Ultrasonography
408 theses under this subject heading
Polikistik over sendromunda hepatik fibrozisin shear wave elastografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Polikistik over sendromu (PKOS)'lu kadınlarda kronik inflamasyona sekonder alkolle ilişkili olmayan yağlı karaciğer hastalığı (NAFLD), steatohepatit (NASH) ve hepatik fibrozis gelişme riski artmıştır. Çalışmanın amacı periostin ve matris metalloproteinaz-3 (MMP-3) serum düzeyleri ve 2D shear wave elastografisi (SWE) aracılığıyla PKOS'ta gelişebilecek karaciğer fibrozisini erken evrede tanımlamaya çalışmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 33 hasta ve 33 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Tam kan sayımı, rutin biyokimyasal parametreler, serum androjen düzeyi ve serbest androjen indexi (SAİ), hs-CRP, periostin ve MMP-3 düzeyleri ölçüldü. Tanı amaçlı suprapubik pelvik ultrasonografileri yapıldı. Karaciğer ve over elastositeleri shear wave elastografi tekniğiyle değerlendirildi. Antropometrik ölçümleri kaydedildi. Veriler SPSS 21 paket programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: PKOS'lu grupta kontrol grubuna göre periostin (39,40±19,79, 20,61±11,32 ng/ml) ve MMP-3 (36,83±11,61, 26,66±10,77 ng/ml) düzeyleri yüksek bulunmuştur. Bu durum her iki belirleyici için istatistiki açıdan anlamlılık ifade etmektedir (sırasıyla, p<0,001, p<0,001) Hasta grubumuzda Fib-4 skoruyla periostin arasında (r=0,433, p=0,012); Fib-4 skoruyla kc elastografisi arasında (r=0,374, p=0,032) pozitif korelasyon tespit edilmiştir Gruplar arasında PKOS grubu lehine serum testosteron düzeyi (p=0,044) ve SAİ (p=0,037) açısından anlamlı farklılık mevcuttur. Sonuç: Hasta grubumuzda serum periostin ve androjen düzeyleri yüksek bulunmuştur. Yine bu grupta Fib-4 skoru ile periostin ve karaciğer elastositesi arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. Bu veriler PKOS'lu olgularda karaciğer fibrozisinin erken dönem tespitinde, Fib-4 skoru yanında serum periostin düzeyi ve 2D-SWE'nin klinik açıdan bize yardımcı olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: PKOS, karaciğer fibrozis, periostin, MMP-3, 2D-shear wave elastografi
Laparoskopik histerektomilerde trendelenburg pozisyon süresinin kafa içi basıncına etkisinin ultrasonografik optik sinir kılıf çapı ölçümü ile değerlendirilmesi
Bu çalışmada total laparoskopik histerektomi yapılan hastalarda intraoperatif trendelenburg pozisyon süresinin intrakranial basınç artısşı üzerine etkisini optik sinir kılıf çapı ölçümü ile değerlendirmeyi amaçladık.Çalışmaya ASA fiziksel sınıflaması I-III olan,18 yaş üzeri kadın hastalar dahil edildi.bilinen kronik akciğer hastalığı,pulmoner ht,glokom,daha önce göz cerrahisi geçiren diyabetik retinopati,intrakranial kitle/hidrosefali,intrakranial operasyon,ASA IV,optik nörit,daha önce serebral operasyon geçmişi olan hastalar dışlandı.Genel anestezi ile elektif cerrahi planı olan hastalarda indüksiyon öncesi uyanıkken,indüksiyon sonrası,trendelenburg pozisyonundan sonraki 30.dk,60.dk,75.dk,90.dk ve vaka sonunda supine alındıktan 5 dk sonra her iki göz için ayrı ayrı aksiyal ve sagittal planda toplam 4 ölçüm alındı ve aritmetik ortalaması OSKÇ ortalama olarak kayıt edildi. Trendelenburg pozisyon süresi ile OSKÇ de anlamlı artış olduğu bulundu. Sonuç olarak total laparoskopik histerektomi yapılan hastalarda intraoperatif uygulanan trendelenburg pozisyon süresinin intrakranial basınca etkisi noninvaziv bir yöntem olan ultrasonografik optik sinir kılıf çapı ölçümü yapılarak takip edilebilir.
Ultrasonografi eşliğinde trokar tekniği ile yapılan perkütan transhepatik kolesistostominin etkinlik ve güvenirliğinin laboratuvar ve klinik parametreler ile değerlendirilmesi
Bu çalışmanın akut kolesistit nedeniyle Eskişehir Osmangazi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne başvuran ve trokar metodu ve transhepatik yaklaşım ile perkütan kolesistostomi tedavisi uygulanan 76 hastanın postoperatif komplikasyonlarının değerlendirilmesi amaçlandı. İşlem sonrası hastaların hiçbirinde kanama komplikasyonu izlenmedi, 4 hastada kateter malpozisyonu saptandı. Ayrıca çalışmada olgular erken dönemde eksitus olan servis hastalar ile belirli bir süre servis izlemi sonrası taburcu olan hastalar şeklinde ayrılarak, bu iki hasta grubu arasında kültür sonuçları, başvuru sırasındaki safra kesesi hacmi, işlem öncesi ve sonrası CRP, prokalsitonin ve lökosit değerlerinin farklılıkları araştırıldı. Hasta gruplarının CRP ve prokalsitonin değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur.Bu iki hasta grubunda postoperatif yapılan CRP değerlerinin ROC eğri analizinde 35 (mg/l) CRP değerinin bu iki grubunu ayırmak için %80 duyarlılığa ve %76 özgüllüğe sahip olduğu görüldü. Prokalsitonin için yapılan ROC eğri analizinde 0.54(ng/ml) değerinin bu iki hasta grubunu ayırmak için %70 duyarlılığa ve %86 özgüllüğe sahip olduğu görüldü. Safra kesesinde taş varlığı veya yokluğunun servis izleme sürecinden sonra taburcu olan hasta grubunda, kateter kalış süresine etkisi sorgulandı ancak arada istatiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı. Çalışmada ayrıca işlem sırasında intrakateter yol ile verilen antibiyotik uygulaması ve kateter çapının servis izleme sürecinden sonra taburcu olan hasta grubunda, hastaların kateter kalış süresi ile ilişkisi incelendi. Arada istatiksel olarak anlamlı ilişki gösterilemedi. Hastaların başvuru sırasındaki akut faz reaktanlarının (CRP, prokalsitonin ve lökosit) değerleri ile kateterden alınan kültürün sonucu arasında istatiksel anlamlı ilişki saptanmadı. Anahtar Kelimeler: Kolesistit, perkütan kolesistostomi, ultrasonografi
Spinal anestezi altında total diz artroplastisi yapılan hastalara USG eşliğinde yapılan adduktor kanal bloğu, IPACK blok ve geniküler sinir bloğunun postoperatif analjezik etkinliklerinin karşılaştırılması
Amaç: Total diz artroplastisi (TDA) sonrası hastalarda şiddetli postoperatif ağrı olmaktadır. Bu durum hasta memnuniyetini azaltmakta, mobiliteyi geciktirmekte ve hastanede kalış süresini uzatmaktadır. Günümüzde postoperatif ağrı yönetiminde multimodal analjezinin bir parçası olan periferik sinir blokları yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmada adduktor kanal bloğu (AKB), popliteal arter ve diz kapsülü arası infiltrasyon bloğu (IPACK) ve geniküler sinir bloğunun (GSB); postoperatif VAS skoru, opioid tüketimi ve mobilite üzerine etkileri araştırıldı. Gereç ve yöntem: Bu çalışma prospektif, randomize, çift kör olarak planlandı. Spinal anestezi altında primer TDA planan 90 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar üç gruba (n=30) ayrıldı. Hastalara AKB (grup A), IPACK blok (grup I) ve GSB (grup G) uygulandı. Periferik sinir blokları 15 mL %0,375 bupivakain ile spinal anestezi uygulamasından önce gerçekleştirildi. Hastaların postoperatif dönemde VAS skoru, opioid tüketim miktarı ve mobilizasyon testleri karşılaştırıldı. Bulgular: Gruplar ASA skorları ve demografik özellikler açısından benzerdi. VAS skorları 4., 6. ve 12. saatte grup G'de diğer iki gruba göre istatistiksel olarak anlamlı düşüktü (sırasıyla; P=0,006, P=0,040, P=0,041). Postoperatif ilk 12 saatte VAS skorları grup G'de grup A ve grup I'ya göre daha düşük bulundu. Ameliyat sonrası ilk 24 saatte tüketilen toplam opioid miktarı grup G'de diğer iki gruba göre istatiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha düşüktü (P=0,014). Hastaların üç metre yürüme testini tamamlama süresi GSB uygulanan grupta AKB ve IPACK blok uygulanan gruplara göre daha kısaydı ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sonuçlar: Geniküler sinir bloğu TDA'da postoperatif VAS skorlarında belirgin düşme sağladığı ve opiod tüketimini azalttığı için postoperatif analjezide AKB ve IPACK blok yerine tercih edilebilir. Anahtar Kelimeler: Total diz artroplastisi, adduktor kanal bloğu, IPACK blok, geniküler sinir bloğu
Prediyaliz hastalarında ortalama trombosit hacmi ile renal ultrasonografi bulguları arasındaki ilişki
