Turkish law of obligations
126 theses under this subject heading
6098 sayılı Türk Borçlar Kanununa göre adi ortaklıkta dış ilişkiler
Adi ortaklık 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 620 ilâ 645. maddeleri arasında düzenlenmiştir. Adi ortaklık tüm ortaklık tiplerinin temelidir. Türk Ticaret Kanunu'nda düzenlenen ticaret ortaklıklarından farklı olarak adi ortaklığın tüzel kişiliği yoktur. Tüzel kişiliğe sahip olmayan bir kişi topluluğu ise haklara ve borçlara sahip olamaz. Çalışmada tüzel kişiliği olmayan bir ortaklığın üçüncü kişilerle ilişkilerinin usulü ve niteliği incelenmiştir. Ayrıca yapılan işlemlerden doğan borçlardan kimin, nasıl sorumlu olacağı tespit edilmeye çalışılmıştır.
Türk hukukunda geçici imkânsızlık
İmkânsızlık kurumu Türk Borçlar Hukuku sisteminin "ifa engelleri" alt başlığı altında gerek 818 Sayılı Borçlar Kanunu'nda gerekse 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 Sayılı yeni Türk Borçlar Kanunu'nda hüküm altına alınmıştır. Söz konusu hükümlerin tamamı imkânsızlığın kesin ve sürekli olduğu durumlara ilişkindir. Buna karşılık imkânsızlığın belirli bir süreliğine var olduğu ve ileride ortadan kalkacağının bilindiği durumları ifade eden geçici imkânsızlığa ilişkin herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Bu durum, geçici imkânsızlığın söz konusu olduğu hallerde hangi hükümlerin uygulama alanı bulacağı noktasında birçok tartışmayı da beraberinde getirmiştir. Bu çalışmada ilk olarak imkânsızlık kavramı ve türleri ele alınarak benzer bir kavram olan "aşırı ifa güçlüğü" ile aralarındaki fark ortaya konulmuştur. Ardından ikinci bölümde hangi hallerde geçici imkânsızlığın söz konusu olduğu çeşitli ihtimallere göre incelenmiş, benzer kavramlarla olan farkları belirtilerek bazı özel sözleşme tipleri bakımından uygulamada ortaya çıkabilecek sorunlar tespit edilmiştir. Üçüncü ve son bölümde ise geçici imkânsızlık halinde uygulanacak çözüm önerilerinin neler olduğu doktrinde ileri sürülen görüşler çerçevesinde tartışılmış ve geçici imkânsızlığın yapısına uygun bir çözüm önerisi getirilmeye çalışılmıştır.
Türk Borçlar Hukuku'nda kısmi ifa
Hukukumuzda kural edimin bütün olarak ifasıdır. Bu kuralın istisnası ise yedek bir hukuk kuralı olarak düzenlenen kısmi ifadır. Kısmi ifa her şeyden önce edimin bölünebilir olmasına ilişkin bir konudur. Fakat kısmi ifanın caiz olup olmadığının tespitinde her somut olay kendi içinde değerlendirilir. Kısmi ifanın caiz olup olmadığının tespitinde kanunun yanı sıra taraf iradeleri, sözleşme, genel hukuk kuralları, dürüstlük ve iyiniyet kuralları, ticari örf ve adetler ve halin icabı da etkilidir. Hukuka uygun bir kısmi ifa ile borç, ifa oranında sona erer. Hukukumuzda kısmi ifa, bir istisna olarak düzenlenmiş ve alacaklının korunması amacından da uzaklaşılmamıştır. Yargı kararları da bu doğrultuda şekillenmiştir. Bu çalışma ile kısmi ifa konusu tüm hüküm ve sonuçları ile birlikte, ifa kavramından başlanarak ilişkili kavram ve hukuki müesseselere değinilmek suretiyle ele alınmaya çalışılmıştır.
Konut ve çatılı işyeri kira sözleşmesinin kiraya veren tarafından sona erdirilmesi
Gündelik hayatta sürekli olarak karşılaştığımız hukuki işlemlerin başında kira sözleşmeleri gelmektedir. Bu durum kira sözleşmesine ilişkin hukuki düzenlemeleri kişiler açısından önemli hale getirmektedir. Özellikle 20. yüzyılın başından itibaren yaşam koşullarında meydana gelen değişimlere ve teknolojik gelişmelere bağlı olarak ülke nüfusları, şehir merkezlerinde yoğunlaşmıştır. Söz konusu yoğun nüfusa bağlı olarak özellikle barınma ihtiyacı ve ekonomik faaliyetlerin gerçekleştirilmesi bağlamında konut ve işyerlerine talep artmıştır. Bu duruma bağlı olarak kişiler arasında kira hukukuna ilişkin birçok hukuki uyuşmazlık ortaya çıkmaktadır. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununda kira sözleşmesi ve kira sözleşmesinin bir türü olan konut ve çatılı işyeri kira sözleşmeleri düzenlenmiştir. Konut ve çatılı işyeri kira sözleşmesi Türk Borçlar Kanununun 339. ve 356. maddeleri arasında düzenlenmiş olup, kira sözleşmesinin zayıf konumunda olan kiracıyı koruyan birçok düzenleme yer almaktadır. Kiracı tarafı koruyan kanuni düzenlemeler daha çok kira sözleşmesinin sona ermesi durumlarında kendisini göstermektedir. Türk Borçlar Kanununda kira sözleşmelerini sona erdiren genel sebepler dışında ayrıca konut ve çatılı işyeri kira sözleşmelerine özgü, konut ve çatılı işyeri kira sözleşmesini sona erdiren sebepler kabul edilmiştir. Konut ve çatılı işyeri kira sözleşmelerine özgü, kiraya veren tarafından sözleşmeyi sona erdiren nedenler sözleşmenin bildirim ve dava yoluyla sona erdirilmesi şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Türk Borçlar Kanununda yer alan kanuni düzenlemeler genel olarak değerlendirildiğinde kiraya veren tarafından konut ve çatılı işyeri kira sözleşmesinin sona erdirilmesi son derece zor koşullara bağlanmıştır. Çalışmada öncelikle kira sözleşmesi ve konut ve çatılı işyeri kira sözleşmeleri genel olarak ele alınmış, daha sonra konut ve çatılı işyeri kira sözleşmelerinin kiraya verence sona erdirme sebepleri incelenmiş ve son olarak konut ve çatılı işyeri kira sözleşmesinin sona erdirilmesi nedeniyle ortaya çıkan sonuçları ele alınmıştır.
