Tomography
99 theses under this subject heading
Akciğer kanserlerinde MDBT ile kantitatif first-pass perfüzyonun değerlendirilmesi
Bu çalışmada first-pass perfüzyon BT parametreleri kullanılarak, akciğer kanserlerinin histopatolojik tiplerine, lokalizasyonlarına ve solid ve nekrotik özelliklerine göre ayırtedilebilmesi amaçlanmıştır.Çalışmamız sitolojik ve/veya histopatolojik değerlendirilmeler sonucunda akciğer kanser tanısı almış 38 erkek, 6 bayan olmak üzere toplam 44 hasta üzerinde yapılmıştır. Çalışmaya daha önceden radyoterapi ve kemoterapi tedavisi almamış hastalar dahil edildi.Hastalarda öncelikle scout ve standart kontrastsız görüntüler elde edilmiştir. Elde edilen görüntülerden kitleyi içerecek şekilde kesitler belirlenmiş olup çekim işlemi perfüzyon BT protokolune uygun şekilde gerçekleştirildi. Elde olunan görüntüler Vitrea çalışma istasyonuna aktarıldıktan sonra renkli perfüzyon haritaları çıkarıldı. Kesit görüntülerdeki kitlelerin mümkün olduğunca nekrotik, kistik alanlarından kaçınılarak solid kesimlerinden 3 farklı lokalizasyonda ROI yerleştirilerek perfüzyon parametre ölçümleri yapıldı. Elde edilen BV, BF, TTP, MTT perfüzyon parametreleri kaydedildi.Çalışmamızda periferik yerleşimli akciğer kanserlerinde histopatolojik tanılarından bağımsız olarak BV, BF ve MTT değerlerinde santral yerleşimli akciğer kitlelerine göre yüksek bulunmuştur. Periferik yerleşimli akciğer kanserlerinde ortalama perfüzyon parametreleri sırasıyla BV: 9,62±2,3, BF: 60,05±15,49, MTT: 13,56±3,91 olarak ölçüldü. Santral yerleşimli akciğer kanserlerinde ise BV: 5,65±2,96, BF: 30,45± 11,25, MTT: 10,13±3,01 olarak ölçüldü. Çalışmamızda ayrıca solid akciğer kanserlerinde BV ve BF perfüzyon BT parametreleri, nekrotik akciğer kanserlerine göre daha yüksek olarak saptandı. Solid akciğer kanserlerinde ortalama BV: 7.03±3.51, BF: 40.51±18.52 ölçülmüş olup nekrotik akciğer kanserlerinde BV: 5.40±2.32 BF: 29.23±11.72 olarak ölçüldü.Çalışmamızda elde edilen veriler doğrultusunda First-pass perfüzyon BT' nin akciğer kanserlerinde tümör perfüzyonunun non invaziv olarak değerlendirilmesi, tümör anjiogenezi hakkında değerli bilgiler vermektedir. Periferik ve solid akciğer kanserlerinin, antianjiogenetik ilaçlardan, radyoterapi ve kemoterapi gibi tedavilerden santral yerleşimli ve nekrotik akciğer kanserlerine kıyasla daha fazla fayda göreceği ve tedavilerin etkinliğinin değerlendirilmesinde perfüzyon BT'nin ilerde daha fazla rol oynayacağı kanaatindeyiz.
Tegmen tympani ve mastoid kemiğin MDCT ile anatomik ve klinik değerlendirmesi
Bu çalışmada herhangi bir nedenle temporal bölge tomografisi çekilen kişilerde tegmen mastoideum ve tegmen tympani derinlikleri ile mastoid kemik kalınlığını ölçmek; cinsiyet farklılıkları; sağ ve sol taraf arasındaki farklılıklar ile ölçülen yapılar arasındaki ilişkiyi değerlendirmek; tegmen mastoideum'u, tegmen tympani'yi ve mastoid kemiği anatomik yapılarına bakarak sınıflandırıp risk gruplandırması yapmak amaçlandı. Çalışmaya yaşları 18-82 arasında değişen ve temporal bölgenin yapısını bozabilecek herhangi bir patolojisi bulunmayan 300 birey dahil edildi. Çalışmada bireylerin hem sağ hem sol os temporale'de tegmen tympani ve tegmen mastoideum derinlikleri ve mastoid kemik kalınlıkları ölçüldü. Tegmen mastoideum ve tegmen tympani'nin sağ temporal kemikte sol temporal kemiğe göre daha derin olduğu görüldü (sırasıyla p=0.025, p=0.0001). Sağ mastoid kemik kalınlığının daha ince olduğu ve sağ tegmen mastoideum'un kadınlarda daha derin bir anatomik yapıda olduğu tespit edildi ( p=0.03, p=0.033). Kadınlarda ince sağ mastoid kemik oranı % 64.67, erkeklerde ise %47.33 olarak ölçüldü, ince sağ mastoid kemik kadınlarda erkeklerden daha yüksek oranda görüldü (p=0.02). Düşük seviyede tegmen mastoideum; sol tarafta kadınlarda % 54, erkeklerde %44 oranındaydı; sol os temporale'de düşük seviyede tegmen mastoideum kadınlarda erkeklere göre daha fazla görüldü (p=0.028). Tegmen tympani sınıflandırılması incelendiğinde kadınlarda düşük seviyede tegmen tympani oranı %44.67, erkeklerde ise %32.67'idi. Düşük seviyede tegmen tympani kadınlarda erkeklere göre daha fazla görüldü (p=0.033). Sadece mastoid bölgede yapılacak cerrahiler için oluşturulan risk sınıflandırmasında sağ os temporale'de erkekler daha çok düşük riskli grupta bulunurken kadınlar daha fazla yüksek riskli gruptaydı (p=0.003). Hem mastoid hem orta kulak bölgelerinde yapılacak cerrahi girişimler için oluşturulan risk sınıflandırmasında ise sağ os temporale'de kadınların erkeklere göre orta ve yüksek riskli sınıflarda daha fazla bulunduğu görüldü (p=0.008). Ayrıca mastoid kemik kalınlığı arttıkça tegmen mastoideum ve tegmen tympani seviyesinin yükseldiği görüldü. Anahtar Kelimeler: Regio mastoidea, tegmen mastoideum, tegmen tympani.
