Ventricular function-left
67 theses under this subject heading
Sol ventrikül destek cihazı hastalarında outflow grefti ile asendan aorta açısının pompa trombozu ile ilişkisi
AMAÇ: Son dönem kalp yetmezliği, toplumda daha uzun yaşam beklentisi ile artan sıklıkta görülen, nefes almada güçlük, yorulma, terleme şikayetleri ile kendisini gösteren, mortalite ve morbiditesi yüksek bir hastalıktır. Son dönem kalp yetmezliğinin güncel tedavisinde kalp yetmezliği ilaçları, yatarak geçici inotrop destek tedavisi, ve mekanik dolaşım desteği cihazları yer almaktadır. Hastanın taburculuk sonrası yaşam beklentisi ve kalitesini arttırmayı amaçlayan uzun dönem mekanik dolaşım desteği cihazları, güncel tıpta sol ventrikül destek cihazı (LVAD) olarak geliştirilmişlerdir. Bu cihazların hastaların sağkalımlarını ve fonksiyonel kapasitelerini yükselttiğine dair pek çok kanıt olmakla beraber kendilerine ait istenmeyen pek çok yan etkileri vardır. Bu yan etkilerden önemli bir tanesi cihaz aksamı içindeki pompanın trombüs ile tıkanmasıdır. Bu çalışmada cihazın vücut içine cerrahi yerleştirilmesi aşamasında dikkat edilecek detaylar ile pompa tıkanmasının azaltılabilmesinin olasılığı araştırılmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada LVAD implante edilmiş, LVAD outflow grefti asendan aortaya anastomoze edilmiş ve implantasyon sonrası herhangi bir endikasyon ile Toraks BT anjiografi çekilmiş 109 hasta incelenmiştir. Toraks BT anjiografi görüntülerinin 3 boyutlu rekonsrüksiyonları ile sagital ve transvers açılanmalar ölçülmüş, 3 boyutlu net açı bu iki açı ile hesaplanılmıştır. BULGULAR: Pompa trombozu öyküsü veya sıklığı ile outflowgreftinasendan aorta ile yaptığı açı arasında sagital planda (p=0,35), transvers planda (p=0,35), ya da 3 boyutlu rekonstrüksiyon ile elde edilen açıda (p=0,53) anlamlı ilişki bulunmamıştır. Dikkate değer olarak araştırmamızda ek bir bulgu hastalarında LVAD destek süreleri ile pompa trombozu sıklığı arasında da anlamlı bir ilişki olmamasıdır (p=0,11) SONUÇ: Literatürdeki bilgisayar simülasyonlarıyla yapılan çalışmalardaki bulguların aksine, gerçek klinik vakalarda hesaplanılmış outflowgreft açısı ise pompa trombozu sıklığı arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki yoktur. Klinik uygulamada pompa trombozu nedeniyle başvuran bir hastada etiyoloji araştırırken outflow greft açısı öncelikli düşünülmeyebilir.
Sol ventrikül destek cihazı implantasyonu planlanan hastalarda kırılganlık (frailty) ve bilişsel fonksiyonların sağkalım üzerine etkisi
Giriş: Kırılganlık, kalp yetmezliği hastalarında ve kardiyak cerrahi planlanan hastalarda operasyon sonrası artmış mortalite ve morbidite ile ilişkili bulunmuştur. Bu nedenle, bu hastalarda kırılganlık ölçümünün, istenmeyen olay gelişim riski yüksek olanları ayırt ederek sol ventrikül destek cihazı (LVAD)'den en çok yarar görecek olanları belirlemede yardımcı olabileceği düşünülmektedir. Amaç: Araştırmamızda, Fried skorlamasını kullanarak belirlenen kırılganlık durumunun, LVAD cerrahisi sırası ve sonrasında gelişebilecek komplikasyonlara ve sağ kalıma etkisini incelemeyi amaçladık. Yöntem: İmplantasyon amacından bağımsız olarak LVAD cerrahisi planlanan 52 hasta (44 erkek; 8 kadın; yaş 52 ±8 yıl), operasyon öncesi kırılganlık, bilişsel fonksiyon ve depresyon açısından değerlendirildi. Kırılganlık ölçümünde Fried fiziksel kırılganlık fenotipi kullanıldı ve 3 ve üzeri skor alan hastalar kırılgan kabul edildi. Bilişsel fonksiyonların değerlendirilmesinde Mini-Cog testi kullanılırken, depresyon taraması için Hasta Sağlık Anketi (PHQ-9)'dan yararlanıldı. Hastalar ölüm ve komplikasyonlar açısından cerrahi sonrası üç ay gözlendi. Bulgular: Fried kriterlerine göre 29 hasta (%55) kırılgan olarak sınıflandırıldı. Kırılgan hastaların, kırılgan olmayanlara göre daha yüksek NT-proBNP değerlerine ve daha yüksek NYHA skorlarına sahip oldukları görüldü. Kırılgan hastalarda depresyon daha yaygın bulundu (p=0.04). Beden kitle indeksi ve vücut yüzey alanı, kırılgan hastalarda daha düşük olduğu gözlendi (p=0.001; p=0.02). Birincil sonlanım noktası olarak alınan hastane içi ölüm ya da uzamış hastane yatışının kırılgan olmayan 9 (%39) hastaya oranla 21 (%72) kırılgan hastada gerçekleştiği saptandı (p=0.01). İkincil sonlanımlardan sadece ventriküler aritmiler istatistiksel anlamlılığa ulaşarak kırılgan hastalarda cerrahi sonrası ventriküler aritmilerin daha fazla görüldüğü saptandı (p=0.01). Sonuç: Kırılganlık, LVAD implantasyonu planlanan hastalarda operasyon sonrası artmış hastane içi ölüm ya da uzamış hastane yatışı ile ilişkilidir. Bu nedenle kırılganlık durumunun, LVAD cerrahisi için hasta seçiminde kullanılan kriterlerden birisi olması gerektiğini düşünüyoruz.
Devamlı akım ile çalışan sol ventrikül destek cihazı takılan hastalarda intravasküler hemoliz insidansı ve klinik sonuçlarının retrospektif incelenmesi
Amaç: Bu çalışmada amaç, ventrikül destek cihazı takılan olgularda intravasküler hemoliz seviyesinin erken ve orta dönem komplikasyonlara ilişkisinin araştırılmasıdır. Gereç ve yöntem: Ocak 2014- Nisan 2015 tarihleri arasında kliniğimizde son dönem kalp yetmezliği nedeniyle 100 hastaya Sol Ventrikül Destek Cihazı(LVAD) implante edilmiştir. Çeşitli nedenlerle (ölüm, kalp nakli, dış merkez takipleri) laboratuar takibi yapılamadığı için çalışmadan çıkarılmıştır. Çalışmaya toplam 59 hasta (ortalama yaş 51,5 ± 11 ve 53'ü erkek) dâhil edildi. Bu hastaların 42 tanesine HeartWare ve 17'sine HeartmateII implante edildi. Hastaların preop, postop erken, 3. Ay, 6. Ay ve 12.ay hemoliz bulguları (klinik ve laboratuar) kaydedildi. Çalışmamızda İntravasküler Hemolizin laboratuvar testlerinden Laktat Dehidrogenaz Enzimi, Total/Direkt Bilirubin ve İNR değerleri preoperatif dönem, postoperatif dönem, 3. Ay, 6. Ay, 1. Yıl olarak retrospektif olarak taranmış, Bulgular: n % IKMP 24 % 40.7 DKMP 35 % 59.1 REDO 8 % 13.6 HT 20 % 33.9 DM 16 % 27.1 Preop AF 15 % 25.4 HL 6 % 10.2 KAS 0 % 0 PAH 0 %0 ICD 22 % 37.3 CRT 4 % 6.8 KPM 1 % 1.7 CPR 1 % 1.7 Preop GİS kanama 0 % 0 İntermacs I II III IV V 2 19 23 14 1 % 3.4 %32.2 %39.0 %23.7 %1.7 IABP 1 %1.7 Torakotomi 6 % 6 Sternotomi 51 % 86. Minimal invaziv 3 % 5.1 Heartware 42 % 86.4 Heartmate II 17 % 28.8 CPB 56 %94.9 Triküspit Tamir/ TVA 5 % 8.5 Aort Tamir 4 % 6.8 AVR (bioprotez) 3 % 5.1 Revizyon 3 % 5.1 toplam 59 hasta üzerinden sadece (10/22) hastanın izleminde Pompa trombozu şüphesi , (12/22) hastada hem tromboz ve Serebrovasküler Hemoraji/ Enfarktla karşılaşılmıştır. Preop dönemde total bilirubin değerleri postop erken döndemde bir miktar yükselmesine rağmen 3.ay, 6.ay, ve 1.yıl takiplerinde dönemde normal sınırlara gerilemiştir. Postop LDH değeri preop dönem göre anlamlı (p ˂ 0.05) artış göstermiştir. Postop 3.ay, postop 6.ay, postop 1.yıl LDH değeri preop dönem göre anlamlı (p ˃ 0.05) değişim göstermemiştir. 3.ay LDH değeri postop döneme göre anlamlı (p ˂ 0.05) düşüş göstermiştir. 6.ay LDH değeri 3.aya göre anlamlı (p ˃ 0.05) değişim göstermemiştir. 1.yıl LDH değeri 6.aya göre anlamlı (p ˃ 0.05) değişim göstermemiştir. Sonuç: Çalışma analizleri neticesinde, klink takipteki intravasküler hemoliz belirteçlerinin, oluşacak trombotik komplikasyonları öngörmede faydalı olmadığı görülmüştür.
