Eye diseases
379 theses under this subject heading
Non-arteritik iskemik optik nöropatide peripapiller ve maküler kan akımının optik koherans tomografi anjiografi (OKT-A) ile analizi
Hacettepe Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı'na başvuran ve nonarterik iskemik optik nöropati tanısı konularak takibe alınan 50 yaşından büyük 20 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastaların NA-AİON tanılı gözleri Grup 1, sağlam gözleri Grup 2 olarak çalışmaya dahil edildi. Benzer yaş grubunda olup polikliniğimize muayene için başvuran, retina veya optik sinir başı kan akımını etkileyebilecek herhangi bir oküler veya sistemik hastalığı olmayan 20 olgu çalışmaya kontrol grubu (Grup 3) olarak dahil edildi. Bu olguların OCTA ile 3x3, 6x6 mm boyutlarında makula görüntüleri ve 4.5x4.5 mm boyutlarda optik disk ölçümleri elde edildi. Tüm ölçümler ilk muayenede, 1.ayda ve 3.ayda yapıldı. Sonuçlar istatistiksel olarak Kruskal-Wallis ve Friedman testi ile karşılaştırıldı. NA-AİON olgularında ilk tanıda maküla ve peripapiller vasküler ve morfolojik değişiklikler saptandı ve takip eden kontrollerde peripapiller kan akımında, maküler damar dansitesinde ve maküla ganglion analizinde anlamlı azalma izlendi. NA-AİON olgularının etkilenmeyen gözlerinde (Grup2) optik diskin superior kadranının retinal sinir lifi tabakası kalınlığının (RNFLs) kontrol grubu ile kıyasladıkta 3.ay muayenesinde ilk muayeneye göre daha düşük saptandı (p=0.034). Sonuç olarak NA-AİON geçiren hastalarda vasküler ve morfolojik değişiklikler olup, etkilenmeyen gözleri de risk altındadır.
Keratokonus hastalarında yaş, cinsiyet ve kontakt lens tipinin hastalığın progresyonuna etkisi
Hacettepe Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Kornea Birimi'ne başvuran ve keratokonus tanısı konularak takibe alınan hastalar çalışmaya dahil edildi. Bu hastaların en az 1 yıllık takip verisi bulunan keratokonuslu gözleri çalışmaya dahil edildi. Genetik veya allerjik öyküsü olan veya oküler cerrahi öyküsü bulunan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Bu olguların yaş, cinsiyet, tanı, geçirilmiş oküler cerrahi öyküsü, altta yatan genetik veya allerjik predispozan durum öyküsü, kontakt lens kullanım durumu ve eğer kontakt lens kullanımı söz konusu ise kullanılan lensin tipi ile ilgili bilgiler Hacettepe Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Kornea Birimi arşivlerinden ve hastaneye ait dijital kayıt sistemlerinden elde edildi. Hastaların takipleri süresince Sirius (CSO, Florans, İtalya) korneal topografi cihazı ile yapılan topografik ölçümlerine ait SimK1, SimK2, SimKort, Santral Kornea Kalınlığı (SKK) ve Korneal Apeks Kurvatürü (Kmax) değerleri kaydedildi. Değerlendirmeye alınan hastalara ait ölçümlerde ölçümlerin doğruluğunun yeterli olduğuna (''Acquisition Quality''), başlangıç ve son ölçümler arasında 1 yıl olmasına, hastaların bu süreçte veya öncesinde herhangi bir oküler girişim geçirmemesine dikkat edildi. Hastalara ait topografik ölçümlerin 1 yıl içerisinde yaş, cinsiyet, kontakt lens kullanım durumu ve şayet kontakt lens kullanıyorsa kontakt lens tipine göre nasıl değiştiği incelendi. Progresyon için belirlenen kriterler ilk ve son ölçüm arasında (yani, 1 yıl içerisinde); (1) Dik K (K2) ≥ 1 D'lik artış olması, (2) Kort ≥ 0.75 D'lik artış olması, (3) Korneal Apeks Kurvatürü (Kmax) ≥ 1 D'lik artış olması ve (4) Santral Kornea Kalınlığı (SKK) ≥ %2'lik azalış olması şeklinde olup bu kriterlerden birinin olması hastalığın progresyonu lehine değerlendirilmiştir. Verilerin istatistiksel analizi Sosyal Bilimler İçin İstatistik Paket Programı (Statistical Program for Social Sciences, SPSS) 22.0 sürümü ile yapılmıştır. Çalışmamızda hastaların keratokonus tanısı almış gözlerinin lens kullanımına göre progresyon durumunun kıyası yapılmış olup lens kullanmayan gözlerin %60,6 ile 80 tanesinde progresyon görülürken, lens kullanan gözlerin %42,4 oran ile 25 tanesinde progresyon gelişmiştir ve bu fark istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,019). Yaşa göre progresyon gelişimine bakıldığında 30 yaş altı gözlerin %61,2 oran ile 79 tanesinde progresyon görülürken 30 yaş üstü hastalara ait gözlerin %41,9 oran ile 26 tanesinde progresyon gelişmiştir. 30 yaş altı hastalara ait gözlerdeki keratokonus progresyonu gelişme yüzdesi istatistiksel anlamlı olarak daha yüksektir (p=0,009). Hastaların keratokonus tanısı almış gözlerinin cinsiyete göre progresyon gelişimi kıyaslandığında istatistiksel fark belirlenmemiştir (p>0,05). Sonuç olarak bu çalışmanın sınırları dahilinde keratokonuslu gözlerde lens kullanımının progresyon üzerine olumlu etkileri olduğu görülmüştür. Cinsiyet farklılığının ise keratokonus hastalığında progresyon üzerine bir etkisi görülmemiştir. Genç hastalarda keratokonus progresyonunun daha sık olduğu bilinen bir durumdur.
Anti-VEGF ilaçların (aflibercept, ranibizumab, brolucizumab) insan retina pigment epiteli (ARPE-19) ve insan umblikal ven endotel hücreleri (HUVEC) üzerindeki antiproliferatif ve apoptotik etkisi
Yaşa Bağlı Maküla Dejenerasyonu (YBMD) görme kaybı ile karakterize, esas olarak arka kutbu etkileyen, yaşla birlikte görülme sıklığı artan, ilerleyici bir hastalıktır. YBMD patogenezi retina pigment epiteli (RPE), koroid ve fotoreseptörler arasındaki etkileşime ve oksidatif hasar, immün sistem aktivasyonu, inflamasyon gibi çeşitli mekanizmalara bağlıdır. YBMD patogenezinde anjiyojenik yolaklar ile vasküler endotelyal büyüme faktörünün (VEGF) öneminin anlaşılması ile anti-VEGF ajanlar tedavide ilk basamak halini almıştır. Bu çalışma ile Aflibercept, Ranibizumab ve Brolucizumab'ın ARPE-19 ve HUVEC kültürlerindeki antiproliferatif ve oksidatif stres kaynaklı apoptotik etkilerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda MTT testi ile ilaç-doz seçimi yapılmış, Flow Sitometri ve DAPI boyama yöntemi ile apoptotik ve nekrotik etki değerlendirilmiş, VEGF-A gen ekspresyonu ve protein düzeyi bakılmış, kolorimetrik test ile total oksidan ve antioksidan seviye (TOS ve TAS) belirlenmiş, ELISA testi ile Nrf2 ve NF-κB ölçümü yapılmıştır. Çalışmamızda anti-VEGF ilaçlar hem HUVEC hem de ARPE-19 hücre kültürlerinde apoptozu arttırıp hücre proliferasyonunu azaltmıştır. Total oksidan seviye artıp, antioksidan seviye azalmış, bu durum azalmış Nrf2 ve artmış NF-κB düzeyleriyle de uyumlu bulunmuştur. Her üç ilaç da VEGF-A gen ve protein ekspresyonunu azaltmıştır. Anti-VEGF ilaçlar anatomik iyileşme sağlasa bile RPE atrofisi, inflamasyon ve oksidatif stresin artmasına neden olabilir. Bu nedenle minimum ve etkin dozda en az sıklıkla kullanılmaları ve yan etkisi azaltılmış yeni tedavi ajanlarının veya kombinasyon tedavilerinin bulunması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Aflibercept, Ranibizumab, Brolucizumab, Yaşa Bağlı Maküla Dejenerasyonu, oksidatif stres
İntravitreal tedavi uygulanan diyabetik maküler ödemli hastalarda optik koherens tomografi parametrelerinin prognostik değeri
Bu çalışma Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi (HÜTF) Göz Hastalıkları Anabilim Dalında Ocak 2023-Temmuz 2023 tarihleri arasında retrospektif olarak gerçekleştirildi. Çalışmaya HÜTF Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Retina Biriminde diyabetik makula ödemi nedeniyle tedavi uygulanan 107 hastanın 143 gözü dahil edildi. Hastalar intravitreal tedavi türüne göre üç gruba ayrıldı: Sadece intravitreal ranibizumab uygulanmış hastalar Grup 1, sadece intravitreal aflibercept uygulanmış hastalar Grup 2 ve sonradan intravitreal deksametazon tedavisine geçilmiş olan hastalar Grup 3 olarak değerlendirildi. Hastaların temel demografik bilgileri (yaş,cins), başlangıç HbA1c değeri, çalışma süresince yapılan enjeksiyon sayısı, ranibizumab ve aflibercept enjeksiyon tedavisi alan gruplarda kliniğimize ilk başvurduğu andaki, üç enjeksiyon sonrası, 6. ay ve 12.ay takiplerinde ve deksametazon implantı tedavisi alan grupta ise steroid tedavisi öncesi, 12.ay ve 18.ay takiplerinde optik koherens tomografi (OKT) bulgularındaki değişiklikler (OKT enflamatuar biobelirteçler, santral retinal kalınlık) ve en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) kaydedildi. OKT verileri, spektral domain OKT (SD-OKT) (Heidelberg Spectralis, Heidelberg, Almanya) ile elde edildi. Tüm SD-OKT görüntüleri, 6x6mm'lik bir alan üzerinde 25 taramadan oluşan fovea merkezli makular taramalardı. OKT verilerine santral retina kalınlığı, santral 1000 μm alanda hiperreflektif nokta varlığı ve sayısı, santral 1000 μm alanda sert eksuda varlığı ve sayısı, santral 1000 μm alanda kistik ödem varlığı ve sayısı, santral 1000 μm alanda intraretinal en büyük kistin iki eksende ölçümü, seröz maküler dekolman, epiretinal membran (ERM), iç retinal tabakaların dezorganizasyonu (DRIL), elipsoid zon hasarı varlığı kaydedildi. Grup 1 ve Grup 2 bütün kontrollerde hem kendi içlerinde hem de birbiri ile karşılaştırıldı. Grup 3 ise kendi içinde değerlendirildi. Her üç gruba dahil edilen hastaların nihai EİDGK ve santral retinal kalınlık değişimi ile başlangıç enflamatuar OKT biobelirteçleri arasındaki korelasyona bakılarak, tedavi sonucunda prognostik değerleri gözden geçirildi.
