Lymph nodes

86 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Meme cerrahisi ile axiller lenf nodu diseksiyonu geçirecek olan hastalara verilen hasta eğitiminin lenf ödemi önlemeye etkisi

Meme Cerrahisi İle Axiller Lenf Nodu Diseksiyonu Geçirecek Olan Hastalara Verilen Hasta Eğitiminin Lenf Ödemi Önlemeye Etkisi SANKO Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Hemşirelik Anabilim Dalı, Cerrahi Hastalıklar Hemşireliği, Yüksek Lisans Tezi, Gaziantep, 2018 Bu araştırma, mastektomi ameliyatı ve lenf diseksiyonu olan hastalara verilen planlı tasarlanmış eğitimin deney ve kontrol grubunda lenfödem, lenfanjit gibi bulguları değerlendirmek, bunlara karşı koruyu önlemler alınmasını değerlendirmek amacıyla SANKO Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Cerrahi Kliniğinde yapıldı. Toplam 61 hastaya ulaşıldı. Deney grubunu 31, kontrol grubunu 30 hasta oluşturdu. Gruplar benzer dağılım gösterdi (p>0.05). Deney grubuna ameliyat öncesi eğitim, bir eğitim kitapçığı ile yaklaşık 40 dakika anlatılarak, göstererek verildi, kontrol grubuna ise bu eğitim kitapçığı taburculuktan 10 gün sonra verildi. Tüm hastaların lenfödeme yönelik bilgi ve tutumları, lenfödem ve lenfannjite yönelik bulguları ameliyattan 3 gün sonra ve 10 gün sonra değerlendirildi. Elde edilen veriler sayı yüzde ve ki kare tesi ile değerlendirildi. Deney ve kontrol grubu arasında lenf bezlerinin alınmasına bağlı lenfödem- lenfanjit bilgisi ve bunlardan korunma davranışı arasında anlamlı istatistiksel fark vardı (p>0.05). Deney grubu bu konuda daha bilgili idi ve tutum geliştirmişti. Ameliyattan 10 gün sonra taburculuk sonrası kontrolü yapılan hastaların lenfödeme yönelik bulgularına bakıldığında, hastaların ellerinde hafif düzeyde ödem, hasassiyet, ağrı, sertlik hissi, gerginlik hissi, yanma hissi, kızarıklık kontrol grubunda daha fazla görülürken, ameliyat öncesi meme hemşiresinden eğitim alan deney grubunda yer alan hastalarda, bu bulgular daha az görülmekteydi. Sonuç olarak; planlı, tasarlanmış, görsel-işitsel ve demostrasyon ile yaparak öğrenmeyi sağlayan hasta eğitimleri, lenfödem-lenfanjiti önlemede etkili olabilir.

CerrahiHasta eğitimiLenf nod eksizyonu+4
Fikret Yılmaz
Sanko University · Institute of Health Sciences
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) olgularında insan epididim proteini 4 (HE4) serum düzeyleri ile lenf nodu tutulumu ve pozitron emisyon tomografisi'ndeki (PET) standart tutulum değeri (SUV) arasındaki korelasyonun değerlendirilmesi

Akciğer kanseri erkek ve kadınlarda, kansere bağlı ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer almaktadır. Çoğu ileri evrelerde tanı alan akciğer kanseri hastalarının, beş yıllık sağkalımı, tüm hasta popülasyonda %15 civarında seyretmektedir. En efektif tedavi yöntemi olan anatomik cerrahi rezeksiyonlar, yalnızca erken evrelerde tanı alan olgularda mümkün olmaktadır. Bu nedenlerden dolayı akciğer kanserinin tanı ve takibinde kullanılabilecek biyobelirteçlere ihtiyaç duyulmaktadır. Son yıllarda bu konuda yapılan çalışmalarda öne çıkan moleküllerden biri İnsan Epididim Proteini (HE4)'dir. FDA tarafından, over kanserleri için tanıda, tedavi yanıtının değerlendirilmesinde ve hastalığın takibinde bir biyobelirteç olarak kullanılabilirliği onaylanan HE4'ün, akciğer kanserlerinde tanı, tedavi yanıtının değerlendirilmesi ve takipte kullanılabilirliği üzerine yapılan çalışmalar devam etmektedir. Yapılan çalışmalarda, KHDAK tanılı hastalarda, serum HE4 düzeylerinin, sağlıklı popülasyon ve benign akciğer patolojisi olan hastalara göre anlamlı yüksek olduğu gösterilmiş, hastalığın evresiyle serum HE4 düzeylerinin korele şekilde artış gösterdiği bildirilmiştir. Bu çalışmada, HÜTF Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı ve Onkoloji Bilim Dalı'nda, Şubat 2019 ve Ocak 2020 tarihleri arasında KHDAK tanısı alan 60 olgunun verilerine yer verildi. Olguların demografik bilgileri, ek hastalıkları, sigara kullanım öyküsü, tanı anındaki CEA düzeyleri, histolojik tanıları, hastalığın sekizinci TNM evreleme sistemine göre evresi, PET neticesinde ortaya çıkan SUV, MTV, TLG değerleri ve tanı anındaki serum HE4 düzeyleri değerlendirmeye alındı. Sekizinci TNM evreleme sistemine göre farklı evrelerdeki olguların serum HE4 düzeyleri arasında, literatürün aksine, anlamlı fark izlenmedi (p = 0,232). Evre gruplarındaki histolojik tanı dağılımının heterojen olması ve evrenin birden fazla etken tarafından belirlenmesinin, sonuçların literatürle uyumsuz çıkmasına neden olmuş olabileceği düşünüldü. Skuamöz hücreli karsinom olgularının serum HE4 düzeyi adenokarsinom olgularına göre anlamlı yüksek bulundu. Adenokarsinomlarda sık karşılaşılan lepidik patern ve buzlu cam lezyonlarında canlı hücre sayısının az olması ve SCC'da glukoz transport proteinlerinin aşırı ekspresyonuna bağlı hücre içine glukoz akışının ve hücresel metabolizmanın yüksek olması bu sonucun çıkmasının nedenleri olarak görüldü. Olguların serum HE4 düzeyinin, yaş (p = 0,022; r = 0,295), sigara tüketimi (p = 0,040; r = 0,294) ve SUVmaks (p = 0,007; r = 0,347) ile zayıf kuvvette korele olduğı bulundu. Serum HE4 düzeyinin, MTV (p = 0,047 r = 0,400) ve TLG değeri (p = 0,032; r = 0,430) ile orta kuvvette korele olduğu bulundu. Regresyon analizi sonucunda tümör histolojisi (p = 0,017), hastanın yaşı (p = 0,021), SUVmaks değeri (p = 0,017), sigara tüketim miktarı (p = 0,001) ve T evresi (p = 0,041), serum HE4 düzeyini etkileyen faktörler olarak bulundu. Serum HE4 düzeyinin, KHDAK olgularında, evre ile korele olmaması nedeniyle prognostik kullanımının kısıtlı olacağı kanaatine varıldı. Öte yandan, SUVmaks, MTV, TLG gibi metabolik parametreler ile gösterdiği korelasyon, skuamöz hücreli karsinom olgularında adenokarsinom olgularına göre daha yüksek bulunması ve hastalığın T evresinden etkileniyor olması nedeniyle tümör yükü ve metabolizması ile ilgili bilgi sağladığı; tedavi yanıtı ve nüks hastalık ya da ikinci primer malignite gelişimi olasılığının izlenmesinde yol gösterici rol oynayabileceği düşünüldü. Anahtar Sözcükler: İnsan Epididim Proteini (HE4), Akciğer Kanseri, Pozitron Emisyon Tomografisi (PET), Standart Tutulum Değeri (SUV), Lenf Nodu.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıKarsinoma+4
Yiğit Yılmaz
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erken evre küçük hücreli dışı akciğer kanseri hastalarında serum SPD-1 ve SPD-l1 düzeylerinin klinik, patolojik özellikler ve lenf nodu metastazı ile korelasyonu

