Yozgat Bozok University
Discipline

Infectious Diseases and Clinical Microbiology

Yozgat Bozok University

220

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
DoctorateOpen AccessTR

Sağlık çalışanlarının COVİD-19 aşısını kabulü

Amaç: Sağlık çalışanlarının COVID-19 aşısını kabulü, hem COVID-19 tanısı alan hastaları ile yakın temasta bulunmaları ile artmış enfeksiyon riski taşımalarından dolayı hem de aşı konusunda topluma rehberlik etmelerinden dolayı oldukça önemlidir. Bu çalışma ile sağlık çalışanlarının COVID-19 aşısını kabulünün irdelenmesi, tereddüte sebep olan durumların tespit edilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Yöntem: Bu çalışmada; 1 Nisan-1 Temmuz 2021 tarihleri arasında Ankara Şehir Hastanesi'nde görev yapan sağlık çalışanlarının COVID-19 aşısı yaptırıp yaptırmamaları, aşıyı yaptırma/yaptırmama nedenleri bir anketle sorgulanmıştır. Çalışmada 1096 sağlık çalışanının anket sonuçları değerlendirilmiştir. Bulgular: Yaş ortalaması 33.2± 8.9 olan katılımcıların %71.7'si kadın, %49.4'ü evli, %42.9'u hemşire veya ebe idi. Çalışmaya katılan sağlık çalışanlarından %30.6'sı kendisinin, %46.1'i birlikte yaşadığı kişilerin COVID-19 tanısı aldığını belirtti. Tüm sağlık çalışanlarında COVID-19 aşısı olma yüzdesi %81, doktorlarda %92, hemşire/ebelerde %76, yardımcı sağlık personelinde %81, teknik/idari personelde %77 olarak tespit edildi. Yakınlarını hasta etmekten korkmak, aşının koruyucu etkileri hakkında bilgilendirilmek, aşıyı güvenilir bulmak ve hasta olmaktan korkmak en sık COVID-19 aşısı olma nedenlerinden iken; etkinliği konusunda endişe, yan etki korkusu, COVID-19 geçirme ise en sık aşı olmama nedeni olarak belirtilmiştir. Sonuç: COVID-19 aşısının kabulünde 30 yaşından büyük olmak, çocuk sahibi olmak, hamile olmamak, tıpta uzmanlık/doktora/yüksek lisans sahibi olmak, doktor olmak, üç yıl ve üzeri çalışma yılında olmak, en az bir defa grip aşısı olmuş olmak daha yüksek aşı kabul yüzdesi ile ilişkili bulunmuştur. Toplumda ve tüm sağlık çalışanlarında aşı ile ilgili yeterli ve ikna edici bilgilendirmeler yapılması ve oluşan tereddütlerin iyi analiz edilip çözüm önerileri ile birlikte sahaya yansıtılabilmesi önemli bir gerekliliktir. Anahtar kelimeler: Aşı kabulü, COVID-19, pandemi, sağlık çalışanları.

Aşı tereddüdüCOVID 19COVID 19 aşıları+5
Safiye Göçer
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 tanılı olgularda IG G antikor yanıtının takibi

Giriş: Aralık 2019'da Çin'in Wuhan kentinden nedeni bilinmeyen pnömoni vakaları bildirilmiştir. Bu olgulardan alınan solunum yolu örneklerinden izole edilen virus SARS-CoV-2 olarak adlandırılmıştır. İnsandan insana damlacık yolu ile bulaşması nedeniyle tüm dünyaya yayılan bir pandemiye neden olmuştur. Covid-19 geçiren kişilerde IgM ve IgG antikor yanıtı oluştuğu bilinmektedir. Ancak SARS-CoV-2'ye karşı gelişen bu antikor yanıtının ne kadar süre ile kalıcı olacağı ve koruyucu titreleri kesin olarak bilinmemektedir. Çalışmamızda Covid-19 geçiren olgularda yaklaşık bir yıl boyunca antikor düzeylerini kantitatif olarak takip ederek SARS-CoV-2'ye karşı gelişen antikor yanıtının kalıcı olup olmayacağını, antikor titre düzeyinin ve antikor pozitifliği süresinin hangi değişkenlerden etkilendiğini saptamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne 11 Mart 2020 ile 11 Ağustos 2020 tarihleri arasında başvurmuş ve Covid-19 tanısı almış olan olgularda bir yıllık sürede antikor titre takibi yapılması planlandı. Çalışmaya katılan hastaların eşlik eden kronik hastalıkları kaydedildi, Charlson komorbidite indeksi (CCI) ve vücut kitle indeksi (VKİ) hesaplandı. Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüleri'nin Covid-19 tedavi rehberine göre hastaların klinik ağırlık skorları belirlendi ve hasta popülasyonu hafif, orta, ağır olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Hastalar, hastaneye ilk başvuru tarihlerinden itibaren yaklaşık olarak 1. 3. 6. ve 12. aylarda toplam 4 defa vizite çağırıldı ve SARS-CoV-2 IgG Quant testi (Abbott Laboratories, IL, ABD) ile SARS-CoV-2 Anti-N IgG titreleri ölçüldü. Bulgular: Çalışmaya dâhil edilen 177 hastanın %53,1'i erkekti (n=94) ve yaş ortalamaları 44,72 (±13,47) idi. Hastaların 164'ü (%92,7) PZR pozitifti, 13 olgu olası Covid-19 tanısı almıştı. Olası Covid-19 tanılı olguların hepsinde SARS-CoV-2 Anti-N IgG testi pozitifti. Hastalarımızın VKİ median değeri 27,74 (IQR: 24,97-30,89) saptandı. Yetmiş hastanın (%39,5) eşlik eden en az bir ek hastalığı vardı. Klinik ağırlık derecesine göre hastaların %33,3'ü hafif, %46,9'u orta, %19,8'i ağır olarak sınıflandırıldı. Takip vizitlerinin yapıldığı gün aralıkları; 1. vizitte median 56 gün (IQR: 42-64 gün), 2. vizitte median 92 gün (IQR: 90-96 gün), 3. vizitte median 193 gün (IQR: 183-199 gün), 4. vizitte 371 gün (IQR: 366-405 gün) idi. Antikor pozitifliği oranı 1. vizitte %88,7, 2. vizitte %80,8, 3. vizitte %45,9, 4. vizitte %21,4 saptandı. SARS-CoV-2 Anti-N IgG titrelerinin medianı 1. vizitte 5,9 (IQR: 3,45-7,66), 2. vizitte 3,88 (IQR: 2,08-6,44), 3. vizitte 1,36 (IQR: 0,58-2,83), 4. vizitte 0,84 (IQR: 0,38-1,22) ölçüldü. Antikor titrelerinin özellikle 3. vizitte önemli derecede düştüğü görüldü (p<0,0001). Anti-N IgG titreleri ile hastalığın ağırlık derecesi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki mevcuttu (tüm vizitler için sırasıyla, p<0,0001, p<0,0001, p<0,0001, p=0,004). Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde, hastalık şiddeti arttıkça 1. ve 3. vizitlerde antikor pozitifliği olasılığı yaklaşık 3 ila 6 kat artmaktaydı (sırasıyla OR: 6,453 %95 CI 2,126-19,589, p<0,0001, OR: 3,169 %95 CI 1,710-5,873, p<0,0001). Antikor pozitifliği üzerine etki eden diğer bağımsız değişkenler yaş ve CCI skoruydu (sırasıyla OR:1,078 %95 CI 1,031-1,127, p<0,0001, OR: 0,537 %95 CI 0,363-0,795, p=0,002). Ayrıca 3. ve 4. vizitler arasında aşı olan hasta grubu aşı olmayan hastalar ile karşılaştırıldı. Son vizitte ölçülen ortalama antikor titresi, aşı olan grupta aşı olmayan gruba göre anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p<0,0001). Sonuç: Çalışmamızda özellikle 6. aydan sonra Anti-N IgG antikor pozitifliğinde anlamlı bir düşüş olduğu görülmüştür ve anti-N IgG titresinde 1 yıl içerisinde önemli miktarda azalma gözlenmiştir. Tüm vizitlerde ölçülen ortalama antikor titreleri hafif hastalarda orta ve ağır hastalara göre anlamlı olarak daha düşük saptanmıştır. Antikor titresinin klinik ağırlık skoru ile orta derecede korele olduğu gösterilmiştir. Antikor pozitifliği üzerine etkili en önemli bağımsız faktör hastalığın ağırlık derecesi olmuştur. Antikor pozitifliğine etki eden diğer bağımsız değişkenler ise yaş ve CCI skorudur. Çalışmamızda antikor titre değerleri takip edilmiş ancak bu değerlerin re-enfeksiyon ve ağır hastalıktan koruyuculuğu objektif olarak değerlendirilememiştir. SARS-CoV-2'ye karşı gelişen antikorların kalıcılık süresinin yanı sıra seropozitiflik ile re-enfeksiyona karşı koruyucu bağışıklık arasındaki ilişkiyi aydınlatmak ve koruyucu antikor titre düzeylerini belirleyebilmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

AntikorlarCOVID 19SARS virüsü+1
Ayşe Betül Uslu Ersöz
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sepsis hastalarında raftlin ve histidine-rich glycoprotein seviyeleri aralarındaki ilişkinin araştırılması

Giriş: Sepsis hayatı tehdit eden bir enfeksiyon hastalığıdır. Henüz altın standart bir tanı yöntemi geliştirilememiştir. Rutin kullanımda olan sepsis tanı belirteçlerinin yanı sıra yeni inflamasyon belirtiçleri sepsis tanısında çalışılmaktadır. Çalışmamızda raftlin, histidine-rich glycoprotein (HRG) ve oksidatif stres belirteçlerinin sepsis tanısındaki yerinin araştırılması hedeflendi. Gereç ve Yöntem: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne Nisan 2023 ve Aralık 2023 tarihleri arasında yoğun bakım ünitesi ve kliniklerde yatan 18 yaş ve üzeri toplam 85 hasta çalışmamıza dahil edildi. Çalışmaya alınan hastalardan 62'si sepsis ve septik şok hastası idi. Enfeksiyon belirti ve bulgusu olmayan 23 hasta kontrol grubuna dahil edildi. Çalışma ve kontrol grubunda raftlin, HRG, total antioksidan durum (TAS), total oksidan durum (TOS), total tiyol düzeyleri ölçüldü. Bulgular: Çalışmaya katılan 85 hastanın %47,1'i kadın (n=40), %52,9'u erkekti (n=45). Hastaların yaş ortalaması 67,52 (±14,4) yıl idi. Sepsis (n=50) hastalarının raftlin ortalaması, kontrol grubundan (n=23) anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,040). Sepsis hastalarının HRG ortalaması, kontrol grubundan anlamlı derecede düşük bulundu (p=0,006). Gruplar arasında TAS ve TOS ortalamaları açısından anlamlı farklılık saptanmadı (sırasıyla, p=0,666, p=0,784). Sepsis hastalarının ve septik şok (n=12) hastalarının total tiyol düzeyi ortalaması, kontrol grubundan anlamlı derecede düşük bulundu (sırasıyla, p= 0,023, p=0,035). 28 günlük mortalite oranı septik şok hastalarında %91,7 (n=11), sepsis hastalarında %56 (n=28) ve kontrol hasta grubunda %8,7 (n=2) idi. Sonuç: Raftlin ve HRG sepsis tanı belirteci olarak kullanılabilecek yeni biyobelirteçlerdir. Oksidatif stres belirteçlerinin sepsis hastalarında ardışık ölçümlerle takibi daha faydalı olabilir. Sepsis tanısında ve prognozunda yardımcı olabilecek, maliyet etkinlik de içeren biyobelirteçler ile daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

Nurgül Andiç
Bezmialem Vakıf University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolistin dirençli Klebsiella pneumoniae klinik izolatlarında antibiyotik kombinasyonlarının sinerjistik etkinliğinin incelenmesi

Giriş ve Amaç: Karbapenem dirençli Enterobacteriaceae enfeksiyonları dünya çapında önemli bir halk sağlığı sorunudur. Son on yılda karbapenem dirençli Gram negatif bakterilerin prevelansında ve insidansında ciddi artışlar olmuştur. Antibiyotik dirençli türlerin başında gelen Klebsiella pneumoniae, tedavisi sınırlı ve zor, mortalitesi yüksek enfeksiyonlara neden olmakla birlikte uzamış hastane yatışları, ek tedaviler, enfeksiyon kontrol önlemleri gibi maliyetler ile hem sağlık sistemleri hem de ulusal ekonomiler için yük oluşturmaktadır. Karbapenem direncinde en önemli mekanizma karbapenemaz genlerinin sentezidir. Direnç genlerinin tespiti hem yerel direnç paterninin belirlenmesinde hem de tedavi seçiminde oldukça önemlidir. Tedavi seçeneklerinin sınırlı olması klinisyenleri kolistin gibi ajanları tekrar tercih etmeye yöneltmiştir. Ancak zamanla kolistin direnci giderek artmış ve tedavi daha da karmaşık hale gelmiştir. Bu aşamada kombinasyon tedavilerinin sinerjistik etkilerinden faydalanılması gündeme gelmiştir. Çalışmamızda kolistin dahil çoklu ilaç dirençli Klebsiella pneumoniae klinik izolatlarında karbapenemaz direnç genlerinin ortaya konması ve antibiyotik kombinasyonlarının sinerjistik etkinliklerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2021 ile Ocak 2024 tarihleri arasında Yoğun Bakım Üniteleri ve diğer kliniklerinden gönderilen, 18 yaş ve üzeri hastaların çeşitli klinik örneklerinden izole edilen kolistin ve karbapenem dahil çoklu antibiyotik dirençli 21 adet K. pneumoniae suşu çalışmamıza dahil edildi. Konvansiyonel PZR yöntemi kullanılarak suşlarda OXA-48, KPC ve NDM karbapenemaz genleri araştırıldı. Damatahtası (Checkerboard) sıvı mikrodilüsyon yöntemiyle kolistin ile tigesiklin, seftazidim/avibaktam, meropenem, gentamisin ve trimetoprim/sulfametoksazol antibiyotiklerinin kombinasyonlarının sinerjistik etkinliği değerlendirildi.Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 21 klinik izolatın %52,3'ü (n=11) erkek, %47,6'sı (n=10) kadın idi. Hastaların yaş ortalaması 75,6 (±14,4) yıl olarak hesaplandı. Suşların tamamı (%100) OXA-48, 4'ü (%19) OXA-48 ve NDM, 1'i (%4,7) ise OXA-48 ve KPC birlikteliği açısından pozitif bulundu. Damatahtası yöntemi ile en fazla sinerji kolistin ile tigesiklin kombinasyonunda 17 (%80,9) suşta görülürken, kolistin ile seftazidim/avibaktam kombinasyonunda 11 suşta (%52,3), kolistin ile trimetoprim/sulfametoksazol kombinasyonunda 8 suşta (%38), kolistin ile meropenem kombinasyonunda 6 (%28,5) suşta ve kolistin ile gentamisin kombinasyonunda 4 (%19) suşta görüldü. Kolistin-Tigesiklin kombinasyonu FIKI ortalaması, Kolistin- Trimetoprim/Sülfametoksazol, Kolistin-Meropenem ve Kolistin- Gentamisin kombinasyonlarının FIKI ortalamalarına göre anlamlı derecede daha düşük bulundu (sırasıyla p=0,003; p<0,001; p<0,001). Additif etkileşim kolistin ile meropenem kombinasyonunda 12 (%57,1) suşta, kolistin ile trimetoprim/sulfametoksazol kombinasyonunda 10 (%47,6) suşta, kolistin ile seftazidim/avibaktam kombinasyonunda 9 (%42,8) suşta, kolistin ile gentamisin kombinasyonunda 8 (%38) suşta ve kolistin ile tigesiklin kombinasyonunda 4 (%19) suşta saptandı. Antagonizma yalnızca kolistin ile gentamisin kombinasyonunda 1 suşta tespit edildi.Sonuç: Ülkemize OXA-48'in hala baskın karbapenemaz enzimi olduğu görülmektedir. NDM ve KPC karbapenemazların yaygınlığı giderek artmaktadır. Kolistin ve karbapenem dahil çok ilaca dirençli Klebsiella pneumonia suşlarında kolistin-tigesiklin kombinasyonu in vitro olarak belirgin sinerjik etki göstermektedir. Bu suşların etken olduğu enfeksiyonlarda tedavi seçeneği olarak kullanılabilir. Ancak standart tedavi olarak önerilebilmesi için daha geniş bir suş yelpazesi ile ileri in vitro ve in vivo klinik çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Klebsiella pneumonia, damatahtası mikrodilüsyon,karbapenemaz, sinerji

Hatice Dilara Karakuş
Bezmialem Vakıf University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kandidemi gelişen hastaların erken tanısında 1,3-beta D-glukan, mannan antijeni ve anti-mannan IgG antikorunun yeri

Giriş ve Amaç: Kandidemi, erken ve doğru teşhis edilmesi gereken, etkin tedavinin hayati öneme sahip olduğu ve ölümcül seyir gösterebilen bir enfeksiyon hastalığıdır. Tanıda altın standart yöntem kan kültürüdür ancak düşük duyarlılık ve uzun sonuç verme süresine sahip olması nedeniyle etkin bir tedavinin başlanmasını geciktirebilmektedir. Bu nedenle kültür dışı hızlı tanı testlerine ihtiyaç doğmuştur. Çalışmamızın hipotezi, mannan antijeni, beta D-glukan ve anti-mannan IgG antikoru serolojik testleri ile kandidemi tanısını doğru ve hızlı bir şekilde koyarak uygun tedaviye daha erken sürede başlama düşüncesine dayanmaktadır. Çalışmamızda kandideminin erken ve doğru teşhisinde mannan antijeni, beta D-glukan ve anti-mannan IgG antikorunun etkinliğini araştırarak, klinik pratiğe olan katkılarını ortaya koymak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Eylül 2024 ve Şubat 2025 tarihleri arasında yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) ve kliniklerde yatan 18 yaş ve üzeri 34 kandidemi hastası, kontrol grubu olarak 27 bakteriyemi hastası ve 27 sağlıklı kişi incelendi. Çalışma ve kontrol gruplarındaki olgulardan elde edilen serum örneklerinde mannan antijeni, beta D-glukan ve anti-mannan IgG antikoru düzeyleri ELISA yöntemi ile ölçüldü. Bulgular: Kandidemi ve kandidemi olmayan olgular karşılaştırıldığında mannan antijeni ve anti-mannan IgG düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanırken (sırasıyla p<0,001, p<0,001), beta D-glukan düzeyi için anlamlı bir fark saptanmadı (p=0,17). Testlerin tüm kombinasyonlarında duyarlılık artışı mevcuttu ve istatistiksel olarak anlamlıydı (hepsi için p<0,001). En yüksek tanısal performansa MN Ag, MN Ab ve BDG testlerinin üçlü kombinasyonu sahipti. Tek biyobelirteç kullanıldığında ise en yüksek performansa MN Ag, en kötü performans ise BDG sahipti. Sonuç: Çalışmamızda mannan antijeni ve anti-mannan IgG antikorunun kandideminin erken tanısında yol gösterici bir potansiyele sahip olduğu, BDG'nın ise tanı performansının yetersiz kaldığı görülmüştür. Ayrıca biyobelirteçlerin kombine kullanımı, tanısal performansı belirgin derecede arttırmıştır. Anahtar Kelimeler: Kandidemi, mannan antijeni, anti-mannan antikoru, beta D-glukan

Çağla Bozkurt
Bezmialem Vakıf University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnterlökin 17 inhibitörleri kullanan psöriyazis hastalarında 13-valanlı konjuge pnömokok aşısına antikor yanıtının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Psöriyazis, immün aracılı, kronik ve yaygın bir deri hastalığıdır. Patogenezinde IL-23/Th17 yolağının rolü gösterilmiş ve bu doğrultuda geliştirilen IL-17 inhibitörleri tedavide yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Ancak biyolojik ilaçlar, immünsupresif etkileri nedeniyle enfeksiyon riskini artırabilmektedir. Pnömokok gibi aşıyla önlenebilir enfeksiyonlar açısından risk altındaki bu hasta grubunda, aşılara karşı gelişen antikor yanıtının değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Literatürde, IL-17 inhibitörü kullanan psöriyazis hastalarında konjuge pnömokok aşısına karşı gelişen immün yanıtı inceleyen bir çalışma bulunmamaktadır. Bu nedenle, çalışmamızda IL-17 inhibitörü kullanan psöriyazis hastalarında 13-valanlı konjuge pnömokok aşısına antikor yanıtının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya, Eylül 2024 - Nisan 2025 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne başvuran, IL-17 inhibitörü (sekukinumab veya iksekizumab) kullanan 35 psöriyazis hastası ile immünsupresif durumu olmayan 11 yetişkin kontrol grubu olarak dahil edilmiştir. Her iki gruptan, 13-valanlı konjuge pnömokok aşısı uygulanmadan önce ve aşılamadan 4-6 hafta sonra alınan serum örneklerinde anti-pnömokok IgG antikor düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçülmüştür. Bulgular: Psöriyazis grubunda aşı sonrası antikor düzeyinde anlamlı artış saptanmıştır (OD450: 0,153 → 0,228; p = 0,001). Cut-off değerine göre antikor pozitiflik oranı psöriyazis grubunda %28,6'dan %60'a yükselmiştir (p = 0,027). Antikor düzeylerindeki bağıl artış oranı psöriyazis grubunda %78,8, kontrol grubunda %66,9 olarak belirlenmiş, bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p = 0,766). Tek değişkenli analize göre, cinsiyet, yaş, eşlik eden hastalıklar ve IL-17 inhibitörü tedavi süresi ile antikor pozitifliği arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Ancak iksekizumab kullanan hastalarda antikor pozitiflik oranı sekukinumab kullananlara göre anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (OR: 8,00; p = 0,018). Çok değişkenli analizde bu fark anlamlılık sınırında kalmıştır (p = 0,084). Ayrıca doğrusal regresyon analizinde kadın cinsiyetin, antikor artış oranı üzerinde pozitif etkisi olduğu gösterilmiştir (p = 0,019). Sonuç: Çalışmamız, IL-17 inhibitörü kullanan psöriyazis hastalarında 13-valanlı konjuge pnömokok aşısına karşı anlamlı bir antikor yanıtı geliştiğini göstermektedir. Kadın cinsiyetin ve iksekizumab kullanımının daha güçlü antikor yanıtıyla ilişkili olduğu gözlemlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Psöriyazis, IL-17 inhibitörleri, sekukinumab, iksekizumab, anti-pnömokok IgG, konjuge pnömokok aşısı

Mehmet Emin Özmen
Bezmialem Vakıf University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde izlenen kandidemi olgularının epidemiyolojik, klinik ve antifungal duyarlılık yönünden incelenmesi

Amaç: Kan dolaşım enfeksiyonları içinde Candida türlerine bağlı nozokomiyal enfeksiyonlar, giderek artan bir öneme sahiptir. Kan kültürlerinden izole edilen etkenler içinde dördüncü sırada yer almaktadır. Bu çalışmada, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yıllar içinde kandidemi olgularının ve etkenlerinin özelliklerindeki değişikliklerin irdelenmesi amaçlanmıştır.Materyal-Metod: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde 1 Ağustos 2003-31 Aralık 2007 tarihleri arasında kandidemi tanısı ile izlenen olgular epidemiyolojik, klinik ve mikrobiyolojik özellikleri açısından retrospektif olarak değerlendirilmiştir.Bulgular: Kandidemi tanısı alan 116 hastanın 88'i (% 75,8) yoğun bakımda, 28'i (% 24,2) servislerde izlenmiştir. Hastaların yaş ortalaması 48,4±19 olup 67 (% 57,7)'si erkek, 49 (% 42,3)'u kadın olarak saptanmıştır. Kandidemi gelişmesinde en sık görülen risk faktörleri sırası ile geniş spektrumlu antibiyotik kullanımı (% 99,2 ), idrar kateteri (% 88,3) ve santral venöz kateter (% 65,0) varlığı olarak saptanmıştır. Yüzyirmi kandidemi atağında en sık izole edilen Candida türü C. albicans olup (% 38,6), bunu C. parapsilosis (% 28,3), C. tropicalis (% 10,8) ve C. glabrata (% 5,0) izlemiştir. % 18,3 olguda da diğer Candida türleri izole edilmiştir. Antifungal duyarlılık sonuçları hastanemizde hala flukonazolün güvenle kullanılabileceğini göstermektedir. Flukonazol direnç oranı C. albicans için % 2,2, albicans dışı türler için % 11,4 olarak belirlenmişken itrakonazol direnci C. albicans'ta % 7,5, albicans dışı türler için % 10,3 gibi yüksek oranda saptanmıştır. Türlerin yıllara göre dağılımında ve direnç eğilimde farklılık belirlenmemiştir (p=0,952). Amfoterisin B'ye hiçbir türün dirençli olmadığı saptanmıştır.Takip edilen hastaların 67'si (% 57,7) exitus olmuştur. Mortalite ile Candida türleri ve ilaç direnci arasında ilişki saptanmamıştır.Sonuç: Çalışmamızda Candida ile gelişen kan dolaşımı enfeksiyonlarında albicans dışı türlerin yıllar içinde artış göstermemekle birlikte yüksek oranda olduğu saptanmıştır. Bu türlerin antifungal ilaçlara direnci göz önüne alınarak, bu enfeksiyonlarda etkenin tür düzeyinde tayini ve antifungal duyarlılık testleri ortaya konulmuştur.

