Yeditepe University
Discipline

Physiology

Yeditepe University

615

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
DoctorateOpen AccessTR

Oksijen glukoz yoksunluğu ile oluşturulan iskemik miyelin hasarı modelinde resveratrolün oligodendrosit iyon kanalları üzerine etkisi

Amaç: Multipl skleroz (MS), Merkezi Sinir Sistemi (MSS)'de miyelin kaybı ile karakterize kronik nörodejeneratif bir hastalıktır. MS patogenezinde oligodendrosit iyon kanal düzensizlikleri önemli rol oynamaktadır. Bu çalışmada, oksijen-glukoz yoksunluğu (OGD) ile oluşturulan iskemik miyelin hasarı modelinde resveratrolün Kir4.1, TRPM4 ve TRPA1 iyon kanalları üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlandı. Materyal ve Metot: 10-17 günlük BALB/c türü farelerden elde edilen 225 µm kalınlığındaki akut beyin dilimleri Kontrol, Resveratrol (50 µM), İskemi (OGD) ve Resveratrol+İskemi olmak üzere dört gruba ayrıldı. Oligodendrositler Olig2 immünofloresan boyaması ile doğrulandı. Tüm-hücre voltaj-clamp yöntemiyle patch-clamp kayıtları alındı. TRPA1, Kir4.1 ve TRPM4 akım komponentleri sırasıyla polygodial, BaCl₂ ve 9-fenantrol uygulamaları sonrası subtraction yöntemiyle ayrıştırıldı. Olig2, Kir4.1, TRPM4, BCL-2, BAX ve Kaspaz-3 protein ekspresyonları Western blot ile değerlendirildi. Bulgular: İskemi grubunda Kir4.1 ve TRPM4 akım komponentlerinin belirgin şekilde baskılandığı saptandı. Resveratrol+iskemi grubunda akım genlikleri düşük kalmasına rağmen, iyon kanallarının farmakolojik modülasyonu iskemi grubuna göre anlamlı düzeyde korundu (p<0.05). Western blot analizinde TRPM4 ve Olig2 ekspresyonlarının resveratrol+iskemi grubunda azaldığı belirlendi (p<0.05). Kir4.1, BCL-2, BAX ve Kaspaz-3 düzeylerinde ise anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). Sonuç: Akut iskemik miyelin hasarında Kir4.1 fonksiyon kaybı büyük ölçüde reversibl post-translasyonel mekanizmalarla ilişkili görünürken, TRPM4 hem fonksiyonel hem protein düzeyinde azalmıştır. Resveratrol, iyon kanallarının elektrofizyolojik yanıt verebilirliğini koruyarak nöroprotektif potansiyel sergilemiştir. Bu bulgular MS için yeni nöroprotektif yaklaşımlara katkı sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: İskemik miyelin hasarı, Kir4.1, Multipl skleroz, Oligodendrosit, Resveratrol, TRPM4

Mesut Çelik
İnönü University · Institute of Health Sciences
2026
00
Master'sOpen AccessTR

Neonatal LPS uygulaması ve üremenin uzun vadeli programlanması: NOS ve Kaspaz-1 inhibisyonlarının rolü

Bu tez çalışmasında, neonatal dönemde bakteriyel endotoksin lipopolisakkarit (LPS) uygulanan sıçanlarda üremenin uzun vadeli programlanması incelenmiştir. Ayrıca, LPS'nin etkisine aracılık eden nitrik oksit (NOS) inhibitörü (L-NAME) ve kaspaz-1 inhibitörü (Q-Vd-OPh), neonatal dönemde LPS ile birlikte kullanılarak bu aracıların rollerinin ortaya konması hedeflenmiştir. Bu amaçla, postnatal 7. günde dişi sıçan yavrularına salin, LPS (50 µg/kg), LPS (50 µg/kg)+ L-NAME (40 mg/kg) veya LPS (50 µg/kg)+ Q-Vd-OPh (1 mg/kg) enjeksiyonu yapılmış; prepubertal dönemde (postnatal 30. gün) de salin veya ikinci LPS enjeksiyonu (50 µg/kg) yapılarak oluşturulan stresin puberteye erişme (vajinal açılma), östrus sikluslarının düzeni (simir testi), sitokin üretimi (IL-1ß, TNF-?), ovaryumda foliküler gelişme ve E. coli'ye spesifik anti-LPS antikorlarının üretimi üzerine etkileri belirlenmiştir. Ortalama olarak postnatal 75. günde proöstrus fazında eter anestezisi yapılan sıçanların sağ ovaryumları ve kan numuneleri alınarak deney sonlandırılmıştır.Puberte, iki defa LPS uygulanan grupta gecikmiş fakat NOS ve interlökin (IL)-1ß inhibitörleri pubertenin gecikmesini engellemiştir. LPS enjeksiyonları primordiyal folikül rezervini azaltmış, NOS inhibitörü bu azalmayı önlerken, IL-1ß inhibitörünün bu azalmaya karşı koruyucu bir rolü belirlenememiştir. İki defa LPS enjeksiyonu yapılan tüm gruplarda LPS'ye karşı spesifik antikor yanıtı gözlenmiştir. Serum NO konsantrasyonları tüm gruplarda benzer bulunmuştur. Serum IL-1ß, tümör nekrozis faktör- alfa (TNF-?) konsantrasyonları ise tespit edilebilir düzeyin altında bulunmuştur.Sonuçta, LPS uygulamalarının (1) puberteyi geciktirdiği, ovaryumdaki primordiyal folikül sayısını azalttığı ve kanda anti-LPS antikorlarını artırdığı tespit edilerek üremeyi uzun vadede programladığı ve (2) bu programlamada NO ve IL-1ß'nın önemli rollerinin bulunduğu görülmüştür.

ErgenlikKaspazlarLipopolisakkaritler+5
Tuba Tapan
İnönü University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda böbrek iskemi reperfüzyonu ile oluşturulan oksidatif hasara karşı deksmedetomidinin etkisi

Amaç: Alfa-2 adrenerjik reseptör agonisti olan deksmedetomidinin iki farklı dozunun sıçanlarda böbrek iskemi-reperfüzyonu sırasında oluşan oksidatif hasara karşı koruyucu etkisi olup olmadığını bulmaya çalıştık. Aynı zamanda böbrek fonksiyon testlerinden olan kan üre azotu (BUN) ve kreatinin (Cre) düzeyleri ile proinflamatuar sitokinlerden olan TNF-? düzeyine etkilerini araştırdık.Materyal ve Metod: Erkek Sprague Dawley sıçanlar herbirinde 10 hayvan olmak üzere 4 gruba ayrıldı: Grup 1 (kontrol), grup 2 (iskemi-reperfüzyon), grup 3 (deksmedetomidin 100 µg/kg) ve grup 4 (deksmedetomidin 10 µg/kg). Sıçanların sağ böbreği alındıktan sonra sol böbreğe 40 dakika iskemi ve sonra 3 saat reperfüzyon uygulandı. Deney sonunda alınan kan ve sol böbrek dokusunda biyokimyasal analizler yapıldı.Bulgular: Kontrol grubuna göre Grup 2'de serumda ölçülen BUN ve Cre düzeyleri ile böbrek dokusu malondialdehit (MDA) düzeyi belirgin artarken (p<0.05), süperoksit dismutaz (SOD) ve katalaz (CAT) enzim aktivitesi ve glutatyon (GSH) seviyesi belirgin azaldı (p<0.05). Grup 2'ye göre grup 3'te BUN ve Cre düzeyleri belirgin azalırken (p<0.05), SOD enzim aktivitesinde belirgin artış görüldü (p<0.05). Tüm ölçümlerde grup 3 ile grup 4 arasında anlamlı fark bulunmadı ve tüm ölçümlerde grup 2'ye göre grup 4'teki değişiklikler, grup 3'teki değişikliklere benzer bulundu. TNF-? yönünden grup 2'ye göre grup 4'te belirgin azalma saptandı (p<0.05).Sonuç: Böbrek iskemi reperfüzyon hasarına karşı deksmedetomidinin 100 µg/kg ve 10 µg/kg dozlarda belirgin antioksidan etkiler göstermektedir.Anahtar kelimeler: Sıçan, böbrek, iskemi-reperfüzyon, oksidatif stres, deksmedetomidin.

BöbrekDeksmedetomidinOksidatif stres+4
Murat Çakır
İnönü University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Öğrenme ve hafızanın şekillendiği beyin bölgelerinde alkolün oluşturduğu hasarlarda propolisin etkileri

7. ÖZETÖĞRENME VE BELLEĞİN ŞEKİLLENDİĞİ BEYİN BÖLGELERİNDEALKOLÜN OLUŞTURDUĞU HASARLARDA PROPOLİSİN ETKİLERİAlkolün metabolizasyonu sonucunda açığa çıkan asetaldehit ve serbest radikallerdenkaynaklanan oksidatif stres, beyinde öğrenme merkezlerinde oksidatif hasara nedenolarak öğrenme ve belleği baskılar. Propolis, içerdiği flavonoidlerden dolayı kuvvetliantioksidan özellik göstermektedir. Çalışmamızda; alkolün öğrenme merkezlerindeoluşturduğu hasarlara karşı propolisin olası koruyucu rolünü araştırmayı amaçladık.Genç- erişkin Wistar-Albino sıçanlar 4 gruba ayrıldı (n=8). Alkol grupları 30 günboyunca kademeli olarak artan konsantrasyonlarda (%2,4 - %7,2 V / V) alkollü sıvıiçecek diyeti ile beslendi. Propolis gruplarına 150 mg/kg propolis çözeltisi eklendi.Kontrol grubuna ise alkolün kalorisine eşdeğer alkol içermeyen sıvı içecek diyetiuygulandı. Deney süresince deneklerin günlük aldıkları besin miktarları ve kilodeğişimleri kayıt edildi.Kısa süreli bellek ve öğrenmenin test edilebilmesi için deney öncesinde, deneysonrasında ve alkol konsantrasyonunun artırıldığı günlerden önce T-labirent testiuygulandı. Deney sonunda sakrifikiye edilen sıçanların beyinlerinin serebellum,hipokampus, serebral korteks bölgelerinde, antioksidan enzimlerden SOD, CAT, GSH-Pxaktiviteleri ile TBARS ve Nitrat /Nitrit düzeyleri karşılaştırıldı.Grupların T-labirentteki değerleri bazal süre, sakınma 1 ve sakınma 2 süreleri açısındankarşılaştırıldığında; kontrol grubu ile propolis grubu arasında fark görülmezken (P>0,05),alkol grubunun T-labirent değerlerinin kontrol ve propolis grubuna kıyasla azaldığı fakatbu azalmanın sadece 11. günde yapılan testlerde istatistiksel olarak anlamlı olduğu(P<0,05), Propolis + alkol grubu değerleri alkol grubundan yüksek, kontrol ve propolisgruplarından düşük çıkmış olmakla birlikte sadece 11. ve 30. günlerde alınan kayıtlaristatistiksel olarak anlamlı bulundu (P<0,05).Propolis grubunun hipokampus ve korteks dokusundaki SOD ve GSH-Px enzimaktiviteleri kontrol gurubuna göre anlamlı düzeyde artış gösterdi (P<0,05). Bu daporpolisin antioksidan özelligi olduğunun bir göstergesi olarak kullanılabilir.Hipokampus, serebral korteks ve serebellum dokularındaki SOD, GSH-Px enzimaktiviteleri gruplar arasında karşılaştırıldığında; alkol grubu enzim aktivitesinin kontrolve propolis grubundaki enzim aktivitelerinden daha az olduğu, propolis + alkolgrubundaki enzim aktivitesinin ise alkol grubuna oranla arttığı gözlenmiştir. Fakatbunlarda sadce hipokampus ve serebral korteks dokusundaki enzim değişmeleriistatistiksel olarak anlamlı iken serebellum dokusundaki enzim değişimleri istatistikselolarak anlamlı bulunamamıştır.Sonuç olarak; propolisin kuvvetli bir anti oksidan özelliğe sahip olduğu, alkolün artankonsantrasyonlarda oksidatif strese bağlı olarak beyinde öğrenme merkezlerindehasarlara neden olduğu, propolisin içerdiği antioksidan özellikten dolayı alkolünoluşturduğu hasarları tersine çevirici etkiye sahip olduğu sonucuna varıldı.Anahtar Kelimeler: Alkol, Hipokampus, Propolis, T-labirent, Antioksidan Enzimler.

Zümrüt Yılmaz
İnönü University · Institute of Health Sciences
2006
00
Master'sOpen AccessTR

Üridinin analjezik etkisinde kolinerjik reseptörlerin rolü

Ağrı, günlük hayatı olumsuz etkileyen ve vücutta yolunda gitmeyen bir durum olduğunu bildiren sağlık sorunudur. Ağrı eşiğinin kişiden kişiye değişmesi, teknolojinin sürekli gelişim içerisinde olması, analjeziklerin yan etkileri standart bir ağrı tedavisine engeldir. Bu nedenle, çalışmamızda üridinin akut termal ve mekanik nosisepsiyon üzerinde olası analjezik etkisi ve kolinerjik sistemin bu etkideki rolünün incelenmesi amaçlanmıştır. Sprague Dawley erkek sıçanlar kullanılarak çalışma; doz ve deneysel olmak üzere iki aşamada gerçekleştirilmiştir. Doz çalışmasında; intraperitoneal (i.p.) olarak salin ya da 0,1; 0,5; 1 veya 2 mmol/kg üridin uygulamasını takiben 1., 2., 3. ve 4. saatlerde termal ağrı eşiği Tail Flick, Hot Plate ve Plantar Testleri ile, mekanik eşik von Frey Testi ile değerlendirilmiştir. Etkin doz ve zamanın belirlenmesinin ardından deneysel çalışmada; salin veya üridin uygulanmasını takiben 2 saat sonra atropin (5 mg/kg; i.p.) veya mekamilamin (1 mg/kg; i.p.) uygulanmış ve 30 dk sonra termal ve mekanik testler yapılmıştır. Sonuçlar, sıçanlar arasındaki farklılıkları gözeten maksimum olası etkinin yüzdesi (%MPE) cinsinden verilmiştir. Üridinin 1 mmol/kg dozunda verildiği sıçanların en yüksek %MPE değerlerine sahip olduğu, bu dozun özellikle 2. saatte anlamlı antinosiseptif etki sağladığı gözlenmiştir. Kolinerjik sistemin belirlenen analjezideki rolü değerlendirildiğinde hem nikotinik (nAChR'leri) hem de muskarinik (mAChR'leri) asetilkolin reseptörleri inhibisyonunun %MPE değerlerini anlamlı olarak düşürdüğü, dolayısıyla analjezik aktivitede rolü olduğu belirlenmiştir. Ancak nAChR'lerine nazaran mAChR'lerinin, bu analjezide daha etkili olduğu saptanmıştır. Üridinin i.p. uygulamasının akut ağrıda doza bağlı bir analjezik etkiye neden olduğu görülmüştür. Üridinin endojen bir madde olması dolayısıyla minimum düzeyde yan etkiye sahip olabileceği düşünüldüğünden akut ağrının tedavisi için alternatif bir yaklaşım olabileceği öngörülmektedir.

AnaljeziAğrıReseptörler-kolinerjik+1
Sevda Şehzade
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Erkek maraton koşucularında ve tempolu yürüyüş yapan sporcularda egzersiz stres testi ve serum α-CGRP'nin kardiyovasküler stres ve oksidatif stres belirteçleri ile ilişkisi

Fiziksel egzersiz, kardiyorespiratuar zindeliği destekleyen, kardiyovasküler risk faktörlerini olumlu yönde etkileyen yaşam tarzı değişikliğidir. Ağır dayanıklılık egzersizlerinin ise olumlu sağlık etkilerine dair kanıtlar olmasına rağmen, kardiyopulmoner sisteme uygulanan baskı son derece yüksektir. α-CGRP çeşitli kardiyovasküler hastalıklarda kapsamlı bir şekilde incelenmiş ve koruyucu bir etkisinin olduğu desteklenmiştir. Bu çalışmada maraton koşusu gibi ağır dayanıklılık egzersizi yapan bireylerde gelişen biyokimyasal stres belirteçlerinin α CGRP ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya tam mesafeli (42km) mastır maraton koşucuları (n=18), düzenli orta şiddette egzersiz yapan sporcular (n=22) ve düzenli egzersiz yapmayan sedanter (n=19) bireyler dahil edilmiştir. Tüm gönüllülere egzersiz stres testi uygulanıp test öncesi, sonrası ve 2 saat sonrası kan örnekleri alınmıştır. Alınan kan örneklerinde kardiyovasküler risk, kas hasarı, oksidatif stres biyobelirteçleri ile α-CGRP düzeylerine bakılmıştır. Bulgulara göre egzersiz stres testi sonrası tüm gruplarda akut düzeyde α-CGRP ve bazı oksidatif stres parametrelerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttığı görülmüştür. Maraton koşucularında diğer gruplara kıyasla egzersiz stres testi sonrası PC anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Dinamik Tiyol Disülfit parametreleri maraton grubunda diğer gruplara kıyasla tiyoller lehine anlamlı olarak yüksek bulundu. Kas hasarı parametreleri MM grubunda diğer gruplara kıyasla daha düşük bulundu. Sonuç olarak maraton koşucularında her ne kadar kardiyopulmoner sisteme baskı uygulansa da gelişen kardiyovasküler adaptasyonlar, α-CGRP ve antioksidan tiyol gruplarının artması sonucu, oluşan biyokimyasal risk parametreleri ve oksidatif stresi dengeleyerek kardiyovasküler sistem patofizyolojisinde egzersizin faydaları daha önemli bir rol oynamaktadır.