Kefilin sorumluluğunun kapsam ve şartları
Tezin amacı, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu çerçevesinde kefalet sözleşmesinde kefilin sorumluluğunun kapsamı ve bu sorumluluğa başvurulabilmesinin şartlarının belirlenmesidir. Tez, giriş ve üç ana bölüm ve sonuç bölümünden oluşmaktadır. Girişte, kefilin sorumluluğunun, gerek 818 sayılı Eski Borçlar Kanunu'nun yürürlükte olduğu dönemde gerekse de 6098 sayılı kanunda hangi kapsam ve şartlar ile düzenlendiği konusunda genel bilgi verilmiştir. Birinci bölüm, iki ana kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısımda kefalet sözleşmesinin tanımı üzerinde durulmuştur. İkinci kısımda ise ana tez konusunun daha iyi değerlendirilebilmesi için kefalet sözleşmesinin hukuki niteliği ve özellikleri hakkında bilgi verilmiştir. İkinci bölüm, iki ana kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısımda, kefilin kanundan doğan sorumluluğu üzerinde durulmuş ve uygulamada ortaya çıkan bazı özel durumlar hakkında doktrindeki görüşlere yer verilerek, konuya ilişkin kişisel önerilerde bulunulmuştur. İkinci kısımda ise, 6098 sayılı Borçlar kanunun cevaz verdiği ölçüde kefilin sözleşmeden kaynaklanan sorumluluğuna değinilmiştir. Üçüncü bölümde ise, tanımı yapılarak özellikleri hakkında bilgi verilen kefalet sözleşmesinde, sorumluluğunun kapsamı belirlenen kefilin, hangi şartlar dâhilinde bu sorumluluğuna gidilebileceği üzerinde durulmuştur. Üçüncü bölüm, 3 ana kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısımda, esas kefalet türü olan adi kefalet sözleşmesi, ikinci kısımda uygulamada en sık karşılaşılan müteselsil kefalet sözleşmesi ve üçüncü kısımda ise diğer kefalet sözleşmesi türleri yönünden kefile başvuru şartları üzerinde durulmuştur. Anahtar Kelimler; Kefalet, Sorumluluk, Sözleşme, Kefil
Borca katılma
Borca katılma, 6098 sayılı TBK m. 201 ile getirilen yeni bir düzenlemedir. Borca katılma alacaklı ile borca katılan arasında kurulan bir sözleşmedir. Bu sözleşme ilk borçlu ile katılanın müteselsil sorumluluğu sonucunu doğurmaktadır. Borca katılmanın genellikle alacaklıya teminat vermek amacıyla yapıldığı kabul edilmektedir. Borca katılmanın geçerli bir şekilde meydana gelebilmesi, mevcut bir ilk borcun varlığına bağlıdır. Borca katılma kural olarak şekle tabi değildir. Borca katılma bağımsız bir sözleşmedir. Taraf değişikliğine neden olmaz. Borca katılma sözleşmesinin tarafları, borca katılan ile alacaklıdır. Borca katılan ilk borçlunun yanında borç altına girmektedir. Borca katılanın sorumluluğu bağımsız bir sorumluluktur. Borca katılan borçtan aslen sorumludur. İlk borçlu ile borca arasında müteselsil sorumluluk doğmaktadır. Borca katılma sözleşmesinden doğan sorumluluk, katılan ile ilk borçlunun borcun tamamını ifa etmesine kadar devam eder.
Kambiyo senetlerinde teminat kaydı (Teminat senetleri)
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 133. maddesi gereği, kambiyo senedinin aksi kararlaştırılmadıkça ifa uğruna düzenlendiği kabul edilmektedir. Uygulamada ise teminat amacıyla düzenlenen bazı kambiyo senetlerinin, teminat senedi olarak adlandırıldığı ve doğrudan ifa uğruna (ifayı teminen) düzenlenen kambiyo senedinin dar ve teknik anlamda teminat ilişkisi kurmak üzere düzenlenen kambiyo senedi ile karıştırıldığı görülmektedir.Dar ve teknik anlamda teminat amacıyla düzenlenen kambiyo senedi ile ilgili olarak, hem kıymetli evrak hem de medeni usûl ve icra-iflâs hukuku alanlarında farklı görüşlere rastlanılmaktadır.Tezimizin amacı; temel ilişki ile kambiyo senedi arasında dar ve teknik anlamda teminat ilişkisi kuran kambiyo senedi olarak tanımladığımız teminat senedinin çeşitlerinin tasnif edilmesi; her bir teminat senedi çeşidinin kambiyo senedi niteliği ve def'iler bakımından değerlendirilmesi ve teminat senedi ile ilgili iddiaların ispatı hususunun doktrindeki farklı görüşler ve Yargı kararları bağlamında değerlendirilmesidir.