Antifungal ajanlarHastanelerHastaneler-üniversite+5
Esin Aysan Akçam
Çukurova University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik hepatit C enfeksiyonunda mannoz bağlayan lektin düzeylerinin ve mannoz bağlayan lektin polimorfizmlerinin tedavi cevabına etkisi

Amaç: Hepatit C virüsü kronik karaciğer hastalığının en sık nedenidir. Dünyada yaklaşık 170 milyon kişinin hepatit C virüsü ile enfekte olduğu tahmin edilmektedir. Hepatit C enfeksiyonunun doğal seyir ve klinik gidişi virüs ve konağın immün cevabının etkileşimi ile ilişkilidir. Bağışıklık sisteminin önemli bir öğesi olan mannoz bağlayan lektin genetik polimorfizme sahiptir ve belirli genotiplere sahip bireylerin daha ciddi ve uzun süreli enfeksiyonlara yatkınlığı bilinmektedir. Mannoz bağlayan lektinin hepatit C virüsü enfeksiyonundaki rolü mannoz bağlayan lektin seviyeleri ve polimorfizmlerinin hastalık seyiri ve tedavi cevabını inceleyen az sayıda çalışmada gösterilmiştir. Biz bu çalışmada mannoz bağlayıcı lektin düzeyi ve mannoz bağlayan lektin geni polimorfizmleri ile tedavi cevabı arasındaki ilişkiyi ortaya koymayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada kronik hepatit C hastaları ve kontrol grubunda serum mannoz bağlayan lektin düzeyleri ELİSA yöntemi ölçüldü ve kodon 54 mutasyon varlığı PCR-RFLP tekniği ile araştırıldı. Çalışmaya pegile interferon ve ribavirin kombinasyonu ile tedavi edilmiş 50 kronik hepatit C hastası ve 75 sağlıklı kontrol alındı.Bulgular: Kodon 54 mutasyonu hepatit C hastalarında kontrol grubuna oranla daha sıktı fakat aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Hasta ve kontrol gruplarında kodon 54 mutasyonu olanlarda serum mannoz bağlayan lektin düzeyleri belirgin olarak düşük bulundu. Hepatit C hastalarında mannoz bağlayan lektin düzeyi kontrol grubuna göre daha düşük olmakla birlikte iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Ayrıca tedavi yanıtı saptanan ve saptanmayan hastalarda serum mannoz bağlayıcı serum düzeyleri ve mutasyon sıklığı oranları benzerdi.Sonuç: Düşük mannoz bağlayan lektin düzeyleri hepatit C enfeksiyonuna duyarlılığı artırmamaktadır ve mannoz bağlayan lektin düzeyinin hastalığın seyiri ve tedavi cevabı üzerine belirgin bir etkisi saptanmamış olmakla birlikte daha net sonuçlar ortaya koyabilmak için daha geniş hasta gruplarını içeren çalışmalara ihtiyaç vardır.

Hepatit CHepatit C virüsüLektinler+4
Süheyla Kömür
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vitamin D ve vitamin D reseptör düzeylerinin bruselloz gelişimi ve hastalığın seyri üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Bruselloz ülkemizde halen endemik olarak görülen zoonotik bir enfeksiyon hastalığıdır ve ana bulaş yolu pastörize edilmemiş süt ve süt ürünlerinin tüketimidir. Vitamin D'nin, makrofaj hücreleri üzerine fonksiyon düzenleyici özelliği nedeni ile immün sistemin düzenleyicileri arasında önemi giderek daha fazla anlaşılmaktadır. Vitamin D eksikliği sonucu kemotaksis, fagositoz ve proinflamatuvar sitokin üretiminin azaldığı da gösterilmiştir. Vitamin D immünmodülatör rolünü vitamin D reseptörü aracılığıyla yapmaktadır. Bu çalışma ile, ülkemizde sık görülen ve hücresel immün sistemin hastalığın seyrinde önemli bir yer tuttuğu bir enfeksiyon olan brusellozun gelişimi ve seyri üzerine Vitamin D ve solubl vitamin D reseptör düzeylerinin etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Araştırmaya Mayıs 2009-Kasım 2010 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji klinik ve polikliniğinde izlenen bruselloz tanısı alan ve tedavi başlanma kararı verilen hastalar ile sağlıklı kontrol olarak kabul edilen, herhangi bir enfeksiyon, malignite ve otoimmün hastalığı olmayan, 18 yaş ve üzeri erişkin gönüllüler çalışmaya dahil edilmiştir. Hasta ve kontrol grubunun Vitamin D ve solubl vitamin D reseptörü değerleri kaydedilmiştir. Vitamin D reseptör düzeyi, serumda immunoenzimatik yöntem yöntemiyle ölçülmüştür. Hasta ve kontrollerin laboratuvar parametreleri ile ayrıca brusellozlu hastaların klinik bulguları ve hastalık seyri kaydedilmiştir.Bulgular: Bruselloz tanısı alan 86 hastanın yaş ortalaması 40,86±18,4 olup 38 (% 46,9)'i erkek, 48 (% 52,7)'i kadın olarak saptanmıştır. Hastalığın klinik formları değerlendirildiğinde 72 (% 83,7) hasta akut, 11 (% 12,8) hasta subakut ve üç (% 3,5) hasta kronik bruselloz olarak saptanmıştır. Komplikasyon gelişme oranı % 29,1 olarak saptanmıştır. Spondilit % 22,1, nörolojik tutulum % 5,8, endokardit ise % 1,2 oranında bulunmuştur. Bruselloz hastalarında Vitamin D ve vitamin D reseptör düzeyleri kontrol grubuna oranla daha düşük olup, aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (sırası ile p=0,005, p=0,0001). Hastalığın klinik formları ile Vitamin D ve vitamin D reseptör düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır (sırası ile p=0,152, p=0,285). Hastalarda komplikasyon varlığı ile Vitamin D ve vitamin D reseptör düzeyleri arasında yine istatistiksel olarak farklılık bulunmamıştır (sırası ile p=0,783, p=0,660).Sonuç: Çalışmamız brusellozlu hastalarda, kontrol grubuna göre vitamin D ve vitamin D reseptör düzeylerinin belirgin şekilde düşük olduğu gösterilmiştir. Bu sonuçlar hastalığın patogenezinde Vitamin D'nin etkili olabileceğini düşündürmüştür.Anahtar sözcükler: Bruselloz, Vitamin D, Vitamin D reseptör, immün sistem

BrusellozVitamin DVitamin D eksikliği+1
Özay Akyıldız
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Protez eklem enfeksiyonlarında etkenler, tedavi rejimleri ve prognozun değerlendirilmesi

Amaç: Son yıllarda giderek artan oranlarda kullanılan protez eklemler beraberinde protez eklem enfeksiyonlarını da gündeme getirmektedir. Protez eklem enfeksiyonları hastaların hastanede kalış süresini ve tedavi maliyetini önemli oranlarda artırmaktadır. Bu çalışma ile hastanemizde diz ve kalça protez eklem enfeksiyonu tanısı alan, tedavi ve takip edilen hastaların enfeksiyon kaynağı, etken mikroorganizmalar, risk faktörleri, tedavi stratejileri ve prognozu tespit edilerek gelecekteki hasta yönetimimize katkı sağlamak amaçlanmıştırGereç ve Yöntem: Araştırmaya 1998-2011 yılları arasında hastanemiz Klinik Bakteriyoloji ve Enfeksiyon hastalıkları ve Ortopedi klinik ve polikliniklerine başvuran, diz ve kalça protez eklem enfeksiyonu tanısı alan, tedavi ve takip edilen hastaların dosyaları retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların demografik bilgileri, risk faktörleri, protezin uygulandığı hastane bilgileri, enfeksiyon atak sayıları, ilk enfeksiyonun tespit zamanı, belirti ve bulguları, laboratuar verileri, operasyon tarihleri, izole edilen mikroorganizmalar ile uygulanan tedavi protokolleri ve prognoz bilgileri dosyalardan retrospektif olarak taranmıştır. İstatiksel analizde SPSS v. 11.5 kullanılmıştır.Bulgular: Protez eklem enfeksiyonu tanısı alan 88 hastanın yaş ortalaması 58,8±15,9 olup; 31'i erkek (%35,2) olarak saptanmıştır. Hastalarımızda en sık protez takılma nedeninin travma (n=36) (%40,9) olduğu saptanmıştır. En sık semptom 80 hastada (%90,9) ağrı olarak tespit edilmiştir. Aynı eklemde geçirilmiş cerrahi öyküsü varlığının sonuçla ilişkisi istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,008). Hem akıntı hem de peroperatif kültürlerde en sık izole edilen etkenlerin koagülaz negatif stafilokoklar olduğu tespit edilmiştir. Hastaların 17'sinde (%19,3) etken izole edilememiştir. Çalışmamızda CRP ve ESR düzeyi ortalamaları yüksek tespit edilmiştir. İyi sonuç alınan hastalarda bu değerler düşük tespit edilmiş olup istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır.İki aşamalı revizyon yapılan hastalarda iyi sonuç oranı daha yüksek (%75,9) bulunmuş olup, istatiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür (p=0,016). İki aşamalı revizyonda spacer kullanılan hastalarda iyi sonuç oranı %76,8 olup, istatiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,631). İyi sonuç alınan hastalarda toplam tedavi süreleri daha uzun tespit edilmiştir.Sonuç: Protez eklem enfeksiyonlarında etkenin izole edilmesi cerrahi yaklaşımı ve antimikrobial tedaviyi yönlendirdiği için önem taşımaktadır. Çalışmamızda protez eklem enfeksiyonu tedavisinde uzun süreli antibiyotik tedavisi ile cerrahinin kombinasyonunun, hastaya ve etken patojene uygun cerrahi ve antimikrobial tedavi seçilmesinin prognozu etkilediği görülmüştür.Anahtar sözcükler: Antibiyotik tedavisi, CRP ve ESR düzeyi, debridman ve retansiyon, glikokaliks tabakası, protez eklem enfeksiyonları, revizyon prosedürleri, yabancı cisim enfeksiyonları.

AntibiyotiklerC reaktif proteinDebridman+5
Kamer Eker Şele
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nozokomiyal CTX-M pozitif Escherichia coli' enfeksiyonları ve risk faktörleri ilişkisi

ÖZETAmaç; Hastane ortamında izole edilen Esherichia coli' lerin beta-laktamazlarının çoğu Genişlemiş spektrumlu beta-laktamazlar' dır. Bu çalışmanın amacı Esherichia coli'lerde CTX-M sıklığını saptanmak, bu suşlar arası klonal ilişkinin moleküler yöntemlerle belirlenmesi ve bu çok ilaca dirençli Esherichia coli'lerle enfeksiyon gelişimi ile ilişkili risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır.Materyal-metod; Bu çalışmaya 1 Mart 2011- 31 Mart 2012 tarihleri arasında merkez laboratuvarında izole edilen Esherichia coli izolatlatlarına dayanarak, Centers for Disease Control and Prevention (CDC) kriterlerine göre hastane enfeksiyonu olarak yorumlanan erişkin hastalar dahil edildi. Bu izolatlarda moleküler ve epidemiyolojik yöntemlerle, CTX-M tipi beta-laktamaz üretenlerin prevalansı ve subgrupları grup spesifik polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) ile saptandı. Bu suşlar arasındaki muhtemel klonal ilişkinin ve bunların risk faktörleri ile olan ilişkisinin ortaya konulması için Pulse field gel elecrophoresis (PFGE) yöntemi kullanıldı.Bulgular; Tek değişkenli analizde GSBL üretiminde rolü olduğu düşünülen ve anlamlı bulunan üriner sistem hastalığı, son 3 ayda hastanede yatış öyküsü, son 3 ayda 3.kuşak sefalosporin kullanımı, üriner kateter uygulaması, Pitt bakteriyemi skoru çok değişkenli analizde de GSBL gelişimi yönünden risk faktörü olarak tespit edildi ]sırasıyla; OR(% 95 GA) = 3(1,6-5,5), OR (% 95 GA)= 2,1(1,17-4,01), OR=(% 95 GA)=8(2-38), OR=(% 95 GA)=2(1,2-4), OR=(% 95 GA)= 0,1(0,03-0,36)]. Mortalite yönünden ise GSBL pozitif ve negatif hastalar arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0,14). CTX-M pozitifliği % 54,5 tespit edildi. En sık saptanan CTX-M grubu CTX-M-1 (% 85,7) idi. CTX-M pozitif ve CTX-M negatif hasta gruplarının karşılaştırılmasında istatiki olarak anlamlı risk faktörü saptanmadı. PFGE yöntemi ile Esherichia coli suşlarının klonal ilişkisi değerlendirildi ve suşlar arasında hastane kaynaklı bir bulaşı düşündürecek anlamlı bir klonal ilişki saptanmadı.Sonuç; GSBL taşıyan türlerin toplum içerisinde yayılımları, bulaş yolları ve muhtemel risk faktörlerinin tespiti bu tür çok ilaca dirençli mikroorganizmalarla oluşacak enfeksiyonların önlenmesinde önemlidir. Akılcı antibiyotik kullanımı GSBL pozitif mikroorganizmalarla oluşan enfeksiyonları azaltmada önem taşımaktadır. Bu nedenle, GSBL'lerin doğru antibiyotik kullanımı ve enfeksiyon kontrol önlemleri ile yayılımını ve sayısını kısıtlamak mümkün olabilir.Anahtar sözcükler; CTX-M, E.coli, hastane kaynaklı GSBL enfeksiyonları, risk faktörleri

Beta laktamazlarEscherichia coliEscherichia coli enfeksiyonları+2
Yeşim Kürekçi
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hepatit B enfeksiyonunda aile içi geçiş, risk faktörleri ve aile bireylerinin bilgi düzeylerinin araştırılması

Giriş Hepatit B virüsü (HBV) dünya genelinde bir sağlık problemidir. Dünyada iki milyar insan HBV ile enfekte olmuştur ve 257 milyondan fazla birey kronik hepatit B yüzey antijen (HBsAg) taşıyıcısıdır. HBV taşıyıcılarındaki ana endişelerinden birisi ise enfeksiyonun aile üyelerine bulaşmasıdır. Bu çalışmanın amacı kronik HBV hastalarının aile üyelerinin bilgi düzeylerini değerlendirmek ve aile içi bulaşın incelenmesidir. Gereç ve yöntem Bu kesitsel çalışmaya 11.07.2019 ile 11.07.2020 tarihleri arasında Yozgat Bozok Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji polikliniğine başvuran HBsAg pozitif hastaların birinci derece akrabaları dahil edildi. Katılımcıların HBsAg, Anti-HBs ve Anti-HBc IgG düzeyleri ELISA yöntemiyle değerlendirildi. Sosyodemografik verilere ek olarak, HBV hakkında genel bilgiler, bulaş yolları ve korunma yollarından oluşan anket ile katılımcıların HBV hakkındaki bilgi düzeyi değerlendirildi. Bulgular Kronik hepatit B hastalarının birinci derece akrabalarından oluşan 266 katılımcının yaş ortalaması 42.6 ± 14.7 (18-75) yıldı. Katılımcıların %41'i erkek, %59'u kadındı, %59'u HBV hakkında daha önce bilgi almamıştı. HBsAg, Anti-HBs ve Anti-HBc IgG seropozitifliği sırasıyla %7,7, %69,5 ve %35,7 idi. Katılımcıların %84,6'sı hastalığı önleyen aşı olduğunu bilmekte iken sadece %39,9'ü aşı yaptırmıştı. Aşı yaptırma durumlarıyla eğitim düzeyleri arasında anlamlı ilişki saptandı. Katılımcıların HBV genel bilgi düzeyine, bulaş yolları ve korunma yöntemlerine yönelik sorulara vermiş oldukları median doğru cevap oranları sırası ile %64, %64, %57 idi. Katılımcıların genel bilgi düzeyi ile katılımcıların yaşları (p<0,001), eğitim düzeyi (p<0,001), yaşadığı yer (p<0,001), çalışma durumu (p=0,003), mesleki durumları (p<0,001), gelir düzeyi (p<0,001) ve sosyal güvenceleri (p=0,003) arasında istatistiksel anlamlı ilişkili bulundu. Sonuç Hasta yakınlarının kronik HBV hakkında yeterli düzeyde bilgi sahibi olmadıkları ve aşılanma oranlarının düşük olduğu izlenmektedir. Bu nedenle, hastalığın akılcı kontrolü ve yönetimi için hastanede veya toplumsal ortamlarda hastalara ve yakınlarına kapsamlı sağlık eğitimleri sağlanmalıdır. Anahtar kelimeler: Kronik hepatit B, Aile içi bulaş, Bilgi düzeyi, Aşılama

AileAşılamaAşılar+7
Osman Kocabıyık
Yozgat Bozok University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi yoğun bakım ünitelerinde gelişen kandidemilerin değerlendirilmesi

Kandidemi, tanı ve tedavisi zor olan, yüksek morbidite ve mortaliteyle seyreden bir klinik durumdur. Kan kültüründe üreyen kandida türünün belirlenmesi, tedavide kullanılacak olan antifungal ajanın belirlenmesinde önem taşımaktadır. Bu tez çalışmasında hastanemiz yoğun bakım ünitelerinde kandidemi sıklığının, etken kandida türlerinin dağılımının ve antifungal duyarlılıklarının belirlenmesi, kandidemi gelişiminde etkili risk faktörlerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 1 Ekim 2014-30 Eylül 2015 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi YBÜ' lerinde takip edilen ve kandidemi tanısı alan 97 hasta ile kandidemi tanısı almayan 100 hasta dahil edildi. Bir yıllık çalışma süresinde kandidemi insidansı onbinde 27.3 (%0.27) olarak saptandı. En sık kandida izolasyonu İç Hastalıkları YBÜ'de (%62.9) saptandı. En sık C.albicans %48.5 (47) izole edilirken, non-albicans türler içinde en çok C.tropicalis %13.4 (13), ikinci sıklıkta C.glabrata %10.3 (10) ve C. parapsilosis %10.3 (10) görüldü. Kandidemi gelişiminde, altta yatan hastalıklardan hematolojik malignite bulunması, son üç ayda antifungal kullanımı, steroid/immünsupresif kullanımı, dren bulunması ve parenteral beslenme gibi risk faktörleri çok-değişkenli logistik regresyon analizinde tekrar değerlendirildi ve dren varlığının kandidemi riskini 14.13 kat, parenteral beslenmenin 6.62 kat ve son üç ayda antifungal kullanımının 7.37 kat arttırdığı saptandı. C.albicans' ta flukonazol ve vorikonazol duyarlılığı % 6,4 iken flukonazol ve vorikonazol direnci % 93,6 olarak belirlendi ve Amfoterisin B ve kaspofungin direnci saptanmadı. Kandidemi grubunda 97 hastadan 74'ü (%76,3) izlem sırasında kaybedildi. Sonuç olarak çalışmamızda, kandidemi türleri arasında en sık C. albicans izole edilmiştir. Azol direncinin oldukça yüksek oranda görülmesinin hastanemizde azol grubu antifungallerin sık kullanımına bağlı olabileceği düşünülmüştür. Bu durum, erken antifungal tedavinin mortalite ve morbidite üzerine olumlu etkisi bilindiğinden, her hastanenin kendi hasta özelliklerine, risk faktörlerine ve surveyans sonuçlarına göre tedavinin yönlendirilmesi gerekliliğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Antifungal duyarlılık, Kandidemi, Risk faktörleri

Antifungal ajanlarAntifungal duyarlılık testleriGaziantep+6
Tuğba Özkan
Gaziantep University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pegile interferon/ribavirin kombinasyon tedavisi alan kronik hepatit C hastalarında interlökin 28B polimorfizmlerinin tedavi yanıtına etkisi

