Soğuk savaş
Bu konu başlığı altında 111 tez
Amerikan ve Rus istihbarat servislerinin kritik dönemeçleri
Bu tezin amacı, Amerikan ve Rus istihbarat servislerinin kurumsallaşmaları sürecinde karşılaştıkları meydan okumalar ile birlikte gelen kritik dönemeçleri ayrıntılı bir şekilde incelemektir. Bu tez, Amerikan ve Rus istihbarat servislerinin yapısal değişimlerinde etkili olan faktörlere odaklanmaktadır. Tezde öncelikle Amerikan ve Rus istihbarat servislerinin tarihine değinilmiş, ardından bu servislerin geçtikleri kritik dönemeçler ve bu kritik dönemeçlere neden olan etkenler ele alınmıştır. Kritik dönemeçlerin kurumsal yapılar üzerindeki etkileri incelendikten sonra, kritik dönemeçler sonrası kurumların yapısal durumları incelenmiştir. Son olarak, günümüzdeki kurumsal yapılar mercek altına alınmış ve son durumları irdelenmiştir. Bu tezde, birincil ve ikincil kaynaklardan yararlanılmıştır. Birincil kaynak olarakCIA ve eski istihbarat çalışanlarının belgeleri kullanılmıştır. Gelişmelerin kronolojik bir sıraya sahip olmasının sağladığı kolaylıkla kırılma noktalarının arasındaki neden- sonuç ilişkisi net bir şekilde ortaya koyulmuştur. Kurumların tarihlerine belirtilen kaynaklar vasıtasıyla yaklaşıldığında, istihbarat kurumlarının, ulusal güvenliği sağlama açısından tehdit önceliklerine, uluslararası sisteme ve teknolojiye duyarlı olarak yapısal değişimler yaşadıkları görülmektedir. Bununla birlikte, kurumların yapısal değişimleri ve icra tarzlarında devlet adamlarının yaklaşımlarının etkili olduğu da tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: İstihbarat, Kritik Dönemeçler, İstihbarat Teşkilatları, Soğuk Savaş, Terörizm
Soğuk savaş döneminde Türkiye'deki siyasal İslamcılık hareketinin dış politika söylemlerinin hidayet romanları üzerinden incelenmesi
Türkiye Soğuk Savaş Döneminde, resmi bir politika olarak Batı Bloku ittifakı içinde yer almıştır. Diğer taraftan ülke içindeki siyasi hareketler kendi ilke ve menfaatleri çerçevesinde iki kutuplu uluslararası sisteme dair bir dış politika söylemi geliştirmişlerdir. Önce 1946 sonrası gelişen demokratik siyasi ortam ve ardından 1960 sonrasında genişleyen sivil özgürlükler sebebiyle bu söylemler daha görünür hale gelmişlerdir. İslamcılık, Türkiye'nin en eski ve etkili siyasi hareketlerinden biridir. Batıya karşı tepkisel gelişen ama batı değerlerini eklektik olarak alan İslamcı düşünce Cumhuriyetin ilanı sonrasındaki seküler inkılap süreci ile akademik ve resmi alandan çekilmiştir. Roman edebiyat türleri içinde en siyasal olan türlerden biridir. Bir kurgu bağlamında okura siyasal mesaj vermek hem etkili hem de adli açıdan güvenli bir metottur. 196o sonrasında yazılan hidayet romanları dönemin İslamcılık düşüncesi için birer propaganda ve doktriner eğitim aracıdır. Kitle medyası işlevi gören bu romanlar okuyucuyu İslamcı ideoloji etrafında toplumsallaştırmıştır. Her siyasi propaganda metni gibi hidayet romanlarında da savunduğu ideolojinin dış politika söylemi bulunmaktadır. Bu tezde, "Soğuk Savaş Dönemi Türkiye İslamcılığının dış politika söylemi nasıldır" sorusu, hidayet romanları üzerinden yapılan söylem ve metin incelemesi metodu ile incelenmiştir. Tezin sonunda iki çok satan hidayet romanı; Minyeli Abdullah ve Oğlum Osman romanları geliştireln tez çerçevesinde incelemeye tabi tutulmuştur.
The Cold War period, propaganda war: "The movie front"
This thesis aims to analyze the ideological and cultural conflict that took place between the United States of America and the Union of Soviet Socialist Republics by focusing on the propaganda activities executed through film and cinema. In a bipolar international system, establishing a cultural and ideological hegemony is a critical element for both survival and winning the hearts and minds of the people. Main categories such as the role of intelligence services, and relationship between propaganda, culture, identity, and decision-making are analyzed with the aim of understanding the initial effect and aim of the political propaganda messages. In each category, definitions, and perspective attached to the respective concepts, and fields are analyzed to establish the connection between them and the cinema.
Soğuk Savaş Dönemi'nde jeopolitik: Türkiye ve Afganistan örnekleri
Batı'nın uluslararası sistemde üstünlüğü ele geçirmesiyle birlikte geri kalan toplumlar, Batı'da yaşanan gelişimi yakalamak için uzun süren bir mücadeleye girişmiştir. Türkiye ve Afganistan, bu doğrultuda, Batı'da başlayan dönüşümü yakalayabilmek için modernleşme deneyimi yaşamışlardır. Mustafa Kemal'in emperyalizme karşı başlattığı Millî Mücadele'nin başarıya ulaşması ve büyük bir modernleşme projesini hayata geçirmesi Afganistan'daki modernleşme hareketlerine de ilham vermiştir. Son birkaç yüzyıldır sömürgeci devletlerin tehditleriyle karşı karşıya kalan her iki ülke Soğuk Savaş Dönemi'nde Sovyet tehdidine maruz kalmışlardır. Türkiye, izlediği politikalarla Sovyet tehdidini bertaraf etmiş; Afganistan ise Sovyet işgaline maruz kalmıştır. Her iki ülkenin de önemli jeopolitik konuma sahip olması çalışma konusu olarak bu konunun seçilmesinde etkili olmuştur. Çalışmamızda önemli bir jeopolitik konuma sahip olmanın ülkelere her zaman avantaj sağlayıp sağlamadığı sorusuna cevap aranmaktadır. Jeopolitikle ilgili yapılan çalışmalarda jeopolitiğin ülkelere sunduğu fırsatlar üzerinde durulmaktadır. Ancak önemli bir jeopolitik konuma sahip olmak ülkeler için her zaman iyi bir fırsat olmayabilmektedir. Önemli bir jeopolitik konuma sahip olan Afganistan, tarih boyunca büyük güçlerin rekabetine maruz kalmış ve savaşların odağı hâline gelmiştir. 19. yüzyıldaki İngiliz-Rus rekabeti ve 20. yüzyıldaki Amerika Birleşik Devletleri (ABD) - Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) rekabeti Afganistan'ın istikrarsız olmasına sebebiyet vermiştir. Soğuk Savaş Dönemi, Türkiye'nin jeopolitiği, Afganistan'ın jeopolitiği gibi konularda ayrı ayrı çalışmalar yapılmış olsa da diğer araştırmalardan farklı olarak bu çalışmada Türkiye ve Afganistan örnekleri üzerinden jeopolitik kavramı bütüncül ve karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Çalışmanın birinci bölümünde jeopolitik kavramının kavramsal ve kuramsal çerçevesi ele alınmış ve önemli jeopolitik teoriler irdelenmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde ABD ve SSCB ekseninde gelişen Soğuk Savaş Dönemi ele alınmış ve bu dönemde kurulan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) ve Varşova Paktı gibi kuruluşlar incelenmiştir. Çalışmanın üçüncü bölümünde jeopolitik teoriler çerçevesinde Soğuk Savaş Dönemi'nde Türkiye ve Afganistan örnekleri jeopolitik, ekonomik ve siyasi faktörler üzerinden ayrı ayrı incelenmiş ve sahip oldukları jeopolitik konumlarının ülkelere sunduğu tehdit ve fırsatları değerlendirilmiştir.