Hipertansif hastalarda stres ekokardiyografi ıle sol ventrikül diyastolik fonksiyon rezervinin değerlendirilmesi
Giriş: Dinamik egzersiz sırasındaki diyastolik fonksiyon, artmış sempatik aktivasyon, taşikardi, artan önyük ve azalmış sol ventrikül diyastolik doluş zamanı arasındaki kompleks etkileşimlerle belirlenir. Normal ventrikülün egzersize yanıtı, hızlanmış relaksasyon ve buna bağlı olarak artan elastik gevşemedir. İstirahat halinde relaksasyon bozukluğu gösteren sert miyokard, artan kardiyak debi, yükselen kan basıncı ve taşikardiyle oluşan egzersizin hemodinamik stresi altında relaksasyonunu hızlandırmayabilir ve bu durum ventriküler doluş bozukluğunda belirginleşmeye neden olabilir. Sonuç olarak, istirahatte semptomsuz olan hastalarda egzersizle dispne ve çabuk yorulma gibi semptomlar ortaya çıkar.Amaç: Hipertansif hastaların diyastolik fonksiyon parametrelerinin değerlendirilmesi, bu parametrelerin egzersiz sonrası değişikliklerinin belirlenmesi ve egzersiz öncesi ve sonrası diyastolik fonksiyon parametrelerinin efor kapasitesi ile karşılaştırılmasıdır.Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda hipertansiyon tanısı olan, 30 ve 70 yaş arası 29'u(% 58) erkek, 21'i (% 42) kadın 50 adet hasta alındı. Normal sinüs ritmi dışında olan, Diabetes Mellitusu olan, koroner arter hastalığı olan, kapak yetmezliği ve kaçağı olan hastalar,protez kapağı olan hastalar ve böbrek yetmezliği olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Tüm hastaların istirahatte ekokardiyografik değerlendirilmesinin ardından, efor sonrası diyastolik fonksiyon parametreleri ölçüldü ve istirahat öncesinde ki verilerle karşılaştırıldı.Bulgular: Çalışmamızda egzersiz sonrası erken diyastolik akım hızında egzersiz öncesine göre istatiksel anlamlı (0.76±0.11 m/sn vs 0.91±0.14 m/sn, p<0.0001) artış gözlenirken, geç diyastolik akım hızı dinlenme ve egzersiz sonrasında benzer bulundu ve istatiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi (0.75±0.14 m/sn vs 0.75±0.18 m/sn, p=0.77). Mitral diyastolik akım E/A oranı egzersiz sonrasında önemli derecede artmış olarak bulundu (0.99±0.34 vs 1.34±0.55,p<0.0001). E/e' oranı değerlendirildiğinde; hem ortalama değerlerde, hem de lateral ve septal bölgeden yapılan ölçümlerin ayrı ayrı değerlendirilmesi sonucunda, istirahat ve egzersiz sonrası, istatistiksel olarak ileri derecede anlamlı fark olduğu gözlendi ( p=0.0001). `Borg indeksi' ile hastanın istirahatte ölçülen E/e' değerleri arasında ileri derecede anlamlı ilişki tespit edildi (r=0.285, p=0.008). Benzer şekilde, egzersiz sonrası E/e' oranı arasında da anlamlı korelasyon vardı (r=0.372, p=0.001).Sonuç: Bu çalışma, hipertansif hastalarda kısıtlanmış efor kapasitesinin diyastolik fonksiyon bozukluğu ile yakın ilişkili olduğunu göstermiştir. Diyastolik stres testi, sol ventrikül dolum basınçlarının egzersiz sonrası invazif olmayan değelendirilmesinde uygulaması kolay, klinik pratikte yapılabilecek ve prognostik bilgiler verebilecek bir testtir. Çalışmamız, diyastolik stres test ile elde edilen E/e' oranının, normal ya da hafif derecede diyastolik fonksiyon bozukluğu olan hipertansif hastalarda dispnenin açıklanmasında önemli bir parametre olduğunu göstermiştir.
Stabil koroner arter hastalığında koroner arter hastalığının yaygınlığı ve ciddiyeti ile P dalga dispersiyonu ve QT dispersiyonu arasındaki ilişkinin incelenmesi
2. ÖZET Giriş: Koroner arter hastalığı (KAH), kardiyovasküler hastalıklar içerisinde önemli morbidite ve mortalite nedenidir. Hastalığın etyolojisinde sıklıkla ateroskleroz rol oynamaktadır. Ateroskleroz; progresif, sistemik ve inflamatuar bir hastalıktır. Bu hastalardaki artmış ani ölüm ve ciddi aritmiler kardiyovasküler riskin en önemli belirleyicileridir. KAH?ın atriyal fibrilasyon (AF) için bağımsız risk faktörü olduğu çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. AF hem akut koroner olay geçirenlerde hem de stabil koroner arter hastalarında normal popülasyona göre daha sık görülmektedir. KAH?ın klinik olarak ortaya çıkış şekilleri arasında sessiz iskemi, kararlı angina pektoris, kararsız angina pektoris, miyokard infarktüsü (MI), kalp yetmezliği ve ani ölüm vardır. Kardiyak kökenli ani ölümün en önemli sebebi ise ventriküler taşikardi ve ventriküler fibrilasyon ile birlikte olan kardiyak aritmilerdir. Elektrokardiyografik olarak uzun QT `ye sahip olan hastaların aksiyon potansiyellerinde homojen olmayan değişiklikler mevcuttur ve bunlar erken ve geç repolarizasyon gelişimine neden olarak ventriküler fibrilasyon gelişimini kolaylaştırılar. QT dispersiyonu (QTd) ventrikül repolarizasyonunun heterojenitesini gösteren; non-invaziv olarak yüzey elektrokardiyografisinden hesaplanan bir parametredir. Artmış QT dispersiyonu iskemik ve iskemik olmayan kardiyak hastalık gruplarında ciddi aritmi ve ani ölüm riski ile ilişkili bulunmuştur. EKG?deki en uzun QT mesafesi ile en kısa QT mesafesi arasındaki fark QT dispersiyonu (QTd) olarak tanımlanmıştır, eğer düzeltilmiş QT mesafeleri kullanılırsa da düzeltilmiş QTc dispersiyonu (QTcd) denir. QT dispersiyonunun miyokard repolarizasyonundaki bölgesel heterojeniteyi gösterdiği ve kardiyak ölümün önemli bir öngördürücüsü olduğu bilinmektedir. Ayrıca QTd?nin kardiyak siklus uzunluğuna oranı olarak tanımlanan QT dispersiyonu oranı (QTdO) ventriküler aritmileri öngörmede QTd?den daha değerli bir parametre olarak gösterilmiştir. Homojen olmayan miyokard repolarizasyon zamanının nedeni; bölgesel ileti yavaşlaması veya ileti yolu değişmesi sonucu aksiyon potansiyel süresindeki gecikme ile açıklanmaktadır. QT dispersiyonu ne kadar fazla ise ventriküler repolarizasyon homojenitesi o kadar azdır ve dolayısıyla ventriküler instabilite o kadar fazla demektir. Ventriküllerin farklı bölgelerindeki homojen olmayan ileti hızları veya repolarizasyon renetri mekanizması yolu ile ciddi ventriküler aritmilere dolayısıylada ani kalp ölümlerine sebep olabilir. Amaç: Sol ventrikül sistolik fonksiyonları korunmuş stabil koroner arter hastalarında non-invaziv olarak değerlendirilebilen PDD, QTd, QTcd, QTdO gibi elektrokardiyografik parametrelerin koroner arter hastalığı yaygınlığı ve ciddiyeti ile olan ilişkisini incelemek ve bu parametrelerin koroner arter yaygınlığını belirlemede bir öngördürücü olup olamayacağını bu kesitsel çalışmadan yola çıkarak değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Kardiyoloji polikliniğine başvurarak stabil koroner arter hastalığı olabileceği düşünülen, kardiayak açıdan stabil, herhangi bir kardiyovasküler olay geçirmemiş, koroner anjiografi önerilen 250 hastadan oluşan bir grup çalışmaya alındı. Öncesine ait bilinen kardiyovasküler olay öyküsü bulunmayan yaşları 35-70 arası olan kişiler çalışmaya dahil edildi. Koroner anjiografide koroner arterlerde %50 ve daha fazla darlık mevcudiyeti koroner arter hastalığı olarak kabul edildi. Buna göre hastalar grup 1; normal koronerler, grup 2; non-kritik darlık saptananlar ( koroner anjiografide koroner arterlerde %50 `den daha az darlık saptananlar), grup 3; tek damar hastalığı (tek bir majör koroner arterde ? %50 darlık saptananlar ), grup 4; iki damar hastalığı (iki majör koroner arterde ? %50 darlık saptananlar ), grup 5; üç damar hastalığı (üç majör koroner arterde ? %50 darlık saptananlar ) olmak üzere beş gruba ayrıldı. Koroner lezyon şiddeti ve yaygınlığı, koroner anjiografide elde edilen stenozlar üzerinden gensini skor indeksi kullanılarak hesaplandı. Hastaların anjiografi öncesi çekilen EKG?lerine arşivdeki dosyalarından ulaşıldı ve 12 derivasyonun en az 9 tanesinde elektrokardiyografik parametrelerin ölçülebilmesi şartı arandı. Bütün ölçümler manuel olarak büyüteç yardımıyla yapıldı. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların yaşları 35 ila 70 arasında (ortalama 57.88±8.49), Gensini Skoru ise 0 ile 178 arasında ( ortalama 120.46±155.72 ) değişmektedir. Çalışmaya katılanların 77?si (%30.8) kadın, 173?ü (%69.2) erkektir. Katılımcıların 139?unda (%55,6) HT, 90?ında (%36) DM tanıları bulunmaktadır. Gensini skoru ile bakılan KAH?nın yaygınlığı ve şiddeti arttıkça elektrokardiyografik olarak bakılan QTd, QTcd, QTdO, PDD, P maks değerlerinde de bir artış izlenmektedir. Sonuç: Henüz sol ventrikül fonksiyonları bozulmamış stabil KAH hastalarında koroner arter hastalığının yaygınlığı arttıkça QTd, QTcd, QTdO, PDD, P maks değerlerinde artış izlenmektedir.
