaman
Fırat University · Institute of Health Sciences
1999
00
DoctorateOpen AccessTR

Keçilerde dişi genital organ bozuklukları üzerinde morfolojik incelemeler

Necati Timurkaan
Fırat University · Institute of Health Sciences
2000
00
DoctorateOpen AccessTR

Doksorubisin kardiyotoksisitesinin önlenmesinde deksrazoksan ve silimarin etkinliğinin karşılaştırmalı olarak araştırılması

Antrasiklinler (ANT) grubunda yer alan Doksorubisin (DOKS), pek çok kansere karşı oldukça etkili olmasına rağmen, diğer kanser ilaçları gibi çok sayıda yan etkileri bulunmaktadır. Bu yan etkiler arasında hayatı tehdit etmesi bakımından en önemlisi kardiyotoksik yan etkidir. DOKS'un kardiyotoksik etkilerinin önlenmesi ya da azaltılmasında kullanılan Deksrazoksan (DEKS)'in tıpkı DOKS gibi Topoizomeraz (Top) II enziminin katalitik inhibitörü olması olması nedeniyle, bu ilaçların birlikte kullanılması durumunda DOKS'un kanser hücreleri üzerindeki etkilerinin azalabileceği endişesine neden olmuştur. Bu bakımdan, DOKS kardiyotoksisitesine karşı kalbi koruyucu etkileri olan ancak TopII enziminin aktivitesi üzerinde etkisi olmayan yeni ajanlara ihtiyaç duyulduğu açıktır. Bu nedenle bu çalışmada antioksidan özelliklere sahip Silimarin (SİL)'in DOKS kardiyotoksisitesine karşı kalbi koruyucu etkileri DEKS ile karşılaştırmalı olarak araştırıldı. Ayrıca, SİL'in kalbi koruyucu etkisinde TopIIβ enziminin rolü değerlendirildi. Bu amaçla, 45 adet 6-8 haftalık Balb/c ırkı fare rastgele seçilerek 6 gruba ayrıldı. Grup I (Kontrol grubu, n=5): Bu gruptaki hayvanlara toplamda 6 hafta süren deneyin ilk 2 ve son 2 haftasında haftada iki doz olmak üzere intraperitoneal (ip) yolla serum fizyolojik (SF) uygulandı. Ayrıca, deney süresi boyunca hergün gavajla SF uygulandı. Grup II (DOKS grubu, n=10): Bu gruptaki hayvanlara deneyin ilk 2 ve son 2 haftasında haftada iki doz olmak üzere ip yolla 3 mg/kg dozda DOKS uygulandı. Grup III (DEKS grubu, n= 5): Bu gruptaki hayvanlara deneyin ilk 2 ve son 2 haftasında haftada iki doz olmak üzere ip yolla 30 mg/kg dozda DEKS uygulandı. Grup IV (DOKS+DEKS grubu, n= 10): Bu gruptaki hayvanlara deneyin ilk 2 ve son 2 haftasında haftada iki doz olmak üzere ip yolla 3 mg/kg dozda DOKS uygulanmasına ilaveten DOKS uygulamalarından 30 dakika önce intraperitoneal yolla 30 mg/kg dozda DEKS uygulandı. Grup V (SİL grubu, n=5): Bu gruptaki hayvanlara 6 hafta boyunca hergün gavajla 100 mg/kg dozda SİL uygulandı. Grup VI (DOKS+SİL grubu, n=10): Bu gruptaki hayvanlara deneyin ilk 2 ve son 2 haftasında haftada iki doz olmak üzere ip yolla 3 mg/kg dozda DOKS uygulanmasına ilaveten deney süresi boyunca hergün gavajla 100 mg/kg dozda SİL uygulandı.DOKS grubunda kalp dokusunda karşılaşılan en belirgin histopatolojik değişiklikler; kardiyomiyositlerde sitoplazmik vakuolizasyon, hiyalin nekrozu ve miyositolizis şeklindeydi. Miyokardiyumda diffuz dağılım gösteren bu değişikliklere çoğunlukla sol ventrikulus duvarı ve interventriküler septumda rastlandı. DEKS ve SİL uygulamalarının kalp dokusunda karşılaşılan histopatolojik değişikliklerin hem yaygınlığını hem de şiddetini belirgin olarak azalttığı saptandı. TnT ve TnI birincil antikorları ile boyanan kalp kesitleri değerlendirildiğinde; DOKS grubunda hem TnI hem de TnT immunoreaktivisinin oldukça azaldığı ortaya kondu (p˂0,001). DEKS ve SİL uygulamalarının Tn kayıplarını belirgin olarak azalttığı dikkati çekti (p˂0,001). DNA hasarını gösteren γH2Ax ifadesi değerlendirildiğinde; DOKS grubunda kardiyak hücrelerin tamamına yakınında yoğun γH2Ax ifadesi saptandı (p˂0,001). DEKS ve SİL uygulamalarının γH2Ax ifadesini belirgin olarak azalttığı ortaya kondu (p˂0,001). Deney grupları TopIIβ enzim düzeyi bakımından karşılaştırıldığında; DEKS ve SİL uygulamalarının kalp dokusu örneklerinde TopIIβ enzim düzeyini belirgin olarak azalttığı görüldü. Bununla birlikte, DEKS grubunda TopIIβ enzim düzeyi SİL grubuna göre daha az idi. Bu sonuçlar, SİL'in kardiyak hücrelerde TopIIβ enziminin ifadesini azaltarak DOKS kardiyotoksisitesine karşı koruyucu etki gösterdiğini düşündürdü.

