Peptidler
Bu konu başlığı altında 71 tez
Peptitlerin altın (Au) {111}-yüzeyi ile etkileşimlerinin incelenmesi
Proteinler ve peptitler, doğada yaşam için gerekli olan, metabolik reaksiyonları katalize etme, DNA replikasyonu, moleküler taşınım, yumuşak ve sert doku (kemik, diş) oluşumu da dahil olmak üzere çok çeşitli hayati işlevler ve süreçlerde yer alırlar. Günümüzde, protein ve peptitler biyonanoteknolojide inorganik malzemeler (Ag, SiO2, TiO2, Pd, Pt, grafene, hidroksiapatit, vb.) ile bütünleşmiş bir şekilde, biyosentez, biyoalgılayıcılar, ilaç taşınımı ve hedeflenmesi gibi çeşitli alanlarda kullanılmaktadır. Burada, peptitlerin malzemelere spesifik olarak bağlanabilmeleri cihaz performanslarını etkilemektedir. Spesifik bağlanma peptitlerin amino asit sekanslarına ve dolayısı ile yapılarına bağlıdır. Günümüzde, inorganik malzemelere bağlanabilen peptitler doğadan esinlenerek ve/veya deneysel kombinatoryal seçim yöntemleri kullanılarak bulunmaktadır. Bu nedenlerle, inorganik malzemeler ile peptitler/proteinler arasındaki etkileşimlerin anlaşılması ve istenilen malzemeye özgü ve istenilen özelliklerde peptit/protein tasarımı teknolojik gelişim için çok önemlidir. Altın, iletken bir inorganiktir ve yüzey modifikasyonuna uygundur ve peptitlerle modifiye edildiğinde biyogörüntüleme, biyosensörler, kanser tedavisi ve ilaç taşınımı gibi pratik uygulamalarda kullanılabilir. Bu tez kapsamında, peptitlerin Au {111}-yüzeyi ile etkileşim mekanizmasını anlamak için atomistik modelleme yöntemleri (NAMD) kullanılmıştır. Yapılan çalışmalar ile altına bağlandığı bilinen peptitlerin bağlanma mekanizmaları ortaya çıkarılmış, buna ek olarak peptitlerin amino asit dizilimleri ve Au {111}-yüzeyleri ile bağlanma yapıları ve afiniteleri optimize edilerek peptit tasarlanmıştır.
Bir üniversite hastanesinde eklem ağrısı şikayeti ile başvuran hastalarda otoimmün hastalık tanısına yönelik kullanılan immünolojik ve hematolojik parametrelerin irdelenmesi
Amaç: Çevresel ya da yapısal nedenlere bağlı olarak gelişen eklem ağrıları günümüzde toplumda sık görülen rahatsızlıklardan biridir. Sistemik Otoimmün Hastalıklar eklemlerin de yaygın tutulumuna bağlı olarak eklem ağrısı şikayeti ile hastalarca çok sık hastaneye başvuru nedeni olmaktadır. Bu hastalıkların tanısında ve tedavi izleminde otoantikor testleri büyük öneme sahiptir. Bu sebeple Anti nükleer antikor (ANA) testleri en sık istenen, altın standart tarama testleri olarak bilinmektedir. Ayrıca otoimmün hastalık tanı ve aktivitesinin değerlendirilmesinde Anti- CCP (Anti- Siklik sitrüllenmiş peptid) antikorları, RF (Romatoid Faktör) antikorları ve ESH (Eritrosit Sedimantasyon Hızı), CRP (C- reaktif protein) gibi belirteçler de yaygın olarak bakılmaktadır. Bu çalışmada üniversite hastanemize eklem ağrısı şikayeti ile başvuran hastalarda otoimmün hastalık tanısını desteklemeye yönelik hastanemizde kullanılagelen immünolojik ve hematolojik laboratuvar test sonuçlarının birbirleri arasında ilişki olup olmadığını incelemeyi amaçladık. Bunun için önce ANA IIF (İndirekt İmmünoflorasans) testi pozitifliğinin sıklığı, titresi ve patern dağılımını belirlemeyi, sonrasında ESH, CRP ve RF gibi diğer laboratuvar parametrelerinin ve cinsiyetin ANA ve Anti- CCP ile ilişkisini belirlemeyi hedefledik. Materyal ve Metot: Çalışmamız retrospektif tanımlayıcı tipte bir araştırma olup Ocak 2018 ile Eylül 2022 tarihleri arasında Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne eklem ağrısı şikayeti ile başvuran ve ANA IIF ile Anti-CCP testi çalışılan 848 hastaya ait sonuçlar değerlendirilmiştir. Çalışmamız iki aşamalı olacak şekilde planlandı. İlk aşamada çalışmaya dahil edilen hastaların ANA IIF ve Anti-CCP test sonuçları değerlendirilerek gruplandırıldı. ANA nükleer patern pozitif saptanan hastalar kendi içinde incelenerek ANA nükleer patern pozitif ve Anti-CCP pozitifliğine göre paternleri ve titreleri açısından değerlendirildi. İkinci aşamada ANA açısından ANA nükleer paterne göre pozitif, ANA sitoplazmik/mitotik paterne göre pozitif ve ANA negatif, Anti-CCP açısından Anti-CCP pozitif ve Anti-CCP negatif olarak hastalar toplamda 6 gruba ayrıldı. Bu gruplar kendi aralarına cinsiyet, ESH, RF ve CRP pozitifliği açısından karşılaştırıldı. Bulgular: 848 hastanın 585'inin (%69) ANA IIF testi pozitif, 268'inin (%31,6) Anti-CCP testi pozitif saptandı. ANA pozitif saptanan 585 hastanın ise 517'si (%88,4), Anti-CCP pozitif saptanan 268 hastanın 226'sı (%84,3) kadınlardan oluşmaktadır. ANA nükleer boyanma paterni olarak en fazla 181 (%31,5) ile ince benekli (AC-4) patern görülmüştür. ANA nükleer patern titresi olarak en çok 320 (%55,6) ile +1 titresi tespit edilmiştir. Kadın cinsiyette otoantikor pozitifliği daha sık görülmüş, özellikle ANA nükleer patern pozitif gruplarda anti- CCP pozitif gruplardan oran olarak daha yüksek olduğunu saptadık. RF pozitifliğinin ANA nükleer patern pozitifliğine göre anti-CCP pozitifliği ile anlamlı düzeyde ilişkili olduğunu tespit ettik (p<0,05). ESH ve CRP pozitifliğinin hem ANA nükleer patern pozitif hem anti-CCP pozitif olan grupta en yüksek tespit edilmelerinden dolayı her ikisinin de ESH ve CRP pozitifliğinde kümülatif etkisi olabileceğini fakat anti-CCP pozitif olan gruplarda daha yüksek olmalarından dolayı ANA nükleer patern pozitifliğine göre anti-CCP pozitifliği ile anlamlı düzeyde ilişkili olduklarını saptadık (p<0,05). Sonuçlar: Eklem ağrısı şikayetiyle başvuran hastalarda immünolojik ve hematolojik laboratuvar testleri tanı ve takipte önem taşımaktadır. Çalışmamızda buna yönelik ANA, Anti-CCP, RF, ESH ve CRP değerlendirilmiş, RF, ESH ve CRP pozitifliğinin Anti-CCP pozitifliği ile anlamlı ilişki gösterdiği saptanmıştır. Bu sonuçlar ve çalışmamızın sınırlılıkları da göz önüne alındığında prospektif ve kontrol grubu içeren daha fazla hasta sayısına sahip çalışmaların yapılması gerektiği kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Eklem ağrısı, Otoimmün hastalık, ANA, Anti- CCP
Polikistik over sendromu tanılı hastaların mitokondriyal peptit düzeylerinin sağlıklı bireylerle karşılaştırılması
Polikistik over sendromu (PKOS) üreme çağındaki kadınlarda en yaygın görülen endokrinolojik ve metabolik hastalık olup; androjen fazlalığı, ovulatuar disfonksiyon, ve polikistik over morfolojisi ile seyreder. PKOS'un patofizyolojisi net bir şekilde aydınlatılamamış olmakla birlikte mitokondriyal disfonksiyon ve yol açtığı kronik inflamasyonun diğer metabolik hastalıklarda olduğu gibi PKOS'un da patogenezinde rol oynayabileceği düşünülmektedir. Humanin, mitokondriyal genomdan 16S ribozomal RNA geni MT-RNR2 tarafından kodlanan, 24 amino asit uzunluğunda mitokondri türevi bir peptittir. Humanin, mitokondriden oksidatif strese yanıt olarak salgılanır ve hücreyi apoptozdan ve inflamasyondan korumada rol alır. Humaninin mitokondriyal disfonksiyonun göstergesi olarak birçok metabolik hastalıkta azaldığı gösterilmiştir. Bu çalışma ile PKOS ve sağlıklı kontrol hastalarının serum humanin düzeylerinin karşılaştırılarak, humaninin PKOS patofizyolojisinde rolünün araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya yaş ve VKİ eşleştirilmiş 40 PKOS ve 40 sağlıklı kontrol alınmış, katılımcılar fizik muayene, hormonal, biyokimyasal, antropometrik ölçümler, vücut kompozisyonu ile değerlendirilmiş, katılımcıların serumlarından humanin ölçümü yapılmıştır. Çalışmanın sonuçlarına göre PKOS grubunun bel çevresi, bel/kalça oranları, total testosteron, FAI, LDL, trigliserid ve OGTT esnasında 120. dakika insülin değerleri sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı yüksek bulunmuştur. PKOS grubunun humanin düzeyi ise sağlıklı kontrol grubundan anlamlı düşük bulunmuştur (p<0.001). Korelasyon analizlerinde humanin yaş ile pozitif anlamlı (r=0.455, p<0.001); total testosteron, insülin 120. dakika, total kolesterol, LDL, non-HDL kolesterol, trigliserid ile negatif anlamlı korelasyon göstermiştir [sırasıyla (r=-0.275, p=0.013), (r=-0.266, p=0.017), (r=-0.306, p=0.006), (r=-0.292, p=0.009), (r=-0.241, p=0.032), (r=-0.261, p=0.020)]. Sonuç olarak, mitokondriyal disfonksiyon göstergesi olan serum humanin düzeyleri PKOS hastalarında yaş ve VKİ eşleştirilmiş sağlıklı kontrollere göre daha düşüktür. Humanin düzeyleri androjen fazlalığı, insülin direnci ve dislipidemi ile ilişkili görünmektedir. PKOS fizyopatolojisinde humanin ve diğer mitokondriyal peptitlerin potansiyel rollerinin iyi anlaşılması ileride mitokondriyal disfonksiyona yönelik yeni tedavi seçeneklerinin geliştirilmesine olanak sağlayabilir.
