Turkish criminal law
247 theses under this subject heading
İhaleye fesat karıştırma suçu
İhaleye fesat karıştırma suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 235. maddesinde düzenlenmiştir. Bu madde, Kanun'un "Özel Hükümler" adlı ikinci kitabının "Topluma Karşı Suçlar" başlıklı Üçüncü Kısmının "Ekonomi, Sanayi ve Ticarete İlişkin Suçlar" başlıklı Dokuzuncu Bölümünde yer almaktadır. Maddeye göre; Kamu kurumu veya kuruluşları adına yapılan mal veya hizmet alım veya satımlarına ya da kiralamalara ilişkin ihaleler ile yapım ihalelerine fesat karıştıran kişi, üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. 6459 sayılı İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Bağlamında Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 235. maddesinde de bir takım değişiklikler yapılmıştır. Çalışmada bu değişiklikler çerçevesinde ihaleye fesat karıştırma suçu ele alınmıştır.
Türk ceza hukukunda fuhşa sürükleme suçu
Fuhuş suçu, daha doğru söyleyiş ile fuhşa sürükleme suçu, kanunumuzda suç olarak tanımlanmıştır. Esas olarak bu suçun unsurlarını incelediğimiz çalışmamızda, fuhşun geçmişte ortaya çıkışı ile günümüze gelene kadar geçirdiği süreç de değerlendirilmiştir. Ayrıca genel kadınlar ve genelevlerin hukuki durumu ile fuhşu azaltmaya yönelik önerilerimiz de tez çalışmamızda yer almıştır. İlk bölümde fuhuş kavramı ile bu kavramın dünyada ve ülkemizdeki tarihi gelişimi ele alınmıştır. Fuhşa ilişkin hukuki düzenlemeler ile milletlerarası sözleşmelere de yer verilmiştir. Bunun yanında ülkemizdeki genel kadınlar ile genelevlerin hukuki durumunu incelediğimiz bölümdür. Genel kadınların çalışma şartları ve genelevlerin uyması gereken kuralların önemli olanlarının anlatıldığı bu bölümde, fuhşu azaltmaya ve genel kadınların korunmasına yönelik önerilerimiz de yer almıştır. İkinci bölümde ise fuhşa sürükleme suçunun unsurları incelenmiştir. Suç incelemesinde öncelikle korunan hukuki değer tespit edilmiştir. Sonra ise tipiklik incelemesi yapılmıştır. Suçun, tipe uygun olması bakımından maddi ve manevi unsurlar belirtilmiştir. Sonra hukuka uygunluk sebepleri ile kusur durumunu etkileyen haller tespit edilerek ifade edilmiştir. Üçüncü bölümde, suçun özel görünüş biçimleri ayrı ayrı değerlendirilmiştir. Yaptırım ve muhakemeye ilişkin kuralların da ayrı başlıklarda ele alınmış; fuhşa sürükleme suçuna özgü düzenlenen özel hüküm ifade edilerek çalışma sonuçlandırılmıştır.
Ceza Hukukunda haksız tahrik
Modern ceza hukuku, suçun oluşabilmesi için failin sadece kanunda belirtilen fiili işlemesini değil, suça etki eden nedenleri ve kişinin davranışlarının yegâne kaynağı olan insan ruhunu da dikkate alır. Aksinin kabulü toplum içerisinde yaşayan, diğer insanlarla sürekli etkileşim içerisinde bulunan, aynı zamanda psikolojik bir yönü de olan insanı, dış etkenlerden hiç etkilenmeyen bir varlık olarak kabul etmek, manevi ve psikolojik yönünü tamamen inkâr etmek anlamına gelecektir. Ceza hukukunun insan psikolojisine verdiği önemin sonucu olarak, dıştan gelen bir etkinin kişiyi sürüklediği ruhsal duruma hukuken değer verilmesi sonucu, haksız tahrik altında suç işleyen failin cezası indirilmektedir. İşte ?haksız tahrik? ceza hukukunda bu felsefi anlayışın kurumsal kimliğe bürünmüş en önemli şekillerinden birisidir.Yeni Türk Ceza Kanunumuzda da eski kanunumuzda olduğu gibi genel hükümler içerisinde düzenleme alanı bulan haksız tahrik kurumu cezanın kişiselleştirilmesinde ve suçlunun kişiliğine uydurulmasında önemli araçlardan birisidir. Genel bir hafifletici sebep olan haksız tahrik, haksız bir fiilin neden olduğu hiddet ve şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen failin cezasının kanunda belirtilen oranlar dâhilinde indirilmesidir. Bu çalışmamızın amacı uygulamada çok sık karşılaşılan, ağır tahrik-hafif tahrik ayrımının kaldırılması ve indirim oranlarının artırılması ile daha da önem kazanan haksız tahrik kurumunu eski ve yeni düzenlemeleri ile kıyaslamak ve Yargıtay içtihatlarından da yararlanmak suretiyle açıklayıp net olarak ortaya koyarak uygulama ve öğretiye katkı sağlayabilmektir.Anahtar Kelimeler: Haksız Fiil, Haksız Tahrik, Hiddet veya Şiddetli Elem, Özel Haksız Tahrik, Tahrik, Hakaret, Tepki Fiili, Tepki Suçu.