DeksrazoksanDekstranlarDoksorubisin+4
Emrah İpek
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Köpek meme tümörlerinin tanısında histopatolojik ve immunohistokimyasal incelemeler

Bu çalışmada, köpek meme bezi tümörlerinde histopatolojik ve immunohistokimyasal teknikler kullanılarak, daha güvenilir tanının yapılması amaçlandı; çalışmanın materyalini, değişik yaş ve ırklarda 43 adet dişi köpeğe ait örnekler oluşturdu. Bu örnekler, histopatolojik (hematoksilen-eozin; HE) ve immunohistokimyasal (avidin-biotin peroxidase complex; ABC) teknikler kullanılarak incelendi. Sonuçlar, WHO-AFIP (World Health Organization?Armed Forces Institute of Pathology) tarafından kullanılan sınıflandırma göz önünde bulundurularak değerlendirildi. Bu değerlendirmede, üç olgu in situ karsinom, 12 olgu kompleks karsinom, 12 olgu tubulopapillar karsinom, bir olgu solid karsinom, bir olgu iğ hücreli karsinom, 14 olgu karsinosarkom olarak tanımlandı.İmmunohistokimyasal teknikte, sitokeratin AE1-AE3, kalponin, düz kas aktin ve vimentin monoklonal markır olarak kullanıldı. Sonuçlar semikantitatif olarak değerlendirildi. Tubulus epitel hücrelerini sitokeratin AE1-AE3; miyoepitel hücrelerini kalponin, düz kas aktin ve vimentin; kıkırdak ve kemik dokuyu vimentin eksprese etti. Kalponin, miyoepitel hücre demonstrasyonunda, düz kas aktine göre daha iyi sonuç verdi. Histopatolojik tanı ile histopatolojik-immunohistokimyasal tanı sonuçları arasında farklılıklar gözlendi. Bu verilere dayanarak; histopatolojik bulguların tek başına değerlendirilmesinin, köpek meme tümörlerinin tanısında yanılgılara neden olabileceği, güvenilir tanı için immunohistokimyasal bulgularla desteklenmesi gerektiği sonucuna varıldı.Bu çalışma ile köpek meme tümörlerinin tanısında, immunohistokimyasal tekniğin gerekliliği ve önemi desteklenmiştir.

HistopatolojiKöpeklerMeme neoplazmları+2
Ahmet Aydoğan
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Aeromonas salmonicida ile enfekte edilen gökkuşağı alabalıklarında (Oncorhynchus mykiss Walbaum, 1792) patolojik bulguların incelenmesi

43 ÖZET Bu araştırma Aeromonas salmonicida ile deneysel Furunkülozis'in intraperitoneal yol ve immersiyon yöntemiyle oluşturulması, makroskobik ve mikroskobik bulguların incelenmesi amacıyla yapıldı. Bu amaç için, 50 adet deneme grubu, 15 adet kontrol grubu olmak üzere toplam 65 adet, 155 ± 15 g ağırlığında, 20- 25 cm büyüklüğünde gökkuşağı alabalığı {Oncorhynchııs mykiss Walbaum, 1792) kullanıldı, intraperitoneal yolla oluşturulan enfeksiyonda (1. Grup) 25 adet balığa 3xl05 hücre/ml olacak şekilde 0,1 mi bakteri inokulatı verildi. İmmersiyon yöntemiyle uygulama yapılan diğer gruptaki (2. Grup) 25 adet balık, 3xl03 hücre/ml olacak şekilde 3 mi bakteri inokulatı verilen 30 1 suda 1 saat bekletildi. Aynı uygulama 3 gün. sonra tekrar edildi. Kontrol grubundaki 15 balığa ise 0,1 mi serum fizyolojik intraperitoneal olarak verildi. Birinci grupta ilk ölüm, uygulamanın 6. gününde, 2. grupta ise 7. gününde meydana geldi ve kalan 7 balık (3 adet 1. grup, 4 adet 2. grup) uygulamanın 31. gününde ötenazi edildi. Bu balıkların sistemik nekropsileri yapıldı, makroskobik ve mikroskobik bulgular değerlendirildi. Her iki deneme grubunda da hastalığın kronik formu şekillendi. Balıklarda klinik ve makroskobik olarak, iştahsızlık, derinin renginde koyulaşma, yüzme bozuklukları, dorsal, ventral ve pektoral yüzgeçlerin tabanında kanamalar, operkulumundan kuyruk yüzgecine kadar uzanan bölgede; bazı balıklarda yaygın, bazı balıklarda ise yer yer olmak üzere pullarda dökülmeler dikkati çekti. Her iki deneme grubunda, mikroskobik olarak, kaslarda, solungaçlarda, kalpte, midede, pilorik keselerde, bağırsaklarda, böbreklerde ve dalakta yangısal bir yanıt görülmeksizin bakteri kümeleri; kaslarda erime nekrozları; dalakta lenfoid dokuda nekrozlar; böbrekte hematopoietik doku hücrelerinde azalma; solungaçlarda ödem, hiperplazi ve telangiektazi saptandı.

Ahmet Aydoğan
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2005
00
Master'sOpen AccessTR

Aeromonas salmonicida ile enfekte edilen gökkuşağı alabalıklarında (Oncorhynchus mykiss Walbaum, 1792)patolojik bulguların incelenmesi

ÖZETBu araştırma ile deneysel Furunkülozis'inAeromonas salmonicidaintraperitoneal yol ve immersiyon yöntemiyle oluşturulması, makroskobik vemikroskobik bulguların incelenmesi amacıyla yapıldı. Bu amaç için, 50 adet denemegrubu, 15 adet kontrol grubu olmak üzere toplam 65 adet, 155 ± 15 g ağırlığında, 20-25 cm büyüklüğünde gökkuşağı alabalığı (Oncorhynchus mykiss Walbaum, 1792)kullanıldı. İntraperitoneal yolla oluşturulan enfeksiyonda (1. Grup) 25 adet balığa3x105 hücre/ml olacak şekilde 0,1 ml bakteri inokulatı verildi. İmmersiyonyöntemiyle uygulama yapılan diğer gruptaki (2. Grup) 25 adet balık, 3x105 hücre/mlolacak şekilde 3 ml bakteri inokulatı verilen 30 l suda 1 saat bekletildi. Aynıuygulama 3 gün sonra tekrar edildi. Kontrol grubundaki 15 balığa ise 0,1 ml serumfizyolojik intraperitoneal olarak verildi. Birinci grupta ilk ölüm, uygulamanın 6.gününde, 2. grupta ise 7. gününde meydana geldi ve kalan 7 balık (3 adet 1. grup, 4adet 2. grup) uygulamanın 31. gününde ötenazi edildi. Bu balıkların sistemiknekropsileri yapıldı, makroskobik ve mikroskobik bulgular değerlendirildi .Her iki deneme grubunda da hastalığın kronik formu şekillendi. Balıklarda klinikve makroskobik olarak, iştahsızlık, derinin renginde koyulaşma, yüzme bozuklukları,dorsal, ventral ve pektoral yüzgeçlerin tabanında kanamalar, operkulumundankuyruk yüzgecine kadar uzanan bölgede; bazı balıklarda yaygın, bazı balıklarda iseyer yer olmak üzere pullarda dökülmeler dikkati çekti.Her iki deneme grubunda, mikroskobik olarak, kaslarda, solungaçlarda, kalpte,midede, pilorik keselerde, bağırsaklarda, böbreklerde ve dalakta yangısal bir yanıtgörülmeksizin bakteri kümeleri; kaslarda erime nekrozları; dalakta lenfoid dokudanekrozlar; böbrekte hematopoietik doku hücrelerinde azalma; solungaçlarda ödem,hiperplazi ve telangiektazi saptandı.