Cxcl kemokin öncül dizelerinden türevlenen küçük peptit moleküllerinin immün düzenleyici etkisinin değerlendirilmesi
Peptit yapılı küçük moleküller pek çok fizyolojik sürecin düzenlenmesinde ve hücrelerarası iletişimin sağlanmasında rol alır. Bu çalışmada, bilinen 17 adet insan CXCL kemokin öncül dizilerinden türevlenen küçük peptit molekülleri rasyonel ve özgün bir algoritma ile irdelemiş, bu dizilerden türevlenen küçük peptit molekülleri belirlenmiş ve in vitro kullanıma uygun olacak ve sentezlenmesi mümkün peptitler (15 molekül) seçilmiştir. İlgili küçük peptit moleküllerinin periferik kan immün hücrelerinin çeşitli uyaranlar altında aktivasyonunu, çoğalmasını ve sitokin sentezini nasıl etkilediği araştırıldı. İmmün düzenleyici etki gösterme olasılığı olan CXCL kemokin öncül dizilerinden türevlenen küçük peptit molekülleri saptandı. En yüksek etkiye sahip olduğu belirlenen üç molekül (Pep8, Pep14 ve Pep17-2) floresan ile işaretli olarak sentezletildi ve hangi immün hücre tipleri ile daha çok etkileştikleri hakkında bilgiler edinildi. Çalışmamız sonucunda elde edilen pek çok peptit türevinin immün yanıtları farklı açılardan ve farklı hassasiyette etkileyebileceği sonucuna varıldı. Bu küçük peptit moleküllerinin en çok miyeloid hücreler ile etkileşim gösterdiği belirlendi. Bu etkileşim kapasitelerinden dolayı akut miyeloid lösemi (AML) hücrelerini hedeflemede kullanılabilecek adaylar olduğu düşünüldü. AML hücre hatlarının özellikle monositik alt-tipi olan THP-1 hücre hattı ile Pep14 arasında en yüksek etkileşim görüldü. Genel olarak peptitler olgunlaşma düzeyi daha ileride bulunan CD11byüksek hücreler ile daha çok etkileşim gösterdi. İlgili peptitlerin endositoz mekanizmaları da değerlendilmiş olup, reseptör aracılı girişin yanı sıra diğer endositoz mekanizmalarını da kullanabildikleri belirlendi.
Çölyak hastalığı tanılı çocukların glutensiz diyete uyumlarının idrar ve dışkı gluten immünojenik peptidleri ile değerlendirilmesi
Çölyak hastalığının (ÇH) tedavisi, ömür boyu sıkı bir glutensiz diyettir. Çölyak hastalarında glutensiz diyete uyumu değerlendirmek için yöntemler konusunda fikir birliği yoktur; özellikle hafif diyet ihlallerini tespit etmek zordur. Diyet uyumu; hastaların kendilerinden veya ebeveynden alınan beslenme öyküsü, semptom varlığı ve seroloji ile değerlendirilmektedir. Kısa sürede gluten maruziyetini gösteren, dışkı ve idrardaki gluten immünojenik peptidler (GİP), özgül ve duyarlı monoklonal antikorlardır ve gastrointestinal sindirime dirençlidir. Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Gastroenterolojisi Bilim Dalı'nda çölyak hastalığı tanısıyla izlenen çocuklarin glutensiz diyete uyumlarını idrar ve dışkı GİP ile değerlendirilmesi amaçlandı. Şubat 2021 – Aralık 2021 tarihleri arasında 3-18 yaş arasında, 77'si kız (%64,7), 42'si erkek (%35,3) toplam 119 hasta çalışmaya katıldı. Olguların ortalama yaşı 12,43,5 idi. Hastaların %18,5'inde (n:22) idrarda GİP pozitif, %11,8'sinde (n:14) dışkı GİP pozitif saptandı. Dışkı GİP pozitif saptanan 14 hastanın %50'sinde (n:7) idrar GİP pozitifti. Dışkı GİP ile idrarda GİP arasında anlamlı ilişki vardı (p:0,004). Diyete uyumu hiç/az/orta olan 32 hastanın %71,9'unda serolojisi pozitifti. Çalışmada seroloji ile diyete uyum arasında anlamlı ilişki bulundu (p<0,001). Diyete uyumu hiç/az/orta olan 32 hastanın %37,5'inde diyete uyumu iyi olan 87 hastanın %11,5'inde idrarda GİP pozitif saptandı. Diyete uyum ile idrarda GİP arasında anlamlı bir ilişki gösterildi (p:0,001). Diyete uyumu hiç/az/orta olan 32 hastaların dışkıda GİP %21,9'unda pozitifti. Diyete uyum ile dışkı GİP arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki yoktu (p:0,053). Dışkı ve idrar GİP, glutensiz diyete uyumu değerlendirmek ve diyet ihlallerini saptamak için klinik uygulamalara ek olarak kullanılabilecek uygun bir yardımcı yöntemdir. Gluten maruziyetinin erken tanımlanması olası komplikasyonların engellenmesine yardımcı olacaktır. Anahtar kelimeler: Çölyak hastalığı, glutensiz diyete uyum, gluten immünojenik peptid
6-hidroksi dopamin (6-OHDA) ile oluşturulan ın vitro parkinson hastalığı modelinde humanin'in nöroprotektif etkisinin araştırılması
24 amino asitli bir peptid olan Humanin (HN), keşfedildikten sonra Alzheimer hastalığı da dahil olmak üzere birçok nörodejeneratif hastalıkta incelenmiştir. HN çok biyoaktif bir peptittir. Böylece, birçok hücre içi ve hücre dışı sinyalleşme mekanizmasını etkiler. HN, PI3k / Akt, JAK / STAT, MAPK / ERK yolları ve IGFBP, Bax proteinleri üzerinden hücre büyümesini, çoğalmasını ve hayatta kalmasını düzenler. Bu çalışmanın amacı, HN'nin 6 hidroksidopamin (6-OHDA) ile indüklenen in vitro Parkinson hastalığı modelinde nöroprotektif bir etkisinin olup olmadığını araştırmaktır. Bu çalışmada Parkinson hastalığının deneysel olarak taklit edilmesi için 6-OHDA ile indüklenen insan nöroblastom hücre hattı (SH-SY5Y) kullanıldı. HN'nin 6-OHDA nörotoksisitesine karşı nöroprotektif etkisi ise mitokondriyal disfonksiyon, apoptoz ve sitotoksisite parametreleri ile değerlendi. Mitokondriyal disfonksiyonun belirlenmesinde MTT, apoptoz'un belirlenmesi için kaspaz-3 ve sitotoksisitenin belirlenmesi için LDH testleri kullanıldı. İstatistiksel analiz için GraphPad Prism 8.0 programı kullanıldı ve gruplar arasındaki farklar tek yönlü ANOVA istatistikleri ile değerlendirildi. Yapılan analiz sonucunda IC50 dozu 233.7 µM olarak belirlendi. MTT testinde elde edilen bulgulara göre, HN tek başına uygulandığında proliferatif bir etkiye sahip değildi (p>0,05). Bununla birlikte, 10 µM ve 20 µM HN içeren 24 saatlik ön işleme hücrelerinin 6-OHDA nörotoksisitesine karşı koruduğu görüldü (p<0,01). LDH testinde, herhangi bir HN doz grubunda laktat dehidrojenaz salınımı saptanmadı. Kaspaz-3 testinde, 20 μM HN ile ön muamelenin, 6-OHDA nörotoksisitesine karşı kaspaz-3 seviyesini düşürdüğü, ancak istatistiksel bir fark yaratmadığı görüldü (p> 0, 05). Anahtar Sözcükler: apoptoz, humanin, mitokondriyal disfonksiyon, nöroprotektif etki, Parkinson hastalığı, sitotoksisite,
Glioblastom kök hücrelerini görüntüleme amaçlı gepı temelli hetero-fonksiyonel peptidler
Altın nanopartiküllerin (ANP) nano-tıp alanında yüksek bir potansiyele sahip olduğu gösterilmektedir. Yüksek elektron yoğunluğu ve benzersiz optik özellikleri nedeniyle, ANP'ler biyo-görüntülemede kontrast maddesi, tanı probları ve hedefleyici sistemler olarak verimli bir biçimde kullanılabilmektedir. ANP'ler ayrıca hipertermi tedavisinde termal enerji taşıyıcısı olarak kullanılmaktadır. Bununla birlikte, biyolojik sistemlerde taşınmaları için stabil ve sağlam yapıda olmaları ANP'lerin biyolojik işlevini kritik bir hale getirmektedir. Biyolojik işlev, nispeten sert koşullar ve kuvvetli indirgeyici ajanları içeren fiziksel veya çok basamaklı kimyasal yöntemlerle biyolojik bir yapının ANP'lerle birleştirilmesiyle kazandırılır. Bu çalışmada, tasarlanmış peptid temelli kendiliğinden birliktelik fonksiyonilizasyon metodu glioblastom (GBM) kanser kök hücreleri (KKH'leri) ni özgün hedefleyen fonksiyonilize ANP'lerin oluşturulması için kullanıldı. Tasarlanan peptid dizileri hem gliom hücresine bağlanan peptid hem de ANP yüzeyi ile kendiliğinden bir araya gelen altın bağlanma dizisini içermektedir. Altına bağlanan peptid dizisi, daha önce kombinatoryal FliTrx peptid kütüphane tekniği kullanılarak seçildi. Peptidlerin, 15nm çapında ANP'lerle bağlanma etkinliği lokalize yüzey plazmon rezonans spektroskopisi (LSPR) ile test edildi. Spektral tarama verisi GraphPad Prism 6.0 yazılımıyla değerlendirildi. AlamarBlue testi, fonksiyonel ANP'lerin NIH/3T3, U-87 MG ve GBM KKH hatları üzerindeki olası sitotoksik etkisinin tanımlanmasında kullanıldı. Hücre hatlarına göre, hetero-fonksiyonel peptidlerin bağlanma karakterini test etmek için hücre yayılım testi kullanıldı. Sonuçlar, kimerik peptid ile fonksiyonilize edilmiş ANP'lerin hücreye özgün hedefleme için geliştirildiğini gösterdi. Hetero-fonksiyonel peptidlerin bağlanma için hücre seçiciliğine sahip olduğu bulundu. Geliştirdiğimiz hetero-fonksiyonel peptid stratejisi yalnızca hücre görüntüleme için değil ayrıca potansiyel olarak kemoterapi ajanlarının yan etkisini düşürebilen tümör bölgesine özgün ilaç taşınımı ve nanopartikül ilişkili hipertermi tedavisinin geliştirilmesinde GBM hastaları için umut verici bir yaklaşım olarak kullanılabilir.