ÖZET Pegile İnterferon/Ribavirin Kombinasyon Tedavisi alan Kronik hepatit C Hastalarında İnterlökin 28B Polimorfizmlerinin Tedavi Yanıtına Etkisi Amaç: Hepatit C virüsü enfeksiyonu dünya genelinde yaklaşık 210 milyon kişinin enfekte olduğu; kronik hepatit, siroz ve hepatosellüler karsinom ile sonuçlanabilen sağlık sorunudur. Pegile interferon ve ribavirin kombinasyonu ile % 50 oranında başarı elde edilebilmektedir. Tedaviye yanıtının hastalar arasında değişiyor olması genetik çalışmalara ihtiyaç doğurmuştur. Bu çalışmada kronik hepatit C hastalarında önemli genetik polimorfizm olan IL28B çalışılması ve viral yanıta etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Materyal-metod: Bu çalışmaya kliniğimizde takip ve tedavi görmüş 60 kronik hepatit C hastası alınmıştır. Hastalar retrospektif olarak incelenerek pegile interferon ve ribavirin kombinasyonu ile tedavi edilmiş ve tedavinin üstünden 6 ay geçmiş hastalar incelenmiştir. Hastaların demografik özellikleri ve tedaviye cevapları kaydedilmiştir. Hastaların kanlarından izole edilen DNA örneklerinden LC 480 Hepatit C IL28B Mutasyon kiti ve LightCycler® 48 cihazı kullanılarak polimeraz zincir reaksiyonu ile IL28B tek nükleotid polimorfizmleri Rs12979860 ve Rs8099917 varyant analizi yapılmıştır. Bulgular: rs12979860 varyantları çalışıldığında, C/C 13 (% 22,4), C/T 37 (% 63,8) ve T/T 8 (% 13,8) tespit edilmiştir. Kalıcı viral yanıt C/C olan grupta (% 100, n=13), C/C olmayan gruba (% 65,7, n=30) göre daha yüksek bulunmuştur (p=0,012). Rs8099917 varyantları çalışıldığında ise T/T 29 (% 52,7), T/G 22 (% 40) ve G/G 4 (% 7,3) hastada tespit edilmiştir. Kalıcı viral yanıt T/T olan grupta (% 82,5, n=24), T/T olmayan gruba (% 61,5, n=16) göre daha yüksek bulunmuştur, istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunamamıştır. (p=0,129). C/C allellerinin yanında erken viral yanıt ve önceden tedavi görmemiş olmak, kalıcı viral yanıt elde etmek açısından prediktif bulunmuştur (p˂0,0001ve p=0,004). Sonuç: IL28B tek nükleotid polimorfizmi Rs12979860 C/C alleli kalıcı viral yanıt açısından prediktif değere sahiptir.IL28B C/C genotipik özelliğe sahip hastalarda tedavi cevabını önceden tahmin etmek; bu sayede tedavi süresini kısaltmak ve ilaçların toksik etkilerinde kaçınmak gelecekte seçenek olabilecektir. Genetik çalışmaların ışığı altında yeni tedavi rejimleri gelişmesi uzak değildir. Anahtar sözcükler: Hepatit C virüs enfeksiyonu, IL28B, kalıcı viral yanıt, Rs12979860, Rs8099917

Hepatit CHepatit C virüsüPolimorfizm-genetik+3
Deniz Tekin
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVİD 19 geçiren kişilerde uzun dönem semptomların varlığı ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi

Amaç 11 Mart 2020 de DSÖ tarafından küresel pandemi olarak ilan edilen COVİD-19, ilk vakaların üzerinden yaklaşık üç sene geçmesine rağmen etkisini sürdürmektedir. Çalışmamızın amacı COVID-19'un uzun dönem semptomlarını ve yaygınlığını değerlendirmek, yaşam kalitesine etkisini belirlemek ve hastaların rehabilitasyon ve tedavi süreçlerine katkı sağlamaktır. Yöntem 01.04.2020-31.12.2021 tarihleri arasında COVİD-19 tanısı konulan hastalar tanıdan en az 3 ay geçtikten sonra değerlendirildi. Hastalar yüz yüze veya telefon görüşmesi yoluyla anket sorularını yanıtladı. Anket, demografik verileri, SF-36 ve EQ-5D-3L ölçeklerini, başvuru şikayetlerini ve iyileştikten sonra devem eden ya da yeni gelişen şikayetlerini içermekteydi. Hesaplamalarda IBM SPSS Statistics 20 kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Bulgular Çalışma 521 katılımcı ile gerçekleştirildi. Katılımcıların %81'i post COVID semptomların varlığından şikayetçi idi. En yaygın semptom yorgunluk ve nefes darlığı idi. Uzun COVİD'in yaşam kalitesini her iki ölçek alt boyutlarında anlamlı derecede düşürdüğü bulundu. SF-36 Türk toplumu norm değerleri ile kıyaslandığında tüm katılımcıların yaşam kalitesi alt boyutlarında anlamlı derecede düşüş olduğu bulundu. SF-36 ve EQ-5D-3L benzer şekilde kadın cinsiyette ve ileri yaş grubunda anlamlı derecede düşüktü. SARS-CoV-2'ye karşı aşılanmış olmanın uzun COVİD semptomlarını azalttığı ve yaşam kalitesini artırdığı bulundu. Sonuç COVİD-19 yaşam kalitesini anlamlı derecede etkilemektedir. COVİD-19 geçiren kişilerin hastalık sonrası takibi, hastalara medikal, fiziksel ve psikososyal rehabilitasyon desteği sağlanması açısından önem arz etmektedir. SARS-COV 2 aşısı COVİD' in uzun dönem etkilerini azaltmaktadır. Bu nedenle toplum aşılanmaya karşı bilinçlendirilmeli ve toplumda COVID-19 aşılanma oranları artırılmalıdır. Anahtar kelimeler: SARS-COV 2, Uzun COVİD, Yaşam kalitesi

Belirti ve semptomlarCOVID 19Korona virüs enfeksiyonları+3
Nuriye Yalçın Çolak
Yozgat Bozok University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kırım kongo kanamalı ateşi hastalarında klinik seyir ve apoptoz ilişkisi

Giriş ve Amaç Kırım Kongo Kanamalı Ateşi Hastalığı (KKKA) ciddi morbidite ve mortaliteye neden olan multisistemik tutulum gösteren bir hastalıktır. Vakaların çoğunluğu akut ateşli dönemden sonra toparlanmalarına rağmen olgu fatalite oranı Dünya genelinde ortalama %30 olarak bildirilirken, Türkiye'de bu oran %5-10 civarındadır. Hastalık sürecinde etkene yönelik yapılan çalışmalar, gidişat hakkında veri toplanmasını sağlamaktadır. Bu sayede kazanılan izlemler, tecrübe ve deneyimler hastalığın kontrol edilmesinde ve ilerlemesinin durdurulmasında yarar sağlar. Dünya'da halen devam eden KKKA vakalarının temel mekanizmalarının aydınlatılması için, ilimizdeki verilerin çalışmamızda klinik ve patolojik olarak değerlendirilmesi, çalışmamızda bölgedeki hastalığın seyrinin nasıl devam edeceği, tedavide erken dönemde izlenilecek yollar konusunda önümüze ışık tutacaktır. Yöntem Çalışmaya Yozgat Bozok Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji A.B.D' na başvuran ve KKKA tanısı alan 49 erişkin hasta dahil edildi. Hastalar, SGS skoru (Şiddet Derecelendirme Skoru) kullanılarak hafif ve ağır vakalar olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Hafif hasta grubunda 25, ağır hasta grubunda 24 hasta vardı. KKKA tanısı alan hastalardan rutin incelemeler için laboratuvarlara gönderilen venöz kanlardan artan kan örnekleri kullanıldı. Serumlar - 80 °C'de analiz aşamasına kadar saklanacaktır. KKKA ön tanısı ile yatırılan hastaların kesin tanısı için kan örnekleri T.C Sağlık Bakanlığı Türkiye Halk Sağlığı Kurumu referans laboratuvarında moleküler yöntemlerle (real time PCR) etkenin analizi yapılarak konulmaktadır. Bu yöntemle kesin KKKA tanısı alan hastaların kan örneklerinde apoptoz belirteçleri (Clusterin, TRAIL, kaspaz-8,sitokrom-C, Apaf- 1) için incelemeler ELISA (Enzyme- Linked ImmunoSorbent Assay) yöntemi ile Yozgat Bozok Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarı'nda çalışıldı. Elde edilen sonuçlar yaş, cinsiyet, klinik tablo gibi nedenlere göre istatistiksel olarak yorumlandı. İstatistiksel analizler STATA 11,0 (College station, Texas, USA) bilgisayar programı ile yapıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Bulgular Hafif seyirli hastaların akut dönem TRAİL düzeyleri, konvelesan döneme göre daha yüksekti (p<0.001). Hafif seyirli hastaların clusterin, Apaf-1, kaspaz-8, sitokrom-c düzeyleri arasında akut ve konvelesan dönemde değişiklik saptanmadı. Ağır seyirli hastaların akut dönemde, konvelesan döneme göre TRAİL düzeyi anlamlı derecede yüksekti (p=0.005). Ağır seyirli hastaların clusterin, Apaf-1, kaspaz-8, sitokrom-c düzeyleri arasında akut ve konvelesan dönemde değişiklik saptanmadı. Hastalığın akut döneminde ağır hastaların clusterin, TRAİL, kaspaz-8 ve Apaf-1 düzeyleri hafif hastalar göre anlamlı derecede yüksekti, sitokrom-C düzeyleri arasında anlamlı fark görülmedi (p=0,459). Konvelesan dönemde ise ağır hastaların TRAİL düzeyi hafif hastalara göre anlamlı derecede yüksekti (p=0.009); clusterin, kaspaz-8, Apaf-1 ve sitokrom-C düzeylerinde her iki hasta grubun arasında anlamlı fark saptanmadı. Clusterinin ağır hastaların tespitinde duyarlılığı % 91.67, özgüllüğü % 64, pozitif prediktif değeri % 89.79, negatif prediktif değeri % 51.73 bulunmuştur. TRAİL proteininin ağır hastaların tespitinde duyarlılığı % 87.5, özgüllüğü % 68, pozitif prediktif değeri % 90.43, negatif prediktif değeri % 61.16 bulunmuştur. Kaspaz-8 proteininin ağır hastaların tespitinde duyarlılığı % 91.67, özgüllüğü % 84, pozitif prediktif değeri % 97.62, negatif prediktif değeri % 58.44 bulunmuştur. Apaf-1 proteininin ağır hastaların tespitinde duyarlılığı % 83.33, özgüllüğü % 60, pozitif prediktif değeri % 83.89, negatif prediktif değeri % 59.01 bulunmuştur. Sitokrom-C proteininin ağır hastaların tespitinde duyarlılığı % 58.33, özgüllüğü % 52, pozitif prediktif değeri % 58.86, negatif prediktif değeri % 50.42 bulunmuştur. Sonuçlar Akut dönemde özellikle ağır hastalarda apoptozun indüklendiği tespit edilmiştir. Hastalığın patogenezinde apoptoz ve apoptoza etki eden proteinler önemli yer tutmaktadır. Akut dönemde yüksek düzeyde tespit edilen apoptoz proteinleri, hastalığın şiddetleneceğini öngörmektedir. Ağır hastaların tespitinde apoptoz proteinleri önemli duyarlılık ve özgüllük yüzdesine sahiptir. Hastalığın şiddetini erken dönemde öngörmek, uygun tedavi yaklaşımlarıyla kalıcı organ hasarını ve mortaliteyi azaltacaktır. Anahtar kelimler:Kırım Kongo Kanamalı Ateşi,şiddet derecelendirme skoru,apoptoz.

ApoptozisHastalık şiddeti indeksiHemorajik ateş-Kırım+1
Mehmet Samet Demirel
Yozgat Bozok University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yoğun bakım ünitelerinde yatan hastalarda rektal sürüntü ile karbapenemaz üreten enterobacteriaceae (CPE) kolonizasyonunun ve kolonizasyonu etkileyen risk faktörlerinin belirlenmesi

Karbapenemaz üreten Enterobacteriaceae (CPE) suşlarının hızla yayılması insan sağlığına acil bir tehdit olarak kabul edilmektedir. Konak gastrointestinal sisteminde taşınarak sağlık kurumlarında kolayca yayılabilen CPE'nin kolonizasyonu için risk faktörlerinin belirlenmesi ve uygun önlemlerin alınması ile yayılımı azaltılabilir. Bu tez çalışmasında hastanemiz YBÜ'lerinde CPE sıklığının ve CPE gelişiminde etkili risk faktörlerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 10 Ocak 2017-30 Mart 2017 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi YBÜ'lerinde takip edilen ve CPE kolonizasyonu saptanan 39 hasta ile CPE kolonizasyonu saptanmayan 126 hastadahil edildi. İki buçuk aylık çalışma süresinde 39 hastada (%23.6) CPE kolonizasyonu saptandı. %58.9 (23) hasta yatış sırasında kolonize iken %41.02 (16) hasta sonradan kolonize oldu ve hastalarda kolonizasyonunun 16±10.8 günde geliştiği saptandı. CPE ile kolonizasyon gelişiminde tek değişkenli analizde anlamlı bulunan YBÜ öncesi yatış öyküsü, son 90 gün içinde karbapenem kullanımı, APACHI II skoru ve entübasyon gibi risk faktörleri çoklu-değişkenli logistik regresyon analizinde tekrar değerlendirildi. YBÜ öncesi yatış öyküsü varlığının CPE ile kolonizasyon riskini 3.914 kat, parenteral beslenmenin 5.589 kat, trakeostomi kullanımının 14.927 kat, NG tüp kullanımının 3.278 kat, önceki karbapenem kullanım öyküsünün 4.83 kat arttırdığı saptandı. CPE grubunda 39 hastadan 26'sı (%66.7) izlem sırasında ex oldu.. Sonuç olarak hastanemiz YBÜ'lerinde 2,5 aylık süre içinde yapılan aktif sürveyans ile % 23.6 oranında CPE kolonizasyonu saptanmış olup bu oran dünya ve Türkiye verilerine göre yüksektir. CPE'nin ulusal bir problem olduğu düşünülürse, her hastanenin kendi hasta özelliklerine, risk faktörlerine ve sürveyans sonuçlarına göre CPE için erken saptama protokolü ve enfeksiyon kontrol önlemleri belirlemesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Karbapenemaz üreten Enterobacteriaceae, Kolonizasyon, Risk faktörleri

EnterobacteriaceaeKarbapenemlerRektum+4
Zehra Altunbaş
Gaziantep University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yoğun bakımda takip edilen hastalarda yeni bir biyomarkır supar

Amaç: Bu çalışmada yoğun bakım ünitesinde takip edilen SIRS kriterlerini sağlayan hastalarda suPAR, APACHE II, C-reaktif protein (CRP), prokalsitonin (PCT), laktat değerlerinin mortalite oranları ile olan ilişkilerinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma prospektif ve tek merkezli olarak Şubat 2013- Ekim 2013 tarihleri arasında yoğun bakım ünitelerinden seçilen hastalarda yapıldı. Yirmi dokuzu Dahiliye Yoğun Bakım ünitesinden ve 29'u Reanimasyon ünitesinden olmak üzere toplam 58 hasta çalışmaya dahil edildi. En az 2 SIRS kriterinin sağlanması, ≥18 yaş, yoğun bakım ünitesinde ≥72 saat yatan hastalar çalışmaya dahil edildi. Ayrıca terminal dönem kanser hastaları, masif kan transfüzyonu yapılmış olanlar ve gebeler çalışma dışı bırakıldı. İlk 24 saatteki en kötü değerlerden oluşan APACHE II skoru, birinci ve beşinci gün suPAR, CRP, PCT, laktat değerleri belirlendi.Kan örnekleri sabah 8 ile 10 saatleri arasında alındı. Bulgular: Hastaların 26'sı (%44,8) erkek, 32'si (%55,2'si) kadın ve genel yaş ortalaması 57,54±18,15 olarak tespit edildi. Hastaların yoğun bakım ünitesindeki ilk 24 saatte bakılan APACHE II skoru, suPAR, CRP, PCT, laktat ve WBC değerlerine ait ROC eğrileri incelendiğinde AUC en fazla APACHE II'de (AUC:0,824) sonrasında suPAR1 (AUC:0,673), PCT1 (AUC:0,628), laktat1 (AUC:0,528), CRP1 (AUC:0,526) şeklinde idi. Beşinci gün bakılan suPAR, CRP, PCT ve Laktat değerlerine ait ROC eğrileri incelendiğinde AUC PCT5 (AUC:0,769), laktat5 (AUC:0,733), suPAR5 (AUC: 0,687) ve CRP5 (AUC:0,648) tespit edildi. Sonuç: Yoğun bakımda yatan hastaların mortalite hızını öngörmede en etkiliyöntem APACHE II skorlaması iken PCT5, laktat5, suPAR5, suPAR1 değerlerinin sırasıyla en etkin olan diğer biyomarkırlar olduğu bulundu.

APACHE skorlama sistemiC reaktif proteinKalsitonin+6
Selçuk Nazik
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kırım kongo kanamalı ateşi hastalarının klinik laboratuvar özelliklerinin ve mortalite risk faktörlerinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) enfekte kene ısırıkları veya enfekte hayvanların kan ve dokularıyla temas yoluyla insanlara bulaşan zoonotik bir hastalıktır. Dünya çapında ve ülkemizde yaygın olarak görülen KKKA, gelecekte de görülmeye devam edecektir. Çoklu organ sistemini tutabilen, ciddi morbidite ve mortaliteye sebep olan multisistemik bir hastalıktır. Hastalığın patogenezi ve tedavisi konusunda literatürdeki bilgiler kısıtlıdır. KKKA'da erken tanı ve tedavi, morbidite ve mortalite açısından kritik önem taşımaktadır. Hastalığın prognozunu etkileyebilecek faktörlerin belirlenmesi, özellikle klinik olarak ağır seyretme riski olan hastalarda erken tanı ve tedaviye rehberlik edebilir. Çalışmamızda, KKKA olgularının klinik ve laboratuvar sonuçları, literatürdeki bulgular rehberliğinde incelenerek mortaliteyle ilişkili risk faktörlerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Bu çalışmada elde edilen verilerin, KKKA hastalarında mortalite ve morbiditenin azaltılmasına yardımcı olacağı düşünülmektedir. Yöntem Çalışmaya 19.04.2020 ile 01.10.2023 tarihleri arasında Yozgat Bozok Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalına başvuran ve KKKA tanısı alan 234 erişkin hasta dahil edildi. Ön tanıda KKKA düşünülen hastaların kesin tanısı için T.C Sağlık Bakanlığı Türkiye Halk Sağlığı Kurumu referans laboratuvarına kan örnekleri gönderildi. Kan örneklerinde real time PCR ile KKKAV RNA çalışıldı. Hastaların başvuru anındaki yaş, cinsiyet, yaşadığı yer, semptom ve süresi, fizik muayene bulguları, laboratuvar tetkikleri değerlendirildi. Hasta takip ve tedavisi günlük fizik muayene ve laboratuvar tetkiklerine göre düzenlendi ve veriler izlem formuna kaydedildi. Bu veriler, morbidite ve mortalite ile ilişkili risk faktörleri açısından analiz edildi. İstatistiksel analizler STATA 11.0 (College station, Texas, USA) bilgisayar programı ile yapıldı. Bulgular KKKA tanılı hastalar daha çok kırsal kesimden başvurmuştu (%59) ve erkek cinsiyet (%68.4) daha yaygındı. Ölen hasta grubunda yaş ortalaması ve kronik hastalık sayısı daha fazla, hem toplam yatış hem de servis yatış süresi daha kısaydı (p<0.001). Kronik hastalıklardan DM ve HT sıklığı ölen hastalarda daha fazlaydı (p<0.05). Hastaların sosyal durumları ve alışkanlıkları mortalite ile ilişkilendirilemedi. BRh (+) kan grubu ölen hastalarda daha yaygındı (p=0.007). Ölen hastalarda başvuru şikayetleri arasında ishal, döküntü ve sarılık, taşikardi, hipotansiyon ve hipertansiyon, fizik muayene bulguları arasında makülopapüler döküntü, hepatomegali, splenomegali, sarılık, batında distansiyon, plevral efüzyon, uyku hali ve ajitasyon hali daha yaygındı (p<0.05). Ölen hastalarda kanama sıklığı belirgin şekilde fazlaydı (p<0.001). Özellikle akciğer kanaması, GİS kanaması, organ boşluğuna kanama, peteşi, ekimoz, hematom, melena, hematüri ve hemoptizi daha yaygındı (p<0.05). Ölen hastalarda, kanama sıklığı ile paralel olarak, TDP, havuz trombosit, kriyopresipitat, eritrosit süspansiyonu, traneksamik asit ve kortikosteroid kullanımı daha fazlaydı (p<0.05). Ölen hastalarda hemogram değerleri arasından, WBC yüksekliği ve düşüklüğü, lenfosit, HCT, HGB ve PLT düşüklüğü, biyokimya değerleri arasından AST, ALT, AST/ALT oranı, LDH, üre, kreatin, bilirubinler, amilaz, CRP ve GGT yüksekliği daha fazla tespit edildi. Ayrıca, ölen hastalarda NEU/LYMPH oranı daha yüksek, PLT/LYMPH oranı daha düşüktü (p<0.05). Koagülasyon zamanı da ölen hastalarda daha uzundu (p<0.05). Sonuç KKKA yüksek mortalite ile seyreden bir hastalıktır. Hastalar değerlendirilirken hastalık öyküsü, klinik bulgular, fizik muayene ve laboratuvar tetkikleri göz önünde bulundurulmalıdır. Hastaları değerlendirirken ayırıcı tanılar ve koenfeksiyonlar dikkate alınmalıdır. Ölen hastalarda fibrinojen düşüklüğü, trombositopeni, akciğer kanaması, GİS kanaması, ajitasyon hali ve DM varlığı mortalite için bağımsız risk faktörleri olarak saptanmıştır. Bu risk faktörlerine sahip hastalarda yakın takip, erken tanı ve destek tedavisi hastalığın patogenezi tam olarak bilinmemesine rağmen mortalite riskini büyük oranda azaltacaktır. Anahtar kelimeler: Kırım Kongo Kanamalı Ateşi, mortalite, risk faktörleri

Elif Çiftçi
Yozgat Bozok University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

HIV ile enfekte hastalarda tedavi öncesi ve tedavi sonrası oksidatif stres ve antioksidan kapasitenin değerlendirilmesi

Amaç: İnsan immün yetmezlik virüsü (HIV) ile enfekte olguların sayısı, dünyada ve ülkemizde son yıllarda büyük artış göstermiştir. Antiretroviral tedavi (ART) ile bu olguların yaşam süreleri yaklaşık 50 yıl uzatılabilmektedir. Bu olumlu gelişmelere rağmen HIV ile enfekte olgularda, aynı yaştaki sağlıklı bireylere göre kardiyovasküler hastalık oranı daha yüksektir. Birçok çalışmada bu artan kardiyovasküler hastalık riski oksidatif stresteki artışa ve antioksidan mekanizmaların azalmasına bağlanmıştır. Çalışmamızda Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfekisyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji kliniğine başvuran yeni tanı almış HIV ile enfekte bireylerin tedavi öncesi ve tedavinin dokuzuncu ayındaki antioksidan kapasiteyi değerlendirmek amacıyla serum Paraoksonaz-1 (PON-1), oksidatif stresi değerlendirmek amacıyla da Total Oksidan Status (TOS) seviyelerine bakılmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji kliniğine başvuran HIV ile enfekte toplam 72 hasta dahil edildi. Çeşitli nedenlerden dolayı 9 hasta çalışma dışı bırakıldı. Bireyler toplam 2 kez değerlendirildi. Her değerlendirme arası 9 ay olarak belirlendi. Hastalardan ilk gelişlerinde ve 9. ay kontrollerinde serum PON-1 ve TOS seviyeleri ölçümü, viral yükün tespitine yarayan HIV-RNA PCR tetkiki, ve flovsitometrik yöntemle immün sistemin değerlendirilmesi amacıyla CD4,CD8 sayıları için kan örnekleri alındı. Bireylerin ilk başvurusu sırasında, kardivasküler risklerini belirleme açısından biyokimyasal tetkikler istendi, ayrıca kardiyovasküler risk hesaplama skoru olan D:A:D ve Framingham skorları da hesaplanarak kaydedildi. İstenen tetkikler arasında tam kan sayımı, açlık kan sekeri,BUN, kreatinin, HDL, LDL, TG, total kolesterol, yer almaktadır. Bireylerin takibi boyunca bu hastaların antiretroviral tedavi kombinasyonlarına herhangi bir antiretroviral ilaç eklenmesi veya çıkarılması yapılmadı Bulgular: Serum Paraoksonaz-1 (PON-1) ve Total Oksidan Status (TOS) değerleri tedavi öncesi ve tedavi sonrası değerleri birbirleriyle kıyaslandığında anlamlı farklılık göstermedi (p>0.05 hepsi için). Otuzdokuz yaş ve altı olan grupta 40 yaş ve üzeri olan gruba göre CD4 sayıları anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Kadınlarda erkeklere oranla CD4 sayısı anlamlı yüksek saptandı (p<0.05 hepsi için). Sonuç: HIV ile enfekte olgularda verilen antiretroviral tedavinin, tedavi öncesinde ve 9 aylık tedavi sonunda alınan serum örneklerinde saptanan TOS seviyelerine ve PON-1 enzim aktivitesi üzerinde olumlu veya olumsuz etki göstermediği saptandı. Anahtar Sözcükler: HIV, AIDS, antiretroviral tedavi, Total Oksidan Status, Paraoksonaz-1.

