Public law
351 theses under this subject heading
Türk Hukukunda yükseköğretimin vergilendirilmesi
Türk hukukunda, yükseköğretim kurumlarına ve öğretim elemanlarına özel bir hukuki statü tanınmıştır. Bu tez kapsamında, öncelikle yükseköğretim kurumlarının ve öğretim elemanlarının hukuki statüleri tespit edilmiştir. Daha sonra, yapılan tespitlere bağlı olarak yükseköğretim kurumlarında çalışan öğretim elemanlarının gelirleri belirlenmiş ve bu gelirlerin tabi olduğu vergi rejimi ele alınmıştır. Son olarak, yükseköğretim kurumlarının kurumsal olarak vergi hukuku karşısındaki durumları açıklanmıştır.
Anayasal hakların çatışması
Bu çalışmanın konusunu, "anayasal hakların çatışması" oluşturmaktadır. Üç bölümden oluşan çalışmamızın ilk bölümünde anayasal hakların çatışma teorisi, ikinci bölümünde anayasal hak çatışmalarının çözüm teorisi ve son bölümünde çatışma çözüm yöntemi olarak dengeleme ile Türk Anayasa Mahkemesinin çatışmaya yönelik tutumu ele alınmıştır. Birinci bölümde, anayasal hakların çatışmasına dair kavramsal çerçeve çizilmiş ve konunun, önemini göstermek amacıyla, diğer anayasa hukuku sorunlarından farkları ile bu sorunlarla ilişkisi incelenmiştir. Çalışmada, anayasal hakların yapısı özellikle deontik mantık açısından değerlendirilmiştir. Ardından hak çatışmaları ile norm çatışmaları arasındaki ilişki analiz edilmiş ve anayasal hak çatışmaları kategorize edilmiştir. Bununla bağlantılı olarak, çözüme yönelik genel çıkarımlar yapılmış ve çatışma tipolojisi çizilerek bölüm sonlandırılmıştır. Çatışmanın çözümü, çatışan iki hak arasında mevcut olan sınırı gösterebilmek veya yeni bir sınır çekmek anlamına geldiği için ikinci bölümde, anayasal hakların sınırlandırılması ve içkin sınır teorilerine geniş bir yer verilmiştir. Bu bölümde hak-kapsam teorileri incelenmiş ve anayasal hakların çatışmasından doğan sınırlılık tezi ileri sürülmüştür. Bu teze dair sorunlar her yönüyle ele alınmış, hakka içkin sınır oluşturduğu için hakkın dışında kalan spesifik durumlardan ise ayrıca bahsedilmiştir. Özellikle Alman anayasa hukuku literatürünü temel alarak yürütülen bu çalışmada, ideal çözüm yöntemi olan pratik uyuşum, çatışmadan doğan sınırlılık tezi bağlamında ele alınmıştır. Çalışmanın son bölümünde, çatışma çözüm yöntemi olan dengeleme yöntemi olumlu ve olumsuz yönleriyle değerlendirilmiştir. Bölümün son ana başlığında Türk Anayasa hukukunda hakların sınırlandırılması ve çatışmadan kaynaklanan sınırlılık hali, Anayasa Mahkemesinin özellikle bireysel başvuru kararlarındaki tutumu göz önünde bulundurularak değerlendirilmiştir. Çalışmamız, ulaşılan sonuçların açıklandığı sonuç bölümüyle bitmiştir.
Türk ceza hukukunda fuhşa sürükleme suçu
Fuhuş suçu, daha doğru söyleyiş ile fuhşa sürükleme suçu, kanunumuzda suç olarak tanımlanmıştır. Esas olarak bu suçun unsurlarını incelediğimiz çalışmamızda, fuhşun geçmişte ortaya çıkışı ile günümüze gelene kadar geçirdiği süreç de değerlendirilmiştir. Ayrıca genel kadınlar ve genelevlerin hukuki durumu ile fuhşu azaltmaya yönelik önerilerimiz de tez çalışmamızda yer almıştır. İlk bölümde fuhuş kavramı ile bu kavramın dünyada ve ülkemizdeki tarihi gelişimi ele alınmıştır. Fuhşa ilişkin hukuki düzenlemeler ile milletlerarası sözleşmelere de yer verilmiştir. Bunun yanında ülkemizdeki genel kadınlar ile genelevlerin hukuki durumunu incelediğimiz bölümdür. Genel kadınların çalışma şartları ve genelevlerin uyması gereken kuralların önemli olanlarının anlatıldığı bu bölümde, fuhşu azaltmaya ve genel kadınların korunmasına yönelik önerilerimiz de yer almıştır. İkinci bölümde ise fuhşa sürükleme suçunun unsurları incelenmiştir. Suç incelemesinde öncelikle korunan hukuki değer tespit edilmiştir. Sonra ise tipiklik incelemesi yapılmıştır. Suçun, tipe uygun olması bakımından maddi ve manevi unsurlar belirtilmiştir. Sonra hukuka uygunluk sebepleri ile kusur durumunu etkileyen haller tespit edilerek ifade edilmiştir. Üçüncü bölümde, suçun özel görünüş biçimleri ayrı ayrı değerlendirilmiştir. Yaptırım ve muhakemeye ilişkin kuralların da ayrı başlıklarda ele alınmış; fuhşa sürükleme suçuna özgü düzenlenen özel hüküm ifade edilerek çalışma sonuçlandırılmıştır.
Filistin ve Ürdün Anayasaları çerçevesinde dijital mahremiyet hakkı: Niteliği, kapsamı ve mevcut anayasal güvenceler
Bu tez, dijital mahremiyet hakkının Ürdün ve Filistin'deki anayasal düzenlemesini ele almakta ve özellikle dijital mahremiyet hakkının gelişimi, yasal kapsamı, Ürdün ve Filistin anayasalarındaki ele alınışı ve iki ülke mevzuatının bu hakka tanınan anayasal güvencelere uygunluğu gibi çeşitli konuları incelemektedir. Ayrıca tezin önemi, dijital mahremiyet hakkı anlayışının yeni olmasından ve anayasa ile diğer mevzuat kapsamında bu hakkın konusunu düzenleyen açık ve net yasal metinlerin bulunmamasından kaynaklanmaktadır. Bu durum, doğalarındaki benzerlikten dolayı özel hayat gizliliği hakkının genel kurallarını dijital mahremiyet hakkı için uyarlama ve örnek alma gerekliliğini doğurmaktadır. Zira günümüz dünyasında dijital mahremiyet hakkı, giderek daha önemli bir hale gelmektedir. Bu tezin ilk bölümü, dijital mahremiyet hakkı anlayışının gelişim tarihini sunarken, ikinci bölüm, bu hakkın Ürdün ve Filistin anayasal ve yasal anlamda ele alınmasını ve bunların karşılaştırılmasını incelemiştir. Üçüncü bölüm ise, Ürdün ve Filistin'de dijital mahremiyet hakkına tanınan anayasal güvenceleri analiz etmiş ve bu hakla ilgili yasaların Ürdün ve Filistin anayasalarının ilkeleriyle ne kadar uyumlu olduğu ele almıştır.