Türk Ceza Hukukunda zincirleme suç
Bu çalışmanın amacı, Türk Ceza Kanununda, genel hükümler arasında yer alan ve suçların içtimaının önemli bir şekli olan zincirleme suç kurumunun ne olduğu, nasıl uygulandığı ile mevzuatta ve uygulamada mevcut bulunan eksiklik ve yanlışlıkların ortaya çıkarılması, bu eksiklik ve yanlışlıkların düzeltilmesi yolunda öneriler sunabilmektir.Bu çalışmamız, toplam üç esas bölüm ile varılan sonuçların ve önerilerin yer aldığı sonuç kısımlarından oluşmaktadır. Her bölümdeki düşüncelere, Yargıtay kararları eşlik etmektedir. İlk bölümde, suçların içtimaı kavramı, fiil tekliği-fiil çokluğu konusu ve suçların içtimaı şekilleri incelenmiş ve devamla; zincirleme suç hakkında genel bilgiler verilerek, zincirleme suçun tarihi gelişimi ile karşılaştırmalı hukuktaki yeri, hukuki niteliği ve benzer kurumlardan farkı açıklanmıştır. İkinci bölümde; zincirleme suç için öngörülen objektif ve sübjektif koşullar incelenmiş, devamla da; zincirleme suçun uygulanamayacağı haller üzerinde durulmuştur. Üçüncü bölümde ise; zincirleme suçun, kanunda özel olarak sayılan hükümleri ile kanunda özel olarak sayılmayan af, şikayet, ağırlatıcı ve hafifletici nedenler, non bis in idem ilkesi, görevli mahkeme, uzlaşma gibi hükümleri incelenmiştir. Çalışmanın sonuç kısmında, tezin genelinde değerlendirilen hususlar ve varılan sonuçlar bir kez daha özet olarak ortaya konularak, bazı öneriler sunulmuştur.Anahtar Kelimeler: Fiil, Fikri İçtima, Hareket, Objektif Koşul, Subjektif Koşul, Suçların İçtimaı, Zincirleme Suç.
Türk ceza hukuku'nda hapis cezalarının infazında ceza infaz kurumları
Hapis cezası; Türk Ceza Kanunu m. 45'te öngörülen yaptırımlardan biri olup Türk Ceza Kanunu'nun 46. maddesi gereği üç tür ("ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, müebbet hapis cezası ve kısa süreli hapis cezası") hapis cezası mevcuttur. En genel haliyle hapis cezası, hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı bulunan hükümlünün, özgürlüğünden bir süre yoksun kalması suretiyle infaz edilen bir yaptırım türüdür. İnfazın nasıl gerçekleşeceğine dair Türk Ceza Kanunu'nun 47, 48, 50. maddeleri ve Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun m. 25'te hükümler mevcuttur. Çalışma kapsamında, Türk Ceza Hukukunda hapis cezası, hapis cezasının infazı ve ceza infaz kurumu türleri incelenmiştir. Özellikle; hapis cezasının, cezalandırmanın amacından beklenen gayeleri gerçekleştirmede ne derece etkin olduğuna teorik düzlemde yer verilmiştir. Sonuç kısmında ise, hapis cezasının suçun önlenmesindeki rolü, birkaç istatiksel tablo incelenerek değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Hapis cezası, hapis cezasının infazı, ceza infaz kurumu, ceza infaz kurumu türleri.
Hakkı olmayan yere tecavüz suçu (TCK M. 154)
Malvarlığı değerleri, toplumun temel değerlerinden birini teşkil etmektedir. Çalışmanın konusunu oluşturan hakkı olmayan yere tecavüz (TCK m. 154) düzenlemesi de bu malvarlığı değerlerinin bir kısmını korumak maksadına matuftur. Düzenleme üç fıkradan müteşekkildir ve her bir fıkrada ayrı bir suç tipine yer verilmiştir. Bu suçlarda malvarlığı değerleri, taşınmazlar üzerinden gerçekleştirilen ihlallere karşı korunmaktadır. Çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde çalışmayla ilgili bulunan mülkiyet ve zilyetlik kavramları ve bunların diğer hukuk dallarındaki koruma yollarına, taşınmazların korunmasına yönelik bir ceza normu getiren 3091 sayılı kanuna ve 765 sayılı kanunda yer alan hakkı olmayan yerlere tecavüz düzenlemesine değinilmiştir. İkinci bölümde ise 5237 sayılı kanunun 154. maddesinde yer alan suçların incelemesine geçilmiştir. Birinci fıkrada özel mülkiyetteki taşınmazların, malikmiş gibi işgal edilmesi, sınırlarının değiştirilmesi veya bozulması ve hak sahibi kimselerin taşınmazdan faydalanmasına engel olunması suç haline getirilmiştir. İkinci fıkrada köy tüzel kişiliğine ait veya köylünün ortak yararlanmasına terk edilmiş taşınmazların, zapt edilmesi, bunlarda tasarrufta bulunulması ve sürüp ekilmesi suç olarak tanımlanmıştır. Sonuncu ve üçüncü fıkrada düzenlenen suç ise aidiyeti ehemmiyet taşımadan, suların mecrasının değiştirilmesi halinde vücut bulmaktadır.
İmar kirliliğine neden olma suçu (TCK m. 184)
İmar kirliliğine neden olma suçu; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ile ilk defa ceza hukuku anlamında cezalandırılabilir bir fiil olarak düzenlenmiştir. Elbette ki imar kirliliğine neden olma fiiline vücut veren hareketler TCK'da suç olarak kabul edilmeden önce de işlenmekte idi. Fakat bu fiiller sadece kabahat şeklinde nitelendirilip çeşitli idari yaptırımlara tabi tutulmakta idi. Avrupa Birliği Hukukuna uyum çerçevesinde çevreye karşı suçların ceza hukuku yoluyla korunma altına alınması esasında yeni bir olgudur. İmar kirliliğine neden olma fiili de çevreye karşı suçlardan biri olup ceza hukuku yoluyla koruma altına alınması uygun görülmüştür. Tezimizde üzerinde durulan noktalardan bir tanesi de çevreye karşı suçlardan olan imar kirliliğine neden olma suçunun ceza hukuku yoluyla korunmasının ne derecede sağlandığı olacaktır. Tezimizin inceleme konusu olan imar kirliliğine neden olma suçu esasında içerisinde üç ayrı suçu taşımaktadır. Bunlar sırasıyla; yapı ruhsatiyesi alınmadan ya da ruhsata aykırı olarak bina yapmak veya yaptırmak, yapı ruhsatiyesi olmadan başlatılan inşaatlar dolayısıyla kurulan şantiyelere elektrik, su veya telefon bağlantısı yapılmasına müsaade etmek ve son olarak da yapı kullanma izni alınmamış binalarda herhangi bir sınai faaliyetin icrasına müsaade etmektir. Çalışmada bu fiiller ayrı ayrı incelenmiş ve yasalaşmadan önce TBMM Genel Kuruluna sunulan ilk metni ile de karşılaştırmalar yapılmıştır.