Kanser; insidansı ve mortalitesi dünya çapında hızla artmakta olan önemli bir sağlık sorunudur. İmmün sistem tarafından kanser hücrelerinin tanınmasını, kanser hücreleri ile normal hücrelerin ayırt edilmesini sağlayan antijenlerin bulunması ile kanser immünoterapisinde önemli gelişmeler sağlanmıştır. Tümör hücreleri ve tümör mikroçevresindeki hücreler, yüksek miktarlarda Programlanmış Hücre Ölümü Ligandı 1 (PD-L1) eksprese etmektedirler. Bu PD-L1'ler; Programlanmış Hücre Ölümü Proteini 1 (PD-1) ile etkileşerek immünsupresyona neden olurlar. Günümüzde; çözünebilir formda olan soluble PD-1 (sPD-1) ve soluble PD-L1'in (sPD-L1) serum düzeylerinin, tanıda kolaylık sağlayabilecek biyobelirteçler olabileceğini ve tümörlerde prognoz tahmininde kullanılabileceğini gösteren çalışmalar yapılmaya başlanmıştır ve sayıları hızla artmaktadır. Akciğer kanseri; en sık tanı konulan ve en yüksek mortaliteye sahip olan kanser türüdür. Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde tümör hücreleri ve tümör mikroçevresindeki hücreler, yüksek miktarlarda PD-L1 eksprese etmektedirler. Çalışmamızda; erken evre küçük hücreli dışı akciğer kanseri hastalarında serum sPD-1 ve sPD-L1 düzeylerini ölçerek, klinik ve patolojik özellikler ve lenf nodu metastazı ile ilişkisini göstermek ve preoperatif serum sPD-1 ve sPD-L1 düzeylerini rezeksiyon sonrası değerleri ile karşılaştırmak amaçlandı. Ayrıca küçük hücreli dışı akciğer kanseri olan ve kanser olmayan hastalar arasındaki serum sPD-1 ve sPD-L1 düzeyleri arasında anlamlı fark olup olmadığına bakıldı. Çalışmamıza 37 küçük hücreli dışı akciğer kanseri olgusu hasta grubu olarak ve 15 benign akciğer hastası kontrol grubu olarak dahil edildi. Hasta grubunda preoperatif sPD-1 (p=0,001) ve preoperatif sPD-L1 (p=0,001) değerinin kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek olduğu bulundu. Cerrahi rezeksiyon yapıldıktan sonra bir aylık takibi esnasında alınan postoperatif 1.gün, postoperatif 7.gün ve postoperatif 30. gün serum sPD-1 (p=0,007) ve sPD-L1 (p=0,001) düzeylerinin istatistiksel anlamlı olarak düştüğü görüldü. Ameliyat öncesi ve postoperatif 30. gün serum sPD-1 değeri ile tümör boyutu arasında aynı yönlü anlamlı korelasyon olduğu görüldü. T2 tümörlerde T1 tümörlere göre preoperatif sPD-1 düzeyinin daha yüksek olduğu tespit edildi (p=0,025). T kategorisi büyüdükçe preoperatif sPD-L1 düzeyinin de arttığı görüldü (p=0,035). Plevra invazyonu olanların cerrahi rezeksiyon öncesi sPD-L1 değerinin, invazyon olmayanlara göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu tespit edildi (p=0,001). Plevral invazyon olanlarda sPD-1 değerleri ise olmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlıya yakın olarak yüksek bulundu (p=0.088). N kategorisi arttıkça preoperatif sPD-L1 değerlerinin de arttığı görüldü (p=0.043). T2 kategorisinde T1'ye göre postoperatif 30. gün PD-1 düzeyinin daha yüksek olduğu tespit edildi (p=0,024). Plevra invazyonu olanlar ile olmayanlar arasında postoperatif 30. gün sPD-L1 değerinin, invazyon olmayanlara göre daha yüksek olduğu görüldü (p=0,001). N kategorisi arttıkça postoperatif 30. gün sPD-L1 değerlerinin de arttığı görüldü (p=0.034) . Literatürde erken evre küçük hücreli dışı akciğer kanseri hastalarında serum sPD-1 ve sPD-L1 düzeylerinin klinik ve patolojik özellikler ve lenf nodu metastazı ile ilişkisini gösteren ve cerrahi rezeksiyon öncesi ve sonrası değerlerini karşılaştıran bir çalışma bulunmamaktadır. Her ne kadar çalışmamız kısıtlı sayıda vaka içermekte ise de, bu bulgular ışığında sPD-1 ve sPD-L1'in akciğer kanseri taraması, evresinin tahmini ve postoperatif lokal nüks veya metastaz açısından takibinde biyobelirteç olarak kullanılabileceğini, ekonomik açıdan da ülkemize katkısı olabileceğini düşünmekteyiz.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıKarsinoma-küçük hücreli olmayan-akciğer+5
Burcu Ancın
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer kanserli olgularda kitle ve lenf noduna ait F-18 FDG PET/BT ve diffüzyon ağırlıklı MRG parametreleri arasındaki korelasyonun değerlendirilmesi

GİRİŞ-AMAÇ: Akciğer kanserleri;Difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntülemede (DA-MRG) difüzyon kısıtlanmasına ve pozitron emisyon tomografide (PET/BT) artmış FDG tutulumuna neden olabilmektedir.Çalışmamızda akciğer kanserlerinde PET/BT ve DA-MRG bulgularının birbirleri ile ilişkisi ve evreleme etkinliği araştırılmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda Kasım 2017 ve Mart 2019 tarihleri arasında 1.5 Tesla Amira Siemens MR ve PET/BT Siemens cihazında onam formu imzalatılmış ve bilgilendirilmiş 34 akciğer maligniteli olguya ait ;kitle ve lenf nodları LEONARDO,SYNGO,SECTRA ve GE iş istasyonları kullanılarak retrospektif olarak değerlendirilip parametre ölçümleri yapılmıştır.Ayrıca olguların yaş,cinsiyet,sigara öyküsü,operasyon öyküsü,metastaz varlığı,kitle boyutu ve lenfadenopati boyutu,patolojik materyal örneklemeleri ve sonuçları,HU değeri ve SI değeri,amfizem oranı gibi bilgileri kaydedilmiştir.Evreleme amacıyla elde olundan görüntülerdeki ölçülen değerler SPSS 23.0 programı kullanılarak Spearman korelasyon testi ve Kruskal Wallis testi kullanılarak değerlendirilmiştir. BULGULAR: Araştırmaya 34 hasta katılmıştır. Katılımcıların yaş ortalaması 64,95 ± 7,31'dir. Katılımcıların %97,1'i erkektir. Hastaların 21'inde (%61,7) lenfadenopati,15'inde (%44,1) ise sistemik metastaz vardır. Kitleye ait PET metabolik parametreler ve ADC değerleri arasında İstatistiksel olarak anlamlı korelasyon bulunmasa da bu her iki gruba ait parametreler arasında negatif korelasyon mevcut idi.Kabul edilebilir düzeydeki sonuçlar TLG ile ADCmaks arasında (r= -0,311 (0,20- 0,40) ve p=0,057 (p>0,05))bulunmuştur.Yakın bir değere sahip diğer ikili ise SUVmaks ile ADCmin arasında benzer (r= -0,281 (0,21-0,40) ve p=0,088 (p>0,05)) olarak bulunmuştur.Ayrıca matematiksel olarak beklenmesi muhtemel en yüksek oran ise MTV ve TLG arasında (r=0,935 ve p=0) çıkmıştır(TLG=MTV x SUVort). Ayrıca çalışma grubumuzdaki 21 lenfadenopatiye ait istatistiki korelasyon değerlendirmesinde en yüksek sonuç;SUVort ile ADCort arasında (r= -0,495 (0,41-0,60) ve p=0,023 (p<0,05)) bulunmuştur.Benzer orana sahip diğer ikili ise SUVmaks ve ADCort arasında (r= -0,458 (0,41-0,60) ve p= -0,037 (p<0,05)) saptanmıştır. Çalışmamızda sistemik metastazlara ait (visseral organ,santral sinir sistemi,kemik vs.) parametre tayini-korelasyon değerlendirilmesi yapılmamıştır. SONUÇ: Akciğer kanserli olgularda SUV ve ADC parametreleri arasında kitleye ait istatistiki olarak anlamlı olmayan lenfadenopatilerde ise anlamlı olan negatif korelasyon mevcuttur.Histopatolojik tanı çeşitliliği ve daha fazla sayıda hasta içeren çalışmalar ile ADC değerlerinin Akciğer kanserli olgularda özellikle T ve N evrelemede noninvaziv marker olabileceğini düşünmekteyiz.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıDifüzyon manyetik rezonans görüntüleme+4
Can Şahin
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme koruyucu cerrahi ile beraber sentinel lenf nodülü biyopsisi yapılan hastaların uzun dönem takiplerinin değerlendirilmesi

Giriş: Meme kanseri tanısında artan tarama yöntemleri sayesinde meme kanserini artık erken evrede yakalamak mümkün olmaktadır. Bu nedenle eskiden rutin tedavi yöntemi olarak kullanılan modifiye radikal mastektominin yerine, meme koruyucu cerrahi ile birlikte sentinel lenf nodülü biyopsisi yapılarak, gerekirse aksiller disseksiyon yapılmaktadır. Koltuk altı lenf bezi disseksiyonu, hastalar için morbiditesi oldukça yüksek bir operasyon olmakla birlikte, lenf nodu tutulumu prognoz tayininde en önemli göstergedir. Sentinel lenf nodülü biyopsisi, düşük morbidite ve lenf nodu tutulumu tahmininde yüksek güvenilirlikle günümüzde gereksiz aksiller disseksiyon oranını oldukça azaltmıştır. Ancak yanlış negatiflik oranlarının halen %1 ile %14 arasında olması eksik tedavi olasılığına neden olmaktadır.Materyal Metod: 2002 Ocak-2010 Nisan tarihleri arasında Şişli Florence Nightingale Hastanesine başvuran ve meme koruyucu cerrahi ile birlikte sentinel lenf nodülü tayini yapılan ve İHK sonucu negatif gelen 172 hastada nüks oranları, genel sağkalım, hastalıksız sağkalım, prognoza etkili faktörler ve morbidite oranları tespit edilmiştir.Bulgular: Çalışmaya alınan 172 olgunun ortalama yaşı 53,57±12,45 yıldı. Ortalama tümör çapı 18,80 mm olan olguların %68'i T1, %31,4'ü T2, %0,6'sı T3'tü. Patolojik inceleme sonucunda 135 (%78,5) hastada İDK, 16 (%9,3) hastada İLK, 21 (%12,2) hastada ise diğer tipte meme karsinomları tespit edildi. 29 olgu (%17) grade I; 64 olgu (%37) grade II; 79 olgu (%46) grade III idi. Çıkarılan ortanca lenf nodülü sayısı 2 (1-5) olup, 169 (%98,3) olgunun parafin sonucu negatif, 3 (%1,7) olguda ise izole tümör hücresi olduğu saptandı. Olguların 135'inin (%78,5) östrojen reseptörü pozitif, 37'sinin (%21,5) ise negatifti; progesteron reseptörü ise, 123 olguda (%71,5) pozitif, 49'unda (%28,5) negatif bulundu. Ayrıca tüm seride Cerb-B2 skoru negatif olan 152 (%88,4); pozitif olan 20 (%11,6) olgu tespit edildi. Ortalama 4 yıllık (48 ay) takip süresinde tüm grupta 4 olguda (%2,3) lokal-bölgesel nüks, 7 olguda (%4,1) uzak organ metastazı oluştuğu saptandı. Lokal-bölgesel nüks gelişen 4 olgunun 3'ü lokal (meme), 1'i aksiller alanda görüldü. 172 olgunun 6'sı takip süresinde (%3,5) kaybedilmiş olup, ölüm nedeni 4'ünde (%2,3) meme kanserine, 2'si (%1,2) diğer nedenlere bağlı olarak bulundu. Olguların 3 yıllık ve 5 yıllık genel sağkalım oranları sırasıyla %99,2 ve %96,7, hastalıksız sağkalım oranları sırasıyla %95,7 ve %94 olarak hesaplandı. Çalışma sonucunda tümörün modifiye SBR gradı, memedeki tümör sayısı ve östrojen durumu, hastalıksız sağkalıma etki eden faktörler olarak tespit edildi.Sonuç: SLNB, tecrübeli ellerde, uzun dönem takipte, düşük morbidite ve nüks oranları ile birlikte yüksek hastalıksız ve genel sağkalım imkanları sunmaktadır. Uygun hastalarda aksiller disseksiyona alternatif olarak güvenle uygulanabilir.