Az gören çocuklarda el yazısı kinematiğine ve kalem tutma pozisyonuna etki eden faktörlerin incelenerek tipik gelişim gösteren yaşıtları ile karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı, az gören çocuklarda el yazısıyla ilişkili ince motor beceri, somatoduyusal algı, görsel motor organizasyon, el yazısı kinematiği ve kalem tutma pozisyonlarını inceleyerek tipik gelişim gösteren yaşıtları ile karşılaştırmaktır. Çalışmaya 7-12 yaş aralığında 18 az gören ve 18 tipik gelişim gösteren çocuk alınmıştır. Kognitif faktörlerin değerlendirilmesinde Dinamik Ergoterapi Kognitif Değerlendirmesi-Çocuk test bataryasının "Görsel Motor Yapılandırma" testi, duyusal faktör için Ayres Güney Kaliforniya Duyu Bütünlüğü Testleri'nin "Somatoduyusal Algı" testi, motor yeterliliğin değerlendirilmesi için Bruininks-Oseretsky Motor Yeterlilik Testi 2. Versiyonu Kısa Formu'nun "İnce Motor Keskinlik" ve "İnce Motor İntegrasyon" testleri, 9 Delikli Peg Testi ve Jamar Hidrolik El Dinamometresi ve Pinchmetre kullanıldı. El yazısı kinematik analizi grafik tablet ile kaydedilerek MovAlyzeR yazılımıyla analiz edildi. Kalem tutma pozisyonunun değerlendirilmesinde Schneck tarafından geliştirilen kavrama pozisyonları kullanıldı. Çalışmanın sonucunda kognitif, duyusal faktörler ve motor yeterliliğin belirli parametreleri için tipik gelişim gösteren çocukların lehine anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05). Yazının kinematik analizi sonuçları için; yazı yazmaya başlangıç zamanları, her bir segmenti tamamlama süreleri, harflerin horizontal ve segment boyutları, normalize edilmiş ivmesel değişim ortalamalarının tipik gelişim gösteren çocukların lehine anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05). Kalem tutma pozisyonları için iki grup arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır (x²=0,725, p>0,05). Çalışma sonucunda elde ettiğimiz bilgiler, yetersiz görsel uyaran nedeniyle az gören çocukların kognitif, duyu ve motor becerileri ve el yazısı kinematiklerinin tipik gelişim gösteren yaşıtlarından farklı olduğunu göstermektedir. Çalışmamızda elde ettiğimiz bulguların, az gören çocuklar ile çalışacak fizyoterapistlere yol gösterici olacağını düşünüyoruz.
Opere edilmiş olan konjenital/infantil katarakt hastalarında klinik özellikler, zaman içerisinde oküler parametrelerin değişimi, oküler erken ve geç dönem komplikasyonlarının gelişmesinde klinik risk faktörlerinin belirlenmesi
Bu çalışmanın amacı opere tek/çift taraflı konjenital/infantil katarakt olgularında postoperatif dönemde göze ait parametrelerin değişimini, erken ve geç dönem komplikasyonları, bunların klinik özelliklerle ilişkisini ve preoperatif risk faktörlerini belirlemektir. Tek/çift taraflı konjenital/infantil katarakt nedeniyle ameliyat edilmiş ve takibi olan 0-3 yaş arası hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, sistemik tarama sonuçları, preoperatif ve postoperatif oftalmolojik muayene bulguları, oküler biyometrik özellikleri, ameliyat sonrası erken ve geç dönem komplikasyonları, uygulanan ek cerrahiler kaydedildi. Bu çalışmaya 18 kız, 16 erkek toplam 34 hastanın 58 gözü dahil edildi. Yirmi dört hastada çift, 10 hastada tek taraflı katarakt ameliyatı yapıldı. Cerrahi yaş ortalama 12,0 ± 12,2 (1,7-35,6) ve takip süresi ortalama 52,0 ± 24,4 aydı. Postoperatif erken dönemde en sık görülen komplikasyon 9 gözde (%15,6) arka sineşi olup bunu 8 gözde (%13,8) kapsüler fimozis izliyordu. Geç dönemde en sık görülen komplikasyon 10 gözde (%17,2) kapsüler fimozis olup, bunu 6 gözde (%10,3) görme aksı opasifikasyonu izliyordu. Ek cerrahi geçirme oranı %27 olup, en sık neden %13,6 oranında kapsüler fimozise yönelik kapsülektomi prosedürü uygulandı. Aksiyel uzunluk preoperatif ortalama 18,6 ± 2,4 mm; postoperatif ise 21,1 ± 1,3 mm idi (p<0,05). Afak glokom altı hastada (%17,6) ve ortalama 40,9 ± 34,2 (1,1-84,7) ayda gelişti. Afak glokom için risk faktörleri ailede konjenital katarakt öyküsü varlığı, postoperatif ön sineşi gelişimi, kapsüler fimozis varlığı ve preoperatif aksiyel uzunluğun kısa olmasıydı (sırasıyla p=0,010; p=0,014; p=0,025 ve p=0,005). Son kontrolde görmenin değerlendirilebildiği 33 gözde en iyi düzeltilmiş görme keskinliği tek taraflı grupta 7 gözde ortalama 0,11 ± 0,16 (0,1-0,9), çift taraflı grupta 24 gözde 0,41 ± 0,24 (0,01-0,4) idi. Konjenital katarakt, görme kaybı riski nedeniyle erken tanı ve tedavi gerektirmektedir. Afak glokom, cerrahi sonrası görülen en ciddi komplikasyonlardan biridir ve postoperatif erken ve geç dönemde gelişebildiği için risk faktörleri olan hastalar başta olmak üzere tüm hastalarda yakın ve ömür boyu takip gerekmektedir.
Bir üniversite hastanesinin göz hastalıkları kliniğine başvuran katarakt hastalarının hastalıklarının yaptıkları işle ilişkisinin değerlendirilmesi
Bir üniversite hastanesinin göz hastalıkları kliniğine başvuran hastaların, halen ya da daha önce çalışmış oldukları işler ve bu işler sırasında karşılaştıkları bazı etkenlerin, katarakt hastalığı için tahmini rölatif risk artışına neden olup olmadığının saptanması amaçlanmıştır. Vaka-kontrol tasarımda gerçekleştirilen araştırmanın verileri, Kasım 2018-Mayıs 2019'da, yüz yüze görüşme ile toplanmıştır. Her bir katarakt hastası için, cinsiyet ve yaşa göre eşleştirilmiş, kataraktı olmayan bir göz hastası kontrol olarak alınmış, toplam 554 kişi araştırmaya dahil edilmiştir. Her iki grupta da katılımcıların, %61,0'i kadın, yaşları ortancası 63,0'tür. Kataraktı olan hastalar arasında okur-yazar olmayan, lisansüstü öğrenim görmüş olan, miyopi, yaşa bağlı maküla dejenerasyonu ve diyabet hastası olan, kortikosteroid içerikli ilaç kullanan ve gözü etkileyen bir kaza geçirenlerin yüzdesi, kontrollere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazladır (p<0,05). Vakaların %22,4'ü ve kontrollerin %11,9'unun mesleki ultraviyole radyasyon maruz kalımı vardır (p=0,001); tahmini rölatif riskin tek değişkenli analizde 2,1 (%95 GA: 1,3-3,4); üç farklı lojistik regresyon modelinde 1,9 (%95 GA: 1,1-3,2), 2,0 (%95 GA: 1,2-3,2) ve 2,1 (%95 GA: 1,3-3,3) kat olduğu saptanmıştır. Vakaların kontrollere göre, katarakt ile ilgili olduğu bilinen etkenlerden en az birine maruz kalınan işlerde çalışmış olma ya da çalıştığı işler sırasında doğrudan gözün travma aldığı bir iş kazası geçirme durumu 2,3 (%95 GA: 1,5-3,5) kat fazladır (p<0,001). Bu işlerde çalışan vakaların %23,3'ü ve kontrollerin %17,8'i çalıştığı işlerden en az biri sırasında göz için kişisel koruyucu donanım kullanmıştır. İlgili etkenlerin olası sağlık risklerine ilişkin çalışan eğitimleri düzenlenerek farkındalık artırılmalı, koruyucu donanım kullanımı da dahil gereken önlemler alınmalıdır.
