Saliva

80 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Opioid kullanım bozukluğunda idrar ve tükürük numunelerinde yasaklı madde analizlerinin karşılaştırılması

Opioid kullanım bozukluğu (OKB) tedavisinde çeşitli ilaçlar kullanılmaktadır. Bu grup hastaların tanı ve tedavisinde opioid maddelerin yanı sıra tedavide kullanılan ilaçların da idrar, kan ve tükürük gibi hasta numunelerinde saptanması amacıyla laboratuvar analizlerine gereksinim duyulmaktadır. Bu tez çalışmasında OKB tedavisinde kullanılan ilaçların, metabolitlerinin ve opioid grubundaki yaygın olarak kötüye kullanılan yasaklı maddelerin idrar ve tükürük numunelerinde kantitatif analizini gerçekleştirecek LC-MS/MS yöntemlerinin panel olarak geliştirilmesi amaçlanmıştır. OKB tanı ve tedavi izleminde yararlı olacağı düşünülen 16 opioid grubu, 3 kokain grubu, 5 amfetamin grubu ve 2 gabapentenoid olmak üzere toplam 26 madde çalışma kapsamına alındı. Bu maddelerin (6-MAM, BEG, buprenorfin, dihidrokodein, EDDP, eroin, etilmorfin, gabapentin, kodein, kokaetilen, kokain, MBDB, MDA, MDEA, MDMA, metadon, metamfetamin, morfin, nalokson, naltrekson, norbuprenorfin, norkodein, normorfin, oksikodon, pregabalin ve tramadol) idrar ve tükürük numunelerinde LC-MS/MS ile analiz yöntemleri geliştirildi. Validasyonları tamamlanan yöntemlerle 76 hastanın idrar ve tükürük numunelerinde madde analizleri gerçekleştirildi. İdrar numunelerinin LC-MS/MS sonuçları, immünolojik yöntem ile çalışılan opiat, ekstazi ve amfetamin sonuçları ile uyumlu bulundu. Ayrıca, hastaların tedavisinde kullanılan ilaçların ve metabolitlerinin, opiat ölçümünde kullandığımız immünolojik yöntem üzerinde etkileşimlerinin olmadığı belirlendi. Çalışmamızda geliştirdiğimiz idrar ve tükürük LC-MS/MS yöntemlerinin naltrekson düzeylerinin ölçümünün hastaların relaps riskini önlemede katkı sağlayacağı düşünüldü. Geliştirdiğimiz yöntemler ile yapılan analizler sonucunda idrar numuneleri için tespit edilen 14 madde ile tükürük numuneleri için tespit edilen 11 maddenin dahil edildiği minimalize panellerin, OKB tanı ve tedavisinde kullanımının yararlı olacağı sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: Opioid kullanım bozukluğu, Sıvı kromatografi, Kütle spektrometri, Tükürük, İdrar Bu tez Hacettepe Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinasyon Birimince desteklenmiştir. Proje No: TYL-2021-18764

Opioid ilişkili bozukluklarOpioidlerTükürük+1
İlknur Çoban
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Erken çocukluk çağı çürüğünde candida varlığının değerlendirilmesi

Çalışmamızda, Uşak ilinde yaşayan 71 ay ve daha küçük çocukların tükürük ve dental plak örneklerinde şiddetli erken çocukluk çağı çürüğü (Ş-EÇÇ) ve erken çocukluk çağı çürüğünün (EÇÇ) etiyolojik faktörleri arasında yer almaya başlayan Candida varlığının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza; 71 ay ve daha küçük, sistemik olarak sağlıklı, son 3 ay içerisinde ilaç kullanmayan, intraoral patoloji görülmeyen, dental tedavi deneyimi olmayan, intraoral aparey kullanmayan, koopere ve gönüllü 60 çocuk dahil edilmiştir. Çalışmamız 20'şer kişiden oluşan Ş-EÇÇ, EÇÇ ve kontrol gruplarındaki çocukların klinik muayenelerinin yapılması, alınan dental plak ve tükürük örneklerinin Candida varlığı ve Candida türleri açısından değerlendirilmesi ile gerçekleştirilmiştir. Ş-EÇÇ ve EÇÇ gruplarının tükürük örneklerinde Candida varlığı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bulunurken dental plak örneklerinde ise gözlemsel olarak fazla olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca Ş-EÇÇ grubu tükürük ve dental plak örneklerinde EÇÇ grubuna göre gözlemsel olarak fazla Candida tespit edilmiştir. Kontrol grubu örneklerinde ise Candida gözlemlenmemiştir. Ş-EÇÇ grubu tükürük örneklerinde Candida albicans, Candida krusei, Candida glabrata ve Candida tropicalis, dental plak örneklerinde ise Candida albicans bulunduğu görülmüştür. EÇÇ grubu tükürük ve dental plak örneklerinde Candida albicans, Candida krusei, Candida glabrata türleri tespit edilmiştir. Sonuç olarak, Ş-EÇÇ ve EÇÇ patogenezindeki potansiyel rolünden bahsedilen Candida'ların tükürük ve dental plaktaki varlığının bireysel risk değerlendirilmesi için önemli olabileceği düşünülmektedir. Ayrıca geçiş yollarının tanımlanması ve önlenmesinin EÇÇ prevalansının azaltılmasında faydalı olabileceği kanısına varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Candida, Dental plak, Diş çürüğü, Tükürük

Dental plakDiş sağlığı araştırmalarıDiş çürükleri+4
Esra Özgöçmen
Uşak University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Baş boyun kanserli hastaların tükürük örneklerinden izole edilen eksozom ve bakterilerin, sağlıklı kemik iliği mezenkimal kök hücreler üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Baş ve boyun kanserlerinin gelişiminde tümör mikroçevresinde yer alan, hücreler arası ve çevre sağlıklı dokular ile etkileşimden sorumlu olan komponentler son yıllarda dikkat çeken bir konu haline gelmiştir. Bu tez çalışmasının amacı, skuamoz hücreli baş ve boyun kanserlerinde tükürükten izole edilen eksozomların ve spesifik bakteri türünün (Streptococcus (S.) mitis) kanserleşmedeki etkisinin, sağlıklı kemik iliği mezenkimal kök hücreler (MKH) üzerinden değerlendirilmesidir. Bu tez çalışması kapsamında baş ve boyun kanseri hastalarının tükürük örneklerinden eksozom izolasyonu yapılarak, akım sitometri, ELISA ve geçirimli elektron mikroskopu ile karakterizasyon yapıldı. Aynı zamanda bu klinik örneklerden S. mitis izolasyonu da yapılarak, polimeraz zincir reaksiyonu, optokin duyarlılık testi ve katalaz testi ile karakterizasyon analizleri gerçekleştirildi. Sağlıklı kemik iliği mezenkimal kök hücreler ile ko-kültür çalışmaları yapılarak mezenkimal-epitelyal geçiş ile ilşkilendirilen sitokin/kemokin/büyüme faktörlerinin ekspresyonları sitokin array ile, CD44 ve integrin alfa 6 ekspresyonları akım sitometri ile, vimentin ekspresyonları ise immünfloresan inceleme ile değerlendirildi. Elde edilen veriler sonucunda; vimentin, integrin alfa 6 ve CD44 ekspresyonlarının tüm gruplarda görüldüğü ancak S. mitis / MKH ko-kültür grubunda diğer gruplara göre farklılık gösterdiği saptandı. Ko-kültür ortamlarındaki sitokin/kemokin/büyüme faktörleri değerlendirildiğinde bakteriyel floranın eksozomlara eklenmesinin mezenkimal-epitelyal geçişi desteklediği görüldü. Bu tez çalışması, hedeflenen amaç doğrultusunda baş ve boyun kanserli hastalardan izole edilen eksozom ve bakterilerin, ko-kültür çalışmalarıyla mezenkimal-epitelyal geçişte etkilerini değerlendiren ve klinik uygulamalar açısından önemini ortaya koyan ilk çalışmadır.

Ağız florasıBakterilerEksozomlar+7
Meriç Bilgiç Küçükgüven
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Peri-implantitisli hastalarda dişeti oluğu sıvısı ve genel salyada immünolojik ve biyokimyasal parametrelerin incelenmesi

Periodontal ve peri-implant hastalıkların patogenezinde, plak biyofilmi ve konağın aşırı inflamatuar yanıtı rol oynamaktadır. İnflamatuar yanıtta, enzimler, proteinler ve sitokinler önemli komponentlerdir. Bu çalışmanın amacı, dişeti oluğu sıvısında (DOS), peri-implant oluğu sıvısında (PİOS) ve salyada IL-10, IL-17, RANKL, OPG, S100A8 ve S100A9 düzeylerini peri-implant ve periodontal hastalık ve sağlık durumlarında incelemek, bu hastalıkların patogenezleri arasındaki farklılıkları belirleyebilmektir. Çalışma grubumuz yaş ortalaması 46.6±14 olan 60 kadın, 29 erkek toplam 89 kişiden oluşmaktadır. Çalışmaya dahil edilen 42 diş ve 47 implant, klinik ve radyolojik muayene sonuçlarına göre, 'Periodontitis' (n=22), 'Sağlıklı periodonsiyum' (n=20), 'Peri-implantitis' (n=26), 'Peri-implant sağlık' (n=21) olarak dört gruba ayrılmıştır. Tüm gruplardan, periodontal ve peri-implant klinik parametreler ölçülmüş, DOS/PİOS ve salya örnekleri elde edilmiştir. DOS/PİOS ve salya örneklerinde IL-10, IL-17, RANKL, OPG, S100A8 ve S100A9 seviyeleri uygun ELİSA kitleriyle ölçülmüştür. Çalışma sonucunda, DOS/PİOS'ta IL-10 seviyeleri, periodontitis grubunda peri-implantitis grubuna göre anlamlı ölçüde yüksek tespit edilmiştir. DOS/PİOS'ta IL-17 seviyeleri peri-implantitis grubunda tüm gruplara göre anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur. DOS/PİOS'ta RANKL seviyeleri peri-implantitis grubunda, sağlıklı periodonsiyuma göre anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur. IL-17 salya seviyeleri, periodontitiste peri-implant sağlığa göre anlamlı ölçüde yüksektir. Salya RANKL düzeyleri, peri-implant sağlıkta sağlıklı periodonsiyuma göre anlamlı ölçüde armış, S100A8, S100A9 değerleri sağlıklı periodonsiyumda, peri-implant sağlığa göre artmıştır. Bu çalışmanın sonucunda sağlıklı ve hastalıklı peri-implant dokular arasında ayırımda IL-17'nin kuvvetli bir indikatör olduğu IL-10'un ise bu sonucun ortaya çıkmasındaki etkili faktörlerden biri olduğunu göstermektedir. Ayrıca, salya RANKL, S100A8 ve S100A9'un peri-implant sağlık durumu ile sağlıklı periodonsiyumda hastalık riski ve immüno-inflamatuar yanıttaki farklılıkların belirlenmesinde önemli olabileceğini düşündürmektedir.