VDDve DDD pacemaker implante edilen hastaların uzun dönem sol ventrikül sistolik fonksiyonlarının ekokardiyografik ve elektrokardiyografik parametrelerinin karşılaştırılması
Amaç: VDD pacemaker sistemi, atriyoventriküler blok varlığında atriyal sensing yapıp ventrikülü uyararak atriyoventriküler senkron çalışmayı sağlayan, tek lead ve bataryadan ibaret pacemaker sistemidir. DDD pacemaker sistemi ise AV bloklu hastalardaki bu görevi çift elektrod yardımıyla yapmaktadır. Lead teknolojisinde (daha ince leadler, istenen yere fiksasyon, atriyuma direkt temas eden ikinci lead) ve batarya yazılımlarında gelişmelerle birlikte, uzun dönemde atriyal pacing ihtiyacının doğabileceği düşüncesiyle günümüzde DDD pacemaker sistemleri daha çok tercih edilmektedir. Çalışmamızda daha önce VDD pacemaker implante edilen hastaların kayıtlarından hastaların sol ventrikül fonksiyonlarının zamanla değişimini ve klinik seyrini değerlendirerek, DDD pacemaker takılan hastalarla karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 1985-2014 yılları arasında İstanbul Bilim Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim dalı poliklinik ya da acil servislerine başvuran ve çeşitli nedenlerle pacemaker implantasyonu yapılmış 2025 hastadan VDD ve DDD mod pacemaker uygulanan 1238 hasta alındı. Bu hastaların pacemaker öncesi ve uzun süreli takiplerindeki sol ventrikül sistolik fonksiyonları, komplikasyonları, takip süreleri, pacemaker implantasyon öncesi ve sonrası ritimleri, pacemaker bağımlılıkları, pacemaker ile ilgili olabilecek potansiyel sorun ve ek girişimler, kapak sorunları, koroner arter hastalığı ve revaskülarizasyon uygulanıp uygulanmadığı gibi demografik ve klinik gidişle ilgili faktörler değerlendirildi. Bulgular: VDD ve DDD pacemaker implante edilen hastalar arasında yaş, hipertansiyon, diabetes mellitus, kalp yetersizliği ve koroner arter hastalığı açısından her ki grup arasında anlamlı farklılık yoktu (p>0.05). Ekokardiyorafik veriler karşılşatırıldığında, bazal EF, end-diastolik çap, end-sistolik çap ve ortalama sistolik pulmoner arter basıncı her iki grupta benzerdi. VDD hastalarında LA çapları DDD hastalarına göre biraz daha küçüktü (p=0.05). Hafif – orta ve ciddi olarak sınıflanan mitral yetersizliği oranları arasında her iki grup arasında istatistiksel olarak fark varken, aort yetersizliği oranları her iki grupta benzerdi. VDD hastalarında, pacemaker takılmadan önceki değerlerle karşılaştırıldığında son kontrolde ölçülen ejeksiyon fraksiyonunda anlamlı azalma (p<0.001), LV end sistolik çapı (p<0.001), LA boyutu (p<0.0001) ve sistolik PAB değerlerinde (p<0.008) anlamlı artış saptandı. Kontrol ve bazalde ölçülen LV end diastolik çapında ise anlamlı farklılık yoktu. Yine DDD hastalarında da, takip süresince ejeksiyon fraksiyonunda anlamlı azalma, LV end diastolik çap, LV end sistolik çapı, LA boyutu ve sistolik PAB değerlerinde anlamlı artış olduğu görüldü (p<0.0001). Sadece AV tam blok nedeniyle PM implantasyonu yapılan hastalar alınarak yapılan istatistiklerde yine her PM grubunda kontrollerindeki EF'lerde anlamlı azalma tespit edildi (p<0.0001). DDD pacemaker implante edilmiş olan hastalar RVA ve RVNA lokalizasyonlu ventriküler pacing gruplarına ayrılarak karşılaştırıldığında, RVA grubunda olanların ejeksiyon fraksiyonu RVNA grubuna göre daha yüksekti (p<0.05), RVA grubunda pacemaker takılmadan önceki değerlerle karşılaştırıldığında son kontrolde ölçülen ejeksiyon fraksiyonunda anlamlı azalma (p<0.001), RVNA grubunda, pacemaker takılmadan önceki değerlerle karşılaştırıldığında son kontrolde ölçülen ejeksiyon fraksiyonunda anlamlı azalma (p=0.022) mevcuttu. Takip sürelerinin sonunda ulaşılabilen hastaların son kontroldeki ritmleri değerlendirildiğinde, en fazla sinüs ritminin görüldüğü grup, VDD pacemaker takılan hastalardı. Hastalarımızın uzun süreli takiplerindeki, tamponad, enfeksiyon ve pnömotoraks gibi komplikasyonlara bakıldığında her iki grup arasında fark yoktu (p>0.05). VDD PM implante edilen 7 hastaya (%1.5) takiplerinde DDD PM upgrade yapıldı. Pacemaker implantasyonu sonrası ekokardiyografi ile ölçülen EF'nin % 40 ve % 45'in altı olması ile değerlendirilen sol ventrikül sistolik disfonksiyonu oranları açısından VDD ve DDD pacemaker hastaları açısından anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Hem VDD hem de DDD pacemaker takılan tüm hasta gruplarında zamanla sol ventrikül EF'de azalma ve LV çaplarında artış olmaktadır. Komplikasyon ve klinik seyir açısından VDD ve DDD modlar arasında farklılık görülmemiştir. Ancak tüm hasta grubuna bakıldığında DDD mod seçiminin avantajı olmadığı gibi, AF açısından ve batarya ömrünün kısa olması gibi dezavantajlar taşıdığı görülmektedir. AV blok olan hastalarda VDD veya DDD mod seçiminde en önemli kriter olan sinüs düğümü fonksiyonuna ek olarak hasta bazında bireysel değerlendirme yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: VDD pace maker, DDD pacemaker, sol ventrikül sistolik fonksiyonları
Mitral anüler kalsifikasyonu olanlarda sağ ve sol ventriküler fonksiyonların ekokardiyografik değerlendirilmesi
Giriş ve AmaçMAK; birçok kardiyak patoloji ile birlikte bulunabilen, mitral anulusun kronik, dejeneratif kalsifikasyonudur. Bu çalışmada amaç; MAK saptanan hastaların, ekokardiyografik olarak sağ ve sol ventriküler sistolik ve diyastolik fonksiyonlarını birlikte değerlendirmek ve bu parametreleri normal bireylerdeki parametrelerle kıyaslamaktır.Gereç ve YöntemÇalışmaya ekokardiyografi sırasında MAK tespit edilen 44 hasta (25 kadın, 19 erkek) ile MAK tespit edilmeyen 46 hastadan (25 kadın, 21 erkek) oluşan toplam 90 hasta dahil edildi. Tüm hastaların yaş, cinsiyet, klinik özgeçmiş ile diğer klinik özellikleri belirlendi. Sol ve sağ ventriküler iki boyutlu, M-mode, PW doppler ve doku doppler ekokardiyografik parametreleri ölçüldü.BulgularHer iki incelen grup, klinik ve demografik özellikler açısından (HT, DM, KAH, sigara içimi, fizik muayene bulguları) benzer bulundu. MAK grubunda sol ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyon parametrelerinde ve sağ ventrikül diyastolik fonksiyon parametrelerinde bozulma tespit edildi. Sağ ventrikül sistolik fonksiyon parametreleri açısından gruplar arasında istatistiksel fark saptanmadı (p>0,05). Sol atriyum ve asendan aorta çapının (p<0,001 ve p=0,008) MAK grubunda artmış olduğu bulundu. Ayrıca MAK' un sol ventrikül hipertrofisi ile ilişkili olduğu tespit edildi.SonuçBiz bu çalışma sonunda; MAK' un, sol ventriküler sistolik ve diyastolik disfonksiyon ile sağ ventriküler diyastolik disfonksiyonla ilişkili olduğunu saptadık. Ancak bu konuda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Elektrokardiyografide QRS fragmantasyonu ve ekokardiyografide sol ventrikül hipertrofisi olan hipertansif hastalarda FGF-23 düzeylerinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada ekokardiyografide sol ventrikül hipertirofisi (SVH) olan hipertansif hastalardan elektrokardiyografi (EKG)'de fragmante QRS (fQRS) olan ve olmayan olgular arasında fibroblast büyüme faktörü 23 (FGF23) düzeylerinin ve diğer klinik parametrelerin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Hitit Üniversitesi Tıp Fakültesi İç hastalıkları ve Kardiyoloji Anabilim Dalı'nda Eylül 2023-Kasım 2023 tarihleri arasında yapılan ekokardiyografisinde SVH saptanan 104 hipertansif hasta bu vaka kontrol çalışmasına alınmıştır. Olgular elektrokardiyografisinde fQRS saptanan 55 (%52,9) vaka ve saptanmayan 49 (%47,1) vaka olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Bulgular: Olguların %66,3'ü kadındı ve yaş ortalaması 58,39 ± 11,73 yıldı. Olguların FGF23 ortalaması 758,46 ± 205,41 pg/mL idi. EKG'de fQRS saptanmayan olgular ile karşılaştırıldığında, EKG'de fQRS saptananlarda FGF23 düzeyi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek (672,46 ± 223,1'e karşı 835,07 ± 153,45, p<0,001), E/A oranı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşüktü (0,96 ± 0,08'e karşı 0,91 ± 0,12, p = 0,012). FGF23 düzeyi EKG'de fQRS varlığını ideal olarak >855,83 pg/mL kesim noktasında %60,0 sensitivite ve %77,6 spesifite ile (EAKA: 0,731 [%95 GA: 0,635 – 0,827], p<0,001), E/A oranı ise <0,95 kesim noktasında %41,8 sensitivite ve %80,9 spesifite ile (EAKA: 0,618 [%95GA: 0,510 – 0,727]) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde öngörebiliyordu. EKG'de fQRS saptanan ve saptanmayan olgu grupları arasında diğer parametreler bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05). Sonuçlar: Bu çalışmada EKG'de fQRS saptanan hipertansif SVH olgularında FGF23 düzeyinin daha yüksek olduğu saptandı. Dolaylı olarak saptanan bu sonuç doğrultusunda FGF23 artışının miyokardiyal fibrozisin potansiyel bir göstergesi olabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: QRS Fragmantasyonu, Sol Ventrikül Hipertrofisi, Hipertansiyon, Fibroblast Growth Factor-23
Investigation of the effects of MIRNA133, MIRNA26 AND MIRNA378 expression levels in left ventricular hypertrophy
Left ventricular hypertrophy (LVH) is characterized by the growth in muscular mass of left ventricule due to increased cardiomyocyte size. The microRNAs, a class of endogenously small non-coding RNAs which have approximately 22-nucleotide, play important roles in numerous biological processesare as mediation of cardiac hypertrophy. In present study we aimed to determine roles of miRNA-133, miRNA26, miRNA378 expression levels in left ventricular hypertrophy. In this study we compared left ventricle hypertrophy patient group (n= 70) and control group (n=16) were obtained from the Yeditepe University Hospital Cardiology Clinic. miRNA expression levels determined by realtime polymerase chain reaction (RT-PCR). The analysis of Receiver operating characteristic (ROC) curve was performed to determine the diagnostic capability of miRNAs. The miRNA expression analysis showed that the mean miRNA378 CT (p= 0.029) and ∆CT (p= 0.020) were significantly higher in patients than controls. By the ROC analysis, high expression of miRNA-378 expression maybe highly associated with the left ventricular hypertrophy. The threshold value in which miRNA-133 CT expression level can be evaluated as a diagnosis in patient group has not been demonstrated. According to teh CT values, miRNA was found to be AUC=0.484, 98.6° CI =0.329-0.641, P= 0.860.The mean CT values of miRNA-26 of the control group had highest expression levels (23.12 ± 3.10), it was followed by hypertrophic and eccentric group were 22.43 ± 2.36 and 22.06 ± 3.68 respectively (p=0.782). In conclusion, while there was no statistically significant relationship was found miRNA-133 and miRNA-26 expression levels there was statically significant relationship was found between miRNA-378 expresion levels in LVH group.
