Sepsis
126 theses under this subject heading
Yenidoğan sepsisinde serum hepsidin düzeyinin c reaktif protein ve interlökin 6 düzeyleriyle karşılaştırılması
Çalışmamızda, sepsis tanısı almış prematüre ve term yenidoğanlarla, sağlıklı prematüre ve term yenidoğanlarda hepsidinin serum seviyesinin belirlenmesi, hepsidinin, C reaktif protein ve İnterlökin 6 ile korelasyonunun saptanması amaçlanmıştır. Bu çalışma, T.C. Sağlık Bakanlığı DPÜ Evliya Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde Şubat 2017- Eylül 2017 tarihleri arasında doğan yenidoğanlarda yapıldı. Çalışmaya 11 sepsis tanılı term, 19 sepsis tanılı prematüre yenidoğan, 11 sağlıklı term ve 19 sağlıklı prematüre yenidoğan dahil edildi. 37. gestasyonel haftadan önce doğan yenidoğanlar prematüre, 38-42. gestasyonel hafta arasında doğan yenidoğanlar term yenidoğan grubunu oluşturdu. Çalışma gruplarına konjenital anomalisi, perinatal asfiksisi, inrtakraniyal kanaması olan ve kan transfüzyonu alan bebekler dahil edilmedi. Çalışmada term yenidoğan grubu ile prematüre yenidoğan gruplarının gestasyon yaşı, doğum ağırlığı, cinsiyet, doğum şekli ve örnekleme günleri gibi demografik verilerinin yanı sıra CRP, IL-6, hepsidin, beyaz küre sayısı, Htc, hemoglobin, trombosit, MCV değerlerine ve kan kültürü sonuçlarına da bakıldı. Elde edilen verilerin analizinde, SPSS 23.0 programı kullanılarak yapıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyini belirlemek için, %95 güven aralığında ve p<0,05 anlamlı kabul edildi. Çalışmaya toplam 60 yenidoğan alındı. Hepsidin değerinin term sepsis tanılı yenidoğan grubunda ortalama 926,34±303,00 ng/mL, term sağlıklı yenidoğan grubunda ortalama 401,23±92,07 ng/mL değerinde olduğu görüldü. Hepsidin değerinin prematüre sepsis tanılı yenidoğan grubunda ortalama 1223,22±370,39 ng/mL, prematüre sağlıklı yenidoğan grubunda ortalama 415,12±107,99 ng/mL değerinde olduğu görüldü. Bununla birlikte term sepsis tanılı yenidoğan grubunun hepsidin düzeyi ile beyaz küre sayısı, hemoglobin, Hct, trombosit sayısı, IL-6 ve CRP değerleri arasında istatistiksel olarak kuvvetli ve anlamlı ilişkiler tespit edildi (p<0,05). Prematüre sepsis tanılı yenidoğan grubunun ise hepsidin düzeyi ile doğum ağırlığı, beyaz küre sayısı, Hct, trombosit sayısı, IL-6 ve CRP değerleri arasında istatistiksel olarak kuvvetli ve anlamlı ilişkiler tespit edildi (p<0,05). İnflamasyon sırasında salınımının IL-6 aracılı olduğu bilinen hepsidinin serum seviyesinin IL-6 ve sepsis tanısında sıklıkla kullandığımız CRP ile pozitif korelasyonu saptanmıştır. Anahtar Sözcükler: Yenidoğan, sepsis, hepsidin, C reaktif protein, interlökin 6
Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde izlenen kültürle kanıtlanmış neonatal sepsis vakalarının retrospektif incelenmesi
Amaç: Yenidoğan sepsisi, yaşamın ilk 28 günündeki en sık ve hayatı tehdit edici hastalıklarından biridir. Uygun antibiyotik tedavisine rağmen yüksek morbidite ve mortaliteyle seyredebilmektedir. En çok neden olan etkenler ve sıklıkları farklılık gösterebilmekte ve zaman içinde aynı hastane içinde dahi değişebilmektedir. Bu çalışmada, Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde takip ve tedavi edilen kültürle kanıtlanmış sepsis tanılı yenidoğan bebeklerin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmada Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Ocak 2012-Temmuz 2015 tarihleri arasında 1,2 ve 3. düzey yenidoğan yoğun bakımda takip ve tedavi edilmiş olan 1735 hasta retrospektif olarak incelendi. Kültür ile kanıtlanmış neonatal sepsis tanısı almış 56 hasta çalışmaya alındı. Bulgular: Hastaların %55,4'ü erkek, %44,6'sı kız idi. Doğum haftaları ortalama 31,77 ±5 idi. Doğum ağırlıkları ortalama 1654,07 ±906,6 gramdı. Hastaların %76,8'i preterm, %23,2'si term idi. Hastaların %14,3'ünün erken başlangıçlı neonatal sepsis, %85,7'sinin geç başlangıçlı neonatal sepsis olduğu saptandı. Erken başlangıçlı neonatal sepsiste en sık etken Stenotrophomonas maltophilia, geç başlangıçlı neonatal sepsiste ise koagülaz negatif stafilokoklar ve Klebsiella pneumonia idi. Erken başlangıçlı neonatal sepsiste mortalite %12,5 ve geç başlangıçlı neonatal sepsiste de %12,5 idi. Her iki sepsis grubunda da ölen bebeklerin hepsi preterm idi. Gram pozitif mikroorganizmalarda vankomisin direnci saptanmadı. Gram negatif mikroorganizmaların antibiyotik dirençleri değerlendirildiğinde meropenem direnci saptanmazken imipenem direnci en fazla %50 idi. Sonuç: Neonatal sepsisli hastalarda sepsis tipi, etken mikroorganizmalar ve antibiyotik dirençleri üniteler arasında ve zamanla ünite içerisinde de farklılıklar gösterebilir. Bu nedenle, aktif sürveyans uygulanarak tedavi protokolleri sıklıkla güncellenmelidir. Anahtar Kelimeler: Sepsis, Yenidoğan, Prematürite, Kan Kültürü, Antibiyotik Direnç
Çok düşük doğum ağırlıklı yenidoğanlarda antibiyotik maruziyetinin erken dönem olumsuz etkileri
Amaç: Antibiyotikler, yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde tedavi gören erken doğmuş yenidoğanlarda en sık kullanılan ilaçlar arasındadır. Antibiyotik yönetiminin iyi yapılmaması geç neonatal sepsis (GBNS), nekrotizan enterokolit (NEK) ve mortalite artışına katkıda bulanabilmektedir. Bu çalışmada, GBNS ve NEK için risk faktörlerinin belirlenmesi, antibiyotiklerin erken kullanımının ve kullanım süresinin bu riski arttırıp arttırmadığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde Ocak 2011-Aralık 2021 yılları arasında yatırılan 229 çok düşük doğum ağırlıklı bebeğin (ÇDDA) kayıtları geriye dönük olarak incelendi. Ampirik antibiyotik seçimi ve süresi GBNS ve NEK sıklıkları ve mortalite değerlendirildi. Bulgular: Prematürite (%100), maternal hipertansiyon (%37,6), uzamış membran rüptürü (%16,6) ve NEK (%13,6) sepsis ile ilişkili en sık risk faktörleriydi. ÇDDA bebeklerde ampirik antibiyotik kullanım oranı %87,3 bulundu. Ampisilin ve gentamisin en sık kullanılan antibiyotiklerdi. ÇDDA bebeklerin ortalama ampirik antibiyotik kullanım süreleri 6,5 3,4 olup ortancası 7'dir, ampirik antibiyotik kullanım süreleri 0 ile 17 gün arasında değişmektedir. Antibiyotik kullanım süresine bakıldığında olguların %68,1'inde 5 günden fazla antibiyotik maruziyeti olduğu görüldü. GBNS ve NEK sıklığı %43,7 ve %13,6 bulundu. Tek değişkenli regresyon analizinde antibiyotik kullanımının GBNS riskini arttırdığı saptandı (OR:4,34, %95 GA). Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde ise antibiyotik kullanımı ile GBNS arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Nekrotizan enterolit (NEK) gelişen bebeklerin DOT (toplam antibiyotik kullanım süresi) oranı NEK görülmeyen bebeklere kıyasla daha uzun saptandı (95 gün, 27 gün, p<0,001). Ölüm sıklığı %7 saptandı ve ampirik antibiyotik kullanımı ile NEK ve ölüm sıklığı arasında anlamlı fark görülmedi. Tek değişkenli regresyon analizinde postnatal steroid kullanımının GBNS ve NEK riskini arttırdığı saptandı (OR:9,11, OR:4,64). Sonuç: Çalışmamızda ampirik antibiyotik kullanımı ile NEK ve ölüm arasında anlamlı bir ilişki saptanmasa da ampirik antibiyotik kullanımının GBNS riskini arttırdığı gösterilmiştir. Sonuçlar gereksiz antibiyotik kullanımından kaçınılmasının önemini vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: yenidoğan sepsisi, yenidoğanda antibiyotik kullanımı, nekrotizan enterokolit
65-80 yaş arası ve 80 yaş üzeri hasta gruplarında akut böbrek hasarı gelişimi için risk faktörleri ve böbrek sağkalımı üzerine etki eden faktörler