Ahmet Aydoğan
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2005
00
DoctorateOpen AccessTR

Vibrio anguillarum ile enfekte edilen gökkuşağı alabalıklarında (Oncorhynchus mykiss Walbaum, 1792 ) morfolojik ve immunohistokimyasal incelemeler

Bu çalışmada, Vibrio anguillarum O1 (ATTC 43305) suşu ile gökkuşağı alabalıklarında deneysel vibriozis oluşturuldu. Bu amaçla, 56 adet gökkuşağı alabalığı (80 ± 10 g ağırlığında ve 10-12 cm büyüklüğünde) iki deneme grubu (Deneme İntraperitoneal Grup (DİP), n; 20 ? Deneme İmmersiyon Grup (DİM), n: 20) ve iki kontrol grubu (İntraperitoneal Kontrol (KİP), n; 8 - İmmersiyon Kontrol (KİM), n; 8) olmak üzere dört gruba ayrıldı. DİP'e intraperitoneal olarak 5,5 x 108cfu/ml bakteri olacak şekilde 0,1 ml bakteri inokülatı verildi. İmmersiyon uygulamada, 30 litre suya 5,5 x 108cfu/ml bakteri içeren inokülattan 50 ml katılarak hazırlanan solüsyonda balıklar 30 dakika bekletildi.İlk ölümler DİP'te inokülasyonun üçüncü gününde, DİM'de ise beşinci gününde başladı. Ölen ya da ötanazi edilen balıkların nekropsilerini takiben, tüm organlar % 10'luk tamponlu formalinde tespit edildi. Elde edilen parafin kesitlerinin tamamı hematoksilen-eozin ve indirekt immunoperoksidaz tekniği ile boyanarak ışık mikroskobunda incelendi.Lezyonların dağılımında gruplar arasında farklılıklar görüldü. DİP'te düzensiz yüzmeler, yüzgeçlerde ve anüs etrafında hiperemi, kas, karaciğer ve solungaçta kanama ile dalakta büyüme görüldü. Mikroskobik incelemede, iskelet kası, karaciğer ve dalakta yangısal reaksiyonların görülmediği kanama ve nekrozlar, solungaçlarda, ödem, telangiektazi, epitel hücrelerinde nekroz ve eozinofilik granüler hücrelerde (EGH) artışlar, kalpte endoteliyal makrofajlarda aktivasyon ve epikarditis, böbrekte tubulus epitellerinde eozinofilik hiyalin damlaları ve midede EGH'larda artış gözlendi. İmmunohistokimyasal incelemede bakteriyel antijen, kas, karaciğer, dalak, solungaç, hava kesesi ve dalakta saptandı. DİM'de makroskobik olarak, solungaçlarda solgunluk ve kanama, karaciğerde renk değişikliği ve hava kesesinde matlaşma belirlendi. Mikroskobik incelemede, solungaçlarda, ödem, epitellerde dökülme, telangiektazi ve EGH'larda artış, karaciğerde kanama, yağlanma ve nekroz, hava kesesi serozasında ödem ve kanamalar gözlendi. İmmunohistokimyasal incelemede, bakteriyel antijen yoğun olarak solungaçlarda görüldü. Kalp, karaciğer, dalak, pilorik kese ve bağırsaklarda ise az sayıda balıkta pozitif reaksiyonlar saptandı.Sonuç olarak, deneysel vibriozis'de görülen patolojik bulgular karşılaştırmalı olarak incelendi ve immunohistokimyasal yöntemle de etkenin doku ve organlardaki dağılımı değerlendiridi.Anahtar Kelimeler: Gökkuşağı alabalığı, immunohistokimya, patolojik bulgular Vibrio anguillarum

AlabalıklarGökkuşağı alabalığıMorfoloji+6
Hamdi Avcı
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Gökkuşağı alabalıklarında (Oncorhynchus mykiss, Walbaum 1792) bakır sülfat pentahidrat ile oluşturulan akut ve kronik bakır toksikasyonunda patolojik incelemeler

Bu araştırmada bakır sülfat pentahidrat (CuSO4.5H2O) ile gökkuşağı alabalıklarında (Oncorhynchus mykiss) deneysel akut ve kronik bakır toksikasyonu oluşturuldu. Bu amaçla, 30 adet gökkuşağı alabalığı (80 ± 10 g ağırlığında ve 10-12 cm büyüklüğünde) iki deneme grubu [(Akut Grup (Grup I), n;10 - Kronik Grup (Grup III), n;10)] ve iki kontrol grubu [(Akut Kontrol Grup (Grup II), n; 5 - Kronik Kontrol Grup (Grup IV), n; 5) ] olmak üzere dört gruba ayrıldı. Grup I'de bulunan balıklara 2 mg Cu/l ve Grup III'te bulunan balıklara ise 0,5 mg Cu/l bakır sülfat pentahidrat olacak şekilde uygulandı. Çalışmada ilk ölümler Grup I'de üçüncü günde, Grup III'te ise onsekizinci günde görüldü. Ölen ya da ötanazi edilen balıkların nekropsilerini takiben, tüm dokular % 10'luk tamponlu formalinde tespit edildi ve parafin kesitlerinin tamamı hematoksilen-eozin tekniği ile boyanarak ışık mikroskobunda incelendi. Yem tüketiminde azalma, hareketlerde belirgin yavaşlama ve su yüzeyine yakın yüzmeler her iki uygulama grubunda da gözlenen en belirgin klinik bulgular idi. Makroskobik incelemede Grup I'de karaciğerler ödemli ve koyu kırmızı renkte idi. Solungaçlar ödemli, bağırsaklar ise hiperemikti. Grup III'te karaciğerde hiperemi ile birlikte organın renginde açılmalar dikkati çekti. Solungaçlar solgun, deri yüzeyi ise mukusla kaplıydı. Grup I'de en belirgin mikroskobik bulguya karaciğerlerde rastlandı. Hepatositlerde dejenerasyon ve tek hücre nekrozları yaygın olarak görüldü. Solungaçlarda ödem, hiperemi ve kanamalardan oluşan vasküler lezyonlar ile birlikte epitellerde nekrotik değişiklikler saptandı. Böbrekte vasküler lezyonlar oldukça belirgindi. Tubulus epitellerinde yaygın dejenerasyonlar ile epitel sitoplazmalarında değişen büyüklüklerde eozinofilik hiyalin damlacıkları mevcuttu. Bakır sülfat pentahidratın düşük dozda verildiği Grup III'te karaciğerde hepatositlerde dejenerasyonlar yaygın olarak bulunmakta idi. Olguların tamamında hepatositlerin çekirdeklerinin veziküler görünümde olduğu dikkati çekti. Solungaçlarda hiperplaziler sonucu kalınlaşmalar oldukça belirgindi. Sindirim sistemi epitellerinde yaygın dejenerasyonlar ve deride mukus hücrelerinde artış ile epidermis hücrelerinde intrasellüler ödem görüldü. Sonuç olarak, bakır sülfat pentahidrat ile oluşturulan akut ve kronik bakır toksikasyonunda görülen patolojik bulgular incelendi ve sonuçlar kapsamlı bir şekilde karşılaştırmalı olarak değerlendirildi.

