Obezite

Bu konu başlığı altında 880 tez

Yüksek LisansAçık ErişimTR

Preobez ve üstü bireylerin diyet inflamatuvar indeksi, visseral adipozite indeksi, kan biyokimyasal parametreleri ile Tip 2 diyabet riski arasındaki ilişki

Giriş ve Amaç: Obezite, tip 2 diyabetin gelişiminde ve ilerlemesinde en önemli ve anlamlı risk faktörü olarak tanımlanmaktadır. Düşük dereceli kronik inflamasyonun obeziteye neden olabileceği bu durumunda tip 2 diyabet riskini artırabileceği belirtilmektedir. Bu çalışmada preobez ve üstü bireylerin diyet inflamatuvar indeksi, visseral adipozite indeksi ve kan biyokimyasal parametreleri ile tip 2 diyabet riski arasındaki ilişkiyi incelemek hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışma Mart 2025-Nisan 2025 tarihleri arasında Edirne Sultan 1. Murat Devlet Hastanesi Diyet Polikliniğine başvuran ve çalışmaya katılmayı kabul eden 18-65 yaş arası 137'si kadın ve 53'ü erkek birey olmak üzere 190 birey ile yürütülmüştür. Katılımcılara yüz yüze görüşme yöntemiyle sosyodemografik özelliklerini, beslenme alışkanlıklarını, antropometrik ölçümlerini ve bazı kan biyokimyasal parametrelerini içeren 20 soruluk veri toplama formu uygulanmış ve katılımcılardan 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kayıtları alınmıştır. Bireylerin besin tüketim kayıtlarından diyet inflamatuvar indeksi (Dİİ); bel çevresi, beden kütle indeksi (BKİ), HDL kolesterol, trigliserit değerlerinden ise visseral adipozite indeksi (VAİ) hesaplanmıştır. Katılımcıların fiziksel aktivite düzeyini belirlemek için IPAQ-kısa form kullanılmıştır. Katılımcılara tip 2 diyabet risk düzeylerini belirlemek amacıyla FİNDRİSK tip 2 diyabet risk anketi uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan bireylerin yaş ortalaması 36,0812,35 yıl olarak bulunmuştur. Katılımcıların BKİ değeri ortalamaları 33,44±4,94 kg/m2 olarak bulunmuş ve bireylerin %29,5' inin preobez, %36,3' ünün 1. Derece obez, %24,2' sinin 2.derece obez, %10' unun 3. Derece obez olduğu görülmüştür. Çalışmaya katılan bireylerin %64,7' sinin pro-inflamatuvar, %32,6' sının nötr, %2,6'sının anti-inflamatuvar diyet özelliği gösterdiği bulunmuş ve diyet inflamatuvar indeks skorlarının -1,5-3,1 arasında değiştiği görülmüştür. Kadın bireylerin Dİİ skoru erkek bireylere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,001). Bireylerin visseral adipozite indeks skor ortalamaları 6,24±3,93 olarak bulunmuştur. Bireylerin IPAQ toplam puan ortalamaları 1165,30±470,77 MET-dk/hafta bulunmuş ve bireylerin %77,4'ünün minimal aktif, %8,4 'ünün inaktif, %14,2'sinin çok aktif olduğu görülmüştür. x Bireylerin FİNDRİSK diyabet risk puanı ortalamaları 14,72±4,77 bulunmuş ve bireylerin %9,5'u çok yüksek, %43,7'si yüksek, %21,6'sı orta, %20'si hafif ve %5,3'ü düşük diyabet risk düzeyinde bulunmuştur. Bireylerin IPAQ toplam puanları arttıkça FİNDRİSK toplam puanlarında %19.2'lik azalma olduğu görülmüştür (p<0,01). Bireylerin BKİ değerleri arttıkça FİNDRİSK puanlarının anlamlı derecede arttığı bulunmuştur (p<0,001). Bireylerin Dİİ, VAİ skorlarının FİNDRİSK toplam puanları üzerine istatistiksel olarak anlamlı etkisi olmadığı bulunmuştur (p>0,05). Sonuç: Bu çalışmada bireylerin diyet inflamatuvar indeksi skorları ve visseral adipozite indeksi skorları ile FİNDRİSK diyabet risk puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır. Preobez ve üstü bireylerde diyet inflamatuvar indeksi, visseral adipozite indeksi ve tip 2 diyabet riski arasındaki ilişkilerin daha net ortaya konulabilmesi için ileriye dönük, daha geniş örneklem gruplarıyla yapılacak kapsamlı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Diyet inflamatuvar indeksiObezite
Sema Nur Eren
Trakya University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Üniversite öğrencilerinde beslenme alışkanlıkları ve obezite riski: Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi örneği

Bu çalışmada, üniversite öğrencilerinin beslenme alışkanlıklarını ve obezite görülme sıklığını belirlemek amacıyla Namık Kemal Üniversitesi öğrencileri örneklem alınmıştır. Öğrencilerin boy ve kilo verileri ile beden kitle endeksleri hesaplanarak Dünya Sağlık Örgütü obezite gruplandırmasında hangi kategoride yer aldıkları saptanmıştır. Ayrıca üniversite öğrencilerinin demografik özelliklerini, (yaş, cinsiyet, boy, kilo, gelir düzeyi, kardeş sayısı) beslenme tercihlerini, obezite hakkındaki farkındalıklarını ve bilgi düzeylerini ölçümlemek amaçlanmıştır. Veri toplama aracı olarak 35 sorudan oluşan anket metni kullanılmıştır.Anket metni Namık Kemal Üniversitesi'nde öğrenim gören 302 öğrenci tarafından yanıtlanmıştır. Bu çalışmada oluşturulan bu anketten elde edilen verileri kullanarak, fazla kilolu ve obez olma durumu ile obezite oluşumuna etki eden bireysel ve çevresel faktörler arasındaki ilişkideki cinsiyet farklılıkları incelenmiştir. Tezin birinci bölümünde beslenmenin tanımı, beslenme alışkanlıkları, besin hijyeni, güvenilirliği, yeterli ve dengeli beslenme ile yetersiz ve dengesiz beslenme durumları ve gençlerde beslenme davranışlıkları hakkında bilgiler verilmiştir. Tezin ikinci bölümünde obezitenin tanımı yapılarak, obezite oluşumuna neden olan faktörler, sebep olduğu hastalıklar, çözüm önerileri, tedavi yöntemleri, Dünya'da ve Türkiye'de obezite görülme sıklıkları ve obezitenin ekonomik boyutları hakkında bilgiler yer almaktadır. Tezin son bölümünde ise; Namık Kemal Üniversitesi'nde öğrenim gören öğrenciler üzerinde gerçekleştirilen anket çalışması sonuçları; ki kare testi ile analiz edilmiş ve betimleyici analiz ile yorumlanmıştır. Anketin güvenilirliği Cronbach Alpha testi ile ölçülmüştür. Ayrıca anket çalışması ile elde edilen verilerin ki kare testi sonuçları daha önce beslenme alışkanlıkları ve obezite konularında yapılan çalışmaların sonuçları ile karşılaştırılmış, ekonomik, genetik, çevresel ve kültürel faktörler ile bireysel tercihlerinobezite oluşumuna etkileri incelenmiştir.

BeslenmeBeslenme alışkanlıklarıBeslenme davranışı+2
Çağla Kahraman
Tekirdağ Namık Kemal University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

18-24 yaş arası yurtta barınan üniversite öğrencilerinin beden algısının obezite ön yargısına etkisinin araştırılması

Bireylerin bedeninden memnun olma durumu olarak tanımlanan beden algısı; fizyolojik, psikolojik ve kültürel birçok unsurun bireysel algılanışını kapsayan bir kavramdır. Obezite önyargısı ise obez kişilere karşı olumsuz tutum ve davranışları, kaygı ve endişleri içermektedir. Dünya genelinde zayıflık ve ince bir bedene sahip olmak kabul görürken obezite prevelansı giderek artmakta; obez bireylere karşı damgalama ve önyargı da giderek artmaktadır. Bunun sonucunda obez bireyler özellikle sosyal yaşamda olumsuz etkilenebilmektedirler. Toplumda oluşan beden algısının obezite önyargısını etkileyebileceği düşünülmektedir. Bu çalışma Tekirdağ il merkezinde T.C. Gençlik ve Spor Bakanlığına bağlı Tekirdağ Yurdunda barınan 1824 yaş aralığındaki 334 bireyin beden algısı ve obezite önyargısı aradındaki ilişkiyi ve bu bireylerin beslenme durumlarını belirlemek amacıyla yapılmıştır. Oluşturulan soru formu bireylerin sosyodemogrofik ve antropometrik özellikleri alınmış; beden algısını tespit etmek için Beden Algısı Ölçeği (BAÖ), obezite ön yargılarını ölçmek için Obezite Önyargı Ölçeği GAMS-27 formu kullanılmıştır. Bireylerin Beden Algısı Ölçeği puanları 136-200 aralığında yüksek beden algısı, 135-40 aralığı düşük beden algısı olarak değerlendirilmiştir. En düşük 27 en yüksek 135 puan alınabilen obezite ön yargı ölçeğinde 68 puan ve altının önyargısız, 69-84 puan arasında önyargıya eğilimli ve 85 puan ve üstü önyargılı olarak kabul edilmiştir. Bireylerin BAÖ puan ortalaması 154,19±22,39 ve GAMS-27 puanı ortalama 84,93±12,10 bulunmuştur. Çalışmaya katılan öğrencilerin beden algıları genel olarak incelendiğinde, öğrencilerin %18,9'unun beden algısının düşük, %81,1'inin beden algısının yüksek olduğu tespit edilmiştir. Öğrencilerin obezite önyargısı genel olarak incelendiğinde öğrencilerin %6,3'ünün önyargısız, %43,1'inin önyargıya eğilimli, %50,6'sının önyargılı olduğu görülmüştür. Öğrencilerin BAÖ ve GAMS-27 puanlarının ilişkisi değerlendirildiğinde puanlar arası negatif korelasyon görülmüştür. Sonuç olarak beden algısının obezite ön yargısını olumlu olarak etkileyebileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Beden algısı, Beden imajı, Obezite önyargısı, Obezite yanlılığı, Beslenme durumu