Giriş ve Amaç: ABH, böbrek fonksiyonundaki ani bozulma sonucu vücutta azotlu atık ürünlerin birikimi, ekstraselüler sıvı, elektrolit ve asit baz dengesinde bozulma gibi böbrek fonksiyon bozukluğunun diğer sonuçlarının da olduğu bir klinik tablodur. Yaşlı popülasyonda gerek risk faktörleri, gerek etiyoloji, klinik bulgular, gerekse sonlanım genç hastalardan farklılıklar gösterebilir. Çalışmamızın amacı 65 yaş ve üzeri hastalarda ABH risk faktörlerini belirlemek, hastalığın seyrine etki eden faktörleri ve sonlanımının belirleyicilerini tespit etmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 65 yaş ve üzeri olup ABH nedeniyle yatışı yapılan veya yatış sürecinde ABH gelişen hastalar değerlendirilmiştir. 65 yaş altı olan veya onam vermeyen hastalar dışlanmıştır. Dahil edilen hastalarda ABH'nin olası nedeni/nedenleri, yatış neden(ler)i, komorbid hastalıklar, hastaların kullanmakta oldukları ilaçlar, ABH tanısından sonra takip süreleri, yatış süresince böbrek fonksiyonları üzerine etki edebilecek ilaç veya tıbbi uygulamalar, taburcu tarihindeki kan basıncı, serum üre ve kreatinin düzeyleri ile tGFH kaydedilmiştir. İleri yaşlı olarak tanımlanabilecek 80 yaş üzeri hastalar ile 65-80 yaş arası hastalar çalışma parametreleri açısından karşılaştırılmıştır. Bağımsız iki grupta sayısal değişkenlerin karşılaştırmaları normal dağılım koşulu sağlanmadığından Mann Whitney U testi ile yapılmıştır. Gruplarda oranlar Ki Kare testi ile analiz edilmiştir. Sağkalım oranları Kaplan Meier Analizi ile hesaplanmıştır. Risk faktörleri Cox regresyon analizi ile incelenmiştir. İstatistiksel alfa anlamlılık seviyesi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 196 hasta dahil edilmiştir (103 kadın, 93 erkek). Ortalama yaş 72,5±4,4 yıl saptanmıştır. 148 hasta 65-80 yaş arası iken 48 hasta 80 yaş üzeri idi. Hastaların 83'ünde (%56,1) altta yatan KBH mevcuttu. Hastaların bazal kreatinin düzeyleri 1,30±0,57 mg/dl, tanı anında kreatinin düzeyi 3,43±4,35 mg/dl, sistolik ve diyastolik kan basıncı ortalamaları 125,9±31,6 mmHg ve 68,8±17,7 mmHg idi. Hastaların 100'ünde (%51,0) evre-2, 53'ünde (%27,0) evre-3 ve 43'ünde (%21,9) evre-1 ABH olduğu tespit edilmiştir. Yaş grupları ABH evresi açısından benzer bulundu. ABH etiyolojisi en sık prerenal nedenler (%56,6) olarak kaydedilmiştir. Yaş alt grupları arasında etiyoloji temel grupları açısından fark saptanmamıştır. Prerenal nedenlerden en sık olanının oral alım eksikliğine bağlı dehidratasyon (%29,1) olduğu, intrinsik renal nedenlerden en sık olanının nefrotoksin maruziyeti (%26,0) olduğu görülmüştür. En sık üç yatış nedeni genitoüriner sistem hastalıkları, infeksiyonlar ve kardiyovasküler sistem hastalıkları olarak tespit edilmiştir. 80 yaş üzeri olan hastalar arasında ise en sık yatış nedeni infeksiyonlar olup bunu genitoüriner sistem hastalıkları ve kardiyovasküler hastalıklar takip etmiştir. Yaş grupları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. En sık üç komorbid hastalık sırasıyla hipertansiyon, DM ve KBH olup yaş gruplarının analizinde 80 yaş üzeri grupta bu sıralama hipertansiyon, KBH ve iskemik kalp hastalığı şeklinde idi. Ancak fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. En sık kullanılan üç ilaç grubu sırasıyla beta blokerler, diüretikler ve RAAS blokerleri idi. Yaş grupları arasında ilaç grupları açısından fark yoktu. Hastaların taburcu oldukları sıradaki sonlanımları incelendiğinde toplam hasta grubunda %74,9 hastada iyileşme (%40,3 tam ve %34,6 kısmi) tespit edilirken %9,6 hasta diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği hastası olarak taburcu olmuş, %15,3 hasta ise hayatını kaybetmiştir. 65-80 yaş arası grupta hasta sonlanım durumları incelendiğinde zeminde KBH olan hastalarda tam iyileşmenin daha az, diyaliz bağımlı böbrek yetersizliğinin daha sık ve ölüm sıklığının ise daha düşük olduğu görüldü (p<0,021). Sepsis mevcut olan hastalarda ölüm oranının belirgin yüksek olduğu tespit edildi (p<0,001). ABH evresi ilerledikçe tam iyileşme oranının azaldığı, diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği ve ölüm sıklığının ise arttığı görülmüştür(p<0,001). Yatış nedeni genitoüriner sistem hastalıkları olan hastalarda tam iyileşmenin daha az, diyaliz bağımlı böbrek yetersizliğinin daha çok, ölümün ise daha az sıklıkta görüldüğü tespit edilmiştir (p<0,003). Malignitesi olan hastalarda iyileşme oranlarının daha düşük olduğu, diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği ve ölüm sıklığının ise daha sık olduğu saptandı (p<0,023). Beta bloker kullanan hastalarda mortalite daha düşüktü (p<0,025). Nonoligürik hastalarda iyileşme oranlarının daha yüksek, diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği ve ölüm oranının ise daha düşük olduğu saptandı (p<0,001). 80 yaş üzeri grupta cinsiyet, etiyoloji, ABH evresi, komorbid hastalıklar, oligüri olmasına göre yapılan alt grup analizlerinde sonlanım açısından fark saptanmadı. Dihidropiridin grubu kalsiyum kanal blokeri kullanan hastalarda ölüm oranının daha düşük olduğu (p<0,033), RAAS blokeri (p<0,031) veya beta bloker (p<0,006) kullanan hastalarda kısmi iyileşmenin daha sık, tam iyileşmenin daha az olduğu, diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği ve ölüm oranlarının ise daha fazla olduğu dikkat çekti. Cox regresyon analizi ile iyileşme olmaması (diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği veya ölüm) için başlıca risk faktörleri 65-80 yaş grubunda aminoglikozid kullanımı (p<0,001) ve DM varlığının (p<0,032); 80 yaş üzeri grupta ise kalp yetersizliğinin olması (p<0,004), yatış endikasyonunun kardiyovasküler hastalıklar olması (p<0,001) ve kolistin kullanımı (p<0,026) idi. 65-80 yaş grubunda hastanın nonoligürik olmasının iyileşmeme riskini azalttığı (p<0,003); 80 yaş üzeri grupta ise etkisinin olmadığı görülmüştür (p<0,078). ABH evrelerinin 80 yaş üzeri grupta etkisi görülmezken, 65-80 yaş grubunda evre-2 ABH'nin evre-3 ABH ile kıyaslandığında koruyucu etkisi olduğu görülmüştür (p<0,009). Cox regresyon analizi ile ölüm ile ilişkili faktörler incelendiğinde aminoglikozide bağlı ABH'de ve nondihidropiridin grubu KKB kullananlarda riskin daha yüksek, nonoligürik seyredenlerde ise daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Çok değişkenli analizde ölüm veya diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği için zeminde KBH olması (p<0,048) ve hastanın nonoligürik olmasının (p<0,005) koruyucu etkisi olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Geriatrik popülasyon pek çok nedenle ABH'ye karşı daha savunmasızdır. Bu hasta grubunda ABH prognozu daha kötü olup çalışmamızda da raporladığımız gibi diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği ve mortalite oranları yüksektir. Özellikle sepsis, kalp yetersizliği gibi sistemik hastalıklar ve nefrotoksik ilaç kullanımı ABH gelişimini tetikleyebildiği gibi prognozu da olumsuz etkilemektedir. Bu nedenle geriatrik hasta popülasyonunda ilk hedef ABH'den korunmak olmalıdır. Bu amaçla tüm klinisyenlerin hedefleri komorbid hastalıkların etkin tedavisi, nefrotoksik ajanlardan kaçınmak, çoklu ilaç kullanımından kaçınmak, ilaç dozları ve uygulamaları konusunda dikkatli olmaktır. Diğer önemli nokta ise yaşlı hastalarda en sık ABH nedeni olarak raporlanan dehidratasyon konusunda farkındalığın yüksek olması, volüm durumunu etkileyebilecek diüretikler gibi ilaç gruplarının doz titrasyonlarının çok dikkatli yapılması, sıkça görülen geriatrik sendromlarda karşımıza çıkabilecek oral alım eksiklikleri ile başa çıkma yöntemlerinin aranmasıdır. Anahtar sözcükler: Akut böbrek hasarı, kronik böbrek hasarı, yaşlılık, mortalite, sepsis, dehidratasyon.