BiyopsiLenf nodlarıMeme+1
Cengizhan İpek
Demiroğlu Bilim University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanseri olgularında cerrahi öncesi aksiller bölgeye yönelik ultrason ve PET CT görüntüleme sonuçları ile cerrahi sonrası aksiller lenf nodu patoloji sonuçlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Kadınlarda en yaygın görülen kanser, meme kanseridir. Meme kanserinin evrelendirmesinde ve prognozunda aksiller lenf nodu (ALN) tutulumu çok önemlidir. Bu nedenle ALN değerlendirmesi, cerrahi tedavilerin planlanmasında en önemli parametrelerdendir. ALN tutulumunun invaziv olmayan tanı yöntemleriyle belirlenebilmesi, invaziv yöntemlerin komplikasyonlarının meydana gelmesini engelleyebilir. Çalışmamızda, ALN metastazını saptamada USG ve PET-CT'nin etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Hastanesi Genel Cerrahi Kliniğinde meme kanseri tanısı ile opere edilen 78 kadın hasta çalışmaya alındı. Retrospektif dosya taraması yapıldı. Hastaların demografik bilgileri, ameliyat öncesi yapılan meme ve aksiller bölge USG, PET-CT sonuçları, ameliyat bilgileri, ameliyat piyesi patoloji sonuçları hastanemiz bilgi sisteminden taranarak değerlendirildi. ALN metastazını saptamada USG ve PET-CT'nin etkinliği istatistiksel analizlerle araştırıldı. Bulgular: USG'nin ALN metastazına yönelik sensitivitesi %62,7, spesivitesi %81,4, pozitif prediktif değeri %86,4, negatif prediktif değeri %53,6, yanlış pozitif oranı %18,5, yanlış negatif oranı %37,2, PET-CT'nin ALN metastazına yönelik sensitivitesi %76,4, spesivitesi %85,1, pozitif prediktif değeri %90,6, negatif prediktif değeri %65,7, yanlış pozitif oranı %14,8, yanlış negatif oranı %23,5 bulundu. ALN metastazını saptamada USG, PET-CT ve patoloji sonuçları arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,001). Sonuç: USG ve PET-CT'nin ALN metastazını saptamada negatif prediktif değer, duyarlılık ve özgüllük değerleri yeterli seviyede görülmemiş, tek başlarına invaziv yöntemlerin yerini alamayacağı düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Meme kanseri, aksiller metastaz, USG, PET-CT.

AksillaLenf nod eksizyonuLenf nodları+7
Akın Dedemoğlu
Hatay Mustafa Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sağ kolon kanseri cerrahisinde floresans görüntüleme ile lenfanjyografinin katkılarının retrospektif incelenmesi

Kolorektal kanser, dünya çapında en yaygın üçüncü kanserdir. Beş yıllık sağkalım erken hastalıkta %90 seviyesinden metastatik hastalıkta %10 seviyesine kadar değişebildiğinden, nodal tutulum sağkalımı etkileyen önemli faktörlerden biridir. Kolon kanseri cerrahisinde toplanan lenf nodu sayısının prognoz ile doğru orantılı olduğu kanıtlanmıştır. Sonuçları iyileştirmek amacıyla, komplet mezokolik eksizyon (KME) tekniği tanımlanmıştır. Daha fazla lenf nodu toplamak KME tekniğinin amaçlarından biridir. Bu nedenle kolon kanseri cerrahisinde daha fazla lenf nodu toplamak için geliştirilecek yeni yöntemlerin büyük önem arz etmektedir. Floresans görüntüleme teknolojisi, lenfanjiyografi ve lenfatik haritalamayı mümkün kılmaktadır. Bu çalışmada sağ kolonun belirli seviyelerinde anterior ve posterior yüzlere ve peritümöral alana submukozal indosiyanin yeşili (ICG) enjeksiyonu ile lenfatik haritalama tekniği kullanılarak kolektomi ameliyatı yapılan hastaların verileri incelenmiştir. Lenfatik haritalama yapılan 10 hasta (S grubu) ile 1:2 oranında karşılaştırılan 20 hasta (C grubu) arasında yaş, ASA skoru, tümör yerleşimi, tümör T ve N evreleri ve prognoza etkili patolojik belirteçler bakımından farklılık bulunmamıştır. Her iki grubun ameliyat süreleri benzerdir. C grubunda %10 oranında intraoperatif komplikasyon görülse de istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,540). Lenfanjiyografi sonrası rezeksiyon lojunda ICG tutan lenf nodları tespit edilmiş ve bu lenf nodları ayrı kaplarda patolojik inceleme için gönderilmiştir. Ayrı gönderilen lenf nodu sayısına bakıldığında haritalama yapılan S grubunda anlamlı olarak daha fazla lenf nodu gönderildiği tespit edilmiştir (p=0,001). Sağ kolon kanserinin cerrahi tedavisinde ICG ile lenfatik haritalama tekniğinin ameliyat süresini uzatmadan ve güvenle uygulanabilir olduğunu gösterdiğimiz çalışmamızda yapılan lenfanjiyografi ile rezeksiyon alanında rezidü kalan ve ayrı olarak eksize edilen lenf nodları ile lenfadenektominin sınırlarını genişletebildiğimizi ve bunu yaparken özellikle vasküler yaralanmaları içeren intraoperatif komplikasyonları arttırmadığımızı göstermiş bulunmaktayız. Böylelikle KME'nin önemli sorunu olan vasküler yaralanmadan kaçınarak selektif olarak D3 lenf nodu diseksiyonu mümkün olabilir.

AnjiyografiCerrahi-sindirim sistemiKolon hastalıkları+7
Murat Şen
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVİD-19 pandemisinin meme kanseri tanısı konulan hastaların klinik ve patolojik evreleri üzerine etkisi

15.12.2021 tarihli etik kurul onayından sonra Covid-19 pandemi öncesi bir yıllık dönem ile Covid-19 pandemi dönemindeki bir yıllık dönemde meme kanseri tanısı alan hastaların demografik verileri, tümör boyutu, aksiller lenf nodu pozitifliği, uzak organ metastazı durumu, neoadjuvan kemoterapi durumu, uygulanan cerrahi türü, hormon reseptör durumu, USG bulguları, hastalık evresi, tümör markerları, Ki-67 proliferasyon indeksleri, histolojik grade'leri, C-ERB-B2 pozitiflik durumu gibi parametreler karşılaştırıldı. Retrospektif olarak yapılan çalışmamıza Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği'nde meme kanseri tanısı konulan, cerrahi ve onkolojik tedavisine merkezimizde devam eden 18 yaş üstü, erkek ve kadın toplamda 298 hasta alındı. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'na ait arşivdeki ve hastane veri tabanındaki hastaların kayıtlı verileri incelendi. Veriler ilk COVİD-19 vakasının görüldüğü 11.03.2020 tarihinden önceki 1 yıllık dönem (10.03.2019-10.03.2020) ve ilk vakanın görüldüğü tarihten itibaren 1 yıllık dönem (11.03.2020-11.03.2021) olarak karşılaştırıldı. Elde edilen veriler, IBM SPSS.23 (IBM Inc., Chicago, IL, ABD) istatistik programı kullanılarak analiz edildi. Çalışmaya alınan vakaların 186'sı (%62,4) pandemi öncesi, 112'si (%37,6) pandemi döneminde başvuran hastalardı. Hastaların 295'i (%99,0) kadın, 3'ü (%1,0) erkekti. Hastaların yaş ortalaması 53,45±11,88 idi. Cinsiyet ve yaş ortalaması açısından dönemler arasında anlamlı fark saptanmadı. Meme kanseri tanısı konulan 298 hastanın 186'sı (%62,4) Covid öncesi dönemine, 112'si (%37,6) Covid dönemine ait hastalardı. Meme kanseri tanısı konulan kişi sayısında literatür ile uyumlu olarak %39,7 lik bir düşüş olduğu görüldü. Pandemi dönemi öncesinde hastaların 25'inde (%13,4), Covid döneminde ise hastaların 4'ünde (%3,6) aile öyküsü mevcuttu. Aile öyküsü ile Covid dönemi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu saptandı (p=0,005). Pandemi dönemi öncesinde hastaların 55'inde (%29,6), Covid-19 döneminde ise hastaların 14'ünde (%12,5) sigara kullanımı görüldü. Sigara kullanımının Covid-19 döneminde azaldığı ve bu durumun istatistiksel olarak anlamlı olduğu gözlendi (p=0,001). Covid öncesinde hastaların 50'sinin (%26,9), Covid döneminde ise hastaların 41'inin (%36,6) histopatolojik grade'i 3 idi. Histopatolojik grade açısından bu artışın istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı (p=0,018). Covid öncesi döneme göre Covid döneminde hastaların hastalık evrelerinde artış olduğu izlendi. Bu açıdan da dönemler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p=0,035). Covid dönemi ile Covid öncesi dönem kıyaslandığında ameliyat çeşitleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu saptandı. Pandemi öncesinde Meme Koruyucu Cerrahi(MKC) oranları fazla iken, pandemi döneminde MKC oranlarının azaldığı, yerini Simple Mastektomi ve Modifiye Radikal Mastektomi(MRM) ye bıraktığı görüldü (p<0,001). Pandemi döneminde C-ERB-B2 over ekspresyonunun da istatistiksel açıdan anlamlı olarak arttığı saptandı (p=0,047). Pandemi döneminde tümör boyutunun (T), aksiller lenf nodu metastaz oranının, neoadjuvan kemoterapi oranının ve uzak metastaz oranının arttığı ancak istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı saptandı. (sırasıyla; p=0,535, p=0,070, p=0,148, p=0,153) Çalışmamızda tümör tipi, Ki-67 proliferasyon indeksleri, hormon reseptör durumları arasında iki dönem arasında anlamlı fark saptanmadı. COVID-19 gibi salgın durumlarında sosyal hayattaki kısıtlılıklar ve bulaş korkusu ile hastaların hastaneye başvuru süresi uzayabilmektedir. Bu durum, meme kanseri gibi malign hastalıklarının tanısında gecikmelere ve hastalık evresinde ilerlemelere neden olabilmektedir. Bu ve buna benzer salgın durumlarında, kontaminasyon önlemleri alınarak poliklinik faaliyetleri ve tarama programlarının aksatılmadan devam ettirilmesi için halk bilinçlendirilip tarama ve takip programlarına uyulması konusunda cesaretlendirilmelidir. Anahtar Kelimeler: Meme kanseri, COVID-19 Pandemisi, tümör evresi, tümör boyutu, sigara