Soğuk savaş başlangıcında Türkiye'ye yönelik Sovyetler Birliği tehdidi ve güvenlik politikaları
II. Dünya Savaşı boyunca Türk Dış Politikasının genel eğilimi savaşa girmeme üzerine olmuştur. Türkiye'nin bu politikası savaşın gidişatına göre değişiklikler göstermiştir. Savaşın başında tarafsız ve savaş dışı kalmayı tercih eden Türkiye, savaşın ortalarında bu politikasından ciddi derecede sapmıştır. Bu durumun en belirgin örneği İngiltere ve Fransa'ya karşı yakın davranmaya başlaması ve Üçlü İttifak Antlaşmasına imza atmasıdır. 1939 yılında savaşın başlamasıyla İngiltere, Fransa ve Rusya Türkiye'yi savaşa girmeye ikna etmek için Adana Görüşmesi ve Kazablanka Konferansı yapmalarına rağmen; Türkiye her defasında savaş dışı kalmayı başarmıştır. Savaşın sonucunun belli olmasından sonra Türkiye Müttefiklerin tarafında savaşa girmiştir. Müttefik Devletlerin Yalta Konferansında, Birleşmiş Milletler'e yalnızca 1 Mart 1945 tarihine kadar Almanya'ya savaş ilan etmiş ülkelerin katılacağını açıklamasıyla Türkiye 23 Şubat 1945'te Almanya'ya savaş ilan etmiştir ve savaşa dâhil olmuştur. İkinci Dünya Savaşı her açıdan Avrupa için bir yıkım olmuştur. Ekonomik, sosyal, siyasi buhranların dışında milyonlarca insan bu savaşta hayatını kaybetmiştir. Savaşın galipleri ABD ve SSCB, Avrupa'nın yeniden inşası için işbirliği yapmayı planlamış fakat savundukları ideolojilerin farklılığı sebebiyle bu hedefe ulaşamamışlardır. Bu tarihten itibaren dünya bu iki yeni gücün etrafında iki blok halinde şekillenmeye başlamıştır. Pek çok ülke kendisini bu iki blok arasında tercih yapmak zorunda olduğunu hissetmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye, SSCB'nin kendisinden Kars, Ardahan ve Boğazlardan üs talep etmesinden dolayı tercihini Batı Bloğu yönünde kullanmıştır. Bu sebeple Türkiye'de birçok reform yapılmıştır; çok partili siyasi hayata geçilmiş, ekonomide ve siyasette liberal eğimler hâkim konuma gelmiş ve geleneksel dış politika çizgisinden vazgeçilmiştir. Marshall Planı ve Truman Doktrini ile Türkiye artık ABD'nin müttefiki olmuş ve Demokrat Parti döneminde Kore'ye gönderilen askerler ile 1952'de NATO'ya kabul edilmiştir. NATO üyeliğinden sonra Batı'nın Türk dış politikasındaki önemi ve ağırlığı oldukça artmıştır. Türkiye'nin Batı Bloğunda yer almasının en önemli belirleyicilerden biri şüphesiz II. Dünya Savaşı yıllarından başlayarak savaş sonunda artan SSCB tehditleri olmuştur. Bu çalışma ile II. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında artan Sovyet tehditlerinin Türkiye'nin Dış Politikasına nasıl yön verdiği analiz edilecektir. Bu çalışmanın temel sorunsalı; İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyet tehditlerinin Türk Dış Politikasını nasıl etkilediğini ortaya koymaktır. Bu sorunsalı analiz ederken soracağımız soru; "Türkiye'nin savaş sonrasında Batı Bloğuna katılmasında SSCB tehditlerinin etkisi var mıdır?" olacaktır. Anahtar Kelimeler: Soğuk Savaş, Güvenlik, Sovyet Rusya, NATO.
Olası yeni soğuk savaş tehlikesi ve Şanghay işbirliği örgütü
Soğuk Savaş'ın 1990'ların başlarında gözle görülür biçimde sona ermesinin ardından dünyanın yeni bir şekle ve yeni bir düzene doğru evirildiği göze çarpmaktadır. Yeni Dünya Düzeni etkisi altına girerek Batı dünyası ve onun lider gücü statüsünde bulunun Amerika Birleşik Devletleri'nin öncülüğünde şekillenen dünya, Soğuk Savaş dönemine damgasını vurmuş olan iki kutuplu sistemden de yavaş yavaş kendini soyutlamıştır. Bu yapılanma amacına uygun olarak dünyada bir düzen ve istikrarın doğmasına zemin olarak görülse de, doğru orantılı olarak düzensizliği ve istikrarsızlığı da beraberinde getirdiği gözle görülmektedir. Soğuk Savaş'ın çirkin yüzünün açığa çıkmasıyla bilinçlenen devletler, Soğuk Savaş'ın kirli havasını dağıtmak için bir yandan uluslararası karşılıklı işbirliği ve entegrasyonlar ile bir trendin içine kapılsalar da, diğer yandan yeni tehdit algılarının ortaya çıkmasına engel olamamışlardır. Bu tez Şanghay İşbirliği Örgütü ekseninde NATO'ya karşı bir askeri evirilmenin Soğuk Savaş'a zemin hazırlayıp hazırlayamayacağı sorunsalına bir cevap verebilmek için tasarlansa da, yeni bir Soğuk Savaş'ta dünyanın neleri kaybedip neleri göze alabileceğinin de şifrelerini barındırmaktadır.Sonuç olarak dünyanın tekrardan böyle büyük bir felaketin eşiğine gelmesi kuşkusuz 2. Dünya Savaşı sonrası olduğu gibi dünya insanlığını tekrardan diken üstünde tutan, devlet politikalarını 25 sene önceki gibi kutuplaşan dünyaya göre revize eden ve askeri, ekonomik ve siyasi olarak yeni bir çıkılmaza sürüklenen bir yapıyı beraberinde getirecektir. Anahtar Kelimeler: Uluslararası Örgütler, Soğuk Savaş, Şanghay İşbirliği Örgütü, NATO, ABD, Rusya.
Sub-imperialism and the Middle East: Saudi Arabia's regional policy in the post-Cold War period
The sub-imperialism theory refers to the policies of a group of dependent capitalist states which are capable of exporting their capital outside of their borders with their relatively independent policy despite of their strong dependence to and domination by core capitalist states. The strong state structure with the support of the merchant class, super-exploitation of migrant workers, "antagonistic alliance" with USA and other developed states, and the intense motivation to expand Saudi influence in the Middle East are all evidences of a state model compatible with the essential features of sub-imperialism theory. Therefore, this thesis scrutinizes the concept of sub-imperialism in order to analyze Saudi Arabia's foreign policy in the Middle East. Regarding that the structure of global capitalism in general and the Middle East as a region in particuar have been subjected to radical changes with the demise of Soviet Union, this thesis specifically concentrates on the Post-Cold War Period. The Saudi actions during the Gulf War, the U.S. invasion of Iraq and Afghanistan, the Arab Spring and the Yemeni Civil War as well as the efforts to expand the influence of Saudi conglomerates beyond Saudi and Gulf region reveals a Saudi willingness to expand its sphere of influence more intensely after the end of the Cold War with the help of U.S. unipolarity dominating the Middle East region. Both the expansionist and cooperative attitudes of Saudi Arabia in international politics need to be explained more closely with the sub-imperialism theory's explanations about state behaviour.