İzmit ve çevresinde ruminantlarda görülen göz hastalıklarının insidansı
Bu çalışmada Kocaeli ilinin merkez ilçeleri olan Başiskele, İzmit ve Kandıra'nın toplam 51 mahallesinde değişik yaş, cinsiyet ve ırklardaki sığır, koyun ve keçiler göz hastalıkları açısından muayene edildi. Toplamda 13.672 (sığır 8.451, koyun-keçi 5.221) hayvan göz hastalıkları yönünden taramadan geçirilmiştir. Gözün muayenesi yapılmadan önce anemnez alınan bilgiler doğrultusunda buzağı, kuzu ve oğlaklar göz küresi, göz kapağı, kornea ve sklera anomalileri açısından muayene edilmiştir. Yetişkin hayvanlarda ise göz kapağı lezyonları, konjunktiva, kornea, sklera ve lens lezyonları, pupilla refleksinin durumu, amorozis varlığında hayvanın anormal yürüyüş ve davranışlarının değerlendirmesi şeklinde olmuştur. Yapılan çalışmada koyun, keçi ve sığırlarda ırk, cinsiyet ve yaş ayrımına gidilmeksizin tüm göz hastalıkları açısından tarama yapılmıştır. Göz hastalıkları tespit edilen tüm hayvanlar fotoğraflandırılmıştır. Çalışmada kullanılan 8451 Sığırın 180 tanesinde, 5221 Koyun-keçinin 158 tanesinde olmak üzere 338 hayvanda herhangi bir göz hastalığı tespit edilmiş olup bu hayvanlarda 21 çeşit göz hastalığı belirlenmiştir. Sığır, koyun ve keçileri kapsayan toplam 13.672 hayvan arasında hastalık görülme oranı % 2.58 olarak belirlenmiştir. Sığırlarda toplam populasyon içinde herhangi bir göz hastalığı görülme oranı % 2.13, koyun-keçi de ise % 3.31 oranında ortaya çıkmıştır. Konjunktivitis kataralis % 58.36 oranıyla hastalık tespit edilen sığır ve koyun-keçi grubunda en fazla karşılaşılan göz hastalığı olarak belirlenmiştir. Bu oran sığırlarda % 56.67, koyun-keçide ise % 60.12 miktarında bulunmuştur. Sığır ırkları arasında ilk sırada holştayn ırkında %1.30, ikinci sırada ise simental ırkında %1.01 oranında bir veya birden fazla hastalık görüldü. Aberden-Angus, Anadolu Mandası ve Hereford ırkı sığırlarda ve kuzu ile oğlaklarda herhangi bir göz hastalığı belirlenememiştir. Hasta hayvanlar arasında enfeksiyöz göz hastalıklarına yakalanma oranı % 91.50, nonenfeksiyöz göz hastalığına yakalanma oranı ise % 8.50 olarak belirlenmiştir. Sonuç olarak çalışmanın yapıldığı bölgede iklime bağlı olarak uzun süreli rüzgarların esmemesi, hava sıcaklıklarının yüksek olmaması, köylerde otlakların uzun süreli yeşil kalması bölgesel avantaj olarak gözlemlenmiştir. Ayrıca, rüzgarlar nedeniyle taşınan yabancı maddelerin gözlerde soruna yol açmaması, barınak şartlarının iyi olması, bakım ve besleme şartlarının uygunluğu, işletme sahiplerinin bilinçli sayılabilecek şekilde hayvancılık yapması da göz hastalıkları insidansının düşük saptanmasında etkili olmuştur.
Kornea ödemi tedavisinde sürfaktanın etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Katarakt ameliyatından sonra gelişen kornea ödeminin tedavisinde sürfaktan ile %3'lük sodyum klorürün etkinliğini kıyaslamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda prospektif kontrollü olarak gerçekleştirildi. Çalışmaya katarakt ameliyatı olup kornea ödemi gelişmeyen 35 hastanın 35 gözü (Grup 1) ile kornea ödemi gelişen 66 hastanın 66 gözü dahil edildi. Kornea ödemi olan hastalar iki gruba ayrıldı, tedavisinde %3 sodyum klorür tedavisi verilen hastalar (33 göz) grup 2'yi, sürfaktan damla tedavisi verilen hastalar (33 göz) grup 3'ü oluşturdu. Tüm hastalara ameliyattan 1 gün önce ve ameliyattan sonraki 1.gün, 1.hafta ve 2.hafta tam bir oftalmolojik muayene ile birlikte ultrasonik pakimetri (UP), speküler mikroskopi (SPM) ve optik koherens tomografi (OCT) ile santral kornea kalınlığı (SKK) ölçümü, SPM kullanılarak endotel hücre sayımı yapıldı. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 68,67±9,69 olup 42 (%41,6)'si kadın, 59 (%58,4)'u ise erkek idi. Ameliyattan önce; ortalama SKK ve endotel sayısı için gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark yoktu. Ameliyattan sonra 1. günde; ortalama SKK grup 1'de diğer iki gruba göre istatistiksel olarak daha düşük iken (p<0,05), grup 2 ve 3 arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Endotel hücre sayısı açısından gruplar arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Ameliyattan sonra 7. ve 14. günde; ortalama SKK ölçümü açısından tüm kornea kalınlık ölçüm yöntemleriyle grup 1 ve 2 arasında anlamlı fark var iken (p>0,05), grup 1 ve 3 arasında anlamlı fark yoktu (p<0,05). Grup 2 ve 3 arasında UP ve SPM'de anlamlı fark yok iken (p>0,05), OCT'de anlamlı fark vardı (p:0,001). Ortalama endotel hücre sayısı açısından grup 2 ve 3 arasında anlamlı fark yok iken (p>0,05), grup 1'de anlamlı olarak daha yüksek idi (p: grup 1-2; 0,002, grup 1-3; 0,005). Sonuç: Katarakt ameliyatından sonra gelişen kornea ödeminin tedavisinde sürfaktan hipertonik sodyum klorür tedavisine göre daha etkili bir tedavi seçeneği olabilir.
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi acil servisine başvuran travma hastaları arasından göz travmalı hastaların retrospektif analizi
Amaç: Acil servise göz travmasıyla başvuran olguların; taşıdığı bölgesel risk faktörlerini, tanı ve tedavileri ile morbidite üzerine etkili faktörlerin incelenmesi, toplumun hangi kesimlerinin etkilendiği ve travma nedenleri tanımlamak amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 01.01.2010 ile 31.12.2018 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı'na göz yaralanmaları nedeniyle başvuran hastalar dâhil edildi. Hastaların demografik özellikleri, başvurudaki şikayetleri, sevkli veya direkt gelişleri, olayın sebebinde travma faktörü olup olmaması, acil serviste aldıkları tanılar, eşlik eden sistem yaralanmaları, radyolojik tetkikler, hastanede izlem, hastaneye yatış, taburculuk ile ilgili durumlarını içeren bilgiler değerlendirildi. Hastaların bilgileri Yüzüncü Yıl Üniversitesi hasta kayıt ve işlem programı olan Enlil üzerinden göz acilleri ve göz travmaları tanılarını içeren ICD ( International Statistical Classification of Diseases and Related Health Problems, Türkçe karşılığı: Uluslararası Hastalık Sınıflaması) kodları kullanıldı. Bulgular: Sunulan çalışmada yer alan hastaların acil servise başvuran 2685 kişi dâhil edildi. Hastaların büyük çoğunluğu 20-49 yaş aralığındaydı(%77.16). %83.0'ü erkek, %97.8'i acil servise direkt başvuru biçiminde olup, %91.9'unun şikayetleri tek göz organı ile sınırlıydı. En sık göz travma mekanizması ise gözde yabancı cisim ile %52.7 oranındaydı(n:1416). Yalnızca %14.9'una acilde muayenenin yanında ek radyolojik tetkik istenip, %41,7'si kornea ve kornea dışı yabancı cisim tanısı aldı. %81,1'inin acil başvurusu, taburcu olarak sonuçlandırıldı. En sık karşılaşılan meslek grubu %43.1 oranı ile işçilerdi. Askeri personelin travma mekanizmaları içerisinde; Ağaç-Odun Travmaları, Darp, Düşme, Hayvan Travmaları, Künt Travma, Spor travmaları, Trafik kazası, Yakıcı ve Yanıcı Madde ile temas sonucu ve Yabancı cisimle oluşan yaralanmalara maruz kalmadığı görüldü. Öğrenciler Delici ve Kesici Alet ile Yaralanma, Spor aktiviteleri sırasında oluşan yaralanmalar, Düşme ve Patlayıcı Maddeyle ile oluşan yaralanmalarda en yüksek orana sahipti. Sonuç: Göz travmaları tanı ve tedavi yöntemlerinin gelişmesine rağmen görmede azalma ya da körlükle sonuçlanabilmektedir. Çalışmamızda epidemiyolojik açıdan katkıda bulunmayı, göz muayenesinin önemini, standart muayene yöntemlerinin uygulanabilirliğine dikkat çekmeyi amaçladık.