Septik şoktaki hastalarda sistemik vasküler direnç indeksi ile anatomik enfiye çukuru (snuff-box) resistif indeks arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Sepsis ve septik şok tüm dünyada önde gelen mortalite sebeplerinden biridir. Sepsis tedavisinde sıvı yönetimi önemli basamaklardan biri olarak yer almaktadır. Sıvı yanıtlı olmayan hastalarda, sıvı tedavisinin etkisi olumsuz olabilmektedir. Vazopressör kullanımı için, maliyet gerektiren veya invaziv olan hemodinamik monitörizasyon sistemlerine alternatif olabilecek yöntem arayışları ve mevcut monitörizasyon sistemlerini ideal hale getirme çabaları, günümüzde devam etmektedir. Bu çalışma kardiyak debi ölçüm yöntemleri ile hesaplanan sistemik vasküler direnç indeksi (SVRI) ile ultrason ile ölçülen resistif indeksin distal radiyal arter üzerindeki (anatomik enfiye çukuru, snuffbox) değerinin (SBRI) ilişkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız yoğun bakım ünitesinde septik şok nedeniyle takip edilmekte olan, 18 yaşından büyük, invaziv mekanik ventilasyon desteği alan, vazopressör veya inotrop desteği alan hastalarda prospektif gözlemsel çalışma olarak planlandı. Her iki radiyal arterine son 12 saat içinde girişim yapılmış olan, vücut kitle indeksi >35 olan atriyal fibrilasyonu olan, sürekli renal replasman tedavisi almakta olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastalar baş yukarı 45 derece pozisyonda yatarken Baxter Starling monitörü elektrotları bağlandı. Hastaya ait demografik veriler cihaza girildi. Hastanın mevcut tedavisine ait bilgiler hasta dosyasından ve hasta başı ekipmanlardan kontrol edilerek not alındı. Kalibrasyon ölçümü takiben sıvı yanıtlılığı testi pasif bacak kaldırma (PBK) testi seçeneği ile başlatıldı. Hasta takip monitöründen kan basıncı, kalp hızı gibi parametreler kaydedildi. Eş zamanlı olarak arter monitörü takılmamış olan taraftan anatomik enfiye çukuru üzerinden resistif indeks ölçümü yapıldı. Testin "baseline" ölçümü tamamlanınca 3 dakika sürecek olan PBK modu başlatıldı. Bunun için hasta yatağı ile trendelenburg manevrası yapılarak baş 0 ayaklar 45 derece olacak şekilde pozisyonlandı. Testin son 30 saniyesinde aynı noktadan tekrar resistif indeks ölçümü yapıldı. İlgili hemodinamik veriler kaydedildi. Testin sonlanmasını takiben veriler kayıt altına alınıp çalışma sonlandırıldı. Bulgular: Hastaların demografik verileri ve çalışma ile ilgili veriler normallik analizi sonrası sıvı yanıtlılığı ve norepinefrin dozuna göre alt gruplara ayrıldı. T0 ve T1 anında ve tüm zamanlarda SBRI ve SVRI değerleri arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Ayrıca test sonucunda hesaplanan atım hacmi değişim yüzdesi (▲SVI) ile T0 ve T1 süresindeki SBRI değişim yüzdesi (▲SBRI) arasında anlamlı ilişki bulundu. Sonuç: Çalışmamızda septik hastalarda Doppler SBRI ile biyoreaktans ile ölçülen SVRI arasında güçlü bir korelasyon olduğunu gösterdik. Ayrıca, kişiye özel şok tedavisinin temelini oluşturan dinamik ölçümlerin yatak başı ultrason ile hızlı ve kolay uygulanabilir olduğunu gözlemledik. Anahtar Kelimeler: Sistemik vasküler direnç, resistif indeks, septik şok,
SIRS ve sepsis hastalarında deksmedetomidin ve propofolün immün sistem üzerine etkileri
Amaç: SIRS ve sepsis gelişiminde immün sistem mediyatörlerinin ve sitokinlerin önemi bilinmekte. Çalışmamızda SIRS ve sepsis hastalarında dekmedetomidin ve propofol kullanımının immün sistem üzerindeki etkilerini araştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Fakülte etik kurul onayı alındıktan sonra SIRS ve sepsis tanısı alan 40 hasta çalışma kapsamına alındı. Hastalar rastgele iki gruba ayrıldı; grup I'de deksmedetomidin en az 24 saat süreyle 0,3- 0,7 mg/kg saat infüzyon şeklinde kullanıldı. Grup II'de propofol en az 24 saat süreyle 1-3 mg/kg saat infüzyon şeklinde kullanıldı. Sedasyon başlamadan önce APACHE II değerleri hesaplandı, prokalsitonin, CRP, TNF alfa, IL 1, IL 6, platelet, laktat değerlerine bakıldı. Hastalara ek analjezik ihtiyacı duyulduğu zamanlarda fentanil veya morfin uygulandı. Sedasyon, hastanın klinik durumuna göre, en az 24 saat mutlak olmak üzere, ihtiyacı oldugu sürece uygulandı. Hastalar 2 gün boyunca takip edildi. Hastaların takibinde de APACHE II skoru kullanıldı. APACHE II skoru gün içindeki en kötü değerler kullanılarak hesaplandı. Bunun dışında günlük olarak prokalsitonin, CRP, TNF alfa, IL I, IL6, platelet, laktat takipleri yapıldı. Hastaların 30 günlük mortalite takipleri de yapıldı.Bulgular: Gruplar arasında demografik olarak, APACHE ve glaskow değerleri açısından, sitokin değerleri, akut faz reaktanları, beyaz küre, platelet değerleri, hemodinamik değerler, böbrek fonksiyon parametreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. Bununla birlikte grup I'de IL-6'nın SAB, DAB, MAB ile negatif korelasyonu saptandı. Grup I ve II'de IL-6 ile CRP arasında pozitif korelasyon saptandı.Sonuç: SIRS ve sepsis hastalarında deksmedetomidin ve propofol kullanımı arasında, gruplar arası fark saptanmadı. Grupların içinde sitokin değerlerinin yükselmemiş olması nedeniyle bu ilaçların sitokin artışını inhibe ettiği sonucuna ulaştık.Anahtar Kelimeler: SIRS, sepsis, deksmedetomidin, propofol, TNF-?, IL-1
Sepsis tanılı çocuklarda myd 88 ve tlr-9 polimorfizmi
Amaç: Bu çalışmada amacımız sepsiste genetik yatkınlık olup olmadığını araştırmaktı. Bu nedenle biz sepsis tanılı çocuklarda immün sistemde önemli rolleri olan MyD 88 ve TLR-9 polimorfizmini inceledik.Gereç ve yöntem: Bu çalışmaya 2010 Nisan ve 2012 Ocak tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi' nde sepsis tanısı alan 65 hasta ve kontrol grubu olarak da sepsis olmayan 65 hasta olmak üzere toplam 130 hasta alındı. PIM II, PRISM II skorları, altta yatan hastalıklar, kültürler, organ yetmezliği, tedavi yöntemleri ve sonuçlarını içeren demografik özellikler kaydedildi. Çalışma ve kontrol grubunda, kan numunelerinden DNA elde edilip MyD 88 ve TLR-9 polimorfizmleri çalışıldı. Hasta ve kontrol grubu arasında MyD 88 SNP -938 C/A (rs4988453), MyD 88 SNP 1944 C/G (rs4988457), TLR-9 SNP 2848 A/G (rs352140) ve TLR-9 SNP 1237 C/T (rs5743836) polimorfizmlerin genotip ve allel frekanslarına göre dağılımları incelendi.Bulgular: Çalışma grubu ile kontrol grubu arasında yaş ortalaması (p=0.254) ve cinsiyet açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p=0.724). Hasta grubunda MyD 88 SNP -938' in C/C genotipi, C/A genotipine göre istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.002). Çalışma ve kontrol grupları arasında MyD 88 SNP 1944, TLR-9 SNP 2848 ve TLR-9 SNP -1237 genotipleri açısından anlamlı bir farklılık tespit edilmedi (sırasıyla p=0.272, p=0.921, p=0.232). Sepsisli hastalarda mortalite % 23.07 idi.Sonuç: Gelecekte gen polimorfizmi ile ilgili çalışmaların sepsise yatkınlığı belirlemede ve tedavi yönetiminde faydalı olabileceğini düşünmekteyiz. Çalışmamızda MyD 88 SNP -938 C/C genotipine sahip hastalarımızın daha fazla sepsise yatkın olduğu görüldü. Sepsise yatkınlığın kesin nedenlerini belirlemek için daha geniş populasyonu içeren çalışmalar yapılmalıdır.Anahtar kelimeler: Çocuk, MyD 88 gen polimorfizmi, Sepsis, TLR-9 gen polimorfizmi.
Kordon kanında hematolojik parametrelerin apgar ile korelasyonu ve sepsisin değerlendirilmesi
Sepsis, yenidoğan mortalite ve morbiditesi oldukça yüksek olan, multisistemik tutulum yapan bir hastalıktır. Kesin tanısı kan kültüründe bakteri üretilmesi ile konmaktadır. Yenidoğan sepsisinde tanı koymayı sağlayacak spesifik bulgu ve belirtecin olmaması, duyarlılığı yüksek olan belirteçlerin maliyetinin fazla olması nedeniyle, düşük maliyetli, her hastanede değerlendirilebilecek belirteçleri kordon kanında değerlendirerek erken tanı ve tedaviyi sağlamak amacıyla çalışmamız yapılmıştır. Kan tetkiklerinin, klinik bulgu ve APGAR ile korelasyonu değerlendirilmiştir. Çalışmamız Bozok Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesinde doğan yenidoğanlarda prospektif olarak Ağustos 2018 ve Ağustos 2019 tarihlerinde yürütülmüştür. Çalışmaya 100 yenidoğan dahil edildi. 31 yenidoğana yatış yapıldı. 22'sinde sepsis saptandı. Annede koryoamniyot olan, erken membran rüptürü öyküsü olan, canlandırma ihtiyacı, fetal distress, asfiksi, majör anomalisi, intrakraniyal kanaması olan yenidoğanlar dahil edilmedi. Veri analizi SPSS, Mann Whitney U, T testi kullanılarak yapılmıştır. T testine göre sepsisle ilişkili görülen APGAR 5. dakika skoru, gebelik haftası, RBC, kordon kan gazı pH'ı ve hemotokrit değerleri BLR analizinde önemli bulunmamıştır. Sepsis olma riski açısından prokalsitonin ile APGAR 1. dakika skoru, glukoz ve hemoglobine göre daha önemli bulunmuştur. APGAR 1. ve 5. dakika skoru arasında çok güçlü bir ilişki görülmüştür. APGAR 1. ve 5. dakika skorları ile HCO 3 ve BE arasında doğrusal yönde, PO 2 ve laktat arasında zıt yönde ilişki görülmüştür. APGAR 1. ve 5. dakika skorları ile Hemotokrit arasında, APGAR 5. dakika skoru ile RBC arasında ilişki görülmüştür. Yenidoğan sepsisi, APGAR skoru ve hematolojik parametrelerin birbiri ile ilişkili olduğu görülmüştür. Çalışmamıza göre herhangi bir risk faktörü olmayan yenidoğanlarda dahil olmak üzere özellikle riskli yenidoğanlarda kordon kanındaki hemoglobin, glukoz ve prokalsitonin ve APGAR düzeyinin ilişkilendirilmesinin sepsisin erken tanısında anlamlı olduğu görülmüştür. Kordon kanında bakılan hematolojik parametrelerde yükseklik saptanan hastalarda sepsis açısından ileri tetkik planlanması önerilir. Ayrıca sepsis açısından riskli olan hastalarda kordon kanından yapılacak prokalsitonin sonucu ile erken tanı ve tedavinin başlanmasını sağlayacaktır. Daha büyük çalışma gruplarında, yüksek riskli hastalarda, asfiksi öyküsü olanlarda, prematürelerde, annede ek hastalık olan yenidoğanlarda yapılacak çalışmaların bu parametreleri netleştirmeye faydası olacaktır.