Karaciğer siroz hastalarında subklinik miyokard disfonksiyonunun global longitudinal strain ve 4B strain ile değerlendirilmesi
Karaciğer sirozu hiperdinamik dolaşımla karakterize multisistemik bir hastalık olup seyrinde birçok organı ilgilendiren bozukluklar ortaya çıkmaktadır. Yapılan çalışmalarda sirotik hastalarda otonom disfonksiyon sıklığının arttığı saptanmış olup; diyastolik disfonksiyon, sistolik disfonksiyon ve elektrofizyolojik anormallikleri içeren sirotik kardiyomiyopati gelişebilir. Siroz hastalarında sol ventrikül sistolik fonksiyonları istirahatte normal olmasına rağmen stres sırasında bozulabilmektedir. Bu çalışmada, siroz hastalarında subklinik miyokard disfonksiyonunun 2B ve 4B Strain ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gastroenteroloji polikliniğinde takip edilen ve kardiyak değerlendirme için Kardiyoloji polikliniğine yönlendirilen 20 karaciğer siroz hastası (13 kadın ve 7 erkek) ve 25 sağlıklı birey (9 kadın ve 14 erkek) çalışmaya alındı. Tüm olguların standart ekokardiyografik ölçümleri yapıldı. 2B ve 4B ekokardiyografi ile benek takip yöntemi ile strain parametreleri ölçüldü. Çalışmamızdaki siroz hastalarında konvansiyonel yöntemle sistolik disfonksiyonu olan saptanmadı. Siroz hasta grubunun konvansiyonel yöntemle ortalama EF değeri %65 olup normal sınırlarda bulundu. Siroz hastaları kontrol grubu ile kıyaslandığında 2B GLS (p=0,021) ve 4B GPSL (p=0,021) değerleri anlamlı düzeyde daha düşük bulundu. 4B Global Peak Strain Radial (GPSR) ve Global Peak Strain Sirkümferansiyal (GPSS) değerleri iki grupta benzer bulundu. Sirozlu hastalarda konvansiyonel ekokardiyografi ile değerlendirilen sistolik fonksiyonlar normal olmasına rağmen, 2B GLS ve 4B GPSL değerleri sağlıklı kontrollere göre anlamlı olarak daha düşük bulundu. Bu durum subklinik SV sistolik disfonksiyonunun bir göstergesi olarak kabul edilebilir. 2B ve 4B Strain değerlendirmesi ile siroz hastalarında miyokard disfonksiyonu erken evrelerde tanınabilir.
Merkezimiz çocuk kardiyoloji bölümünde izlediğimiz sol ventrikül nonkompaksiyon kardiyomiyopati tanılı hastaların retrospektif olarak değerlendirilmesi
Nonkompaksiyon kardiyomiyopati (NKKMP) miyokardın intrauterin gelişim sürecinde duraksama sonucu, embriyojenezin erken döneminde görülen belirgin ventriküler trabeküler yapının doğum sonrası ve erişkin dönemde kalıcı olmasıyla karakterize ve nadir görülen bir kardiyomiyopati olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışmada; Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Kardiyoloji Bilim Dalı poliklinik ve kliniklerinde sol ventrikül nonkompaksiyon kardiyomiyopati tanısıyla, 1 Ekim 2014 – 1 Ekim 2019 tarihleri arasında takip edilmiş olan 50 olgu taranmış olup olguların tanı yaşı, cinsiyet dağılımları, başvuru semptomları, etiyolojik dağılımları, eşlik eden hastalıklar, ekokardiyografi, Holter ve anjiyografi sonuçları, aldıkları medikal ve girişimsel tedaviler, tedavi süre ve tedaviye yanıtları ile prognozları değerlendirildi. Çalışma grubunu oluşturan olguların %54'ü (n:27) erkek, %46'sı (n:23) kızdır ve tanı yaşı medyan: 7 ay, minimum: 0,1 ay, maksimum: 180 ay olarak hesaplanmıştır. Olguların %8'i (n:4) asemptomatik olup en az bir semptomu olan hastaların ise; %68'inde üfürüm (n:34), %38'inde (n:19) solunum sıkıntısı, %28'inde (n:14) kardiyomegali mevcuttur. Asemptomatik hasta gözlenme sıklığı 2 yaş üstü hastalarda daha yüksektir (p=0,032). Hastaların takip sürelerinin medyanı 47 ay olup, minimum 1 ay ve maksimum 156 ay olduğu görülmüştür. Halen devam eden hastalığı olan hasta sayısı 46 (%92) olup, çalışmadaki hastaların 4'ü (%8) yaşamını yitirmiştir. Sonuç olarak; çalışmamızdan elde ettiğimiz veriler, NKKMP'li hastaların tanı, takip ve tedavi süreçlerine yol gösterici olması açısından önemlidir. Ekokardiyografi bu hastaların izleminde en önemli tanı yöntemidir ve günümüzde daha yaygın kullanımı ile NKKMP tanısı daha erken konabilmektedir ve erken tedavi ile kalp yetersizliği (KY), tromboemboli, ventiküler aritmi ve ani kardiyak ölüm gibi klinik tabloların önüne geçilebilmektedir.