AIDSAntioksidanlarAntiretroviral ajanlar+4
Mehmet Akif Bozkurt
Çukurova University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yozgat ilinde farklı yaş gruplarında epsteın barr virüs immünglobulin g seroprevalansının belirlenmesi

Giriş: Epstein-Barr virus (EBV), asemptomatik enfeksiyon veya enfeksiyöz mononükleoz gibi ciddi hastalıklara yol açabilen yaygın bir herpes virüstür. Türkiye'de farklı yaş gruplarında EBV seroprevalansını gösteren kapsamlı bir çalışma bulunmamaktadır. Toplumda belirli aralıklarla EBV enfeksiyonu seroprevalansının belirlenmesi ve seroprevelansın cinsiyet, yaş grubu gibi bazı demografik parametrelerdeki dağılımının izlenmesi toplum sağlığı açısından önemlidir. Amacımız Yozgat'ta farklı yaş gruplarında, EBV'nin güncel seroprevalansını ve belirleyici sosyodemografik özelliklerini araştırmaktır. Materyal ve metod: Yozgat'ta EBV seroprevalansını belirlemek için 2323 kişiden (6 ay ile 96 yaş arasında) alınan serum örnekleri test edildi. EBV viral kapsid antijen (VCA) IgG antikor titreleri, Enzim-Lınked İmmunosorbent Assay (ELİSA) yöntemi ile kantitatif olarak çalışıldı. Sonuçlar, EBV VCA IgG pozitif ya da negatif olarak gruplanıp yaş gruplarına, cinsiyete ve sosyodemografik özelliklerine göre prevalans oranları hesaplandı. Bulgular: Genel EBV seroprevalansı %82.2 olarak belirlendi. Seroprevalans yaşla birlikte artmaktaydı. Seroprevalansın 6 ay-2 yaş için %60,2; 3-5 yaş için %70,2; 20-29 yaş için %89,9 olduğu görüldü. Kadınlarda (%85,5) EBV seroprevalansının erkeklere (%79,1) kıyasla daha yüksek olduğu görüldü. Örnekler 20 yaş üstünde ve altında gruplandırılarak incelendiğinde, 20 yaş altındaki kişilerde, cinsiyete göre seroprevalansta anlamlı bir fark yoktu. Buna karşın 20 yaş üstü kadınlarda, seropozitiflik erkeklerden daha yüksekti (%96,8 vs %87,1, p<0,001). Seroprevalansın kardeş sayısı ile arttığı gözlendi (p <0,05). EBV seropozitifliği ile ikamet yeri, ekonomik durum, konut detayları (ev ısınma durumu, oda sayısı ve mülkiyet durumu) kreşe gitme öyküsü arasında herhangi bir ilişki yoktu. Sonuç: Çalışmamızda EBV seropozitiflik oranlarının Yozgat bölgesinde yüksek olduğu saptandı. EBV-VCA IgG pozitifliğinin yaşla birlikte arttığını ve 20 yaş üstü kadınlarda fazla olduğunu saptadık. Bu çalışma, EBV ile ilişkili kanser etyolojisine ilgi duyan araştırmacılara ve klinisyenlere, risk altındaki grupları tanımlamada yardımcı olabilir. Ayrıca bu seroepidemiyolojik veriler EBV aşısı geliştirildiğinde uygun aşı yaşını belirlemede yardımcı olabilir. Anahtar Kelimeler: Epstein-Barr virüs, Seroprevalans, Yozgat

Epstein-barr virüs enfeksiyonlarıHerpesvirüslerPrevalans+3
Münire Işlak Demir
Yozgat Bozok University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Febril nötropenik hastalarda gelişen akciğer enfeksiyonlarında fungal etkenlerin yeri, klinik ve mikrobiyolojik özellikleri

Amaç: Nötropenik hastalarda akciğer enfeksiyonları önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Etkenler arasında fungal ajanların sıklığı giderek artmaktadır. Fungal pnömoniler hızlı ilerleyen enfeksiyonlar olup erken tanı ve tedavi önemlidir. Bu hasta grubunda uygulanan ampirik tedavi protokolü, invaziv işlemlerin yapılamayışı, tanısal yaklaşımların eksikliği doğru tkenin tespitini zorlaştırmaktadır. Özgül antimikrobiyal ve antifungal tedavilerin verilememesi, gereksiz ve uzun süreli tedavilerin uygulanması zaman, maliyet artışı, ilaç yan etkileri ve morbiditede artış gibi sorunları beraberinde getirmektedir. Bu çalışmada febril nötropenik hastalarda akciğer enfeksiyonlarında fungal etkenlerin neler olduğu, klinik ve mikrobiyolojik özelliklerinin belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Kasım 2015-Şubat 2017 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıkları Hematoloji ve Onkoloji kliniklerinde takip edilen febril nötropenik akciğer bulguları olan 72 hastadan 77 serum, 28 bronkoalveolar lavaj (BAL) örneği alındı. Prospektif olarak hastaların klinik bulguları ve laboratuvar verileri izlendi. Serum ve BAL örneklerine kültür, direk inceleme, galaktomannan antijen testi, Aspergillus fumigatus ve Pneumocystis jirovecii "Real-time" polimeraz zincir reaksiyon testi uygulandı. Hastalar Avrupa Kanser Araştırma ve Tedavi organizasyonu ile Mikoz Çalışma Grubu'nun hazırlamış olduğu (EORTC-MSG) kriterlere göre kesin (kanıtlı), yüksek olası, şüpheli invaziv fungal enfeksiyon (İFİ) ve invaziv fungal enfeksiyon olmayan (Non-İFİ) olarak sınıflandırıldı. SPSS versiyon 19.0 programı ile GM antijen test, "Real-time" PCR testlerinin duyarlılık ve özgüllükleri hesaplandı, İFİ gelişimi ile mortalite ve mortaliteye etkili risk faktörleri arasındaki ilişki analiz edildi. Bulgular: BAL Aspergillus fumigatus "Real-time" PCR testinin duyarlılığı BAL'da seruma göre daha yüksek bulundu. BAL Aspergillus fumigatus "Real-time" PCR testinin duyarlılığı ayrıca serum galaktomannan ve cut-off 0,5 ng/ml alındığında BAL galaktomannan'dan daha yüksek çıktı. Ancak PCR testinin özgüllüğü % 14,3 gibi oldukça düşük bulundu. Pneumocystis jirovecii sadece bir hastanın serumunda pozitif saptandı. Hastalara uygulanan kemoterapi rejimleri, kullandıkları antifungal tedavi, nötropeni düzeyi, altta yatan hastalığı gibi faktörlerin İFİ gelişimi üzerine etkisinin bulunmadığı, 'halo belirtisi' dışındaki tüm akciğer bulgularının enfeksiyon için ayırt edici olmadığı (p:0.016) ve tanısal işlemler öncesi antifungal kullanımının serum galaktomannan seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı düşüşe yol açtığı bulundu (p:0.024). Sonuç: Yetmiş iki hastanın yetmiş yedi atağının akciğer bulguları ile irdelendiği çalışmamızda hastaların 50'sinde enfeksiyon bulgusu saptandı ve EORTC/MSG tanımına göre hastaların 34'ü yüksek olası ve kanıtlı İFİ (% 44) olarak sınıflandırıldı. Kanıtlı enfeksiyonun az, yüksek olası İFİ olgularının sayısının fazla olmasının kanıtların elde edilmesindeki güçlükten kaynaklandığı düşünüldü. İnvaziv pulmoner aspergilloz tanısında galaktomannan ile PCR testinin birlikte kullanımının tek başlarına kullanımlarından daha yüksek özgüllük ve duyarlılık sağlayacağı kanısına varıldı.

Akciğer hastalıklarıEnfeksiyonMantar hastalıkları+4
Zehra Duman
Çukurova University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer dışı tüberküloz olgularının retrospektif değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç : Tüberküloz (TB) , Mycobacterium tuberculosis complex üyelerinin neden olduğu, tüm organları tutabilen ve küresel ölçekte ciddi morbidite ile mortaliteye yol açan bulaşıcı bir hastalıktır. Akciğer dışı tüberküloz (AD TB), akciğer parankimi dışında herhangi bir organ veya sistemin enfekte olması ile ortaya çıkan bir hastalık formudur. Tüm tüberküloz vakalarının önemli bir bölümünü oluşturmakta olup, tanı güçlükleri, klinik çeşitlilik ve uzun tedavi süreci nedeniyle ayrı bir önem taşımaktadır. Ülkemizde AD TB oranı yaklaşık %35 civarındadır. Bu çalışma, olguların demografik özelliklerini, klinik formlarını, tanı yöntemlerini, tedavi süreçlerini ve tedavi sonuçlarını değerlendirerek; yıllara göre değişimi ortaya koymak ve elde edilen veriler doğrultusunda akciğer dışı tüberkülozun tanı ve tedavi yaklaşımlarına katkı sağlamayı amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem : Araştırma, 2012–2024 yılları arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi'nde tanı almış akciğer dışı tüberküloz olgularının retrospektif değerlendirilmesi şeklinde yürütülmüştür. Veriler; hastane bilgi yönetim sistemi, mikobakteriyoloji laboratuvar kayıtları ve hasta dosyalarından elde edilmiştir. Demografik özellikler, klinik formlar, tanı yöntemleri (mikrobiyolojik, histopatolojik, moleküler), tedavi süreci, ilaç yan etkileri ve tedavi sonuçları kaydedilmiştir. Akciğer TB ile birlikte görülen olgular ve eksik verisi olan hastalar çalışmaya dâhil edilmemiştir. Sonuç : Çalışmada incelenen akciğer dışı tüberküloz olgularının önemli bir bölümünü plevra TB ve lenfadenit TB formları oluşturmuştur. Tanıda en yüksek pozitiflik histopatolojik inceleme ile sağlanmış, ardından mikrobiyolojik kültür ve moleküler testler gelmiştir. Tedavi süresince görülen yan etkiler sınırlı sayıdadır ve en sık hepatotoksisite saptanmıştır. Tedavi başarısı genel olarak yüksektir; olguların büyük çoğunluğu tedaviyi tamamlama ile sonuçlanmış, az sayıda tedavi başarısızlığı, tedavi terk veya ölüm bildirilmiştir. Yıllara göre olgu sayılarında dalgalanmalar gözlenmiş, son yıllarda hafif bir azalma eğilimi dikkat çekmiştir. Elde edilen bulgular, erken tanı ve düzenli tedavi uygulamalarının tedavi başarısını artırdığını, tanı sürecinde histopatolojinin kritik bir rol oynadığını göstermektedir. Literatürle karşılaştırıldığında, çalışmanın bulguları AD TB'nin ülkemizde hâlâ önemli bir halk sağlığı sorunu olduğunu, özellikle klinik çeşitlilik ve tanı zorluklarının altını çizmektedir. Bu nedenle, tanıda hızlı ve duyarlı yöntemlerin kullanımı, hekimlerin AD TB formlarına karşı farkındalıklarının artırılması ve tedavi sürecinde hasta takibinin güçlendirilmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler : tüberküloz, akciğer dışı tüberküloz, M.tuberculosis, tüberküloz tanı yöntemleri, anti-tüberküloz tedavi

Simge Yavuz
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Sağlık çalışanlarının ekip çalışmasına yatkınlıklarının ve risk yönetimi algılarının nozokomiyal enfeksiyon inanç ve tutumlarına etkileri

YÜKSEK LİSANS TEZİ SAĞLIK ÇALIŞANLARININ EKİP ÇALIŞMASINA YATKINLIKLARININ VE RİSK YÖNETİMİ ALGILARININ NOZOKOMİYAL ENFEKSİYON İNANÇ VE TUTUMLARINA ETKİLERİ Ferhat POLAT Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Enfeksiyon Hastalıkları Ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Danışman: Dr. Öğr. Üyesi Ayşegül TURAN Nozokomiyal enfeksiyonlar, hasta güvenliği ve sağlık hizmet kalitesi açısından önemli bir sorun olmaya devam etmektedir. Enfeksiyonların önlenmesinde sağlık çalışanlarının inanç, tutum ve davranışları belirleyici bir rol oynamaktadır. Bununla birlikte, risk yönetimi ve ekip çalışması gibi örgütsel faktörlerin bu tutumlar üzerindeki etkisi yeterince açıklığa kavuşturulmuş değildir. Bu çalışmanın amacı, sağlık çalışanlarının nozokomiyal enfeksiyonlara yönelik inanç ve tutumlarını belirlemek ve risk yönetimi ile ekip çalışması algılarının bu tutumlar üzerindeki etkisini incelemektir. Araştırma nicel desende planlanmış olup veriler, Nozokomiyal Enfeksiyon İnanç ve Tutum Ölçeği, Risk Yönetimi Ölçeği ve Ekip Çalışması Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Elde edilen veriler tanımlayıcı istatistikler ve yapısal eşitlik modeli analizi ile değerlendirilmiştir. Katılımcıların nozokomiyal enfeksiyonlara yönelik inanç ve tutumlarının genel olarak olumlu düzeyde olduğu, ancak alt boyutlar arasında farklılıklar bulunduğu belirlenmiştir. Ventilatör ilişkili olay ve el hijyeni boyutlarında yüksek, invaziv girişimler ve izolasyon boyutlarında ise daha düşük düzeyde farkındalık saptanmıştır. Risk yönetimi algısının orta-yüksek düzeyde olduğu, ekip çalışmasında ise dayanışmanın güçlü, koordinasyonun zayıf olduğu görülmüştür. Yapısal eşitlik modeli sonuçlarına göre, risk yönetimi (β=0,123; p<0,001) ve ekip çalışması algılarının (β=0,146; p<0,001) nozokomiyal enfeksiyonlara yönelik inanç ve tutumları pozitif yönde etkilediği belirlenmiştir. Sağlık çalışanlarının nozokomiyal enfeksiyonlara yönelik tutumları genel olarak olumlu olmakla birlikte, invaziv girişimler, izolasyon uygulamaları ve ekip içi koordinasyon alanlarında geliştirmeye ihtiyaç bulunmaktadır. Risk yönetimi ve ekip çalışması, enfeksiyonlara yönelik tutumları güçlendiren önemli faktörlerdir. Bu doğrultuda, kurumsal politikaların güçlendirilmesi, hedefe yönelik eğitimlerin artırılması ve ekip içi koordinasyonun geliştirilmesine yönelik stratejilerin uygulanması önerilmektedir.

Ferhat Polat
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Health Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Ventilatör ilişkili pnömoni olgularındaki bakteriyel patojenler; direnç profillerinin moleküler değerlendirilmesi

Ventilatör İlişkili Pnömoni (VİP), yoğun bakım ünitelerinde en sık rastlanan enfeksiyon olmakla birlikte mortalite, morbidite ve maliyet artışı ile doğrudan ilişkilidir. VİP vakalarında en yaygın görülen bakteriyel patojenler; A. baumannii, K. pneumoniae, P. aeruginosa ve E. coli gibi çoklu ilaç dirençli (ÇİD) Gram negatif bakterilerdir. Bu çalışma, hastanede gelişen VİP vakalarından izole edilen bakterilerin antibiyotik direnç profillerinin moleküler düzeyde belirlenmesini amaçlamaktadır. Çalışmamız Kırşehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yoğun Bakım Ünitelerinde 30.11.2022 -30.11.2023 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Bakteriyel izolatlarda antibiyotiklere karşı gelişen dirençten sorumlu genlerin varlığı Polimeraz Chain Reaction (PCR), klonal benzerlik ve genetik tiplendirme çalışmaları ise Repetitive Extragenic Palindromic-PCR (rep-PCR) ve Multi-Locus Sequence Typing (MLST) yöntemleriyle belirlenmiştir. Çalışma kapsamında, toplam 56 kültür pozitif VİP hastası tespit edilmiştir. Bu hastaların 30'u (%53,6) erkek olup, yaş ortalamaları 63,3±19,2 yıl olarak belirlenmiştir. İzole edilen mikroorganizmalar arasında en sık rastlanan etken A. baumannii (%45,1) olup, bunu K. pneumoniae (%43,1) ve P. aeruginosa (%7,8) takip etmiştir. Antibiyotik duyarlılık testlerinde A. baumannii suşları; siprofloksasin ve meropeneme %100, kolistine ise %69,6 oranında dirençli bulunmuştur. K. pneumoniae suşlarında da benzer şekilde karbapenem %94,73, piperasilin-tazobaktam %100 ve kolistin direnci %100 olarak tespit edilmiştir. Moleküler analizler sonucunda; A. baumannii izolatlarında blaTEM, blaCTX-M1, blaOXA-51, blaOXA-23 ve blaOXA-40 genleri pozitif bulunmuştur. K. pneumoniae suşlarında ise blaTEM, blaSHV, blaCTX-M1, blaOXA-1, blaOXA-48 ve blaNDM-1 genleri pozitif bulunmuştur. Konjugasyon deneyleri sonucunda 9 (%17,6) izolat transkonjugant olarak belirlenmiştir. Özellikle K. pneumoniae izolatlarında ST2096, A. baumannii izolatlarında ise ST2 klonunun yaygın olduğu ve bu klonların hipervirülant özelliklere sahip olduğu tespit edilmiştir. Ülkemizde daha önce bildirilmeyen A. baumannii'de ST78, K. pneumoniae'de ise ST45, ST437 ve ST1128 klonları tespit edilmiştir. Sonuçlar, VİP etkeni olarak en sık A. baumannii ve K. pneumoniae'nin izole edildiğini ve klonal analizler, aynı bakterilerin hastane ortamında yayılım gösterdiğini ortaya koymaktadır. Özellikle karbapenem ve β-laktamaz direnç genlerinin yaygın bulunması β-laktam grubu antibiyotiklere karşı olan direnci açıklamaktadır. Bu direnç, hastane enfeksiyonlarının tedavisini zorlaştırmakta ve alternatif tedavi yaklaşımlarına ihtiyaç duyulduğunu ve enfeksiyon kontrol önlemlerine dikkat edilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Mayıs 2025, 107 Sayfa Anahtar Kelimeler: Ventilatör İlişkili Pnömoni, Antimikrobiyal direnç, Direnç genleri, Acinetobacter baumannii, Klebsiella pneumoniae

Antibiyotik dirençliliğiİlaçlara direnç-çoklu
Besim Çam
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Health Sciences
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çoğul dirençli gram negatif bakteriler ile oluşan enfeksiyonlarda yükleme dozu ile uygulanan kolistin tedavisinin etkinliği