Beyaz mine lezyonlarında remineralize edici ajanların etkinliklerinin karşılaştırılması
Bu in vivo çalışmanın amacı, trikalsiyum fosfat (TCP) ve sodyum florür içeren flor verniğinin (Clinpro White vernik), kendiliğinden birleşen P 11-4 peptitlerinin (CurodontTM Repair) ve bunların kombine uygulamalarının beyaz mine lezyonları üzerindeki remineralizasyon etkilerini değerlendirmektir. Çalışmaya yaşları 10-18 (13,91±2,92) arasında değişen ve dişlerinde beyaz mine lezyonu bulunan 48 kişi dahil edilmiştir. Bireyler her grupta 12 kişi olacak şekilde kontrol grubu, trikalsiyum fosfat (TCP) ve sodyum florür içeren flor verniği (Clinpro White vernik) grubu, kendiliğinden birleşen P 11-4 peptitleri (CurodontTM Repair) grubu ve bunların kombine uygulamaları olmak üzere 4 farklı uygulama grubuna ayrılmıştır. Başlangıçta diyet karyojenitesi, DMFS indeksi, plak indeksi, diş eti kanama indeksi, tükürük akış hızı, tükürükte bulunan S. mutans ve laktobasil sayısı değerlendirilerek bireylerin çürük risk profilleri çıkartılmıştır. Başlangıçta beyaz mine lezyonlarının aktiflik ve derinlik düzeyleri sırasıyla Nyvad çürük diagnoz skalası ve ICDAS II kullanılarak değerlendirilmiştir. Beyaz mine lezyonlarının işlem yapılmadan önce başlangıç demineralizasyon değerleri lazer floresans prensibinin kullanıldığı DIAGNOdent ve kantitatif ışık floresans (QLF, InspektorTM Pro) cihazı ile sayısal olarak belirlenmiştir. Bu lezyonların iyileşme sürecinde estetik iyileşme de hedeflendiği için spektrofotometre (Vita EasyShade) ile başlangıç renk ölçümleri gerçekleştirilmiştir. Bütün gruplarda bulunan bireylere ağız diş sağlığı eğitimi verilmiş ve 1450 ppm sodyum florür bulunan diş macunu verilerek, günde iki kere dişlerini fırçalaması sağlanmıştır. 6 hafta, 3 ve 6 ay kontrol seanslarında renk (L ve ΔE) ve remineralizasyon verileri (ΔF, ΔQ ve lezyon alanı) elde edilmiştir. Elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Hastaların çürük risk profillerini belirleyen kriterler ve DIAGNOdent verileri açısından gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Tükürükte bulunan S. mutans ve plak indeksi skoru bütün gruplarda 6. ayda anlamlı düzeyde azalma göstermiştir. Remineralizasyon sonrası grup içi değerlendirmede; ΔF değerindeki artma sadece Clinpro White vernik grubunda 6. ayda, ΔQ değerindeki artma Clinpro White vernik grubunda 6. ayda, CurodontTM Repair ve Clinpro White vernik ile kombine olduğu grupta 3. ayda, lezyon alanındaki azalma ise Clinpro White vernik grubunda 6. ayda, CurodontTM Repair grubunda 3. ayda ve kombine uygulama yapılan grupta 3. ve 6. ayda istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Gruplar arası karşılaştırma yapıldığında ΔF, ΔQ ve lezyon alanı değerleri sadece Clinpro White vernik grubunda diğer gruplara göre 6. ayda istatistiksel olarak farklı bulunmuştur (p<0,05). L değeri bütün gruplarda 6. ayda istatistiksel olarak azalırken ΔE değerinde sadece kontrol grubunda istatistiksel olarak farklılık 3. ay ile 6. ay arasında saptanmıştır. Sonuç olarak, trikalsiyum fosfat (TCP) ve sodyum florür içeren flor verniği (Clinpro White vernik) 6. ayda, kendiliğinden birleşen P 11-4 peptitlerinin (CurodontTM Repair) ve bunların kombine kullanımı sonrasında 3 aylık kısa dönemde remineralizasyon olumlu yönde etkilenmiştir.
Akciğer kanserli hastalarda serum anti-siklik sitrüline peptid antikor ile hastalık ilişkisi
GİRİŞ VE AMAÇ: Akciğer Kanseri; akciğerlerde anormal hücrelerin kontrolsüz olarak çoğalması sonucunda ortaya çıkar. Sigara akciğer kanseri etiyolojisinde birinci sırada yer almaktadır. Akciğer kanserinin belirtileri; kanserin kendisine, metastaza veya kanser hücreleri tarafından salgılanan hormon benzeri bazı maddelere bağlı olabilir. Paraneoplastik sendromlar uzak bölgelerde gelişen invazyon, obstrüksiyon veya metastaz ile ilişkili olmayan bir grup semptom ve bulgudan ibaret olup, malign hastalığın erken teşhisinde yardımcı olabilir. Bu çalışma, akciğer kanseri olan hastalarda serum Anti-CCP (Anti-Siklik Sitrüline Peptid) antikor düzeyinin, hastalık tipi ve evresi ile olası bir ilişkisini ortaya koymak için amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya İç Hastalıkları, Tıbbi Onkoloji, Göğüs Hastalıkları ve Radyasyon Onkolojisi Bölümlerinde akciğer kanseri tanısı ile izlenen 50 hasta alındı. Hastaların rutin kontrolleri sırasında kırmızı tüplerde istenen kanlar laboratuvarda çalışıldıktan sonra imha edilmeden önce toplanıp -20 °C derecede muhafaza edildi. Kontrol grubu ise dahiliye polikliniğine çeşitli sağlık sorunları (Diyabetes Mellitus [DM], Hipertansiyon [HT] vb.) nedeniyle gelen benzer yaş ve cinsiyette hastalardan seçildi. Hasta ve kontrol grubunun kanları tamamlandıktan sonra, alınan kan örneklerinden ELISA yöntemi ile serum Anti-CCP düzeyi bakıldı. Tüm olgulara ait sigara hikayesi, alkol kullanımı, kimyasal maruziyet, önceki medikal durumlar (tip 2 DM, HT, KOAH [Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı], astım, sarkoidoz, RA [Romatoid Artrit]) ve tümör hikayesi (tümör mevcudiyeti, kemoterapi, radyoterapi ve ailede malign hastalık öyküsü) sorgulandı. BULGULAR: Yaptığımız çalışmada akciğer kanseri hastalarının median yaşı 63 kontrol grubunun ise 68 idi. Hasta ve kontrol grubunun her ikiside de 40 erkek ve 10 kadın bulunuyordu. Akciğer kanserli hastaların 36'sında (%72) sigara öyküsü bulunuyordu 11 (%22) hastanın sigara ile ilgili öyküsüne ulaşılamadı. 1 (%2) hasta hiç sigara kullanmamıştı. Hasta grubunda küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) olan 38, küçük hücreli akciğer kanseri (KHAK) olan 11 hasta vardı. Bir hastada ise KHAK ve KHDAK'nin adenokanser alt tipinin birlikteliği saptandı. KHDAK hastalarından evre 4 olan 16 (%32), evre 3 olan 15 (%30), evre 2 olan 4 (%8), evre 1 olan 2 (%4) ve evresi bilinmeyen 2 (%4) hasta bulunuyordu. KHAK hastalarında ise 6 hasta (%12) yaygın, 5 hasta (%10) ise sınırlı evre grubunda yer aldı. Hastaların anti-CCP değerleri ile bu demografik verileri karşılaştırıldığında anlamlı bir sonuca ulaşılamadı. SONUÇ: Bizim sonuçlarımıza göre anti-CCP akciğer kanserinin tanısında ve takibinde kullanılabilecek bir işaret olarak saptanmadı. Ancak bazı çalışmalarda akciğer kanseri ile sitrülinlenme ile ilgili bazı işaretlerin anlamlı olarak yüksek bulunması nedeniyle anti-CCP ile yapılacak daha geniş, prospektif ve planlı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. ANAHTAR KELİMELER: Akciğer kanseri; anti-CCP; paraneoplastik sendrom
Brusellozlu çocuklarda serum hepsidin-25 ve anjiogenin (RNASE-5) düzeyleri
Bruselloz, brusella cinsi bakterilerin neden olduğu enfekte inek, keçi, koyun, domuz gibi hayvanların idrarı, doğum materyalleri, vücut sıvıları ile temas veya bu hayvanların iyi pişirilmemiş et, süt ve süt ürünlerinin tüketilmesiyle insanlara bulaşabilen, dünya çapında en sık karşılaşılan zoonotik hastalıklardandır. Mortalitesi düşük bir hastalık olmasına rağmen özellikle bruselloz açısından endemik olan ülkemizde ve gelişmekte olan ülkelerde hem hayvanlarda hem de insanlarda morbiditesi yüksek olması ve gıda güvenliğini etkilemesinden dolayı önemli bir halk sağlığı sorunu ve ekonomik kayıp sebebi olmaya devam etmektedir. Bu çalışma ile antibakteriyel, antifungal, antiviral, antiprotozoal ve antisepsi özelliklerine sahip olan, anjiyogenez, inflamatuar tepkiler, hücre sinyalleşmesi ve yara iyileşmesi gibi hücre içi süreçlerde, yeni ilaçların araştırılmasında ve geliştirilmesinde yeni adaylar olarak görülen antimikrobiyal peptitlerden (AMP) olan hepsidin-25 ve anjiogeninin (Rnase-5) brusellozlu çocuk hastalarda, sağlıklı çocuklara göre serum düzeylerinde değişiklik olup olmadığını belirlemek ve bu antimikrobiyal peptitlerin brusellozdaki rolünün araştırılması amaçlandı. Çalışmamıza Kasım 2021-Eylül 2022 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları ile Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniklerine başvuran hastalarda yapılan tetkikler sonucu bruselloz olduğu tespit edilen (hasta grubu) ve kronik herhangi bir hastalığı olmayan, herhangi bir sebeple rutin kan alınacak (kontrol grubu) 36-216 ay arası çocuklar dahil edildi. Hasta grubunda 50 brusellozlu çocuk, kontrol grubunda 40 sağlıklı çocuk olmak üzere toplam 90 çocuk çalışmaya dahil edildi. Hastalardan bu testler için ayrıca kan alınmamıştır. Eğer hastanın tetkiklerinden artan serum örneği yoksa ekstra kan alınmayıp bu hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Tüm hastaların yaş ve cinsiyeti sorgulandı, bunlara ek olarak hasta grubundaki hastaların başvuru şikayetleri, ailede brusella enfeksiyonu varlığı, hayvancılıkla uğraş, almış olduğu brusella enfeksiyonunun tanısı, verilen tedavinin süresi ve