DisülfitlerEgzersizKalsitonin geniyle ilgili peptid+6
Şeyda Nur Dağlı
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Ventral kohlear çekirdek nöronlarının serotonerjik modülasyonu

Dorsal rafeden kaynaklanan serotonerjik nöronların kohlear çekirdeğe yaygın projeksiyonlar gönderdiği bilinmektedir. Anteroventral kohlear çekirdek (AVKÇ) nöronlarında (yıldız ve çalı) bazı serotonerjik reseptör alt tiplerinin (5-HT1A, 5-HT2A ve 5-HT2C) ifade edildiği gösterilmiştir. Bu çalışmada AVKÇ nöronlarının uyarılabilirlikleri üzerine serotoninin etkisi ve bu etkiden sorumlu reseptörler ile iyon kanallarının belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla yukarıda belirtilen reseptör tiplerinin AVKÇ nöronlarında eksprese edilip edilmediğini test etmek için immünohistokimyasal çalışmalar yapıldı. Ayrıca serotoninle nöronların modülasyonu ve söz konusu modülasyonun iyonik temeli elektrofizyolojik yama kenetleme tekniği ile incelendi. İmmünohistokimyasal çalışmalar için 30-35 günlük, elektrofizyolojik çalışmalar için 14-17 günlük yaştaki BALB/c fareler kullanıldı. İmmünohistokimyasal çalışmalarda 5-HT1A ve 5-HT2A reseptörleri, 5-HT2C reseptörlerine göre daha yoğun olarak etiketlenmiştir. Elektrofizyolojik çalışmalarda serotonin yıldız ve çalı tipi hücrelerini sırasıyla 4.93 mV ve 5.78 mV depolarize etmiştir. Serotonin yıldız tipi hücrelerde aksiyon potansiyeli sayısını istatistiksel anlamlı düzeyde arttırdı (n=11, p<0.005). Serotonin reseptörlerinin (5-HT1A, 5-HT2A ve 5-HT2C) antagonistleri sırasıyla WAY 100635 (10 µM), 4F 4PP oksalat (1 µM ) ve SB 242084 (10 µM) her iki hücre tipinde de serotoninin sebep olduğu depolarizasyonu değişik derecelerde azalttı. Serotoninin depolarize edici etkisinin HCN kanalları aracılığıyla olduğu belirlenmiştir. Serotonin uygulaması sonucu yarı aktivasyon voltaj değerini yıldız ve çalı tipi nöronlarda sırasıyla 2.4 mV ve 3.1 mV pozitif yönde (sağa) kaydırdığı belirlenmiştir. Elektrofizyolojik olarak serotoninin Ih akımının kararlı-durum aktivasyon eğrisini depolarizasyon yönünde kaydırarak bu nöronların pasif ve aktif zar özelliklerinin modülasyonuna neden olduğunu göstermektedir.

ElektrofizyolojiFarelerHayvan deneyleri+5
Beytullah Özkaya
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Sisplatinle indüklenen periferal nöropati modelinde mitokondriyal ATP duyarlı potasyum kanal agonisti diazoksitin etkisinin araştırılması

Kanser tedavisinde platin ilaçların, özellikle sisplatinin, en etkili tedaviler arasında yer aldığı gösterilmiştir. Bununla birlikte, ilacın ciddi yan etkileri vardır. Sisplatinin sitotoksik etkileri nedeniyle kullanımı sınırlıdır. Kanser kemoterapisinde en kısıtlayıcı faktörlerden biri nörotoksisitedir. Bu çalışmada, bir periferal nöropati modelini indüklemek için kronik sisplatinuygulaması 3 mg/kg olarak 5 hafta boyunca haftada bir kez intraperitoneal (i.p) olarak uygulanmıştır. Diazoksit, mitokondriyal ATP'ye duyarlı potasyum kanalının seçici bir aktivatörüdür. Diazoksitin sisplatin nöropatisi üzerindeki olası etkilerini belirlemek için bu çalışmada 5 mg/kg ve 35 mg/kg dozlarında 5 hafta boyunca her gün i.p olarak uygulanarak davranışsal nosiseptif deneyler, sinir iletim hızı değerlendirmeleri, oksidatif stres belirteçleri ve proinflamatuar sitokin düzeylerinin yanı sıra hematoksilen-eozin ve masson trikrom boyama ve immunoblot çalışması yapılmıştır. Ek olarak, diazoksit ile sisplatinin birlikte uygulanmasının, sisplatinin antitümöral aktivitesi üzerindeki olası etkisi, sitotoksisite deneyleri ile in vitro olarak değerlendirilmiştir. Sisplatine maruz kalan hayvanlarda mekanik allodini (p<0.001), termal hipoaljezi (p<0.001), motor disfonksiyon (p<0.01) bulunmuştur. Ayrıca siyatik sinirin motorik ileti hızını azaltmıştır (p<0.05) ve CMAP latens süresini (p<0.01) uzatmıştır. Biyokimyasal olarak oksidatif stres belirteçlerinden TOK (p<0.001) ve proinflamatuar sitokin belirteçlerinden TNF-alfa (p<0.001) ve IL-6 (p<0.001) seviyesinin kontrol grubuna kıyasla yüksek olduğu bulunmuştur. Histopatolojik değerlendirmede akson dejenerasyonu, ödem ve fibrozis saptanmıştır. Diazoksit tedavisi ile, sisplatinin neden olduğu bu yan etkilerin hafiflediği tespit edilmiştir. In vitro deneylerde, diazoksitin, sisplatinin antitümöral etkinliğini azaltmadan iyileştirici etkilere sahip olduğu bulunmuştur (p<0.0001). Sonuç olarak, diazoksitin sisplatin nöropatisinin semptomlarını davranışsal, elektrofizyolojik, biyokimyasal ve histopatolojik olarak iyileştirdiği tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Sisplatin nöropatisi, diazoksit, ATP duyarlı potasyum kanalları, sinir ileti hızı, in vivo deneyler

MitokondrilerNöropatilerPotasyum kanalları+4
Sena Çevik
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Parkinson fare modelinde zorunlu egzersizin leptin ve nöropeptid Y üzerine etkisi

Parkinson hastalığı, substantia nigra pars compactadaki dopaminerjik nöronların ilerleyici kaybıyla karakterize yaygın bir nörodejeneratif bozukluktur. Parkinson hastalarında karakteristik olarak görülen semptomlar, hastaların yaşam kalitesini önemli oranda azaltmaktadır. Mevcut tedavi yöntemleri semptomatik rahatlamayı sağlayan dopamin nörotransmisyonunu arttırmayı hedeflemektedir ancak hala kesin bir tedavi bulunmamaktadır. Aerobik egzersizin Parkinson hastalığında motor semptomları azalttığı kanıtlanmıştır. Ayrıca, son zamanlarda Parkinson hastalığında leptin sinyallemesinin ve nöropeptid Y'nin nörotrofik ve nöroprotektif işlevlerine dair kanıtlar artmaktadır. Bu nedenle egzersizin Parkinson hastalığında Nöropeptid Y ve leptin üzerindeki etkisini histolojik, biyokimyasal olarak ve in vivo deneylerle araştırmayı amaçladık. Bu çalışmada, 8-10 haftalık C57BL/6 tip erkek farelere zorunlu egzersiz protokolü uygulanarak motor ve motor olmayan semptomlar; çubuk testi, rotarod testi, açık alan testi ve yükseltilmiş artı labirent testi ile değerlendirildi. Striatum dokusundaki hücreler hematoksilen-eozin boyama sonrası incelendi. Leptin ve nöropeptid Y seviyeleri enzime bağlı immünosorban aktivite tayini kitleri aracılığıyla ölçüldü. Parkinson hastalığındaki semptomatik değişimler araştırıldı. Sonuçlarımız, egzersizin PH'de NPY seviyelerini anlamlı şekilde değiştirmediğini gösterirken striatal leptin ekspresyonunun, sağlıklı kontrollere ve egzersiz yapmayan Parkinson grubuna kıyasla endojen olarak arttırdığını (p<0.05) kanıtladı. Anksiyete ve depresyon düzeyi, egzersiz yapmayan Parkinson grubunda en fazlaydı. Egzersiz yapan Parkinson grubunun hücreleri yapmayanlara kıyasla daha sağlıklıydı ve nörofibril kaybı daha azdı. Egzersizin nörokorumasına leptinin aracılık ettiğini, sağlıklı durumda egzersiz merkezi leptin ekspresyonunu anlamlı olarak değiştirmezken Parkinson hastalığında egzersizin leptin aracılı nörokoruyucu etki gösterdiğini bulduk. Anahtar Kelimeler: Parkinson Hastalığı, NPY, Leptin, Zorunlu egzersiz, MPTP

Antiparkinson ajanlarEgzersizFareler+4
Hatice Kübra Yiğit
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Viteksin'in yüksek yağlı diyet ve streptozotosinle oluşturulmuş tip 2 diyabetik sıçanlar üzerindeki etkisinin araştırılması

Tip 2 diyabet; insülin salgılanmasında ve/veya insülinin etkisinde bozulmaya bağlı olarak hiperglisemi tablosu ile seyreden metabolik bir hastalıktır. Dislipidemi diyabette kardiyovasküler hastalık riskine katkıda bulunmaktadır. Diyabetik dislipidemi artmış TG, azalmış HDL-K seviyeleri ile karakterizedir. PPARγ ve NF-κB insülin sinyallenmesi ve inflamasyonda yer alan transkripsiyon faktörleridir. Viteksin flavanoid glikozit olup antiobezite, antioksidatif ve antiinflamatuar özelliklere sahiptir. Bu çalışmada viteksinin yüksek yağlı diyet ve streptozotosinle oluşturulmuş tip 2 diyabetik sıçanlar üzeirndeki etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Sprague Dawley türü sıçanlar; kontrol (n=7), viteksin (n=7), diyabet (DM) (n=7) ve DM+Viteksin (n=7) olmak üzere 4 gruba ayrılmışlardır. Kontrol ve viteksin grubuna standart pelet yem, diyabet ve DM+Viteksin grubuna yüksek yağlı diyet uygulanmıştır. Sıçanlara 4 hafta sonra streptozotosin (STZ) 40 mg/kg intraperitoneal uygulanarak diyabet oluşturulmuştur. Çalışmanın son 1 haftasında viteksin 60 mg/kg dozunda oral gavaj yoluyla uygulanmıştır. Sıçanların kan glukozu, insülin, HOMA-IR, lipit profili (total kolesterol, trigliserit, HDL kolesterol, LDL kolesterol), ALT, AST, serumda, karaciğer ve böbrek dokusunda PPARγ NF-κB seviyeleri incelenmiştir. DM+Viteksin grubu sıçanlarda kan glukozu, trigliserit, total kolesterol, seviyelerinde anlamlı azalma saptanırken, HDL kolesterol seviyelerinin viteksin ile arttığı saptandı (p<0.05). Viteksinin insülin seviyelerini arttırdığı saptandı. LDL kolesterol seviyesine viteksinin düşürücü etkisi görülmedi. ALT, AST seviyeleri, karaciğer dokusunda PPARγ değerleri, serumda ve böbrek dokusunda NF-κB değerleri açısından anlamlı farkın oluşmadığı tespit edilmiştir (p>0.05). Sonuç olarak viteksinin kan şekeri ve lipit parametreleri üzerinde iyileştirici etkisi olduğu, serumda PPARγ seviyelerini arttırarak hücrelere glikoz girişini arttırabileceği, karaciğer üzerinde toksik etkisinin olmadığı, antiinflamatuar etkisinin olabileceği, böbrekte ise renoprotektif etkisi olabileceği söylenebilir. Anahtar sözcükler: NF-κB, PPARγ, Tip 2 diyabet, viteksin, yüksek yağlı diyet

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-deneyselDiabetes mellitus-tip 2+5
Seyhan Karabay Ildız
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Yüksek yağlı diyet ile beslenen ve tam kat deri defekti modeli oluşturulan sıçanlarda laktoferrinin araştırılması

Laktoferrin, süt protein ailesinin bir üyesi olup çok çeşitli biyoaktiviteleri bulunmaktadır. Bu çalışmada da laktoferrinin yara iyileşmesi üzerine etkisi araştırıldı. Bu amaçla 48 adet 250-300 gram ağırlığında Erkek Sprague-Dawley (SD) Rat; Kontrol (K) (n =8), Tam kat deri defekti modeli (TK) (n =8), sığır laktoferrin (bLf) (n= 8) ve Yüksek Yağlı Diyet (YYD) + sığır laktoferrin (bLf) (n =8), Yüksek yağlı diyet (YYD)+Tam kat deri defekti modeli (TK) (n=8), YYD+Tam kat deri defekti modeli (TK) + sığır laktoferrin bLf (n=8) olmak üzere 6 gruba ayrılmıştır. Kontrol grubu ratlar standart pelet yemle ad libitum olarak beslenmiştir. Yüksek yağlı Diyet + bLf ve Yüksek yağlı diyet +Tam Kat deri defekti + bLf grubu ratlara, yüksek yağlı diyet ve sığır laktoferini yeme katılarak oral yol ile verilmiştir. Deneysel çalışmada tüm gruplarda 1., 4., 7., 10., 14., 17. ve 21. günlerde canlı ağırlık artışları ölçülmüştür. TK, YYD+ TK ve YYD+TK+ bLf gruplarına tam kat deri defekti modeli oluşturulmuştur. Tam kat deri defekti oluşturulan gruplardaki deney hayvanları, 1. ve 21. günde makroskopik olarak görüntülenip yara yüzey alanları ölçülerek karşılaştırılmıştır. 1. günde gruplar arasında herhangi anlamlı bir fark bulunamamışken, YYD+TK+bLf grubunun 21. günde yara alanı TK ve YYD+TK grubuna göre daha küçük yara yüzey alanı ölçülmüştür (p<0.05). Laktoferrin verilen grubun yara alanları diğer gruplara göre daha hızlı bir şekilde kapanmıştır. Postoperatif 21. günde gruplardaki sakrifiye edilen tüm sıçanlardan alınan serumlar biyokimyasal olarak değerlendirilmiştir. Grupların serum IL-6 protein miktarlarına bakıldığında 21. günde YYD+TK+bLf grubunda en fazla, en düşük ise TK grubunda diğer biyokimyasal parametremiz olan serum VEGF protein miktarlarına bakıldığında 21. günde YYD+TK+bLf grubunda en fazla, en düşük ise TK grubunda ölçülmüştür (p<0.05). Sonuç olarak deneysel çalışma sonucunda elde edilen veriler, laktoferinin tam kat deri defekti oluşturulmuş sıçanlarda yara iyileşmesi sürecini hızlandırdığını göstermektedir.

DeriDiyetDiyet yağları+5
Gönül Sena Yıldırım
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Non alkolik yağlı karaciğer hastalığı oluşturulan HEPG2 hücre hattında hispidulinin lipid parametrelerine ve AMPK, SIRT1 düzeylerine etkisinin incelenmesi

Bu çalışmada amacımız doğal flavonoid bir bileşen olan hispidulinin oleik asitle indüklenen Non alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH) modeli oluşturulan HepG2 hücre kültüründe Trigliserid (TG), Total Kolesterol (TK), Alanin aminotransferaz (ALT), Aspartat aminotransferaz (AST), Adenozin Monofosfat ile aktive edilen protein kinaz (AMPK) ve Sirtuin 1 (SIRT1) düzeylerine etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Hispidulin 40 µM konsantrasyonunda TG (p=0,001), TK (p=0,003), ALT (p<0,001), AST (p=0,012) düzeylerini oleik asit grubuna göre anlamlı azaltmış ama oleik asit grubuna göre AMPK seviyesinde (p=0,796) ve SIRT1 seviyesinde (p=0,017) beklenen artış olmamıştır. Bu sonuçlar ışığında hispidulin NAYKH' da etkili olabileceği ama bunu hangi yolaklar üzerinden yaptığının halen net olmayıp bunu göstermek için ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

AMPKGenlerHispidulin+5
Bircan Aslan
Gaziantep University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel parkinson fare modelinde oridoninin oksidatif stres parametreleri üzerine etkisi

Dopaminerjik nöronların ilerleyici kaybıyla oluşan Parkinson hastalığı dünyada en sık görülen ikinci nörodejeneratif hastalıktır. L-dopa tedavisi ile semptomatik tedavi edilmesi dışında bilinen kesin bir tedavisi yoktur ancak hastaların hayat kalitesini arttırmak amacıyla çeşitli tedavi yöntemlerinin varlığı daima araştırılmaktadır. Rabdosia rubescens'ten elde edilen oridonin anti-inflamatuar, antibakteriyel, antitümoral gibi çeşitli farmakolojik ve biyolojik aktivitelere sahip bir bileşiktir. Alzheimer üzerine etkisinin incelendiği birkaç çalışmada, oridoninin sinaptik kayıpları önlediği, uzamsal öğrenmeyi ve hafıza bozukluklarını iyileştirdiği bildirilmiştir. Bununla birlikte, PC12 hücrelerinde MPTP ile indüklenen hasara karşı etkisi araştırılmış ve oridoninin reaktif oksijen türlerinin sayısını azalttığı, glutatyon seviyesini yükselttiği, antioksidan enzim aktivitelerini arttırdığı bulunmuştur. Biz de bu çalışma ile MPTP ile indüklenmiş Parkinson fare modelinde, oridoninin motor ve motor olmayan semptomlar ile oksidatif stres üzerindeki etkisini incelemeyi amaçladık. Bu çalışmada, 8-10 haftalık, C57BL/6 erkek fareler (n=6) 3 gruba ayrıldı: 1) Sham grubuna yalnızca oridonin çözücüsü verildi, 2) MPTP grubuna MPTP (intraperitonel) verilerek Parkinson hastalık modeli oluşturuldu, 3) MPTP+oridonin grubuna önce MPTP verilerek Parkinson hastalık modeli oluşturuldu, daha sonra 15 gün boyunca 10 mg/kg oridonin verildi. Motor semptomlar ve bradikinezi değerlendirmesi rotarod performans testi ve çubuk testi ile, anksiyete ve depresyon ise yükseltilmiş artı labirent testi ve açık alan testi ile yapıldı. Deney sonunda striatum dokusunda SOD, GSHPx, Nrf-2 ve MDA seviyeleri ELISA yöntemiyle belirlendi. Striatum ve substantia nigra bölgelerinde hematoksilen eozin boyama ile hücre sayıları, hücresel bozulmalar incelendi. Sonuçlarımızda, Parkinson fare modelinde oridonin tedavisinin, lokomotor aktivite ile anksiyete, depresyon benzeri davranışlar üzerinde iyileştirici etkisinin bulunmadığı ancak oridonin tedavisi alan grupta antioksidan seviyelerinin, MPTP grubuna göre arttığı ve oksidatif hasar belirteçlerinin azaldığı belirlenmiştir. Histopatolojik bulgularımız ise MPTP uygulanan farelerin nöronlarında nörofaji ve dejenerasyonun görüldüğünü, substantia nigra ve striatumdaki hücre sayılarında önemli derecede azalma olduğunu, ayrıca MPTP+oridonin grubunda nörofaji görülmemekle birlikte, MPTP grubuna göre daha hafif şiddette nöronal dejenerasyon izlendiğini gösterdi. Sonuç olarak, oridoninin parkinsonun motor ve motor olmayan semptomlarında belirgin bir iyileşme sağlayamadığı ancak oksidatif stresi azaltabileceği ve oksidatif stres sonucu oluşan hasara karşı nöroprotektif bir ajan olabileceği gösterilmiştir.

