Yeditepe University
Anabilim Dalı

Fizyoloji Anabilim Dalı

Yeditepe University

706

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
DoktoraAçık ErişimTR

Deneysel hipertansiyon modelinde agomelatinin arteriyel kan basıncı ve kardiyak yeniden şekillenme üzerine etkisinin incelenmesi

Giriş ve Amaç: Agomelatinin hipotansif etkilerinin altında yatan mekanizmalar ve kardiyak yeniden şekillenme üzerine etkileri tam olarak bilinmemektedir. Çalışmamızın amacı, NOS inhibisyonu ile oluşturulan deneysel hipertansiyon modelinde agomelatinin arteriyel kan basıncı ve kardiyak yeniden şekillenme üzerine olası etkisinde NO/cGMP, HSP90 ve antioksidan mekanizmaların rolünü araştırmaktır. Gereç ve Yöntemler: Spraque-Dawley türü 32 adet yetişkin erkek sıçan Kontrol (K), Agomelatin (AGO), Hipertansiyon (HT) ve Hipertansiyon+Agomelatin (HT+AGO) olmak üzere dört gruba ayrıldı. HT ve HT+AGO gruplarının içme suyuna 6 hafta boyunca L-NAME 400 mg/L eklendi. Deneyin son iki haftası AGO ve HT+AGO gruplarına agomelatin (40 mg/kg/gün) intraperitonal olarak verildi. Serum ve sol ventrikülde eNOS, cGMP ve HSP90 düzeyleri ELISA yöntemiyle, NO düzeyi spektrofotometrik yöntemle incelendi. Sol ventrikül dokusunda ERK1/2 ve p-ERK1/2 western blot ve immünohistokimyasal yöntemlerle, MDA ve GSH düzeyleri ise spektrofotometrik yöntemle incelendi. Ayrıca sol ventrikül kardiyomiyosit çapları Hematoksilen Eozin ile boyanarak belirlendi. Bulgular: Sistolik kan basıncı HT grubunda ilk haftadan itibaren K grubuna göre yükselirken (p<0,001), HT+AGO grubunda HT grubuna kıyasla azaldı (p<0,001). HT+AGO grubunda, serum eNOS, NO ve cGMP düzeyleri ile sol ventrikül GSH düzeyleri HT grubuna göre yüksek bulundu (tümü p<0,05). Serum HSP90 düzeyi ise HT+AGO grubunda K grubuna göre yüksek bulundu (p<0,05). Sol ventrikül dokusunda p-ERK1/2 / ERK1/2 oranı HT grubunda K grubuna göre yüksek (p<0,01) ancak HT+AGO grubunda HT grubuna göre düşük bulundu (p<0,05). Sol ventrikül kardiyomiyosit çapı HT ve HT+AGO gruplarında, K ve AGO gruplarına göre yüksekti (tümü p<0,01). Sonuç: Agomelatinin arteriyel kan basıncı üzerine azaltıcı etkisinde NO-cGMP yolağı ve HSP90 düzeyi artışı rol oynamaktadır. Agomelatin, kardiyak dokuda GSH düzeyinde yükselmeye neden olarak antioksidan etki ve ERK1/2 protein aktivasyonunu azaltarak antihipertrofik etki oluşturabilir. Ancak bu etkiler sol ventrikülde morfolojik düzeyde belirgin değişime neden olmamıştır.

HipertansiyonHipertrofiOksidatif stres
Muhammed Ali Aydın
Trakya University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Menopoza bağlı proprioseptif duyu değişimleri

Menopoz, kadının önemli bir geçiş dönemidir. Kadın cinsiyet hormonları güçlü bir nöroprotektif role sahiptir ve menopozal geçiş nörofizyolojik değişikliklerle ilişkilidir. Menopozla ilişkili hormonal değişiklikler kadınları hareket güçlüğü ve düşmeye bağlı kırıklara yatkın hale getirir. Kadınlarda düşmelerin ilk olarak menopoz döneminde artış gösterdiği saptanmıştır. Propriosepsiyon, postüral dengenin sürdürülmesinde temel olan, merkezi sinir sistemine motor aktivitelerin seviyesi hakkında bilgi sağlayan bir duyudur. Çalışmamızın amacı, kadınlarda menopoza bağlı proprioseptif duyu değişimlerini incelemektir. Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Menopoz Polikliniği tarafından takip edilen 45-52 yaş arası toplam 37 kadın gönüllü (14 premenopozal, 12 postmenopozal ve 11 menopozal geçiş evresi) çalışmaya dahil edildi. Kadınların menopozal durumu, STRAW +10 evreleme kriterlerine göre belirlendi. Proprioseptif duyu, diz ve ayak bileği ekleminde pozisyon duyusu ölçüm yöntemlerinden olan aktif "açı yeniden oluşturma (AYO)" ve "eklem pozisyonu eşleştirme (EPE)" testleri ile değerlendirildi. Ölçümlerde evrensel gonyometre kullanıldı. Görsel uyaranların katkısını engellemek için katılımcıların gözleri göz bandı ile kapatıldı. İstatistiksel analizde tanımlayıcı istatistik (ortalama ± standart sapma), gruplar arası karşılaştırmalarda parametrik veriler için Anova, non-parametrik veriler için Kruskal-Wallis testleri yapıldı. Korelasyon analizlerinde Pearson testi kullanıldı. Anlamlılık düzeyi 0,05 olarak alındı. Ayak bileği AYO sapma değerleri premenopoz, perimenopoz, postmenopoz gruplarında sırasıyla 1,2±0,9; 2,5±1,7; 3,5±2,0 bulundu (p=0,005). Ayak bileği EPE sapma değerleri ise premenopoz, perimenopoz, postmenopoz gruplarında sırasıyla 1,2±0,6; 3,0±2,1; 2,7±1,2 bulundu (p=0,004). Menopozun kadınlarda propriosepsiyon açısından ön planda ayak bileği eklemini etkileyebileceği düşünüldü. Ayak bileği propriosepsiyon değerlendirmesinde, AYO testi postmenopoz evresinde daha olumsuz etkilenmişken EPE testinin perimenopozal evrede daha olumsuz etkilendiği görüldü. Premenopozal grup ise tüm değerlendirmelerde hedef açıdan en az sapmayı gösterdi. Sonuç olarak, menopoza geçişte özellikle ayak bileği proprioseptif performansının bozulduğu, diz ekleminin bu süreçten daha az etkilendiği görüldü. Bu sonuç menopoz sürecindeki kadınlarda postüral dengenin bozulması ve düşme riskiyle ilişkili olması bakımından önemlidir. Ayrıca menopozal süreçteki kadınlarda egzersiz programlarına denge ve propriosepsiyon egzersizlerinin dahil edilmesinin önemini vurgulamaktadır.

Ayak bileğiMenopozPropriyosepsiyon
Büşra Yaylak
Trakya University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

Rem uyku kısıtlamasına bağlı ağrı modelinde eksojen ve endojen melatoninin rolü

Giriş ve Amaç: Uyku kaybı ile ağrı arasındaki ilişki uzun zamandır bilinmekle birlikte altında yatan mekanizma henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Çalışmamızda amacımız uyku kısıtlaması ile indüklenen hiperaljezi üzerine eksojen ve endojen melatoninin etkisini incelemektir. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamızın ilk bölümünde 28 adet erkek Sprague Dawley sıçan bazal ağrı ölçümleri (tail flick ve hot plate) yapıldıktan sonra dört gruba (n=7) ayrıldı. Bunlardan 3 grup 15 gün süreyle günde 8 saat REM uyku kısıtlamasına tabi tutulurken kontrol grubu normal uyku düzenini sürdürmeye devam etti. REM uyku kısıtlaması uygulanan gruplardan biri her gün 17.00'de melatonin 5 mg/kg i.p. aldı. Diğer gruba ise aynı saatte melatonin çözücüsü %5 dimetil sülfoksit (DMSO) i.p. uygulandı. REM uyku kısıtlaması alan üçüncü grup da tedavisiz bırakıldı. Deney süresince gün aşırı ağrı ölçümleri tekrarlandı. Süre sonunda hayvanlar sakrifiye edildi ve omurilik lumbar bölge arka boynuz kısmından doku örneği alınarak LC-MS/MS ile noradrenalin ve serotonin ölçümleri yapıldı. Çalışmanın ikinci bölümünde 18 adet sıçanda pineal bez cerrahi olarak çıkarıldı. Serum melatonin düzeyleri pinealektomi ameliyatından önce ve post-operatif 7. günde ölçüldü. Ağrı ölçümleri pinealektomi öncesi ve post-operatif 14. günde tekrarlandı. Burada randomize olarak 2 alt grup oluşturuldu ve bir gruba melatonin 5 mg/kg i.p. diğerine %5 DMSO i.p. tek doz verildi ve 1 saat sonra ağrı ölçümleri tekrarlandı. Bulgular: İlk bölümde, tail-flick testinde ilaç verilmeyen ve DMSO verilen uyku kısıtlaması gruplarında ağrı eşiği düşerken (sırasıyla 6,3±0,3sn ve 6,0±0,9sn, p<0,01), melatonin verilen grupta ve normal uyku uyuyan kontrol grubunda (sırasıyla 11,7±0,5sn ve 11,5±0,9sn) bu düşüş gözlenmedi. Omurilik arka boynuz noradrenalin ve serotonin değerlerinde gruplar arasında anlamlı fark görülmedi. Pinealektomi işlemi sonrası ağrı eşiği anlamlı düzeyde düştü. Eksojen tek doz melatonin alan grupta ağrı eşiği yükselirken DMSO alan grupta değişiklik olmadı. Sonuç: Bu bulgular uyku kaybına bağlı olarak ağrı eşiğinin azalmasında endojen melatonin salgısının yetersizliğinin rol oynayabileceğini ve eksojen melatoninle bu eksikliğin giderilebileceğini göstermektedir. Pinealektominin ağrı eşiğini düşürmesi endojen melatoninin ağrı kontrolünde bir çeşit analjezik sistem gibi çalıştığını düşündürdü.

Samime Şarlı Gündüz
Trakya University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

Fruktozdan zengin beslenen sıçanlarda Sestrin-AMPK-mTORC1 yolağının kardiyak yeniden şekillenmedeki rolü

Giriş ve Amaç: Stresle uyarılabilen hücre içi proteinler olan sestrinler ile birlikte, AMPK aktivasyonu ve mTORC1 inhibisyonunun kardiyak hipertrofinin azaltılmasında rol oynadığı bildirilmiştir. Ancak fruktozdan zengin beslenmeye (FZB) bağlı kardiyak yeniden şekillenmede, sestrin1/2/3 ekspresyonları ile birlikte AMPK-mTORC1 yolağını araştıran bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışmada, FZB'ye bağlı kardiyak yeniden şekillenmede ve ayrıca FZB ile birlikte AMPK aktivatörü metformin uygulanması durumunda, sestrin1/2/3-AMPK-mTORC1 yolağının rolünün araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Kontrol (K), Metformin (Met), Fruktoz (F), Fruktoz+Metformin (FMet) olarak gruplandırılan erişkin 32 Sprague-Dawley dişi sıçanın, on hafta boyunca ad libitum beslenmesi sağlanırken; K ve Met gruplarına içme suyu, F ve FMet gruplarına 200gr/L dozunda fruktoz solüsyonu verildi. Son iki haftada Met ve FMet gruplarına intraperitoneal metformin (100mg/kg/gün) enjeksiyonu yapıldı. Sol ventrikülde sestrin1/2/3 gen ifadeleri Real-Time PCR ile analiz edildi. Sestrin1/2/3, AMPK, p-AMPK, mTORC1 substratı olan P70S6K ve p-P70S6K protein düzeyleri ticari ELISA kitleri ile belirlendi. Sol ventrikül dokusu histopatolojik olarak incelendi. İstatistiksel analizde, Kruskal-Wallis, Bonferroni düzeltmeli Dunn testi kullanıldı. Bulgular: F ve FMet gruplarında, Met ve K grubuna göre kardiyomiyosit çapı (tümü p<0,05) ve kardiyak dokuda fibrotik alan yüzdesi (tümü p<0,01) yüksek bulundu. mTORC1 aktivasyonunu gösteren p-P70S6K protein düzeyleri F grubunda, K ve Met gruplarına göre yüksek olup (p<0,05), FMet grubunda değişiklik göstermedi. Sestrin1/2/3, AMPK, p-AMPK ve P70S6K protein düzeylerinin tüm gruplarda benzer olduğu saptandı. Sestrin 1 gen ifadesi FMet grubunda, Met grubuna göre yüksek bulundu (p<0,05). Sonuç: Fruktozdan zengin beslenme sol ventrikülde, sestrin1/2/3 protein-gen ifadesini ve AMPK aktivasyonunu değiştirmeksizin mTORC1 aktivasyonunu artırmakta, miyosit çapı ve miyokardda fibrotik alanı artırıcı yönde değişiklikler oluşturmaktadır. Çalışmamız, mTORC1 aktivasyonundaki artışın sestrinler ve AMPK'dan bağımsız meydana gelmiş olduğunu düşündürmektedir. Ayrıca FZB ile birlikte metformin uygulamasına bağlı olarak sestrin 1 gen ifadesinin artış göstermesi, sestrin1/2/3-AMPK-mTORC1 yolağında öncelikle sestrin 1 düzeylerinin etkilenebileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: AMPK, fruktoz, kardiyak hipertrofi, metformin, mTORC1, sestrinler

FruktozHipertrofi-sol ventrikülMammalian target of rapamycin+1
Esra Akbaş Tosunoğlu
Trakya University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Fazla kilolu ve obez bireylerde su yüklemesinin serum kopeptin ve akuaporin 2 düzeylerine etkisi

Giriş ve Amaç: Su alımının obezite üzerinde faydalı etkileri vardır. Arjinin vazopressin hormonu vücut sıvısı homeostazını düzenler. Arjinin vazopressin ve kopeptin aynı öncü protein pre-provazopressinden türetilir ve kopeptin dolaşımdaki arjinin vazopressin konsantrasyonlarını güvenilir bir şekilde yansıtır. Akuaporin 2, böbreklerden suyun yeniden emilimini düzenleyen bir membran proteinidir. Bu çalışmada aşırı kilolu/obez bireylerde su yüklemesinin serum kopeptin ve akuaporin 2 düzeylerini nasıl etkilediğinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya otuz sağlıklı birey (15 normal kilolu ve 15 fazla kilolu/obez) dahil edildi. 12 saat açlık-susuzluk ardından tüm gönüllülerin antropometrik parametreleri, bazal metabolizma hızları ve kan basınçları ölçüldü, birinci kan örnekleri alındı ve 30 dakika içinde 10 ml/kg su içmelerine izin verildi. 90 dakika sonra kan basıncı ölçümü tekrarlandı ve ikinci kan örneği alındı. Serum örneklerinde biyokimyasal parametreler, kopeptin ve akuaporin 2 düzeyleri belirlendi. Bulgular: Su kısıtlaması sonrası normal kilolu ve fazla kilolu/obez grupların kopeptin düzeyleri karşılaştırıldığında benzer bulundu (5.61 ±3.93 vs. 4.37 ±3.13; p=0.351). Akuaporin 2 düzeylerinde de fazla kilolu/obez grupta normal kilolu gruba göre istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (8.22 ±6.58 vs. 12.32 ±10.27; p=0.206). Su yüklemesi sonrasında hem kopeptin hem de akuaporin 2 düzeyleri değişiklik göstermedi. Su kısıtlaması ve su yüklemesi dönemleri karşılaştırıldığında insülin, kortizol ve glikoz değerlerinde gruplar arasında farklılıklar tespit edildi. Sonuç: Elde edilen bulgular ile su yüklemesi için kullanılan miktarın (10ml/kg) obezite patogenezinde kopeptin ve akuaporin 2 düzeylerini değiştirmediğine dair kanıt sağlanmıştır. Anahtar kelimeler: Kopeptin, akuaporin-2, arjinin vazopressin, obezite, su yüklemesi

Serap Yanık
Trakya University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

Adolesan dönemde kronik uyku kısıtlaması ve egzersizin erişkin anksiyete davranışına etkisi: Deneysel çalışma

Giriş ve Amaç: Adolesan dönemde kronik uyku kısıtlamasına bağlı anksiyete bozukluğu gelişebileceği bilinmektedir. Egzersizin anksiyete benzeri davranışları azaltabildiği bilgisi de literatürde yer almaktadır. Ancak uzun vadeli sonuçları hakkındaki bilgiler yetersizdir. Çalışmamızın amacı, adolesan dönemde kronik uyku kısıtlamasına bağlı gelişebilecek anksiyete benzeri davranışlar üzerinde aerobik egzersizin olası etkisini ve bu etkinin erişkinliğe kadar devam edip etmeyeceğini belirlemektir. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamızda 40 adet Wistar Albino türü adolesan erkek sıçan kontrol, uyku kısıtlaması, egzersiz, egzersiz+uyku kısıtlaması gruplarına ayrıldı. Uyku kısıtlaması yaptığımız gruplar 4 hafta boyunca modifiye çoklu platform yöntemi ile haftanın 4 günü 20 saat uyku kısıtlamasına maruz bırakıldı. Egzersiz yapan gruplar ise haftanın 4 günü 30 dk ile başlayıp 60 dk'ya kadar kademeli şekilde uzayan yüzme egzersizini tamamladı. Dört haftanın sonunda anksiyete benzeri davranışları değerlendirmek üzere yükseltilmiş artı labirent ile delikli levha testleri yapıldı ve kan örnekleri alındı. Ardından tüm grupların normal uyku ve hareketlerini sürdürebildikleri kafeslerinde 8 hafta bekletilerek erişkin döneme gelmeleri sağlandı. Davranış testleri 4 haftalık aralarla 2 kez daha tekrarlandı ve hayvanlar 8. haftanın sonunda sakrifiye edildi. Prefrontal korteks ve hipokampus dokuları çıkarıldı ve tekrar kan örnekleri alındı. Kan örneklerinde adrenokortikotropik hormon ve kortikosteron değerlendirildi. Prefrontal korteks ve hipokampus dokularında adrenalin, noradrenalin, serotonin, dopamin öncül ve metabolit düzeyleri sıvı kromatografi-kütle/kütle spektrometresi, kollibistin düzeyleri ELISA, nöroligin-2 düzeyleri immünohistokimya yöntemi ile değerlendirildi ve histopatolojik inceleme hematoksilen-eozin boyama ile gerçekleştirildi. Bulgular: Uyku kısıtlaması (UK) anksiyete benzeri davranışları artırmadı. Egzersiz (E) grubunda açık kollara girişlerin sıklığı kontrol (K) ve uyku kısıtlama gruplarına göre arttı (E:45,6±6,9; K:20,3±4,1; UK:22,5±4,8 sırasıyla p=0,018 ve p=0,042). Açık kollara giriş sıklığı erişkinlikte egzersiz grubunda kontrol ve uyku kısıtlaması gruplarından anlamlı derecede yüksekti (E:25,8±3,3; K:9,6±3,4; UK: 6,8±2,1 sırasıyla p=0,040 ve p=0,021). Hipokampusun nispi ağırlığı uykusu kısıtlanan grupta kontrol ve egzersiz grubuna göre düşüktü (K:130,5±10,6; E:134,8±7,6; UK:96,6±4,8 (mg/kg)×1000 sırasıyla p=0,030 ve p=0,011). Prefrontal korteks doku kollibistin düzeyleri uyku kısıtlama grubu ve egzersizle birlikte uykusu kısıtlanan grupta (E+UK) kontrol grubuna göre anlamlı olarak azaldı (K:3,05±0,22; UK:2,47±0,42; E+UK:2,50±0,42 ng/ml; sırasıyla p=0,017 ve p=0,026). Nöroligin-2 immünohistokimya vii sonuçları gruplar arasında farklılaşmadı. Histopatolojik incelemede uyku kısıtlaması ve uyku kısıtlaması ile egzersizin birlikte yapıldığı gruplar için nöronal düzensizlik belirgindi. Sonuç: Adolesan dönemde uyku kısıtlaması anksiyete benzeri davranışları artırmadı, yüzme egzersizi ise azalttı. Egzersizin bu etkileri erişkinlik başlarında kısmen devam ederken daha sonra ortadan kalktı. Uyku kısıtlaması hipokampus ağırlığını azaltırken egzersiz bu etkiyi kısmen önledi. Erişkin dönem prefrontal korteks doku kollibistin düzeylerinin azalması uyku kısıtlamasının GABAerjik nörotransmisyon üzerine uzun süreli etkisi olabileceğini gösterdi. Anahtar kelimeler: REM uyku kısıtlaması, egzersiz, anksiyete, kollibistin, nöroligin-2