Demokrat Parti Dönemi Türkiye-Irak ilişkilerinde A.B.D. etkisi (1950-1960)
Bu çalışma Demokrat Parti Dönemi'nde Türkiye'nin Irak ile kurduğu ittifak ilişkilerine, Soğuk Savaş'ın başlamasıyla hegemon güç haline gelen ABD'nin etkisini ele almak maksadıyla hazırlanmıştır. Soğuk Savaş'ın başlamasıyla Sovyetler Birliği'nin bölgede yayılmasını engellemek isteyen ABD, bölge ülkelerini yeni oluşumlar için teşvik etmiştir. Bu oluşumlardan biri olan ve kısaca Ortadoğu Savunma Sistemi olarak adlandırılan planlardan ortaya çıkan Ortadoğu Komutanlığı, Orta Doğu Savunma Organizasyonu, Kuzey Kuşağı ve Bağdat Paktı'nın kuruluş nedeni Sovyet tehdidini önlemektir. Ancak zaman içerisinde bölge ülkeleri ve küresel güçlerin çıkarları çerçevesinde yönlendirmeye çalıştığı yapılara dönüşmüşlerdir. Konunun seçilme sebebi; ABD'nin kendi oluşturduğu ve tüm planlama aşamasında yer aldığı Ortadoğu Savunma Sistemi'nin hayata geçirildiği Bağdat Paktı organizasyonuna üye olmamasının arkasında yatan nedenleri incelemektedir. Çalışmanın ana konusu iki ülke arasındaki ilişkiler üzerinde ABD'nin etkisi olduğu için Türkiye ve Irak arasındaki kültürel ve ekonomik ilişkiler tezin kapsamı dışında bırakılmıştır. Çalışmadan elde edilen bulgular ışığında Demokrat Parti Dönemi'nde Türkiye ve Irak ilişkilerinin ittifak içerisinde olma seviyesine çıkmasında ABD'nin doğrudan etkisi bulunduğu görülmektedir. Ancak aynı etki Bağdat Paktı ve iki ülkenin Orta Doğu politikasının çöküşünde de başat rol oynamıştır. ABD'nin Mısır ve Arap milliyetçiliği karşısındaki çekingen pozisyonu ve İngiltere'ye verdiği tavizler bölgedeki tüm projelerin kendi hakimiyetinden uzaklaşmasına yol açmıştır. Bu durumdan en çok etkilen iki ülke olan Türkiye ve Irak tüm çabalamalarına rağmen Bağdat Paktı'nı güçlendirememiştir. İki ülkenin tarihsel devamlılıklarından kaynaklanan Musul Sorunu, Misak-ı Milli ve Hatay'ın Türkiye'ye katılımı konularındaki görüş ayrılıkları devam etmekteydi. Ayrıca kendi aralarında Suriye'de izlenecek politika konusunda da fikir ayrılıkları bulunmaktaydı. Tüm bu problemlere İngiltere'nin Süveyş Krizi sürecindeki davranışları ve ABD'nin Bağdat Paktı'na gerekli desteği vermek yerine daha tarafsız kalma isteği eklenince ilişkiler daha karmaşık bir hal almıştır. Çalışma da ek olarak Orta Doğu'daki krizlerin Bağdat Paktı'ndan kaynaklanmadığı ve Irak'ın iç sorunlarının Bağdat Paktı'nın ilanı nedeniyle değil, Süveyş Krizi ardından daha görünür hale geldiği kanıtlanmaya çalışılmıştır. Tez içerisinde Türkiye'nin Orta Doğu'ya yeniden yönelişinin Sovyet tehdidinden farklı etkenlere sahip olduğu belirtilmiştir. Çalışmada genel olarak Türk, Amerikan ve İngiliz Arşivleri temel alınarak siyasî ve diplomatik ilişkiler karşılaştırmalı olarak ele alınmıştır. Dönem boyunca görev yapan Iraklı yöneticilerin hatıratları, Irak'ta yayınlanan gazeteler ve Arapça ikincil kaynaklardan yararlanılmıştır. Böylece bütüncül bir bakış açısı ile ABD'nin bölgesel politikasının Irak-Türkiye ilişkilerine yansıması ve yarattığı sorunlara açıklık getirmek hedeflenmiştir.
Soğuk savaş sonrası Türkiye-Azerbaycan ilişkileri: Artan işbirliğinin Dağlık Karabağ sorununa etkisi
Türkiye'nin Milli Mücadele döneminden Azerbaycan'la ilişkileri Azerbaycan Halk Cumhuriyeti'nin (AHC) bağımsızlığa kavuşturulması etrafında sürmüştür. 1918 yılında kurulan ve Osmanlı devleti ile ilişkiler kuran AHC iki yıl gibi kısa bir süre sonra Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'ne (SSCB) katılmıştır. 1990'lı yıllara kadar, uzunca bir süre SSCB'nin bir parçası olan Azerbaycan Cumhuriyeti, 1991 yılından sonra bağımsızlığını kazanmıştır ve bağımsızlığının hemen ardından Türkiye-Azerbaycan ilişkileri siyasi ve ekonomik alanda gelişmeye başlamıştır. Azerbaycan, Türkiye'nin aracılığıyla Avrupa'ya dönük bir dış politika izlerken, aynı zamanda Rusya ile ilişkilerinde dengeli bir politika yürütmeye çalışmıştır. Bu tezde Türkiye ve Azerbaycan arasında otuz yıldan beri devam eden ilişkiler siyasi, ekonomik ve askeri boyutlarıyla ele alınacaktır. İlişkilerin ekonomik boyutundan bahsedilecek olursa Türkiye açısından, Azerbaycan ile yapılan enerji ve ulaşım alanlarındaki anlaşmalar, Türkiye'nin Rusya ve İran'a olan gaz bağımlılığı azaltarak enerji arz güvenliğinin sağlanmasına katkıda bulunmuştur. Ayrıca Türkiye-Azerbaycan ekonomik ilişkilerinin Orta Asya devletlerini ve Çin'i, Türkiye ve Avrupa'ya bağlaması gibi stratejik boyutları üzerinde de durulacaktır. Diğer taraftan iki ülke arasındaki siyasi ilişkiler açısından, Dağlık Karabağ Sorunu nedeniyle siyasi bir kriz yaşayan Azerbaycan'ın, toprak bütünlüğü konusunda Türkiye'nin siyasi desteğini almasının öneminin büyük olduğu söylenebilir. Türkiye Dağlık Karabağ Sorunu'nda Azerbaycan'a askeri ve siyasi destek verirken sorunun çözümünde rol oynamıştır. İkili ilişkiler bu yönüyle Türk Dış Politikası'nın (TDP) Güney Kafkasya'yla ilgili öncelikleri çerçevesinde gelişmiş, Türkiye hem Avrupa devletlerinin hem de kendi enerji güvenliğini sağlamış ve bu bölgede kendi siyasi mevcudiyetini ortaya koymuştur. Bu çalışmanın giriş bölümünde, içerik, amaç ve araştırma sırasında izlenen yöntem belirtilmiştir. Birinci bölümde, Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin başlangıcı; Osmanlı devletinin Azerbaycan'ın bağımsızlığı için yaptığı askeri ve siyasi destek; Nahçıvan bölgesinin Türkiye-Azerbaycan ilişkilerindeki önemi ve 1991 yılında kurulan Türkiye-Azerbaycan ilişkileri incelenecektir. İkinci bölümde I. Karabağ Savaşı'nda Türkiye-Azerbaycan ilişkileri incelenecektir. Üçüncü bölümde, toprakları Güney Kafkasya bölgesinde yer alan Azerbaycan'ın koridor rolü üstlenmesinin önemi ile Türkiye-Azerbaycan enerji ve ulaşım projelerinin iki ülkeye sağladığı ekonomik faydaların yanısıra stratejik boyutu üzerinde de durulacaktır. Dördüncü bölümde, Türkiye'nin son yıllarda Güney Kafkasya'ya yönelik takip ettiği dış politikası, II. Karabağ Savaşı öncesi Türkiye-Azerbaycan ilişkilerindeki önemli gelişmeler üzerinde durulacaktır. Beşinci bölümde ise Karabağ Sorunu'nun çözümü üzerinde durulacak, II. Karabağ Savaşı'nın stratejik kazancı olan Karabağ bölgesi ve Zengezur Koridoru'nun Türkiye açısından önemi tartışılacaktır.