FarelerHayvan deneyleriMPTP+5
Kübra Yiğit
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessEN

Electrophysiological investigation of transient receptor potential melastatin-2 and 8 (Trpm2 and trpm8) channels in the mice dorsal raphe nucleus serotonergic neurons

Dorsal raphe nucleus, a major component of brain serotonergic system, not only plays a regulatory role in all body physiological processes but has an important implication in the pathophysiology of anxiety and depressive disorders, a major mental health problem worldwide, as well. Besides being the main source of serotonergic innervation to forebrain, dorsal raphe nucleus (DRN) contains 70% of brain serotonergic (5-HT) neurons. We aimed to study presence and physiological implications of TRPM8 and TRPM2 channels in DRN 5HT neurons using an electrophysiological patch clamp technique. We investigated the effects of TRPM8 agonist/ antagonist, menthol and AMTB, and TRPM2 agonist/ antagonist, ADPR/ 2-APB and ACA on the passive and active properties of the DR 5-HT responsive neurons in the coronal slices of the raphe nucleus from mice (BULB/c strain) of between 13 and 17 postnatal days after their exposure to serotonin. Application of serotonin caused hyperpolarization of DR neurons by 5.21 mV (n=24, p< 0.005). The mean membrane input resistance decreased significantly (n=22, p<0.002). Menthol resulted in depolarization of the 5-HT responsive neurons by 7 mV (control: -67.23mV, menthol: -60.74mV (n=22, p< 0.005). Pretreatment of 5-HT responsive cell with AMTB resulted in partial reversal of the cell membrane potential from control mean value -69.2±2 mV to -65±3.13 mV (n=12, p<0.005). On the contrary to our expectation ACA and 2-APB resulted in depolarization of 5-HT putative cells (n=13, p<0.05, n=11, p<0.05) respectively. In conclusion, the electrophysiological data indicates the presence of TRPM8 channel in DR 5-HT responsive neurons.

Dorsal raphe nucleusNeuronsPatch-clamp method+4
Afıfa Najat
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Oligodendrosit hasarı ve bağırsak mikrobiyom çeşitliliği arasındaki ilişkinin araştırılması

İnsan ve hayvan çalışmaları bağırsak mikrobiyomunun, demiyelinizan hastalıkların patolojisinde rol oynayabileceğini göstermiştir. Bu konuda yürütülen çalışmaların hemen tamamı, bağırsak florasındaki bozulmayla indüklenen enflamatuvar süreci merkeze alarak demiyelinizan patogenezi açıklamayı denemiştir. "Bağırsak-beyin aksı" kavramının yol açtığı anlayış, bağırsak florasındaki bozukluğun tek yönlü olarak merkezi sinir sistemi üzerine etkilerini araştırmaya yoğunlaştırmıştır. Bununla birlikte, söz konusu aksın iki yönlü çalışıp çalışmadığı test edilmemiştir. Dolayısıyla, bu çalışmada, belleğin glial bileşeni olan miyelin ile bağırsak florası arasındaki ilişki, alfa-sinüklein, interlökin-3 ve tümör nekroz faktör-alfa belirteçlerinin kontrolünde, iki yönlü olarak araştırılmıştır. Bağırsak florasındaki bozulmanın miyelin üretimine etkisi polimeraz zincir reaksiyonu ve ELISA yöntemleriyle araştırılmasının yanında, hipokampal miyelin hasarının bağırsak florasına etkisi metagenomik sekanslama yapılarak incelenmiştir. Ayrıca, bağırsak disbiyozu ve miyelin hasarı arasındaki iletişimin, bellek ve motor performans üzerine etkisi davranış labirentleriyle test edilmiştir. Elde edilen bulgular, antibiyotikle indüklenen bağırsak disbiyozunun hipokampal temel miyelin proteini, p=.001, ve oligodendrosit spesifik protein, p=.158, üretimini baskıladığını göstermektedir. Diğer taraftan, hipokampal miyelin hasarının; vagus örneklerinde alfa-sinüklein, p=.001, ve kolon örneklerinde alfa-sinüklein, p=.014, tümör nekroz faktör-alfa, p=.035, ve interlökin-3, p=.016, seviyelerini arttırarak, bağırsak disbiyozuna yol açtığı bulunmuştur. Benzer şekilde, antibiyotik kullanımıyla indüklenen bağırsak disbiyozunun, kolon dokusu klaudin 5 protein seviyesini azalttığı tespit edilmiştir, p=.001, ve böylelikle bağırsak içerisindeki enflamasyonun, artmış plazma alfa-sinüklein, p=.001, seviyesi ile endike bir şekilde, sistemik dolaşıma sıçrayabildiği önerilmiştir. Davranış seviyesinde, miyelin hasarının uzamsal bellek performansını bozduğu ve anksiyete-benzeri davranışların ifadesinde artışa yol açtığı gün yüzüne çıkarılmıştır. Sonuç olarak, miyelin'in statik ve demiyelinizan bozukluklarla yalnızca klinik olarak ilişkili olduğu varsayımı artık geçerliliğini yitirmektedir. Giderek artan bir biçimde öğrenme fizyolojisi literatürüne nüfuz eden "miyelin plastisitesi" kavramı, sinaptik bellek teorisinin "bağırsak-beyin aksı" çalışmalarına dahil edilmiştir. Böylelikle, demiyelinizan hastalıkların açıklanamayan erken bellek bozukluğu semptomlarına, hipotetik açıklama ve deneysel çözümler sunabilecek "miyelin-mikrobiyom aksı" kavramsal bir bulgu olarak ortaya çıkmıştır.

BellekBellek analiziGastrointestinal mikrobiyom+6
Mehmet Bostancıklıoğlu
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Obez bireylerde MUC1, NF-κB ve Hba1c değerlerinin obez olmayan bireylerle seviyelerinin değerlendirilmesi

Obezite, ölüm oranlarının artmasına ve sağlık harcamalarının ağırlaşmasına neden olan en popüler sağlık sorunlarından biridir. Müsin1 (MUC1), transmembran müsin ailesinin bir üyesidir. Nüklear Faktör Kappa B (NF-κB), ise bağışıklık ve inflamatuar yanıtların ana düzenleyicisidir. Transmembran müsinlerin sitozolik kuyrukları, NF-κB'nin inflamatuar yollarını aktive eder. Obeziteye bağlı olarak gelişen inflamasyon durumunda NF-κB artışı ve buna bağlı olarak MUC1 artışı beklenebilir. Hemoglobin A1c (HbA1c) ortalama eritrosit ömrü olan önceki 120 günün glisemik geçmişi hakkında bilgi verir. Diyabeti olmayan obez bireylerde HbA1c artışı beklenmektedir. Obezite tanısı konurken en sık kullanılan yöntemlerden olan Beden Kütle İndeksi (BKİ), boyun metre cinsinden karesinin kiloya bölünmesiyle elde edilir. Çalışmamızda obez grup olarak adlandırılan, 18-65 yaş arası grup, 13 erkek ve 27 kadından oluşmaktadır. Kontrol grubumuz ise 18-65 yaş arası 14 erkek 26 kadından oluşmaktadır. Her iki grub da diyabeti olmayan bireylerden seçilmiştir. Obez olan hasta grubumuz BKİ >30 kg/m2 olan, bel çevresi erkeklerde >94 cm, kadınlarda >80 cm olan bireyler (n=40) ve kontrol grubu olarak tanımlanan grubumuz, BKİ<25 kg/m2 olan, bel çevresi erkeklerde <94 cm, kadınlarda <80 cm olan bireyler (n=40) arasında yapılmıştır. Obez ve kontrol grubu arasında MUC1, NF-κB ve HbA1c değerleri karşılaştırılmıştır. Bu parametreler için biyokimya ve genetik analizler yapılmıştır. Ayrıca bireylerde glikoz, alanin amino transferaz (ALT), aspartat amino transferaz (AST), düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL) kolesterol parametreleri analiz edilmiştir. Yaptığımız çalışma sonucu biyokimya ve genetik analizlere göre, obez olan bireylerde MUC1, NF-κB ve HbA1c obez olmayan bireylere göre anlamlı olarak daha fazla bulunmuştur (p<0,05). İkili Korelasyon Testlerinde MUC1 ile BKİ ve bel çevresi arasında anlamlı olarak fark bulunmuş ve bu sonuç sayesinde MUC1 ve obezite ilişkisi ortaya koyulmuştur. Glikoz, ALT, AST, LDL kolesterol değerlerinde ise anlamlı olarak bir farklılık saptanamamıştır.

Beslenme değerlendirmesiHemoglobin A-glikolizeMüsinler+2
Müjde Fadıloğlu
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Habituel spontan abortus ve kötü obstetrik anamnez olgularında kromozomal polimorfizm

ÖZET Habituel Spontan Abortus ve Kötü Obstetrik Anamnez Olgularında Kromozomal Polimorfizm Kromozomal polimorf izmin habituel spontan abortus (HSA) ve kötü obstetrik anamnez (KOA) denek gruplarında yeri ve önemini anlamak amacıyla yapılan bu çalışmada C- ve NOR-bantlama yöntemleri uygulandı. Denek ve kontrol grupları 30 'ar çiftten oluşturuldu (toplam 180 kişi). Her vakadan 20 metafaz plağı değerlendirildi. C-bantlama yönteminde kromozomların sentromer bölgeleri ile Y kromozomunda uzun kolun 1/2-1/3 distal kesimi koyu boya almaktadır. Özellikle 1,9,16 ve Y kromozomunda boyanan heterokromatin bölgeler polimorfizm göstermektedir. Çalışmamızda kromozomlardaki heterokromatin bölgelerin boyutları 5 puanlık sisteme göre değerlendirildi. Sonuçta, denek grupları (HSA ve KOA) ile kontrol arasındaki fark, Ki- kare yöntemine göre anlamlı bulundu. NOR-bantlama yönteminde akrosentrik kromozomların (13, 14, 15, 21, 22) kısa kolları koyu boyanmaktadır. NOR-bantlama yönteminde bant örüntüleri sayı ve boyut açısından polimorfizm göstermektedir. İnsanda görülen ortalama NOR sayısı 4 -10 'dur. Yapılan istatistiksel değerlendirme sonucu, HSA grubu kadınlarında 21., erkeklerinde ise 22. kromozom dışında aradaki fark anlamlı bulunmadı. Sonuç olarak; seçilen denek gruplarında G-bantlamanın yanı sıra NOR ve özellikle de C-bant yapılması uygun görülmektedir. Anahtar Sözcükler: Kromozom, Polimorfizm, C-bantlama, NOR- bantlama. VIII

AbortusKromozom bantlamaPolimorfizm-genetik
Nilgün Tanrıverdi
Çukurova University · Institute of Health Sciences
1999
00
DoctorateOpen AccessTR

Davranışın kalıtsal temelinin Balb/c ve C3 H/Hen Bom soyu fareleri ile bu farelerin melezleri ve kaymeralarında incelenmesi

ÖZET Davranışın kalıtsal temelinin Balb/c ve C3HZHenBom Soyu Fareleri ile Bu Farelerin Melezleri ve Kaymeralarında İncelenmesi Davranışın kalıtsal ve çevresel faktörler tarafmdan şekillendirildiği bilinmektedir. Davranışın genetik temeli konusunda yapılacak araştırmalarda ideal modeller, bir yandan tek yumurta ikizleri iken diğer yandan genomun melez olmayıp aksine, iki aynı genomun tek bir bedende, herhangi bir sinir devresinin birbirini tamamlayan parçalarını aynı ama tümleşik şekilde oluşturduğu kaymerik canlılar olacaktır. Bu çalışmada, iki inbred fare soyu kullanarak oluşturulan kaymeralarda ve 1. kuşak melezlerde fare soylarında farklılık gösteren davranışların incelenmesi amaçlandı. Embriyonik agregasyon yöntemi ile kaymerik fareler oluşturuldu ve davranış fizyolojisinde sıkça kullanılan bir dizi test, iki inbred fare soyu ve bu farelerden üretilen melez ve kaymeralara uygulandı. Sonuçlar, inbred fare soylarında kimi testlerin sonuçlarında farklılık olsa da bu testlerin kaymerik fareleri ayırt etmede yetersiz kaldığını göstermektedir. Anahtar Sözcükler: Kaymera, Davranış, Üreme fizyolojisi, Davranış fizyolojisi

Kerem Tuncay Özgünen
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2004
00
DoctorateOpen AccessTR

Nikel, magnezyum, kobalt, kadmiyum, çinko klorür'ün teratojenik; embriyotoksik etkilerinin fetax testi kullanılarak xenopus laevis'te araştırılması

ÖZET Nikel, Magnezyum, Kobalt, Kadmiyum, Çinko Klorür'ün Teratojenik; Embriyotoksik Etkilerinin Fetax Testi Kullanılarak Xenopus Laevîs'te Araştırılması Bu çalışma divalan katyonlar kadmiyum, nikel, kobalt, çinko ve magnezyum'un malformasyona neden olup olmadığını ve bu katyonlardan magnezyum ve çinko' nun kadmiyum, nikel ve kobalt ile muamele edildiğinde Xenopus laevis embriyosunun toksisitesini azaltıp azaltmadığını bulmak için yapılmıştır. Xenopus embriyoları geç blastula safhasından sonra 4 gün, çeşitli derişimlere (Cd, Cd+Mg, Cd+Zn, Cd+Mg+Zn; Ni, Ni+Mg, Ni+Zn, Ni+Mg+Zn; Co, Co+Mg, Co+Zn, Co+Mg+Zn; Mg, Mg+Zn; Zn, Zn+Mg) maruz bırakılmıştır. Bu statik yenileme testinde 96 saat sonunda kullanılan bitim noktaları yaşama, malformasyon, yüzme yeteneği, deri pigmentasyonu ve büyüme- gelişme evresidir. Ayrıca bu divalan katyonların teratojenite indeksine bakılmıştır. Çalışmada kadmiyum, nikel, kobalt, çinko ve magnezyum'un teratojenite indeksi sırası ile 8.6, 24.4, 625, 7.9 ve 360 olarak bulunmuştur. Sonuçlar bu katyonların şiddetli teratojen olduğunu göstermiştir. Bu divalan katyonlarda teratojenisite; lipid peroksidasyonu, DNA hasarı ve enzim inhibisyonu ile oluşur. Genelde çinko ve magnezyum'un çeşitli kimyasal maddelerin olası toksik ve karsinojenik etkilerini azalttığı bilinmektedir. Çalışmada sabit ve artan derişimlerde çinko (40 p,g/L, 10, 100, 250, 500 jLimol/L) ve magnezyum (40 mmol/L, 5, 50, 500,5000 p.mol/L) kullanılmıştır. Sonuçta Xenopus embriyolarında ölüm oranı azalmıştır (p<0.001, p<0.0001). Yabancı maddelere karşı vücudu koruyucu birçok mekanizma vardır. Bu mekanizmalar kalsiyum regülasyonu, metallotioneinler, ısı- şok proteini, stresle aktive olan protein kinazlar, monooksijenaz sistemi, glutatyon sistemi ve vitamin E'dir. Bizim fikrimiz bu koruyucu mekanizmaların magnezyum'un ve çinkonun varlığında arttığıdır. Anahtar Sözcükler: Çinko, Embriyotoksisite, FETAX, Magnezyum, Teratojenite İndeksi XXV

Ayper Boğa Pekmezekmek
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2004
00
DoctorateOpen AccessTR