Trafik kural ihlallerinde sürücü kusurlarının İslam Ceza Hukuku açısından değerlendirilmesi
Günümüz hukukunda ele alınan trafik kanunları kendine mahsus yönetmelikle yürütülmekte ve kural ihlalleri de bu kapsamda cezalandırılmaktadır. Bazı durumlarda özellikle yönetmeliği aşan hallerde, kişilerin ve toplum menfaatlerinin devreye girdiği durumlarda, cari hukuk sisteminin genel ve özel hükümlerinin icra alanı bulduğu muhakkaktır. Trafik kural ihlalleri sebebiyle maddi zararlarda maddi tazmin yoluna gidilebilirken cana ve beden bütünlüğüne zarar verilmesi hallerinde kişiler hem maddi cezaya hem de özgürlükten mahrum edilmek için hapis cezasına çarptırılabilmektedir. Son zamanlarda yapılan ceza artırımları sürücülerin kurallara daha titiz uymaları noktasında fayda sağlamaktaysa da denetimlerin eksik olduğu ya da denetimin yapılamadığı durumlarda vicdan, ahlak ve din olgularının zayıflığı gibi sair saikler sebebiyle sürücüler tarafından kural ihlalleri gerçekleştirilebilmektedir. İslam ceza hukuku bu noktada hem dini hem de şer'i olarak ortaya koymuş olduğu kurallar bütününe uyulması şartıyla kişileri her iki cihanda da selamete ulaştırmayı temin eder. Bu tezimizde trafikte sürücüler tarafından yapılan trafik ihlallerinin günümüz hukukundaki cezalarını ve İslam ceza hukukundaki karşılıklarını ele almaya gayret ettik. Bunu yaparken kazalarda ve ihlallerde en büyük etken olan irade faktörünü şematik hale getirerek meydana gelebilecek ihlal neticelerinin sebeplerini ortaya koymaya çabaladık. İhlalleri tek tek olmasa da trafik kural ihlallerinde meydana gelebilecek ihtimallere değinmek suretiyle kişilerin mesuliyetlerini İslam Ceza Hukuku açısından izah etmeye çalıştık. Oluşturulan şemalar kapsamında ihtiyaç halinde konulacak kuralların ve bu kuralların ihlalleri neticesinde ortaya çıkabilecek neticelerin İslam Ceza Hukuku'ndaki yerinin tespitini kolaylaştıracağı kanaatindeyiz. Netice olarak trafik kurallarının ve ihlalleri neticesinde ortaya çıkan durumların günümüz cari hukuk sistemiyle alakalı olduğu kadar İslam Ceza Hukuku'yla da yakından alakalı olduğunu ve hatta daha derin bir ilişkiye sahip olduğunu söyleyebiliriz.
Tanzimat devri hukuk zihniyeti: Ceza hukuku ve kanunlaştırma süreci (1838-1858)
Bu çalışma, Tanzimat devri ceza hukuku zihniyetini araştırmaktadır. 1838-1858 tarihleri arasında yürürlüğe giren altı adet ceza kanunu bulunmaktadır. Araştırmada bu ceza kanunlarının zihniyet kaynakları incelenmiştir. Ayrıca zihniyetin esasları ve hukuk aktörleri konu edilmiştir. Şer'i hukuk ile örfî hukukun ilişkisine değinilmiştir. 18. yüzyılda ortaya çıkan modern kanun fikrinin klasik Osmanlı hukukuna etkisi araştırılmıştır. Böylelikle ceza hukuku zihniyetinin aydınlatılması hedeflenmiştir. Bunu yaparken kanunların usulü ile dil özellikleri gözetilmiştir. Kanunlarda suç ve cezaların nasıl tanımlandığına ve yerleştirildiğine dikkat edilmiştir. Kanunkoyucu olarak Sultan II. Mahmud, Sultan Abdülmecid ve Tanzimat bürokratlarına kanunlara etkileri nispetinde temas edilmiştir. Ayrıca ulemanın bu konudaki katkıları ve görüşleri çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmanın hedefi, Türk modernleşmesinin ceza hukuku zihniyetini anlamaya çalışmaktır. Böylelikle hukuk devleti kurma isteği, merkezileşme politikaları ve beka kaygısı daha iyi anlaşılabilecektir. Ceza hukuku zihniyetinin ve kanunlaştırma sürecinin bu amaca elverişli olduğu düşünülmektedir. Çalışmada arşiv belgeleri, ikincil kaynaklar ve araştırma eserleri etkin bir şekilde kullanılmıştır. Kanunlarda yer alan kavramların kullanıldıkları bağlama göre değerlendirilmesinde hassasiyet gösterilmiştir.
Kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak biçimde ilaç yapma veya satma suçu (TCK 187)
İnsanlar tarih boyunca sağlıklarını korumak veya tedavi olmak için ilaç kullanımına başvurmuşlardır. Fakat ilaçlar, insanlara sağlığını korurken diğer taraftan da bilinen ya da olası yan etkileriyle insan sağlığında olumsuz neticelere de yol açabilmektedirler. Bazı durumlarda insanların kullandıkları ilaçlar, yaşamlarını kaybetmelerine dahi sebep olabilmektedir. Dolayısıyla ilaçlar, insan sağlığına doğrudan etki ettiğinden, modern tıp biliminin bir ilaç için öngördüğü deney aşamalarının başarılı şekilde tamamlanması ve ilacın yetkili makamlarca onaylanması gerekir. Bu yüzden ilaçların üretiminde ve satılmasında, bu aşamalara çok dikkat edilmeli ve oluşan yan etkiler de takip edilmelidir. Bazen araştırmalar bile ilacın yan etkilerinin tespiti noktasında yeterli olamamaktadır. İlaç piyasaya sunulup önemli sayıda kişi tarafından kullanılmasından sonra bile olumlu sonuç vermesinin aksine ağır hastalıklara yol açması mümkündür. Bu kapsamda ilaçların üretimi ve satımı işlemleri büyük bir öneme sahip olup ilaç üreticisi şirketten, bu ilacı reçete eden doktora ve eczacıya kadar çok sayıda şahsın sorumlulu¬ğu gündeme gelebilecektir. Kanun koyucu bu çerçevede, Türk Ceza Kanunun 187. maddesinde şahısların sağlığını ve yaşamını tehlike¬ye düşürecek biçimde ilaç yapma ya da satma eylemlerini suç olarak öngörmüştür. Çalışmada ilaç ve ilaç üreticisi kavramları, bu suçun maddi konusu, suçun maddi ve manevi unsurları, korunan hukuki değer, bu suçun fail ve mağduru, suça etki eden nedenler, suçun özel görünüş şekilleri ile diğer suçlarla ilişkileri ele alınmıştır. Anahtar kelimeler: İlaç hukuku, eczacı, sahte ilaç, ceza hukuku.
Ceza muhakemesinde kanunilik ilkesi bağlamında hükmen tutukluluk uygulaması ve değerlendirilmesi
Ceza muhakemesinde, yargılamanın sürdürülmesi ve yargılama sonucu verilen hükmün infazının yerine getirilmesi amacıyla koruma tedbirlerine başvurulmaktadır. Koruma tedbirleri temel hak ve özgürlüklere kesinleşmiş mahkûmiyet hükmü olmaksızın müdahalede bulunmaktadır. Temek hak ve özgürlüklere yönelik sınırlayıcı özellik göstermesi sebebiyle koruma tedbirleri ceza muhakemesinde uygulanan sınırlı kanunilik ilkesinin kapsamına girmektedir. Koruma tedbirlerinin içerisinde tutuklama tedbiri, kişi özgürlüğü hakkına doğrudan müdahalede bulunması sebebiyle en ağır koruma tedbiri olarak kabul edilir. 5271 sayılı Türk Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 102. maddesinde azami tutukluluk süreleri düzenlenmiştir. Bu süreler tutuklu bulunan şüpheli veya sanık hakkında ceza muhakemesinin tamamı için geçerlidir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin içtihatlarıyla geliştirilen hükmen tutukluluk uygulaması azami tutukluluk sürelerin hesabında ilk derece ceza mahkemesinin mahkûmiyet hükmü sonrası istinaf ve temyiz kanun yollarında geçen süreyi dikkate almamaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin içtihatları doğrultusunda Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi de hükmen tutukluluk uygulamasını benimsemiştir. Hükmen tutukluluk kavramı ulusal ve uluslararası mevzuatta bulunmamaktadır ve uygulamada birçok soruna yol açmaktadır. Tez çalışmasında hükmen tutukluluk kavramının tanımı, kapsamı, ulusal ve uluslararası mevzuatta ki yeri, bu konuda uygulamada meydana gelen sorunlar tespit edilmiş ve çözüm önerileri üzerinde durulmuştur.
Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçu
Hürriyetlerin korunması için hukuki olarak tanınmaları yeterli olmamış, aynı zamanda hürriyetlerin ihlal edildiği durumları cezalandıran bir sistem kurulması gerekmiştir. Hürriyete karşı suçların yasal olarak mevzuatta yer alması bu konuda atılan önemli adımlardan biridir. 5237 sayılı TCK'nın ikinci kısım, yedinci bölümde yer alan Hürriyete Karşı Suçlar düzenlemesi ile bu bölümde yer alan hürriyetlerin gerçek anlamda tanınması sağlanmıştır. Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçu Hürriyete Karşı Suçlar bölümünde m. 109'da düzenlenmiştir. Kişinin bir yere gitmek ya da bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakılması suç olarak kabul edilmiştir. Aktüel ve potansiyel hareket hürriyetinin korunan hukuki değer olduğu bu suç tipinde, suçun işlenmesindeki kolaylık ve fiilin haksızlık içeriği esas alınarak nitelikli hâller düzenlenmiştir. 5271 s. CMK ve ilgili yasal düzenlemelerde yer alan koruma tedbirlerinin kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunda hukuka uygunluk sebebi olması, başka birçok suçun işlenmesinde mağdurun hareket hürriyetinin sınırlandırılmasının zorunlu olması ve suçla korunan hukuki değere ilişkin belirsizlik dikkate alınarak, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçu tez konusu olarak seçilmiştir.