Beden algısıBeslenmeBeslenme durumu+4
Esra Onay
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Obez hastalarda serum speksin düzeyinin değerlendirilmesi

Kaymaz, Ö. Obez Hastalarda Serum Speksin Düzeyinin Değerlendirilmesi, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Tekirdağ, 2020. Obezite sağlığımızı olumsuz etkileyen multifaktöriyel kompleks bir hastalıktır. Beraberinde diyabet, hipertansiyon (HT), hiperlipidemi, kalp-damar hastalıkları gibi pek çok sağlık sorunununa yol açmaktadır. Çalışmamızdaki amacımız yakın zamanda keşfedilen yeni bir peptid olan speksinin obezite ve ilişkili bozuklular arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Çalışmaya 58 obez hasta ve 30 sağlıklı birey dahil edildi. Obez hastalarda serum speksin düzeyinde kontrol grubuna göre anlamlı fark saptanmadı (p=0,37). Aynı zamanda morbid obez grupda, fazla kilolu hastalara göre serum speksin düzeyleri anlamlı olarak düşük bulundu (p=0,041). Obez hastalarda incelenen parametrelerden total kolesterol, düşük dansiteli lipoprotein (LDL), yüksek dansiteli lipoprotein (HDL), trigliserit, glukoz, insülin, HbA1c, QUICKY indeks, sistolik kan basıncı (SKB), diastolik kan basıncı (DKB) ve beden kitle indeksi (BKİ) değerleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek saptandı (sırasıyla p=0.001, p=0.002, p=0.021, p=0.000, p=0.000, p=0.000, p=0.000, p=0.000, p=0.000, p=0.000, p=0.000). Metabolik sendromlu (MS) hasta grubundaki serum speksin düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek saptandı (p=0.045). Obez hasta grubuna uygulanan korelasyon analizinde serum speksin düzeyleri ile SKB ve BKİ arasında negatif korelasyon bulundu (sırasıyla r=-0.263 p<0.05, r=-0.259 p<0,05). MS grubunda ise serum speksin düzeyleri ile trigliserit, HbA1c ve yaş arasında negatif korelasyon saptandı (sırasıyla r=-0,351 p<0.05, r=-0,304 p<0.05, r=-0,316 p<0.05). Aynı zamanda hipertansiyonu olanlarda kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük serum speksin düzeyleri bulundu (p=0,032). Sonuç olarak serum speksin düzeylerindeki azalmanın morbid obez hastalarda ve MS'un değerlendirilmesinde potansiyel bir biyobelirteç olabileceğini göstermektedir.

Metabolik sendromObeziteSpeksin+1
Özlem Kaymaz
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Obez adolesanlarda serum neudesin düzeyinin araştırılması

Vücut yağ oranının artmasına bağlı olarak tüm yaş gruplarında oluşan endokrin ve metabolik değişiklikler ile karakterize bir hastalık olarak tanımlanan obezite, günümüzde önlenebilir sağlık sorunları arasında yer almakta ve dünya genelinde, çocuk ve adolesanlarda artış göstermektedir. Çocukluk dönemi obezitesi yaşamın ileriki dönemlerini de etkilemekte ve prediyabet, Tip 2 Diyabet (T2DM), metabolik sendrom, hipertansiyon, dislipidemi, polikistik over sendromu (PCOS), kardiyovasküler hastalıklar, koroner arter hastalığı, depresyon gibi birçok sağlık sorunlarını da beraberinde getirmektedir. Çalışmamızda amacımız yakın zamanda keşfedilen nörotrofik faktör neudesinin obez adolesanlarda düzeylerini incelemek ve obezite için yeni bir biyobelirteç olabilirliğini değerlendirmektir. Çalışmaya 58 obez adolesan hasta ve 30 sağlıklı adolesan kontrol grubu olarak alındı. Obez adolesanlarda neudesin düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük saptandı (p=0,013). Obez adolesanlarda VA, VASDS, BOYSDS, VKİ, VKISDS, bel/kalça, glukoz, insülin, total kolesterol (TK), trigliserid (TG), HOMA-IR, tansiyon sistolik (SKB), tansiyon diyastolik (DKB) kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı ( sırasıyla p=0,000, p=0,000, p=0,001, p=0,000, p=0,000, p=0,026, p=0,001, p=0,000, p=0,000, p=0,019, p=0,000, p=0,000, p=0,000). Morbid obez hastalarda VASDS, VKİ, VKİSDS, insülin, HOMA-IR düzeyleri obez grubu hastalara göre anlamlı olarak yüksek saptandı (sırasıyla p=0,005, p=0,000, p=0,000, p=0,036, p=0,029). Tüm çalışma grubuna uygulanan korelasyon analizinde neudesin ile VKİSDS düzeyleri arasında negatif korelasyon tespit edildi (r= -0,40, p=0,000). Çalışmamızda ülkemizdeki diğer çalışmalarla uyumlu olarak Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF) kriterleri ile metabolik sendrom sıklığı %31 ve serum neudesin düzeyleri metabolik sendrom, insülin direnci, dislipidemi, hipertansiyon olan adolesanlarda, olmayan adolesanlara göre yükselme eğiliminde bulunmuş fakat istatistiksel farklılık saptanmamıştır (sırasıyla p=0,259, p=0,246, p=0,259, p=0,523). Sonuç olarak obez adolesanlarda serum neudesin düzeyleri ile VKİSDS arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Serum neudesin düzeylerinin obez ve morbid obez adolesanlarda düşük olduğu, metabolik komplikasyonlar ile artış eğilimi gösterdiği ortaya konmuştur. Obezitenin tanı ve takibinde neudesinin kesin rolünü bulmak için ayrıntılı araştırmalara ihtiyaç vardır.

ErgenlerMetabolik sendromNeudesin+3
Özge Ayçiçek
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

12-14 yaş fazla kilolu ve obez bireylerde uygulanan tabata egzersiz protokolünün fiziksel ve fizyolojik bazı özelliklere etkisi

Bu çalışma, fazla kilolu ve obez çocuklarda Tabata protokolüne göre uygulanan egzersizlerin fiziksel ve fizyolojik etkilerini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Bu amaç doğrultusunda çalışmaya gönüllü katılım sağlayan 12-14 yaş aralığındaki toplam 24 (Erkek=12, Kadın=12) katılımcı deney grubu (n=12) ve kontrol grubu (n=12) olarak gruplarda erkek ve kadın sayıları eşit olacak şekilde yansız atama yöntemi kullanılarak iki gruba ayrılmıştır. Deney grubunda yer alan katılımcılara 8 hafta süre ile haftada 3 gün Tabata protokolüne göre hazırlanmış egzersiz programı uygulanmıştır. Kontrol grubunda yer alan katılımcılar ile herhangi bir antrenman yapılmamıştır. Deney ve kontrol gurubunda yer alan katılımcıların boy, vücut ağırlığı, VKİ, vücut yağ oranı, istirahat kalp atım sayısı ve VO2Max ölçümlerinin ön test ve son test uygulama verileri alınmıştır. Verilerin istatistiksel değerlendirilmesinde SPSS 25.0 programı kullanılmıştır. Denek sayısının az olması sebebi ile verilerin istatistiksel analizlerinde Non-Parametrik testler kullanılmıştır. Grup içi farklılıkların tespit edilebilmesi için Wilcoxon İşaretlenmiş Mertebeler Testi, gruplar arası farklılıkların tespit edilebilmesi için Kruskal Wallis-H ve Mann Whitney-U testleri uygulanmıştır. İstatistiksel işlemlerde değişkenler arası farklılıkların tespitinde 0,05 anlamlılık düzeyi olarak kabul edilmiştir. Tabata protokolüne göre uygulanan 8 haftalık egzersizin deney grubunda vücut ağırlığı, VKİ, vücut yağ oranı ve istirahat kalp atım sayısını istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde düşürdüğü, VO2Max skorlarını istatistiksel olarak anlamlı derecede yükselttiği tespit edilmiştir (p<0,05). 8 haftalık sürede kontrol grubunun vücut ağırlığı ve vücut yağ oranlarında anlamlı derecede yükseliş tespit edilmiştir (p<0,05). Deney grubu ve kontrol grubu ön test – son test verileri arasında anlamlı farklılık tespit edilmemiştir (p>0,05). Sonuç olarak fazla kilolu ve obez çocuklarda 8 hafta süre ile uygulanan Tabata protokolüne göre hazırlanmış egzersizlerin vücut ağırlığı, VKİ, vücut yağ oranı ve istirahat kalp atım sayısını düşürerek bireylerin sağlık durumlarını olumlu olarak etkileyebileceği ve VO2Max skorlarını arttırarak aerobik dayanıklılığı da olumlu olarak etkileyebileceği söylenebilir.