Ülseratif kolit ve crohn hastalarında strain ekokardiyografi ile sol ventrikül kontraktil fonksiyonlarının değerlendirilmesi ve hastalık aktivasyonuyla ilişkisinin araştırılması
Amaç: İnflamatuar barsak hastalıkları (İBH), remisyon ve relaps dönemleri ile karakterize yaşam boyu süren kronik immün aracılı bir hastalıktır. İBH'nin kardiyak tutulumu nadiren görülebilir. Bu çalışmanın amacı; İBH hastalarında inflamasyonla ilişkili kardiyak risklerin erken dönemde ön görülebilmesini tespit etmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya prospektif olarak Ağustos 2021- Şubat 2022 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji polikliniğine başvuran, endoskopik, klinik ve histopatolojik olarak Ülseratif Kolit ve Crohn Hastalığı tanısı almış, aktif hastalığı bulunan hastalar dahil edildi. Aktif hastalığı bulunan hastalara tedavi öncesi Longitudinal Strain Ekokardiyografi yapıldı. Tedavi sonrası klinik aktivasyon indekslerine göre remisyon sağlanan hastalara kontrol Longitudinal Strain Ekokardiyografi tekrarlanarak her iki ölçümdeki GLSAvg verileri istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Tüm hastaları içeren karşılaştırma grubunda aktif dönem ve remisyon dönemi longitudinal strain ölçümleri arasında anlamlı korelasyon saptanmadı (p=0,196). Ülseratif Kolit grubunda yapılan değerlendirmede aktif dönem ve remisyon dönemi longitudinal strain ölçümleri arasında anlamlı korelasyon bulunmadı (p=0,906). Crohn Hastalığı grubunda yapılan değerlendirmede de ölçümler arasında anlamlı fark oluşmadı (p=0,067). Klinik aktivasyon skorları ve strain ölçümleri arasında yapılan analizde Mayo skoru, CDAI ve Harvey-Bradshaw indekslerine göre anlamlı korelasyon görülmedi. Ayrıca aktif dönem strain ölçümlerinde erkekler ve kadınlar arasında anlamlı fark saptanmazken (p=0,077), kadınlarda remisyon ölçümleri erkeklere göre anlamlı düşük bulunmuştur (P=0,006). Sonuç: İBH hastalarının kardiyak fonksiyonlarında etkilenme olsa bile, hastalık aktivite durumu ile kardiyak kontraktil fonksiyonlar arasında bir ilişki olmadığını düşündürmüştür. Çalışma sonucuna göre kadınlarda remisyonda ölçülen strain değerlerinde erkeklere göre anlamlı düşüş görülmesi, remisyon sağlanan İBH tanılı kadınlarda miyokard doku deformasyonunda düzelme eğilimi olduğunu düşündürmüştür. Elde edilen bulgulara göre sigara kullanan İBH hastalarında kardiyak risklerin arttığı saptanmıştır. Anahtar kelimeler: İnflamatuar Barsak Hastalıkları, Ülseratif kolit, Crohn hastalığı, Strain Ekokardiyografi
Merkezimiz çocuk kardiyoloji bölümünde izlediğimiz dilate kardiyomiyopati tanılı hastaların retrospektif olarak değerlendirilmesi
Kardiyomiyopatiler (KMP), kalp kası tutulumu ile karakterize çoğunlukla kalp yetersizliği ile sonuçlanabilen birçok farklı etiyolojiye sahip hastalık grubudur. Pediyatrik kardiyomiyopatilerin; 0–18 yaş arası çocuklarda insidansı yılda yüz binde 1,13'tür. Alt grupları değerlendirildiğinde KMP'ler; dilate, restriktif, hipertrofik kardiyomiyopati, aritmojenik sağ ventrikül displazisi/kardiyomiyopatisi ve sınıflandırılamayanlar olmak üzere 5 gruba ayrılmaktadır. Dilate kardiyomiyopati (DKMP), çocukluk çağında en sık görülen kardiyomiyopati tipi olup bütün kardiyomiyopatilerin yaklaşık %60'ını oluşturmaktadır. DKMP, günümüzde kronik kalp yetersizliğinin çocuklardaki en sık nedenlerinden biridir ve kalp nakli uygulanan hastaların da büyük bir kısmını oluşturur. Tanısı; sol veya her iki ventrikülün dilatasyonu ve azalmış kontraksiyonunun gösterilmesi ile konur. Bu çalışmada; Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Kardiyoloji Bilim Dalı poliklinik ve kliniklerinde dilate kardiyomiyopati tanısıyla, Ocak 2005-Aralık 2017 tarihleri arasında takip edilmiş olan 90 olgu incelenmiş olup olguların tanı yaşı, cinsiyet dağılımları, başvuru semptomları, etiyolojik dağılımları, ekokardiyografi, Holter ve anjiyografi sonuçları, aldıkları medikal ve girişimsel tedaviler, tedavi süre ve yanıtları ile prognozları değerlendirildi. Çalışma grubunu oluşturan 90 olgunun %47,8'i erkek, %52,2'si kız idi (erkek:43, kız:47). Tanı yaşı medyan:11,5 ay (minimum:0, maksimum:234 ay) idi ve olguların %58,9'u iki yaşın altındaydı. En sık etiyolojik faktörler; %42,2 (n:38) oranında görülen kalp ve damar hastalıkları ile %18,9 (n:17) oranında görülen idiyopatik dilate kardiyomiyopati idi. Hastaların %15,5'i asemptomatik olup iki yaş altında en sık semptom olarak %60,4 ile solunum sıkıntısı, iki yaş ve üzerinde en sık %27 ile çarpıntı, %10,8 ile göğüs ağrısı izlendi. Yoğun bakımda izlenen hastaların %78,1'i iki yaşından küçük olup bu oran, iki yaş ve üzerinde yoğun bakımda izlem ihtiyacı olan hasta grubuna iii (%21,9) göre anlamlı derecede yüksek saptandı (p<0,006). Aritmisi olan hastaların (n:11) %63,6'sı (n:7) iyileşmiş olup bu hastaların %45,5'i (n:5) medikal tedavi ile, %18,1'i (n:2) ablasyon sonrası iyileşmiştir. Ablasyon ile iyileşen hastaların etiyolojileri, permanent resiprokan kavşak taşikardisi (PJRT) ve atriyal ektopik taşikardi (AET) idi. Wolff-Parkinson-White (WPW) aritmisi olan 1 hastada ablasyon sonrası iyileşme olmadı. Holter'de aritmi saptanan hastaların (n:22) 8'inde aritmi primer etiyoloji iken kalan 14 hastada DKMP komplikasyonu olarak gelişmiştir. İzlemde olguların %44,4'üne (n:40) anjiyografi yapılmış olup bu olguların %15'inde (n:6) pulmoner arterden çıkan anormal sol koroner arter (ALCAPA) saptanmıştır. Kalp-damar hastalığı olan, balon anjiyoplasti veya operasyon uygulanan ya da hiçbir işlem yapılamayan toplamda 18 olgunun %72,2'si (n:13) tamamen iyileşti, %5,5'i (n:1) haliyle izlemi devam etti ve %22,3'ü (n:4) kaybedildi. Hastaların takip süreleri medyan:41 ay (minimum:3 gün, maksimum:222,5 ay)'dır. Hastaların yaş gruplarına göre prognozları arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Talasemi majör tanısı ile izlenen ve sık kan transfüzyonu alma öyküsü olan 18 yaşındaki bir hastaya kalp transplantasyonu yapılmış ve bu hasta izlemde iyileşmiş; tüm hastaların %37,7'si tamamen iyileşmiş, %43,3'ü haliyle devam etmiş, %12,2'si kaybedilmiştir. Sonuç olarak; çalışmamızdan elde ettiğimiz veriler, dilate kardiyomiyopati hastalarının tanı, takip ve tedavi süreçlerine yol gösterici olması açısından önemlidir. Ekokardiyografi bu hastaların izleminde en önemli tanı yöntemidir ve günümüzde daha yaygın kullanımı ile, sol ventrikül nonkompaksiyon KMP, DKMP'ye neden olabilecek diğer kalp-damar hastalıkları ve miyokardit gibi etiyolojik faktörlerin tanınması artmıştır. Tanı ve tedavideki bu gelişmelere rağmen DKMP, hala morbidite ve mortalitesi yüksek bir hastalıktır. Anahtar kelimeler: Dilate kardiyomiyopati, ekokardiyografi, sol ventrikül nonkompaksiyonu, prognoz.
Akut ST yükselmeli miyokart infarktüsü geçiren hastalarda müracaat ve altı aylık takipte serum intermedin seviyelerinin sol ventrikül fonksiyonları ve kardiyovasküler istenmeyen olaylar ile ilişkisi