Amaç: Bu araştırmanın temel amacı çoğul dirençli gram negatif bakteriler ile oluşan enfeksiyonlarda yükleme dozu ile uygulanan kolistin tedavisinin etkinliğini saptamak, başka bir ifadeyle kolistin yükleme dozunun çoğul dirençli gram negatif bakteriler ile oluşan enfeksiyonlara etkisini tespit etmektir. Ayrıca hastalara yükleme ile mortalite, tedavi sonrası mikrobiyolojik yanıt, nefrotoksisite ve nörotoksisite sıklığı arasında bir ilişki olup olmadığını araştırmaktır. Bu değişkenler arasındaki ilişkinin yanında kolistin yüklenen hastaların ilk CRP ve son CRP değerleri ile ilk PCT ve son PCT değerleri arasında değişim olup olmadığını ortaya çıkarmaktır. Yöntem: Araştırmanın hipotezlerini test etmek ve değişkenler arası ilişkiyi incelemek için nicel analiz yöntemi kullanılmıştır. Bu analiz kapsamında araştırmaya alınan hastaların yaşı, cinsiyeti gibi demografik özelikleri ve hastanın karşılaştığı risk faktörleri ve diğer değişkenlere ait verileri analiz etmek için SPSS (21.0) programı kullanılmıştır. Frekans analizi test edildikten sonra öncelikle tüm değişkenler için normal dağılım testi yapılmıştır. Veriler normal dağılım göstermediği için parametrik olmayan analiz teknikleri kullanılmıştır. Bağımsız değişkenin (kolistin yükleme) bağımlı değişkenler (mortalite, mikrobiyolojik yanıt, nefrotoksite ve nörotoksisite yan etkileri ) üzerindeki açıklama gücünü bulmak için ise Ki-kare(Chi-Square) testi yapılmıştır. Ayrıca değişkenler arasındaki ilişkiyi belirlemek için de birbirleriyle ilişkili olan iki eş değişkene ait gözlemlenen değerler arasında anlamlı bir fark olup olmadığını tespit eden Wilcoxon testi yapılmıştır. Örneklem: 2011-2014 yılları arasında kolistin etkinliği ile 2015-2017 retrospektif olarak karşılaştırılması yapılması için çalışmaya Manisa Celal Bayar Hastanesinde yatan ve hastane enfeksiyonlarından –bakteriyemi, pnömoni, üriner sistem enfeksiyonları, yumuşak doku enfeksiyonları, santral sinir sistemi enfeksiyonları,diğer enfeksiyonlu kolistin yüklemesi yeterli dozda alan yetişkin hastalar örneklem olarak etik kurul izniyle araştırmaya alınmıştır. Bulgular: Çoklu ilaç dirençli bakteriler, daha çok hastane enfeksiyonlarında görülmektedir. Bu çalışmada, hastalar hastaneye yattıktan sonra kolistin yüklemesi yapılmıştır. Hastaların %95,6'sı kolistin yüklemesinden önce bir antibiyotik kullanmıştır. Araştırmaya örnek alınan hastaların büyük bir kısmı 62 yaş ve üzeri grubu (% 52,3) ve büyük çoğunluğunu % 66,9 ile erkeklerden oluşmaktadır. Hastaların %39,9 oranında en fazla AYB bölümünde yattığı ve bu hastaların çoğu 30 günden az sürede hastanede yatmışlardır. Tedavi sonucu daha çok ölüm ile sonuçlanmıştır(%60,4). Hastaların geçmişte sahip olduğu hastalıklarda en çok nörolojik bozukluk görülmüştür(%25,5). Bu hastaların en fazla taşıdığı risk ise antibiyotik kullanımı( %10,7) ve periferik venöz kateter ( %10,6). Kolistin kullanıma en çok sebep olan bakteri Acinetobacter spp(%58,5) iken en çok görülen direnç ise XDR'dir (% 74,9). Kolistin kullanım nedenlerinden en fazla HGP/ VIP'dir( %48,9). Nefrotoksisite yan etki %53,3 civarında saptanmış ve bu etki en fazla ilk üç günde (%18,0) oluştuğu görülmektedir. Hastaların %39,6'sında mikrobiyolojik yanıt görülmüş ve mikrobiyolojik yanıtın en fazla 4-7 gün arası (%13,6) olduğu görülmüştür. Kolistin alan hastaların 99 tanesi (%30,7), sadece kolistin kullandığı, 168 tanesi (%52,0) ise tedavisini en az bir antibiyotik ile kombine olarak almıştır. 56 (%17,3) hastada ikili veya üçlü antibiyotik kombinasyonu uygulanmıştır. Sonuç: Kolistin yüklemenin nefrotoksisite, nörotoksisite ve tedavi sonucu üzerine etkisi istatistiksel olarak %95 güven aralığında p<0,05 düzeyinde pozitif anlamlı çıkmıştır. Fakat kolistin yüklemenin mikrobiyolojik yanıt üzerine etkisi anlamlı çıkmamıştır(p>0,05). Hem ilk ve son CRP, hem de ilk ve son PCT değerleri arasında düşüş tespit edilmiştir. Bu da kolistin yüklemenin CRP ve PCT değerlerinde azalması üzerine anlamlı bir etkisi var olduğunu göstermektedir. Anahtar kelimeler: Kolistin Yüklemesi, Gram Negatif Bakteriler, Enfeksiyon

BakterilerEnfeksiyonGram negatif bakteriler+3
Emine Kübra Dindar Demiray
Manisa Celal Bayar University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

The importance of cystatin C, KİM1 and NGAl biological indicators in showing early nephropathy in hiv positive patients

Amaç: HIV ile enfekte bireylerimizin sayısı her geçen gün artarken, tanı alan hastalar da zamanla yaşlanmaktadır. Renal fonksiyon bozukluğu ile başlayan renal yetmezlik durumu, hastaların yaşam kalitesinin bozulmasıyla beraber diyaliz programı, anemi tedavisi, osteoporoz tedavisi, kardiyovasküler hastalık riskinde artış gibi sağlık problemlerine yol açmaktadır. Bu çalışma ile her geçen gün artan bir halk sağlığı problemi olan HIV ile enfekte bireyleri komplikasyonlarından biri olabilecek renal fonksiyon bozukluğunun erken dönemde öngörülmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Enfeksiyon hastalıkları polikliniğimize başvuran 88 HIV ile enfekte hasta ve 81 sağlıklı HIV ile enfekte olmayan birey prospektif olarak değerlendirildi. Bu hastaların çalışmanın başladığı süreç içerisinde ilk başvurusunda alınan serum örneğinde Sistatin C, KIM1, NGAL çalışılırken, idrar örneklerinde ise KIM1 ve NGAL çalışıldı. Çalışmaya dahil edilen HIV ile enfekte hastalarda ve kontrol grubu olarak sağlıklı gönüllülerde yaş, cinsiyet, komorbid hastalıklar, kullandığı ilaçlar, çalışmaya dahil edildiği andaki ilk CD4 hücre sayımı, HIV RNA değerleri, varsa daha önce aldığı antiretroviral tedavi (ART) isimleri kaydedildi. Bu hastaların serum kreatinin, sodyum, potasyum, kalsiyum, fosfor seviyesi, spot idrarda protein ve kreatinin, venöz kan gazı, tam kan sayımı kayıt altına alındı. eGFR değeri Modification of Diet in Renal Disease (MDRD) yöntemi ile hesaplandı. Bulgular: Toplam hastaların 114'ü erkek (%67,5), 55'i kadındı (%32,5). Kontrol grubunda yer alan hastaların eGFR, serumda Sistatin C, serumda NGAL, idrarda NGAL ve serumda KIM1 değerlerinin ortalamalarının, hasta grubunda yer alan hastaların oranlarından daha yüksek olduğu gözlendi. Hasta grubunda yer alan hastaların idrarda KIM1 değerlerinin ortalamaları ise kontrol grubunda daha yüksekti (p<0,05). Serum kreatinin, İdrar protein ve İdrar kreatinin değerlerinde hasta grubunun oranları, kontrol grubunun oranlarından daha yüksek bulundu (p<0,05). Hastaların serum fosfor, güncel eGFR, serum sistatin C, serumda NGAL, idrarda NGAL ve serumda KIM1 değerlerinde kontrol grubundaki oranların, hasta grubunda yer alan hastaların oranlarından daha yüksek olması istatistiksel açıdan anlamlı idi (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızda HIV ile enfekte hastalar ile enfekte olmayan hastalarda serumda Sistatin C, KIM1 ve NGAL, idrarda KIM1 ve NGAL ölçümü yapılıp karşılaştırılmıştır. HIV ile enfekte hastalarda bu biyomarkerlar nefropatiyi erken dönemde öngörmede yetersiz kalmıştır. Bunun iyi daha fazla hasta sayısı ile, çok merkezli olarak veya seri ölçümlerde bakılarak değerlendirilmesi gerektiği düşünülmüştür.

AIDSBiyobelirteçlerBöbrek yetmezliği-kronik+4
Damla Ertürk
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Eklem protezi infeksiyonlarının klinik ve mikrobiyolojik olarak değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmayla eklem protez infeksiyonlarının mikrobiyolojik tanısında sonikasyon yönteminin etkinliğinin araştırılması, morbidite ve mortaliteye etki eden risk faktörlerinin belirlenmesi ve güncel rehberler eşliğinde tedavi edilen hastaların infekte olmayan yeni bir eklem proteziyle günlük hayatlarına dönmesi amaçlandı. Gereç yöntem: Çalışmaya Mart 2018 - Mart 2020 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversite Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniğinde eklem protez infeksiyonu ön tanısıyla yatırılan ve protez çıkarma işlemi uygulanan 25 hasta dahil edildi. Hastaların demografik, klinik ve laboratuvar bulguları prospektif olarak kaydedildi. Mikrobiyolojik tanı için protez materyalleri, periprostetik doku örnekleri ve sinoviyal sıvı örnekleri kullanıldı. Protez eklemlerin sonikasyon sonrası elde edilen sonikat sıvısından hem katı besiyerine (KB) hem de sıvı besiyerine (SB) ekim yapıldı. Hastaların klinik ve laboratuvar bulguları ile tedaviye ilişkin gözlemler izlem formuna kaydedildi. Bulgular: Hastaların 18'i (%72) kadın, 7'si (%28) erkekti. Ortalama hasta yaşı 69,40±7,04 olarak hesaplandı. En sık eşlik eden komorbid hastalıklar, hipertansiyon (%64) ve diyabetes mellitus (%36) idi. Kadınlarda daha çok diz eklemi (%63), erkeklerde ise kalça eklemi (%83) infekte idi. Hastaların %44'ü gecikmiş başlangıçlı infeksiyon ile, %48'i ise geç tip infeksiyon ile gelmişti. Cerrahi öncesi 14 gün içerisinde antibiyotik kullanım öyküsü 11 hastada (%44) mevcut iken, 14 hastada (%56) yoktu. Hastalarda en sık görülen semptom infekte eklemde ağrı (%92) idi. Sonikasyon sıvısının SB kültürleriyle diğer örnek kültürleri arasında üreme oranları açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı. Periprostetik doku kültürü, sinoviyal sıvı kültürü, sonikasyon sıvısı KB ve SB etken izolasyonu duyarlılıkları sırasıyla; %40, %50, %48, %96 idi. IX Alınan klinik örneklerden en sık S.epidermidis (%32) ve S.aureus (%24) soyutlandı. En sık tercih edilen antibiyotik kombinasyonu teikoplanin, rifampisin, siprofloksasin (%32) idi. Hastaların 5'inde tedavi yanıtsızlığı nedeniyle antibiyotik değişikliği yapıldı. Üç hasta post-operatif komplikasyonlar ve sepsis nedeniyle kaybedildi. Sonuç: Eklem protezi infeksiyonları tanısı zor, tedavisi uzun ve multidisipliner izlem gerektiren infeksiyonlardır. Çalışmamızda periprostetik doku kültürü ile düşük izolasyon oranları saptanmasına karşın, sonikasyon sıvısının SB'ye ekim yöntemiyle yüksek izolasyon oranları sağlanmıştır. Bu bilgiler ışığında sonikasyon yönteminin kullanımının, hastaların uygun ve etkili antimikrobiyal tedavi almasına katkı sağlayacağı sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: Eklem protezi infeksiyonu, sonikasyon, iki aşamalı revizyon cerrahisi

CerrahiEnfeksiyonlarProtezler ve implantlar+1
Gamze Doğan
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hematolojik maligniteli hastalarda üst ve alt solunum yolu enfeksiyonlarında viral etkenlerin tespit edilmesi

Amaç: Hematolojik maligniteli hastalarda viral solunum yolu enfeksiyonları önemli morbidite ve mortalite nedenidir. Bu çalışmada solunum yolu enfeksiyonlarında viral etkenlerin sıklığının belirlenmesi ve etkenlerin tanımlanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya hastanemiz Dahiliye Hematoloji Bilim Dalı'nda yatırılarak takip edilen hastalar dahil edildi. Solunum yolu enfeksiyonu bulguları olan hastalardan ilk başvurlarında alınan nazofarengeal sürüntü örnekleri multipleks polimeraz zincir reaksiyonu yöntemi ile çalışıldı. Hastaların yaşı, cinsiyeti, primer hastalık tanısı, komorbid hastalıkları, kemoterapi ve steroid kullanımı, kemik iliği transplant öyküsü, solunum semptomları, akciğer bilgisayar tomografi bulguları, serum beyaz küre, lenfosit, nötrofil ve trombosit sayıları, biyokimyasal parametreleri, ek olarak hastalarda tespit edilen viral etkenler kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya yaş ortalaması 48 olan 43 hasta dahil edildi. Hastalarımızın % 62,8'i erkekti. En sık primer hastalık tanısı akut myeloid lösemi (% 34,9) oldu. Hastalarımızın % 41,8'inde en az bir solunum yolu virüsü tespit edildi. En sık tespit ettiğimiz virüs İnfluenza A (% 23,3) idi. Lenfopenisi olan hastalarımızın % 61,1'inde en az bir virüs izole edildi. Hastalarımızdaki alt solunum yolu enfeksiyonu oranı % 60,5'ti. Pnömonisi olan hastalarda radyolojik görüntülemede en sık buzlu cam dansiteleri (% 32,6) saptandı ve bu hastaların büyük bir kısmında yakın zamanda kemoterapi alma öyküsü vardı. Kemik iliği nakil öyküsü ve 65 yaş üstü olan hastaların çoğunda pnömoni tespit edildi. Sonuç: Hematolojik malignite nedeniyle izlenip solunum yolu enfeksiyonu tablosu ile gelen hastalarda virüsler azımsanmayacak sıklıkta etkendir. Bu hastalarda en sık tespit edilen virüsler Respiratuvar sinsityal virüs, İnfluenza A ve B, Parainfluenza virüs, Rinovirüs, İnsan metapnömovirüs, Adenovirüs, Koronavirüs ve Bokavirüs olup PZR gibi yöntemler hızlı tanıda değerlidir. Anahtar sözcükler: Hematolojik malignite, Solunum yolu viral enfeksiyonu, PZR.

Adenovirüs enfeksiyonlarıHematolojik neoplazmlarKan hastalıkları+7
Cemile Arslan
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde izlenen kandidemi vakalarında risk faktörleri, kandida tür dağılımı ve antifungal duyarlılığın yıllar içindeki değişiminin değerlendirilmesi

Amaç: Kandida tüm dünyada hastane kökenli kan dolaşımı enfeksiyonlarından en sık izole edilen mantar türü olup, önemli morbidite ve mortalite sebebidir. Günümüzde sağlık hizmetlerinin artması ile ilişkili olarak kandidemi sıklığı da artış göstermektedir. Kan kültüründe etken izole edilemeden çoğu hastanın kaybedilmesi, kandidemi mortalitesinin % 30-40 oranlarında yüksek olması nedeniyle bu hastalara preemptif tedavinin olabildiğince hızlı ve doğru antifungal ajan seçimi yapılarak başlanmasını gerektirmektedir. Bu da çeşitli risk faktörlerinin, tespit edilen etken mikroorganizma dağılımının ve antifungal direnç oranlarının analiz ihtiyacını doğurmaktadır. Çalışmamızda Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Ocak 2008-Aralık 2018 tarihleri arasında servis ve yoğun bakım ünitelerinde kandidemi tanısı ile takipli erişkin hastaların epidemiyolojik özellikleri, risk faktörleri, kandida tür dağılımı ve antifungal duyarlılık paterni değişimlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal-Metot: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Ocak 2008-Aralık 2018 tarihleri arasında servis ve yoğun bakım ünitelerinde kandidemi tanısı ile takipli, 18 yaş üstü erişkin hastalar dahil edildi. Hastane Enfeksiyon Kontrol Komitesi (HEKK) sürveyans verilerinden kan kültüründe kandida türleri üremesi olan hastaların bilgileri kayıt edildi. Altta yatan hastalıklar (böbrek yetmezliği, diabetes mellitus, kalp yetmezliği, solid organ nakli, akut batın, pankreas hastalıkları, GİS kanama, malign solid tümör, hematojen malignensi vs.), risk faktörleri (ameliyat dreni, ERCP, hemodiyaliz, santral venöz katater, TPN (total parenteral nutrisyon) nefrostomi, nötropeni, mekanik ventilasyon vs.), etken kandida türü, HEKK "Hasta İzlem Formu"ndan ve antifungal duyarlılık paterni mikrobiyoloji laboratuar kayıtlarından retrospektif incelendi. Bulgu: Çalışmaya dört yüz elli beş hasta dahil edildi, hastaların % 56,3'ü (n: 256) erkek, % 43,7'si (n: 199) kadın olup, yaş aralığı 18-92, yaş ortalamaları 52,22±16,70 (Med: 55, Min: 18, Maks: 92) idi. Altmış beş yaş ve üzeri yaş grubu, hastaların % 26,3'ünü (n: 109) oluşturuyordu. Kan kültüründen izole edilen en sık kandida türleri sıklık sıralamasına göre; % 37,6 C. parapsilosis, % 31,6 C. albicans ve % 14,1 C. tropicalis idi. Altmış beş yaş ve üzeri grupla, daha genç yaş grubu arasında kandida tür dağılımı arasında farklılık izlenmedi. Çalışma süresinde erişkin hastalarda kandidemi insidansı 10.000 başvuruda 11,6 saptandı. Otuz günlük atfedilen mortalite oranı % 36,7 idi. C.albicans izole edilen hastaların % 45,8'i (n: 66), NAC izole edilen hastaların % 32,5'i (n: 101) exitus ile sonuçlandı. C. albicans izole edilen hastaların, NAC türlerine kıyasla mortalitesi istatistiksel açıdan anlamlı oranda yüksek saptandı. Kan kültüründe etkenin saptandığı gün itibari ile ortalama ölüm süresi 10,66±8,15 gün (Med:9 Min: 1 Maks: 30) olarak tespit edildi. Tek değişkenli analiz ile risk faktörlerinden antibiyoterapi kullanımı (% 97), hemodiyaliz (% 14,4), karaciğer yetmezliği (% 5,4), kolostomi varlığı (% 10,2), KOAH dışı kronik akciğer hastalığı (% 9), mekanik ventilasyon (% 40,7) ve yanık (% 1,2) mortalite ilişkili iken, çoklu regresyon analizinde bağımsız olarak yeterli birer risk faktörü olmadıkları gözlendi. Çalışmada 455 kandida izolatının 11 yıllık antifungal direnç oranları flukonazol için % 6, vorikonazol için % 2,3, amfoterisin B için % 1,8 idi. Ekinokandin duyarlılık testleri Ağustos 2012 tarihi itibari ile çalışılmaya başlanmış olup bu tarih itibari ile izolatlarda kaspofungin direnç oranı % 1,4, mikafungin direnç oranı % 3 izlendi. C. albicans ve NAC türleri arasında amphotericin B ve kaspofungin direnç oranlarında istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunmazken, NAC türlerinde flukonazol (p=0,001), flusitozin (p=0,021), mikafungin (p=0,006) ve vorikonazol (p=0,032) direncinin, C. albicans'lardan yüksek oranlarda görülmesi istatistiki olarak anlamlıydı (p<0,05). Sonuç: Kandidemi mortalitesi yüksek, hızlı seyirli, tanı ve tedavisi zor bir enfeksiyon hastalığıdır. Geç ve etkisiz tedavi, mortalitenin en önemli nedenlerindendir. Ülkeler arasında, aynı ülkede farklı yıllar arasında ya da farklı hastanelerde insidansı, etken spektrumu, antifungal duyarlılık profilleri değişiklik göstermektedir. Bu durum hastanelerde mantar infeksiyonlarının iyi yönetilmesi için sürveyans çalışmalarının belirli aralıklarla yapılmasını zorunlu hale getirmiştir. Anahtar sözcükler: Kandida tür dağılımı, risk faktörleri, antifungal duyarlılık

Antifungal ajanlarAntifungal duyarlılık testleriDuyarlılık+2
Nazlıgül Solmaz
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Önceden tedavi almamış HIV enfeksiyonlu hastalarda tedaviye cevabın değerlendirilmesinde CD38+CD4 ve cd8 T lenfositlerin değeri ve maliyet analizi

Amaç: İnsan immün yetmezlik virüsü (HIV) enfeksiyonunun patogenezinde B, T (CD4, CD8) ve NK hücrelerinin katıldığı immün aktivasyon önemli rol oynar ve bunun en önemli göstergeleri, CD8+ ve CD4+ T lenfositleri üzerindeki CD38 ile HLA-DR moleküllerinin ekspresyonunun artışıdır. HIV enfeksiyonu olan hastalarda antiretroviral tedavi etkinliğinin takibinde altın standart CD4+ T hücre sayısı ile birlikte rt-PCR yöntemiyle HIV-RNA tayinidir. Ancak, HIV-RNA maliyetli ve rapor süresinin nispeten geç olması nedeniyle, ucuz, hızlı ve güvenilir testlere halen ihtiyaç vardır. Bu çalışmanın amacı, HIV enfeksiyonu olan hastaların antiretroviral tedavi etkinliğinin değerlendirilmesinde CD38+ ve HLA-DR+ T lenfosit oranlarının değerinin belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: Prospektif olarak yürütülen bu çalışmaya, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji kliniğinde 30 Mayıs 2019- 15 Haziran 2020 tarihleri arasında HIV (+) olduğu tespit edilen ve antiretroviral tedavi başlanması planlanan hastalar alınmıştır. Bu hastalar tedavi öncesinde, tedavi başlandıktan sonraki 3. ve 6. aylarda değerlendirilerek, rutin takipte kullanılan testlere ek olarak alınan kan örneklerinde CD38+ ve HLA-DR+ T lenfositlerin oranı akım sitometri yöntemiyle tespit edilmiştir (Beckman Coulter Navios, USA). Bu sonuçlar, rutin takip için kullanılan CD4+ T lenfosit sayısı ve HIV-RNA düzeyi ile kıyaslanmış ve CD38+ ve HLA-DR+ T lenfosit oranlarının antiretroviral tedavinin etkinliğinin takibindeki rolü araştırılmıştır. Bulgular: Çalışmaya alınan tamamı yeni tanı konmuş 59 hastanın 56'sı erkek (%95) olup, yaş ortalaması 34,4±11,6 (18-68) idi. Hastaların tedavi öncesi, tedaviden sonraki 3. ay ve 6. ayda yapılan test sonuçları istatistiksel olarak değelendirilmiştir. HIV-RNA ortalaması tedavi öncesi 615123,78 kopya/ml, tedavi sonrası 3. ayda 9410,80 kopya/ml, 6. ayda 35671,73 kopya/ml; CD4+ T lenfosit sayısı ortalaması tedavi öncesi 363,39 hücre/mm3, tedavi sonrası 3. ayda 595,23 hücre/mm3, 6. ayda 683,51 hücre/mm3; CD38+ T lenfosit oranı ortalaması tedavi öncesi %48,3, tedavinin 3. ayında %28,3, 6. ayında %27,7; HLA-DR+ T lenfosit oranı ortalaması tedavi öncesi %36,3, tedavinin 3. ayında %28,5, 6. ayında %22,8 bulunmuştur. Antiretroviral tedavi başlanan hastalarda CD38+ T lenfosit oranı incelendiğinde, tedavi öncesine göre 3. ayda ve 6. ayda istatistiksel olarak anlamlı azalma gösterdiği (p<0,01), ancak 3. ay ile 6. ay arasındaki azalmanın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı saptanmıştır (p>0,05). HLA-DR+ T lenfosit oranlarında tedavi öncesi ile 3. ay arasında ve 3. ay ile 6. aydaki değerler arasında korelasyon bulunmuştur (p<0,01). Çalışma süresince CD38+ T lenfosit oranı ile HIV-RNA düzeyi, CD4+ T lenfosit sayısı ve HLA-DR+ T lenfosit oranı arasında korelasyon olup olmadığı araştırılmıştır. CD38+ T lenfosit oranı ile HIV-RNA değerleri karşılaştırıldığında tedavi öncesi anlamlı pozitif korelasyon saptandığı halde (p<0,01), tedavinin 3. ve 6. aylarında korelasyon bulunmamıştır (3.ay p=0,389 ; 6.ay p=0,360). CD38+ T lenfosit oranı ile CD4+ T lenfosit sayısı arasında çalışma süresince negatif korelasyon varlığı tespit edilmiştir (tedavi öncesi p<0,01; 3. ay p<0,01 ; 6. ay p<0,05). CD38+ T hücre oranı ile HLA-DR+ T hücre oranı arasında sadece 3. ayda anlamlı pozitif korelasyon olduğu bulunmuştur (p<0,05). Tartışma ve Sonuç: Bu çalışmada elde edilen sonuçlar, CD38+ T lenfosit oranı ile HLA-DR+ T lenfosit oranının HIV enfeksiyonu olan hastalarda antiretroviral tedavi etkinliğinin değerlendirilmesi amacıyla kullanılabileceğini düşündürmektedir. Bulgular, CD4+ T hücre sayımı için alınan kan örneğinde yapılabilen bu testlerin, maliyeti düşük ve hızlı alternatifler olarak umut vericidir. Bulguların teyit edilmesi için daha uzun vadeli ve geniş hasta gruplarında yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.