İnanç konusunun üçüncü kişilerden elde edildiği inançlı işlemler
Sözleşme özgürlüğünün bir yansıması olarak ortaya çıkan inançlı işlemler, Türk Borçlar Kanunu'nda düzenlenmese de, doktrin ve yargı içtihatlarında geçerli olarak kabul edilen hukuki işlemlerdir. İnançlı işlemler, birbiriyle sıkı bağlantısı olan iki unsurdan oluşur. İnanan ve inanılan arasında yapılan ve inançlı işlemde iç ilişkiyi düzenleyen inanç anlaşması, işlemin ilk unsurudur. İşlemin diğer unsuru ise, inanç konusunun inanılana devredilmesi işlemidir. Bu işlem niteliği itibariyle tasarruf işlemidir. Devir işlemi ile birlikte inanılan, inanç konusu üzerinde tam bir hak kazanır. Devir işlemi bizzat inanan tarafından yapılabileceği gibi, üçüncü bir kişi tarafından da yapılabilir. İnanç konusunun üçüncü bir kişinin malvarlığından çıktığı hallerde, inanan ile inanılan arasındaki işlemi, inançlı bir işlem olarak nitelendirmekte bir sakınca yoktur. İnanç konusunun üçüncü kişilerden elde edildiği inançlı işlemlerin birçok görünümü olsa da, en yaygın görünümü, inanılanın, inananın dolaylı temsilcisi olarak hareket ettiği hallerdir. İnançlı işlemin diğer türlerinde olduğu gibi, inanç konusunun üçüncü kişilerden elde edildiği hallerde de en önemli husus, inanan kişinin korunmasıdır. İnanılanın, inanç konusu üzerinde her türlü tasarruf işlemini yapabilecek olması, inananın hukuki konumunu zayıflatmaktadır. Bu sebeple inananın korunması adına faydalanılabilecek kanun hükümlerinin belirlenmesi önemlidir. Ancak inananın korunması adına bulunan çözümler hukuki işlem güvenliğini zedelememelidir.
Tacir bakımından ceza koşulunun indirimi ve geçersizliği
Sözleşme özgürlüğü ilkesi gereğince bir sözleşmenin tarafları, ceza koşulu kararlaştırabileceği gibi (TBK md. 179-182), cezanın miktarını da serbestçe belirleyebileceklerdir. Ancak hâkime aşırı gördüğü ceza koşulunu kendiliğinden indirme görev ve yetkisi verilmiştir (TBK md. 182, f. 3). Öte yandan tacir sıfatına sahip borçlu için ceza koşulunun aşırı olduğu iddiasıyla indirilmesini talep etme yasağı getirilmiştir (TTK md. 22). Çalışmamızda, ceza koşulu, aşırı olması durumunda indirilmesi ve borçlusunun tacir olması durumunda ceza koşulunun hüküm ve sonuçları incelenmiştir. Özellikle aşırı ceza koşulu karşısında tacirin durumu, ceza koşulunun geçersizliği ve indirilmesi imkânı ele alınmıştır. Birinci bölümde, giriş başlığı altında konuya genel olarak girilerek, çalışma ve bölümleri hakkında genel bilgi verilmiştir. Tezin ikinci bölümünde, ceza koşulu kavramı, tarihsel kökeni, hukukî niteliği, unsurları, amaç ve işlevleri, türleri incelenmiş, benzer kurumlarla karşılaştırılmış, kusur ve zararla olan ilişkisi açıklanmaya çalışılmıştır. Üçüncü bölümde ise, aşırı ceza koşulunun indirilmesi kurumu incelenmiş (TBK md. 182, f. 3), bu çerçevede kurumun amacı ve hukukî niteliğine ilişkin görüşler açıklanmıştır. Aşırı ceza koşulunun hâkim tarafından kendiliğinden indirilmesinin şartları ve buna dair usulî işlemler üzerinde durulmuştur. Tezin dördüncü bölümünde, borçlusunun tacir olması durumunda ceza koşulunun hüküm ve sonuçları incelenmiştir. Tacir borçlu için cezai şartın indirilmesini talep yasağının (TTK md. 22) dayanağı ve şartları açıklandıktan sonra tacirlerin ceza koşulunun hükümsüzlüğünü ve indirilmesini talep edebileceği haller incelenerek çalışmaya son verilmiştir.
Taşınmaz satış vaadi sözleşmesi
Taşınmaz satış vaadi sözleşmesi, Türk hukuk sisteminde önemli bir yeri olan ve sıklıkla tercih edilen bir sözleşme türüdür. Taşınmaz satış vaadi sözleşmeleri, iki tarafa borç yükleyen, kişisel hak oluşturan ve geçerli olabilmesi noterlerce düzenlenmesi koşuluna bağlı olan sözleşmelerdir. Nüfusun hızlı bir şekilde artması ve buna paralel olarak konut ihtiyacının artması nedeniyle taşınmaz satış vaadi sözleşmeleri uygulamada daha fazla yapılır hale gelmiştir. Ayrıca inşaat sektöründeki gelişmelere bağlı olarak taşınmaz satış vaadi sözleşmesine olan ihtiyaç artmıştır. Taraflar, henüz kurulması için gerekli olan şartlar oluşmayan taşınmaz satış sözleşmesinin görevini yerine getiriyor olması nedeniyle taşınmaz satış vaadi sözleşmesi yapmaktadırlar. Böylece taraflar ileride taşınmaz satış sözleşmesinin yapılmasını güvence altına almaktadırlar. Bu durum tarafların kendilerini güvene alma ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Uygulamada arsa payı karşılığı inşaat sözleşmeleri ile taşınmaz satış vaadi sözleşmelerinin birlikte yapılmakta olup, bu uygulama sayesinde yüklenicinin nakit ihtiyacı karşılanırken, diğer tarafın taşınmazı uygun fiyata almasını sağlamaktadır.Taşınmaz satış vaadi sözleşmesi, taşınmaz satış sözleşmesinin ön koşulu olan bir sözleşme değildir. Taraflar taşınmaz satış vaadi sözleşmesi yapmadan da taşınmaz satış sözleşmesi yapılabilmeleri mümkündür. Bu yönüyle değerlendirildiğinde taşınmaz satış sözleşmesi ile taşınmaz satış vaadi sözleşmesi birbirinden ayrı iki sözleşme türüdür.Bu çalışmada taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin genel çerçevesi ve kuruluş şartları, taşınmaz satış vaadi sözleşmesi nedeniyle açılan tapu iptal ve tescil davaları, taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin sona ermesi konuları mevzuat, doktrin, Bölge Adliye Mahkemeleri ve Yargıtay kararları doğrultusunda incelenecektir. Anahtar kelimeler: taşınmazsatış vaadi, noterce düzenleme, iki tarafa borç yükleme.