AlabalıklarBakırBakır sülfat+6
Sema Öztürk
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Buzağı bronkopnömonilerinde histopatolojik ve immunohistokimyasal incelemeler (ınfectious bovine rhinotracheitis, parainfluenza type-3, bovine respiratory syncytial virus)

Buzağıların solunum sistemi hastalıklarında viral etiyolojiye dayalı salgınlar, dünyanın birçok bölgesinde ve ülkemizde, özellikle sekonder enfeksiyonlar nedeniyle büyük ekonomik kayıplara neden olmaktadır. Anabilim Dalımıza getirilen çeşitli tip buzağı pnömonilerinde viral etkenlerin varlığından sıklıkla şüphe edilmiş ancak tam olarak ortaya konulamamıştır. Sunulan çalışma ile arşiv bloklarından seçilen, 48 adet (10-90 gün yaşlı) buzağıya ait akciğer dokularında immunohistokimyasal metot ile üç viral etkenin varlığının araştırılması planlandı. Bu amaçla adhezivli lamlara alınan parafin kesitleri Avidin-Biotin Peroksidaz Kompleks (ABC) metoduna uygun olarak, fare monoklonal anti- IBRV, anti-PIV-3 ve anti-BRSV (LifeSpan Biosciences, Inc. LS-C56537) antikorları ile işaretlenerek pozitiflikleri araştırıldı. Bunlardan 34/48 (% 70,83) olguda virus pozitif, 14/48 (% 29,17) olguda virus negatif olarak tesbit edildi. BRSV pozitiflik 22/48 (% 45,83), IBR 16/48 (% 33,33), PI-3 11/48 (% 22,90) oranında tespit edildi. BRSV+IBR sekiz olguda (8/22), IBR+PI-3 bir olguda (1/22) birlikte bulundu. Her üç virusda da pozitif boyanmaların çoğunluğu bronş- ve bronşiol epitellerinde saptandı. Daha az olarak sırası ile alveol epitelleri, alveoler makrofajlar ve dev hücrelerinde tespit edildi. Virus pozitif preparatlarda (+/++ veya +/+++) genellikle interalveoler septumda kalınlaşma, bronşiol epitelinde hiperplazi, dejenerasyon ve deskuamasyon, peribronşioler mononüklear hücre infiltrasyonları ve alveoler makrofajların sayısında artış ve çok çekirdekli dev hücreleri görüldü. Histopatolojik incelemeleri sonucunda pnömoniler; akut kataral bronkopnömoni (n:17/48), fibrinli bronkopnömoni (n:10/48), interstisyel pnömoni (n:23/48), aspirasyon pnömonisi (n:5/48) olarak dört ana grupta sınıflandırıldı. Birçok olguda 2 tip pnömoni birlikte belirlendi. Özellikle IP'li pnömoni ile birlikte AK ve ASP pnömonilerinde saptanan virus pozitif boyanmalar görüldü. Nitekim bakterilerin sorumlu tutulduğu FP veya AK pnömoni tiplerinde antijen pozitifliliğinin saptanmış olması, primer viral etiyolojinin varlığını teyit etmesi açısından önemli bulunmuştur. Bu sonuçlar, bölgemizde yoğun antibiyotik kullanımına rağmen önlenemeyen pnömonili buzağı ölümlerinin etiyolojisi ve patogenezisi hakkında bilgi vermekte, hastalıkla mücadelede antibiyotik tedavisinden ziyade, öncelikli olarak koruma kontrol önlemlerinin ve aşılamaların önemini ortaya koymaktadır.

BronkopnömoniPnömoni-mikoplazma
Pınar Can
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Farklı konsantrasyonlarda sodyum hipoklorit kullanılan gökkuşağı alabalıklarında (oncorhynchus mykıss, walbaum 1792) patolojik incelemeler