Nurcan Erdoğan Kurtaran
Trakya University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

Akut uyku yoksunluğunun kalp ve dolaşım sistemi otonom kontrolü ve stres belirteçlerine etkileri

Giriş ve Amaç: Bu çalışmanın amacı sağlıklı genç erişkin kadınlarda 24 saat uyku yoksunluğunun kardiyak otonom kontrol ve kardiyak stres belirteçlerine etkisini incelemektir. Gereç ve Yöntemler: Çalışma öncesinde uyku sağlığı Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi; kalp sağlığı kardiyak muayene, elektrokardiyografi, ekokardiyografi ile değerlendirildi. Kalp ve uyku sağlığı açısından uygun olan ilk 15 gönüllüye normal uykularını aldıkları bir gece ve uykusuz geçirilen bir gece sabahı sabit bisiklet ergometresinde 14 dakika submaksimal aerobik egzersiz yaptırıldı. Egzersiz, ilk 11 dakika 15 Watt/dakika artan iş yüküne karşı, son 3 dakika dirençsiz pedal çevirme şeklinde uygulandı. Otonom sinir sistemi değerlendirmesi, kalp hızı toparlanma indeksi ve kalp hızı değişkenliği ile yapıldı. Egzersiz sırasında en yüksek kalp hızı ve bitişinin 30. saniyesi ile 1, 2, 3, 4, 5. dakikalarındaki kalp hızı farkı kalp hızı toparlanma indeksi olarak alındı. Egzersiz öncesi ve sonrasında alınan venöz kan örneklerinden elde edilen serumlarda ELISA yöntemiyle N-terminal-pro-B-tipi natriüretik peptid ve galektin-3, immünoassay yöntemiyle yüksek duyarlıklı kardiyak troponin I düzeyleri belirlendi. Normal uyku ve uykusuzlukta egzersiz sonrası, öncesine göre kalp hızı değişkenliği ve kan belirteçlerinin yüzde değişiminin ve kalp hızı toparlanması değişiminin istatistiksel analizi normal dağılan verilerde bağımlı örneklem t testi, normal dağılmayan verilerde Wilcoxon işaretli sıralar testi ile yapıldı. İstatistiksel anlamlılık sınırı p<0,05 olarak alındı. Bulgular: Bir gece uykusuzluk sonrası yaptırılan egzersiz sonrası, öncesine göre normal sinüs atımlarının standart sapmasının milisaniye cinsinden değeri (sempatik ve parasempatik gösterge) ve ardışık kalp atışı intervallerinin 50 ms'yi aştığı olayların sayısı (parasempatik gösterge) azalması normal uyunan güne göre daha az bulundu (sırasıyla p=0,04, p=0,02). Galektin-3 artış yanıtı daha yüksek bulundu (p=0,003). Kalp hızı toparlanması, yüksek duyarlıklı kardiyak troponin I ve N-terminal-pro-B-tipi natriüretik peptid düzeyleri uykusuzluktan etkilenmedi. Sonuç: Bu çalışma, yirmi dört saat uyku yoksunluğunun sağlıklı genç kadınlarda egzersiz sonrası dönemde kardiyak parasempatik aktivitede baskılanma yaratabileceğini ve galektin-3 düzeylerinde artışa yol açarak inflamatuar yanıtlara neden olabileceğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Galektin-3, kalp hızı toparlanması, kalp hızı değişkenliği, N-terminal-pro-B-tipi natriüretik peptid, submaksimal egzersiz. Destekleyen Kurum: Bu çalışma, Trakya Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi tarafından desteklenmiştir. Proje No: 2025/10.

Özge Bozer
Trakya University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Siber zorbalığa uğramış üniversite öğrencilerinin otonom sinir sistemi açısından değerlendirilmesi

Siber zorbalığa uğramanın otonom sinir sistemini etkileyip etkilemediği üniversite öğrencileri arasında araştırılmıştır. Siber mağduriyet/zorbalık ölçeği kullanılarak siber mağdur olduğu tespit edilen 15 gönüllü (Erkek/Kadın=8/7) ve kontrol grubunu oluşturan 15 gönüllü (Erkek/Kadın=8/7) olmak üzere çalışmaya 30 gönüllü katılmıştır. Katılımcıların yaşları 18-23 yıl arası, beden kitle indeksi değerleri 19,05-28,41 kg/m2 arasında dağılım göstermektedir. Gruplar arası demografik ve antropometrik verilerde farklılık bulunmamıştır. Gönüllülerin otonom sinir sistemlerinin değerlendirilmesi 10.00-13.00 saatleri arasında gerçekleştirildi. Sırasıyla kalp hızı değişkenliği, mental aritmetik testi, derin nefes testi ve izometrik el sıkma testi uygulanmıştır. Kalp hızı değişkenliği analizinde siber mağdur grubunun yüksek frekans bandı, normal atımların aralıklarının standart sapması, 50 ms'den fazla farklılık gösteren normal atım aralıklarının yüzdesi ve ardışık normal sinüs atım aralıklarının farkının karekökü ortalamalarının kontrol grubuna kıyasla düşük olduğu bulundu (sırasıyla p=0,009, p=0,034, p=0,035 ve p=0,046). Düşük frekans bandı, düşük frekans/yüksek frekans oranı parametrelerinde ve derin nefes testi sonuçlarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Mental aritmetik testinde sistolik kan basınçları ortalamalarının yüzdelik değişimi ve izometrik el sıkma testinde diyastolik kan basıncı ortalamalarının yüzdelik değişimi değerlerinin siber mağdur grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı düşük olduğu tespit edildi (p<0,001 ve p=0,006). Sonuç olarak parasempatik tonusun siber zorbalığa uğramayan kontrol grubunda daha yüksek olduğu bulundu. Dolayısıyla siber mağdur bireylerin sempatovagal dengeleri ele alındığında kontrol grubuna göre daha yüksek bir sempatik aktiviteleri olduğunu düşünmekteyiz. Bu bulgulara göre araştırma hipotezi, siber zorbalık otonom sinir sistemini etkiler, kabul edilmiştir. Bu durumun otonomik disfonksiyonda görülebilecek hem mental hem fiziksel patolojiler için predispozan bir faktör olup olmayacağı ileri araştırmalarda ele alınmalıdır. Anahtar kelimeler: siber zorbalık, çevrimiçi zorbalık, otonom regülasyon, kalp hızı değişkenliği, otonom stres testler

Kalp hızıOtonom sinir sistemiParasempatik sinir sistemi+3
Ozan Öner
Trakya University
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Süperfisyal femoral arter lezyonlarında endovasküler tedavi yöntemi olarak aterektomi, stent ve ilaçlı balon anjioplasti sonuçlarının karşılaştırılması

Bu çalışmada akut kritik bacak iskemisi belirtileri ile hastaneye başvuran ve yapılan incelemelerde periferik arter hastalığı tanısı konmuş ve tedavisinde süperficial femoral artere endovasküler girişim uygulanmış hastaların, tedavi sonrasındaki süreçte ayak bileği-brakial arter indeksi (ABI) ölçümleri ve şikayetleri değerlendirildi. Yapılan değerlendirme sonucu endovasküler tedavi yöntemleri arasında süperficial femoral arter içi açıklığını sağlama ve devam ettirmeye yönelik etkinliklerinin saptanması amaçlandı. Hastaların demografik risk faktörleri; yaşı, cinsiyeti, kronik böbrek yetmezliği (KBY), koroner arter hastalığı (KAH), diyabetus mellitus (DM), kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), hipertansiyon (HT), serebrovasküler hastalık (SVH), hiperlipidemi (HL), sigara kullanımı, kullandığı ilaçlar, ağrı ve yürüme mesafeleri sorgulandı, laboratuvar tetkikleri yapıldı. 6 aylık kontrol izlemine alınan hastaların 3 ay ara (1. ölçüm, 2. ölçüm, 3.ölçüm ) ile ayak bileği- brakial arter indeksi ölçümleri değerlendirildi. Çalışmaya katılan 62 hastanın, ayak bileği- brakial arter indeksi ölçümlerinin değerlendirilmesi sonucu uygulanan endovasküler tedavi girişimlerinin arasında süperficial femoral arter içi açıklığını sağlama ve devam ettirmeye yönelik etkinliklerinin aynı olduğu aralarında anlamlı bir fark olmadığı saptandı. Ayak bileği- brakial arter indeksine ek olarak ağrı, yürüme mesafesi ve ampütasyon gerçekleşmesi şikâyetlerinden elde edilen verilerin değerlendirilmesi de endovasküler tedavi girişimleri arasında fark olmadığını destekler niteliktedir. Yapılan araştırma nihayetinde periferik arter hastalığı tanısı almış olan hastalarda süperficial femoral artere uygulanacak olan endovasküler tedavi girişimlerinin yararlılıkları eşdeğer olduğundan, hastanın hekim tarafından değerlendirilmesi sonucu hasta için en uygun olan endovasküler girişime karar verilip, ivedilikle uygulanabileceği sonucuna ulaşıldı.

Anjiyoplasti-balonAterektomiEndovasküler tedavi+5
Eda Kalaycı
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Psoriasisli hastalarda CT-1, ADMA ve HSCRP düzeylerinin nabız dalga hızı ve klinik parametlerle korelasyonu

Kaplan B, Psoriasisli Hastalarda CT-1, ADMA ve HsCRP düzeylerinin Nabız Dalga Hızı ve Klinik Parametrelerle Korelasyonu Namık Kemal Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Kardiyovasküler Fizyoloji Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Tekirdağ, 2023. Psoriasis deride keskin sınırlı, eritemli papül ve plaklar üzerinde yerleşmiş, sedefi-beyaz renkle karakterize lezyonları olan sık görülen kronik inflamatuar bir hastalıktır. Hastalığın histopatolojik değişikliklerle seyretmesi ve kronik inflamasyonun neden olduğu değişiklikler sonucu komorbiditeler oluşabilmektedir. T hücrelerin aktivasyonu sonucu inflamatuar maddelerin salınımı ile arter endotel aktivasyonuna yol açtığı görülmektedir. Çalışmamızın amacı biyopsisi olan psoriasisli kardiyovasküler risk faktörü olmayan hasta grup ile sağlıklı kontrol grubu arasında kişilerin CT-1, ADMA ve HsCRP değerlerinin karşılaştırılması, nabız dalga hızı ve günlük yaşamdaki fiziksel düzeyleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Çalışmamıza Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesinde Dermatoloji polikliniğine başvuran psoriasis tanısı almış ve kardiyovasküler risk taşımayan 38 hasta grup ile 32 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Çalışmamız hasta ve sağlıklı kontrol olarak iki gruba ayrıldı. Hasta ve kontrol grupları arasında yaş, BKI CT-1 ile HsCRP düzeyleri açısından anlamlı fark saptandı. (P<0,001, P=0,000, P<0,014, P=0,000) Daha iyi sonuçlar için daha fazla hasta sayısı olan gruba ihtiyaç duyulmaktadır. Kardiyovasküler riski öngörmede bu değerlerin klinik olarak yol göstereceğini düşünmekteyiz.

ADMAC reaktif proteinKardiyotroponin 1+3
Bilge Kaplan
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Deneysel sirkadiyen ritim modelinde beslenme zamanlaması ve omega-3 desteğinin metabolizma üzerine etkisinin araştırılması

Günümüzde modern yaşamında etkisiyle vücut iç saatimiz ve dış faktörlerin arasındaki senkronizasyonun bozulması sonucu fizyolojik, biyokimyasal ve davranışsal durumlarımızda görülen problemler gittikçe artmaktadır. Yapılan son araştırmalar omega-3 desteğinin genel sağlık üzerine yararlı etkilerini öne çıkarmıştır. Çalışmamızda sirkadiyen ritmi bozulan genç sıçanlarda metabolik homeastazın bozulmasına bağlı olumsuz etkileri ve omega-3 desteğinin koruyucu etkisi araştırılmıştır. Spraque Dawley ırkı dişi 8 haftalık sıçanlar, kontrol grubunda 6, SR grubunda 7, BY ve KT grubunda 8 adet olmak üzere rastgele 4 gruba ayrıldı. Her gruba 10 gün boyunca 12/12 aydınlık karanlık döngüsünde adaptasyon uygulandı. Daha sonra kontrol grubu hariç bütün gruplara 3 gün 12/12 aydınlık karanlık, sonraki 24 saat boyunca ışık, sonraki 3 gün 12/12 karanlık aydınlık sirkadiyen ritim bozukluğu oluşturma metodu deney süresince düzenli sikluslarla uygulandı. Kontrol ve SR grubundaki sıçanlar 25 gün boyunca serum fizyolik ile gavaj stresine tabi tutuldu. BY grubundaki sıçanlara 25 gün boyunca oral gavajla 400 mg/kg/gün balık yağı verildi. KT grubundaki sıçanlara 25 gün boyunca 1000 mg/kg/gün keten tohumu yağı oral gavajla verildi. Sıçanlar anestezi altında sakrifiye edilerek karaciğer dokusu çıkartıldı. Biyokimyasal analizlerde karaciğer hasarı biyobelirteçleri olan ALT (alanin aminotransferaz) ve AST (aspartat transaminaz) serum düzeyleri incelendi. AST parametresinde kontrol grubu ile diğer tüm gruplar arasında anlamlı farklılık bulundu (p=0,00). Kontrol grubundakilerin ortalaması diğer gruplara göre daha düşük ortalamaya sahiptir. ALT parametresinde kontrol grubu ile diğer tüm gruplar arasında anlamlı farklılık bulundu (p=0,00). Kontrol grubundakilerin ortalaması diğer gruplara göre daha düşük ortalamaya sahiptir. Histopatolojik analizler, IL-1β, myeloperoksidaz, SIRT ekspresyonları immunohistokimyasal olarak incelendi. Histopatolojik olarak SR grubunda karaciğerde dejenerasyon, hiperemi ve inflamasyonda belirgin artış, BY ve KT gruplarında bu bulgularda belirgin azalma, BY grubunda bu azalmanın daha belirgin olduğu görüldü. İmmünohistokimyasal olarak karaciğerde SR grubunda IL-1β, myeloperoksidaz ekspresyonlarında belirgin artış, BY ve KT gruplarında bu ekspresyonlarda azalma görüldü. SIRT ekspresyonunda SR grubunun karaciğerlerinde önemli ölçüde azalma, BY ve KT gruplarında ekspresyonlarda artış şekillendiği ancak bu artışın her iki grupta da çok belirgin olmadığı saptandı. Sonuçta sirkadiyen ritim bozukluğunun karaciğer dokusunda dejenerasyon ve stres yarattığı, balık yağı ve keten tohumu yağının ise bu bulguları iyileştirici etkisi olduğu ortaya konuldu. Anahtar kelimeler: Sirkadiyen ritim, Karaciğer, Metabolizma, Omega-3, Balık yağı, Keten tohumu yağı

Rabia Deveci
Süleyman Demirel University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

11-18 yaş arası adölesan sağlıklı sporcu bireylerde konsantrik ve eksantrik egzersizler sonucu oluşan gecikmiş kas ağrısının değerlendirilmesi ve masajın etkisinin incelenmesi

Bu çalışmanın amacı, egzersize bağlı kas hasarı sonrası kaslarda oluşan gecikmiş kas ağrısının ve kas kuvveti, ödem gibi antropometrik ölçümlerin değerlendirilmesini yapmak, aynı zamanda bu ağrının azaltılmasında masajın etkisini incelemektir. Çalışmaya adölesan yaş grubunda sağlıklı ve sporcu 30 birey dahil edilmiştir. Randomize olarak eşit şekilde masaj ve kontrol grubuna ayrılan bireylere baskın olmayan ekstremitede quadriceps femoris kası için yapılan ve eksantrik kasılmalar içeren zorlayıcı egzersiz sonrası ağrı, kas kuvveti, eklem hareket açıklığı ve ödem değerlendirmesi yapılarak 4 gün boyunca takip edilmiştir. Çalışma grubuna masaj uygulaması toplamda 3 kez 15‟er dakikalık süre ile uygulanmıştır. Antropometrik değerlendirmeler, 4 gün boyunca toplam 6 kez yapılmış ve günün hep aynı saatlerinde tekrarlanmıştır. Eksantrik egzersiz sonrası yapılan değerlendirmeler sonucunda çalışma grubunda ağrı hissinin daha az olduğu görülmüştür. Masaj uygulamasının eklem hareket açıklığı ve ödem takibi için yapılan çevre ölçümlerinde etkisi olduğu görülmekte ancak bu fark istatiksel olarak anlamlı görülmemektedir. Kas kuvvet değerlendirmesinde anlamlı farklılığın ise eksantrik egzersiz sonrası 72. saatte ortaya çıktığı görülmektedir. Sonuç olarak yapılan bu çalışma ile masajın gecikmiş kas ağrısı tedavisinde etkili olduğu ayrıca diğer antropometrik ölçümleri de olumlu yönde etkilediği ortaya konmuştur. Bu çalışma aynı zamanda gecikmiş kas ağrısı ile ilgili çalışmalara kaynak oluşturabilmesi bakımından önemli görülmektedir. Ayrıntılı değerlendirmeler yapabilmek için daha fazla sayıda ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

İbrahim Bostan
Süleyman Demirel University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