1947-1998 Türkiye-Suriye ilişkileri: Güvenlik sorunu bağlamında problemler ve krizler
Bu çalışmada, 1947-1998 yılları arasında Türkiye ile Suriye arasında güvenlik sorunu bağlamında yaşanan problemler ve krizler incelenerek, her iki ülkenin de birbirlerine karşı uyguladığı politika ve stratejiler ele alınmıştır. Çalışma neticesinde elde edilen bulgulara göre; 1947-1998 yılları arasında Türkiye ile Suriye arasında yaşanan "güvenlik sorunu"nun nedenlerinin çok köklü temellere dayandığını söyleyebiliriz. Suriye'nin Osmanlı Devleti'nden ayrılmasından itibaren Türkiye'ye karşı sürdürdüğü hasmane tutumu, 1946 yılında bağımsızlığını kazanmasından itibaren artarak devam etmiştir. Bunun yanı sıra Suriye'nin kendi içerisinde yaşadığı iç siyasi sorunlar, 1947 yılında başlayan Soğuk Savaş faktörü ve son olarak Hatay konusu ile sınır aşan sular meselesi de buna eklenince Suriye tarafından 1947-1998 yılları arasında Türkiye'ye karşı büyük güvenlik tehditleri yöneltilmiştir. Bunun sonucunda, uzun yıllar boyunca iki ülke arasında güvenlik sorunu bağlamında büyük problemler ve krizler yaşanmıştır. Ancak Türkiye'nin kararlı tutumu karşısında 1998 yılında Suriye, imzaladığı Adana Mutabakatı'yla bundan böyle Türkiye'ye karşı herhangi bir güvenlik tehdidi oluşturmayacağını kabul ederek imza altına almıştır. Anahtar Sözcükler Güvenlik, Soğuk Savaş, 1957 Krizi, Hatay Meselesi, Su Sorunu, PKK, 1998 Ekim Krizi.
Amerika Birleşik Devletleri arşiv belgelerinde 1958 Lübnan Krizi
Sahne olduğu birçok olay ile dünya tarihinin seyrine yön veren Ortadoğu, uluslararası sistemin merkezlerinden biri olmuştur. Türkiye için de Ortadoğu'yu hem tarihsel hem de güncel anlamda yakından takip etmek oldukça önemlidir. Bu çerçevede Ortadoğu'nun siyasi, toplumsal ve kültürel değerlerini odağa alarak bölgenin tarihini geniş bir açıdan tahlil etmek elzemdir. Yapılan tahlillerde, Soğuk Savaş'ın başından bu yana Ortadoğu'ya özel bir önem atfeden Amerika Birleşik Devletleri (ABD) faktörünü de mutlaka gözetmek gerekmektedir. Soğuk Savaş'ın giderek ısındığı 1950'lerden itibaren ABD ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) arasında önemli bir rekabet alanı haline gelen Ortadoğu'da 1958, krizler yılı olmuştur. 1955'te ABD'nin SSCB'yi çevreleme stratejisinin Ortadoğu ayağı olan Bağdat Paktı'nın kurulması ile hızlanan bölgesel gerginlikler, 1956 Süveyş ve 1957 Suriye krizleri ile giderek derinleşmiştir. Şubat 1958'de Mısır ve Suriye'nin Birleşik Arap Cumhuriyeti (BAC) çatısı altında birleşmesi, bölgedeki ideolojik kamplaşmanın Lübnan üzerinden çatışmaya dönüşmesine neden olmuştur. ABD ise bu süreçte Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA) kanalı ile bir süredir iç işlerine müdahil olduğu Lübnan'daki krizi yakından takip etmiştir. Ortadoğu'daki tüm krizleri "Sovyet etkisine" bağlayan ABD, sadık müttefiki Irak monarşisinin 14 Temmuz 1958'de kanlı bir darbe ile yıkılmasının ardından Lübnan'ı da kaybetmemek için askeri bir harekata girişmiştir. Tarihe Blue Bat Operasyonu olarak geçen bu operasyon, ABD'nin Ortadoğu topraklarına düzenlediği ilk askerî harekât olmuştur. Temmuz 1958, hem Amerikan tarihi hem de Ortadoğu tarihi açısından sembolik değerde bir milattır. Nitekim, bu tarihten sonra ABD'nin günümüze değin uzanan Ortadoğu'ya yönelik askeri müdahalelerinin arkası kesilmemiştir. Adana'da bulunan İncirlik Hava Üssü'nün ABD tarafından ilk kez kullanıldığı bu operasyon, Türk siyasi tarihi için de ayrıca önem taşımaktadır. 1958 Lübnan Krizi ve Amerikan müdahalesi, Türkiye'deki mevcut iktidar-muhalafet gerginliğine dış politika boyutunu da eklemiştir. Bu süreçte başlayan Türkiye'deki Amerikan üsleri tartışmaları, halen varlığını korumaktadır. Bu çerçevede tez çalışmasının hedefi Soğuk Savaş'ın Ortadoğu'yu etkisi altına almaya başladığı bu kritik dönemi ABD Dışişleri Bakanlığı, CIA, Birleşmiş Milletler (BM) ve Amerikan askeri belgeleri ışığında ele almaktır.
Soğuk Savaş döneminde Türkiye'nin askeri teknoloji kaynakları (1946-1990)
Bu çalışmaya konu olan Türkiye'nin askerî teknoloji kaynaklarının tarihi süreci soğuk savaş dönemine rastlayan 1946-1990 yılları arasını kapsamaktadır. Türk ordusunun bu dönem içerisinde askerî teknoloji kaynaklarında yaşanan değişim ve dönüşüm süreci, dönemin içte ve dışta meydana gelen siyasi, askerî, ekonomik olaylarına bağlı olarak ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Söz konusu çalışma, giriş ile üç bölümden meydana getirilmiştir. Giriş bölümünde, çalışmada konu edilen askerî terimler tanımlanarak konunun daha anlaşılır olması sağlanmıştır. Girişi izleyen birinci bölümde; Cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren 1960 yılına kadar geçen süreçte Türk ordusunun (Kara, Deniz, Hava ve Jandarma ordusu) genel durumu incelenmiştir. Bu bölümde yer verilen 2. Dünya Savaşı 1939-1945 yılları arasında yaşanmıştır. Türkiye, savaşan iki tarafın da baskılarına rağmen denge siyaseti ile savaş dışı kalmayı başarmıştır. 2. Dünya Savaşı, Türk ordusunun silah, araç, gereç ve teçhizatının modern olmaktan uzak olduğunu, personelinin ise modern bir harp için gerekli eğitimden yoksun olduğunu ortaya koymuştur. 1945'lerden itibaren dünya yeniden şekillenmiştir. Soğuk savaş yıllarında dünya ve Türkiye; siyasi, askerî, ekonomik, sosyal, kültürel vb. birçok anlamda değişim ve dönüşüm yaşamış ve bunun sonucu olarak Türkiye, kendisini Batı bloğunda tanımlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu'ndan beri süregelen ve Türkiye Cumhuriyeti'nde imkânlar nispetinde devam eden Türk ordusunun modernleşme, değişim ve dönüşüm süreci, 2. Dünya Savaşı sonrasında özellikle 1947 yılından sonra artmıştır. Türkiye, Truman ve Marshall'ın katkıları neticesinde sağladığı askerî yardımlar ile Türk Silahlı Kuvvetleri başta olmak üzere tüm kurumlarını Batı normlarına göre düzenlemiştir. 