Yeni malikin gereksinimi sebebiyle tahliye davası
Kira sözleşmeleri günlük yaşamda en çok karşılaşılan sözleşme türlerindendir. Türk Borçlar Kanunu'nda adi kira, konut ve çatılı işyeri kirası ile ürün kirası düzenlenmiştir. O halde genel olarak kira sözleşmelerini üç farklı kategoride değerlendirmek gerekmektedir. 01.07.2012 tarihinde 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu kabul edilmiştir. Bu kanunun kabulü ile 818 sayılı Borçlar Kanunu yürürlükten kaldırılmıştır. 6098 sayılı TBK döneminden önce iki ayrı kanun düzenlemesi kira sözleşmeleri bakımından uygulanmakta idi. Bunlardan ilki 818 sayılı Borçlar Kanunu, bir diğeri ise 6570 sayılı Gayrimenkul Kiraları Hakkındaki Kanun idi. Ancak 01.07.2012 tarihinden itibaren ikili ayrım yerine kiraya ilişkin tüm hükümler tek çatı altına toplanmıştır. Kira sözleşmeleri, 6098 sayılı TBK m. 299- 378 arasında düzenleme alanı bulmuştur. Kira ilişkileri durağan bir yapıya sahip olmadığından kira ilişkisinin tarafları zamanla değişebilmektedir. Kira ilişkisinin tarafları ise kiracı ile kiralananı kiraya veren kişidir. Çalışmada öncelikle kira sözleşmesine ilişkin genel bilgiler verilecektir. Bunun devamında birinci bölümde kira sözleşmesinin sona erme nedenleri ile konut ve çatılı iş yeri kavramına değinilecektir. Esas konu olan yeni malikin ihtiyacına dayalı olarak kira ilişkisinin sona erdirilmesi ise TBK m. 351'de düzenlenmiş olup bu hüküm çerçevesinde değerlendirmeler yapılacaktır. Son olarak üçüncü bölümde ise kira sözleşmesinin sona ermesi nedeniyle açılacak olan tahliye davasında usul hukukuna ilişkin ne gibi sonuçlar olduğu değerlendirilecektir. Ayrıca bu çalışmada gerek Yargıtay'ın vermiş olduğu kararlar gerekse öğretideki farklı görüşler incelenerek, tüm bu incelemeler bağlamında sonuca varmak amaçlanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Kira sözleşmesi, yeni malikin gereksinimi sebebiyle tahliye, kira sözleşmesinin sona ermesi
Edinilmiş mallara katılma rejiminde muvazaa
Bu çalışmada edinilmiş mallara katılma rejiminde, mal rejimlerini sona erdiren sebeplerden herhangi birinin meydana gelmesi durumunda paylaşıma esas alınacak malların muvazaaya konu edinilmesi incelenmiştir. Araştırma ve incelemelerimde muvazaa hususunda bir hukuk boşluğu olduğu ve uyuşmazlığın çözüme bağlanmasında mevzuatımızın yetersiz kaldığı ve dolayısı ile konunun çözümünün özellikle de hakimin takdirine bırakıldığı hallerde, yargı kararları ile yapıldığı tespit edilmiştir. Bununla birlikte, mal kaçırma içerikli sayılabilecek maddelerin, Türk Medeni Kanunu'nun mal rejimlerini düzenleyen hükümlerinde net bir bütünlükle ele alınmamış olması ve bu sebeple dağınık bir şekilde bulunmaları nedeniyle hem TBK hem de TMK'da konunun birlikte ele alınarak bir bütünsellik sağlanmasının ve bu cihetle en ince ayrıntılarıyla birlikte ele alınmasının gerekliliği açıklanmaya çalışılmıştır.
Türk hukukunda ceza koşulu
Ceza koşulu, zaman içinde borç ilişkilerinin artması ve tarafların birbirine duyduğu güvenin azalması ile uygulamada sıklıkla başvurulan bir teminat yöntemi haline gelmiştir. Çalışmamızda Türk hukukunda ceza koşulu, TBK temel alınarak incelenmiştir. İnceleme yapılırken doktrindeki önemli görüşlere ve güncel Yargıtay kararlarına da yer verilmiştir. Çalışmamız giriş, üç bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Bu kapsamda birinci bölümde, ceza koşulu kavramı, tanımı, tarihçesi ve unsurları açıklanarak ceza koşulunun amacı ve uygulama alanları incelenmiştir. İkinci bölümde, ceza koşulunun türleri açıklanmış ve her bir tür kendi içinde unsurları ile ele alınmıştır. Üçüncü bölümde, ceza koşulunun zarar ile ilişkisi, aşırı ceza koşulunun indirimi ve usul işlemleri incelenmiştir. Devamında, ceza koşulunun tacirler bakımından TTK'ya göre incelemesi yapılmış ve ceza koşulunun sona erdiği hâller izah edilmiştir.