Kronik böbrek yetmezliğinde subklinik inflamasyon olduğu bilinmektedir. Bu hastalarda inflamatuar markırlar konusunda çok sayıda çalışma bulunmakla birlikte, son yıllarda MPV'nin farklı inflamatuar hastalıklarda, inflamasyon belirteci olarak da kullanılabileceği bildirilmiştir. Ayrıca, MPV seviyelerinin hem prediyaliz hem de diyaliz hastalarında değişebileceğine dair çalışmalar da yayınlanmıştır. Bununla birlikte, KBH'nin değişik aşamalarındaki böbrek ultrason bulguları ile MPV arasındaki ilişkiyi inceleyen yeterli sayıda çalışma mevcut değildir. Bu çalışmada prediyaliz hastalarında MPV ile renal ultrasonografik bulgular arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem Dumlupınar Üniversitesi Tıp Fakültesi Evliya Çelebi EAH Nefroloji Kliniği'nde takip edilen, en az 3 ay süreyle GFH değeri 60 ml/dk/1.73 m2 altında olan prediyaliz hastalarının dosyaları çalışma amacıyla retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya KBH evre 3 (n=44) ve evre 4 (n=42) olan ve henüz diyalize girmeyen hastalar dahil edildi. DPÜ Evliya Çelebi EAH arşivi, Nefroloji BD arşivi kullanılarak hastaların demografik özellikleri (yaş, cins), ek hastalıkları, tam kan sayımı, inflamatuar ve biyokimyasal parametreleri (hemoglobin, wbc, nötrofil, lenfosit, mpv, platelet, pdw, rdw, crp, bun, üre, kreatinin, sodyum, potasyum, kalsiyum, fosfor, ürik asit, albümin, parathormon), renal ultrasonografik bulguları (parankimal ekojenite, parankim kalınlığı, böbrek boyutları) dosyalarından retrospektif olarak elde edildi. Bu çalışmada, veriler statistical package for social science (SPSS) 18.0 paket programı ile analiz edildi. Bulgular MPV ile renal ultrasonografik bulgular arasındaki ilişki incelendiğinde, MPV ile korteks kalınlığı (p=0,56, r=-0,06) ve böbrek boyutu (p=0,84, r=-0,02) arasında anlamlı korelasyon saptanmadı. MPV ile renal parankimal ekojenite arasında da önemli bir ilişki saptanmadı. MPV ile nötrofil, nötrofil/lenfosit oranı, wbc, rdw, kreatinin, albümin, ürik asit, pH, HCO3 arasında istatiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmadı. (p>0,05). MPV ile GFH, crp, sedim, kalsiyum, fosfor, sodyum, potasyum, ferritin, parathormon arasında negatif yönde korelasyon mevcut olup istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Diyabeti olan hastalarda MPV ve ultrasonografik bulgular arasındaki ilişki analizinde MPV ile böbrek boyutu (p=0,23, r=-0,17) ve MPV ile korteks kalınlığı (p=0,20, r=-0,18) arasında negatif korelasyon mevcuttu, ancak istatistiksel olarak anlamlılık bulunmadı. MPV ile renal parankimal ekojenite arasında ise anlamlı ilişki saptandı (p=0.04). Sonuç Sonuç olarak, prediyaliz KBH hastalarında MPV ile renal ultrason bulguları arasında istatistiki olarak anlamlı olmayan bir ilişki tespit edilirken, diyabeti olan hastalarda MPV ile renal parankimal ekojenite arasında anlamlı bir ilişki saptandı. Ancak, bu sonuçların doğrulanması için daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Prediyaliz hastası, Ortalama Trombosit Hacmi, Renal ultrason bulguları
Kronik venöz yetmezlik hastalarında hastalık şiddeti, fonksiyonel düzey ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkinin incelenmesi
Çalışmanın amacı kronik venöz yetmezlik (KVY) hastalarında hastalık şiddeti, fonksiyonel düzey ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Çalışmamıza KVY tanısı almış 40 hasta (yaş ortalaması 47,53 ± 12,21) dahil edildi. Hastaların 17'sinde bilateral KVY tespit edildiğinden 57 ekstremite değerlendirildi. Hastaların demografik bilgileri kaydedildi, dupleks ultrasonda (DUS) venlere ait reflü süresi, pik reflüdeki akım hızı, pik reflüdeki akım volümü ve damar çapı değerlendirildi. Hastaların ayak bileği ve diz eklem hareket açıklığı (EHA) (dijital gonyometre) ve kas kuvveti (dijital el dinamometresi) değerlendirildi. Hastaların yaşam kalitesi (Venöz Yetmezliğin Epidemiyolojik ve Ekonomik Çalışması: Yaşam Kalitesi/Belirtiler Ölçeği), fonksiyonel kapasitesi (6 dakika yürüme testi, süreli kalk yürü testi), üst ekstremite fonksiyonelliği (el kavrama kuvveti), komorbidite (Charlson Komorbidite Anketi), ağrının şiddeti (Vizüel Analog Skalası), fiziksel aktivite düzeyi (Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi-kısa formu), ödem varlığı ve total alt ekstremite volümü (çevre ölçümü) değerlendirildi. Ekstremiteler C2EPAYDPPR ve C3EPAYDPPR olarak 2 gruba ayrılarak reflü süresi, pik reflü akım hızı, pik reflü akım volümü ve damar çapı karşılaştırıldığında iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0.05). Yaşam kalitesi, EHA, kas kuvveti, ağrı, komorbidite, fiziksel aktivite düzeyi ve fonksiyonel parametreler açısından her iki grup arasında fark saptanmadı (p>0.05). Pik reflü akım hızı ve ayak bileği dorsifleksiyon EHA arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p<0.05). Damar çapı ile ayak bileği dorsifleksiyon EHA, plantarfleksiyon EHA ve diz fleksiyon EHA arasında anlamlı ilişki saptandı (p<0.05). Günlük oturma saati ile pik reflü akım hızı, pik reflü akım volümü ve damar çapı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde ilişkili saptandı (p<0.05). Çalışma sonucunda C2 ve C3 gruplarında yaşam kalitesi ve fonksiyonel kapasitenin hastalık şiddetinden etkilenmediği, komorbiditenin hastaların fonksiyonelliğini etkileyen önemli bir faktör olduğu ve hastalık şiddetinin belirlenmesinde DUS'la belirlenen reflü parametrelerinin ayırt edici olabileceği gösterildi. C1, C4-C6 gruplarının dahil edildiği, daha büyük örneklemle gerçekleştirilecek çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Dupleks ultrason, Fonksiyonel düzey, Kronik venöz yetmezlik, Reflü, Yaşam kalitesi
Tuffier hattının yerinin yaş ve cinsiyet gruplarına göre ultrasonla değerlendirilmesi
Amaç: Yaş ve cinsiyetteki değişimlerin Tuffier hattının geçtiği vertebral seviyeye etkisi ve doğru vertebral seviyeyi belirlemede palpasyon tekniği ile Ultrason tekniğini karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif çalışmaya 180 hasta dahil edildi. Hastalar kadın (n=90) ve erkek (n=90) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Her grup da kendi içinde genç (18-40 yaş), orta (40 -65 yaş) ve yaşlı (65-80 yaş) olmak üzere sınıflandırıldı. Tüm hastalara palpasyonla tespit edilen Tuffier hattı seviyesini doğrulamak amacıyla oturur pozisyonda lomber ultrason yapıldı. Hastaların demografik özellikleri, palpasyon ve Ultrasonla tespit edilen Tuffier hattı vertebra seviyeleri kaydedildi. Bulgular: Palpasyon yöntemi ile tespit edilen Tuffier hattının, Ultrasonla hastaların %56.6'sında aynı seviyede olduğu doğrulandı. Hiçbir hastada Ultrason ile tespit edilen seviye palpasyonla belirlenen Tuffier hattından daha alt seviyeyi tanımlamadı. Cinsiyete göre Ultrasonla tespit edilen Tuffier hattı arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı. Tuffier hattı vertebral seviyesi yaş, VKİ ve kilo ile istatistiksel olarak anlamlı negatif korelasyona sahipti (p=0.001). Tuffier hattını ilerleyen yaş ile daha yukarı seviyelerde belirledik. Ultrasonla belirlediğimiz Tuffier hattı yaşlılarda, orta yaş grubuna ve orta yaş grubunda da, genç yaş grubuna göre daha yukarıdan geçmekteydi. L3 ve üzerinde tespit edilen 33 (%18.3) hastanın nöraksiyel blok uygulama sırasında spinal kord hasarı açısından riskli olabileceği tespit edildi. Kadınlar ve erkeklerde spinal kord hasarlanma riski benzer bulundu. Spinal kord hasarı gelişme riskinin orta yaş grubunda genç yaş grubuna göre 6 kat (OR [95% GA]= 5,8 [1,21-27,73]) (p=0,028), yaşlı grupta ise genç yaş grubuna göre 15 kat daha fazla olduğu (OR [95% GA]= 15,62 [3,46-70,41]) (p=0,000); ilerleyen yaş ve artan VKİ ile spinal kord hasarı gelişme riskinin daha fazla olduğu tespit edildi (p<0,05). Tartışma ve Sonuç: Oturur pozisyonda Ultrasonla Tuffier hattının vertebral seviyesinin ilerleyen yaş ile daha yukarı seviyelerden geçtiği, bu durumun VKİ ve kilo ile ilişkili olduğu, cinsiyet ile ilişkili olmadığı tespit edildi. Özellikle yaşlı hastalarda ponksiyon seviyesinin beklenenden daha yüksek bir seviyede olabileceği göz önünde bulundurmalıdır. Mümkünse bu blokajların USG ile yapılması önerilebilir.