Deneysel sirkadyen ritim bozukluğunun kardiyovasküler sistem üzerine etkilerinin araştırılması

Sirkadiyen ritmin bozulması, yalnızca uyku düzenini değil, aynı zamanda kardiyovasküler sistemin temel fizyolojik işlevlerini derinlemesine etkileyen kritik bir risk faktörüdür. Kardiyovasküler hastalıklar, dünya genelinde erken ölümlerin başlıca nedenleri arasında yer almakta olup, bu hastalıkların patogenezinde sirkadiyen ritmin rolü giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Sirkadiyen biyolojiyi hedef alan farmakolojik yaklaşımlar, kardiyovasküler hastalıkların önlenmesi ve tedavisinde yenilikçi terapötik stratejiler geliştirilmesine olanak sunmaktadır. Bu çalışmada, sirkadiyen ritim bozulmasının kardiyovasküler sistem üzerindeki çok yönlü etkilerini değerlendirmeyi ve melatonin ile nobiletinin bu etkiler üzerindeki terapötik potansiyellerini karşılaştırmalı olarak ortaya koymayı amaçladık. Çalışmada, ağırlıkları 320–370 g toplam 40 adet erkek Sprague Dawley sıçan rastgele olarak beş gruba ayrıldı: Kontrol (K, n=8), Sirkadiyen Ritim Bozukluğu (SRD, n=8), Melatonin (MLT, n=8), Nobiletin 15 mg/kg (NOB15, n=8) ve Nobiletin 30 mg/kg (NOB30, n=8). Tüm gruplar, 10 günlük adaptasyon süresince 12 saat aydınlık / 12 saat karanlık (12:12 LD) döngüsüne maruz bırakıldı, ardından kontrol grubu hariç diğer gruplara 21 gün boyunca sirkadiyen ritim bozukluğu protokolü uygulandı. Deney süresince melatonin (10 mg/kg/gün) ve nobiletin (15 mg/kg/gün ve 30 mg/kg/gün) ilgili gruplara intraperitoneal yolla uygulandı. Deney sonunda sağ juguler ven kateterizasyonu ile hemodinamik ölçümler yapıldı, ardından kalp ve aort dokuları çıkarılarak biyokimyasal, morfometrik, histopatolojik ve immünohistokimyasal analizler gerçekleştirildi. Hemodinamik ölçüm parametrelerinden, maksimum dP/dT değeri NOB15 grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı şekilde azaldı (p<0,05). Minimum dP/dT değerleri açısından gruplar arasında anlamlı fark bulundu (p<0,05); kontrol grubu en düşük ortalamaya sahipti. Aort endotel MDA düzeyleri kontrol grubunda diğer gruplara göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p<0,05). Histopatolojik analizlerde SRD grubunda miyokardiyal ödem, vakuolizasyon, hücre içi ayrışmalar ve konjesyon gibi belirgin dejeneratif değişiklikler gözlendi, melatonin ve nobiletin uygulamaları bu yapısal bozulmaları anlamlı ölçüde azalttı (p<0,001). İmmünohistokimyasal değerlendirmelerde, SRD grubunda kalp ve aort endotel dokularında PER2 ekspresyonunda anlamlı azalma, TRL4 ekspresyonunda ise anlamlı artış saptandı. Buna karşın melatonin ve nobiletin uygulamaları, PER2 ekspresyonunu belirgin ve anlamlı derecede arttırdı, TRL4 ekspresyonunu ise belirgin ve anlamlı derecede azalttı (p<0,001). Sonuç olarak çalışmamız, sirkadiyen ritim bozulmasının kardiyovasküler yapı ve işlev üzerinde çok yönlü olumsuz etkiler oluşturduğunu; melatonin ve özellikle nobiletinin bu süreçte koruyucu ve düzenleyici etkiler gösterebileceğini moleküler ve fonksiyonel düzeyde ortaya koydu. Anahtar kelimeler: Sirkadiyen Ritim, Kardiyovasküler, Melatonin, Nobiletin

İlknur Karakaya
Süleyman Demirel University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Çalişma düzeninin cinsiyete göre sirkadiyen ritim, kan basıncı ve fiziksel performans üzerine etkilerinin araştırılması

Sirkadiyen ritim, organizmanın fizyolojik ve davranışsal süreçlerini 24 saatlik döngülerle düzenleyen endojen bir mekanizmadır. Vardiyalı çalışmanın bu ritim üzerindeki olumsuz etkileri literatürde sıkça vurgulanmıştır. Bu çalışma, vardiyalı ve vardiyasız çalışanlarda cinsiyet, sirkadiyen ritim değişiklikleri ve kardiyovasküler sağlık parametreleri arasındaki ilişkiyi karşılaştırmayı amaçlamaktadır. 72'si erkek, 90'ı kadın 162 katılımcıda cinsiyet ve çalışma düzeninin uyku süreleri ile kardiyovasküler parametrelere etkisi incelenmiştir. Toplam uyku süresi cinsiyete göre farklılık göstermezken, çalışma şekli özellikle erkekleri etkilemektedir. Vardiyalı çalışan erkekler en uzun uyku süresine sahiptir. Kadınların gece uykusu erkeklerden daha uzun olup, erkekler gün içinde daha fazla uyumaktadır. Kan basıncı ve egzersiz kapasitesinde cinsiyetler arasında fark bulunmamıştır. Çalışma şeklinin kardiyovasküler parametreler üzerinde anlamlı etkisi saptanmamıştır. Bulgular, özellikle erkeklerde uyku düzeninin çalışma şeklinden etkilendiğini göstermektedir. Vardiyalı erkeklerdeki artmış toplam uyku ve kadınların gece uykusundaki avantaj, uyku düzenlemelerinde bireysel yaklaşımların önemini ortaya koymaktadır

Mevlüt Kırtıklı
Süleyman Demirel University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Beyin iskemi-reperfüzyonunda 3',4'-Dihydroxyflavonolun korteks oksidan/ antioksidan sistem ve transmitter düzeylerine etkisi

Global serebral iskemiden (GCI) sağ kalanlarda spontan dolaşımın geri dönüşünü takiben serebral enfarktüs, nöron kaybı ve beyin hasarına neden olabilir. Mevcut çalışmada sıçanlarda beyin iskemi-reperfüzyonu sonrasında 1 hafta süreli 3',4'-Dihydroxyflavonol (DiOHF) takviyesinin serebral korteks dokusundaki oksidan-antioksidan sistem ve transmitter düzeylerine olan etkisi incelendi. Çalışma Wistar-albino türü erkek sıçanlar üzerinde gerçekleştirildi. Toplam 28 adet sıçan kullanılan araştırmada gruplar şu şekilde oluşturuldu. Kontrol grubu (n=6): Bu gruptaki hayvanlara herhangi bir anestezi ve cerrahi işlem yapılmadı. Sham Grubu (n=6): Bu gruptaki hayvanlarda genel anestezi oluşturulduktan sonra karotid arter bölgeleri açılıp kapatıldı. Uygulama sonrası 1 hafta süreli çözücü uygulaması yapıldı (1 ml DiOHF çözücüsü). İskemi-Reperfüzyon (İ/R) Grubu (n=8): Genel anestezi altında sıçanlarda karotid arterler izole edildikten sonra 30 dakika süreyle ligate edilerek iskemi ve takiben reperfüzyon gerçekleştirildi. Reperfüzyonu takiben 1 hafta boyunca 1 ml DiOHF çözücü uygulanmıştır. İskemi-Reperfüzyon + DiOHF Grubu (n=8): Genel anestezi altında sıçanlarda karotid arterler 30 dakika ligasyonla iskemi yapıldıktan sonra reperfüzyon ve sonrasında 1 hafta süreli DiOHF takviyesi yapıldı. Çalışmanın sonuçları sıçanlarda deneysel beyin iskemi-reperfüzyonu sonrası 1 hafta süreli DiOHF uygulamasının beyin serebral korteks dokusunda oksidan aktivite göstergesi olan MDA artarken antioksidan aktivite belirteçlerinden olan GPX, SOD, katalaz ve TRx 2 değerleri önemli şekilde baskılanmıştır. Beyin İ/R aynı zamanda glutamat ve GABA seviyelerinde de yükselmelere yol açmıştır. Ancak iskemi-sonrası reperfüzyonla 1 hafta süreli DiOHF uygulaması frontal korteks dokusunda oluşan bahsedilen değişiklikleri düzeltmiştir. Çalışmanın sonuçları sıçanlarda deneysel beyin iskemi-reperfüzyonu sonrası 1 hafta süreli DiOHF uygulamasının beyin serebral korteks dokusunda oksidan/ antioksidan sistem ve transmitter düzeyleri üzerinde olumlu etkilere sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: CAT; GABA; Glutamat; GPx; MDA; Serebral korteks; SOD; TRx 2

Lemanur Soysal
Selçuk University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Deneysel diyabet modeli oluşturulan sıçanlarda düzenli egzersizin karaciğer ve kas dokusunda farklı TRP kanallarının ekspresyonu üzerine etkisi

Tip 2 Diyabet, pankreasın yeterli insülin üretememesi veya vücudun üretilen insülini etkili bir şekilde kullanamaması sonucu ortaya çıkan hiperglisemi ile karakterize kronik bir hastalıktır. TRP kanal genleri, pankreasın alfa ve beta hücrelerinde yüksek seviyelerde bulunur ve bu genler insülin direnciyle bağlantılıdır. Egzersiz, günümüzde tip 2 diyabet tedavisinde önemli bir araçtır. Bu çalışmanın ana amacı, deneysel olarak oluşturulan tip 2 diyabet modelinde, düzenli egzersiz uygulamalarının iskelet kası ve karaciğer dokularındaki TRPC1, TRPC6 ve TRPM7 gen ekspresyonları üzerindeki etkilerini incelemekti. Çalışmanın başında, yetişkin erkek sıçanlar dört gruba ayrıldı: kontrol, diyabet, egzersiz ve diyabet artı egzersiz grupları. Diyabet gruplarına yüksek yağlı diyet verildi ve ardından 35 mg/kg streptozotosin enjeksiyonu yapıldı, böylece deneysel tip 2 diyabet modeli oluşturuldu. Diyabet durumu doğrulandıktan sonra, sıçanlara 4 hafta boyunca yüzme egzersizi yaptırıldı. Egzersiz periyodunun sonunda sıçanlar servikal dislokasyon yöntemiyle ötenaziye tabi tutuldu ve iskelet kası (gastroknemius) ile karaciğer örnekleri alındı. Alınan örneklerde TRPC1, TRPC6 ve TRPM7 ekspresyonları RT-PCR yöntemiyle analiz edildi. Analizler sonucunda, diyabet grubunda serum insülin seviyelerinin kontrol grubuna göre yüksek olduğu tespit edildi (p≤ 0,05). Egzersiz ve diyabet artı egzersiz gruplarında ise serum insülin seviyeleri diyabet grubuna kıyasla daha düşük bulundu (p≤ 0,05). Kas ve karaciğer dokusunda, TRPC1 ve TRPC6 ekspresyonları diyabet artı egzersiz grubunda, diyabet grubuna göre yüksek seviyelerde gözlemlenlendi (p≤ 0,05). Bu bulgular, egzersizin, tip 2 diyabetin yol açtığı insülin direncini, TRP kanalları aracılığıyla iyileştirebileceğini göstermektedir.

Esra Zeren
Selçuk University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Beyin iskemi reperfüzyonunda 3',4'-Dihydroxyflavonolun serebellum oksidan/antioksidan sistem ile BDNF ve transmiter düzeylerine etkisi

Serebral iskemi reperfüzyon (İ/R), kan akışının geçici bir kesinti sonrasında yeniden sağlanmasıyla ortaya çıkan ve geçen zamana bağlı olarak beyin fonksiyonlarında bozulmaya yol açabilen bir durumdur. Bu çalışmanın amacı erkek sıçanlarda beyin İ/R ve 1 haftalık süreli 3',4'-Dihydroxyflavonol tedavisinin serebellum dokusunda okisidan/antioksidan sistem ile glutamat, GABA ve BDNF düzeylerine olan etkisini belirlemekti. 28 adet Wistar-albino tipi erkek sıçandan oluşan deney grupları şu şekilde oluşturuldu: 1-Kontrol grubu (n=6): Bu gruptaki hayvanlara herhangi bir anestezi ve cerrahi işlem yapılmadı. 2-Sham Grubu (n=6): Bu gruptaki hayvanlarda genel anestezi oluşturulduktan sonra karotid arter bölgeleri açılıp kapatıldı. Uygulama sonrası 1 hafta süreli çözücü uygulaması yapıldı (1 ml DiOHF çözücüsü). 3-İskemi-Reperfüzyon Grubu (n=8): Genel anestezi altında sıçanlarda karotid arterler izole edildikten sonra 30 dakika süreyle ligate edilerek iskemi ve takiben reperfüzyon gerçekleştirildi 4-İskemi-Reperfüzyon + DiOHF Grubu (n=8): Genel anestezi altında sıçanlarda karotid arterler 30 dakika ligasyonla iskemi yapıldıktan sonra reperfüzyon ve sonrasında 1 hafta süreli DiOHF takviyesi yapıldı. Bir haftalık tedavi sonrası genel anestezi altında hayvanlar sakrifiye edildi ve serebellum dokuları alındı. İlgili dokuda MDA, GPx, katalaz, SOD, tioredoksin, glutamat, GABA ve BDNF seviyeleri değerlendirildi. İ/R MDA ile gluatamat ve GABA seviyelerini artırırken, GPx, katalaz, SOD, tioredoksin ve BDNF seviyelerini azalttı. Ancak 1 hafta süreli 3',4'-Dihydroxyflavonol tedavisi İ/R ile oluşan değişimleri düzeltti. Çalışma sonuçları İ/R sonrası 1 hafta süreli 3',4'-Dihydroxyflavonol tedavisinin fokal beyin İ/R'de oluşan değişimler üzerine olumlu bir etkisinin olduğu ortaya koymaktadır. Anahtar Sözcükler: İskemi/Reperfüzyon; 3',4'-Dihydroxyflavonol tedavisinin; MDA, GPx, katalaz, SOD, tioredoksin, glutamat, GABA ve BDNF

Nisanur Coşkun
Selçuk University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Egzersiz antrenmanının diyabetli sıçanlarda yağ asidi bağlayıcı protein 4 ekspresyonu üzerine etkisi

Tip 2 diyabet, insülin eksikliği/insülinin organizmada etkin kullanılmaması sonucunda metabolizma bozuklukluklarına yol açan kronik bir hastalıktır. Fabkin hormonunun, diyabet üzerine etki ederek bu hastalığı ortadan kaldırabileceği düşünülmektedir. Diyabet tedavisinde, aerobik ve direnç egzersizleri kardiyovasküler ve metabolik faydalar sağlar. Çalışmanın amacı, erkek sıçanlarda deneysel olarak oluşturulan tip 2 diyabette düzenli egzersizin iskelet kası, yağ ve karaciğer dokularında FABP4, ADK ve NADPK ekspresyonları üzerine etkisini araştırmaktır. Çalışmada 8-12 haftalık 32 adet erkek Wistar sıçan kullanıldı. Sıçanlar rastgele kontrol (n=6), diyabet (n=10), egzersiz (n=6) ve diyabet+egzersiz (n=10) olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Diyabet ve diyabet+egzersiz grubundaki sıçanlar 4 hafta boyunca yüksek yağlı diyetle beslenip ardından 35 mg/kg streptozotosin intraperitoneal olarak uygulandı. Diyabet doğrulandıktan sonra 4 hafta boyunca egzersiz ve diyabet+egzersiz grubundaki sıçanlara yüzme egzersizi uygulandı. Çalışma boyunca diyabet grupları yüksek yağlı diyet ile beslendi. Deneyin sonunda anestezi altında sıçanlardan intrakardiyak kan alındı ve sıçanlar servikal dislokasyon yöntemiyle sakrifiye edilerek iskelet kası, karaciğer ve yağ dokusu alındı. Alınan dokularda FABP4, ADK ve NADPK ekspresonları RT-PCR, serum insülin seviyesi ELISA yöntemiyle analiz edildi. Serum insülin seviyesi diyabet grubunda kontrole göre yüksekti (p≤0,05) ve egzersiz ve diyabet+egzersiz gruplarında diyabet grubuna göre düşüktü (p≤0,05). Yağ dokusunda FABP4 ve ADK ekspresyonları diyabet grubunda kontrole göre yüksekti (p≤0,05). Kas ve yağ doku NDPK ekspresyonları egzersiz ve diyabet+egzersiz gruplarında diyabet grubuna göre yüksekti (p≤0,05).

Havva Yaren Küçük
Selçuk University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yaşlı sıçan modelinde rivastigminin hipokampal glikoz metabolizması üzerine etkisi

Bu çalışmanın amacı yaşlı sıçan modelinde Rivastigmin uygulamasının hipokampal glikoz metabolizmasını nasıl etkilediğini araştırmaktır. Bu çalışmada Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Deneysel Tıp Araştırma ve Uygulama Merkezinden temin edilen Wistar cinsi yaşlı erkek (n=30) ve dişi sıçanlar (n=30) (13 aylık) sıçanlar kullanıldı. Çalışma protokolü OMÜ Deneysel Tıp Araştırma ve Uygulama Merkezi Deney Hayvanları Etik Kurulunun 26.04.2024 tarihli toplantısının 2024/14 karar sayısı ile onaylandı. Toplam 40 adet sıçanın hipokampus dokularında gerçekleştirilen çalışmada deney hayvanları eşit sayıda 4 gruba ayrıldı. Grup 1: Yirmi bir gün boyunca 1 ml RIVA çözücüsü uygulanan (serum fizyolojik) erkek kontrol (EK) grubu. Grup 2: Yirmi bir gün boyunca 1 ml serum fizyolojik içinde intraperitoneal (i.p.) 2 mg/ kg RIVA uygulanan Erkek RIVA (ER) grubu. Grup 3: Yirmi bir gün boyunca 1 ml RIVA çözücüsü uygulanan (serum fizyolojik) dişi kontrol (DK) grubu. Grup 4: Yirmi bir gün boyunca 1 ml serum fizyolojik içinde intraperitoneal (i.p.) 2 mg/ kg RIVA uygulanan Dişi RIVA (DR) grubu. 21 gün süren deneysel uygulamaların bitiminden sonra hayvanlar genel anestezi altında sakrifiye edilerek hipokampus doku örnekleri alındı. Alınan doku örneklerinde Western blot yöntemi ile total GSK3β, p-GSK3β (Ser9), total Akt, p-Akt, GLUT4, SIRT1, PSD95 ve β-aktin protein seviyeleri analiz edildi. Western blot analizleri İstanbul Medipol Üniversitesi Rejeneratif ve Restoratif Tıp Araştırma Merkezinde gerçekleştirildi. Çalışmada t-GSK3β ve t-Akt seviyesi ER grubunda DR grubuna kıyasla anlamlı bir şekilde yüksek bulunmuştur (p<0.01). Yine PSD95 seviyesi EK grubunda DR grubuna kıyasla anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0.05). Bunun dışında ölçümü yapılan parametrelerin hiçbirinde gruplar arasında farklılık tespit edilmedi. Mevcut çalışmanın sonuçları Rivastigmin uygulamasının sıçanlarda hipokampal glikoz metabolizması üzerinde sınırlı bir etkiye sahip olabileceğini göstermektedir. Cinsiyet mukayesesi yapıldığında bu sınırlı etkinin erkek sıçanlar lehine olduğu sonuç olarak söylenebilir.