GingivaGingival hastalıklarGingival oluk sıvı+3
Bilgesu Mercan
Hacettepe University
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Temizleme yöntemlerinin tükürük ile kontamine yüksek translüsens zirkonyanın bağlanma dayanımına etkisi

Çalışmanın amacı tükürük ile kontamine edilmiş yüksek translüsens zirkonyalarda farklı temizleme yöntemlerinin makaslama bağlantı dayanıklılığına etkisinin incelenmesidir. 7x7x3 mm boyutlarında alüminyum oksit kumlama yapılmış 120 adet zirkonya örnek 8 gruba ayrılmıştır (n=15). Tükürük kontaminasyonu olmayan grup kontrol grubu olarak belirlenmiştir. Erken MDP grubunda kontaminasyon öncesi MDP içeren primer uygulaması yapılmış ve doğal tükürük bir katman sürülerek kontamine edilmiş, 3 dk kontaminasyon için beklenmiştir. Kontrol grubu harici tüm gruplarda tükürük uygulaması aynı prosedürle yapılmıştır. Kontamine edilen gruplar Ivoclean pastası, %5.25'lik NaOCI solüsyonu, %37'lik fosforik asit jeli, %1'lik fitik asit solüsyonu, hava-su spreyi ve tekrar kumlama işlemi ile temizlenmiştir. Tüm örneklere self-adeziv rezin siman, standart kit yardımıyla uygulanmıştır. 5000 devirlik termal siklus sonrası tüm örneklerde universal test cihazı kullanılarak makaslama bağlantı dayanıklılığı ölçülmüştür. Kırılma yüzeyleri stereomikroskop ile incelenmiştir. Her gruptan rastgele 1 örnek seçilerek SEM ve EDS analizi uygulanmıştır. Sonuçların istatistiksel değerlendirilmesi Kruskal-wallis ve Bonferroni analizleriyle yapılmıştır. Hava-su spreyi, fitik asit ve fosforik asit grupları kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bağlantı değerleri gösterirken (p<0.05) Ivoclean, erken MDP, NaOCI ve Al2O3 gruplarıyla kontrol grubu arasında ise istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. EDS değerlendirmesine göre fosforik asit grubunda fosfor elementi, fitik asit ve hava-su spreyi gruplarında ise karbon elementi kontrol grubuna kıyasla daha yüksek konsantrasyonlarında tespit edilmiştir. Bu çalışma ile tükürük kontaminasyonu öncesi MDP içeren primer uygulaması, Ivoclean pastası, %5.25'lik NaOCI ve tekrar kumlama yöntemleri tükürük kontaminasyonun temizlenmesi ve yüksek bağlantı değerlerinin elde edilmesinde başarılı görülmüştür.

Dental bondingDental materyallerDental stres analizi+3
Amine Kübra Cengiz
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Olay yeri incelemelerinde bulunan sakızdan alkol analizi ve değerlendirilmesi

Adli olaya karışan bir kişinin olay sırasında alkollü olup olmadığının tespiti adli tıp uygulamalarında sıklıkla karşılaşılan ve güncelliğini en çok koruyan konuların başında gelmektedir. Bir kişinin alkollü olup olmadığının tespitinde kan, tükürük, idrar ve saç gibi materyaller halihazırda kullanılmaktadır. Bu tez çalışmasında alkollü bir kişinin çiğnediği sakızdan alkol tespiti ile geçmişe yönelik kan ve tükürük alkol miktarının tahmin edilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 21 erişkin ve sağlıklı gönüllü, alkol miktarı 1 g/kg olacak şekilde alkollü içeceği 15 dakika içerisinde tüketmiş ve belirli zaman aralıklarında kan, tükürük, idrar ve çiğnedikleri sakızlar analiz için alınmıştır. Örnekler alınır alınmaz analiz için hazırlanmış, aynı gün analiz edilmeye çalışılmış, aynı gün analiz edilemeyen örnekler +4 °C'de en fazla 1 gün saklanmış ve sonrasında analiz edilmiştir. Alkol tespiti için Headspace-Gaz Kromatografisi cihazı kullanılmıştır. Yapılan analiz sonucunda 1.,2, 4., 6., ve 8. saatlerde sakızdan alkol tespiti yapılabildiği, 2. saat hariç olmak üzere tüm bu saatlerde sakızdaki alkol miktarları ile aynı saatlerdeki kan ve tükürük alkol miktarlarının korele olduğu bu korelasyon kullanılarak sakızdaki alkol miktarından kan ve tükürükteki alkol miktarının tespit edilebileceği gösterilmiştir. Alanında ilk olan bu çalışma ile olay yerinde bulunan ya da olay yerinde mevcut olan kişilerden elde edilen sakızın da alkol analizinde alternatif bir numune olarak kullanılabileceği, sakızdan geçmişe dönük kan ve tükürük alkol seviyelerinin tahmin edilebileceği sonucuna ulaşılmıştır.

Adli tıpAlkol içmeAlkoller+5
Emirhan Demiray
Hacettepe University
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Astımlı çocuklarda ağız sağlığı ve ilaç kullanımının tükürük özelliklerine etkisi

Astım özellikle çocuklarda sık görülen kronik rahatsızlıklardan biridir. Kullanılan ilaçlar ve ağız solunumu ağız sağlığını etkilemektedir. Bu durumun sağlıklı ve astımlı çocukların ağız sağlığı ve tükürük biyofiziksel parametrelerinde bir farklılık oluşturup oluşturmadığının incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada sağlıklı ve astımlı 5-13 yaş arası 72 çocuğun ağız sağlığı taraması yapılıp tükürük örnekleri alınmıştır. Alınan tükürük örnekleri üzerinde pH ve element analizi yapılmıştır. Yapılan tüm istatistiksel analizler için p<0,05 değeri anlamlılık düzeyi olarak kabul edildi. Sağlıklı ve astımlı çocukların ağız sağlığı parametrelerinden DMFT, dmft, DMFS, dmfs, molar kapanış, open bite, over jet, ağız solunumu, yüksek damak, çapraz kapanış, dişlerde renkleşme ve erezyon indeksi değerleri karşılaştırılmıştır. Bu değerler arasında yüksek damak değeri astımlı çocuklarda sağlıklı çocuklara göre anlamlı derecede yüksek olduğu sonucuna ulaşıldı(p<0,05). Astımlı çocuklar kendi aralarında ilaç kullanım sürelerine göre 4-5 ay ve 6-12 ay şeklinde gruplandırılarak analiz edildiğinde ise çapraz kapanış değerinin ilaç kullanım süresi ile artığı ve bu değerin anlamlı olarak yüksek olduğu sonucuna varıldı(p<0,05). Sağlıklı ve astımlı çocuklardan alınan tükürük örneklerinde pH değeri Radiometer ABL800 Basic cihazıyla, element analizi ise ICP-OES cihazı kullanılarak gerçekleştirildi. Sağlıklı ve astımlı çocuklarda pH, As, B, Cr, Cu, Fe, Mg, Mn, Ni, Se, Si, Zn, Ca ve P değerleri karşılaştırıldı. Yapılan analiz sonucunda B(p<0,01), Cr(p<0,05), Fe(p<0,01) ve Zn(p<0,05) değerleri astımlı çocuklarda anlamlı derecede düşükken, Cu(p<0,01) ve Si(p<0,01) değerleri astımlı çocuklarda daha yüksek değerde olduğu tespit edildi. Bu araştırma, kullanılan ilacın ağız sağlığı ve tükürük biyofiziksel özellikleri üzerinde belirgin etkileri olduğunu ortaya koymuştur. Özellikle astım hastalarının düzenli ağız sağlığı kontrollerinin, ilaç kullanımına bağlı olası sorunların önlenmesinde kritik öneme sahip olduğu belirlenmiştir. Tükürük parametrelerindeki değişikliklerin izlenmesi, erken müdahale ve koruyucu yaklaşımlar için bir fırsat sunmaktadır. Bu bulgular, ilaç kullanımının ağız sağlığı üzerindeki etkilerinin göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgulamaktadır. Farklı yaş grupları ve uzun süreli ilaç kullanımı üzerine yapılacak daha geniş kapsamlı çalışmalar, elde edilen sonuçların genelleştirilmesine ve klinik pratiğin iyileştirilmesine katkı sağlayacaktır.

AstımAğız sağlığıElementler+3
Dilek Dursun
İstanbul University-Cerrahpaşa · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Kronik böbrek hastalığı olan çocuklarda ağız diş sağlığı durumunun değerlendirilmesi