Farklı bonding adezivlerinin termal siklus sonrası su absorpsiyon miktarına bağlı olarak lazer uygulamasında yapısal madde kayıplarının incelenmesi
Günümüzde, ortodontik tedavi ihtiyacı olan ve estetik kaygı taşıyan hastalar, metal braketler yerine seramik braketleri tercih etmektedirler. Seramik braketlerin en önemli dezavantajlarından biri braketlerin sökülmesi esnasında yaşanan zorluktur. Seramik braketlerin diş yüzeyinden daha kolay sökülebilmesi için dental lazerler kullanılmaktadır. Lazer ışınının komşu dokulara zarar vermeden hedef dokuda absorbe edilerek aniden patlama şeklinde buharlaşma gerçekleştirmesine fotoablasyon denir. Lazerle söküm işlemi braketin dişe yapışmasını sağlayan adeziv üzerindeki fotoablasyon etkisiyle gerçekleşmektedir. Seramik braketler diş yüzeyine uygulanırken farklı kompozit adezivler kullanılabilir. Bu adezivlerin yapı ve içerikleri birbirinden farklılık gösterebilir. Bu farklılıklar kimyasal ve mekanik açıdan birçok çalışmada incelenmiştir. Çalışmamızda ise, beş farklı bonding adezivinin lazere olan cevabı ve buna bağlı gerçekleşen madde kayıpları araştırılmıştır; (Transbond XT Light Cure Adesive Paste 3M Unitek), (Opal® Bond MV), (Light Bond™ Reliance Ortho Prod. Inc.), (Blugloo™ Two-Way Color Change Adhesive Ormco Corp), (Resilience® Adhesive Ortho Tecnology). Ayrıca, termal siklus uygulanmış ve uygulanmamış örneklerde adezivin ağız ortamında kalması sonucu oluşan su absorbsiyonunun etkileri değerlendirilmiştir. Adezivlerdeki madde kayıplarını incelemek için, Mikro-Bilgisayarlı Tomografi kullanılmıştır. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirilmiş, iki grup arasındaki farklar için Kruskal Wallis ve Mann Withney U testi kullanılmıştır. Madde kayıpları adeziv bonding markasına göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermiştir. Su absorbsiyonunun madde kayıpları üzerine istatistiksel olarak etkisi olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Reliance ve Opal marka adeziv örneklerin hacim farkı ve krater hacmi açısından diğer markalara göre Er:YAG lazerden istatistiksel olarak daha fazla etkilendiği sonucuna varılmıştır (p=0,007 ve p=0.043). Anahtar kelimeler: Adeziv Kompozit, Debonding, Lazer, Mikro Bilgisayarlı Tomografi, Seramik Braket, Termal Siklus Tez Başlığı: Farklı Bonding Adezivlerinin Termal Siklus Sonrası Su Absorpsiyon Miktarına Bağlı Olarak Lazer Uygulamasında Yapısal Madde Kayıplarının İncelenmesi Bu çalışma Bezmialem Vakıf Üniversitesi Bilimsel Araştırma Birimi tarafından desteklenmiştir. Proje No: 6.2015/8 Bezmialem Sağlık Bilimleri Enstitüsü
Abdominal çok kesitli bilgisayarlı tomografide saptanan venöz varyasyonlar
Amaç : Venöz varyasyonlar genel olarak asemptomatiktir. Venöz varyasyonların önceden tespiti, cerrahi ve girişimsel işlemlerde ortaya çıkabilecek olası komplikasyonların önlenmesi ve azaltılması nedeniyle önemlidir. Amacımız rutin intravenöz (İV) kontrastlı abdominal çok kesitli bilgisayarlı tomografi (ÇKBT) incelemelerinde portal ven (PV) sisteminde, vena kava inferior (İVC) ve dallarında varyasyon tiplerinin, prevalansının ve cinsiyete göre dağılımının ileri görüntü işleme teknikleri kullanarak belirlemektir.Materyal ve Metot : Çalışmamızda hastanemizde 471 hastanın rutin olarak çekilen İV kontrastlı abdominal ÇKBT tetkikleri retrospektif olarak değerlendirildi. Değerlendirmeye esas olan venöz faz görüntüleri İV kontrast madde verilmesini takiben 65.saniyede, ortalama 0,838 pitch değeri kullanılarak, 0.5 mm kolimasyon ile elde edildi. Görüntüler maksimum intensity projection, multiplanar rekonstrüksiyon ve volume rendering gibi ileri görüntü işleme yöntemleri kullanılarak değerlendirildi.Bulgular : Toplam 471 hastanın, 2'sinde (% 0,4) İVC varyasyonu, 122'sinde (% 25,9 ) hepatik ven varyasyonu, 123'ünde (% 26,1) hepatik venin İVC'ye açılım farklılığı, 162'sinde (% 34,4) renal ven varyasyonu, 138'inde (% 29,3) portal ven varyasyonu, 217 kadın hastanın 33'ünde (% 15,2) overyan venin sağ renal vene açılım anomalisi, 254 erkek hastanın 30'unda (% 11,8) testiküler venin sağ renal vene açılım anomalisi saptandı.Sonuç : Portal ven sisteminde ve inferior vena kava dallarında varyasyon prevalansı oldukça yüksektir. Rutin abdominal ÇKBT ve kullanılan ileri görüntü işleme yöntemleri bu varyasyonları iyi bir şekilde göstermektedir. Klinik önemi bulunan varyasyonları rutin ÇKBT raporlanmasında belirtilmelidir.
Kemik dansitesini saptamada dental volümetrik tomografinin etkinliği ve DEXA ile karşılaştırılması
Mevcut literatürde çene kemiklerinin dansitesinin ölçüldüğü ve bu ölçümlerin vücudun diğer kemiklerinin dansiteleri ile karşılaştırıldığı pek çok çalışma bulunmaktadır. Diş hekimliği klinik ve radyolojik uygulamalarında çene kemiklerinin kalitesi ve dansitesi ile ilgili fikir sahibi olmak tedavi planlaması ve prognoz aşamalarında son derece yararlı olacaktır.Dual enerji x-ışını absorpsiyometri (DEXA), kemik mineral yoğunluğunu yüksek hassasiyet ile ölçen, hızlı tarama olanağı sunan ve girişimsel olmayan bir tekniktir. Bu tez çalışmasında yoğun derecede bulunan kemik yapıların süperpozisyonunu minimuma indirerek 2 ve 3 boyutlu mükemmel görüntüleme olanağı sunan dental volümetrik tomografi (DVT) yönteminin kemik dansitesini belirlemedeki etkinliği incelenmiştir. WHO kriterlerine göre normal, osteopeni ve osteoporoz tanısı alan 120 postmenopozal kadın hastanın DVT görüntüleri üzerinde kemik dokuyla ilgili ölçümler yapılmış ve hastaların DEXA parametreleriyle karşılaştırılmıştır.Daha önce panoramik radyograflar üzerinde yapılan radyomorfometrik analizler ve tıbbi bilgisayarlı tomografi cihazları ile yapılan dansitometrik ölçümler birlikte kullanılarak DVT cihazının kemik dokuyla ilgili sunduğu bilgiler değerlendirilmiştir. Bu bilgiler ışığında DVT ölçüm parametrelerinden mandibular kortikal kalınlık, dental volümetrik kortikal kalınlık ve maksilla HU değerlerinin gruplar arasında anlamlı fark gösterdiği ve osteoporotik bireylerde azaldığı; maksilla HU, mandibula HU, maksilla ve mandibula data profil (intensity) değerlendirmelerinin osteoporotik bireyleri saptamada etkili olduğu ve osteoporoz grubunda maksilla ve mandibulada kemik dansitesinin azaldığı tespit edilmiştir.Kemik dansitesi ve kalitesinin saptanması konusunda daha geniş yaş aralığındaki daha fazla sayıda hastadan oluşan çalışma gruplarıyla birden fazla DVT cihazı ve yazılımı kullanılarak yeni araştırmalar yapılması ile daha kesin sonuçlara ulaşılabilecektir.Anahtar Sözcükler: Dental volümetrik tomografi, dual enerji x-ışını absorpsiyometri, kemik dansitesi, metabolik kemik hastalıkları, osteoporoz.
Pedodonti hastalarında odontojenik kistlerin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi bulgularının retrospektif olarak değerlendirilmesi
Odontojenik kistler, dişe ait yapıların epitelinden gelişmekte ve genellikle yavaş büyümektedirler. Pedodonti hastalarında kistler genel olarak daha hızlı büyümekte ve kistlerin davranışlarını öngörmek daha zor olmaktadır. Bu çalışmanın amacı; Gaziantep Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalına çeşitli dental nedenlerle başvuran pedodonti hastalarındaki odontojenik kistlerin çeşitlerini, cinsiyet ve yaş gruplarına göre dağılımlarını araştırmak, KIBT verileriyle kistlerin özelliklerini belirlemek ve daha önce elde edilen diğer bilgilerle bu verileri karşılaştırmaktır. Yaşları 7-18 arasında değişen pedodonti hastalarında 15'i kız, 27'si erkek toplam 42 odontojenik kist olgusu (radiküler, dentigeröz kist ve keratokistik odontojenik tümör) konik ışınlı bilgisayarlı tomografi verileriyle retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Odontojenik kistler; yaş, cinsiyet, anatomik yerleşim, yükseklik, genişlik, derinlik, dalgalı sınır, inferior alveolar sinirle ilişki, kortikal kemikte perforasyon ve ekspansiyon, maksiller sinüse doğru genişleme, gömülü diş ya da dişlerle ilişki, lezyon şekli, diş ya da dişlerdeki yer değişiklikleri, kök rezorpsiyonları, maksiller sinüste oluşan perforasyonlar, nazal havayolundaki daralmalar ve nazal kavitede meydana gelen rezorpsiyonlar bakımından istatistiksel olarak incelenmiştir. Erkekler (%64.3) çoğunlukta ve radiküler kistler (%54.8), dentigeröz kistlerden (%23.8) ve keratokistik odontojenik tümörlerden (%21.4) daha fazla bulunmuştur. En fazla 13-18 yaş grubunda (%71.4) görülen odontojenik kistler, maksilla anteriorda (%33.3) sıklıkla yerleşim göstermiştir. Dentigeröz kistlerin %100'ü uniloküler olup dalgalı sınır %0 bulunmuştur. Keratokistik odontojenik tümörlerde dalgalı sınır %100 ve ilgili dişlerde kök rezorpsiyonu %0 saptanmıştır. Pedodontide odontojenik kistlerin dağılımı ve özellikleri hakkında bilgi sahibi olmak, klinik ve radyolojik muayene sırasında bu lezyonların teşhis edilmesinde ve uygun tedavi planlamasının yapılmasında diş hekimlerine yardımcı olacaktır.