İslam ve Türk ceza hukukunda akrabalığın suç ve cezalara etkisi
Hazırlamış olduğumuz tezimizin konusu İslam hukukunda ve 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu'nda suçlu ile mağdurun birbirlerinin akrabaları olmaları durumunda aralarında var olan bu akrabalık ilişkisinin suç veya cezaya nasıl ve ne derecede etki ettiğinin araştırılmasıdır. Tezimiz giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde tezimizin amacı ve kaynakları konulara değinilmiştir. Birinci bölümde İslam ve Türk Ceza Hukuku'ndaki suç ve ceza kavramlarına ve bu kavramların unsurlarına yer verilmiştir. İkinci bölümde İslam hukukundaki had suçları ile kısas suçları ve cezaları hem basit şekilleri açısından hem de suçlu ile mağdurun birbirlerinin akrabaları olmaları açısından ele alınmıştır. Sonuç bölümünde ise ulaşılan bulgular değerlendirilerek çalışma sonlandırılmıştır.
Tıp etiği bağlamında defansif tıp uygulamaları
Varoluş nedeni insan ve yaşam olan tıp bilimi; güçlü karşısında zayıfı koruma anlayışına dayanan hukukla; değerler, ödev, fayda gibi kavramları inceleyip doğruyu bulmayı amaç edinen felsefe ile yakın ilişkilidir. Tıp etiği sağlık alanında pratik ve bilimsel çalışmaların etik yönden değerlendirilmesi ve etik ikilemlerin çözümlenmesini sağlar. Zarar vermeme, yararlılık, adalet ve özerklik temel tıp etiği ilkeleri olmakla birlikte Kant'ın ödev, Mill'in ise faydacılık yaklaşımı günümüz sağlık sisteminde etkin bir yere sahiptir. Sağlık hakkı yaşam hakkıyla iç içe geçtiği için evrensel hukuk mevzuatları temel alınarak anayasal güvence sağlanmaya çalışılmış ve bu düzlemde iç hukukumuzda hukuki düzenlemeler yapılmıştır. Hekimler yükümlülüklerini yerine getirmedikleri taktirde hukuki yaptırımlarla karşılaşmaktadırlar. Bu hukuki yaptırımları uygularken davanın konusunun malpraktis ya da komplikasyon olarak tanımlanması çerçevesinde yaşanan kargaşa davanın sonucunu değiştirmektedir. Özellikle 2005 yılında Türk Ceza Kanunu'un ağırlaştırılması hekimler üzerinde baskı kurmaktadır. Hekimin olağan hekimlik davranışından sapması anlamına gelen defansif tıp uygulamalarına , TCK'nın ağırlaştırılmasının yanı sıra sağlık hizmetlerinin özelleşmesi, Tam Gün Yasası ve Performansa Dayalı Ek Ödeme Sistemi, Mesleki Sorumluluk Sigortası, Tıp fakültelerinde verilen eğitimin yetersizliği, hekimlik anlayışının değişmesi gibi faktörler yöneltmektedir.
Kişisel verilerin Ceza Hukuku yoluyla korunması
Kişisel veri kavramı en genel anlamda; kimliği belirli veya belirlenebilir gerçek bir kişiye ilişkin her türlü bilgi olarak tanımlanmaktadır. Bu anlamda kişinin fiziki görüntüsü, karakteri, ekonomik veya sağlık durumuna ilişkin bilgileri kişisel veri olarak kabul edilmektedir. Toplumsal yaşamda, bu bilgiler hem kamusal hem de özel sektörler tarafından çeşitli sebeplerle işlenebilmektedir. Kişisel verilerin hukuka uygun işlenmesine ilişkin esas ve usuller 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu'nda düzenlenmiştir. Bu esas ve usullere aykırı olarak kişisel verilerin işlenmesi; veri sorumluları ve işleyicilerinin, idari veya cezai sorumluluğunu gündeme getirecektir. 5237 sayılı TCK'nın 135., 136. ve 138. maddelerinde korunması gereken hukuksal bir yarar olarak, kişinin özel yaşamı ve mahremiyeti dahilinde kişisel verileri kabul edilmiştir. Kişisel verilerin hukuka aykırı olarak kaydedilmesi, ele geçirilmesi, yayılması ve yok edilmemesi Kanun'un suç olarak düzenlendiği eylemlerdir. Böylelikle ceza hukuku yoluyla kişilerin, kişisel verilerinin korunması hakkı güvence altına alınmıştır. Bu çalışmanın temel amacı da, ceza hukukumuzun sağlamış olduğu bu korunmanın daha üst bir düzeye taşınmasını sağlayacak akademik faydanın gerçekleştirilmesidir. Bu doğrultuda çalışmada kişisel verilerin korunmasını konu edinen hem uluslararası hem de ulusal güncel metinlerden faydalanılarak, uygulamada verimlilik toplumsal yaşamda ise farkındalık yaratılmaya çalışılmıştır.