Pre-eklamptik ve eklamptik gebelerde bazı humoral faktörlerin araştırılması

ÖZET Preeklampsi ve eklampsi gebeliğin en ağır komplikasyonlarmdandır. Anne ve bebek mortalite nedenlerinin başında yer almaktadırlar. Bu çalışmada bu hastaların serumlarında olayın patogenezinde etkin olabilecek humoral bir faktörün varlığı araştırıldı. Yine bu hastaların plazmalarında da var olan bazı hümoral faktörlerin doğum öncesi ve sonrası miktarları belirlendi. Ayrıca aynı hasta grubunun doğum öncesi ve sonrası trombosit sayısındaki değişiklikler saptandı. Yukardaki bütün parametreler normal gebelerle karşılaştırılarak çalışıldı. Pre-eklamptik ve eklamptik gebeler ile normal gebelerin doğum öncesi serumlarında absorbsiyon işlemini takiben yapılan elektroforez testlerinde normal protein bandlarından farklı herhangi bir band gözlenmedi. Belki de etiopatogenezde etkin olan hümoral bir faktör hastalığın herhangi bir döneminde ortaya çıkmakta ancak, bu dönemi saptamanın zorluğu nedeniyle gözelnememektedir. Bu çalışmada ve bu konuda yapılan çalışmaların çoğunda pre- ejclampsili ve eklampsili hastaların doğum öncesi plazma fibronectin, PF-4 ve B-TG düzeylerinin normal gebelere oranla arttığı saptanmıştır. Bu parametreler ile ilgili bulguların tüm 50çalışmalarda uygunluk göstermesi bu hastalarda muhtemelen trombosit aktivasyonunun ve dolayısıyla pıhtılaşma olayının artmış olabileceğini düşündürmektedir. Yine bu çalışmada pre-eklampsili ve eklampsili hastaların doğum öncesi ve sonrası trombosit sayısının normal değerden düşük olduğu gözlendi. Bu da pre-eklampsili ve eklampisili gebelerde trombositopeninin var olduğunu, ancak bu azalmanın kemik iliğindeki hızlı tromsosit üretimi ile maskelendiği kanısını uyandırmaktadır. 51

EklampsiGebelikPreeklampsi
Salih Çetiner
Çukurova University · Institute of Health Sciences
1992
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kurbağa yumurta modelinde fertilizasyondan birinci yarıklanmaya kadar olan evredeki membran potansiyel değişimleri ve bu değişimlerin iyonik temeli

61 7. ÖZET Bir yumurtanın başarılı olarak fertilize olabilmesi, türlerin çoğunda, yalnızca bir sperm tarafından döllenmesine bağlıdır. Bu şartın sağlanabilmesi için yumurtada polispermiye karşı blok mekanizmaları geliştirilmiş olup, bunlardan ilki Fertilizasyon potansiyeli ile sağlanan geçici elektriksel blokdur. Bu çalışmada Rana cameranoi türü kurbağa yumurtasındaki fertilizasyon potansiyeli ile birinci yarıklanmaya kadar olan evrede gelişen membran potansiyel değişimlerine ait iyonik temellerin incelenmesi amaçlanmıştır. Hücre içi kayıt tekniği kullanılarak fertilizasyondan birinci yarıklanmaya kadar olan evredeki membran potansiyel değişimleri sürekli olarak gözlenmiştir. Standart solüsyon olarak % 10 Ringer kullanılırken, membran potansiyel değişimlerine Na+ ve Ca+2'nm etkilerinin incelenebilmesi için bu iyonlara ait dış ortam yoğunlukları değiştirilmiş, K+ ve Cl"'na ait etkiler için ise bu iyonların kanal blokerleri kullanılmıştır (sırasıyla, TEA ve SITS). Çalışmamızdan elde edilen sonuçlar şöyledir: Döllenmemiş yumurtaya ait membran potansiyelini temelde K+ etkilemekte iken, spermin yumurtayı aktive etmesi ile gelişen fertilizasyon potansiyelinde (FP) Cl" etkisi ön plana çıkmaktadır; K+, FP'ne klora göre daha az katkıda bulunmaktadır. Na+ FP'nin oluşumuna direkt katkıda bulunmamakta, ancak dış ortam Na+ yoğunluğu azaltıldığında pik fertilizasyon potansiyel (FPp) değerini düşürmektedir. Dış ortamdaki Ca+2'un FP üzerinde anlamlı bir etkisi olmayıp, kalsiyumsuz solüsyonlarda döllenmiş yumurta, normal gelişmesini sürdürebilmektedir. Hücre dışındaki Ca+2, polispermiyi önleyen elektriksel ve mekanik bloklara herhangi bir katkıda bulunmamaktadır. Fertilize olmuş yumurtanın zar potansiyeli (MPf), birinci yarıklanmaya kadar anlamlı bir değişiklik göstermemektedir. Birinci yarıklanma sırasında gelişen hiperpolarizasyondan (faz 1) temelde K+; pik hiperpolarizasyonu takip eden ve membran potansiyelinin62 tekrar stabil bir değere dönmesini de kapsayan ikinci fazdan ise Na+ ve Ca+2 sorumludur. Fertilizasyon potansiyelinden sorumlu temel iyon olan klor, yarıklanma döngüsüne ait hiçbir parametreyi anlamlı olarak etkilememektedir.

FertilizasyonMembran potansiyelleriOvum+2
Şeref Erdoğan
Çukurova University
1995
00
Master'sOpen AccessTR

Zebrabalığı' nın (Brachydanio Rerio) embryolojik gelişimi üzerine kadmiyum klorür ve çinko klorür gibi çevre kirleticilerinin etkileri

oz Bu çalışmada Zebrabalığı'nın blastula safhasındaki embryoları statik yenileme işlemi kullanılarak çinko klorür ve kadmiyum klorürün değişik konsantrasyonlarıyla 15 gün süreyle temas ettirilmiştir. Her iki maddenin çok yüksek konsantrasyonlarda gastrulasyonu inhibe ettiği, düşük konsantrasyonlarda ise; ödem, vertebra defekti ve hemoraji gibi anomaliler oluşturduğu gözlenmiştir. LC5Ü değeri (probit analizi kullanılarak) çinko klorür için 1.36 mg/L, kadmiyum klorür için 0.36 mg/L olarak hesaplanmıştır. Çinko klorürün kadmiyum klorürden yaklaşık iki üç kat daha yüksek konsantrasyonlarda benzer etkiler göstermesi, çinko klorürün kadmiyum klorüre göre daha az toksik olduğunu düşündürmektedir. Ancak koryondan çıkış yönünden tamamen farklı bir durum olduğu (çinko klorürün koryondan çıkış zamanı üzerine kadmiyum klorüre göre daha etkili olduğu) gözlenmiştir. Genel olarak kadmiyumun tüm canlılarda muhtemel toksik ve karsinojenik etkilerinin çinko tarafından azaltıldığı bilinmektedir. Ancak çalışmamızda kadmiyum klorürün 0.5 mg/L konsantrasyonunda görülen toksik etkilerinin, değişik konsantrasyonlarda çinko klorürün kadmiyum klorürle beraber kullanılmasına rağmen değişmediği saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Brachydanio rerio, Embryo-larva, Toksisite, Çinko, Kadmiyum. vı

KadmiyumSu kirliliği-kimyasalZebra balığı+3
Melek Küçükoğlu
Çukurova University · Institute of Health Sciences
1996
00
Master'sOpen AccessTR

Dış ortamda yer alan çeşitleri kimyasal kirliliklerin embriyo gelişimi üzerine etkisini değerlendirmede FETAX testinin değeri

oz Xenopus laevis türü kurbağalar son yıllarda gitikçe daha fazla kullanılmaktadır. Laboratuvarımıza 1993 yılında ilk kez getirilen Xenopus cinsi kurbağalarda yaptıg'ımız ilk çalış, malar, bu hayvanların laboratuvar koşullarına uyumunu sağlamak üzere çeşitli parametrelerin incelenmesi şeklinde olmuştur. Bu verileri elde ettikten sonra, asıl amacımız olan FETAX testini gerçekleştirebilmek için çalış, malar yapılmış 3 tır. Xenopus 'un Laboratuvar koşullarına uyumunu sağlamak üzere sıra ile sıcaklık, beslenme, havalandırma, mekan faktörü, randomize alman yumurtalarda döllenmişlik oranı ve aynı indüklemede saat başı toplanan yumurtalarda evre fakları incelenmiştir. FETAX testini gerçekleştirmek için kimyasal olarak lityum tuzu seçilmiş ve çeşitli pilot çalınmalar yapılmıştır. Son olarak da FETAX testi yapılmaya çalış, ılmıs, tır. Bakım ve besleme parametrelerinin incelenmesinde larvaların 24-26° C sıcaklıkta,her gün beslenerek, sularından hava geçirilerek, geniş kaplarda barındırılarak yaşama ve gelişmede iyi sonuç alınabilecegv i; ayrıca alınan sonuçlar en iyi gelişen yumurtanın 5. saatten sonra alınabildig" ini düşündürmüştür. Bu son bulgumuzu destekleyecek bir kaynak bulunamamış, tır. Lityum tuzu ile yapılan pilot çalış malarda evreye, doza ve muamele süresine bağlı anomaliler gözlenmiş; evre l'den evre 9' a kadarki muamelelerde anteriozasyon, evre 9' dan sonraki muamelelerde posteriozasyon gözlenmiştir. Lityum ile yapılmaya çalış, ilan FETAX testinde Lityumun Teratojenisite indeksi 2.5 olarak bulunmuştur. Bu değer Lityumun orta şddette bir teratojen olduğu sonucunu vermiştir. Fakat görülen çok şiddetli anomaliler Lityumun aslında şiddetli bir teratojen olduğunu düşündürmüştür. Anahtar Kelimeler: Xenopus, FETAX, Lityum, besi eme, üretme vııı

FETAX testiFetal gelişimLityum+2
Ayper Boğa
Çukurova University · Institute of Health Sciences
1996
00
Master'sOpen AccessTR

Fare oosit / zigotunda HCO3- / Cl- değiştirici aktivitesinin mayotik matürasyon sürecindeki değişimleri

Fare Oosit / Zigotunda HCO3- / Cl- Değiştirici Aktivitesinin Mayotik MatürasyonSürecindeki DeğişimleriBüyüyen gelişen fare oositlerindeki hücre içi pH (pHi) düzenleyici sistemler,mayotik yeterlilik ile kazanılmakta ve Germinal Vezikül (GV) aşamasına ulaştığındatam olarak aktif hale gelmektedirler. Ancak mayotik matürasyon aşamalarında budüzenleyici sistemlerin inhibe edilebildiği yolunda bulgular mevcuttur. Nitekim asitşoklara karşı oositlerin savunma mekanizmasından biri olan Na+/H+ değiştiricisinin busüreçte aktivitesinin baskılandığı saptanmıştır. Diğer yandan asidoza karşı diğer birsavunma mekanizması olan Na+,HCO3-/Cl- değiştiricisinin bu süreçte gittikçe artanaktivitesi olduğu yolunda bulgular elde edilmiştir. Bu çalışmada ise, alkali şoklara karşıhücreyi koruyan HCO3 -/Cl- değiştirici (AE) aktivitesinin mayotik matürasyon ile ilişkisiincelenmiştir.Çalışmada Balb/c soyu dişi fareler indüklenerek uygun zamanlarda GV,Metafaz I (MI), Metafaz II (MII) oositler, veya kopülasyonları sağlanarak pronüklear(PN) aşamadaki zigotlar elde edildi. Kültür ve kayıt solüsyonları olarak KSOM esaslısolüsyonlar kullanıldı. SNARF-1-AM ile yüklenmiş olan oosit/zigotlardanmikrospektrofluorometrik yöntem ile ratiometrik olarak pHi kayıtları alındı.Hücreleri alkali şoklardan koruyan AE aktivitesi, GV oosit aşamasında yüksekiken (0,056±0,008 pHU/dk) MI ve MII aşamalarında bu aktivite anlamlı olarakbaskılandı (sırasıyla, 0,024±0,006 pHU/dk ve 0,030±0,004 pHU/dk; p<0,05). PN zigotaşamasında ise AE aktivitesi daha yüksek değerlere ulaştı (0,040±0,004 pHU/dk).Çalışılan tüm bu oosit ve zigot aşamalarında belirlenen aktivite DIDS ile anlamlı olarakbaskılandı. İndüklenmiş alkali şoklara karşı MI ve MII oositler pHi'larını tam olarakiyileştiremez iken (sırasıyla, 7.18±0,008'e karşın 7,45±0,041; 7,22±0,002'e karşın7,43±0,040), GV oosit ve PN zigot aşamalarında dinlenim değerlerine yakın olarakiyileşme gerçekleşti (sırasıyla, 7,20±0,017'e karşın 7,27±0,029; 7,16±0,015'e karşın7,29±0,035).Oosit gelişiminin önemli bir kilometre taşı olan mayotik matürasyon sürecindeHCO3-/Cl- değiştirici aktivitesi baskılanmaktadır. Bu baskılanma fertilizasyon sonrasıPN aşamaya kadar devam etmektedir. AE aktivitesindeki bu inhibisyonun fizyolojikönemi henüz bilinmese de, fertilizasyon sürecindeki metabolik aktivasyon ile ilgiliolabilir.Anahtar Sözcükler: Anyon değiştirici, fare, hücre içi pH düzenlenmesi, mayotikmatürasyon, oosit

Ali Çetinkaya
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İki böbrek bir klip hipertansiyonunda farklı oranlardaki tuz yüklemelerinin barorefleks duyarlılığı üzerindeki etkileri

Amaç: Çalısmamızda, 2 Böbrek 1 Klip hipertansif sıçanlarda, % 0,5 (düsük) ve % 1 (asırı) NaCl'lik tuz yüklemelerinin barorefleks duyarlılıgı ve PRA üzerindeki etkilerinin saptanması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Klip takılan grup ile onun yalancı operasyonlu kontrolünden alınan sıçanlara, distile su veya düsük tuz çözeltisi veya asırı tuz çözeltisi üç hafta süreyle içme suyu olarak verildi. Üç haftanın sonunda, uyanık durumdaki hayvanlarda; plazma renin aktivitesi (PRA), kan basıncı düzeyleri, fenilefrin ve sodyum nitroprussid kullanılarak, parasempatik bileseni ile birlikte arteryel barorefleks duyarlılıgı ölçüldü. Barorefleksin sempatik bileseninin duyarlılıgı, refleksin toplam ve parasempatik duyarlılıklarından hesaplanarak bulundu. Ayrıca, hayvanların bazal ve intrinsik kalp atım hızları, kalp ve böbrek agırlıkları ölçüldü. Bulgular: Klip uygulaması distile su ve asırı tuz yükleme kosullarında PRA'ni artırdı (p<0,05). Asırı tuz yüklemesi kontrol hayvanlarında, düsük tuz yüklemesi ise klipli hayvanlarda, PRA'yı azalttı (p<0,05). Klipleme, yalnızca, distile su alan sıçanlarda barorefleks duyarlılıgını azalttı (p<0,05). Tuz yüklemeleri, kliplilerde ve kontrollerinde, barorefleks duyarlılıgını etkilemedi; ancak, klipliler ile kontrolleri arasında duyarlılık açısından saptanan farklılıgın gelismesini önledi. Barorefleksin parasempatik bileseninin duyarlılıgı, yalnızca asırı tuz alımı durumunda azaldı (bradikardik yanıt için, p<0,05 ve tasikardik yanıt için, p=0,05). Klipleme tüm tuz yükleme kosullarında kan basıncı (p<0,01) ve sol kalp agırlıgını (p<0,05) artırdı. Tuz yüklemeleri, kliplilerdeki kan basıncı ve sol kalp agırlıgını anlamlı olarak etkilemedi. Sonuç: Düsük ve asırı tuz yüklemelerinin renin anjiyotensin sistemi aktivitesini baskılayarak, iki böbrek bir klip hipertansif sıçanlardaki barorefleks duyarlılıgı azalmasının ortadan kalkmasına yol açmıs olabilecegi; ayrıca, barorefleks duyarlılıgındaki degisimin, bu hipertansiyon modelindeki kliplemeye baglı kan basıncı artısını önlemedigi kanısına varılmıstır.

Anjiyotensin IIHipertansiyon
Ali Magemizoğlu
Çukurova University
2007
00
Master'sOpen AccessTR

İzokinetik dinamometre ile yapılan ölçümlerde farklı eklemlere ait yük aralığının tespiti

Çalışmamızda, izokinetik dinamometrede farklı açısal hızlarda yaptırılan hareketlere ait izokinetik verilerin, farklı eklemlerde hangi oranda yanılgıya neden olduğunu araştırmak amaçlanmıştır.Çalışmaya 18-24 yaş aralığında, boy ortalaması 177,6 ± 7,5 cm ve vücut ağırlığı ortalaması 72,7 ± 5,1 kg olan 10 sağlıklı erkek katılmıştır. Üst ve alt ekstremite olmak üzere 12 eklem hareketinin testi Cybex II Norm izokinetik dinamometre ile yapıldı. Bir test gününde, bir üst ekstremiteden, bir de alt ekstermiteden olmak üzere iki eklem hareketi ölçümü yapıldı. Aynı deneğin en az 24 saatlik aradan sonra tekrar teste gelmesi sağlandı. Açısal hızlar 30o/sn den 450o/sn'ye doğru her sette 30o/sn'lik artış olacak şekilde belirlenerek, her eklem hareketi için üç tekrar yaptırıldı. Tekrar aralarında dinlenmek için 30 sn dinlenme aralığı verildi. Deneklerin yaptığı üç tekrar içinde en yüksek pik tork değerine karşılık gelen veri analiz amacıyla kullanıldı. Ham verilere ait hız değerlerinden izokinetik yüklenme aralığına sahip açısal hızlar belirlendi.İzokinetik dinamometreden alınan ham verilerin pik tork, iş ve güç parametrelerinin, hesaplanarak bulunan izokinetik yüklenme aralığına ait verilerin pik tork, iş ve güç değerlerinden önemli farklılık gösterdiği bulundu.İzokinetik dinamometre sonuçlarını doğru analiz için izokinetik yüklenme aralığı verileri, dinamometrenin verdiği ham verilerden ayırt edilerek hesaplanmalı ve yorumlamanın bu veriler üzerinden yapılması olası hataları ortadan kaldırmaya yardımcı olacaktır.Anahtar Kelimeler; İzokinetik Kasılma, İzokinetik Dinamometre, Açısal Hız, İzokinetik Yüklenme Aralığı, Pik Tork.