Torakotomi yapılan hastalarda ultrasonografi eşliğinde uygulanan tek taraflı erektör spina plan bloğu ile torasik paravertebral bloğun postoperatif klinik etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Torakotomi yapılan hastalarda ultrasonografi eşliğinde uygulanan tek taraflı erektör spina plan bloğu (ESPB) ile torasik paravertebral bloğunun (TPVB) postoperatif klinik etkilerinin karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya torakotomi cerrahisi geçirmiş, 18-75 yaş arası, ESPB (Grup E) uygulanmış 65 hasta ve TPVB (Grup T) uygulanmış 65 hasta olmak üzere toplam 130 hasta dahil edildi. Hastaların demografik verileri (yaş, cinsiyet, boy, kilo, vücut kitle indeksi, ASA skoru, ek hastalıkları ve sigara durumları) kaydedildi. Ultrasonografi eşliğinde 20 ml % 0,5'lik bupivakain ile Grup E'de bulunan hastalara ESPB, Grup T'de bulunan hastalara ise TPVB uygulandı. Postoperatif ilk 24 saatlik VAS ve NRS skorları, vital bulguları, ortalama opioid tüketimleri, ortalama analjezi talep zamanları, omuz ağrısı (var-yok) ile yan etkiler (bulantı-kusma, kaşıntı) kaydedildi. Bulgular: Postoperatif 0, 3, 6, 12 ve 24. saatlerde değerlendirilen VAS (p=0,624) ve NRS (p=0,40) skorları açısından her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmedi; ancak Grup E ve Grup T'nin 3. saat VAS ve NRS değerleri 0. saate göre daha yüksek olup istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık vardı (p=0,001). Grup E ve Grup T'nin 6. saat VAS ve NRS değerleri 0, 3, 12 ve 24. saatlere göre daha yüksek olup istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık vardı (p=0,001). Grup E ve Grup T'nin 24. saat VAS ve NRS değerleri 0, 3, 6 ve 12. saatlere göre daha düşük olup istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık vardı (p=0,001). Gruplar arasında hastaların yaş (p=0,411), boy (p=0,636), kilo (p=0,194) ve vücut kitle indeksi (p=0,104) değerleri istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermedi; ancak cinsiyete göre dağılımında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık vardı (p=0,039). Buna göre TPVB (E:58, K:7) grubunda erkek hasta sayısı daha yüksek iken; ESPB (E:49, K:16) grubunda ise kadın hasta sayısı daha yüksekti. Sonuç: Torakotomi sonrası postoperatif analjezik amaçlı ESPB ile TPVB uygulanan hastaların VAS ve NRS skorları, ortalama opioid tüketimleri, ortalama analjezi talep zamanları, vital bulguları, omuz ağrısı ve bulantı-kusma durumları açısından benzer olduklarını, TPVB ile ESPB yöntemlerinin birbirlerine üstün olmadıklarını; ancak torasik cerrahide postoperatif multimodal analjezinin bir parçası olarak birbirlerine iyi bir alternatif olduklarını göstermektedir. Anahtar kelimeler: VAS ve NRS skorları.
Pediatrik suprakondiler fraktürlerinin kapalı redüksiyon ve internal fiksasyonunda ultrason rehberliğinde uygulanan infraklavikular bloğun etkinlik ve güvenliği
Periferik sinir blokları erişkinlerde sıklıkla kullanılan anestezi yöntemidir. İnfraklavikular blok subklaviyan arterin klavikula altından vizüalize edilerek genelde ultrasonografi eşliğinde uygulanan bir periferik sinir bloğudur. Pediatrik vakalarda periferik sinir blokları ile ilgili yeterli veri yoktur. Bu çalışmamızda suprakondiler fraktürlerde kapalı redüksiyon internal fiksasyon cerrahisi uygulanan çocuklarda infraklavikular blok ile anestezinin yeterli olduğu, postoperatif bulantı kusma ve ek opioid ihtiyacının azaldığını, güvenli ve konforlu bir cerrahi sağladığını raporlamayı amaçladık. Bu çalışmamız için suprakondiler fraktürü olup kapalı redüksiyon internal fiksasyon cerrahisi yapılan 3-16 yaş arası 70 hastanın kayıtları retrospektif olarak değerlendirildi. Grup İ deki hastalara ASA sedasyon/analjezi skalasına göre orta düzey sedasyon/analjezi uygulandı. Demografik veriler her iki grupta da benzerdi. İnfraklavikular blokla opere olan hastalarda %80 başarı sağlanmıştır. Kalan %20 hastaya 0.05 mcg/kg/dk remifentanil infüzyonu başlandığında ise total başarı %94,3'e ulaşmıştır. Postoperatif ek opioid ihtiyacı infraklavikular blok uygulanan hastalarda genel anestezi grubundakilere göre anlamlı derecede azdı (Grup G de %25.71 Grup İ de % 5.7)(P=0,028). Bulantı kusma da infraklavikular blokla opere olan hastalarda belirgin olarak azdı (Grup G de %25.71 Grup İ de %8.6 (P=0.072). Bu sonuçlar çocuklarda da üst ekstremite cerrahisinde infraklavikular bloğun tek kullanılabileceği,etkin bir anestezi ve güvenilir bir postoperatif analjezi sağlayabileceğini göstermiştir.
Diyabet hastalarında submandibular ve parotis tükürük bezlerinin ultrasonografi ile değerlendirilmesi
Dokuların glukozu kullanma yeteneğinin azalması sonucu kanda glukoz seviyesinin aşırı yükselmesi ile meydana gelen diyabetes mellitusta (DM) meydana gelen mikrovasküler komplikasyonlar arasında oral belirtiler ve komplikasyonlar bulunur ve bunlardan bazıları; ağız kuruluğu (kserostomi), tükürük bezinde büyüme, azalmış tükürük akışı ve periodontal hastalıktır. Bu çalışmanın amacı; tip 1 DM ve tip 2 DM olmak üzere hasta grubu ve sağlıklı kontrol grubunda, her gruba ultrasonografi (USG) eşliğinde sağ ve sol submandibular ve parotis tükürük bezlerinin boyut (antero-posterior, süpero-inferior, medio-lateral), hacim, ekojenite, parankim iç yapısı, marjin özellikleri, shear wave elastografi (SWE) değeri ve renkli doppler özelliklerini değerlendirmektir. Çalışmamızda hasta ve kontrol grupları Gaziantep Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalı'na çeşitli nedenlerle muayene olmak için başvuran 18 yaş ve üzeri hastalar arasından seçilmiştir. 40 hasta grubu (20 tip 1 DM ve 20 tip 2 DM) ve 40 sağlıklı kontrol grubu olmak üzere toplam 80 hastanın (43 kadın 37 erkek) her iki taraf submandibular ve parotis bezlerinde USG ile yapılan incelemelerde; hasta ve kontrol grubu arasında sağ submandibular bez antero-posterior ve hacim ortalama değerlerinde; sağ parotis bezi medio-lateral ve hacim ortalama değerlerinde; sol parotis bezi SWE ortanca değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmiştir (p < 0.05). Hasta ve kontrol grubu arasında sağ submandibular bez ekojenite ve renkli doppler değişkenlerinde; sağ parotis bezinde ekojenite ve renkli doppler değişkenlerinde; sol parotis bezinde ekojenite, marjin özellikleri, parankim homojenitesi ve renkli doppler değişkenlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmıştır (p < 0.05). Sonuç olarak; USG incelemelerinde hasta grubunun tükürük bezlerinde boyutsal, hacim ve SWE değerlerinde artış gözlenirken, renkli dopplerde hipovaskülarizasyona eğilim izlenmiştir. Tükürük bezlerinde meydana gelen değişikliklerin sebeplerinin anlaşılabilmesi için bu bezleri etkileyen sistemik hastalıkların değerlendirilmesinde USG, SWE ve renkli dopplerin kullanımı önerilmektedir.