Sorumsuzluk anlaşmalarının haksız fiil sorumluluğuna etkisi (TBK m. 115 ve m. 116 hükümleri çerçevesinde)
Tazminat yükümlülüğü anlamıyla sorumluluk, haksız fiilden veya sözleşmeye aykırılıktan kaynaklanabilir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nda bu ayrıma bağlı olarak, haksız fiil ve sözleşme sorumluluğu birbirinden farklı kısımlarda düzenlenmiştir. Sözleşme özgürlüğü ilkesi uyarınca, sözleşmenin taraflarının kanuni hükümlerden daha farklı kurallar düzenlemesi mümkündür. Bu nedenle taraflar, TBK m. 115 ve m. 116 hükümlerine uygun bir sorumsuzluk anlaşmasıyla borçlunun sözleşmesel sorumluluğunu sınırlandırabilirler. Ancak, haksız fiil sorumluluğunun sorumsuzluk anlaşmasıyla sınırlandırılıp sınırlandırılamayacağı hakkında hiçbir yasal düzenleme bulunmamaktadır. Dolayısıyla, TBK m. 60 hükmünde düzenlenen sorumluluk sebeplerinin yarışması durumlarında, sorumsuzluk anlaşmasının haksız fiile etki edip edemeyeceğinin incelenmesi gerekmektedir. Kanaatimizce, amaçsal yorumu gereğince haksız fiil sorumluluğunun esas amacının zararın giderilmesi (telafisi) olduğu sonucuna varılacak ve sorumsuzluk anlaşmasıyla sınırlandırılabileceği kabul edilebilecektir.
Türk borçlar hukukunda iptal edilebilirlik yaptırımının teorik temelleri
Bu çalışmanın konusu, Türk borçlar hukukunda iptal edilebilirlik yaptırımının teorik temelleri ve kavramsal sınırlarıyla incelenmesidir. İptal edilebilirlik yaptırımı, sözleşmenin kurulması sırasında bir irade bozukluğunun ya da aşırı yararlanmanın bulunması durumunda söz konusu olabilir. TBK'da bir irade bozukluğu ya da aşırı yararlanma sonucu kurulan sözleşmenin bağlayıcı olmadığı düzenlenmiştir. Kanun'da kullanılan bağlayıcı olmama kavramı, hükümsüzlük teorisi içerisinde iptal edilebilirlik şeklinde yorumlanmaktadır. Dolayısıyla TBK'da ne açıkça iptal edilebilirlik yaptırımına ne de kavramsal tanımına rastlamak mümkündür. İptal edilebilirlik; sözleşmenin kuruluşundaki bir sakatlığın, hukuki işlemin etkilerini kendiliğinden ortadan kaldırmadığı; ancak yalnızca bir tarafa yenilik doğuran bir beyanla hukuki işlemi geçersiz kılma hakkı verdiği, kesin hükümsüz olmayan ve geçersiz kılınmadıkça geçerliliğini koruyan hukuki işlemin hükümsüzlük teorisi içerisindeki niteliğidir. İptal edilebilirlik yaptırımının söz konusu olabilmesi için; hukuken geçerli ve hakkında iptalin öngörüldüğü bir hukuki işlem mevcut olmalı, bu hukuki işlemde iptal sebeplerinden biri bulunmalı ve son olarak iptal süresi sona ermemiş olmalıdır. İptal sebepleri; yanılma, aldatma, korkutma ve aşırı yararlanmadır. TBK'da irade bozuklukları ve aşırı yararlanma hususunda iptalin ileri sürülmesi için uyulması gereken süreler ayrı ayrı düzenlenmiştir. Hak düşürücü süre niteliğine sahip olan bu süreler içerisinde iptal beyanında bulunmak hukuki işlemi geçersiz kılmak için yeterlidir. İptal edilebilirlik yaptırımı bakımından iptal edilebilir işlem ile iptal edilmiş işlem birbirinden ayrılmalıdır. İptal edilebilir işlem iptal gerçekleşene kadar geçerli bir hukuki işlemdir. Tek taraflı, varması gerekli ve yenilik doğurucu hak niteliğine sahip olan iptal beyanı ile hukuki işlem, geçmişe etkili bir biçimde ortadan kalkar. İşlemin iptal edilmesiyle bir zarar meydana gelmişse bu zararın tazmin edilmesi gerekir. Tazminat talebinin hukuki dayanağı ve tazminat yükümlüsü her bir iptal nedeni bakımından farklılık göstermektedir.
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'na göre kefalet sözleşmesinin şekli
Kefalet sözleşmesi; tek tarafa borç yükleyen ve tarafları kefil ile alacaklı olan, asıl borçlunun borcunu ödememesi nedeniyle kefilin sorumluluk altına girdiği bir şahsi teminat sözleşmesidir. Ticari hayattaki ihtiyaçlar sebebi ile temelleri Roma Hukukundan bugünlere kadar gelen kefalet sözleşmesi en çok tercih edilen teminat sözleşmelerinden biridir. Bunun nedeni, miktarı düşük borçlar için dahi herhangi bir masraf veya zaman almadan asıl borcun ifa edilmemesi halinde kefil tarafından borcun teminat altına alınmasının mümkün olmasıdır. Burada kefalet sözleşmesi ile teminat altına alınan sadece sözleşmeden doğan borçlar olmayıp, para ile ölçülmesi mümkün olabilecek her türlü borçlardır. 818 sayılı Eski Borçlar Kanunu'nun kefili ve aile birliğini yeterince korunmadığı düşüncesiyle 1 Temmuz 2012'de yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu ile kefalet sözleşmesinde birçok hükümde değişikliğe gidilmiştir. Yapılan bu değişiklikler genel olarak kefalet sözleşmesinin şekil şartlarındaki hükümler ile TBK madde 584 gereğince Kanuna ilk kez giren eşin rızasına ilişkindir. Bu çalışmada, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununda kefili korumak amaçlı ağırlaştırılmış olan nitelikli adi yazılı şekil ışığında, kefalet sözleşmesinin kurulmasında gerekli olan şekil şartları ve eşin rızası üzerinde durulmuştur. Şekil şartlarına uyulmadan şekle aykırı ifa edilen kefalet sözleşmesinin sonuçlarına değinilmiştir.