Truncus coeliacus ve dallarının multidedektör bt anjiografi yöntemi ile morfometrik analizi
Modern cerrahi, radyoloji ve organ nakil prosedürlerinde damarsal anomalilerin bilinmesi büyük öneme sahiptir. Bu işlemler esnasında damarsal varyasyonlar çok ciddi komplikasyonlara sebep olabilirler. Multidedektörlü bilgisayarlı tomografi damar varyasyonlarının ve normal anatomisinin yüksek doğrulukta ve detaylı değerlendirilmesinde hızlı ve noninvaziv olan üstün bir görüntüleme tekniğidir. Bu çalışmada yetişkin bireylerdeki truncus coeliacus ve dallarının multidedektörlü bilgisayarlı tomografi ile morfometrik değerlendirilmesi ve olası varyasyonların incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmada Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi'nde çeşitli sebeplerle batın bölgesine yönelik çekilen 104 bireyin görüntüleri retrospektif olarak incelendi. Yaş ortalamaları erkeklerde 62.5 ± 11.75 (n=52), bayanlarda 60 ± 10.1 (n=52) olarak tespit edildi. Morfometrik değerlendirmemizde aorta abdominalis, truncus coeliacus, arteria lienalis, arteria hepatica communis ve arteria gastrica sinistra çap ölçümleri erkeklerde bayanlara göre istatistiki açıdan anlamlı bir şekilde (p<0.05) büyük bulundu. Varyasyonların tip ve dağılımı ise şu şekilde bulundu: Hastaların 97 (%93)'sinde arteria lienalis, arteria hepatica communis ve arteria gastrica sinistra'dan oluşan normal tipteki truncus coeliacus tespit edildi. Normal tipteki truncus coeliacus'un bulunduğu hastaların 3 (%2.9)'ünde truncus coeliacus 4. bir dala sahiptir. Arteria gastrica sinistra'nın truncus coeliacus'dan ilk dal olarak ayrıldığı 33 (%31.8) vaka görülmüştür. Bunların dışında truncus gastrosplenicus 3 (%2.9), truncus hepatosplenicus 3 (%2.9) ve truncus coeliomesentericus 1 (%0.96) vaka olarak tespit edilmiştir. Sonuç olarak araştırmamızdaki veriler literatür ile uyumlu bulunmuştur. Abdominal bölgedeki damarların normal ya da varyasyon yapılarının nasıl bir dağılım gösterdiğini bilmek başarılı, sorunsuz cerrahi ve girişimsel radyoloji uygulamaları için ön koşul olarak kabul edilir. Bu yüzden klinik çalışmalar, anjiyografik yöntemler ve cerrahi müdahalelerde truncus coeliacus ve dallarının varyasyonları ile anatomisi daima göz önünde bulundurulmalıdır.
Articulatio sacroiliaca'nın 3D morfometrik analizi ve bilgisayarlı tomografi ile incelenmesi
Art. sacroiliaca'nın oldukça güçlü ve kompleks bir yapıya sahip olması, mekanik açıdan en önemli görevinin güç transferi ve meydana gelen şoku absorbe edici olduğu düşünüldüğünde, bu bölgedeki morfolojik ve dejeneratif değişikliklerin büyük oranda bel ve bacak ağrısına sebebiyet verebileceği kabul edilmektedir. Bu çalışmada art. sacroiliaca'nın morfometrik analizi, varyasyonların belirlenmesi, varyasyon gösteren eklemlerin periartiküler dokularındaki dejeneratif değişikliklerin saptanması amaçlanmıştır. Araştırma, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı polikliniğine, pelvise yönelik Bilgisayarlı Tomografi istemiyle başvuran, pelvis iskeletinde herhangi bir travma öyküsü olmayan, 18-60 (ort. 33.5) yaş aralığındaki çalışmanın amacına uygun 145 hasta görüntüsü üzerinde retrospektif olarak gerçekleştirildi. Ayrıca, çalışmaya Gaziantep Üniversitesi ve Çukurova üniversitesi Tıp Fakülteleri Anatomi Anabilim Dalı laboratuvarlarındaki pelvis iskeletine ait 91 os sacrum, ilgili ölçümler yapılmak üzere dahil edildi. İstatiksel analiz, SPSS for Windows version 22.0 paket programı kullanılarak yapılmıştır ve p< 0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Çalışmamızda 6 tip varyasyon saptanmıştır. En sık iliosakral kompleks varyasyonu saptanmıştır. ASI'nın tüm olgulardaki varyasyon görülme sıklığı % 27.9 saptandı. ASI'nın eklem aralığı aksiyel ve koronal BT kesitlerinde varyasyon görülmeyen eklemlerde 2 mm'nin üzerindeyken, varyasyon gösteren eklemlerde ise 2 mm'nin altında olduğu saptandı. ASI'nın eklem yüzeyindeki depresyon ve impresioların bireyler arasında sağ ve solda farklı değerlere sahip olduğu tespit edildi. Facies auricularis'lerin yüzey alanının erkeklerde daha büyük olduğu tespit edildi. Çalışmamızda normal popülasyondaki varyasyonların ve periartiküler dejeneratif değişikliklerin bilinmesinin, ASI'nın normal morfolojik yapısının daha iyi anlaşılması ve anatomik literatüre katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Ayrıca ASI'nın normal görünümündeki varyasyonlarının bilinmesi radyologların BT incelemelerini değerlendirmesi esnasında daha iyi yorumlaması bakımından önemlidir. Biz bu çalışmamızı son yüz yıldır doğruluğu kanıtlanan çalışmalara farklı bir bakış açısı sağlayacağını düşündüğümüzden dolayı gerçekleştirdik. Anahtar Sözcükler: Articulatio sacroiliaca, Dejeneratif değişiklikler, Os sacrum, Articulatio accessoria, Retrospektif.
Kırık enstrümanların çıkarılmasında kullanılan trefan ve ultrasonik yöntemin dentinal mikroçatlak oluşumu üzerine etkilerinin değerlendirilmesi: Mikro-CT çalışması
Kanal tedavisi esnasında kullanılan aletlerin kırılması olası bir komplikasyondur ve tedavinin başarısını etkileyebilir. Literatürde kanalda kırılan aletleri çıkarmak için farklı teknikler tanımlanmaktadır. Bu çalışmanın amacı; kırık aletlerin ultrasonik ve trefan olmak üzere iki farklı teknikle çıkarılmasının ardından mandibular molarların mezyal köklerinde oluşan dentinal çatlak miktarını mikro-CT görüntüleme yöntemiyle değerlendirmektir. Mevcut çalışmada yeni çekilmiş 70 mandibular molar insan dişi kullanılmıştır. Öncelikle dişler dekorone edilmiş ve mezyal kökleri ayrılmıştır. Boy ve kök kurvatür eğimlerinin standardize edilmesinin ardından ağız içindeki durumu simüle etmesi açısından putty ölçü materyali ile akrilik bloklara gömülmüştür. Kök kanalları step-back tekniğiyle 20 no H eğesine kadar genişletilmiştir. Mikro-CT taraması ardından kök dentininde mikroçatlak bulunan örnekler çalışmadan çıkarılmıştır. Sonrasında kökün orta üçlüsünde 25 numara paslanmaz çelik H eğesi kırılmıştır. Örnekler deney gruplarında 10, kontrol grubunda 5 örnek olacak şekilde rastgele bölünmüştür. Kırık aletler trefan ve ultrasonik sistemlerle operasyon mikroskobu altında çıkarılmıştır. Ardından örnekler mikro-CT ile yeniden taranmış ve çatlak varlığı açısından değerlendirilmiştir. Sonuç olarak trefan grupta oluşan çatlak miktarı kontrol ve ultrasonik grubuna göre anlamlı olarak farklı bulunmuştur (p<0.05).
