Uterus

80 theses under this subject heading

Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Transvajinal ultrasonografı ile belirlenen uteroservikal açı ve posterıor servikal açının düşük riskli populasyonda spontan preterm eylem öngörüsünde kullanılması: Prospektif kohort çalışması

Uteroservikal açının preterm eylem öngörüsünde kullanılması literatürde tartışmalı bir konu olup birçok çalışmanın konusu olmuştur. Yapılan çalışmalardaki sonuçların çelişkili olması ve diğer parametrelerle körele olmaması nedeniyle bir bu çalışmayı planladık. Amacımız, uteroservikal açı ve posterior servikal açının preterm eylem öngörüsünde kullanılmasını sorgulamaktır. Bu amaçla, prospektif olarak planladığımız çalışmamızda preterm eylem riski taşımayan düşük riskli popülasyondan 48 hastanın uteroservikal ve posterior servikal açıları servikal uzunlukla beraber değerlendirilmiştir. Ölçümler literatürde anlatıldığı şekilde yapılmıştır. Sonrasında yapılan analizlerde ise 34, 37 ve 40 hafta öncesi spontan eyleme giren ve girmeyen hastalar karşılaştırılmıştır. İlgili haftalarda yapılan istatistiksel analizlere, bu haftalar öncesi iyatrojenik olarak doğum yapan hastalar dahil edilmemiştir. Bu nedele analizlere sırasıyla 46,44 ve 23 hasta dahil edilmiştir. Yapılan istatistiksel analizler sonucu spontan olarak eyleme giren hastalarla girmeyen hastalar açısından uteroservikal açı, posterior servikal açı ve servikal uzunluk açısından farklılık izlenmemiştir (p>0.05). Bu bulgular sonucunda, vaka sayısı sınırlı olmasına rağmen uteroservikal açı ve posterior servikal açının preterm doğum öngörmede yararlılığının gösterilmesi için daha fazla prospektif çalışmaya gerek duyulduğunu düşünmekteyiz.

Abortus-spontanDoğum-prematürServiks uteri+2
Erdem Fadıloğlu
Hacettepe University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Gebelikte uygulanan pelvik taban egzersizlerinin postpartum stres inkontinansa ve yaşam kalitesine etkisi

Gebelik sırasında üriner sistemde anatomik ve fizyolojik pek çok değişiklik meydana gelir. Üriner inkontinansın oluşmasında gebelik ve doğum ile ilgili faktörler; terme ulaşan gebelik sayısı, parite, doğum şekli, doğum komplikasyonları, epizyotomi/yırtık varlığı, bebeğin doğum ağırlığı, doğumdan sonra miksiyon ile ilgili problemlerin önemli rolü vardır. Bu çalışma; gebelikte yapılan pelvik taban kas egzersizlerinin doğum sonu dönemde pelvik taban kas gücüne, stres inkontinansa ve yaşam kalitesine etkisini değerlendirmek amacıyla planlanmıştır. Araştırma Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Ürojinekoloji Polikliniği'nde 01 Ekim 2014 ve 31 Mayıs 2016 tarihleri arsında yapılmıştır. Araştırmaya 14 kontrol, 18 çalışma grubu olmak üzere toplam 32 gebe dahil edilmiştir. Tüm kadınların primipar, 20-30 haftalar arasında gebe olması ve vajinal doğum yapması çalışmaya dahil edilmede en önemli kriterleri oluşturmuştur. Veriler; kadınların sosyo-demografik ve tanımlatıcı bilgilerini içeren anket formu yanı sıra, Incontinence Impact Qestionnaire (IIQ-7) ve Urogenital Distress Inventory (UDI-6) ölçekleri kullanılarak, Biofeedback (BF) cihazı, elektromyelografi (EMG) probu, perineometre ve dijital muayene (Modifiye Oxford Skalası) ile kas gücü ölçümleri yapılarak toplanmıştır. Verilerin analizinde SPSS 16.0 paket programı kullanılarak sayı, yüzde, Bağımsız T Testi, Mann Whitney U Testi, Wilcoxon Sıralı İşaretler Testi, ve Ki Kare Testi uygulanmıştır. Çalışma ve kontrol grubundaki kadınların gebelikteki Modifiye Oxford Skalasına göre pelvik taban kas gücü dağılımları incelendiğinde en yüksek oranda %31.2'sinin (n:10) 1 kas gücü seviyesine ve %28.1'inin (n: 9) 2 kas gücü seviyesine, sahip oldukları saptanmıştır. Çalışma ve kontrol gruplarının kas gücü değerlendirildiğinde; egzersiz alan kadınlar ile egzersiz almayan kadınların kas gücü arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır. UDI-6 ve IIQ-7 toplam ölçek puanları incelendiğinde; çalışma ve kontrol grupları arasında gebelikte ve doğum sonu ikinci ayda istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Araştırmadan elde edilen sonuçlar pelvik taban kas egzersizlerinin gebelikte ve lohusalıkta tüm kadınlara pelvik taban kas egzersizleri öğretilmesinin faydalı olduğunu göstermiştir. Pelvik taban kas egzersizlerinin gebelikte ve doğum sonu uzun dönemde etkinliğini incelemek adına daha büyük örneklem sayısı ve daha uzun dönem takipli araştırmalar yapılmasının yararlı olacağı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Pelvik taban kas egzersizleri; üriner inkontinans; gebelik; postpartum

EgzersizEgzersiz tedavisiGebelik+3
Ebru Sert
Ege University · Institute of Health Sciences
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde histeroskopik uterin septum rezeksiyonu yapılan hastaların gebelik sonuçlarının değerlendirilmesi

Kliniğimizde Histeroskopik Uterin Septum Rezeksiyonu Yapılan Hastaların Gebelik Sonuçlarının Değerlendirilmesi Amaç: Tekrarlayan gebelik kaybı öyküsü ve infertilite(primer ve sekonder) nedeni ile histeroskopik uterin septum rezeksiyonu yapılan hastaların verileri retrospektif olarak incelenmiştir.Çalışmada operasyon sonrası gebelik sonuçlarının verileri değerlendirilerek işlemin gebelik ve gebelik sonuçları üzereindeki etkisinin bulunması amaçlanmaktadır. Materyal ve Metod: Çalışmamızda Ocak2018-Ocak2022 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın hastalıkları ve Doğum Kliniği'nde septat uterus endikasyonu ile opere edilen 72 hasta incelendi.Hastaların hastane sistemi üzerinden hsg raporu, ameliyat notu, epikrizleri ve poliklinik kayıtları incelendi.Tüm hastalar , hastane sistemi üzerinden telefon bilgilerine ulaşılarak arandı. Hastaların septum tanıları HSG, ultrason ve MRG ile koyuldu. Hastaların 58 tanesine laporoskopi eşliğinde histeroskopi yapıldı. Bulgular: Septum rezeksiyonu sonrası hastaların doğum verileri incelendiğinde; çalışmaya alınan tüm hastalar içinde septum rezeksiyonu öncesi canlı doğum % 13.8 iken rezeksiyon sonrasında bu oran %45.8 e yükselmiştir.İşlem sonrası gebelik oranı %72,22 bulunmuştur.Olguların %27,78'i gebelik yaşamamıştır.Tüm hastalar içinde abortus oranı işlem öncesinde %55.5 iken sonrasında %23.6 ya gerilemiştir. Ayrıca, katılımcıların %33,33'ü term doğum yapmıştır. Sonuç: Histeroskopik uterin septum rezeksiyonu kolay uygulanabilir ve etkinliği yüksek bir yöntemdir. Operasyon sonuçları oldukça başarılıdır. Histeroskopik septum rezeksiyonu habitüel abortus ve infertilite öyküsü olan hastalarda canlı doğum oranlarını artırır ve abortus oranlarını düşürür.Gebelik başarısında ve canlı doğumda septum cerrahisinin izole başarısını değerlendirebilmek için izlem tedavisi ve cerrahi yapılan grupların karşılaştırıldığı prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İnfertilite, habitüel abortus, uterin septum, histeroskopi

AbortusGebelikHisteroskopi+3
Şeyma Çiçek
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dinamik servikal değişikliğin (spontan gerçek zamanlı servikal kısalma) erken doğumu öngörmedeki yeri

Giriş ve amaç: Erken doğum belirtileri olan ve olmayan gebe kadınlarda dinamik servikal değişikliğin (spontan gerçek zamanlı servikal kısalma) preterm doğumu (37 hafta altı doğumlar) öngörebilirliğini prospektif olarak değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Servisi veya polikliniğe başvuran 20-34 gebelik haftaları arasındaki tekil gebe kadınlarda transvajinal Ultrasonografi (TVUSG) ile servikal uzunluk ölçümlerinin erken doğumun öngörüsündeki yeri araştırılması planlandı. Erken doğum semptomları olan ve olmayan 20-34 haftalık tekil gebe kadınlarda, 10 dakikalık süre içinde 2,5 dakika aralıklarla toplamda 5 servikal uzunluk ölçümü yapıldı. Preterm prematür membran rüptürü olanlar, servikal dilatasyonu 3 cm'den fazla olanlar veya servikal serklajı olan gebe kadınler çalışmaya dahil edilmedi. Tüm servikal uzunluk ölçümleri kaydedildi. İlk servikal uzunluk, en kısa servikal uzunluk, maksimum servikal uzunluk ve maksimum - minimum servikal uzunluk arasındaki fark "dinamik servikal değişim" olarak değerlendirildi. Tüm gebe kadınların dinamik servikal değişiklik ortalaması 7.3 mm olarak hesaplandı ve bu değerin üstü dinamik servikal değişiklik var olarak kabul edildi. Dinamik servikal değişimlerine göre semptomatik ve asemptomatik gebe kadın grubu karşılaştırıldı. Doğumdaki gebelik haftası tıbbi kayıtlardan elde edildi. Bulgular: 123'ü asemptomatik ve 17'si semptomatik olmak üzere toplam 140 gebe kadın çalışmaya dahil edildi. Asemptomatik gebe kadınlara kıyasla, erken doğum semptomları olan gebe kadınlarda başlangıç servikal uzunluklarının ve tüm servikal uzunluk ölçümlerinin asemptomatik gebe kadın grubuna göre daha kısa ölçüldüğü görüldü. Dinamik servikal değişikliğin asemptomatik ve semptomatik gebe kadın grupları arasında istatistiksel olarka anlamlı olmasa da benzer oranda olduğu görüldü. İstatistiksel olarak anlamlı olmasa da semptomatik gebe kadın grubunda asemptomatik gebe kadın grubuna kıyasla dinamik servikal değişikliğin daha sık olduğu görüldü. Sonuç: Semptomatik gebe kadın grubunda tüm servikal uzunluk ölçümlerinin asemptomatik gebe kadın grubuna göre daha kısa olduğu görüldü. Preterm doğum semptomları olan ve olmayan gebe kadınlarda dinamik servikal değişikliğin incelendiği çalışmamızın sonuçlarına göre, dinamik servikal değişikliğin (7,3 mm) semptomatik gebe kadınlarda daha sık olmasına rağmen preterm doğumu öngörmede katkısı olduğu düşünülmemektedir. Literatürdeki dinamik servikal değişiklik değeri (4 mm) referans alındığında; asemptomatik gebe kadınlarda semptomatik gebe kadınlara göre dinamik servikal değişiklikliğin preterm doğum öngörüsünde daha anlamlı olduğu görüldü. Dinamik servikal değişikliğin preterm doğum öngörüsüyle ilgili daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Dinamik servikal değişiklik, Erken doğum, Servikal uzunluk, Transvajinal ultrasonografi (TVUSG).