EgzersizErgenlerFiziksel aktivite+3
Güvenç Kurban
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yetişkinlerde hedonik açlık durumunun sosyal medya bağımlılığı ve obezite ile ilişkisinin araştırılması

Hedonik açlık fizyolojik olarak enerji ihtiyacı olmadan, tüketilen yiyecekten haz almayı amaçlayan iştah ve dürtü olarak tanımlanmaktadır. Hedonik açlık oluşumunda görsel uyaranlar önemli yer tutmaktadır. Görsel uyaranlarla en sık karşılaşılan yerlerden biri sosyal medyadır. Sosyal medyanın kişinin günlük aktivitelerini, aile ve arkadaş ilişkilerini etkileyecek düzeyde kullanımı sosyal medya bağımlılığını oluşturmaktadır. Bu çalışmada yetişkinlerde (n=327) hedonik açlık durumunun sosyal medya bağımlılığı ve obezite ile ilişkisi araştırılmıştır. Katılımcıların hedonik açlık durumları "Besin Gücü Ölçeği", sosyal medya bağımlılıkları "Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği-Yetişkin Formu" kullanılarak değerlendirilmiştir. Katılımcıların lezzetli besinlere karşı duyduğu isteği değerlendirmek amacıyla "Görsel Analog Skalası" kullanılmıştır. Katılımcılar BKİ değerlerine göre sınıflandırıldığında %8,6'sının (n=28) düşük kilolu, %62,4'ünün (n=204) normal aralıkta, %19,3'ünün (n=63) aşırı kilolu ve %9,7'sinin (n=32) obez grubunda olduğu belirlenmiştir. Obez bireylerdeki hedonik açlığın normal ve düşük kilolu bireylere göre daha yüksek olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Besin gücü ve sosyal medya bağımlılığı arasında anlamlı pozitif orta düzeyde bir ilişki olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Besin gücü ile kremalı pasta ve pastane ürünleri arasında anlamlı pozitif orta düzeyde; çikolata ve çikolatalı ürünler, cips, fastfood yiyecekler, patates kızartması, ekmek çeşitleri, makarna ve hamur işleri arasında anlamlı pozitif zayıf düzeyde bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Hedonik Açlık, Sosyal Medya Bağımlılığı, Obezite, BKİ

AçlıkBağımlılıkHedonizm+5
Aylin Bülbül
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Metabolik sendrom ve tip 2 diyabet hastalığı ile irisin ve asprosin düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılması

Metabolik sendrom (MetS), insülin direncinin öncülük ettiği, obezite, dislipidemi, hiperglisemi, yüksek kan basıncı ve koroner arter hastalığını (KAH) içeren bir klinik özellikler kümesidir. MetS'nin hızla artan yaygınlığı (genel dünya nüfusunun%20-30'u) ve olası zararlı sonuçları göz önüne alındığında, öngörücü faktörlerini ve mekanizmalarını ortaya çıkarmak için daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir. Tip 2 diabetüs mellitus (T2DM), çok sinsi seyreden bir hastalık olup diyabetin en yaygın tipidir ve dünya genelinde yaşam sürelerini olumsuz etkilemektedir. T2DM ve obezite gibi metabolik hastalıklar vücutta birçok sağlık sorununa sebebiyet verdiği için iyileştirilmesinde salgılanan hormonların ilişkisi önemlidir. Çalışmamızda Metabolik Sendrom (MetS), obezite ve Tip 2 (T2DM) diyabet hastalarında irisin ve asprosin düzeylerinin insülin direnci belirteçleri ve kardiyovasküler hastalık riski ile arasındaki ilişkiyi saptayarak ortaya koymayı amaçladık. Çalışmamıza 120 hasta grubu ve 25 kontrol grubu dahil edildi. Metabolik sendromlu hastalarda asprosin, bel çevresi, sistolik kan basıncı, diastolik kan basıncı, trigliserit, insülin, HDL, HOMA, VKİ kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (sırasıyla p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000). Metabolik Sendromlu hastalarda irisin ise anlamlı olarak düşük bulundu (p=0,000). T2DM 'li hastalarda asprosin, bel çevresi, sistolik kan basıncı (SKB), diastolik kan basıncı (DKB), trigliserit (TG), insülin, HDL, HOMA, VKİ kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (sırasıyla p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,007, p=0,000, p=0,000, p=0,000). T2DM 'li hastalarda irisin ise anlamlı olarak düşük bulundu (p=0,000). Sonuç olarak araştırmamızda gruplar içeresinde irisin düzeyleri düşük, asprosin düzeyleri yüksek bulundu. Bu durum ile yeni keşfedilen irisin ve asprosin belirteçlerinin obezite, MetS ve Tip2 DM hastalıklarındaki düzeylerinin ortaya konması ile bu hastalıkların nedenleri ve tedavi konularında cevaplar verilebilecektir.

AsprosinDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2+4
Selay Duran
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocukluk çağı obezitesinde yeni nesil kardiyovasküler risk belirteçlerinin değerlendirilmesi

Vücutta aşırı yağ birikimi olarak tanımlanabilen obezite küresel bir sağlık sorunudur. Gıdaya erişimin kolaylaşması ve fiziksel aktivitenin azalması gibi etkenler sebebiyle obezite ve komplikasyonlarının insidansı artmaya devam etmektedir. Hipertansiyon, koroner arter hastalığı, aritmiler ve ani kardiyak ölüm gibi kardiyovasküler hastalıklar obeziteye bağlı morbidite ve mortalitenin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Obezitenin kardiyovasküler sistem üzerine etkilerinin klinik bulgu vermeden çocukluktan itibaren başladığının gösterilmesiyle, çocukluk çağı obezitesiyle ilişkili kardiyovasküler değişiliklerin mekanizmasının aydınlatılması daha da önem kazanmıştır. Bu çalışmada kardiyovasküler hastalıkların obeziteyle ilişkili patolojik süreçlerine dahil olabileceği düşünülen bazı biyokimyasal parametreleri araştırmayı amaçladık. 177 çocuk çalışmaya dahil edildi ve vücut kitle indeksi persentilleri ve metabolik sendrom kriterlerine göre 4 gruba ayrıldılar: normal vücut kitle indeksli çocuklar, obez çocuklar, morbid obez çocuklar ve metabolik sendromlu çocuklar. Çocukların serum örneklerinden yüksek duyarlıklı kardiyak troponin T, kardiyak miyozin bağlayıcı protein C, trimetilamin N oksit, çözünebilir tümör nekroz faktörü benzeri zayıf apoptoz indükleyici, kromogranin A, multimerin-2 düzeyleri ve diğer biyokimyasal parametreler bakıldı. Çocukların antropometrik ölçümleri ve klinik bulguları kaydedildi. Normal vücut kitle indeksi olan çocuklar obez, morbid obez ve metabolik sendromlu çocuklara göre anlamlı düzeyde daha yüksek kromogranin A düzeyine sahipti (p<0.05). Metabolik sendromlu çocukların kardiyak miyozin bağlayıcı protein C düzeyleri normal vücut kitle indeksli ve obez çocuklara göre anlamlı düzeyde daha yüksekti (p<0.05). Grupların yüksek duyarlıklı kardiyak troponin T, trimetilamin N oksit, çözünebilir tümör nekroz faktörü benzeri zayıf apoptoz indükleyici, multimerin-2 düzeyleri arasında anlamlı farklılık yoktu (p>0.05). Bu sonuçlar kardiyak miyozin bağlayıcı protein C ve kromogranin A moleküllerinin obeziteyle ilişkili kardiyovasküler hastalıkların patogenezinde rol aldığı düşüncesini güçlendirmektedir.

BiyobelirteçlerKardiyovasküler hastalıklarKardiyovasküler sistem+5
Şule Güler Kaçmaz
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

COVID-19 eve kapanma sürecinde adolesanlarda beden kitle indeksi ve yaşam tarzı değişiklikleri izlemi

Adolesanlar arasında obezite prevalasnsı son 30 yılda gittikçe artmaktadır. Adolesan çağda görülen obezite yetişkinliğe geçildiğinde de devam etmesiyle mortalitesi ve morbiditesi yüksek pek çok hastalığa neden olmaktadır. Covid-19 pandemesi nedeniyle hayatımıza giren sosyal izolasyon nedeniyle pek çok bireyin fiziksel aktivite miktarı kısıtlanmıştır ve obezite riski artmıştır. Bu çalışmada adolesanların Covid-19 eve kapanma sürecinde beden kitle indeksi ve yaşam tarzı değişikliklerinin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniği'ne Haziran 2020'de başvuran adolesanlar dahil edilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik, antropometrik bilgilerini ve beslenme – egzersiz davranışlarını inceleyen ölçek ön test ve son test şeklinde uygulanmıştır. Katılımcıların sosyodemografik özellikleri, yaşam tarzı ve beden kitle indeksi değişiklikleri değerlendirilmiştir. Katılımcılar %64,9'u kız (n: 50), %35,1'i (n:27) erkek olmak üzere 77 kişiden oluşmaktadır ve yaş ortalaması 16,64 ± 0,16 idi. Katılımcıların sokağa çıkma kısıtlamasının başındaki ve sonundaki beden kitle indeksi persantil ortalaması arasında istatiksel açıdan anlamlı fark mevcuttur (p:0,014) ancak serbest zamanın başındaki ve sonundaki beden kitle ortalamasında istatiksel açıdan anlamlı fark saptanmamıştır (p:0,372). Katılımcıların %57,1'i pandemiden sonra egzersiz davranışlarının azaldığını belirtmiştir. Sokağa çıkma kısıtlaması dönemindeki ekran başında geçirilen süre kısıtlamalar kalktıktan sonra azalmıştır (p:0,043). Araştırmamızda sokağa çıkma kısıtlamasında daha fazla kilo aldığı gösterilmiştir. Adolesanlar arasında her geçen gün artmakta olan obezite prevalansı, sokağa çıkma kısıtlamalarıyla daha da artma riski altındadır. Covid-19 pandemisiyle adolesanlarda obeziteyle mücadele farklı bir boyut kazanmış olup, özellikle risk altındaki gruplara daha fazla odaklanılmalıdır.