Acentenin önlem alma borcu
Kanun koyucu, acentenin müvekkili hesabına hareket etmesinden dolayı acenteye bazı borçlar yüklemiştir. TTK madde 111'de "Önlemler" başlığı altında düzenlenen acentenin önlem alma borcu, acentenin müvekkiline karşı olan borçları arasındadır. Bu hükme göre acente, müvekkili hesabına teslim aldığı eşyanın taşınma sırasında hasara uğradığına dair belirtiler varsa, müvekkilinin taşıyıcıya karşı dava hakkını teminat altına almak üzere, hasarı belirtmek ve gereken diğer önlemleri almak zorundandır. Acente yine bu hükme göre eşyayı mümkün olduğu kadar korumak veya eşyanın tamamen telef olma tehlikesi varsa, TBK gereğince yetkili mahkemenin izniyle sattırmak ve gecikmeksizin durumu müvekkiline haber vermekle yükümlü tutulmuştur. Acentenin ilgili hükme aykırı davranması veya herhangi bir ihmali yüzünden bir zarar meydana gelmesi durumunda bu zararı tazmin etmesi gerektiği de açıkça belirtilmiştir. Doktrinde, TTK madde 109'da düzenlenen "menfaatleri koruma borcuna" ilişkin hüküm karşısında, acentenin önlem alma borcuna ilişkin düzenlemelerin gerekliliğine dair tartışmalar devam etmektedir. Tez çalışmamızda, önlem alma borcu kapsamında acenteden beklenen davranışların neler olacağı belirtilmiştir. Ayrıca önlem alma borcu kapsamında TBK ve TTK'nın "Taşıma İşleri" başlığı altında düzenlenen ilgili hükümlerine değinilmiş, ilgili yargı kararları da çalışmamıza eklenmiştir.
Bir zarara birlikte sebebiyet veren birden fazla kişinin hukuki sorumluluğu
Birden fazla kişi, bir zarara birlikte sebebiyet vermişlerse, 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 50. maddesinden dolayı bu zarardan birlikte sorumlu olurlar. Bu sorumluluğa doktrinde tam teselsül denmektedir. Bu çalışmadaki amacımız Borçlar Kanunu madde 50'yi detaylıca incelemektir.Çalışmamızda sırasıyla bu sorumluluğun şartları, hükümleri ve yeni Borçlar Kanunu'ndaki durumu, doktrin ve Yargıtay görüşleri de belirtilerek incelenmiştir.Müteselsil sorumluluk, bir haksız fiil sorumluluğudur. Bu nedenle sorumluluk için haksız fiil sorumluluğunda aranan unsurların varlığı gerekir. Bunlar dışında, müteselsil sorumluluk için birlikte davranan birden fazla kişi ve bu kişilerin ortak kusuru da aranmaktadır.Birden fazla kişi, ortak kusurlarıyla bir zarara sebebiyet vermişlerse, asıl fail, kışkırtıcı, yardımcı ayrımı yapılmaksızın, meydana gelen zarar sonucu hükmedilen tazminatın tamamından sorumludurlar. Zarar gören, tazminatı sorumluların hepsinden talep edebileceği gibi bir kısmından ya da sadece birinden de talep edebilir. Tazminat tamamen ödeninceye kadar, birlikte sorumluluk devam eder.Zarar verenler ise kendilerinden tazminat talep edildiğinde ortak defileri ileri sürerek tazminattan indirimi sağlayabilecekleri gibi tazminatı ödemekten de kurtulabilirler. Ortak defiyi ileri sürmek bir hak olduğu kadar da bir yükümlülüktür. Kişisel defiler hakkında farklı görüşler mevcuttur. Hâkim görüşe göre, dış ilişkide ileri sürülebilmelidir.Sorumlulardan birinin zarar görene ödeme yapması halinde, bu kişi payından fazla yaptığı ödeme oranında diğer sorumlulara başvurma hakkı kazanır. Buna rücu hakkı denir. Rücu oranını hâkim, hakkaniyete, kişilerin kusuruna ve fiilden sağladıkları yarara göre takdir eder.1 Temmuz 2012 tarihinde 6098 sayılı yeni Türk Borçlar Kanunu yürürlüğe girecektir. Çalışmamızda bu kanundaki müteselsil sorumluluğa ilişkin hükümler detaylıca anlatılmıştır. Özellikle yapılan değişiklikler incelenmiştir.Anahtar Sözcükler:1.Müteselsil Sorumluluk2.Ortak kusur3.Haksız Fiil4.Dış İlişki5.İç İlişki
Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinde yüklenicinin eksik ve ayıplı işten sorumluluğu
Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmeleri ülkemizde çok yaygın kullanılan inşaat sözleşmelerinden olmakla birlikte kanunda özel olarak düzenlenmiş değildir. Kanunla düzenlenmemiş olan bu sözleşmelerden kaynaklanan uyuşmazlıkların içtihat ve doktrin yardımı ile çözümlendiği görülmektedir. Bu çalışmada yüklenicinin eksik ve ayıplı işlerden ne gibi sorumlulukların bulunduğu incelenmektedir. Yüklenicinin sorumluluğu, onun borcunu ifa etmemesi veya kötü ifa etmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Arsa sahibinin , arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinde yüklenicinin eksik ve ayıplı işler nedeni ile sorumluğunun belirlenmesinde eksik ve ayıplı iş kavramlarının ayrımı, önemli bir rol oynamaktadır. Eksik iş halinde TBK m.112 ve devamındaki genel hükümler uygulama alanı bulmaktadır. Ayıplı işte olduğu gibi gözden geçirme ve bildirim külfetleri ile , ihtirazi kayıt öne sürülmesi şartı aranmaksızın eksik işten doğan taleplerin TBK m.147'deki genel (5 yıllık) zamanaşımı süresinde öne sürülmesi mümkündür. Ayıplı iş halinde ise arsa sahibinin , TBK m.475'te bulunan seçimlik hakları ile atıf yapıldığı yerde TBK m.112'deki genel hükümlere göre tazminat hakkı bulunmaktadır.