Karbonhidrat metabolizması
Feyza Şule Cihan
Selçuk University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Deneysel Parkinson Hastalığı modelinde mitokondri transplantasyonu ve egzersizin etkilerinin karşılaştırılması

Parkinson hastalığı (PH), beyindeki dopamin salgılayan nöronların dejenerasyonuyla ilişkilidir. PH; harekete başlamada zorluk, tremor, yavaş ve küçük hareketler yapma gibi lokomotor ve spontan aktivitelerin bozukluğu ile kendini gösterirken yıllar içinde yavaşça gelişir. Dopaminerjik nöronlardaki mitokondriyal disfonksiyonlar PH'nin birçok farklı nedeni arasındadır. Son zamanlarda, ekzojen mitokondri transplantasyonunun mitokondriyal disfonksiyonu düzelttiği ve PH'nin klinik semptomlarını hafifletmeye yardımcı olduğu bildirilmiştir. Egzersizin faydalı etkisi PH'de iyi belgelenmiştir. Çalışmanın amacı, 1-metil-4-fenil-1,2,3,6-tetrahidropiridinin (MPTP) ile indüklenen PH fare modelinde egzersiz ve mitokondri naklinin terapötik etkilerini incelemektir. MPTP, C57BL farelere intraperitoneal olarak enjekte edilmiştir. Enjeksiyon işlemi aynı gün içerisinde 4 sefer 20 mg/kg dozla, 2 saat aralıklı uygulanmıştır. PH'nin gelişmesinden 7 gün sonra koşu bandı egzersizleri 4 hafta boyunca haftada 5 gün, 30 dakika, 20 m/dk hızda yapılmıştır. Fare karaciğerinden izole edilen sağlıklı mitokondriler tedavi gruplarına bir hafta ara ile dört kez olacak şekilde intranazal yolla verilmiştir. Spontan aktivite ve lokomotor aktivite testleri tüm gruplara üç farklı seansta (PH'den önce, PH'den sonra ve tedavinin sonunda) uygulanmıştır. İntranazal olarak nakledilen mitokondrilerin beyine ulaştığı floresan mikroskopisi ile doğrulanmıştır. Egzersiz gruplarında ve mitkondri tedavisi alan gruplarda, PH semptomları aktivite testleri açısından azalmıştır. Bunun yanı sıra yapılan moleküler incelemelerde beyinde Bax/Bcl-2 oranının egzersiz yapan gruplarda azaldığı tespit edilmiş ancak mitokondri alan gruplarda bu azalmanın tersine döndüğü görülmüştür. Beklenilenin aksine mitokondri transplantasyonu moleküler açıdan olumsuz etkilerde bulunmuştur. Kaspaz 1 ve 3 proteinlerinin artışına sebep olarak beyinde apoptotik süreçleri tetikleyebileceği kanısına varılmıştır. Davranış testlerinde görülen egzersiz ve mitokondrinin sinerjik etkilerinin moleküler düzeyde gerçekleşmediği tespit edilmiştir. Egzersiz, PH'deki semptomları azaltan geleneksel bir yaklaşımdır. Bununla beraber mitokondrilerin intranazal yol ile beyine ulaştırılması, yöntemin invaziv olmaması ve insana kolay uygulanabilir olması açılarından umut vaat eden bir tedavi yöntemi olarak göze çarpmaktadır. Ancak alınan sonuçlar mitokondri gibi çok büyük yapıların bu yolla verilmesinin çok etkin olmadığını göstermektedir. Bunun yanı sıra nörodejeneratif hastalıklarda mitokondri kullanımına soru işaretleri bırakmıştır.

EgzersizParkinson hastalığı
Özbeyen Atalay
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kafein ve glikoz tüketiminin prefrontal korteks aktivitesi ve bilişsel performans üzerine etkisi

Kafein; kahve, çikolata, çeşitli içecekler ve çok sayıda tedavinin içeriğinde yer alan ve bilişsel işlevleri iyileştirmek için kullanılan bir psikoaktif ilaçtır. Glikoz ise memeli metabolizmasında en yaygın bulunan diyet şekeridir. Başta enerji içecekleri olmak üzere çeşitli ürünlerde kafein ve glikozun birlikte kullanımı söz konusudur. Araştırmamızda kafein ve glikozun tekil ve birlikte tüketimlerinin prefrontal korteks aktivitesi üzerine etkileri araştırılmıştır. Araştırmaya 40 sağlıklı erkek gönüllü katılmıştır. Katılımcılar kafein (200mg), glikoz (25g), kafein+glikoz (200mg+25g) ve boş kapsül olmak üzere 4 grupta incelenmiştir. Bilişsel performansları karşılaştırmak için sözel hafıza, Stroop ve N-geri testleri kullanılmıştır. Testler sırasındaki prefrontal korteks aktivitesi ise Fonksiyonel yakın kızılötesi ışın spektroskopisi (fNIRS) yöntemiyle kaydedilmiştir. Katılımcıların ilgili maddeyi (kafein, şeker vs) almadan önce ve aldıktan sonraki sergiledikleri test performansları ve fNIRS verileri gruplar arasında ve grup içinde ayrı ayrı değerlendirilmiştir. Çalışmanın sonucunda kafein ve glikozun tekil ve birlikte tüketiminin sözel hafıza üzerine bir etkisi görülmemiştir. Kafein grubunda yer alan katılımcılarda kafeinin uygulanmadığı ilk performanslarına kıyasla kafein tüketimine bağlı olarak reaksiyon zamanında anlamlı bir azalma gözlenmiştir. Glikoz grubunda yer alan katılımcılar sadece zorlu çalışma belleği görevi şartlarında ilk performanslarına kıyasla reaksiyon zamanında iyileşme göstermişlerdir. Kafein ve glikozun beraber tüketiminin test performansları üzerine bir etkisi görülmemiştir. Test performansları gruplar arası değerlendirildiğinde hiçbir grup kontrol grubuna kıyasla anlamlı bir değişim göstermemiştir. Görevler sırasında prefrontal korteksin hemodinamik aktivitesi, kafein ve glikozun birlikte tüketilmesi ile tekil tüketilmesi arasında çeşitli farklılıklar göstermiştir.

Kardelen Pekaslan
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Otonom duysal meridyen tepkinin otonom yanıt ve bilişselperformans üzerine etkisi, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi

ASMR (Otonom Duysal Meridyen Tepki, Autonomous Sensory Meridian Response) son yıllarda milyonlarca izleyici kitlesine erişmiş, özel olarak hazırlanmış videoların, bireylerde oluşturduğu duysal tepkidir. Bu fenomenin içinde rahatlama ve karıncalanma hissi gibi duysal tepkiler bulunur. ASMR videolarının izlenmesi ile bilişsel testlerdeki performansın arttığına yönelik çalışmalar da bulunmaktadır. Bu çalışmanın hipotezi; ASMR videolarının fizyolojik parametrelerde değişikliğe yol açacağı ve bu fenomene duyarlı kişilerin bilişsel performansında farklılıklar olacağıdır. Çalışmamızda ASMR'nin fizyolojik etkilerini EDA (Elektrodermal Aktivite), KHD (Kalp Hızı Değişkenliği), kortikal kan akımı ölçümleri ve bilişsel testler üzerinden değerlendirmeyi amaçladık. Deney protokolünde 31 katılımcıya ASMR ve kontrol videoları izletildi. Deney protokolünün başında ve sonunda bilişsel test olarak Bakış İpucu Testi (Gaze Cue) uygulandı. Deney süresince EKG (Elektrokardiyogram), EDA ve FNIRS (fonksiyonel Yakın Kızılötesi Spektroskopi) kayıtları alındı. Deney sonunda doldurulan bilgi toplama formuna göre katılımcılar ASMR hissini yaşamaları, rahatlama hissetmeleri, karıncalanma hissetmeleri durumlarına göre 3 farklı şekilde, duyarlı ve duyarsız olarak gruplandırıldı. Video bloklarında ASMR hissi yaşayan ve rahatlama yaşayan gruplarda, yaşamayanlara göre kalp hızları daha düşük, parasempatik aktivasyonla korele olan KHD parametreleri daha yüksek bulundu. Hem duyarlı hem duyarsız gruplarda, ASMR videolarının son dakikalarında kontrol videosuna göre daha yüksek EDA değerleri görüldü. Duyarlı katılımcıların ASMR videosu esnasında oksijenize ve toplam hemoglobin konsantrasyonlarında, duyarsız katılımcılara göre artış gözlendi. ASMR ve kontrol videoları karışlaştırıldığında; toplam hemoglobin konsantrasyonlarının, duyarlı katılımcılarda ASMR videosunda artma eğiliminde iken, duyarsız katılımcılarda kontrol videosunda artma eğiliminde olduğu gözlendi. Bakış İpucu Testinde (Gaze Cue) gösterilen bakışın hedef harfe göre aynı ve ters yönde olduğu iki durumda da ikinci testte katılımcıların tepki süreleri kısaldı. Bu performans artışı anlamlı bir fark yaratmamakla birlikte; duyarsız gruplarda bakışın ters yönlendirdiği durumlarda daha fazla bulunurken, duyarlı grupta uyumlu olan durumlar için daha fazla bulundu. Çalışmamızda edindiğimiz bulgular ışığında: ASMR videolarının parasempatik aktivasyonu yalnızca duyarlı kişilerde, sempatik aktivasyonu ise hem duyarlı hem duyarsız katılımcılarda arttırdığı söylenebilir. ASMR videoları duyarlı katılımcılarda Prefrontal korteks (PFK) aktivitesini, duyarsız katılımcılara göre daha fazla arttırmıştır. ASMR duyarlı kişilerin yanlış yönlendirme yapan bir bakışı görmezden gelmeyi öğrenmekte, duyarsız kişilere göre daha fazla zorlandıkları bulgusu; duyarlı kişilerin empati yetenekleri ile ilişkili olabilir.

Elektriksel deri direnciOtonom sinir sistemiSempatik sinir sistemi
Sezgi Fırat Özgür
Hacettepe University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Glikoprotein non-metastatik melanoma protein b (GPNMB), kan glukoz düzeyi ve karaciğer yağlanması arasındaki ilişkinin incelenmesi

Yakın zamanda karaciğerden de salgılandığı gösterilen ve bir hepatokin olarak kabul edilen GPNMB'nin işlevleri ve enerji dengesindeki rolü henüz bilinmemekle beraber, karaciğer ile yağ dokusu arasındaki haberleşmede rol oynadığı düşünülmektedir. Alkole bağlı olmayan yağlı karaciğer hastalığı (NAFLD), dünya çapında en yaygın görülen kronik karaciğer hastalığıdır. NAFLD sıklıkla abdominal obezite, insülin direnci, hipertansiyon ve dislipidemi ile ilişkilidir, dolayısıyla metabolik sendrom NAFLD için ana risk faktörüdür. GPNMB'nin prediyabet ve karaciğer yağlanması ile olan ilişkisinin tanımlanması, metabolik sendromdaki fizyopatolojik süreçleri ve hepatokinlerin işlevlerini anlamak açısından önemlidir. Bu çalışmanın amacı GPNMB ile kan glukoz düzeyi ve karaciğer yağlanması arasındaki ilişkiyi incelemektir. Bu amaçla 30-55 yaş aralığında sigara ve ilaç kullanmayan, sistemik hastalığı olmayan 61 gönüllü çalışmaya dahil edildi. Denekler cinsiyet ve beden kütle indekslerine göre normal kilolu kadın (n=16), fazla kilolu kadın (n=16), normal kilolu erkek (n=13), fazla kilolu erkek (n=16) olmak üzere 4 gruba ayrıldı. 12 saatlik açlık sonrası deneklerden alınan kan örneklerinde açlık kan şekeri, insülin, serum GPNMB, lipit profili, ALT, AST, sT4, TSH, ESR, CRP, HbA1c ölçümleri gerçekleştirildi. Daha sonrasında deneklere 75 gramlık oral glukoz yükleme testi yapılarak hastaların 30, 60, 90 ve 120.dk'da alınan kan örneklerinde kan şekeri, insülin düzeyi ve GPNMB düzeyleri tekrar ölçüldü. Deneklerin kan basıncı ve detaylı vücut analizi ölçümleri yapıldı. Deneklere ayrıca üst abdomen manyetik rezonans görüntülemesi yapılarak karaciğer büyüklüğü, karaciğer yağlanması ve sertliği değerlendirildi. Çalışmamızın sonucunda serum GPNMB düzeyleri ile kan glukoz düzeyi, insülin düzeyi, HbA1c, karaciğer büyüklüğü, yağlanması ve sertliği arasında bir ilişki bulunamadı. Normal kilolu ve fazla kilolu kişiler arasında GPNMB düzeyleri açısından fark tespit edilemedi. Bu sonuçlar sağlıklı kişilerde kan GPNMB düzeyinin kan glukoz düzeyindeki değişiklikler, beden kütle indekisi ya da karaciğer yağlanmasının doğrudan bir göstergesi olmadığını düşündürmektedir.

GlikoproteinlerGlükoz tolerans testiHepatokin+6
Emine İnce
Hacettepe University
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Deneysel parkinson hastalığı modelinde obezitenin motor becerilere etkisi ve beyin tirozin hidroksilaz düzeyi, dopaminerjik reseptörler ve leptin reseptörleri ile ilişkisinin incelenmesi

Bir halk sağlığı sorunu haline gelen vücut ağırlığındaki aşırı artış çok sayıda hastalıkla ilişkilendirilmektedir. Öte yandan yaşam süresinin uzaması nörodejeneratif hastalıkların görülme sıklığını da artırmaktadır. Vücudun hareketle ilgili mekanizmalarını etkileyen ve ilerleyen yaşla beraber artan nörodejeneratif Parkinson hastalığının (PH) obezite ile ilişkisi tam olarak bilinmemektedir. Bu çalışmada, yüksek yağlı diyet ile beslenen hayvanlarda gelişen vücut ağırlığı artışı ile PH'nın klinik semptomları arasındaki ilişkiyi motor fonksiyon testleri ile birlikte beyin kesitlerinde tirozin hidroksilaz, D1, D2 reseptörleri ve leptin reseptör düzeyleri açısından incelemeyi amaçladık. Erişkin erkek Sprague Dawley sıçanlar 8 hafta % 30 yağ içeren yüksek yağlı (YYD, n=15) veya standart yem (STD, n=15) ile beslendi. Hedef vücut ağırlığına ulaşıldıktan sonra stereotaksik olarak 6-hidroksidopamin ile PH modeli oluşturuldu. PH modeli oluşturulmadan ve stereotaksiden 21 gün sonra motor testler gerçekleştirildi. Ayrıca 21. günde dopaminerjik bir agonist olan apomorfin ile deney hayvanlarında PH modelinin gelişimi belirlendi. Sakrifiye edilen hayvanlardan alınan beyin dokularında immünfloresan (IF) boyama ile tirozin hidroksilaz, leptin reseptörü, D1 ve D2 dopamin reseptörleri değerlendirildi. YYD grubundaki hayvanlar stereotaksi uygulaması öncesinde STD grubuna göre daha düşük motor skorlara sahipti. YYD ile STD grupları arasında bu fark stereotaksi uygulaması sonrasında ortadan kalktı. IF boyama yöntemi ile belirlenen, tirozin hidroksilaz miktarı YYD grubunda STD grubuna göre sağlam ve denerve hemisferlerde daha düşük yoğunluktaydı. D1 reseptörü de YYD grubunda hem sağlam hem de denerve hemisferlerde daha düşük yoğunluktaydı. D2 reseptörünün STD grubunda denerve hemisferde sağlam hemisfere göre daha yüksek boyama yoğunluğunda olduğu belirlendi. Leptin reseptörü ise YYD grubunda STD grubuna göre her iki hemisferde de daha yüksek yoğunlukta tespit edildi. Sonuç olarak YYD ile beslenen hayvanlarda gelişen vücut ağırlığı artışı ile PH'nin klinik semptomları arasındaki ilişkinin, dopamin reseptörleri ile birlikte leptin reseptör düzeylerinden de etkilendiği gösterilmiştir. İlgili hücre içi sinyal yolaklarının ve diğer adipokinlerin etkileşimlerinin incelenmesi obezite ve PH arasındaki olası bağlantıların aydınlatılmasına olanak sağlayacaktır.

Dopaminerjik ajanlarLeptinMotor beceriler+5
Deniz Önal
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Doksorubisin uygulanan üçlü negatif meme kanserinde taurin in tümör büyüklüğü ve metastaz üzerine etkisi

Üçlü Negatif Meme Kanseri (TNBC) östrojen, progesteron reseptörü ve insan epidermal büyüme faktörü reseptörü-2 eksikliğiyle karakterizedir. Yüksek metastatik potansiyele ve kötü prognoza sahiptir ve bundan dolayı tedavisi diğer meme kanseri türlerine göre daha zordur. Kemoterapi temel tedavi yöntemi olarak uygulanmaktadır. Doksorubisin (Dox) meme kanseri tedavisinde yaygın olarak kullanılan kemoterapi ajanlarından biridir. Ancak çeşitli dokularda toksik etkilere neden olmaktadır. Bundan dolayı oluşacak toksik etkileri minimuma indirebilecek ve tedaviye yanıtı artırabilecek ajanların kullanımı büyük önem taşımaktadır. Taurin (Tau) birçok memeli dokusunda bulunan anti-oksidan, anti-kanser işlevlere sahip hücre içi serbest β aminoasitidir. Kanser hücrelerinde apoptoza neden olduğu, tümör büyümesini inhibe ettiği gösterilmiştir. Çalışmamızda TNBC'de taurinin doksorubisinin apoptotik ve anti-metastatik rolü üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Bu araştırmada 6-8 haftalık 34 adet BALB/c dişi fareler kullanıldı. TNBC hücreleri (4T1) subkutan sol meme içerisine enjekte edilerek solid tümörler oluşturuldu. 21 gün boyunca, Taurin (100 mg/kg i.p.) günlük uygulanırken, Dox (4 mg/kg i.p.) 5 günde bir uygulandı ve 22. gün hayvanlar sakrifiye edildi. Hayvan ağırlıkları her gün, tümör çapı ve hacmi 3 günde bir ölçüldü. Deney sonunda akciğer ve tümör dokuları tartıldı. ELISA ile tümör dokularında apoptotik ve metastatik protein düzeyleri belirlendi ve histopatolojik inceleme yapıldı. Protein düzeylerinde değişiklik olmamakla birlikte Dox'un akciğer dokusunda tümör hücre yayılımını, mikrovaskülarizasyonu ve nodül oluşumunu azalttığı, tümör dokularında ise apoptozu indüklediği gözlendi. Sonuç olarak taurinin Dox'un anti-kanser rolüne etkisi sınırlı olmakla birlikte Dox'un normal dokular üzerindeki toksik etkilerini azaltması açısından taurin faydalı olabilir. Anahtar kelimeler: Taurin, Doksorubisin, Üçlü Negatif Meme Kanseri, Apoptoz, Metastaz Bu çalışma Hacettepe Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri (BAP) Koordinasyon Birimi tarafından desteklenmiştir (Proje no: THD-2021-19181).