Türk anayasa hukukunda yasama fonksiyonunun sınırlılığı
Tezimizin konusunu Türk hukukunda yasama fonksiyonunun sınırlılığı meselesi oluşturmaktadır. Tezimizin ilk bölümü, temel aldığımız geçerlilik anlayışı olan normatif pozitivist görüşün esas aldığı geçerlilik anlayışının açıklanması, kavramsal çerçevenin çizilmesi ve yasama fonksiyonunun diğer fonksiyon ve iktidar türlerinden farklarının ortaya konmasına ayrılmıştır. Ardından da yasama fonksiyonunun sınırlılığının temel olarak diğer fonksiyonların sınırlılığı ile aynı bağlam içerisinde değerlendirilmesi gerektiği, dolayısıyla sınırlılığın yasama işlemlerinin unsurları bakımından benzer sonuçlara sahip olduğu savunulmuştur. Tezimizin ikinci bölümünde, yasama fonksiyonunun sınırlılığının, yasama işlemlerinin dış unsurları olarak kabul ettiğimiz yetki, usul ve şekil unsurları üzerindeki sonuçları izah edilmiştir. Sınırlılığa ilişkin kabul ettiğimiz standartlar bağlamında özellikle yetki un-suru hakkında önemli sonuçlara ulaşılmıştır. İçtihatta ve doktrinde kabul edilen yasama yetkisinin asliliği ve genelliği ilkelerinin Türk hukuku bakımından neden geçerli olamaya-cağı açıklanmıştır. Bunun yanı sıra yetki unsurunun geçerlilik ve hukuka uygunluk bağlamında önemli sonuçları olduğu ve parlamento kararları ve kanunlar arasındaki sınırı oluşturduğu vurgulanmıştır. Daha sonra da sınırlılığın usul ve şekil unsuru üzerindeki yansımaları ve geçerlilik ile bağlayıcılık meseleleri bağlamındaki belirleyiciliği açıklanmıştır. Tezimizin üçüncü bölümünde de sınırlılığın yasama işlemlerinin iç unsurları olarak kabul ettiğimiz sebep, konu ve amaç unsurları bağlamında sonuçları ve bu sınırların tespitinde bü-yük önem arz eden takdir yetkisi kavramı açıklanmıştır. Sebep unsuru bakımından yetkinin sınırlılığı konusundaki kabullerimiz doğrultusunda hukuki sebep kavramının yasama işlemleri için de kabul edilebileceği sonucuna ulaşılmıştır. Aynı zamanda Anayasada sebep unsurunun nasıl düzenlendiğine veya düzenlenmemesine ilişkin bağlanan sonuçlar değerlendirilmiştir. Konu unsuru bakımından da Anayasanın bu unsuru nasıl düzenlediği ve buna bağlanan sonuçların ne olduğu meselesi açıklanmıştır. Amaç unsuru bağlamında ise bu unsurun belirleyicisi olan kamu yararı kavramı açıklanmış ve Anayasanın yasama işlemleri için belirlediği özel amaçlar hakkında değerlendirmelerde bulunulmuştur. Tezimizin son bölümünde de ulaştığımız sonuçlar özetlenmiştir.
Ceza muhakemesi hukukunda ifade alma
Adaletin temin ve tesisi, hukuka aykırılıkların doğru saptanması ile mümkündür. Suç işlediği düşünülen ve şüpheli olarak nitelenen kişi ya da kişilerin olaya ilişkin beyanlarına başvurulması işlemi ifade almadır. Soruşturma sürecine yön veren ve ceza muhakemesi hukukunun amacı olan maddi gerçeğe ulaşmada önemli katkı sağlayan ifade almanın usul ve esasları, Türk mevzuatında 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 145-148 maddeleri arasında ve uygulama detaylarını ortaya koyan Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Yönetmeliği'nde düzenlenmiştir. Yetkili merciler olarak Cumhuriyet savcısı ve kolluk tarafından hukuka uygun teknik ve taktikler yardımıyla ifade alınırken yasal düzenlemelerde belirtilen sınırlar çerçevesinde işlem tesis edilmesi, alınan ifadenin muhakeme sürecinde delil olarak değerlendirilmesi bakımından gereklidir. Bu aşamada yapılacak usul hataları, ifadenin kullanılması imkânını ortadan kaldırabilir ve belki önemli bir delilin kaybına yol açabilir. Bu çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde ifade almanın yer aldığı soruşturma evresinin ceza muhakemesindeki konumu, bu evrede muhakeme süjesi olan şüphelinin hakları ve bu konulardaki hukuki yaklaşımın tarihi gelişimi ele alınmaktadır. İkinci bölümde Türk ceza muhakemesinde ifade almanın usul ve esasları açıklanmaktadır. Son bölümde ise, ifade alma teknik ve taktikleri ile yasak ifade alma usulleri ve ifadenin ceza muhakemesi hukuku bağlamında değerlendirilmesi yapılarak çalışma tamamlanmaktadır.