Kortikal görme bozukluğu olan bebeklerde duyu bütünleme tedavisinin duyu, motor ve okülomotor becerilere etkisinin incelenmesi
Çalışma Kortikal Görme Bozukluğu (KGB) olan bebeklerde duyu bütünleme müdahalesinin duyu, motor ve okülomotor becerilere etkisini incelemek için planlanmıştır. Dahil etme kriterini sağlayan gönüllü 20 KGB'li bebek müdahale grubunu ve 20 tipik gelişim gösteren bebek kontrol grubunu oluşturmuş olup, çalışmaya 10-18 ay arası 40 bebek dahil edilmiştir. Müdahale öncesinde duyu işlemleme becerileri Bebeklerde Duyu Fonksiyonları Testi (BDFT) ile, motor beceriler Alberta İnfant Motor Skalası (AİMS) ile ve okülomotor beceriler; gözün hareket açıları, fiksasyon mesafesi ve süresi olarak her iki grupta değerlendirilmiştir. Müdahale grubuna 8 hafta boyunca haftada 3 seans, her seans 45 dk olacak şekilde duyu bütünleme tedavisi uygulanmıştır. Kontrol grubuna herhengi bir tedavi uygulanmamıştır. Sekiz hafta sonunda her iki gruba aynı değerlendirmeler tekrar yapılmış olup her iki grup bu parametrelerce karşılaştırılmıştır. İlk değerlendirmede KGB'li bebeklerin duyusal işlemleme, motor ve okülomotor becerileri tipik gelişim gösteren bebeklere göre daha zayıf bulunmuştur (p<0.05). Müdahale ve kontrol grubunun birinci ve ikinci değerlendirmeler arasındaki farklar karşılaştırıldıklarında, duyusal işlemleme becerileri, ve okülomotor beceriler müdahale grubu lehine, motor becerilerde ise kontrol grubu lehine anlamlı fark bulunmuştur (p<0.05). Sonuç olarak ergoterapi müdahalesi içerisinde yer alan duyu bütünleme eğitimi KGB'li bebeklerde duyu, motor ve okülomotor becerilerde gelişmeler sağladığı tespit edilmiştir. KGB'li bebeklerin duyusal işlemleme, motor ve okülomotor becerileri mutlaka rutin değerlendirme içersinde olmalı ve bireyselleştirilmiş müdahale planı ile mümkün olduğunca erken yaşta müdahale uygulamaları yapılmalıdır
Post-travmatik proliferatif vitreoretinopati üzerine tirozin kinaz inhibitörü nintedanib'in etkisi
Proliferatif vitreoretinopati (PVR), regmatojen retina dekolmanı cerrahisi başarısızlığının en yaygın nedenidir ve oküler travmanın ciddi bir komplikasyonudur. Vitreus boşluğu ile retina yüzeyinin her iki tarafında hücresel membranların büyümesi ve kontraksiyonu ile karakterizedir. Günümüzde PVR için kabul edilen standart tedavi cerrahidir. Ancak cerrahi tekniklerdeki gelişmelere rağmen anatomik ve görsel sonuçlar tatmin edici değildir. Bunun yanı sıra PVR'nin tedavisi ve önlenmesi için kanıtlanmış bir farmakolojik ajan bulunmamaktadır. Çalışmamızda tavşan gözlerinde oluşturulan PVR modeli üzerinde intravitreal nintedanibin PVR oluşumunu engellediği klinik gözlem, histolojik inceleme ve immünohistokimyasal yöntemler ile gösterilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla 12 adet tavşan kontrol ve nintedanib olarak iki gruba ayrılmıştır. Genel anestezi altında her tavşanın bir gözünde 23G iğne yardımı ile delinme yaralanmasına neden olacak şekilde retinası hasarlanmış ve hemen üzerine dispaz solüsyonu enjekte edilmiştir. PVR modelinin oluşturulmasının ardından kontrol grubuna ait deneklerin midvitreusuna fosfat tamponlu salin (PBS), nintenib grubuna ait olanlara %0,5'lik lipozomal nintedanib enjeksiyonu yapılmıştır. Deneklere dört hafta boyunca haftalık fundus muayenesi yapılmış ve dördüncü haftanın sonunda gözler enüklee edilerek histolojik ve immünohistokimyasal olarak incelenmiştir. PVR modeli oluşturulmamış 2 adet tavşanın her iki gözüne % 0,5'lik lipozomal nintedanib enjekte edilmesinin ardından; 1, 7, 14 ve 35. günlerde vitreus örnekleri alınarak HPLC yöntemi ile vitreustaki ilaç düzeyi tayin edilmiştir. Çalışmanın sonunda nintedanib uygulanan grupta belirlenen PVR evreleri düşük bulunsa da, kontrol grubuna kıyasla aralarında anlamlı farklılık saptanmamıştır (p=0,108). Histolojik incelemelerde ise epiretinal membran oluşumlarının nintedanib uygulanan grupta belirgin bir toksik etki gözlenmeden daha az meydana geldiği gözlenmiştir. Bunun yanı sıra immünohistokimyasal incelemelerde nintedanib uygulanan grupta kontrol grubuna göre kolajen-1 ekspresyonu için ölçülen intensite ve CTCF (Düzeltilmiş Total Hücre Floresansı) değerleri anlamlı düşük bulunmuştur (p=0,004, p=0,004). CTCF/alan değeri ise sınırda anlamlı sayılabilecek düzeyde nintedanib grubunda daha düşük saptanmıştır (p=0,065). Nintedanib yüklü lipozom formülasyonlarının ise ilk 7 günde yaklaşık yarısını vitreus kısmına verdiği ama tamamını salmasının 25 günden daha uzun sürdüğü tespit edilmiştir. Bu bulgulara göre nintedanibin belirgin bir yan etki gözlenmeden PVR oluşumunu engelleyebildiği gösterilmiştir. Bu çalışma nintedanibin PVR tedavisi ve proflaksisinde kullanılabilecek potansiyel bir ilaç olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Proliferatif vitreoretinopati, Nintedanib, Lipozomal Nintedanib
Tedavisi tamamlanmış retinoblastom hastalarının görme rehabilitasyonu
Retinoblastom (RB) çocukluk çağının en sık görülen primer intraoküler malignitesidir. Son yıllarda yeni tedavi modaliteleri ile RB hastalarının sağkalım oranları artmıştır. Bununla yanı sıra göz kurtarılma oranlarında da belirgin artış gözlemlenmiştir. Her ne kadar öncelik hastanın hayatını kurtarmak olsa da RB hastalarının tedavi başarıları ile artık görme fonksiyonunun korunması gündeme gelmiştir. Bu nedenle RB hastalarının görme rehabilitasyonu günümüzde önem arz etmektedir. Çalışmanın amacı RB hastalarının görme keskinliği düzeyini değerlendirmek, görme keskinliğini etkileyen faktörleri tespit etmek ve bu hastalarda kapama tedavisinin faydasını araştırmaktır. Çalışmaya dahil edilen 47 hastanın 56 RB gözü analiz edilmiştir. LogMAR'a göre en iyi düzeltilmiş görme keskinliği 1,16±0,89 olarak bulunmuştur. Görme keskinliğini olumsuz etkileyen önemli faktörlerden biri olarak makula tutulumu tespit edilmiştir. Makula tutulumu olan hastalarda en iyi düzeltilmiş görme keskinliği ortalama değerleri 1,6±0,6, makula tutulumu olmayan hastalarda 0,8±0,93 olarak olarak saptanmıştır. Fovea ile tümör arsında ölçülen mesafe görme keskinliği ile orta derece negatif korelasyon göstermiştir. Diffüz koryoretinal atrofi daha kötü görme keskinliği ile ilişkilendirilmiştir (p<0,05). Tümör lateralitesine göre unilateral hastaların görme keskinliği düzeyi bilateral hastalara göre daha iyi olduğu bulunmuştur (p<0,05). Tümörün lokalizasyonu, regresyon paterni, tanı anında Uluslararası Retinoblastom Sınıflaması görme keskinliğini etkilediği tespit edilmiştir (p<0,05). Tümörün temporal yerleşimi görme keskinliğini olumsuz etkilerken, perifer ve inferior yerleşimli tümörlerin daha iyi görsel sonuçlara sahip olduğu gösterilmiştir. Regresyon paternlerinden tip II odakların tip I odaklara göre daha iyi görsel sonuçlara sahip olduğu bulunmuştur. Tanı anında Uluslararası Retinoblastom Sınıflaması grup B tümörlerin görme keskinlikleri grup D tümörlere göre daha iyi olduğu saptanmıştır. Odak sayı, tümör boyutu ve çapı ile anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Optik koherens tomografi görüntüleri incelenmiş olan hastaların (n=42) santral makula kalınlığı ortalama 270±86 μm olarak ölçülmüştür. Santral makula kalınlığı değerleri ile görme keskinliği arasında zayıf korelasyon bulunmuştur. Çalışmamızda tümöre yönelik uygulanan tedavilerin görme keskinliği üzerine etkisi araştırılmıştır. İntravenöz kemoterapi ve intraarteriyel kemoterapi ile RB gözlerin görme keskinliği ve santrak makula kalınlığı arasında korelasyon saptanmamıştır. İntravitreal kemoterapi ile görme keskinliği arasında pozitif korelasyon bulunmuştur (p<0,05). Kapama tedavisi önerilen 31 hastadan 17 (%54,8)'sinde görme keskinliğinde artış tespit edilmiştir. Kapama süreleri 0,5-12 saat, ortalama kapama süresi 2,1±2,9 olarak tespit edilmiştir. Takip süreleri 6-30 ay, ortalama hastaların takip süresi 12 ay olmuştur. Hastaların görmede artış ile kapama süresi ve takip süresi arasında güçlü korelasyon tespit edilmiştir (p<0,05). Refraksiyon kusurları analizinde 14 gözde ≥3,00 miyopi, 7 gözde ≥3,00 hipermetropi ve 16 gözde ≥2,0 astigmatizm saptanmıştır. Makula tutulumu ve koryoretinal atrofi olması, tümörün bilateral olması görsel prognoz açısından olumsuz etkiye sahip olduğu bulunmuştur. Tümörün evresi, lokalizasyonu, regresyon paterni görme prognozunu etkileyen faktörler arasında saptanmıştır. Uygulanan kemoterapilerden sadece intravitreal kemoterapinin görme keskinliği üzerine negatif etkisi tespit edilmiştir. RB hastalarının görme keskinliğinin kapama tedavisi ve refraksiyon kursurlarının düzeltilmesi ile arttığı görülmüştür. RB hastaları tanı alınıp tümör stabilizasyonu sağlandıktan sonra en kısa zamanda rehabilitasyon programına alınması gerektiği sonucuna varılmıştır.