Ağır sepsisin erken tanısında c-reaktif protein, prokalsitonin ve interlökin-6 düzeylerinin tanısal değeri
Ağır Sepsisin Erken Tanısında C-Reaktif protein, Prokalsitonin ve İnterlökin-6 Düzeylerinin Tanısal Değeri Amaç: Sepsis, ağır sepsis, septik şok, Sistemik İnflamatuar Yanıt Sendromu ve bakteriyel enfeksiyon tanısı alan hastalarda yapılan bu çalışmada ağır sepsisin erken tanısında plazma C-reaktif protein, Prokalsitonin ve Interlökin-6 düzeylerinin erken tanıdaki yerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 100 hasta alınmıştır. Bu hastalar kliniğine göre 26 çocuk sepsis (Grup I), 17 çocuk ağır sepsis (Grup II), 22 çocuk septik şok (Grup III), 9 çocuk SIRS (Grup IV) ve 14 çocuk bakteriyel enfeksiyon (Grup V) ve 12 çocuk kontrol (Grup VI) grubunu oluşturdu. Hastaların yaş, cinsiyet, başvuru şikayetleri, fizik muayene bulguları, tam kan sayımı, akciğer grafisi bulguları, kültür bulguları, uygulanan tedavi biçimleri ve tedavi sonrası nihai durumları kaydedildi. Hastaların serum örneklerinden plazma PCT, CRP ve IL-6 düzeylerine bakıldı. Bulgular: Tüm hasta gruplarında ortalama serum PCT düzeyleri kontrol grubuna göre yüksek bulundu. CRP değerleri bakımından, gruplar arasında fark saptanmadı. Ortalama IL-6 düzeyleri kontrol grubuna göre hasta gruplarında daha yüksek bulundu. Sonuç: Prokalsitonin, İnterlökin-6 ve C-reaktif protein gibi birçok biyobelirteçlerin ağır sepsisin erken tanısında ve tedavinin takibinde kullanılabileceğini gösteren birçok çalışma mevcut olup, biz çalışmamızda hastaların erken tanısında PCT'nin CRP ve IL-6'ya göre daha güçlü bir biyobelirteç olduğu sonucuna ulaştık. Anahtar Kelimeler: Sepsis, Ağır sepsis, Septik şok, SIRS, Bakteriyel enfeksiyon, İnterlökin-6, Prokalsitonin ve C-reaktif protein
Yoğun bakımda takip edilen hastalarda yeni bir biyomarkır supar
Amaç: Bu çalışmada yoğun bakım ünitesinde takip edilen SIRS kriterlerini sağlayan hastalarda suPAR, APACHE II, C-reaktif protein (CRP), prokalsitonin (PCT), laktat değerlerinin mortalite oranları ile olan ilişkilerinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma prospektif ve tek merkezli olarak Şubat 2013- Ekim 2013 tarihleri arasında yoğun bakım ünitelerinden seçilen hastalarda yapıldı. Yirmi dokuzu Dahiliye Yoğun Bakım ünitesinden ve 29'u Reanimasyon ünitesinden olmak üzere toplam 58 hasta çalışmaya dahil edildi. En az 2 SIRS kriterinin sağlanması, ≥18 yaş, yoğun bakım ünitesinde ≥72 saat yatan hastalar çalışmaya dahil edildi. Ayrıca terminal dönem kanser hastaları, masif kan transfüzyonu yapılmış olanlar ve gebeler çalışma dışı bırakıldı. İlk 24 saatteki en kötü değerlerden oluşan APACHE II skoru, birinci ve beşinci gün suPAR, CRP, PCT, laktat değerleri belirlendi.Kan örnekleri sabah 8 ile 10 saatleri arasında alındı. Bulgular: Hastaların 26'sı (%44,8) erkek, 32'si (%55,2'si) kadın ve genel yaş ortalaması 57,54±18,15 olarak tespit edildi. Hastaların yoğun bakım ünitesindeki ilk 24 saatte bakılan APACHE II skoru, suPAR, CRP, PCT, laktat ve WBC değerlerine ait ROC eğrileri incelendiğinde AUC en fazla APACHE II'de (AUC:0,824) sonrasında suPAR1 (AUC:0,673), PCT1 (AUC:0,628), laktat1 (AUC:0,528), CRP1 (AUC:0,526) şeklinde idi. Beşinci gün bakılan suPAR, CRP, PCT ve Laktat değerlerine ait ROC eğrileri incelendiğinde AUC PCT5 (AUC:0,769), laktat5 (AUC:0,733), suPAR5 (AUC: 0,687) ve CRP5 (AUC:0,648) tespit edildi. Sonuç: Yoğun bakımda yatan hastaların mortalite hızını öngörmede en etkiliyöntem APACHE II skorlaması iken PCT5, laktat5, suPAR5, suPAR1 değerlerinin sırasıyla en etkin olan diğer biyomarkırlar olduğu bulundu.
Sepsis hastalarında total parenteral nutrisyonda lipid seçiminin proinflamatuar sitokinler üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışmada, Yoğun Bakımda sepsis tanısı olan hastalarda MCT/LCT, LCT/ω-9 ve MCT/LCT, ω-3, ω-9 lipid içeren parenteral nutrisyon ile beslenen hastalardaki inflamatuar sitokin düzeylerinin karşılaştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya; 18 yaş üzeri, sepsis tanısı almış, total parenteral nutrisyon desteği alan toplam 30 hasta dahil edildi. Sepsis tanısı; ispatlanmış bir enfeksiyon kaynağı ile SIRS (taşikardi, takipne, ateş, lökositoz) kriterlerinin birleşimi olarak kabul edildi. Hastalar parenteral nutrisyon içeriği olarak randomizasyon ile 3 gruba ayrıldı: GRUP A: (n:10), 1g/kg MCT/LCT içeren TPN; GRUP B: (n:10), 1 g/kg LCT ve ω-9 içeren TPN; GRUP C: (n:10), 1g/kg MCT/LCT, ω-9 , ω-3 içeren TPN. Çalışmaya dahil edilen hastaların beslenmeye ilk başladıkları gün 0. gün olarak alındı. 0,3 ve 5. günlerde kan örnekleri toplanarak; TNF-α, IL-1, IL-6, ve IL-8 değerlerine bakıldı. Hastalarda gelişen yan etkiler kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 30 hastanın ortanca yaşı 52 (19-81); cinsiyet dağılımı incelendiğinde hastaların % 80‟i (24 kişi) erkektir. Hastaların ortalama vücut kitle indeksleri 25.1±3.3 kg/cm2 dir. Hastaların SOFA skor dağılımı incelendiğinde ortanca 5 (4-9) olduğu saptanmıştır. Hastaların başlangıç, üçüncü ve beşinci günlerde ölçülen IL-1, IL-6, IL-8 ve TNF-α dağılımlarının gruplara göre zamana bağlı değişimi incelenmiştir. Ancak istatistik olarak anlamlı fark elde edilememiştir (p > 0.05). Sonuç: Çalışmamızın sonucunda, total parenteral nütrisyonun bir komponenti olarak uygulanan hem MCT/LCT, hem LCT/ω9 hem de MCT/LCT- ω 9- ω 3 karşılaştırıldığında sepsiste proinflamatuar sitokin düzeyi açısından birbirlerine üstün olmadıkları, ayrıca proinflamatuar sitokinlerin artışına da yol açmadıkları gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Sepsis, lipid, total parenteral nutrisyon.
Sepsiste acil yaklaşım ve serum laktat seviyesi ilişkisi
Amaç: Çalışmamızda; acil servise başvuran hastalarda sepsise bağlı olarak değişen metabolizma sürecindeki laktat düzeyini ve acil tanı ve tedavisindeki etkinliğinin belirlenmesi hedeflendi. Gereç ve Yöntem: Çalışma 31.10.2014 – 16.02.2016 tarihleri arasında sepsis tanısı ile takip edilen 107 hasta ile gerçekleştirildi. Hastaların yaş, cinsiyet, şikayet, vital ve fizik muayene bulguları, SIRS kriterleri, genel değişiklikleri, inflamatuvar değişiklikleri, hemodinamik değişiklikleri, organ disfonksiyon değişiklikleri, doku perfüzyon değişiklikleri, enfeksiyon odağı, tedavi durumları ve mortalite oranlarının laktat düzeyi ile olan ilişkisi değerlendirildi. Veriler SPSS Windows 18 versiyonunda analiz edildi. Değişkenlerin dağılımı Kolmogorov Simirnov testi ile kontrol edildi. Verilerin analizinde Mann Whitney U, Kruskal Wallis ve Pearson korelasyon testleri kullanıldı. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda hastaların %60,7'si erkek olup yaş ortancası 63 yıldı. Hastalarda saptanan en sık fizik muayene bulgusu ateşti. En sık rastlanan enfeksiyon odağı solunum sistemiydi. Hastaların laktat düzeyi ortancası 2,4 mmol/L olarak saptandı. Laktat düzeyinin eşlik eden hastalık, SIRS kriter sayısı, enfeksiyon odağı, kültür üremesi, acil servis takip süresi ve yatış süresi ile ilişkisi saptanmadı (p>0,05). Laktat düzeyi, ortalama arteriel basıç ve sistolik kan basıncı düzeyi düşük olan hastalarda anlamlı olarak yüksek saptandı. Laktat düzeyi, bronkospazm/akut akciğer hasarı/ARDS, pıhtılaşma bozukluğu,azalmış kapiller dolum/beneklenme ve açıklanamayan metabolik asidoz olan hastalarda yüksekti (p<0,05). Vücut ısısı ve laktat düzeyi arasında negatif yönlü ilişki saptandı (p<0,05). Hastaların klinikleri ağırlaştıkça laktat düzeyinin arttığı saptandı (p<0,05). Hastaların ölüm oranı %15 olup, ölümcül seyreden hastalarda laktat düzeyi anlamlı olarak yüksekti (p<0,05). Sonuç: Acil servise başvuran sepsis tanılı hastaların laktat düzeyinin yüksekliği, kötü klinik seyir olduğunun ve ölüm oranının yüksek olduğunun göstergesidir. Anahtar kelimeler:acil servis, laktat, mortalite, sepsis
Geç preterm ve term bebeklerde kordon klempleme zamanının lenfosit subgrupları üzerine etkisi
Amaç: Kordon klempleme zamanının geç preterm ve term bebeklerde lenfosit subgruplarına etkisinin değerlendirilmesi, Gereç ve Yöntemler: Çalışma Şubat 2016 ile Mart 2016 arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde yapıldı. Çalışmaya belirtilen süre içerisinde gebelik haftası 34 ile 41 arasında olan 74 bebek alındı. Bu bebeklerden 37'sinin kordonu bebek uterus dışına alındıktan sonra hemen klemplendi, 37'sinin ise kordonu bebek uterus dışına alındıktan sonra uterus seviyesi veya 30 cm altında bir dakika beklendikten sonra klemplendi. Bebekler term ve preterm olarak iki gruba ayrıldı. Bebeklerin prenatal, natal, postnatal özelikleri ve kordon kanı ile 7. gün venöz kanda biyokimyasal, hematolojik ve lenfosit subgrup değerleri incelendi. Lenfosit subgrupları flow sitometri yöntemiyle değerlendirildi. Bulgular: Kordon klempleme zamanının geciktirilmesi ile preterm ve term bebeklerde kordon kanı ve 7. gün periferik venöz kanda bakılan hemoglobin ve hematokrit değerlerinde değişim saptanmadı (p>0,05). Kordon klempleme zamanının geciktirilmesi ile preterm bebeklerde kordon kanında bakılan CD3+T lenfosit yüzdesi azaldı ve bu azalış 7. günde de devam etti (p=0,01, p=0,013). Kordon klempleme zamanının geciktirilmesi ile preterm bebeklerde kordon kanında bakılan CD19+B lenfosit düzeyi arttı ve bu artış 7. günde de devam etti (p=0,002, p= 0,043). Kordon klempleme zamanının geciktirilmesi ile preterm bebeklerde kordon kanında bakılan CD4+T lenfosit yüzdelerinde fark gözlenmezken 7. günde azalma saptandı (p>0,05, p=0,007). Hastaneye yatış oranları ve mekanik ventilasyon ihtiyacı preterm bebeklerde kordonu geç klemplenen grupta istatistiki açıdan anlamlı düzeyde düşük bulundu( p= 0,02, p= 0,04). Sepsis gelişen preterm bebeklerde kordon kanında bakılan CD8+T lenfosit yüzdesi sepsis gelişmeyen gruba kıyasla daha yüksek saptandı (p=0,04). Kordonu hemen klemplenen bebeklerde gebelik haftası arttıkça kordon kanında bakılan CD3+T lenfosit yüzdesi azaldı ve bu azalış 7. gün periferik venöz kanda devam etti (p=0,03 R²=0,25, p=0,017 R²=0,02). Kordonu hemen klemplenen bebeklerde gebelik haftası arttıkça kordon kanında bakılan CD8+T lenfosit yüzdesi azaldı fakat bu azalış 7. gün periferik venöz kanda saptanmadı (p=0,02 R²=0,161, p> 0,05 R=0,23). Kordonu hemen klemplenen bebeklerde gebelik haftası arttıkça kordon kanında bakılan CD19+B lenfosit yüzdesi arttığı tespit edildi, fakat bu artış 7. gün periferik venöz kanda tespit edilmedi (p=0,004 R²=0,23, p=0,63 R=0,15). Sonuç: Kordon klempleme zamanının geciktirilmesinin term ve preterm bebeklerde sepsis gelişme oranı, fototerepi ihtiyacı üzerine etkisi saptanmadı. Kordon klempleme zamanı geciktirilen bebeklerde hastaneye yatış oranı ve mekanik ventilasyon ihtiyacı daha düşük tespit edildi. Kordonu geçklemplenen geç preterm bebeklerde CD3+T lenfosit yüzdelerindeki azalmanın ve CD19+B lenfosit yüzdelerindeki artmanın enfeksiyon gelişimi üzerindeki etkisini değerlendirmek için daha geniş serili çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Geç preterm, Term, Kordon klempleme zamanı, Lenfosit subgrubu, Sepsis.