Akut pankreatitte difüzyon ağırlıklı görüntüleme; BT ile korelasyon
Akut pankreatit, ödematöz yada nekrotizan pankreatit şeklinde geniş bir klinik spektrumda ortaya çıkabilen bir hastalıktır. Tanıda BT hala altın standard olarak kabul görmektedir ve hastalık seyri ile ilgili BTŞİ yaygın olrak kullnılmaktadır. Bu nedenle hasta yatışı sırasında ve sonrasında, yani tanıda ve takipte çok sayıda BT çekimine ihtiyaç duyulmaktadır. Akut pankreatit tanısında çoğu merkezde olduğu gibi bizim merkezimizde de pankreasa yönelik ince kesit, i.v kontrastlı BT protokolu uygulanmaktadır. Ancak BT çekimlerinin radyasyon içermesi ve radyasyonun biyolojik dokulardaki olumsuz etkileri herkes tarafından bilinmektedir. Ayrıca gerek gebelerde, gerekse kontrast madde alerjisi olan ya da kontrast madde kullanımının kontrendike olduğu olgularda BT tanıda kullanılamamaktadır. Bilinen bu klasik bilgilerin yanı sıra literatürde, i.v iyotlu kontrast maddelerin pankreas dokusunun perfüzyonunu bozarak akut pankreatitli parankimde nekroza gidişi kolaylaştırdığı yönünde çalışma ve veriler bulunmaktadır. Bu bulgular ışığında akut pankreatit tanısında alternatif bir tanı aracı gerekliliği var gibi gözükmektedir. Son zamanlarda bir çok konuda yetkinliği ve yeterliliği çalışmalara konu olmuş ve olan DAG ile akut pankreatit tanısının koyulabilirliğini araştırma konusu olara seçtik.Hasta grubu olarak akut ödematöz pankreatitli 20 hasta seçildi. Nekrotizan pankreatitli hastaları çalışma dışı bırakıldı. Klinik ve laboratuar tetkikleri ile akut pankreatitten şüphelenilerek BT çekilmiş olgulardan oluşan bu hasta grubunda, BT büyük oranda akut pankreatit tanısı koydururken, çok az bir grupta (3 kişide) BT negatif olarak saptanmıştır. Tüm hastalarda konvansiyonel MR sekanslarına ilave olarak b=800 lü DAG ile görüntüler elde ettik ve ADC haritaları ile pankreas baş-gövde-kuyruk bölümlerinden ayrı ayrı ölçümler yaptık. Pankreas patolojisi olmayan 20 olguyu da kontrol grubu seçerek, bu gruba da DAG yapıldı. Elde ettiğimiz hasta ve kontrol grubu ADC verileri istatistiki olarak karşılaştırıldı ancak anlamlı bir sonuca ulaşılamadı, dolayısıyla bu konuda herhangi bir eşik ADC değeri verememekteyiz. Bunun dışında, hasta grubunun ranson skorları, amilaz ve lipaz değerleri, konvansiyonel MR sekansları ile saptanabilirliği ve Balthazarın belirlemiş olduğu BTŞI verileri, teker teker ADC değerleri ile karşılaştırıldı ve istatistiki olarak anlamlı sonuçlara ulaşılamadı. Verilerin dağlım homojenitesinin sağlaması açısından BTŞI grade E olan 6 hastanın verileri çıkarılarak yapılan istatistiki değerlendirmede anlamlı ilişki tesbit edildi. Literatürde grade E olarak belirtilen grupta nekroz gelişiminin netlikle belirlenemediği yönünde olan bilgilerin varlığı, bu durumu açıklayıcı bir bilgi olarak düşünüldü.Literatürde akut ödematöz pankreatitli hastalarda DAG nin tanısal değerine değinen çok az çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmalarda, genelde görsel değerlendirme ile difüzyon kısıtlılığından bahsedilmektedir, herhangi bir eşik ADC değeri verilmemektedir. Geniş bir spektrum içerisinde, abdominal patolojilerde, ADC ölçümlerine yer veren bir çalışmada, akut pankreatitli 3 olguda ADC verileri belirtilmiştir. Ancak bu çalışmada da diğer literatür örneklerinde olduğu gibi, daha çok pankreas kitlelerinde difüzyon kısıtlığı ve ADC ölçümleri değerlendirilmiştir.Sonuç olark DAG dan elde edilen ADC verileri ile akut pankraetit için tanısal olabililecek herhangibir eşik değer bulunmadı. Ancak E grubu dışlanarak yapılan BTŞİ- ADC kıyaslaması anlamlı bulundu. DAG ın AP kliniğinde ilk tercih edilecek görüntüleme yöntemi olmamakla birlikte seçilmiş olgularda tanıyı ve prognozu öngörebilecek alternatif bir görüntüleme yöntemi olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Bu konuda daha geniş olgu grupları ile yapılacak çalışmalar DAG ın enfektif pankreas patalojilerinde kullanımı ile ilgili yeni bilgiler sunacaktır.
Periampuller tümörlerde batın tomografisi, dinamik manyetik rezonans görüntüleme ve endoskopik retrograd kolanjio pankreatografinin rolü
Amaç: Pankreatik ve periampuller kanserler mortalite oranları oldukça yüksek düzeylerde seyreden kanserlerdir. Bütün gastrointestinal kanserlerin %5'ini, tüm kanserlerin yaklaşık %2'sini oluştururlar. Periampuller bölge neoplazmlarının cerrahi tedavisinin uygulanabilmesi için erken tanı ve tümör rezektabilitesinin değerlendirilmesi esas teşkil etmektedir. Bu çalışmanın amacı periampuller tümörlü olgularda; Batın Tomografisi, Dinamik Manyetik Rezonans Görüntüleme ve Endoskopik Retrograd Kolanjio Pankreatografinin rolünü karşılaştırmaktır.Hastalar ve Metod: 2009-2011 yılları arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Gastroenteroloji Bilim Dalı`nda periampuller tümör ön tanısı ile izlenen ve ERCP, BT, MRG tetkikleri yapılan 20 olgu dahil edilmiştir.Bulgular: Çalışmamızda periampuller bölge tümörlerini saptamada BT'nin duyarlılığını %75, MRG'nin duyarlılığını %85, ERCP'nin duyarlılığını ise %100 olarak saptadık. ERCP'nin, BT ve MRG ile karşılaştırıldığında en büyük saptama üstünlüğünün, ampulla vateri tümörlerinde olduğu görüldü.Sonuçlar: Periampuller tümörü saptamada ERCP'nin, BT ve MRG'den; MRG'nin tespit oranının ise BT'ye göre biraz daha fazla olduğu görüldü. MRG ve BT'nin hastalık bulgularının yaygınlığı ile evrelemesinde; ERCP'nin ise safra yolu obstrüksiyon seviyesi ve nedenini belirlemede, sitolojik örnek alma ve aynı seansta terapötik yaklaşımda bulunma gibi avantajları bulunmaktadır.