Retinoblastom hastalarında görülen germline mutasyonlar ve mutasyonların hasta kliniği ile ilişkilendirilmesi
Retinoblastom, çocukluk çağının en sık görülen kötü huylu göz içi tümörüdür. Knudson'ın "çift vuruş" hipotezine göre RB1 geninin her iki allelinde meydana gelen mutasyonlar sonucu hastalık tablosunun ortaya çıktığı bilinmektedir. Bu mutasyonlardan biri aileden kalıtılabileceği gibi, her iki alleldeki mutasyon somatik olarak retina hücrelerinde de gerçekleşebilir. Aileden kalıtılan yani "germline" mutasyonlara sahip hastaların daha erken yaşta ve bilateral tutulumla başvurma eğiliminde olduğu ortaya konmuştur. Çalışmanın amacı germline mutasyonlara sahip hastalarda mutasyon saptanmayan hastalara göre klinik seyirde farklılıklar olup olmadığını incelemektir. Çalışmada Sanger dizileme metodu ve multipleks ligasyona bağlı amplifikasyon yöntemi kullanılarak germline mutasyon varlığı açısından değerlendirilen toplam 51 retinoblastom olgusunun sonuçları ve klinik bulguları incelenmiştir. Toplam 30 hastada (%58,8) germline mutasyon saptanmıştır. Saptanan mutasyonlardan 8'i daha önce literatürde bildirilmemiş yeni mutasyonlardır. Mutasyon saptanan hastalarda mutasyon olmayan hastalara göre daha erken tanı yaşı (sırasıyla 13,1 ± 15,3 ve 30,4 ± 31,7 ay; p˂0,05), daha yüksek bilaterallik oranı (sırasıyla %56,7 ve %23,8; p˂0,05), daha yüksek multifokalite oranı (sırasıyla %70,7 ve %40,9; p˂0,05) görülmüştür. Unilateral hastaların %44,8'inde de germline mutasyonlar tespit edilmiştir. Mutasyonu olan ve olmayan hastalar arasında Uluslararası Retinoblastom Sınıflamasına göre belirlenen grup yüzde dağılımları da fark göstermiş ve bu farkın Grup A ve Grup D dağılımlarından kaynaklandığı görülmüştür (Grup A için sırasıyla %17,4 ve %0, Grup D için sırasıyla %40,0 ve %26,9; p˂0,05). Mutasyonu olan hastalarda, mutasyonu olmayan hastalara göre intravenöz kemoterapi (sırasıyla 5,6 ± 3,8 ve 2,9 ± 3,6 kür) ve lokal tedavi (sırasıyla 2,6 ± 3,8 ve 1,6 ± 3,8 seans) ihtiyacı da daha yüksek bulunmuştur (p˂0,05). Çalışmamızda ayrıca klinik seyrin farklı mutasyon türleri arasında değişkenlik gösterip göstermediği de incelenmiştir. Saptanan mutasyonlar içerisinde en sık anlamsız mutasyonlar (%33,3) görülmüştür. Bunu %23,3 ile yanlış anlamlı mutasyonlar, %20,0 ile çerçeve kayması mutasyonları, %16,7 ile kırpılma bölgesi mutasyonları takip etmiştir. Anlamsız ve çerçeve kayması mutasyonlarının (sırasıyla 6,7 ± 4,8 ve 7,5 ± 7,9 ay) yanlış anlamlı ve kırpılma bölgesi mutasyonlarına göre (sırasıyla 21,0 ± 22,5 ve 21,2 ± 21,5 ay) daha erken tanı yaşı ile ilişkili olduğu bulunmuştur (p˂0,05). Mutasyon türleri arasında lateralitenin de değişkenlik gösterdiği, yanlış anlamlı mutasyonlara sahip hastaların tamamında (%100) unilateral hastalık olduğu görülmüştür (p˂0,05). Enükleasyon oranları karşılaştırıldığında, çerçeve kayması ve kırpılma bölgesi mutasyonlarına sahip hastalara ait gözlerde (sırasıyla %54,5 ve %57,1) anlamsız ve yanlış anlamlı mutasyon görülen hastaların gözlerine kıyasla (sırasıyla %16,7 ve %14,3) daha yüksek enükleasyon oranı saptanmıştır (p˂0,05). Retinoblastom hastalarında saptanan germline mutasyon varlığı ve mutasyonların türlerinin klinik seyri ve tedavi ihtiyacını etkileyebileceği sonucuna varılmıştır. Mutasyonu olan hastalarda literatürde tanımlanan daha erken tanı yaşı, daha yüksek bilateralite ve multifokalite oranına ek olarak daha fazla intravenöz kemoterapi ve lokal tedavi ihtiyacı olduğu görülmüştür. Unilateral hastaların yarısına yakınında germline mutasyon saptanmış olması dikkat çekmiştir. Ek olarak mutasyon tiplerine göre tanı yaşı ve lateralitenin değişkenlik gösterebileceği tespit edilmiş, anlamsız ve çerçeve kayması mutasyonlarında daha erken tanı yaşı ve yanlış anlamlı mutasyonlarda daha fazla unilateralite oranı görülmüştür. Ayrıca çerçeve kayması ve kırpılma bölgesi mutasyonlarında enükleasyon oranları daha yüksek bulunmuştur. Her hasta için uygun bir takip algoritması oluşturmak ve hastaların aile planlaması ve ikincil kanserler açısından etkin bir şekilde değerlendirilmesini sağlamak için tüm retinoblastom hastalarına rutin olarak genetik inceleme yapılmalıdır.
Tek taraflı neovasküler yaşa bağlı makula dejenerasyonunda diğer göz OKT bulguları
Bu çalışmanın amacı Türk yaşlı popülasyonunda tek taraflı neovasküler YBMD ile takip edilen hastaların diğer gözlerini muayenenin yanısıra gelişmiş görüntüleme yöntemlerinden faydalanarak neovaskülarizayon gelişmesinde önemli risk faktör olan OKT biobelirteçlerin neovaskülarizayon gelişmeden önce tesbit etmektir. Tek taraflı Neovasküler YBMD'si olup diğer gözleri normal veya erken/orta evre kuru tip YBMD olan 168 hastanın 168 gözü çalışmaya alınmıştır. Tüm olguların yaş, cinsiyet, Sigara öyküsü, hipertansiyon, hiperkolesterolemi ve YBMD aile öyküsü varlığı sorgulandı. Tüm olgulara takipleri süresince rutin göz muayenesi yanısıra her vizitte OKT ve renkli FF çekimi yapıldı. OKT görüntülemede ETDRS otomatik protokolünün 3'lü dairesel segmentasyonundan yararlanarak 3mm ve 6 mm'lik alanlarda drusen hacmi hesaplandı. Tüm görüntülerde intraretinal hipereflektif material (IRHF), Subretinal drusenoid deposit (SDD), drusen içinde heterojen reflektivite varlığı (hRF), pigment retina epitel dekolmanı varlığı (PED)değerlendirildi. Çalışmanın sonunda 27 gözde neovaskülarizasyon gelişirken,141 göz kuru tip olarak devam etmiştir. Neovaskülarizasyon gelişen gözlerde neovaskülarizasyon bulgusu ortaya çıktıktan bir önceki vizit bulguları değerlendirmeye alınmıştır ve son vizit olarak yazımızda geçmektedir. 168 Hastadan 80'i kadın (% 47) ve 88'i erkek (%53) olup, yaş ortalaması 75.87± 10.26 (56- 96) idi. İki grup arasında yaş ve cinsiyet dağılımı açısından anlmalı fark yoktu. Tum olgulardan çalışma başlangıcında temel OKT görüntüsü elde edildi. Ortalama takip süresi 23.62± 5.15 ay idi. Çalışmanın sonunda 141 hastanın 141 diğer gözü (çalışma gözü) (%83.9) non-neovasküler iken,27 hastanın 27 gözünde (%16.1) neovaskülarizasyon gelişti. Neovasküler bulgusu olan hastaların, neovaskülarizasyon gelişmeden bir önceki görme keskinliği ve OKT görüntüsü değerlendirilmeye alındı. Çalışma süresi boyunca hiç bir gözde coğrafik atrofi gelişme bulgusuna raslanmadı. Sigara kullanımı neovasküler grupta non-neovasküler gruba nazaran yüksek bulundu, sigara kullanımı neovaskülarizason riskini 2.58 kat arttırmaktaydı (OR= 2.58, P=0.02). Non-neovasküler grupta 3mm'lik ve 6 mm'lik dairelerde drusen hacminin ≥0.03 mm3'den büyük olması YBMD ilerlemisnde önemli rol oynadığı gösterilmiştir (P <0.001, R=0.61, R=0.24 sırasıyla). Neovasküler grupta IRHF, SDD, hRF ve 6mm'lik fovea merkezli dairesel alanda drusen hacmi hastalığın ilerlemesi ile ilişkili bulunmuştur. Bu grupta en yüksek riski sağlayan faktör ise intraretinal hiperreflektif odak (P<0.001,R=0.76) olarak bulunmuştur. 3mm'lik ve 6 mm'lik dairelerde drusen hacmini ≥0.03 mm3'den büyük olması non-neovasküler YBMD ilerlemisnde önemli rol oynarken 3mm'lik dairesel alandaki drusen hacmi hastalığın ilerlemesi ile daha anlamlı ilişkisi olduğu bulunmuştur (P <0.001, R=0.61, R=0.24 sırasıyla). Neovasküler grupta IRHF, SDD, hRF ve 6mm'lik fovea merkezli dairesel alanda drusen hacmi hastalığın ilerlemesi ile ilişkili bulunmuştur ve en yüksek riski sağlayan faktör intraretinal hiperreflektif odak (P<0.001,R=0.76) olarak bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Yaşa Bağlı Makula Dejenerasyonu, Optik Koherens Tomografi, Tek Taraflı Neovasküler