1950-1960 yılları arası dönemde, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yeniden yapılanmasına etki eden önemli olaylardan biri, Kore Savaşı sonunda Türkiye'nin 16 Şubat 1952 tarihinde NATO topluluğu içerisine dâhil olmasıdır. Bu süreçte, Kara Kuvvetleri'nin teşkilat ve kadrolarında yeni düzenlemeler yapılmış, bütün sınıflar çağa uygun silah ve teçhizatla donatılmıştır. Hava Kuvvetleri birlikleri jet uçakları ile teçhiz edilmiştir. ABD Deniz Yardımı Programı gereğince Türkiye'ye çeşitli tonajlarda deniz üstü, mayın tarayıcı ve denizaltılar teslim edilerek Deniz Kuvvetleri'nin gücü artırılmıştır. İkinci bölümde incelenen 1960-1974 yılları arası dönemde, 27 Mayıs 1960 Müdahalesi, Kıbrıs bunalımı ile 12 Mart 1971 Muhtırası yaşanmıştır. Bu dönemde, NATO ve ABD'den askerî yardım temin edilmesine devam edilmiş, diğer taraftan Almanya'dan 1964 yılından itibaren askerî yardım sağlanmıştır. Kara Kuvvetleri için hafif silah üretimine ağırlık verilmiştir. Deniz Kuvvetleri 1960 yılından itibaren donanmayı "Marmara Denizi Donanması"ndan "Açık Deniz Donanması"na dönüştürmeyi hedeflemiştir. Hücumbot, denizaltı ve yardımcı gemi satın alınması ile Gölcük Tersanesi'nde gemi üretimi için çalışmalar yapılmıştır. Hava Kuvvetleri için, uçak ve malzeme temin edilmesine çalışılmıştır. Dünyada meydana gelen ilerlemeler ve tehdit ortamının değişim geçirmesi sonucunda yeniden yapılanma gerekmiş ve RE-MO planı 1972 yılında uygulamaya konulmuştur. 1974-1990 yılları arasını kapsayan üçüncü bölümde incelenen Kıbrıs Barış Harekâtı ve ardından yürürlüğe konan ambargo, dış askerî yardımla gelen eski teknoloji ürünü silahların yenilenmesini ve millî bir savunma sanayinin kurulmasını gerektirmiştir. 1970'li yılllarda Kuvvet Komutanlıkları Güçlendirme Vakıfları bu hedefleri gerçekleştirmek için meydana getirilmiş ve yatırımlar başlatılmıştır. Aynı dönemde Türk ordusunun gereksinimlerinin millî kaynaklardan sağlanması maksadıyla ileri teknoloji kuruluşları (TUSAŞ, ASELSAN, HAVELSAN, ROKETSAN, ASPİLSAN ve İŞBİR ELEKTRİK SANAYİİ A.Ş. vb.) hayata geçirilmiştir. 1980'li yıllarda savunma sanayini geliştirme gayretleri ağırlık kazanmış, 1985 yılında Savunma Sanayii Müsteşarlığı (SSM) kurulmuş ve Savunma Sanayii Destekleme Fonu (SSDF) oluşturulmuştur. Diğer taraftan, 12 Eylül 1980 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri millî birliği korumak, anarşi ve terörü önlemek amacıyla yönetimi ele geçirmiş ve geçen 3 yıl içinde 1982 Anayasası yürürlüğe konmuştur. Kara Kuvvetleri'ni yeniden yapılandırmak maksadıyla, 1980 yılında başlatılan hibe türü Özel Teçhizatlandırma Yardımları yeni araç ve malzemeden oluşmaktadır. Bu kapsamda, Federal Almanya'dan alınan 232 adet Leopard 1-A3 tankı Kara Kuvvetleri envanterine girmiştir. 1980'li yıllarda, Deniz Kuvvetleri'ni geliştirmek amacıyla önemli atılımlar yapılmıştır. 1980 yılında Gölcük Tersanesi'nde yapımı tamamlanan 1000 ton ağırlığında "AY" sınıfı denizaltı, 1988 yılında bitirilerek hizmete sunulan Fatih fırkateyni, Türk donanmasının gücüne güç katmıştır. 1987-1995 yılları arasında TUSAŞ tarafından 152 adet ve ABD tarafından 8 adet olmak üzere toplam 160 adet F-16 C/D üretilerek Hava Kuvvetleri'nin kullanımına sunulmuştur.
Soğuk Savaş döneminde Türkiye'de milliyetçi muhafazakârlığın devlet anlayışı
Çalışmada, Türk sağını besleyen ana damarlardan biri olan milliyetçi muhafazakâr ideolojinin devlete bakışı incelenmektedir. Milliyetçi muhafazakâr ideolojiye mensup Mümtaz Turhan, Erol Güngör ve İbrahim Kafesoğlu gibi düşünürler üzerinden yapılan bir okuma ile bu ideolojinin "devlet tasavvuru"nun bütüncül bir şekilde ortaya konması çalışmanın temel amacını oluşturur. Söz konusu devlet tasavvuru incelenmeden önce, Türkiye'de milliyetçi muhafazakâr ideolojinin hangi siyasal-tarihsel vasatta doğduğu ve geliştiği ile bu ideolojinin temel nitelik ve dinamiklerinin açıklanması önem arz eder. Milliyetçi ve muhafazakâr ideolojilerin bir eklemlenmesi olarak ortaya çıkan Türk milliyetçi muhafazakârlığı, varlığını bir ölçüde Kemalizme borçludur. Kemalizmin "ulus- inşa" projesi ile "laiklik" anlayışı, Türkiye'de muhafazakâr ideolojinin doğmasında büyük rol oynar. Muhafazakârlığın bir türev ideolojisi olan milliyetçi muhafazakârlık da, işte bu tarihsel zeminde yeşerir. Bununla birlikte, milliyetçi muhafazakârlık, içerik bakımından eleştirdiği Kemalizmin "yöntemsel" açıdan takipçisi olur. Bu bağlamda, Kemalizmin toplum tasavvurundaki "sosyal mühendislikçi" ve "voluntarist" eğilimlere, milliyetçi muhafazakârlıkta da rastlanır. Milliyetçi muhafazakârlığın gelişiminde rol oynayan temel dış dinamik ise, Soğuk Savaş döneminde "hür dünya" bloğunda oluşan "komünizm karşıtlığı" olur. Soğuk Savaş yıllarında milliyetçi muhafazakârlığın gelişim süreci ise "Doğu-Batı Sentezi"nden "Türk-İslâm Sentezi"ne evrilen bir ideolojik serencam izler. Milliyetçi muhafazakârlığın devlet tasavvuru, iki temel başlık altında ele alınabilir: Devletin niteliği ve devletin işlevi. Devletin niteliği başlığı, Türkiye'de milliyetçi muhafazakâr ideolojinin devleti nasıl algıladığı ile ilgilidir. Milliyetçi muhafazakâr yaklaşım devleti, aşkın, paternalist bir karakterde görür; bu devlet, aynı zamanda hikmet-i hükümet mekanizmalarıyla mücehhez bir siyasal aygıtı ifade eder. Milliyetçi muhafazakârlığın söz konusu devlet algısının çözümlenmesinde, devlet/sivil toplum dikotomisi üzerinden Osmanlı'dan Cumhuriyet Türkiyesi'ne kalan tarihi mirasın yorumlanması uygun bir teorik temel sağlar. Ayrıca, Carl Schmitt'in devlet üzerine geliştirdiği yaklaşım da milliyetçi muhafazakâr muhayyiledeki devletin tahlili noktasında zengin bir kuramsal çerçeve sunar. Devletin işlevi başlığı, Türkiye'de milliyetçi muhafazakârlığın devlete nasıl roller yüklediği sorusuna cevap arar. Bu çerçevede, milliyetçi muhafazakâr entelijansiyanın "kültür", "ekonomi" ve "demokrasi" alanlarında devlete nasıl politik roller biçtiği hususu, devletin işlevi bölümünün ana temasını oluşturur. Her üç alanı da ortak bir kesişim kümesinde buluşturan temel dinamik ise milliyetçi muhafazakârlığın "devlet-merkezci" siyasal perspektifidir. Bir başka anlatımla, milliyetçi muhafazakârlık için söz konusu alanlar devlet karşısında birer "bağımlı değişkenler" olup "devlet"den bu alanlara giden bir okuma yapılması tercih edilir. Çalışmada, Türkiye'de milliyetçi muhafazakârlığın "kültür", "ekonomi" ve "demokrasi" alanlarına ilişkin görüşlerinin incelenmesi suretiyle, bir bakıma bu ideolojinin "ideal devlet"i ortaya konmaktadır. ANAHTAR KELİMELER: Milliyetçi Muhafazakârlık, Muhafazakârlık, Kemalizm, Ulus- Devlet, Soğuk Savaş, Türk-İslâm Sentezi, Aydınlar Ocağı.