Bu araştırma, havuz dezenfektanı olarak farklı düzeylerde sodyum hipoklorit kullanılmasının gökkuşağı alabalıklarında (Oncorhynchus mykiss) oluşturduğu toksikasyonun patolojik bulgularını değerlendirmek amacı ile gerçekleştirildi. Bu amaçla, 80 adet gökkuşağı alabalığı (80 ± 10 g ağırlığında ve 10-12 cm büyüklüğünde) kullanıldı. Çalışmada gruplandırma; Grup I (2 µl/l), Grup II (5 µl/l), Grup III (10 µl/l), Grup IV (20 µl/l), Grup V (40 µl/l), Grup VI (80 µl/l), Grup VII (100 µl/l) ve Grup VIII (Kontrol grubu) olmak üzere sekiz farklı grup ve her grupta da 10 balık olacak şekilde yapıldı. Çalışma; Grup I, Grup II ve Grup III'de uygulamanın 35. gününde sonlandırıldı. Grup I ve Grup II' de bulunan balıklarda uygulama süresi boyunca ölüm görülmedi. Grup III'de uygulamanın 33., 34. ve 35. günlerinde ölen birer balık olmak üzere toplam üç balıkta ölüm şekillendi. Grup IV'de uygulamanın farklı günlerinde olmak üzere toplam yedi balıkta ölüm görüldü. Grup V, Grup VI ve Grup VII'de uygulama süresince balıkların tamamında ölüm görüldü. Çalışmada ölen ya da ötanazi edilen balıkların nekropsilerini takiben, tüm dokular % 10'luk tamponlu formalinde tespit edildi ve parafin kesitlerinin tamamı hematoksilen-eozin tekniği ile boyanarak ışık mikroskobunda incelendi. Grup I ve Grup II'de bulunan balıklarda dikkati çeken herhangi bir klinik bulguya rastlanılmadı. Yem tüketiminde azalma, hareketlerde belirgin yavaşlama ve su yüzeyine yakın yüzmeler diğer uygulama gruplarında gözlenen klinik bulgular idi. Şekillenen makroskobik bulgular, sodyum hipokloridin uygulama dozuna bağlı olarak farklılık gösterdi. Grup I, Grup II ve Grup III'de solungaçlar solgun ve yüzeyleri değişen miktarlarda mukus ile kaplıydı. Grup II ve Grup III'de az sayıda balıkta solungaçlarda peteşiyel kanamalar dikkati çekti. Grup IV'de bulanan balıklarda solungaçlarda solgunluk ve deride pullarda dökülmeler oldukça belirgindi. Sodyum hipokloritin yüksek dozlarda verildiği Grup V, Grup VI ve Grup VII'de en belirgin makroskobik bulgu solungaçlarda görüldü. Bu lezyonlar ödem, hiperemi ve kanamalardan oluşan vasküler lezyonlar şeklinde idi. Mikroskobik incelemede Grup I, Grup II ve Grup III'de solungaçlarda hiperplaziler ve eozinofilik granüler hücrelerde artışlar ile deride epidermisde hafif dereceli dejenerasyonlar görüldü. Grup IV'de solungaçlarda ödem, hiperemi, ve kanama, epitellerde nekroz, epitellerde dökülme, telangiektazi ve hiperplazi gözlenenen başlıca mikroskobik bulgulardandı. Deride dejenerasyonlar iki olgu dışında tüm olgularda mevcuttu. Sodyum hipokloritin yüksek dozda verildiği Grup V, Grup VI ve Grup VII'de doku ve organlarda gözlenen mikroskobik bulguların tamamı vasküler özellik göstermekteydi. Sonuç olarak yapılan çalışmada havuz dezenfektanı olarak deneysel amaçlı 10 µl/l (Grup III) ve 20 µl/l (Grup IV) düzeyinde sodyum hipoklorit kullanılması sırası ile hafif ve orta dereceli patolojik bulgulara yol açarken daha üzerindeki düzeylerin (40 µl/l ve üzeri) letal olduğu belirlenmiştir. Anahtar kelimeler: Gökkuşağı alabalığı (Oncorhynchus mykiss), sodyum hipoklorit, patolojik bulgular.

DezenfektanlarGökkuşağı alabalığıOncorhynchus mykiss+2
Özhan Cengiz
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Farklı histopatolojik derecelerdeki kedi meme tümörlerinde oksidatif stres ve antioksidan seviyelerinin değerlendirilmesi

Bu çalışmada, 17 malign meme tümörlü kedinin tümör dokusunda tümör mikro çevresinin oksidatif stresle ilişkisi ve antioksidan cevap araştırıldı. Bu amaçla CD3, nükleer faktör kappa beta (NF-Kß), CD31, vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF), indüklenebilir nitrik oksit sentaz (iNOS), hipoksi ile indüklenebilir faktör 1 alfa (HIF-1α), tümör nekrotik faktör alfa (TNF-α) ve 8 hidroksiguanozin (8OHdG) antikorları kullanılarak immunohistokimyasal metot ile değerlendirilirken, total antioksadan statü (TAS), total oksidan statü (TOS), oksidatif stres indeksi (OSI), redükte glutatyon (GSH), melondialdehit (MDA), nitrik oksit (NO) ve katalaz (CAT) analizleri kan serumundan biyokimyasal olarak yapıldı. İmmunohistokimyasal analizlerde tüm antikorlar derece 3 tümörlerde daha yoğun olarak boyandı. Bu antikorların birbirleriyle olan ilişkileri derece 3 tümörlerde belirgin şekilde ortaya konuldu. Antikorların derece 1 ve 2 tümörler arasında boyanma yoğunluğunda bir farklılık görülmedi. CD31 hariç diğer antikorlar açısından ise derece 3 ve 1 tümörler arasında boyanma yoğunluğu önemli derecede farklıydı. CD31 ise tüm kesitlerde neredeyse eşit derecede boyandı. Biyokimyasal analizlerde oksidatif stres belirteçleri sadece NO değerinde kontrol grubu ile tümör grupları arasında fark görülmezken, TOS, OSI ve MDA değerlerinde gruplar arasında fark belirlendi. MDA analizinde kontrol grubu ile derece 3 tümörler arasında belirgin fark olduğu görüldü. Antioksidanlardan ise CAT, GSH ve TAS analizlerinde total antioksidan kapasitesinin kontrol grubu ile derece 3 tümörler, CAT analizinde kontrol grubu ile derece 1 tümörler arasında fark bulundu. GSH analizinde gruplar arasında fark yoktu. Kimyasal analizlerde parametrelerin dereceler arasında anlamlı değişkenlik göstermediği bulundu. Çalışma, oksidatif stresin tümör ve tümör mikro çevresini etkilemesi, tümör ve tümör mikro çevresinde birbiri ile ilişkili parametrelerin değerlendirilmesi açısından önemlidir. Değerlendirilen parametrelerin daha malign tümörlerde daha yoğun boyandığı belirlenmiştir. Bu çalışma kedi meme tümörü ve tümör mikro çevresi ile ilgili yapılan en kapsamlı çalışmalardan biridir. Değerlendirilen parametrelerin artışı kötü prognozla ilişkili olmakla birlikte, bu parametreler kedi meme tümörlerinde hastalığa henüz tam olarak entegre edilememiştir. Hastalığın prognozu ve tedavi seçeneklerini etkilemeleri açısından çok daha geniş örneklem büyüklükleri ile çalışılmalı ve bu hastaların hepsi operasyon sonrasında da takip edilmelidir.