tedavi planı incelendi. Hastaların serumlarından hepsidin-25 ve anjiogenin düzeyleri çalışıldı, enfeksiyonun olduğu hastalarda tam kan sayımı, alanin aminotransferaz (ALT), aspartat aminotransferaz (AST), C-reaktif protein (CRP), eritrosit sedimentasyon hızı (ESH) ile bu antimikrobiyal peptit düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı. Alınan kanlardan kalan serumlar, çalışma sonunda toplu olarak çalışılmak üzere, hepsidin-25 ve anjiogenin çalışılması için santrifüj edilip eppendorf tüplerine aktarılarak çalışılana kadar -80°C'de saklandı. İstatistiksel analizler için SPSS for Windows version 18.0 programı kullanıldı ve istatistiksel anlamlılık için tip-1 hata düzeyi %5 olarak kabul edildi. Çalışmaya 90 hasta dahil edilmiş olup olguların %60.0'ı erkek (n=54) ve %40.0'ı kız (n=36) idi. Bruselloz tanısı olan hastaların yaş ortalaması 146,56±53,36 aydı. Grupların yaş dağılımı benzer olarak tespit edildi (p=0,074). Hastaların en sık başvuru şikayetleri eklem ağrısı (%76), ateş (%32), kilo kaybı (%18) ve baş ağrısı (%18) idi. Elli bruselloz hastasının %50,0'ında ailede brusella enfeksiyonu öyküsü vardı, %90,0'ının ailesi hayvancılıkla uğraşmaktaydı. Kan kültürü alınan 32 bruselloz hastasının %31,3'ünde (n=10) üreme saptandı. Hastalarda görülen komplikasyonlar %4 (n=2) nörobruselloz, %14 (n=7) relaps, %2 (n=1) epididimoorşit, %2 (n=1) sakroileit idi. Hastaların %80,0'ına (n=40) ikili, %20,0'ına (n=10) üçlü tedavi verildi. Üçlü antibiyotik tedavisi verilen hastalar nörobruselloz, sakroileit ve relapsı olan hastalardı. Nörobrusellozu olan (n=7) hastaların tedavisine seftriakson da ilave edildi. Hastaların tedavi süreleri %76,0'ısında (n=38) 6 hafta, %18,0'ında (n=9) 8 hafta, %6,0'ında (n=3) 3 aya kadar uzatıldı. Hasta ve kontrol gruplarının hepsidin-25 düzeyleri (p=0,295) ve anjiogenin düzeyleri (p=0,742) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmedi. Hepsidin-25 ve anjiogenin düzeyleri ile yaş ve laboratuvar parametreleri arasında da istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmedi (p>0,05). Çalışmamızdaki komplikasyonu olan (nörobruselloz, epididimoorşit ve sakroileit) dört hasta ile diğer hastalar arasındaki hepsidin-25 (p=0,618) ve anjiogenin (p=0,681) düzeyleri benzerdi. Aynı şekilde relaps olan yedi hasta ile diğer hastaların hepsidin-25 (p=0,614) ve anjiogenin (p=0,815) düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı bir fark saptanmadı. Çalışmamızda sentez yerlerinden birisi karaciğer olan hepsidin-25 ve anjiogenin düzeylerinin brusellozlu ve sağlıklı çocuklar arasında anlamlı bir farkının olmadığı görülmüştür. Bruselloz patogenezinin daha iyi anlaşılmasına yönelik daha fazla hasta sayısının yer aldığı ve diğer antimikrobiyal peptitlerin dahil edildiği daha kapsamlı prospektif çalışmaların yapılması gerektiği kanaatindeyiz.
Litik bakteriyofajların izolasyonu karakterizasyonu ve çoklu ilaç dirençli Pseudomonas aeruginosa'ya karşı çeşitli antimikrobiyal ajanlarla sinerjik etkileşiminin İn Vitro araştırılması
Çoklu ilaç dirençli Pseudomonas aeruginosa, artan tedavi zorlukları nedeniyle kritik bir halk sağlığı sorunudur. Bu çalışmada, Balıkesir bölgesindeki atık sulardan izole edilen iki litik bakteriyofaj (BAUNPA1 ve BAUNPA3), farklı antibiyotikler [kolistin (COL), siprofloksasin (CIP), meropenem (MEM), tobramisin (TOB)] ve antimikrobiyal peptitler [murepavadin (MUR), peksiganan (PEX)] ile kombinasyon halinde in vitro olarak değerlendirilmiştir. Fajlar morfolojik (TEM) ve genetik (RFLP) analizlerle karakterize edilmiştir. Her iki fajın biyolojik özellikleri değerlendirilmiş 30 dk lık latent dönem, optimum MOI değeri 10, pH 6–8 aralığında ve 50 °C'ye kadar stabilite ile birlikte, BAUNPA1 için yaklaşık 189 ve BAUNPA3 için yaklaşık 43 gibi patlama boyutu değerleri saptanmıştır. Konak aralığı analizinde BAUNPA1 %34, BAUNPA3 %60 oranında lizis göstermiştir. Klinik örneklerden soyutlanan elli P. aeruginosa izolatına karşı, kolistin ve murepavadin, en düşük MİK50/MİK90 (0.5/1 µg/mL) değerleriyle en etkili ajanlar olmuştur. Faj-antimikrobiyal madde kombinasyonları, seçilmiş beş klinik izolat üzerinde modifiye çift tabakalı agar (disk difüzyon, alt agar ve yumuşak agara sub-MİK antibiyotik/peptid eklenmesi) ve dama tahtası yöntemleriyle, eşzamanlı ve ardışık uygulama modelleriyle test edilmiştir. Disk difüzyon yöntemi, plak boyutunda sınırlı bir artış sağlarken; alt veya yumuşak agara sub-MİK antibiyotik/peptid eklenmesiyle plak sayısı ve boyutunda anlamlı artışlar gözlemlenmiştir. Alt agara sub-MİK antibiyotik/peptid eklenmesi plak boyutunu artırmada daha etkili olurken; yumuşak agara sub-MİK antibiyotik/peptid eklenmesi ise plak sayısında daha fazla artışa neden olmuştur. Plak boyutunda en belirgin artış MEM ile sağlanırken, plak sayısında artışa neden olan antibiyotikler MEM, COL ve CIP olmuştur. Dama tahtası yönteminde eşzamanlı uygulamalarda CIP, COL ve MEM ile genellikle sinerjik etkileşim gözlenirken, ardışık modelde (faj-önce) antibiyotiklerin yanı sıra MUR ve PEX ile de sinerjik etkileşim gözlenmiştir (FİKİ ≤ 0.5). Bu tez, litik fajların klinik kullanımdaki antibiyotikler ve antimikrobiyal peptitlerle kombinasyonlarının farklı in vitro modellerde karşılaştırmalı analizini sunarak, dirençli P. aeruginosa enfeksiyonlarında yeni tedavi stratejileri geliştirilmesine katkı sağlamaktadır.
Ailesel akdeniz ateşi tanılı hastalarda mitokondriyal stres ile ilişkili mitokondriyal derive peptidlerin rolü
Ailesel Akdeniz ateşi (AAA) hastalığından sorumlu MEFV geni Pirin proteinini kodlar. Pirin, NLRP3 (Nod benzeri reseptör proteini 3) ve ASC (Apaptoz ilişkili benek benzeir protein) gibi proteinlerle beraber, inflamatuar yanıtları yoğunlaştıran multiprotein kompleksler olan inflamazomların düzenlenmesinde rol oynar. İnflamazomlar, IL-1β ve IL-18 olgunlaşmasına ve salımına neden olan kaspaz-1'in aktivasyonu sağlar. Mitokondrinin NLRP3 inflamazomuna ve sitokinlerin oluşumuna katkı sağladığı halen tartışma konusudur. Mitokondriyal DNA'da kodlanan ve mitokondriyal stresle ilişkili bir takım mitokondriyal derive peptidlerin (MDP) keşfi bu ilişkiler arasında daha karmaşık bir etkileşim olduğunu düşündürmektedir. MDP'lerden Humanin'in sitoprotektif etkileri olduğu ve NLRP3 inflammasomu, IL-1β ve IL-18 üzerinde ise inhibe edici etkisi gösterilmiştir. Diğer bir MDP olan MOTS-C'nin ise antiinflamatuar özellikte olduğu, TNF-α ve IL-6 seviyelerini azaltıp, IL10 seviyesini arttırdığı gösterilmiştir. AAA hastalarının farklı klinik durumlarında (atak, atak dışı, subklinik inflamasyon) Humanin ve MOTS-C'nin nasıl bir değişim gösterdiğini belirlemeyi amaçlayan bu çalışma, literatürdeki ilk çalışmadır. Çalışmaya çocuk romatoloji ve çocuk acil polikliniğine başvuran AAA tanılı çocuklar dâhil edildi. Çalışmadaki hasta grubu dört alt grup olarak şekillendirilirken (remisyon AAA, yeni tanı AAA, Atak AAA, Subklinik inflamasyonlu AAA) karşılaştırma için kontrol grubu da oluşturuldu. Güç analizi ile incelenecek gruplar arası farkın etki büyüklüğünün orta düzeyde (f=0.3) olabileceği varsayılarak, çalışmaya en az 148 kişi (her hasta alt grubu için en az 37 kişi) alındığında %95 güven düzeyinde %80 güç elde edilebileceği hesaplandı. Başvuruda alınan venöz kandan hemogram ve akut faz göstergeleri çalışıldı. Aynı zamanda, çalışma sonuna kadar -80 derecede saklanan ek 10 cc venöz kandan serum MOTS-C, humanin, IL-1β, IL-18 ve IL-10 düzeyleri analiz edildi. Karşılaştırmalar hasta ve sağlıklı grup dışında hasta grubu içindeki alt gruplar arasında da yapıldı. Çalışmamızda MOTS-c düzeylerinin hasta grupta sağlıklı gruba göre anlamlı derecede yüksek olduğunu tespit ettik (p=0,0001). Humanin düzeylerinin ise sağlıklı grupta hasta gruba göre istatistiksel açıdan anlamlı derecede yüksek olduğu saptanmıştır (p=0,024) (Tablo 1). Atak AAA grubunda humanin, yeni tanı AAA, subklinik inflamasyonu olan AAA ve sağlıklı kontrollere göre anlamlı derecede düşüktü (p=0,0001) (Tablo 2). Çalışmamızda hemen tüm gruplarda humanin, IL-1β, IL-10 ve IL-18 arasında istatistiksel anlamlı, pozitif yönde orta-kuvvetli düzeyde korelasyon gösterdiği saptandı (p=0,001). Bu çalışma AAA hastalarında MDP'lerden Humanin'in sağlıklı kontrollerden anlamlı düzeyde düşük olduğu, MOTS-C'nin ise hastalarda sağlıklı kontrollere göre anlamlı düzeyde yüksek olduğunu göstermiştir. Bu sonuçlar AAA hastalarında mitokondriyal stresin daha ileri araştırmalar ile değerlendirilmesi gerektiğinin açık bir örneğidir. AAA'nın mitokondriyal stres ve mitokondriyal derive peptidler ile ilişkisinin daha ileri çalışmalarla ortaya konması otoinflamatuar hastalıkların patogenezinin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayabilir.