Opere konjenital katarakt hastalarında metabolik profilin erken ve geç dönem komplikasyonlarına etkisinin araştırılması
Konjenital katarakt, doğumda olan veya erken postnatal dönemde ortaya çıkan lens opasitesidir. Tüm dünyadaki prevalansı 10.000'de 1,71 (0,63-9,74) olarak bilinmektedir. Nadir görülmesine rağmen çocukluk çağı kataraktları çocuklarda görme bozuklukları ve körlüğün en önemli sebeplerinden biridir ve tüm dünyada çocuklarda körlüğün %5-20'sinin sebebini oluşturur. Görmeyi tehdit eden bir kataraktın uygun yönetimi; lensin cerrahi olarak alınmasını (ekstraksiyon) takiben, afak tashih ile düzeltme ve agresif bir ambliyopi tedavisini gerektirir. Konjenital katarakt ekstraksiyonunda, görsel prognozu etkileyen en kritik konu cerrahinin zamanlamasıdır. Unilateral kataraktlarda, ambliyopi gelişme riski daha yüksektir. Unilateral kataraktlarda 4-6 hafta arası, bilateral kataraktlarda ise 6-8 hafta arası önerilen cerrahi yaşıdır. Bilateral kataraktlarda bu süre 10 haftaya kadar uzatılabilmektedir. Metabolomiks, hızla gelişmekte olan biyokimyasal çalışma sahasıdır. Biyolojik sistemlerdeki endojen ve ekzojen metabolitlerin semi-kantitatif olarak çalışılması ve kıyaslanmasını sağlar. Bu çalışmada konjenital katarakt nedeniyle opere edilmiş olan hastalar post-operatif dönemde glokom geliştirip geliştirmediklerine göre glokom ve kontrol grubu olarak iki gruba ayrılmış; bu iki grup arasındaki serum metabolik profilleri karşılaştırılarak glokom gelişiminde olası bir biyobelirteç belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 48 hasta dahil edilmiştir. 48 hastanın 9'unda post-operatif dönemde glokom gelişimi mevcuttur. Bir hasta takip sırasında öldüğü için hiçbir gruba dahil edilememiştir. Gruplar arası dağılımda glokom grubunda olan 9 hastadan 5'i erkek (%55,6), 4'ü (%44,4) kadındır, kontrol grubunda olan 38 hastadan 16'sı (%42,1) erkek, 22'si (%57,9) kadındır (p=0,486). Otuz sekiz hastanın tanısı bilateral konjenital katarakt, 10 hastanın ise unilateral (5 sağ, 5 sol) konjenital katarakttır. Glokom grubunda tanı yaşı ortancası 3 (3-6) ay, kontrol grubunda tanı yaşı ortancası 3 (2-9) aydır (p=0,720). Glokom grubunda operasyon yaşı ortancası 4 (3-7,5) ay, kontrol grubunda operasyon yaşı ortancası 6,5 (3,75-18) aydır (p=0,409). Glokom grubunda çalışmaya dahil edildiğindeki ortalama yaş 8,13±5,11 (1,50-18) yaş, kontrol grubunda çalışmaya dahil edildiğindeki ortalama yaş 9,51±3,42 (2,00-15,00) yaştır (p= 0,330). Koopere olabilen tüm hastalara poliklinik muayenesinde görme keskinliği ölçümü yapılmıştır. Genel anestezi altında veya poliklinik muayenesinde göz içi basıncı ölçümü, kornea kalınlığı ölçümü, aksiyel uzunluk ölçümü, kornea çapı ölçümü, ön segmentin biyomikroskopik muayenesi, dilatasyonlu fundus muayenesi ve retinoskopi yapılmıştır; fundusun görülemediği durumlarda ise ultrasonografi ile değerlendirme yapılmıştır. Tüm hastalardan 1mL periferik kan örneği alınmıştır, kan santrifüjlendikten sonra plazma örnekleri eppendorf tüplerinde tüm plazma örnekleri birlikte analiz edilmek üzere -80°C'de saklanmıştır. GC-MS ve LC-qTOF-MS temelli metabolomiks analizler yapılmıştır. Fiehn ve Golm kütüphanelerinde daha önceden tanımlanmış olan toplamda 327 adet metabolit tanımlanmıştır. 327 metabolit içinde 17 tanesinin iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılığı saptanmıştır. Miyo-inositol (p<0,001), prolin (p=0,008), 3-indollaktik asit (p=0,010), gliserik asit (p=0,012), kolin (p=0,023), malik asit (p=0,035), trans-4-hidroksi-L-prolin (p=0,037), izositrik asit (p=0,041), fosfatidiletanolamin (p=0,044) metabolitlerinin düzeylerinde konjenital katarakt nedeniyle ameliyat olan hastaların ilerleyen takiplerinde glokom gelişimi sonrasında istatistiksel olarak anlamlı artış tespit edilmiştir. Kontrol ve glokom grupları arasında değiştiği saptanan ana yolakların arjinin ve prolin metabolizması (p=0,011), glioksilat ve dikarboksilat metabolizması (p=0,008), glisin, serin ve treonin metabolizması (p=0,008), askorbat ve aldarat metabolizması (p=0,035) olduğu tespit edilmiştir. Glokom gelişimi olan grupta istatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte metiyonin (p=0,589), triptofan (p=0,542), homoserin (p=0,085) düzeylerinin kontrol grubuna oranla azaldığı tespit edilmiştir. Bu hedeflenmemiş metabolomiks çalışması, konjenital kataraktı olan hasta grubunda yapılmış olan ilk metabolomiks çalışmasıdır. Konjenital katarakt sonrası glokom gelişiminin ön görülmesinde rol oynayabilecek olası bir biyobelirteç belirlenmesi adına hedeflenmiş bir metabolomiks çalışması için pilot çalışma olup, daha geniş hasta grubunun olduğu çalışmalara öncülük edebilir. Anahtar kelimeler: Glokom, metabolomiks, konjenital katarakt, metabolik profil
Keratokonus tedavisinde Riboflavin'in girişimsel olmayan ("EPİ-ON") teknik ile korneaya taşınması için oküler ilaç taşıyıcı platformların tasarlanması ve in vitro-in vivo değerlendirilmesi
Keratokonus, ilerleyici özellikte ve etkin tedavinin sağlanamaması durumunda kornea nakli ile sonuçlanabilen bir göz hastalığıdır. Hastalığın tedavisi için klinikte en yaygın kullanılan yöntem korneal çapraz bağlama işlemidir. Ancak, riboflavinin kornea epitelinden geçememesi nedeniyle, bu işlemde ilk olarak göz üzerindeki epitel tabakası cerrahi işlem ile kazınarak uzaklaştırılmaktadır. Bu durum hastada birçok komplikasyonlara neden olmaktadır. Bu sorunun üstesinden gelmek için bu tez kapsamında epitel tabakasının kaldırılmasına ihtiyaç duymayan riboflavin (RB) ve riboflavin-5-fosfat sodyum (RT) içeren hidrofilik jel, nanoyapılı lipit taşıyıcı (NLT) ve RB ko-kristal formülasyonları geliştirilmiş ve in vitro, ex vivo ve in vivo olarak değerlendirilmiştir. Ex vivo ilaç geçiş çalışmalarında mannitol içeren ko-kristal formülasyonlarının ve pozitif yüklü RT içeren NLT formülasyonlarının daha yüksek ilaç geçişi sağladığı belirlenmiştir. Ex vivo kornea ilaç tutulumu çalışmalarında RB içeren NLT formülasyonlarının diğer gruplara üstünlük gösterdiği bulunmuştur. İn vivo çalışmalarda RB içeren formülasyonların RT içeren formülasyonlara oranla daha yüksek kornea ilaç konsantrasyonu sağladığı tespit edilmiştir. İn vivo biyomekanik çalışmalarda geliştirilen formülasyonlardan en ümit verici olanın RT ve Transcutol P içeren (THJ-TP) termosensitif jel formülasyonu olduğu tespit edilmiştir. Bu formülasyonun 15 dakikada bir uygulanmasına rağmen, her iki dakikada bir uygulanan ve "epi-on" (epitel kazınmadan) yönteme uygun olarak geliştirilmiş ticari preparat olan MedioCROSS TE'den istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha etkin olduğu tespit edilmiştir.