Acil serviste yatakbaşı ultrasonografi ile karotis doppler tepe akış hızı ve vena kava inferior çapı ölçümlerinin volüm değerlendirilmesindeki rolü
Acil servise başvuran hastalar arasında intravasküler volüm durumu düşük olan hastalarda dolaşım yetersizliğinden dolayı çoklu organ hasarı gelişir. Hipovolemik şok tedavisindeki gecikme ölüm oranını arttırabilir. Çalışmamızda hastalar acil servise başvurdukları anda yatak başı ultrasonografi ile daha önceden volüm durumunu gösterdiği ispatlanmış Vena Kava İnferior (VKİ) çap ölçümünü yaptık. Daha sonra yapılması daha kolay ve hızlı olan karotis doppler tepe akış hızı solunumsal varyasyonunu ölçtük. Bunları kıyaslayarak karotis dopplerin intravasküler durum hakkında ne kadar bilgi verebildiğini araştırdık. Çalışmaya 30 hipovolemik hasta ve kontrol grubu için 30 sağlıklı gönüllü alındı. VKİ çapları yatakbaşı ultrasonografi ile subksifoidal bölgeden inspiryumda ve ekspiryumda ölçüldü. Karotis arter tepe akış hızı solunumsal varyasyonu (ΔVpeak) ölçüldü. Hasta grubunun ultrasonografik ölçümleri 1000 cc izotonik NaCl infüzyonundan sonra tekrarlandı. Hasta ve kontrol grubu arasında değişkenlerin karşılaştırılmasında Independent Samples t test, hasta grubunun tedavi öncesi ve sonrası değişkenlerinin karşılaştırılmasında Paired t test kullanıldı. İstatistiksel olarak p değerinin <0,05 olması anlamlı kabul edildi. Hasta grubunda VKİ'un inspiryum çapı (0,24±0,23 cm) kontrol grubundan (1,44±0,33 cm) anlamlı derecede düşüktü (p<0,001). VKİ'un ekspiryum çapı hasta grubunda (0,78±0,38 cm) kontrol grubundan (1,79±0,37 cm) anlamlı derecede düşüktü (p<0,001). Karotis ΔVpeak hasta grubunda (87,87±35,71 cm/sn) kontrol grubunda (106,2±21,21 cm/sn) anlamlı derece düşük (p=0,047). Hasta grubunda 1000 cc izotonik NaCl infüzyonundan sonra VKİ'un inspiryumdaki çapı (0,61±0,4 cm) tedavi öncesi değerden anlamlı derecede yüksekti (p<0,001). Hasta grubunda 1000 cc izotonik NaCl infüzyonundan sonra VKİ'un ekspiryumdaki çapı (1,16±0,51 cm) tedavi öncesi değerden anlamlı derecede yüksekti (p<0,001). Karotis ΔVpeak hasta grubunda 1000 cc izotonik NaCl infüzyonundan sonra (84,82±38,35 cm/sn) tedavi öncesi değerle anlamlı fark saptanmadı (p=0,729). VKİ çapları ve karotis doppler ΔVpeak'inin yatak başı ultrasonografik ölçümleri; acil servise başvuran hastalarda hipovoleminin erken tanısının noninvaziv, hızlı ve güvenilir şekilde konulmasını sağlar. Ayrıca çalışmamız sonucunda karotis doppler ΔVpeak'i yatak başı ultrasonografi ile yapılan seri ölçümleri hipovolemik hastalarda yapılan sıvı tedavisinin takibinde yeterince faydalı olmamakla birlikte VKİ çaplarının ölçümü faydalı bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Hipovolemi, Yatakbaşı ultrasonografi, Vena kava inferior, Karotis arter tepe akış hızı solunumsal varyasyonu
Tip 1 diyabetes mellitus tanılı çocuklarda renal elastografi değerlerinin sağlıklı çocuklarla karşılaştırılması
Tip 1 Diyabetes Mellitus tanılı, diyabetik nefropatisi olmayan çocukların non-invaziv bir method olan shearwave elastografi ile ölçülen shear dalga SWVları (SWV) değerlerini , sağlıklı çocuklar ile karşılaştırılmayı amaçladık. Çalışmaya Amerikan Diyabet Derneği tarafından yayınlanan tanı kriterlerine göre Tip 1 DM tanısı (HbA1c > %6,5, açlık kan şekeri ≥ 126 mg/dl, tokluk kan şekeri ≥ 200 mg/dl) almış 18 yaşından küçük, ancak Diyabetik Nefropati (DN) tanısı almamış normoalbüminürik, kreatinin değerleri, ve glomerüler filtrasyon hızı (eGFR) yaşına göre normal sınırlarda olan 30 hasta ve klinik laboratuvar bulguları normal olan 30 sağlıklı çocuk dahil edildi. Tüm hastalara ve sağlıklı gruba shear wave elastografi incelemesi yapıldı. Her iki böbrek parankiminin üst, orta ve alt zonundan ROI yardımıyla metre/saniye birimiyle değerler elde edildi. Her zondan üçer adet olmak üzere her böbrekten toplam dokuz adet SWV ölçümü yapıldı ve bu ölçümlerin her iki böbrek için ortalamaları hesaplandı. Hasta ve kontrol grubu arasında yaş ve cinsiyet açısından istatiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı. (p>0,05).Sağlıklı grupta sağ ve sol böbrekten ölçülen parankim SWV değerleri ortalamaları sağ ve sol olmak üzere 1,91 ± 0,38 m/s,2,14 ± 0,41 m/s olarak saptandı. Hasta grupta ise sağ ve sol böbrekten ölçülen parankim SWV değerleri ortalamaları sağ ve sol olmak üzere 1,99 ± 0,24 m/s, 2,06 ± 0,34 m/s, olarak saptandı. Bu sonuçlara göre sağ ve sol böbrek SWV değerleri ortalamasında hasta grup ile sağlıklı grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. (p>0,05). Buna göre çalışmamızda DN olmayan Tip 1 DM hastalarıyla sağlıklı kontrol grubun elastografi değerleri benzer olarak bulundu. Kronik bir hastalık olan Tip 1 DM hastalığında kronik komplikasyonu olan DN'nin gelişimi tanı aldıktan sonraki ortalama 5-15 yıl içinde başlamaktadır. Biz yaptığımız çalışmada erken evrede diyabetik çocuklarda elastografi değerlerini normal relatif hasta olmayan populasyonla farklı bulmadık. Bu sonuçlarda bize elastografinin sonuçlarının önemli olabileceğini göstermiştir. Erken evrede hastalığın takibinde ve ileri evre ayırımında böbreklerin etkilenip etkilenmediğini belirlemek açısından ve gerekli önlemleri almak için elastografi kullanılabiliceğni düşünüyoruz. Ancak bu çalışmanın ileri evre hastalığı bulunanlarda da devam etmesi gerekmektedir. Çalışmamızın gelecekte renal elastografi konusunda yapılacak daha kapsamlı ve kontrollü çalışmalara yol göstereceğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Tip 1 Diyabete Mellitus, Elastografi, Diyabetik Nefropati
Vezikoüreteral reflülü çocuklarda subüreterik enjeksiyon öncesi ultrasonografi ile ölçülen subüreterik tünel uzunluğu, mesane duvar kalınlığı ve distal üreter çapının tedavi başarısı ile ilişkisi