6528 sayılı kanun sonrası dönemde Milli Eğitim Bakanlığı'nda görev yapan öğretmenlere verilen disiplin cezaları ve yargısal denetimi
Kamu hizmetlerinin sunumunda görev alan kamu görevlilerinin içerisinde büyük çoğunluğunu eğitim kamu hizmetinde görevli olan öğretmenler oluşturmaktadır. Eğitim hizmetinin düzenli ve sürekli bir şekilde sağlanabilmesi için bazı kurallar ve kuralların ihlali sonucunda yaptırımların uygulanması gerekmektedir. Bu yaptırımlar öğretmenler için 1.3.2014 tarih ve 6528 sayılı Kanun öncesi ve sonrası dönemde farklılaşmaktadır. 6528 sayılı Kanun öncesi dönemde 1702 ve 4357 sayılı Kanunlarda bulunan öğretmenlik mesleğine özel nitelikteki suç ve cezalar ihdas edilmiş olup bu kanunlara göre cezalandırmalar yapılmıştır. Ancak 6528 sayılı Kanun ile söz konusu hükümler yürürlükten kaldırılmasından dolayı öğretmenlerin disiplin işlemleri genel kanun niteliğinde olan 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu hükümlerine göre yapılmaktadır. Bu durum uygulamada boşluklara ve farklı disiplin işlemlerine neden olduğundan öğretmenlik mesleğine özel disiplin hükümleri içeren kanun ihtiyacının olduğu değerlendirilmektedir. Ayrıca disiplin suçlarını oluşturan fiil ve davranışların tamamının kanunlarda belirtilmemiş olması ve somut olaylarda benzer suçlar için idareye takdir yetkisi verilmiş olmasından dolayı cezalandırma işlemlerinin iptali için başvurulan idari yargı mercilerince verilen yargı kararları da uygulamanın gelişmesini sağlayarak uygulamaya yön vermektedir. Tez çalışması üç bölümden oluşmaktadır. Öncelikle tez ile ilgili temel kavramlar, disiplin hukukuna hâkim olan ilkeler ile öğretmenlere disiplin cezası verilme usulü açıklanmıştır. Daha sonra 6528 sayılı kanun öncesi ve sonrası dönemde öğretmenlere verilen disiplin cezaları ile bazı fiillerin cezalandırılma uygulamalarına değinilmiştir. Son olarak ise öğretmenlere verilen disiplin cezalarında yargısal denetime konu olan hususlar incelenmiştir. Yapılan incelemeler çerçevesinde 6528 sayılı kanun öncesi dönemde olduğu gibi öğretmenlik mesleğine özel disiplin hükümlerinin Öğretmenlik Meslek Kanunu'nun içerisinde veya ayrı bir düzenleme olarak ihdas edilmesi gerekliliği sonucuna ulaşılmıştır.
Salgın hastalıklarda idarenin sorumlulukları
Salgın hastalıklar pek çok insanın ölümüne sebep olarak insanlık tarihinde derin yaralar açmıştır. Salgın hastalıkların devletlerin siyasi, askeri ve ekonomik yönden zayıflamasına sebebiyet vermesi, salgın hastalıklarla mücadele konusunu devletlerin önemle üzerinde durduğu bir konu haline getirmiştir. Salgın hastalıklarla mücadelede devletlerin elinde aşı, karantina, sokağa çıkma yasağı ve zorunlu tıbbi müdahale gibi çeşitli yöntemler bulunmaktadır. Bu yöntemler salgınla mücadelede etkili yöntemler olsa da bireylerin temel hak ve özgürlüklerini ihlal eden veya kısıtlayan niteliğe sahiptir. Her ne kadar bu yöntemler bireylerin temel haklarını ihlal etse de sırf temel hakları ihlal etmemek adına salgınla mücadelede devletlerin sorumluluğunun ortadan kalktığının kabulü yerinde olmamaktadır. Burada önemli olan husus salgınla mücadelede idarenin alacağı tedbirler ile bireylerin temel hakları arasındaki dengenin korunması, idarenin sorumluluğu çerçevesinde alınacak tedbirlerin temel hakların sınırlandırılmasında ölçülülük ilkesine uygun hareket edilip edilmediğinin tespitidir. Tez çalışmasında bu hususun üzerinde önemle durulmuştur. Tez çalışması üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde salgın hastalıklarla ilgili çeşitli kavramlara yer verilmiştir. İkinci bölümde salgın hastalıklarda idarenin alacağı tedbirler değerlendirilmiştir. Zorunlu aşı uygulaması ile ilgili ulusal ve uluslararası düzenlemeler ile zorunlu aşı uygulamasının içtihadi değerlendirilmesi yapılmış, karantina uygulamasının seyahat özgürlüğünü kısıtlayıcı niteliğe sahip olup olmadığı ve karantina tedbirine aykırı hareket etme fiilinin TCK kapsamında suç teşkil edip etmediği hususları değerlendirilmiş, sokağa çıkma yasağı uygulaması hukuki yönden ve temel haklara etkisi yönünden incelenmiş, sokağa çıkma yasağına dair alınan kararlara karşı hangi yargı yollarına başvurulabileceği hususu değerlendirilmiş, son olarak ise zorunlu tıbbi müdahale kapsamında bireylerin sahip olduğu tıbbi müdahalede onam hakkının hangi hallerde sınırlandırılabileceği hususu değerlendirilmiştir. Son bölümde ise sağlık hakkı ve yaşam hakkına ilişkin yükümlülükler, sağlık hizmetine erişim kapsamındaki yükümlülükler ve pozitif ayrımcılık kapsamındaki yükümlülükler değerlendirilmiştir.
İnsan hakları bağlamında sağlık hakkı
İnsan hakları arasında yaşam hakkı ilk sıralarda gelmekle birlikte yaşam hakkı ile sağlık hakkı arasında çok sıkı bir ilişki vardır. Yaşam hakkının da bir gerekliliği olarak gelişme gösteren sağlık hakkı iki görünümle karşımıza çıkar. Bunlardan ilki kişinin hastalanması halinde uygun tedaviye ulaşma hakkı olarak karşımıza çıkar. İdare bu hakkın gerekliliğini sağlık teşkilatlanması, modern cihazlarla ve yetkin hekimlerle dolu hastaneler ile sağlamaktadır. Sağlık hakkının bir diğer görünümü ise sağlıklı kalma hakkıdır. Kişinin sağlığını bozan fiziki ve psikolojik dış etkenlerden korunması olarak da ifade edilebilir. Sağlık hakkının ikinci görünümü olan sağlıklı kalma hakkı idareye birçok yükümlülük getirmektedir. Elbette sağlık hakkını öncelikle idarenin bizatihi kendisi ihlal etmemelidir. Sağlıklı ve dengeli bir ortam ile temiz çevre, gıda, su, sağlam ve yaşanabilir kent ve konutlar vb. daha birçok gerekliliğin yanı sıra iyi işleyen kolluk ve adalet sistemi vasıtasıyla fiziksel ve psikolojik şiddetin önlenmesi de hakkın gerçekleştirilmesi için gerekenlerdendir. Tüm bu sorumluluklar idareye pozitif yükümlülük anlamında yüklenmiştir. İdare eşitlik ilkesi gereğince herkesin eşit sağlık hizmeti alabilmesi için gereken tedbirleri almakla yükümlüdür. Konusu sağlık olan bilimsel verilere herkes ulaşabilmeli, tıp bilgi ve birikiminin artırılması için çaba sarf edilmeli ve etik veya ahlaki bir sakınca olmadıkça tıp bilimine ilişkin veriler sansüre tabi tutulmamalıdır. İdare ayrıca sağlık hakkının gereklerini yerine getirirken mülteci, engelli, mahkûm vb. özel duruma sahip kimselerin durum ve koşullarını göz ardı etmemelidir. Türkiye'de Sosyal Devlet ilkesinin bir gereği olarak sağlık hizmetlerinin gereklerini yerine getirmek üzere ve genel sağlığın korunması yönünde son derece kapsayıcı tedbirlerin alındığı ve alınmaya devam edildiği görülmektedir.