DoğumDoğum-prematürUltrasonografi+2
Behram Kuh
Aydın Adnan Menderes University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İn-vitro fertilizasyon uygulanan polikistik over sendromu tanılı hastalarda, serum anti-müllerian hormon ve androjen düzeylerinin müllerian anomali sıklığı ve gebelik sonuçları üzerine etkisinin araştırılması

AMAÇ: Çalışmamızın amacı in-vitro fertilizasyon uygulanan Polikistik Over Sendromu (PCOS) tanılı hastalarda, serum Anti-Müllerian Hormon (AMH) düzeylerinin Müllerian anomali sıklığı ve gebelik sonuçları üzerine etkisinin araştırılmasıdır. GEREÇ-YÖNTEM: Çalışmamıza, 14/10/2020 tarihinden itibaren, Bursa Uludağ Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Üremeye Yardımcı Tedaviler Merkezi'ne başvuran, PCOS ve açıklanamayan infertilite tanılı hastalara ait IVF siklusları dahil edildi. Tüm hastaların demografik verileri, sistemik hastalık, hirsutizm, alopesi gibi hiperandrojenizm bulguları, FSH, LH ve estradiol düzeyleri, serum AMH düzeyleri, transvajinal USG veya histerosalpingografi ile saptanmış uterin anomalileri, siklus verileri; buna ek olarak PCOS tanılı hastaların DHEA-S, Total Testosteron, Serbest Testosteron, Androstenedion ve 17-OH Progesteron düzeyleri kaydedildi. Hastaların gebelik sonuçları, perinatal sonuçları ve komplikasyonları, doğum şekilleri, yenidoğan APGAR skorları analiz edildi. Sonuçlar açıklanamayan infertilite tanılı kontrol grubu ile karşılaştırıldı. SONUÇLAR: PCOS ve açıklanamayan infertilite grubu arasında uterin anomali insidansı açısından anlamlı farklılık saptanmadı. Subgrup analizine bakıldığında uterin anomali saptanan PCOS grubunda (n=6), yine uterin anomali saptanan açıklanamayan infertilite grubundaki hastalara (n=6) kıyasla serum AMH değeri istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksekti (p=0,002). PCOS grubunda ortalama AMH değeri 8,39 (1,97- 23,47) ng/dl iken, kontrol grubunda 2,92 (1,1-8,59) ng/ dl olarak saptandı(p=0,002). PCOS grubunda 33 hastanın 6'sında (%18,2) hastada uterin anomali saptandı. Açıklanamayan inferilite grubunda ise 50 hastanın 6'sında (%12) uterin anomali saptandı. PCOS grubunda klinik gebelik, abortus ve canlı doğum istatistiksel olarak anlamlı biçimde açıklanamayan infertilite grubuna oranla daha yüksek saptandı. TARTIŞMA: Bu çalışma, PCOS hastalarında serum AMH ve androjen düzeylerinin Müllerian anomali sıklığı üzerine etkisinin değerlendirildiği ilk prospektif çalışmadır. Uterin anomali saptanan PCOS grubunda, kontrol grubuna kıyasla AMH düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek saptanmıştır. PCOS grubunda rezorpsiyon anomalisi oranı yüksek bulunmuştur. Serum androjen düzeyleri ile korelasyon saptanmamıştır. Anahtar Kelimeler: CONUTA, PCOS, AMH, Uterin Anomali

AndrojenlerAnomalilerAntimüllerian hormon+6
Özge Albayrak
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda polikistik over sendromu oluşturma sürecinde D vitamininin uterus, over dokusu ve serum AMH düzeyi üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi

DHEA ile PCOS oluşum sürecinde ratlarda D vitamininin overdeki folikülogenezis üzerine olan etkisi ile over ve uterus histolojisinde ve serum AMH düzeylerinde oluşturduğu değişikliklerin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmada 180-200 gram ağırlığında, 8-10 haftalık toplam 24 adet Wistar Albino cinsi dişi rat kullanıldı. Ratlar rastgele olarak 8'er adet 3 eşit gruba ayrıldı. Grup 1 (Kontrol Grubu); deney süresince 0,2 mg/ 100 ml/gün subkutan susam yağı uygulandı. Grup 2 (PCOS Grubu); deney süresince 6 mg/100g/ gün 0,2ml susam yağı içinde Dehidroepiandesteron (DHEA) uygulandı. Grup 3 (PCOS + Vitamin D Grubu); PCOS oluşturulan gruba D vitamini etkisininin araştırıldığı bu gruba ise deney boyunca 6 mg/100g/ gün 0,2ml susam yağı içinde DHEA + 120 ng/100 mg/hafta D vitamini uygulandı. Her üç gruba da 21 gün boyunca medikal ajanlar uygulandı.Çalışma 28.gün sonlandırıldı. Çalışma sonucunda rat serum AMH seviyeleri ölçüldü. Uterus ve Over dokusu histolojik olarak değerlendirildi. Serum AMH değeri Grup 2'de diğer gruplara kıyasla yüksek tespit edilirken, Grup 3'te en düşüktü. Grupların AMH değerlerinin ortalaması karşılaştırıldığında, grup 1 ile 2 arasında ve grup 2 ile 3 arasında anlamlı fark bulundu (p sırasıyla 0,001 ve <0,001). Over dokusundaki primordial ve primer folikül sayısı gruplar arasında benzerdi (p>0,05). Sekonder folikül sayısı grup 2'de en yüksek, grup 3'te en düşük sayıda idi. Grup 1 ile 2 arasında ve grup 2 ile 3 arasında anlamlı fark bulundu (p sırasıyla 0,001 ve 0,002). Overdeki graaf folikül sayısı, grup 3'te diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha fazla sayıda tespit edildi. Graaf folikül sayısı; grup 2 ile 3 arasında anlamlı fark tespit edildi (p: 0,021). Overdeki atretik folikül sayısı, grup 2'te diğer gruplara göre daha fazla idi. Atretik folikül sayısı karşılaştırıldığında, grup 1 ile 2 arasında ve grup 2 ile 3 arasında anlamlı fark bulundu (p değerleri sırasıyla 0,001 ve 0,001). D vitamini verilen PCOS grubunda; AMH düzeyleri ve ovaryen histolojideki primordial, primer follikül sayıları etkilenmezken, sekonder, atretik follikül sayısı azalmış, folikülogenezin ileri dönemini temsil eden graaf folikül sayısı artmıştır. Serum AMH düzeyleri PCOS oluşum sürecinde vitamin D verilen grupta azalmıştır. Anahtar kelimeler: AMH, DHEA, folikülogenez, over, rat, polikistik over sendromu

Antimüllerian hormonDehidroepiandrosteronOver+6
Bünyamin Çim
Fırat University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

38. ve 39. haftalarda geçirilmiş sezaryen nedeniyle opere olan olguların maternal ve neonatal sonuçlarının karşılaştırılması