Rabia Tuğba Adaş
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2008
00
DoctorateOpen AccessTR

Sıçanda sinir sistemi gelişiminin son olgunlaşma döneminde N-metil-D-aspartat reseptör blokajı ve yetişme çevresi etkileşiminin yetişkin dönemde anksiyete ile ilişkili davranışlar üzerine etkisi

Sıçanda Sinir Sistemi Gelişiminin Son Olgunlaşma Döneminde N-Metil-D-Aspartat Reseptör Blokajı ve Yetişme Çevresi Etkileşiminin Yetişkin Dönemde Anksiyete İle İlişkili Davranışlar Üzerine Etkisi Çalışmamızda, sosyal ve fizik çevre koşullarının, yetişkin dönemde yenilik, açık alan, ışık ve yükseklik ile tetiklenen anksiyete yanıtları üzerine etkisinde, sinir sistemi son olgunlaşma döneminde N-metil-D-aspartat (NMDA) reseptör etkinliğinin rolü araştırılmıştır. Bu amaçla, sosyal ve sosyal izolasyon koşullarında, fakir ve zengin fizik çevrede yetişen sıçanlarda, MK-801 uygulanmasının (doğumdan sonra 20-30. günler arasında 10 gün süre ile 0.25 mg/kg vücut ağırlığı, günde iki kez, subkütan) yetişkin dönem davranışlarına etkisi açık alan, aydınlık-karanlık tercih ve yükseltilmiş artı düzenek testleri ile değerlendirilmiştir.Sosyal koşullarda, zengin fizik çevre koşulları ve MK-801 (fakir fizik çevre koşullarında) yenilik, yükseklikle ve parlak ışıkla tetiklenen anksiyeteyi azaltmıştır. Sosyal koşullarda, zengin fizik çevre şartlarında, MK-801 anksiyojenik etki göstermiştir. Sosyal izolasyon koşullarında yetişme, lokomotor aktivite artışı ve yeniliği araştırmada azalma, dışkılama sıklığında artmaya neden olmuştur. Sosyal izolasyon koşullarında MK-801 (fakir fizik çevre koşullarında) anksiyolitik etki göstermiş, lokomotor etkinliği ve yeniliği araştırmayı azaltmıştır. Zengin fizik çevre koşulları ise MK-801'in anksiyolitik etkisini ortadan kaldırmıştır.Sonuç olarak, sosyal ve zengin fizik çevre koşullarında yetişme, erken çocukluk dönemi NMDA reseptör hipofonksiyonuna bağlı yetişkin dönem anksiyetesi ve yeni uyaranla ilişkili duygusal ve davranışsal anormalliklerden korunmayı sağlamaktadır.Anahtar Kelimeler: MK-801, NMDA reseptör, Sıçan, Sosyal izolasyon, Zengin fizik çevre

Sayad Kocahan
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hemofili hastalarında su içi egzersizin kas gelişimine olan etkisi

Amaç: Bu çalışmada hemofili hastalığı nedeni ile eklem sorunları yaşayan çocuklarda düzenli yapılan su içi egzersizlerinin kas gelişimi üzerine olan etkilerinin araştırılması amaçlanmıştırGereç ve yöntem: Çalışmaya, Çukurova Üniversitesi Tıp fakültesi Hematoloji Konseyi tarafından konsülte edilen ve çalışmaya alınmasında herhangi bir sakınca olmadığı rapor edilen, 6-24 yaş arası boy ortalaması 150,1 ± 23 cm ve vücut ağırlığı 41,9 ± 20 kg olan 11 adet hemofili hastası erkek katıldı. Alt ekstremitelerin çevre ölçümleri yapılmış ve eklemin hareket açıklığının tespit edilmesi amacıyla biometriks marka gonyometre kullanılmıştır. Gonyometre takılan ekstremite önce pasif olarak hareket ettirilmiş, sonrasında günlük yürüme temposu ile yürütülmüştür. Yürüme sırasında diz eklemi ile ilişkili kas gruplarının elektriksel aktiviteleri yüzeyel EMG ile tespit edilmiştir. Ölçümde alt ekstremite kaslarından quadriceps kası vastus medialis başı, biceps femoris, soleus ve gastroknemius kası medial başı EMG aktiviteleri değerlendirildi. Diz eklemini ilgilendiren kas gruplarının kuvvetleri, bilateral olarak ölçüldü. Hastalardan alınan kan örneklerinden, tam kan, büyüme hormonu, insülin benzeri büyüme hormonu, testosteron, FSH, LH ölçümleri yapıldı. Hastalara Çukurova Üniversitesi Özdemir Sabancı Yüzme Havuzu kullanılarak, haftanın üç günü günde bir saat olacak şekilde iki ay boyunca su içi egzersizleri yaptırıldıBulgular ve Sonuç: İki aylık egzersiz programı sonrası tüm ölçümler tekrarlandı. Kas çevre ölçümleri, kas kuvveti ve eklem hareket açıklığı ölçümlerinde gelişme yönünde artışlar elde edildi. Bu sonuçlarla uyumlu olarak büyüme hormonun seviyelerinde de artışlar saptandı. Hemofili hastaları için, su içi egzersizleri hem güvenli tarafta kalıp hem de aktiviteden uzaklaşmamak adına en önde gelen sporlardan biri olduğu sonucuna varıldı.

EgzersizEgzersiz tedavisiHemofili+3
Çiğdem Zeren
Çukurova University
2009
00
DoctorateOpen AccessTR

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan 6-8 ve 10-12 yaşlarındaki çocuklarda metilfenidat tedavisinin uyku yapısı üzerine etkisi: polisomnografik araştırma

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) olan çocuklarda metilfenidat tedavisinin uyku yapısı üzerine etkilerinin araştırıldığı polisomnografi çalışmaları sonuçları henüz açıklık kazanmamıştır.Araştırmamızın amacı, 6-8 ve 10-12 yaş olmak üzere iki yaş grubu DEHB olan çocuklarda, 6 aylık uzun etkili metilfenidat (concerta) tedavisinin uyku yapısı üzerine etkisini objektif (polisomnografi) ve subjektif (uyku anketi) yöntemler ile incelenmesidir.Araştırma gruplarını, ilk defa DEHB tanısı alan, eş tanı (komorbid) bozukluğu bulunmayan, 21 erkek çocuk oluşturmuştur. Araştırma gruplarına, metilfenidat tedavisi öncesi ve 6 aylık metilfenidat tedavisi sonrasında, tüm gecelik polisomnografi ve uyku anketleri (Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi ve Epworth Uykululuk Skalası) uygulanmıştır.Polisomnografi ve uyku anketlerinden elde edilen verilerin, iki yaş grubu arasında, metilfenidat tedavisi öncesi ve metilfenidat tedavisi sonrası karşılaştırmalarında, istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Buna karşın, 6-8 yaş grubunun metilfenidat tedavisi öncesi ve sonrası polisomnografi kaydı karşılaştırmasında evre 1 sıklığında anlamlı azalma ve 10-12 yaş grubunun metilfenidat tedavisi öncesi ve sonrası polisomnografi kaydı karşılaştırmasında REM süresinde anlamlı artma saptanmıştır. Diğer taraftan, yaş gruplarının uyku anketleri sonuçlarının karşılaştırmasında, metilfenidat tedavisi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır.Sonuç olarak, metilfenidat tedavisinin iki yaş grubu arasında karşılaştırmasında, uyku yapısı üzerine anlamlı etkisi bulunmamıştır. Metilfenidilat tedavisinin öncesi ve sonrasında 6-8 yaş grubunun karşılaştırmasında, tedavi sonrasında evre 1 süresinde anlamlı azalma ve 10-12 yaş grubunun karşılaştırmasında REM süresinde anlamlı artmanın bulunması, DEHB olan çocukların uyku yapısı üzerine metilfenidat tedavisinin olumlu etkileri olduğunu göstermektedir.Anahtar sözcükler: Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), Çocuklar, Polisomnografi, Metilfenidat Tedavisi, Uyku Yapısı.

Nurcihan Kiriş
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

BALB/c farede sinir sisteminin farklı kritik gelişim pencerelerinde NMDA reseptör blokajının yetişkin dönemde çevresel faktörlere bağlı beynin bilişsel ve duygusal işlevleri üzerine etkisi

Amaç: Çalışmamızda, sinir sisteminin farklı kritik gelişim dönemlerinde NMDA reseptör sistem hipofonksiyonunda zengin çevrenin yetişkin dönem lokomotor, duygusal ve bilişsel ilişkiler üzerine etkisi değerlendirilmiştir.Gereç ve yöntem: Bu amaçla, üç gelişim penceresi 5-10. günler birinci gelişim penceresi; 15-20. günler ikinci gelişim penceresi; 25-30. günler üçüncü gelişim penceresi model olarak alınmıştır. Bu gelişim pencerelerinde MK-801 (5 gün süre ile 0,25 mg/kg günde iki kez, periton içine) ile NMDA reseptör hipofonksiyonu oluşturulmuştur. MK-801 uygulanan, standart ve zengin nesnel çevre koşullarında yetişen Balb/c farelerde yetişkin dönemde duygusal davranışları açık alan testi, yükseltilmiş artı düzenek testi ve aydınlık-karanlık tercih testinde, bilişsel işlevler Morris su havuzunda değerlendirilmiştir.Bulgular: Birinci gelişim penceresinde nesnel zengin çevre koşulları, NMDA reseptör blokajı ile bozulan lokomotor aktiviteyi, duygusal ve bilişsel işlevleri onarmamıştır. İkinci gelişim penceresinde, MK-801 açık alan, yükseklik ve ışıkla tetiklenen korku yanıtlarını etkilememiş ve nesnel zengin çevre koşulları, MK-801'in uzaysal araştırıcı davranış, risk değerlendirme ve bilişsel işlevlerdeki bozucu etkisini onarmıştır. Üçüncü gelişim penceresinde nesnel zengin çevre, MK-801 ile azalan risk değerlendirmeyi onarırken, bilişsel işlevlerdeki bozulmayı etkilememiştir.Sonuç: Nesnel zengin çevre koşulları, yalnızca ikinci gelişim penceresinde NMDA reseptör hipofonksiyonuna bağlı duygusal ve bilişsel işlevlerdeki bozulmayı onarabilmektedir. Pratik olarak, nesnel zengin çevre koşulları, erken çocukluk döneminde NMDA reseptör sistem bozukluklarını onarabilir.Anahtar Kelimeler: Kritik gelişim dönemi, MK-801, Balb/c fare, Zengin nesnel çevre, Duygusal ve bilişsel işlevler

BeyinBilişsel işlevlerDuygu+3
Kübra Akıllıoğlu
Çukurova University
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda pentilentetrazol ile indüklenen deneysel epilepsi modelinde arap zamkının davranış, uyku ve gen ekspresyonları üzerine etkisi

Epilepsi nöbetlerle karakterize bir hastalıktır. Antioksidan kapasitesi yüksek olan Arap zamkının tedavi sorası etkisi PTZ ile oluşturulan epileptik hayvan modelinde davranışsal parametreler, oksidatif ve genetik açıdan araştırıldı. Çalışmada 30 adet Wistar Albino erkek sıçan kullanıldı. PTZ ile oluşturulan epileptik hayvan modeli için pentilentetrazol (PTZ) (35 mg/kg) belirli periyotlarda (günler; 1, 3, 5, 8, 10, 12, 15, 17, 19, 22, 24) i.p. enjekte edildi. Son doz 75 mg/kg enjekte edildi. Her enjeksiyondan sonra nöbet oluşumu 30 dakika boyunca izlendi ve Racine skorlaması yapıldı. Sonrasında lokomotor aktivite, immobilizasyon, yetiştirme, bakım, yeme ve içme davranışları LABORAS davranış sistemiyle 30 dakika kaydedildi. Tedavi grubuna Arap zamkı 10 gün boyunca günde 2 mg/kg oral gavaj yoluyla verildi. Sonrasında davranışlar tekrar kaydedildi ve hipokampus diseke edildi. TAS ve TOS ölçümleri, EGR1 ve Rev-erbα gen ifadeleri ve davranışları analiz edildi. LABORAS'tan elde edilen davranış değişikliklerinin tedavi öncesi ve sonrası değerlendirmelerinde tedavi sonrası lokomotor aktivite, hareketsizlik, şaha kalkma ve homurdanma davranışlarında normalleşme eğilimi gözlendi. Epilepsi grubuyla (PTZ) karşılaştırıldığında tedavi grubunda (PTZ+Arap zamkı) TAS düzeyi yüksek, TOS düzeyi düşük bulundu. Arap zamkı grubunun oksidan kapasitesinin epilepsi grubuna göre daha düşük, kontrol ve PBS gruplarıyla karşılaştırıldığında daha yüksek olduğu bulundu. Tedavi grubunun (PTZ+Arap zamkı) oksidan kapasitesi tüm gruplardaki oksidan kapasite düzeylerinin altında bulundu (P<0,001). Gen ekspresyon analizinde EGR1 epileptik grupta artarken, tedavi grubunda ise azalmıştır. Rev-erbα epileptik grupta azalırken tedavi grubunda arttığı görülmüştür (P < 0.05). Gruplar arası karşılaştırmalı analizlerde her iki gen için tedavi grubunda epilepsi grubuna göre istatiksel anlamlılık tespit edildi (P<0,05).

Funda Yakmaz
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

İki böbrek bir klip hipertansif sıçanlarda, klonidinin otonom sinir sistemi işlevi üzerindeki etkisi

İki böbrek bir klip (2B1K) hipertansiyonu, sempatik hiperaktivite ile birliktedir. Alfa 2 adrenoseptör agonisti olan klonidin sempatik etkinliği azaltmaktadır. Bu çalışmada, klonidinin, 2B1K hipertansif uyanık sıçanlarda, ortalama arteryel kan basıncı (OKB), kardiyak sempatik (ST) ve parasempatik tonus (PT), barorefleks duyarlılığı ve vasküler otonomik etkinlik üzerindeki etkisinin saptanması amaçlanmıştır. Bu amaçla, renal arterin tek taraflı kliplenmesi ya da yalancı operasyondan 1 hafta sonrasından başlayarak, sıçanlara iki hafta boyunca klonidin (200 ?g/kg/gün, oral) ya da distile su verildi. Daha sonra, OKB'nı ölçmek ve ilaçları infüze etmek için, sırasıyla, sıçanların sol femoral arter ve venine kateterler yerleştirildi. Bir günlük iyileşmeden sonra, kardiyak ST ve PT, sırasıyla atenolol (1 mg/kg) ve atropin metil nitrat (1 mg/kg) olan kalp atım hızı (KAH) yanıtından hesaplandı. Klonidin hem yalancı operasyonlu hem de 2B1K'li sıçanlarda OKB'nı artırdı (sırasıyla p<0.05 ; p<0.001). Beta 1 reseptörlerinin blokajı yalnızca distile su alan yalancı operasyonlu grupta KAH'nı azalttı (p<0.01). Klonidin, Beta 1 öncesi ile sonrası gruplardaki barorefleks duyarlılıklarını anlamlı olarak etkilemedi. Klonidin hem yalancı operasyonlu hem de hipertansif sıçanlarda kardiyak ST ve PT'yi etkilemedi. Klonidin verilen yalancı operasyonlu sıçanların intrinsik KAH, distile su verilen yalancı operasyonlu sıçanlarınkinden daha az idi (p<0.01). Hekzametonyum bromid (HX) ile yapılan otonomik blokaj, OKB'nı, distile su (p<0.05) ve klonidin (p<0.01) alan klipli sıçanlarda yalancı operasyonlu kontrollerine göre daha fazla azalttı . Klonidin HX ile olan azalmayı etkilemedi. Klonidin hem yalancı operasyonlu (p<0.001) hem de klipli (p<0.01) sıçanlarda vücut ağırlığı kazancını azalttı. Sonuç olarak, bu çalışmada kullanılan konsantrasyonunda klonidinin, hem 2B1K hipertansif sıçanlar hem de normotansif kontrollerinde, kardiyak ve vasküler otonomik etkinlik ile barorefleks duyarlılığını değiştirmeksizin, muhtemelen periferik alfa2 reseptörleri aracılığıyla, kan basıncını artırdığı ileri sürülebilir.