Primer vezikoüreteral reflülü (VUR) çocuklarda subüreterik enjeksiyon tedavisi öncesi ultrasonografi (USG) ile ölçülen subüreterik tünel uzunluğu (detrüsör giriş-orifis mesafesi), mesane duvar kalınlığı ve distal üreter çapının tedavi başarısı ile ilişkisini değerlendirmek amaçlandı. Çalışmamıza bu amaç doğrultusunda 2020-2022 yıllarında primer VUR nedeniyle subüreterik enjeksiyon yapılan 1-16 yaş arasında 35 hasta (53 renal ünite) dahil edildi. Veriler prospektif olarak toplanıp değerlendirildi. Hastalara ameliyat öncesi yapılan USG ile üreter orifisi konumundaki mesanenin duvar kalınlığı, subüreterik tünel uzunluğu ve üreter distal çapı ''mm'' olarak ölçüldü ve kaydedildi. Aynı zamanda yaş, cinsiyet, VUR derecesi, taraf, hidronefroz derecesi, başvuru şikayeti, mesane-bağırsak disfonksiyonu, renal skar bulguları kaydedildi. Bu verilerin tedavi başarısı üzerine etkisi değerlendirildi. Hastaların ortalama yaşı 6,83 ± 3,84 yıl olarak hesaplandı. Hastaların 32' si kız (%91,4), 3'ü erkekti (%8,6). Hastaların 6' sında (%17,1) reflü sağ tarafta iken, 11' inde sol (%31,4), 18' inde (%51,4) bilateraldi. Sağda en sık grade 3 (%25,7), solda ise grade 4 reflü (%34,3) izlendi. Ameliyatın genel başarısı %79 (n=42/53) olarak hesaplandı. Başarısız ve başarılı gruplar yaş, cinsiyet, VUR derecesi, taraf, bilateralite, hidronefroz derecesi, başvuru şikayeti, mesane-bağırsak disfonksiyonu, mesane duvar kalınlığı ve distal üreter çapı açısından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklar saptanmadı (p0,05). Başarılı grupta 16 hastada (%38,1) renal skar, başarısız grupta 10 hastada (%90,9) renal skar mevcuttu. Başarılı ve başarısız gruplar arasında renal skar varlığı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p=0,002). Başarısız olan grupta detrüsör orifis mesafesi ortalama 7,32 ± 3,15 mm, başarılı olan grupta ise 10,64 ± 3,78 mm olarak ölçülmüştür. Her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark ortaya çıkmıştır (p=0,004). Detrüsör orifis mesafesinin üreter distal çapına oranına (D/Ü oranı) bakıldığında başarısız olan grupta ortalama 1,37±0,45 olarak hesaplanmış iken başarılı olan grupta 2,12±0,83 olarak hesaplanmıştır. Başarısız olan grupta bu oranın başarılı olan gruba göre anlamlı olarak düşük olduğu görülmüştür (p=0,006). Detrüsör orifis giriş mesafesi <7,4 mm olanlarda başarısızlık ihtimali %81,82 (%95 CI=48,2-97,7), bu değerin üstünde olanlar için başarı ihtimali %80,95 (%95 CI=65,9-91,4) olarak tahmin edilmiştir. VUR' un endoskopik enjeksiyon tedavisinin başarısını öngörme, hastanın ebeveynlerinin bu doğrultuda bilgilendirilmesi ve uygun tedavi yöntemine karar verilebilmesi açısından USG ile ölçülen detrüsör orifis mesafesi ve D/Ü oranı güvenilir parametrelerdir. Anahtar Kelimeler: vezikoüreteral reflü, subüreterik tünel, endoskopik enjeksiyon
Vezikoüreteral reflü hastalığı bulunan çocuk hastalarda böbrek parankiminin elastografi ile değerlendirilmesi
Vezikoüreteral reflü (VUR) hastalığında en önemli komplikasyon böbrekte skar varlığıdır ve tespitinde dimerkapto süksinik asitten (DMSA) faydalanılmaktadır. Biz bu çalışmamızda pediyatrik VUR hastalarında skar varlığı tespitinde elastografinin tanıya katkısını araştırmayı amaçladık. Bunun için son bir yıl içerisinde raporlanmış DMSA tetkikleri bulunan 50 pediyatrik VUR hastası ve 21 sağlıklı çocukçalışmaya dahil edildi. Hasta ve kontrol gruplarındaki böbrekler "böbrek ünitesi" ismi ile araştırmaya dahil edildi. Hasta grubunda evre 3,4 ve 5 reflüsü bulunan böbrekler "ileri evre böbrek ünitesi" olarak tanımlandı. "İleri evre böbrek üniteleri" skarlı ve skarsız olarak kendi içinde ikiye ayrıldı. Hasta popülasyonundaki evre 1 ve 2 reflüsü bulunan böbrekler "erken evre böbrek ünitesi"olarak, tek taraflı reflüsü olan hastalarda reflü olmayan taraftaki böbrekler "kontralateral böbrek ünitesi" olarak tanımlandı. 21 kişilik kontrol grubundaki toplam 42 böbrek ünitesi ise "kontrol böbrek ünitesi" olarak tanımlandı. 3 hastada soliter böbrek yapısı mevcuttu ve toplam 139 böbrek ünitesi ile araştırma yapıldı.Böbreklerin üst, orta ve alt zonlarına elastografi değerlendirmesi yapılmıştı. Ölçümler sırasında kapsülden ve mümkün olduğunca medulladan kaçınarak korteksi değerlendirmek için her zona üç adet ilgi alanı(ROI) yerleştirildi. Her böbrek ünitesinde toplam 9 ölçüm gerçekleştirilip parankimin ortalama shearwave elastografi (SWE) hızları m/sn cinsinden kaydedildi. Yapılan karşılaştırmada ileri evre skarlı böbrek ünitelerinin SWE hızlarının diğer gruplardan anlamlı oranda yüksek olduğu tespit edildi (p<0.05). Bu karşılaştırmaya yönelik yapılan "Receiver Operating Characteristic" (ROC) analizinde SWE hızı için 2.06 m/sn değerinin skarlı böbrek ünitelerini skarsız ileri evre böbrek ünitelerinden ayırmada duyarlılığı %83.7 özgüllüğü %76.5olarak hesaplandı. SWE tekniği renal parankimin değerlendirilmesinde umut vaat eden, tekrarlanabilir, kolay uygulanabilir, non-invaziv bir tanısal görüntüleme yöntemidir. Yaptığımız çalışmanın bu konu üzerinde daha geniş kapsamlı ve kontrollü çalışmalara ışık tutacağını, ayrıca SWE incelemesinin skar oluşumunun tespitinde DMSA'ya alternatif olarak kullanılabilecek umut vadeden bir yöntem olduğunu düşünüyoruz.
Dispne nedeniyle acil tıp kliniğine başvuran hastaların yönetiminde yatak başı odaklanmış ultrasonografi ile pulmoner ve kardiyak değerlendirme
Dispne acil tıp kliniklerinde sık karşılaşılan bir semptomdur. Altta yatan nedenin hızlı tanımlanması prognozu iyileştirir. Tanı için çoğunlukla görüntüleme yapılması gerekmektedir. Bu nedenle dipsne ile başvuran hastaların tanı sürecinde yatak başı odaklanmış ultrasonografi kullanımının değerini araştırdık. Gaziantep Üniversitesi Acil Tıp Kliniği'ne başvuran 77 hasta prospektif olarak incelendi. Araştırmacı tarafından odaklanmış kardiyak ultrasonografi ve yatak başı akciğer ultrasonografi uygulandı. Başvurulan hekim tarafından istenilmiş ise laboratuar ve görüntülemeler incelendi. Hastaların nihai tanısı başvurulan hekim tarafından etki altında kalmadan belirlendi. Kesin tanılar ile ultrasonografi sonucunda elde edilen veriler karşılaştırıldığında akut kalp yetmezliği (AKY) hastalarının sistolik fonksiyonları anlamlı oranda deplese bulundu (p=0,001). İnferior vena cava inspirasyon ve ekspirasyon çapları anlamlı oranda yüksek bulundu (p=0,004 ve p=0,024). Kaval indeks anlamlı oranda düşük bulundu (p=0,001). Yatak başı akciğer ultrasonografi protokol algoritmalarına göre sensitivite ve spesifite sırasıyla pulmoner ödem için %96,8 ve %95,7 , pnömoni için %87,5 %97,8 saptandı. AKY grubunda Troponin I ve NT-proBNP düzeyleri anlamlı oranda yüksekti (p=0,001). Ortalama USG uygulama süresi direkt grafi ve bilgisayarlı tomografiye göre önemli ölçüde düşüktü. Elde ettiğimiz veriler literatürle uyumlu şekilde sonuçlandı. Dispne ile başvurmuş hastalarda yatak başı odaklanmış ultrasonografi yüksek tanısal doğruluk oranlarıyla güvenle uygulanabilir.