Kronik böbrek hastalığı; çeşitli etiyolojik faktörlere bağlı olarak nefronların ilerleyici ve geri dönüşümsüz hasarı sonucu gelişen, glomerüler filtrasyon hızında azalma ile karakterize böbrek fonksiyonlarındaki kronik bozukluk durumudur. Kronik böbrek hastalığı ya da bu hastalıkta uygulanan tedaviler bireyin ağız ve diş sağlığını olumsuz etkileyebilir. Hastalığın şiddetine, evresine ve süresine bağlı olarak ağız ve diş sağlığı üzerindeki etkileri farklılık göstermektedir. Bu araştırmanın amacı; kronik böbrek hastalığı olan ve olmayan çocukların ağız bakımı ve beslenme alışkanlıklarını, ağız sağlığı durumlarını, ağız kokusu varlığını, tükürük parametrelerini ve kronik böbrek hastalığı olan çocuklarda ağız sağlığı ile ilgili bazı serum parametrelerini değerlendirmektir. Araştırma, Hacettepe Üniversitesi Girişimsel Olmayan Araştırmalar Etik Kurulu tarafından onaylanmıştır. Araştırmaya Hacettepe Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Nefrolojisi Bilim Dalı'nda takip edilen kronik böbrek hastalığı olan çocuklar ve Hacettepe Üniversitesi, Diş Hekimliği Fakültesi'ne çeşitli şikayetler ile başvuran sağlıklı çocuklar dahil edilmiştir. Velilerden yazılı onam alındıktan sonra, çocukların ve velilerinin bazı sosyo-demografik özellikleri ve ağız bakımı ve beslenme alışkanlıkları uygulanan anket aracılığı ile öğrenilmiştir. Diş çürüğü ile ilişkili kayıtlar dmft/dmfs, DMFT/DMFS ve ICDAS II indeksleri; diş eti sağlığı ile ilişkili kayıtlar plak indeksi (Pİ), gingival indeks (Gİ), OHİ-debris ve OHİ-calculus kullanılarak oluşturulmuştur. Ağız kokusu ise sülfür monitorizasyonu yöntemi ile değerlendirilmiştir. Buna ek olarak tükürük ile ilişkili parametrelerden uyarılmamış tükürük akış hızı (ml/dk), pH'ı ve tamponlama kapasitesi değerlendirilmiştir. Ayrıca kronik böbrek hastalığı olan çocuklarda; primer hastalık grubu, renal replasman tedavisi türü, kullanılan ilaç grupları ve serum hemoglobin düzeyi değerlendirilmiştir. Araştırmaya katılan çocuklar 4-20 yaş aralığındadır. Kronik böbrek hastalığı olan 63 çocuğun (35 erkek, 28 kız) ortalama yaşı 13,76±3,97 iken kronik böbrek hastalığı olmayan 72 çocuğun (31 erkek, 41 kız) ortalama yaşı 12,14±2,98'dir. Kronik böbrek hastalığı olan çocukların ortalama dmft, dmfs, DMFT, DMFS indeksleri sırasıyla 1,41±2,43; 3,94±8,17; 1,07±1,93 ve 1,77±3,78'dir. Kronik böbrek hastalığı olmayan çocukların ortalama dmft, dmfs, DMFT, DMFS indeksleri ise sırasıyla 4,16±2,42; 10,03±7,21; 2,23±3,19 ve 4,64±9,13'dür. Buna göre; dmft/dmfs ve DMFT/DMFS indeksi ortalamaları, sağlıklı çocuklarla karşılaştırıldığında kronik böbrek hastalığı olan çocuklarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşüktür (p<0,05). Kronik böbrek hastalığı olan çocuklarda en yüksek yüzdede (%30,2) ICDAS-2 skoru, kronik böbrek hastalığı viii olmayan çocuklarda en yüksek yüzdede (%40,3) ICDAS-5 skoru bulunmuştur. Kronik böbrek hastalığı olan ve olmayan çocuklar arasında ICDAS indeksi skorları dağılımı açından istatistiksel olarak anlamlı fark vardır (p<0,05). Kronik böbrek hastalığı olan çocukların ortalama OHİ-debris ve OHİ-calculus değerleri sırasıyla 1,74±1,10 ve 0,41±0,52; kronik böbrek hastalığı olmayan çocukların ise bu değerleri sırasıyla 1,04±0,62 ve 0,09±0,21'dir. Kronik böbrek hastalığı olan çocukların ortalama plak ve gingival indeksleri sırasıyla 1,46±0,64 ve 0,65±0,50 iken; kronik böbrek hastalığı olmayan çocukların ise sırasıyla 1,13±0,50 ve 0,78±0,39'dur. Buna göre OHİ-debris, OHİ-calculus ve plak indeksi ortalamaları kronik böbrek hastalığı olan çocuklarda istatistiksek olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur(p<0,05). Kronik böbrek hastalığı olan çocukların %36,4'ünde; kronik böbrek hastalığı olmayan çocukların %47,6'sında halitozis görülmüştür. Uyarılmamış tükürüğün akış hızı (ml/dk), pH'ı ve tamponlama kapasitesi ortalamaları kronik böbrek hastalığı olan çocuklarda sırasıyla 0,43±0,22; 7,89±0,46 ve 5,94±1,11 olup kronik böbrek hastalığı olmayan çocuklarda bu değerler sırasıyla 0,45±0,23; 7,52±0,30 ve 4,77±0,67'dir. Buna göre uyarılmamış tükürük pH'ı ve tamponlama kapasitesi ortalamaları kronik böbrek hastalığı olan çocuklarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur(p<0,05). Sonuç olarak kronik böbrek hastalığı ile ilişkili birçok metabolik ve fizyolojik değişiklik, uygulanan tedaviler, kullanılan ilaçlar; dişlerin gelişimini ve mineralizasyonunu, tükürük yapısını ve kompozisyonunu ve bunlara bağlı olarak dişlerdeki çürük varlığını, diş eti sağlığını ve ağız kokusu durumunu etkilemektedir. Çocuk diş hekimleri, çocuklarda kronik böbrek hastalığında görülebilecek ağız sağlığı problemlerinin farkında olmalıdır. Kronik böbrek hastalığı olan çocuklara ve ailelerine ağız diş sağlığının, ağız bakım alışkanlıklarının ve düzenli diş hekimi kontrollerinin önemi vurgulanmalıdır.

Ağız hastalıklarıAğız kokusuAğız sağlığı+5
Özge Bektaş
Hacettepe University
2019
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Daimi dişlerde fissür örtücü uygulaması sırasında meydana gelen tükürük kontaminasyonunun mikrosızıntı değerleri üzerine etkisinin incelenmesi

Bu çalışmada, fissür örtücü uygulaması sırasında meydana gelen tükürük kontaminasyonu ardından yapılan farklı yüzey hazırlama işlemlerinin fissür örtücünün mikrosızıntı direnci üzerine olan etkisinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Çürüksüz 156 adet insan üçüncü azı dişinin kullanıldığı çalışma iki ana grup altında toplam 16 alt grupta (2X4X2) gerçekleştirilmiştir. A Grubu'nda 3M Clinpro™ Sealant (3M, St. Paul, Minnesota, ABD), B Grubu'nda ise Ultraseal XT™ Hydro® (Ultradent, South Jordan, Utah, ABD) kullanılmıştır. Dört farklı yüzey hazırlama yöntemi (lazer ile pürüzlendirme, asit ile pürüzlendirme, total pürüzlendirmeli adeziv sistem ve kendinden pürüzlendirmeli adeziv sistem) alt grupları oluşturmuştur. Her alt grupta, hazırlananan mine yüzeyleri fissür örtücü uygulaması öncesi yapay tükürük solüsyonu ile kontamine edilmiştir. Bu aşamadan sonra, örneklerin yarısında (örneğin alt grup A1) mine yüzeyleri yıkanıp kurutulmuş ve ilgili fissür örtücü uygulanmış iken diğer yarısında (örneğin alt grup A2) ilgili yüzey hazırlama işlemi tekrar edildikten sonra fissür örtücü uygulanmış ve işlem tamamlanmıştır. Örnekler termal siklus işlemi sonrası bazik fuksin solüsyonunda bekletilmiş, kesitleri alınmış, stereomikroskop ile fotoğraflanmış ve boya penetrasyonu ölçülmüştür. Çalışma gruplarında gözlenen mikrosızıntı değerleri sırasıyla A1=A2=A7>A3=A8>A4=A5=A6 ve B1=B2=B7=B8>B3>B4=B5=B6 şeklindedir (p<0,05). A Grubu'nun mikrosızıntı değerleri B Grubu'nunkilere göre istatistiksel olarak daha azdır (p<0,05). En az mikrosızıntı total pürüzlendirmeli adeziv sistem uygulanan A5 ve A6 ile B5 ve B6 alt gruplarında gözlenirken; en fazla mikrosızıntı B7 ve B8 alt gruplarında gözlenmiştir. Her iki grupta da tükürük kontaminasyonundan sonra lazer ile tekrar pürüzlendirmenin mikrosızıntı direnci üzerinde olumlu bir etkisi yoktur.

Dental sızmaDişlerTükürük+1
Hayrunnisa Şimşek
Hacettepe University
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Periodontitisli bireylerin tükürük ve serum örneklerinde 8-hidroksideoksiguanozin (8-OHDG) ve forkhead BOX-O1 (FOXO1) seviyelerinin değerlendirilmesi

Periodontitisli Bireylerin Tükürük ve Serum Örneklerinde 8-Hidroksideoksiguanozin (8-OHDG) ve Forkhead BOX-O1 (FOXO1) Seviyelerinin Değerlendirilmesi Periodontitis; diş destek dokularının yıkımı ve konak enflamatuar immün cevabın bozulmasıyla karakterize kronik bir hastalıktır.Periodontal doku yıkım mekanizmasında esas olarak, proteolitik enzimler ve inhibitörleri ile reaktif oksijen türleri (ROT) ve antioksidan (AO) sistem arasındaki homeostatik dengenin bozulması yer alır.ROT ekstraselüler matriks bileşenlerinin depolimerizasyonunda, lipit peroksidasyonunda, antiproteazlar gibi enzimlerin oksidasyonunda, proenflamatuar sitokinlerin indüksiyonu ve DNA hasarında aktiftir.Aşırı ROT aktivitesiyle birlikte antioksidan eksikliğinin doğrudan veya dolaylı bir sonucu olarak redoks duyarlı transkripsiyon faktörlerinin aktivasyonu gerçekleşir ve inflamatuar süreç başlar. Periodontal doku hasarı meydana gelir.8-hidroksideoksiguanozin (8-OHdG) DNA tamiri ile vücut sıvılarına salınan oksidize bir nükleozittir. Yapılan çalışmalar vücut sıvılarındaki 8-OHdG'nin bir oksidatif stres belirteci olarak görev yaptığını ve kronik enflamatuar hastalıkları da içeren bozukluklarda oksidatif hasarı değerlendirmede kullanıldığını göstermiştir. FoxO'lar, Forkhead süper ailesinin O (diğer) sınıfının üyeleridir. Bu sınıfın dört üyesi şu anda bilinmektedir, FoxO1, FoxO3, FoxO4 ve FoxO6.Aktif FOX-O, ROT'u bozan enzimlerin indüksiyonu yoluyla oksidatif stresten korunmada rol oynar FoxO ayrıca, O2'nin H2O2'ye dönüşümünü katalize eden manganez süperoksit dismutazın (MnSOD) transkripsiyonu yoluyla oksidatif stresi antagonize eder.Ayrıca FoxO1, antioksidan enzimleri yükselterek oksidatif strese direnir. Bir transkripsiyon faktörü olan FOX-O1 proteini; hücrenin hayatta kalması ve farklılaşması, reaktif oksijen türlerinin (ROT) azaltılması ve apoptoz dahil olmak üzere bir dizi hücresel süreçte anahtar düzenleyici olarak görev alır. FoxO1'in antioksidan savunmayı geliştirmedeki rolü, FoxO1'i periodontitis tedavisinin aday hedefi olarak gösterir.Diğer taraftan kardiyovasküler hastalık,beyin ve iskelet kas hastalıkları gibi bazı sistemik hastalıklarla ilişkisi ortaya konmuştur.Ancak yine inflamatuar bir hastalık olan periodontitis ile ilişkisi hakkında yeterli veri mevcut değildir.Çalışmamızın amacı; periodontitisli bireyler ve periodontal olarak sağlıklı bireylerin serum ve tükürük örneklerinde FOX-O1 ve 8-OHdG seviyelerinin saptanması ve aynı zamanda bu belirteçlerin birbirleri ile ve periodontal klinik parametreler ile ilişkisinin değerlendirilmesidir.Bu amaçla çalışmaya generalize evre III derece C periodontitis tanısı konmuş 19 , generalize evre III derece B periodontitis tanısı konmuş 20 ve periodontal ve sistemik olarak sağlıklı 20 hasta dahil edilmiştir.59 bireyden elde edilmiş olan serum ve tükürük örneklerinde FoxO-1 ve 8-OHdG seviyeleri ELISA yöntemi kullanılarak değerlendirilmiştir.Tüm klinik periodontal parametreler (PI, CD, SKİ, KAK), her iki periodontitis grubunda K grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunmuştur (p<0.05).8-OHdG tükürük seviyeleri her 2 periodontitis grubunda kontrol grubuna göre anlamlı yüksek bulunmuştur.FOXO1 tükürük seviyeleri ise her 2 periodontitis grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düşük seviyede bulunmuştur.Tüm klinik periodontal parametreler tükürük 8-OHdG seviyesi ile orta dereceli pozitif korelasyon göstermektedir (sırasıyla CD için r= 0.570, SKİ için r= 0.573, PI için r= 0.470, KAK için r= 0.600). Tükürük FOXO1 seviyesi sadece SKİ ile düşük dereceli negatif korelasyona sahipken (r= -0.336) diğer klinik parametreler ile korelasyon göstermemektedir. Tükürük FOXO1 seviyesi; 8-OHdG tükürük seviyesi ile düşük dereceli negatif korelasyona sahiptir. (r= -0.395)Bu günkü literatür bilgilerimizle periodontal hastalığın, inflamatuar karakteri gereği artmış oksidatif stres ve azalmış antioksidan seviyenin artmış inflamasyon, endotelyal ve mitokondriyal disfonksiyon ve apopitozis gibi çeşitli destruktif mekanizmaları aktive ettiği bilinmektedir. Bu nedenle DNA hasarını ve oksidatif stresi gösteren önemli bir parametre olan 8-Ohdg seviyelerinin hastalık gruplarında artmış olması beklenen bir sonuç olup literatür verileri ile uyumludur.Doku homeostazında önemli fonksiyonları olan FoxO-1'in özellikle oksidatif strese karşı koruyucu etkisi olduğu gösterilmiştir ancak periodontal inflamasyonda doku homeostazının oksidanlar lehine bozulmuş olması azalmış FoxO-1 seviyesi ile uyumludur.FOX-O1'in antioksidan savunmayı desteklemedeki rolü, FOX-O1'in periodontitis tedavisinin aday bir hedefi olduğunu düşündürebilir. İleride yapılacak çalışmalarla FOXO1'in periodontitis tedavisindeki yeri açıklanmaya çalışılmalıdır. Anahtar sözcükler: Periodontitis, 8-Hidroksideoksiguanozin (8-OHdG), Forkhead Box-O1 (FOXO1), Oksidatif Stres