Primer diz osteoartrit hastalarında serum kalsitonin gen ilişkili peptid düzeyinin radyografik ve klinik korelasyonu
Giriş: Osteoartrit sık görülen bir eklem hastalığıdır ve en fazla dizi tutmaktadır. İnsidansı yaşa bağlı olarak artmakta ve yaşamın ikinci yarısında önemli derecede morbiditeye yol açmaktadır. Günümüzde osteoartritin düşük dereceli kronik inflamasyonla seyreden multifaktöriyel bir süreç olduğu kabul edilmektedir. Çalışmanın amacı; klinik ve radyolojik olarak diz osteoartriti tanısı almış hastalarda serum kalsitonin gen ilişkili peptid (CGRP) düzeyleri ile, osteoartrit radyografik evresi ve günlük yaşam aktiviteleri arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç ve Yöntem: Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi, Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı polikliniğine başvuran, primer diz osteoartriti tanısı alan 72 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, kilo, boy, eğitim durumları, meslekleri, ek hastalıkları ve kullandıkları ilaçlar kaydedildi. Ananmnez, fizik muayene ve direkt diz röntgeni yapılarak diz osteoartriti değerlendirildi. Çalışmaya alınan kişilerden serum CGRP değerine bakmak için 1 tüp biyokimya kanı alındı. Ağrının fonksiyonel durumlara etkisini değerlendirmek için WOMAC (Western Ontario ve McMaster Üniversiteleri Osteoartrit İndeksi) skalası sorgulandı. Bulgular: Çalışmamıza 73 kişi dahil edildi ve bunlardan 37' i OA hastası, 36'I ise sağlıklı kişilerden seçildi. Hastaların; 14'Ü (%37,89) erkek, 23'ü (%62,2) kadın, kontrollerin ise 10'u (%27,8) erkek, 26'sı (%72,2) kadın olup iki grup arasında cinsiyet dağılımı açısından istatistiksek olarak anlamlı fark gözlenmedi (P=0,360). Hastaların ve kontrollerin yaş ortalaması sırasıyla 61,73±7,298 ve 45,58±6,185 bulundu. 37 hastanın diz radyografik evrelerine bakılınca 2'si (%5,4) evre 1, 5'i (%13,5) evre 2, 15'i (%40,5) evre3 ve 15'i (%40,5) evre 4 idi. Hastaların CGRP değeri ortalaması 43,43 iken kontrollerin 30,39 ng/ml bulundu. Sonuç: Osteoartrit grubunda CGRP seviyeleri, kontrol grupla kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüks prognostik değeri adına daha büyük örneklem gruplarında ileri çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: CGRP, Diz, Osteoartrit
P maddesi ve kalsitonin gen-ilişkili peptid'in çeşitli analitik yöntemlerle ölçülmesi
Bu çalışmada sıçan beyin, beyin sapı dokusunda P maddesi ve Kalsitonin gen-ilişkili peptid'in Sıvı Kromatografisi-Tandem Kütle Spektrometrisi ve Enzim Bağlı İmmunosorbent Analiz yöntemiyle analizi gerçekleştirilmiştir. C8 kolon (150x2.1 mm, 3.5 µm) ve %0.2 formik asit içeren su-asetonitril gradiyent hareketli faz sisteminde ayrılan P maddesi ve Kalsitonin gen-ilişkili peptid için kütle spektrometri optimizasyon parametreleri belirlenmiş, ardından yöntemin validasyonu gösterilmiştir. P maddesi ve Kalsitonin gen-ilişkili peptid için pozitif polaritede elde edilen kütle spektrumu ve sırasıyla m/z 674.3→[600+254.4] ve 952.2→1214.0 iyon geçişleri kullanılmıştır. Doğrusal aralık P maddesi için 5.85-438.52 ng/mL, Kalsitonin gen-ilişkili peptid için 0.21-155.28 ng/mL'dir. Yöntemin tayin sınırları P maddesi için 5.85 ng/mL, Kalsitonin gen-ilişkili peptid için 0.21 ng/mL'dir. Yöntemin doğruluğu P maddesi için %98'den büyük, Kalsitonin gen-ilişkili peptid için %87'den büyük geri kazanım ile, tekrar edilebilirliği ise gün içi ve günler arası P maddesi için %15'den küçük, Kalsitonin gen-ilişkili peptid için %11 bağıl standart sapma ile gösterilmiştir. Bu yöntem sıçan beyin ve beyin sapı dokularına uygulanmıştır. Yöntemin beyin dokusundaki doğruluğu P maddesi için %97'den büyük geri kazanım ile, kesinliği ise %7'den küçük bağıl standart sapma ile gösterilmiştir. Beyin sapı dokusundaki doğruluğu P maddesi için %98'den büyük, Kalsitonin gen-ilişkili peptid için %95'den büyük geri kazanım ile, kesinliği ise Substance P için %7'den küçük, Kalsitonin gen-ilişkili peptid için %13'den küçük bağıl standart sapma ile gösterilmiştir. Doku numunelerinin (n=6) analizine göre, beyin sapı dokusundaki P maddesi ve Kalsitonin gen-ilişkili peptid bazal endojen derişimler sırasıyla 415.10±124.80 ng/g, 132.07±196.77 ng/g olarak, beyin dokusundaki P maddesi derişimi ise 57.95±38.01 ng/g olarak hesaplanmıştır. Beyin dokusunda Kalsitonin gen-ilişkili peptid düzeyi yöntemin tayin sınırının altında kaldığı için hesaplanamamıştır. Enzim Bağlı İmmunosorbent Analiz yöntemiyle, P maddesi ve Kalsitonin gen-ilişkili peptid için kit prosedürleri kullanılarak beyin ve beyin sapı dokusundaki derişimleri incelenmiştir. P maddesi düzeyi beyin ve beyin sapında belirlenememiştir. Kalsitonin gen-ilişkili peptid düzeyi ise beyin sapında 2351.24±292.49 ng/g, beyinde 1567.96±55.47 ng/g olarak belirlenmiştir.
Vazoaktif intestinal peptit (VİP)/pitüiter adenilat siklaz aktive edici peptit (PACAP)' in amiyotrofik lateral skleroz patogenezine karşı etkilerinin araştırılması
Amaç: Bu tez çalışmasında SOD1G93A ALS modeli farelerde alt ve üst motor nöronlar üzerine VİP ve PACAP-38' in etkilerinin araştırılması ve karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Transgenik SOD1G93A ve yabanıl tip fareler ile Kontrol (n=10), ALS+SF (n=10), ALS+VİP (n=10), ALS+PACAP (n=10) deney grupları oluşturuldu. ALS+SF grubuna intraperitoneal (i.p.) serum fizyolojik uygulanırken, ALS+VİP grubuna i.p. 5 nmol/kg VİP ve ALS+PACAP grubuna i.p. 25 ng/kg PACAP enjeksiyonları uygulandı. Pre-semptomatik 30. gün sonunda farelerin alt motor nöronlardaki ultrastrüktürel değişiklikler, semptomatik 105. gün sonunda beyin kimyası, alt motor nöron kantifikasyonları ve dendritik diken yoğunlukları ve mikroglial morfoloji, post-semptomatik 120. gün ve sonrası ağırlık, motor performans ve sağkalım değerlendirmelerinin ardından lumbar omurilik dokusunda inflamasyon belirteçleri ve büyüme faktörlerinin gen ekspresyonları değerlendirildi. Bulgular: ALS+SF grubu lumbar omuriliğinde bütünlüğü bozulan ultrastrüktürel yapıların tedavi gruplarında Kontrol grubuna yakın morfoloji gösterdiği, ALS+PACAP grubunda motor nöron sayısı ve dendritik diken yoğunluğunun, ALS+VİP grubunda ise sadece dendritik diken yoğunluğunun ALS+SF grubuna göre anlamlı derecede arttığı, reaktif mikroglia sayısının ise tedavi gruplarında ALS+SF grubuna göre anlamlı derecede azaldığı tespit edildi. Motor performansın ALS+PACAP grubunda önemli ölçüde arttığı, sağkalım süresinin ise her iki tedavi grubunda ALS+SF grubuna göre anlamlı derecede uzadığı görüldü. Sonuç: Sonuç olarak, SOD1G93A ALS modeli farelerde PAC-38 daha etkin gözükmekle beraber VİP ve PACAP-38 tedavi edici etkinlik göstermiştir.