Deneysel intraabdominal sepsisin geç döneminde düşük ve yüksek doz ganoderma lucidumun iyileştirici etkileri
Giriş: Sepsis; konakçının inflamatuar yanıtının abartılı bir formu olup organ yetmezliğine kadar gidebilen ciddi bir klinik tablodur. Aynı anda koagülasyon ve inflamasyon kaskatlarının aktive olması olaya fibrinolizisin de eklenmesi tedavisini güçleştirmekte ve aynı anda birden fazla noktaya etki edebilecek tedavi edici bir ajana gereksinim göstermektedir. Literatürde Ganoderma Lucidum(GL)'un içerdiği biyoaktif maddeler sayesinde antioksidan, antiinflamatuar ve immünmodulatuar etkiler gösterdiği gösterilmiştir. Çalışmamızda deneysel polimikrobial sepsis modelinde düşük doz ve yüksek doz Ganoderma lucidum tedavilerinin etkinliğini araştırdık. Materyal Metod: Çalışmamızda ağırlıkları 250-300 gr arasında değişen 32 adet wistar albino erkek ratlar Kontrol, ÇLD (septik), Düşük doz GL, Yüksek doz GL grupları olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna sadece laparatomi yapılırken septik grup ratlara ÇLD işlemi uygulandı. Düşük doz GL grubuna deneyden önce 1 hafta süreyle kg başına 5mg/kg günlük dozda, yüksek doz tedavi grubuna ise gene ÇLD işleminden önce 1 hafta süreyle 250 mg/kg dozda GL ağız yoluyla verildi. Bir haftalık tedavi sonrasında her iki gruba da ÇLD işlemi uygulandı. ÇLD işleminden 24 saat sonrasında intrakardiyak kan örnekleri alınarak trombosit, lökosit ve hemoglobin düzeyleri yanında IL-1, IL-6 ve TNF-α düzeylerine bakıldı. Ayrıca barsak, karaciğer ve akciğer doku örnekleri alınarak histopatolojik incelemeye gönderildi. Sonuçlar SPSS 20.0 windows istatistik paket programında ANOVA Tukey post Hoc, Kruskal Wallis ve Man Whitney U testleri kullanılarak istatistiksel olarak karşılaştırıldı. P<0.05 değerler anlamlı kabul edildi. Bulgular: Kontrol grubuyla karşılaştırıldığında Septik rat grubunda trombosit düzeyleri anlamlı düşük, lökosit, IL-1,IL-6 ve TNF-α düzeyleri anlamlı yüksek bulunmuştu. Düşük doz GL lökosit düzeyleri septik grupla anlamlı farklılık göstermezken, yüksek doz GL tedavisi alan grupta lökosit düzeyleri anlamlı düşük bulundu. Trombosit düzeyleri septik grupla karşılaştırıldığında yüksek doz ve düşük doz tedavi gruplarında anlamlı yüksek bulundu. IL-1 düzeyleri açısından septik grupla karşılaştırıldığında düşük doz tedavi grubunda anlamlı fark gözlenmezken yüksek doz tedavi grubunda anlamlı düşme gözlendi. IL l-6, TNF-α düzeyleri septik grupla karşılaştırıldığında düşük doz ve yüksek doz tedavi gruplarında anlamlı düşüktü. Septik grup ratların intestinal doku örneklerinde anlamlı villöz atrofi, uçlarda nekroz ve lökosit infitrasyonu gözlenirken düşük doz ve yüksek doz GL tedavisi alan ratların intestinal doku örneklerinde villus paterni belirgin ölçüde korunmuş olduğu uç nekrozuna rastlanmadığı ve iltihabi hücre infitrasyonunun sınırlanmış olduğu saptandı. Septik rat grubu karaciğer doku örneklerinde sinüzoidlerde dilatasyon, portal alanda iltihabi hücre infitrasyonu ve sinüzoidlerde vakuolar değişiklikler gözlenirken yüksek doz ve düşük doz tedavi alan grup karaciğer doku örneklerinde bu değişikliklerin doz bağımlı olarak anlamlı ölçüde gerilemiş ve sınırlı olduğu gözlendi. Akciğer doku örneklerinde ise septik rat grubunda sepsise bağlı akut akciğer hasarını düşündüren, amfizamatöz değişiklikler, alveollerde duvar kalınlaşması ve lökosit infiltrasyonu gözlenirken, düşük doz ve yüksek doz GL tedavisi alanlarda bu etkilerin gene doz bağımlı olarak gerilemiş ve sınırlanmış olduğu kaydedildi. Sonuçlar: ÇLD işlemi septik saldırının etkilerini belirlemede uygun bir deneysel modeldir. GL trombositopeni ve lökositoz gibi septik parametreler üzerinde anlamlı iyileştirici etkilere sahiptir. Bunun yanında sepsisin geç döneminde sepsise bağlı doku hasarları üzerinde de anlamlı iyileştirici etkilere sahiptir. GL'un bu iyileştirici etkileri onun antioksidatif, antikoagülan, anti inflamatuar ve immünmodulatuar etkileriyle açıklanabildi.