ClonidineHipertansiyon-renovaskülerKan basıncı+1
Zehra Gül Koçaklı
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Migrende ürotensin-II Thr21Met ve Ser89Asn polimorfizmlerinin incelenmesi

Tekrarlayan baş ağrısı atakları ve sinir sisteminin aşırı duyarlılığı şeklinde kendini gösteren migren, farklı klinik bulgularla belirlenen yaygın bir nörovasküler beyin hastalığıdır. Moleküler mekanizması ve genetiği henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu çalışmanın amacı, migren hastalarında Ürotensin-II geninin Thr21Met ve Ser89Asn polimorfizmleri için genotip dağılımları ve alel frekansları analiz etmektir. Migrenli 146 hasta Thr21Met ve Ser89Asn polimorfizmleri ile 154 yaş ve cinsiyet uyumlu sağlıklı kontrol grubu genotipleri karşılaştırıldı. UTS2 geni polimorfizmlerinin tespiti, polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) - restriksiyon fragment uzunluk polimorfizmi (RFLP) analizi tekniği ile elde edilmiştir. Genotip dağılımları ve Thr21Met ve Ser89Asn polimorfizmleri için alel frekansları, gruplar arasında anlamlı bir farklılık göstermedi. Ayrıca, migrenin auralı ve aurasız alt grupları genotip ve allel frekansları, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında belirgin bir farklılık görülmedi. Bu, UTS2 gen Thr21Met ve Ser89Asn polimorfizmlerinin Türk toplumunda migren risk faktörleri olmadığını gösteren ilk çalışmadır.

Baş ağrısıGenlerMigren hastalıkları+2
Betül Ozan
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fazla kilolu ve obez bireylerde düzenli egzersizin cilt kan akımı ve kardiyovasküler risk faktörleri üzerine etkisi

Obezite çağımızın önemli sağlık sorunlarından biridir. Kardiyovasküler morbidite ve mortalitenin artışına neden olan bu hastalığın dünyada görülme sıklığı hızlı bir şekilde artmaktadır. Sıklığının artmasının en önemli nedenlerinden biri fiziksel inaktivitedir. Obezite çeşitli mekanizmalarla vasküler endotelde, yapısal ve işlevsel bozukluğa neden olmakta ve ateroskleroz gelişimi ile sonuçlanmaktadır. Obezitenin sebep olduğu hipertansiyon, dislipidemi, hiperglisemi, insülin direnci, kronik inflamasyon gibi patolojiler endotel disfonksiyonu gelişiminde rol oynuyor olabilir. Son dönemde bir çok araştırmacı tarafından kardiyovasküler hastalıkların önlenmesinde egzersizin önemini gösteren çok sayıda çalışma yapılmıştır. Tüm bu araştırmalar ve bulgular ışığında biz de çalışmamızda kardiyovasküler risk ve mikrodolaşım üzerine etkili olduğu düşünülen Nitrik oksit (NO) ve Omentinin kan değerlerini ve cilt kan akımındaki egzersize bağlı değişimleri incelemeyi amaçladık. Bu çalışmada iki grup kullanılmıştır. Birinci grup (n=25) fazla kilolu ve obez tanısı almış gönüllülerden ikinci grup (n=28 ) sağlıklı kontrollerden oluşmuştur. Gönüllüler 3 ay süre ile haftada 5 gün, günde 60 dakika yürüyüş egzersizi uygulamışlardır. Program öncesinde ve program bitiminde gönüllü deneklerin kanlarında NO ve Omentin seviyelerine bakılmıştır. Ayrıca üst ekstremiteden lazer doppler flowmetry ile kan akımı ölçümü yapılmıştır. Egzersiz programı sonrasında serum omentin ve Nitrik oksit seviyelerinde artış tesbit edildi. Lazer doppler flowometre (LDF) ile değerlendirilen post okluziv reaktif hiperemi ye bağlı vazodilatasyonda egzersize bağlı artış saptandı. Bu çalışma ile egzersizin, obeziteye bağlı endotel disfonksiyonuna faydalı etkileri olabileceği ayrıca LDF ve omentin değerlerinin endotel disfonksiyonunu degerlendirmede yararlı olabileceği düşünülmüştür.

DeriEgzersizKan akış hızı+6
Tuğba Kılıç
Gaziantep University
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Klasik fenilketonürili hastalarda oksidatif parametrelerin araştırılması

Fenilketonüri (FKÜ) doğumsal metabolizma hastalıkları arasında en sık görülen bir aminoasit metabolizması hastalığıdır. Karaciğerde bulunan fenilalanin hidroksilaz (FAH) enziminin yetersizliği veya yokluğu sonucu fenilalanin tirozine dönüşememekte, fenilalanin ve metabolitleri kanda ve vücut dokularında birikerek toksik etki yapmaktadır. Fenilketonüride en önemli klinik özellik mental retardasyondur ve fizyopatolojisi tam olarak anlaşılamamıştır. Son yıllarda yapılan çalışmalarda bu patolojinin oksidatif stresle bağlantılı olabileceği kanıtı vardır. Bizde çalışmamızda FKÜ hastalarında oksidatif stres parametrelerinden Total antioksidan seviyesi (TAS), Total oksidan seviyesi (TOS), Oksidatif stres indeksi (OSİ), Glutatyon peroksidaz (GSHPx), Paraoksonaz 1(PON1), KoenzimQ10 (Q10) ve L-karnitin düzeylerine bakmayı amaçladık. Bu çalışmaya klasik FKÜ (n=40) tanısı almış hastalar dahil edilerek "erken tanılı" hastalar (n=20) ve "geç tanılı" hastalar (n=20) olarak ayrılmıştır. Erken tanılı hastalar, iki yıllık kan fenilalanin düzeyi ortalamalarına göre "iyi kontrollü" (n=10) ve "kötü kontrollü" (n=10) olarak gruplandırılıp sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılmıştır. Hastalar ve kontroller karşılaştırıldığında TAS, TOS, OSİ, PON1 düzeylerinde anlamlı fark gözlenmezken, GSHPx ve Q10 düzeyleri kötü kontrollü hastalarda sağlıklı kontrollere göre anlamlı düşüktür. L-karnitin kötü kontrollü hastalarda, iyi kontrollü hastalar ve sağlıklı kontrollere göre anlamlı düşüktür. Geç tanılı hastalar "aminoasit karışımı alanlar" (n=10) ve "büyük nötral aminoasit (LNAA) takviyesi alanlar" (n=10) olarak gruplandırılıp sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılmıştır. Hastalar ve kontroller karşılaştırıldığında TAS, TOS, OSİ, PON1, L-karnitin düzeylerinde anlamlı fark gözlenmezken, GSHPx LNAA takviyesi alan hastalarda sağlıklı kontrollere göre anlamlı düşüktür. Q10 düzeyi aminoasit karışımı alan hastalarda, LNAA takviyesi alanlar ve sağlıklı kontrollere göre anlamlı düşüktür. Sonuç olarak, bu çalışma ile erken dönemde tanı alan hastalara bakıldığında, kötü kontrollü hastaların oksidatif strese daha yatkın olduğu, geç tanılı hastalara bakıldığında ise LNAA takviyelerinin aminoasit karışımları kullanan hastalara göre oksidatif strese maruziyeti azalttığı sonucuna varılmıştır. Anahtar sözcükler: Diyet tedavisi, Fenilalanin, Fenilketonüri, LNAA, Oksidatif stres

Amino asitlerDiyetFenilalanin+3
Burcu Kumru
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Erken embriyonik dönemde alkalozdan savunma mekanizmasının incelenmesi

Hücre içi pH (pHi) düzenlenmesi, temel homeostatik mekanizmalardan biridir. Bu düzenleme, alkali şoklara karşı HCO3-/ Cl- değiştiricisi (AE), asidik şoklara karşı ise Na+/H+ ile Na+,HCO3-/Cl- değiştiricileri ile gerçekleştirilir. Yeni canlının gelişimini sağlayacak olan oosit ve sonuçta gelişen embriyoların sağlıklı olabilmesi için, bu düzenleyicilerle pHi değerlerini dar sınırlar içinde tutmaları gerekir. Yapılan çalışmalar, profaz I aşamasındaki oositlerde AE aktif iken mayotik matürasyon sürecinde bu değiştiricinin baskılandığını göstermiştir. Bu çalışmada ise, saptanan bu değişimin daha sonraki embriyonik gelişim aşamalarında, pronüklear zigottan (PN) sekiz hücreli (8h) embriyolara kadar, incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada beş ? sekiz haftalık matür Balb/c soyu farelere süperovülasyon protokolü uygulanarak ve kopülasyonları sağlanarak uygun zamanlarda PN zigot, iki hücreli (2h), dört hücreli (4h) ve 8h embriyolar elde edildi. Kültür ve kayıt solüsyonları olarak KSOM esaslı solüsyonlar kullanıldı. Elde edilen zigot ve embriyolar, pH-sensitif florofor 2,7 bis karboksi etil 5-6 karboksi florosin (BCECF) ile yüklendi ve mikrospektrofluorometrik yöntem ile ratiometrik olarak pHi kayıtları alındı. Cl- uzaklaştırma metodu ile AE aktivitesi fonksiyonel olarak saptandı. Zigot/embriyoların amonyum puls tekniği ile indüklenen alkalozdan iyileşmeleri ve bu iyileşmelerin AE inhibitörü DIDS ile etkilenmesi incelendi. Hücreleri alkali şoklardan koruyan AE aktivitesi, PN zigot aşamasında yüksek iken (0,068±0,01 pHU/dk) 2h, 4h ve 8h embriyo aşamasına kadar olan gelişimsel süreçte giderek azaldı (pHU/dk olarak sırasıyla; 0,058±0,01; 0,042±0,01 ve 0,033±0,01). Aktivitedeki bu azalma 8h aşamada, PN zigot ve 2h embriyo değerlerine göre, istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0,05). PN zigot ve tüm embriyo aşamalarında indüklenmiş alkali şoklardan tam olarak iyileşme gerçekleşti. Çalışılan PN zigot, 2h ve 4h embriyolarda AE aktivitesi, ortama eklenen DIDS ile anlamlı olarak baskılandı ancak DIDS, 8h embriyolarda etkisiz idi. Preimplantasyon aşamalarında bulunan PN zigot, 2h, 4h ve 8h embriyoların gelişim sürecinde AE aktivitesi giderek azalmakta, buna karşın çalışılan tüm aşamalarda alkalozdan iyileşme tam olarak gerçekleşmektedir. Bu iyileşme PN zigot, 2h ve 4h embriyolarda AE aktivitesi sayesinde olmakta iken 8h embriyolarda alkalozdan iyileşmenin doğası saptanamamıştır. Bu bulgular ışığında, gelişmekte ve metabolizmaları değişmekte olan embriyoların (daha fazla asidik yük oluştururlar), alkali ovidukttan asidik uterusa ilerlerken, metabolizma ve dış ortamlarına uygun şekilde savunma mekanizmalarını oluşturdukları sonucuna varılabilir. Anahtar Sözcükler: Anyon değiştirici, fare, hücre içi pH düzenlenmesi, zigot, embriyo

AlkalozAnyonlarEmbriyo+4
Şenay Dağılgan
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Boy kısalığı olan çocuklarda büyüme faktör ve düzenleyicilerinin araştırılması

Boy kısalığı bireyin boyunun belirli bir yaş, cinsiyet ve popülasyon grubuna karşılık gelen ortalama yüksekliğin - 2 Standart Deviasyonun (SD) altında olduğu durum olarak tanımlanır. Bu çalışmada boy kısalığı tanısı almış büyüme hormon tedavisi alan ve almayan çocuklar ile kontrol grubu arasında antropometrik özelliklerin ve İnsülin Benzeri Growth Faktör-1 (IGF-1), İnsülin Benzeri Growth Faktör Bağlayıcı Protein-3 (IGFBP-3), Fibroblast Growth Faktör-21 (FGF21), Sirtüin-1 (SIRT1) ve visfatin'in serum düzeylerinin belirlenmesi hedeflenmiştir. Çalışmamıza dahil olan tüm gönüllüler cinsiyeti erkek ve yaşları ortalama 10 ± 3 ve herbir grupta 25 kişi olmak üzere toplam 75 kişiden oluşacak şekilde planlanmıştır. Boy kısalığı grubuna dahil olan tüm gönüllülerin boyları -2SD altında, kontrol grubunun boy uzunluğu -2SD ve daha yüksek değerler alınmıştır. Serum IGF-1 ve IGFBP-3 değerleri Kemilüminesans yöntemiyle, FGF21, SIRT1 ve visfatin düzeyleri ELISA yöntemiyle kullanılarak analiz edildi. Çalışmadan elde edilen veriler sonucunda serum IGF-1 SDS, IGFBP-3 SDS, SIRT1 ve visfatin değerleri kısa boylu grupta diğer gruplara kıyasla anlamlı bir azalma olduğu görülmüştür (p<0.05). Kısa boylu, büyüme hormon (GH) tedavili ve kontrol grupları arasında serum FGF21 düzeyinde anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Çalışmamız sonucunda SIRT1 ve visfatin'in boy kısalığı ile ilişkili olabileceği düşünülmüştür. Anahtar sözcükler: IGF-I, IGFBP-3, FGF21, SIRT1, Visfatin

AdipokinlerBoyCücelik+5
Asuman Çanak
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Obez ve sporcularda serum irisin, adropin ve preptin değerlerinin araştırılması

Obezite tüm dünyada hızla yayılan ve birçok hastalığın altında yatan temel faktörlerden biridir. Günümüzde enerji homeostazisinin düzenlenmesinde periferal dokuların endokrin işlevleri gittikçe önem kazanmaktadır. İrisin, adropin ve preptin enerji homeostazisinin düzenlenmesinde görev alan ve yeni keşfedilmiş endokrin faktörlerdir. İrisin özellikle kas orijinli olup beyaz adipoz dokuyu kahverengi adipoz dokuya çevirerek enerji harcanmasına neden olan bir proteindir. Adropin enerji homeostazının düzenlenmesi ve insülin yanıtının sürdürülmesinde rol oynayan ve ENHO geni ile kodlanan bir proteindir. Preptin ise pankreasın β hücrelerinden insülinle birlikte salgılanan peptid yapılı bir hormondur. Bu enerji düzenleyici peptidler obezite ile mücadelede hücresel iletişimde rol oynayarak klinik fayda sağlayabileceği düşünülmektedir. Çalışmamız fazla kilolu veya obez (n= 25), düzenli aerobik egzersiz yapan (n=25) ve sedanter (kontrol, n=25) grupları olmak üzere 30-40 yaşları arasındaki erkek bireylerden oluşmaktadır. Tüm kan örnekleri 8 saatlik gece açlığından sonra alınmış ve santrifüj edilerek serum ayrılmıştır. İrisin, adropin ve preptin miktarı ticari olarak bulunan ELISA kiti kullanılarak, hazırlanan serum örneklerinde çalışıldı. Obez grupta serum irisin seviyesi kontrol ve sporcu gruplarından önemli derecede yüksek bulundu (p<0.01). Obez grupta serum adropin seviyesi kontrol ve sporcu gruplarından önemli derecede düşük bulundu (p<0.05). Serum preptin seviyesi bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Bu çalışmayla sporcu bireylerde serum irisin seviyesinin dinlenme periyodundan sonra sedanter bireylerle aynı seviyede olduğu, obez bireylerde ise kas aktivitesinin fazla olması sebebiyle yükseldiği düşünülmektedir. Ayrıca obez bireylerde serum adropin seviyesinin düşük bulunması obez bireyler için metabolik hastalıklar açısından risk faktörü olarak değerlendirilmektedir. Sonuç olarak, irisinin fizyolojik faydalarından yararlanmak için hareketli bir yaşam tarzı önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Obezite, egzersiz, irisin, adropin, preptin

AdropinEgzersizObezite+4
Beytullah Özkaya
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Fare kohlear çekirdek nöronlarında ERG kanallarının elektrofizyolojik olarak incelenmesi

ERG (Ether a go go ilişkili gen) kanalları (Kv 11); voltaj bağımlı potasyum kanal ailesine ait olan, kendi içerisinde ERG1 (Kv11.1), ERG2 (Kv11.2) ve ERG3 (Kv11.3) olmak üzere üç alt tipi bulunan bir iyon kanal grubudur. ERG kanallarının işitme yolağının ilk çekirdeği olan kohlear çekirdek nöronlarında nasıl bir farmakolojik ve biyofiziksel özelliklere ve fonksiyona sahip olduğu bilinmemektedir. Bu nedenle ventral kohlear çekirdek (VKÇ) nöronlarından yıldız tipi (stellate), ahtapot tipi (octopus) ve çalı tipi (bushy) hücrelerinde ERG kanallarının biyofiziksel ve elektrofizyolojik özellikleri ile fonksiyonel rollerinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışma için 14-17 gün yaşta toplamda 70 adet fare kullanıldı. Kohlear çekirdekten kesitler alınarak ERG kanallarının elektrofizyolojik karakterizasyonu yama kenetleme (patch clamp) tekniği kullanılarak yapıldı. Akım kenetleme çalışmalarında, ERG kanal blokörleri olan terfenadin (10 µM) ve E-4031 (10 µM) uygulaması her üç hücre grubunda input direncini arttırmıştır (p<0,05). Yıldız tipi nöronlarda spontan aktiviteyi ve kare dalga akımına yanıt olarak oluşan aksiyon potansiyeli (AP) frekansının arttırdığı gözlendi (p<0,05). Her üç hücre grubunda da uyarılabilme eşik değerini düşürdüğü tespit edildi (p<0,05). Voltaj kenetleme çalışmalarında ERG kuyruk akımının kararlı durum aktivasyon eğrisi çizilerek, kanalların yarı aktivasyon voltaj değeri (V0,5) ve eğrinin eğim derecesi (k faktör) bulundu. Bu değerler her üç hücre tipi için ortalama olarak yaklaşık -50 mV ve 7 mV olarak hesaplanmıştır. İnaktivasyon eğrisinden belirlenen V0,5, -70 ila -78 mV arasında ve k faktör ise 7-10 mV arasında bulunmuştur. Sonuç olarak, elde edilen veriler, ERG kanallarının yıldız tipi nöronda AP frekansına, yine her üç hücre tipinde de uyarılabilirlik eşik değerine ve istirahat zar potansiyelinin oluşmasına katkıda bulunduğunu göstermektedir.