Eser sözleşmelerinde yüklenicinin özen borcuna aykırı davranması ve hukuki sonuçları
Türk Borçlar Kanunu'nun 470- 486. Maddelerinde düzenlenen eser sözleşmesi, uygulaması en fazla olan sözleşmelerin başında yer aldığı için, doktrinde bir çok yazar tarafından inceleme konusu yapılmış ve sayısız esere konu olmuştur. Eser sözleşmesinin tarafı olan yüklenicinin borçları uygulamada çokça ihtilaflara yol açtığı için çalışmamızda yüklenicinin özen borcu ve aykırı davranışın hukuki sonuçları ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır. Yüklenicinin özen borcuna aykırı davranışı nedeniyle iş sahibinin hakları; Tazminat talebi, eserin yüklenicinin kendisine düzelttirilmesi veya üçüncü kişiye yaptırılması ve sözleşmeyi feshetme hakları Türk Borçlar Kanunu, ilgili diğer kanunlar ve Yargıtay kararları ışığında incelenmiştir. Bunun yanında eser sözleşmesinde yüklenicinin özen yükümlülüğüne aykırı davranışın hukuki sonuçları ile ilgi kitaplar, makale ve her türlü yazılı ve internet kaynakları ve doktrinde hakim görüşlerden de yararlanılmıştır. Çalışmamızın temel hedefi, eser sözleşmelerinde yüklenicinin özen yükümlülüğü ve aykırı davranışın hukuki sonuçları ile ilgili faydalı bir tez ortaya çıkarmak olup bu yönde çaba harcanmıştır.
Üçüncü kişinin zararının tazmini
Borca aykırılık veya haksız fiil sonucu zarara uğrayan kişi ile tazminat talebinde bulunabilecek kişinin birbirinden farklı olduğu durumlarda üçüncü kişinin zararının tazmini problemi gündeme gelmektedir. Bu durumda bir zarar kaymasından söz edilmektedir. Zarara uğrayan kişi aykırı davranılan borç ilişkisine taraf olmadığı ya da bir haksız fiil söz konusu olduğunda hukuken ihlâli tazminat yaptırımına bağlanan hakkın sahibi olmadığı için tazminat talep edememektedir. Borç ilişkisinin tarafı ya da ihlal edilen hakkın sahibi ise zarara uğramadığından bir tazminat alacağına kavuşamamaktadır. Hiç kimsenin tazminat talep edemediği bu durumun ortaya çıkmasına yol açan hukuk prensiplerinin amacı aslında böyle bir sonuca yol açmak değildir. Bu sorun kimi istisnai durumlarda tarafların farazi iradesine dayanarak sözleşme boşluğunun doldurulması yoluyla bir üçüncü kişi yararına sözleşmenin kabulü ile çözülebilir. Bunun dışında kalan hâllerde ise bir örtülü kanun boşluğu söz konusudur. Bu çalışmada bu kanun boşluğu TBK 509 I hükmünün kıyasen uygulanması ile doldurulmuş ve zarara uğrayan üçüncü kişi doğrudan zarar verene karşı ileri sürebileceği bir tazminat talebine kavuşturulmuştur. Bu hüküm bir yasal devir öngördüğünden, gündeme gelebilecek kimi özel meselelerin (tarafların birbirine karşı ileri sürebileceği savunmalar gibi) çözümünde alacağın devrine ilişkin hükümlerden kıyasen yararlanmak mümkün olmuştur. Zarar kaymasının meydana gelebileceği somut örnekler özel olarak incelendiğinde bu çalışmada geliştirilen teorinin Türk hukukunda önemli bir boşluğu doldurabileceği görülmektedir.