Amaç: Geçirilmiş uterin cerrahi endikasyonu ile elektif operasyona hazırlanan 38 haftasını doldurmuş ve 39 haftasını doldurmuş geçirilmiş sezaryen sonrası elektif sezaryen ile doğum yapan olguların neonatal ve maternal etkilerini incelemek istedik. Çalışmamız sadece fetal sonuçlar açısından değil hem maternal hem de neonatal sonuçlaraçısından operasyon tarihinin belirlenmesini amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Araştırma prospektif bir kohort çalışmasıdır. Çalışma 15.04.2021-15.12.2021 tarihleri arasında Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Hastanesi Obstetri Kliniği'nde gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'nde 38. haftasını doldurmuş ve 39. haftasını doldurmuş geçirilmiş sezaryen sebebiyle elektif sezaryen operasyonu olacak olan gebe hastalar dahil edilmiştir. Çalışmaya 18-40 yaş arasında, tekil canlı gebeliği olan, vucut kitle endeksi 20 ile 35 arasında ve geçirilmiş sezaryen sebebiyle opere olacak olan elektif sezaryen operasyonu olan ve çalışmaya dahil olmayı kabul eden hastalar dahil edilmiştir. Ek hastalığı bulunan, son adet tarihi ve günleme uyuşmaması, çoğul gebeliği olan hastalar çalışmaya dahil edilmemiştir. 38. haftasını bitirmiş haftalar ile 39. haftasını bitirmiş geçirilmiş sezaryen sebebiyle elektif sezaryen olan hastalar 2 gruba ayrılmıştır. Fetus açısından yoğun bakım yatış endikasyonu varmı, fetal endikasyon varsa kan gazı ph düzeyi, doğum ağırlığı, 1. ve 5. dakika APGAR skoru ve anne açısından ise preoperatif ve postoperatif hemoglobin değerleri, yoğun bakım gereksinimi, eritrosit süspansiyonu replasmanı gereksinimi, uterin rüptür, uterin dehisens ve diğer cerrahi komplikasyonlar arasındaki ilişki araştırıldı. İstatistiksel analizde P değerinin <0.05 olması istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Kliniğimizde geçirilmiş sezaryen sebebiyle elektif C/S ile doğum yapmış 38 haftasını doldurmuş ve 39 hastasını doldurmuş 442 hasta incelenmiştir. Çalışmaya en az 1 geçirilmiş C/S si olan olgular dahil edilmiştir.38 haftasını doldurmuş ve 39 haftasını doldurmuş gruplar arasında yaş (p=0,058), vücut kitle iii indeksi (p=0,279), preoperatif hgb (p=0,299), postoperatif hgb (p=0,343) pre-post operatif hgb farkı (p=0,314) açısından anlamlı farklılık görülmemiştir. Operasyon süresi (p= 0,030) ve bebek doğum ağırlığı (p=0,018) anlamlı şekilde 39 hafta grubunda daha büyük bulunmuştur. 38 haftasını tamamlamış olgularda 1. dakika APGAR skoru anlamlı şekilde yüksek bulunsa da (p =0,015) 5. dakika APGAR skoru açısından (p =0,160) anlamlı farklılık görülmemiştir. Postop eritrosit süspansiyonu ihtiyacı (p=0,164) açısından anlamlı farklılık görülmemiştir. Her iki grupta da annede ve bebekte yoğun bakım yatış ihtiyacı görülmemiştir. Yeni doğan geçici takipnesi 38 haftasını tamamlamış grupta 15 olguda görülürken 39 haftasını tamamlamış grupta 15 olguda görülmüştür (p=0,98). Yenidoğan geçici takipnesi oranına etkisi olabilecek olan bağımsız değişkenler ile yapılan lojistik regresyon analizi sonucunda hastanın 38 haftasını tamamlamış ya da 39 haftasını tamamlamış olmasının (p=0,907), yaşının (p=0,147), VKİ'nin (p=0,57) ve C/S sayısının (p=0,881) istatistiksel olarak anlamlı olmadığı tespit edilmiştir. Uterin rüptür 38 haftasını tamamlamış grupta görülmezken 39 haftasını tamamlamış grupta 2 olguda görülmüştür (p=0,158). Uterin dehisens 38 haftasını tamamlamış grupta 2 olguda görülürken 39 haftasını tamamlamış grupta 7 olguda görülmüştür (p=0,095) Uterin dehisens oranına etkisi olabilecek olan bağımsız değişkenler ile yapılan lojistik regresyon analizi sonucunda hastanın 38 haftasını tamamlamış ya da 39 haftasını tamamlamış olmasının (p=0,363), yaşının (p=0,382), vücut kitle endeksi'nin (p=0,987) ve C/S sayısının (p=0,999) istatistiksel olarak anlamlı olmadığı tespit edilmiştir. Son çalışmalarda, dehisens ve total uterin rüptürün uterin rüptür başlığı altında toplanması sebebiyle total uterin rüptür ve uterin dehisens uterin hasar başlığı altında birlikte değerlendirildiğinde ise total hasar 38 haftasını tamamlamış grupta 2, 39 haftasını tamamlamış grupta 9 olarak görülmüştür (p= 0,034). Komplikasyon (p=0,216) açısından anlamlı farklılık görülmemiştir. Elektif C/S planlanan acil olarak planlandığı tarihten önce opere olan hasta olarak 38 haftasını tamamlamış grupta %9 39 haftasını tamamlamış grupta %17 olarak bulunmuştur. 38. haftaya oranla 39. haftada acil C/S'ye gidiş oranı neredeyse 2 kat artmıştır [OR 0,557 %95 CI 0,33-0,98] (p=0,042). 38 hafta+ 0/1/2 günlerde doğum yapanlar ve 38 hafta + 3/4/5/6. günlerde doğum yapan hastalara alt grup analizi postop ES ihtiyacı(p=0.121), yeni doğan geçici takipnesi (p=0,360), komplikasyon (p=0,984) açısından bakılmıştır ve anlamlı iv bir farklılık görülmemiştir. Her iki grupta da uterin rüptür, annede ve bebekte yoğun bakım yatış ihtiyacı görülmemiştir. Hastalarda gelişen intraoperatif bulgular mesane yaralanması ya da şüphesi, geçirilmiş sezaryene bağlı adezyon, hemostatik ek araç kullanımı ve uterin atoni olarak değerlendirilmiştir ve bu açıdan incelendiğinde iki grup arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=0,536). İntraoperatif bulgulara etkisi olabilecek olan bağımsız değişkenler ile yapılan lojistik regresyon analizi sonucunda hastanın 38 haftasını tamamlamış ya da 39 haftasını tamamlamış olmasının (p=0,553), yaşının (p=0,083), vki'nin (p=0,442) ve C/S sayısının(p=0,930) istatistiksel olarak anlamlı olmadığı tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışma sonucuna göre 38. hafta ve 39. haftada geçirilmiş uterin cerrahi sebebiyle elektif sezaryen olan hastalarda uterin hasar harici (total uterin rüptür + uterin dehisens) harici maternal ve neonatal sonuçlar açısından anlamlı bir fark görülmemiştir. 39. haftada diğer maternal sonuçların da istatistiksel olarak anlamlı çıkmasa bile sayısal olarak daha olumsuz olduğu görülmektedir. Bu nedenle geçirilmiş sezaryen sonrası elektif sezaryenin 38. haftada yapılması önerilir. Bu konu ile ilgili daha çok randomize kontrollü, çok merkezli çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Tekrarlayan sezaryen, Elektif sezaryen, Uterin rüptür

Cerrahi-kadın doğumRüptürSezaryen operasyonu+1
İbrahim Buğra Bahadır
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uterin sarkom tanılı hastaların klinik ve patolojik özelliklerinin retrospektif değerlendirilmesi

Giriş ve amaç:Uterus sarkomları (US), tüm kadın genital sistem malignitelerinin yaklaşık %1'ini ve tüm uterus kanserlerinin %3-7'sini oluşturur. Nadir görülmeleri ve histopatolojik çeşitliliği nedeniyle, kötü prognostik faktörler ve tedavi konusunda fikir birliği sağlanamamıştır.Bu çalışmamızda, merkezimizde takip edilen US tanılı hastaların klinik ve patolojik özelliklerini inceledik. Gereç ve yöntem:2010-2019 yılları arasında US tanısı alan 65 hastanın tıbbi kayıtları retrospektif olarak incelendi.Hastaların yaş, cinsiyet, tanı tarihi, operasyon tarihi, patolojik alt tip, metastaz varlığı, adjuvantedavi rejimleri,nüks varlığı, nüks sonrası aldığı tedavi, ölüm durumu kaydedildi. Hastalıksız ve genelsağkalım analizleri Kaplan-Meier yöntemi ile belirlendi. İstatistik analizlerde p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 58 yıl idi. En sık görülen hastalık alttipileiomyosarkomdu (%44.6). En sık başvuru vajinal kanama idi. Tanıda 50hasta (%76.9) lokal evrede, 15 hasta (%23.1)metastatik evrede idi. Hastalarda medyan genel sağkalım süresi 76 ay olarak bulundu. Beş yıllık genel sağ kalım olasılığı %52.7 olarak belirlendi. Ek hastalığı olmayan hastalarda ve 65 yaş altı hastalarda prognoz daha iyi idi. Karsinosarkomdaprognoz diğer alttiplere göre kötü idi. Hastalık evresine, tümör derecesine, çapına, tümörnekrozuna, lenf nodu tutulumuna göre genel sağ kalım süreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). Sonuç:Vajinal kanama ve pelvik ağrı ile başvuran hastalarda benign nedenler dışında US olma ihtimali akılda tutulmalıdır ve doku örneklemesi yapılmalıdır. Hastalık süresince oluşan metastaz gelişimi sağkalımı olumsuz yönde etkilemiştir. Hastalar, tanı konulması ve erken dönemde uygulanan tedaviler sonrası düzenli olarak takiplerine önem vermelidir.

NeoplazmlarPrognozRetrospektif çalışmalar+5
Öznur Bilir
Gaziantep University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Plasenta perkreatalı hastalarda ön uterin bölgenin segmenter rezeksiyonu öncesinde bilateral ana iliak arterlerin geçici olarakklemplenmesi

Son 50 yılı aşkın süredir sezaryen doğumlarda artış nedeniyle plasenta invazyon anomalileri hızla artmaktadır. Plasenta invazyon anomalilerinin en ileri ve ciddi formu olan plasenta perkreata, yaşamı tehdit eden önemde olup maternal morbidite-mortalite ile ilişkili bir durumdur. Amerikan Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (ACOG); hemorajik morbidite riski nedeniyle plasenta perkreata vakalarında plasenta yerinde bırakılarak sezaryen histerektomisi önermekte olup; cerrahi yönetim için her vakanın kişiselleştirilmesi gerektiğini vurgular. Doğurganlığın korunabilmesi bir endişe konusu olduğundan literatürde çeşitli konservatif yöntemler denenmiştir. Bazı toplumlarda hastanın rahminin alınması, kadınsı özelliklerinin en önemli tarafını yitirmesi gibi görülmektedir. Son zamanlarda geliştirilen konservatif yöntemler kadınların psikolojik ve sosyal durumlarını, hayat kalitesini önemli ölçüde etkileyerek bu durumun iyileştirilmesinde etkisi olabilir. Yaptığımız çalışmada plasenta perkreatalı olan hastalarda uterus ön duvarının segmenter çıkartılması öncesinde uterusu besleyen ana damarlardan ana iliak arterin klemplenmesiyle operasyon süresince kanama miktarını azaltmak, kan ürünlerine olan ihtiyacı azaltmak ve rahmini korumak isteyen veya çocuk istemi olan hastalarda rahim koruyucu cerrahi yapmaktır. Çalışmamız prospektif gözlemsel olup Mayıs 2022-Mayıs 2023 tarihleri arasında, kliniğimize başvuran plasenta perkreata tanılı en fazla eski 3 sezeryanı olanlar, ileri derece servikal invazyonu veya parametrial tutulumu olmayan hastalar dahil edildi. Hastaların hepsine sezeryan sırasında ön uterin segment rezeksiyonu yapıldı. Bu hastaların 19'una uterin segment rezeksiyonu öncesi ana iliak arterler geçici olarak klemplenirken 17 hastaya herhangi bir devaskülarizasyon olmadan sadece ön uterin bölgeye segmenter rezeksiyonu yapıldı. Acil şartlarda peripartum histerektomi uygulanan hastalar, koruyucu cerrahi planlanıp histerektomi yapılmak zorunda kalınan hastalar ve dosya verilerinde eksiklik bulunan hastalar çalışmamıza dahil edilmedi. Çalışmamızın sonucunda plasenta perkratalı gebelerin sezeryanında uterin segment rezeksiyonu sırasında rezeksiyon öncesinde bilateral ana iliak arterler geçici süre klemplenen hastalar ile sadece segmenter rezeksiyon yapılan hastalar arasında kanama miktarı karşılaştırılmış ve uterin segment rezeksiyonu öncesi ana iliak arterlerin geçici klemplenmesi yapılan hasta grubunda kanama açısından anlamlı fark olduğu bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Plasenta Akreta, Spektrum, Uterus, Koruyucu Cerrahi