ApoptozisDoksorubisinMeme hastalıkları+4
Esra Gedikli
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Stattic ve/veya Paclitaxel'in üçlü negatif meme kanseri üzerine etkileri

Üçlü negatif meme kanseri (TNBC), agresif seyirli, metastaz yapan kötü prognozlu bir meme kanseri türüdür. Bu çalışmada, TNBC tedavisinde kullanılan Paclitaxel'in tek başına ve/veya Sinyal Transdüser ve Transkripsiyon Aktivatörü 3 (STAT3) inhibitörü Stattic ile birlikte uygulanmasının in vitro ve in vivo antiproliferatif ve in vivo antimetastatik etkisi araştırıldı. 4T1 TNBC hücre hattı üzerine Stattic ve/veya Paclitaxel'in farklı konsantrasyonlarının hücre canlılığı üzerine etkileri 3-(4,5-dimetiltiazol-2-il)-2,5-difeniltetrazolium bromid (MTT) testiyle, fosfo-STAT1/STAT1 ve fosfo-STAT3/STAT3 seviyeleri ELISA yöntemiyle belirlendi. In vivo deney modeli dişi BALB/c fareye 4T1 hücrelerinin meme dokusuna subkutan uygulanmasıyla oluşturuldu. Deney gruplarına SF, DMSO ve Stattic gün aşırı, Paclitaxel üç günde bir intraperitonal uygulandı. Vücut ağırlıkları ve tümör çapları üç günde bir ölçüldü. 21 gün sonra sakrifiye edilen farelerin akciğer ve tümör dokusundaki fosfo-STAT1/STAT1, fosfo-STAT3/STAT3, TAS, TOS, iNOS ve VEGF seviyeleri ELISA ile belirlendi ve histopatolojik inceleme yapıldı. Gruplar arasındaki fark Kruskal-Wallis testiyle P<0,05 düzeyinde değerlendirildi. Stattic uygulaması her hücre canlılığını doz bağımlı olarak (zamandan bağımsız) azalttı (P<0,05). Stattic ve Paclitaxel uygulaması canlı hücre miktarını doza ve zamana bağlı olarak additif etki ile azalttı. Uygulama süresinin artması ile STAT3 yolağından bağımsız, STAT1 yolağındaki değişimlere bağlı olarak canlı hücre miktarı etkilendi. İn vivo çalışmalarda gruplar arasında vücut ağırlıkları, tümör çapı, tümör ağırlığı ve vücut sıcaklığı arasında anlamlı fark yoktu. Paclitaxel ve/veya Stattic uygulamaları tümör dokusunda STAT3, STAT1, iNOS, OSI ve VEGF seviyelerinde fark oluşturmazken, akciğer dokusunda STAT3 seviyesindeki artış trendine paralel olarak iNOS, OSI ve VEGF seviyeleri de arttı. Birlikte uygulama STAT1 yolağını etkileyerek akciğere metastazı artırdı.

Enzime bağlı immünosorbent testiMeme hastalıklarıMeme neoplazmları+4
Adnan Berk Dinçsoy
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

L-arjinin ve Agmatinin insan enteroendokrin NCI-H716 hücrelerinde GLP-1 ve PYY salgısı üzerine etkisi: Kalsiyum algılayan reseptörlerin rolü

Agmatin, arjinin dekarboksilaz tarafından L-arjininden üretilen doğal bir poliamin olup yiyeceklerde de bol miktarda bulunmaktadır. Yiyecek alımına bağlı olarak enteroendokrin L hücrelerinden salgılanan glukagon benzeri peptit-1 (GLP-1) ve peptit YY (PYY) hormonlarının en önemli etkileri yemek sonrasında insülin salgısını artırarak, kan glukozunu düzenlemeleridir. Bu çalışmada agmatinin ve L-arjininin GLP-1 ve PYY salgısı üzerine etkisini incelemek için insan enteroendokrin L-hücre hattı olan NCI-H716 hücreleri kullanılmış ve hücreler 20 ve 40 mM olacak şekilde agmatin ve L-arjininin iki farklı konsantrasyonu ile 2 saat süreyle inkübe edilerek GLP-1 ile PYY salgıları ölçülmüştür. Ayrıca hücrelere bu maddelerle birlikte hormon salgısında kalsiyum algılayan reseptörlerin (CaSR) rolünü araştırmak amacıyla sırasıyla CaSR'nin negatif ve pozitif allosterik modülatörleri olan NPS 2143 ve R568 ile kombinasyonları uygulanmıştır. Her ne kadar 20 ve 40 mM'lık agmatin ve L-arjinin dozları tek başlarına GLP-1 ve PYY salgısına yol açmasa da NPS 2143 ile birlikte uygulanmaları GLP-1 ve PYY salgısında azalmaya yol açmıştır. Bu sonuç GLP-1 ve PYY salgısında CaSR'nin aracı reseptör olabileceğini düşündürmüştür. NCI-H716 hücrelerinde GLP-1 ve PYY salgısında hücre içi ikinci mesajcıları belirlemeye yönelik çalışmaların sonucunda 40 mM agmatin + NPS 2143 grubunda cAMP seviyesinde düşüş, 40 mM agmatin + R568 grubunda ise cAMP seviyesinde artış görülmüştür. 40 mM L-arjinin ile hücre içi kalsiyum yoğunluğunun arttığı ve NPS 2143 ile birlikte uygulandığında da azaldığı bulunmuştur. CaSR immünreaktivite şiddeti ise gruplar arasında fark göstermemiştir. Sonuç olarak, insan enteroendokrin L-hücre hattı olan NCI-H716 hücrelerinde agmatin ve L-arjininin 20 ve 40 mM'lık dozları belirgin bir hormon salgısına yol açmazken, NPS 2143 uygulamasına bağlı olarak hem hormon hem de cAMP/kalsiyum düzeylerinde değişiklikler meydana geliyor olması GLP-1 ve PYY salgısında CaSR'lerin rolü olduğu fikrini desteklemektedir.

Adenozin siklik-monofosfatAgmatineArjinin+4
Sevim İpek Acar Cömert
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Myozin hafif zincir kinaz inhibitörü (ML7) yüklü polimerik nanofiber formülasyonların miyometriyum kasılmasına etkisi

Bu tez çalışmasında amaç erken doğumun önlenmesinde etkili olabilecek nano tabanlı kontrol edilebilir bir ilaç taşıma ve salım sisteminin tasarımı, formülasyonu ve in-vitro etkinliğinin araştırılmasıdır. Bu amaçla termde sezaryen ile doğum yapan gebe kadınlardan (n=10) alınan uterus dokusu kullanarak kalsiyum kanal blokörü (nifedipin) ve myozin hafif zincir kinaz inhibitörü (ML7) yüklü nanofiberlerin spontan ve uyarılmış miyometriyum kasılmaları üzerindeki etkisine bakıldı. PLGA polimeri ile elektroeğirme yöntemi kullanılarak nifedipin ve ML7 yüklü anofiberler hazırlandı; Grup I kontrol; Grup II ilaçsız nanofiber; Grup III Nifedipin (10-5M); Grup IV ML7 (3x10-5M); Grup V ML7 (3x10-5M) ve Nifedipin (10-5M); Grup VI ML7 (3x10-5M) ve Nifedipin (3x10-5M); Grup VII ML7 (3x10-5M) ve Nifedipin (10-4 M). Termde uterus örneklerinden hazırlanan miyometriyum şeritlerine (3x10 mm) anofiberler uygulandı ve in-vitro organ banyosuna yerleştirildi. Şeritlerin spontan, KCl (120 mM) ve kümülatif oksitosin (10-11-10-5 M) ile uyarılmış kasılmaları kaydedildi. Kasılma genlikleri şerit ağırlığı ve KCl ile uyarılmış kasılma ile normalize edildi, kasılma sıklığı ve eğri altında kalan alan ölçüldü. Veriler SPSS istatistik programı ile değerlendirildi. İlaç yüklü polimerlerin uygulanması, tüm gruplarda spontan ve uyarılmış kasılmaların sıklığında ve şiddetinde önemli bir azalmaya neden oldu (p<0,01). Kontrol grubu ile ilaç yükleme yapılmamış nanofiber gruplarında benzer sonuçlar elde edildi (p=0,704). Kasılmaların genliği ve sıklığı açısından, oksitosin doz-kasılma yanıtındaki en belirgin etki grup VII'de görüldü (p<0,05). Grup VI'da da kontrol ve ilaç yüklemesi yapılmamış nanofiber gruplarına göre kasılma şiddeti ve sıklığı anlamlı derecede azalmıştı (p<0,05). Bu farklar özellikle yüksek dozlarda anlamlı bulundu. Sadece Nifedipin veya ML7 yüklü nanofiberlerin kullanımı da kasılmanın genliği ve sıklığında azalmaya neden oldu, ancak bu azalma kontrol ve boş polimer gruplarıyla karşılaştırıldığında anlamlı değildi. Maksimum kasılma yanıtı da benzer şekilde ilaç uygulanan şeritlerde anlamlı derecede azalmışken, en önemli fark Grup VI ve VII'de gözlendi (p<0.01). Bu çalışmanın sonuçları insan uterus doku şeritlerinde Nifedipin ve ML7 yüklü nanofiberlerin kasılmaları baskılayabildiğini göstermektedir. İleri çalışmalarda bu formülasyonların in vivo etkinliğinin gösterilebilmesi lokal etkili, sistemik yan etkileri azalmış ve güvenli kontrol edilebilir ilaç salım sistemlerinin potansiyel tedavi seçeneği olarak önerilebilmesini sağlayacaktır.

Doğum-prematürElektrofizyolojiMiyometrium+6
Yetkin Karasu
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Parkinson hastalığı sıçan modelinde motor aktivite ve inflamatuvar sürecin epigallokateşin gallat ile modülasyonu

Santral sinir sisteminin yaygın görülen dejeneratif bir hastalığı olan Parkinson hastalığı (PH)'nın günümüzde kesin bir tedavisi olmadığı gibi kullanılan ilaçlar hastalığın ilerlemesini veya nöronal dejenerasyonu da engelleyemedikleri için PH gelişimini ve/veya ilerlemesini durdurabilecek stratejilerin araştırılması kritiktir. Çay, dünyada sudan sonra en çok tüketilen içeceklerden birisi olup özellikle içerdiği kateşinlerin PH modelinde proinflamatuar sitokinleri azalttığı ve periferal bağışıklığı düzenlediği gösterilmiştir. Bu çalışmada, 6-hidroksidopamin (6-OHDA) ile oluşturulan PH modelinde kateşin türevlerinden birisi olan epigallokateşin gallatın (EGCG) hastalık modeli oluşmadan ve oluşturulduktan sonra hastalığın gelişimine ve meydana gelen inflamatuvar cevaba etkisini incelemeyi, ayrıca oluşan nöroinflamasyonda kompleman sistemin katkısını ve EGCG'ın bu sistem üzerindeki olası etkisini araştırmayı amaçladık. 6-OHDA kullanılarak PH modeli oluşturulan hayvanlar, cerrahi öncesi 5 gün 25 mg/kg EGCG p.o verilen PreKş (n=10), cerrahi sonrası 4 gün 25 mg/kg ve sonraki 10 gün 10 mg/kg EGCG p.o. verilen PostKş (n=11) ve tedavi almayan P (n=8) gruplarına ayrıldı. PH modeli oluşturulmayan hayvanlar yalancı-ameliyat ve çözücü alan K (n=9) ve PostKş grubu ile aynı dozda kateşin tedavisi uygulanan Kş (n=10) gruplarına yerleştirildi. Cerrahi işlemden önce ve 14 gün sonra motor testler yapıldı. Motor skorlar ve apomorfin testi ile PH gelişimi belirlendi. Protokol sonunda sakrifiye edilen hayvanlardan alınan kan örneklerinde lökosit, nötrofil ve lenfosit sayımı, serum IL1-B ve TNF a ölçümleri yapıldı. Beyin dokularında kompleman sistemin bileşenlerinden C3, CR3 ve MAC proteinlerinin miktarları çalışıldı Beyin dokularından alınan kesitler immunohistokimya yöntemi ile tirozin hidroksilaz için boyandı. P grubundaki hayvanlarda dopaminerjik nöronların sayısı azaldı, EGCG tedavisi alanlarda azalma daha azdı. Motor testlerin değerlendirmelerine göre P grubunda motor aktivite, rotarod çubuğu üzerinde kalma süresi ve yatay çubuk testi parametreleri azalmıştı (p<0,05). EGCG tedavisi alan hayvanlar PH modeli oluşturulmayan gruplardan farklı iken, P grubuna göre iyileşme gösterdi (p<0,05). PMN/lenfosit oranlarında P grubunda görülen artış EGCG tedavisi sonrasında azaldı (p<0,05). PreKş ve PostKş gruplarında IL1-B ve TNF a seviyeleri P grubuna göre düşüktü (p<0,05). Sonuç olarak çalışmamızda kateşin pre- veya postflaktik olarak uygulandığında PH'nin motor belirtilerini azalttığı, periferik inflamasyonu hafiflettiği ve nörodejenerasyonu azalttığı gösterilmiştir. Kateşinlerin potansiyel etkileri ve mekanizmalarının incelenmesi özellikle PH'nin ilerlemesini engelleyecek bir yaklaşımın oluşmasını sağlayabilir.

Antiparkinson ajanlarEpigallokateşin gallatHayvan deneyleri+7
Meriç Demeli
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Propriyosepsiyon ve denge kontrolü ile el ikinci ve dördüncü parmakların uzunluk oranı arasındaki ilişkinin incelenmesi

Hamilelik döneminde fetüsün maruz kaldığı testosteron hormonunun beynin gelişimsel farklılaşmasında önemli rol oynadığı bilinmektedir. El ikinci ve dördüncü parmakların uzunlukları oranı (2D:4D) prenatal testosteron maruziyetini ortaya koymak için kullanılan indirekt bir yöntemdir. Düşük 2D:4D oranı yüksek prenatal testosteron seviyesine maruz kalındığını göstermektedir. Literatürdeki birçok çalışma 2D:4D parmak oranı ile spor performansları arasında bir ilişki olduğunu göstermektedir. Bu çalışmaların büyük bir kısmı mücadele, motivasyon, risk alma ve maksimal oksijen tüketimi gibi alanlarda yoğunlaşmıştır. Diğer taraftan hemen hemen tüm spor dallarında önemli rol oynayan denge kontrolü ve propriyosepsiyon hakkında 2D:4D parmak oranı ile olan ilişkiye yönelik bir çalışmaya rastlanmamıştır.Tüm bu bilgiler doğrultusunda tasarladığımız çalışmada, prenatal testosteron maruziyetinin indirekt göstergesi olan 2D:4D parmak oranı ile propriyosepsiyon ve denge kontrolü arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmamızda aktif sporla uğraşmayan, 20-26 yaş aralığında sağlıklı 40 erkek gönüllü öğrenci ile çalışılması planlanmaktadır. Gönüllülerin 2D:4D oranını belirlemek için elleri bir tarayıcı aracılığıyla taranacak ardından sırasıyla sabit denge, dinamik denge ve propriyosepsiyon testleri uygulanacaktır.

DengeFetüsParmaklar+4
Cihad Ödemiş
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Farklı dozlarda ve sükrozla birlikte uygulanan Kakao'nun (theobroma cacao) sıçanlar üzerindeki anksiyolitik etkisinin incelenmesi

Anksiyete bozukluğu sık görülen bir rahatsızlıktır. Mevcut farmakolojik tedavilerin etkinliği geç başlamakta ve yan etkileri hastaları olumsuz etkilemektedir. Bu yüzden hastalar, anksiyete durumunu azaltan farklı ürünlere yönelmektedirler. Kakao çeşitli biyoaktif maddeler içerir ve sık tüketilir. Bu çalışmada kakaonun farklı dozlarda alınmasının veya kakaonun şekerli ya da şekersiz tüketilmesinin akut anksiyolitik etkisi araştırılmıştır. Kakaonun oral yolla verildikten sonra muhtemel anksiyolitik etkisinin ne zaman ortaya çıkacağı bilinmediği için öncelikle süre tespit edilmeye çalışılmıştır. Süre tayininden sonra ana çalışmaya geçilmiştir. Ana çalışma için 64 Wistar albino erkek sıçan kullanılmıştır ve her grup 8 adet sıçandan oluşturulmuştur. İki farklı dozda kakao (500 mg/kg ve 1000 mg/kg), sükroz (1000 mg/kg), her iki dozdaki kakao+sükroz, diapezam ve tween 80 oral gavajla sıçanlara tek doz uygulanmıştır. Açık alan testi ve yükseltilmiş artı labirent testleriyle anksiyeteyle ilişkili davranışlar değerlendirilmiştir. Rotarod testiyle lokomotor aktivite ölçülmüştür. Hipokampüs ve kan dokusunda çeşitli biyokimyasal parametrelere bakılarak anksiyolitik etkiye yönelik herhangi bir değişim olup olmadığı araştırılmıştır. Ayrıca kanda ALT, AST, BUN, kreatinin, total kolesterol, trigliserid ve glikoz seviyeleri incelenmiştir. Çalışmanın sonucunda kakaonun akut uygulanması genel olarak anksiyeteyle ilişkili davranışları azaltırken sükrozla birlikte verildiğinde bu etki kaybolmuştur. GABA miktarları üzerinde etkisi olmamakla birlikte, sükrozla birlikte kullanıldığında GABA seviyesi artmıştır. Serotonin ve noradrenalin miktarını değiştirmediği görülmüştür. Kortizol miktarı üzerinde etki oluşturmazken sükrozla birlikte kullanıldığında kortizol miktarı azalmıştır. İncelenen diğer kan parametrelerinde herhangi bir değişim gözlenmemiştir.