AntioksidanlarHistopatolojiKediler+7
Fatma Cansız
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Lipopolisakkarit (LPS) ile indüklenen tavuk embriyo fibroblast hücre kültüründe serum amiloid A üretimi üzerine immun sistemin ve A vitamininin rollerinin moleküler teknikler ile araştırılması

Kanatlılarda bacak hastalıkları çeşitli sağlık problemlerine sebep olarak, hayvan refahını olumsuz yönde etkilemektedir. Bu bacak hastalıklarından biri olan amiloid artropati, kahverengi yumurtacı tavukların bacak eklemlerinde amiloid A (AA) protein birikimi ve AA proteinin prekürsör maddesi olan serum amiloid A'nın (SAA) kalıcı amiloid fibrillerini oluşturması ile meydana gelen patolojik bir olgudur. Bu tez çalışmasının amacı tavuk embriyonik sinoviyal fibroblastların (TESF) farklı dozlarda lipopolisakkarit (LPS), interlökin-1β (IL-1β) ve A vitamini ile indüklenmesi sonucunda 24. ve 48. saatlerdeki SAA üretimini, kültür ortamında enzim bağlı immunosorbent testi (ELISA) ve gerçek zamanlı kantitatif polimeraz zincir reaksiyonu (qPCR) ile moleküler düzeyde değerlendirmektir. Çalışmada ilk kez, kahverengi yumurtacı tavuk embriyolarından izole edilen TESF'lerde primer kültür, pasajlama ve karakterizasyon gibi uygun bir hücre kültürü sistemi oluşturulmuş, izole edilen TESF'lerin karakterizasyonunda immunositokimya, hemakolor boyama ve karbon fagositoz testi uygulanmıştır. Elde edilen sonuçlara göre, A vitamini ile 48 saat boyunca indüklenen deney grubu haricindeki tüm gruplarda qPCR ile SAA mRNA ekspresyonunda istatistiki açıdan anlamlı bir artış gözlenirken, ELISA ile kültür ortamındaki SAA seviyesinde anlamlı bir artış saptanamamıştır. Elde edilen bulgular TESF'lerdeki SAA ekpresyonunun özellikle LPS konsantrasyonuna bağlı olduğunu, IL-1β ve A vitaminin SAA ekspresyonu üzerine tek başına etkilerinin daha az olduğunu göstermiştir. Ayrıca kahverengi yumurtacı tavuk embriyolarından elde edilen TESF'lerin, amiloid artropati için uygun bir çalışma modelini temsil ettiği gözlenmiştir.

AmiloidAmiloidozEmbriyo+5
Belma Dayı
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Köpeklerde dalak kitlelerinin histopatolojik ve immunohistokimyasal araştırılması

Bu çalışmada köpeklerde neoplastik ve neoplastik olmayan dalak lezyonlarının patomorfolojik ve immunohistokimyasal yöntemler ile araştırılması amacıyla 101 adet farklı ırk ve yaşlardaki köpeklere ait dalak dokusu incelendi. Dokular farklı poliklinik ve hayvan hastanelerine başvuran ve dalaklarında lezyon bulunan köpeklerden operatif yolla elde edildi. Operasyon materyallerin incelenmesi Afyon Kocatepe Üniversitesi Veteriner Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı Laboratuvarında gerçekleştirildi. Dokular mikroskobik inceleme sonrasında neoplastik veya neoplastik olmayan lezyonlar olmak üzere iki ana gruba ayrıldı. Neoplastik lezyonlarda en sık rastlanan tümörler hemanjiosarkomlardı. Hemanjiosarkomları takiben daha az oranlarda lenfoma, stromal sarkomlar ve histiositik sarkom gözlemlendi. En az gözlenen lezyon ise dalağa metastaz yapmış başka organ/doku orijinli tümörlerdi. Neoplastik olmayan lezyonların ise hematomlar, lenfoid hiperplaziler, ekstramedullar hematopoez, splenitis, leishmaniazis ve anormal birikimler olduğu görüldü. Hemanjiosarkomların tanısı çoğu vakada morfolojik olarak konulabildi. Bazı vakalarda mikroskobik yapısı bakımından diğer tümörlere benzerlik göstermekteydi. Bu gibi durumlarda hemanjiosarkom ayrımını yapabilmek adına CD31 antikoru kullanıldı. Lenfoma tanılarında T ve B alt tiplerinin ayırt edilebilmesi için CD3, CD20 ve CD79 antikorları kullanıldı. Histiositik sarkom şüpheli vakalarda Iba-1 antikoru kullanıldı. Stromal sarkomların tanısında vimentin, MNF, CD31 ve S-100 antikorları kullanıldı. Bir vakada dalak metastazı yapmış olan karsinomun tanısı için MNF antikoru kullanıldı. Neoplastik olmayan lezyonlarda ekstrameduller hematopoez, lenfoid hiperplazi ve hematomlar genellikle birlikte gözlendi. Bazı olgularda neoplastik lezyonlara neoplastik olmayan lezyonların da eşlik ettiği görüldü. Sadece neoplastik olmayan vakalar değerlendirildiğinde ise en sık hematomlara rastlandı. İki adet vakada Leishmaniazis etkeninin tanısı makrofajlar içerisinde etkenin görülmesi ile konuldu. Üç adet splenitis vakasında ise etken gözlenmedi ve bu vakaların sistemik etkiden kaynaklandığı kanısına varıldı. İmmunohistokimya (IHC)'nin neoplastik lezyonların nihai tanısında bir seçenekten çok bir zorunluluk olduğunu görüldü. Köpek dalak lezyonlarının ülkemizde ilk defa incelendiği bu çalışmanın literatüre destek olacağı ve gelecekteki çalışmalara önemli katkılar sağlayacağı düşünülmüştür.