Koklear implant kullanıcısı olan çocukların okul çağı dil becerilerinin değerlendirilmesi
Yıldırım, N., Koklear İmplant Kullanıcısı Olan Çocukların Okul Çağı Dil Becerilerinin Değerlendirilmesi, Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Odyoloji Programı Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2019. Bu çalışmada, koklear implant kullanan çocukların okul çağı dil becerilerini ve konuşma seslerini tanıma performansını değerlendirmek amaçlanmıştır. Koklear implanttan beklenen başarı sadece basit günlük konuşma dilinin kazanılması değil, dile dayalı tüm becerilerde (yapı, içerik, kullanım) başarı gösterilmesi olmalıdır. Koklear implantlı çocuklarda okul çağı dil becerilerini değerlendirmek ve bu yönde takip-müdahale programları geliştirmek çok önemlidir. Çalışmamızda 4 yaş ile 8 yaş 11 ay arasında olan, koklear implant kullanan, ek engeli bulunmayan 70 gönüllü çocuk katılımcı (35 erkek, 35 kız) yer almıştır. Katılımcılara "Türkçe Okul Çağı Dil Gelişimi Testi (TODİL)" ve "Konuşma Seslerini Tanıma Testi (KSTT)" uygulanmıştır. Değerlendirme kriterleri olarak TODİL tüm alt testlerinin yüzdelik değerleri ve tanımlayıcı terimleri, bileşke performansların ise indeks değerleri ve tanımlayıcı terimleri belirlenmiştir. Hipotezler doğrultusunda bulgular analiz edildiğinde işitme kaybına erken müdahalenin işitsel algı gelişimi ve dile dayalı beceriler açısından çok önemli olduğu saptanmıştır. FM kullanımının dile dayalı karmaşık becerilerde avantaj sağladığı gözlenmiştir. Koklear implantasyon öncesi rezidüel işitme varlığının ileri dönemde fonksiyonel işitme ve dil gelişimine olumlu etkisinin olduğu bulunmuştur. Kullanım şekline göre bilateral kullanıcıların binaural işitmenin avantajlarını kullanabilmelerinden dolayı linguistik ipuçlarını almada ve dil becerilerinde daha iyi oldukları saptanmıştır. KSTT ile TODİL alt testlerinden Sözcük Ayırt etme, Fonemik Analiz, Artikülasyon testleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Elde edilen bu verilerin kullanılan değerlendirme araçlarıyla farklı gruplarda yapılacak çalışmalar için fikir oluşturacağı düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Koklear İmplant, Okul Çağı Dil Gelişimi, Fonem Tanıma, Çocuklar, TODİL, KSTT
Kortikal görme kaybı olan az gören çocuklarda kognitif rehabilitasyonun işlevsel görme becerilerine etkisi
Bu çalışmada kortikal görme kaybı olan az gören çocukların kognitif becerileri geliştirilerek çocukların işlevsel görmeleri üzerindeki etkisinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi Ergoterapi Bölümü'ne yönlendirilen 6-11 yaş arası 9 kortikal görme kaybı olan az gören çocuk dahil edildi. Çocuklar Gazi İşlevsel Görme Değerlendirme Aracı, Dinamik Ergoterapi Kognitif Değerlendirmesi-Çocuk ve Motor İçermeyen Görsel Algı Testi-4 ile değerlendirildi. Çocuklara bir seans 60 dakika olacak şekilde 20 seans Görsel İşlevsellik Modeli temelli Kognitif Rehabilitasyon Terapisi eğitimi verildi. Eğitim sonrası tüm becerilerinde gelişme görülmüştür. Kognitif becerilerde; oryantasyon ve uzaysal algı becerilerinde istatiksel anlamlı farklılık (p<0,05); görsel motor organizasyon, düşünme süreçleri ve görsel algısal becerilerde yüksek düzeyde istatiksel anlamlılık (p<0,01) bulunmuştur. İşlevsel görme becerilerinde; odaklanma, odaklanmayı sürdürme, izleme, yakın görme alanı, renk görme, nesne ve engellerden sakınma, karşı yönde gelen insanlara çarpmadan yürüme sonuçları arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık (p<0,05); ışık ve kontrast duyarlılığı ile uzak görme alanı becerilerinde ise yüksek anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,01). Yazma araçları, fiş okuma ve nesne ya da kişi tanıma becerilerinde ise istatiksel farklılık gözlenememiştir. Kortikal görme kaybı olan az gören çocuklarda kognitif rehabilitasyon çocukların işlevsel görme becerileri üzerinde geliştirici yönde etki sağlamaktadır. Kortikal görme kaybı olan az gören çocuklarda kognitif rehabilitasyonun öz güven, girişkenlik, kişisel yönetim, sosyal beceri ve okula katılım gibi diğer alanlara olan etkisini ve bu alanların birbirleri ile ilişkisini inceleyen çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: ergoterapi, görme alanları, görsel algı, kontrast duyarlılığı, renk görme, uzaysal alg
Miyopik olgularda maküla fonksiyonun anatomik ve elektrofizyolojik olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı; miyopik olgularda arka segment parametrelerini değerlendirerek makülanın anatomik yapısını spektral domain optik koherens tomografi (SDOKT) ile ve fonksiyonel açıdan pattern elektroretinografi (PERG) ile incelenmek ve aralarındaki korelasyonu saptamaktır. Çalışma grubu 78'i kadın, 40'ı erkek toplam 118 olgudan oluşturuldu. Kırma kusuru derecesine göre olgular 4 gruba ayrıldı. Birinci grup 0.00/-0.75 D arası (kontrol grubu), ikinci grup -1.00/-2.75 D arası, üçüncü grup -3.00/-5.75 D arası, dördüncü grup -6.00 D ve üstü olarak belirlendi. Tüm olgularda peripapiller RSLT kalınlığı, maküla kalınlığı, retina katlarının kalınlığı ve koroid kalınlığı SDOKT kullanılarak ölçüldü ve ardından PERG testi uygulandı. Miyopi derecesi artışı ile T kadran hariç RSLT kalınlığında azalma olduğu gözlendi. Maküler kalınlık ve retina katlarının (dış pleksiform tabaka hariç) kalınlıkları ile miyopi derecesi arasında bir ilişki bulunamadı. Yüksek miyopi grubunda maküler kalınlık ile N95 amplitüdü arasında negatif korelasyon saptandı. Miyopi derecesi ve AU artışı ile subfoveal koroid kalınlığı azalmaktaydı. AU ile subfoveal koroidal kalınlık arasında negatif korelasyon olduğu görüldü. P50 ve N95 dalgalarının amplitüdlerinde yüksek miyopi grubu ile kontrol grubu arasında istatiksel olarak anlamlı fark olduğu bulundu. Miyopi derecesinin artması ile ilişkili olarak P50 ve N95 amplitüdündeki azalma belirginleşiyordu. N95 amplitüdündeki azalma aksiyel uzunluk artışı ile korelasyon göstermekteydi. Maküler retina katlarında anatomik bir değişiklik olmadan ve EİDGK etkilenmemiş iken P50 amplitüdünde azalma olması, fonksiyonel açıdan makülanın yüksek miyop olgularda etkilenebileceğini düşündürmektedir. N95 amplitüdündeki azalmanın ise AU'daki artış ve global peripapiller RSLT kalınlığındaki azalma ile ilişkili olabileceği düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Spektral Domain Optik Koherens Tomografi, pattern elektrografi, miyopi.
Evaporatif kuru göz hastalığı oluşumunda meibomius bez hastalığının ve nöromediyatörlerin rolü
Bu çalışmanın amacı; ekran kullanımının oküler yüzey üzerinde yaptığı değişiklikleri ve bunların kuru göz bulgularıyla ilişkisini ve meibomius bez disfonksiyonunun (MBD) oküler yüzey üzerinde yaptığı değişiklikleri incelemek, ve ekran kullanımı ile oluşan değişiklikler ile karşılaştırmaktır. Ayrıca, bu değişikliklerin gözyaşı sitokin düzeyleri ve Substans P (SP) düzeyleri ile ilişkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Bu amaçla kliniğimize başvurmuş , günde 4 saatten fazla ekran kullanımı olan 17 hasta, günde 4 saatten fazla ekran kullanımı ile birlikte MBD'si olan 17 hasta, ekran kullanımı günde 4 saatten az olan ve MBD'si olan 26 hasta ile yaş ve cinsiyet dağılımı benzer olan, oküler yüzey hastalığı veya şikayeti olmayan sağlıklı 20 kişi kontrol grubu olarak değerlendirildi. Ekran kullanım süresi sorgulandı. Oküler yüzey ve gözyaşı fonksiyonları; OSDI (Oküler yüzey hastalık indeksi) anketi, gözyaşı kırılma zamanı (GKZ) değerlendirmesi, flöresein ve lizamin ile oküler yüzey boyanması, Schirmer testi, meibografi ile MBD evrelendirmesi, in vivo konfokal mikroskopi ( VKM) ölçümleri ve Cochet-Bonnet ile kornea hassasiyet ölçümleri ile değerlendirildi. Hastaların gözyaşlarında GM-CSF, G-CSF, IFN-α, IFN-γ, IL-1β, IL-1RA, IL-2, IL-2R, IL-4, IL- 5, IL-6, IL-7, IL-8, IL-10, IL-12, IL-13, IL-15, IL-17, TNF-α, MCP-1, IP-10, MIG, RANTES, Eotaksin, MIP-1α, MIP-1β, EGF, FGF, HGF ve VEGF düzeyleri Luminex ile, gözyaşlarında SP düzeyi ise ELISA ile çalışıldı. Ekran kullanım süresi 4 saatin üzerinde olanlarda ve MBD olanlarda anlamlı olarak OSDI skorunun daha yüksek olduğu (p<0,001), flöresein ve lizamin ile korneal boyanmanın daha fazla olduğu (p=0,029), GKZ'nin kısaldığı (p<0,001) bulundu. Schirmer testi açısından anlamlı farklılık saptanmadı. VKM ölçümlerinde anlamlı farklılık izlenmedi. Sinir tortuozitesi sadece MBD olanlarda anlamlı olarak artmış bulundu (p=0,024). Korneal hassasiyet ölçümlerinde gruplar arasında anlamlı farklılık izlenmedi. Gözyaşında, sadece IL-6 düzeyi hasta gruplarında anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,006). Gözyaşı SP düzeylerinde anlamlı farklılık izlenmedi (p=0,265). Ekran kullanım süresi ile OSDI skoru (p=0,014) ve SP düzeyi (p=0,011) arasında zayıf pozitif korelasyon görüldü. Sonuç olarak, ekran kullanımı süresinin uzamasının oküler yüzey ve gözyaşı filminde değişikliklere yol açtığı görülmüştür. Ekran kullanımı ile birlikte MBD olmasının oküler yüzey bulgularını ve semptomlarını şiddetlendirmediği görülmüştür. Ekran kullanımı veya hafif-orta MBD varlığında gelişen evaporatif kuru gözde, oküler yüzeyde anlamlı bir iltihabi cevabın oluşmadığı düşünülmüştür.