COVID 19Lenf nodlarıMeme hastalıkları+6
Hüseyin Garip
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde bilgisayarlı toraks tomografisinin mediastinal lenf nodu metastazlarını saptamadaki etkinliği

Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanserli hastalarda, hastalığın evresini, tedavisini ve prognozunu etkileyen en önemli faktör mediastinal lenf nodlarındaki metastaz varlığıdır.Bu çalışmada mediastinal lenf nodu metastazı araştırmasında sık kullanılan Bilgisayarlı Toraks Tomografisinin etkinliği araştırıldı.Çalışmada İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi Göğüs Cerrahisi Kliniğinde, 02/06/1998 ? 16/09/2008 tarihleri arasında ?küçük hücreli dışı akciğer kanseri? tanısı konulan ve mediastinoskopi+torakotomi yapılan 99 olgu değerlendirildi. Büyük hücreli karsinom olguları çalışma dışı bırakıldı. Toraks BT'sinde yatay eksende mediastinal lenf nodu çapı 1cm ve üzeri olanlar patolojik kabul edildi. 99 hastadan 25'ine servikal mediastinoskopi yapılırken, 67 hastaya anatomik rezeksiyon ve mediastinal lenf nodu disseksiyonu yapıldı. BT bulguları ile histopatolojik sonuçlar karşılaştırılarak; mediastinal lenf nodu tutulumunun hücre tipiyle, tümör lokalizasyonuyla (santral/periferik, üst lob/alt lob) ilişkisi ve BT'nin mediastinal lenf nodu metastazlarını saptamadaki etkinliği araştırıldı.Çalışmamızda, tüm olgularda mediastinal lenf nodu metastazı %26,2 oranında saptandı. Her iki hücre tipinde lenf nodu metastazı yapma oranı arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Santral yerleşimli tümörler ile periferik yerleşimli tümörler arasında mediastinal lenf nodu metastazı yapma oranında anlamlı bir fark bulunmadı. Lenf nodu metastazı santral yerleşimli adeno kanserlerde, skuamöz hücreli kanserlerden fazla bulundu. Santral yerleşimli skuamöz karsinomlu olgularda yanlış pozitiflik oranı, adeno karsinomlu olgularda ise yanlış negatiflik oranı yüksek bulundu. Mediastinal lenf nodu metastazı yapma oranı alt lob yerleşimli tümörlerde, üst lob yerleşimli tümörlerden fazla bulundu. Tüm olgulardaki BT'nin sensitivitesi %77,spesifitesi %66, doğruluk %69, yanlış pozitiflik %25, yanlış negatiflik %6 olarak hesaplandı.Bu oranlarla mediastinal lenf nodu evrelemsinde; BT'nin tek başına yeterli bir yöntem olmadığı, daha doğru bir evreleme için yapılacak invaziv evrelemede rehber ya da gereksiz mediastinoskopi/mediastinotomi sayısını azaltabilecek yardımcı bir ön tetkik olarak görmek yerinde olacaktır.

Akciğer neoplazmlarıKarsinoma-küçük hücreli olmayan-akciğerLenf nod eksizyonu+5
Ahmet Erbey
İnönü University
2009
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi'nde lenfadenopati ile takip edilen çocukların malignite potansiyeli açısından değerlendirilmesi

Amaç: Lenf nodu büyümesinin patolojik olup olmaması, hastanın yaşı, büyümüş lenf nodlarının boyut ve lokalizasyonu ile ilgilidir. Bununla birlikte, genel olarak 10 mm?den büyük çaptaki lenf nodları için lenfadenopati tanımı kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı; 1 Ocak 2009-1 Kasım 2012 tarihleri arasında hastanemizde lenfadenopati nedeni ile takip edilen hastaların epidemiyolojik özelliklerinin, öykü, klinik ve laboratuar bulgularının ve etiyolojik dağılımının malignite potansiyeli açısından değerlendirilmesi, maligniteyi arttıran risk faktörlerinin belirlenmesidir. Hastalar ve yöntem: Çalışmaya 1 cm ve üzerindeki boyutlarda lenfadenopatisi olan 3 ay-18 yaş arası 530 hasta dahil edildi. Hastaların en az üç ay takip edilmiş olmaları şartı arandı. Hastaların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Öykü, fizik muayene, laboratuvar verilerinin benign ve malign lenfadenopati ayrımındaki etkinliği araştırıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 530 hastanın 347?si erkek, 183?ü kız idi. En çok hasta 6-11 yaş aralığında idi. Hastaların 31?inde (%5,8) malignite tespit edildi. 12 yaş üzerinde olan, gece terlemesi, kilo kaybı gibi semptomları olan, yaygın lenfadenopatisi olan, boyunda arka servikalde, boyun dışında supraklaviküler, mediastinal, abdominal LAP'ı olan, 2 cm'nin üzerinde LAP'ı olan, anemi, trombositopeni, lökopeni, ESH yüksekliği, CRP yüksekliği, LDH yüksekliği olan hastalarda malignite sıklığının arttığı belirlendi. Anamnez, fizik muayene, laboratuar bulgularından birden fazla bulgusu olan hastalarda malignite sıklığının %60?a varan oranlara yükseldiği tespit edildi. Sonuç: Lenf bezi büyüklüğü nedeni ile başvuran hastaların malignite için ipucu olacak bulguları değerlendirilmelidir. Bu bulguları olan hastalarda ileri tetkikler geciktirilmeden yapılmalıdır. Özellikle malignite riskinin arttığı birden fazla anamnez, fizik muayene ya da laboratuvar bulgusu olması halinde zaman kaybetmeden maligniteyi ekarte etmek amacı ile biyopsi yapılmalıdır. 0-5 yaş arası, boyunda LAP?ı olan, 2 cm?nin altında LAP?ı olan, tedavi ile lenfadenopatide küçülme olan, USG?de benign yapıda LAP bulguları olan hastalar gereksiz tetkikten kaçınılarak, erken dönemde biyopsi yapılmadan takip edilebilir.

LenfLenf nodlarıLenfatik hastalıklar+3
Gülsüm Demirtaş
İnönü University
2013
20
DoctorateOpen AccessTR

İneklerde supramammar lenf yumrusunun ekotekstürü ile mastitis arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Ultrasonografi (USG) görüntülerinin dijital ortamda işlenmesiyle ekotekstür analizleri yapılmaktadır. Sunulan tez supramammar lenf yumrusunun ekotekstürüyle mastitis arasındaki ilişkiyi araştırmak amacıyla yapıldı. Tez çalışmasında 252 inek materyal olarak kullanıldı. Çalışmada, California Mastitis Test (CMT) ve süt elektrik direnci (SED) ölçümleri yapılıp supramammar lenf yumrusunun USG görüntüleri alındı. Yapılan klinik muayene ve skorlamayla hayvanlar CMT (-) (n=84), CMT (+) (n=84) ve klinik mastitis (n=84) olmak üzere üç gruba ayrıldı. Numunelerden somatik hücre sayısı (SHS), SED ve ticari ELISA kitiyle süt amiloit A (MAA) ölçümleri yapıldı. Ekotekstür analizleri için USG ile alınan lenf yumrusu görüntüleri elektronik ortama aktarılarak, Bitmap (BMP) görüntü formatına çevrildi. Image J programıyla BMP formatındaki lenf yumrusu görüntülerinin ilgili alanları (ROI) belirlenerek, ortalama gri değer (MGL), kontrast (CON), homojenite (HOM), enerji (ASM), entropi ve korelasyon parametreleri elde edilerek değerlendirildi. Analizler sonucunda SHS ve MAA düzeyleri, CMT (-) grubunda en düşük bulunurken klinik mastitis grubunda diğer iki gruba göre daha yüksek bulundu ve istatistiksel olarak anlamlı ilişkileri tespit edildi (p<0,001). Süt elektrik direncinde klinik mastitis grubunun CMT (+) ve CMT (-) gruplarına göre istatistiksel olarak daha düşük seyrettiği görüldü (p<0.001). Diğer tanı yöntemlerinin ekotekstür parametreleriyle ilişkisi değerlendirildiğinde, CON'un SHS ve SED'le negatif, MAA ile pozitif yönde, ASM, SHS ve SED'le negatif, MAA ile pozitif yönde farklılıkları tespit edildi. HOM'un MAA ile farkı bulunmazken, SHS ile negatif, SED'le pozitif yönde farklılıkları bulundu. SHS ve MAA arasında korelasyon bulunmazken, SED'le pozitif yönde farkı bulundu. Ortalama gri değer ve entropinin, MAA ile anlamlı bir ilişkisi olmadığı, SHS ile pozitif, SED'le negatif yönlü ilişkisi olduğu tespit edildi (p<0,05). Sonuç olarak, meme ve supramammar lenf yumrususunun ultrasonografisiyle ekotekstür analizlerinde, daha çok örneklem sayısıyla değer aralıklarının belirlenmesi gerektiği ve bundan sonraki çalışmalara kaynak oluşturarak konuyla ilgili daha kapsamlı araştırmaların yapılması gerektiği görüşüne varıldı.