AIDSHIVHLA DR antijenleri+4
Mammad Hajıaghayev
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kandida türlerine bağlı üriner sistem infeksiyonlarında risk faktörleri ve antifungal duyarlılık araştırılması

Günümüzde altta yatan hastalıklara ve ağır cerrahi girişimlere bağlı olarak hastanede yatış süresinin uzaması, hastanelerde özellikle yoğun bakım ünitelerinde uzun süreli ve çoğul antibiyotik kullanımlarının artması, bağışıklık baskılayıcı tedaviler, santral venöz kateter, total parenteral beslenme, üriner kateter kullanımlarının artması gibi nedenlere bağlı olarak üriner sistem mantar infeksiyonları önemli bir sorun haline gelmiştir. Bu çalışmada Ocak 2012 ile Mart 2013 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi?nde yatarak tedavi alan 18 yaş üstü hastalar çalışmaya dahil edildi. İdrar kültürlerinde üreyen kandida türlerinin antifungal duyarlılıkları E-test yöntemiyle incelendi. Yaşları 18-88 arasında değişen (ortalama: 60.21 ± 17.57) 56?sı kadın ve 44?ü erkek çalışma grubunu oluşturdu. Hastaların yatışından itibaren kandidüri gelişmesine kadar geçen süre ortalama 23,9 gün bulunmuştur. Çalışmaya alınan hastaların %65?i yoğun bakım ünitelerinde takip edilirken, %35?i yoğun bakım dışı kliniklerde takip edilmiştir. Hastalarda saptanan risk faktörleri arasında ilk üç sırayı antibiyotik kullanımı (%99), eşlik eden en az bir kronik hastalık olması (%94) ve üriner kateter bulunması (%90) olarak saptandı. Diğer risk faktörleri ise total parenteral beslenme (%45), santral venöz kateter (%39), mekanik ventilasyon (%38), üriner sistem anomalisi (%34), diyabetes mellitus (%33), malinite (%32), cerrahi (%27), kronik böbrek yetmezliği (%23), hemodiyaliz (%14), immünsupresif tedavi (%12), steroid kullanımı (%10), travma öyküsü (%9) ve nefrostomi (%6) olarak bulundu. Araştırmaya katılan hastaların %58?i mortalite ile sonuçlandı. Yoğun bakımda yatma, santral venöz kateter, total parenteral beslenme, mekanik ventilasyon, hipotermi, taşikardi, hipotansiyon, genel durumda kötüleşme ve kandidemi birlikteliği ile mortalite arasında anlamlı bir ilişki olduğu görüldü (p<0.05 Fisher?in kesin ?2 testi). Yapılan çok değişkenli istatistiksel analizlerde bağımsız risk faktörü saptanmadı. Hastaların 46?sında C. albicans, 54?ünde ise non-albicans kandida türleri üredi. Bu türlerin mortalite ile ilişkisi değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Amfoterisin B, kaspofungin ve vorikonazol direncine her iki grupta da rastlanmamıştır. C. albicans kökenlerinde flukonazol direnci saptanmamış, kökenlerin % 4.3?ü doza bağlı duyarlı bulunmuştur. Non-albicanstürleri için ise flukonazol kökenlerin %20,3?ünde doza bağlı duyarlı, %5,6?ında dirençliydi. İtrakonazol direnci değerlendirildiğinde ise C. albicans kökenlerinin % 17.4?sında doza bağlı duyarlılık, %6.5?inde direnç saptandı. Non-albicans türler içinse itrakonazol %13 doza bağlı duyarlı, %26 dirençli bulundu. Sonuç olarak risk faktörleri bulunan, uzun süre antibiyotik kullanan hastalarda infeksiyon kanıtları oluştuğunda kandida türlerine bağlı infeksiyonlar da düşünülmeli ve buna yönelik tanı ve tedavi uygulamaları başlatılmalıdır. Anahtar kelimeler: üriner sistem infeksiyonu, risk faktörü, kandida, antifungal duyarlılık, E-test

Antifungal ajanlarAntifungal duyarlılık testleriKandida+4
Sinan Karakadıoğlu
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hastanede yatan hastalarda genişlemiş spektrumlu beta laktamaz (GSBL) pozitif escherichia coli ve klebsiella SPP.'ye bağlı idrar yolu enfeksiyonlarında risk faktörleri ve moleküler tiplendirme

Amaç: Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi'nde yatarak tedavi gören, Escherichia coli ve Klebsiella türlerine bağlı ÜSE'si olan hastaların, GSBL (+) olma özelliğine göre yaş, cinsiyet, altta yatan hastalıklar gibi çeşitli risk faktörleri açısından karşılaştırılması ve izole edilen GSBL (+) kökenlerde moleküler tür tayininin yapılmasıdır. Yöntem: Mart 2013 ile Kasım 2014 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi'nde yatan 18 yaş üstü ve gebe olmayan hastaların idrar kültüründe Escherichia coli ve Klebsiella türleri saptananlar çalışmaya alındı. GSBL (+) üremesi olan 100 hasta deney grubu, GSBL (-) üremesi olan hastalar kontrol grubu olarak ayrıldı. Hastalara önceden oluşturduğumuz anket uygulandı. Anket sonuçlarına göre deney grubu ile kontrol grubunun verileri SPSS 15 paket programı kullanılarak değerlendirildi. GSBL (+) Esherichia coli ve Klebsiella spp üreme olan plaklardan stok besiyerine ekim yapıldı. Örnekler buzdolabında +4°C'de saklandı. 100 örnek toplandıktan sonra stok besiyerinden EMB agara ekim yapılarak örnekler çoğaltıldı. Plaklarda üreyen suşlardan PCR ile GSBL tiplendirmesi yapıldı. Bulgular: GSBL (+) ve GSBL(-) her iki grupta da en çok hasta dahiliye kliniğindeydi. Hastaların yaş ortalaması GSBL (+) grupta 65, GSBL(-) grupta ise 63'dü. İki grupta da ÜSE etkeni çok büyük oranda E.coli olarak saptandı. GSBL üretimi için, nefrostomi, sık tekrarlayan İYE öyküsü, üriner operasyon öyküsü, üriner sitem anomalisi (her iki grupta en sık anomali nörojenik mesane), üriner sistemde yabancı cisim, son altı ay içinde antibiyotik kullanımı ve geçirilmiş İYE öyküsü risk faktörleri olarak saptandı. İki grupta da en sık klinik bulgu dizüri, fizik muayene bulgusu ise ateş yüksekliğiydi. Laboratuar bulgusu olarak kreatinin yüksekliği GSBL üreten grup lehine anlamlıydı. PCR ile yapılan tiplendirmede en sık CTX- M tipine, onunda alt tipi olarak en çok CTX- M- 15 tipine rastlandı. Sonuç: GSBL üreten mikroorganizmaların dünya çapında yayılımını önlemek ve alacağımız kontrol tedbirlerini belirlemek için kısa sürede ciddi çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Üriner sistem enfeksiyonu, GSBL, PCR, Escherichia coli, Klebsiella spp

Beta laktamazlarEscherichia coliHastaneye yatırma+4
Gülçin Oltulu
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 hastalarında galektin-3, IL-1, IL-6 ve TNF-Alfa'nın hastalık prognozu ve mortalite üzerine etkisi

Amaç: Koronavirüs hastalığı 2019 (COVID-19) pnömoniye neden olması, akut solunum sıkıntısı sendromu (ARDS) ve çoklu organ yetmezliğine ilerlemesi hatta ölümle sonuçlanması nedeniyle önemli bir morbidite ve mortalite sebebidir. Hastalarda klinik bozulma olmadan prognoz ve mortaliteyi öngörebilmemizi sağlayan biyobelirteçlere ihtiyaç vardır. Bu çalışmada galektin-3 (Gal-3), interlökin-1 (IL-1), interlökin-6 (IL-6), tümör nekrozis faktör-alfa (TNF-α) düzeyleri ile COVID-19 hastalarının prognoz ve mortalitesi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı tarafından takip edilen 32'si ayaktan, 37'si yatırılarak izlenen toplam 69 COVID-19 hastası ve 19 sağlıklı kontrol dahil edildi. Hastaların kliniğe ilk başvurusunda alınan serum örneğinde Gal-3, IL-1, IL-6, TNF-α düzeyleri çalışıldı. Çalışmaya dahil edilen COVID-19 hastalarında demografik veriler, risk faktörleri, eşlik eden hastalıklar, başvuru anındaki şikayetler ve vital bulgular, laboratuvar değerleri, toraks BT bulguları, tedavi protokolleri ve progresleri kaydedildi. Veriler IBM SPSS Statistics Versiyon 20.0 paket programı ile analiz edildi. Bulgular: Hastaların 47'si (%53,4) erkek, toplam yaş ortalaması 52,0±16,6(19-92) idi. Hasta ve sağlıklı kontrol grupları karşılaştırıldığında hasta grupta Gal-3, IL-6, TNF-α anlamlı olarak yüksek; ayaktan ve yatırılarak izelenen hasta grupları karşılaştırıldığında yatırılarak izlenen hasta grubunda IL-6 ve TNF-α anlamlı olarak daha yüksek, Gal-3 daha düşük bulundu. Hastalık şiddetini belirlemek için yapılan alt grup analizinde kritik COVID-19'da şiddetli COVID-19'a göre daha yüksek Gal-3 ve IL-6 seviyeleri bulundu. Mortaliteyi öngörebilmek için yapılan analizlerde yatırılarak izlenen hastalarda Gal-3 ve IL-6; tüm hastalarda ise IL-6 ve TNF-α tanısal doğruluğa sahip bulundu. Sonuç: COVID-19 hastalarında tedavide gecikme artan mortalite ile ilişkilidir. Çalışmamızın sonuçları tüm COVID-19 hastalarında IL-6 ve TNF-α düzeylerinin hastanede yatış kararının verilmesinde ve mortalitenin belirlenmesinde; yatırılarak izlenen hastalarda ise Gal-3 ve IL-6 düzeylerinin hastalık şiddetinin ve mortalitesinin belirlenmesinde kullanılabileceğini gösterdi. Anahtar kelimeler: COVID-19, Galektin-3, IL-1, IL-6, TNF-alfa

COVID 19Galektin-3Korona virüs enfeksiyonları+6
Merve Sancıoğlu Demir
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yoğun bakımlarda el yıkamaya uyumun mizaç karakter envanteri sonuçlarıyla karşılaştırılması

Epidemiyolojik araştırma sonuçlarına göre, hastane enfeksiyonlarında büyük oranda "el yıkama" uyumu yetersiz sağlık personeli sorumludur. El yıkama gereksinimi, özellikle yoğun bakım gibi yüksek riskli ünitelerde daha fazladır. Çünkü buradaki hastalar virulan veya multipl direçli mikroorganizmalar ile daha fazla kolonize veya infektedir.Uyumun arttırılmasını amaçlayan güncel çalışmalarda el hijyenine uyumu engelleyen olası faktörler arasında el yıkama lavabolarına ulaşımın zor olması, yetersiz zaman, cilt irritasyonu, problemin görmezlikten gelinmesi ve kişisel tercih veya alışkanlıklar sayılabilir. Bunun yanında personel azlığı ve birim veya hastane yöneticilerinin el hijyenine verdiği değer de uyum oranlarıyla ilişkili bulunmuştur. El hijyenine uyumun ancak erişkin davranış değişikliği ile sağlanacak olabilmesi fiziksel şartların iyileştirilmesi, eğitim ve kontrollerin belirli bir derecede yeterli olmasına neden olmaktadır. En düşük uyum erkek cinsiyette ve hekimlerde görülmektedir. Bu durum personelin mizaç davranış özellikleri ile açıklanabilmektedir. Kişilik özelliklerini ölçmede günümüzde psikiyatrik yayınlarda en güvenilir yöntem olan "mizaç ve karakter envanteri", türk toplumuna uyarlanmış, cloninger'in modeline göre kişilik değerlendirmesi sağlayan hem psikiyatrik hasta gruplarında hem de sağlıklı toplumda uygulanabilen kendini değerlendirme ölçeğidir. Bu tez çalışmasında, temmuz-aralık 2014 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hafsa Sultan Hastanesi yoğun bakımlarında hizmet veren ve metoda uygun sayıda el yıkama kontrolü verisi bulunan personel dahil edilmiştir. Enfeksiyon kontrol komitesi gözlem kayıtları arasından; TC Sağlık Bakanlığı'nın önerdiği gözlemciler için rehber formatına uygun her bir personele ait en az 50 temas kaydı uygunluk açısından değerlendirilmiştir ve uyum yüzdelik olarak ifade edilmiştir. Çalışmanın içeriği personellere anlatıldıktan sonra katılmayı kabul eden ve onayı alınan personele, 240 sorudan oluşan mizaç karakter envanteri ve sosyodemografik verilerden oluşan kısa anket formunu verilerek doldurmayı kabul eden sağlık personelinin sonuçları veritabanına işlenmiştir. Verilere temel fraksiyonel analizlerin ardından kategorik ve sürekli değişkenler için uygun tek değişkenli analizler ve risk analizi uygulanmıştır. Bu çalışmada en az 50 temas kaydına ulaşılan 60 personel çalışmaya katılmayı kabul etmiştir. Toplam el yıkamaya uyum %30'du. Yaşları ortalama 31,2±7,5 olan personelin %63,3'ü (n=38)'i kadındı. Görev dağılımları sıklık sırasına göre hemşire, temizlik personeli ve doktordu (sırasıyla %56,7 %33,3 %10). Ortalama yoğun bakım görev süreleri 54,6 ±31 aydı. Genç yaşta, istatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte el yıkama oranı artmaktaydı. Kadın cinsiyet ve hemşirelerde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde el yıkama uyumu yüksek bulundu. Ölçekte değerlendirilen, dört mizaç boyutu (yenilik arayışı, zarardan kaçınma, ödül bağımlılığı ve sebat etme) ve yetişkinlikte olgunlaştıkları ve üç karakter boyutunda (kendini yönetme, iş birliği yapma ve kendini aşma) yaş, cinsiyet ve görevde anlamlı farklılıklar gözlenmedi. El yıkamaya uyumda da mizaç ve karakter özellikleri benzer dağılımdaydı. Yabancılardan çekinme altbaşlığında çekingen bireylerde el yıkamaya uyum daha iyi olarak bulundu. Ayrıca karakter özelliklerinde akılcı/maddeci bireylerde el yıkamaya uyum manevi kabullenmesi yüksek bireylerden daha iyi olarak bulundu. Ancak her iki parametrenin istatistiksel incelemesinde de anlamlı bir fark gözlenmedi. Sonuç olarak el yıkamaya uyumun arttırılması bir erişkin davranış değişikliği sorunudur. Erişkin davranışını etkileyen mizaç ve karakter özelliklerinin belirlenmesinin el yıkamaya uyumun arttırılması çalışmalarında yol gösterici olacağına inanmaktayız.

El yıkamaHijyenMizaç+2
Vural Çetin
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel hayvan modelinde candida tropicalis peritonitinin tedavisinde kaspofungin ve amfoterisin b etkinliğin karşılaştırılması

Son 30 yıldır kandida türlerine bağlı invaziv fungal enfeksiyonlarda diğer sağlık bakımı ile ilişkili enfeksiyonlarda da olduğu gibi belirgin artış gözlenmektedir. Bu epidemiyolojik gelişmede cerrahi girişim sayısı, santral venöz kateter ve geniş spektrumlu antibiyotik kullanımındaki artışın da önemli rolü vardır. Fungal peritonitler daha nadir olmakla beraber ciddi bir intraabdominal enfeksiyondur. Özellikle cerrahi yoğun bakımlarda ve hemodiyaliz hastalarında daha sık gözlenen fungal peritonitlerde birçok merkezde en sık tespit edilen etken Candida albicans'tır (C. albicans); fakat son yıllarda invaziv işlem sayısındaki artış ve sağlık bakımı ile ilşkili enfeksiyonların artması nedeni ile Candida tropicalis (C.tropicalis), Candida glabrata, Candida parapsilosis ve Candida krusei gibi albikans dışı kandida türlerinin de görülme sıklığında artış mevcuttur. Lipozomal amfoterisin B ve kaspofungin azol direnci olan/olmayan ve C. albicans ve albikans dışı suşlara bağlı invaziv kandida enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılmaktadır. Bu çalışmada C.tropicalis'e bağlı deneysel peritonit modeli oluşturulmuştur. Toplam 56 farenin 8 gruba ayrılması sonrasında enfekte doz kontrol grupları hariç diğer farelere intraperitoneal yolla uygulanmış; ve tedavisinde lipozomal amfoterisin B ve kaspofunginin üç farklı dozu uygulanmıştır. SDA'ya doku(dalak) ve peritondan yapılan ekimlerde C.tropicalis üreme miktarı ve sağkalım değerlendirilmiştir. Sonuç olarak deneysel C.tropicalis peritoniti modelinde, sağaltımda kullanılan lipozomal amfoterisin B ile kaspofunginin etkinliği arasında literatür verileri ile uyumlu olarak istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Fakat non-albikan kandida türlerinin neden olduğu invaziv kandida enfeksiyonları ile ilgili daha geniş serili deneysel ve klinik çalışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır

Amfoterisin BAntifungal ajanlarCandida tropicalis+3
Melis Güngör Demirci
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnsan immünyetmezlik virüsü ile yaşayan bireylerde kronik inflamasyon belirteci olan klotho'nun diğer inflamasyon biyobelirteçleri ile karşılaştırılması

Amaç: HIV/AIDS hastalarında HIV'e özgü seyir gösteren kronik bir viral enfeksiyon ve bunun neden olduğu bir takım patolojik süreçler yer almaktadır. Viral rezervuarlar, latentlik ve disbiyosiz ile birlikte kronik enflamatuvar bir ortam gelişmektedir. Bu ortam sürekli sitokin salınımı ile birlikte immün aktivasyon, immün disregülasyon ve immün yaşlanmaya neden olmaktadır. Tüm bu immünolojik olaylar sistemik birçok yolağı etkilemekte, AIDS ve AIDS dışı komorbiditelerin temelini oluşturmaktadır. Klotho protein yaşlanma karşıtı bir protein olarak bilinir ve Fibroblast growth factor 23 (FGF23) sinyal mekanizmasında bir kofaktördür. Son yıllarda yapılan birçok çalışmada ateroskleroz, vasküler kalsifikasyon, diyabet ve kronik böbrek hastalığı (KBH) dahil olmak üzere yaşlanmayla ilişkili birçok hastalığın inflamatuar sürecinde yer aldığı gösterilmiştir. Bu çalışmada Klotho proteininin HIV/AIDS hastalarında kronik enflamasyon sürecinden etkilenip etkilenmediğinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı tarafından poliklinik şartlarında takip edilen 84 HIV ile enfekte hasta ve kontrol grubu olarak 100 HIV negatif birey dahil edildi. Çalışma kriterlerine uygun hasta ve kontrol grubunun demografik verileri, kronik hastalıkları ve vücut kitle indeksleri kaydedildi. Ek olarak HIV ile enfekte hastaların CD4+, CD8+ T lenfosit sayıları, CD4/CD8 oranları ve HIV RNA düzeyleri kaydedilerek; nötrofil/lenfosit oranları ve platelet/lenfosit oranları hesaplandı. Her iki gruptan serum örnekleri alınarak serum Klotho, IFABP ve hs-CRP düzeyleri çalışıldı. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics Versiyon 20.0 paket programı kullanıldı. Tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi 0.05 olarak alındı. Bulgular: Çalışmaya katılan tüm bireylerin yaş ortalaması 41,11±11,74(18-73) olarak hesaplandı ve bu bireylerin 147'si (%79,9) erkek, 37'si (%20,1) kadındı. Hasta ve kontrol grupları yaş ve cinsiyet açısından benzer özellikteydi. Serum Klotho düzeyleri istatistiksel anlamlı olarak hasta grubunda daha düşük bulunurken (p<0,001), serum IFABP düzeyleri hasta grubunda anlamlı yüksek bulunmuştur (p<0,001). Serum hs-CRP düzeyi için iki grup arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p=0,843). Serum Klotho düzeyleri ve IFABP düzeyleri arasında anlamlı ters korelasyon saptanmıştır (r==-0,468, p<0,001). Ek olarak HIV ile enfekte hastalarda Klotho düzeyi ile hastaların tanı anındaki CD8+ T lenfosit sayısı ile negatif (r=-0,241, p=0,037), CD4/CD8 oranı ile pozitif (r=0,230, p=0,047) anlamlı korelasyonu saptanmıştır. HIV pozitif hasta grubunda güncel değerler ile hesaplanan trombosit/lenfosit oranı ile serum Klotho düzeyi arasında anlamlı pozitif ilişki bulunmuştur (r=0,355, p=0,001). Sonuç: Çalışmamızda, HIV ile yaşayan bireylerde serum Klotho düzeylerinin etkilendiği gösterilmiştir. IFABP ile Klotho serum düzeyleri arasındaki ters korelasyon ile tanı anındaki CD8+ T lenfosit sayısı ve CD4/CD8 oranı ile ilişkisinin saptanması, Klotho proteinin HIV'deki kronik inflamasyon, immünaktivasyon ve immündisregülasyonda rol alabileceği sonucunu güçlendirmiştir. Klotho proteininin yeni bir biyobelirteç olarak HIV ile yaşayan bireylerde kullanılmaya başlanması ise tarama, tedavi ve koruyucu sağlık hizmetleri alanında faydalı olabileceği düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: HIV/AIDS, klotho, IFABP, hs-CRP, inflamasyon