Sepsisli ratlarda deksmedetomidin ve midazolamın immünite üzerine etkileri
Giriş: Sepsis yıllarca tıp dünyasının tedavisi güç ve mortalitesi yüksek sorunlarından biri olmuştur. Sepsis ve septik şok acil tedavi edilmesi gereken, günümüzde hala önemli ölçüde mortalite ve morbiditeye sahip klinik bir tablodur; mortalite oranı ortalama olarak %40'ın üzerindedir. Uzun süren çalışmalar sonucunda sepsis sendromunun konakçının infeksiyon etkenine karşı geliştirdiği bir grup yanıtlar dizisi olduğu, klinik bulgularda salıverilen sitokinlerin büyük oranda sorumlu olduğu anlaşılmıştır. Sedatif ilaçlardan olan hem peroperatif hemde postoperatif kullanılabilen deskmedetomidin ve midazolam ilaçlarının immünite üzerine olumlu etkilerini gösteren yayınlar olmuştur. Çalışmamızda bu ilaçların sepsis modeli oluşturulmuş ratlarda immünite üzerine etkilerini araştırdık. Materyal Metod: Bu çalışmada sepsis ya da herhangi bir hastalığı olmayan 40 farede sepsis yapılarak iki anestezik ilacın immünite üzerine etkilerini incelemek hedeflendi. Böbrek ya da karaciğer fonksiyon bozukluğu olmayan 40 erkek fare rastgele dört gruba ayrıldı. Kontrol grubunun batın bölgesi açılıp dışarı çıkartıldı ve tekrar yerine yerleştirilerek süture edildi. Sepsis grubuna ÇLD yapıldı. Deksmedetomidin grubuna ÇLD yapıldıktan 8 saat sonra deksmedetomidin 0.01 mg/kg dozda verildi. 24 saat sonra kan ve doku örnekleri alınıp IL-1, IL-6 ve TNF alfa düzeyleri bakıldı. Midazolam grubuna ÇLD yapılıp 8. Saatte 0,01 mg/kg dozda midazolam verildi. 24 saat sonra kan ve doku örnekleri alınıp IL-1, IL-6 ve TNF alfa düzeyleri bakıldı. Alınan doku ve kan örnekleri üreticinin yönergelerine göre ELISA kitleriyle çalışıldı. Bulgular: Kontrol grubuyla kıyaslandığında sepsis grubunda TNF-α, IL-1 ve IL-6 düzeyleri yüksek bulunmuştur. Deksmedetomidin verilen grupta bu parametrelerde hem serumda hem de dokularda anlamlı düşüş görülmüştür. Midazolam verilen grupta TNF-α, IL-1 ve IL-6 değerleri de serum da ve dokuda anlamlı bir düşüş olduğu kaydedilmiştir. Sonuç: ÇLD modeli sepsis oluşturmada başarılı bir yöntemdir. Deksmedetomidin ve midazolamın sepsisin oluşturduğu proinflamatuvar sitokinleri düşürmede etkili olduğu görülmüştür. Deksmedetomidin ve midazolamın bu iyileştirici etkileri immünmodulatör etkileri ile açıklanabilmiştir. Anahtar Kelimeler: Sepsis, deksmedetomidin, midazolam, immünite
Acil serviste kullanılan sepsis skorlama sistemlerinin tanısal ve prognostik açıdan karşılaştırılması
Acil Serviste Kullanılan Sepsis Skorlama Sistemlerinin Tanısal ve Prognostik Açıdan Karşılaştırılması Amaç: Çalışmada, acil servise başvuran ve sepsis düşünülen hastalarda tanı koyma, klinik prognozu ve mortaliteyi tahmin etme açısından sık kullanılan sepsis değerlendirme skalaları olan SIRS, qSOFA ve NEWS'in karşılaştırılması amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız prospektif, kesitsel ve tanımlayıcı bir çalışmadır. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisine başvuran ve sepsis tanısı alan hastalar çalışma kapsamında değerlendirildi. Bu hastalara SIRS, qSOFA, ve NEWS sepsis değerlendirme skalaları uygulandı. Hastalara ait demografik veriler, hastaların özgeçmişleri, vital bulgular, 30 günlük mortalite verileri ve laboratuvar bulguları kaydedilerek analiz edildi. Kesim değerlerinin saptanması için ROC analizi uygulandı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 87 hastanın ortalama yaşı 61,2±16,3 yıl olarak saptandı. Hastaların % 52,9'unun (n=46) kadın cinsiyette olduğu görüldü. Hastaların vital bulguları incelendiğinde ortalama nabız 111,9±22,9 ve ortalama solunum sayısı 25,9±6,6 idi. Diğer vital bulgular normal aralıkta saptandı. Çalışmamız sonucunda elde edilen verilere göre her üç skalanın, sepsis tanısı koyma ve hastalığın şiddetini değerlendirme açısından benzer performans gösterdiği bulundu ancak mortaliteyi tahmin etme açısından NEWS skalası diğer skalalardan üstün olduğu görüldü. qSOFA skalasının ikinin üstünde olması şiddetli sepsisi % 39,7 sensitivite ve % 86,2 spesifisite ile ve septik şoku % 54,8 sensitivite ve % 82,1 spesifisite ile gösterirken mortaliteyi % 45,2 sensitivite ve %76,8 spesifisite ile göstermektedir. SIRS skalasının ikinin üstünde olması ise şiddetli sepsisi % 100 sensitivite ve % 55,2 spesifisite ile ve septik şoku % 100 sensitivite ve % 28,6 spesifisite ile gösterirken 30 günlük mortaliteyi % 93,5 sensitivite ve % 25 spesifisite ile göstermektedir. NEWS skorlamasına bakıldığında kesim değerinin 6 olarak alınması durumunda SIRS gibi yüksek sensitiviteye (şiddetli sepsis için % 87,9, septik şok için % 96,8 ve mortalite için % 93,5) ve 10 alınması durumunda ise qSOFA gibi yüksek spesifiteye (şiddetli sepsis için % 82,8, septik şok için % 73,2 ve mortalite için % 78,6) sahip olduğu görüldü. Regresyon analizinde mortalite tahmininde en etkili laboratuvar değerinin serum ferritin düzeyi olduğu gösterildi. Serum ferritin düzeyinin 428,5 mg/dL'nin üstünde olmasının 30 günlük mortaliteyi % 87 sensitivite ve % 85 spesifisite ile saptayabileceği gözlendi. Sonuç: Çalışmamız sonucunda acil servise başvuran ve sepsis tanısı alan hastaların hızlı değerlendirilmesinde NEWS skorunun kolaylıkla kullanılabileceği ve mortaliteyi tahmin etme açısından oldukça başarılı olduğu gözlendi. Ayrıca sepsis hastalarında yüksek serum ferritin düzeyinin mortaliteyi yüksek sensitivite ve spesifisite ile saptayabileceği görüldü. Anahtar Kelimeler: Acil Servis, NEWS, Prognoz, qSOFA, Sepsis, SIRS
Neonatal sepsis tanılı hastalardan alınan kültür materyallerinde mikroorganizmaların genetik profillenmesi
Amaç: Neonatal sepsis, yaşamın ilk ayında enfeksiyona ait sistemik belirti ve bulguların olduğu ve kan kültüründe özgül bir etkenin ürediği bir klinik sendromdur. Neonatoloji alanında yaşanan gelişmelere rağmen hala önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Sepsise ait özgül bulguların olmaması ve yenidoğan döneminde sık karşılaşılan enfeksiyon dışı klinik durumların da benzer bulgulara sahip olması tanının erken konularak tedaviye başlanmasını zorlaştırmaktadır. Sepsis tanısı klinik ve laboratuar bulgularının birlikte değerlendirilmesi ile konulur. Neonatal sepsis tanısını koymada sensitivitesi ve spesifitesi yüksek olan mükemmel bir belirteç bulunmamaktadır. Kan kültünde etkenin üretilmesi neonatal sepsis tanısında altın standart olmakla birlikte, düşük sensitivitesinin olması ve 24-72 saatte sonuç vermesi dezavantajları arasında yer almaktadır. Neonatal sepsis tanısında ilişkili gen ve/veya patojene yönelik moleküler çalışmalar hız kazanmıştır. Son dönemlerde özellikle patojenin tanımlanmasında kültürün yanısıra PCR temelli yöntemlerden de yararlanılmaya başlanmıştır. Direkt hasta örneklerinden birkaç saat içerisinde bu metotlar ile patojenler tespit edilebilmektedir. Yöntem: Çalışmada etkene özgü genomik RNA ve DNA bölgelerini hedefleyen, ters transkripsiyon (RT) ve gerçek zamanlı PCR (qPCR) (RT-qPCR) , nazofarengeal sürüntü ve periferik kan numunelerinden elde edilen nükleik asit izolatlarına uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya neonatal sepsis tanısı konulmuş 45 hasta dahil edildi. Neonatal sepsis tanısı koymada moleküler yöntemlerin yerini belirlemek için yaptığımız çalışmamızda hastaların %55,6'sında RSV, %42,2'sinde S.pneumoniae, %40'ında C.pneumoniae, %37,8'inde Rhinovirus, %35,6'sında Adenovirus, %28,9'unda Bocavirus, %20'sinde L.pneumophila, %13,3'ünde H.influenzae, %3,4'ünde M.pneumoniae saptandı. Kan kültürü ve PCR sonuçlarında korelasyon görülmedi. Sonuç: Çalışmada sepsis açısından değerlendirilen bebeklerin örneklerinde eş zamanlı PCR incelemesi, sınırlı bilgi sağlamaktadır. Eş zamanlı PCR incelemesinin klinik duyarlılığı ile pozitif belirleyici değerin uygun şekilde değerlendirilmesi için kullanılan PCR kitinde tanımlanan mikroorganizmaların tür ve sayısının arttırılması gerekmektedir ve daha fazla sayıda, iyi tanımlanmış prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Neonatal sepsis, Polimeraz zincir reaksiyonu
Sepsiste mottling skoru ve mortalite ilişkisi
Amaç: Sepsis veya septik şok tanılı hastalarda, mikrodolaşımı gösteren fizik muayene bulgularından olan, diz bölgesindeki anormal cilt beneklenmesi olarak tarif edilen mottling skorunun hastaların mortalitesi ile ilişkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Prospektif gözlemsel olarak yürütülen Çalışmamıza anabilim dalımıza bağlı yoğun bakım ünitelerine sepsis veya septik şok nedeni ile (sepsis tanısı uluslar arası uzlaşı raporlarına göre konulan) yatışı gerçekleşmiş veya yoğun bakım ünitesinde başka bir sebepten dolayı yatmakta iken sepsis veya septik şok tanısı almış, 92 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya alınan hastaların yaş, boy, kilo, vücut kitle indeksi, yoğun bakım ünitesine yatış nedeni, sepsis odağı, komorbiditeleri kaydedilmiştir. Hastaların kalp atım hızı, ortalama arteryel basıncı, vücut ısısı, kapiller dolum zamanı, mottling skoru, arteryel laktat düzeyi, hemoglobin düzeyi, saatlik idrar debisi, santral venöz basınç, santral venöz oksijen satürasyonu (ScvO2), arteriyovenöz oksijen konsantrasyonu farkı (C[a-v]O2), venöz-arteryal karbondioksit parsiyel basınç farkı (∆PCO2), kullanılmakta ise vazopresör/inotrop ajan adı ve infüzyon miktarı, 6 saat aralık ile toplam 24 saat boyunca ölçülmüştür. Hastaların sağ kalım açısından prognozunu değerlendirmek için SAPS 2 ve SOFA skorları hesaplanmıştır. Hastaların tanı aldıktan sonraki 14. gün itibarı ile sağkalımı kaydedilmiştir. Bulgular: Çalışmamızdaki 92 hastanın, 14 günlük süre içerisinde 64 tanesi (%69) eksitus ile sonuçlandı. Eksitus olan grup ile sağ kalanlar arasında tüm ölçüm zamanlarında mottling skoru anlamlı derecede farklı idi (T0; p= 0,002, T6; p= <0,001, T12; p= <0,001, T18; p= 0,001, T24; p= 0,009) Mottling skoru derecesi artışı ile (Skor 0-1/Skor 2-3/ Skor 4-5) tüm zamanlarda mortalitenin de arttığı görülmüştür (T0; p=0,032, T6; 0,008, T12; 0,027, T18; p= 0,012, T24; p= 0,031). 24 saatlik süre içerisinde mottling skorunun oluştuğu hastalarda mortalitenin oluşmayanlara göre daha yüksek olduğu görüldü (%54 mortaliteye karşın %89, p= <0,001). Sonuç: Septik şok mikrodolaşımı etkiler, organ yetmezliğine ve mortaliteye yol açar. Mikrodolaşım bulgularını monitörize etmek septik şokta prognostik öneme sahiptir. Çalışmamızda elde ettiğimiz verilerde, tanı veya resüsitasyonun herhangi bir evresinde mikrodolaşımın bir belirteci olan mottling skorunun artan derecelerde görülmesinin artmış mortalite açısından uyarıcı bir belirteç olarak kullanılabileceğini düşündürmüştür.