8-hidroksi deoksiguanozinOksidatif stresPeriodontal hastalıklar+2
Elif Selin Gürbüz
Ankara University · Institute of Health Sciences
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Yer tutucu kullanan hastalarda elektrikli diş fırçası kullanımının periodontal durum ve mikrobiyal flora üzerine etkileri

Amaç: Bu çalışmada, erken süt dişi kaybına bağlı olarak yer tutucu uygulanan 6-12 yaş arası çocuk hastalarda elektrikli diş fırçası kullanımının periodontal parametreler ve tükürükteki mikrobiyal flora üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Karma dişlenme dönemindeki 6-12 yaş arası toplam 68 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar, sabit ve hareketli yer tutucu uygulanan gruplar olmak üzere iki eşit gruba ayrılmıştır. Bu gruplar da kendi içlerinde manuel veya elektrikli diş fırçası kullanan alt gruplara ayrılmıştır. Çalışmaya dahil edilen tüm hastalarda başlangıç (T0), 1. ay (T1) ve 3. ay (T2) takip periyotlarında periodontal ölçümler yapılmış ve tükürük örnekleri alınmıştır. Klinik periodontal değerlendirmelerde plak indeksi, gingival indeks, periodontal cep derinliği ve sondalamada kanama indeksi ölçümleri kullanılmıştır. Mikrobiyolojik değerlendirmede tükürük Streptococcus Mutans ve Lactobacillus sayısında meydana gelen değişiklikler incelenmiştir. Bulgular: Sabit ve hareketli yer tutucu uygulanan hasta gruplarında elektrikli diş fırçası kullanımı sonrasında, T0-T1-T2 takip periyotlarındaki periodontal parametreler ve tükürük mikrobiyal değişiklikleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir. Hareketli yer tutucu uygulanan hasta grubunda manuel diş fırçası kullanımı sonrasında T0-T1 ve T0-T2 takip periyotlarındaki gingival indeks ortalama değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlenmiştir. Sonuç: Bu çalışmanın sınırlamaları dahilinde elde edilen sonuçlara göre; 3 aylık takip periyodu sonunda sabit ve hareketli yer tutucu uygulanan hastalarda elektrikli diş fırçası kullanımının periodontal parametreler ve tükürükteki mikrobiyal flora üzerinde anlamlı bir etkisinin bulunmadığı görülmüştür. Bununla birlikte, sabit ve hareketli yer tutucu uygulanan hastalarda farklı tip elektrikli diş fırçalarının kullanımının periodontal parametreler ve tükürükteki mikrobiyal flora üzerine etkilerini değerlendiren uzun dönem takipli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: elektrikli diş fırçası, mikrobiyal flora, periodontal sağlık, yer tutucular.

Ağız florasıDental aygıtlarDiş fırçalama+7
Fatmagül Öztoprak
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sezaryen uygulanan gebelerde preoperatif klasik müzik dinletisinin tükürük kortizol düzeyi ve anksiyete üzerine etkisi

Amaç: Müzik, rejyonal anestezi uygulanmış hastalarda anksiyeteyi azaltmak için non-farmakolojik bir yöntem olarak çeşitli çalışmalarda kullanılmıştır. Literatürde müziğin anksiyete üzerindeki etkisini inceleyen çalışmalar genellikle sadece anksiyete anketleri kullanılarak yapılmıştır. Bu nedenle, bu çalışmada rejyonal anestezi altında sezaryen ameliyatı olan hastalarda müziğin perioperatif anksiyeteye etkisini; nesnel bir belirteç olan tükürük kortizol düzeylerine de bakarak değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza spinal anestezi altında sezaryen cerrahisi uygulanan, yaş aralığı 20-42 (ortalama 30±6) yıl olan 60 tane kadın hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen gebeler ameliyat günü sabah serviste ziyaret edilerek hastaların yaşı, boyu, kilosu, vücut kitle indeksi, gebelik haftası, eğitim durumu, ek hastalıkları, kullandıkları ilaçlar, sigara kullanımı, önceki anestezi deneyimleri kaydedildi. Gebelerden STAI-S ve BAI ölçeğini doldurmaları istendi (STAI-S 1, BAI 1 ). Hastaların anksiyete düzeylerini değerlendirebilmek için kortizol seviyesini ölçmek amacıyla tükürük örneği alındı (kortizol 1). Hastalar ameliyathaneye geldiğinde kapalı zarf yöntemi ile iki gruba ayrıldı. Grup M' ye bekleme odasında 30 dakika (dk) boyunca kulaklık ile 432 Hz klasik müzik dinletildi. Grup K'ye herhangi bir müdahalede bulunulmadı. Her iki grubun 15'er dk arayla kan basıncı, kalp hızı, SpO2 kaydedildi. 30 dk sonunda her iki gruptaki hastalardan tekrar STAI-S ve BAI ölçeğini doldurmaları istendi (STAI-S 2 ve BAI 2) ve tükürük örneği alındı ( kortizol 2). Operasyon odasında grup M' deki hastalar müzik dinlemeye devam etti. Her iki grubun 15'er dk arayla kan basıncı, kalp hızı, SpO2 kaydedildi. Postoperatif derlenme odasında çıkarılan hastalar burada 30 dk bekletildi bu sürede kan basıncı, kalp hızı, sP02 değerleri kaydedildi; bu sürenin sonunda hastalardan tekrar anksiyete ölçeklerini doldurmaları istendi (STAI-S 3, BAI 3) ve tükürük örneği alındı (kortizol 3). Bulgular: Çalışmamızda demografik veriler, gebelik haftası, sigara kullanımı, eğitim durumu, kronik hastalık, intraoperatif komplikasyon, birinci dakika ve beşinci dakikada değerlendirilen bebek APGAR skorları gruplar arasında benzerdi. STAI-S 1 ve BAI 1 skorları gruplar arasında istatistiksel olarak benzerdi (p>0,005). STAI-S 2, STAI-S 3 skorları arasında gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttu (p<0,001). BAI 2 ve BAI 3 skorlarında da istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttu (p=<0,001 ve p=,006). Gruplar arası kortizol 1 düzeyleri istatistiksel olarak benzerdi (p= 0,509). Kortizol 2 düzeyleri arasında gruplar arası anlamlı fark mevcuttu (p= 0,033). Gruplar arası postoperatif kortizol düzeyleri arasında istatistiksel olarak fark yoktu (p= 0,736). Gruplar arası kan basıncı ve kalp hızı değerleri preoperatif bekleme odasında grup M'de düşmüş olup bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür (p=0,001) STAI-S 1-2-3 ile BAI 1-2-3 arasında istatiksel olarak pozitif yönde korelasyon olduğu görüldü. Sonuç: Çalışmamızda müzik dinletilen grupta anksiyete skorlarının ve tükürük kortizol düzeylerinin daha düşük olduğu saptadık. Tükürük kortizol düzeylerinin de azalmış olması müziğin anksiyete üzerindeki olumlu etkisini nesnel bir belirteç olarak desteklemektir. Müzik; uygulaması basit, ucuz, non invaziv ve yan etkisi olmayan bir yöntemdir. Müziğin anksiyeteye olan etkisini araştırmaya yönelik farklı hasta popülasyonlarında, daha fazla hasta ile daha geniş kapsamlı klinik çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Sezaryen, Müzik, Tükürük Kortizolü, Anksiyete

AnksiyeteGebelikHidrokortizon+5
Şeyda Altıner
Aydın Adnan Menderes University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Diyaliz sürecinde tükürük üre, ürik asit, kreatinin düzeyleri ve stres eksenleri