Malign melanom hastalarında breslow kalınlığı ve pozitron emisyon tomografisi/bilgisayarlı tomografi (PET/BT) ile tespit edilen uzak organ metastazı arasındaki ilişkinin retrospektif analizi
Deri kanserleri dünyada en sık görülen kanser türlerinden birisidir. Malign melanom deri kanserleri arasında mortalitesi en yüksek olanıdır. Malign melanom için prognostik faktörler arasında en önemlisi patoloji raporunda belirtilen Breslow kalınlığıdır. Malign melanomda metastaz taraması için birçok görünteleme yöntemi mevcuttur. Bu yöntemlerden en önemlisi Nükleer Tıp tarafından uygulanan PET/BT'dir. Bu görüntüleme tekniği ile vücuttaki metastazların hemen hemen tamamı tespit edilebilmektedir. Biz bu çalışmamızda malign melanom hastalarında en önemli prognostik faktör olan Breslow kalınlığının PET/BT ile tespit edilen uzak metastaza etkisini göstermeyi amaçladık. Bununla beraber patoloji raporunda belirtilen Clark seviyesi, ülserasyon varlığı ve mitoz sayısınında uzak metastaza etkisini göstermek istedik. 2012-2017 yılları arasında kliniğimizde malign melanom nedeniyle tedavi olan, patoloji raporunda Breslow kalınlığı belirtilen ve PET/BT çekilen hastaları retrospektif olarak inceledi. PET/BT sonucunda uzak metastaz saptanmayan gruba göre uzak metastaz saptanan grupta Breslow kalınlığı istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p=0.025). Bu çalışmamızda Breslow kalınlığının uzak metastaza etkisini göstererek tedavi seçenekleri oldukça az olan metastatik melanomların erken teşhis ve tedavisinde önemini göstermek istedik. Ayrıca prognoz belirlemede Breslow kalınlığına göre önemini yitiren Clark evrelemesinin halen önemli ve dikkate alınmaya değer olduğunu belirledik. Anahtar Kelimeler: Malign Melanom (MM), Breslow kalınlılığı, PET/PT.
Omuz MR artrografide glenoid labrum patolojilerine eşlik eden kartilaj defektlerini saptamada VIBE sekansının tanıya katkısının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmamızda, konvansiyonel ve volümetrik manyetik rezonans artrografi (MRA) yöntemlerini bilgisayarlı tomografi artrografi (BTA) ile karşılaştırarak labrum patolojilerine eşlik eden glenoid kartilaj defektlerinin tanı ve evrelemesine olan katkılarını araştırmayı amaçladık. Materyal ve metod: Kasım 2021 – Mayıs 2022 tarihleri arasında anamnez, fizik muayene ve omuz konvansiyonel MRG bulguları ile labrum patolojisi düşünülen 79 hastaya MRA ve BTA yapıldı. BTA görüntüleri kas-iskelet radyolojisi alanında deneyimli radyolog tarafından, konvansiyonel ve T1 volümetrik MRA, iki ayrı radyolog tarafından birbirinden bağımsız olarak değerlendirilerek glenoid kartilaj defekti olup olmadığı ve var ise defektin evresi ile lokalizasyonu belirlendi. Dokuz ayrı bölgeye ayrılan glenoid kartilajda defektler evresine göre 3 gruba ayrıldı. Kartilaj defekti %50'den az (evre 1), %50'den fazla ancak kemik etkilenimi yok (evre 2) ve tam kat kartilaj defekti ile birlikte kemik etkilenimi var (evre 3) olarak kategorize edildi. Konvansiyonel ve T1 volümetrik MRA için ayrı ayrı sensitivite, spesifite, pozitif prediktif değer, negatif prediktif değer ve tanısal doğruluk oranları hesaplandı. Gözlemciler arası uyum istatistiki olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya 58'i erkek, 21'i kadın toplam 79 olgudan elde edilen konvansiyonel ve T1 volümetrik MRA incelemeleri dahil edildi. MRA yapılan tüm hastalar aynı zamanda BTA görüntülerine de sahipti. BTA artrografi referans standart olarak kullanıldı. Glenoid labrum patolojisi bulunan 79 olguya ait BTA'nın, 48'inde (%60,75) kartilaj defekti saptandı. Konvansiyonel MRA'nın iki gözlemci için sensitivite, spesifite ve tanısal doğruluk oranları sırasıyla, %17-%19, %100-%100, %49-%51, T1 volümetrik MRA'nın sırasıyla sensitivite, spesifite ve tanısal doğruluk oranı %58-%65, %90-%97, %71-%77 olarak bulundu. Gözlemciler arası uyum hem konvansiyonel MRA hem de volümetrik MRA'da tanı ve lokalizasyon için mükemmel düzeydeydi. Sonuç: T1 Volümetrik MRA'nın glenoid labrum patolojisine eşlik eden kartilaj defektlerinde yüksek hassasiyet, özgüllük ve mükemmel gözlemciler arası uyum ile doğru bir şekilde tanı koyduğunu gösterdik. Anahtar Kelimeler: Artrografi, Bilgisayarlı Tomografi, Glenoid Labrum, Kartilaj Defekti, Manyetik Rezonans Artrografi, Omuz, VIBE
İntihar düşüncesi olan hastaların intihar olasılıklarına göre kranial 18-FDG PET/BT ile bölgesel beyin glukoz metabolizmasının incelenmesi
Amaç: İntihar tüm dünyada önde gelen halk sağlığı sorunlarından biridir. İntihar ile ilgili nörogörüntüleme çalışmalarında intiharlarda çeşitli beyin bölgelerinde metabolik farklılıklar bulunduğu saptanmıştır. Biz de araştırmamızda intihar düşüncesi olan hastaların bölgesel beyin glukoz metabolizmasını intihar olasılığına göre 18- FDG PET/BT ile ölçümleyerek karşılaştırdık. Gereçler ve Yöntem: Araştırmaya intihar düşüncesi bulunan 20 kişi dahil edilmiştir. Katılımcılara İOÖ, İDÖ, BİDÖ, BUÖ, HAM-D ölçeği uygulanmıştır. Bu 20 katılımcı İntihar Olasılığı Ölçeği' ne göre "yüksek olasılıklı" ve "düşük-orta olasılıklı" olarak gruplanmış ve grupların bölgesel beyin glukoz metabolizması 18-FDG PET/BT ile uptake ratio ve z puanı parametreleriyle ölçümlenerek karşılaştırılmıştır. Bulgular: İntihar olasılığı "yüksek" grup ile "düşük-orta" olan grup arasında incelenen beyin bölgelerindeki glukoz metabolizması uptake ratio ve z puanı olarak kıyaslandığına gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır.( p>0,05) İntihar girişimi öyküsü ve z puanına göre prefrontal kortekste hipometabolizma saptanması arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. (p>0,05) Katılımcıların İDÖ, BİDÖ, BUÖ puanları ile ilgili beyin bölgelerindeki glukoz metabolizması uptake ratio olarak değeri arasında anlamlı bir Pearson korelasyonu tespit edilememiştir. (p>0,05) Sonuç: Araştırmamızda intihar olasılığı yüksek olan grup ile düşük-orta olan grup arasında bölgesel glukoz metabolizma değerleri açısından fark saptanmamıştır. Araştırma sonuçları ile literatür birlikte değerlendirildiğinde; bölgesel beyin glukoz metabolizmasında saptanan farklılıkların, bireyin İOÖ'ye göre saptanan intihar olasılığındansa; intihar girişiminin ölümcüllüğünün, intihar öyküsünün bulunup bulunmamasının ve somut intihar planları olmasının daha iyi bir ifadesi olabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: FDG PET, intihar düşüncesi, intihar olasılığı