Sepsis tanılı hastalarda nötrofil CD-64, CRP ve prokalsitonin düzeylerinin tanı değerlerinin kıyaslanması
Sepsis erken tanı ve tedavi gerektiren, yüksek mortalite ve morbidite oranına sahip bir halk sağlığı problemidir. Kesin tanısı kan kültüründe bakteri üremesinin gösterilmesi ile konulur. Fakat kan kültürlerinin sonuçlanmasının zaman alması ve yanlış negatif sonuçlanabilmesi gibi problemler tanıyı güçleştirmekte ve tedavide gecikmeye neden olmaktadır. Erken tanı amacıyla yaygın kullanılan biyobelirteçler C-reaktif protein (CRP) ve prokalsitonindir (PCT). Bu çalışmada yaygın olarak kullanılan bu biyobelirteçlere ek olarak yeni bir biyobelirteç olan nötrofil CD64 düzeyinin sepsis tanısındaki yeri ve önemini değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmaya, 2020-2022 yılları arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Pediatri Bölümü'ne başvurmuş, sepsis şüphesi gösteren, yenidoğan dönemi hariç pediatrik yaş grubunda olan 77 hasta dahil edilmiştir. Hastalardan gönderilen periferik kan örnekleri prospektif olarak değerlendirilmiştir. Kontrol grubu olarak polikliniklere başvuran sağlıklı 25 çocuktan alınan kan örnekleri kullanılmıştır. Alınan örneklerden, BACTEC FX (Becton Dickinson) hemokültür cihazı kullanılarak kan kültürü çalışılmıştır. Üreme olan örneklerin katı besiyerlerine ekimi yapılarak mikroorganizmaların Biomeriux VİTEK 2 otomatize tanı sistemi ile identifikasyonu yapılmıştır. Biyokimyasal tetkiklerden CRP düzeyi immunnefelometrik yöntemle kantitatif olarak belirlenmiş, PCT düzeyi ise elektrokemiluminesans yöntemiyle çalışılmıştır. CD64 düzeyinin belirlenmesi flowsitometrik yöntemle NAVİOS, Beckman Coulter/France cihazı ile CD45 KO, CD64 APC A750 monoklonal antikorları kullanılarak yapılmıştır. Nötrofil CD64 indeksinin sepsis tanısında duyarlılığı %94,4 ve seçiciliği %100, eğri altında kalan alan 0,981, youden indeksi 0,986 p değeri 0,001 olarak bulunmuştur. CRP için duyarlılık %93,5 seçicilik %100, eğri altında kalan alan 0,978, youden indeksi 0,935 p değeri 0,001'dir. PCT için ise duyarlılık %90,9, seçicilik %92, eğri altında kalan alan 0,952, youden indeksi 0,829 p değeri 0,001'dir. Çalışmamızda, pediatrik sepsis tanısında, nötrofil CD64 düzeyi, CRP ve PCT düzeylerine göre daha yüksek tanısal doğruluk oranı göstermiştir. Sepsis tanısında, nötrofil CD64 düzeyinin tek başına veya diğer biyobeliteçlerle birlikte kullanılması erken tanı olanağı sağlayan değerli bir parametre olarak görülmektedir. Ancak pediatrik yaş grubunda yapılan çalışmaların sayısı sınırlıdır ve daha çok sayıda hasta içeren çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir.
Sepsis veya septik şoktaki hastalarda cysteine-rich protein-61 molekülünün organ yetmezliği ile ilişkisi
Giriş ve Amaç: Sepsis, vücudun enfeksiyona karşı anormal ve uygunsuz konak yanıtına neden olan, hayatı tehdit eden organ disfonksiyonu ile sonuçlanan tıbbi acildir. Epidemiyolojik çalışmalar sepsisin dünya genelinde her yıl 30 milyondan fazla insanı etkilediğini, yoğun bakım hastalarında %60 mortaliteye sebep olduğunu ve yoğun bakım ünitelerinde önde gelen ölüm sebeplerinden birini oluşturduğunu göstermektedir. Organ yetmezliğinin hangi hastalarda gelişebileceğini öngörecek, mortalitenin azaltılmasına yönelik biyobelirteç üzerine çalışmalar mevcuttur. Bu prospektif çalışma ile sepsis veya septik şoklu hastalarda organ yetmezliğini göstermede prognostik bir biyobelirteç olup olmayacağını belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma; Ocak 2022-Kasım 2022 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı, Yoğun Bakım Bilim Dalı yoğun bakım ünitesi ve Anezteziyoloji Reanimasyon Anabilim Dalı yoğun bakım ünitesinde sepsis veya septik şok tanısı ile yatışı yapılan 80 hastanın prospektif incelenmesiyle yapıldı. Sepsis veya septik şok tanıları SOFA skoru ve 2021 yılında yayınlanan yeni sepsis klavuzundaki kriterlere uygun olarak oluşturulmuştur. Hastaların demografik bilgileri, vital bulguları, organ yetmezliği skorlamaları, biyokimyasal ve mikrobiyolojik parametreleri, 7. ve 28. Gün mortalite sonuçları değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızdaki toplam hasta sayısı 80. Çalışma sepsis ve septik şok ile Cyr-61 proteinin organ yetmezliği arasındaki ilişkinin incelendiği bölümde anlamlı fark saptanmamıştır. Hastaların Cyr-61 proteini ölçümü ile 7. gün ve 28. gün mortalite olan ile olmayanların sonuçları arasında istatiksel anlamlı olarak bir fark saptanmamıştır. Hastaların 7. gün ve 28. gün mortaliteleri sırasıyla %37,5 ve %62,5 olarak saptanmıştır. Hastaların Cyr-61 proteininin 48.saat ölçümü ile anüri arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p=0,029). Saatler arasında düzeylere bakıldığında Cyr-61 0.saat ölçümünün, diğer saatlerdeki ölçüm değerlerine göre istatistik anlamlı olarak daha düşük olduğu; 24. ve 48.saatte Cyr-61 ölçümünün istatistiksel olarak anlamlı yüksek olduğu saptanmıştır (p=0.0001). Cyr-61 seviyelerinin tüm saatlerde (0.-24. ve 48.saat) ölçümü ile enfeksiyon bulguları arasındaki ilişki incelendiğinde mikst enfeksiyon yeri ile istatistiksel anlamlı olarak bulunmuştur (Sırasıyla p=0.041; p=0.013; p=0.036). Sonuç: Cyr-61 proteini 48. saat ölçümü ile anüri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır. Cyr-61 proteinin organ yetmezliği ile ilişkili olabileceğini ve gelecekte sepsiste prognostik bir biyobelirteç olarak kullanılabileceğine dair umut verici bir sonuç olduğunu düşündürmektedir. 7 ve 28. gün mortalite yerine 90 gün mortalite gibi büyük çalışmalarla değerlendirilmesine ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Sepsis; Septik şok; Organ yetmezliği; Cysteine rich protein-61 (Cyr-61, CCN1)
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitelerindeki sağlık bakımı ilişkili enfeksiyonların irdelenmesi
Amaç: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Üniteleri'nde yatmış olan yenidoğanlarda hayatın ilk 28 gününde sağlık bakımı ilişkili enfeksiyon (SBİE) insidansı, enfeksiyon gelişimine zemin hazırlayan anneye ve bebeğe ait risk faktörleri, steril sıvılarda üreyen mikroorganizmaların dağılımı ve antibiyotik direnç profillerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma, 01.01.2021 ve 31.12.2021 tarihleri arasında üniteye yatırılan ve yatış süresi 72 saatten daha uzun olan tüm yenidoğanlara ait hasta dosyalarının ve günlük gözlem verilerinin prospektif olarak kayıt altına alınması ile gerçekleştirildi. Sağlık bakımı ilişkili enfeksiyon gelişimine neden olabilecek risk faktörleri, kültür sonuçları ve mikroorganizmaların direnç paternleri araştırıldı. Bulgular: Çalışma süresince üniteye yatırılan 641 yenidoğan bebeğin 395'i Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde 72 saatten fazla yatırılmıştı. Hastaların 209'u (% 52,9) erkek, 186'sı (% 47,1) kızdı. Ortalama 2,59±7,22 günlük iken yatırılmıştı. 78 (% 19,7) hastada 99 SBİE atağı saptandı. 44 hastada kanıtlanmış sepsis (63 atak), 34 hastada klinik sepsis, bu hastalardan ikisinde ise hem kanıtlanmış hem klinik sepsis gelişti. Kanıtlanmış sepsis gelişen hastalarda en sık rastlanan enfeksiyon kan dolaşımı enfeksiyonu (n: 29, % 46) idi. Kan dolaşımı enfeksiyonunu, ventilatör ilişkili pnömoni (n: 27, % 42,8) ve idrar yolu enfeksiyonu (n: 6, % 9,5) izlemekteydi. Kan dolaşımı enfeksiyonunda etken mikroorganizma %70 oranında Gram pozitif mikroroganizma iken, VİP'de etken esas olarak Gram negatif (% 66,7) bakterilerdi. Kanıtlanmış sepsis grubu diğer hastalarla kıyaslandığında; klinik sepsis tanısı alan hastalar enfekte olmayan hastalarla kıyaslandığında doğum ağırlığı, gestasyon haftası ve 1.ve 5.dakika Apgar skorları ortalaması anlamlı olarak daha düşüktü. Antenatal steroid maruziyeti, kateter kullanımı, ventilatörde izlem, transfüzyon sıklığı, yatış süresi, mortalite ve morbidite oranı ve enfeksiyona ikincil mortalite oranı daha fazla idi (p<0,001). Kanıtlanmış sepsis grubunda nekrotizan enterokolit, patent duktus arteriyozus (PDA) ve prematürite retinopatisi daha fazla görüldü (p<0,001). Kanıtlanmış ve klinik sepsisli hastalarda doğum ağırlığı azaldıkça sepsis riski artmakta idi (p<0,001; p=0,004) Kanıtlanmış ve klinik sepsis hastalarının risk faktörleri birlikte değerlendirildiğinde, ilk hafta içinde antibiyotik (ampisilin ve gentamisin) kullanımının sepsis riskini 4,76 kat; sepsis gelişmeden iki gün öncesi beslenmenin anne sütü ağırlıklı olmasının da sepsis riskini 12,5 kat azalttığı görüldü. Orogastrik beslenme varlığı sepsis riskini 4,68 kat; parenteral nutrisyon aldığı gün sayısı her bir günlük artış için 1,17 kat; hastanede kalış süresindeki her bir günlük artış 1,16 kat¸umbilikal venöz kateter varlığı 5,76 kat, PDA varlığı ise riski 7,57 kat arttırmakta idi. Bu ölçümler dikkate alındığında sepsis tanısı total olarak %92,4 doğrulukla belirlenebilmekte idi. Spesifite %95,9 ve sensitivite ise %78,2 olarak tespit edildi. Sonuç: Sağlık bakımı ilişkili enfeksiyonlar YYBÜ'de önemli bir sorundur. Her YYBÜ'de aktif sürveyans yapılmalı ve SBİE'ler ve risk faktörleri belirlenmeli; önleme için etkili adımlar atılmalıdır. Anahtar kelimeler: Yenidoğan, Yoğun Bakım, Sağlık Bakımı İlişkili Enfeksiyon, Sepsis, Risk Faktörü