Lenf nodlarıMastitMeme hastalıkları+3
Burak Fatih Yüksel
Fırat University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanserinde lenf nodu metastazı ve prediktif faktörlerin etkisinin yaşa göre değerlendirilmesi

Giriş: Meme kanserinin tedavisi ve prognozunu belirlemede en önemli faktörlerden olan lenf nodu metastazında tümör boyutu, histolojik derece (grade) hormon reseptör durumu ve her 2/neu ekspresyonu, ki-67 proliferasyon indeksi, lenfovasküler invazyon gibi prediktif faktörlerin etkileri bundan önce yapılan birçok çalışmalarda değerlendirilmiştir. Meme kanserinin yaş arttıkça daha az agresif davranış gösterdiği kabul gören bir bilgi olsa da, bazı yayınlarda geç yaşta ortaya çıkan meme kanserlerinde tümörlerin erken yaşlardaki gibi agresif seyir gösterebileceği söylenmektedir. Ayrıca yapılan bazı çalışmalarda yaş arttıkça lenf nodu metastaz oranlarının azaldığı, bazılarında ise belli bir yaşa kadar azaldığı daha sonra arttığı gösterilmiştir. Bunun sebebi ise tümör kronolojik yaşındaki farklılıklar, yaşlı hastalarda yetersiz tarama programlarının olması gibi farklı şekillerde yorumlanmıştır. Prediktif faktörlerin bu değişimde rolü tam olarak bilinmemektedir. Amaç: Amacımız yaş ile lenf nodu metastazı arasındaki ilişkiyi değerlendirmek, metastazda etkili olduğu düşünülen faktörlerin farklı yaş gruplarında tümör biyolojik davranışındaki rolünü araştırmaktır. Yöntem: Çalışmamızda mart 2019 ve şubat 2022 tarihleri arasında Ankara Şehir Hastanesi Genel Cerrahi Kliniğinde meme kanseri tanısı alan, neoadjuvan tedavi almayan, cerrahi sınırda tümör devamlılığı olmayan ve reeksizyon yapılmayan, bakılacak verilerin tam olduğu 150 Meme koruyucu cerrahi+sentinel lenf nodu biyopisi, 71 Meme koruyucu cerrahi +Aksiller lenf nodu diseksiyonu, 30 Basit mastektomi+ sentinel lenf nodu biyopisi ve 111 modifiye radikal mastektomi yapılmış toplam 362 hasta seçildi. Ve Hasta yaşı, Lenf nodu metastazı, Tümör boyutu, Notingham histolojik derece, Moleküler Altgruplar, HER2 pozitifliği ve overekspresyonu ve 67 proliferasyon indeksine göre gruplara ayrıldı.Ardından bakılan kriterlerin alt gruplarında tüm yaşlarda ve yaş gruplarına göre metastaz oranları karşılaştırıldı. Sonuç: Baktığımız faktörlerden tümör boyutu, ki-67 indeksi ve histolojik derecenin metastaz üzerindeki en etkili olduğu yaşlar geç yaşlar olduğu ve erken yaşlarda bu faktörlerin prediktif anlamlılığının kısıtlandığını gördük. Lenfovasküler İnvazyonla Lenf nodu metastazı arasında yaştan bağımsız her yaş grubunda kuvvetli ilişki bulundu. Ayrıca hormon reseptör statüsünün tüm hastalarda ve yaş gruplarında LNM üzerindeki etkisi anlamlı değildi. Ve tüm hastalara göre lenf nodu metastazı oranlarında yaşa bağlı değişiklikler istatistiksel anlamlı değildi. Baktığımız faktörlerin tümör boyutları dahil büyük kısmının metastaz üzerindeki en etkili olduğu yaşlar ileri yaşlar olması ve erken yaşlarda bu faktörlerin prediktif değerlerininin kısıtlanması nedeniyle ileri yaşlarda bu faktörleri esas alarak verilen tedavi protokollerinden daha çok faydalanacağı, tarama programlarının geç yaştaki hastalarda da düzenli uygulanması ve farkındalığın arttırılması bu yaşlarda görülen meme kanserlerinde erken tanının mortaliteyi daha çok azaltacağını düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: meme kanseri, yaş, prediktif fatktörler, lenf nodu metastazı,tümör boyutu,HER2,lenfovasküler invazyon, ki-67 proliferasyon indeksi, histolojik derece, hormon reseptörü

Hücre çoğalmasıKi-67Lenf nodları+5
Elvin İsazada
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Metastatik olmayan luminal subtipli neoadjuvan kemoterapi alan meme kanseri tanılı hastaların retrospektif değerlendirilmesi

Luminal meme kanseri tipleri kemoterapiye az yanıtlıdır ve bu nedenle patolojik tam yanıt oranları düşüktür. Bu çalışmada neoadjuvan kemoterapi verilen luminal meme kanseri hastalarında hastalıksız sağ kalım üzerinde etkili olan faktörlerin klinikopatolojik verilere dayanarak araştırılması amaçlandı. 1 Ocak 2005 ve 31 Aralık 2019 tarihleri arasında merkezimizde meme kanseri nedeni ile kemoterapi almış olan 396 hastanın dosyaları retrospektif olarak tarandı. Hastaların yaşı, tanı tarihleri, preop biyopsi ve postop patolojileri, aldıkları neoadjuvan kemoterapi rejimleri, lokal nüks, uzak organ metastazı, genel ve hastalıksız sağ kalım bilgileri araştırıldı. Bulgular IBM SPSS 22.0 programı ile değerlendirildi. Kaplan - Meier analizi ile bakılan rekürrenssiz sağ kalımda medyan değer 146,2 ay olarak sonuçlandı. Bakılan 396 hastadan 76 sında nüks görüldü. 48 hastada eksitus görüldü (%12,1). Toplam 5 yıllık sağ kalım %90.0, 10 yıllık sağ kalım %74.8 olarak tespit edildi. Çok değişkenli Cox regresyon analizinde pre-op dönemde klinik olarak lenf nodu pozitifliğinin (p=0,001) ve biyopsideki Ki67 yüzdesinin (p=0,012) rekürrenssiz sağ kalımı etkileyen bağımsız faktörler olduğu saptandı. Log-rank testi ile rekürrenssiz sağ kalım açısından N0 ve N1 hastalar (p<0.001) ile Ki67<21 ve Ki67>21 olan hastalar (p=0,001) arasında anlamlı fark görüldü. Luminal meme kanserinde pre-op klinik olarak lenf nodunun olmaması ve pre-op biyopside Ki67'nin %21'in altında olmasının rekürrenssiz sağ kalım üzerinde iyi prognostik faktörlerdir. Anahtar kelimeler: luminal, meme kanseri, neoadjuvan, lenf nodu, Ki67

Ki-67Lenf nodlarıMeme hastalıkları+6
Görkem Yarbaş
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Subglottik uzanımı olan ileri evre larenks kanserlerinde metastatik paratrakeal lenf nodu sıklığı ve prognostik önemi

Amaç: Subglottik uzanımı olan ileri evre larenks kanserlerinde metastatik paratrakeal lenf nodu sıklığını ve prognostik önemini saptamaktır. Gereç ve Yöntem: 2010 ile 2018 yılları arasında subglottik uzanımı olan ileri evre larenks kanseri nedeniyle total larenjektomi ile beraber paratrakeal lenf nodu diseksiyonu uygulanmış hastalar belirlendi. Subgottik uzanım miktarı krikoid kıkırdak üst ucundan itibaren inferiora doğru ölçülmüştü. Hastaların demografik verileri, operasyon özellikleri, histopatolojik bulguları, evreleri, takip bulguları retrospektif olarak hasta dosyalarından tespit edildi İstatistiksel analizler SPSS programı kullanılarak yapıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmamıza toplam 39 hasta dahil edildi. Paratrakeal metastatik lenf nodu görülme sıklığı %30.8 (12 hasta) idi. Paratrakeal lenf nodları metastatik olan ve olmayan gruplar(Paratrakeal N+ ve N0) arasında subglottik uzanım miktarı, kıkırdak invazyonu, patolojik risk faktörlerinden; tümör diferansiyasyonu, vasküler invazyon, perinöral invazyon ve perinodal yayılım açısından anlamlı farklılık gözlenmedi. Paratrakeal N0 olan grup ile Paratrakeal N+ grup arasında lateral boyunda metastatik lenf nodu varlığı açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p:0,037) . Paratrakeal N+ hastaların hastalıksız yaşam süreleri de anlamlı olarak düşüktü (p:0.018) . Sonuç: Bu çalışmada; subglottik uzanımı olan ileri evre larenks kanseri nedeniyle paratrakeal diseksiyon uygulanmış hastalarda metastatik lenf nodu sıklığını %30.8 olarak bulduk. Paratrakeal metastatik lenf nodu olan hastalarda, hastalıksız yaşam süresinin daha kısa olduğunu istatistiksel olarak ortaya koyduk.