Tip 2 diyabetes mellituslu hastalarda submandibular ve parotis tükürük bezlerinin ultrasonografik görüntülerinin fraktal analizi
Diyabetes mellitus (DM), "insülin etkisindeki ve salgılanmasındaki ya da her ikisindeki kusurlardan köken alan hiperglisemi ile seyreden bir metabolik hastalık grubu" olarak tanımlanmaktadır. Tükürük bezleri endokrin hastalıklar gibi çeşitli sistemik durumlardan veya bozukluklardan etkilenir. Uzun süreli DM, glandüler hipofonksiyona, ağız kuruluğuna ve asiner atrofi ve yağ infiltrasyonuna neden olabilir. Bu çalışmanın amacı Tip 2 DM teşhisi olan hasta grubu ve sağlıklı kontrol grubu arasındaki parotis ve submandibular tükürük bezlerinin ultrasonografik görüntülerinin, fraktal analiz ile değerlendirilerek yaş, cinsiyet, VKİ, glukoz düzeyi ve HbA1c ilişkisine göre prospektif olarak incelemektir. Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalı'na çeşitli nedenlerle başvuran, 18 yaş ve üzeri, 80 Tip 2 DM'li çalışma grubu ve 80 sağlıklı kişiden oluşan kontrol grubu dahil edilmiştir. Hasta ve kontrol grupları arasında; sol sm-Ort. FB, sol smFB-2, sol lpFB-3, SmFB-2 ve ORT.SM-FB değerleri arasında istatistiksel anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0,05). Cinsiyetlere göre sağ smFB-2, sağ lpFB-3, sol tpFB-3, lPFB-3 değerlerinde; yaşa göre sol lpFB-1 ve sol smFB-2 değerlerinde; VKİ'ye göre ORT.SM-FB, SmFB-2 ve sol smFB2 değerlerinde anlamlı farklılık gözlenmiştir (p<0,05). HbA1c' ye göre ORT.SM-FB, SmFB-3, sağ smFB-3, tpFB-2, lpFB-1 ve sol smFB-3, tpFB-1, tpFB-3 değerlerinde istatistiksel anlamlı korelasyon saptanmıştır (p<0,05). Sonuçta; USG incelemelerinde hasta grubunun tükürük bezlerinde FB'lerde azalma izlenmiştir. Bu değişikliğin aynı zamanda diyabetik hastalarda cinsiyet, yaş, VKİ ve HbA1c ile ilişkili olduğu saptanmıştır. Sistemik hastalıkların tükürük bezlerinde meydana getirdikleri değişikliklerin anlaşılabilmesi için bez USG görüntülerinin fraktal analiz ile değerlendirilmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Diyabetes Mellitus, Fraktal analiz, Parotis bezi, Submandibular bez, Ultrasonograf
Sağlıklı erişkinlerde masseter ve temporal kas kalınlıklarının ve shear wave elastografi ile kas sertliğinin referans değerlerinin belirlenmesi
Çiğneme sisteminin performansı temel olarak, masseter ve temporal kaslar tarafından üretilen kuvvetlere bağlıdır. Bu kasların kalınlık ve sertlikleri, kas performansı ve kuvvetinin kritik bir belirleyicisidir. Bu nedenle kas kalınlık ve sertliklerinin in vivo değerlendirilmesi, kas fonksiyonlarının anlaşılmasına ve geliştirilmesine yardımcı olabilir. Bu tez çalışmasında; sağlıklı erişkinlerde istirahatte ve kontraksiyonda, masseter ve temporal kaslarının kalınlık ve sertliklerinin refarans değerlerini oluşturmak ve bu değerlerin yaş, cinsiyet, taraf ve Vücut kitle indeksine göre değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmada, yaşları 18-59 arasında değişen 160 (80 kadın, 80 erkek) sağlıklı bireyin toplam 320 masseter ve temporal kası ultrasonografi ve Shear Wave Elastografi (SWE) ile incelendi. İstirahatte ortalama masseter kas kalınlığı 1,09±0,21 cm; kontraksiyonda 1,40±0,25 cm olarak bulundu. İstirahatte temporal kas kalınlığı 0,88±0,11 cm; kontraksiyonda 0,98±0,12 cm olarak bulundu. İstirahatte ve kontraksiyonda yaşla birlikte masseter ve temporal kas kalınlıkları artış göstermiş olup bu bulgu temporal kas için anlamlı değildi. İstirahatte ve kontraksiyonda masseter ve temporal kas kalınlıkları, erkeklerde kadınlardan daha fazla bulundu (p<0,001). İstirahat ve kontraksiyonda sağ ve sol masseter kas kalınlıkları arasında anlamlı farklılık bulunmuşken temporal kasta bulunmadı. İstirahatte ve kontraksiyonda yaş ve vücut kitle indeksi arttıkça masseter ve temporal kas kalınlığı artış gösterdi ancak bu bulgular temporal kas için anlamlı değildi. Masseter kasın sertlik değerlendirmesi transdüser 2 farklı pozisyonda iken yapıldı ve bu iki durum birbiriyle karşılaştırıldı. İstirahatte transdüser masseter kasa transvers pozisyonlandırıldığında masseter kasın sertliği (İSWE-T) 6,91±1,22 kPa; İstirahatte transdüser masseter kasa longitüdinal pozisyonlandırıldığında masseter kasın sertliği (İSWE-L) 8,49±1,25 kPa olarak bulundu. Kontraksiyonda transdüser masseter kasa transvers pozisyonlandırıldığında (KSWE-T) 31,40±7,03 kPa; kontraksiyonda transdüser masseter kasa longitüdinal pozisyonlandırıldığında (KSWE-L) 35,65±7,45 kPa olarak bulundu. Hem istirahatte hem de kontraksiyonda masseter kas sertliğinin değerlendirildiği transvers ve longitüdinal yöntemlerle yapılan ölçümler arasında anlamlı farklılıklar saptandı. İstirahatte temporal kas sertliği 8,84 kPa; kontraksiyonda 20,43 kPa olarak bulundu. İstirahatte ve kontraksiyonda masseter ve temporal kas sertlikleri, erkeklerde kadınlardan daha fazla bulundu (p<0,001). İstirahat ve kontraksiyonda sağ ve sol masseter ve temporal kas sertlikleri arasında anlamlı farklılık bulunmadı. İstirahatte ve kontraksiyonda yaş ve vücut kitle indeksi arttıkça masseter ve temporal kas sertlikleri azalma göstermiş ancak kontraksiyonda masseter kas sertliğindeki azalma anlamlı bulunmamıştır. Sonuç olarak, ultrasonografi ve SWE çiğneme kas kalınlıklarının ve sertliklerinin değerlendirilmesinde etkili bir yöntem olarak kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Masseter kas, Shear Wave Elastografi, Temporal kas Ultrasonografi.
Geleneksel ve modifiye hızlı üst çene genişletme apareylerinin çiğneme kasları üzerindeki etkilerinin ultrasonografi ile değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı; üst çenesinde transversal yönde darlığı olan hastalarda geleneksel ve modifiye hızlı üst çene genişletme apareylerinin çiğneme kasları üzerindeki etkilerini ultrasonografik ve shear wave elastografisi ile değerlendirmektir. Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalı'na tedavi amacıyla başvurmuş olan, iskeletsel maksiller darlığa sahip, yaşları 8-15 yıl arasında değişen, kliniğin rutin hastası olan birey dahil edildi. Randomize olarak seçilen 31 birey iki gruba ayrıldı: Grup 1; Geleneksel Hyrax RME (HRME) apareyi (n=15), Grup 2; Akrilik Capli Modifiye RME (AcRME) apareyi uygulanan hastalar (n=16). Bireylerden T0 (aparey uygulaması öncesi), T1 (aktivasyon sonu) ve T2 (aktivasyonun tamamlanmasını takiben 3.ay) dönemlerinde ultrasonografi ve elastografi kayıtları alındı. Alınan kayıtlar aracılığı ile masseter, anterior temporal ve lateral pterigoid kaslarının kalınlıkları ve sertlik değerleri analiz edildi. Hem AcRME hem HRME gruplarında, ortalama kalınlık ve sertlik değerlerinin zamanlar arası karşılaştırmalarında anlamlı farklılık gözlenmezken; sağ-sol ayrımı yapılarak analiz edildiğinde her iki apareyin de kasları anlamlı olarak etkilediği görüldü. Çalışmada en çok etkilenen kaslardan olan lateral pterigoid kasın farklı zamanlarda ölçülen kalınlık ve sertlik değerleri AcRME grubunda daha fazla idi. Bu durumun AcRME apareyinin dizaynındaki okluzyon yüksekliği farklılığından kaynaklandığı düşünüldü.