The Islamization of Turkish nationalism in Cold War Turkey, 1965-1980
This thesis explores the relationship between the far-right Turkish na-tionalism and Islam between 1965, when Alparslan Türkeş entered multiparty politics, and 1980, when the coup d'état which subsequently led to the closing of his political party took place. The main question that drives this work is, how has the far–right Turkish nationalism, which included a significant, if not dominant presence of secular na-tionalists in 1965, turned into an ideology that championed the Turkish-Islamic synthesis as of 1980? The convergences, divergences and ex-changes between nationalism and Islamism are presented within an intellectual history framework. A variety of primary sources, such as nationalist political magazines, memoires, books, and election campaign materials were used. Three overarching arguments are reached by their analysis. First, Islamic themes have been increasingly abundant in nationalist ideology; a significantly Islamized nationalism, especially among the youth has come into existence as the dominant strand in far-right by 1980. Second, the Turkish-Islamic synthesis has had an un-easy nature despite nationalists' attempts to reconcile the two, causing constant tension. Third, Türkeş's approach to religion was an instru-mentalist one; the main function of Islam in his ideology was as a source of high morality, which he considered necessary for national development.
Berlin sürecinin Batı Balkanların Avrupa bütünleşmesine etkileri
Bu çalışmanın amacı Berlin Süreci'nin Batı Balkanlar ile Avrupa Birliği arasındaki bütünleşme fikrine hangi yönlerden katkı yaptığını tespit etmektedir. Bu manada çalışmanın araştırma sorusu Berlin Süreci'nin başarılı ve başarısız yanlarını ortaya koyarak, Berlin Süreci'nin bütünleşme sürecinin gelecekteki başarısına nasıl kapılar açtığına işaret etmektedir. Soğuk Savaş sona erdikten sonra Avrupa Birliği'nin bölge ülkelerinin üyelik hayallerini canlı tutmak için bir dizi yeni girişim başlatmış olduğu görülmektedir. Bu amacın bütünleşmeye dönüşebilmesi için Batı Balkan liderleriyle her yıl bir araya gelmenin ve teknik konularda işbirliğini artırmanın yolları araştırılmaya başlatılmıştır. Bu çerçevede, yapılan ilk toplantıda Batı Balkan ülkelerinin dışişleri bakanları Almanya ve İngiltere'nin girişimiyle 2014 yılında Berlin'de bir araya gelmişler ve Berlin Süreci olarak adlandırılan bu girişim oluşmuştur. Berlin Süreci, AB gündemini üç boyutta ilerletmeyi amaçlamaktadır: (1) ekonomik büyüme ve bağlanabilirlik, (2) iyi komşuluk ve bölgesel işbirliği ve (3) sivil toplum gelişimi ve insanlar arası temas. Sonuç olarak bütün bu anlatılan konulardan anlaşılacağı üzere Avrupa Birliği, Batı Balkanlarda çok uzun süredir çeşitli sebeplerle farklı politikalar izlemektedir. Gerek ülkelerin yapısal sorunu, gerekse dış politikalar ve baskılar sonucu olarak ortaya çıkan krizler nedeni ile birtakım yaptırımlar ve anlaşmalar yapılmıştır. Ancak bu süreç halihazırda tam üyelikle sonuçlanmamıştır. Çalışmada bu yetersizlik de nedenleriyle analiz edilecektir.
Soğuk Savaş Dönemi'nde Türk muhafazakarlığının batı algısı
Bu tezin amacı, Türkiye'de popülaritesi yüksek olan, milliyetçilik, İslamcılık ideolojileriyle de yakın ilişkisi nedeniyle karmaşık bir düşünce olan Türk muhafazakârlığının, Soğuk Savaş Dönemi'ndeki Batı algısını incelemektir. Bunun için ilk bölümde, Batı muhafazakârlığının doğuşu, gelişimi ve özellikleriyle birlikte incelenmiştir. İkinci bölümde, Türk muhafazakârlığının özellikleri ve Osmanlı Devleti'nden erken Cumhuriyet Dönemi'ne kadar ki gelişimine bakılmıştır. Üçüncü bölümde, Soğuk Savaş Dönemi'nde Türk muhafazakâr düşün adamlarının (Peyami Safa, Cemil Meriç, Necip Fazıl, Nurettin Topçu) Batı algısı incelenmiştir. Dördüncü bölümde ise, bu dönemde siyasette aktif olarak yer alan, muhafazakâr Türk siyaset adamlarının (Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan, Alparslan Türkeş) görüşlerine başvurulmuştur. Batı'nın tekniğine karşı olumlu tavır alan Türk muhafazakârları, Batı'nın kültürüne karşı çıkmışlar; teknik alanda Batı'dan yararlanılmasını savunurlarken; kültür alanında Batı değerlerine karşı çıkmışlardır. Bununla birlikte Soğuk Savaş Dönemi'nde komünizm ve SSCB tehdidinin etkisiyle Batı ile siyasal ve askeri ittifaklara da genelde sıcak bakmışlardır.
Soğuk Savaş dönemi sonrası Amerika Birleşik Devletleri Cumhuriyetçi başkanlarının dış politika perspektiflerinin realizm kuramı çerçevesinde değerlendirilmesi
Soğuk Savaş, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği arasındaki iki kutuplu dünya düzeninin hâkim olduğu dönemi kapsar. Soğuk Savaş döneminin 1990'lı yılların başlangıcında bitmesiyle beraber ABD'nin küresel bir hegemonya gücünü üstlendiği, tek kutuplu dünya düzenine geçiş yaşandı. Bunun en temel nedenleri; SSCB'nin dağılması ve siyasal egemenliğinin sona ermesi, yeni devletlerin kurulmasıyla beraber politik istikrarın korunması yönündeki girişimlerin artması, ABD'nin gelişmiş ülkelerle rekabet edebilecek konuma erişmesi, demokrasi geleneğini sürdürmesi ve küresel piyasa ekonomisinde rol oynamasıdır. Bu çalışma ABD'nin iki ana partisi olan Demokrat Parti ve Cumhuriyetçi Parti arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları ele almaktadır. Çalışmanın asıl amacı ise ABD'nin özellikle Soğuk Savaş sonrası uluslararası arenada benimsediği realist perspektifin Cumhuriyetçi başkanlar döneminde dış politikadaki yansımalarını açıklamaktır. Bu bağlamda, Cumhuriyetçi Parti'ye mensup başkanlardan Ronald Reagan, George H. W. Bush, George W. Bush ve Donald Trump'ın dış politika kararları incelenecektir. Çalışmada Cumhuriyetçi başkanların seçilmesinin temel sebepleri realist kurama dayandırılarak açıklanmaktadır. Tarihsel örnekler özellikle dış politikada Cumhuriyetçi başkanların Demokrat başkanlara kıyasla dış politikada daha aktif rol üstlendikleri ve daha radikal kararlar almaya meyilli olduklarını göstermiştir. Dolayısıyla çalışma ABD'nin dış politikada Cumhuriyetçi başkanlar döneminde Demokrat başkanlara kıyasla daha etkin olduğuna odaklanmaktadır. Anahtar Kelimeler: ABD, Başkanlık, Cumhuriyetçi Parti, Realizm, Soğuk Savaş.