COVID 19ErgenlerObezite+4
Onur Büyükkıyıcı
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Obeziteye karşı etkili yeşil çay ve Lactobacillus gasseri içeren probiyotik yoğurt üretimi

Bu çalışmada 1/1 oranında Streptococcus thermophilus ve Lactobacillus gasseri kültürleri kullanılarak ve %2, %3 ve %4 oranlarda yeşil çay ilave edilerek obeziteye karşı etkili bir probiyotik yoğurt üretimi gerçekleştirmek amaçlanmıştır. Yoğurt üretiminde pastörize inek sütü kullanılmıştır. Yoğurt örnekleri 4 °C'de 21 gün depolanmıştır. Fizikokimyasal, mikrobiyolojik ve reolojik analizler depolamanın 1., 7., 14. ve 21. günlerinde, diğerleri ise depolamanın 1. gününde yapılmıştır. Yoğurt örneklerinin pH (4,34-4,76), titrasyon asitliği (%1-%1,24), kuru madde (%17,84-%20,70), serum ayrılması (%20,80-%28) ve su tutma kapasitesi (%49,8-%56,9) değerleri bakımından depolama günleri arasındaki fark ve tüm depolama günlerinde yoğurt örnekleri arasındaki fark istatistiksel olarak önemli bulunmuştur (p<0,05). Renk analizi sonucuna göre, L* (89,21-92,51), a*(-0,85-(-0,38)), b* (12,79-15,09) değerleri bakımından yoğurt örnekleri arasındaki fark istatistiksel olarak önemli bulunmuştur (p<0,05). Yoğurt örneklerinde yeşil çay miktarı arttıkça fenolik madde içeriğinde de artış gözlemlenmiştir. Mikrobiyolojik analizler sonucunda, %2 yeşil çay içeren örnekteki Lactobacillus gasseri sayılarının, depolama süresince bir gıdanın probiyotik kabul edilmesi için belirlenen alt sınırın (10 6 kob/g) üzerinde (1,53×10 6 - 9,47×10 6 kob/g) olduğu belirlenmiştir. %3 yeşil çay içeren probiyotik yoğurt örneğinin en iyi reolojik özelliklere sahip olduğu tespit edilmiştir. Depolama süresince probiyotik olma özelliğini koruyabilen bir ürün elde etmek için yoğurt sütüne ilave edilen L. gasseri oranının arttırılması, kabul edilebilir bir tat ve aroma için kullanılabilecek yeşil çay oranının %2 ve altında olması gerektiği sonucuna varılmıştır.

LactobacillusObeziteProbiyotikler+2
Eyşan Çakır
Tekirdağ Namık Kemal University · Fen Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Süt çocuklarında ek gıdaya geçişte beslenme yönteminin obezite ile ilişkisi

Tamamlayıcı besinlere ortalama 6.ayda geçilmeli, çocuğun büyümesi ile birlikte artan enerji, protein ve diğer besin ögelerini karşılayabilecek yeterlilikte olmalı, çocuğun açlık, tokluk, iştah durumunun gözetilerek bakım veren kişi ve çocuğun tercihlerine uygun olacak şekilde sunulmalıdır. Duyarlı beslenme ile bebeğin beslenmeye aktif katılımı sağlanmalıdır. Yaşamın ilk iki yılında duyarsız beslenme davranışı bebekte ileride obezite, vitamin eksiklikleri, malnütrisyon, yeme reddi gibi önemli sorunlara yol açmaktadır. Son zamanlarda popülerlik kazanan bebek liderliğinde beslenme (BLW) yöntemi ile aktif bebek katılımı ve duyarlı beslenme sağlayarak sağlıklı bebek beslenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda tamamlayıcı beslenmeye geçişte tercih edilen yöntemlerin obezite gelişimi ile ilişkili olup olmadığı araştırıldı. Hastanemiz polikliniklerine başvuran 4 ile 24 ay arasındaki 400 hasta çalışmaya dahil edildi. Çocukların antropometrik ölçümleri ve klinik bulguları kaydedildi. Beslenme yöntemine göre geleneksel, bebek liderliğinde beslenme ve her iki yöntemi uygulayanlar olmak üzere gruplandırıldı ve beslenme yönteminin obezite ile ilişkisi yapılan anket ve anamnez verilerine bakılarak değerlendirildi. . Üç bölümden oluşan bu anket formunda, annenin ve babanın sosyodemografik özellikleri, bebeğe ait özellikler, tamamlayıcı beslenme ve bebek liderliğinde beslenmeye yönelik sorular bulunmaktaydı. Araştırma bulgularına göre bebeklerin yaş ortalamasının 14,79±4,34 (ay) olduğu belirlenmiştir. Tek başına anne sütüyle beslenme süresi ortalamasının 4,92±2,08 (ay), toplam anne sütüyle beslenme süresi ortalamasının 10,74±5,34 (ay) olduğu belirlenmiştir, ilk tercih edilen besin en çok sebze püresidir (%42,2). Katılımcıların BLW'yi duyma oranı %83,5 olduğu görüldü. Kullanılan beslenme yöntemi dağılımına bakıldığı zaman aileler; %12 oranında bebek liderliğinde beslenme (BLW), %57,5 oranında her iki yöntem ile beslenme, %30,5 oranında geleneksel beslenme yöntemini kullanmaktadır. Ek gıda verilme şekli ile doğum şekli, son ağırlık persantil, son baş çevresi persantil ve son BMI persantil arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki yoktur (p>0,05). Ek gıda verilme şekli ile son boy persantil arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmiştir (χ2=14,026; p=0,029). Bu sonuçlar süt çocukluğu dönemindeki beslenme yönteminin obezite patogenezinde rol aldığı düşüncesini güçlendirmektedir. Son yıllarda sosyal medyada da aileler arasında yaygınlaşan BLW uygulaması konusunda bilimsel açıdan yeterli kanıt yoktur. Bu beslenme yöntemini öneri halinde sunulması geliştirilip yaygınlaştırılması için konu hakkında daha çok ve geniş çalışmaların yapılması gerekmektedir.

Anne sütüBebek beslenmesiBebekler+3
Vildan Birinci
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocukluk çağı obezitesi gelişiminde lipoprotein A RS10455872 gen polimorfizminin rolünün araştırılması

Çocukluk çağı obezitesi, günümüzde giderek artan ciddi bir sağlık problemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle, obez çocuklarda, diyabet, kanser ve kardiyovasküler hastalıklara daha fazla oranlarda rastlanılmaktadır. Vücut ağırlığı üzerinde genetik, davranışsal, metabolik ve hormonal etkiler rol oynamaktadır. Günümüzde yapılan çalışmalarda genetik faktörlerin ve polimorfizmlerin rolü artmış olup, birçok hastalığın risk faktörleri açısından değerlendirilmekte ve ileriye yönelik tedavi yaklaşımları geliştirilmektedir. Obezite çocukluk yaş grubunda polikliniklere başvurulan sık nedenlerden biri olmasına rağmen etiyolojisi henüz tam olarak bilinmemektedir. Genetik polimorfizmlerin obeziteye yatkınlıkta rol oynayabileceği güncel tartışma konusudur. Bu bağlamda, çocuklarda obezitenin erken tanı ve önlenmesi açısından genetik faktörlerin ve polimorfizmlerin etkisinin değerlendirilmesi önem arz etmektedir. Bu çalışmada amacımız obezite gelişiminde rolünün olabileceği düşünülen Lipoprotein (a) lokusundaki rs10455872 gen polimorfizmi ile çocukluk çağı obezitesi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesidir. Çalışmaya, herhangi bir akut veya kronik hastalığı olmayan 6-18 yaş arası 103 gönüllü obez ve 77 gönüllü sağlıklı çocuk dahil edildi. Prospektif olarak yapılan çalışma, gönüllülük esasına göre gerçekleştirildi. Çalışma esnasında, detaylı anamnez alınmasını takiben ayrıntılı fizik muayane yapıldı. Geleneksel ve yeni yöntemler kullanılarak katılımcıların antropometrik ölçümleri gerçekleştirildi. Hastaların, antropometrik ölçümleri, laboratuvar tetkikleri ve TANİTA ölçümleri kaydedildi. Obez hastalar ve sağlıklı kontrol grubu olmak üzere 2 ayrı grup oluşturuldu. Lipoprotein (a) rs10455872 gen polimorfizmi dağılımı obez ve sağlıklı çocuklarda benzer bulunmuştur (p=0,563). Çalışmamızda obez grupta AG genotipine sahip çocukların, VKİ, bel/kalça çevresi, DONMA I, DONMA II, HOMA, vücut yağ oranı, BMR, açlık kan şekeri, insulin, HbA1c, total kolesterol, CRP, serum demir bağlama kapasitesi ve metabolik sendrom indeks değerleri normal genotipe sahip çocuklara göre daha düşük saptandı. Obez grupta AG genotipine sahip bireylerin, baş/boyun çevresi, serum demir, ferritin, D vitamini, folat, vitamin B12, eritrosit sayısı, hemoglobin, hematokrit, MCV, MCH ve MCHC değerleri normal genotipe sahip çocuklara göre daha yüksek saptandı. Kontrol grupta AG genotipine sahip çocukların VKİ, DONMA II, SII indeks, vücut yağ oranı, HbA1c, total kolesterol, trigliserid, LDL, AST, ALT, CRP ve metabolik sendrom indeks değerleri normal genotipe sahip çocuklara göre daha düşük bulundu. Kontrol grupta AG genotipe sahip bireylerin HDL düzeyleri normal genotipe sahip çocuklara göre daha yüksek bulundu. Metabolik sendrom indeksi ile vücut yağ oranı arasında normal homozigot genotipe sahip olan obez çocuklar arasında anlamlı fark bulundu. Normal homozigot genotipe sahip obez çocuklarda vücut yağ oranı arttıkça metabolik sendrom indeksinin arttığı saptandı. Metabolik sendrom indeksi ile vücut yağ oranı arasında heterozigot AG genotipe sahip olan obez çocuklar arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı. Bu çalışma, AG genotipinin çocuklarda obezite açısından iyi risk faktörü olarak rol aldığı düşüncesini güçlendirmektedir. Detaylı ve geniş literatür taraması sonucunda, çocukluk çağı obezitesi etiyolojisine yönelik lipoprotein (a) rs10455872 gen polimorfiziminin daha önce çalışılmadığı tespit edilmiştir. Araştırmamız, AG genotipine sahip polimorfizmi bulunan olguların obezitede iyi risk faktörü olarak değerlendirilebileceği ve normal homozigot obez çocuklarda metabolik sendrom indeksinin vücut yağ oranı arttıkça yükseldiği, ancak heterozigot AG obez çocuklarda metabolik sendrom indeksi ile vücut yağ oranı arasındaki aynı ilişkinin gözlenmediği, sonuçlarını bildiren ilk özgün çalışmadır. Anahtar Kelimeler: Çocukluk Çağı, Obezite, Lipoprotein A, Polimorfizm