Türkiye'de idari yargının tarihsel gelişimi ve mevcut durumu: Bir analiz
ÖZET Tezin Başlığı : TÜRKIYE'DE İDARİ YARGININ TARİHİ GELİŞİMİ VE MEVCUT DURUMU: BİR ANALİZ Tezin Yazarı : Muhammed Mahir ÖZDEMİR Danışman : Prof. Dr. Gürbüz ÖZDEMİR Anabilim Dalı : Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Tezin Türü : Yüksek Lisans Kabul Tarihi : İdari yargı, devlet ile birey arasındaki uyuşmazlıkları çözen, idarenin hukuki denetimini sağlayan hukuk sistemidir. Bu tez, Osmanlı Devleti'nden günümüze kadar idari yargı sisteminin geçirdiği tarihsel gelişimi, gelişimin evrelerini ve bugünkü mevcut yapısını ele almaktadır. Özellikle Osmanlı'dan Cumhuriyet'e kadar ve şu an ki mevcut duruma kadar yasal ve kurumsal değişimler ele alınmaktadır. Bu bağlamda karşılaşılan sorunların çözümüne dair bir çerçeve sunulmaktadır. Özellikle hukukun üstünlüğü ile yargı bağımsızlığı prensipleri çerçevesinde idari yargının güçlendirilmesine yönelik öneriler getirilmektedir. Tezin ikinci bölümünde, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki idari yargı uygulamaları ve bu dönemin temel özellikleri üzerinde durulmaktadır. Tanzimat Dönemi ile başlayarak Cumhuriyet'in ilanı ve mevcut duruma kadar idari yargı alanında önemli reformlar gerçekleştirilmiş ve Türkiye'nin modern idari yargı sistemi oluşturulmuş bulunmaktadır. Üçüncü bölümde, Cumhuriyet dönemindeki bu reformların sonuçları ve idari yargı sisteminin anayasal dayanakları incelenmektedir. Özellikle 1961 ve 1982 Anayasaları ile idari yargının konumunun güçlendirildiği ve Danıştay'ın yetki ve görevlerinin genişletildiği vurgulanmaktadır. Dördüncü bölümde, uygulamadaki sorunlar öğretisel tartışmalar ve reform önerileri ele almaktadır. Özellikle idari davaların uzun sürmesi, yargı bağımsızlığı ve etkin denetim gibi sorunlar üzerine ve gereken reformlara değinilmektedir. Son olarak sonuç bölümde, Türkiye'deki idari yargının geleceğine dair öngörüler ve öneriler sunulmaktadır. İdari yargının daha belirleyici, sürekliliği ve adil bir kuvvetle işlemesi için yapılması gereken reformlar ve bunlara ilişkin hukuki altyapı değerlendirilmektedir. Anahtar kelimeler:İdari Yargı, İdare Hukuku, İdari Yargılama Usulü
Dış ticaret vergileri ve hukuki esasları
Türkiye'de dış ticaret üzerindeki mali yükümlülükler ithalat ve ihracat vergileri olarak gümrük vergileri, ithalattan alınan diğer vergiler ile yürütme tarafından konulan ek mali yükümlülüklerden oluşmaktadır. Bu bağlamda dış ticaret vergileri olarak gümrük vergileri ve ithalattan alınan diğer vergiler hukuki esasları çerçevesinde incelenmiş, ek mali yükümlülük olan fonlardan da önemli olanlara yer verilmiştir. Çalışmamızın birinci bölümünde, ilk olarak dış ticaret vergilerinin uluslararası boyutu kapsamında yapılan anlaşmalar ve vergileme ilkeleri ele alınmıştır. Dış ticaret düzenlemesi çerçevesinde yürütmeye yetki tanıyan anayasal düzenlemeler de değerlendirilmiştir. 213 sayılı Vergi Usul Kanunu kapsamına giren vergiler ile 4458 sayılı Gümrük Kanunu kapsamındaki gümrük verilerinin temel kavramları aralarındaki farkların ortaya konması adına karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmiştir. Ayrıca gümrük vergileri açısından önem arz eden gümrük rejimleri, eşyanın menşei, tarife cetveli ile kıymet tespit yöntemleri ele alınmıştır. Çalışmamızın ikinci bölümünde, Türkiye'de dış ticaret üzerindeki mali yükümlülükler olarak gümrük vergileri ve diğer vergiler ile fonların neler olduğu, temel unsurları göz önünde bulundurularak ve vergileme tekniği açısından incelenmiştir.