ArterlerCerrahi-kadın doğumHemorajiler+6
Mustafa Baturalp Barut
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer sezaryen olan hastalarda kerr insizyonunun tek kat ya da çift kat onarım tekniklerinin transvaginal ultrasonografi ile karşılaştırılması

Ülkemizde de gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi sezaryen doğum sıklığının giderek arttığı görülmektedir. Doğumların yaklaşık %21'nin sezaryen ile olduğu kayıtlara geçmiştir. Sonraki gebeliklerde izlenen plasenta invazyon anomalisi, uterinrüptür gibi komplikasyonların geçirilmiş uterin cerrahi ve sezaryen doğum sayısı ile doğru orantılı olduğu anlaşılmaktadır. Uterus kesi hattında ortaya çıkan patolojik iyileşme veya iyileşmenin yetersizliği olarakta düşünebileceğimiz istmosel olarak adlandırılan skardefekti görülme sıklığı artmıştır. İsthmosel ve neden olduğu obstetrik ve jinekolojik sorunlar ele alındığında sezaryen sonrası istmosel oluşma nedenlerini anlamak ve mümkün oldukça önleyici teknikler geliştirmek oldukça önemlidir. Bu amaçla yapılan araştırma sayısı her geçen gün artış göstermektedir. Çalışmamızda sezaryen ile doğum sonrası uterus kapatma tekniklerinin skardefekti ve istmosel oluşumu üzerine etkilerini TVUSG ile karşılaştırmak planlanmıştır. Çalışmaya Ocak 2023 – Mayıs 2023 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğine başvuran elektif veya acil sezaryen endikasyonu verilen 50 hasta katıldı. Daha önce geçirilmiş uterin cerrahi öyküsü olanlar, 37.gebelik haftasından önceki preterm gebelikler, plasenta invazyon ve yerleşim anomalisi olanlar çalışmaya dahil edilmedi. Kriterlere uygun 50 hasta iki gruba randomize edildi. Randomizasyon için permütasyon yöntemiyle hastalar ikişer ikişer sırayla iki gruba dağıtıldı. Her iki grupta da batına pfannensteil insizyonla uterusa kerr insizyonla girildi. Uterus onarımı tek kat kilitli yapılan hastalar grup 1'e dahil edildi, uterus onarımı çift kat sütürasyon ile yapılanlar grup 2'ye dahil edildi. Operasyon sonrası 3.ay ve 6.ay arasında hastalar kontrole çağrılarak TVUSG ile sezaryen skarı ve istmosel oluşumu değerlendirildi. Çalışmaya katılan hastaların tamamı kontrole geldi ve 50 hasta iki gruba ayrılarak istmosel gelişimi ve skar dokusu açısından birbirleri ile karşılaştırıldı. Gruplar arasında yaş, BMI, gebelik haftası, ek hastalıklar açısından anlamlı fark izlenmedi. Tek kat kilitli grupta çift kat gruba göre isthmosel daha fazla izlendi. Hiçbir hastada istmosel nedenli şikayet görülmedi. İsthmosel görülenlerde posterior myometrium tabakasında herhangi bir patoloji gelişimi izlenmedi. Çalışmamızın sonucunda çift kat kapatma yönteminin istmosel ve skar defekti gelişimini azalttığı anlaşıldı ve istatistiksel olarak anlammlı bulundu. Sezaryen sonrasında uterin defektin bu yöntemle onarılması ile daha iyi sonuçlar elde edileceği öngörülmektedir. Bununla beraber daha önce yapılan çalışmalarda en uygun kapatma tekniğinin net bir şekilde ortaya konulamadığı anlaşılmaktadır. Bunun sebebi istmosel oluşumunda uterus onarım tekniklerinin dışında da birçok faktörün etkili olması olabilir. Daha fazla hasta sayısı ve ek özelliklerin sıkı bir şekilde standardize edilmesiyle yapılan çalışmalar en uygun tekniğin belirlenmesinde etkili olacaktır. Çalışmamızın aynı yöndeki çalışmalara fikir vereceği kanaatindeyiz. Anahtar Sözcükler:Uterus kapatma yöntemi, sezaryen doğum, istmosel, skardefekti.

Cerrahi işlemler-operatifCerrahi-kadın doğumSezaryen operasyonu+4
Harun Reşid Türkmenoğlu
Gaziantep University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Ovariektomize sıçanların uterusu üzerinde proteazom önleyici bortezomib (Velcade)'nin koruyucu etkileri: Histolojik ve immünohistokimyasal çalışma

Bortezomib, intrasellüler proteinlerin birçoğunun degradasyonundan sorumlu olan proteozomugeri dönüşümlü olarak inhibe ederek, antitümör özellikler gösteren bir ajandır. Bortezomib bazı yan etkileri veya kemoterapik etkileri bilinmesine rağmen yaşlanma periyodunda (menopoz sonrası) proteozom inhibisyonunun farklı dokulardaki etkileri üzerine literatürde yeterince araştırma bulunmamaktadır. Bu nedenle çalışmada, menopoz sonrası bortezomib kullanım güvenliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Bortezomib'in post-menopozal etkileri overektomize Sprague Dawley cinsi dişi ratlarda araştırıldı. Çalışma her grupta 6 denek olmak üzere sağlıklı kontrol, overektomi grubu ve overektomi+bortezomib gruplarından oluşturuldu. Overler çıkarıldıktan 0.2 mg/kg bortezomib inrtaperitonal olarak haftada 2 gün olmak üzere 4 hafta boyuncauygulanmıştır. Bu ratların uterus dokuları morfometrik, histopatolojik ve immünohistokimyasal yöntemler ile incelendi. Östrojen eksikliğinin hem endometriyumda hemde miyometriyumda belirgin atrofiye sebep olduğu gözlendi. Bortezomib uygulaması, endometriyumu kısmen koruduğu hem morfometrik hemde histopatolojik açıdan tesbit edildi. Yapılan immünohistokimyasal incelemede, proteozom inhibisyonuna rağmen endometriyumda sitoplazmikNF-κB aktivitesinin etkileri gözlendi. Bu bulguların ışığında, bortezomib'in post-menopozal dönem süresince kullanımının kısıtlı bir koruyucu etkisinin olduğunu söylenebilir.

BortezomibHistolojiNükleer faktör-kappa B+4
Büşranur Karakaş
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sezaryen sonrası normal doğum planlanan gebelerde sonografik uterin alt segment kalınlık ölçümünün prediktif değeri

Amaç: Dünyada sezaryen oranları her geçen gün artmaktadır. Önceden sezaryen doğum yapmış birçok kadın için sezaryen sonrası vajinal doğum (SSVD) uygulanabilir bir prosedürdür. Çalışmamızda SSVD başarısında sonografik uterin alt segment ölçümlerinin prediktif değerini incelemeyi amaçladık. Yöntem: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'nde 2019 ve 2021 yılları arasında SSVD amacıyla takibe alınan gebelerin verileri retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya 18-45 yaş arası, daha önce 32.hafta ve üzerinde alt segment transvers insizyonu ile sezaryen doğum yapmış, verteks prezentasyon, tahmini fetal ağırlığı 4250 gr altında olan, antenatal takiplerde herhangi bir fetal anomali saptanmayan gebeler dahil edildi. Tüm hastalara 36-39. gestasyonel haftada transvajinal ultrasonografi ile alt segment total kalınlık, rezidüel myometriyal kalınlık ve servikal kanal uzunluğu ölçümleri yapıldı. Hastaların temel demografik, obstetrik, klinik ve sonografik verileri, maternal ve neonatal sonuçları kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 65 hastadan 45'inde (%69,2) SSVD denemesi başarılı oldu, 20 hasta (%30,8) sezaryen doğum gerçekleştirdi. İki grup temel demografik veriler açısından benzerdi (p>0.05). Başarılı SSVD grubunda 10 (%22,2), başarısız grupta ise 17 (%85) hastaya doğum indüksiyonu uygulanmış ve istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir (p<0,001). Hospitalizasyon sırasındaki BISHOP skorları değerlendirildiğinde başarılı SSVD grubunda anlamlı olarak yüksek görülmüştür [5(1-11) vs 2(1-11) p<0.001]. Servikal uzunluk, başarılı SSVD grubunda anlamlı olarak daha kısayken total alt segment kalınlığı (TASK) ve rezidüel myometriyal kalınlıkta (RMK) iki grup arasında fark izlenmemiştir [sırasıyla (37.48±9.08 vs 41. 4±6, p=0.047), (4.49±1.33 vs 4.72±1.97,p>0.05), (2.04±0.8 vs 2.07±0.92, p>0.05)]. Çalışmamızda sadece 1 olguda SSVD esnasında uterus ve mesane rüptürü gelişmiştir; olgunun alt segment kalınlığı 2,3mm, rezidüel myometrial kalınlığı 1,1mm olarak kaydedilmiştir. Lojistik regresyon analizinde doğum indüksiyonun, SSVD başarısını anlamlı derecede azaltan tek faktör olduğu ortaya konmuştur (p=0.036). Sonuç: Alt segment ölçümlerinin SSVD başarısını öngörmede değeri yoktur. SSVD başarısını öngören en önemli faktör doğumun spontan başlamasıdır. Anahtar Kelimeler: Sezaryen Sonrası Vaginal Doğum, Sezaryen, Total Alt Segment Kalınlığı, Ultrasonografi, Uterin Rüptür