Türk Ceza Hukukunda göçmen kaçakçılığı suçu
Göçmen kaçakçılığı, kısaca, maddi bir fayda elde etmek amacıyla, bir kimsenin "yasadışı şekilde" ülkeye sokulması, ülkede kalmasına veya ülkeden çıkmasına imkân sağlanması şeklinde tanımlanabilir. Öncelikle, göçmen kaçakçılığı, birçok ağır insan hakları ihlallerine neden olmaktadır. Bu kaçakçılık faaliyeti sırasında, çocuklar ve kadınların da içinde bulunduğu gruplar, günlerce veya haftalarca kamyon veya tırların kasalarında veya gizli bölmelerinde havasız bir şekilde yolculuk yapmak zorunda kalmakta ya da elverişsiz botlara aşırı kalabalık bir biçimde yerleştirildikleri için denizin ortasında boğularak can vermektedirler. Bu olumsuz şartlara rağmen sağ kurtulanlar, götürüldükleri ülkelerde birkaç metrekarelik odalarda günlerce sağlıksız şartlarda aç ve susuz bir şekilde tutulmaktadır. Büyük çoğunluğu, ülkelerindeki kötü şartlar nedeniyle göç eden bu insanların, zorla tutuldukları bu mekanlarda çeşitli hastalıklara maruz kaldıkları görülmektedir. Göçmenlerin bu şekilde insan onurlarını ihlal eden muamelelere maruz bırakılmaları kabul edilemez bir durumdur. Özellikle son yıllarda, komşu ülkelerdeki iç savaşlar, siyasi ve ekonomik istikrarsızlıklar nedeniyle, ülkemizdeki yasadışı göç olaylarında ve göçmen kaçakçılığı suçlarında önemli derecede artış görülmektedir. Bu artışın önüne geçilmesi ve ülkelerinden ayrılmak zorunda kalan göçmenlerin daha fazla istismar edilmelerini önlemek adına geri kabul anlaşmaları vb. gibi birçok girişimlerde bulunulmaktadır. Yapılan çalışmalara katkı sağlamak, göçmen kaçakçılığı faaliyetlerindeki son yıllarda gerçekleşen ciddi artışa dikkat çekmek ve teori ve uygulamada yaşanan sorunları dile getirerek bu konuda çözüm üretilmesini sağlamak amacıyla ve ceza hukuku kapsamındaki konuya ilişkin çalışmanın sınırlı sayıda olması nedeniyle, göçmen kaçakçılığı suçu tez konusu olarak seçilmiştir. Çalışma kapsamında göçmen kaçakçılığı suçu, suçun uluslararası mevzuattaki ve mukayeseli hukuktaki görünüm şekilleri ile Yargıtay kararları bağlamında ceza hukuku tekniği açısından suç inceleme yöntemine göre ele alınmıştır. Anahtar kelimeler: Göçmen, Kaçakçılık, Yasadışı Göç, Göçmen Kaçakçılığı Suçu, Uluslararası Suçlar.
Türk Ceza Hukukunda koruma tedbirleri nedeniyle tazminat
Ceza Muhakemesi Hukukunun amacı maddi gerçeğe ulaşmaktır. Bu amaca ulaşabilmek, yargılamanın sağlıklı yürütebilmesini ve delillerin korunmasını sağlayabilmek için temel hak ve özgürlüklere müdahale gerekebilmektedir. Ancak bu müdahale yetkililere sınırsız bir hak sağlamamakta, hem uluslararası hukuktan hem de iç hukuktan kaynaklı bazı sınırlar içerisinde insan haysiyeti ve onuruna aykırı olmayacak şekilde yerine getirilmelidir. Çalışmamızda öncelikle kişi hak ve özgürlüklerinin neler olduğu uluslararası ve ulusal mevzuat kapsamında değerlendirilmiş ve hukuk devletinin hangi koşullar altında sorumluluk altında olduğu belirtilmiştir. Daha sonrasında ise ulusal mevzuattaki koruma tedbirlerinin kanuni şartları ve bunlara uyulmaması hâlinde oluşabilecek tazminat sebepleri belirtilerek ulusal ve uluslararası hukukta bu konuda verilmiş yargı kararları değerlendirilmiştir. Tüm bunlar ışığında çalışmamızın son kısmında temel hak ve özgürlüklerin asgari ihlali için devlet adına adli yetki kullanan kamu görevlilerinin gereken dikkat ve özeni göstermelerinin hayati önem taşıdığı, aksi takdirde cezai ve tazminat sorumluluklarının gündeme geleceği vurgulanmıştır.
Yargı kararları ışığında görevi kötüye kullanma suçu
İnceleme konumuz olan görevi kötüye kullanma suçu, 5237 sayılı kanunun dördüncü kısım, birinci bölümünde "Kamu idaresinin güvenilirliğine ve işleyişine karşı suçlar" başlığı altında 257. maddede düzenlenmiştir. Görevi kötüye kullanma suçu genel, tali ve tamamlayıcı bir suçtur ve düzenlemesi itibariyle mahsus suçlardan olup, sadece kamu görevlileri tarafından işlenebilir. Kamu görevlisi, kamu fa¬aliyetinin yürütülmesi sırasında, görevinin gerekli kıldığı yükümlülüklere uygun hareket etmek zorundadır. Böylelikle kamu faaliyetlerinin adalet ilkelerine uygun yürütüldüğü husu¬sunda toplumda hâkim olan güvenin, inancın sarsılmaması gerekmektedir. Bu yükümlülükle bağdaşmayan davranışlar, belli koşullar altında 5237 sayılı TCK'nın 257. maddesinde suç olarak tanımlanmıştır. Çalışma kapsamında görevi kötüye kullanma suçu üç bölüm altında değerlendirilmiş olup, birinci bölümde suça ilişkin genel bilgilere, tanımlara, tarihçe, kanun gerekçesi ve korunan hukuksal yarara yer verilecek; ikinci bölümde suçun faili, mağduru, maddi ve manevi unsurları ile özel görünüş biçimleri ele alınacak; üçüncü bölümde ise usuli hükümler ile hukuka uygunluk nedenleriyle ilgili açıklamalara ve değerlendirmelere yer verilmiştir.