DalakPatolojiTümörler+1
Erkan Yunus Tüfekci
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Ratlarda siklofosfamid ile indüklenen hemorajik sistitisde ellajik asitin koruyucu etkilerinin patolojik olarak incelenmesi

Siklofosfamid tümör tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir kematerapötik ajandır. Tedaviyi takiben olguların çoğunda HS ve zaman zaman da mortalite görülmektedir. CP'e bağlı yan etkileri önlemek için Mesna kullanılır. Ancak, bu ajanın da bir takım yan etkileri bulunmaktadır. Bu çalışmada, damar ve epitel koruyucu özellikleri ortaya konmuş olan EA, CP'in yan etkilerine karşı alternatif bir tedavi olarak incelenmiştir. Çalışmada kullanılan hayvanlar (49 adet, erkek Sprague Dawley rat) 7 gruba ayrılmıştır. Kontrol grubuna GG yolla sadece fizyolojik tuzlu su verilmiştir. CP grubu İP yolla 150 mg/kg CP'e maruz bırakılmıştır. CP+Mesna grubu İP yolla 150 mg/kg CP ve ayrıca, CP'den 20 dakika önce, CP'den 4 ve 8 saat sonra Mesna uygulamasına maruz bırakılmıştır. Diğer dört grup deney grupları olarak ihdas edilmiş ve aşağıdaki protokoller uygulanmıştır. CP+EA50 ve CP+EA75 gruplarındaki hayvanlara İP yolla 150 mg/kg CP ve CP'den 20 dakika önce ve takip eden 4 ve 8'inci saatlerde sırasıyla 50 mg/kg ve 75 mg/kg üç doz EA verilmiştir. Son iki deneme grubuna da bir önceki protokol uygulanmış, fakat sadece ilk EA uygulaması Mesna ile değiştirilmiştir. Mesna ve EA+Mesna kombinasyonlarına göre biraz daha zayıf kalmakla birlikte EA'in tek başına uygulandığı gruplarda CP grubuna göre mesane histopatolojisinin oldukça korunmuş olduğu gözlenmiştir. Histopatolojik bulguların TAS ve TOS sonuçları ile de uyumlu olduğu izlenmiştir. Elde edilen bu bulgular ışığında EA'in HS'i önlemede destekleyici bir ajan olabileceği kanaatine varılmıştır.

Ellajik asitHemorajilerHistopatoloji+4
Adile Kankaya
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Afyonkarahisar ilinde tavuk mezbahalarında kesilen yumurtacı tavuklarda karaciğer lezyonları üzerine patomorfolojik araştırmalar

Hayvanlarda karaciğer bozuklukları, önemli verim düşüklüklerine ve kayıplarına yol açmaktadır. Mezbahalarda bu şekilde hastalıklı ya da hastalık bakımından şüpheli karaciğerler genellikle imha edilmektedir. Bu durum ise, doğal olarak ilgili işletmecilik ve Ülkemiz hayvancılık sektöründe, çok büyük önemli ekonomik kayıpları da beraberinde getirmektedir. Ülkemizde evcil memeli hayvanlarda, karaciğer hastalıklarının patolojisi hakkında çalışmalara ve kayıtlara rastlanılmakla birlikte, yumurtacı tavuk ırklarında, karaciğerde şekillenen hastalıkların patolojisi üzerinde herhangi bir çalışmaya ya da kayda rastlanılmamıştır. Yumurtacı tavuk ırklarında, literatürde saptanan böylesine bir eksiklik, bu çalışmanın planlanmasında en önemli etkenlerden biri olmuştur. Bu kapsamda, bu çalışma, Afyonkarahisar tavuk mezbahalarında kesime alınan yumurtacı ırk tavukların karaciğerlerinin, kesim sonrası, postmortem olarak muayene edilmesi ve tavukların karaciğerlerindeki bozuklukların patomorfolojik bulgularının ortaya konulması ve bu bozuklukların sayısal bazda oranlarının tespit edilmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışmanın materyalini, Afyonkarahisar tavuk mezbahalarında kesime alınan, 20-22 aylık, yumurtacı ırk tavuklardan alınan karaciğerler oluşturdu. Kesime alınan, 4856 adet yumurtacı ırk tavuğun karaciğeri, postmortem olarak muayene edildi. Makroskobik muayenelerde lezyonlu ya da lezyon yönünden şüpheli görülen 523 adet yumurtacı ırk tavuğun karaciğeri değerlendirmeye alındı. Yapılan histopatolojik muayeneler sonunda; 523 tavuğun 493'ünün karaciğerinde değişik histopatolojik bulgular saptandı, 30 tavuğun karaciğerinde ise herhangi bir histopatolojik bulguya rastlanmadı. Böylece, Afyonkarahisar ilinde mezbahalarda kesime alınan yumurtacı ırk tavuklarda, karaciğer lezyonlarının oranı % 10.15 olarak kaydedildi. Karaciğerde şekillenen patolojik bulgular; dolaşım bozuklukları, metabolizma bozuklukları, dejeneratif, nekrotik, atrofik ve yangısal değişiklikler ile karaciğerin kronik zedelenmelere karşı gösterdiği reaksiyonlar olarak tanımlandı. Lezyonlu karaciğerlerin 153' ünde (% 31.03) dejeneratif değişikliklerin şekillendiği ve ilk sırayı aldığı görüldü. Bunu 122 olguda (% 24.73) dolaşım bozukluklarının, 119 olguda (% 24.13) nekrotik değişikliklerin, 51 olguda (% 10.34) yangısal değişikliklerin, 19 olguda (%3.85) sirotik değişikiklerin, 18 olguda (% 3.65) atrofik değişikliklerin ve 11 olguda (% 2.23) pigmentasyona ilişkin değişikliklerin takip ettiği görüldü. Çalışmada, tavuklarda gelişim bozukluğu, anomali ya da tümoral değişikliklere ilişkin herhangi bir bulguya rastlanmadı. Sonuç olarak, bu mezbaha çalışmasında, Afyonkarahisar ilinde mezbahalarda kesime alınan yumurtacı ırk tavuklarda, karaciğerde şekillenen patomorfolojik değişiklikler tanımlandı ve lezyonların bulunuş oranı, % 10.15 olarak kaydedildi. Anahtar kelimeler: Yumurtacı, tavuk, karaciğer, lezyon, patomorfoloji.