AnksiyeteAnksiyete duyarlılığıGABA+5
Esra Nur Alkan
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Salvia heldreichiana'nın (Ayaklı şalba ada çayı) tek ve tekrarlayan dozda sıçanlar üzerindeki anksiyolitik etkisi

Anksiyete bozukluklarının akut tedavisinde kullanılabilecek etki başlangıcı hızlı, yan etkisi az tedavi seçeneklerine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu ihtiyaca cevap verebilmek adına, çalışmamızda Türkiye'de endemik olan Salvia heldreichiana'nın anksiyolitik benzeri etkisi araştırılmıştır. Bitkinin uçucu yağının, kısa uygulama sürelerinde, sıçanlardaki anksiyete benzeri davranışlar üzerindeki etkisi incelenmiştir. Uçucu yağ, anksiyolitik etkisi bilinen diazepamla karşılaştırılmıştır. Toplamda 48 adet Wistar albino erkek sıçan kullanılmıştır. Deney 1'de Salvia heldreichiana uçucu yağı 200 mg/kg/gün dozda, oral gavajla bir kez uygulanmıştır (tek doz). Deney 2'de ise aynı doz, ardışık 5 gün uygulanmıştır (tekrarlayan doz). Sonrasında hayvanların anksiyete benzeri davranışları açık alan testi ve yükseltilmiş artı labirent testi ile değerlendirilmiştir. Rotarod testi ile uçucu yağın olası sedatif etkisi ve motor aktivite üzerindeki etkisi incelenmiştir. Hipokampal noradrenalin, serotonin, gama amino bütirik asit düzeyleri ile serum kortizol düzeylerine bakılarak olası anksiyolitik benzeri etkinin altta yatan mekanizması araştırılmıştır. Son olarak bazı karaciğer ve böbrek fonksiyon testi parametreleriyle uçucu yağın hepatotoksik ve nefrotoksik etkileri değerlendirilmiştir. Salvia heldreichiana uçucu yağı, açık alan testi ve yükseltilmiş artı labirent testinde anksiyete benzeri davranışları azaltmamıştır. Ancak diazepam da anksiyete benzeri davranışlarda belirgin bir etki göstermemiştir. Hem Salvia heldreichiana uçucu yağı hem de diazepam serum kortizol düzeylerini azaltmıştır. Çalışmamız, Salvia heldreichiana'nın anksiyolitik benzeri etkisini araştıran bildiğimiz kadarıyla ilk çalışmadır. Salvia heldreichiana uçucu yağının, diazepamla benzer şekilde serum kortizol düzeylerini düşürmesi anksiyolitik benzeri etkisi açısından önemli bir göstergedir. Bununla birlikte Salvia heldreichiana uçucu yağının hipokampal serotonin düzeylerini artırma eğiliminde olduğu izlenmiştir. Salvia heldreichiana uçucu yağının anksiyolitik benzeri etkisinin, farklı dozlarla ve koşullu anksiyete modelleri ile değerlendirilmesi daha net sonuçlar verebilir. 200 mg/kg/gün dozundaki Salvia heldreichiana uçucu yağı, incelenen parametrelerde nefrotoksik ve hepatotoksik etki göstermemiştir.

Ada çayıAnksiyeteHayvan deneyleri+4
Ahmet Onur Daştan
Hacettepe University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yenidoğan sıçanlarda ketaminle oluşturulan nörotoksisiteye deksmedetomidinin koruyucu etki mekanizmalarının incelenmesi

Anestezik ve sedatif maddelerin nörogelişimsel dönemde tekrarlayan veya uzun süre uygulanmasına bağlı beyinde meydana gelebildiği gösterilen nörotoksisite ve buna bağlı bilişsel bozukluklar endişe verici bir konu olmayı sürdürmektedir. Bu çalışmada klinikte yaygın kullanılan birer anestezik ve sedatif olan ketamin (KET) ve deksmedetomidinin (DEX) sıçanlara yenidoğan döneminde tekrarlayan uygulamalarında beyinde oluşan nörobiyolojik ve histolojik değişiklikleri, bunlarla ilişkili meydana gelebilecek uzun dönemdeki nörobilişsel bozuklukları araştırmak amaçlanmıştır. Postnatal 7 günlük (PNG7) yavru sıçanlarda 3 ardışık günde (PNG8-10) %0,9 NaCl (kontrol grubu); KET (50 mg/kg); DEX (25 μg/kg); DEX (25 μg/kg) ve KET (50 mg/kg) enjeksiyonları yapılan 4 grup oluşturulmuştur. Anesteziklerle indüklenen gelişimsel nörotoksisitenin en fazla etkilemesi beklenen beyin bölgelerinden biri olan hipokampuste apoptoz aktivitesini göstermek için kaspaz-3, Bax, Bcl-2; enflamatuvar bir programlanmış hücre ölüm yolu olan piroptoz varlığını değerlendirmek için ise kaspaz-1, GSDMD, IL-1β ve IL-18 protein düzeyleri PNG11 ve PNG45'te ölçülmüştür. Uzun dönem histolojik değişiklikler PNG45'te alınan tüm beyin dokularında incelenmiştir. Uzun dönemde öğrenme, hafıza ve dikkat gibi bilişsel işlevleri değerlendirmek için PNG40'ta Barnes labirenti ve obje tanıma testi uygulanmıştır. Bu çalışma ile DEX ve KET'in birlikte uygulanmasının sedasyonu artırdığı gösterilmiştir. KET'in 50 mg/kg dozda ve 3 gün tekrarlı uygulandığında protein düzeyinde ve histolojik olarak nörotoksik etki oluşturmadığı sonucuna varılmıştır. Ancak hem KET hem DEX tek başlarına uygulandığında uzun dönemde tanıma hafızası ve dikkatte bozulmaya sebep olmuştur. DEX'in protein düzeyinde akut nöroprotektif özellik gösterebileceği ortaya konmuş ve KET'le birlikte uygulandığında hem davranışsal etkiler açısından hem de sedasyonu güçlendirmesi bakımından avantajlı olduğu gösterilmiştir.

Simay Alcan Kırtaş
Hacettepe University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Depresyon hastalarında kan akışkanlığı parametrelerinin incelenmesi

Depresyon ve kardiyovasküler hastalıklar toplumda çok sık rastlanan hastalıklardır. Depresyonda kardiyovasküler hastalıklar sık görülür ve mortalite ile morbiditeyi arttırır. Kardiyovasküler hastalıklarda kan akışkanlığında bozulma sık görülür. Bu çalışmada depresyon hastalarında kan akışkanlığı parametrelerinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmaya katılan hastalar DSM-V Tanı Kriterleri ve Hamilton Depresyon Ölçeği'ne göre major depresyon tanısı almış ve kardiyovasküler hastalık, hipertansiyon, diabetes mellitusu ve gebe olmayan ve son 12 saatte spor yapmamış kişilerdi. Kontrol grubu olarak DSM-V ve Hamilton Depresyon Ölçeği'ne göre depresyonda olmadıkları belirlenmiş aynı kriterleri taşıyan kişiler alındı. Hasta grubundaki kişilere depresyon düzeylerini ölçmek için Beck Depresyon Ölçeği uygulandı. Kan akışkanlığı plazma viskozitesi, hematokrit, eritrosit agregasyonu ve eritrosit deformabilitesi değerlendirilerek incelendi. Plazma viskozitesi koni-plak viskozimetre ile 900sn-1 kayma hızında ölçüldü. Eritrosit deformasyonu ve agregasyonu LORCA (laser-assisted optical rotational cell analyzer) ile ölçüldü. Her üç ölçümde sistemlerin sıcaklığı 370C idi. Ayrıca depresyon hastalarındaki hematolojik değerler kontrol grubunun değerleri ile karşılaştırıldı. Depresyon hastalarında kontrol grubuna göre plazma viskozitesinde artış ve 0,53 Pa kayma kuvvetinde eritrosit deformabilitesinde azalma saptandı (p<0,05). Bununla beraber eritrosit agregasyonu değerleri olan AMP, AI ve t1/2'de değişiklik gözlenmedi. Hematolojik değerlerin incelenmesinde eritrosit sayısı, hemoglobin, hematokrit, ortalama eritrosit hacmi, ortalama eritrosit hemoglobini ve eritrosit dağılım aralığı ve lökosit sayısında anlamlı değişiklik saptanmazken; ortalama eritrosit hemoglobin konsantrasyonu depresyon grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşüktü (p<0,05). Bu çalışmada saptanan plazma viskozitesi ve eritrosit deformabilitesinde değişiklikler depresyon hastalarında kardiyovasküler hastalıklara yol açıyor olabilir. Bu durum kardiyovasküler hastalıklara yol açabilir.

Depresif bozuklukDepresyonEritrosit agregasyonu+6
Yasemin Yıldız
Hacettepe University
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Deneysel periferik nöropatide aslan yelesi mantarının (hericium erinaceus) rejeneratif etkisinin araştırılması

Aden M, Deneysel periferik nöropatide aslan yelesi mantarının (Hericium erinaceus) rejeneratif etkisinin araştırılması, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Van, 2018. Kemoterapi kaynaklı periferik nöropati (CIPN), kanser hastalarında önemli, doz sınırlayıcı bir yan etkidir. Cis-diklorodiamin (II) platin (CDDP, sisplatin) platin bazlı kemoterapötik ajandır. Dünya Sağlık Örgütü'nün Temel İlaçlar Listesi'nde listelenen sisplatin, baş, boyun, küçük hücreli akciğer kanseri, testis, ovaryum, beyin ve mesane kanserleri gibi çeşitli katı tümörlerin tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Nörotoksisite sisplatin'in en yaygın ve doz sınırlayıcı yan etkisidir. Sisplatin tedavisi alan kanser hastalarının % 30'unda ciddi akut ve kronik periferik nöropatiler görülmektedir. Bu bağlamda kemoterapiyle kanser hastalarını hayata bağlarken periferik nöropati komplikasyonuna karşı önlem almak, hastaların yaşam kalitelerini yükseltmek büyük önem arz etmektedir. Bu nedenle, yeni, etkili ve güvenli nöroprotektif ajanların keşfine yönelik araştırılmalar son yıllarda yaygınlaştı.Yenilebilir ve tıbbi bir mantar olan Aslan Yelesi Mantarı (AYM) (Hericium erinaceus) Asya ülkelerinde binlerce yıldır yaygın olarak tüketilmektedir. AYM'nin antikarsinojenik etkisinin olduğu, sinir ve beyin sağlığı ile ilgili terapötik aktivitelere sahip olduğu bildirilmiştir Bu çalışmada sisplatine duyarlı BALB/c ırkı farelerde periferik nöropati modeli oluşturuldu. AYM'nin sıcak su ekstraktı hazırlandı, intraperitoneal yolla hayvanlara uygulandı. Periferik sinirler üzerindeki etkiler canlı ağırlık testi, elektromyografik inceleme ve immunohistokimyasal tekniklerle araştırıldı. Bulgular periferik nöropati modelinin oluşturulduğunu doğruladı. Morfolojik ve fonksiyonel bulgular AYM'nin periferik nöropatili hayvanlarda periferik sinir rejenerasyonu başlattığını gösterdi. Ancak AYM tedavi grubunun sisplatin grubundan olan farkı istatistiksel olarak anlamlı değildi. AYM'nin rejeneratif kapasitesinin aydınlatılmasına yönelik uzun süreli ve daha ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Hericium erinaceusMantarlarNöropatiler+2
Mustafa Aden
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Holştayn ve simental sığırlarında süt verim düzeylerinin yağ doku hormonları ve bazı galaktopoetik hormonlarla ilişkilerinin araştırılması

Bu araştırmada laktasyon dönemlerine göre düşük, orta ve yüksek süt verimli Holştayn ve Simental ırkı ineklerde, enerji metabolizmasının düzenlenmesinde etkili olan; leptin, adiponektin ve grelin hormonları ile metabolik faaliyetlerin düzenlenmesinde de etkili olan galaktopoetik hormonlardan; büyüme hormonu (BH), insülin, insülin benzeri büyüme faktörü-I (IGF-I), kortizol, Tiroit Stimülan Hormon (TSH) ve Tiroksin (T4) düzeylerindeki fizyolojik değişimleri ve süt verim düzeyi ile aralarındaki korelasyon incelendi. Bu amaçla, laktasyon dönemlerine göre düşük, orta ve yüksek süt verimine sahip Holstein (n=30) ve Simental ırkı inekler (n=30) kullanıldı. Holştayn ve Simental ırkı inekler, her grupta 10'ar hayvan olacak şekilde 6 gruba ayrıldı ve kuru dönem vücut kondisyon skorları belirlendi. Hayvanların tamamından aynı gün kan örnekleri alındı. Kan serumlarında büyüme hormonu, insülin, İGF-I, kortizol, TSH, T4, leptin, adiponektin ve grelin seviyeleri belirlendi. Büyüme hormonu seviyelerinin Holstein ırkı ineklerde düşük süt verim düzeyinde, Simental ırkında ise düşük ve yüksek süt verim düzeyinde yükseldiği (p<0.05) tespit edildi. Plazma kortizol seviyelerinin Holstein ırkında düşük ve yüksek süt verim düzeylerinde istatistik olarak (p<0.05), düşük süt verimli Simental ırkında ise rakamsal olarak yükseldiği tespit edildi. Plazma T4 seviyelerinin Holstein ırkı ineklerde yüksek süt verim düzeyinde düştüğü (p<0.05), süt verim düzeyi azaldıkça yükseldiği (p<0.05) tespit edildi. Grelin seviyesinin düşük ve yüksek süt verimli Simenatl ırkı ineklerde istatistik olarak (p<0.05), Holstein ırkında ise sayısal olarak yükseldiği tespit edildi. Irk ayrımı olmaksızın düşük, orta ve yüksek süt verimli ineklerde plazma leptin seviyeleri ile insülin ve BH seviyeleri arasında, plazma adiponektin seviyeleri ile leptin ve insülin arasında (p<0.01) pozitif korelesyon tespit edildi. Sonuç olarak, mevcut araştırmada, laktasyonda enerji ihtiyacının ciddi boyutlarda olmaksızın yükseldiği durumlarda, fizyolojik olarak büyüme hormonu, kortizol ve grelin hormon seviyelerinin yükseldiği; plazma T4 seviyesinin düştüğü ve insülin, IGF-I, TSH, leptin ve adiponektin seviyelerinin değişmediği belirlenmiştir. Leptin, adiponektin ve grelin hormonları ile galaktopoetik hormonlar arasında etkileşim bulunmaktadır.

AdiponektinAdipoz dokuBüyüme hormonu+7
Zennure Demir
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Bingöl Devlet Hastanesi'nde 2017 yılında tedavi olan geriatri hastalarında anemi durumunun değerlendirilmesi

Bingöl'de geriatrik hasta popülasyonunda anemi sıklığının belirlenmesi amaçlandı. Aneminin sosyodemografik özelliklerden ve hastanede tedavi olma biçimi gibi faktörlerden nasıl etkilendiğininin belirlenmesi, anemi belirlenen kişilerde aneminin morfolojik, yaş gruplarına göre ve anemi ağırlık düzeyine göre değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışma Bingöl Devlet Hastanesi'ne başvuran geriatri hastalarında geriye dönük olarak yapıldı. Hastalar DSÖ kriterlerine göre erkeklerde hemoglobinin 13 gr/dl, kadınların ise 12gr/dl altında olması anemi kabul edilerek değerlendirildi. Yatan ve ayakta tedavi olan hastaların, kadın ve erkek hastaların anemi sıklığı belirlendi. Anemili hastalar morfolojik olarak sınıflandırıldı. Anemik hastalar ağır, orta ve hafif düzeyde anemi şeklinde gruplara ayrıldı. Ayrıca anemili geriatri hastaları 65-74 yaş, 75-84 yaş ve 85 yaş ve üzeri gruplara ayrılarak incelendi. Sonuçların değerlendirilmesinde Minitap paket istatistik programı ve excelden yararlanıldı. Çalışmaya dahil edilen toplam hasta sayısı 11621 bireydi. Bunların 6292'si kadın, 5329'u erkekti. Yatarak tedavi görenler 2142 (%18.43), poliklinikte muayene olanlar 9479 (%81.57) kişiden oluşuyordu. Genel anemi sıklığı %24.71 bulundu. Anemi sıklığı kadınlarda %21.72, erkeklerde ise %28.25 olarak bulundu. Yatan hastalarda anemi sıklığı %46.51, ayakta tedavi gören hastalarda anemi sıklığı %19.79 olarak tespit edildi. En yüksek anemi sıklığı yatarak tedavi gören erkek hastalarda (%47.97) tespit edildi. Yatarak tedavi olan kadınlarda da %44.70 sıklıkta anemi bulundu. Ayakta muayene olan geriatrik erkeklerde %22.57 kadınlarda ise %17.62 anemi sıklığı belirlendi. Anemili hastalardan toplam 205 kişide (%7.15) ağır, 563 kişide (%19.62) orta, 2101 kişide (%73.23) hafif düzey anemi bulundu. Geriatrik anemili hastalarda genel morfolojik değerlendirmede 619 kişide (%21.59) mikrositer, 2129 kişide (%74.21) normositer, 121 kişide (%4.22) makrositer tipte anemi bulundu. Yaş arttıkça anemi oranında artma saptandı. Yaş gruplarında en fazla anemi oranı 85 yaş üstü erkek yatan hastalarda %67.35 olarak bulundu. Geriatrik hastalarda anemi erkek hastalarda daha fazla idi. Yatan hastalarda anemi ayakta tedavi gören hastalardan daha fazla idi. Geriatri hastalarında aneminin değerlendirmesi yapıldı. Bu çalışma yaşlılarda aneminin tespiti ve düzeltilmesine yönelik halk sağlığı programlarının yapılmasına katkı sağlayabilir. Geriatrik popülasyonda etyolojiye yönelik daha geniş anemi çalışmalarına ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Anemi, durum değerlendirmesi, geriatri hastaları

AnemiBingölGeriatri+3
Emine Aydın Bayat
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Siyatik sinir crush hasarı oluşturulmuş farelerde elektro-akupunktur ve fiziksel egzersizin terapötik etkisinin araştırılması

Periferik sinir hasarının görülme sıklığı yüksektir. Etkilenen uzuvda duyu ve motor fonksiyonların kısmen veya tamamen kaybı, fiziksel sakatlık ve nöropatik ağrı gelişebilir. Bu durum, yaşam kalitesini etkileyebilir, iş kaybına ve ekonomik sorunlara ve psikolojik travmalara yol açabilir. Normal koşullarda, yaralanan periferik sinirler, hedef organlarını yenileme ve yeniden sinirlendirme kapasitesine sahiptir. Ancak, modern teşhis prosedürlerine, farmakolojik, elektriksel, hücre bazlı, lazer tedavileri dahil olmak üzere çeşitli cerrahi olmayan yaklaşımlar ve gelişmiş mikrocerrahi tekniklere rağmen periferik sinir onarımı sonrası fonksiyonel iyileşme genellikle tatmin edici seviyede değildir. Bu çalışma, ezilme hasarı oluşturulan siyatik sinir fare modelinde fiziksel egzersiz ile elektroakupunktur uygulamalarının, rejenerasyonu ve fonksiyonel iyileşmeyi desteklemedeki rollerini karşılaştırmak için tasarlanmıştır. Bu çalışma için 50 fare; Kontrol, Ezilme Hasarı, Ezilme Hasarı+Egzersiz, Ezilme Hasarı+Elektroakupunktur ve Ezilme Hasarı+Egzersiz+Elektroakupunktur (kombine tedavi) olmak üzere beş gruba randomize (n=10) atandı. Kontrol grubu dışındaki farelerin sol uyluk bölgesinde siyatik sinir ezilme hasarı oluşturuldu. Hasar sonrası rejenerasyon ve fonksiyonel iyileşmeyi tetiklemek için; hayvanlara haftada 5 gün 6 hafta 10 m/dk hızla 30 dakika koşu bandında aerobik egzersiz yaptırıldı. Haftada 3 gün, 13 seans hasarlı arka bacaktaki GB30 ve GB34 akupunktur noktalarına elektroakupunktur uygulandı. Fonksiyonel duyusal iyileşme, termal hiperaljezi ve tail flick testleri ile değerlendirildi. Fonksiyonel motor iyileşme, siyatik fonksiyon indeksi (SFI) ve elektromiyografi testleri ile değerlendirildi. Yapısal olarak siyatik sinir ve kas dokusundaki dejeneratif ve rejeneratif değişiklikler immünofloresan görüntüleme yöntemi ve ImageJ yazılımı ile değerlendirildi. Tüm tedavi gruplarında anlamlı seviyede duyusal ve motor fonksiyon iyileşmesi, yapısal olarak nörofilamentte (akson iskeleti) ve asetilkolin reseptörlerinde daha iyi ekspresyon ve rejenerasyon görüldü. Fiziksel egzersiz ve elektroakupunkturun birlikte uygulandığı kombine tedavi en erken ve en etkin tedavi sağlamasıyla tedavi başarısını daha da artırdı. Terapötik etkinliğin moleküler mekanizmalarının aydınlatılabilmesi için daha ileri preklinik ve klinik çalışmaların yapılması önerilir.