Androctonus crassicauda türü akrep venomu bileşenlerinin antimikrobiyal aktivitesinin araştırılması
Androctonus crassicauda türü, Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde dağılım gösteren ve halk sağlığı açısından önemli bir akrep türüdür. Akrep venomlarının biyoaktif moleküllerin kompleks bir karışımını içerdiği bilinmektedir. Bu çalışmada, Androctonus crassicauda'nın ham venomunun ve bileşenlerinin antimikrobiyal aktivitesi araştırılmıştır. Çalışma kapsamında, akreplerden ham venom elde edilmiş ve Yüksek Performans Sıvı Kromatografisi kullanılarak venomun kromatografik profili belirlenmiştir. Ham venomun antibakteriyel aktivitesi, Bacillus subtilis ATCC 19659, Bacillus spizizenii ATCC 6633 ve Klebsiella pneumoniae NCTC 9633 üzerinde test edilmiş ve biyoaktivitesi belirlenmiştir. Kromatogramdan elde edilen fraksiyonların aktiviteleri Klebsiella pneumoniae NCTC 9633 üzerine odaklanılarak gerçekleştirilmiştir. Venom fraksiyonları sıvı kromatografisi ile her üç dakikada bir toplanmış ve toplan 20 farklı ana fraksiyon elde edilmiştir. Kromatogramdan elde edilen fraksiyonların aktiviteleri dökme agar yöntemi hazırlanan Klebsiella pneumoniae NCTC 9633 içeren petrilere 5 µL olacak şekilde uygulanmıştır. 6–9, 9–12, 18–21, 30–33 ve 33–36. dakikalar arasında elde edilen fraksiyonlarda antimikrobiyal etki gözlemlenmiş olup, sırasıyla 0,7 cm, 0,4 cm, 1,2 cm, 1,8 cm ve 0,6 cm çapında berrak inhibisyon zonları tespit edilmiştir. Daha sonra, etki gösteren fraksiyonlar ileri saflaştırmaya tabi tutularak test edilmiş ve 8,4 dakika alıkonma süreli fraksiyonda 0,5 cm çapında berrak zon gözlemlenmiştir. Saf olarak elde edilen fraksiyon ve 6-9 dakikalar arasındaki fraksiyon Glisin ve Tricine SDS-PAGE jellerine yüklenmiştir. Molekül ağırlığı çok düşük olduğu için jelde gözlenememiştir. Bu çalışmada, A. crassicauda türü akrep venomundan antibakteriyel özelliklere sahip yeni bir fraksiyon belirlenmiştir. Klebsiella pneumoniae, özellikle hastane kaynaklı enfeksiyonlara yol açan bir patojendir. Belirlenen peptid bileşenin, antibiyotik tasarımında yeni bir terapötik yaklaşım sunma potansiyeline sahip olduğu düşünülmektedir.
Biyoaktif peptid içeren nanofiberlerin elektrospin yöntemiyle elde edilmesi, karakterizasyonu ve biyoaktivitelerinin incelenmesi
Bu tezde, ilaç taşıma platformu olarak kullanılabilecek biyoaktif peptid içeren nanofiberlerin elektrospin yöntemi ile elde edilmesi amaçlandı. Bunun için, Viola biflora bitkisinden elde edilen siklotid peptidleri ve polivinil alkolün (PVA) beraber belirli oranlarda saf su içerisinde çözünmesi ile hazırlanan çözeltilerinden elektrospin yöntemi kullanılarak nanofiberler üretildi. Viola biflora'dan siklotid peptidleri ekstrakte edildikten sonra ilk önce C18 flaş kromatografi ile saflaştırıldı. Bu peptidler, daha sonra ters faz yüksek basınçlı sıvı kromatografisi (RP-HPLC) ile tekrar saflaştırıldı ve toplanan fraksiyonların molekül ağırlıkları sıvı kromatografisi/kuadrupol-uçuş zamanlı kütle spektrometresi (LC-MS/QTOF) ile karakterize edilerek belirlendi. Elde edilen peptidler %10'luk PVA çözeltisi ile karıştırıldıktan sonra elektrospin yöntemiyle nanofiberler üretildi. Üretilen nanofiberler önce alan emisyonlu taramalı elektron mikroskopi (FE-SEM) ile karakterize edildi ve peptid içeren nanofiberlerin %100 (siklotid/%10 PVA, w/v) oranda olanlarının daha düzenli olduğu görüldü. Peptidlerin nanofiber içerisindeki varlıkları analitik RP-HPLC ile kontrol edildi. Peptid fraksiyonları ve nanofiber çözeltilerindeki peptidlerin aynı alıkonma sürelerine sahip olması üretilen nanofiberlerin peptid içerdiğini kanıtlamış oldu. Nanofiberlerin antimikrobiyal aktivitelerine ise antimikrobiyal duyarlılık testi ile bakıldı. Antimikrobiyal aktivite çalışmaları sonucunda, nanofiberlerin gram pozitif bakteriye (Bacillus cereus) karşı aktivite gösterdiği görüldü. Bu bulgular sonucunda peptid içeren nanofiberlerin üretilebileceği ve ilaç araştırma ve geliştirme çalışmalarında kullanılabileceği görülmüştür.
Yara iyileştirici bir peptidin yeni analoglarının sentezi, karakterizasyonu ve biyoaktivitelerinin incelenmesi
Bu tez çalışmasında, deride oluşan yaraların iyileşmesine etki edebilecek terapötik potansiyele sahip yeni peptid biyomoleküllerinin elde edilmesi amaçlanmıştır. Yara bölgesinde Gram negatif ve Gram pozitif bakteriler gibi zararlı mikroorganizmalar biyofilm oluşturarak mevcut antibiyotikleri, vücudun savunma hücreleri olan antikorları ya da fagositleri etkisiz hale getirebilmekteler. Yara bölgesindeki bu zararlı bakterilerle savaşmak ve yaranın iyileşmesini sağlamak için yara iyileşme aktivitesine sahip antimikrobiyal peptidler (AMP'ler) kullanılabilir. Kurbağa derisinden elde edilen AMP'lerin yara iyileşmeyi desteklediği rapor edilmiştir. Brevinin peptidleri kurbağa deri salgılarından elde edilen AMP'lerdir. Fakat bu peptidlerin uzun sekansa ve C-terminallerinde bulunan Rana kutusu sebebiyle de hemolitik aktiviteye sahip olmaları istenmeyen özelliklerindendir. Bu amaçla, bu tez çalışmasında Pelophylax kl. Esculentus kurbağasından izole edilen yara iyileştirici aktiviteye sahip brevinin-2Ta peptidinin daha kolay ve az maliyetle sentezlenebilen ve hemolitik aktiviteye sahip olmayan altı adet kısa analoğu tasarlandı. Tasarlanan kısa analoglar mikrodalga destekli peptid sentez cihazında katı faz peptid sentezi (SPPS) ile sentezlendi ve sonra ters faz yüksek basınçlı sıvı kromatografisi (RP-HPLC) ile saflaştırıldı. Toplanan fraksiyonların molekül ağırlıkları sıvı kromatografisi/kuadrupol- uçuş zamanlı kütle spektrometresi (LC-MS/Q-TOF) ile analiz edildi. Peptid içeren fraksiyonların saflığı da analitik RP-HPLC ile analiz edildi. Sentezlenen peptidlerin antimikrobiyal aktiviteleri ilk önce agar difüzyon testi ile test edildi. Agar difüzyon testi sonunda Analog-5 peptidinin antibakteriyel aktiviteye sahip olduğu görüldü ve minimum inhibitör konsantrasyon (MİK) değerleri hesaplandı. Peptidlerin sitotoksisiteleri 3-(4,5- dimetil-2-tiyazolil)-2,5-difenil-2H-tetrazolyum bromür (MTT) testi ile analiz edildi ve en sitotoksik olmayan Analog-5 peptidi ile fibroblast hücre kültürü kullanılarak peptidin yara iyileşme etkisi incelendi. Analog-5'in brevinin-2Ta peptidinden daha hızlı yara kapanması sağladığı ve peptidlerin hemolitik aktiviteleri test edildiğinde de tüm vi analogların brevinin-2Ta peptidinden daha az hemolitik olduğu görüldü. Bu bulgular sonucunda yara iyileşme aktivitesine sahip yeni bir peptid elde edildi ve bu peptid ilaç araştırma ve geliştirme çalışmalarına katkı sağlayabilecektir.