Arkus aorta dallanma paterni varyasyonlarının ve vertebral arter dominansi-hipoplazi sıklığının çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Aortik arkın anatomik varyantları ve dallanma paternleri genellikle rutin bilgisayarlı tomografi (BT) taraması sırasında rastlantısal bir bulgu olarak görülür. Bu varyasyonlar endovasküler girişimler yaparken veya baş boyun cerrahisi söz konusu olduğunda önem arzedebilir veya disfaji gibi semptomlara neden olabilir. Bu çalışma çok kesitli bilgisayarlı tomografi görüntüleme tekniği ile hastalarda aortik arktan köken alan arterlerde bulunan yaygın anatomik varyasyonları analiz etmek, aortik ark dallanmalarındaki varyasyonların Türk popülasyonundaki yaygınlığını belirlemek ve cinsiyet, dallanma varyantları ve asimetrik vertebral arterler arasındaki ilişkileri değerlendirmeyi amaçlamıştır. Ek olarak Türk toplumundaki relatif vertebral arter dominansi-hipoplazi sıklığının belirlenmesini amaçladık Materyal ve Metod: Ağustos 2009 ile 2019 tarihleri arasında çeşitli endikasyonlarla toraks bilgisayarlı tomografi anjiografi (BTA) ile değerlendirilen 1003 erkek, 1034 kadın, toplamda 2037 olgu çalışmaya dahil edildi. Olgular 64 kesit BT cihazıyla 0,625-2 mm kesit kalınlığı ve tek faz kontrastlı inceleme ile tarandı. Aksiyel görüntülerden 2 boyutlu multiplanar reformatlar, MIP ve volume rendering yöntemleri ile 3 boyutlu görüntüler oluşturuldu. Aortik ark dallanma varyasyonlarına Wang ve ark.'nın sınıflamasına göre A'dan E ye kadar harfler ve rakamlar atandı. Aortik ark dallanma varyasyonlarının prevalansı, cinsiyet ile ilişkisi, vertebral arterlerin V1 segmentleri üzerinden hipoplazi ve dominansi prevalansı ve bunların birbiriyle ilişkisinin araştırılması hedeflendi. Bulgular: Çalışmamız 2037 olgu ile bugüne kadar ülkemizde oluşturulmuş en geniş seriyi oluşturması bakımından önemlidir. Çalışmamızda normal olarak bilinen ve tip A olarak sınıflandırdığımız klasik dallanma paterni 1562 olguda (%76,7) izlenmiştir. Geriye kalan 475 hastada (%24,3) aortik ark dallanmasında çeşitli varyasyonlar gözlenmiştir. En sık görülen varyasyon 315 olguda (%15,5) görülen sol ana karotis arter'in truncus brachiocephalicus' dan orijin aldığı bovine aortik ark olarak isimlendirilen tip B1 olarak sınıflandırdığımız varyasyondu. İkinci sırada 97 olguda (%4,7) tespit ettiğimiz sol vertebral arterin sol ana karotis arter ve sol subklavyen arterin arasından direkt aortik arktan köken aldığı ve tip C1 olarak sınıflandırdığımız varyasyon yer almaktadır. 29 olguda (%1,4) aberran sağ subklavyen arter, 7 olguda (%0,35) sağ aortik ark, 4 olguda (%0,2) çift aortik ark, 1 olguda situs inversus totalis tespit edilmiştir. Ayrıca 5 olguda aort koarktasyonu izlenmiştir. Çalışmamızda vertebral arter dominansi (VAD) 512 vakada (% 25,3) saptanmış olup bu vakaların 204 tanesinde (% 10,1) sağ VAD, 308 tanesinde (% 15,2) sol VAD izlenmiştir. Vertebral arter hipoplazisi (VAH) çalışmamızda 405 olguda (%19,9) izlenmiş olup bu olguların 246 tanesinde (%12) sağ VAH, 159 tanesinde (%7,9) sol VAH saptanmıştır. Sonuç: Aortik ark dallanma varyasyonlarının prevalansı coğrafik olarak değişkenlik göstermekle birlikte genel olarak yüksektir. Çoğunluğu klinik olarak önemsiz olan bu varyasyonlar özellikle baş ve boyun cerrahisi veya girişimsel radyolojik işlem planlanan hastalarda önem arz ettiği için vasküler cerrahlar, girişimsel radyologlar ve baş-boyun cerrahlarının bu anomalilerden planlanan cerrahi veya girişimsel radyolojik işlem öncesinde haberdar olması bir gerekliliktir. Rutin BT taramaları sırasında tesadüfen saptanan vasküler varyasyonlar daima rapor edilmelidir. Bulgularımız aortik ark varyantlarının ve dallarının değerlendirilmesinde hızlı ve güvenli bir tanı yöntemi olan ÇKBT'nin, multiplanar reformat rekonstrüksiyon görüntülerinin katkısı nedeniyle güvenilir sonuçlar ürettiğini göstermiştir. Bulgularımıza göre kadınlarda aortik ark dallanma varyasyonları insidansı erkeklere oranla anlamlı şekilde artmış görünmektedir. Sol vertebral arterin aortik arktan direkt olarak çıktığı varyatif durumlar sağ VAD ve sol VAH ile kuvvetli bir şekilde ilişkili bulunmuştur. Çalışmamız vertebral arterlerin dominansi ve hipoplazisinin relatif sıklığı hakkında da basit bilgi sunmuştur.
Akut iskemik inme tanısında perfüzyon BT incelemenin etkinliği
İnme dünyada kardiyovasküler hastalıklar ve kanserden sonra en sık görülen ölüm nedenidir. İnme olgularının %95'inden serebrovaskuler patolojiler sorumludur. Serebrovasküler patolojilere bağlı inme vakalarının %80 sebebi iskemik nedenlerdir. Serebral iskemi, serebral perfüzyonun azalmasına bağlı gelişen bir patolojidir.Son yıllarda görüntüleme yöntemlerindeki gelişmelere paralel olarak akut iskemik inmenin, semptomların ortaya çıkışından sonraki 4 ? 6 saat içinde trombolitik tedavi ile tedavi edilebileceği gösterilmiştir. Erken görüntüleme ve doğru tanı koymanın tedavinin başarısını arttırması, nöroradyoloğun akut iskemi tanı ve tedavisindeki rolünü daha önemli bir duruma getirmiştir.Çalışmamızda, serebral iskemi sonrası erken tanı ve tedavide kullanılabilirliğini ortaya koyabilmek için; acil servisi ve nöroloji polikliniğine akut serebral olay tablosu ile Aralık 2010 ? Eylül 2011 tarihleri arasında ilk 48 saat içinde başvuran 42 hastaya; konvansiyonel BT sonrası 64 - dedektörlü (VCT XTe Light Speed; General Electric, Milwaukee, USA). BT ile BT perfüzyon incelemesi yapıldı.GE perfüzyon 4 yazılımı kullanılarak analiz gerçekleştirildi. Sonuç parametreleri olarak serebral perfüzyon göstergesi olan CBF, CBV ve MTT haritaları elde edildi. Perfüzyon BT bulguları ile birkaç gün sonra alınan kontrol BT ve/veya difüzyon MR'lar ile karşılaştırıldı. İstatistiksel analizleri yapıldı. İstatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı ( p>0.05). Çalışmamızda perfüzyon BT tekniğinin %96 duyarlılık ve %100 özgüllüğe sahip olduğu bulundu.Perfüzyon BT konvansiyonel BT'ye ek olarak çok kısa bir sürede düşük komplikasyon riski ile ve gelişmiş yazılımlar kullanılarak uygulanabilecek bir yöntem olup perfüzyonu bozulan alanları erken dönemde gösterebilmesi ve penumbra alanı hakkında değerli bilgiler vermesi tanı ve tedavi açısından çok değer arz etmektedir.
Pulmoner tromboemboli saptanan hastalarda polisomnografi bulguları
Bu çalışmada, pulmoner tromboemboli saptanan ve PTE kliniği olmayan hastaların polisomnografi bulguları karşılaştırıldı. Prospektif olarak yürütülen çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Kliniği'de spiral anjio toraks bilgisayarlı tomografi ile PTE tanısı alan 30 hastaya OUAS açısından sorgulama yapılmadan Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Uyku Merkezi'nde PSG yapıldı. Yine Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Uyku Merkezi'ne başvuran hastalardan yaş ve cinsiyeti uygun olan 45 olgu rastgele seçilerek kontrol grubu olarak alındı. Hastaların demografik ve klinik özellikleri, obstrüktif uyku apne sendromu semptomları, uyku evreleri, apne-hipopne indeksi, solunumsal olyların dağılımları karşılaştırıldı. Yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, bel ve boyun çevreleri ile Epworth uykululuk ölçeği arasında anlamlı fark saptanmadı. Hastaların apne-hipopne indekslerine göre gruplandırıldığında hastaların 8'i (%26,7) normal, 9'u (%30) hafif, 7'si (%23,3) orta, 6'sı (%20) ağır dereceli obstrüktif uyku apne sendromu grubuna giriyordu. Kontrol grubunda ise 16 kişi (%35,6) normal, 20'si (%44,4) hafif, 9 kişi (%20) orta dereceli obstrüktif uyku apne sendromu grubundaydı. Kontrol grubunda ağır dereceli OUAS olan hasta saptanmadı. apne-hipopne indeksine göre sınıflandırıldığında her iki grup arasında anlamlı olarak fark saptanmıştır (p=0,015).Sonuç olarak, obstrüktif uyku apne sendromu pulmoner tromboembolide daha sık ve ağırdı. Pulmoner tromboemboli ile obstrüktif uyku apne sendromu arasındaki ilişkiyi anlamak, bunun nedenleri ve tetikleyen faktörlerin belirlenmesi için ilave çalışmalara gereksinim vardır.