DoğumGebelikRüptür+4
Irana Gorchıyeva
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Doğum indüksiyonu için 40 ML ve 80 ML servikal balonun etkinliklerinin karşılaştırılması

Amaç: Obstetrik denge gözetilerek farklı endikasyonlar nedeniyle gebelik sonlandırılmasının endike olduğu ve düşük servikal Bishop skoruna sahip olan hastalarda 40 ml ve 80 ml servikal olgunlaştırıcı çift balonlu kateter kullanarak hacim farkının servikal olgunlaşma üzerine etkilerini incelemeyi amaçladık. Materyal-Metot: Bozok Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'na başvuran tek fetüs gebeliği olan, verteks presentasyon, bishop skoru ≤ 5 puan olan 40 gebe çalışmaya dahil edilmiştir. 40 gebe randomize edilerek, 20 gebede çift balonlu servikal olgunlaştırıcı kateter 40 ml diğer 20 gebede 80 ml izotonik ile şişirilerek servikal olgunlaştırma ve dilatasyon işlemi uygulanmıştır. Servikal olgunlaştırıcı çift balon kateter attıktan hemen sonra oksitosin ile indüksiyon başlanmıştır. Her iki grupta da hacim farkının doğum süreleri bakımından etkileri değerlendirilmiştir. İstatistiksel analiz için IBM SPSS statistics 18.0 programında uygun analiz yöntemleri kullanılmıştır. Sonuçlar: Başlangıçta çalışmaya aldığımız ancak değişik nedenlerle sezeryan doğum endikasyonu alan hasta oranı % 28 oldu. Balon konduktan sonra doğuma kadar geçen süre 40 ml grubunda 15,98 ± 5,26 saat, 80 ml grubunda 19,18 ± 9,81 saat oldu (p=0,301). 40 ml de balon kalış süresi ortalama 7,73 ± 3,14 saat iken 80 ml grubunda 11,20 ± 6,09 saat oldu (p=0,063). Balon konduktan sonra amniyon geliş süreleri 40 ml'de 11,14 ± 3,92 saat; 80 ml'de 15,32 ± 8,01 saat oldu ve balon attıktan sonra spontan amniyon geliş süreleri 40 ml'de 3,94 ± 3,12 saat iken 80 ml'de 4.21 ± 3,26 saat oldu. Balon attıktan hemen sonra başlanan indüksiyon süreleri 40 ml de 7,87 ± 5,21 saat, 80 ml grubunda 7,65 ± 5,36 saat oldu ve aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığını gördük (p=0,916). Bishop skor artışı 40 ml grubunda 3,75 ± 1,52; 80 ml grubunda 5,10 ± 1,29 oldu ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü (p=0,009). 80 ml grubunda servikal uzunluk arttıkça balon kalış süresi uzadığı ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu ancak 40 ml grubunda anlamsız olduğu görüldü. Ancak buna rağmen servikal uzunluk gruplar arasında indüksiyon süresini etkilemedi. Tartışma: Servikal olgunlaştırıcı yöntemlerden biri olan çift balon kateter güvenli ve etkin bir yöntem gibi durmaktadır. Detaylı muayenelerle uygun hastalarda uygulanması halinde sonuçları olumlu olabilmektedir. Doğum süresi istatistiksel olarak anlamsız olsa da 40 ml grubunda daha kısa olarak bulundu. Bishop skorlarındaki artış her iki grupta da anlamlı olmasına rağmen 80 ml grubu lehine daha yüksek çıktı. Olgunlaştırıcı çift balon kateterin mekanik etkisine ilaveten servikse yapmış olduğu çift yönlü basınç ve yabancı cisim reaksiyonu nedeniyle oluşturduğu enflamasyon, bu cihazın şimdilik bildiğimiz etki mekanizmalarını oluşturmaktadır. 40 ml balonun istatistiksel olarak anlamsız olsa da daha kısa süre kalması, amniyonun daha kısa sürede gelmesi, balon konduktan sonra doğuma kadar geçen sürenin daha kısa olması ayrıca Bishop skorları arasındaki farkın her iki grupta da anlamlı olması, indüksiyon süreleri arasında farkın olmaması 40 ml'nin doğumda daha etkin olduğunu düşünmemize neden oldu. Bishop skorlarının 80 ml'de daha fazla artması ancak doğum hızının 40 ml'de daha olumlu olması belki de daha düşük hacimle başlanıp belli aralıklarla balon hacminin artırılmasının daha etkili olabileceği izlemini uyandırmaktadır. Anahtar sözcükler: Servikal olgunlaştırıcı çift balon kateter, Servikal olgunlaşma, Doğum indüksiyonu

BalonDoğumDoğum indüksiyonu+1
Hakan Yakut
Yozgat Bozok University
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Lapatinib'in sıçan over ve uterus dokuları üzerine olan etkilerinin ışık ve elektron mikroskobik düzeyde araştırılması

Moleküler onkolojideki önemli gelişmeler sonucunda gündeme gelen hedeflenmiş anti-kanser tedavisinde kullanılmaya başlanan birçok ilaç, hücre reseptörleri ve hücre içi sinyal molekülleri ile etkileşerek tümör hücrelerinin çoğalmasını durdurmaktadır. Bu tür tedavilerin yöneldiği hede ? erin ? zyolojik görevleri de bulunmakta olup bazı hedefe yönelik ilaçların kullanımı sırasında çeşitli yan etkilerin geliştiği rapor edilmiştir. Hedefe yönelik tedavide kullanılan ilaçlardan biri olan Lapatinib hücre içine girerek epidermal büyüme faktörü ve reseptörüne bağlı tirozin kinaz aktivitesini inhibe etmektedir. EGFR ve HER2 birçok memeli uterusunda ve overlerde bulunmakta, uterus aktivitesi, oosit matürasyonu ve folliküler gelişim üzerinde etkili olmaktadır. Çalışmamızda Lapatinibin sıçan uterus ve over dokularında yol açabileceği değişikliklerin biyokimyasal, ışık ve elektron mikroskobik düzeyde incelenmesi amaçlandı.24 adet Wistar cinsi dişi sıçan 3 gruba ayrılarak, deney gruplarına sırasıyla 30mg/kg ve 75mg/kg Lapatinib, kontrol grubuna ise aynı miktarda distile su oral gavaj yoluyla, sabah ve akşam günde 2 kez olmak üzere 14 gün uygulandı. Deney sonunda anestezi altındaki hayvanlardan biyokimyasal analizler için intrakardiak kan örnekleri, ışık ve elektron mikroskobik inceleme için uterus ve over doku örnekleri alındı. E 170 İmmunoassey yöntemi ile kan serum düzeyinde östrojen, progesteron, FSH ve LH seviyeleri ölçülürken ışık ve elektron mikroskobik doku hazırlama yöntemlerine uygun olarak hazırlanan dokulardan elde edilen kesitler, Jeol 1400 TEM ve Olimpus BX 50 ışık mikroskoplarında değerlendirildi.Deney gruplarına ait sıçanlarda östrojen ve progesteron seviyelerinde azalma yanında ışık ve elektron mikroskobik kesitlerde, endometriyumda stromal hücreler ve bezlerde, overlerde ise oosit, granüloza hücreleri ile interstisyel hücrelerde yapısal değişikliklerin geliştiği ve bu değişikliklerin yüksek doz grubunda daha belirgin olduğu gözlendi.Sonuç olarak Lapatinib gibi hedefe yönelik tedavilerde kullanılan ilaçların hedeflediği reseptörler ve sinyal moleküllerinin blokajına bağlı olarak bunların kullanıldığı doku ve organların yapı ve fonksiyonlarında değişiklikler gelişebileceği kanaatine varıldı.Anahtar sözcükler: Over, Uterus, Lapatinib, İnce yapı

Antineoplastik ajanlarMikroskopi-elektronMikroskopi-ışık+3
Hande Tokgönül
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uterin sarkomlarda klinikopatolojik özellikler ve prognostik faktörler

Amaç: Uterin sarkomlar, uterusun; nadir, malign ve agresif seyirli tümörleridir. Bu çalışmanın amacı, son yirmi yıl boyunca kliniğimizde tedavi edilen uterin sarkomlu hastaların, retrospektif olarak, klinik ve patolojik özelliklerini değerlendirmek ve prognozu etkileyen faktörleri araştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde Mart 1991- Mart 2011 tarihleri arasında opere edilen ve düzenli takipleri yapılan 132 uterin sarkom hastasının arşiv dosyaları, klinik ve patolojik kayıtları incelendi. Hastaların klinik özellikleri, operasyon bilgileri, patolojik bulguları, adjuvan tedavileri ve takip bilgileri irdelendi ve sağkalıma etkileri araştırıldı. Kaplan-Meier ve Cox regression testleri kullanılarak, hastalıksız ve toplam sağkalım analizleri yapıldı. Tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi p=<0,05 olarak alındı.Bulgular: Hastaların 70'i leiomyosarkom, 33'ü karsinosarkom, 12'si endometrial stromal sarkom, 9'u undiferansiye endometrial sarkom, 5'i adenosarkom ve 3'ü botroid rabdomyosarkom histopatolojisine sahip idi. Hastaların yaş ortalaması 53,7±12,6 (17-78) olarak bulundu. Hastaların yaklaşık 2/3'ü postmenopozal dönemde, 1/3'ü premenopozal dönemde idi. Vajinal kanama, hastaların en sık başvuru nedeni (% 68,9) olarak tespit edildi. Tüm vakalara cerrahi uygulandı ve çoğuna (% 88) cerrahi prosedür olarak total abdominal histerektomi + bilateral salpingooferektomi yapıldı. Hastaların ortalama takip süresi 36 ay (4-198) idi. Toplam sağkalım medyanı 37 ay (% 95 GA, 28-45), iki ve beş yıllık toplam sağkalım oranları sırasıyla % 65 ve % 36 olarak bulundu. Hastalıksız sağkalım medyanı ise 29 ay (% 95 GA, 18-40), iki ve beş yıllık hastalıksız sağkalım oranları da sırasıyla % 59 ve % 33 olarak hesaplandı.Sonuç: Multivaryant analizlerin sonucunda, yaş, evre, lenfovasküler alan invazyonu ve lenfadenektomi hastalıksız sağkalımı etkileyen bağımsız faktörler olarak bulunurken; evrenin, toplam sağkalımın tek bağımsız prognostik faktörü olduğu saptandı.