ÖZET Giriş: İntermedin (İMD), kardiyovasküler ve renal sistemde hemostazı düzenleyen yeni keşfedilmiş bir hormondur. Kardiyak hipertrofi, fibroz ve iskemi-reperfüzyon hasarından korucu etkilerinin yanısıra aterosklerotik plak gelişimini önlediği gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, akut yükselmeli miyokard infarktüsü (STYMİ) nedeni ile primer perkütan koroner girişim (PKG) uygulanan hastalarda müracaat, taburculuk ve 6. ay serum İMD seviyesinin ölçülmesi ve transtorasik ekokardiyografik (TTE) ölçümlerdeki değişiklikler ve hastaların 6 aylık takibinde gelişen kardiyovasküler olaylar ile ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif klinik çalışmaya akut STYMİ tanısı ile başarılı primer PKG ile revaskülarize edilen ardışık 75 hasta (63 erkek, 12 kadın) alındı. Hastaların demografik özellikleri ve aterosklerotik risk faktörleri kaydedildi. Hastalardan hastaneye müracaatta, taburculukta ve 6. ay kontrolünde olmak üzere serum İMD ölçümü için kan numunesi alındı. Hastaneye yatışının ilk 48 saatinde (revaskülarizasyondan önce) ve 6. ay poliklinik kontrollerinde TTE yapıldı. İstenmeyen kardiyovasküler olaylar (tekrar hastaneye yatış, re-Mİ, planlanmamış PKG, yeni kalp yetersizliği gelişimi, kardiyovasküler nedenli mortalite) kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların büyük bölümü (%84) orta yaşlı (56.3 ± 9.6) erkeklerdi. Kadınların, hipertansif ve diyabetik hastaların müracaat serum İMD seviyeleri daha düşüktü (97.6 ± 19.7 pg/mL'ye karşın, 139.0 ± 69.2 pg/mL, p=0.04; 109.9 ± 38.7'ye karşın 143.6 ± 73.3 pg/mL, p=0.03; 103.6 ± 28.2'ye karşın 143.6 ± 72.5 pg/mL, p=0.02). Hastaların müracaat serum İMD seviyeleri (132.4 ± 65.6 pg/mL), taburculuk ve altıncı ay kontrolde ölçülenlere göre yüksek saptandı (sırasıyla 129.4 ± 73.1 pg/mL ve 119.0 ± 84.5 pg/mL). Sol ventrikül dilatasyonunu ve remodeling göstergesi olarak sol ventrikül diyastol sonu çapı (SVDSÇ) azalan hastaların serum İMD değerlerinde takip süresince çok fazla değişiklik olmazken SVDSÇ artan/değişmeyen hastaların 6.ay serum İMD seviyelerinin müracaat/taburculuktaki değerlere göre belirgin olarak düştüğü görüldü. Hastaların yaklaşık 1/3'ünde en az bir defa MACE (29 hasta, %38.7) gelişti. Her ne kadar MACE gelişen hastaların serum 6.ay serum IMD seviyeleri belirgin olarak daha düşük olsa da MACE gelişmeyenlerin İMD düzeylerine göre bu fark istatiksel anlamlı değildi (106.3 ± 30.4'ye karşın 126.3 ± 103.1 pg/mL, p>0.05). Serum İMD seviyeleri ile MACE arasındaki tek anlamlı ilişki, müracaat İMD düzeyi düşük hastaların tekrar hastaneye yatış oranının daha yüksek olmasıydı (102.6 ± 20.0 pg/mL'ye karşın 141.2 ± 74.1 pg/mL, p=0.04). Sonuç: Akut STYMİ geçiren hastaların, hastaneye müracaatından itibaren taburculuk ve altı aylık takip sırasında ölçülen serum İMD seviyelerinin, TTE ile değerlendirilen SV boyut ve sistolik fonksiyonlarındaki değişiklikler ve kardiyovasküler nedenli tekrar hastane yatış gibi klinik olaylar ile yakın ilişkili olduğunu tespit edilmiştir. Anahtar Sözcükler: akut ST yükselmeli miyokard infarktüsü, intermedin, koroner arter hastalığı
Esansiyel hipertansiyonlu hastalarda gelişen sol ventrikül hipertrofisi ile arteriyel sertlik arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Arteriyel sertliğin belirleyicileri olan nabız dalga hızı (NDH) ve augmentasyon indeksi (Aix) vasküler hasarın şiddetini ortaya koymada kullanılabilen yöntemlerdir. Hipertansif hastaların bir kısmında arteriyel sertlik artışı daha belirgin olarak gelişmektedir. Bu çalışmada bölgemizdeki esansiyel hipertansiyonlu hastalarda gelişen arteriyel sertlik (stiffness) artışı ile sol ventrikül hipertrofisi (SVH) gelişimi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı.Materyal- Metod: Çukurova Üniversitesi Kardiyoloji polikliniğine başvuran 158 esansiyel hipertansiyon hastası çalışmaya alındı. Hastalar ekokardiyografi ölçümleri ile SVH'si olan (82 hasta) ve olmayan (76 hasta) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hipertrofi ölçütü olarak interventriküler septum ve posteriyor duvar sınırı diyastolde 11 mm ve üzeri olarak kabul edildi. Hasta gruplarının aortik sertlik (stiffness) değerleri brakiyal arterden tensiomed arteriyograf aleti ile noninvazif olarak ölçüldü. Arteriyel sertlik göstergeleri olarak Aix ve NDH kullanıldı.Bulgular: Gruplar arasında yaş, sigara içme oranı, vücut kitle indeksi ve hipertansiyon süresi arasında fark yoktu. SVH (+) olan grupta sistolik kan basıncı, ortalama kan basıncı ve nabız basıncı anlamlı olarak yüksek saptandı. Gruplar arasında diyastolik kan basıncı ve nabız arasında anlamlı fark izlenmedi. SVH (+) olan grupta arteriyel sertlik göstergeleri olan Aix ve NDH, hs-CRP, mikroalbüminüri, sol ventrikül kütle indeksi, sol atriyum volümü yüksek, hesaplanmış glomerüler filtrasyon hızı, diyastolik gevşeme bozukluğu göstergesi olan E/A oranı ise düşük saptandı. Aix ve NDH ile hs-CRP, mikroalbüminüri düzeyi, sol ventrikül kütle indeksi, sol atriyum volümü arasında pozitif ilişki, glomerüler filtrasyon hızı, E/A oranı arasında ise negatif ilişki saptandı.Sonuç: Arteriyel sertlik ölçüm yöntemleri olan NDH ve Aix kolay, ucuz ve güvenilir olarak vasküler hasarı ve yaygınlığını gösteren parametrelerdir. Hedef organ hasarı gelişen hastalarda arteriyel sertlik artışı tespit edilmiştir. Hipertansif hastalarda risk analizi yapılırken hangilerinin daha yüksek kardiyovasküler riske sahip olduğunun belirlenmesinde arteriyograf aletinin kullanılabileceği düşünülmüştür.Anahtar Kelimeler: Arteriyel sertlik, hipertansiyon, sol ventrikül hipertrofisi.
Sol ventrikül destek cihazı uygulanan hastalarda postoperatif sağ ventrikül yetmezliği
Amaç: LVAD implantasyonu yaptığımız 26 hastamızda gözlenen sağ ventrikül disfonksiyonu gelişen olgularımızı sunmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 2010 - 2013 tarihleri arasında gerçekleştirdiğimiz 26 LVAD olgusunda 6 hastada RV disfonksiyonu gözlendi ve bu hastalardan bir tanesi uygun medikasyon ile düzeldi. RV fonksiyonları preoperatif detaylı olarak tüm hastalarda değerlendirildi. Bu bağlamda PAB (pulmoner arter basıncı) , EF (ejeksiyon fraksiyonu), sağ ventrikül çapları ve duvar kalınlığı, sağ atrium hacim&çapları, TAPSE (tricuspid annular plane systolic excursion), TEİ index (RV miyokardial performans indeksi), Sta (tricuspid annular longiditunal velocity) analiz edildi. LVAD yapılan tüm hastalarda Right EF >%30, PAB<40 mmHg, TAPSe>15mm, Sta>13 cm/sc, TEİ index >0.25 'idi. Bulgular: Ortalama yaş 52 (43-57 years) olarak gözlendi. LVAD yapılan olgulardan 5 tanesi mortal seyrederken bir hastada düzelme gözlendi. Postoperatif erken dönemde RV disfonksiyonu gelişen ilk olgumuzda kardiyotonik, NO ve sonrasında levitronix desteğine rağmen mortal progresyon engellenemedi. İkinci vakamız postoperatif 5.ayında RV disfonksiyonuna bağlı kaybedildi. Üçüncü hastamız drive-line enfeksiyonu nedeniyle uygun antibiotik rejimiyle patojen eradikasyonu sağlanmasına rağmen büyük olasılıkla sistemik enfeksiyona sekonder gelişen RV disfonksiyonu nedeniyle mortalite gözlendi. Dördüncü olgumuzda ise kan transfüzyonu sonrası akut akciğer hasarına bağlı RV yetmezliği ve sonrasında mortalite izlendi. Beşinci hastamızda inotrop ve levoksimendanla düzelme sağlandı. Taburculuk planlanan hasta akut hemorajik SVO nedeniyle kaybedildi. Altıncı hasta akut akciğer ödemi ve enfeksiyon nedeninden antibiotik, inotropik destekle tam düzelme sağlandı. Sonuç: Sol ventriküler asist device (LVAD) planlanan hastalarda sağ ventrikül disfonksiyonu cesaret verici tüm preoperatif prediktörlere rağmen halen ciddi bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıntılı preoperatif değerlendirmelere rağmen sağ ventrikül yetmezliği ile küçümsenemeyecek derecede karşılaşılması nedeniyle postoperatif dönemde sağ ventrikül disfonksiyonuyla başa çıkılması hususunda hazır ve uyanık olunmalıdır.