Alt ekstremite uzun kemiklerinde foramen nutricium'larin morfolojik ve topografik anatomisi
Nutrient foramina are important anatomical characteristics of long bones and help in determining the entry site of nutrient arteries and the weak areas that susceptible to fractures and hence study of the nutrient foramen is important in medical field. This study aimed to determine the number and positions of nutrient foramina of femur, tibia and fibula and to observe their sizes, direction and obliquity. Two hundred sixty five adult human bones of the lower limbs were observed. Nutrient foramina were identified with naked eyes and their direction, obliquity and size were determined by 20 and 24 gauge needles. Shapes were observed with naked eye and allotted to oval and round types. The location of the nutrient foramina were determined in relation to upper, middle and lower third segment of the bones and was validated by calculating foraminal index. Our study found 79% of specimens with a single nutrient foramen. More than 96% of the nutrient foramina were directed away from the knee. Eighty seven percent of the femoral nutrient foramina were located in the middle third, 72% of tibial nutrient foramina were located in the proximal third while 98% of the fibular nutrient foramina were located in the middle third of the specimens. Overall, no nutrient foramen was found to be present on the distal third of the bones studied. Our study findings are in accordance to the findings from several research studies. The assessment of pathological conditions associated with the findings of foramen nutricium in our study may help clinicians and surgeons in planning treatments for applications to be performed in this region. However, it is thought that literature will be a source for basic and clinical sciences by providing reference values.
Tomografik portreler
Tomografik Portreler adlı bu tez, temelde sistemin kimlik politikaları üzerinden sorgulamalarla bireyin maruz kaldığı travmalara dair görsel ve düşünsel açıklamaları içermektedir. Yaşamda bireyi kuşatan değerlerin sistem tarafından manipüle edilişi ve bireyin zamanla bu durumu kanıksayarak farkındalığını yitirişi anlatılırken, farklılığını ve farkındalığını koruma çabasındaki bireyin maruz kaldığı fiziksel ve psikolojik şiddet, travma olgusu ile anlatılmak istenmiştir. Bir hastanenin acil servisine gelen travma hastalarına çekilen baş ve boyun tomografileri üzerinde yapılan müdahalelerle oluşturulan Tomografik Portreler, sistemin politikalar aracılığıyla uygulamış olduğu şiddeti eleştirmektedir. Hastane, yaşanan fiziksel travma için tedavi mekanı olabilmekte iken, psikolojik travmanın birey üzerinde yarattığı yaraları tedavi edilebilecek herhangi bir hastanenin varlığı söz konusu değildir. Çalışmaların portreyle sınırlandırılması, bireye dair tüm duygu durumlarının hilesiz okunabileceği tek mecra olması ile ilintilidir. Tomografik Portrelerde, portrede yaratılan deformasyon, kimliği ve yaşam algısı değiştirilmiş bireyi ifade etmektedir. Kimliğini koruyabilen birey ise çoklu portreler serisinde, birbirinin aynı portreler arasındaki farklı portre ile ifade edilmektedir.
Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi kullanılarak yapılan hacimsel hesaplamalarda farklı planimetrik yöntemlerin karşılaştırılması
Bu çalışmada amaç konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) ile yapılan hacimsel ölçümlerde farklı planimetric yöntemlerin doğruluğunun karşılaştırılmasıdır. Sığır femur kondillerinde hazırlanan kemik içi kaviteler KIBT ile tarandı. 0.3 mm kalınlıktaki kesitlerde nokta sayım, manuel segmentasyon ve semi otomatik segmentasyon metotları ile hacimler ölçüldü. Hesaplanan bu hacimler Arşimet yöntemine göre hesaplanmış sonuçlarla kıyaslandı. Manuel segmentasyon ve semi otomatik segmentasyon metotları ile elde edilen sonuçların Arşimet metodu ile elde edilen sonuçlarla uyumlu olduğu görüldü (p>0.05).
Yabancı cisim aspirasyon materyallerinin zaman-dansite bağıntısına göre bilgisayarlı tomografide (sanal bronkoskopi modelli) değerlendirilmesi
Yabancı cisim aspirasyonlarında (YCA) aspire edilen yabancı cismin (YC) tam olarak ne olduğu çoğu zaman bilinmemektedir. Ailelerden aspire edilen organik materyallerin türü ve aspirasyon zamanı hakkında anamnez net olarak alınamamaktadır. Kliniğimizde YCA materyalleri arasında en sık karşılaşılan organik maddelerin ayçiçeği çekirdeği, kabak çekirdeği, yer fıstığı, antep fıstığı, badem, fındık, leblebi, nohut, fasulye, limon, elma ve karpuz çekirdekleri olduğunu gözlemledik. Bu çalışmada, YCA şüphesi olan pediatrik olgularda, aspire edilen materyallerin dansite farklılıklarına göre türlerinin sanal bronkoskopide (SB) tanımlanması, bronkoskopi işleminde buna göre hazırlıklı olunması ve tanıda SB? nin verimliliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda 2 X 5 X 30 cm boyutlarında iki adet sünger plakanın altta kalacak olanında YCA materyallerinin boyutlarına uygun olacak şekilde yuvalar oluşturuldu. Materyaller bu yuvalara yerleştirildi. Diğer sünger yuvalara materyallerin yerleştirildiği süngerin üzerine kapatıldı. Her iki sünger ıslatıldı ve bu materyallerin nemli kalması için Benmari?ye yerleştirildi. Böylece vücut ısısında (37?C) nemli bir ortam oluşturuldu ve bu ortamda 7 gün bekletildi. Süngerlerin her gün tomografi cihazında görüntüleri alındı, materyallerin dansite ve hacim ölçümleri yapıldı. Yabancı cisim aspirasyon materyallerinin tomografik kesitlerdeki dansiteleri arasındaki farklılıklar zaman-dansite eğrisi ve hacimsel değişiklikleri zaman-hacim eğrisi ile değerlendirildi. Sonuçlar istatistiksel olarak T-testi ANOVA ile karşılaştırıldı. Sonuç olarak; aspire edilen organik materyallerin dansiteleri ve dansitelerindeki günlük değişimlerin ölçümü ile bu materyallerin türü belirlenebilir. Organik materyaller aspire edildiğinde ilk 4 gün hacimleri ortalama %30 artış göstermesine rağmen, 7. gün eski hacimlerinin altına düştü. Aspire edilen organik materyallerin ilk 3 gün ve 7. gün çıkarılmalarının ortalama 4-6. gün çıkarılmalarına göre daha kolay olabileceği öngörüldü. Anahtar Kelimeler: Yabancı cisim aspirasyonları, sanal bronkoskopi, dansite