Değişen paradigmalar doğrultusunda siber tehditlerin savunma planlamalarındaki dönüşüme etkilerinin incelenmesi
Günümüzün güvenlik ortamı, özellikle küresel boyutta bir dönüm noktası olarak kabul edilen Soğuk Savaş dönemi ile birlikte geleneksel tanımlamalarının ve çerçevesinin oldukça dışına çıkmış, farklı nitelikler kazanmıştır. Değişikliğe neden olan tehdit olguları da tamamen boyut değiştirmiş; amaçları, izlenen stratejisi, re,aksiyonları, planlama usulleri, uygulama yöntemleri, aktörleri, teknolojinin kullanımı ve coğrafi çerçevesi gibi geçmiştekilerden çok daha farklı şekillerde karşılaşılır olmuş, simetrik düzlemden çıkarak asimetrik boyutlara ulaşmıştır. Bu bağlamda; günümüzün ve geleceğe yönelik yapılacak savunma planlamalarının temelinde "belirsizlik" kavramından bahsetmek mümkündür. Uluslararası düzende yaşanan bu hızlı değişim ve dönüşüm süreci; sahip olunması gereken imkan ve kabiliyetleri başta olmak üzere barıştan itibaren sürecin tamamını etkilemeye başlamıştır. Farklı ve süratli düşünmeyi, ani ve beklenmedik durumlara, yeni tehdit türlerine süratle uyumlu olabilecek yetenekler geliştirmeyi gerektiren alışılagelenin dışındaki savunma anlayışlarıyla birlikte, paradigma değişimlerinin kaçınılmaz olmuştur. Teknolojinin ve bilişim dünyasının süratli akışı içerisinde yaşanan değişim ve gelişmeler, paradigma değişimlerine esas teşkil eden asimetrik tehdit türlerine yeni bir boyut daha eklemiştir: Siber Tehditler. Siber uzaya olan bağımlılık gün geçtikçe artmaktadır, bu yüzden siber tehditlerin çok geniş bir alanda faaliyet göstermesi ve klasik saldırılarda ne daha yıkıcı etkilere ulaşabilmesi nedeniyle, savunma planlamalarında öncelik verilmesi gerekmektedir. Belirtilen hususlar dahilinde çalışmanın amacı; savunma planlamalarındaki tarihsel süreç içerisinde meydana gelen paradigma değişimine sebep olan dönüm noktalarını ele almak suretiyle söz konusu değişikliklerin temelinde yatan ihtiyaçları açıklamak ve değişimlere ihtiyaç teşkil eden asimetrik tehdit türlerinden siber tehditleri, örnekleri ve etkileri üzerinden ele alarak, savunma planlamalarındaki yerlerini ortaya koyabilmektir. Ayrıca gerek Türkiye'nin gerekse ulaşılabilen veriler doğrultusunda örneklem olarak ele alınan diğer ülkelerin siber tehditlere yönelik; stratejilerini, planlamaya yönelik görev ve sorumluluklarını, teşkilatlanmaları çerçevesinde siber tehditlerin savunma planlama anlayışlarındaki dönüşüme etkilerine yönelik durum tespiti yapılmaya çalışılmıştır.
Demokrat Parti döneminde sinema (1950-1960)
Sinema ortaya çıktığı yıllardan itibaren tarih ile yakın bir ilişki içerisinde olmuştur. Bu ilişki ile beraber seyirci ile etkileşimde olan sinema yoğun kültürel ögeler kazanmaya başlamıştır. Ticari kaygının ötesinde olan bu kazanımlar sinema üzerinden sosyolojik gözlem yapabilmemize olanak tanımaktadır. Toplumun seyrettiği ve ilgisinin olduğu filmler günümüzde incelendiğinde yayınlandığı dönemde dikkat edilmeyen birçok farklı tarihsel, siyasi, kültürel olayların algılanış biçiminde yeni bulgular görmemize neden olmaktadır. Bu anlamda 1950'li yılların sinemasını ve dönemin kültürel hayatını disiplinlerarası bir şekilde incelemek çalışmamız açısından önem kazanmaktadır. 1950-1960 yılları kültür politikalarında yeni bir sanat anlayışının benimsendiği dönem olmuştur. Demokrat Parti'nin 1950 yılında iktidar olması ile önceki yıllardaki modernleşme aracı olarak görülen Batılılaşma ve bu düşünce ile oluşturulan politikalar ile sanat alanındaki tek seslilik, çok partili hayata geçildiğinde liberal bir ortama kavuşmuştur. Türk sineması 1950'li yıllarda ABD ile ilişkilerin gelişmesi ve artan komünizm düşmanlığından büyük ölçüde etkilenerek yeni bir döneme girmiştir. 1950'li yıllarda Türk sinemasında sağlanan maddi iyileştirmeler ile film yapımı karlı bir sektör halini aldığında önceki yıllarda görülmeyen bir şekilde film sayıları giderek artmaya başlamıştır. Türkiye'ye giren yabancı yapımlar da bu ortamı çeşitlendirmiştir. Bu bağlamda dönemin kültürel hayatına nüfuz edilerek çalışmamız için önemli görülen filmler incelenerek yorumlanmıştır.
A comprehensive approach to the post-cold war international political structure
This study takes into account the assumption that the international system is a systemic whole and the priorities certain actors of this system determined on the basis of their overall capacities and political orientations shape the international order. Therefore, the study elaborates on determining the way how the pursuit of power and interests of the states in different periods have shaped the international relations. The changing conditions of balance of power after the Second World War have brought about particular polarity formations: Best examples are the bipolarity during the Cold War, US hegemony right after the collapse of the Soviet Union and multi-polarity after 2000s. The only factor that remained unchanged during all those particular periods has been the heavy anarchic understanding that dominated the international system. Nevertheless, it can be seen that the states adopted the understanding of an international society based on international law and norms at a certain level as the precondition of coexisting. It was observed in the context of international crises that the needs-pursuits of states for power and security are significant factors in shaping both the intervention processes and the political order established after the related crises. For this reason, the post-Cold War international crises are analyzed in the context of International Authority, International Actors (states and international organizations), Force (coercion and/or persuasion) and Hegemony-Multilateralism. By this means, it is envisioned that the evaluation of the solution and intervention processes developed by the international society (major states and international organizations) for these crises will provide significant data with regard to understanding the tendencies that may develop within the system of states. Despite all the uncertainties present after the Cold War period, on the other hand, the international system has been determined to show an evolutionary dynamic during the crises experienced and it has opted for finding more institutional solutions by allowing structural transformations. Therefore, it can assertively be argued that the open system feature of the international system allows for self-renewal and thus, sustaining its systemic functions. Finally, this study, by taking into account all determinative factors before and after 2000s, will try to find an answer whether the increasing effectiveness of the major states in cooperation with the international organizations will create new trends which is expected to give an opportunity for development of Grotian style International Society within the current international system.