ElektrofizyolojiFarelerGenler+4
Caner Yıldırım
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

İnme geçiren hastalarda aerobik egzersizin serum miyokindüzeylerine etkisi

Egzersizin sağlık durumunu olumlu yönde etkilediği, fiziksel uygunluğu artırdığı, kas metabolizmasını ve enerji homeostazisini düzenlediği bilinmektedir. Enerji metabolizması ve kas yenileme kapasitesi ile ilgili olan miyokinler, düzenli egzersizlerle aktif kaslara destek sağlamaktadırlar. Miyokinler, iskelet kaslarının kasılması sonucunda salgılanan sitokinler ve proteinlerdir. Miyokinleri organ iletişim ağları içinde kritik aracılar olarak düşünmek, egzersizin moleküler temeline ilişkin yeni bir anlayış geliştirmede etkili olmuştur. Miyokinler lipid ve glikoz metabolizması, beyaz yağda kahverengileşme, kemik oluşumu, endotel hücre fonksiyonu, hipertrofi, insülin hassasiyeti, deri yapısı ve tümör büyümesi üzerine etkilerini gösterir. Miyokinlerin, kanser, diyabet, kardiyovasküler veya nörodejeneratif hastalıklarla mücadelede etkili olabileceği veya egzersiz reçetesi vermek için gerekli egzersiz türü ve miktarını izlemede yararlı biyobelirteçler olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. Bu nedenle, miyokinlerin tanımlanması ve fonksiyonel karakterizasyonu üzerine kapsamlı araştırmalar yürütülmektedir. Birçok miyokin dolaşıma salgılanmaz ve iskelet kasında otokrin veya parakrin faktörler olarak işlev görerek, kas kütlesinde, yağ oksidasyonunda, glikoz alımında, insülin hassasiyetinde rol oynar. Diyabetle ve egzersize göre değişen bazı miyokinler irisin, miyonektin, interlökin 15 (IL-15), beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF) şeklinde sıralanabilir. İrisin, egzersiz sayesinde beyaz yağ dokularını daha fazla mitokondriye sahip olan kahverengi yağ dokularına dönüştürerek, vücut metabolizmasının düzenlenmesinde rol almaktadır. Egzersiz sırasında, periferik kaslardan salgılanan FNDC5/irisin, kan beyin bariyerini geçerek hipokampüste BDNF ekspresyonunu uyarır. BDNF gelişmekte olan ve yetişkin beyinde plastisitenin çeşitli yönlerinde önemli rol oynar. Miyonektin ise kas kasılmasıyla kan dolaşımına salınır ve fonksiyonel olarak insüline benzer, çünkü yağ asidi taşıma genlerinin artan ekspresyonuyla hücrelere yağ asidi alımını teşvik eder. Bu çalışmada iskemik inme geçiren hastalarda kastan salgılanan bu miyokinlerin aerobik etkisine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışma 35 hasta grubu 35 kontrolgrubu birey dahil edilmiştir. Hasta grubuna aerobik egzersiz verilip kontrol grubuna ev programı ile takip edilmiştir. Hastaların tedavi başlangıcında ve tedavi bitiminde (6.hafta) sabah 08:00-10:00 saatleri arasında alınan kan numuneleri ile serum miyonektin, İrisin, BDNF ve IL-15 düzeyleri ELİSA kiti ile bakılacaktır. Aerobik egzersiz yapmayıp ev programı verilen hasta grubundan ise tedavi grubu ile aynı gün sabah 08:00-10:00 saatleri arasında kan numunesi alınacak ve çalışma grubu hastalarla bazalde serum irisin, miyonektin, BDNF ve IL-15 ve düzeyleri arasında fark olup olmadığına bakılacaktır. Hastalar tedavi başlangıcında ve tedavi bitiminde (6.hafta) olmak üzere toplam 2 kez aynı hekim tarafından değerlendirilecektir. İrisin, miyonvektin BDNF IL-15 gibi miyokinlerinin inme geçiren hastalarda aerobik egzersizin etkisiyle yükselebileceği ve bu sayede vücudun farklı bölgelerinde iyileşmeyi hızlandırabileceği fikrinin öne sürülmesi ile birlikte birçok araştırmacının ilgisini çekmiştir. Bu araştırma sayesinde egzersizin iskemik inme hastalarında koruyucu etkisine aracılık eden miyokinler hakkındaki bilgimizin artacağını, bu çalışmayı ilerletecek başka araştırmalar ile de bu mekanizmaların daha iyi kavranacağını düşünüyoruz.

Şimal Tuncina Akgünlü
Yozgat Bozok University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda çekal ligasyon ve delme ile oluşturulan sepsis modelinde baricitinibin böbrek hasarı üzerine etkisi

Enfeksiyona karşı kontrolsüz bir konak yanıtının neden olduğu sepsis, organ disfonksiyonuna ve ölüme neden olan önemli bir sağlık sorunudur. Sepsis yoğun bakım ünitesinde akut böbrek hasarının en önemli nedeni olmaya devam etmektedir. Çeşitli sitokinlerin ve büyüme faktörlerinin sinyalini düzenleyen JAK/STAT sinyal yolağının inflamasyon ve bağışıklığı düzenleme üzerindeki etkileri birçok farklı çalışmada ortaya konmuştur. Yapılan çalışmalar sonucunda sepsis kaynaklı böbrek hasarında JAK2/STAT3 sinyal yolağının rolü olduğu anlaşılmıştır. Bu tez çalışmamızda sıçanlarda çekal ligasyon ve delme (CLP) ile oluşturulan sepsis modelinde böbrek hasarına, JAK1 ve JAK2 inhibitörü baricitinibin etkilerini araştırdık. Çalışmamızda 40 adet erkek Straque Dawley sıçan kullanıldı. Sıçanlar her grup 10 hayvan olacak şekilde 4 gruba ayrıldı (Grup1: Sham, Grup 2: CLP, Grup 3: CLP +3 mg/kg Baricitinib, Grup 4: CLP + 10 mg/kg Baricitinib). CLP uygulanan grupların çekumu iplikle bağlanarak 21 gauge iğne ile delinip fekal içeriğin karın boşluğuna yayılması sağlandı. Karın bölgesi dikilerek kapatıldıktan 24 saat sonra hayvanlar sakrifiye edildi. Tedavi gruplarına baricitinibin 2 farklı dozu, CLP modeli oluşturmadan 45 dakika önce oral gavaj ile verildi. Kan örnekleri alınarak serumlar elde edildi. Hayvanların serumlarından BUN, sCr, TNF-α, IL-1β, IL-18 seviyeleri ELISA yöntemiyle incelendi. Hayvanların böbrekleri histopatolojik inceleme yapılmak üzere alındı. Serum BUN, sCr, TNF-α, IL-1β, IL-18 seviyeleri kontrol grubuna göre CLP grubunda istatistiksel olarak anlamlı artış gösterdi (p0,05). CLP grubunda artan serum BUN, sCr, TNF-α, IL-1β, IL-18 seviyeleri hem 3 mg/kg, hem de 10 mg/kg baricitib uygulanan gruplarda istatistiksel olarak anlamlı azalma gösterdi (p0,05). Histopatolojik incelemelerde kontrol grubuna göre CLP grubunda böbrek hasarı oluştuğu gözlendi (p0,05). CLP grubundaki böbrek dokusundaki histopatolojik hasar baricitib 3 mg/kg ve 10 mg/kg uygulanan gruplarda istatistiksel olarak anlamlı azalma gösterdi (p0,05).Biz bu tez çalımasında baricitibin 2 farklı dozunun (3 mg/kg ve 10 mg/kg) CLP ile oluşturulan deneysel sepsis modelinde inflamasyonu ve böbrek hasarını azaltarak koruyucu özellik gösterdiğini bulduk.

Betül Karaman
Yozgat Bozok University · Institute of Graduate Studies
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda çekal ligasyon ve delme ile oluşturulan sepsis modelinde sülfasalazinin böbrek hasarına etkisi

Sepsis, toksik özellik gösteren inflamatuvar yanıtın doku ve organlara hasar vermesiyle ortaya çıkan patolojik durumdur. Sepsise yönelik uygulanan tedavilerde anti-inflamatuvar yaklaşımlar önemli yer tutmaktadır. Crohn hastalığı ve ülseratif kolitin tedavisinde kullanılan sülfasalazin (SFZ)'nin anti-inflamatuvar etkisi İn vitro ve İn vivo birçok çalışmada gösterilmiştir. Bu çalışmada, sıçanlarda Çekal Ligasyon ve Delme (CLP) yöntemiyle oluşturulan deneysel sepsis modelinde SFZ'nin böbrek hasarına etkisi araştırılmıştır. Her grupta 10 hayvan olacak şekilde toplam 40 adet erkek Sprague Dawley sıçan 4 gruba ayrılmıştır (Sham-kontrol, CLP, CLP+SFZ50, CLP+SFZ250). Sham-kontrol grubundaki hayvanlara CLP uygulanmadan çekum manipüle edildi. CLP uygulanan sıçanların karın orta hattından bir kesi yapılarak çekuma ulaşıldı. Çekum 2 cm distalden bağlandıktan sonra 21 G iğne ile toplam 2 defa delinip fekal içeriğin karın boşluğuna yayılması sağlandı. 2 farklı tedavi grubuna CLP sonrası, SFZ'nin 50 ve 250 mg/kg olmak üzere iki dozu uygulandı. CLP uygulandıktan 24 sonra sıçanlar sakrifiye edip, kan ve böbrek dokusu örnekleri alındı. Hayvanların serumlarından Kan üre azotu (BUN), kreatinin (Cre), tümör nekroz faktör alfa (TNF-α), interlökin-1 beta (IL-1β), interlökin-18 (IL-18), nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin (NGAL) ve böbrek hasarı molekül-1 (KIM-1) seviyeleri incelendi. Hayvanların böbreklerindeki hasar histopatolojik olarak değerlendirildi. Sham-kontrol grubuna göre CLP grubunda serum BUN, Cre, TNF-α, IL1β, IL-18, NGAL, KIM-1 seviyeleri istatistiksel olarak anlamlı artış gösterdi (p0,05). Sham-kontrol grubuna göre CLP Grubunda böbrek dokusunda histopatolojik hasar anlamlı olarak arttı (p0,05). CLP grubunda artan serum BUN, Cre, TNF-α, IL-1β, IL-18, NGAL, KIM-1 seviyeleri ve histopatolojik hasar sülfasalazin uygulanan her iki grupta (CLP+SFZ50, CLP+SFZ250) istatistiksel olarak anlamlı azalma gösterdi (p0,05).Biz bu tez çalımasında SFZ'nin 2 farklı dozunun (50 mg/kg ve 250 mg/kg) CLP ile oluşturulan deneysel sepsis modelinde inflamasyonu ve böbrek hasarını azaltarak koruyucu özellik gösterdiğini bulduk. Anahtar Kelimeler: Akut Böbrek Hasarı, Çekal Ligasyon ve Delme, Sepsis, Sülfasalazin

Zeynep Çiçek
Yozgat Bozok University · Institute of Graduate Studies
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Futbolda en sık uygulanan laktat toparlanma yöntemlerinin mevkilere göre araştırılması

Bu tez çalışması, futbolcuların antrenman ya da müsabaka sonrası kanlarında biriken ve onlara yorgunluk veren kan laktatının, kandan uzaklaştırılmasında, uygulanabilecek en uygun toparlanma yönteminin araştırılması ve futbolcunun mevkisinin bu toparlanma yöntemlerinin etkinliğinde rolü olup olmadığının tespiti için planlanmıştır. Kanda biriken laktat, sporcunun bir sonraki antremana ya da müsabakaya daha verimli hazırlanması için bir an evvel kandan uzaklaştırılmalıdır. Laktat toparlanması ve mevkisel etkileşiminin araştırılması için yapılan bu çalışmaya, profesyonel ya da profesyonelliğe aday, 12 defans, 12 orta saha ve 12 atak futbolcusu olmak üzere 36 sporcu katıldı ve sporculara; aktif toparlanma, pasif toparlanma ve masaj toparlanması yöntemleri uygulandı. Çalışma öncesi sporculara ısınma koşusu yaptırıldı ve daha sonra 800 metrelik parkurda, maksimal saha testine tabi tutuldular. Koşu boyunca futbolcunun kalp hızı polar (Polar RS 400, Finlandiya) saat ile takip edildi. Test sonrası 3 dakika dinlenen sporcuların orta parmak kapiller kanından alınan kan örneğinden Lactate Scout Analyzer (Made in Germany) ile kan laktatı değerlendirildi. Daha sonra her sporcu aktif toparlanma, pasif toparlanma ve masaj toparlanması yöntemlerinden birisi ile dinlendirildi ve kan analizleri tekrarlanıp kaydedildi. Her sporcu en az 48 saat sonra aynı saha testi sonrası diğer toparlanma yöntemi ile değerlendirildi ve kaydedildi. Toparlanma yöntemleri aynı kişi tarafından uygulandı ve kayıt altına alındı. Elde edilen bulgulara göre, her üç toparlanma yönteminin de laktat eliminasyonunda etkili olduğu, en etkili yöntemin aktif toparlanma, en az etkili yöntemin ise pasif toparlanma olduğu bulundu. Uygulanan toparlanma yöntemlerinin etkinliğinde futbolcunun mevkisinin bir etkinliği olmadığı saptandı (p>0,05). Anahtar Sözcükler: Futbol, kan laktatı, laktat toparlanması, laktik asit.

FutbolLaktatlarLaktik asit+3
Mustafa Bozkurt
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

İn vivo ve in vitro koşullarda embriyonik alkaloz defans mekanizmasının karşılaştırılması

Her tür hücrede olduğu gibi, gelişen embriyolarda da hücre içi pH (pHi) regülasyonu hücrenin yaşamını devam ettirebilmesi için önemli bir faktördür. pHi düzenleyicilerinden biri olan HCO3-/Cl- değiştiricisi (anyon değiştiricisi, AE) alkalozdan savunmayı sağlarken, Na+/H+ ile Na+,HCO3-/Cl- değiştiricileri asidoza karşı embriyoları korumaktadır. Bu değiştiricilerin görevi, embriyoların daha iyi gelişim göstermeleri için pHi değerini belirli bir düzeyde tutmaktır. Alkali ortam olan oviduktta (tuba uterina) bulunan embriyoların AE aktivitesi yüksek olmasına karşılık embriyonik gelişim süreci boyunca ovidukttan uterusa doğru ilerlemesi ile AE aktivitesinde azalma görülmektedir. Bu çalışmada, in vivo gelişen ve in vitro koşullarda kültüre edilerek elde edilen embriyoların gelişim süreçlerinde (embriyogenez) AE aktivitesinin karşılaştırılması ve alkaloz savunma mekanizmasının etkinliği açısından farklılık olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada Balb/c soyuna ait beş – sekiz haftalık erişkin farelere süperovülasyon protokolü uygulandı. Dişi farelerin matür erkek fareler ile kopülasyonları sağlanarak uygun zamanlarda, in vivo koşullarda gelişen iki (2-h), dört (4-h) ve sekiz hücreli (8-h) embriyolar ile morula ve blastokist aşamasındaki embriyolar elde edildi. In vitro koşullarda ise pronüklear (PN) zigot kültürü ile 2-h, 4-h, 8-h, morula ve blastokist aşamasındaki embriyolar elde edildi. Her iki koşulda elde edilen embriyoların kayıtlarında KSOM esaslı solüsyonlar kullanıldı. İn vivo ve in vitro olarak elde edilen embriyolar, pH-sensitif florofor 2,7 bis karboksi etil 5-6 karboksi florosin (BCECF) ile yüklendi ve mikrospektrofluorometrik yöntem ile ratiometrik olarak pHi kayıtları alındı. Cl- uzaklaştırma metodu ile AE aktivitesi fonksiyonel olarak saptandı. Embriyoların amonyum puls tekniği ile indüklenen alkalozdan iyileşmeleri ve bu iyileşmelerin AE inhibitörü DIDS ile etkilenmesi incelendi. Hücreleri alkali şoklardan koruyan AE aktivitesi, in vivo koşullarda gelişen ve in vitro kültüre edilerek elde edilen 2-h embriyonik aşamalarda yüksek iken (0,052±0,01 vs 0,060±0,01 pHU/dk) 4-h, 8-h, morula ve blastokist aşamalarına kadar olan gelişimsel süreçte her iki koşulda da giderek azaldı (pHU/dk olarak sırasıyla; 0,040±0,00 vs 0,047±0,00; 0,031±0,00 vs 0,039±0,01; 0,024±0,01 vs 0,021±0,00; 0,017±0,01 vs 0,019±0,00). İki hücreli embriyonun AE aktivitesine göre 8-h, morula ve blastokist aşamalarındaki azalış her iki koşulda da istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0,05). Ancak in vivo ve in vitro olarak gelişen aynı aşama embriyoların AE aktiviteleri karşılaştırıldığında anlamlı farklılık saptanmadı. İn vivo ve in vitro koşullarda elde edilen tüm embriyonik aşamalarda indüklenmiş alkalozdan iyileşme gerçekleşmiş olup dinlenim değerlerine dönmüştür. İndüklenmiş alkalozdan iyileşmeye, erken embriyonik aşamalarda ortama eklenen DIDS, in vivo ve in vitro embriyolarda anlamlı olarak etki gösterdi. Ancak DIDS, her iki koşulda da gelişen geç embriyonik aşamalarda etkisizdi. İndüklenmiş alkaloza in vivo ve in vitro gelişen embriyoların verdikleri yanıtlar arasında anlamlı fark saptanmadı. Embriyonik gelişim sürecinde AE aktivitesindeki azalma ve indüklenmiş alkalozdan iyileşme in vivo ve in vitro şartlarda benzer şekilde gerçekleşmiştir. Embriyo kültüründe en azından pHi homeostasinde bir farklılık olmaması, daha uzun süreli kültürlerle elde edilen embriyoların transferinin değerlendirilebileceğini işaret etmektedir. Bu bilgi ışığında, ileri aşamalardaki embriyolar daha yüksek oranda implante olabildiğinden, in vitro fertilizasyonda sıklıkla kullanılan 8-h embriyo transferi yerine gelişimin daha ileri aşamalarındaki embriyoların transferi değerlendirilebilir.