Amaç: SDBY tanısı alan hastaların vücutlarında üre, ürik asit, kreatinin gibi toksik maddeler birikmektedir. Hastalar bu fazlalıktan kurtulabilmek için hemodiyaliz tedavisi almalıdır. Hem diyaliz tedavisinin stresle ilişkisi, hem de biriken metabolitlerin OSS ve HPA aksını nasıl etkilediği bilinmemektedir. Ayrıca kanda biriken metabolitlerin tükürükteki seyri hakkında daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Mevcut tez çalışmasının amacı, serum ve tükürük üre, ürik asit, kreatinin, kortizol ve KHD düzeylerinin hemodiyaliz boyunca zamansal değişimini ve parametrelerin birbiriyle ilişkisini ortaya çıkarmaktır. Materyal ve metot: Çalışmaya hemodiyaliz tedavisi alan 30 hasta dahil edildi ve tedaviden hemen önce, tedavinin ortasında ve tedavi bittikten hemen sonra hastalardan kan, tükürük örneği alındı ve KHD ölçümü yapabilmek için EKG çekildi. Kan örneklerinden üre (BUN), ürik asit ve kreatinin, tükürük örneklerinden ise üre, ürik asit, kreatinin ve kortizol ölçümü yapıldı. Bulgular: Serum- tükürük üre, ürik asit ve kreatinin değerleri kendi içerisinde her 3 zaman diliminde de anlamlı olarak farklı bulundu (p<0.001) ve iki sıvının birbiriyle korelasyonu orta derecede güçlüydü (r>0.37). Kortizol değerleri anlamlı olarak farklı bulunmuşken (p<0.001) hem zaman bağımlı hem de frekans bağımlı KHD parametreleri arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0.05). Serum ve tükürük değerleri kortizol ile ilişkili bulunmuştur ancak hiçbir parametrenin KHD ile bir ilişkisi ortaya çıkmamıştır. Sonuç: Hemodiyaliz sırasında üre, ürik asit ve kreatinin düzeyleri serum ve tükürükte korelasyon halindedir ve bu değerlerin azalmasıyla beraber kortizolün de azalması, metabolitlerin HPA ekseniyle ilişkili olabileceğini ancak KHD parametrelerinde anlamlı bir farklılığın olmamasından dolayı OSS ile ilişkisinin olmadığını göstermektedir. Ayrıca diyalizin HPA ekseniyle ayrı, OSS ile ayrı bir ilişkisinin olduğunu ortaya çıkarmıştır.

HemodiyalizKalp hızıKortizol+5
İshak Baydar
İnönü University · Institute of Health Sciences
2025
10
Master'sOpen AccessTR

Serebral Palsi'li çocuklarda kinezyolojik bantlama ile oral motor terapinin salya kontrolü üzerine etkinliğinin karşılaştırılması

Bu çalışma, SP'li çocuklarda salya akması probleminin tedavisinde kullanılan oral motor terapi ve kinezyolojik bantlama tedavisinin etkinliğinin karşılaştırılması amacıyla yapıldı. Çalışmamızda 2-18 yaş aralığında, özel eğitim merkezinde eğitim alan, Serebral Palsi tanısı konmuş ve orta veya ciddi derecede salya şikayeti olan 50 olgu randomize olarak Kinezyolojik Bantlama ve Oral Motor Terapi gruplarına 25'er kişi olarak alındı. Bantlama uygulaması ve oral motor terapi egzersizleri ailelere öğretildi. Uygulamalar 8 hafta boyunca haftanın 5 günü aileler, 2 günü araştırmacı tarafından yapıldı. Değerlendirmeler tedaviden önce ve 8 haftalık uygulamadan (tedaviden sonra) sonra olmak üzere iki kez yapıldı. Kaba motor fonksiyon (KMF), salya miktarı, salya şiddeti, salya sıklığı, baş kontrolü ve fonksiyonel bağımsızlık (WeeFIM) değerlendirildi. Oral Motor Terapi ve Kinezyolojik Bantlama gruplarının tedavi öncesi-sonrası Kaba Motor Fonksiyon Sınıflama Sistemi, baş kontolü ve fonksiyonel bağımsızlık değerlerinin grup içi karşılaştırılmalarında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olmadığı görüldü (p=1,000 ve 1,000). Gruplar arası karşılaştırmalarında her iki grubun benzer olduğu saptandı. Tedavi öncesi-sonrası salya miktarını değerlendiren Salya Akıntısı Genel Yüzde Değeri (SAGYD) grup içi karşılaştırılmalarında her iki grupta da istatistiksel olarak anlamlı bir azalma olduğu görüldü ( p < 0,01 ). Gruplar arası karşılaştırmalarında her iki grubun benzer olduğu saptandı. Salya şiddetini değerlendiren Salya Akıntı Şiddeti tedavi sonrasında tedavi öncesine göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak azaldı ( p < 0,01 ). Gruplar arası karşılaştırmada tedavi öncesinde ve sonrasında anlamlı bir farklılık görülmedi. Tedavi öncesi-sonrası salyanın sıklığını değerlendiren Öğretmen Gözlem Ölçeği Değeri karşılaştırılmalarında her iki grupta da istatistiksel olarak anlamlı bir azalma olduğu görüldü ( p < 0,01 ); ancak gruplar arası karşılaştırmalarında her iki değerlendirmede de istatistiksel bir fark tespit edilmedi. Tedavi öncesi-sonrası salya şiddetini değerlendiren Görsel Analog Ölçeği değeri grup içi karşılaştırılmalarında her iki grupta da istatistiksel olarak anlamlı bir azalma olduğu belirlendi ( p < 0,01 ). Gruplar arası karşılaştırmalarında her iki grubun benzer olduğu saptandı. Sonuç olarak tüm bulgular değerlendirildiğinde biz de çalışmamızda oral motor terapinin ve kinezyolojik bantlamanın SP'li çocukların salya kontrolü üzerinde eşit derecede etkili olduğunu söyleyebiliriz.

Fizik tedaviFizik tedavi yöntemleriKinezyoloji- uygulamalı+3
Sezen Uyanık
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Lactobacıllus Reuteri' nin oral kolonizasyonunun hayvan modeli üzerinde incelenmesi

Probiyotik ürünlerin kullanımının son yıllarda hızla arttığı bilinmektedir. Probiyotik bakteriler, sahip olduğu özellikler nedeniyle ortamda bulunan patojen bakterilerle yer değiştirerek konağa zarar vermeyen ve yarar sağlayan bir ortam yaratmaktadırlar. Bu nedenle çok hızlı gelişim gösteren ve ileri yıllar için umut vaat eden bu ürünlerin ağız florası ve diş plağı üzerine etkileri son yıllarda araştırma konusu olmuştur. Çalışmamızda, L. reuteri' nin doğumdan itibaren oral mikrobiyolojik çerçeve içerisine dahil olabilme yeteneğinin in vivo koşullarda sıçanlar üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamız için Yeditepe Üniversitesi Deney Hayvanları Etik Kurulu' ndan onay alınmıştır. Tükürüklerinde S. mutans ve L. reuteri bulunmayan 1 aylık 24 adet Spraque Dawley sıçan rastgele üç gruba ayrılmıştır. İlk grup Kontrol grubu olarak belirlenmiştir. 2. ayda S. mutans ile infekte edildikten sonra 3. ,4. ve 5. aylarda tükürük mikrobiyolojik analizleri yapılarak S. mutans sayıları belirlenmiştir. İkinci grup Probiyotik I grubu olarak belirlenmiştir. 2. ayda S. mutans ile 3. ayda L. reuteri ile infekte edilmiştir. 3. ,4. ve 5. aylarda tükürük mikrobiyolojik analizleri yapılarak S. mutans ve L. reuteri sayıları belirlenmiştir. Probiyotik II grubu olarak belirlenen üçüncü grup ise 2. ayda L. reuteri ile 3. ayda S. mutans ile infekte edilmiştir. 3. ,4. ve 5. aylarda tükürük mikrobiyolojik analizleri yapılarak S. mutans ve L. reuteri sayıları belirlenmiştir. S. mutans sayıları, Kontrol grubu ve Probiyotik I grubunda 3. ve 4. ayda giderek artmış, 5. ayda azalmıştır. Probiyotik II grubunda 4. ayda artmış, 5. ayda azalmıştır. L. reuteri sayıları, Probiyotik I grubunda 4. ve 5. ayda giderek artmıştır. Probiyotik II grubunda da 3. ,4. ve 5. aylarda her ay artmıştır. Probiyotik I grubunda L. reuteri seviyeleri artarken, S. mutans seviyeleri Kontrol grubuna paralel olarak azalmıştır. Probiyotik II grubunda ise L. reuteri seviyeleri artarken, S. mutans değerleri Kontrol grubuna göre daha yüksek seviyede başlayıp tekrar azalmıştır. Bu nedenle, L. reuteri' nin `ilk kolonizasyon suşu? olarak tükürükte daha iyi bir kolonizasyon gösterdiği düşünülebilir. Sonuç olarak probiyotik suş L. reuteri ile daha fazla sayıda kolonizasyon çalışması yapılması uygundur.

LactobacillusLactobacillus reuteriProbiyotikler+3
Hilal Özbey
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Ortodonti hastalarında üç farklı gargaranın 4 günlük supragingival dental plak üzerine etkilerinin karşılaştırılması