Kronik böbrek yetmezlikli hastalarda serum FGF23 seviyesi ile sol ventrikül kitle indeksi ve karotis intima media kalınlığı arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: FGF23, fosfat regülasyonu ve D vitamini metabolizmasında rol oynayan esas olarak osteositlerden sentezlenen ve kronik böbrek yetmezliğinde persistan fosfat retansiyonunu kompanse etmek için progresif olarak artan yeni bir hormondur. Kardiyovasküler hastalıklar son dönem böbrek yetmezlikli hastalarda major ölüm nedenidir. Kronik böbrek yetmezlikli hastalarda yüksek FGF23 seviyelerinin kardiak fonksiyonlardaki bozukluklara ve ateroskleroza katkıda bulunup bulunmadığı konusu netlik kazanmamış bir durumdur. Biz bu çalışmada kronik böbrek yetmezlikli hastalarda serum FGF23 seviyesi ile sol ventrikül kitle indeksi ve karotis intima media kalınlığı arasındaki ilişkiyi inceledik. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nefroloji polikliniğine 2011-2013 yılları arasında başvuran, evre 2-5 kronik böbrek yetmezliği olan 162 hasta alındı. Hastaların yaş, boy , kilo, vücut kitle indeksi, vücut yüzey alanı ölçümleri, böbrek yetmezliği nedeni ve süresi, kullandıkları ilaçlar, sigara, alkol alışkanlıkları ve fizik muayene bulguları kaydedildi. Kan örneklerinden FGF23, glukoz, BUN, kreatinin, albumin, kalsiyum, fosfor, PTH, 25(OH)D vitamini, 24 saatlik idrar örneğinde fosfor, protein bakıldı. Serum FGF-23 ölçümü Uscn Life Science Inc. Wuhan, China ELISA kiti kullanılarak, Chromate micro-ELISA cıhazı ile çalışıldı. Görüntüleme yöntemlerinden karotis vertebral dopler USG ve ekokardiografi yapıldı. Hastalar evrelere göre sınıflandırıldıktan sonra, serum FGF23 seviyesi ile sol ventrikül kitle indeksi ve karotis intima media kalınlığı arasındaki ilişki değerlendirildi. Bulgular: Kronik böbrek yetmezliğinin ileri evrelerinde (evre 4-5) erken evrelere göre (evre 2-3), serum FGF23 seviyesi (p:0,046) ve karotis intima media kalınlığı (p:0,001) yüksek saptandı. Sol ventrikül kitle indeksinin kronik böbrek yetmezliğinin ilerlemesiyle birlikte arttığı tespit edildi (p:0,015). Serum FGF23 seviyesi ile sol ventrikül kitle indeksi (p:0,004) ve sol ventrikül konsantrik hipertrofisi (p:0,017) arasında pozitif korelasyon saptandı. Serum FGF23 seviyesi ile karotis intima media kalınlığı ve karotis kalsifikasyonu arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Serum FGF23 seviyesi ile kreatinin (p:0,007), CRP (p:0,051), ferritin (p:0,007) ve PTH (p:0,004) arasında pozitif korelasyon saptandı ancak serum 25(OH)D vitamini, kalsiyum ve fosfor arasında herhangi bir ilişki saptanmadı. Sol ventrikül kitle indeksi ile sol karotis intima media kalınlığı (p <0,001), proteinüri (p<0,001), serum kreatinin (p:0,031) arasında pozitif; albumin (p<0,001), serum 25(OH)D vitamini (p:0,049) arasında negatif korelasyon saptandı. Karotis intima media kalınlığı, sol ventrikül kitlesi (p<0,001), sol ventrikül kitle indeksi (p:0,005), interventriküler septum kalınlığı (p:0,0011), sol atrium çapı (p:0,023), kalp arka duvar çapı (p:0,002), yaş (p<0001) ve HbA1C (p:0,023) ile pozitif; kalp ejeksiyon fraksiyonu (p:0,003) değerleri arasında negatif korelasyon saptandı. Karotis kalsifikasyonu ile ilişkili faktörler; serum fosfor (p:0,01), CaxP (p:0,01), yaş (p:0,002), sistolik KB (p:0,027), CRP (p:0,008), ferritin (p:0,027) değerleri olarak saptandı. Sonuç: Serum FGF23 seviyesi, sol ventrikül kitle indeksi ve karotis intima media kalınlığı kronik böbrek yetmezliğinin ilerlemesiyle birlikte artmaktadır. Serum FGF23 seviyesi ile sol ventrikül kitle indeksi ve sol ventrikül konsantrik hipertrofisi arasındaki pozitif ilişki, FGF23?ün KBY?li hastalardaki kardiyovasküler hastalık riskine katkı sağladığını düşündürmektedir. Serum FGF23 seviyesi ile karotis intima media kalınlığı arasında ilişki saptanmamıştır. Vasküler kalsifikasyonda serum FGF23 değerlerinden daha ziyade serum fosfor düzeyinin önemli olduğu gösterilmiştir. Karotis intima media kalınlığı ile sol ventrikül kitlesi, sol ventrikül kitle indeksi, sol atrium çapı, kalp arka duvar çapı ile pozitif ve ejeksiyon fraksiyonu ile negatif korelasyonu; karotis intima media kalınlığı ölçümünün kardiak fonksiyonları gösteren ucuz, kullanışlı ve invaziv olmayan bir belirteç olduğunu göstermektedir. Sonuç olarak bizim çalışmamız FGF23 yüksekliğinin özellikle sol ventrikül kitle indeksini değerlendirmede daha değerli bir belirteç olduğunu ortaya çıkarmıştır. Anahtar Sözcükler: FGF23, karotis intima media kalınlığı, sol ventrikül kitle indeksi, kronik böbrek yetmezliği
Antineoplastik kemoterapi alan hastalarda serolojik ve non-invaziv yöntemlerle kardiyotoksisitenin prospektif olarak değerlendirilmesi
Amaç: Antrasiklin ve trastuzumab alan meme kanserli olgularda kardiyotokisitenin konvansiyonel EKO, doppler EKO, doku doppler EKO ve kardiyak biyo-belirteçler ile prospektif olarak değerlendirilmesi amaçlandı. Metod: Antrasiklin ve trastuzumab alan 43 meme kanserli hasta çalışmaya alındı. Tüm hastalara tedavi öncesi, birinci ve dördüncü kür tedavileri sonrası ve tedavi başlangıcının 6. Ayında değerlendirmeler yapıldı. Her değerlendirme aşamasında hastalara EKO, dopler EKO ve doku dopler EKO yapıldı. Ekokardiyografik olarak aort ve sol atrium çapları, interventriküler septum, posteriyor duvar kalınlıkları, sol ventrikülün sistol sonu ve diyastol sonu çapları parasternal uzun aks kullanılarak hesaplandı. Mitral ve triküspit kan akım velosite hesaplamaları ve aynı zamanda sol ventrikülün lateral septal duvar ve triküspit anülüsün doku doppler incelemeleri yapıldı. Ayrıca yine her değerlendirmede tedavi uygulamasından 2 saat sonra kardiyak biyo-belirteçler için kan örneği alındı. Kan örnekleri alındıktan sonra 30 dk içinde santrifüj edildi ve plazmaları ayrılarak -70 °C'de saklandı ve toplu olarak tüm hastalardan hsTn-T, hsCRP ve pro-BNP çalışıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların ortanca tanı yaşı 52,72 yıl (Aralık 27 – 76) olarak saptandı. Çalışmamızda kardiyotoksisite gelişme oranı %18,6 (8 hasta) olarak gözlendi. Hastaların sol ventrikül fonksiyonları değerlendirildiğinde ortalama EF, E' mitral lateral anulus, E' mitral septum ve E'/A' mitral septum değerlerindeki azalmalar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Hastaların E/E' mitral değeri ortalamasındaki artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Hastaların kardiyak biyo-belirteçlerinden hsTn-T düzeylerindeki artışlar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Bunlara ek olarak birinci kür tedavi sonrası pro-BNP ve hsTn-T yükselmesinin kardiyotoksisite gelişimini öngördüğü bulunmuştur. Sonuç: Antrasiklin ve trastuzumab alan hastalarda kardiyak yan etkilerin tanısında ekokardiyografik takipler konvansiyonel EKO ve sistolik fonksiyon takibiyle sınırlı kalmamalı, beraberinde doppler ve doku doppler EKO ile diyastolik fonksiyonlar da sık aralıklarla izlenmelidir. Ayrıca hsTn-T ve pro-BNP düzeylerinin takibinin kardiyotoksisitenin subklinik dönemde teşhisi için kullanılabileceği uygun görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Antrasiklin kardiyotoksisitesi, hsTn-T, pro-BNP.
Biventriküler pace maker implante edilen hastalarda dissenkroni ile miyokardiyal fibrozis belirteçleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
ÖZET Biventriküler Pace maker İmplante Edilen Hastalarda Dissenkroni İle Miyokardiyal Fibrozis Belirteçleri Arasındaki İlişkinin Değerlendirilmesi Amaç: Kalp yetersizliğinde bazı hastalarda görülen dissenkroni sol ventrikülde ciddi myokardiyal yüklenmeye ve yeniden şekillenmeye neden olmaktadır. Bu etkiler sebebiyle oluşan miyokardiyal fibrozisin kalp yetersizliğinin progresyonundan sorumlu olduğu düşünülmektedir. Kardiyak resenkronizasyon tedavisi (KRT) ile sol ventriküler dissenkroninin düzeltilmesi hedeflenmektedir. Bunun sonucunda miyokardiyal yüklenme ve yeniden şekillenmenin düzeltilmesinin miyokardiyal fibrozis gelişimini engelleyebileceği düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı, KRT uygulanan kalp yetersizliği hastalarında miyokardiyal fibrozis belirteçlerini ve bu belirteçlerle dissenkroni arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Yöntem: Çalışmaya optimal tıbbı tedaviye rağmen fonksiyonel kapasitesi New York Heart Association (NYHA) sınıf II-IV olan, ejeksiyon fraksiyonu (EF) ≤ % 45 ve QRS süresi ≥120 msn olan 51 hasta (27 erkek, 24 kadın, ortalama yaşları (63,3±10,5)) dahil edildi. Hastaların KRT öncesi ve 6 ay sonrası elektrokardiyografi (EKG), 6 dakika yürüme testi, M-mod, B-mod ve renkli Doppler teknikleriyle ekokardiyografik incelemeleri yapıldı. Ayrıca serum örneklerinde miyokardiyal fibrozis beliteçleri olarak Tip I Kollajen C-Terminal Propeptit (PICP) ve Tip I Kollajen C-Terminal Telopeptit (ICTP) düzeyi ile PICP/ICTP oranı bakıldı. Miyokardiyal fibrozis belirteçleri ile EKG'deki QRS süresi ve ekokardiyografideki