Laringeal hastalıklarLaringeal neoplazmlarLarinks+5
Hilmi Cem Kaya
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnvaziv duktal karsinom tanılı hastalarda cerb-b2 ekspresyonunun aksiller lenf nodu tutulumuna etkisi

Dünyada ve ülkemizde meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanserdir. Kanserden ölüm nedenleri arasında ikinci sırada yer almaktadır. Her sekiz kadından birinde hayatı boyunca invaziv meme kanseri gelişeceği düşünülmektedir İnvaziv meme kanserlerinin yaklaşık %90'ı duktal invaziv meme kanseridir. Meme kanserinin pek çok prognostik faktörü tespit edilmiştir; aile öyküsü, östrojen ve progesteron reseptör durumu, CerbB-2 onkogen pozitifliği, histoloji, yaş, cinsiyet, evre, aksiler lenf bezi tutulumu gibi. Yapılan araştırmalarda aksiller lenf bezi tutulumu prognozu en çok etkileyen faktördür. Aksiller lenf bezi tutulumu yoksa 10 yıllık survey %80 üzerine çıkmaktadır. Aksiller lenf nodu tutulumunu artıran sebepler arasında; tümör çapı, tümör lokalizasyonu, lenfovasküler invazyonun varlığı, histolojik grade, CerbB-2 ekspresyon varlığı gibi sebepler sayılsada daha önce yapılan birçok çalışmada sonuçlar birbiri ile çeliştiğinden sağlıklı bir kanıya net olarak ulaşılamamıştır. 2012-2016 yılları arasında genel cerrahi kliniğimizde invaziv duktal karsinom tanısı alan ve cerrahi tedavi gören 107 hasta üzerinde yaptığımız bu çalışmada; invaziv duktal meme kanserinde CerbB-2 yüksek ekspresyonunun aksiler lenf bezi tutulumu üzerine etkisine baktık. Sonuçta CerbB-2'nin yüksek ekspresyonunun aksiller lenf nodu tutulumunu anlamlı derecede artırdığını bulduk. Bu durum bize CerbB-2 ekspresyonunun aksiler lenf nodu tutulumunu artırarak meme kanserinin kötü prognozu ile ilişkili olabileceğini göstermiştir.

Gen ifadesiGenler-C-Erbb-2Karsinoma+4
Gürkan Değirmencioğlu
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Papiller tiroid kanserli olguların ameliyat sonrası spesmen bulgularında son 20 yılda neler değişti? retrospektif analiz

Bu çalışmada son 20-30 yılda papiller tiroid kanseri (PTK) nedeniyle ameliyat edilen hastaların; demografik özellikleri, spesmen bulgularındaki tümör boyutu, odak sayısı, kronik lenfositik tiroidit birlikteliği, lenf nodu metastazı, cerrahi yaklaşımları, hastane yatış süresinin yıllara göre ayrılmış gruplarda incelenmesi amaçlanmaktadır. Ocak 1999 – Aralık 2018 tarihleri arasındaki dönemde Bursa Uludağ Üniversitesi Genel Cerrahi Anabilim Dalında tiroidektomi yapılan olguların kayıtları retrospektif incelenmiştir. Olgular beşer yıllık 4 gruba ayrılmıştır. Olguların demografik verileri, multifokal tümör varlığı, odak sayısı, tümör boyutu, kapsül invazyonu, vasküler invazyonu, kronik lenfosittik tiroiditin birlikteliği, tümör dışı yayılım, metastatik lenf nodu varlığı ile sayısı, en büyük metastatik lenf nodunun boyutları ve cerrahi prosedürler karşılaştırılmıştır. Postoperatif hastanede kalış süreleri değerlendirilmiş. PTK ve multifokal tümörlerde yıllar içerisindeki gruplarda anlamlı artış mevcuttu(p<0,001). PTMK artarken mikrokarsinom dışı PTK'lerde azalma vardı(p<0,001). Tek odaklı PTK'lerde tümör boyutu(p<0,001) ve multifokal PTK'lerde toplam tümör boyutu azalma eğilimindeydi(p=0,02). Kronik lenfositik tiroidit birlikteliğinde gruplar arasında artış mevcuttu(p<0,001). Total/Totale yakın tiroidektomide anlamlı artış saptanırken subtotal tiroidektomi anlamlı azalış mevcuttu (p<0,001) aynı şekilde lateral boyun diseksiyonunda artış (p<0,001) olurken santral boyun diseksiyonunda azalış mevcuttu(p=0,002). Yatış süreleri karşılaştırıldığında, ilk yıllara göre postoperatif 1 gün yatış süresinde artış saptandı(p<0,001). PTMK boyutları incelendiğinde 5 mm ve altında anlamlı artış bulundu(p<0,001). Bu çalışmada 20 yıllık zaman periyodu içinde papiller kanser boyutlarında giderek küçülme olduğu, papiller mikrokarsinom sıklığının giderek arttığı gözlenmiştir. Ayrıca yapılan ameliyatlar karşılaştırıldığında total/totale yakın tiroidektomi ve lateral boyun diseksiyonu oranlarında yıllar içinde önemli artış gözlenmiştir. Kılavuzlardaki güncel değişiklikler, ultrasonografi ve ince iğne aspirasyon biyopsinin kullanımının artması ve tiroidektomi spesmenlerinin alanlarında uzmanlaşmış patologlar tarafından incelenmesi çalışmamızdaki değişimin nedenleri olarak değerlendirilmiştir. Anahtar kelimeler: Papiller tiroid karsinom, papiller tiroid mikrokarsinom, multifokal tümör, tümör boyutu

Kanser hastalarıKarsinomaLenf nodları+5
Burak Bakar
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Meme kanserinde foliküler yardımcı T lenfositlerin fonksiyonel ve moleküler analizi

T foliküler yardımcı (Tfh) hücreler, lenf nodu (LN)'nda antijene özgü antikor üreten B hücrelerinin olgunlaşmasında görev alır. Kanser hastalarının LN ve periferik kanlarında bulunan Tfh hücrelerinin moleküler ve fonksiyonel karakterizasyonu net bir şekilde tanımlanmamıştır. Bu çalışmada fenotipik karakterizasyon için meme kanseri hastaların LN ve periferik kanından izole edilen lenfositler kullanıldı ve CD4, CD8, PD-1, CXCR5, CCR7, CD45RO, CD127, CD25, TIM-3, LAG-3, CTLA-4 ve ICOS ifadeleri, akım sitometresi aracılı analiz edildi ve klinik veriler ışığında incelendi. LN kesitlerinden CD4, CD19 ve BCL-6 immünofloresan boyamalar yapıldı. Fonksiyonel analizlerde, CD4+ T hücreleri izole edildi ve anti-CD3/CD28 uyarımı sonrası zamana bağlı; PD-1 ve CXCR5 ilişkili, erken aktivasyon ve inhibitör belirteçlerinin ifadelerindeki değişimler ve proliferasyonları incelendi. Uyarım sonrası CD4+ T hücreler PD-1 ve CXCR5 bağımlı olarak izole edildi ve bu hücrelerdeki BCL-6, ICOS ve TIM-3 ifadeleri immünfloresan boyama ile ve bu popülasyonlardaki diğer T hücre alt grupları ile ilişkili moleküllerinin mRNA düzeyi RT-PZR tekniği ile araştırıldı. Sonuç olarak, LN'de dolaşıma kıyasla daha yüksek Tfh ilişkili CD4+PD-1+CXCR5+ hücreler tespit edildi, bu hücrelerin CCR7+CD45RO+ merkezi bellek fenotipik özelliği taşıdığı ve yüksek oranda CD127, TIM-3 ve ICOS ifadesine sahip olduğu saptandı. Ayrıca, CD4+PD-1+CXCR5+ hücrelerinin yüksek oranda çoğalma kapasitesine sahip olduğu ve uyarım ile erken aktivasyon ve inhibitör reseptör ifadelerini arttırdığı tespit edildi. Uyarım sonrası CD4+PD-1+CXCR5+ hücrelerinde yüksek oranda BCL-6 mRNA düzeyi, ICOS ve TIM-3 ifadesi de görüldü. Böylelikle çalışmamız, Tfh hücrelerinin esas olarak LN'de yüksek çoğalma kapasitesindeki CD4+PD-1+CXCR5+BCL-6+ICOS+TIM-3+ hücreler olarak karakterize edilebileceğine ışık tutmaktadır ve bu hücrelerinin aktivasyonunun hedeflenmesi ile anti-kanser hümoral bağışıklık yanıtını indüklenebileceğini düşünülmektedir.

Alerji ve immünolojiLenf nodlarıLenfosit aktivasyonu+7
İzel Yılmaz
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Health Sciences
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Klinik ve radyolojik olarak aksiller tutulumu olmayan meme kanserli hastalarda sentinel lenf nodu örneklemesi ve nihai patoloji sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi kliniğine meme kanseri tanısı ile başvuran ya da kliniğimizce meme kanseri tanısı konulan ve peroperatif sentinel lenf nodu biyopsi yapılan hastaların (Ağustos 2020-Aralık 2022) tanı, tedavi ve klinik sonuçlarını karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'na ait arşivdeki ve hastane veri tabanındaki hastaların kayıtlı verileri retrospektif olarak incelendi. Araştırma süresi 24.08.2020 ile 30.12.2022 tarihleri arasında hastanemizde meme kanseri tanısı ile opere olan hastaları kapsayacak şekilde belirlendi. Bu dönemdeki; yaş, ek hastalık varlığı, aile öyküsü, sigara kullanımı, histolojik grade, tümör boyutu, tümör tipi, tümör evresi, uzak metastaz varlığı, neoadjuvan tedavi alma durumu, USG bulguları, Ki-67 proliferasyon indeksi, östrojen reseptör durumu (ER), progestero reseptör durumu (PR), HER-2 pozitifliği, tümör marker pozitifliği, aksilladaki metastatik lenf bezi durumu gibi parametreler kıyaslandı. Bulgular: Çalışmamızda 175 hastadan yalnızca 41(% 23,4) hastada aksiller diseksiyon yapıldı, kalan 134 hasta aksiller diseksiyon ve buna bağlı komplikasyonlardan korunmuş olduğu görüldü. Lokal ileri evre olup aksilla tutulum olan hastalar, neoadjuvan tedavi alıp kötü prognaza sahip oldukları görüldü. Bu hasta grubunda aksiller diseksiyon yapılma oranı daha yüksek olup istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edildi. (p<0,001) Sonuç: Araştırmanın sonunda bu verilere göre sağlık sistemini fazla yükten kurtarmak, hastaların daha hızlı iyileşmesini sağlamak ve komplikasyonlardan uzak durmak için tüm meme kanseri hastalarına per-operatif SLNB yapmak önerilir. Anahtar Kelimeler: Aksiller diseksiyon, meme kanseri, neoadjuvan kemoterapi, sentinel lenf nodu biyopsi.