AIDSBiyobelirteçlerC reaktif protein+5
Merve Üstüner Doğan
Çukurova University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 hastalarının takibinde hastalık şiddeti ile dolaşımdaki T ve B lenfosit alt gruplarının ilişkisinin multiparametrik immünfenotiplendirme aracılı belirlenmesi

Amaç: Bu çalışmada SARS-CoV-2 PCR pozitifliği ile COVID-19 enfeksiyonu tespit edilen erişkin hastalarda tanı sırasında ve izlemde T ve B hücre alt tiplerinde akım sitometri ile saptanan değişiklikleri ve hastalık şiddeti ile ilişkisini irdelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışma Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalında prospektif olarak yapıldı. Çalışmaya etik kurul onayı ve katılımcıların yazılı onam belgeleri alındıktan sonra 1.10.2021-9.9.2022 tarihleri arasında 18 yaş üzeri COVID-19 tanısı alan hastalar dahil edildi. Tanı konulmuş hastalardan başvuru sırasındaki klinik özelliklerine göre hastalık şiddeti için DSÖ'nün COVID-19 için şiddet tanımlarına esasen hafif, şiddetli ve kritik olarak sınıflandırıldı ve takip durumuna göre ayaktan, serviste takip edilen ve YBÜ'de takip edilen olmakla 3 grupa ayrıldı. Her gruba 30 hasta alındı. Ayaktan takip edilen hastalarda tanı günü ve takibinde 7.günde, serviste yatan hastalardan hastaneye yattığı ilk gün ve takibinin 5-10. gününde veya taburculuk gününde, YBÜ'de yatan hastalardan hastaneye yattığı ilk gün ve takibinin 7-14. gününde veya servise çıktığı gün veya taburculuk gününde kan örnekleri alındı. Alınan örneklerden önce tam kan sayımı ve daha sonra akım sitometri çalışmaları yapıldı. Her hasta grubu için akım sitometri ile 20 hücre tipi çalışıldı. Çalışmamızda akım sitometri kullanılmak üzere T lenfositlerin alt gruplarının belirlemek için CD3, CD4, CD8 gibi sık kullanılan T lenfosit belirteçleri ve timustan yeni çıkmış hücreleri, naif T hücreleri, santral hafıza hücreleri, efektör hafıza hücreleri gibi alt grupların tayini için CCR7, CD45RA, CD62L, CD31 gibi belirteçleri kullanıldı. B lenfositler için ise CD19 ile beraber transisyonel hücreler, naif hücreler, hafıza hücreleri, sınıf değiştirmiş hücreler, plazmablast hücreleri gibi alt grupların tayini için CD21, CD24, CD27, CD38, IgM gibi belirteçler kullanıldı. Yapılan analizlerde CD45/SSC (Side scatter channel) nokta grafiğinde tüm lökositler üzerinden lenfositler kapılanarak lenfosit yüzdesi ve sayısı; T hücreler için lenfositler üzerinden CD3/SSC grafiğinden CD3+ hücreler seçilerek T lenfosit yüzde ve sayısı; B lenfositler için lenfositler üzerinde CD19/SSC grafiğinden CD19+ hücreler seçilerek B lenfosit yüzde ve sayısı belirlendi. Daha sonraki aşamada ise T ve B lenfositleri için ayrı akım sitometri çalışmaları yapıldı. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) 25.0 paket programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya COVID-19 tanılı 90 hasta dahil edildi. Hastaların yaş ortalamaları 56,7±17,9 (minimum:18, maksimum: 95) yıl iken, 46 (% 51,1)'sı erkek, 44 (% 48,9)'u kadın idi. Sigara kullanımı hastaların 15 (% 16,7)'inde tespit edildi. 21 (% 23,3)'ü eski kullanıcı idi. Hastalardan 66 (% 73,3)'sında komorbidite tespit edildi. En sık gözlenen komorbidite sırasıyla 33 (% 50)'ünde HT, 22 (% 33,3)'sinde DM, 22 (% 33,3)'sinde kalp hastalığı, 17 (% 25,8)'sinde malignite, 8 (% 12,1)'inde KOAH-astım, 7 (% 10,6)'sinde böbrek hastalığı, 6 (% 9,1)'sında immünsüpresyon (aktif kemoterapi alan hasta, nötropenik hasta), 5 (% 7,6)'inde otoimmünite, 1 (% 1,5)'inde kronik karaciğer hastalığı, 13 (% 19,7)'ünde ise diğer komorbidite bulgularına rastlanıldı. DSÖ skalasına göre hastalardan 39 (% 43,3)'unda hafif, 33 (% 36,7)'ünde şiddetli, 18 (% 20,0)'inde ise kritik hastalık saptandı. Kritik hastalık oranı erkeklerde (% 26,1; n:12), kadınlara (% 13,6; n:6) göre daha yüksek iken; şiddetli hastalık oranı ise kadın (% 21,1; n:47,7) hastalarda, erkek (% 26,1; n:12) hastalara göre daha yüksek olduğu gözlenmesine karşın aradaki fark istatistiksel açıdan anlamlı bulunmadı. Cinsiyete göre sağkalım ve ölüm ilişkisinin sonuç bulgularına bakıldığında hastalardan 72 (% 80)'sinde şifa bulgularına rastlanırken, 18 (% 20)'sinde eksitus varlığı tespit edildi. Kadın ve erkek oranında eksitus bulgularının ise benzer olduğu tespit edildi. DSÖ skalasına göre şiddetli olmayan hastalarda komorbidite oranı daha düşük bulundu. Başvuru ve takip anında naif B hücre oranları YBÜ'de takip edilen hastalarda daha düşük saptandı. IgM+ hafıza B hücreleri ise ayaktan takip edilenlerde, servis ve YBÜ'de takip edilenlere göre anlamlı derecede daha düşük tespit edildi. Ayaktan takip edilen hastaların CD4+ santral, hafıza B hücre ve plazmablast oranlarında zamanla yükselme; sadece IgD+ hafıza B hücreleri ve naif B hücre oranlarında ise zamanla anlamlı azalma tespit edildi. Serviste takip edilen hastalarda CD4+ santral, CD4+efektor ve sınıf değiştirmiş hafıza B hücre oranlarında zamanla artış, sadece IgM+ hafıza B hücre oranlarında ise zamanla azalma tespit edildi. YBÜ'de takip edilen hastalarda CD4 yenigöçeden, CD4+efektor, transisyonel ve sınıf değiştirmiş hafıza B hücre oranlarında zamanla yükselme; sadece IgM+ hafıza B hücreleri ve plazmablast oranlarında ise zamanla azalma tespit edildi. Sonuç: Çok çeşitli çalışmalar, T ve B hücre yanıtlarının SARS-CoV-2'ye karşı bağışıklık korumasının kritik bir bileşeni olduğunu göstermiştir. Çalışmamızda T ve B hücre alt popülasyonlarında ayaktan, servis ve YBÜ olmakla her 3 grupta anlamlı farklılıklar tespit edildi. Çalışmamız SARS-CoV-2'nin normal adaptif bağışıklık tepkisini indükleyebileceğini göstermektedir. Toplu olarak, bu veriler, hastalık şiddetinin bir fonksiyonu olarak T hücresi yanıtlarındaki potansiyel varyasyonlara ışık tutmaktadır; bu, immünopatolojinin hastalıktaki potansiyel rolünü anlamanın yanı sıra aşı tasarımını ve değerlendirmesini bilgilendirmek için anahtar bir konu olduğunu ve benzer çalışmalar olmasına rağmen T ve B lenfositlerin zamansal değişikliklerine dair kısıtlı çalışmalar olmasından dolayı literatüre katkı sağlayacağını düşünmekteyiz.

B lenfositleriCOVID 19Fenotip+5
Ulvıyya Abıshova
Çukurova University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erişkin HIV (+) hastalarda antiretroviral tedaviye bağlılığın değerlendirilmesi

Amaç: Günümüzde son derece etkili antiretroviral tedavilerin kullanıma girmesi ile, HIV ile yaşayan insanların tedavisi kolaylaşmıştır. Hastalar, antiretroviral tedavi kombinasyonlarına optimal olarak bağlı kaldıklarında HIV enfeksiyonu, potansiyel olarak ölümcül bir durumdan yönetilebilir bir kronik hastalığa dönüşür. Antiretroviral tedaviye zayıf uyum olması durumunda; viral baskılanma hedeflenen düzeyde olmaz, istenen tedavi başarısına ulaşılamaz ve bu durum hastanın sağlığını riske atar. Tedaviye zayıf uyum belirli bir kombinasyon tedavisi rejiminde belirli bir ajana veya ajan grubuna karşı kalıcı tedavi direnci oluşturma riskini artırır. Bunun tedavi maliyetleri ve terapötik seçenekler üzerinde negatif etkileri olabilir. HIV+ hastalarda viral baskılamayı sağlamak ve sonuçları optimize etmek için, sağlık ekibinin tüm üyelerinin, uyumun önündeki potansiyel engelleri ele alması önemlidir. HIV hasatalarında viral yükün takip edilmesi, tedaviye uyumu izlemek için altın standarttır. Ancak kanda viral yük artışı tedaviye uyumdaki düşüşlerden çok sonra tespit edilebilir. Uyumun izlenmesine yönelik diğer bir yaklaşım hasta geri bildirimlerine dayanan uyum ölçekleridir. Bu çalışmada HIV pozitif hastaların antiretroviral tedaviye uyum oranlarının belirlenmesi, hastaların tedavilerine yeterli düzeyde bağlı kalmama nedenlerinin saptanması, uyum durumlarını etkileyen faktörlerin araştırılması hedeflenmiştir. Bununla beraber uyum ölçeklerinin birbirleriyle, HIV RNA ve CD4+ düzeyleri ile karşılaştırılması suretiyle klinik pratikte kullanılabilirliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı tarafından poliklinik şartlarında takip edilen 120 HIV ile enfekte hasta dahil edilmiştir. Çalışma kriterlerine uygun hastaların demografik verileri, CD4+ T lenfosit sayıları, HIV RNA düzeyleri kaydedilmiştir. Çalışmaya katılan HIV ile yaşayan bireylere Görsel analog ölçek (VAS), Morisky ilaç Uyum Ölçeği, Son 3 aylık hatırlama süresi boyunca tek maddelik ölçüm ve Yetişkin AIDS Klinik Araştırmaları Grubu uyum anketi içerisinde yer alan "En son ne zaman HIV ilacınızı almayı unuttunuz?" tek cevaplı ölçeği uygulanmıştır. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 25.0 paket programı kullanılmıştır. Tüm testlerde istatistiksel önemlilik düzeyi 0.05 olarak alınmıştır. Bulgular: Çalışmada yer alan hastaların yaş ortalamaları 39,1±11,9 yıl olarak bulunmuştur, katılımcıların 101 (% 84,2)'i erkekti. VAS'a göre hastalarımızın uyum oranı %80 olarak bulunmuştur ve VAS ile HIV RNA arasında anlamlı düzeyde korelasyon olduğu saptanmıştır, VAS ın viral yükü doğru tahmin etme oranı yüksekti (p<0,001). Morisky ilaç uyum ölçeği ile bulduğumuz uyum düzeyi oranları ile VAS arasında anlamlı ilişki gözlenmiştir, ancak HIV RNA ile arasında korelasyon saptanmamıştır. En son hatırlanan ilaç almayı unutma zamanı ölçüm sorusunun hem VAS ile hem de HIV RNA ile korelasyon gösterdiği saptanmıştır. ART uyum ölçeklerinin hiçbiri CD4 sayıları ile anlamlı düzeyde ilişkili görülmemiştir. VAS ölçeğine göre düşük uyumlu hasta grubunda tek tablet rejimi kullanma oranı daha yüksek bulunmuştur. En sık uyum göstermeme nedenleri 'İlaç almayı unuttum, Evden uzaktaydım- ilaç yanımda değildi ve Haplar bitti' olarak saptanmıştır. VAS ölçeği HIV RNA 50 altı ve 50 üstü grupları arasındaki tanısal performansı RocCurve testi ile incelenmiştir. VAS kesme değeri <80 olarak saptanmıştır. % 69,23 duyarlılık, % 85,98 özgüllük ile hastanın pozitif viral yüke sahip olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışmamızda HIV ile yaşayan bireylerin uyum oranları, uyumu etkileyen faktörler ve uyum göstermeme nedenleri dünyadaki veriler ile benzer düzeylerde bulunmuştur. VAS ölçeğinin HIV+ hastaların ART uyum takibinde kullanılabileceğini düşünüyoruz. Kronik hastalıklarda tedaviye uyum takibinde yaygın kullanılan Morisky ilaç uyum ölçeği, çalışmamızda kullandığımız versiyonuyla HIV hastalarının takibinde beklenen faydayı sağlamamıştır. En son hatırlanan ilaç almayı unutma zamanını sorgulayan ölçüm yönteminde yakın zamanda ilaç almamış olmak uyumzuslukla ilişkili bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: HIV/AIDS, ART Uyumu, VAS

AIDSAntiretroviral ajanlarAğrı+5
Selim Genç
Çukurova University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Öğrencilerde metisilin dirençli staphylococcus aureus araştırılması

VII. SUMMARYThis surveillance was conducted in order to investigate the carriageratio of community-acquired methicillin-resistant Staphylococcus aureus (CA-MRSA), which is informed to be growing in numbers in our region. The studyincluded 2015 students, 1012 whom were from high school and 1003 ofwhom were from primary schools. Nasal MRSA carriage prevalance, variousrisk factors and antibiotic sensitivity were investigated. Standart methodswere used to determine the isolated strains microbiologically and antibioticsensitivity.No MRSA carriage could be found with any of the students who tookpart in our study. Methicillin sensitive S. aureus colonization was found to be14.7 %, 93.3 %of these isolated strains were resistant to penicillin and 14.2% were resistant to erythromycin. S.aureus carriage was found to be moresiginificant between the primary school students. No significant relation couldbe found between the nasal carriage and the risk factors questioned for CA-MRSA.In conclusion, traditional treatment methods are still thought to be safefor the empirically treatment of community-acquired S.aureus suspiciousinfections. Even if CA-MRSA infections seems not to be a serious threat inour region at present, it is essential to carry out prevalance study within thevarious parts of the community.

Atalay Özgüven
Manisa Celal Bayar University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

SARS-CoV2 enfeksiyonu nedeniyle izlenen hastaların long-COVİD-19 sendromu açısından değerlendirilmesi

Amaç: Koronavirüs hastalığı 2019 (COVID-19), SARS-CoV-2'nin neden olduğu ve interstisyel pnömoni ve akut solunum sıkıntısı sendromu (ARDS) gibi esas olarak solunum sistemini etkileyen bulaşıcı bir hastalıktır. COVID-19 pandemisi sürecinde hastalığın akut fazı hakkında birçok çalışma yapılmasına rağmen orta ve uzun vadeli sonuçlar hakkında az veri mevcuttur. Diğer virülan koronavirüs salgınlarından kurtulanlarda tanımlanan post akut viral sendromlara benzer şekilde, akut COVID-19'dan sonra kalıcı ve uzun süreli etkilere dair artan raporlar vardır. Bizim bu çalışmadaki amacımız COVID-19 ile enfekte olan kişilerin, akut enfeksiyondan 4 hafta sonra 1., 3., 6. ve 12. aya kadar devam eden semptomları belirleyip veri toplamak ve kullandığımız PCFS fonksiyonel kısıtlılık ölçeği ve short form 36 (SF-36) yaşam kalitesi ölçeği ile fonksiyonel kısıtlılık varlığını belirlemek ve COVID 19 enfeksiyonun yaşam kalitesi üzerine etkilerini tespit etmektir. Gereç-Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı tarafından izlenen nazofaringeal sürüntü örneklerinde polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) testi ile COVID-19 test sonucu pozitif olan ve hastalığının üzerinden 4 hafta geçmiş, 67'si ayaktan, 47'si serviste, 17' si yoğun bakımda yatarak takip edilen toplam 131 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil ettiğimiz hastaların yaş, cinsiyet, komorbid hastalıkları, COVID-19 tanı tarihi, başlangıç semptomları, aldıkları tedaviler, takipte gelişen enfeksiyon durumları kaydedildi. Hastaların başlangıç, 1.ay, 3.ay, 6. ay ve 12 aydaki semptomları sorgulandı ve "post covid işlevsel durum ölçeklendirilmesi" kullanılarak hastaların fonksiyonel durumu belirlenerek kaydedildi. Aynı zamanda karşılaştırmaya olanak sağlaması için covid öncesi işlevsel durum ölçümü de kaydedildi. Bununla birlikte "SF-36 yaşam kalitesi anketi" kullanılarak covid sonrası dönemdeki yaşam kaliteleri de ölçeklendirildi. Bulgular: Hastaların 71 (% 54,2) erkek olmak üzere, yaş ortalaması 43,7±15,3 (Med: 45, Min: 18, Maks: 83) yıl idi. Ayaktan tedavi hastaların 67 (% 51,1)'inde tespit edildi. Hastalardan 47 (% 35,9)'ünde servis yatışı, 17 (% 13)'sinin ise yoğun bakıma yatışının uygun olduğu gözlendi. Hastaların 1-3-6-12. aylarda en sık görülen long covid semptomu efor sırasında çabuk yorulma idi. Yoğun bakımda tedavi gören hasta grubunda daha fazla long covid semptom geliştiği gözlendi. Ayrıca yoğun bakımda ve serviste tedavi gören hastaların ayakta tedavi gören hastalara göre yaşam kalitesi, fonksiyonel durumlarının daha kötü etkilendiği belirledik. Sonuç: Yaptığımız çalışma da COVID-19 enfeksiyonunu servis ve yoğun bakımda geçiren olgularda, COVID-19 enfeksiyonunu ayaktan geçiren olgulara göre; daha fazla Long COVID geliştiği, ayrıca yoğun bakımda ve serviste tedavi gören hastaların ayakta tedavi gören hastalara göre yaşam kalitesi, fonksiyonel durumlarının daha kötü etkilendiği gözlemlenmiştir Anahtar kelimeler: COVID-19, Long-COVID semptomlar, Post-COVID-19, Yaşam kalitesi

Sezin Hoşgel Sevdimbaş
Çukurova University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Manisa bölgesinde erişkin yaş grubunda difteri antikor düzeyleri

Difteri C. diphtheria'nın neden olduğu bulaşıcı ancak aşı ile önlenebilen bir enfeksiyon hastalığıdır. Özellikle çocuklarda oluşturduğu solunum yolu ve deri enfeksiyonları önemli morbidite ve mortalite nedenidir. Hastalık aşılama öncesi dönemlerde epidemiler yaparak çocuklarda yüksek oranda ölümlere ve ciddi komplikasyonlara yol açmıştır.1930'larda dünyada aşılamanın yaygınlaşmaya başlamasıyla birlikte hastalığın morbidite ve mortalitesinde belirgin düşme görülmüş ve özellikle gelişmiş toplumlarda bir sorun olmaktan çıkmıştır. Gelişmekte olan toplumlarda ise az sayıda bildirilen yıllık olgu sayılarıyla birlikte hastalık endemik olarak devam etmektedir. 1990'lı yıllarda Rusya ve eski Sovyetler Birliği'nin yeni bağımsızlık kazanan ülkelerinde gelişen ve erişkin yaş grubunu etkileyen büyük epidemi dikkatleri tekrar bu hastalığa yöneltmiştir. Yakın dönemde birçok araştırmacı toplumların bağışıklık durumunu ve erişkin aşılamasının önemini ortaya koyacak çalışmalar yapmışlardır.Manisa ilinde erişkinlerdeki difteriye karşı bağışıklık durumunu araştırdığımız çalışmamızda kişilerin %61,9'unun difteriye karşı korunduğu ve %38,1'inin hastalığa karşı duyarlı olduğu saptanmıştır. Koruyuculuk durumu ile yaş arasında anlamlı ilişki olduğu görülmüş, en yüksek koruyuculuk oranlarının 20 yaş ve altı ile 71 yaş ve üzeri grupta bulunduğu belirlenmiştir. Hastalığa karşı en duyarlı yaş grubu ise 30-50 yaş grubudur. Cinsiyetler arasında koruyuculuk açısından anlamlı bir ilişki tespit edilmemiştir.Manisa ilinde de hastalığa karşı duyarlı kişilerin erişkin yaşlara kaydığı gerçeği çalışmamızda belirlenmiş ve erişkin yaş dönemindeki difteri aşılamasının önemi bir kez daha ortaya konmuştur. 2006 yılında Sağlık Bakanlığı'nın kararıyla tetanoz aşısı yapılacak her durumda erişkin tipte difteri-tetanoz aşısının uygulanmaya başlanması bu sorunun giderilmesi açısından önemli bir adımdır.

Difteri antitoksini
Şehriban Vural
Manisa Celal Bayar University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Manisa bölgesindeki erişkin yaş grubunda tetanoz antikor düzeylerinin araştırılması

Tetanoz, günümüzde çok sık karşılaşılmayan, ancak aşı yapılmamış veya yetersiz aşılanmış kişilerde görülen mortalitesi çok yüksek bir infeksiyon hastalığıdır. Manisa ilinde tetanoz bağışıklık oranının ortaya koyulması, antitoksin düzeyinin belirlenmesi, çeşitli yaş gruplarına göre antitoksin düzeyinin değerlendirilmesi, uygulanan rapeller ile koruyuculuk düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılması ve sonuçlara göre aşılamaya yönelik uygun öneriler getirilmesi amacıyla bu çalışma planlanmıştır.Manisa ilinde yaşayan 18 yaş üstü 465'i (%54,3) kadın ve 391'i (%45,7) erkek 856 kişiye ulaşılarak, yaş, cinsiyet, eğitim durumu, alkol kullanımı, kronik hastalık varlığı, gebelik, askerlik, kaza öyküsü ve aşı anamnezleri sorgulandı. Görüşülen kişilerden toplanan serum örneklerinde EIA (IBL, Hamburg) yöntemiyle tetanoz IgG düzeyleri araştırıldı. IgG düzeyi ? 0.1 IU/ml olanlar tetanoza karşı bağışık ve <0.1 IU/ml olanlar ise duyarlı olarak değerlendirildi. İncelenen grupta tetanoz koruyuculuk oranı %86,4 olarak bulundu. Antitoksin düzeyleri 40 yaşın altında %100 iken, ilerleyen yaşla beraber koruyuculuk düzeylerinde azalma olduğu saptandı.Çalışmaya katılanların, tetanoza karşı duyarlılık oranları ile çocukluk dönemindeki aşılama durumu, kronik hastalık ve ilaç kullanımı, gebelikte aşılama durumu, kaza sonrası aşılama, aşı yapılma zamanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu görüldü (p<0.05, Fisher'in kesin ? 2 testi). Cinsiyet, öğrenim durumu, alkol kullanımı, gelir gider düzeyi, çocukluk dönemlerinin geçtiği bölge ve askerlikte aşılama durumları ile tetanoz koruyuculuğu arasında ise anlamlı bir fark bulunmadı.Sonuç olarak, tetanoz aşı ile önlenebilir bir hastalık olup, aşının koruyuculuğu yaşla birlikte azalmaktadır. Bu çalışmayla birlikte, tetanoz koruyuculuğunun 40 yaşın üzerinde belirgin olarak azalması nedeniyle, özellikle bu yaşın üzerinde ek dozlar yapılması gerekliliği ortaya konulmuştur.