LipoproteinlerObezitePolimorfizm-genetik+2
Ayşen Haksayar
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Doğum şeklinin, okul çağı çocuklarında obezite ve alerjik hastalıklar üzerine etkisi

Doğum şeklinin obezite ve alerjik hastalıklar üzerindeki etkisini araştıran epidemiyolojik çalışmalar, hijyen hipotezine dayanarak aşırı kilolu ve alerjik hastalıkların sezaryen doğum ile ilişkisini araştırmaktadır. Sezaryen doğumun anne üzerindeki etkileri iyi aydınlatılmış ve geniş çapta literatürde tartışılmış ancak uzun vadeli pediatrik sonuçları hala araştırma ve bilimsel tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Çalışmamızda Tekirdağ il merkezi Süleymanpaşa'da bulunan ilk-orta okul çağındaki çocukların doğum şeklini (normal doğum/sezaryen doğum) ve bunun aşırı kilo (obezite) ve alerjik hastalıklar üzerindeki etkisinin değerlendirilmesini amaçladık. Çalışmaya 5-15 yaş arası 1002 öğrenci dahil edildi. Çocukların doğum bilgileri, güncel antropometrik özellikleri, anne sütü ve ek gıda alma özellikleri, egzersiz yapma sıklığı ve ailenin sosyoekonomik özelliklerinin sorulduğu anket formu ebeveynler tarafından dolduruldu. Çalışmaya dahil edilen çocukların 501'i (%50) kız, 501'i (%50) erkek olup yaş ortalaması 9,5±2,2 (min=5,5-maks=15) yıldı. Doğum şeklinin çocuklardaki obezite ilişkisi istatiksel olarak anlamlıydı (p:<0,001). Sezaryen ile doğan çocuklarda obezite oranı daha yüksekti. Alerji öyküsü ile doğum şekli ilişkisi istatiksel olarak anlamlı bulundu. Fakat doğum şeklinin spesifik bir alerjik hastalık ile ilişkisi saptanmadı. Sezaryen ile doğan bebeklerin ilk 6 ay sadece anne sütü alma oranı anlamlı düzeyde düşüktü (p:0,002). Anne sütü almayan çocuklarda obezite oranı düzeyde yüksekti (p:0,17). Gebelikte sigara kullanan annelerin çocuklarında anlamlı şekilde obezite artışı tespit edildi (p:0,040). Gebelikte antibiyotik kullanımının çocuklardaki alerji ile anlamlı ilişkisi saptandı. Sonuç olarak sezaryenle doğan bebeklerin ilerleyen dönemlerde sağlıklı beslenmesi ve gelişimi etkilenmektedir. Sezaryenle doğan bebeklerin beslenmesi ve gelişimi daha yakından izlenmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Doğum şekli, Sezaryen doğum, Obezite, Alerji

Alerji ve immünolojiBesin alerjisiDoğum+7
Kamuran Can
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Aile hekimliği polikliniğine başvuran 18-65 yaş arası bireylerin sağlıklı beslenmeye ilişkin tutumlarının ve fiziksel aktivite düzeylerinin obeziteyi önlemedeki etkisi

Obezite, olumsuz sağlık sonuçlarıyla ilişkili, multifaktöriyel bir hastalıktır. Hatalı beslenme ve fiziksel aktivite azlığının sebep olması, önlenebilir olduğunu düşündürmektedir. Polikliniğimize başvuranların sağlıklı beslenmeye ilişkin bilgi ve tutumları ile fiziksel aktivite düzeylerini belirleyerek obeziteyle ilişkisini ortaya çıkarmayı hedefledik. Nisan - Eylül 2022 tarihlerinde 176 kadın, 125 erkek toplam 301 gönüllüye sosyodemografik bilgiler, beslenme ve fiziksel aktivite özelliklerini sorgulayan anket sorularına ilaveten Sağlıklı Beslenmeye İlişkin Tutum Ölçeği ve Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi Kısa Form'u kullanılarak toplam 63 soruluk anket yüz yüze uygulanmıştır. Katılımcıların %20,3'ü obezdir. Katılımcılarımızın %33,9'unun inaktif ve %19,3'ünün ise çok aktif olduğu gözlenmiştir. SBİTÖ toplam puan ortalaması 77,8±11,6 olup, yüksek düzeydedir. Fiziksel aktivite seviyesi yüksek olanların daha düşük BKİ ve bel çevresine sahip olduğu gözlenmiştir. Çalışmamızda, obezlerin normal kilolulara göre daha olumlu beslendikleri bulunmuştur. BKİ arttıkça beslenme bilgisi azalmış ve SBİTÖ puanlarının artmıştır. Özetle, çalışmamızda obez bireylerin daha olumlu beslendiklerini, ve fiziksel aktivite seviyelerinin düşük olduğunu tespit ettik. Aile hekimleri, fiziksel aktivite ve beslenme davranışları açısından konusunda önemli bir konumdadırlar. Aile hekimliğinde, nüfusumuzun sağlığının geliştirilmesinde bu konumumuzu güncel bilgiler ışığında, beceri ve deneyimlerimizi kullanabilmekteyiz. Fiziksel aktivite ve beslenme danışmanlığı sadece obeziteden korunma ve tedavisinde değil, sağlıklı kişilerin iyilik halinin sürdürülmesinde oldukça önemli ve maliyet etkin bir uygulamadır. Anahtar kelimeler: Obezite, sağlıklı beslenme, fiziksel aktivite

Aile hekimliğiBeslenmeDoktorlar+4
Filiz Yıldırım
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tip 2 diabetes mellitus hastalarında eksenatid kullanımı ile vücut ağırlığı, açlık kan şekeri, lipit profili ve hemoglobin A1C değerlerindeki değişim

Amaç: Diabetes mellitus glukoz metabolizmasında kronik bozukluğa bağlı komplikasyonlar ve komorbiditeler ile seyreden dünya genelinde yaygın bir halk sağlığı sorunudur. Hastalarının büyük çoğunluğunu tip 2 diyabet hastaları oluşturmakta ve hem ülkemizde hem de dünyada tip 2 diyabet hastalarının çoğunluğu fazla kilolu yada obezdir. GLP-1 Reseptör agonistleri tip 2 diyabet tedavisinde kullanılan ajanlardandır. Klinik çalışmalarda kilo ve glisemik kontrol üzerinde olumlu etkileri bildirilmiştir. Eksenatid grubun ilk üyesi olup GLP-1 reseptör analoğudur. Doğal GLP-1 ile %53 homoloji gösterir ve DPP-4'e karşı dirençlidir. Çalışmamız günde 2 defa eksenatid kullanımının kilo, HbA1C, açlık plazma glukozu, lipid profili, kan basıncı, ALT, AST değişkenleri üzerindeki etkisini inceledik. Metod: Çalışma Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji polikliniğinde 2014 Ağustos-2021 Ağustos Tarihleri arasında Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Polikliniğinde takipli 199 hastanın verilerinin retrospektif olarak başlangıç anı, 6.ay, 12.ay ve 24. aylarda toplanmasıyla oluşturuldu. Bulgular: Çalışmamızda yer alan 199 hastanın 157'si (%78,9) kadın, 43'ü (%8,4) erkekti. Hastaların yaş ortalamaları 51,93 (±10,15 yıl) olup ortalama tip 2 diyabet tanı süresi ay olarak 105,98 (±68,34 ay) izlendi. Eksenatid kullanım süresi ortalama 16,88 (12±17 ay) olup 6 ay ve altında kullanan hasta sayısı 72 (%36,2), 7 ay ve 12 arası kullanan hasta sayısı 43 (%21,6), 13 ay ve üzeri kullanan hasta sayısı 84 (%42,2) olarak izlendi. Başlangıç anı ortalama değerleri kilo 107,34 ± 19,30 kg, VKİ 41,64 ± 7,47 kg/m2, HbA1C % 7,45 ± 1,50, açlık plazma glukozu 149,41 ± 50,15 mg/dl, sistolik kan basıncı 143,63 ± 17,14 mmhg, diyastolik kan basıncı 88,41 ± 9,13 mmhg, ALT 25,24 ± 16,06 U/L, AST 22,20 ± 11,70 U/L olarak saptandı. 6. ayda kiloda ortalama 7,04 kg düşüş izlendi. 12. ayda düşüşün ortalama 9,62 kg ulaştığı sonrasında da 2 yıl sonuna kadar korunduğu görüldü (p<0,001). 6. ayda ortalama olarak HbA1C'de %0,63 (p<0,001), APG'de 11,88 mg/dl (p<0,001), sistolik kan basıncında 5,84 mmhg (p<0,001), diyastolik kan basıncında 3,9 mmhg (p<0,001), ALT'de 3,62 U/L (p<0,001), AST'de 2,52 U/L (p<0,01) düşüş izlendi. Sonrasında düşüşlerin 2 yıl sonuna kadar korunduğu izlendi. 2 yıl süresince Lipid profili üzerinde istatiksel anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: 2 yıl veya daha az süreli eksenatid tedavisi glisemik kontrol, kilo kaybı, hepatik belirteç ve kan basıncı üzerinde iyileştirici etki göstermiştir.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Eksenatid+1
Efe Tuzcu
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Üriner inkontinans şikayeti olan aşırı kilolu veya obez kadınlarda üriner inkontinans ile yaşam kalitesi, uyku kalitesi ve fiziksel aktivite düzeyi arasındaki ilişkinin incelenmesi