Bu çalışmanın amacı hastaların profesyonel plak temizliği yapıldıktan sonra, 4 gün boyunca mekanik temizlik uygulamaksızın üç çeşit gargara kullanılması sonrasında, gargaraların birbirlerine göre plak azaltıcı özelliklerinin karşılaştırılmasıdır. Tek merkezli, çift kör, randomize, prospektif, paralel grup, ex-vivo, klinik bir çalışmadır.Çalışmamıza Yeditepe Üniversitesi Diş hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalı'nda tedavi görmekte olan 70 sağlıklı, 12 yaşından büyük birey (46 kadın, 24 erkek, yaş ortalaması:16.5±2.24) dahil edilmiştir. Hastalar randomize olarak 4 gruba ayrılmış, negatif kontrol grubuna 10 hasta olmak üzere diğer gruplara alt ve üst dişlerine 2-6 ay önce braket uygulanmış 20 hasta dahil olmuştur. Hastaların plak indeksleri profesyonel temizlik öncesinde Eviplac® (Parana, Brazil) plak boyayıcı madde kullanılarak belirlenmiştir. Profesyonel mekanik plak temizliği sonrasında bonding fırçası yardımıyla braketli sağ üst santral ve 1. küçük azı, sol alt santral ve 1. küçük azı dişlerinden alınan pelikıl örnekleri kare uçlu Dentocult® plak stripleri (SM Strip mutans Orion Diagnostica, Espo, Finland) üzerindeki pürüzlü bölümlere yayılmıştır. Hastalarımıza 1 dakika boyunca parafin tablet çiğnetilerek tükürük akış hızı arttırılmış ve yuvarlak uçlu Dentocult® strip kullanılarak dil yüzeyinden alınan tükürük örnekleri, plak örneği toplanmış stripler ile klipslenerek basitrasin içeren besiyeri tüplerine yerleştirilmişlerdir. Hastalarımıza çalışmamızda kullanılacak gargaraların kullanım süreleri, sıklığı ve miktarı anlatılmıştır. Dört günlük kullanım süreci içerisinde başka bir gargara kullanmamaları, mekanik temizlik uygulamamaları ve sakız çiğnememeleri istenmiştir. İlk grup pozitif kontrol grubu olarak seçilmiş ve bu gruba 4 gün boyunca Listerine® (Johnson&Johnson) esansiyel yağ içeren gargara ile günde 2 defa 20 mililitre alarak 30 saniye ağızlarını çalkalamaları söylenmiştir. İkinci gruba %0.1 Ondrohexidin® (One Drop Only) gargara ile günde 2 defa 10 mililitre alarak 30 saniye ağızlarını çalkalamaları söylenmiştir. Üçüncü gruba Mouthwash Concentrate® (One Drop Only) esansiyel yağ içeren gargarayı günde 3 defa 30 mililitre alarak 30 saniye ağızlarını çalkalamaları söylenmiştir. Dördüncü grup negatif kontrol grubu olarak seçilmiş ve bu gruba %1'lik alkol çözeltisini günde 3 defa 30 mililitre alarak 30 saniye ağızlarını çalkalamaları söylenmiştir. Çalışmamızın çift kör olması nedeniyle randomize olarak seçilen hastalara gargaraların dağıtımı ve kullanım şeklinin anlatılması ikinci klinisyen tarafından yapılmıştır. Dört gün boyunca gargaraları kullandıktan sonra gelen hastalardan tükürük ve plak örnekleri toplanmıştır. Hasta bilgileri tüp yüzeyine yazıldıktan sonra çalışmanın 1. ve 5. gününde alınan toplam 140 adet örnek 96 saat boyunca fakültemizin laboratuvarında bulunan etüv içerisinde 37°C'de bekletilmiştir. İnkübasyon süresi sonunda Dentocult® set içerisinde bulunan plak ve tükürük şablonları yardımıyla S mutans koloni sayıları azdan yoğuna doğru 0, 1, 2 ve 3 değerleri verilerek değerlendirilmiştir.Gargara kullanımı öncesi ve sonrası alınan sonuçlar her bir gargara grubu için ayrı ayrı değerlendirilmiştir. Gargaraların birbirine göre plak ve tükrük içerisindeki S mutans koloni sayılarını azaltıcı özellikleri karşılaştırılmıştır. İstatistiksel değerlendirmeler için Mc Nemar's ve ki-kare testi kullanılmıştır.Çalışmamızda %0.1 Ondrohexidin®, Mouthwash Concentrate®, Listerine® ağız gargarası ve %1'lik alkol çözeltisi kullanımı sonucu, alkol içeren bir esansiyel yağ olan Listerine® gargaranın diş yüzeyindeki plak içerisindeki S mutans koloni sayısı üzerine diğer gargaralara göre daha etkili olduğu bulunmuştur. Mouthwash Concentrate®, Ondrohexidin®, Listerine® ve kontrol gruplarının dil yüzeyindeki S mutans koloni sayıları üzerine tedavi öncesi ve sonu karşılaştırıldığında değişim gözlenmemiştir.Sonuç olarak sabit ortodontik tedavi gören çürük oluşma riski olan hastalarda S mutans kolonilerinin kontrolü için Listerine® ağız gargarası kullanılabilir.

Dental plakKlorheksidinStreptococcus mutans+1
Feyza Ülkür
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Farklı cila yöntemlerinin nanofil ve mikrohibrit kompozitlerin renkleşmesi üzerine olan etkisinin in vitro olarak incelenmesi

Bu çalışmanın amacı, farklı cila tekniklerinin (frez;frez+diamond polish;soflex; sof-lex+diamond polish; PoGo; PoGo+diamond polish), nanofil (Clearfil Majesty Esthetic Ultimate) ve mikrohibrit (G-aenial) kompozitlerin renkleşmesi (yapay tükürük ve çay) üzerine olan etkisinin in vitro olarak saptanmasıdır.Çalışmada her bir kompozitten 120 adet olacak şekilde, toplam 360 adet 8 mm çapında ve 2 mm kalınlığında kompozit disk hazırlandı ve her grup üretici firmaların talimatları doğrultusunda polimerize edildi (Optilux 501;Kerr). Hazırlanan bütün kompozit örneklerinin yüzeyi tungsten karbit frez ile standardize edildi. Daha sonra her bir grup kompozit (n=120) çalışmada kullanılan 3 farklı bitim ve cila tekniğine göre (frez; PoGo; sof-lex) rastgele olarak önce 3 gruba ayrıldı (n=40). Her gruptaki örneklerin yarısı (n=20) kullanılan cila tekniği ile bitirildi, diğer yarısına ise (n=20) cila tekniği sonrasında cila pastası (diamond polish;Ultradent) uygulaması yapıldı (frez+diamond polish; sof-lex+diamond polish; PoGo+diamond polish). Bitim ve cila işlemlerinin renkleşmeye etkisinin saptanabilmesi için her bir grup son aşama olarak, renklendirici çözelti olarak çay, çay ve yapay tükürüğün kullanıldığı 2 alt gruba (n=10) ayrıldı. Cila işlemi tamamlanan kompozit örnekler 24 saat 37°C'de yapay tükürükte bekletildi. Daha sonra spektrofotometre (Minolta CM-2600d) ile ilk renk ölçümleri yapıldı. Çay grubundaki örnekler 6 saat çayda,18 saat 37°C de yapay tükürükte bekletildi. Yapay tükürük grubundaki örnekler ise 24 saat 37°C yapay tükürükte bekletildi, her iki grupta da çay ve yapay tükürük çalışma boyunca yenilendi. İlk renk ölçümünü takip eden 2 hafta boyunca aynı renklendirme döngüsü tekrarlandı ve 1. ve 2. haftalarda tüm örneklerde meydana gelen renk değişiklikleri CIE Lab sistemi kullanılarak renk farkı ?E olarak hesaplandı. Sonuçların istatistiksel karşılaştırılmasında paired t-testi, one-way ANOVA ve post hoc Tukey testleri kullanıldı (p<0.05). Çay, nanofil ve mikrohibrit kompozitlerde yapay tükürük ile kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla renkleşmeye neden oldu (p<0.05). Aynı cila tekniklerinin farklı kompozitlerdeki kıyaslamalarında, Clearfil Majesty Esthetic, Ultimate'dan daha az renkleşti (p<0.05). Frez ve sof-lex'de Ultimate ve Gaenial arasında fark saptanmadı (p>0.05). Clearfil Majesty Esthetic ve G-aenial arasında ise sadece frez grubunda fark saptandı. Cila tekniklerinin diamond polish cila pastası ile kombine kullanımı, G-aenial PoGo grubu hariç, bütün gruplarda çay ile oluşan renkleşmeyi azalttı.

Dental cilalamaDiş renk değişikliğiKompozit reçineler+3
Ziya Eser Esener
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uyuşturucu madde analizinde tükürük, idrar, kan örneklerinde kullanılan tarama ve doğrulama yöntemlerinin laboratuvar ve klinik bakış açısından değerlendirilmesi

Madde kullanım bozukluğu bireyde ve toplumda oldukça önemli psikolojik, ekonomik ve sosyolojik problemlere yol açmaktadır. Türk Ceza Kanunu'nun 191. maddesinde uyuşturucu/uyarıcı madde kullanmanın yasak olduğu ve tedavi veya Denetimli Serbestlik tedbirine uyulmaması durumunda iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılmasının söz konusu olacağı hükmü yer almaktadır. Dolayısıyla uyuşturucu/uyarıcı maddelerin doğru ve kesin bir şekilde tespit edilmesi çok önemlidir. Uyuşturucu/uyarıcı maddelerin taranmasında immün yöntemler, doğrulanmasında kromatografi ve kütle spektrometri yöntemi kullanılmaktadır. Madde kullanım bozukluğu olan ya da Denetimli Serbestlik tedbirine tabi tutulan bireylerin tedavileri AMATEM kliniklerinde yapılmakta olup bireylerin idrar örneklerinde immün yöntem ile uyuşturucu/uyarıcı madde taraması yapılmaktadır. Trafikte ise bireyin uyuşturucu/uyarıcı madde etkisi altında olup olmadığının değerlendirilmesinde tükürükte POCT cihazı ile esrar, eroin, kokain, amfetamin ve benzodiazepinlerin taraması yapılmaktadır. Bu immün yöntemlerden elde edilen pozitif tarama sonuçları gerek görülmesi durumunda Adli Tıp kurumlarında LC-MS/MS yöntemi ile doğrulanmaktadır. Trafikte uyuşturucu madde taramasında kullanılan POCT yönteminin ve AMATEM kliniğinde kullanılan immün yöntemin güvenilirliği ilk kez bu çalışma ile test edilmiştir. Ülkemizde kullanılan bu iki tarama yönteminin sonuçları ticari kit ve laboratuvarda geliştirilen yöntem kullanılarak LC-MS/MS cihazı ile plazma ve idrar örneklerinde doğrulanmıştır. Çalışmamızda trafik uygulamasında deneme aşamasında olan ve Denetimli Serbestlik kurumlarında da kullanımına ihtiyaç duyulan POCT cihazı açısından anlamlı veriler elde edilmiştir. Kullandığımız POCT cihazının spesifitesi yüksek olarak saptanmış, ancak sensitivitesi eroin, kokain ve amfetamin maddeleri için iyi, MDMA/metamfetamin için yetersiz olarak saptanmış olup benzodiazepinler ve esrar için tükürük testinde pozitif sonuç saptanamadığından sensitivite hesaplanamamıştır. AMATEM kliniğinde kullanılan immün yöntemin ise amacına uygun olarak yeterli sensitivitede olduğu gözlenmiş olup çapraz reaksiyona bağlı spesifite problemlerinin olabildiği göz önünde bulundurulmalıdır. AMATEM'de kullanılan immün yöntemin cut-off limitinin opiyatlar için 300 ng/mL yerine SAMHSA'nın da önerdiği şekilde 2000 ng/mL olarak kullanılması durumunda yöntemin spesifitesinin %83'ten %95'e yükseldiği saptanmıştır. Bu nedenle yalancı pozitif sonuçların ve doğrulamaya giden örnek sayısının azaltılması adına opiyatlar için 2000 ng/mL cut-off limitinin kullanılması önerilir. Çalışmamızda idrar ve kan örneklerinde ticari kit ve laboratuvarda geliştirilen LC-MS/MS doğrulama yöntemleri iki farklı cihazda karşılaştırılmış ve validasyon parametreleri hesaplanmıştır. Çalışmamız ayrıca LC-MS/MS yöntemlerine ait iyonizasyon modu, ekstraksiyon yöntemi, kullanılan standartlar gibi farklılığa neden olabilecek birçok parametre açısından anlamlı veriler içermektedir. Sonuç olarak uyuşturucu/uyarıcı madde analizinde verilen pozitif ya da negatif sonucun kişinin tutuklanmasına kadar gidecek adli sürecin bir parçası olduğunun akıldan çıkarılmaması önemlidir. Yapılan analizlerin analitik aşamada validasyonu ve verifikasyonu kadar madde özelinde kullanım zamanının ve analizin yapıldığı örnek tipinin sonuca etkisini de iyi bilerek değerlendirmeyi buna göre yapmak elzemdir. Ayrıca kullanım amacına özel POCT cihazlarının geliştirilmesi ve mutlaka geliştirilen her cihazın performans değerlendirmesinin de yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: madde ile ilişkili bozukluklar, yöntem karşılaştırma, hasta başı test cihazı, immün yöntem, LC-MS/MS yöntemi