Endometrial neoplazmlarKarsinomaNeoplazmlar+5
Ghanim Khatıb
Çukurova University
2012
10
DoctorateOpen AccessTR

Sigara dumanı maruziyetinin fare uterusundaki etkisi ve kantaron ekstresinin koruyucu rolü

ÖZET Sigara Dumanı Maruziyetinin Fare Uterusundaki Etkisi ve Kantaron Ekstresinin Koruyucu Rolü Sigara dumanı maruziyeti birçok dokuda çeşitli etkilerle hasara neden olmaktadır. Ayrıca enflamatuar süreçleri arttırarak hemen hemen tüm insan dokularında patolojik durumlara yol açtığı bilinmektedir. Sigara kullanımı insan gebelikleri ve üreme fonksiyonları üzerine de olumsuz etkiler oluşturmaktadır. Sigara ilişkili hasarın mekanizması yeterince aydınlatılamamıştır. Biz çalışmamızda sigara dumanının fare myometriyumu üzerindeki olası etkilerini enflamatuar süreçlerde rol oynayan enzim yolakları aracılığıyla göstermeye çalıştık. Ayrıca bu çalışma ile çeşitli dokularda antienflamatuar etkisi olduğu gösterilmiş ve doğada yetişen sarı kantaron bitkisinin sigara dumanı maruziyeti ile oluşması beklenen myometrial enflamatuar yanıtı önleyip önleyemeyeceğini araştırmayı planladık. Bu amaçla fareler üç gruba ayrıldı: Kontrol (duman yokluğunda), sigara dumanı grubu ve kantaron grubu(duman varlığında). Bu gruplara ayrı ayrı sekiz hafta boyunca (haftada 6 gün) sigara dumanı ve ilgili ajanlar uygulandı. Sekiz hafta sonunda uygulama yapılan fareler servikal dislokasyon ile öldürülerek uterusları izole edildi. İzole edilen fare uteruslarından hazırlanan homojenatlar ELISA tekniği ile enflamatuar cevaplar açısından değerlendirildi. Enflamatuar kaskadın önemli yolağı olan siklooksigenaz 2 ve sitozolik fosfolipaz A2 ve indüklenebilir nitrik oksit sentaz enzim düzeyleri ELISA yöntemi ile belirlenerek enflamatuar yanıtta oluşan değişiklikler değerlendirildi. Sonuçta sigara dumanı maruziyeti ile oluşturulan durumda adı geçen her üç enzim aktivitesinde de istatistiksel anlamlı oranda artış olduğu gözlendi. Duman uygulaması myometrial dokuda enflamatuar süreçlerin ana belirleyici yolaklarında kritik öneme sahip enzim düzeylerinde belirgin artışa yol açtığı gösterildi. Ayrıca sigara dumanı ve kantaron uygulanan grupta ise enflamatuar enzim ekspresyonlarındaki artışın istatistiksel anlamlı düzeyde inhibe edildiği gösterildi. Çalışmamız, sigara kullanımı ve duman maruziyetinin fare uterus myometriyumunda enflamatuar cevabı artırdığı ve sarı kantaron ekstresinin ise bu etkiyi geri çevirdiği göstermiştir. Sigara kullanımı ile insanlarda erken doğum ve prematür bebek doğumlarında artış olduğu bilinmektedir. Sigara dumanının bu olumsuz etkilere yol açmasında myometrial dokuda enflamatuar cevabı artırmasının rolü olması mümkündür. Bizim çalışmamızdaki bulgular insan gebeliğinde gözlenen sigara kaynaklı olumsuz sonuçların altta yatan mekanizmalarına ışık tutabilecek veriler sağlamaktadır. Kantaron bitkisinin bu süreçte koruyucu rolü olabileceği gösterilmiştir. Bu nedenle sigara ilişkili üreme ve gebelik süreçlerinde myometrial dokuda gözlenen patofizyolojik mekanizmaların önemi ileri çalışmalarla tanımlanmalı ve kantaron ekstresinden ayrıştırılacak aktif bileşenlerle bu bitkinin koruyucu rolünün önemi aydınlatılmalıdır.

FarelerFosfolipazlar ANitrik oksit+6
Erhan Şimşek
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Nedeni açıklanamayan infertilite tanısı konulan kadınlarda sekretuvar fazdaki endometriyum epitelinin ultrastrüktürel özellikleri ve epitelde musin-1 ekspresyonu

Nedeni açıklanamayan infertilite tanısı konulan kadınlarda, implantasyondaki yetersizlik, yardımla üreme tekniklerinin başarısını sınırlayan en önemli etkenlerden birisidir. İmplantasyon başarısızlığında; endometriyal reseptivite üzerine etkili birçok moleküler ve yapısal belirteçlerin olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada, fertil ve nedeni açıklanamayan infertilite tanısı konulan kadınların implantasyon penceresi dönemindeki endometriyum dokularının ışık ve elektron mikroskobik düzeyde yapısal özellikleri ile implantasyonda önemli rol oynayan MUC-1'in immünohistokimyasal ifadesi ve biyokimyasal değerleri karşılaştırılarak sonuçların implantasyon başarısındaki rolünün değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezi'ne nedeni açıklanamayan infertilite sebebi ile başvuran 18 hastadan ve Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalına çeşitli jinekolojik şikayetler ile başvuran 18 fertil kadından ovulasyondan sonra 5., 6 ve 7. günlerde endometriyum biyopsileri alınarak çalışma ve kontrol grupları oluşturuldu. Endometriyal doku örneklerinin bir bölümü ışık mikroskobik, bir bölümü ise elektron mikroskobik doku hazırlama yöntemlerine uygun olarak hazırlandı. Işık mikroskobik inceleme için hazırlanan dokulara Hematoksilen-Eozin boyası ve MUC-1'in belirlenmesi için immünohistokimyasal yöntemler uygulandı. Ayrıca menstrüel siklusun 2. gününde ve biyopsi esnasında kan örnekleri de alınarak, serum hormon düzeyleri belirlendi. Serum FSH, LH, TSH, östrojen, progesteron ve total testosteron düzeylerinin tüm gruplar arasında önemli bir fark göstermediği, ancak prolaktin değerinin infertil grupta daha yüksek olduğu saptandı. İnfertil kadınlarda endometriyum yüzey epitelinin yer yer psödostratifiye ve çok katlı yassı epitel yamaları içerdiği, basit prizmatik epitelin olduğu bölgelerde, mikrovillüstan zengin hücrelerin yaygın olduğu, pinopodlu ve vesiküllü hücrelerin oldukça azaldığı, pinopod gelişiminin fertil gruptakilere oranla yetersiz olduğu, hücrelerarasında intraepitelyal lenfositlere sıklıkla rastlanıldığı görüldü. Endometriyal bezlerde ise gelişimin fertil gruptakilere göre daha zayıf olduğu, bez hücrelerinde mitoz bölünmenin devam ettiği izlendi. MUC-1 immünreaktivitesinin ise iki grup arasında fark göstermediği görüldü. Tüm bu bulgular dikkate alındığında infertil hastalarda endometriyumda yüzey ve bez epitelinde gözlenen bu yapısal farklılıkların, bu hücrelerin steroid hormonlara cevabındaki yetersizlikten kaynaklanabileceği ve bu değişikliklerin blastokistin endometriyuma implantasyonunu etkileyebileceği kanaatine varıldı.

EndometriyumKısırlıkKısırlık-kadın+4
Özdem Karaoğlan
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde uterin septum cerrahisi öncesi ve sonrası gebelik oranları

Kliniğimizde Uterin Septum Cerrahisi öncesi ve sonrası Gebelik Oranları Amaç: Primer infertilite, tekrarlayan gebelik kayıpları, preterm doğum öyküleri veya sekonder infertilite tanısı ile Çukurova Üniversitesi tıp fakültesi infertilite polikliniğine başvuran ve uterin septum, arkuat uterus tespit edilen olgularda histeroskopik cerrahi müdahale öncesi ve sonrası gebelik sonuçlarının retrospektif olarak incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Ocak 2008-Aralık 2014 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği İnfertilite Polikliniğine primer infertilite, tekrarlayan gebelik kayıpları, preterm doğum öyküleri veya sekonder infertilite tanısı ile başvuran ve HSG'de uterin septum, arkuat uterus tespit edilen 122 hasta çalışmaya dahil edildi. 50 hasta primer infertil, 72 hasta sekonder infertil idi. Primer infertil hastalar Grup 1, sekonder infertil hastalar Grup 2 olarak değerlendirmeye alındı. Tüm olgulara genel anestezi altında laparoskopi eşliğinde histeroskopik septum insizyonu uygulandı. Operasyondan sonra hastalar 2016 Mart ayına kadar takip edildi. Ortalama takip süresi 20,4 ay olarak tespit edildi. Her iki grup operasyon öncesi ve sonrası toplam gebelik sayısı, toplam abortus, preterm doğum sayısı, term doğum sayısı, canlı doğum oranları, gebe kalma yöntemleri ve doğum şekilleri karşılaştırıldı. Bulgular: 44 (% 36) hastanın komplet septumu, 74 (% 60,6) hastanın inkomplet septumu, 4 (% 3,2) hastanın arkuat uterusu mevcuttu. Toplam 122 hastanın operasyon sonuçları 86 (% 70,4)'sı gebe kaldı, 36 (% 29,6)'sında gebelik oluşmadı. Grup 1'de 50 hastanın 32 (% 64)'si, grup 2'de 72 hastanın 54 (% 75)'ü gebe kaldı, Toplam gebelik sayısı 166 idi. Bunun 28 (% 16,8)'i spontan abortus, 23 (% 13,8)'i preterm doğum, 110 (% 66,2)'i term doğum, 5 (% 3)'i ölü doğum olarak saptandı. 122 hastadan primer infertil grupta 30 (% 60) hasta, sekonder infertil grupta 44 (% 61) hasta, toplam doğum yapan hasta sayısı 74 (% 60,6) bulundu. Toplam preterm ve term doğum sayısı; komplet septumu olan 44 hastadan 30 (% 68)'unda, inkomplet septumu olan 74 hastadan 54 (% 72,9)'ünde, arkuat uterusu olan 4 hastadan 2 (% 50)'sinde tespit edilmiştir. Sonuç: Uterin septumun histeroskopik insizyonu kolay uygulanabilir ve gebelik sonuçları üzerine olumlu etki yapan bir yöntemdir. Operasyon sonuçları oldukça başarılıdır. Arkuat uterus ile ilgili daha fazla çalışmaya ihtiyaç bulunmaktadır.