Kronik ürtiker hastalarında serum kalsitonin gen ilişkili peptid, substans P, nöropeptid Y ve interlökin-31 düzeylerinin omalizumab tedavisi sonrası değişim
Giriş ve Amaç:Günümüzde hala kronik spontan ürtiker (KSÜ) tanısı ve omalizumab tedavisinin takibinde rutin olarak bakılması önerilen bir kan parametresi bulunmamaktadır.Çalışmamızı KSÜ patofizyolojisini daha iyi aydınlatabilmek ve omalizumab tedavi yanıtını daha iyi değerlendirebilmek amacı ile gerçekleştirdik. Gereç ve Yöntem:Çalışmamıza Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine Ekim 2021-Mart 2022 arasında başvuran omalizumab başlanması planlanan 30 KSÜ hastası ve 20 sağlıklı gönüllüdâhil edildi.Çalışmamız Gaziantep Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu tarafından onaylandı. Hastalara 300 mg omalizumab 28 günde bir enjeksiyon ile 6 doz uygulandı. Hastalardan tedavi başlanmadan önce, tedavinin 3. ve 6. ayında vesağlıklı gönüllülerden ise sadece bir kere10'ar cc kan alındı. ELISA yöntemi ile serum Substans P (SP), Kalsitonin Gen İlişkili Peptid(CGRP), Nöropeptid Y(NPY) veİnterlökin-31(IL-31) seviyeleri ölçüldü. KSÜ hasta grubunun kontrollerde ÜAS7 ve ÜKT skorları hesaplandı. Bulgular:Çalışmaya katılanların cinsiyet dağılımı hasta grubunda 24 kadın, 6 erkek vekontrol grubunda 10 kadın, 10 erkek idi.Hasta grubunun yaş ortalaması ve standart sapması 39,83 ± 11,67 iken, kontrol grubununki 31,85 ± 6,77'ydi. Hasta grubunda 8 (%26,67) hastada eşlik eden hastalık mevcuttu.Ortalama hastalık süresi ve standart sapması 59,97 ± 77,51 aydı. 19 (%63,33) hastaya anjioödem eşlik ediyordu. Hasta grubunda ÜAS7 ve ÜKT skorlarında tedavi sonrasıistatistiksel olarak anlamlı farklılık belirlendi. Hasta grubunda, kontrol grubuna göre serum SP, CGRP, NPY ve IL-31 düzeylerinin tamamı istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha düşük gözlendi (p<0,05).Hasta grubunda tedavi öncesinde, tedavinin 3. ve 6. ayında bakılan serum SP ve CGRP düzeylerinde omalizumab tedavisi sonrası istatistiksel olarak anlamlı artış gözlenmiştir(p<0,05).Serum NPY düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p 0,872). Serum IL-31 düzeyinde ise istatistiksel olarak anlamlı azalma gözlenmiştir (p<0,05). Sonuç:Serum CGRP ve SP düzeylerinde omalizumab tedavisi sonrası gözlenen istatistiksel olarak anlamlı yükselme, SP ve CGRP'nin mast hücrelerini degranüle edemediği gösterebilir.KSÜ hastalarında NPY düzeyinin düşük olarak tespit edilmesi ancak omalizumab tedavisi ile değişmemesi, NPY'nin mast hücre degranülasyonundan bağımsız yolaklarla kaşıntıda rolü olabileceğini gösterebilir. Serum IL-31 düzeyinde omalizumab ile gözlenen azalma, omalizumabın immünolojik cevabı ve T hücre yanıtını etkileyerek de etki edebileceğini gösterebilir. Anahtar Kelimeler: Kronik spontan ürtiker, Omalizumab, Kalsitonin Gen İlişkili Peptid, Substans P, Nöropeptid Y, İnterlökin-31
Canine parvovirus'e ait antijenik özellikli sentetik peptidlerin sentezi ve biyokonjugatlarının geliştirilmesi
Yeni ve etkili polimerik sistemlerin geliştirilmesi ve spesifik kontrollü dağılım formülasyonlarının hazırlanıp uygulanması, uzun etkili peptid taşıyıcılar biyoteknolojide ileri ilaç ve aşı uygulamaları amacı ile yoğun biçimde araştırılan bir konudur. Polimerlerin peptid, protein vb. biyomoleküllerle etkileşiminin incelenmesi canlı organizmadaki davranışlarının anlaşılması ve biyokonjugasyon teknolojisinin geliştirilmesi için büyük önem taşımaktadır. Peptidlerin taşıyıcı moleküllere bağlanması, zayıf immunojenik özellikteki peptidlere karşı antikor oluşturmak için gerekmektedir. Suda çözünebilen biyopolimerlerin karboksil gruplarının aktivasyonu ve bunlara amino grupları içeren peptidlerin kovalent bağlanması bu tez çalışmamızın konusu olan Canine Parvovirus'e ait antijenik özellikli sentetik peptidlerin biyokonjugatlarının sentezlenmesi reaksiyonunun temelini oluşturmaktadır.Bu tez çalışmasının birinci aşamasında Canine Parvovirus'e ait W-7L20 sentetik peptidi katı faz peptid sentez metodu ile sentezlendi ve PAA polimeri ile biyokonjuge edildi. Buna ek olarak ticari olarak satın alınan W-1L19 sentetik peptidinin Polialkrilikasid, Poli(N-vinil-2-pirolidon-ko-akrilikasid), Karboksimetilselülaz polimerileri ile Canine Parvoviruse ait antijenik peptid bölgelerinin ?1-etil-3-(3-dimetilaminopropil) karbodiimid hidroklorid (EDC)? çapraz bağlayıcısı varlığında suda çözünebilen polimer-peptid biyokonjugatları sentezlendi. Biyokonjugatlar bir polimer molekülü için peptidin farklı molar oranlarında (npep/npol) ve bir peptid molekülü için polimerlerin farklı molar oranlarında (npol/npep) sentezlendi. Sentez basamağının ardından; Peptid-Polimer biyokonjugatları oluşum mekanizması, elektrik yükü ve üç boyutlu yapısının incelenmesi amacı ile peptid ve reaksiyonda kullanılan polimer ile karşılaştırmalı olarak HPLC, GPC, Zetasizer ve Fluoresans Spektrofotometre cihazları ile analiz edildi.Çalışmanın ikinci aşamasında ise Canine Parvoviruse ait antijenik peptid molekülünün hem tek başına hem de Floresein izotiyosiyanat (FITC) boyası ile beraber yüklendiği Poli(laktik-ko-glikolik)asid (PL-GA) esaslı nanopartiküller üretildi. Üretilen nanopartiküllerin boyut ve zeta potansiyel analizleri Zetasizer cihazı ile gerçekleştirildikten sonra GPC cihazında PL-GA polimeri ile karşılaştırmalı olarak kromatogramları alındı. FT-IR analizleri de gerçekleştirilen nanopartiküllerin daha sonra AFM ve SEM görüntüleri alındı. Nanopartiküllerin peptid yükleme kapasiteleri ve salım özellikleri AFM ve UV spektrofotometre ile incelendi. Üretilen nanopartiküllerin sitotoksik özellikleri, peptid ile karşılaştırmalı olarak Fare fibroblast hücreleri (L-929) ile değerlendirildi.Bu tez kapsamında elde edilecek bilgiler Canine Parvovirüsün oluşturduğu kanlı ishal hastalığına karşı spesifik antikorların elde edilmesi, tanı kitlerinin ve biyosensörlerin oluşturulması ve sentetik aşıların geliştirilmesi yönünde yapılacak çalışmalara ışık tutacak bir ön çalışma olacaktır.Ayrıca tez kapsamında üretilen nanopartiküller; ileriki çalışmalarda antijenik peptidlerin kontrollü salımı ve buna dayalı biyoteknolojik aşıların geliştirilmesi için ümit vadeden taşıyıcılardır.Anahtar Kelimeler: Canine Parvovirus, sentetik peptid sentezi, polimerlerin biyokonjugasyonu, Poli(D,L-laktik-ko-glikolik asit), nanopartikül
Starter olarak kullanılan bazı Loctococcus suşlarının beyaz peynirlerin özellikleri ve olgunlaşmaları üzerine etkileri
öz DOKTORA TEZİ STARTER OLARAK KULLANILAN BAZI Lactococcus SUŞLARININ BEYAZ PEYNİRLERİN ÖZELLİKLERİ VE OLGUNLAŞMALARI ÜZERİNE ETKİLERİ Ali Adnan HAYALOGLU ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ FEN BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ GIDA MÜHENDİSLİĞİ ANABİLİM DALI Danışman : Prof. Dr. Mehmet GÜVEN Yıl: 2003, Sayfa: 170 Jüri: Prof. Dr. Mehmet GÜVEN Prof. Dr. Celalettin KOÇAK Prof. Dr. Harun UYSAL Doç. Dr. Nuray SAHAN Yrd. Doç. Dr. Işıl VAR Bu çalışmada, bazı Lactococcus cinsi farklı starter bakteriler (Lc. lactis subsp. lactis NCD0763 + Lc. lactis subsp. cremoris SKİ 1 ve Lc. lactis subsp. lactis UC317 + Lc. lactis subsp. cremoris HP) kullanılarak ve starter kullanılmadan Beyaz peynir üretilmiş ve 90 gün süre ile olgunlaştırılmıştır. Starter kullanımının peynirin fiziksel, kimyasal, biyokimyasal ve duyusal özellikleri üzerinde önemli düzeyde etkili olduğu bulunmuştur (p<0.01). Farklı starter ilave edilen peynirlerin kimyasal bileşimlerinin, pH değerlerinin ve duyusal özelliklerinin birbirine yakın değerler aldığı, olgunlaşmanın bazı dönemlerinde suda çözünen azot oranları ile pH 4.6'da çözünmeyen fraksiyonlarının urea-PAGE özelliklerinde farklılıklar olduğu belirlenmiştir. Peynirlerin pH 4.6'da çözünmeyen fraksiyonlarının urea-PAGE elektroforezinde, ası-kazeinin önemli düzeyde parçalandığı, p-kazeinin hidrolize karşı dirençli olduğu belirlenmiştir. Starter bakteri farklılığının peynirlerin % 12 TCA'da çözünen, % 5 PTA'da çözünen azot oranları, toplam FAA, toplam FFA, amino asit kompozisyonu, pH 4.6'da çözünen, % 70 etanolde çözünen ve çözünmeyen fraksiyonlarının RP-HPLC peptid profilleri üzerine önemli etkileri bulunmuştur! Peynirlerin peptid konsantrasyonları olgunlaşma süresince artış göstermiştir. Elektroforetik ve kromatografîk sonuçların PCA grafikleri ve HCA dendrogramları peynirlerin önemli derecede farklı olduklarını göstermiş ve peynirler starter kullanımı, starter farklılığı ve olgunluklarına göre gruplandırılmıştır. Peynirlerde serbest amino asit düzeyleri farklı bulunmuş ve en fazla Leu, Glu, Phe, Lys ve Val amino asitleri saptanmıştır. Olgunlaşma süresince peynirlerin azot fraksiyonları, toplam FAA, toplam FFA değerlerinde ve RP-HPLC ile saptanan peptid konsantrasyonlarında artışlar olmuş ve olgunlaşma süresinin bu özellikler üzerindeki etkisi önemli bulunmuştur. Starter, ilave edilen peynirlerin duyusal özellikleri açısından önemli düzeyde bir farklılık bulunamamış, ancak starter katılmayan peynir tüm olgunlaşma dönemlerinde en düşük puanlar almıştır. Uzman panelce, en çok NCD0763 + SK11 kombinasyonu ile üretilen peynir tercih edilmiştir. Farklı starter kullanımının, peynir kalitesinde önemli ölçüde etkili olduğu ve her bir starterin peynir proteolizine farklı biçimlerde katkı sağladığı sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler : Beyaz peynir, Lactococcus, olgunlaşma, peptid, amino asit