KanKromatografi-sıvıKütle spektrometri+6
Gamze Avcıoğlu
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2019
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Tip 1 diyabetes mellituslu ergenlerde periodontal hastalık ve oksidatif stres ile HIF-1 alfa düzeyleri arasındaki ilişki

Diyabetes mellitus (DM) ve periodontal hastalık dünyada yaygın olarak görülen önemli halk sağlığı sorunlarındandır. Periodontal hastalık ve DM patolojisinde oksidatif stres önemli rol oynar. Ayrıca hipoksi HIF yoluyla inflamatuar yanıtı modüle edebildiği için inflamatuar hastalıklarda sıkça araştırılmıştır. Çalışmamızda T1DM ve sağlıklı kontrollerde metabolik durum, klinik periodontal parametreler ve tükürük oksidatif stres ve hipoksi ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza en az 5 yıllık takip süresine sahip 101 T1DM'lu ve 102 sistemik sağlıklı 12-18 yaş aralığındaki ergenler dahil edildi. Sosyodemografik, klinik ve metabolik veriler toplandı. Uyarılmamış tükürükde toplam antioksidan seviye (TAS), toplam oksidan seviye (TOS) ve hipoksiyle indüklenebilir faktör-1 alfa (HIF-1ɑ) seviyeleri belirlendi. Sistemik sağlıklı kontrol (S) ve T1DM grupları arasında klinik periodontal ve tükürük hacmi parametreleri açısından farklılık gözlenmezken (p>0,05), T1DM grubunda TOS ve OSİ değerleri istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Çalışma grupları sistemik ve periodontal hastalık varlığına göre gruplandırıldığında (Ss: kontrol-sağlıklı dişeti, Sg: kontrol-gingivitis, T1DMs: T1DM-sağlıklı dişeti, T1DMg: T1DM-gingivitis) PI, GI, SKI, SCD ve PİYA değerleri Sg ve T1DMg gruplarında dişeti sağlıklı gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. On yıldan uzun süre takip edilen T1DM grubunda TOS ve OSİ değerlerinin yükseldiği ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edildi (p<0,05). S grubunda TAS ve HIF1- alfa arasında, T1DM grubunda tükürük hacmi ile TOS, OSİ ve HIF- 1alfa arasında pozitif korelasyon bulundu. Bireylerin ağız bakımı benzer olduğu için T1DM in klinik periodontal parametreler üzerine etkisi görülmeyebilir. Tükürük hacmi, TOS ve OSİ değerlerinin sistemik hastalıktan ve T1DM'nin takip süresinden etkinlendiği tespit edilmiş olup daha sonraki çalışmalara öncülük edebilir.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 1Ergenler+5
Sevim Tek
Gaziantep University
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

İşitsel, koku uyaranlarının ve insan temasının barınak köpeklerinin stres seviyeleri üzerine etkilerinin araştırılması

Barınaklar; köpekler için sosyal izolasyon ve çevre değişikliği nedeni ile oldukça stresli ortamlardır. Hayvanlar, çeşitli nedenlerle uzun ya da kısa süreli strese maruz kalmaktadır. Stres, sağlık ve yaşam sürelerine etki etmektedir. Stresi değerlendirmek için endokrinolojik stres belirteçleri faydalıdır. Bu belirteçlerin salyadan incelenmesi, invaziv olmaması açısından kullanışlıdır. Stres, köpeklerde salya kortizol düzeyine bakılarak saptanabilir. Stresin azaltılması için barınaklarda çevresel zenginleştirme yöntemleri kullanılmaktadır. İşitsel uyaranların stres üzerine etkili olduğu hakkında bilgiler bulunmakla birlikte, koku uyaranı ve insan teması ile karşılaştırılması hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır. Çalışmanın amacı, barınağa yeni kabul edilen köpeklerde stres düzeylerini belirlemek için salyadan kortizol düzeylerini tespit etmek ve bu köpeklerde işitsel, koku uyaranları ve insan temasının strese olan etkilerini araştırmaktır. Bu amaçla, Bursa Osmangazi Belediyesi Sahipsiz Hayvanlar Doğal Yaşam ve Tedavi Merkezi'ne yeni kabul edilen 1 yaşından büyük, farklı ırk ve cinsiyetten 40 köpek çalışmaya alınmıştır. Köpekler, günde 1 saat gözlemlenmiş ve davranış analizleri yapılmıştır. İşitsel, koku uyaranı, insan teması ve kontrol grubu olmak üzere 4 gruba ayrılmış ve köpeklerin salyalarından 0., 2., 4. ve 9. günlerde kortizol düzeyleri tespit edilmiştir. Çalışma sonunda, tüm gruplarda 0. ve 9. günler arasında (işitsel hariç) kortizol düzeyinde belirgin azalma saptanmasına rağmen, gruplar arasında bir farklılığa rastlanmamıştır. Sonuç olarak, stresin ölçülmesinde kortizolün geçerli bir parametre olduğu bulunmuştur. Stresi azaltmak için kullanılan koku, işitsel uyaranın ve insan temasının etkili olduğu, ancak benzer etkinin kontrol grubunda da görüldüğü saptanmıştır. Kullanılan yöntemlerin stresi 2. günden itibaren azaltmaya başladığı saptanmıştır. Grupların arasında bir fark bulunmaması göz önüne alındığında işitsel, koku uyaranlarının ve temasın birbirine üstünlüğü tespit edilememiştir.

BarınaklarHayvan barınaklarıHidrokortizon+7
Gökhan Önder Keser
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Health Sciences
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Siyaloreli hastalara yaklaşım ve tedavi yönetimi

Siyaloreli Hastalara Yaklaşım ve Tedavi Yönetimi Hassouna H, Siyaloreli Hastalara Yaklaşım ve Tedavi Yönetimi, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı, Tıpta Uzmanlık Tezi, İstanbul, 2016. Amaç: Siyalore çeşitli sebeplerden kaynaklanabilen ağızdan sürekli ve kontrolsüz salya akmasıdır. Bu çalışmanın amacı siyaloreli çocuk hastalarda bilateral submandibular kanal relokasyonu ve sublingual bez eksizyonu ile birlikte parotis bezine botulinum toksin-A enjeksiyonunun etkinliğini değerlendirmektir. Çalışma Dizaynı: Retrospektif çalışma Bireyler ve Yöntem: Bu çalışma 2012-2016 yılları arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Kliniği'nde siyalore nedenli bilateral submandibular kanal relokasyonu ve sublingual bez eksizyonu ile birlikte bilateral parotis bezi içine botulinum toksin-A enjeksiyonu uygulanan 13 hasta dahil edilmiştir. Hastaların preoperatif ve postoperatif 3. ayda siyalore sıklık ve şiddetinin değerlendirilmesi (Thomas-Stonell ve Greenburg klasifikasyonu) ve öğretmen siyalore ölçeğinin değerlendirilmesi yapıldı. Ayrıca günlük önlük sayısı ve saatlik silme eylemi de sorgulanarak kaydedildi. İstatistiksel analizler için SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 16.0 programı kullanıldı. Hastaların operasyon öncesi ve operasyon sonrası parametrelerinin karşılaştırılmasında Wilcoxon Signed-Rank testi kullanıldı. p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Tüm parametrelerin değerlendirilmesinde preoperatif ve postoperatif değerler arasında anlamlı fark izlendi (p=.002). Hastaların birinde (%7,6) postoperatif hemoraji gelişti ve tekrar operasyona alındı. Siyalore sıklık skorlaması, siyalore şiddet skorlaması, öğretmen siyalore ölçeği değerleri, günlük değiştirilen önlük sayısı ve saatlik silme eylemi 12 hastada (%92,3) postoperatif en az bir değer düşerken, bir hastada (%7,6) hiç değişmemiştir. Sonuç: Siyalore multidisipiner yaklaşımdan fayda gören karmaşık bir sorundur. Cerrahi tedaviler; submandibular ve/veya parotis bezlerden gelen tükürüğü yönlendiren kanal relokasyonu ve tükürük miktarını azaltan kanal ligasyonu, submandibular bez eksizyonu ve korda timpani kesili veya kesisiz timpanik nörektomidir. Submandibular kanal relokasyonu ve sublingual gland eksizyonu ile birlikte bilateral parotis bezi içine botulinum toksin-A enjeksiyonu minimal invaziv, etkili ve hasta bakıcı memnuniyeti yüksek bir yöntemdir. Anahtar kelimeler: Siyalore, tükürük, botulinum toksini, cerrahi, tedavi, serebral palsi, submandibular kanal relokasyonu.