Behçet hastalığında arka segment yapıların multimodal görüntülenmesi
Çalışmanın Amacı Behçet üveitli (BÜ) gözlerde multimodal görüntüleme yöntemleri olan optik koherens tomografi (OKT) ve optik koherens tomografi anjiyografi (OKTA) bulgularını tanımlamak ve bu bulguları, nonoküler Behçet (NOB) ve sağlıklı kontrol grubundakilerle (SKG) karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem Klinik olarak aktif ve inaktif BÜ, NOB ve SKG, OKT (Heidelberg Spectralis ) ve OKTA (Zeiss Angioplex) kullanılarak değerlendirildi. OKT ile santral makula kalınlığı, koroid kalınlığı, retina segmentasyon analizi ile sinir lifi, ganglion hücre, iç pleksiform, iç nükleer, dış pleksiform, dış nükleer, retina pigment epiteli tabaka kalınlıkları ölçüldü. OKTA ile yüzeysel ve derin kapiller pleksuslar için 3x3, 6x6 ve 8x8 mm görüntülerde cihazın yazılımı (Angioplex Metrix) kullanılarak damar ve perfüzyon yoğunlukları (mm / mm2 ve %) ölçüldü. Optik sinir başı anjiografik görüntülerinde, cihazın yazılımı ile perfüzyon dansitesi ve akım indeksleri ölçüldü. Yüzeysel kapiller pleksusta foveal avasküler zon (FAZ) alanı, FAZ perimetrisi ve FAZ daireselliği Angioplex Metrix ile, derin kapiller pleksusta Image J görüntü analiz programı ile değerlendirildi. Bulgular 17 aktif BÜ (28 göz), 38 inaktif BÜ (62 göz), 20 NOB (40 göz) olgusu ve 33 sağlıklı katılımcı (66 göz) çalışmaya dahil edildi. Ortalama en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) aktif BÜ'de 0.63, inaktif BÜ' de 0.55, NOB hastalığında 1.0 idi. İnaktif BÜ olan gözlerde retinal segmentasyon analizi ile santral makula, sinir lifi, ganglion hücre, iç pleksiform tabaka kalınlıkları aktif BÜ, NOB ve SKG' ye göre anlamlı şekilde daha düşüktü. İnaktif BÜ olan gözlerde kapiller damar yoğunluğu hem NOB hem de kontrol grubundan daha düşüktü. Bu durum perfüzyon yoğunluğu için de geçerliydi. Derin kapiller pleksusta perfüzyon yoğunluğu, inaktif BU grubunda NOB ve kontrol grubuna kıyasla daha düşüktü. Yüzeyel kapiller pleksusta, FAZ alanı ve daireselliği değerlerinde gruplar arasında anlamlı bir fark yoktu, ancak FAZ daireselliği inaktif BÜ'de anlamlı şekilde daha yüksek bulundu. Derin kapiller pleksusta FAZ alanı ve çevresi anlamlı şekilde artmıştı ve hem aktif hem de inaktif BÜ'de NOB ve kontrollere kıyasla dairesellik değerlerinde anlamlı bir bozulma vardı. Sonuç BH'de OKT ve OKTA, arka segment yapılarının anatomik ve vasküler yapıların değerlendirilmesinde önemli bilgiler sağlar. Çalışmamızda inaktif BÜ'de, OKT'da retina katlarında incelme saptandı. OKTA'da yüzeyel kapiller pleksus damar yoğunluğu ve perfüzyon yoğunluğunun etkilendiği görüldü. Derin kapiller pleksusta, aktif ve inaktif BÜ'de perfüzyon yoğunluğundaki etkilenmenin yanı sıra FAZ alanı ve çevresi ölçümlerinde önemli farklılıklar saptandı.
Açık açılı glokomlu olgularda XEN-45 implant sonuçları
AMAÇ: Açık açılı glokom hastalarında XEN-45 İmplant etkinlik ve komplikasyonlarını değerlendirmek. GEREÇ VE YÖNTEM: Kliniğimizde Haziran 2016-Şubat 2018 tarihleri arasında maksimal antiglokomatöz tedaviye rağmen GİB ≥21mmHg olup 0.2 mg/cc MMC ile XEN-45 İmplant uygulanan 17 hastanın 17 gözüne ait kayıtlar retrospektif olarak incelendi. Hastaların cerrahi öncesi ve sonrası EİDGK, GİB ve antiglokomatöz ilaç sayısındaki değişim, EHS, RSLT, iğneleme sayısı ve postoperatif komplikasyonları incelendi. BULGULAR: Çalışmaya alınan 17 hastanın (11E, 6K) ortalama yaşı 62.6±19.8 (29-94) yıl idi. Olguların XEN-45 İmplant sonrası ortalama takip süresi 16.8±3.5 (12-21) ay olarak saptandı. Gözlerin 13'ünde (%76) tanı PAAG olup, 3 gözde (%18) KPG, 1 gözde (%8.3) AGG idi. Glokom cerrahisi öncesi ortalama 27.6±6.0 (21-40) mmHg olan GİB, cerrahi sonrası 1. ayda 16.1±7.2 (8-32) mmHg, 3. ayda 17.2±5.9 (10-32) mmHg, 6. ayda 16.2±4.7 (10-27) mmHg, 9. ayda 15.1±3.2 (10-21) mmHg, 12. ayda 14.1±3.1 (10-18) mmHg, 15. ayda 14.1±3.4 (8-19) mmHg, son kontrolde 14.5±3.3 (8-20) mmHg'ya istatistiksel olarak anlamlı düşüş gösterdi (tekrarlı ölçümler ANOVA, p<0.001). Antiglokomatöz ilaç sayısı ameliyat öncesinde 3.9±0.8 (2-5) iken, son muayenede 1.7±1.3 (0-3)'a istatistiksel olarak anlamlı düşüş gösterdi (wilcoxon testi, p=0.001). Preoperatif EİDGK 0.78±0.99 LogMAR olup son muayenede 0.8±0.99 LogMAR ile anlamlı değişiklik göstermedi (wilcoxon testi, p=0.99). Preoperatif EHS 2356.8±533.3 (1635-3275) sayı/mm2 iken son kontrolde 2338.7± 472.7 (1712-3178) sayı/mm2 bulundu ve istatistiksel olarak anlamlı düşüş göstermedi (tekrarlı ölçümler ANOVA, p=0.470). Preoperatif RSLT 61.4±11.8 (43-82) µ iken son kontrolde 61.3±11.5 (45-82) µ ile anlamlı değişiklik göstermedi (eşleşmiş gruplar t testi, p=0.764). Bir hastada 2 kez, 4 hastada da, birer kez olmak üzere toplam 5 (%29.4) hastada iğneleme gerekti. Postoperatif erken dönemde (≤1ay) 1 gözde tıbbi tedavi ile düzelen sığ ön kamara ve hipotoni, geç komplikasyon olarak (>1ay) 2 gözde tenon kisti ve 1 gözde blebte fibrotik görünüm olmak üzere toplam 4 (%23.5) gözde postoperatif komplikasyon izlendi. SONUÇ: Açık açılı glokom hastalarında XEN-45 implant cerrahisi GİB kontrolünde etkin bir cerrahi prosedür olup iğneleme gerektirmektedir. Cerrahi sonrası olguların görme keskinliği ve kornea endoteli korunmuş olup ciddi bir komplikasyon saptanmamıştır.
Hemşirenin yürüttüğü göz sağlığı geliştirme programının ilkokul öğrencilerinin göz sağlığını koruma davranışlarına etkisi
Giriş: İlkokul öğrencilerinde, göz sağlığını koruyucu davranışların geliştirilmesine yönelik eğitim programının göz sağlığını koruma davranışlarına etkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Bu araştırma randomize kontrollü öntest-sontest düzeninde prospektif deneysel bir izlem çalışmasıdır. Araştırma Nisan-Kasım 2014 tarihleri arasında Aydın/Söke ilçesinde yer alan üç ilkokulda yürütüldü. Araştırmada 191 öğrenci (deney grubu:98; kontrol grubu:93) yer aldı. Öğrencilerin verileri sosyodemografik özelliklerini belirleyici veri formu, öğrencilerin ve ailelerinin çevresel ve göz sağlığı özelliklerini belirleyici veri formu, öğrencilerin göz sağlığı bilgi, tutum ve davranışlarını belirleyici veri formu, velilerin çocuğun göz sağlığıyla ilgili bilgi, tutum ve davranışlarını belirleyici veri formu, öğretmenlerin çocuğun göz sağlığına yönelik bilgi, tutum ve davranış düzeylerini belirleyici veri formu olmak üzere toplam altı form kullanılarak toplandı. Araştırmacı tarafından göz sağlığını geliştirme programı hazırlandı. Deney grubundaki öğrencilere dört haftada iki gün olmak üzere göz sağlığını koruyucu davranışların arttırılmasına yönelik olarak düzenlenmiş eğitim programı uygulandı. Eğitim programı kapsamında deney grubu öğrencilere göz sağlığı bilgilendirme kitapçığı, veliler için çocuk göz sağlığı anne baba bilgilendirme kitapçığı ve öğrencilere yönelik eğitim CD'si ile eğitim sürecinin güçlendirilmesi sağlandı. Kontrol grubu öğrencilere herhangi bir girişim uygulanmadı. Veriler;, t testi, ki kare analizi, yüzde, Mann Whitney U testi, Wilcoxon işaretli sıra testi, Mcnemar testi ve lojistik regresyon ile değerlendirildi. Bulgular: Araştırma grubundaki öğrencilerin yaş ortalaması 9±.45 olarak belirlendi. Eğitim programı sonrası gözlük kullanan öğrencilerin deney grubunda tamamının, kontrol grubunda %53.3'ünün her zaman gözlüğünü taktığı ve bu farkın anlamlı olduğu saptandı (p<.05). Son izlem sonuçlarına göre deney grubunun %97.9'unun, kontrol grubunun %58.1'inin göz hekimine muayene olduğu ve bu farkın anlamlı olduğu saptandı (p<.05). Deney grubu öğrencilerin göz sağlığı davranışlarının (güneş gözlüğü takma sıklığının, görme sorununu bir büyüğüne söyleme sıklığının, ders çalışırken, televizyon izlerken, bilgisayar kullanırken ara verme sıklığının, haftalık açık havada geçirdikleri sürenin, göz sağlığı bilgi puanı düzeyinin, A vitamini içeren besin tüketiminin, haftalık toplam uyku süresinin) kontrol III grubu öğrencilerle karşılaştırıldığında son izlemde anlamlı düzeyde arttığı belirlendi (p<.05). Araştırma sürecinde haftalık açık havada geçirilen süre, haftalık A vitamini içeren besin tüketimi ve haftalık toplam uyku süresi değişkenlerine ait hedeflenen etki büyüklüğüne ulaşıldı. Lojistik regresyon sonucuna göre grup ve gözlük kullanım durumunun göz hekimi muayenesine gitme davranışını etkileyen değişkenler olduğu belirlendi (p<.05). Sonuç: Sağlık Davranışı Etkileşim modeli ve Precede Proceed modeli kullanılarak hazırlanan göz sağlığını geliştirici eğitim programının deney grubu öğrencilerde göz sağlığını koruyucu davranışları kazandırmada etkili olduğu görüldü. Göz sağlığını koruyucu davranışlara yönelik hipotezler eğitim programı sonunda kabul edildi. Anahtar Sözcükler: İlkokul çocukları; göz sağlığını geliştirme programı; hemşirelik; okul sağlığı; göz sağlığı