Özel ceza kanunlarında silah kullanma yetkisi
İnsanlığın temel ihtiyaçları, geçmişten günümüze yeme, içme, barınma ve güvenlik ihtiyaçları olmuştur. İnsanların toplu halde yaşadığı düzen içerisinde düzenin devamlılığının sağlanması amacıyla bir yöneten ve yönetilen olgusu çerçevesinde devlet düzeni oluşturulmuştur. En ilkelinden en modernine devletin asli görevleri arasında yer alan bu düzeni sağlamak ve korumak ancak güvenlik hizmetlerinin yerine getirilmesi ile mümkün olmaktadır. Devlet, bu asli görevini oluşturduğu kurumlar ve kolluk kuvvetleri ile sağlamaktadır. Kamu düzeninin sağlanması adına icra ve inzibat gücü olarak görev yapan kolluk kuvvetlerinin zor ve silah kullanma yetkisi 1982 Anayasasında yer almıştır. Polise zor ve silah kullanma yetkisi veren en temel düzenleme 2559 sayılı PVSK olmakla birlikte 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ve 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu da kolluğa silah kullanma yetkisi veren özel ceza kanunları arasında yer alır. Ancak bu kanunlarda kolluğa verilen zor ve silah kullanma yetkileri incelendiğinde kanunlar arasında bir birliktelik bulunmamakla birlikte 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 2006 tarihli Ek Madde 2'de yer alan kolluğun silah kullanma yetkisine yapılan düzenleme demokratik hukuk devletinin temel ilkeleri arasında yer alan insan haklarına saygılı devlet düzenine aykırı nitelik taşımaktadır. Kolluğa verilen silah kullanma yetkisinin görevlilerce son çare olarak düşünülmesi, kolluğun herhangi bir direnişle karşılaşması halinde bu direnişi kırmak adına zor kullanmanın aşamalarını iyi bilerek pratikte uygulayabileceği bir düzenin varlığı şarttır. Anahtar Kelimeler: Kolluk, Zor ve Silah Kullanma Yetkisi, İnsan Hakları, Ölçülülük ve Orantılılık, Terörle Mücadele Kanunu
Kamu mali yönetiminde Sayıştay'ın yeri ve Sayıştay denetimi
Türkiye Cumhuriyeti Anayasaları'nın tümünde yer alan Sayıştay, kurumsal yapının en önemli parçalarından biridir. Kamu kaynaklarının kullanımında şeffaflık ve hesap verilebilirlik anlayışının yerleşmesi adına ve kamu mali yönetim sistemindeki hızlı değişim Sayıştay'ın görev ve sorumluluklarını arttırmıştır.Çalışmanın amacı; Türkiye'de Sayıştay kurumunun gelişimini, yapısını, işlevlerini ortaya koymak ve dünya üzerinden belirli örneklerle birlikte Sayıştay kurumunun görev ve yetkilerini tanımlamaktır. Çalışmanın ilk bölümünde Türkiye'de Sayıştay kurumunun tarihsel gelişimi ve işlevlerine yer verilmiş, ikinci bölümünde mali denetim kavramıyla birlikte kamu mali denetimi, denetim kavramı ve performans denetimi kavramları açıklanmış, son bölümde ise kamu mali denetiminde Sayıştay kurumu ve seçilmiş bazı ülke Sayıştayları açıklanmaya çalışılmıştır.
Kamulaştırmasız el atma
Bu tezin amacı, mevcut kamulaştırmasız el atma uygulamalarının çözümüne ve yeni kamulaştırmasız el atmaların önüne nasıl geçilebileceğine yönelik önerilerinde bulunmaktır. Tezde genel olarak mülkiyet hakkı ve mülkiyet hakkının sınırlanması, kamulaştırmasız el atma kavramı ve tanımı, kamulaştırmasız el atmanın hukuki niteliği ve sonuçları, Türk hukukundaki gelişimi, unsurları, kamulaştırmasız el atmaya karşı hukuki başvuru yolları incelenmiştir. Tezde ayrıca kamulaştırmasız el atmanın mülkiyet hakkına müdahale niteliğindeki diğer hukuki kurumlarla karşılaştırması yapılmıştır. Tez kapsamında kamulaştırmasız el atma hakkındaki kaynaklar ile kamulaştırmasız el atmanın şekillenmesinde önemli bir rol üstlenen yargı kararları taranmış ve kamulaştırmasız el atma hakkındaki önemli görülen yargı kararlarına tezde yer verilmiştir. Tezde şu sonuçlara ulaşılmıştır: Anayasa'ya ve kanunlara aykırı olduğu gibi suç teşkil eden ve etik olmayan kamulaştırmasız el atma uygulamalarının hangi sebep ve amaçla yapılırsa yapılsın bir hukuk devletinde kabul edilmesi mümkün değildir; kamulaştırmasız el atma sorununun uzun yıllardan beri devam ediyor olmasının en önemli nedeni, kamu gücünü elinde bulunduranların ve kanun koyucunun sorunu çözme hususunda isteksiz davranmalarıdır; bugüne kadar kamulaştırmasız el atma hakkında getirilen yasal düzenlemelerin birçoğunun amacı, iddia edildiği gibi taşınmazları elinden alınan maliklerin mağduriyetlerini gidermek değil, idareyi korumaktır; kamulaştırmasız el atma sorununun çözümüne yönelik yeni yasal düzenlemelere ihtiyaç duyulmaktadır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ışığında vergi yargılamasında adil yargılanma hakkı
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları Işığında Vergi Yargılamasında Adil Yargılanma Hakkı başlıklı yüksek lisans tezi çalışmamız giriş, üç bölüm ve sonuç kısımlarından oluşmaktadır. Çalışmamız içeriğinde bir insan hakkı olarak ortaya çıkan adil yargılanma hakkının kavram olarak ifade ettiği değer, unsurları ve vergi yargılamasında karşımıza çıkış biçimleri Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları çerçevesinde açıklanmıştır. Bu çerçevede, birinci bölümde insan haklarının bir alt başlığı olarak ulusal ve uluslararası metinlerde yerini bulan ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında da ihlaline sıkça rastlanılan adil yargılanma hakkının terim anlamı ve unsurları içtihatlar ışığında ortaya konulmuştur. İkinci bölümde adil yargılanma hakkının, idare ile birey arasında birtakım hak ihlallerine dayanarak gerçekleştirilen vergilendirme işlemleri neticesinde ortaya çıkan uyuşmazlıkların çözüm yeri olan vergi yargılamasında uygulanabilirliği incelenmektedir. Üçüncü bölümde ise her ne kadar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarında ve dolayısıyla Sözleşme'de adil yargılanma hakkının unsurlarından sayılan kriterlere ait olmasa da vergi yargılaması özelinde sorun arz eden birtakım hususlara değinilmiş ve çözüm önerileri sunulmuştur.