Türk ceza hukukunda meşru savunma
Bu çalışmada, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında meşru müdafaa olarak ifade ettiği 5237 sayılı yürürlükte bulunan Türk Ceza Kanununun meşru savunma olarak Türkçeleştirdiği meşru savunma kurumu ve bu kurumla ilgili teori ve uygulamadan problem oluşturabilecek hususlar incelenmiş, ayrıca konuyla ilgili yargı kararları ve doktrindeki görüşler bütün yönleriyle ortaya konulmaya çalışılmıştır. Meşru savunmanın oluşması için saldırıya ve savunmaya ilişkin koşulların varlığı gerekmektedir. Saldırıya ilişkin koşullar ise bir saldırının varlığı, saldırının haksız olması, saldırının kişiliğe ilişkin bir hakka yönelmiş olması ve saldırının halen var olmasıdır. Ayrıca saldırı somut olmalı ve saldırı ile savunma aynı anda olmalıdır. Muhtemel bir saldırıya karşı meşru müdafaa olamayacağı gibi sona ermiş bir saldırıya karşı da meşru müdafaa olmaz. Ancak, başlamamış ama başlaması muhakkak olan ve tekrarı beklenen durumlarda meşru savunma söz konusudur ve saldırı bitmemiş sayılır. Bazen olayda meşru savunmanın şartları mevcut olsa bile saldırı ve savunmadaki ölçü sınırı aşılabilmektedir. Bu açıdan haklar arasında ya da kullanılan araçlar yönünden oran yoksa meşru savunmadan söz edilemez. Eğer bu sınır maruz görülebilecek bir korku veya heyecandan ileri gelmişse kuralımızın istisnasıdır, kusurluluğu kaldırmaktadır. Oran şartı en çok malvarlığına yönelik saldırılarda önem kazanmaktadır. Kanunumuz malvarlığı da dahil olmak üzere her türlü hakka karşı meşru savunmayı kabul ettiğinden malvarlığına yönelik savunmalarda oran şartı büyük bir hassasiyetle irdelenmelidir.
Türk ceza hukukunda eğitim ve öğretim hakkının engellenmesi suçu
İnsanların en temel haklarından biri olarak kabul edilen eğitim ve öğretim hakkı, devlet tarafından sağlanması zorunlu olan temel haklardandır. Eğitim ve öğretim hakkının anayasal güvence altına alınarak ifası için bir takım yükümlülüklerin yerine getirilmesi gerekmektedir. Özellikle fırsat eşitliğinin ve eğitim olanaklarına erişimin kişilere sağlanması önem arz etmektedir. Bunun yanında devletin yetkili kurum ve kuruluşlarınca kişilerin eğitim ve öğretim özgürlüğünün sağlanması, Anayasadaki hükümler çerçevesinde zorunludur ve engellenemez bir haktır. Eğitim ve öğretim hakkının engellenmesi durumunda ise, Türk Ceza Kanunu'nun 112. maddesi gereğince bir ceza yaptırımına hükmedilmesi gerekmektedir. Bu çalışmada, 1982 Anayasasında teminat altına alınan eğitim ve öğretim hakkının kavramsal çerçevesi, temel ilkeleri, tarihsel gelişimi ve Türk Ceza Kanununda tanımlanan suçun ceza hukuku açısından incelemesi yapılımış olup bu hakkın uygulanmasında yaşanan zorlukların tespiti ve değerlendirilmesi yapılmıştır. Ayrıca tarafımızca seçilmiş bazı Yargıtay kararları incelenmiş ve söz konusu suçun teori ve uygulanması açısından belirli tespit ve sonuçlara ulaşılmıştır.
Türk Ceza Kanununda hakaret suçu
1 Haziran 2005'te yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 125. maddesinde hakaret suçu düzenlenmiştir. Bu düzenlemeyle kişilerin manevi varlıkları özellikle onur, haysiyet ve şeref hakları teminat altına alınmıştır. Bu hak, ulusal ve uluslararası metinlerde kişisel haklardan biri olarak ifade edilmiştir. Nitekim 1982 Anayasası'nın 17. maddesinin 1. fıkrasında "kişilerin manevi varlıklarını koruma hakkı" olarak yaşama hakkından sonra düzenlenmiştir. Ulusal nitelikteki belgelerin yanında uluslararası nitelikteki belgeler ile de insanların şerefinin ve haysiyetinin koruma altına alınmış olduğu görülmektedir. Uluslararası nitelikteki belgelerin başında hiç şüphesiz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gelmektedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde insanın onur, şeref ve haysiyetinin korunmasına yönelik hükümler bulunmaktadır. Doğrudan haysiyet ve şeref hakkı olarak Türk Ceza Mevzuatında bir düzenleme olmasa da, kişilerin manevi varlığı içerisinde "haysiyet" ve "şeref hakkı" kavramını değerlendirmek mümkündür. Türk Ceza Kanunu'nun 125. maddesinin temel şekli dışında, hakaret suçu kapsamında özel düzenlemeler de mevcuttur. Kamu görevlisine ve Cumhurbaşkanına hakaret gibi özel suç tanımları da Türk Ceza Kanunu'nda bulunmaktadır. Ayrıca özel hukuk hükümleri ile de kişilerin onur, şeref ve haysiyetleri koruma altına alınmış olup kişilerin onur, şeref ve haysiyetlerinin ihlal edilmesi durumlarında tazminat sorumluluğu öngörülmüştür. Hakaret suçunun temel şeklinin şikâyete bağlı olması, öğretide bu suçun hafif suçlardan biri olduğu yorumuna neden olmuştur. Her ne kadar hakaret suçları, haksızlık muhtevası ağır olan suçlardan sayılmasa da, uygulama da adli mercileri en çok meşgul eden suç tiplerinden birisidir. Bunun nedeni, günümüzde kişilere yazılı, sözlü veya sosyal medyadan ulaşma imkânının kolay olması ve rahat işlenebilir olmasıdır. Bu çalışmanın amacı, bu suçta caydırıcılığı sağlamak, öğreti ve uygulamada eksik olarak ifade edilen hususları incelemek, tartışmak ve çözüm önerileri sunmaktır.