Böbrek nakli yapılan hastalarda erken dönemde ölçülen rezistif indeks ve graft böbrek damar sayısının renal graft fonksiyonları üzerine etkisi
Çalışmamızda ocak 2018 ile aralık 2021 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Böbrek Nakil Merkezi'nde Kronik Böbrek Yetmezliği nedeniyle canlı donör ve kadavradan böbrek nakli ameliyatı yapılan hastaların erken postoperatif dönemde (24- 48 saat) doppler usg ile böbrek renal arter rezistif indeks değerleri ve greft böbrek damar sayısına bakılarak. hastane veri tabanı ve kontrol muayenelerinde elde edilen alıcı, verici bilgileri ve operasyon verileri ile istatiksel analiz yapılarak renal greft arter sayısının greft fonksiyonları üzerine etkisini ve hangi bulguları etkilediği, rezistif indeksin prediktif bir yeri olup olmadığını, ayrıca arter sayısının rezistif indekse etkisi, arter sayısı ve rezistif indeksin uzun dönem greft fonksiyonları ile nasıl bir ilişki içerisinde olduğunu retrospektif olarak incelenmeyi amaçladık. Çalışmada kronik böbrek yetmezliği etiyolojisi, diyaliz süresi, ek hastalık, idrar durumu, uyum, radyolojik bulgular, yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, postoperatif 0. 1. 3. 7.gün ve 1. 3. 6. ay kreatin değerleri, postoperatif diyaliz ihtiyacı, reoperasyon durumu ve greft kaybı gibi veriler retrospektif olarak incelendi. Renal transplantasyon sonrası 6 aylık süre boyunca gelişen akut rejeksiyon, kanama, greft kaybı, reoperasyon, gibi komplikasyonlar ile beraber kreatin düzeyi ve diyaliz ihtiyacı gibi renal greft fonksiyon belirteçlerinin renal greft rezistif indeks ve arter sayısı ile ilişkisi araştırıldı. Çalışmamızda incelenen hasta gurubunda 124 (%41,6) hastanın böbrek yetmezliği sebebi bilinmezken, 70 (%23,5) hastada böbrek yetmezliğinin sebebi HT, 17 (%6) hastada DM ve 15 (%5) hastada aynı anda HT ve DM olduğu tespit edildi. Çalışmaya toplamda 298 alıcı hasta dahil edildi. Hastaların 195 (%65,5)'i erkek 103 (%34,5)'ü kadındı. Alıcıların en küçüğü 6 yaşında, en büyüğü 74 yaşında olup, ortalama yaş 37,84±15,16 idi. Hastaların ortalama VKİ değeri 24,73±5,45'ti. Postoperatif rezistif indeks ortalama değerinin greft kaybına göre istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermediği elde edildi (p>0,05). Arter sayısı 1 olanların ortalama postoperatif rezistif indeks değerinin arter sayısı 2 olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu bulundu (p=0,041, p=0,028). Ortalama postoperatif renal arter rezistif indeks değerinin vericinin canlı veya kadavra olmasına göre istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermediği gözlendi (p>0,05). Yaş ile rezistif indeks değeri arasında pozitif çok zayıf derecede istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edildi (r=0,139, p=0,016). Hasta grubumuzun 263'ünde 1 arter (%88,26), 33'ünde 2 arter (%11,07) ve 2'sinde de 3 arter (%0,67) vardı greft kaybı olanların 13'ünde 1 arter,3'ünde 2 arter görüldü. Arter sayısı 3 olanlarda greft kaybı gözlenmedi. Greft kaybı ile arter sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olmadığı elde edildi (p>0,05). Ayrıca renal greftin arter sayısı ile kreatin değeri arasındaki ilişki incelendiğinde uzun dönemde çoklu arter olmasının kreatin değerleri üzerine her hangi bir olumsuz etkisi olmadığı görüldü. Sonuç olarak vericilerde çoklu arter olması böbrek naklinin yapılmasına engel olmadığı gibi greft fonksiyonlarının uzun dönem sonuçları da tekli arterler ile yapılan böbrek nakilleri ile benzer ve rezistif indeks değerleri açısından da farklılık olmadığı düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Kronik Böbrek Yetmezliği, Böbrek Nakli, Rezistif İndeks, Arter Sayısı,
Primer sezaryen olan hastalarda kerr insizyonunun tek kat ya da çift kat onarım tekniklerinin transvaginal ultrasonografi ile karşılaştırılması
Ülkemizde de gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi sezaryen doğum sıklığının giderek arttığı görülmektedir. Doğumların yaklaşık %21'nin sezaryen ile olduğu kayıtlara geçmiştir. Sonraki gebeliklerde izlenen plasenta invazyon anomalisi, uterinrüptür gibi komplikasyonların geçirilmiş uterin cerrahi ve sezaryen doğum sayısı ile doğru orantılı olduğu anlaşılmaktadır. Uterus kesi hattında ortaya çıkan patolojik iyileşme veya iyileşmenin yetersizliği olarakta düşünebileceğimiz istmosel olarak adlandırılan skardefekti görülme sıklığı artmıştır. İsthmosel ve neden olduğu obstetrik ve jinekolojik sorunlar ele alındığında sezaryen sonrası istmosel oluşma nedenlerini anlamak ve mümkün oldukça önleyici teknikler geliştirmek oldukça önemlidir. Bu amaçla yapılan araştırma sayısı her geçen gün artış göstermektedir. Çalışmamızda sezaryen ile doğum sonrası uterus kapatma tekniklerinin skardefekti ve istmosel oluşumu üzerine etkilerini TVUSG ile karşılaştırmak planlanmıştır. Çalışmaya Ocak 2023 – Mayıs 2023 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğine başvuran elektif veya acil sezaryen endikasyonu verilen 50 hasta katıldı. Daha önce geçirilmiş uterin cerrahi öyküsü olanlar, 37.gebelik haftasından önceki preterm gebelikler, plasenta invazyon ve yerleşim anomalisi olanlar çalışmaya dahil edilmedi. Kriterlere uygun 50 hasta iki gruba randomize edildi. Randomizasyon için permütasyon yöntemiyle hastalar ikişer ikişer sırayla iki gruba dağıtıldı. Her iki grupta da batına pfannensteil insizyonla uterusa kerr insizyonla girildi. Uterus onarımı tek kat kilitli yapılan hastalar grup 1'e dahil edildi, uterus onarımı çift kat sütürasyon ile yapılanlar grup 2'ye dahil edildi. Operasyon sonrası 3.ay ve 6.ay arasında hastalar kontrole çağrılarak TVUSG ile sezaryen skarı ve istmosel oluşumu değerlendirildi. Çalışmaya katılan hastaların tamamı kontrole geldi ve 50 hasta iki gruba ayrılarak istmosel gelişimi ve skar dokusu açısından birbirleri ile karşılaştırıldı. Gruplar arasında yaş, BMI, gebelik haftası, ek hastalıklar açısından anlamlı fark izlenmedi. Tek kat kilitli grupta çift kat gruba göre isthmosel daha fazla izlendi. Hiçbir hastada istmosel nedenli şikayet görülmedi. İsthmosel görülenlerde posterior myometrium tabakasında herhangi bir patoloji gelişimi izlenmedi. Çalışmamızın sonucunda çift kat kapatma yönteminin istmosel ve skar defekti gelişimini azalttığı anlaşıldı ve istatistiksel olarak anlammlı bulundu. Sezaryen sonrasında uterin defektin bu yöntemle onarılması ile daha iyi sonuçlar elde edileceği öngörülmektedir. Bununla beraber daha önce yapılan çalışmalarda en uygun kapatma tekniğinin net bir şekilde ortaya konulamadığı anlaşılmaktadır. Bunun sebebi istmosel oluşumunda uterus onarım tekniklerinin dışında da birçok faktörün etkili olması olabilir. Daha fazla hasta sayısı ve ek özelliklerin sıkı bir şekilde standardize edilmesiyle yapılan çalışmalar en uygun tekniğin belirlenmesinde etkili olacaktır. Çalışmamızın aynı yöndeki çalışmalara fikir vereceği kanaatindeyiz. Anahtar Sözcükler:Uterus kapatma yöntemi, sezaryen doğum, istmosel, skardefekti.
Acil tıp kliniğine hızlı ventrikül yanıtlı atriyal fibrilasyon ile gelen hastaların ekokardiyografi bulgularına göre metoprolol ve diltiazem'in karşılaştırılması
Bu çalışmamızda hızlı ventrikül yanıtlı AF'li hastaların ekokardiyografi bulguları (sol atrium A/P çapı, sol ventrikül sitolik/diastolik çapı, sol ventrikül hipertrofi ve EF), vital parametreleri (Ateş, sistolik/diastolik tansiyon, nabız ve parmak ucu kan şekeri) incelenmiş ve bu ajanların etkinliğini ve birbirine üstün olup olmadığı araştırılmıştır. Çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Acil Tıp Kliniği'ne başvuran 120 hasta prospektif ve gözlemsel olarak incelendi. Randomizasyon sağlanmış 60 hastaya ilk tedavi olarak diltiazem ve 60 hastaya ilk tedavi olarak metoprolol verilmiştir. Çalışmaya katılar hastaların 53'ü erkek (%44,2), 67'i kadın (%55,8) olarak bulundu. Metoprolol verilen 21 hastada (%35) ve diltiazem verilen 11 hastada (%18,3) ek hız kırıcı ajan ihtiyacı mevcuttu. Metoprolol başlanan hastalarda ek hız kırıcı ajan ihtiyacı istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.039). Sol ventrikül hipertrofisi olan hastalarda metoprolol kullanımında ek hız kırıcı tedavi ihtiyacı istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.02). Hastaların sol atriyum A/P çapı, sol ventrikül sitolik/diastolik çapı ve EF ölçümlerine göre metoprolol ve diltiazemin tedavi etkinliği arasında anlamlı fark bulunmadı. Çalışmamızda literatürden farklı olarak kalp kapak hastalığı olan hastalarda diltiazem ve metoprolol başlanan hastalarda ek hız kırıcı ajan ihtiyacı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p<0.158). Çalışmamızda literatürden farklı olarak ekokardiyografi incelemeleri Yatak Başı Odaklanmış Ultrasonografi çekirdek eğitimi kapsamında Temel USG eğitimi almış acil tıp hekimleri tarafından yapılmıştır. Diltiazem çalışmamızda ilk doz etikliğinde metoprololden daha üstün olduğu görülmüştür.