Cerrahi-ürogenitalGebelikHisteroskopi+7
Ercan Cömert
Çukurova University
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Tekrarlanan kök hücre uygulamasının deneysel asherman modeli üzerine etkisi ile implantasyon ve gebelikte görülen sonuçları

Amaç: Çalışmamızda kemik iliği kaynaklı kök hücrelerin (KİMKH), sıçanlarda meydana getirilen Asherman sendromu modellemesinde oluşan adezyonun ortadan kaldırılması ve blastokistin endometriyuma implantasyonunda ki rolü ile bu süreçte yer alan moleküller üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Asherman modeli kimyasal olarak oluşturularak tedavisi; besiyeri (BY), kemik iliği kaynaklı mezenkimal kök hücre (KİMKH) ve 48 saatlik besiyeri (Niş) ile sağlanmaya çalışılan dört farklı grup oluşturuldu. Birinci grup (G1); Asherman+ BY, ikinci grup (G2); Asherman + Niş, üçüncü grup (G3); Asherman + KİMKH ve dördüncü grup (G4); Asherman + KİMKH + Niş olarak ayrıldı. Her bir grup kendi içerisinde üç alt gruba ayrılarak, histokimyasal olarak hematoksilen-eozin ve masson trikrom boyamları ile imunohistokmyasal olarak ise TGF-β1, PCNA, eNOS, VEGF, Stro-1, c-Kit, Laminin, Fibronektin, L- Selektin boyamaları yapıldı. Apoptozis için ise TUNEL boyması yapıldı. Bulgular: Grupların hem histolojik hemde yeni doğan sayısına göre morfolojik değerlendirmelerinde KİMKH ve KİMKH + Niş verilen gruplarda diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı fark (p<0,05) saptanmıştır. KİMKH ile Nişinin uterin adezyonlarda yapışıklıkları ortadan kaldırabildiği, endometriyumu implantasyon için daha uygun hale getirdiği saptandı. Sonuçlar: Tedavi gruplarında endometriyal kalınlığın, bez sayısının ve vaskülarizasyonun artması, fibröz alanların azalması, adeziv alanlarda da embryoların implante olması ve yeni doğan sayısının artmış olması deneysel Asherman çalışmlarının kliniğe taşınmabilmesi açısından ümit vericidir. KİMKH ve Niş uygulamalarının, infertiliteye neden olan mekanizmaların içerisinde yer alan adezyon molekülleri üzerinden tedavi ile kliniğe katkı sağlayabileceği gösterildi. Anahtar Sözcükler: Asherman, İmplantasyon, Kemik iliği kaynaklı mezenkimal kök hücre, Histoloji.

AdezyonlarEmbriyo implantasyonuEndometriyum+4
Şamil Öztürk
Manisa Celal Bayar University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Normal ve anormal servikal sitolojili kadınlarda human papillomavirus prevalansı ve genotip dağılımı

Servikal kanser bütün dünyada kadınlar arasında görülen en yaygın ikinci kanserdir. Human papillomavirus (HPV) servikal kanserin primer etyolojik ajanıdır. HPV infeksiyonu cinsel yolla bulaşan en yaygın viral infeksiyonlardan biri olup kadınların %50'den fazlası yaşamları boyunca HPV infeksiyonu ile karşılaşır. Dünyada her yıl 470.000'den fazla yeni servikal kanser vakası tanınmakta ve servikal kansere bağlı yaklaşık 270.000 ölüm bildirilmektedir. Servikal kanser vakalarının çoğu yaklaşık %80'i servikal kanser tarama programlarının etkili bir şekilde yapılmadığı veya uygulanamadığı gelişmekte olan ülkelerde görülür. Erken tanı etkilidir, çünkü prekanseröz lezyonlar invaziv kansere çok yavaş, genellikle 10 yıldan uzun bir sürede ilerler. Servikal kanser, prekanseröz lezyonların tespiti ve tedavisi ile büyük oranda (>%90) önlenebilir bir hastalıktır. Bu çalışma Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Jinekoloji ve Onkoloji bölümüne başvuran normal ve anormal servikal sitolojili kadınlarda human papillomavirus prevalansı ve genotip dağılımını tespiti için yapılacaktır. Kadınlara ait servikal sürüntü örneklerinin transportu fosfat tamponlu tuzlu su *phosphate buffered saline (PBS)] içerisinde yapılacaktır. Servikal sürüntü örneklerinden viral DNA ekstraksiyonu için Viral Nükleik Asit Ekstraksiyon kiti kullanılacaktır. HPV DNA tanısı MY09/11 ve GP5+/6+ konsensus primerlerinin kullanıldığı PCR (polymerase chain reaction) testi ile gerçekleştirilecektir. HPV DNA testi pozitif bulunan örneklerde yüksek risk HPV genotiplerinin tayini için HPV Genotypes 14 Real-TM Quant PCR kit (16, 18, 31, 33, 35, 39, 45, 51, 52, 56, 58, 59, 66 and 68) kullanılacaktır. Sonuç olarak bölgemizde normal servikal sitolojili ve servikal prekanseröz lezyonu olan anormal sitolojili kadınlarda baskın HPV genotipleri dağılımının belirlenmesi günümüzde HPV aşılarının etkinliğinin değerlendirilmesi için önemlidir. Ayrıca HPV DNA pozitifliği servikal kanser için riskte olan kadınların tanınmasına katkıda bulunacaktır ve böylece yüksek riskli hastaların zamanında tespitiyle tedavinin yönlendirmesinde yardımcı olur.

GenotipKadınlarNeoplazmlar+7
Maımonah Mohammed Yahya Nasser Al Shoaıbı
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uterus leiomyomlarının tanısında difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme

Amaç: Leiomyomlar kadın pelvik tümörlerinin en sık görüleni olup çalışmamızda DAG ile ADC ölçümleri yapılarak leiomyomların tipik özelliklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Retrospektif çalışmamızda histopatolojik leiomyom tanısı almış ve kliniğimizde GE Signa HDx 1.5 T cihazı ile rutin pelvik MRG tetkiki yapılan 38 hastada toplam 69 adet leiomyom değerlendirilmiştir. Pelvik MRG'de sagital T2A, aksiyel T2A, yağ baskılamalı aksiyel T1A, difüzyon b 800 sekansları kullanıldı. ADC haritaları oluşturulup leiomyomların kistik, kalsifik ve hemorajik olmayan kısımlardan uygun ROI aralığı ile ADC değerleri ölçülmüştür. Bulgular: 69 leiomyomdan 54'ü tipik,5'i dejenere,10'u sellüler leiomyom olarak değerlendirildi. Hastalarımızın yaş ortalaması 43,78±8,39'du.Leiomyomların boyutları 2-18 cm arasında değişmekte ve ortalaması 5,37+- 3,40 cm'di. Leiomyomların 53 tanesi intramural, 12 tanesi subserozal ve 4 tanesi submukozal yerleşimli idi. DAG'da sellüler leiomyomların tamamı (%100), dejenere leiomyomların %20'si, tipik leiomyomların %5,6'sı parlak olarak izlenmiştir. Tipik leiomyomların ortalama ADC değeri 1,29 x10-3 , dejenere leiomyomların ortalama ADC değeri 1,86 x10-3 , sellüler leiomyomların ortalama ADC değeri 1,11 x10-3 olarak hesaplanmıştır. ADC değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Ayrıca tipik

DifüzyonDifüzyon manyetik rezonans görüntülemeLeiomyom+3
Ali Er
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Rat implantasyon modelinde hiyaluronik asit reseptörlerinin immunohistokimyasal ve elektron mikroskobik yöntemlerle incelenmesi