Kronik böbrek yetmezliği olan protein-enerji tükenme sendromlu hastalardaki agouti-related peptit düzeylerinin klinik, antropometrik ölçümler ve sitokinlerle arasındaki ilişki
Giriş-Amaç: Kronik böbrek hastalarında kardiyovasküler hastalıklar mortalitenin en önemli nedenidir. Beslenme bozukluğunun ileri formu olan protein-enerji tükenme sendromu bu hızlanmış mortaliteye katkıda bulunmaktadır. Kronik böbrek hastalarında iştahsızlık, iştahı düzenleyen hormonlar arasındaki dengenin bozulması, inflamasyon, diyaliz işlemi, istirahat halindeki enerji harcanmasının artması, insülin direnci ve D-vitamini eksikliği gibi hormonal bozukluklar, metabolik asidoz, anabolizmanın yavaşlaması, fiziksel aktivitenin azalması ve komorbid hastalıklar protein-enerji tükenme sendromunun gelişmesine neden olmaktadır. Çalışmamızdaki amaç; iştahı arttırma özelliği olan agouti-related peptit düzeyinin, kronik böbrek yetmezliği bulunan protein-enerji tükenme sendromlu hastalardaki klinik durum, antropometrik ölçümler ve inflamatuvar sitokinler ile arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç-Yöntem: Çalışmaya 76 hasta alındı. Protein-enerji tükenme sendromu kritelerinin 3 veya daha fazlasına sahip olan 38 hasta protein-enerji tükenme sendromu grubunu, 2 kritere sahip olan 27 hasta malnutrisyon grubunu, 11 sağlıklı birey kontrol grubunu oluşturdu. Genel biyokimyasal parametreler, tam kan sayımı, IL-1, 6, TNF-α, agouti-related peptit tahlilleri çalışıldı. Vücut kitle indeksi, günlük protein alımı, orta kol kas çevresi alanı hesaplandı. Hastaların kullandıkları ilaçlar ile eşlik eden hastalıklar kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya aldığımız hastaların %51'inde protein-enerji tükenme sendromu mevcuttu.Anlamlı olarak agouti-related peptit düzeyi protein-enerji tükenme sendromu grubunda kontrol grubuna göre daha düşük, TNF-α ve CRP düzeyi ise daha yüksekti. Üç grup içinde albumin değeri ve vücut kitle indeksi en düşük protein enerji tükenme sendromu grubunda tespit edildi. Orta kol kas çevresi alanı ve günlük protein alımı, kontrol grubuna göre yine protein-enerji tükenme sendromu grubunda anlamlı daha düşüktü. Agouti-related peptit düzeyi ile günlük protein alımı arasında pozitif yönlü, orta kol kas çevresi alanı ile CRP ve albumin ile TNF-α arasıda negatif yönlü bir korelasyon tespit edildi. Protein-enerji tükenme sendromu grubundaki hastaların %97'sinde yağsız doku kitle indeksinde azalma mevcuttu. Hemodiyaliz ve periton diyalizi yapan protein-enerji tükenme sendromlu hastalar arasında agouti-related peptit düzeyi açısından anlamlı farklılık yoktu. Tartışma: Kronik böbrek hastalarında protein-enerji tükenme sendromu yaygın bulunmaktadır. Günlük protein alımının azalması ve artmış inflamasyon, protein-enerji tükenme sendromu gelişimine katkıda bulunabilir. Protein-enerji tükenme sendromlu hastalarda agouti-related peptit düzeyi ciddi düzeyde düşüktür ve bu durum günlük protein alımını etkiliyebilir. Agouti-related peptit düzeyini arttırmaya yönelik girişimler, protein-enerji tükenme sendromu gelişme riskini azaltabilir.
Doğum şeklinin maternal ve fetal bazı antimikrobiyal peptitler üzerine etkisinin incelenmesi
AMAÇ: Antimikrobiyal peptitler, inflamatuar hücreler ve epitelyal hücreler tarafından üretilen, doğal bağışıklık sisteminde immun yanıtını düzenleme yeteneğine sahip proteinlerdir. Çalışmamızda kadın reprodüktif sisteminde ve fetal membranlarda ekspresyonu gösterilmiş LL-37, Elafin, HNE ve D Vitamin düzeylerinin öncelikle plasental geçişini kanıtlamak, normal doğum eylemi sırasında tetiklenen proinflamatuar süreç ile ilişkili sezaryen doğuma kıyasla daha yüksek seviyede antimikrobiyal peptit seviyesini kanıtlamayı amaçladık. Ayrıca doğum sonrasında ve doğumdan bir gün sonra bebek tükürüğünde antimikrobiyal peptit düzeyini ölçerek emzirerek anne sütü aracılığı antimikrobiyal peptitlerin geçiş düzeylerini karşılaştırmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Servisi 'nde , 18 yaş üstü, ek hastalığı olmayan, gebelik haftası 37 hafta ve üzeri, antianemik ve multivitamin dışında ilaç kullanmamış, perinatal konjenital tanısı olmayan 20 adet vajinal doğum yapmış, 20 adet sezaryen doğum yapmış gebeden yatış sırasında ve doğum sonrası umblikal kord kanından 1cc örnek alınıp santrifüj ile serumu ayrıldıktan sonra tüm materyaller toplanana kadar -80 derecede saklanmıştır. Yenidoğan bebeklerin tükürüğünden doğumda ve doğumdan 24 saat sonra rutin kontrollerinde alınan örneklerden 1 cc ayrılıp -80 derecede saklanmıştır. Daha sonra bu toplanan kanlarda ve tükürüklerde Elisa cihazı sandwich yöntemi kullanılarak D vitamini, Elafin, LL-37, HNE düzeyleri ölçülmüştür. BULGULAR: Maternal kanlarda ve umblical kord kanlarında doğum şekline bağlı antimikrobiyal peptit düzeyleri arasında bir fark saptayamadık. Yine doğum sonrası tükürük örneklerinde hem doğum şekline bağlı hem de emzirmeye bağlı antmikrobiyal peptit düzeylerinde bir farklılık saptayamadık. SONUÇ: Çalışma bulgularımız normal doğum sürecinin maternal ve fetal immun sistemi harekete geçiren inflamatuar bir süreç olduğunu desteklemese de daha geniş olgu kontrol çalışmalarına ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.
Romatoid artrit hastalarında Anti-CCP, MCP-1 ve Anti-MCV düzeylerinin ankilozan spondilit ve normal populasyonla karşılaştırılması
Romatoid artrit hastalarında Anti-CCP, Anti-MCV ve MCP-1 düzeylerinin ankilozan spondilit ve normal populasyonla karşılaştırmak amacıyla 35 romatoid artrit, 25 ankilozan spondilit ve 20 sağlıklı gönüllü çalışmaya alındı. Çalışmaya alınan gruplar yaş ve cinsiyet açısından benzerdi. (p>0,05).Üç grupta da Anti-CCP, Anti-MCV ve MCP düzeyleri çalışıldı. Romatoid artritli hastalarda sabah tutukluğu ve hastalık süreleri not edildi. Grupların kan örneklerinde hemogram, ESH, RF ve CRP tetkikleri çalışıldı.Anti-CCP, romatoid artrit hastalarında yüksek oranda saptanmasına rağmen ankilozan spondilit ve sağlıklı gönüllülerde pozitif titrede Anti-CCP saptanmadı. Romatoid artrtrit için Anti-CCP'nin sensitivitesi %48, spesifitesi %100 olarak hesaplandı. Anti-MCV'yi ise Anti-CCP'ye göre romatoid artrit hastalarında daha az sıklıkla pozitif saptarken ankilozan spondilit ve sağlıklı gönüllülerde Anti-MCV pozitifliği saptamadı. Romatoid artrtrit için Anti-MCV'nin sensitivitesi %25, spesifitesi %100 olarak hesaplandı.MCP-1 düzeyi ortalaması RA grubunda 382 pg/mL(SD:208,7) , ankilozan spondilit grubunda 284,5 pg/mL (SD: 105.0), sağlıklı gönüllülerde 328,8 pg/mL(SD:104,8) olarak hesaplandı. Gruplar arasında MCP-1 düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptamadık (p:0.125).Romatoid Faktörden daha yüksek spesifiteye sahip olmasından dolayı pekçok yazar tarafından ACR'nin 8. kriteri olarak önerilen Anti-CCP'nin RF negatif olan hastalarımızda da önemli oranda pozitif saptanabildiği görüldü. Anti-CCP'nin RF ile birlikte bakıldığında ikisininde tek başlarına sahip olduklarından daha fazla tanısal potansiyeli olduğunu saptadık. Anti-CCP kadar tanısal değeri olduğu pek çok çalışmada belirtilen Anti-MCV'nin tek başına duyarlılığı % 25, özgüllüğü %100 iken ; RF ile birlikte kullanıldığında duyarlılık %36, özgüllük %92, Anti-CCP ile birlikte kullanıldığında duyarlılık %55, özgüllük %83 olduğu saptandı.Romatoid artritin ACR tanı kriterleri arasında yer alan sabah tutukluğu süreleri ortalama 1,1 saat (SD:0.6) minumum 0,4 saat maximum 2.5 saat olarak saptandı. Romatoid artrit grubunda Anti-CCP ile sabah tutukluğu, hastalık süreleri, CRP ve ESH değerleri arasında pozitif yönlü anlamlı ilişkiler bulundu.Anti-CCP ve Anti-MCV ile RF arasındaki pozitif ilişki Romatoid artritin etyopatogenezinde otoantikorların önemli bir yeri olduğunu desteklemekte ve bir otoantikor sentezlemiş olan bir hastanın başka bir otoantikor sentezleme potansiyeline de sahip olduğunu düşündürmektedir.Anti-CCP'nin hastalık aktiviteleri ile pozitif yönde anlamlı ilişkilerin olması bu otoantikorları geliştiren hastalarda romatoid artritin daha şiddetli seyredebileceği ve eroziv eklem hastalığı gelişeceğini düşündürür. Sonuç olarak bu hastalarda temel tedaviye erken başlaması önem kazanmaktadır.Bu çalışmamızda; Anti-CCP ve Anti-MCV için duyarlılığın literatüre göre daha düşük saptarken özgüllüğü literatüre benzer olarak yüksek saptadık. MCP-1 düzeylerinde ise romatoid artrit ile ankilozan spondilit ve sağlıklı gönüllüler arasında anlamlı bir fark saptamadık. Bu nedenle bu testlerin tanı ve izlemde kullanımı ile ilgili daha büyük ölçekli çalışmalara ihtiyaç vardır.