Kanser hastalarıLenf nodlarıMeme hastalıkları+3
Sezgin Kıymık
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Castleman hastalarında BRAF gen mutasyon sıklığının saptanması

Giriş ve Amaç: Castleman Hastalığı nadir görülen bir lenfoproliferatif hastalıktır. Hastalığın IL-6 salınımı, HIV/HHV-8 ile ilişkisi bilinmektedir ancak patogenezi tam olarak anlaşılamamıştır. BRAF geni mitojen aktive olmuş protein kinaz (MAPK) yolağının önemli komponentelerinden biri olan B-Raf proteinini kodlar. Bu yolağın düzensizleşmesinde ve gen mutasyonlarında karsinom oluşumunda artış gözlenmiştir. BRAF mutasyonları malign melanom, kolorektal kanser, ovaryan karsinom, tiroid papiller karsinom ve tüylü hücreli lösemide gösterilmiştir. Kanser oluşumunda rolü olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada Castleman Hastalığında BRAF gen mutasyon varlığını belirlemeyi ve hastalığın bazı klinik verilerini ve bunların prognoz ile ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışmamızda 8 farklı merkezde 2007-2014 yılları arasında Castleman Hastalığı tanısı almış 34 hastanın doku örnekleri kullanılmıştır. Hastaların bazı klinik ve labaratuar bulguları retrospektif olarak tarandı. PCR yöntemi ile BRAF gen mutasyon varlığı değerlendirildi. Hastalara ait yaş, cinsiyet, histopatolojik tip, klinik tip, yaşam süresi ve bazı labaratuar bulguları istatistiksel yöntem ile değerlendirildi. Bulgular: Dokuların hiçbirinde BRAF gen mutasyonu saptanmadı. Vakaların büyük çoğunluğunu (%75.6) hiyalen vasküler varyant oluşturmaktaydı. Hastalar tutulum bölgesine göre servikal, torakal ve abdominal olarak 3'e ayrıldı. Hastaların çoğunluğunda (%61.7) servikal bölge tutulumu saptandı. Birden fazla bölge tutulumu olan hasta sayısı 10 (%29.4) idi. Plazma hücreli varyantın erkeklerde görülme sıklığı anlamlı oranda yüksekti (p=0.006). Plazma hücreli grupta yaş ortalaması anlamlı oranda yüksek bulundu (p=0.006). Plazma hücreli varyantta sedimantasyon ve CRP değerleri hiyalen vasküler varyanta göre anlamlı oranda yüksek bulundu (p<0.05). Birden fazla bölge tutulumu olan hastalarda hepatomegali ve/veya splenomegali bulunması anlamlı oranda yüksekti (p <0.05). Sadece radyoterapi veya radyoterapiye ek olarak kemoterapi alan hastaların 3 yıllık sağ kalımı sadece kemoterapi alan hastalara göre daha yüksek saptandı (p=0.001). Yaşam süresi hiyalen vasküler varyantta ve tek bölge tutulumu olanlarda anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.05). Sonuç: Bu çalışma Castleman Hastalığı ile ilgili ülkemizde yapılan en kapsamlı çalışma olmakla birlikte, çalışmamızda hastalığın klinik, histopatolojik ve prognositik özellikleriyle ilgili önemli bilgiler elde edilmiştir.

GenlerHIVHerpesvirüs enfeksiyonları+5
Mehmet Türker
Gaziantep University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malin melanomda breslow kalınlığı ile sentinel lenf nodu arasındaki ilişki

Malin melanom (MM), melanositlerden kaynaklanan ve çoğunlukla deriden köken alan malin bir tümördür(1). Tümörün vertikal kalınlığı (Breslow kalınlığı), primer kütanöz melanomda en önemli lokal prognostik faktördür (2-4). Malin melanom en sık lenfatik yolla metastaz yapar ve ilk drene olduğu lenf nodu sentinel lenf nodu olarak adlandırılır. Sentinel lenf nodu biyopsisi (SLNB), melanom hastalarında lenf nodlarının tutulumunu saptamak amacıyla kullanılan bir evreleme prosedürüdür. Elektif lenf nodu diseksiyonu ile kıyaslandığında komplikasyon riski çok daha azdır. SLNB, Breslow kalınlığı 1 mm'den az olan melanomlarda önerilmemektedir(5). Sentinel lenf nodu pozitifliği ve prognozda en önemli histopatolojik parametre olan Breslow kalınlığı arasındaki ilişkiyi saptamak amacıyla yapılan çalışma sayısı az olduğu için bu çalışmada Breslow kalınlığı ile sentinel lenf nodu tutulumu arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Uzmanlık tezi çalışması için Bezmialem Vakıf Üniversitesi Etik Kurulundan onay alındı. Çalışma, 1995-2015 yılları arasında Vakıf Gureba Eğitim Araştırma Hastanesi ve Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Deri ve Zührevi Hastalıklar Polikliniğine başvuran, histopatolojik olarak Breslow kalınlığı ölçülen ve sentinel lenf nodu biyopsisi yapılan 74 hasta üzerinde retrospektif ve prospektif olarak yapıldı. Breslow kalınlığı, mitoz sayısı ve lenfatik invazyon ile sentinel lenf nodu tutulumu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulundu (p<0.05). Breslow kalınlığı 1.00 mm altında olan hastalarda sentinel lenf nodu tutulumu saptanmazken, en sık sentinel lenf nodu tutulumu Breslow kalınlığı 4.00 mm ve üzeri hastalarda saptandı. Sentinel lenf nodu biyopsisi evreleme, prognoz tayini ve tedavi belirlenmesi için gerekli bir işlemdir (75). Literatürde Breslow kalınlığı 1mm ve üzeri olan tüm hastalara sentinel lenf nodu biyopsisi önerilmektedir. Ancak 2009 yılında güncellenen AJCC kılavuzuna göre T1b olan yani Breslow kalınlığı 1.00 mm'den az olsa bile ülserasyon olan veya mitoz sayısı ≥ 1/mm2 olan melanom hastalarına sentinel lenf nodu biyopsisi önerilmelidir. Anahtar Sözcükler: malin melanom, breslow kalınlığı, mitoz sayısı, sentinel lenf nodu

Deri hastalıklarıDeri neoplazmlarıLenf nodları+2
Buğçe Topukçu
Bezmialem Vakıf University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

40 yaş altı meme kanserli olgularda görüntüleme bulgularının patolojik parametreler ve klinik seyirle ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Genç kadın hastalarda meme kanserinin radyolojik ve histopatolojik özelliklerinin değerlendirilmesi, radyolojik ve histopatolojik özellikler arasındaki ilişkinin incelenmesi ve bu özelliklerin klinik seyir üzerindeki etkilerinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız 40 yaş altı 149 meme kanserli hasta ile tek merkezli ve retrospektif olarak tasarlanmıştır. Hastalara ait MRG görüntüleri, patoloji raporları ve takip bilgileri hastanemizin sisteminden elde olunmuş, takipleri hastanemizde yapılmayan hastalara telefon yoluyla ulaşılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda, ödem ile kanserin moleküler alt tipi arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p:0,038). Ödem, aksiller lenf nodu tutulumu açısından bağımsız risk faktörü olarak tespit edilmiştir (p: 0,011). Genel sağkalımı belirleyen faktörler incelendiğinde; yaş, ödem varlığı, kitlenin boyutu ve aksiller lenf nodu pozitifliği bağımsız risk faktörleri olarak bulunmuştur (sırasıyla p: 0,046, p:0,045, p:0,007, p:0,043). Hastalıksız sağkalımı belirleyen faktörler incelendiğinde ise; ödem varlığı ve aksiller lenf nodu pozitifliği bağımsız risk faktörleri olarak tespit edilmiştir (sırasıyla p:0,003 ve p<0,001). Sonuç: Meme MRG' de ödem, Luminal A kanserlerde diğer moleküler alt tiplere göre daha nadir görülmektedir. Genel ve hastalıksız sağkalımı belirleyen faktörler incelendiğinde, meme MRG' de ödem tespit edilen olgularda sağkalım oranları daha kötü bulunmuştur. Ayrıca yaş, tümör boyutu ve aksiller lenf nodu tutulumu genel sağkalımı etkileyen bağımsız risk faktörleri olarak tespit edilmiştir. Ödem; tümör boyutu ve aksiller lenf nodu tutulumu gibi geleneksel prognostik faktörlerle birlikte hastalık seyrini öngörmede kullanılabilir. Meme MRG' de ödem tespit edilen olgularda hastalığın daha kötü seyredebileceğinin akılda bulundurulması ve gerekirse tedavi protokolünün buna uygun olarak modifiye edilmesi sağkalım oranlarında iyileşme sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Meme, MRG, genç yaş, sağkalım, nüks, ödem, aksiller lenf nodu.