Hyaluronik asit (HA)'in implantasyon, fertilizasyon, embriyonik kavitasyon, embriyo büyümesi ve doku morfogenezisinde rol oynadığı bilinmektedir. HA'in IVF uygulamalarında embriyo implantasyon oranını arttırdığı ileri sürülmektedir. HA reseptörleri (CD44, CD44s, RHAMM, Versikan) ve Hyaluronan sentetaz (HAS2) HA fonksiyonlarına aracılık etmektedir, ancak HA reseptörlerinin implantasyondaki rolleri tam olarak bilinmemektedir. Bu çalışmada, HA reseptörlerinin implantasyondaki rollerinin incelenmesi amaçlanmıştır.36 adet erişkin dişi sıçan kontrol ve deney gruplarını oluşturmak üzere iki eşit sayıya ayrıldı. Sıçanların vaginal smear ile mensturasyon dönemleri tespit edildi. Kontrol grubunu proöstreus, östrous ve diöstrous dönemlerine ait uterus örnekleri oluşturdu. Deney grubu östroz döneminde çitleşmeye bırakıldı, gebeliğin 4., 5. ve 6. günü Chicago Blue Dye verilerek implantasyon bölgeleri tespit edildi ve uterus örnekleri alındı. Kontrol ve deney grubuna ait doku örnekleri CD44, CD44s, RHAMM, versikan ve HAS2 poliklonal antikorlarıyla immunohistokimyasal teknik kullanılarak boyandı. İmmunorektivite yoğunluğuna göre zayıf, orta ve kuvvetli olarak değerlendirildi. Tüm sonuçlar Mann Whitney istatistik testiyle karşılaştırmalı olarak değerlendirildi. Bu dönemlerdeki uterus epiteli ve pinopodlar ince yapı düzeyinde, transmisyon elektron mikroskobu kullanılarak değerlendirildi.İmmunohistokimyasal değerlendirmede, HAS2 immunoreaktivitesi, proöstroz döneminde epitelde ve subepitelde östroz ve diöstroza göre artış olduğu, deney grubunda ise desiduada 5. ve 6. günlerde artış olduğu gözlendi. CD44immunoreaktivitesi, proöstroz ve östroz dönemlerinde epitelde diöstroz dönemine göre artış olduğu, deney grubunda ise 5. artış olduğu gözlendi. CD44s immunoreaktivitesi, derin stromada diöstroz döneminde proöstroz ve östroza göre artmış olduğu, deney grubunda ise desiduada 5. ve 6. günlerde artış olduğu gözlendi. RHAMM immunoreaktivitesi, proöstroz döneminde epitel, subepitel, ve derin stromada östroz ve diöstroz dönemlerine göre artış olduğu deney grubunda ise desiduada 5. ve 6. günlerde artış olduğu gözlendi. Versikan immunoreaktivitesi, diöstrozda subepitel ve derin stromada proöstroz ve östroza göre artmış olduğu, deney grubunda ise desiduada 6. günde artış olduğu gözlendi.İnce kesitlerin değerlendirilmesinde, kontrol grubundan proöstroz ve östrozda epitel kalınlığının aynı olduğu, mikrovillusların varlığı gözlendi. Diöstroz grubunda ise mikrovillus sayısının ve epitel kalınlığının belirgin oranda azaldığı ve hücreler arası mesafenin arttığı gözlendi. Deney grubunda gebeliğin 5. gününde bleb oluşumu gözlendi.Deney grubunda ait doku örneklerinde 5. ve 6 gün HAS2, CD44s, RHAMM; 5 gün, CD44 ve 6. günde Versikan immunoreaktivitesinde istatistiksel anlamlı artmış olması; 5 günde elektron mikroskobik olarak epitelde pinopodların gözlenmesi ve silyaların azalmış olması, HA'in implantasyon döneminde önemli rol oynadığının göstergeleri olarak değerlendirildi.

EmbriyoEmbriyo nakliHyalüronik asit+4
Banu Boz
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endometrium kanserinde lenfovasküler saha invazyonu ile ilgili faktörler ve lenfovasküler saha invazyonunun miyometrial invazyon, alt uterin segment tutulumu, servikal tutulum ve lenf nodu metastazı ile ilişkisinin incelenmesi

Amaç: Endometrium kanserinde lenfovasküler saha invazyonu (LVSİ) ile ilgili faktörler ve lenfovasküler saha invazyonunun miyometrial invazyon (Mİ), alt uterin segment tutulumu, servikal tutulum ve lenf nodu metastazı ile ilişkisi incelenmiş olup, lenfovasküler saha invazyonunun endometrium kanseri için yeni bir prognostik belirteç olarak kullanılıp kullanılamayacağının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde 2015-2021 yılları arasında endometrium kanseri nedeniyle total histerektomi + bilateral salpingooferektomi ± Pelvik ve/veya Paraaortik lenfadenektomi + omentektomi yapılmış 44 hasta çalışmaya dahil edilmiş ve patoloji sonuçlarına göre LVSİ pozitif olan ve olmayan olmak üzere 2 gruba ayrılmıştır. LVSİ olmayan 29 hasta kontrol grubu ve LVSİ pozitif olan 15 hasta çalışma grubu olarak belirlenmiştir. Hastalar yaş, ameliyat tipi, gravida, parite, menopoz durumu, malignite öyküsü, ailede malignite öyküsü, sistemik hastalık, ilaç kullanımı, operasyon öyküsü, başvuru şikayeti, preop endometrial örnekleme sonucu, yapılan ameliyatlar, patolojik tanısı, cerrahi evreleri ve patoloji sonuçları univaryan ve multivaryan analizler yapılarak karşılaştırılmıştır. Bulgular: Gruplar arasında yaş, gravida, parite, menopoz durumu, malignite öyküsü, malignite tipi, ailede malignite öyküsü ve tipi, sistemik hastalık varlığı, başvuru şikayeti, preoperatif endometrial örnekleme sonuçları, ana materyal patoloji, uterus çapı, tümör çapı, Mİ varlığı, alt uterin segment tutulumu, servikal tutulum, paraaortik lenf nodu tutulumu, ana materyal batın yıkama sıvında tümör varlığı ve prognoz açısından sonuçları karşılaştırılmış ve istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır iv (Sırasıyla p=0,657, p=0,773, p=0,930, p=0,957, p=0,925, p=0,999, p=0,822, p=0,571, p=0,675, p=0,414, p=0,846, p=0,083, p=0,328 ve p<0,05). Her iki grup histolojik grade, nükleer grade, Mİ derinliğinin, pelvik lenf nodu tutulumu ve ana material cerrahi evre açısından karşılaştırılmış ve istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. LVSİ pozitif olan çalışma grubunda ana materyal histolojik ve nükleer grade açısından bakıldığında istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha fazla oranda grade 3 tümöre sahip olduğu tespit edilmiştir (p=0,001 ve p<0,05). LVSİ olan çalışma grubunda istatistiksel olarak kontrol grubuna göre ana materyal nükleer grade açısından anlamlı sonuç bulunmuştur (p=0,001 ve p<0,05). Mİ varlığı açısından her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunamamış (p=0,999 ve p<0,05) olmasına rağmen Mİ varlığında LVSİ pozitif olan çalışma grubunda Mİ derinliğinin anlamlı olarak ½'den daha fazla olduğu tespit edilmiştir (p=0,001 ve p<0,05). Sağ ve sol pelvik lenf nodu tutulumu açısından LVSİ pozitif olan grupta istatistiksel olarak anlamlı sonuç bulunmuştur (Sağ pelvik lenf nodu için p=0,003 ve p<0,005, sol pelvik lenf nodu için p=0,001 ve p<0,05). Her iki grup ana materyal cerrahi evrelendirme açısından karşılaştırıldığında LVSİ pozitif olan grupta daha ileri evre hastalık olduğu istatistiksel olarak anlamlı sonuç bulunmuştur (p=0,009 ve p<0,05). Sonuç: Endometrium kanserinde LVSİ'nin prognostik öneminin yeri birçok çalışmada araştırılmış olmasına rağmen kesin bir fikir birliğine varılamamıştır. Çalışmamızın sonucunda LVSİ varlığının histolojik grade, nükleer grade, Mİ derinliği, pelvik lenf nodu tutulumu ve daha ileri evre hastalık açısından istatistiksel olarak anlamlı etkisi olduğunu gözlemledik. Bu konuda daha çok vaka sayılı ve daha uzun takip süreli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Endometrial neoplazmlarLenf nodlarıLenfatik metastazlar+5
Can Üyük
Düzce University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rat uterin horn modellerinde traneksamik asit ve hyaluronik asit/karboksimetil selüloz bariyerin adezyon önleyici etkilerinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, rat uterin horn modellerinde traneksamik asit (TA) ve hyaluronik asit/karboksimetil selülozun(HA/CMC) postoperatif adezyon oluşumunu önleyici etkilerini makroskopik/mikroskopik adezyon skoru ve adezyon dokusunda inflamasyonun histopatolojik/ biyokimyasal parametreleri açısından değerlendirmektir. Gereç ve Yöntemler: Wistar-Albino cinsi 21 adet dişi rat rastgele olarak 3 eşit gruba ayrılarak postoperatif adezyon modeli için kullanılmıştır. Kontrol grubundaki ratların uterin hornlarının antimezenterik yüzeylerine koterizasyon işlemi sonrası intraperitoneal 2 ml SF uygulanmıştır. TA grubundaki ratların uterin hornlarına işlem sonrası 2 ml TA intraperitoneal(i.p.) uygulanmıştır. Üçüncü grupta tramvatize edilmiş yüzeyi kapatacak şekilde HA/CMC örtü kullanılmıştır. Postoperatif 21. günde tüm ratlar tekrar opere edilmişlerdir. Bulgular: Üç grup arasında makroadezyon ve mikroadezyon skoru açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. İnflamasyon skoru ve inflamatuvar hücre aktivitesi açısından gruplar arasında değişiklik izlenmemiştir. Süperoksitdismutaz(SOD), glutatyon-S-transferaz(GST) aktivitesi ve malondialdehit(MDA) düzeyi TA grubu ve HA /CMC grubu arasında farklılık göstermemiştir. SOD ve GST aktivitesi kontrol grubunda diğer iki gruba göre istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha yüksek saptanmıştır. MDA düzeyi kontrol grubunda TA ve HA /CMC grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda, rat uterin horn modellerinde TA ve HA/CMC kullanımı makroskobik ve mikroskobik olarak adezyon oluşumunu engellememiştir. TA ve HA/CMC?nin inflamasyon skoru ve inflamatuvar hücre aktivitesi üzerine etkisi saptanmamıştır. TA uygulandığı dokularda serbest radikal düzeyini arttırıp, doku hasarını azaltan antioksidan enzimlerinin seviyesini düşürmektedir. HA/CMC?nın de SOD ve GST enzim aktiviterini düşürmesi ve MDA seviyesini yükseltmesi güvenli kullanımı için adezyon dokusundaki dokuda hücresel ve biyokimyasal parametrelerin detaylı olarak incelendiği yeni çalışmalar gerekmektedir.

AdezyonlarHyalüronik asitKarboksimetil selüloz+3
Elif Yıldız
Düzce University
2013
00

Related subjects