Mandibulada gömülü dişlerin çevre yapılarla ilişkisinin dental volümetrik tomografi ve panoramik radyografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Diş hekimliğinde panoramik radyografi(PR) ve dental volümetrik tomografi (DVT) gömülü dişlerin pozisyonu ve komşu anatomik oluşumlarla ilişkisini değerlendirmede kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, mandibulada gömülü dişlerin komşu dişler ve çevre anatomik yapılarla ilişkisinin hem PR hem de DVT görüntüleri üzerinde değerlendirilmesidir. Materyal ve Metod: Bu çalışmada 2015-2021 yılları arasında Dicle Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesine başvuran 150 hastanın DVT ve PR görüntüleri retrospektif olarak incelendi. İncelenen radyografilerde mandibulada tespit edilen gömülü dişlerin prevelansı, konumu, komşu olduğu dişler ve çevre anatomik yapılarla ilişkisi PR ve DVT üzerinden değerlendirildi. İlgili veriler lisanslı IBM SPSS 21 paket programı ve Microsoft Excel programı ile analiz edildi. Bulgular: Çalışmada 70'i kadın, 80'i erkek 150 hastanın radyografisinde saptanan 206 adet gömülü diş değerlendirildi. 173 adet gömülü alt üçüncü molar diş(GAÜMD)'lerin en sık izlendiği sınıflamalar %41,04 oranıyla vertikal, %50,87'si sınıf B ve %68,79'u sınıf II dir. İAK %71,68 oranla inferior konumda izlenmiş olup %50,87'sinde GAÜMD kökü ile arasında kemik septumu izlenmemiştir. GAÜMD kökü %23,7 oranla lingual kortikal kemikle kontakta olup, %8,67 lingual kemikte perforasyon mevcuttur. İnferior alveolar kanal(İAK) konumunun, dişin lingual kemikle ilişkisinin DVT ve PR görüntüleri arasında, ikinci molar dişte izlenen distal çürük ve eksternal kök rezorpsiyonu(EKR)'nun incelendiği DVT ile PR görüntüleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur(p<0.05). Gömülü kanin dişler konum olarak daha sıklıkla bukkal konumda ve 14 dişin 6'sı insisiv kanalla kontakta izlenmiştir. Gömülü premolar ve süpernümere premolar dişlerin konumu daha sıklıkla lingualde, ikinci molar dişler sıklıkla meziale eğimli ve İAK ile kontaksız izlenmiştir. Sonuç: Mandibulada gömülü dişler çevre anatomik yapılarla yakın ilişkilidir. Gömülü dişlerin rutin olarak PR ile takibi ve riskli durumlarda üç boyutlu DVT'ler ile teşhisin desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: gömülü diş, dental volümetrik tomografi, panoramik radyografi, inferior alveolar kanal, lingual kemik, distal çürük
Karmaşık geometrili hassas komponentlerin boyutsal doğrulanmasına yönelik temaslı ve temassız ölçüm yöntemlerinin uygulanması ve karşılaştırılması
Yirmi birinci yüzyıl ile birlikte ortaya çıkan küreselleşmenin etkilediği faaliyetlerden bir tanesi ürün tedarik olmuştur. Bu doğrultuda farklı ülkeler arasında ürün alışverişi ve ticareti yapmak mümkün hale gelmiş ve buna ek olarak tasarım ve üretim gibi faaliyetler de farklı ülkeler arasında paylaşılmıştır. Bu sayede kaynak ve iş gücünün uygun olduğu ülkeler tarafından piyasaya ucuz ürün arzı sağlanmıştır. Günümüz dünyasında ürün maliyetlerine ek olarak tedarik sürelerinin de önemli olması daha hızlı imalat ve ölçüm yöntemlerine olan ilgiyi artırmıştır. Bu sebeple geçtiğimiz yüzyılda kavramsal araştırma seviyesinde olan üç boyutlu yazıcılar endüstride fonksiyonel parça üretiminde kullanılır hale gelmiştir. Uluslararası standartlarca eklemeli imalat olarak da adlandırılan söz konusu sistemlerin üretim hızlarını artırması, nihai ürünlerin kalite kontrol ve doğrulanmasında da benzer ihtiyacı doğurmuş ve optik, lazer veya X-ışını kullanan üç boyutlu temassız ölçüm yöntemleri uygulanmaya başlanmıştır. Günümüzde ölçüm hızı ile öne çıkan bu yöntemlerden optik ve X-ışını kullanan bilgisayarlı tarama yöntemlerinin temel eksikliklerinden bir tanesi söz konusu yöntemlerle yapılacak ölçüm hassasiyetleri hakkındaki bilginin ve kabul görmüş standartların azlığıdır. Literatürdeki bilgi eksikliğini gidermek amaçlı gerçekleştirilmiş olan bu tez çalışması kapsamında kritik boyut ve şekil toleranslarına sahip numuneler tasarlanmıştır. Bu numuneler yüksek mukavemetli alüminyum alaşım malzemeden hem eklemeli imalat hem de konvansiyonel imalat yöntemleri ile üretilmiştir. Sonrasında hem uluslararası standartlarla kabul görmüş koordinat ölçme sistemleri ile hem de temassız optik ve X-ışını kullanan bilgisayarlı tarama ile kontrol edilmiştir. Toplam altmış iki farklı geometrik ölçü ve unsur için yapılan karşılaştırmalar sonucunda üç ölçüm yönteminin iki imalat yöntemine uygulanabilirlikleri ortaya konmuş, avantajlı ve zayıf yönleri vurgulanmıştır.
Ortognatik cerrahi hastalarında ameliyat öncesi ve sonrası alveolar kemik seviyelerinin değerlendirilmesi
Amaç: Farklı cerrahi yöntemlerle tedavi edilen iskeletsel sınıf II ve III anomaliye sahip vakaların ameliyat öncesi ve sonrası alveolar kemik seviyelerindeki değişikliklerin sefalometrik görüntülerle de desteklenerek CBCT ile üç boyutlu olarak incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Ana Bilim Dalına ortognatik cerrahi destekli ortodontik tedavi olmak için başvurmuş ve başlangıç ortodontik tedavisi başlandıktan sonra ortognatik cerrahi ile tedavi edilmiş 18 kız 14 erkek toplam 32 hastanın Dicle Üniversitesi Oral Diagnoz ve Radyoloji Ana Bilim Dalında operasyon öncesi ve sonrası çekilmiş Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi (KIBT) görüntülerinin retrospektif olarak incelemesiyle oluşturulmuştur. 21 hasta sınıf 3 maksiller ilerletme mandibular set-back, 6 hasta sınıf 3 tek çene hastasından 3 hasta maksiller ilerletme, 3 hasta mandibular set-back, 5 hasta sınıf 2 tek çene ilerletme uygulanan hastaların; operasyon yöntemi, preoperatif ve postoperatif dönemde yapılmış olan sefalometrik analizleri de göz önünde bulundurulacak tomografi üzerinde karşılaştırılarak retrospektif olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Operasyon öncesi T1 ve operasyon sonrası en az 6 ay içinde T2 alınan toplamda 64 KIBT üzerinden ölçümler yapılmıştır. Alveolar kemik seviyesindeki değişiklikleri incelemek için 28 ölçüm alveol kemik seviyeleri ve dişler üzerinde belirlenen referans noktaları kullanılarak yapılmıştır. Bunlara ek keser açısı olarak da 2 tane sefalometrik ölçüm kullanılmıştır. İstatiksel değerlendirme için verilerin normal dağılımı Shaphiro-wilk testi ile test edilmiştir. Normal dağılmayan ölçümlerin 2 grupta karşılaştırılmasında Mann whitney-u testi ve 2 den fazla grup karşılaştırılmasında Kruskal Wallis ve Dunn çoklu karşılaştırma testleri kullanıldı. Ölçümlerin cerrahi öncesi ve sonrası değişimlerinin değerlendirilmesinde Willcoxon testi kullanılmıştır. Bulgular: Operasyon öncesi ve operasyon sonrası gruplar karşılaştırıldığında Üst Anterior Kemik Seviyesi, Üst Palatinal Kemik Kalınlığı, Alt Anterior Kemik Seviyesi, Üst Trifurkasyon Bukkal, Üst Distobukkal Kök Orta Bukkal, Alt Bifurkasyon Bukkal, Alt Distal Kök Orta Bukkal değerinde p<0,05 düzeyinde anlamlı farklılık saptanmıştır. Cinsiyetler arası karşılaştırmada Mine Sement Birleşim Genişliği değerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmiştir. Yaş ile farklar arasındaki korelasyonlar incelendiğinde hiçbir değerde istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösteren parametreye rastlanmazken, Sınıf II ve Sınıf III anomaliler arası korelasyon incelendiğinde Alt Anterior Kemik Kalınlığı, AAKS/Kök ve ALKS/Kök değerlerinin sınıf III hastalarda istatistiksel olarak daha fazla alveolar kemik kaybıyla ilişkili olduğu gözlenmiştir. Sonuç: Ortognatik cerrahi operasyonu hastada alveol kemik kaybına sebep olmaktadır. Operasyonun hastanın peridontal dokuları üzerindeki yan etkilerini en aza indirgemek için oral hijyen, uygulanan kuvvetler, çeneler arası fiksasyon, yöntemlerinin dikkatle değerlendirilmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Ortognatik Cerrahi, Sefalometri, Tomografi