Son 5 yılda Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Yenidoğan Yoğunbakım Ünitelerinde eksitus olan yenidoğanların değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada, hastanemiz Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitelerinde 2016-2020 yıllarında ölen yenidoğanların mortalite nedenleri irdelenerek mortalite hızını azaltmaya yönelik planlamaları belirlemek amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Neonatoloji Bilim Dalı YYBÜ-1 ve YYBÜ-2 ünitelerinde 2016-2020 yılları arasında yatarak takip edilen ve yaşamını yitiren bebekler alındı. Bebeklere ait hastane bilgi yönetim sistemindeki yatış dosyaları ve epikrizleri retrospektif olarak tarandı. Hastaların anne yaşı, akrabalık durumu, kardeş ölüm öyküsü, annenin önceki gebeliklerinde erken doğum, annede bu gebelikteki EMR, UMR, İYE, DM, PE öyküsü, bebeğin cinsiyeti, gestasyon yaşı, doğum şekli, APGAR, SNAPPE II skorları, doğum ağırlığı, doğumda resüsusitasyon varlığı, MAS, RDS, TTN, santral katater ve göbek katateri varlığı, IVH, oksijen tedavisi varlığı, hipoglisemi, sarılık varlığı, beslenme intoleransı, ilk beslenme zamanı, TPN zamanı, pnomoni, erken sepsis, hastabakım ilişkili sepsis varlığı, sepsis olanlarda KDİE, VİP, klinik sepsis değerlendirmesi, menenjt varlığı, HİE, konjenital kalp hastalığı varlığı, metabolik hastalık varlığı, pnömotoraks, pulmoner kanama, ROP, BPD varlığı, hasta kayıtlarından saptandı. Parametrelerin mortalite ile ilişkisi istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: 2016-2020 yılları arasında YDYBÜ-1 ve YDYBÜ-2 ünitelerinde yatırılan 4659 yenidoğanın 282'si eksitus olmuştur. Çalışma sürecinde mortalite oranı % 6 idi. Ölen bebeklerin 164 (%58.)'ü erkek, 118 (%41.6)'i kız idi. Bebeklerin 230'u (%81.6) sezaryen seksiyo ile, 52'si (%18.4) normal vajinal yol ile doğmuştu. Yaşamını yitiren bebeklerin 239'u (%84.8) Balcalı Hastanesinde doğmuş, 43'ü (%15.2) dış merkezlerden hastanemize sevk edilmişti. Bebeklerin ortalama gestasyon yaşı 33±6 haftaydı (21 – 43 hafta); Hayatını kaybeden bebeklerin %58.5'i (n=165) prematüre idi. Bebeklerin %.24.8'i (n=70) 28 haftanın altında, %16.3'ü (n=46) 28-316/7 hafta arası, %6'sı (n=17) 32-336/7 hafta arası, %11.3'ü (n=32) 34-366/7 hafta arası olarak dünyaya gelmişti. %41.4'ü (n=117) bebeğin doğum haftası 37 gestasyonel hafta ve üstündeydi. Bebeklerin ortalama doğum ağırlığı 2020±1148 gram (390 - 5370 gr) idi. Yaşamını yitiren bebeklerin 14'ü (%5) 500 gram altı, 74'ü (%26 ) 500-1000 gram arası, 29'u (%10) 1000-1500 gram arası, 49'u (%17) 1500-2500 gram arası, 108'i (%38.2) 2500-4000 gram arası, 8 (%2.8) bebek 4000 gr üstü olarak dünyaya gelmişti. 100 bebek (%35.4) prematürite ve komplikasyonları nedeniyle kaybedilmişlerdi. Çalışmadaki bebeklerin 96'sında (%34) konjenital kalp hastalığı, 47'sında (%16) konjenital anomali vardı. 26'sında (%9.2) erken ya da nozokomiyal sepsis, 10'unda (%3.2) metabolik hastalık öyküsü, 22'sinde (%.7.8) hidrops vardı, 5'ünde (%1.7) HİE öyküsü vardı. Sonuç: Neonatal dönem, bir bebeğin dış dünyaya adaptasyon gerçekleştirdiği bir dönemdir. Bu dönemde bebeğin karşılaşabileceği sorunların tanımlanması ve tedavisi gerekmektedir. Bunun için donanımlı yenidoğan yoğun bakım ünitelerine ve buralarda çalışacak tecrübeli, eğitimli personele ihtiyaç duyulmaktadır. Önlenemeyen mortalite sebepleri konusunda yapılabilecek yenilikler ve güncel yaklaşımlar açısından geriye dönük analizler ve ileriye dönük iyileştirmeler devam ettirilmelidir.
Perkütan nefrolitotomi sonrası erken postoperatif dönemde meydana gelen enfektif komplikasyonların oluşumunu öngörmede nötrofil / lenfosit oranı prediktif bir parametre olarak kullanılabilir mi?
Amaç: Perkütan nefrolitotomi sonrası erken postoperatif dönemde meydana gelen enfektif komplikasyonların sıklığını değerlendirmede ve tedavi planlamasında nötrofil / lenfosit oranının prediktif değerinin araştırılması planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Böbrek taşı tanısı alan ve endikasyon dahilinde Ocak 2012 ile Ocak 2016 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Üroloji kliniğimizde ve İzmir Bozyaka Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üroloji kliniğinde perkütan nefrolitotomi (PNL) tedavisi uygulanmış olan toplam 335 hastanın sonuçları retrospektif olarak değerlendirilmiştir. İdrar kültür sonuçları pozitif çıkan hastalar ve takibinde antibiyotik değişikliği yapılan hastaların verileri incelenip nötrofil lenfosit oranları hesaplandı. Bu hastalarda post operatif dönemde nötrofil / lenfosit oranına bakılarak enfektif komplikasyon öngörme sonuçları karşılaştırılmıştır. Retrospektif dökümante edilmiş hasta verileri alt gruplara ayrılıp SPSS programı kullanılarak regresyon analizi, Mann-Whitney U testi, ROC analizi, Youden indeksi metodu ve ki-kare testi ile analiz edildi. Bulgular: Medyan NLO, Postop sepsis olmayan hastalarda 2.4 (0.66-45.6) ve olan hastalarda 4.48 (1-33.14) olarak hesaplandı. Postop sepsis olan ve olmayan hastaların medyan NLO değerleri anlamlı olarak farklı bulundu (p=0.026). Postop sepsis için için eğri altında kalan alan 0.697 olarak hesaplandı (p=0.026). NLO≥2.495 eşik değeri için duyarlılık %81.8 ve özgüllük %51.9 olarak hesaplandı. Sonuçlar: Bizim çalışmamızda NLO' nun, preop IKAB, postop IKAB, pelvis kültürü, postop ateş ve postop sepsisi öngörme yeteneği olduğu saptandı. NLO ≥2.495 durumunda geniş spektrumlu antibiyoterapi ile post op sepsis riski minimuma indirgenebileceği gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Böbrek taşı, perkütan nefrolitotomi, sepsis, nötrofil lenfosit oranı
Sepsisin erken tanısında ve izleminde sTREM-1 ve prokalsitonin düzeylerinin değerlendirilmesi
Sepsis, günümüzde modern tıp alanında yapılan tanı ve tedavideki gelişmelere rağmen halen önemli morbidite ve mortalite nedenlerinden biridir. Bu nedenle tanıyı destekleyecek doğru ve hızlı sonuç veren laboratuar incelemelerine gereksinim vardır. Bu çalışma, prokalsitonin ve sTREM-1 gibi immünolojik göstergelerin, sepsis ve SIRS olgularının ayırıcı tanısındaki değerini ölçmek ve sepsisli hastaların prognozunu belirlemedeki önemini araştırmak amacıyla planlanmıştır.Prospektif olarak planlanan bu çalışmaya Haziran 2008 - Ağustos 2009 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi (CBÜ) hastanesinde yatarak tedavi gören, 18-80 yaş arası ve en az iki tane SIRS kriteri bulunan hastalar ile sepsis hastaları dahil edilmiştir. 41'i SIRS ve 33'ü sepsis tanısı alan toplam 74 hasta çalışmaya alınmıştır. SIRS hastalarından 0. ve 3. günde, sepsis hastalarından ise 0., 3., 4., 7., 14., 20. günlerde kan örnekleri alınmış ve klinik olarak SOFA skorlama sistemine göre değerlendirmeleri yapılmıştır.Bulguların istatistiksel olarak değerlendirilmesi sonucunda, hem SOFA skorlama sisteminin hem de prokalsitonin ve sTREM-1'in sepsis ve SIRS hastalarının ayırıcı tanısında anlamlı olduğu görülmüştür (p<0.05). Prokalsitonin ve sTREM-1 için kesme değerleri sırasıyla 1.63 ng/ml ve 199,72 pg/ml alındığında, her iki gösterge için duyarlılık %81,8, özgüllük ise %73,2 olarak saptanmıştır.Sepsisli hastaların prognozunu belirlemede klinik ve laboratuar göstergelerinin değeri istatistiksel olarak incelendiğinde, SOFA skorlama sisteminin en anlamlı gösterge olduğu belirlenmiştir. Prognozu kötü olan olgularda prokalsitonin düzeyleri dalgalanma gösterirken, sTREM-1 düzeylerinde progressif bir artış olduğu gözlenmiştir. Göstergelerin izlem süresi uzadıkça, duyarlılık ve özgüllük oranlarının da arttığı saptanmıştır.Sonuç olarak, hem sepsis ve SIRS ayırımında, hem de sepsisli hastaların prognozunun değelendirilmesinde prokalsitonin ve sTREM-1 düzeylerinin önemli olduğu vurgulanmıştır.Anahtar Sözcükler: Sepsis, SIRS, SOFA, sTREM-1, Prokalsitonin