AksillaGenç yetişkinlerLenf nodları+5
Murat Tabar
Bezmialem Vakıf University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Oral kavite ve orofarinks yassı epitel hücreli karsinomlarında HPV 16'nın rolü

Amaç: Son yıllarda yapılan araştırmalarda oral kavite ve orofarinks kanserlerinde human papilloma virüs enfeksiyonlarının rolü olabileceği düşünülmektedir. Baş ve boyun bölgesi için kanıtlanmış en yüksek kanserojen genotip HPV p16'dır ve özellikle orofarengeal yassı epitel hücreli kanserlerde görülmektedir. HPV pozitif oral kavite ve orofarinks kanserleri HPV negatif gruba göre daha genç yaşta görülme, erkeklerde daha sık görülme ve cinsel davranışlar ile güçlü ilişkisi olması açısından farklılık göstermektedir. Bu gözlemler HPV ilişkili tümörlerde tedavi seçenekleri ve tedavinin önemli sonuçları, aşıların rolü ve gelecek yıllarda uygulanabilecek hedefe yönelik tedavi konusundaki soruların gündeme gelmesine neden olmaktadır. Hastalar ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi (GÜTF) kulak burun boğaz (KBB) kliniğine başvuran dudak harici oral kavite ve orofarinks yassı hücreli kanserli hastalar çalışmaya dahil edildi. Olgulara immünhistokimyasal olarak HPV p 16 antikorları uygulandı. Kesitler ışık mikroskobunda değerlendirildi. Bulgular: Ellibeş olguda (%76.4) p16 ekspresyonu negatif, onyedi (%23,6)'sinde pozitif saptandı. Prognostik parametrelerle p16 ekspresyonu arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptanmadı. Fakat orofarengeal kanserlerde sağ kalım açısından HPV pozitif ve negatif grup arasında anlamlı fark görüldü (p=0.032). Sonuç: Hastalık yönetimi ile ilgili olarak, var olan bilgilere göre HPV pozitif oral kavite ve orofarinks kanserlerini daha olumlu sonuçları nedeniyle HNSCC'nin ayrı bir alt grubu olarak düşünebiliriz. HPV pozitif oral kavite ve orofaringeal kanserler HPV negatif hastalığa göre kemoterapi ve radyoterapiye daha iyi cevap verir. HPV 16'nın varlığı/yokluğu prognostik bir belirteç olarak düşünülebilir fakat kullanımı henüz onaylanmamıştır. Oral HPV enfeksiyonu hakkında hala birçok soru araştırılmaktadır. Gelecek klinik çalışmalarda, kanser merkezleri baş-boyun hastalarını HPV statülerine göre sınıflandırmalıdır. Bununla birlikte, özellikle de ana patojenik ajanın bilindiği kanserler için en iyi tedavinin korunma olduğunu daima vurgulamalıyız. Anahtar Kelimeler: Oral kavite ve orofarinks kanseri, Human papilloma virüs p16, İmmünohistokimya.

Ağız neoplazmlarıFarenks neoplazmlarıKarsinoma-yassı hücreli+5
Koray Tümüklü
Gaziantep University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küratif rezeksiyon yapılan kolorektal kanserlerde lenf nodu oranının prognostik önemi

ÖZET Küratif Rezeksiyon Yapılan Kolorektal Kanserlerde Lenf nodu Oranının Prognostik Önemi Amaç: Bu çalışmanın retrospektif amacı küratif rezeksiyon yapılan nonmetastatik kolorektal kanserlerde lenf nodu oranın (LNO) prognostik önemini belirlemektir. Gereç ve Yöntemler: Servisimizde nonmetastatik kolorektal kanser nedeni ile opere edilen 205 hastanın karakteristik ve patolojik özellikleri retrospektif olarak incelenerek kaydedildi. Metastatik lenf nodlarının çıkarılan toplam lenf noduna oranının 1/4, 1/2, 3/4 ve 1 arasında olmasına göre hastalar 4 gruba ayrıldı. Bu gruplardan LNO1 lenf nodu oranının 0 ile 1/4 arasında kalan hasta grubunu, LNO2 1/4 ile 1/2 arasında kalan hasta grubunu, LNO3 1/2 ve 3/4 arasında kalan hasta grubunu ve LNO4 de 3/4 ile 1 arasında kalan hasta grubunu temsil etmektedir. Bu çalışmada ayrıca lenf nodu oranı 1/2'nin altındaki ve 1/2'nin üstündeki farklılığın değerlendirilebilmesi amaçlanarak iki grup daha oluşturuldu. Bu gruplar da LNOA ve LNOB olarak adlandırıldılar. LNOA grubu lenf nodu oranının 0 ile 1/2 arasında olan hastaları, LNOB grubu ise lenf nodu oranının 1/2 ile 1 arasında olan hastaları temsil etmektedir. Çalışmada elde edilen verilerin normal dağılıma uygunluğu test edilmiş, normal dağılım gösteren sürekli değişkenlerin analizinde bağımsız gruplarda t testi ve tek yönlü varyans analizi, normal dağılım göstermeyen sürekli değişkenlerin analizinde ise Mann Whitney U veya Kruskall Wallis testi kullanılmıştır. Kategorik değişkenlerin analizinde ki-kare testi kullanılmıştır. Yaşam analizleri için Kaplan-Meier ve Cox regression analizleri, grup karşılaştırmalarında ise Log rank testi kullanılmıştır. p değerinin <0,05 olduğu durumlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Verilerin istatistiksel analizi SPSS 17.0 Evaluation Version (Statistical Package for Social Sciences Chicago, USA) paket programı ile yapılmıştır. Bulgular: LNO göre oluşturulan gruplardaki sağkalım oranları değerlendirildiğinde LNO1 grubunda 5 yıllık sağkalım oranı % 57 iken LNO2 grubunda % 52, LNO3 grubunda % 31 ve LNO4 grubunda % 28 olarak tespit edildi. Toplam sağkalım süresi ve oranları açısından gruplar karşılaştırıldığında aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (pa=0,026). LNOA ve LNOB gruplarında mortalite oranları sırasıyla % 48,8 ve % 74,4 iken 5 yıllık sağkalım sırasıyla % 57 ve % 29 olarak bulundu. LNOA ile LNOB grupları arasında yapılan istatistiksel çalışma sonucundaki değerler diğer gruplandırmaya oranla daha anlamlı olup çalışmaya alınan prognostik faktörler içinde en kuvvetli prognostik faktör olarak lenf nodu oranının yükseldikçe sağkalımın azaldığını göstermektedir. LNO artıkça hem mortalitenin anlamlı olarak yükseldiği (p=0,004) hem de sağkalımın diğer prognostik faktörlere göre çok daha anlamlı bir şekilde düştüğü görüldü (p=0,002). Mortalite, 5 yıllık sağkalım ve GSK açısından en önemli prognostik faktör LNO olarak tespit edilmiştir. Sonuç: Yetersiz lenf nodu çıkarılmış hastalarda LNO, doğru evreleme için adjuvan tedaviye karar vermede ve prognozu daha iyi kestirebilmede hekimlere yol gösterecek önemli parametrelerden biri olabilir. Anahtar Sözcükler: Kolorektal kanser, lenf nodu oranı, evreleme, prognoz

Kolorektal neoplazmlarLenf nodlarıNeoplazm evreleri+3
Mehmet Deniz Örener
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Servikal lenf nodlarının benign-malign ayrımında shear wave elastografi ve histopatolojik bulguların karşılaştırılması

Amaç: Bu prospektif çalışmanın amacı servikal bölgede persistan lenfadenopatisi olan hastalarda lenf nodlarının shear wave elastografi (SWE) ile incelenerek elde edilen shear dalga hızlarının (SWV) kantitatif olarak değerlendirilmesi ve SWE'nin benign-malign lenf nodu ayırımında tanısal performansının histopatolojik bulgular referans standart alınarak ortaya konmasıdır. Materyal ve Metod: Çalışmamıza 72 hastadan 100 lenf nodu dahil edildi. Tüm hastalara histopatolojik örnekleme öncesi konvansyonel US incelemesi ve virtual touch tissue imaging quantification (VTIQ) kullanılarak SWE incelemesi yapıldı. Konvansiyonel inceleme ile lenf nodu seviyesi, kısa aks, aks oranı, lenf nodunda hilus varlığı veya yokluğu, kalsifikasyon varlığı veya yokluğu, kistik değişiklik varlığı veya yokluğu, lenf nodu vaskülarite paterni değerlendirildi. SWE incelemesinde doku sertliğini gösteren SWVmaksimum ve SWVortalama değerleri ölçüldü. Diagnostik performans ise receiver operating characteristic (ROC) analizi ile değerlendirildi. En iyi eşik değerler Youden indeks ile belirlendi. Lenf nodlarının benign ve malign ayrımında histopatolojik tanı referans standart olarak belirlendi. Bulgular: Histopatolojik olarak 52 lenf nodu benign 48 lenf nodu malign olarak raporlandı. Benign lenf nodlarında SWVmaksimumdeğerleri ortalama 3.21 ± 1.23 m/sn, SWVortalama ortalama 2.96 ± 1.15 m/sn, malign lenf nodlarında SWVmaksimum değerleri ortalama 4.51 ± 1.16 m/sn, SWVortalama ortalama 4.18 ± 1.10 ölçüldü. SWVmaksimum ve SWVortalama değerleri malign lenf nodlarında benign lenf nodlarına göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek tespit edildi (p<0.001). ROC eğrisi kullanılarak SWVmaksimum ve SWVortalama için en iyi eşik değer 3.03 m/sn belirlenmiş olup SWVmaksimum ve SWVortalama için benign ve malign lenf nodlarını ayırt etmede sırasıyla duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif öngörü değeri ve doğruluk oranları %93, %59, %68, %91, %75 ve %91, %63, %69, %89, %77 olarak hesaplanmıştır. Sonuç: Malign ve benign lenf nodlarının ayrımında SWE umut vaat eden tekrarlanabilir noninvaziv bir tanısal görüntüleme yöntemi olup SWVmaksimum ve SWVortalama değerleri lenf nodu karakterizasyonunda oldukça değerli bağımsız kantitafif göstergelerdir. SWE'nin rutin pratikte kullanımının lenf nodu karakterizasyonu hakkında bilgi sağlayabileceğini, ince iğne aspirasyon biyopsilerini ve cerrahi eksizyon yapılacak vaka sayılarını azaltacağını ve örnekleme yapılacak yüksek riskli lenf nodunun belirlenmesinde önemli katkı sağlayacağını düşünmekteyiz.

BoyunElastografiLenf nodları+2
Alican Kılıç
Gaziantep University
2018
00

Related subjects