Bu çalışma, üriner inkontinans şikayeti olan aşırı kilolu veya obez kadınlarda üriner inkontinans ile yaşam kalitesi, uyku kalitesi ve fiziksel aktivite düzeyi arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Araştırma verileri anket yöntemi ile toplandı. Çalışmaya Nisan 2021- Şubat 2022 tarihleri arasında SANKO Üniversitesi Sani Konukoğlu Uygulama ve Araştırma Hastanesi Obezite Polikliniği'nde obezite tanısı ile izlenen ve üriner inkontinans şikayeti olan, dahil edilme kriterlerine uyan ve gönüllülük esası ile çalışmaya katılmayı kabul eden yaş ortalamaları 52 yıl olan, 44 hasta dahil edildi. Tüm hastalara Incontinence Quality of Life Questionnaire (I-QOL), Ürogenital Distress Inventory (UDI-6), Incontinence Impact Questionnaire (IIQ-7), Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi (IPAQ) ve Pittsburgh Uyku Kalitesi Ölçeği (PUKİ) değerlendirme ölçekleri uygulandı. Verilerin istatiksel analizinde IBM SPSS Statistics 22 programı kullanıldı. İstatiksel analizler sonucunda hastaların %77,3'ü kötü uyku kalitesine sahipti. Katılımcılarımızın %68,2'si inaktif gruptaydı. BKİ ile IPAQ toplam MET değerleri arasında anlamlı ilişki bulundu (p=0,001). Menopozal durum varlığı ile IIQ-7 toplam skor değeri arasında anlamlı ilişki saptandı (p=0,014). Menopoz sonrası ağırlık değişimi ile UDİ-6 toplam skoru arasında ilişki bulunamadı (p>0,05).I-QOL toplam skoru ile PUKİ uyku kalitesi grupları arasında anlamlı fark bulundu (p=0,003). Sonuç olarak üriner inkontinans şikayeti olan aşırı kilolu veya obez kadınlarda üriner inkontinans ile yaşam kalitesi, uyku kalitesi ve fiziksel aktivite düzeyi arasında anlamlı ilişkiler bulundu.

Fiziksel aktiviteKadınlarObezite+3
Ceyda Çiçek
Sanko University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2022
00
DoktoraAçık ErişimTR

Kafeterya diyeti ile beslenen sıçanlarda akrilamid alımının obezojenik etkilerinin incelenmesi

Bu çalışmanın amacı, sıçanlarda kafeterya diyeti (KAF) modeliyle oluşturulan obezite üzerinde, günlük hayatta çevresel olarak sıklıkla maruz kalınan akrilamid bileşiğinin metabolik ve genetik açıdan obezojenik etkilerini incelemek ve akrilamidin obezite gelişimi üzerindeki olası etkilerini araştırmaktır. Bu araştırma 24.11.2021-24.11.2022 tarihleri arasında, Hacettepe Üniversitesi Deney Hayvanları Uygulama ve Araştırma Merkezi, Hacettepe Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü araştırma laboratuvarları ve ilgili firma (Diagen Biyoteknolojik Sistemler A.Ş., Ankara) laboratuvarlarında gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya 24 adet 3 haftalık Wistar ırkı erkek sıçan dâhil edilmiştir. Bir haftalık alışma sürecinden sonra sıçanlar randomize olarak 4 gruba ayrılmıştır. Bu gruplar; AIN-93G uyumlu diyetle beslenen kontrol diyeti grubu (KON, n=6), kafeterya diyetiyle beslenen KAF grubu (n=6), kafeterya diyeti ile birlikte oral gavajla haftada 2 kez her seferinde 50 μg/kg vücut ağırlığı akrilamid verilen Akrilamid-1 (AA1) (n=6) grubu ve kafeterya diyeti ile birlikte oral gavajla haftada 2 kez her seferinde 170 μg/kg vücut ağırlığı akrilamid verilen Akrilamid-2 (AA2) (n=6) grubu şeklindedir. Her grup, 12 hafta süresince ad libitum olarak farklı diyetlerle ve içme suyu ile beslenmiştir. Sıçanlar, haftada 2 gün (akrilamid verildiği günler) tartılmış, besin ve su tüketim miktarları günlük olarak kaydedilmiştir. Çalışma sonunda sıçanlara ötenazi uygulanarak kan, doku ve organ örnekleri alınıp kalan karkaslarla, doku ve organların ağırlıkları kaydedilmiştir. Vücut kompozisyonları (vücut yağ, protein ve su yüzdeleri) belirlenmiştir. Alınan kanlardan plazma elde edilerek açlık plazma glikoz, insülin, leptin, total kolesterol, trigliserit, TNF-α ve IL-6 düzeyleri ile karaciğer trigliserit düzeyleri analiz edilmiş, HOMA-IR indeksi hesaplanmıştır. Perirenal adipoz dokulardan alınan örneklerde c/EBPα, PPAR-γ ve IL-6 genlerinin ekspresyon düzeyleri analiz edilmiştir. Sıçanların besin ve yem tüketimleri ve yağ alım miktarları AA1, AA2 ve KAF grubunda KON grubuna kıyasla yüksek bulunmuştur (p<0,001). Besin ve yem tüketimi (KON: 24,45±1,02 g/gün, KAF: 44,79±1,02 g/gün, AA1: 49,24±1,02 g/gün ve AA2: 54,83±1,02 g/gün) ile yağ alımı (KON: 1,71±0,20 g/gün, KAF: 7,56±0,20 g/gün, AA1: 8,95±0,20 g/gün ve AA2: 9,90±0,20 g/gün) AA2 grubunda AA1 ve KAF gruplarına göre ve AA1 grubunda da KAF grubuna göre daha yüksektir. Enerji alımları AA1, AA2 ve KAF grubunda KON grubuna kıyasla yüksek bulunmuştur (p<0,001). Enerji alımı AA2 grubunda AA1 ve KAF gruplarına göre daha yüksektir (KON: 97,82±4,28 kkal/gün, KAF: 163,46±4,28 kkal/gün, AA1: 176,48±4,28 kkal/gün ve AA2: 199,62±4,28 kkal/gün). Karbonhidrat alımı AA2 grubunda diğer tüm gruplara kıyasla daha yüksektir (KON: 15,65±0,60 g/gün, KAF: 16,86±0,60 g/gün, AA1: 16,57±0,60 g/gün ve AA2: 19,37±0,60 g/gün) (p=0,002). Sıçanların toplam ağırlık artışları AA2, AA1 ve KAF grubunda KON grubuna kıyasla daha yüksektir (KON: 373,92±21,10 g, KAF: 458,90±14,86 g, AA1: 478,98±20,85 g ve AA2: 552,13±24,37 g) (p<0,001). Kuru ağırlık yağ oranı AA2 grubunda KAF ve KON gruplarına kıyasla (KON: %31,83±2,83, KAF: %35,00±2,22, AA1: %41,45±1,82 ve AA2: %45,28±3,22) daha yüksektir (p=0,006). Rölatif toplam perirenal yağ doku ağırlığı AA2 grubunda, KAF ve KON gruplarına kıyasla (KON: %2,49±0,33, KAF: %2,53±0,27, AA1: %3,29±0,21 ve AA2: %3,75±0,50) daha yüksektir (p<0,05). Sadece açlık plazma total kolesterol düzeyleri AA2 ve AA1 gruplarında, KON grubuna kıyasla daha düşük bulunmuştur (KON: 79,50±7,21 mg/dL, KAF: 66,00±16,43 mg/dL, AA1: 47,67±2,09 mg/dL ve AA2: 47,83±1,78 mg/dL) (p=0,014). Sıçanların c/EBPα genlerinin (KON: 1,07±0,18, KAF: 0,65±0,11, AA1: 1,28±0,17 ve AA2: 0,73±0,22) ve IL-6 genlerinin (KON: 1,18±0,20, KAF: 1,73±0,44, AA1: 1,89±0,46, AA2: 2,86±0,47) rölatif gen ekspresyon düzeylerinde gruplar arasında anlamlı bir farklılık bulunmasa da istatistiksel anlamlılık yönünde eğilimler tespit edilmiştir (sırasıyla p=0,065 ve p=0,056). Sonuç olarak bu çalışmada akrilamid maruziyeti kafeterya diyeti ile indüklenen hiperfajik yeme davranışını, vücut ağırlık artışını, beden kütle indeksini, kuru ağırlık yağ oranını ve rölatif toplam perirenal yağ doku ağırlığını artırmıştır. Gözlenen olumsuz etkiler daha yüksek doz akrilamid uygulamasıyla daha da belirginleşmiştir. Bu veriler göz önüne alındığında akrilamid maruziyetinin azaltılması ile besin sanayisinde ve bireysel olarak besinlerde akrilamid oluşumunun önüne geçilmesi, obezitenin önlenmesi açısından oldukça önemlidir.

AkrilamidEndokrin bozucu kimyasallarObezite
Yücel Büyükdere
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Bel ağrısı olan ve olmayan obez bireylerde biyopsikososyal faktörlerin karşılaştırılması

Bu çalışma, bel ağrısı olan ve olmayan obez bireylerde biyopsikososyal faktörleri incelemek ve karşılaştırmak amacıyla planlandı. Dahil edilme kriterlerini karşılayan 96 obez birey, bel ağrısı olan (n=40, yaş=44,65±11,93yıl, VKİ: 30,00-43, 29 kg/m2) ve bel ağrısı olmayan (n=56, yaş= 43,23±11,19yıl, VKİ: 30,00-47,47kg/m2) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Bireylerin fiziksel ve sosyodemografik özellikleri, mobilite düzeyi, bel ve bacak ağrısı şiddeti, fiziksel performans düzeyi ve dizabilite seviyesi biyolojik faktörler olarak; anksiyete ve depresyon varlığı, yaşam kalitesi ve duygu düzenleme becerileri psikolojik faktörler olarak; fiziksel aktivite seviyesi ve aktivite statüsü, mesleki durum, eğitim seviyesi, sigara kullanma durumu, kendine bakım ve günlük aktivitelerde zorluk sosyal/yaşam stili faktörleri olarak kaydedildi. Bel ve bacak ağrısı şiddeti Görsel Analog Skalası (GAS-10 cm), fiziksel performans fiziksel performans test bataryası, dizabilite seviyesi Oswestry Dizabilite İndeksi, yaşam kalitesi Notthingham Sağlık Profili, duygu düzenleme becerileri Duygu Düzenleme Becerileri Ölçeği ve fiziksel aktivite seviyesi Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi ile değerlendirildi. Veriler incelendiğinde; bel ağrısı olan obez bireylerde biyolojik faktörlerden mobilite düzeyi, ağırlıklı öne uzanma, zamanlı kalk-yürü testi ve 10 tekrarlı gövde fleksiyonu ile belirlenen performans seviyesi; psikolojik faktörlerden ağrı, fiziksel aktivite, enerji ve toplam puan alt boyutlarından elde edilen yaşam kalitesi, duygu düzenleme becerilerinin değişimleme alt boyutu bel ağrısı olmayan bireylere göre daha kötü bulunurken (p<0.05); sosyal/yaşam stili faktörleri benzer olarak bulundu (p>0.05). Bu bulgular, obez bireylerde bel ağrısının biyolojik ve psikolojik olarak farklılıklar meydana getirdiği ve bu sebeple obez bireylere uygulanacak tedavi yaklaşımlarında bel ağrısı varlığının farklı biyolojik ve psikolojik boyutları içerdiğini göstermektedir. Bu nedenle, tedavi planlanırken biyolojik ve psikolojik boyutlarındikkate alınması gerektiği sonucu, ilgili klinisyenlere yol gösterebilir.