Esansiyel trombositozda transkranial doppler ultrasonografi ile beyin kan akım hızı ve mikroembolik sinyallerin tespiti
ESANSİYEL TROMBOSİTOZDA TRANSKRANİAL DOPPLER ULTRASONOGRAFİ İLE BEYİN KAN AKIM HIZI VE MİKROEMBOLİK SİNYALLERİN TESPİTİ Giriş-Amaç: Myeloproliferatif sendromlardan biri olan esansiyel trombositoz (ET), kendini izole trombositoz ve trombohemorajik komplikasyonlarla gösterir. Tedavi ile ET'da trombohemorajik komplikasyonları önlemek ve mikrovasküler semptomları azaltmak amaçlanmaktadır. 2013 yılında ET ile serebrovasküler hastalık arasında ilişkiyi inceleyen bir çalışmada, ET 'un erken tanı ve tedavisinin serobrovasküler hastalıkları önleyebileceği üzerinde durulmuştur. Biz de bu noktada artmış mikroemboli riski var mıdır? Sorusu na cevap aramak için transkranial doppler ultrasonografi (TCD) ile beyin kan akım hızı ölçümleri ve mikroembolik sinyallerin (MES) sağlıklı insanlar ile ET' lu hastalarda karşılaştırdık. Materyal-Metod: Takibimizdeki ET hastalarından çalışmaya alınma kriterlerine uygun ve gönüllü olan 40 kişiyle; yaş, cinsiyet ve vücut kitle indeksi (VKİ) bakımından benzer olan 40 kişiden oluşan kontrol grubunun karşılaştırıldığı kesitsel bir çalışma yapıldı. Çalışmaya alınan kişilere TCD ile MES leri ve beyin kan akım hızı parametreleri incelendi. MES leri etkilediği bilinen ve etkileyebilecek olan komorbiditeler (diyabetes mellitus, atrial fibrilasyon, anlamlı karotis darlığı, 65 yaşından büyük olmak) dışlama kriterleri olarak değerlendirildi. Hastanın sağlığını etkilememek ve etik nedenlerden dolayı mevcut tedavi altında iken ölçümleri yapıldı Bulgular: ET'lu hasta grubu ve kontrol grubu TCD ile MES tespiti açısından karşılaştırıldığında; sağ orta serebral arter (MCA-R) ölçümünde MES'ler ET'lu hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptanmıştır (p: 0.005). MES saptananların % 18,1 trombosit (PLT) değeri 400.000'in altında, %72,7 PLT değeri 400.000-1.000.000 ve %9,09 ise PLT değeri 1.000.000'un üstünde saptandı. ET'lu hasta grubu ve kontrol grubu TCD ile beyin kan akım hızı parametreleri açısından karşılaştırıldığında ise; MCA-R'da diastolik akım hızı ET'lu grupta kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük saptandı (p<0.005). MCA-R'da pulsatil index, rezistans index, sistolik /diastolik oran ve MCA-L'da pulsatil index, rezistans index, sistolik /diastolik oran, ortalama kan akım hızı, sistolik akım hızı ise ET grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0.005). Sonuç: TCD ile saptanan MES lerin ET'lu hastalarda tedavi altında olmasına rağmen daha fazla gözlenmekte olduğunu, ET'un serebrovasküler hastalıklar açısından daha yakından izlenmesi gerektiğini ve risk altındaki kişilere klasik tedaviye ilave olarak yeni antiagregan tedavi eklenebileceğini düşünüyoruz. Anahtar sözcükler: Esansiyel Trombositoz, Serebrovasküler Hastalık, Mikroembolik Sinyal, Pulsatile İndeks, Transkranial Doppler Ultrasonografi, Trombohemorajik Komplikasyon
Acil serviste akut apandisit tanısı konulan hastalarda SCUBE1 proteininin tanısal değerinin araştırılması
ÖZET Acil Serviste Akut Apandisit Tanısı Konulan Hastalarda SCUBE1 Proteininin Tanısal Değerinin Araştırılması Amaç: Signal peptide - CUB (complement C1r/C1s, Uegf, and Bmp1) - EGF (epidermal growth factor) - like domain - containing protein 1 (SCUBE1) yakın zamanda bazı çalışmalarda bazı kanserlerde, Akut koroner sendromun (AKS) tanısında, iskemik strokta ve Kırım Kongo Kanamalı Ateşi'nde (KKKA) biyobelirteç olarak araştırılmıştır. Bu çalışmanın amacı akut apandisit (AA) tanısı konan hastalarda SCUBE1'in tanısal değerini araştırmaktır. Materyal ve Metot: Çalışmamıza acil servise başvuran AA ön tanılı 150 hasta alındı. Bunlardan çeşitli nedenlerle çalışmadan çıkarılan hastalar ile patolojik tanısı AA olmayanlar çalışmadan dışlandı. Hasta grubu patolojik tanısı AA olarak kesinleşen 47 hastadan oluştu. Kontrol grubu da 43 sağlıklı gönüllüden oluştu. Gruplarda SCUBE1, Alvarado skoru (ASK), C-reaktif protein (CRP), rutin testler karşılaştırıldı. Bulgular: SCUBE1 değerlerinde hasta grubu ile kontrol grubu karşılaştırıldığında anlamlı fark görülmedi (p=0,209). SCUBE1 değerleri, CRP (+) hastalarda anlamlı yüksek çıktı (p=0,048). Hasta grubunda SCUBE1 değerlerinde, ASK açısından kıyaslandığında anlamlı fark çıkmadı (p=0,304). Bilgisayarlı tomografide (BT) apendiks çapı arttıkça SCUBE1 değerleri artmaktadır (p=0,043). CRP değerleri perfore apandisitte (PA), nonperfore apandisitten (NPA) anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0,007). Beyaz kan hücreleri (WBC), PA ve NPA'yı ayırmada etkili değildi (p=0,06). Sonuç: Çalışmamızda SCUBE1'in AA'da tanısal bir değeri olmadığını bulduk. Ancak CRP'si pozitif olan hastalarda SCUBE1 in anlamlı yüksek olduğunu bulduk. SCUBE1 değerleri ile BT apendiks çapları arasında pozitif korelasyon bulundu. Anahtar Kelimeler: Akut Apandisit, SCUBE1, Alvarado Skorlaması, USG, BT, CRP
Fetal kilo tahmininde yumuşak doku kalınlık ölçümünün kullanılması
ÖZET Amaç: Fetusun ultrasonografik değerlendirilmesi ve fetal kilo tahmini günümüzde obstetride bir rutin haline gelmiştir. Sonografik fetal kilo tahmini ile doğum öncesi fetal kilo tahmini yapılarak doğum yönteminin belirlenmesinde temel tanı aracına dönüşmüştür. Biz de buradan yola çıkarak rutinde kullanılan fetal sonografik parametreleri dışında yumuşak doku parametrleri kullanarak fetal kilo tahmini ile yumuşak doku kalınlığı arasında korelasyonu yakalamaya çalıştık. Amacımız, preterm ve term doğumlarda doğumdan önceki 48 saat içinde fetal kilo tahmini yapılarak doğum şeklini ve ultrasonla fetal kilo tahmininin doğruluk oranını belirlemek için yeni bir formül üretilebilmesi veya yumuşak doku kalınlığının fetal kilo tahmininde yerini açıklamaktır. Gereç ve Yöntemler: Bezmialem Vakıf Universitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'ne Temmuz 2018 ve Haziran 2019 tarihleri arasında doğum için başvurmuş 24.-42. gebelik haftasında, tekil canlı gebeliği olan toplam 231 gebenin tahmini fetal ağırlık ölçüleri doğumhanede bulunan Voluson 730 Pro marka cihaz kullanılarak ölçüldü. Ultrasonografik ölçüm yapıldıktan sonra maksimum 48 saat içinde doğuran hastalar çalışmaya dahil edildi. Tahmini fetal doğum ağırlığı biparietal çap (biparietal diameter -BPD), kafa çevresi (head circumference- HC), karın çevresi (abdominal circumference -AC), femur boyu (femur length- FL) fetal biyometrik parametreleriyle Hadlock formülü kullanılarak hesaplandı, ek olarak yumuşak doku kalınlığı UK-uyluk kalınlığı, KK-kol kalınlığı, OK-omuz kalınlığı aynı seansta ölçüldü. Bulgular: Fetusların intrapartum ultrasonografi ile yapılan tahmini doğum ağırlığı ile doğumdan hemen sonra ölçülen gerçek doğum ağırlığı arasındaki farka, aynı zamanda interobserver ve intraobserver arası korelyasyona bakıldı. Fetal kilo tahmini ve doğum kilosu ile yumuşak doku parametreleri arasında korelyasyona bakıldı, omuz kalınlığı arttıkça doğum kilosunun da arttığı istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Kol kalınığı ile doğum kilosu arasında korelyasyon istatiksel olarak anlamlı bulunmadı. Uyluk kalınlığı ile doğum kilosu arasında hafif bir korelyasyon olduğu veya bu korelyasyonu iyi düzeyde yakalmak için daha çok sayda vakaya ihtiyaç olduğu sonucuna varıldı. VIII Sonuç: Yumuşak doku parametreleri ile fetal kilo tahmini ve gerçek doğum kilosu arasındaki korelyasyonu etkileyen maternal – demografik ve fetal özellikler vardır. Yumuşak doku kalınlık ölçümlerinin fetal biyometriye eklenerek yapılması mevcut kullanılan Hadlock formülünden fetal kilo tahmini yapması bakımından benzerdir. Toplumumuza uygun fetal kilo tahmininde daha başarlı formüllerinin geliştirilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Fetal yumuşak doku paramterleri kullanılarak fetal kilo tahmini yapılan formüller doğum eyleminde yapılan gelişme geriliği ve fetal makrozomi gibi durumlarda kullanılması açısından ümit vaat etmektedir. Anahtar Kelimeler: fetal kilo tahmini, ultrasonografi, gerçek doğum ağırlığı, yumuşak doku parametreleri