Ceza Muhakemesi Kanunu'nda koruma tedbiri olarak tutuklamanın maddi ve şekli şartları
Ceza yargılamasının amacı, hukuka uygun davranılarak maddi gerçeğe ulaşmaktır. Ceza yargılamasının amacına ulaşabilmesi için zorunlu hallerde başvurulması gereken tutuklama, yerinde kullanıldığında adaletin sağlanmasına hizmet eden önemli bir araç iken gereksiz yere başvurulduğu takdirde kişi özgürlüğünü ihlal eden bir sorun olmaktadır. Günümüz uygulamasında, aslında istisna olarak başvurulması gereken tutuklama, neredeyse her yargılamada kural haline getirilerek büyük bir soruna dönüştürülmüştür. Bu çalışmada ceza muhakemesi kurumu olan tutuklamanın maddi ve şekli şartları incelenmiştir. Çalışma ile tutuklama kararının hangi şartların gerçekleşmesi durumunda verilebileceği üzerinde durulmuştur. Çalışmanın birinci bölümünde tutuklama tedbirinin özellikleri, ön şartları ve düzenlendiği yasal metinlerin ilgili bölümleri genel düzeyde ele alınmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde tutuklamanın maddi şartları üzerinde durulmuştur. Üçüncü bölümde ise tutuklamanın şekli şartları incelenmiştir. Çalışma ile; tutuklamanın şartları oluşsa bile en son çare olarak başvurulması gereken bir tedbir olduğu, tutuklamaya veya tutukluluk halinin devamına karar verilmesinin gerekli olduğu durumlarda ise tutuklama kararının kanunun aradığı şekilde gerekçelendirilerek denetime elverişli bir şekilde verilmesi gerektiği ifade edilmiştir. Anahtar kelimeler: Tutuklama, koruma tedbiri, kaçma şüphesi, katalog suçlar, gerekçe.
Pozitif ayrımcılık ilkesi ışığında engelli istihdamı ve engellilerin hakları
Pozitif Ayrımcılık İlkesi Işığında Engelli İstihdamı ve Engellilerin Hakları isimli yüksek lisans tez çalışmam giriş, üç bölüm ve sonuç bölümlerinden oluşmaktadır. Söz konusu çalışmam kamuda engelli istihdamının hangi ilkeler ışığında, hangi usul ve esaslar çerçevesinde yapıldığı ve istihdam sonrasında ki engelli kamu çalışanlarının özlük haklarının neler olduğu konuları incelenmiştir. Bu doğrultuda; birinci bölümde engelli kavramının tespiti ve engelli haklarının tarihsel gelişimi üzerinde durulmuştur. Yine aynı bölüm içerisinde eşitlik kavramı ve pozitif ayrımcılık kavramları ayrıntılı şekilde incelenmiştir. İkinci bölümde, Ülkemizin hukuk sisteminde engelli istihdamına ilişkin mevzuat ve ülkemizde kamuda engelli istihdamının gerçekleşme biçimleri ayrıntılı şekilde izah edilmiştir. Üçüncü bölümde kamuda istihdam edilmekte olan engelli bireylerin ve ailelerinin pozitif ayrımcılık ilkesi ışığında hangi haklara sahip oldukları hususlarına yer verilmiştir. ANAHTAR KELİMELER: Engelli Kavramı, Eşitlik, Pozitif Ayrımcılık, İstihdam, Engelli İstihdamı
Yerel yönetimlerin gelirleri ve mali özerklik ilkesi
Ülkemizde Anayasanın 127. maddesine göre Belediye, İl Özel İdaresi ve Köy tüzel kişiliği yerel yönetim kuruluşları olarak kabul edilmektedir. İnsana en yakın özerk hizmet idaresi olan yerel yönetimlerin merkezi idare altında faaliyette bulunurken yaşadıkları en önemli sorun ekonomik özgürlüklerinin sınırlı olmasıdır. Mali özerkliği olmayanın idari özerkliği olamayacağından bu çalışmada Yerel Yönetimlerin Gelirleri ve Mali Özerklik İlkesi üzerinden sınırlı gelir kaynakları ve bu gelir kaynaklarının nasıl olabileceği incelenmiştir. Çalışmada Belediye, Büyükşehir Belediyesi, İl Özel İdaresi ve Köy için gelirler; öz gelirler, idareler arası transferler, borçlanmalar ve diğer gelirler olarak ayrı ayrı incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Yerel Yönetim, Mali Özerklik, Gelir, Belediye, Vergi
Türk ceza hukukunda seçim suçları ve cezaları
298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütük- leri Hakkında Kanunu'nun 133 ve devamı maddelerinde düzenlenen seçim suçlarının incelendiği bu yüksek lisans tezinin amacı; konu ile ilgili önceki çalışmalar ve kanun koyucunun konu ile ilgili düzenle- melerinden yararlanarak, seçim hukuku, akabinde seçim suçlarının neler olduğu, bu suçların unsurlarını, oluşum şekillerini, özelliklerini, özel görünüş şekillerini, nitelikli hallerini, yaptırımlarını, soruşturma ve kovuşturma şekillerini, yetkili mahkemeleri ve güncel gelişimini incelemektir. Böylece okuyucuya konu ile ilgili geniş bilgi yelpazesi sunulacaktır. Çalışma konusu, disiplinler arası bir zeminde bulunduğu için konunun hem anayasal boyutu hem de ceza hukuku boyutu irdelenerek, anayasa hukuku bakımından seçim kavramı ve günümüze gelene kadar geçirdiği evreler ile ceza hukuku bakımından suçun incelenmesi sırasında güncel gelişmeler, doktrinel farklılıklar ve Yargıtay kararlarından yararlanılmıştır. Bununla birlikte; çalışma konusunun içerdiği suçlar, resmi belgede sahtecilik suçu ve resmi belgeyi bozmak, yok etmek, gizlemek suçuyla bağlantılı olduğu ve kimi maddelerde söz konusu suçlara direk atıfta bulunulduğu için, kamu güvenine karsı suçlar içerisinde yer alan resmi belgede sahteci- lik suçlarında korunan hukuksal fayda da incelenmiştir. Anahtar kelimeler: Demokrasi, Oy hakkı, Temsil,Seçim Hukuku, Seçim Suçları, Seçmen Kütükleri, Oy Sandığı, Resmi Belge, Sahtecilik
Türk kamu yönetiminde saydam yönetim yaklaşımı: Bilgi Edinme Kanunu ve uygulamaları