AğrıBel ağrısıBiyopsikososyal yaklaşım+1
Mustafa Tarık Yıldız
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Deneysel parkinson hastalığı modelinde obezitenin motor becerilere etkisi ve beyin tirozin hidroksilaz düzeyi, dopaminerjik reseptörler ve leptin reseptörleri ile ilişkisinin incelenmesi

Bir halk sağlığı sorunu haline gelen vücut ağırlığındaki aşırı artış çok sayıda hastalıkla ilişkilendirilmektedir. Öte yandan yaşam süresinin uzaması nörodejeneratif hastalıkların görülme sıklığını da artırmaktadır. Vücudun hareketle ilgili mekanizmalarını etkileyen ve ilerleyen yaşla beraber artan nörodejeneratif Parkinson hastalığının (PH) obezite ile ilişkisi tam olarak bilinmemektedir. Bu çalışmada, yüksek yağlı diyet ile beslenen hayvanlarda gelişen vücut ağırlığı artışı ile PH'nın klinik semptomları arasındaki ilişkiyi motor fonksiyon testleri ile birlikte beyin kesitlerinde tirozin hidroksilaz, D1, D2 reseptörleri ve leptin reseptör düzeyleri açısından incelemeyi amaçladık. Erişkin erkek Sprague Dawley sıçanlar 8 hafta % 30 yağ içeren yüksek yağlı (YYD, n=15) veya standart yem (STD, n=15) ile beslendi. Hedef vücut ağırlığına ulaşıldıktan sonra stereotaksik olarak 6-hidroksidopamin ile PH modeli oluşturuldu. PH modeli oluşturulmadan ve stereotaksiden 21 gün sonra motor testler gerçekleştirildi. Ayrıca 21. günde dopaminerjik bir agonist olan apomorfin ile deney hayvanlarında PH modelinin gelişimi belirlendi. Sakrifiye edilen hayvanlardan alınan beyin dokularında immünfloresan (IF) boyama ile tirozin hidroksilaz, leptin reseptörü, D1 ve D2 dopamin reseptörleri değerlendirildi. YYD grubundaki hayvanlar stereotaksi uygulaması öncesinde STD grubuna göre daha düşük motor skorlara sahipti. YYD ile STD grupları arasında bu fark stereotaksi uygulaması sonrasında ortadan kalktı. IF boyama yöntemi ile belirlenen, tirozin hidroksilaz miktarı YYD grubunda STD grubuna göre sağlam ve denerve hemisferlerde daha düşük yoğunluktaydı. D1 reseptörü de YYD grubunda hem sağlam hem de denerve hemisferlerde daha düşük yoğunluktaydı. D2 reseptörünün STD grubunda denerve hemisferde sağlam hemisfere göre daha yüksek boyama yoğunluğunda olduğu belirlendi. Leptin reseptörü ise YYD grubunda STD grubuna göre her iki hemisferde de daha yüksek yoğunlukta tespit edildi. Sonuç olarak YYD ile beslenen hayvanlarda gelişen vücut ağırlığı artışı ile PH'nin klinik semptomları arasındaki ilişkinin, dopamin reseptörleri ile birlikte leptin reseptör düzeylerinden de etkilendiği gösterilmiştir. İlgili hücre içi sinyal yolaklarının ve diğer adipokinlerin etkileşimlerinin incelenmesi obezite ve PH arasındaki olası bağlantıların aydınlatılmasına olanak sağlayacaktır.

Dopaminerjik ajanlarLeptinMotor beceriler+5
Deniz Önal
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Kadın sporcularda medya tutumu ile beden memnuniyetsizliği arasındaki ilişkide şişmanlık konuşmalarının düzenleyici rolü

arasındaki ilişkide şişmanlık konuşmalarının düzenleyici rolünün incelenmesi olarak belirlenmiştir. Araştırmaya takım sporları veya bireysel sporlarda aktif olarak en az iki yıldır yarışmalara katılım gösteren toplam 297 kadın sporcu katılmıştır. Araştırma verilerini toplamak amacıyla katılımcılara Şişmanlık Konuşmaları Ölçeği, Beden Memnuniyetsizliği Ölçeği ve Görünüme Yönelik Sosyo-Kültürel Tutumlar Ölçeği-4 uygulanmıştır. Veriler SPSS 27 ve Lisrel programı ile analiz edilmiştir. Çalışmada normallik testi sonucu doğrultusunda uygun test yöntemi seçilmiştir. Ölçek puanları için yapılan normallik testi, örneklem sayısı büyük olacağı için Kolmogorov-Smirnov testi ile yorumlanmıştır. Ayrıca verilerin dağılımlarına ilişkin karar sürecinde çarpıklık ve basıklık değerlerinden de yararlanılmıştır. Verilerin analizi sürecinde değişkenlerin birbirleriyle ilişkilerini belirlemek için ilk olarak Pearson korelasyon analizi, ölçüm araçlarının araştırmamıza ilişkin geçerliliğinin belirlenmesi amacıyla DFA, medya tutumu ve beden memnuniyetsizliği ilişkisinde şişmanlık konuşmalarının düzenleyici rolünü test etmek amacıyla process macro analizi yapılmıştır. Araştırma çerçevesinde kadın sporcularda medya tutumunun beden memnuniyetsizliğini belirlemede şişmanlık konuşmalarının düzenleyici rolü belirlenmesi sağlanarak spor ve egzersiz psikolojisi literatürüne katkıda bulunulmuştur.

Beden algısıBeden imajıBeden memnuniyetsizliği+6
Nazmi Bayköse
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Adölesanlarda sağlıklı beslenme ve uyku hijyeni eğitimlerinin vücut ağırlığı ve ilgili parametrelere etkisi

Çocukluk çağı obezitesi her geçen gün artmakta olan ve yetişkinlikte de çeşitli kronik hastalıklara zemin hazırlayan bir halk sağlığı sorunudur. Uyku yetersizliğinin obezite riskini arttırdığı bilinmekte olup adölesan dönemde beslenme ve uyku düzeni bozulmaktadır. Randomize kontrollü klinik çalışma olarak planlanan bu çalışmada, preobez ve obez adölesanlarda sağlıklı beslenme ve uyku hijyeni eğitimlerinin, besin tüketim durumuna, diyet kalitesine, antropometrik ölçümlere, vücut ağırlığı ile ilişkili biyokimyasal göstergelere ve uyku alışkanlıkları ile uyku kalitesine etkisi araştırılmıştır. Çalışmada polikliniğe başvuran 12-18 yaş aralığındaki 38'i kız 22'si erkek toplam 60 preobez ve obez katılımcı 12 hafta süresince sağlıklı beslenme programı ile takip edilmiş, 6. haftada katılımcılar randomizasyonla iki gruba ayrılarak müdahale grubuna (n=30) beslenme eğitimine ek olarak uyku hijyeni eğitimi verilmiştir. Katılımcılarla başlangıçta, 6. haftada ve 12. haftada yüz yüze, 2.,4.,8. ve 10. haftalarda çevrimiçi görüşmeler yapılmıştır. Yüz yüze görüşmelerde katılımcıların fizik muayeneleri yapılmış, kan örnekleri ve antropometrik ölçümleri alınmış, 3 günlük besin tüketim kayıtları ve besin tüketim sıklıkları alınmış, diyet kaliteleri Sağlıklı Yeme İndeksi-2010 ile değerlendirilmiştir. Serum örneklerinde leptin ve ghrelin parametreleri ELISA yöntemi kullanılarak analiz edilmiştir. Ayrıca katılımcıların uyku kaliteleri Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi, uyku hijyenleri Uyku Hijyen İndeksi, kronotipleri Çocukların Kronotip Ölçeği, gece yeme alışkanlıkları Gece Yeme Anketi, uyku alışkanlıkları ve sosyal jetlag durumları ise uyku günlükleri ile değerlendirilmiştir. Çevrimiçi görüşmelerde beslenme programına devamlılığın sağlanması amacıyla motivasyon görüşmesi yapılmış, katılımcıların beslenme durumları değerlendirilmiş ve müdahale grubunda 6. haftadan sonra uyku günlükleri ile uyku hijyeni eğitimine uyumun takibi sağlanmıştır. Çalışma sonucunda, her iki grup ve cinsiyette beslenme eğitimi sonrası diyetle enerji, karbonhidrat ve yağ alım miktarları, enerjinin yağdan ve doymuş yağ asitlerinden karşılanan yüzdeleri azalırken, proteinden karşılanan yüzdesi, toplam posa, çözünmez posa, B6 vitamini, potasyum, magnezyum ve fosfor alım miktarları artış göstermiştir (her biri için p<0,05). Katılımcıların toplam SYİ-2010 puanları çalışma süresince müdahale grubunda 45,8 (34,8-57,6)'dan 74,5 (63,4-86,7)'e, kontrol grubunda 44,1 (32,6-57,4)'den 69,6 (48,3-77,0)'ya artış göstermiş olup, bu artışın uyku hijyeni eğitimi sonrasında müdahale grubunda daha fazla olduğu saptanmıştır (her biri için p<0,001). Katılımcılarda her iki grup ve cinsiyette beslenme eğitimi sonrası vücut ağırlığı, beden kütle indeksi, bel çevresi, bel/boy oranı ve vücut yağ kütlesi değerleri azalmış, 6. ve 12. haftalar arasında müdahale grubunda kontrol grubuna göre daha büyük azalma saptanmıştır (her biri için p<0,05). Her iki grupta beslenme eğitimi sonrası açlık plazma insülin, serum trigliserit ve GGT, HOMA-IR, visseral adipozite indeksi ve kan basıncı düzeyleri azalırken, serum ghrelin düzeyleri artmıştır (her biri için p<0,05). Beslenme eğitimi sonrası sabahçıllık/akşamcılık puanlarının her iki grupta azaldığı, müdahale grubunda 6. ve 12. haftalar arasında daha fazla azalma olduğu saptanmıştır (her biri için p<0,001). Beslenme eğitimi sonrası her iki grupta ortalama uyku süresi puanı artarken toplam uyku kalitesi, gece yeme anketi ve uyku hijyeni puanları azalmış, bu değişimlerin 6. ve 12. haftalar arasında müdahale grubunda daha fazla olduğu saptanmıştır (her biri için p<0,001). Uyku hijyeni eğitimi sonrası müdahale grubunda kontrol grubuna göre yatağa gitme saatleri ve sosyal jetlag sürelerinde daha fazla azalma; hafta içi uyanma saatlerinde, hafta içi toplam uyku süreleri ve hafta içi yatakta kalma sürelerinde daha fazla artış tespit edilmiştir (her biri için p<0,001). Bu çalışmada preobez ve obez adölesanlarda sağlıklı beslenme eğitiminin beslenme durumu, diyet kalitesi, antropometrik ölçümler, biyokimyasal göstergeler, uyku hijyeni, uyku kalitesi ve gece yeme alışkanlıklarına olumlu etkisi saptanmıştır. Uyku hijyeni eğitiminin ise uyku alışkanlıkları, uyku hijyeni, uyku kalitesi, diyet kalitesi ve antropometrik ölçümleri olumlu etkilediği gösterilmiştir. Bu sonuçlar doğrultusunda, adölesan dönemde obezitenin ve olası komplikasyonlarının önlenmesi ve tedavisinde, beslenme eğitimi ile birlikte uyku hijyeni eğitiminin de planlanmasının önemli yarar sağlayacağı öngörülmektedir. Anahtar kelimeler: Obezite, adölesan, beslenme, uyku hijyeni, sosyal jetlag