Cold war in the Middle East: soviet interests in the middle east and the american effect
As a geographically and geo-strategically important oil-rich region, the Middle East witnessed the interest clashes of the great powers from the early times. The Soviet Union and the United States kept their everlasting rivalry going in the Middle East during the Cold War. The Soviet, as a continuation of its centuries old interests, maintained its influence in the Middle East, while endeavouring the containment policy of United States as the most powerful rival in this regard. Both superpowers, engaged in various alliances and wars, directly or indirectly, within the framework of such concepts as ideology, arms sales, energy politics and open market. Most of the alliances in the region were formed on the basis of military and economic assistance and political support. While the Soviet Union preserved its sphere of influence by means of anti-capitalism and Arab nationalism in the region, the United States took its part as the sole guarantor of the State of Israel and an ally of oil rich pro-Western dictatorships. In this regard, the Arab-Israel wars laid the basis for this superpower interest conflicts. As a result of the political polarization, the Soviet Union supported the Arabs, and the United States remains on the side of Israel, in order to preserve and expand their influence in the region. Cold War rivalry in the Middle East came to an end with partial peace between the Arabs and Israel, witnessing the United States as the winner of the rivalry, and the dissolution of the Soviet Union in 1991. Rising from its ashes, the newly established Russian Federation, after a short period of stagnation, continued its old interests with new perspectives to become an influential power within the region and in the world, however this time facing a more proponent United States. Key Words: Cold War, USSR, USA, Middle East, power balance, bipolar world order, Arab-Israel conflict, oil reserves, arms sales
Foreign policy of the United States during the 2003 Iraq War era and its influence of the Turkish-U.S. relations
Since 1946 Turkish-U.S. Relations have been very important for the two countries, the region and the world. These relations can mainly be classified under three eras: the Cold War, post-Cold War and the post-9/11 era. During the Cold War and post-Cold War era, the relations and cooperation of the two countries was very productive. After the 9/11 attacks, the United States-Iraq War became a critical issue between the two allies. A new U.S. foreign policy was shaped after 9/11 because of the psychological effects and the pressures of the terrorist attacks combined with neoconservative thought. The new policy brought up a very different approach towards Turkish-U.S. relations. This new foreign policy program of the U.S. during the Iraq War affected U.S.?s relations with other countries. Before the Iraq War, the United States requested to use Turkey?s land in order to open a Northern Front. After long negotiations, official and unofficial talks, and the use of regular and backdoor diplomacy, on March 1st 2003 a resolution (tezkere) came before the Turkish parliament which failed to be approved. The Turkish parliament did not authorize the U.S. to use Turkish soil to open a Northern Front for the Iraq Operation. To explain why this was the situation, the pre-Iraq War period, the Iraq Operation and the post-Iraq War era will be discussed focusing on U.S. foreign policy.In this dissertation the most critical question, more than focusing on the outcomes of tezkere, are the causes and reasons which brought tezkere to a failure in the Turkish parliament. In order to understand the causes of tezkere?s failure, the new U.S. foreign policy program designed after 9/11 and its effects on U.S. foreign policy making and decision making process is analyzed. Examining the U.S. foreign policy program before, during and after the Iraq War and analyzing U.S.?s dialogues with Turkey is very important to understand the causes of tezkere?s failure and what, in turn, can enlighten the future of this relationship. Moreover, analyzing those causes is critical for the future of the Turkey-U.S. alliance.
Soğuk savaş sonrasında istihbarat örgütlerinin Orta Doğu'daki faaliyetleri: Irak sorunu örneği
Orta Doğu kavramı ilk olarak, Amerikan deniz subayı Alfred Thayer Mahan tarafından kullanılmıştır. Birinci Dünya Savaşı yıllarında İngiltere tarafından sıkça kullanılmış ve günümüze kadar değişik tanımlar yapılarak gelmiştir.Orta Doğu, batıda, Fas, Tunus, Cezayir, Libya, Somali, Etiyopya, Sudan ve Mısır'dan başlayarak doğuda Umman Körfezi'ne kadar uzanan ve Irak, Kuveyt, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman'ı içine alan, kuzeyde Türkiye Kafkasya ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri'ni kapsayan ayrıca İran Afganistan ve Pakistan'ın da dahil edildiği, güneyde ise Suudi Arabistan'dan Yemen'e uzanan Arap Yarımadasını çevreleyen ortada Suriye, Lübnan, Ürdün, İsrail ve Filistin'in yer aldığı bir coğrafya olarak tanımlanmaktadır.Petrol başta olmak üzere doğalgaz uranyum, bor mineralleri gibi yer altı kaynaklarının bu bölgede çok miktarda bulunması ve tek tanrılı dinlerin kutsal saydığı bir alan olması büyük devletlerin ilgisinin bu alanda yoğunlaşmasını beraberinde getirmiştir.Bu çalışmada; Orta Doğu olarak adlandırılan alanın maddi ve manevi özellikleri üzerinde durulmakta, bölgede faaliyet gösteren ABD, İngiltere, Türkiye, Rusya, İsrail, Filistin, Suriye, İran, Irak, Hindistan, Almanya, Fransa gibi ülkelerin Irak sorunu örnek alınarak Orta Doğu'daki istihbarat faaliyetleri savunulmaktadır. Bunu izah için Orta Doğu ve istihbarat kavramlarına açıklık getirilerek, istihbarat birimlerinin yapıları irdelenmiştir. Çalışmanın son bölümünde ise Orta Doğu'da faaliyet gösteren yerel ve büyük güçlerin istihbarat teşkilatlarının tarihsel bir çerçevede oluşum süreçleri, hedefleri ile Orta Doğu'daki faaliyetleri incelenmiştir
Soğuk Savaş'tan günümüze yükselen Hindistan ve dış politikası
Hindistan, dünyanın en geniş demokrasisi söylemi ile akademik çalışmalarda, medyada ve daha pek çok yerde çoğunlukla yükselen bir güç olarak bahsedilmektedir ve bu durum literatüre damgasını vurmuş olan bir gerçektir. Bu gerçeklik, içeriğinde uzun zaman kırılgan dengelerin hassas uyumunu barındırmış, kimi araştırmacılar, uluslararası politika analizcileri, yakın tarihi boyunca Hindistan'ın siyasi geleceğini belirsiz bir çizgide, yokluklar içerisinde süre gelen istikrarsızlıklar silsilesi olarak değerlendirmişlerdir. Gerçekten de öyle olmuştur. Hindistan uzun bir süre boyunca politik ve ekonomik krizlerle boğuşmak zorunda kalmıştır. Zamanla bu tip olumsuzluklar aşamalı bir biçimde elde edilen maddi kazanımlar sayesinde aşılmaya başlanmış, ileriye dönük pek çok olumsuz değerlendirmeler, öngörüler ekseriyetle tersine çıkmıştır.Hindistan dış politikası yıllar boyunca emsalsiz değişimlere şahitlik etmiştir. Özellikle bağımsızlığından 90'lı yıllara değin süren değişimlerin özünde Hindistan'ın evvelden süre gelmiş uyumluluk, şiddetsizlik, tarafsızlık gibi birtakım kültürel değerlerinin önemli rollere sahip olması yadsınamaz gerçeklikler olarak gösterilmektedir. Tarihi boyunca İslam' da veya Hristiyanlık'ta olduğu üzere kendini insanlığa kabul ettirmek gibi bir zorlayıcılığı, yayılmacılığı olmayan, içinde uyum ve şiddetsizlik kavramlarının özünü barındıran Budizm dininin kültürel özelliklerinin, Hindistan'ın iç-dış politika davranışları bütününe yansıması bu duruma örnek gösterilebilir.Potansiyel çatışma olasılığı içeren bir uluslararası ortam içerisinde böylesine özgün bir değer sistemine sahip oluşu, Hindistan'ın kalkınması adına doğru politikaların belirlenmesine önemli ölçüde katkı sağlamıştır. Diğer taraftan unutulmamalıdır ki uluslararası sistem kendi içinde denge ihtiva etmediği surette, ülkelerin kendi iç yapıları nispeten sağlam, istikrarlı olmadığı sürece, tek başına hiçbir politika bir ülkenin kalkınması adına tutarlı olamamaktadır. Bu bağlamda iki kutuplu güç dengesine dayalı bir uluslararası sistemde var olmanın şartları dahilinde gelişen Soğuk Savaş Dönemi politikaları, tüm uluslararası ilişkiler disiplininde ayrıca ele alınması gereken bir konuyu ifade etmektedir.