Dünyada 20. yüzyıl anlayışına egemen olan klasik yönetim tarzı yerine, şeffaf yönetim tarzını kapsayan yeni yönetim anlayışı hukuk kurallarına girmeye başlamıştır. Bu sayede, yavaş olan yönetim verimsizliği, halk ile arasına mesafe koyan yönetim tarzı süratle bırakılarak yerine; katılımcı, saydam, hesap verebilir, hukuk kurallarına ve insan haklarına dayalı, halkla beraber yönetme tarzına dayanan, demokratik, saydam yönetim tarzına geçiş hedeflenmiştir. Türk tarihinde, yönetimde şeffaflık kavramı uygulanabilirlik yönünden yavaş işleyen bir süreçten geçmiştir. Osmanlı döneminde 1876 yılında ilan edilen Kanuni Esasi'de (KE) düzenlenen dilekçe hakkı, ilk yasal süreç olarak kabul edilebilir. Cumhuriyet döneminde ise dilekçe hakkı 1961 Anayasasına kadar varlığını sürdürmüştür. 1981 Anayasasının dilekçe hakkı başlıklı madde içerisine, bilgi edinme hakkı ibaresi getirilerek Türk kamu yönetiminde şeffaflığın gelişimi anayasal ve yasal düzeyde yerini almıştır. Bu bağlamda ülkemizde, 2000'li yılların başlarında Bilgi Edinme Hakkı Kanunu (BEHK) 9/10/2003 tarih ve 4982 Kanun numarası ile 25269 Sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bilgi Edinme Kanunu ile yavaş işleyen kamu yönetimi anlayışından uzaklaşılarak, vatandaşların yönetime olan güvenlerinin arttırılması ve vatandaşların yönetimde daha çok söz sahibi olmaları hedeflenmiştir. Bilgi edinme hakkı kavramının hayatımıza girmesinden sonra şeffaf yönetim anlayışının gereği olarak 2004 yılında 5176 Sayılı "Kamu Görevlileri Etik Kurulu Kurulması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun" kabul edilmiştir. Kabul edilen bu kanuna yönelik 13.04.2005 tarih ve 25785 Sayılı Resmî Gazete'de yürürlüğe giren "Kamu Görevlileri Etik Davranış İlkeleri ile Başvuru Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik" yayımlanmıştır. Etik kurulun amacı olarak madde 1'de "etik davranış ilkeleri belirlemek ve uygulamayı gözetmek" olarak düzenlenmiştir. Bu düzenlemeden anlaşılacağı üzere kurula ilke belirleme yetkisi verilerek, Kurul koyduğu bu ilkelerin de denetleyicisi konumuna getirilmiştir. Bilgi edinme hakkı kavramının anayasal olarak yürürlüğe girmesinden sonra, yasal düzenlemeler çerçevesinde saydam yönetim anlayışı kapsamında 20 Kasım 2006 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Kurumu tarafından 2006/3 sayısı ile yayımlanan Genelge kapsamında Başbakanlık İletişim Merkezi (BİMER) kurulmuştur. Halkla ilişkiler merkezi gibi hareket etmiş olan BİMER, vatandaşın sorunlarına çare arayarak, bakanlıkların da bu birim ile koordineli çalışmasını sağlamıştır. BİMER aracılığı ile her türlü talep, şikâyet, ihbar, görüş ve öneriler doğrudan Başbakanlığa ve Başbakanlık aracılığı ile diğer kurumlara ulaştırılabiliyordu. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ile BİMER kapatılarak Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi (CİMER) kurulmuştur. Bu kuruluşun amacı da vatandaşların her türlü talep, şikâyet, ihbar, görüş ve önerilerini doğrudan Cumhurbaşkanlığı aracılığı ile ilgili diğer makamlara ulaştırmak ve bu başvurularla ilgili konuları çözümle sonuçlandırmaya çalışmaktır. 2012 tarihinde yürürlüğe giren "6328 Sayılı Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu" hayata geçirilmiştir. Şeffaf devlet yönetiminin kurumsallaşmasına yönelik atılan adımlar kapsamında bu kanunun amacı, idarenin her türlü eylem ve işlemlerini, tutum ve davranışlarını insan haklarına dayalı adalet anlayışı içinde, hukuka ve hakkaniyete uygunluk yönlerinden incelemek ve araştırmaktır.
Türk ceza hukukunda iade
Uluslararası ceza hukuku mekanizmasının çarklarından biri olan teslim (iade), en eski ve önemli uluslararası adlî yardımlaşma kurumudur. Bu kurumun teorik temellerinin sistematik bir biçimde ele alınması, teslim (iade) sürecinde karşılaşılan ve karşılaşılması muhtemel münferit sorunların çözümü bakımından elzemdir. Dolantısıyla teslim (iade) kavramını devletler arasında uygulanagelen bir prosedürden ibaret olarak ele almanın ötesinde teslim (iade) hukukunun tarihî ve fikrî temellerinin araştırılmasına, teslim (iade) hukukuna dair kavram ve meselelerin kronolojik ve entelektüel arka planlarıyla derinlemesine sorgulanmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Çalışmanın amacı bu ihtiyacın karşılanmasına katkı sağlamaktır. Çalışma teslim (iade) hukukunun teorisine odaklanmıştır. Teslim (iade) pratiği de göz ardı edilmemiş, teorik tartışmaların pratik sonuçlarının neler olacağı ortaya konmuştur. Teslim (iade) hukukunun temel kavramları ve kaynakları kapsamlı bir biçimde incelendikten sonra bir teslim (iade) talebinin hangi koşullar altında kabul edilebileceği ile kabulünün veya reddinin zorunlu olduğu hâllerin neler olduğu araştırılmıştır. Bu doğrultuda, ele alınan her bir kavram ve kurum gerek terminolojisi gerek fikrî ve kronolojik tarihçesi yönünden kapsamlı bir incelemeye konu edilmiştir. Bu inceleme ışığında, teslim (iade) hukukunun kural ve prensiplerinin esasları ve pratik sonuçlarının neler olduğu sorgulanmıştır. Çalışmada, ayrıca, teslim (iade) prosedürünün her bir basamağı detaylı bir biçimde ele alınmış, özellikle teslim (iade) talebinin kabul edilebilirliği muhakemesinin kuralları üzerinde durulmuştur. Olması gereken hukuk (de lege ferenda) bağlamında teslim (iade) hukukuna dair öneriler de sunulmuştur.