AfyonkarahisarKaraciğerKaraciğer hastalıkları+5
Serpil Başol
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Ratlarda siklofosfamid ile indüklenen hemorajik sistitisde glycyrrhizinin koruyucu etkilerinin patolojik olarak incelenmesi

Birçok neoplastik ve neoplastik olmayan patolojide yaygın olarak kullanılmakta olan CP, aynı zamanda geniş bir yan etki listesine sahiptir. Zaman zaman ölümcül dahi olabilen CP uygulamalarında en bariz yan etki HS'dir. Mesna kullanımı HS'yi önleyebilmekte ancak diğer bazı olumsuzluklar için yetersiz kalmaktadır. Bu deneysel çalışmada CP ilişkili yan etkilere karşı glycyrrhizinin etkisi tek başına bir alternatif olarak veya Mesna ile birlikte destekleyici olarak incelenmiştir. Çalışmada 49 adet, erkek Sprague Dawley rat kullanılmıştır. Her grupta 7 adet hayvan olacak şekilde dizayn edilen deneyde, Kontrol grubundaki hayvanlara GG yoluyla yalnız fizyolojik tuzlu su, CP grubundaki hayvanlara ise İP yolla 150 mg/kg dozunda CP verilmiştir. CP+Mesna grubuna ise İP yolla 150 mg/kg CP uygulaması yapılmış olup CP'den 20 dakika önce, CP'den 4 ve 8 saat sonra olmak üzere toplam 3 doz Mesna uygulanmıştır. CP+GLY100 ve CP+GLY200 grubundaki ratlara İP yolla 150 mg/kg CP ve CP'den 20 dakika önce ve takip eden 4 ve 8'inci saatlerde ilk gruba 100 mg/kg ve ikinci gruba 200 mg/kg olmak üzere üç doz glycyrrhizin uygulanmıştır. Bir önceki protokol son iki deneme grubuna uygulanmış olup sadece ilk glycyrrhizin uygulaması Mesna ile değiştirilmiştir. Çalışmada glycyrrhizinin tek başına uygulanmış olduğu gruplarda CP grubuna kıyasla mesane makroskobisi ve histopatolojisinin daha iyi bir şekilde korunmuş olduğu kaydedilmiştir. Ancak, bu korumanın Mesna ve GLY+Mesna kombinasyonlarına kıyasla biraz daha zayıf kaldığı izlenmiştir. Buradan yola çıkılarak glycyrrhizinin CP ilişkili HS'de önleyici olabileceği aynı zamanda Mesna kombinasyonlarına destek verebileceği kanaatine varılmıştır.

GlisirizinMESNAPatoloji+5
Okan Erdoğan
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Ratlarda cisplatin nörotoksikasyonuna karşı Naringin'in koruyucu etkilerinin patomorfolojik olarak araştırılması

Cisplatin kötü huylu tümör tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir kemoterapötik ajandır. Tedavi aşamasında birçok organ ya da sistemde mortaliteye varan istenmeyen etkiler oluşmaktadır. Bunlardan biri de periferal nöropatidir. Naringin ise, daha çok narenciyelerde bulunan bitkisel bir flavoniddir. Naringin'in antimutajenik, antimikrobial, antiflamatuar, kolestrol düşürücü, serbest radikalleri toplayıcı ve antioksidan etkileri gibi tedavi edici özellikleri vardır. Bu çalışma ile bitkisel antioksidan özellikleri olan naringinin, cisplatine bağlı olarak gelişebilecek yan etkilerini önlemede ya da azaltmada bir tedavi etkisinin olup olmadığı araştırılmıştır. Çalışmada kullanılan hayvanlar 48 adet 10-12 haftalık 180-220 gr ağırlığında dişi Sprague Dawley Rat 4 gruba ayrılmıştır. Kontrol grubuna gastrik gavaj (GG) yoluyla sadece fizyolojik tuzlu su verilmiştir. Cisplatin grubu İ.P. yolla 10mg/kg Cisplatin'e maruz bırakılmıştır. Cisplatin + Naringin grubu SF içinde çözülen Cisplatin 10 mg/kg dozunda 5. gün 1 kere İ.P. yolla, SF içinde çözülen 50 mg/kg Naringin ise 15 gün süreyle gavaj yolla uygulandı. Naringin grubuna SF içinde çözülen 50mg/kg Naringin 15 gün süresince GG yolla uygulandı. Cisplatin + Naringin verilen grupta; Cisplatin uygulaması sonucunda ortaya çıkan beyin ve perifer sinir histopatolojisinde başarılı sonuçlar gözlendi. Histopatolojik bulguların kan örneklerinin biyokimyasal parametreler sonuçları ile de uyumlu olduğu görüldü. Elde edilen bu bulgular sonucunda Naringin'in Ratlarda Cisplatin Nörotoksikasyonuna karşı yan etkilerini azaltmada destekleyici bir ajan olabileceği kanaatine varıldı. Anahtar Kelimeler: Cisplatin, Naringin, nörotoksikasyon, histopatoloji, rat,

HistopatolojiMorfolojiNaringin+6
Arzu Karataş
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Afyon ve yöresindeki mezbahalarda kesilen mandaların karaciğerlerinin patomorfolojik yönden incelenmesi

Bu çalışma, Afyonkarahisar mezbahalarında 15 ay boyunca kesime alınan, yaşları 2.5 ? 7 yıl arasında değişen mandalarda karaciğer lezyonlarının patomorfolojik özelliklerini ve insidensini ortaya koymak amacıyla yapıldı. Bu amaçla, mezbahalarda kesilen 117 adet mandanın karaciğerleri postmortal olarak incelendi ve 62'sinde (% 52.99) çeşitli lezyonlar ve değişiklikler tespit edildi. Lezyonlu karaciğerlerin % 68.34'ünde görülen dejeneratif ve nekrotik değişikliklerin ilk sırayı aldığı, bunu dolaşım bozuklukları (% 53.83), yangısal değişiklikler (% 50.40), hydatidosis (% 13.67), atrofi (% 12.82), fasciolasis (% 11.96), siroz (% 10.25), apse (% 7.69) ve pigmentasyon (% 7.68)'un izlediği görüldü. Çalışmada 75 adet mandaya ait karaciğerlerden bakteriyoljik ekimler yapıldı ve bunların 41'inden (% 54.66) tek başına veya miks kültür şeklinde çeşitli bakteriler izole edildi, 34 olguda (% 45.33) ise herhangi bir etken üretilemedi. İzole edilen bakteriler arasında Staphylococcus spp'nin ilk sırayı aldığı, bunu E.coli, Acinetobacter spp, Mannheimia spp, Actinobacillus spp'nin izlediği tespit edildi. Sonuç olarak, bu çalışmada Afyonkarahisar mezbahalarında kesilen mandalarda karaciğer lezyonlarının oranı % 52.99 olarak kaydedildi ve karaciğer lezyonları içerisinde dejeneratif ve nekrotik değişikliklerin ilk sırayı aldığı, bunu dolaşım bozuklukları, yangısal değişiklikler, hydatidosis, atrofi, fasciolasis, siroz, apse ve pigmentasyonun izlediği tespit edildi.

AfyonkarahisarHayvan hastalıklarıKaraciğer+4
Çiğdem Berk
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2010
00