Şeyda Takva İlhan
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yüksek yağlı diyetle indüklenen obezite sıçan modelinde Lactobacillus reuteri ve Ksilooligosakkarit'in (sinbiyotik) etkisinin araştırılması

Bağırsak mikrobiyotasının düzenlenmesi, son yıllarda obezite tedavisinde önemli bir hedef olarak öne çıkmaktadır. Probiyotikler ve prebiyotikler, bağırsak mikrobiyotasının dengelenmesinde etkili bileşenlerdir. Probiyotikler, bağırsakta faydalı bakterilerin çoğalmasını teşvik ederken, prebiyotikler bu bakterilerin besin kaynağı olarak görev yaparak mikrobiyotanın olumlu yönde şekillenmesine katkıda bulunmaktadır. Sinbiyotikler ise, probiyotik ve prebiyotik bileşenlerin kombinasyonu olup, bağırsak mikrobiyotasının düzenlenmesinde daha güçlü etkilere sahip olabileceği düşünülmektedir. Lactobacillus reuteri, bağırsak mikrobiyotasının korunmasında ve inflamatuar süreçlerin baskılanmasında önemli etkiler gösterebilen bir probiyotik türüdür. Ksilooligosakkarit ise prebiyotik bir bileşen olarak, bağırsak mikrobiyotasındaki yararlı bakterilerin gelişimini destekleyerek mikrobiyal ekosistemin sağlıklı kalmasına yardımcı olmaktadır. Bu çalışmanın amacı, yüksek yağlı diyetle indüklenmiş obezite sıçan modelinde Lactobacillus reuteri ve ksilooligosakkarit kombinasyonunun (sinbiyotik) inflamatuar, metabolik ve nörotrofik etkilerini incelemekti. Araştırma, 8 haftalık Wistar albino sıçanlar üzerinde gerçekleştirildi. Kontrol, Obez, Sinbiyotik, Obez+Sinbiyotik grupları oluşturuldu. Çalışma 8 hafta sürdürüldü. Kontrol grubundaki sıçanlar standart sıçan yemi ile, Obez ve Obez+Sinbiyotik grupları yüksek yağlı diyet ile beslendi. Sinbiyotik ve Obez+Sinbiyotik gruplarına prolaktif amaçlı oral Lactobacillus reuteri ve ksilooligosakkarit kombinasyonu uygulandı. Deney sonunda serum, karaciğer ve beyin dokularında inflamasyon belirteçleri, metabolik parametreler ve nörotrofik faktörler incelendi. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında Obez grubunda, en yüksek canlı ağırlık artışı gerçekleşti. Serumda TNF-α, insülin, NGF arttı, serumda ve beyinde BDNF azaldı. Karaciğerde NT-4 arttı. Obez+Sinbiyotik grubunda, obez gruba göre canlı ağırlık artışı azaldı. Karaciğerde NGF ve NT-3, serumda NT-4' azaldı. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında Sinbiyotik grubunun serumunda insülin arttı, HDL, NT-3 ve NT-4 ise azaldı. Bulgularımız, yüksek yağlı diyetle beslenmenin canlı ağırlık artışını hızlandırdığını ve obeziteye yol açtığını, inflamasyonu tetiklediğini, tip 2 diyabet riskini artırdığını, koknitif ve entelektüel kapasiteyi azalttığını gösterdi. Yüksek yağlı diyetle beslenenlere, Lactobacillus reuteri ve ksilooligosakkarit kombinasyonun verilmesi ise, canlı ağırlık artışını yavaşlatarak hem obezite gelişimini baskıladı hem koknitif kapasitede artış eğilimi ortaya koydu.

Sema Nur Arslan
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

S100A9 ve S100A4 proteinlerinin epileptik nöbet ayırıcı tanısındaki rolü ve fizyolojik kan parametreleriyle ilişkisi

Epilepsi, nöronal hipereksitabilite ve senkronize deşarjlarla karakterize, kompleks patofizyolojik mekanizmaların eşlik ettiği kronik bir nörolojik hastalıktır. Son yıllarda yapılan çalışmalar, epilepsinin yalnızca nöronal düzeydeki elektriksel anomalilerle sınırlı kalmadığını, aynı zamanda nöroinflamasyonun da epileptogenez de kritik roller üstlendiğini ortaya koymuştur. Bu çalışmada, S100 protein ailesinin önemli üyeleri olan S100A4 ve S100A9 proteinlerinin epileptik nöbet patofizyolojisine bağlı olarak seviyeleri değerlendirilmiş; bu protein düzeylerinin, metabolik, hematolojik ve inflamatuar kan parametreleriyle olan ilişkileri incelenmiştir. Bu çalışma, İstanbul Prof. Dr. Cemil Taşçıoğlu Şehir Hastanesi Acil Servisi'ne epileptik nöbet semptomlarıyla başvuran 18–65 yaş aralığında, 90 hasta ile 50 sağlıklı bireylerden oluşan kontrol grubu üzerinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya dahil edilen gönüllülerin demografik özellikleri, vital bulguları ve bazı fizyolojik kan parametreleri (WBC, HGB, PLT, Glukoz, Üre, kreatinin, sodyum, potasyum, ALT, AST, CRP, Laktat, CK, serum kreatinin kinaz seviyeleri) araştırıldı. Ayrıca serum S100A9 ve S100A4 seviyeleri ELISA yöntemi ile tespit edildi. Epileptik nöbet grubunda kontrol grubuna kıyasla glukoz, laktat, CRP ve potasyum düzeyleri bakımından anlamlı artış tespit edildi (p<0.01). Serum S100A4 ve S100A9 protein düzeylerinin epileptik nöbet grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede azaldığı tespit edildi (p<0.01). Sonuç olarak bu çalışmanın sonuçları, S100A4 ve S100A9 proteinlerinin epileptik nöbet patofizyolojisi ile ilişkili olduğunu düşündürmektedir. Bulgular, epilepsiye multidisipliner bir yaklaşım geliştirilmesinin önemini vurgulamaktadır.

Ömer Şen
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimEN

Optical monitoring of cerebral blood flow and metabolism during carotid endarterectomy

Carotid endarterectomy (CEA) is a surgical operation to eliminate plaque in the carotid bifurcation where patients are at risk of embolic stroke. CEA requires cross-clamping of carotid arteries (common, internal, and external) to halt the blood flow in the surgical area, causing a hemodynamic challenge to the surgical hemisphere and the risk of embolus. Therefore, cerebral hemodynamics or electrophysiology is intraoperatively monitored via different modalities, including near-infrared spectroscopy (NIRS), electroencephalogram (EEG), somatosensory evoked potentials, carotid stump pressure, and transcranial Doppler ultrasound. Although EEG is a commonly used and reliable monitoring technique for CEA, it is a surrogate measure of cerebral blood flow (CBF). Further, different anesthetic regimens could suppress its waveforms, making it difficult to rely on to ensure adequate CBF. Furthermore, there has been no gold standard for monitoring CBF during CEA. Therefore, we aimed to investigate changes in CBF index (CBFi) and cerebral metabolism via combined diffuse correlation spectroscopy (DCS) and NIRS system in patients who underwent CEA. We compared changes in EEG power spectra with cerebral hemodynamics on twenty-three CEA patients by quantifying a well-known EEG spectral method, desynchronization function. We also assessed different induction anesthesia on desynchronization functions to indicate electrophysiological and neurovascular changes with respect to clamping. Finally, we evaluated variability within CBFi and EEG power spectra by quantifying the coefficient of variation to capture hemispheric differences. A combined DCS-NIRS system can deliver complementary cerebral hemodynamic assessment to electrophysiology during CEA. Furthermore, intraoperative monitoring of clamp-induced cerebral hypoperfusion with a combined DCS-NIRS system would help make acute management changes in inpatient care (e.g., arterial shunting). Assessing the electrophysiological and neurovascular status of the brain can avert undesirable events such as hypoperfusion and hypoxia, prevent cerebral ischemia and allow determining personalized perfusion strategies.

AnesthesiaEndarterectomy-carotidBlood brain barrier+4
Kutlu Kaya
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Büyüme çağındaki sıçanlarda oral kaprilik asit uygulamasının açil ghrelin ve büyüme hormonu düzeyleri ile anksiyete üzerine etkisi

Kaprilik asit 8 karbon içeren orta zincirli bir yağ asididir. Kaprilik asit, açlık hormonu olarak bilinen ghrelinin aktif formu olan açil ghreline dönüşümü için gereklidir. Açil ghrelin besin alımının kontrolü ile ilişkili işlevlerine ek olarak, büyüme hormonu salgısını artırır. Diyet yoluyla alınan kaprilik asidin ghrelinin aktif formunu artırarak bu mekanizma üzerinden büyümeyi desteklemesi olasıdır. Bu tez çalışmasının amacı, uzun dönem oral kaprilik asit uygulanan sıçanlarda serum açil ghrelin, büyüme hormonu, IGF-1 ve insülin düzeyi, büyüme parametreleri ve anksiyete düzeylerini incelemektir. Bu amaçla 3 haftalık 30 adet Wistar albino erkek sıçan; kontrol, düşük düzey kaprilik asit ve orta düzey kaprilik asit olmak üzere 3 gruba ayrılmış; 30 gün boyunca oral gavaj ile kaprilik asit uygulaması yapılmıştır. Uygulama boyunca sıçanların büyüme parametreleri ve yem tüketimleri takip edilmiş; sonrasında açil ghrelin, büyüme hormonu, IGF-1 ve insülin düzeyleri ölçülmüştür. Ayrıca hayvanların anksiyete düzeyleri yükseltilmiş artı labirent ve aydınlık/karanlık kutu testleri ile değerlendirilmiştir. Çalışmamızın sonucunda, büyüme çağındaki sıçanlara uyguladığımız dozlardaki kaprilik asidin büyüme hormonunda azalmaya yol açtığı; açil ghrelin, IGF-1 ve insülin düzeylerinde ise değişikliğe yol açmadığı görülmüştür. Ayrıca gruplar arasında büyüme, iştah ya da anksiyete düzeyleri açısından bir fark bulunamamıştır. Tez çalışmamız, kaprilik asidin büyüme çağındaki sıçanlarda büyüme, besin tüketimi ile açil ghrelin ve büyüme hormonu düzeylerini beraberce inceleyen ilk çalışma olması bakımından önemlidir. Kaprilik asit ve ghrelin hormonu arasındaki etkileşim ve bu etkileşimin büyüme ile ilişkili hormon düzeyleri, büyüme parametreleri, iştah ve anksiyete üzerine etkisini aydınlatacak daha fazla sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır.

AnksiyeteBüyüme hormonuGhrelin+4
Ekin Bilge
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Santral puberte prekoks tanısı ile izlenen kız çocuklarında serum obestatin ve ghrelin düzeylerinin incelenmesi

Son yıllarda puberte başlangıç yaşının özellikle kız çocuklarında erkene kaydığı görülmektedir. Her ne kadar obezite bu duruma yol açan faktörlerden biri olarak görülse de puberte prekoks ile obezite arasındaki ilişki net olarak ortaya konamamıştır. Vücuttaki enerji depoları hakkında bilgi veren ve gonadal işlevler üzerine düzenleyici etkileri olan ghrelin ve obestatin hormonlarının bu ilişkide rol oynayıp oynamadığı ise bilinmemektedir. Bu çalışmanın amacı santral puberte prekoks tanısıyla izlenen kız çocuklarında serum obestatin ve ghrelin düzeylerini belirleyerek puberte prekoks ile obezite arasındaki ilişkiye ışık tutmaktır. Bu amaçla S.B.Ü. Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Endokrinoloji bölümünde santral puberte prekoks tanısıyla izlenen 5-10 yaşları arasındaki 34 kız çocuğu çalışmaya dahil edildi. Kontrol grubu olarak ise aynı yaş grubunda henüz puberteye girmemiş 34 sağlıklı kız çocuğu seçildi. Deneklerin takvim yaşı, şikayet süresi, aile öyküsü, tanı anındaki antropometrik ölçümleri (boy, kilo), puberte (Tanner) evresi, kemik yaşı, hormon düzeyleri (FSH, LH, E2) ile ilişkili verileri dosya kayıtlarından geriye dönük olarak temin edildi. Hasta ve kontrol gruplarında serum obestatin ve ghrelin düzeyleri ELISA ile ölçüldü, daha sonra ghrelin/obestatin oranları hesaplandı. Hasta ve kontrol grupları arasında yaş ortalamaları bakımından fark yoktu (P>0,05). Hasta grubunda beden kütle indeksinin yüksek olduğu, ancak aradaki farkın anlamlı olmadığı saptandı (P>0,05). Hasta grubunda serum obestatin düzeyi kontrol grubuna kıyasla yüksek bulundu (P=0,003). Serum ghrelin düzeyinin yine hasta grubunda daha yüksek olduğu, ancak aradaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görüldü (P>0,05). Serum ghrelin/obestatin oranına bakıldığında da hasta grubunda kontrol grubuna göre düşük olduğu belirlendi (P=0,023). Çalışmamızın sonuçları yüksek obestatin düzeyi ve düşük ghrelin/obestatin oranının santral puberte prekoks ile ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Bu sonuçlar ghrelin ve obestatin düzeyleri ile aralarındaki dengenin puberte sırasında görülen gıda alımı ve enerji depoları ile ilişkili sinyallere katkıda bulunarak puberte prekoks fizyopatolojisinde rol oynayabileceğini göstermektedir.

Ergenlik-erkenGhrelinKız çocukları+1
Fatma Büşra Kara
Hacettepe University
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Vitex agnus castus L. esansiyel yağının neuroblastoma hücreleri üzerine antineoplastik etkilerinin araştırılması

ÖZET VİTEX AGNUS CASTUS L. ESANSİYEL YAĞININ NEUROBLASTOMA HÜCRELERİ ÜZERİNE ANTİNEOPLASTİK ETKİLERİNİN ARAŞTIRILMASI Amaç: Bu çalışmanın amacı, geleneksel tıpta çeşitli farmakolojik etkileri ile bilinen Vitex agnus-castus L. bitkisinden elde edilen esansiyel yağın, çocukluk çağı kanserlerinden biri olan neuroblastoma hücreleri üzerindeki potansiyel antineoplastik (tümör karşıtı) etkilerini in vitro koşullarda değerlendirmektir. Bu kapsamda, esansiyel yağın hücre proliferasyonu, apoptoz indüksiyonu ve sitotoksisite üzerindeki etkilerinin belirlenmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, Vitex agnus-castus L. bitkisinden geleneksel damıtma yöntemiyle elde edilen esansiyel yağın insan nöroblastoma hücre hattı (SH-SY5Y) üzerindeki antineoplastik etkileri in vitro olarak araştırılmıştır. Hücreler DMEM besiyerinde kültüre edilmiş ve farklı konsantrasyonlarda esansiyel yağ uygulamaları yapılmıştır. Sitotoksik etkilerin belirlenmesinde XTT hücre canlılık testi kullanılmış, IC₅₀ değeri hesaplanmıştır. Apoptoz düzeyleri TUNEL yöntemi ile belirlenmiş, hücre migrasyonu ise yara iyileşme (wound healing) testiyle değerlendirilmiştir. Ek olarak, VAC uygulamasının belirli genlerin ekspresyon düzeyine etkisini saptamak amacıyla RT-PCR analizleri yapılmıştır. Tüm deneysel veriler istatistiksel olarak değerlendirilmiş, anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Vitex agnus-castus L. esansiyel yağı, SH-SY5Y nöroblastoma hücrelerinde doza bağlı sitotoksik etki göstermiş, hücre canlılığını anlamlı düzeyde azaltmıştır. Apoptotik genlerden NOXA, CASP3 ve DR5'in ekspresyonu baskılanırken, BDNF, MAP2 ve NLGN3 genlerinde artış saptanmıştır. TUNEL analizinde apoptoz oranı istatistiksel olarak anlamlı bulunmamış; ancak yara iyileşme testinde hücre migrasyonunun belirgin şekilde azaldığı gözlenmiştir. Bu bulgular, VAC'ın apoptotik etkilerinden çok farklılaşma ve anti-metastatik potansiyel taşıdığını göstermektedir. Sonuçlar: Çalışmamız, Vitex agnus castus esansiyel yağının nöroblastoma tedavisinde potansiyel bir doğal ajan olabileceğini göstermekte olup, etki mekanizmalarının detaylı aydınlatılması, diğer hücre ölümü yollarının araştırılması, biyoaktif bileşenlerin belirlenmesi ve in vivo çalışmalarla doğrulanması için daha ileri araştırmalara ihtiyaç duyulduğunu ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler: Antineoplastisite, Apoptoz, Nöroblastoma, SH-SY5Y, Sitotoksisite, Vitex Agnus Castus L.