Kamu hizmetine girme hakkı bakımından görevin gerektirdiği nitelikler
Kamu hizmetlerine girişte kanun ve ikincil mevzuatın adaylarda aradığı nitelikler, kamu hizmetine girme hakkının düzenlendiği Anayasa'nın 70. maddesinde görevin gerektirdiği nitelikler olarak isimlendirilmiştir. Söz konusu hükümde, kamu hizmetlerine girişte vatandaşlar arasında görevin gerektirdiği nitelikler dışında herhangi bir ayrım yapılmaması kuralı benimsenmiştir. Kamu hizmetine girme hakkı bakımından görevin gerektirdiği nitelikler, kendisine kamu görevinin verilmesi uygun ya da yaraşır olan kişilerin kamu görevlerine seçilmesi işlevi görmektedir. Görevin gerektirdiği nitelikler, memurlar bakımından 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nda, diğer kamu görevlileri bakımından ise özel kanun, Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ve ikincil mevzuat ile düzenlenmiştir. Anayasa görevin gerektirdiği niteliklerin düzenlenmesi bakımından kanunilik ilkesini kabul etmektedir. Bununla birlikte temel esaslar ile çerçevenin kanunda belirlenmiş olması kaydıyla idarenin düzenleyici işlemleri ile de görevin gerektirdiği nitelikler düzenlenebilecektir. Cumhurbaşkanlığı kararnameleri bakımından kural olarak görevin gerektirdiği nitelikler konusunda düzenleme yapılamaz. Ancak Anayasa'nın özel olarak Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenmesini öngördüğü konularda, ilgili Anayasa hükmünün açıkça görevin gerektirdiği nitelikler konusunda düzenleme yapılmasına izin vermesi halinde Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenleme yapılabilecektir.
Terörizmin finansmanının önlenmesinde malvarlıklarının dondurulması
11 Eylül 2001 tarihli Amerika Birleşik Devletleri'ne yönelik terör saldırıları terörizmin finansmanı ile mücadelede uluslararası işbirliği ve farkındalık için dönüm noktası olmuştur. Bu saldırıların ardından uluslararası örgütler nezdinde terörizmin finansmanıyla mücadele daha çok ön plana çıkan bir konu haline gelmiştir. Gerek uluslararası sözleşmeler gerekse uluslararası örgütlerin aldıkları kararlar devletleri terörizmin finansmanı ile mücadeleye teşvik etmekte bazen de bu mücadeleye girişmek konusunda zorunlu tutmaktadır. Bu kapsamda "Terörizmin finansmanı" suçu yerel mevzuatımızda öncelikle 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 8 ila 8/A maddelerinde düzenlenmiş, 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun'un yürürlüğe girmesiyle söz konusu hükümler yürürlükten kalkmıştır. Bu doğrultuda iç hukukumuzda terörizmin finansmanı ile mücadelede temel kanunun 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun olduğunu söylemek mümkündür. Çalışmada terörizmin finansmanı ile ilgili temel kavramlar, terörizmin finansmanı ile mücadele çerçevesinde ulusal ve uluslararası düzenlemeler, terörizmin finansmanı suçu ve malvarlıklarının dondurulmasına ilişkin değerlendirmelere yer verilmiştir.
Türk hukukunda sosyal ağ sağlayıcıların denetimi
İnternetin dünya genelinde hızla yaygınlaşması ile bu mecralara özgü hukuka aykırılıklarda da artış yaşanmaktadır. Devletler, söz konusu ihlalleri önleyebilmek adına hukuki düzenlemelere başvurmaktadır. Bu kapsamda sosyal ağ sağlayıcılar, denetim faaliyetlerinin önemli aktörlerini oluşturmaktadır. Tez kapsamında sosyal ağ sağlayıcıların denetiminin üç farklı boyutu ele alınmıştır. Sosyal ağlarda yer alan ticari reklamların tüketicinin korunması mevzuatına uygun olarak yayınlaması hususu, tez kapsamında ilk olarak ele alınan denetim kolu olmuştur. Denetimin etkin şekilde gerçekleştirilebilmesi açısından mevzuatta uyum sağlanmasına ve yeniliklere ihtiyaç olduğu kanaatine varılarak, sosyal ağ sağlayıcılara mahsus bir düzenleme ile karmaşanın önlenebileceği yorumu getirilmiştir. Sosyal ağ sağlayıcıların, faaliyet gösterdikleri ülke dolayısıyla elde etmiş olduğu kazançların vergilendirilmesi hususu ise bir diğer boyut olarak incelenmiştir. Sosyal ağ sağlayıcıların vergilendirilmesinin gerekliliği araştırılarak, bu hususta karşılaşılan engeller ele alınmıştır. Dünyada dijital ekonomi faaliyetleri içerisinde ele alınan sosyal ağ sağlayıcıların vergilendirilmesi hususunda kaydedilen gelişmeler, önerilen araç ve yöntemler araştırılarak Türkiye'deki hukuki durum değerlendirilmiştir. Etkin bir vergilendirme sağlayabilmek için uluslararası iş birliğinin sağlanmasının önemi vurgulanmıştır. Son olarak ise kullanıcılar tarafından yayınlanan içeriklerin, hukuka uygunluğunun sağlanması noktasında sosyal ağ sağlayıcıların sorumlulukları ve bu kapsamda uygulanan denetim faaliyetleri araştırılmıştır. İnternet ortamının düzenlenmesine ilişkin Avrupa Konseyi tavsiye kararları ve deklarasyonları ile AB hukuku incelenmiş, Türk hukukundaki durum değerlendirilmiştir. Türkiye'nin sosyal ağ sağlayıcıların faaliyetlerini denetleyebilmek adına kaydettiği gelişmelerin, olumlu neticeler doğuracağı, bunun için yaptırımlar konusunda icraya geçilerek yükümlülüklerin etkin şekilde yerine getirilmesinin sağlanması gerektiği kanaatine varılmıştır. Denetim faaliyetleri kapsamında ise temel hak ve hürriyetler arasında dengenin kurulması, uygulayıcıların ölçülülük ve elverişlilik ilkeleri doğrultusunda hareket etmesi hususlarının hukukun üstünlüğünün sağlanması adına elzem olduğu hususu vurgulanmıştır.