BeslenmeErgenlerObezite+3
Hatice Duygu Eğlenoğlu
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sleeve gastrektomi yapılan bireylerde diyet asit yükü ile kan lipid profili ve glisemik kontol parametreleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Bu araştırma, sleeve gastrektomi (SG) öncesi ve sonrası dönemde diyet asit yükü düzeyleri ile kan lipid profili ve kan glisemik kontrol parametreleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amacıyla Pamukkale Üniversitesi Genel Cerrahi Bölümü'nde SG onayı almış 30 birey (%33,3'ü erkek, %66,7'si kadın) üzerinde yapılmıştır. Bireylerin SG öncesi ve sonrası 3. ayda genel özellikleri, beslenme alışkanlıkları ve besin tüketim sıklığı, üç günlük besin tüketim kaydı, üç faktörlü yeme davranışı ölçeği ile duygusal durumunu belirlemeye yönelik depresyon ölçeği içeren bir anket formu uygulanmıştır. Bireylerin biyokimyasal bulguları, genel sağlık durumları, vücut bileşim analizleri, antropometrik ölçümleri araştırmacı tarafından yapılarak kaydedilmiştir. Diyet asit yükü düzeyleri potansiyel renal asit yükü (PRAL) formülü kullanılarak hesaplanmıştır. Bireylerin diyet asit yükü düzeyleri (E: 61,51±21,43/ 12,30±7,99, K: 40,82±14,99/8,32±5,24) incelendiğinde SG öncesinde diyet asit yükünün SG sonrası döneme göre önemli düzeyde yüksek olduğu bulunmuştur (p<0,001). SG öncesi ve sonrası dönemlerde bireylerin açlık kan şekeri, HOMA, Hb1Ac, insülin, TG, LDL, kolesterol düzeyleri ile Diyet Asit Yükü (PRAL) arasında pozitif, HDL düzeyi ile negatif yönlü bir ilişki saptanmıştır. (p<0.001). Bireylerin diyet asit yükü düzeyleri ile enerji ve makro besin ögeleri, kolesterol alımı, diyet glisemik indeksi ve bazı antropometrik ölçümleri (ağırlık, BKİ, bel çevresi, vücut yağ oranı) arasında pozitif yönlü önemli bir ilişki saptanmıştır (p<0.001). Çalışmanın sonucunda, SG öncesi ve sonrası dönemde diyetin asit yükü ile kan lipid profili ve glisemik kontrol parametreleri arasında bir ilişki olabileceğini göstermektedir. Bu nedenle SG öncesi ve sonrası dönemde bireylerin beslenme alışkanlıkları, diyet asit yükü düzeylerini arttıran bireysel etmenleri, yeme davranışı ve duygusal durumu ayrıntılı olarak incelenmeli ve sleeve gastrektomi sonrası diyet bireye özgü şekilde planlanmalıdır. Bariatrik cerrahi ve diyet asit yükü ile ilgili daha kapsamlı ve daha uzun süreli çalışmaların yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Sleeve gastrektomi, diyet asit yükü, PRAL

Diyet asit yüküGastrektomiGlisemik indeks+3
Betül Büşra Uslu
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Adölesanlarda yeme bozukluğu sıklığının saptanması ve beslenme alışkanlıklarının değerlendirilmesi

Adölesan yaş grubunda çocuk ve adölesanlar için Akdeniz Diyet Kalitesi İndeksi (KIDMED) ile Akdeniz Tipi Diyete (AD) uyum ve Yeme Tutum Testi 40 (YTT-40) ile yeme bozukluğuna yatkınlık sıklığının saptanması amaçlanmıştır. Antakya bölgesindeki 46 lisede 27.000 öğrenci eğitim görmektedir. Evren büyüklüğü bilinen formüle göre p :0,50 seçilerek örneklem hesaplanmıştır. Basit rastgele örnekleme yöntemi ile çalışma yapılacak liseler ve sınıflar seçilmiştir. Kesitsel tipte epidemiyolojik bir çalışma yapılmıştır. Veriler çalışmanın amacına uygun yapılandırılmış anket formu ile gözlem altında Mart-Nisan 2022'de toplanmıştır. Veri formu; KIDMED ve YTT-40 ile toplanmıştır. Veri formunda kişilerin beden algısı sorgulanmış ve boy uzunluğu/vücut ağırlığı değerleri beyana dayalı toplanmıştır. KIDMED ölçeğinin değerlendirmesi ; ≥8 puan optimal AD, 4-7 puan AD uygunluğunun geliştirilmesi gerektiği , ≤3 puan ise çok düşük beslenme kalitesi ,YTT-40'soru formundan "≥30" puan alan kişiler "yeme davranışı bozukluğuna yatkın" olarak değerlendirilmiştir. Elde edilen verilerin analizi IBM SPSS 20® ile çalışmanın kesim noktası p:0,50 olarak alınarak yapılmıştır. Öğrencilerin belirttiği boy uzunluğu ve vücut ağırlığına göre beden kütle indeksi Z skorları (BAZ) hesaplanmış olup ; kiloluluk ve şişmanlık sıklığı erkeklerde %25,3, kadınlarda %12,9'dur. Öğrencilerin AD uyum sıklığı %53,7 orta düzeyde ve %9,5 optimal düzeydedir. Öğrencilerin yeme bozukluğuna yatkınlık sıklığı %13,7'dir. Erkek öğrencilerin AD uyumunun optimal olma sıklığı kadınlara göre anlamlı olarak daha yüksek iken (sırasıyla %13,5,%7,3) (p<0,05), kadın öğrencilerin yeme bozukluğuna yatkınlıklarının erkek öğrencilere göre daha yüksektir (sırasıyla %16,2, %9,5) (p<0,05). AD uyum düzeyi ve yeme bozukluğuna yatkınlık arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Öğrencilerin BAZ 'a göre AD uyum ve yeme bozukluğuna yatkınlık arasında istatistiksel olarak fark saptanmamıştır (p>0,05). Diyet yapan öğrencilerin diyet yapmayanlara göre daha yüksek YTT-40 puanı aldığı bulunmuştur (p<0,05). Öğrencilerin beden algısı ve yeme bozukluğuna yatkınlık sıklığı arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p<0,05).Bedeninin kilolu ve şişman olarak tanımlayan öğrencilerin yeme bozukluğuna yatkınlık sıklığı zayıf ve normal olanlarak tanımlayanlara göre daha yüksektir (p<0,05). Adölesan yaş grubundaki öğrencilere; sağlıklı beslenme, Akdeniz tipi beslenme, beslenmeye bağlı kronik hastalıklar, yeme bozuklukları konularında muldisipliner yaklaşımlı eğitimler verilerek sağlıklı beslenme, sağlıklı yaşam davranışları geliştirmeleri farkındalığı arttırılmaldır. Öğrencilerin vücut ağırlığı, boy uzunluğu, yeme bozukluğu ve şişmanlık konularında izlem çalışmalarının sürekliliği sağlanması son derece önemlidir. Anahtar Kelimeler : Adölesan, Akdeniz Tipi Diyet, Şişmanlık, KIDMED, YTT-40

Akdeniz diyetiBeslenmeBeslenme alışkanlıkları+4
Simay Mirioğlu
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00

İlgili konular