Antineoplastik protokollerApoptozisMikrotübül proteinleri+1
Nursena Avcı
Ordu University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sporcularda ve sedanter bireylerde serbest yağ asidi reseptörü 1 (FFAR1/GPR40) düzeylerinin incelenmesi

Amaç: Serbest yağ asitleri hem bağışıklık sisteminde hem de metabolizmada önemli rollere sahiptir. Serbest yağ asidi reseptörü 1 (FFAR1), serbest yağ asidi (FFA) reseptörleri ailesine ait bir reseptördür. FFAR1'in pankreas β hücrelerinde uzun zincirli yağ asitleri tarafından başlatılan sinyalinin, insülin salgılanmasını kolaylaştırabildiği de bildirilmiştir. Egzersizin metabolizma ve bağışıklık sistemi üzerine etkileri bilinmektedir ancak bu etkilerde FFAR1 düzeyinin rolü ile ilgili sınırlı sayıda çalışma bulunmaktadır. Çalışmamızın amacı, düzenli egzersiz yapan sporcu bireyler ile sedanter bireyler arasındaki FFAR1 düzeylerinin olası değişimini inceleyerek literatüre katkıda bulunmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya katılmaya gönüllü olan ve herhangi bir akut veya kronik hastalığı bulunmayan 41 sedanter ve 41 sporcu bireyden alınan kan örneklerinden FFAR1 gen ekspresyonunun mRNA seviyesindeki değişimi ile kan serumundaki konsantrasyon değişimleri sırasıyla; real-time PCR ve ELISA yöntemleri kullanılarak araştırılmıştır. Elde edilen verilerin istatistiksel analizleri SPSS 20.0 paket programında %95 güven aralığında 0,05 düzeyinde gerçekleştirilmiştir. Bulgular: FFAR1'in hem mRNA düzeyinde ekspresyon seviyelerinin hem de kan serum düzeylerinin sporcu bireylerde sedanterlere oranla istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha az olduğu gözlenmiştir. Sonuç: Sporcularda insülin salınımını kolaylaştıran FFAR1 düzeylerinin sedanterlere göre daha düşük çıkması, FFAR1'in sporun sağlık açısından olası olumlu yönlerine aracılık eden mekanizmalardan birinden sorumlu olduğu anlamına gelebilir. FFAR1 düzeylerinin etkilerini daha iyi anlayabilmek için ileri araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Serbest yağ asidi, FFAR1, mRNA, insülin, egzersiz

Semanur Sönmez
Ordu University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

E vitamini ile modifiye edilmiş nanopartikül sentez ve karakterizasyonunun sıçanlarda testis torsiyonu üzerine etkisinin incelenmesi

Amaç: Testis torsiyonu, hemen tanı ve müdahale gerektiren cerrahi acil bir durumdur. Sıçanlarda spermatik kord torsiyonundan önce uygulanan E vitamininin testis torsiyonu ve detorsiyon yaralanmasına karşı önemli koruma sağladığı gösterilmiştir. Çalışmamızın amacı E vitamini ile modifiye edilmiş nanopartikül sentez ve karakterizasyonunun bu etkiyi değiştirip değiştiremeyeceğini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Ondokuz Mayıs Üniversitesine bağlı Deney Hayvanları Uygulama ve Araştırma merkezinden (DEHAM) temin edilen 24 adet Wistar Albino sıçanlar kullanılmıştır. Çalışmada sıçanlar; Kontrol, E vitamini, E vitamini+Torsiyon, Nano malzeme, Torsiyon, Nano malzeme+Torsiyon grubu olarak 6 gruba ayrılmıştır. E vitamini ve nano malzeme gruplarında, testis torsiyonu öncesi, bir hafta boyunca peroral madde uygulanımı yapılmıştır. 2 saatlik torsiyon detorsiyon ardından sonuçlar incelenmek için testis dokuları ve kan örnekleri alınmıştır. Bulgular: Verilere göre Grup 2'de sağ-sol testis Johnsen skorları arasında anlamlı fark bulunmuştur (p = 0.02). Torsiyon grubu olan Grup 4'te spermatogenezde ciddi bozulma saptanmıştır ve Grup 4 ile Grup 1 arasında anlamlı bulunmuştur (p < 0.001). Grup 6'da Johnsen skoru anlamlı düzeyde artmıştır (p < 0.0001). Grup 2 ve 3 arasında TOS düzeyleri açısından anlamlı fark bulunmuştur (p < 0.01) ve OSI düzeyleri de iki grup arasında anlamlı farklılık göstermiştir (p = 0.01). TAS düzeylerinde ise gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p > 0.05). Sağ testiste tübül çapı açısından Grup 4'te anlamlılığa yaklaşan fark gözlenmiştir (p = 0.06). Sonuç: Çalışmamızın sonuçları, E vitamini ile modifiye edilmiş selenyum nanoparçacıkların testis torsiyonuna bağlı histolojik ve oksidatif hasarı anlamlı düzeyde azalttığını göstermektedir.

Damrenur Kaymak
Ordu University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sıçanlarda metotreksat kaynaklı böbrek hasarında alfa pinenin etkileri

SIÇANLARDA METOTREKSAT KAYNAKLI BÖBREK HASARINDA ALFA PİNENİN ETKİLERİ Amaç: Alfa-pinen (AP), anti-inflamatuar, antioksidan, anti-tümör ve anti-apoptotik etkinliğiyle literatürde yer bulan doğal bir monoterpendir. Bu çalışmada, klinikte yaygın olarak kullanılan kemoterapötik bir ajan olan metotreksat (MTX) tarafından indüklenen böbrek hasarına karşı AP'nin olası koruyucu etkileri araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada erkek Sprague-Dawley sıçanlar (2.5-3 aylık) kullanıldı ve hayvanlar Kontrol, Vehicle, MTX, AP ve AP+MTX olarak 5 gruba ayrıldı (n=7). AP uygulaması 14 gün boyunca 50 mg/kg dozunda, MTX uygulaması ise çalışmanın 12. günü tek doz olarak (20 mg/kg) yapıldı. Hayvanlar, çalışmanın 14. gününde metabolik kafeslere alınarak idrar örnekleri toplandı, 15. gününde ise anestezi altında feda edilerek kan ve doku örnekleri alındı. Kan üre azotu (BUN) ve kreatinin düzeyleri spektrofotometrik olarak ölçüldü. Serum ve idrar kreatinin değerleri glomerüler filtrasyon hızı (GFR) hesabında kullanıldı. Sistatin C, NGAL (Nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin) ve Kim-1 (Böbrek hasar molekülü-1) ölçümleri ELISA yöntemiyle, MDA ölçümü ise spektrofotometrik olarak yapıldı. Histolojik inceleme için hematoksilen-eozin boyama yapıldı. İstatistiksel değerlendirme, tek yönlü varyans analizi ve Tukey post-hoc testi ile gerçekleştirildi. Bulgular: Vehicle grubu ile kıyaslandığında MTX grubunda BUN (p<0.001), serum kreatinin (p<0.001) ve sistatin C (p<0.001) düzeylerinde artış ve GFR'de istatistiksel olarak önemli bir azalış (p<0.001) saptandı. Üriner NGAL (p<0.001) ve Kim-1 (p<0.001) düzeyleri ile renal Kim-1 (p<0.001) ve MDA (p<0.001) konsantrasyonunda istatistiksel olarak önemli artışlar saptandı. Yapılan AP ön tedavisi AP+MTX grubunun BUN (p<0.05), kreatinin (p<0.05), sistatin C (p<0.05), GFR (p<0.05) ve üriner NGAL (p<0.01) düzeylerinde önemli bir iyileşmeye neden oldu, ancak değerler tamamen Vehicle grubu düzeyine dönmedi. Doku ve idrarda Kim-1 konsantrasyonu ile renal MDA düzeylerindeki iyileşme ise daha belirgin olup bu parametreler yönünden Kontrol ve Vehicle grubu ile AP+MTX grubu arasında istatistiksel olarak önemli bir farklılık saptanmadı. Yapılan histopatolojik değerlendirmede MTX'in neden olduğu tübüler ve glomerüler hasarın AP ön tedavisi ile önemli ölçüde düzeldiği saptandı. Sonuç: Çalışmamızda, AP'nin MTX ile indüklenen nefrotoksisiteye karşı koruyucu etkisi biyokimyasal ve histopatolojik bulgularla doğrulanmıştır. AP'nin antioksidan özelliklerinden kaynaklanan bu koruyucu etkisi, MTX'in olumsuz etkilerini tamamen ortadan kaldıramasa da AP'nin böbrek hasarını hafifletmek için terapötik bir aday olabileceğini düşündürmektedir. AP'nin moleküler hedeflerini ve sinyal yolaklarını aydınlatmak ve en etkili doz ve tedavi süresini belirlemek için daha fazla deneysel çalışma yapılması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Alfa pinen, Kim-1, Metotreksat, NGAL, Sistatin C, GFR

Gülbahar Nur Öztürk
Ordu University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sıçanlarda metotreksat kaynaklı intestinal hasar ve geçirgenlik artışına alfa pinenin etkileri

Amaç: Kemoterapötik ve immünosupresif bir ajan olan Metotreksat (MTX)'ın gastrointestinal yan etkilerini azaltmaya yönelik çalışmalar sürmektedir. Bu çalışmada, antioksidan ve anti-inflamatuar özelliklere sahip doğal bir bileşik olan α-pinenin, MTX'in neden olduğu intestinal hasar ve geçirgenlik artışı üzerindeki olası koruyucu etkisi incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 35 adet genç yetişkin erkek Spraque Dawley sıçan Kontrol, DMSO, Mtx, αP ve αP+Mtx olmak üzere 5 gruba ayrıldı (n=7). Tek doz MTX (20 mg/kg, subkutan) enjeksiyonu iki haftalık deney protokolünün 12. gününde yapıldı. α-pinen (50 mg/kg) ve çözücüsü olan DMSO'nun enjeksiyonu 14 gün boyunca subkutan olarak yapıldı ve 15. gün hayvanlar feda edildi. Serum örneklerinde LPS ve IFABP seviyeleri ELISA yöntemiyle saptandı. Jejunum ve kolon doku homojenatlarında ZO-1 ve okludin düzeyleri ELISA yöntemiyle, MDA düzeyi ise spektrofotometrik olarak ölçüldü. Dokularda hematoksilen-eozin boyaması yapıldıktan sonra histolojik değerlendirme ve hasar skorlaması yapıldı. Bulgular: Tek doz MTX enjeksiyonu serum LPS ve IFABP düzeylerinde istatistiksel anlamlı bir artışa neden oldu (Kontrol ve DMSO ile fark; p<0.001). Mtx grubunda jejunum ve kolon dokularındaki ZO-1 ve okludin düzeylerinde önemli bir değişim saptanmazken aynı dokularda ölçülen MDA düzeyleri, Kontrol ve DMSO gruplarından istatistiksel olarak önemli yüksekti. Yapılan histolojik inceleme hem jejunum hem de kolonda MTX'in neden olduğu doku hasarını ortaya koydu. İki haftalık α-pinen ön tedavisi ise MTX'in neden olduğu serum LPS (p<0.01) ve IFABP (p<0.05) artışlarını önemli ölçüde azalttı. Bununla birlikte bağırsak geçirgenliğinin göstergesi bu parametreler tamamen kontrol düzeyine dönmedi. αP+Mtx grubunda doku ZO-1 ve okludin düzeylerinde önemli bir değişim saptanmazken, hem jejunum (p<0.05) hem de kolon (p<0.05) MDA düzeyleri Mtx grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düşük saptandı. Bu grupta MDA düzeyleri Kontrol ve DMSO gruplarından farklı değildi. α-pinen ön tedavisi MTX'in neden olduğu doku hasarını jejunumda (p<0.001) ve kolonda (p<0.001) büyük ölçüde engelledi. Ancak histolojik hasar skoru her iki doku için de kontrol düzeyine dönmedi. Sonuçlar: Bu çalışmada, α-pinenin MTX kaynaklı intestinal toksisiteye karşı belirgin düzeyde koruyucu etkiler gösterdiği saptanmıştır. Histopatolojik ve biyokimyasal bulgular, α-pinenin intestinal mukozayı hasardan kısmen koruduğunu ve oksidatif stresi baskıladığını ortaya koymuştur. Ancak bu koruyucu etkinin sınırlı olduğu, hasarın ve permeabilite artışının tamamen önlenemediği görülmüştür. Bulgular, α-pinenin destekleyici tedavi ajanı olarak potansiyel taşıdığını ve ileri araştırmalara ihtiyaç duyulduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: metotreksat, alfa pinen, jejunum, kolon, bağırsak geçirgenliği, LPS, IFABP, ZO-1, okludin

Peyman Bilge Gürel Sezer
Ordu University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Koku bozukluğu oluşturulan sıçanlarda alfa melanosit stimulan hormonun koku alma mekanizmalarına ve tedaviye etkisinin incelenmesi

Amaç: Koku alma bozuklukları; üst solunum yolu enfeksiyonları, kafa travmaları ve nörodejeneratif hastalıklar gibi birçok hastalıkta meydana gelmektedir. Özellikle Covid-19 pandemisiyle birlikte koku duyusu kaybının insan sağlığı ve yaşam kalitesi üzerindeki etkileri dikkat çekici hale gelmiştir. Koku alma bozuklukları dünya çapında yaygın olarak görülmesine rağmen patofizyolojisi ve tedavisi hakkında yeterli bilgi mevcut değildir. Bu çalışmada; periferik koku bozukluğunda Alfa Melanosit Stimülan Hormon (α-MSH)'un olfaktör epitel (OE), olfaktör bulbus (OB) ve Subventriküler alan (SVZ)'daki nörogeneze ve NGF, BDNF, IL-10 ekspresyonlarına etkileri incelenerek, α-MSH'nin koku alma mekanizmalarındaki ve tedavideki olası rolü araştırılmıştır. Yöntem: 48 adet Sprague Dawley cinsi erkek sıçanlar 8 gruba ayrılmıştır. Koku bozukluğu modeli oluşturmak amacıyla deney hayvanlarının yarısına burun içi %10'luk çinko sülfat uygulanırken diğer yarısına burun içi salin verilmiştir. Burun içi çinko sülfat/salin verilen sıçanların yarısına α-MSH (5 mg/kg), diğer yarısına salin intraperitoneal olarak uygulanmıştır. Sıçanlara 4 ve 21 günlük α-MSH/salin uygulamasından sonra deney sonlandırılmıştır. Tüm sıçanlara; deney başlangıcında (T0), çinko sülfat/salin uygulandıktan sonra (T1) ve ötenaziden 1 gün önce (T2) gömülü gıda ve koku ayrım testleri yapılarak koku duyuları değerlendirilmiştir. Sıçanlardan kan örnekleri alındıktan sonra, %4'lük paraformaldehit ile perfüze edilerek burun ve beyin dokuları izole edilmiştir. Kan örnekleri ELİSA yöntemiyle, burun ve beyin dokuları ise immunohistokimya/immünofloresan yöntemleriyle analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda koku bozukluğu (KB) oluşturulan sıçanlara 21 günlük α-MSH tedavisinin (KB+α-MSH grubu), KB grubuna göre OE hasarında iyileştirici etki gösterdiği bulunmuştur. KB+α-MSH grubunun ASCL1+, GAP-43+ ve OMP+ immunoreaktivitelerinde artış eğilimi oluşturarak OE nörogenezinde olumlu etkiler meydana getirdiği saptanmıştır. 21. günde KB+α-MSH grubunun IL-10 immunoreaktivitesi KB grubuna göre artış eğilimi göstermiş, bu artış ile KB+α-MSH grubunun IL-10+ immunoreaktivitesinin kontrol grubundan yüksek olduğu belirlenmiştir (p < 0.05). KB+α-MSH grubunda 4. ve 21. günlerde KB grubuna göre NGF+ ve BDNF+ immunoreaktivitelerinde artış eğilimleri saptanmamıştır. KB+α-MSH grubundaki sıçanların SVZ'sinde 4. 21. günlerde Nestin/ASCL1 immunoreaktivitesinin KB grubundaki sıçanlara göre artış eğilimi gösterdiği, DCX+ immunoreaktivitesinin ise azalma eğilimi gösterdiği belirlenmiştir. OB'de KB+α-MSH grubunun NeuN+ immunoreaktivitesinin KB grubuna göre 4. günde artma eğiliminde olduğu, 21. günde ise anlamlı azalma gösterdiği saptanmıştır. KB+α-MSH grubunda özellikle 21. günde koku testlerinde daha iyi sonuçlar alınmıştır. Sonuç: 21 günlük α-MSH tedavisi; OE'de kök hücre, olgunlaşmamış nöron ve olgun nöron artışına neden olarak OE nörogenezini olumlu etkileyebilir. α-MSH'nin OE nörogenezine etkisi direkt ve/veya antiinflamatuar etkileriyle dolaylı olarak gerçekleşebilir. α-MSH, SVZ nörogenezini ve OB'deki olgun nöronları da etkileyerek periferik koku bozukluğunda olumlu etkiler gösterebilir.

Nöral kök hücreleriNörofizyolojiİnsan fizyolojisi
Oğuzhan Ekici
İstanbul University-Cerrahpaşa · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yerleşik-işgalci paradigması uygulanan wistar sıçanlarında amilinin agresyona etkileri

Amaçlar: Agresyon; madde bağımlılığı, psikiyatrik hastalıklar ve diğer sağlık sorunlarıyla birlikte görülebilmekte ve şiddete dönüşebilmektedir. Çalışmamız amilinin santral sinir sistemindeki agresyon merkezlerine etkisini ve olası terapötik etkilerini araştırmak amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamızda dört gruba ayrılan sıçanlarda iki deney gerçekleştirilmiştir. Deney 1'de sıçanların bir grubuna serum fizyolojik uygulanırken diğer gruba intraperitoneal amilin (50 µg/kg) uygulanmıştır. Deney 2'de ise her iki gruba intraperitoneal amilin verilmiştir. Deney 2'deki sıçanların bir grubuna Area Postrema'ya (AP) takılan kanül aracılığıyla serum fizyolojik, diğer grubuna amilin antagonisti uygulanmıştır. Tüm gruplardaki sıçanlar kafeslerde bir hafta overektomize dişilerle barındırıldıktan sonra kendilerinden daha genç ve zayıf başka bir erkek sıçanla 10 dakika Yerleşik İşgalci Paradigması'na maruz bırakılmış ve davranışlar kamera ile kaydedilmiştir. Süreç sonunda sakrifiye edilen sıçanlarda amilinin agresyon merkezlerine etkileri immünohistokimyasal ve davranış testleriyle incelenmiştir. Bulgular: Deney 1'de amilinin Medial Amigdala (MeA) aktivasyonunu ve agresyon davranışını anlamlı ölçüde azalttığı belirlenmiştir. Deney 2'de AP'ye amilin antagonisti uygulanan sıçanların Stria Terminalisin Yatak Nükleusu'nda (BNST), Ventromedial Hipotalamusun Ventrolateralinde (VMHvl) ve MeA çekirdeklerinde immünreaktivitenin arttığı gözlenmiştir. Sonuç: Bulgularımız amilinin antiagresif etki gösterdiğini ve antiagresif etkilerinin AP üzerinden gerçekleşebileceğine işaret etmektedir.

Amilin
Gafur Rakıcı
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00