TetanozTetanoz antitoksiniTetanoz toksoidi
Özge Kaya Mercan
Manisa Celal Bayar University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnterferon gama ilişkili Protein-10 (IP-10) genindeki promoter bölge polimorfizmlerinin kronik Hepatit B hastalarında Hepatit B yüzey antijen kaybı üzerine etkisi

Giriş ve Amaç: Kronik hepatit B enfeksiyonu aşı ile önlenebilir bir hastalık olmasına rağmen günümüzde hala önemli bir karaciğer hastalığıyla ilişkili morbidite ve mortalite nedeni olmaya devam etmektedir. Mevcut tedaviler ile ulaşılabilecek ideal sonlanım noktası hepatit B yüzey antijen (HBsAg) kaybıdır. HBsAg kaybının siroz, hepatosellüler karsinom (HCC) gibi komplikasyonları dolayısı ile karaciğer kaynaklı mortalite ihtimalini önemli ölçüde azalttığı gösterilmiştir. HBsAg kaybını etkileyen faktörler daha önceki hepatit B ile ilgili çalışmaların odak noktalarından biri olmuştur. Bu doğrultuda çalışmamızda HBsAg kaybı üzerine etkisi olabilecek önemli bir proinflamatuvar kemokin olan, IP-10 (CXCL10) molekülünün promoter bölge polimorfizmlerinin bakılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma 2005-2022 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji polikliniğine başvuran, 1950 kronik hepatit B hastası içinden retrospektif şekilde taranarak bulunan ve dahil edilme kriterlerine uyan HBsAg kaybı olmuş 60 hasta ile HBsAg pozitifliği devam eden 60 kontrol grubu hastası üzerinde yapılmıştır. Hastaların laboratuvar sonuçlarına hastane otomasyon sistemi üzerinden ulaşılmıştır. Daha sonrasında hastalar çağırılarak periferik kan örnekleri alınmış, IP-10 polimorfizmleri bakılması amacıyla deoksiribonükleik asit (DNA) izolasyonu yapılmış ve ilgili gen bölgesi Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR) yöntemiyle çoğaltılmıştır. Sanger sekanslama yapılmıştır. Sekanslanan IP-10 (GRCh38/hg38'e göre chr4:76,022,698-76,023,698 arasında kalan bölge) promoter, exon 1, intron 1 ve exon 2'yi içeren bölgede; GWAS veritabanı ve literatür taranarak 3 varyant belirlenmiştir. Elde edilen sekans dataları (ab1) CLC Genomic Workbench 24 programında analiz edilmiştir. Bulgular: IP-10 promoter ve exon 2 bölgelerinde c.-135C>T(rs56061981), c.85C>T(rs11548618), c.83T>G polimorfizmleri olduğu görüldü. Vaka ve kontrol grubu arasında bu 3 polimorfizmin genotip ve allel sıklıkları açısından anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). 2005-2022 yılları arasındaki HBsAg kaybı oranı % 5,33 olarak bulundu. Başlangıçtaki yaş ortalaması HBsAg kaybı olan grupta 38,1±12,0 yıl, HBsAg pozitif devam eden grupta 34,9±14,5 yıldı fakat bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,105). Vaka grubunda HBsAg kaybı yaş ortalaması 53,2±11,3 yıl idi. Bazal ve maksimum HBsAg düzeyi, maksimum hepatit B virüs (HBV) DNA düzeyi, bazal hepatit B e antijen (HBeAg) serolojisi, antiviral tedavi kullanımı bu 2 grupta birbirinden farklıydı. Bazal ve maksimum HBsAg (p<0,001), maksimum HBV DNA (p=0,002) vaka grubunda daha düşük iken, bazal HBeAg negatiflik oranı (p=0,015), antiviral kullanmama oranı (p<0,001) vaka grubunda daha yüksekti. İnterferon (IFN) ve nükleozid/nükleotid analogları (NA) kullanımı (p=0,042), sadece NA kullanımı (p<0,001), IFN ve NA kullanım süresi (p=0,011), sadece NA kullanım süresi (p=0,01) kontrol grubunda anlamlı düzeyde daha yüksekti. Bazal HBsAg nin HBsAg kaybını öngörebilecek cut-off değeri <1559 S/CO (% 77,2 AUC, % 58,33 duyarlılık, % 86,67 özgüllük, p<0,001) olarak belirlendi. Sonuç: Çalışmamızdan elde edilen sonuçlarla c.-135C>T, c.85C>T, c.83T>C polimorfizmlerinin HBsAg kaybı üzerinde etkisi olmadığını söyleyebiliriz. Bazal ve takipteki maksimum HBsAg seviyesinin düşük olmasının, takipteki maksimum HBV DNA'nın düşük olmasının, bazal HBeAg seronegatifliğinin ve antiviral tedavi kullanmamanın HBsAg kaybını öngörebileceğini öne sürebiliriz. Anahtar kelimeler: Kronik HBV enfeksiyonu, HBsAg kaybı, IP-10, CXCL10, Polimorfizm

Melek Tutku Kaçar Şahin
Çukurova University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sepsisin erken tanısında ve izleminde sTREM-1 ve prokalsitonin düzeylerinin değerlendirilmesi

Sepsis, günümüzde modern tıp alanında yapılan tanı ve tedavideki gelişmelere rağmen halen önemli morbidite ve mortalite nedenlerinden biridir. Bu nedenle tanıyı destekleyecek doğru ve hızlı sonuç veren laboratuar incelemelerine gereksinim vardır. Bu çalışma, prokalsitonin ve sTREM-1 gibi immünolojik göstergelerin, sepsis ve SIRS olgularının ayırıcı tanısındaki değerini ölçmek ve sepsisli hastaların prognozunu belirlemedeki önemini araştırmak amacıyla planlanmıştır.Prospektif olarak planlanan bu çalışmaya Haziran 2008 - Ağustos 2009 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi (CBÜ) hastanesinde yatarak tedavi gören, 18-80 yaş arası ve en az iki tane SIRS kriteri bulunan hastalar ile sepsis hastaları dahil edilmiştir. 41'i SIRS ve 33'ü sepsis tanısı alan toplam 74 hasta çalışmaya alınmıştır. SIRS hastalarından 0. ve 3. günde, sepsis hastalarından ise 0., 3., 4., 7., 14., 20. günlerde kan örnekleri alınmış ve klinik olarak SOFA skorlama sistemine göre değerlendirmeleri yapılmıştır.Bulguların istatistiksel olarak değerlendirilmesi sonucunda, hem SOFA skorlama sisteminin hem de prokalsitonin ve sTREM-1'in sepsis ve SIRS hastalarının ayırıcı tanısında anlamlı olduğu görülmüştür (p<0.05). Prokalsitonin ve sTREM-1 için kesme değerleri sırasıyla 1.63 ng/ml ve 199,72 pg/ml alındığında, her iki gösterge için duyarlılık %81,8, özgüllük ise %73,2 olarak saptanmıştır.Sepsisli hastaların prognozunu belirlemede klinik ve laboratuar göstergelerinin değeri istatistiksel olarak incelendiğinde, SOFA skorlama sisteminin en anlamlı gösterge olduğu belirlenmiştir. Prognozu kötü olan olgularda prokalsitonin düzeyleri dalgalanma gösterirken, sTREM-1 düzeylerinde progressif bir artış olduğu gözlenmiştir. Göstergelerin izlem süresi uzadıkça, duyarlılık ve özgüllük oranlarının da arttığı saptanmıştır.Sonuç olarak, hem sepsis ve SIRS ayırımında, hem de sepsisli hastaların prognozunun değelendirilmesinde prokalsitonin ve sTREM-1 düzeylerinin önemli olduğu vurgulanmıştır.Anahtar Sözcükler: Sepsis, SIRS, SOFA, sTREM-1, Prokalsitonin

KalsitoninSOFA skorlama sistemiSepsis+4
Halim Bayram
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sepsis ve septik şok tanısında ve prognozun öngörülmesinde presepsin ve pro-adrenomedullin düzeyinin değerlendirilmesi

Amaç: Sepsis geliştikten sonraki ilk saatlerde erken teşhis ve uygun yönetimin sonuçları iyileştirdiği bilinmektedir. Tanıyı destekleyecek doğru ve hızlı sonuç veren biyobelirteçler gereklidir. Sepsisin erken fark edilmesine yardımcı, sepsisin taranmasında, uygun hastalarda antibiyoterapinin kısa zamanda başlanmasında, tedavi de-eskalasyonunda, prognozu öngörmede kullanılabilecek alternatif iki biyobelirteç olan bu moleküllerin etkinliğinin ortaya konulması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Prospektif vaka-kontrol çalışması yapılmıştır, 27 Ekim 2023-23 Ağustos 2024 tarihleri arasında tarihleri arasında hastanemiz Dahiliye Yoğun Bakım Ünitesi'nde sepsis/septik şok ile takip edilen ve hastanemiz polikliniklerine enfeksiyon dışı nedenler ile başvuran hastalar dahil edilmiştir. Vaka grubunda 0., 3. ve 7. günlerde ve kontrol grubunda tek sefer ölçülen presepsin ve pro-adrenomedullin, Enzyme-Linked ImmunoSorbent Assay yöntemiyle (ELK Biotechnology-PRC) tespit edilmiştir. Bu iki belirteç diğer rutin belirteçlerle ve mortalite yönünden kıyaslanmış, teşhis ve takipteki rolü araştırılmıştır. Bulgular: Çalışmanın vaka ve kontrol gruplarına 99'ar kişi dahil edilmiştir. Yaş ortalaması 60,7±15,4 idi. %62,6'sı erkek, %37,4'ü ise kadındı. Yaş ve cinsiyet farklılığı iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0,050). İki grupta beyaz küre, lenfosit, nötrofil, hemoglobin, platelet, C-reaktif protein, eritrosit sedimentasyon hızı, kreatinin, laktat, nötrofil/lenfosit oranı, platelet/lenfosit oranı ve presepsin açısından anlamlı fark bulunmuştur (p<0,050). Presepsin için 0,701 ng/mL, platelet/lenfosit oranı için 209,3, nötrofil/lenfosit oranı için 4,95 değeri kesim noktası olarak belirlenmiştir. Vakalarda presepsin, CRP ve prokalsitonin düzeylerinin zamana bağlı değişimi istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,050). Presepsin düzeylerinin 0. gün-3. gün arası ve 3. gün-7. gün arasındaki zamana bağlı düşüşü istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,050). Presepsin ve pro-adrenomedullin düzeyleri 65 yaş sınır kabul edilerek oluşturulan iki alt grubun ayrımında, septik şok tablosunun ve 7, 14 ve 28 gün sonundaki mortalitenin ön görülmesinde istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0,050). Solid tümör varlığı ile mortalite arasında anlamlı ilişki bulunmuştur (p=0,026). SOFA, qSOFA, NEWS, MEWS, Charlson Komorbidite İndeksi araçlarının mortalite ile ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p<0,050). Kan basıncı ve Glasgow Koma Skalası ile mortalite arasında anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,005). Septik şok saptanan hastalarda (p<0,001) ve ventilatör ilişkili pnömoni saptanan hastalarda mortalite istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptanmıştır (p=0,013). Kültürlerde tespit edilen etkenler ile presepsin ve pro-adrenomedullin arasında ayrıca bakteriyemi ile mortalite arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,050). Seri ölçümlerde 3. günde nötrofil, 7. xvi günde platelet, prokalsitonin, direkt bilirubin ve pro-adrenomedullin düzeyleri, 3. ve 7. günlerde laktat ve protein düzeyleri, 0. ve 7. günlerde aspartat aminotransferaz düzeyleri, her üç noktadaki albümin düzeyleri mortaliteyi öngörmede istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,050). Mortaliteyi yeni Koronavirüs (COVID-19) hastalığı varlığının yaklaşık 13,69, septik şok varlığının yaklaşık 5,06, Charlson Komorbidite İndeksi'ndeki her bir puan yükselişin yaklaşık 1,22, potasyumdaki her bir birimlik yükselişin yaklaşık 1,85, albümindeki her bir birimlik düşüşün yaklaşık 1,11, vücut sıcaklığındaki bir °C düşüşün yaklaşık 2,4 katına çıkardığı görülmüştür (p<0,050). Gelişte trombositopeninin 7. gündeki mortaliteyi, ağır trombositopeninin 7. ve 14. gündeki mortaliteyi öngördüğü istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,050). Sonuç: Presepsin teşhiste kullanılabilir, sepsisi olmayan hastaların ekartasyonunda yetersizdir ve bu durum gereksiz antibiyoterapi başlanmasına neden olabilir. Presepsin prognoz için başka biyobelirteçler ile kullanıldığında dahi yetersizdir. Pro adrenomedullinin ilk kabulde ölçülmesi maliyet düşünüldüğünde etkin değildir. Pro adrenomedullinin sepsisteki etkinliğine dair kesin bir bulgu olmayıp, septik şok ve mortalitede ön görücü olduğunun gösterilmesi için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: sepsis, presepsin, pro-adrenomedullin, mortalite

Bakteriyel enfeksiyonlarBiyobelirteçlerİnflamatuar belirteçler
Özgün Özaydın
Çukurova University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hemodiyaliz hastalarında sen virus prevalansı

ÖZETAmaç: SEN virus (SENV) kan transfüzyonu ile bulaşan ve etiyolojisi açıklanamayan non A-E hepatitlerden sorumlu bulunmuştur. SENV genomunun filogenetik analizi, bu virusun 9 farklı genotipi (A-I) olduğunu göstermiştir. Bu genotiplerden SEN virus genotip D (SENV-D) ve SEN virus genotip H' nin (SENV-H) kan transfüzyonu sonrası gelişen hepatitler ile ilişkili olduğu belirtilmiştir. Çalışmamızda parenteral bulaş açısından riskli bir hasta grubu olan hemodiyaliz hastalarındaki SENV sıklığı ve SENV bulaşında ki olası risk faktörleri incelenmiştir.Yöntem: Manisa bölgesinde hemodiyalize giren 100 hasta (70 erkek, 30 kadın) ile kontrol grubu olarak parenteral bulaş açısından risk grubunda olmayan 100 sağlıklı kan vericisi (70 erkek, 30 kadın) çalışmaya alındı. Olgulardan alınan örnekler gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu ile SENV-D ve SENV-H varlığı açısından incelendi.Bulgular: Hasta grubunda SENV-D viremisi %28 olarak saptanırken, kontrol grubunda %12'dir. SENV-D viremisi hasta grubunda daha yüksek orandadır ve her iki grup arasındaki ilişki anlamlı bulunmuştur (p=0.038). SENV-H viremisi ise hasta grubunda %53, kontrol grubunda %58'dir ve her iki grup arasındaki fark anlamlı değildir (p=0.760). SENV-D+H ko-enfeksiyon sıklığı hasta grubunda %20, kontrol grubunda %9 olarak saptanmış ve iki grup arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=0.080). Hemodiyaliz süresi ile SENV viremisi arasında bir ilişki gözlenmemiştir (p=0.541). SENV erkeklerin %65.7'sinde, kadınların %50'sinde pozitif bulunmuş ve cinsiyetler arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0.037).Sonuç: SENV-D pozitifliği hemodiyaliz hastalarında, kontrol grubuna göre daha yüksektir ve hemodiyaliz hastalarındaki bu yükseklik, SENV-D bulaşında parenteral yolun önemini vurgulamaktadır. Her iki çalışma grubunda SENV-H prevalansının yüksek bulunması, SENV-H'nin yayılımında diğer bulaş yollarının da yer alabileceğini düşündürmektedir.Anahtar Kelimeler: SENV, SENV-D, SENV-H, Hemodiyaliz

HepatitPrevalansRenal diyaliz+1
Recep Şahin
Manisa Celal Bayar University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Kliniğinde kronik Hepatit B tedavi deneyimi

Giriş ve Amaç: Hepatit B virüsü, ciddi bir halk sağlığı sorunudur ve tedavi edilmediğinde siroz ve hepatosellüler karsinom gibi hastalıklara yol açabilir. Tedavide amaç viral yükü azaltarak hastalığın ilerlemesini önlemektir. Bu çalışmada, merkezimizde kronik hepatit B nedeniyle tedavi alan hastaların gözden geçirilerek tedavi rejimlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma, 2010–2023 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı'na başvuran, 1835 kronik hepatit B hastası içinden retrospektif şekilde taranarak bulunan ve dahil edilme kriterlerine uyan 241 hasta üzerinde yapılmıştır. Hastaların demografik verileri ve takiplerinde saptanan laboratuvar, radyolojik ve histopatolojik verileri ile aldıkları tedaviler hastane bilgi sistemi üzerinden geriye dönük olarak taranmıştır. Sonrasında 241 hasta, tedavi süreçlerine göre 5 yıl boyunca tedavisi değişmeyen ve en az 1 yıl başlangıç tedavisi aldıktan sonra tedavisi değişenler olarak iki ana gruba ayrılarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalaması 48,9±13,3 (25-84) olarak hesaplandı ve bu bireylerin 125'i (% 51,9) erkek idi. Beş yıl aynı tedaviyi alan hastalar incelendiğinde 106 (% 56,08) hastanın tenofovir disoproksil fumarat, 60 (% 31,75) hastanın entekavir tedavisi aldığı tespit edildi. Tenofovir disoproksil fumarat ve entekavir tedavileri karşılaştırıldığında; viral süpresyon, 1. yılda entekavir grubunda anlamlı olarak daha fazlaydı (p=0,023). Total kolesterol ise 1. yılda tenofovir disoproksil fumarat grubunda anlamlı olarak daha düşük saptandı (p=0,044). Uzun dönemde her iki tedavi grubunda virolojik ve biyokimyasal yanıt açısından fark yoktu (p>0,05). Tedavisi değişen hasta grubunda tenofovir disoproksil fumarat tedavisinden tenofovir alafenamid tedavisine geçilenler incelendiğinde bu hastalarda tenofovir alafenamid tedavisine geçildikten sonra 1. yılda yapılan tetkiklerde viral yük açısından iki tedavi arasında fark saptanmadı. Ancak total kolesterol ve düşük yoğunluklu lipoprotein değerleri tenofovir alafenamid kolunda anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi (p<0,05). Sonuç: Çalışmamız kronik hepatit B yönetiminde antiviral tedavilerin etkinliklerinin büyük ölçüde benzer olduğunu, ancak metabolik etkiler açısından farklılıklar gösterdiğini ortaya koymuştur. Tedavi seçiminde hastanın metabolik profilini, komorbiditesini, karaciğer hasar düzeyini dikkate alan bireyselleştirilmiş yaklaşımlar hem etkinlik hem de güvenlilik açısından en uygun sonuçları sağlayacaktır. Anahtar kelimeler: Entekavir, HBeAg, Kronik Hepatit B, Tenofovir Alefenamid, Tenofovir Disoproksil Fumarat

Merve Sabancı
Çukurova University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Düzce Üniversitesi hastanesi'ne başvuran erişkin hastalarda kızamık, kızamıkçık, kabakulak ve suçiçeği seroprevalansı

Giriş ve Amaç: Kızamık, kızamıkçık, kabakulak ve suçiçeği çocukluk çağı hastalıklarıdır. Erişkin dönemde geçirildiğinde ağır ve komplikasyonlu seyredebilir; seronegatif olanlara aşı önerilmelidir. Erişkin hastalarda kızamık, kızamıkçık, kabakulak ve suçiçeği seroprevalansının belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi'ne 1 Ocak 2018-31 Aralık 2020 arasında başvuran; kızamık, kızamıkçık, kabakulak veya suçiçeği IgG antikorlarından en az birine bakılan erişkinler dahil edilmiştir. Mükerrer başvurularda ilk tetkikleri alınmıştır. Hastalar kızamık, kızamıkçık, kabakulak ve suçiçeği olarak dört gruba ayrılmıştır. Seropozitiflik oranları, yaş, cinsiyet, başvuru birimi ve yılı, doğum yeri (ilçe, il, bölge), sağlık çalışanı veya gebe olma durumu incelenmiştir. İstatistiksel analizde p<0,05 değerler anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda 1811'i erkek (%39,6), 2762'si kadın (%60,4); 319'u sağlık personeli (%6,9), 97'si gebe (%2,1) olan 4573 hastadan 6187 tetkik istenmişti. Kabakulak seropozitifliği erkeklerde daha yüksekti (p=0,001). Kızamık, kızamıkçık, kabakulak ve suçiçeği gruplarında hasta sayısı ve seronegatiflik oranları sırasıyla; 555 (%13,2), 4553 (%4,7), 493( %28,4), 586 (%12,5) idi. Sağlık personeli ve gebelerde de en yüksek seronegatiflik kabakulakta (%20,6 ve %25) görüldü. Kızamıkçıkta yaş grubu arttıkça seropozitiflik azalmaktaydı ve 18-30 yaş arasında en yüksek orandaydı (p<0,001 ), yine de seropozitiflik her yaş grubunda %90 üzeriydi. Suçiçeği seronegatifliği Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde doğanlarda (%33,3; p=0,022), kızamıkçık seropozitif hasta sayısı Karadeniz ve Marmara Bölgesi'nde doğanlarda (n=2986, n=738) daha yüksek saptandı (p=0,020). İlçede doğanların kızamıkçık seropozitiflik oranı, ilde doğanlardan daha yüksekti (p=0,007). Sonuç: Kızamık ve suçiçeği seropozitiflik oranımızın % 90'nın altında olduğu görülürken, kabakulak seropozitifliğinin oldukça düşük olduğu görüldü. Kızamıkçık seropozitifliği yüksekti, ancak yaş ilerledikçe azalmaktaydı. Aşılanmamış veya hastalığı geçirmemiş erişkin bireylere serolojik testlerin uygulanması gerektiği, özellikle sağlık personeli gibi riskli gruplarda veya gebelik öncesi tarama yapılmasının, aşılama oranlarına olumlu etki sağlayacağı düşünülmüştür. Anahtar Sözcükler: Kızamık, kızamıkçık, kabakulak, suçiçeği, aşı, bağışıklık

AşılamaAşılarDüzce+5
Elif Çelik
Düzce University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Brucella enfeksiyonlarının tanısında kullanılan serolojik testlerin tanı değerleri

Mesih Türker
Gaziantep University
1995
00