Anyon değiştirici membranlarAnyonlarEmbriyo+4
Halil Şener
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda çekal ligasyon ve delme ile oluşturulan sepsis modelinde TRPA1 agonisti ASP7663 ve antagonisti HC-030031'nin böbrek hasarına etkisi

Transient receptor potential ankyrin 1 (TRPA1) kanallarının böbrek hasarı ile ilişkili olduğu ve immünomodülatör etkisi olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada, TRPA1 agonisti ASP7663 ve antagonisti HC-030031'in, sıçanlarda çekal ligasyon ve delme (CLP) yöntemiyle oluşturulan deneysel sepsis modelinde böbrek hasarına etkisi araştırılmıştır. Sıçanlar Kontrol, CLP, CLP + 3 mg/kg ASP7663, CLP + 30 mg/kg HC-030031 olmak üzere 4 gruba ayrılmıştır. CLP sonrasında tedavi gruplarından birine 3 mg/kg ASP7663, diğerine 30 mg/kg HC-030031 uygulandı. Bu çalışmada, CLP nedeniyle artan serum kan üre azotu (BUN), kreatinin (Cre), tümör nekrozis faktör alfa (TNF-α), interlökin 1 beta (IL-1β), interlökin 18 (IL-18), nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin (NGAL) ve böbrek hasar molekülü-1 (KIM-1) düzeyleri HC-030031 uygulamasıyla anlamlı olarak azaldı (P<0,05). Benzer şekilde, CLP nedeniyle böbrek dokusunda artan Toll benzeri reseptör 4 (TLR4), fosforile NF-κB, fosforile IκB-α, TNF-α, IL-1β, interlökin 6 (IL-6), kaspaz-3 ve kaspaz-8 immünoreaktivite seviyeleri ve histopatolojik hasar HC-030031 uygulamasıyla azaldı (P<0,05). TRPA1 antagonisti HC-030031, deneysel sepsis modelinde antiinflamatuar ve antiapoptotik etkileriyle böbrek hasarını azalttı. 2025, xviii + 124 Sayfa Anahtar Kelimeler: Böbrek, Sepsis, TRPA1 Kanalları, ASP7663, HC-030031

Semanur Fırat
Yozgat Bozok University · Institute of Graduate Studies
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Kohlear çekirdekte bulunan yıldız ve çalı nöronlarında asite duyarlı iyon kanallarının (ASIC) incelenmesi

Asit duyarlı iyon kanalları (ASIC); proton kapılı, voltajdan bağımsız, merkezi sinir sistemi ve periferik sinir sisteminde yaygın olarak bulunan hidrojen iyonuna duyarlı iyon kanallarıdır. Bu tez çalışmasında ASIC'lerin kohlear çekirdek nöronlarının uyarılabilirliğini etkileyerek, işitme sinyallerinin işlenmesinde önemli rol alacağı hipotezinin test edilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmada albino BALB/c ırkı fareler kullanılarak, kohlear çekirdek dokusunda Real time-polimeraz zincir reaksiyon tekniğiyle ASIC gen ekspresyonları mRNA düzeyinde ve kohlear çekirdekteki yıldız ve çalı hücrelerinin ASIC akımları yama kenetleme (patch clamp) tekniği ile karakterize edildi. Real-time PZR analizi ile 16 günlük, 75 günlük ve 2 yaşındaki fare kohlear çekirdek dokularında ASIC1, ASIC2 ve ASIC3 genlerinin ifadesi gösterildi. Voltaj kenetleme çalışmalarında kohlear çekirdek nöronlarına, asidik solüsyon uygulanmasıyla içe doğru (inward) akımlar oluştu. Kaydedilen ASIC akımlarının yarı aktivasyon pH değeri (pH50) yıldız hücreleri için 5,84, çalı hücreleri için 5,81 olarak bulundu. ASIC blokeri amilorid bu akımları doza bağımlı olarak inhibe etti. Amiloridin yarı maksimum inhibisyon değeri (IC50) yıldız hücrelerinde 32,5± 0,4 µM (n=30), çalı hücrelerinde ise 32,1 ± 0,2 µM (n=12) olarak bulundu. Sodyum içermeyen solüsyonda düşük pH ile indüklenen ASIC akımı büyük oranda azaldı (%87,5, p<0.05) (n=13), bu da kaydedilen ASIC akımlarının esas olarak Na+ iyonu tarafından taşındığını göstermektedir. Asit uygulamasıyla oluşan ASIC akımının hücre dışı Ca2+ ve Pb2+ (10 µM) tarafından inhibe edilmesi, bu hücrelerde ASIC1a altbiriminin varlığına işaret etmektedir. Zn2+ (300 µM)'nun ekstraselüler olarak uygulanması sonucu ASIC akımları %20 (n=13) oranında artmıştır. Bu da fonksiyonel ASIC2a alt birimini içeren homomerik kanalların varlığına işaret etmektedir. Sodyum salisilat (1 mM) ASIC akımlarını istatistiki olarak anlamlı düzeyde etkilemedi (p>0.05 n= 13). Bu da ASIC3 kanallarının bulunmadığını göstermektedir. Akım kenetleme çalışmalarında ise asidik solüsyon uygulanmasının kohlear çekirdek yıldız ve çalı nöronlarında depolarizasyona neden olduğu belirlendi. Sonuç olarak elde edilen veriler kohlear çekirdek hücrelerindeki ASIC akımının ASIC1a ve ASIC2a kanalları tarafından taşındığını göstermektedir. ASIC kanallarının merkezi işitsel sistemdeki nöronların uyarılabilirliklerini etkilediğini ve dolayısıyla bunların işitsel bilgiyi işlemede rolünün olabileceğini ve /veya patolojik süreçlerde olası rolü bulunacağına işaret etmektedir.

ElektrofizyolojiKokleaNöronlar+4
Ziya Çakır
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Parkinson fare modelinde gönüllü ve zorunlu egzersizin BDNF, GDNF ve NGF üzerine etkisi

Dünyadaki en yaygın ikinci nörodejeneratif hastalık olan Parkinson Hastalığı'nın kesin tedavisi henüz bulunamamıştır. Bununla birlikte egzersizin semptomlar üzerine tedavi edici etkisinin bulunduğunu gösteren birçok çalışma mevcuttur. Nöronların canlılığını sürdürmesinde önemli rolleri bulunan nörotrofik faktörlerin bazılarının parkinsonlu kişilerde azalmış olduğu ve ayrıca egzersizle protein seviyelerinin değiştiği bilinmektedir. Bu çalışma nörotoksik hayvan modelinde, iki farklı tipte egzersizin, parkinson hastalığının motor semptomları ile nörotrofik faktör protein üretimi üzerine etkisini araştırmak ayrıca nörotrofik faktörlerin hastalığın motor semptomları üzerindeki etkisini belirleyebilmek amacıyla yapılmıştır. Parkinson modeli oluşturulmuş, gönüllü ve orta şiddette zorunlu egzersiz yaptırılan farelerde enzime bağlı immünosorban aktivite tayini kitleri kullanılarak, beyin kaynaklı nörotrofik faktör, glial türevli nörotrofik faktör ve sinir büyüme faktörü miktarları ölçülmüştür. Tirozin hidroksilaz proteininin miktarı immünohistokimyasal çalışma ile belirlenmiş ve hematoksilen eozin boyama ile histopatolojik inceleme yapılmıştır. Ayrıca motor performansı değerlendirmek için rotarod ve çubuk testleri uygulanmıştır. Çalışma sonucunda motor fonksiyonları iyileştirici etkisi en fazla olan egzersiz tipinin uzun süreli orta şiddette zorunlu egzersiz olduğu gösterilmiştir. İmmünohistokimyasal sonuçlar egzersizin motor fonksiyonları iyileştirici etkisi olduğu sonucunu desteklemiştir. Beyin kaynaklı nörotrofik faktör miktarında egzersizle anlamlı bir değişim saptanmamışken, glial türevli nörotrofik faktör özellikle gönüllü egzersizle artmıştır. Sinir büyüme faktörü ise gönüllü egzersiz yapan grupta anlamlı bir düşüş göstermiştir. Yapılan bu çalışmayla egzersizin tipinin, süresinin, sıklığının ve yoğunluğunun hastalık üzerinde yaptığı etkiyi değiştirebileceğini göstermiş olduk.

EgzersizEgzersiz tedavisiParkinson hastalığı+1
Nadide Özkul Doğru
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Apelin-13 uygulamasının sıçanlarda kafa travması ve deneysel epilepsi modelinde koruyucu etkisinin asimetrik yaklaşımla değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı, deney ortamında mekanik kafa travması ve Pentilentetrazol (PTZ) kullanılarak oluşturulan epilepsi hayvan modeli ile meydana gelen beyin hasarının apelin-13 uygulaması ile engellenip engellenemeyeceği ve bu hasarın iki beyin yarım küresi arasında asimetrik dağılım sebebiyle farklılık gösterip göstermeyeceğini elektrofizyolojik, histokimyasal ve immünohistokimyasal parametrelerle belirlemektir. Çalışmamızda wistar sıçanların, besine uzanma testi uygulanarak pençe tercihleri tespit edilmiştir. Deney hayvanlarına anestezik madde (10mg/kg ksilazin ve 75 mg/kg Ketamin), uygulamasının ardından kafa travması grubunda mekanik travma diğer grupta ise PTZ (70mg/kg) uygulaması ile epilepsi modelleri oluşturulmuştur. Apelin-13 uygulanarak tedavi edici etkileri incelenmiştir. Sağ ve sol hemisferlerden Elektrotrokortikogram kayıtları (ECOG) alınmıştır. Hayvanların sakrifikasyon işleminden sonra beyin dokuları çıkarılarak histolojik değerlendirmeleri yapılmıştır. Ödem, kanama, oksidatif stres, apoptoz ve nörodejeneratif değişiklikleri gösteren boyama işlemleri yapılmıştır. Elde edilen elektrofizyolojik, histokimyasal ve immünohistokimyasal bulgular ile gruplar arasındaki farklılık istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgularda, elektrofizyolojik parametrelerde kafa travması gruplarında hasarın EEG analizlerinde ilk üç günde istatistiksel açıdan anlamlı değişikliklere sebep olduğu saptandı. Lateralizasyon öngörüsü akut dönemde kontrol grubuna kıyasla travmalı gruplarda ortaya çıktı. Apelin 13'ün nöroprotektif etkisi tespit edildi. Kimyasal epilepsi gruplarında Apelin 13 uygulanan grupta nöbete girme oranlarında ve nöbet derecelerinde anlamlı düzeyde düşme tespit edildi ve histokimyasal analizlerin de bu sonuçları desteklediği görüldü. Yapılacak klinik çalışmalarda Apelin 13 ün hasta yaşam kalitesini oldukça bozan travmatik beyin hasarı (TBH) ve Epilepsi için umut veren bir potansiyeli olduğunu düşündürdü. Kullanılan EEG analiz yöntemlerine ek ileri analizlerin yapılması hem TBH hem de Epilepsi modellerinin değerlendirilmesi açısından önemli olduğunu düşünmekteyiz.

ApelinBeyin yaralanmalarıElektroensefalografi+6
Şüheda Alpay
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Travma ile başvuran covid-19 hastalarının nötrofil/lenfosit ve platelet/lenfosit oranlarının değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda; travma geçiren hastaların kanında bakılan biyobelirteçlerin Covid-19'a bağlı değişiklikleri incelenerek, inflamasyon ve bağışıklığın Covid-19 ile birlikte travmaya etkisini araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız için travma ile başvuran 200 hastadan alınan kan örneklerindeki biyobelirteçlere bakılmıştır. Çalışmamıza 100 Covid-19 pozitif hasta ve 100 sağlıklı kontrol grubu olmak üzere toplam 200 hasta dahil edilmiştir. Acil Tıp Kliniği'ne başvuran, Covid-19 tanısı konan, çalışmaya dahil edilen travma geçirmiş 100 hastada ve kontrol grubu olarak Covid-19 pandemisi öncesi travma geçirmiş 100 olguda yaş, cinsiyet, nötrofil, lenfosit, trombosit, nötrofil/lenfosit oranı (NLO), platelet/lenfosit oranı (PLO) biyobelirteçleri karşılaştırılmıştır. Bulgular: Yaş ortalaması hasta grubunda 48,38, kontrol grubunda 52,57 idi. Cinsiyet dağılımı hasta grubunda %73 ve kontrol grubunda %52 erkek olarak daha baskındı. Hasta ve kontrol grubu arasında NLO ve PLO değerleri arasında anlamlı bir fark yoktu. Hasta grubunda lenfosit değeri artmış olup istatistiksel olarak anlamlıydı. Trombosit değerleri kontrol grubuna göre daha düşük ortalamaya sahipti. Sonuç: Travma ile gelen Covid-19'lu hastalarda prognozun belirlenmesinde NLO kullanılması klinisyeni yanlış yönlendirebilir. Travma patofizyolojisi nedeniyle kanda bakılan biyobelirteçleer farklılık gösterebilir. Bunun için daha fazla çalışma yapılması ve farklı biyobelirteçlerin araştırılması gerekmektedir.

BiyobelirteçlerCOVID 19Nötrofil/lenfosit oranı+5
Hale Nur Can
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Yenidoğanlarda palmar ve plantar grasp refleksinin asimetri, süre ve kuvvet yönünden değerlendirilmesi ve apgar skorlaması ile karşılaştırılması

Amaç: Çalışmamızda lateralizasyon öngörüsüyle; yenidoğanda doğum öncesi ve sonrasında beyin gelişimini etkileyen, fetal, maternal, eksternal ve kalıtsal faktörlerden palmar ve plantar kavrama refleks kuvveti ve süresi, APGAR skoru ve fiziksel gelişim parametreleri arasındaki ilişkilerin karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamızda, MCBÜ Hafsa Sultan Hastanesi Yenidoğan Kliniğinde (54 erkek, 57 kız) sağlıklı yenidoğanlarla yapılmıştır. Ebeveynlerden izin alındıktan sonra, yenidoğanın anamnezi alınmıştır. 2017/17222 patent numaralı cihazla palmar ve plantar refleks kuvvet (kg) ve sürelerinin (sn) ilk ölçümleri ilk 48 saat içerisinde, ikinci ölçümleri 7-10. gün arası kontrole gelen yenidoğanlardan beşer defa ölçülmüştür. APGAR skorlaması doğumdaki kayıtlardan temin edilmiştir. Bebeklerin ebeveyn el tercihinin belirlenmesi amacıyla "Edinburg El Tercihi Anketi" doldurulmuştur. Veriler SPSS™ programı kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: Tüm palmar ve plantar kavrama refleks kuvveti ve hızları ortalamasının istatistiksel olarak anlamlı asimetrik dağılım gösterdiği ve sol kavrama kuvvetinin sağa göre daha fazla olduğu saptandı. Cinsiyet, doğum şekli, doğum haftası ve büyüme parametreleri ile kavrama kuvvet ve sürelerinde anlamlı fark vardı. Apgar skoru ve anne baba el tercihlerinin yenidoğanlarda kavrama refleksi ve hızı üzerine istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Sonuç: Tüm eksremitelerin genel dağılım ortalamasında; sol kavrama kuvveti anlamlı yüksektir, latenslerinde anlamlı fark bulunmamıştır. Kavrama refleks genliği ve latensleri çeşitli faktörlerle etkileşimi olduğu ancak apgar skoru ve anne-baba el tercihlerinin kavrama refleksi değerleri arasında ilişki saptanmamıştır. Refleks kuvvet değerlerinin insan dışı canlılarda (nonhuman) asimetrik dağılımına uyumlu olduğu sonucuna varılmıştır. Katitatif ölçümlenen kavrama refleksinin fizyolojik ve fizyopatolojik süreçlerin takibinde ve tedavi yaklaşımında yardımcı olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Palmar-Plantar Grasp Refleksi, APGAR skoru, El Tercihi, Sağlak-Solak, Yenidoğan

Bebek-yenidoğmuşEl kavrama kuvvetiNörofizyoloji+2
Elif Sümeyra Erdemir Karayel
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2023
00