Türk Ceza Kanununda kişilerin huzur ve sükûnunu bozma suçu
Kişilerin huzur ve sükûnunu bozma suçu, insanların manevi varlığını, huzur ve sükûnet içerisinde hayat sürmesini teminat alan suç tanımıdır. Dolayısıyla bu suç tanımıyla hem kişilerin manevi varlıkları koruma altına alınmakta, hem de toplumsal düzenin korunmasında fayda sağlanmış olmaktadır. Türk Ceza Kanunu'nun 123. maddesinde, düzenlenen bu suç tanımı, seçimlik hareketlerle işlenmektedir. Telefon edilmesi, gürültü yapılması ya da aynı maksatla hukuka aykırı başka bir davranışla fiillerde bulunulması, söz konusu suçun seçimlik hareketlerini oluşturmaktadır. Hukuka aykırı başka bir davranışta bulunması ibareleri, suçta ve cezada kanunilik ilkesine ve belirlilik ilkelerine aykırı düşmektedir. Başka bir ifadeyle bir suç tanımı yapılırken, yoruma açık bir şekilde genişletilmeye müsait olmamalı, suçun unsurları açık ve net olmalıdır. Bu şekilde kişilerin temel hak ve hürriyetleri güvence altına alınmış olmaktadır. Çalışmanın amacı, söz konusu suç tanımıyla ilgili ceza hukuku açısından değerlendirilmesinin yapılması ve teori ve uygulamada eleştiri konusu olan hususlara çözüm önerileri getirilmesidir. Bu yapılırken de öğretide yer alan düşüncelere ve yüksek mahkeme kararlarına yer verilmiştir.
Türk ceza hukukunda çocukların cinsel istismarı suçu (Yozgat örneği)
Toplumların ilerlemesi, gelişmesi ve muasır medeniyetler seviyesine ulaşmasının temelini ve çıkış yolunu oluşturan çocuklar, ne yazık ki geçmişten bugüne toplumların azımsanmayacak bir kesimi tarafından cinsel ihtiyaçların giderilmesinde kullanılan bir nesne olarak görülmüştür. Bu nedenle, toplumları derinden etkileyen böylesi olumsuz bir durumla daha etkin mücadele etmek gerekmektedir. Çocuklara yönelik cinsel istismar fiillerinin, ülkemiz başta olmak üzere dünyanın birçok yerinde korkunç derecede artış gösterdiği görülmekte ve bunun önünün kesilmesi için gereken tedbirler alınmadığı takdirde, telafisi mümkün olmayan sonuçların ortaya çıkacağı gün gibi aşikardır. Bu nedenle, çocuklara yönelik cinsel istismar fiillerinin önlenmesi adına yapılan çalışmalara katkı sunabilmek amacıyla, çocukların cinsel istismarı tez konusu olarak belirlenmiştir. Yapılan çalışma kapsamında, suça ilişkin temel kavramlar, suçun nasıl işlendiği ve suç oluşturan eylem karşısında nasıl hareket edilmesi gerektiğine ilişkin tüm unsurlarıyla birlikte çocukların cinsel istismarı suçu, çocuklara yönelik cinsel istismar eylemlerinin ülkemizdeki yansımaları istatistiki veriler ışığında incelenmeye çalışılmıştır.
Ceza muhakemesi hukukunda tebligat
Hakkında işlem yapılan kimseye bu işlemle ile ilgili bilgi verilmesi gerekmektedir. Bilgilendirilen kimse ise bu işleme karşı temel hak ve özgürlüklerini korumak için gerekli girişimlerde bulunma imkanı elde etmiş olur. Bu bilgilendirme işleminin hukuk alanında bir anlam ifade edebilmesi ancak bilgilendirme işleminin belgelendirilmesine bağlıdır. İşte bu bilgilendirme ve belgelendirme işlemine tebligat denilmektedir. Tebligat bir usul işlemidir ve hukuken geçerli bir tebligattan söz edebilmek için ilgili mevzuata sıkı sıkıya uymak gerekmektedir. Tebligat ile ilgili usul ve esaslar genel olarak 7201 sayılı Tebligat Kanunu'nda düzenlenmiştir. Ancak konusuna göre farklı alanlarda özel düzenlemelere ihtiyaç olacağından farklı kanunlarda tebligat ile ilgili özel düzenlemeler bulunmaktadır. Hukukta özel bir yere sahip olan ceza muhakemesi sürecinde de tebligatla ilgili özel düzenlemelere ihtiyaç duyulmaktadır. Çünkü ceza muhakemesi amacı, konusu, ilkeleri, süjeleri, işlevleri, işleyişi vb. bakımından diğer hukuk dallarından farklılık göstermektedir. Bu sürecin her aşamasında ve yapılan her işlemden ilgili tarafların bilgilendirilmesi, kamu açısından maddi gerçeği bulma, adaleti ve hukuk güvenliğini sağlama ve muhakeme sürecine katılan süjelerin temel hak ve özgürlüklerini korumak açısından önemlidir. Bireyler açısından ise adil yargılanma, savunma yapabilme, dinlenilme, makul sürede yargılanma, çelişmeli muhakeme vb. hakların hayata geçirilmesi açısından önemlidir. Bu bağlamda ceza muhakemesinde tebligatın amaca uygun, kolay ve hızlı bir biçimde yapılması bu sürecin yürütülmesinde ayrı bir öneme sahiptir. Ceza muhakemesinde geçerli tebligat usul ve esaslarıyla ilgili hem 7201 sayılı Kanun'da hem de 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nda düzenlemeler bulunmaktadır. Bu süreçte uygulanan tebligat türü 7201 sayılı Kanun'un da düzenlenen kazai tebligat türüdür. Bu tebligat türü sürecin hızlı bir şekilde işlemesine katkı sağlayacak uygulamalar içermektedir. İşte bu süreçte kazai tebligatın ne gibi kolaylaştırıcı uygulamalar içerdiği, tebligat işlemlerinin nasıl yürütüldüğü, 5271 sayılı Kanun'da ne gibi düzenlemeler yer aldığı merak konusu olmuştur. İşte bu çalışma ile ceza muhakeme sürecinde uygulanan tebligat işlemlerinde uygulanan usul ve esaslar incelenecektir.