Adi ortaklık payının devri
Türk hukukunda en temel ortaklık türü olarak konumlandırılan adi ortaklık, görece sınırlı yasal düzenlemelere tabidir. Bu özelliklerine rağmen, sunduğu oldukça esnek organizasyonel yapı sayesinde adi ortaklık, basit ortaklık faaliyetlerinden çeşitli alt yapı ve üstyapı yatırımları gibi iktisadi bakımdan büyük önem taşıyan girişimlere kadar geniş bir uygulama alanına sahiptir. Adi ortaklığın kişi yapısındaki değişikliklerden biri olan ortaklık payının devri ise birçok hukuk sisteminde uzun yıllardır tartışmalı bir konudur. Türk hukukunda adi ortaklık payının devrinin ayrıntılı olarak düzenlenmemesi, bu hususta bir kanun boşluğuna ve önemli hukuki belirsizliklere yol açmaktadır. Bu çalışma, adi ortaklığın niteliğinden ve karakteristik özelliklerinden hareketle söz konusu belirsizliklerin, hem kendi içinde tutarlı hem de hukuk sisteminin bütünüyle uyumlu bir şekilde giderilmesini amaçlamaktadır. Bu çerçevede tezde şu temel soruya yanıt aranmaktadır: "Adi ortaklıkta pay devrinin tâbi olduğu hukuki rejim nedir?" Bu soruya yanıt verebilmek amacıyla öncelikle adi ortaklık ile elbirliği ile hak sahipliği arasındaki ilişki incelenmiş ve adi ortaklığın hukuki niteliği açıklanmıştır. Ardından, adi ortaklık payının hukuki niteliği değerlendirilerek bir tasarruf işlemi olarak pay devrinin tâbi olduğu hukuk kuralları tespit edilmiştir. Nihayet, bu tespitler doğrultusunda adi ortaklıkta pay devrinin şartları ve sonuçları ortaya konulmuştur. Bu süreçte yalnızca Türk hukukundan değil, aynı zamanda çalışmanın konusu bakımından pek çok benzerlik taşıyan Alman ve İsviçre hukuk düzenleri ile literatüründen de yararlanılmıştır.
Kamu ihale sözleşmelerinin yükleniciden kaynaklı sona erme halleri
Kamusal ihtiyaçlar ve kamu hizmetleri doğası gereği devlet eli ile sağlanması zorunluluk teşkil eden ihtiyaçlardır. Fakat kamusal ihtiyaç ve hizmetlerin çokluğu ve çeşitliliği sebebi ile özel hukuk kişisi olan kişiler aracılığı ile temin edilmesine ihtiyaç duyulmuştur. Bu ihtiyaca bağlı olarak doğan kamu ihale sözleşmeleri bir tarafı idare iken diğer tarafı özel hukuk kişisi olan sözleşmelerdir. 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanununda bulunan sonlanma nedenleri; sözleşmenin izinsiz devri, yüklenicinin ölümü, iflası, ağır hastalığı, tutukluluğu, mahkûmiyeti, mali acz içinde olması ve yasak fiil ve davranışlarda bulunmasıdır. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununda bulunan sonlanma nedenleri ise ifa, ibra, yenileme, sözleşme taraf sıfatlarının birleşmesi, kusurlu imkânsızlık ve takastır. Sözleşmenin feshedilmesi neticesinde idare tarafından yükleniciye ait teminatlar gelir kaydedilmek sureti ile genel hükümler çerçevesinde tasfiye işlemleri gerçekleştirilmektedir. Sözleşmenin feshi ve tasfiye sürecinde uygulanacak hukuki disiplini tespit edilirken sözleşme taraflarının eşitliği ve kamu yararının üstün tutulması önceliği arasında bir denge kurularak, öncelikle kamu ihale mevzuatı esasları, hüküm bulunmayan hallerde ise borçlar hukuku mevzuatı esasları dikkate alınması gerekmektedir.
Türk ve İslam Hukukunda borçlunun temerrüdünün karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi
Borçlar Hukuku'na konu olan "borç ilişkisi"nden soyut bir hayat düşünülemez. İslam Hukuku açısından "borçların yerine getirilmesi" ilkesel düzeyde ele alınmış ve bu ilke Kuran-ı Kerim'de "Ey iman edenler! Yaptığınız akitleri yerine getirin (Maide, 1)" şeklindeki ilahi beyan ile vaz' edilmiştir. Borçlunun ifaya gücü yettiği halde borcunu yerine getirmemekte direnmesi halinde devletin yetkili cebri icra organlarınca onun cezalandırılmasının helal ve gerekli olduğu hususundaki hadisi şerif de konu ile ilgili içtihatların kaynağını teşkil eder. Borçlunun ifaya yetkili makamlar vasıtasıyla zorlanması konunun bir yönü iken ifanın gecikmesinin alacaklı açısından meydana getirdiği zarar ve bu zararın karşılanması diğer bir hukuki problemdir. İslam Hukukunda, borçlunun temerrüdü halinde anaparanın tahsilini sağlamaya ve alacaklı açısından ortaya çıkan zararın giderilmesine yönelik hukuki imkanlar ve borçluya uygulanabilecek cezalar üzerinde önemle durulmuştur. Bunlar ele alınırken İslam Hukuku'nun faiz yasağı ile karşılaşılmaktadır. Çalışmanın diğer yönü, borçlu temerrüdünün Türk Hukuku ile karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesidir. TBK.m.117-126 hükümleri arasında düzenlenen borçlu temerrüdü borca aykırı davranış biçiminin özel bir türüdür. Borçlar Kanunu'na göre borçlu temerrüdünün yasal şartları şunlardan ibarettir: Borcun Muaccel olması ve ihtar. Anılan iki şart yasal düzeyde belirlenen koşullar olup, temerrüdün şartları bunlarla sınırlı değildir. İfanın mümkün olması, alacaklı tarafın ifayı kabule hazır bulunması da borçlunun temerrüdünün kabul edilen diğer şartlarıdır. Konuya ilişkin veriler, ikincil kaynaklardan derlenmek suretiyle Türk Hukuku ile karşılaştırmalı şekilde döküman analizi yöntemi ile değerlendirilmiştir. Çalışma üç bölüm şeklinde düzenlenmiştir. Birinci bölümde kavramsal analiz, ikinci bölümde Türk ve İslam Hukuku açısından yalnızca temerrüde ilişkin konular, sonuçları ile birlikte karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiş ve son bölümde ise borcun geciktirilmesine bağlanan diğer sonuçlar üzerinde durulmuştur. Anahtar Kelimeler Borçlar Hukuku, İslam Hukuku, Borçlu Temerrüdü, Muaccel Borç, Faiz, Sözleşme.