Botulinum toksinleriCerrahiSerebral palsi+6
Hasan N.h. Hassouna
Bezmialem Vakıf University
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Normal ve fazla kilolu hastalarda diş hareket hızı, kemik metabolizması belirteçleri ve tükürük leptin seviyelerinin karşılaştırılması

Birçok metabolik hastalığı beraberinde taşıdığı bilinen obezite, her yaşta ciddi sağlık problemlerine yol açabilen prevalansı yüksek, yaygın bir sağlık sorunudur. Obez insanların serum leptin konsantrasyonları obez olmayanlara oranla oldukça yüksektir. Leptin, kemik remodelinginden sorumlu sitokin benzeri etkilere sahiptir, bu nedenle leptin seviyesinin ortodontik diş hareket hızı üzerinde bir etkisi olabileceği düşünülür. Bu kapsamda, bu çalışmanın amacı üst birinci premolar çekimi ve kanin distalizasyonu gerektiren normal ve fazla kilolu bireyler arasındaki ortodontik diş hareket hızını değerlendirmek, tükürük leptin konsantrasyonunu karşılaştırmak ve diş hareket miktarıyla leptin arasındaki korelasyonu araştırmaktır. Ayrıca dişeti oluğu sıvısından (DOS) elde edilen Osteoprotegerin (OPG) ve Reseptör Aktivatör Nüklear Faktör Kappa B Ligandı (RANKL) seviyelerinin diş hareketi süresince değişimi incelenecektir. Çalışma için ortodontik tedavi talebiyle başvuran 12-18 yaş aralığındaki adölesan hastalardan her grupta 10 kız 6 erkek olacak şekilde 32 hasta seçilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 15,58±1,55'tir. Beden kitle indeksi (BKİ) verilerine göre 25-29.9 kg/m2 arası olan hastalar fazla kilolu tanımına uyduğu için çalışma grubunu, 18.5–24.9 kg/m2 arası olan normal kilolu hastalar ise kontrol grubunu oluşturmaktadır. Hastalardan ortodontik tedavi öncesi (T0), distalizasyonun başladığı gün (T1), distalizasyonun 1. günü (T2), 1. ay (T3) ve distalizasyon tamamlanana kadar takip eden her ay kayıt alınmıştır. Bu kayıtlar; ağız içi fotoğraflar, üst çene dental ölçüsü, randomize olarak seçilen sağ veya sol üst kanin dişin distalinden kağıt şerit ile alınan DOS örneği ve stimule edilmemiş tükürük örneğidir. Seviyeleme tamamlandıktan sonra 0.016 x 0.022 çelik teller takılarak kanin dişlerden birinci molar dişlere uzanan Nikel-Titanyum (NiTi) kapalı sarmak yaylar ile 150 gr kuvvet uygulanarak kanin distalizasyonu gerçekleştirilmiştir. Toplanan bütün tükürük ve DOS örnekleri biyokimyasal analizleri yapılana kadar -80°C'de saklanmıştır. Üst çene alçı modelleri dijital ortama aktarılmıştır. Dijital modeller üzerinde, en az değişiklik gösterdiği bilinen ruga bölgesinde, 3. rugaların medial uçları ve insiziv papillanın en posterior ucu işaretlenerek 3 boyutlu çakıştırma yapılmıştır ve diş hareket miktarı ölçülmüştür. Elde edilen veriler, bağımsız örneklem t testi, Mann Whitney U Testi ve Pearson korelasyon testi kullanılarak %95 güven aralığında istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Analizler sonucunda BKİ değeri yüksek olan hastaların tükürük leptin düzeyi, normal kilolu hastalara göre yaklaşık 3 veya 4 katından daha fazla olduğu bulunmuştur. (p≤0,01) Leptin seviyesi yüksek olan hastaların diş hareket hızının azaldığı, tedavi süresinin uzadığı tespit edilmiştir. (p≤0,01) Fazla kilolu hastaların diş hareket miktarı (1,03±0,09), BKİ normal sınırlar içinde olan bireylere (1,25±0,13) göre düşüktür. (p≤0,01) Hem BKİ yüksek hem de normal değerlere sahip bireylerde diş hareket miktarı ve tükürük leptin seviyesi arasında, fazla kilolu bireylerde daha güçlü olmakla birlikte, yüksek korelasyon tespit edilmiştir. (p<0,05) Diş hareketi boyunca her iki grupta da DOS OPG seviyesinin önce azaldığı daha sonra hafif oranda yükseldiği tespit edilmiştir. Normal kilolu bireylerin OPG seviyesi tüm zaman dilimlerinde fazla kilolu hastalardan yüksek bulunmuştur. Diş hareketi süresince DOS RANKL düzeyinin ilk olarak artış gösterip daha sonra hafifçe azaldığı tespit edilmiştir. Normal kilolu bireylerin RANKL seviyesi tüm zaman dilimlerinde fazla kilolu hastalardan düşük bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: BKİ, Diş hareket hızı, Tükürük Leptin, DOS, OPG, RANKL

Diş hareketleriGingival oluk sıvıKemik ve kemikler+6
Nurper Madak
Bezmialem Vakıf University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
10
DoctorateOpen AccessTR

Twin blok tedavisi gören normal ve fazla kilolu hastaların tükürük leptin düzeylerinin iskeletsel ve dişsel değişime etkisinin karşılaştırılması

Sınıf II maloklüzyon; problemin kaynaklandığı çeneye göre farklı şekillerde tedavi edilebilir. Mandibular retrognati, Sınıf II maloklüzyonun en sık görülme nedeni olup, ideal tedavi hedefi mandibulanın büyüme ve gelişimini stimüle etmektir. Twin Blok apareyi, 2 parçadan oluşması sebebiyle hastalarda kullanım rahatlığı sunması, üst çenede aynı zamanda genişletme yapılabilmesi gibi avantajlarından dolayı en çok tercih edilen fonksiyonel apareylerden biridir. Twin Blok uygulaması ile yapılan fonksiyonel tedavide alt çene aşağı ve öne konumlandırılmakta, bu sayede alt çene kondilindeki liflerin gerilimesiyle endokondral kemikleşme stimule edilmektedir. Bu durum mandibula boyutunda artışa sebep olmaktadır. Literatürde endokondral kemikleşmeyi ve dolayısıyla tedavi etkinliğini değiştirebilen çeşitli faktörler bildirilmiştir. Bu faktörlerden biri olan leptin hormonu, yağ dokusunun fazla olmasına bağlı olarak kilolu hastalarda normalden fazla salgılanır. Bu sebeple, kilolu hastalarda endokondral kemikleşme miktarı leptin düzeyi artışına bağlı olarak artacağı düşünülebilinir. Endokondral kemikleşme modeli olarak farelerdeki mandibular kondilinin kullanıldığı bir çalışmada da leptinin kondildeki kondrosit popülasyonu üzerine doğrudan etkisinin olduğu görülmüştür. Literatürde leptin düzeyinin, osteoklastik aktivite ve endokontral kemikleşme üzerine olan etkisi ile ilgili çalışmalar mevcut iken, fonksiyonel tedavi etkinliğinde leptin miktarının etkisinin ölçüldüğü çalışma bulunmamaktadır Bezmialem Vakıf Üniversitesi, Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalına tedavi amacıyla başvuran 32 hasta; fazla kilolu ve normal kilolu olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Fazla kilolu hastalar, Dünya Sağlık Örgütünün çocuk ve adolasanlar için belirlediği tabloda 85 persentil ve üzeri hastalardan, normal kilolu hastalar ise 85 ve 15 persentil arası bireylerden oluşturulmuştır. Boy Kilo İndeksine ek olarak, leptin düzeyi hastaların yağ dokusu mikarıyla da doğru orantılı olduğundan, tedavi başında 3. ayda ve tedavi sonunda hastaların yağ oranına da bakılmıştır. Hastaların yağ oranı Bezmialem Vakıf Üniversitesi dietetik bölümünde DEXA cihazı ile ölçülmüştür. Tedavide kullanılacak olan Twin Blok apareyleri Clark´ın 2002 yılında tanıttığı gibi dizayn edilmiştir. Kapanış kaydı sagittal aktivasyonu, mandibulanın en ileri pozisyonun yüzde 70'i kadar ileri alınarak; vertikal aktivasyonu, 2-4 mm istirahat aralığının üzerine çıkılarak yapılmıştır. Normal ve fazladan düzeltim yapıldıktan sonra tedavi sonlandırılmıştır. Endokondral kemikleşmeye bağlı kondil boyu artışı, tedavi başında ve sonunda lateral sefalometrik filmler aracılığıyla, lineer ölçümlerden oluşan Pancherz sefalometrik analiz yöntemi kullanılarak değerlendirilmiştir. Tüm hastalardan 5 farklı zamanda (tedavi başı, 1. ay, 3. ay, 6. ay ve tedavi sonu) stimule olmamış tükürük, invaziv olmayan pasif akıtma yöntemiyle alınmıştır. Tükürük örneği (5 ml) saat 9 ile 12 saatleri arasında yemekten en az 1 saat sonra alınmıştır. Örnekler hastalar dik oturtularak başları öne eğilecek ve tüp ağızının köşesine konularak tükürük tübe akıtılmıştır. Toplanan tükürük 15 dakika boyunca 4˚C'de boş kuru tüp içinde 15,000 x g´de santrifüj edilmiştir. Alınan süpernatant'ın 1 ml ´si cryotüplerde -80 ˚C'de derin dondurucuda leptin analizi yapılıncaya kadar saklanmıştır. Daha sonra tükürük örneklerinden ELISA kitleriyle leptin düzeyleri fotometrik olarak ölçülmüştir. Bu çalışmanın bulgularına göre, Sınıf II bölüm 1 malokluzyonu olan aşırı kilolu ve normal kilolu hastaların Twin Blok apareyi ile tedavilerinin sonucu başarıyla gerçekleştirilmiştir. Tedavi sonunda her iki grupta da Sınıf 1 molar ve kanin ilişki elde edilmiş, overjet ve overbite önemli miktarda azalmış, konveks profil ortadan kalmıştır. Aşırı ve normal kilolu hasta gruplarında maksillada istatiksel olarak anlamlı ciddi bir fark bulunamazken, mandibula uzunluğunda aşırı kilolu hastalarda normal kilolu hastalara göre istatiksel olarak (0,01Anahtar Kelime: Dental aygıtlar = Dental instruments ; Dişler = Teeth ; Kemik ve kemikler = Bone and bones ; Leptin = Leptin ; Maloklüzyon = Malocclusion ; Maloklüzyon-angle sınıf III = Malocclusion-angle class III ; Obezite = Obesity ; Tükürük = Saliva ; Vücut kitle indeksi = Body mass index ; İskelet = Skeleton

Dental aygıtlarDişlerKemik ve kemikler+7
Ece Karaer
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessEN

Assessment of saliva as a preanalytical tset in comparison to polymerase chain reaction (PCR) tast for COVID-19 diagnosis‏‏

COVID-19 is a life-threatening disease that may be deadly. It will be much simpler to stop the spread of the illness if sick persons are recognized early on. Saliva-based testing has been shown in a few recent papers to be an alternative that may simplify and speed up the diagnosis of COVID-19. Using saliva tests and covid antibodies (IgG and IgM) results, this study will assess the diagnostic value of the covid19 antigen in the diagnosis of covid 19 patients. So here's what and how we're going about it. (100) people with a thorough medical history, clinical evaluation, and acceptable laboratory testing were enrolled in the Covid19 study. Samples of human saliva are tested for SARS-CoV-2 antigen using an immunochromatographic assay (ICA). In blood and saliva samples, Covid testing for SARS-CoV-2 yielded a broad range of findings in detecting SARS-CoV-2. There was a high rate of detection for rapid antibodies of 47.83 percent in group1 and 50 percent in group2, but only 8.33 percent in group1 and a low rate of detection for saliva testing. Saliva antigen testing was shown to be ineffective in identifying COVID. It's possible that the results are due to COVID's dry mouth and lack of saliva. Keywords: Saliva, Comparison, PCR, COVID-19

COVID 19ComparisonPolymerase chain reaction+1
Zaman Azeez Jameel Al-duwayjee
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00

Related subjects