dissenkroni parametreleri arasındaki ilişki değerlendirildi. Bulgular: KRT sonrası 6. ayda dissenkroni göstergelerinden QRS süresinin kısaldığı (p=0.0001) ve 6 dakika yürüme mesafesinin arttığı (p=0.0001) gözlendi. Kollajen döngüsünün sentez ürünü olan PICP düzeyi KRT öncesi 560,2±300,4 µg/L iken KRT sonrası 6. ayda 476,9±285,8 µg/L ölçüldü (p=0,004). Kollajen döngüsünün yıkım ürünü olan ICTP düzeyi ise KRT öncesi 15,0±11,5 µg/L iken KRT sonrası 6. ayda 16,6±9,0 µg/L ölçüldü (p=0,173). PICP/ICTP oranı KRT öncesi 79,7±10 iken KRT sonrası 6. ayda 37,1±32,8 olarak bulundu (p=0,0001). Ayrıca KRT sonrası ekokardiyografideki dissenkroni parametrelerinin (septum-posteriyor duvar hareket gecikmesi (SPDHG), interventriküler mekanik gecikme (IVMG) ve aortik preejeksiyon süresi) anlamlı olarak düzeldiği gözlendi. Bununla birlikte mitral yetersizliği (MY), sol ventrikül diyastol sonu çapı (SVDSÇ) ve sol ventrikül sistol sonu çapında (SVSSÇ) azalma, EF' de ise anlamlı artma olduğu saptandı. PICP düzeyi ve PICP/ICTP oranı ile EF arasında negatif yönlü bir ilişki saptanırken (p=0.008, r= -0.37) PICP düzeyi ile intraventriküler dissenkroni parametrelerinden biri olan SPDHG arasında ise pozitif yönlü bir ilişki tespit edildi (p =0,039, r= 0.29). Ancak ICTP ve PICP/ICTP oranı ile diğer dissenkroni parametreleri arasında herhangi bir ilişki saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızın sonuçları KRT'nin sol ventriküldeki dissenkroniyi azalttığını, buna paralel olarak ta miyokardiyal fibrozis belirteçlerinde olumlu değişikliklere yol açtığını göstermektedir. Sol ventrikül üzerindeki mekanik stresin azalması ve buna bağlı yeniden şekillenmenin geri döndürülmesi kardiyak fibrozisi engellemedeki önemli mekanizmalardan biri olabilir. Anahtar kelimeler: Kardiyak resenkronizasyon tedavisi, dissenkroni, miyokardiyal fibrozis
Sol ventriküler disfonksiyonlu köpeklerde protrombotik durumun değerlendirilmesi
Bu çalışmada ekokardiyografik muayene sonucu sol ventriküler disfonksiyonu bulunan köpeklerde protrombotik durumun değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışma aşamasında toplamda 35 köpekten 25'i hasta grubunu oluştururken, 10'u sağlıklı kontrol grubunu oluşturdu. Ekokardiyografik muayene sonucunda sağ parasternal pozisyonda B Mod ve M mod kullanılarak uzun eksen, kısa eksen ve apikal eksende görüntüler elde edilerek ejeksiyon fraksiyonu, fraksiyonel kısalma, diyastol ve sistol anındaki; interventriküler septum, sol ventrikülün iç çapı, sol ventrikülün dış duvarının ölçümleri alındı. Mitral kapaklar düzeyinde Mitral regürgitasyon varlığı değerlendirildi. Ekokardiyografik muayene sonucunda sol ventriküler disfonksiyonu bulunan hasta grubu köpekler ile sağlıklı kontrol grubu köpeklerde D-dimer, NT-proBNP, CK-MB, cTnI ve Myo gibi kardiyak biyobelirteçler ile APTT, FİB ve PT koagülasyon profilleri değerlendirildi. M-mod ekokardiyografik ölçüm sonuçlarının istatistiksel olarak değerlendirilmesi sonucu hasta gruptaki köpeklerde LA çapında artış (p=0,028), AO/LA oranında ise azalma (p=0,012) saptandı. Hasta ve kontrol grubu köpekler arasında PT zamanı açısından (p=0,001), D-dimer konsantrasyonu ölçümünde (p=0,000), CK-MB enzim aktivitesinde (p=0,023) miyoglobin konsantrasyonu ölçümünde (p=0,000) hasta ve kontrol grubu köpekler arasında istatistiksel açıdan önemli bir fark görüldü. Sonuç olarak sol ventriküler disfonksiyonu bulunan köpeklerde protrombotik durumun değerlendirilmesine yönelik olarak PT zamanı, D-dimer konsantrasyonu, CK-MB enzim aktivitesi ile miyoglobin konsantrasyonun ölçülmesinin önem arz ettiği vurgulanabilir.
Dipper ve non-dipper hipertansiyonlu hastalarda sol ventrikül diyastolik fonksiyonlarının ekokardiyografi aracılığı ile karşılaştırılması
Hipertansiyon sık görülen kardiyovasküler risk faktörlerinden biri olup, yeterli tedavi edilmediği takdirde yüksek morbidite ve mortaliteyle ilişkilidir. Epidemiyolojik veriler, koroner arter hastalığı (KAH) ile hipertansiyon (HT) arasında sıkı bir ilişki olduğunu ortaya koymuştur. Öte yandan, kan basıncı (KB) yüksekliği KAH, inme ve böbrek yetersizliği gelişimi için majör bağımsız bir risk faktörüdür. Hipertansiyon tedavisinin önemli kısıtlılığı gece kan basınç değerlerinin gözden kaçmasıdır. Konvansiyonel yöntemlerle elde edilen kan basıncı değerleriyle karşılaştırıldığında, ABPM ölçümüyle elde edilen kan basıncı değerlerinin, HT komplikasyonlarını ve kardiyovasküler morbiditeyi öngörmede çok daha değerli olduğu gösterilmiştir. Gece sistolik kan basıncı değerleri tüm kardiyovasküler sonlanımlar açısından en kuvvetli öngördürücü olarak bulunmuştur. Gece sistolik kan basıncının, gündüz ve ofis sistolik kan basıncı değerlerine göre anlamlı derecede daha öngördürücü olduğu gösterilmiştir. Bir çalışmada sistolik kan basıncı diyastolik kan basıncına; gece değerleri ise gündüz değerlerine göre daha üstün bulunmuştur. Gece uykusu boyunca kan basıncında yeterli olmayan düşüş, hedef organ hasarı ile korelasyon göstermektedir ve kötü prognoz göstergesi olarak değerlendirilmektedir. Kan basıncı diurnal bir örnek sergiler. Gece uykuda (noktürnal) sempatik aktivitenin azalması ve vagal tonusun artması nedeniyle kan basıncı belirgin olarak düşer ve sabah uyanma ile hızla artar Birçok antihipertansif ajanın etki süresi, kardiyovasküler olayların görülme sıklığının en yüksek olduğu gece ve sabah erken saatlerde etkinlik göstermemektedir. Antihipertansif tedavi planında 24 saatlik total kan basıncı yükü göz önünde bulundurulmalıdır. Sonuçlar göstermektedir ki uyku öncesinde bir antihipertansif ajan kullanımı, gece saatlerindeki kan basıncı düşüş bozukluklarını ve buna bağlı sabah saatlerinde görülen reaktif aşırı yükselmeleri önlemede etkili olabilir. Bu amaçla özellikle α bloker vb. ajanlar ile sabah katekolamin salınımının inhibisyonu veya renin-anjiotensin sistem (RAS) blokerleri ile RAS inhibisyonu düşünülebilir. Son olarak gece kan basıncı düşüş bozukluğu olan hastalarda uyku bozukluklarının da eşlik edebileceği akla getirilmeli, hastalar bu yönden de araştırılmalıdır.
Vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) inhibitörü alan hastalarda, ilacın tansiyon arteryel ve sol ventrikül diyastolik fonksiyonları üzerine etkisinin araştırılması
Vaskülar Endotelial Growth Faktör (VEGF), anjiyogenezin birincil düzenleyicilerinden biridir. Aktivasyonunu takiben endotelyal hücre büyümesini tetikler ve destekler. VEGF inhibitörleri, 2004 yılında bevacizumab adlı molekülün 2004 yılında kolorektal karsinom'da kullanımı için FDA onayı alması ile birlikte klinik kullanıma girmiş olup, kanser tedavisinde yeni damar oluşumunu engelleyerek gittikçe yaygınlaşan kullanımı olan efektif moleküllerdir. (3,4) VEGF inhibitörlerinin kullanımı ile birlikte görülen yan etkiler arasında hipertansiyon oldukça sık görülmektedir.(5) Celal Bayar Üniversitesi Onkoloji Polikliniğine başvuran ve klinik endikasyonu sonucunda VEGF inhibitörü tedavisi başlanma kararı alınmış olan ve rutin tedavi öncesi kardiyak değerlendirmesi amacıyla Eylül 2020-Kasım 2021 tarihleri arasında Kardiyoloji polikliniğine başvuran hastalar arasından seçilmiştir. Hastalara tedavi öncesi ekokardiyografik görüntüleme ve 24 saatlik tansiyon holter tetkiki yapılmış olup sonrasında yaklaşık 30-45 günlük tedavileri sonrasında (Oral medikasyonlar için 30 gün, bevacizumab tedavisi için 3. Kür sonrası) kontrol ekokardiyografik bakıları ve 24 saatlik ambulatuvar kan basıncı tetkikleri tekrarlanmış olup yine sonuçlar değerlendirilerek tedavi gereksinimleri sonucunda gerekli antihipertansif tedavileri düzenlenmiştir. Ekokardiyografik incelemede hastaların interventriküler septum (IVS), Asendan aorta ve Mitral annular plan sistolik ekskürsiyon (MAPSE) ölçümlerinde anlamlı bir artış saptanmıştır. (IVS: 9.6±2.2--10.37±1.34 (p: 0.021), Asendan aorta: 35.04±3.16--35.73±2.93 (p: 0.048), MAPSE: 13.87±2.42--14.66±2.64 (p: 0.020)) Her ne kadar interventriküler septum kalınlığının hipertansiyon ile ilişkisi iyi biliniyor olsa da, hastaların bir önemli bir kısmının (tedavi öncesi değerlerine göre artış görülse bile) hipertansiyon tanı sınır değerlerinin altında kan basınçları olduğu ve ekokardiyografi kontrollerinin 30-45 gün içerisinde yapılmış olduğu düşünüldüğünde hastalarda bu değişikliğin asendan aorta ve MAPSE değerleri ile de birlikte, ölçüm kaynaklı olabileceği düşünülmüştür. Hastaların sistolik veya diyastolik fonksiyonlarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Hastaların tüm gün, gündüz ve gece ortalama ambulatuvar kan basıncı ölçüm sonuçları değerlendirildiğinde tüm gün ortalama, gündüz ve gece ölçümlerinde sistolik ve diyastolik ölçümlerinin tümünde artış saptanmış olup; ortalama sistolik, ortalama diyastolik, gündüz sistolik ve gündüz diyastolik ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artma görülmüştür. ( Ortalama sistolik: 118.33±10.92--123.81±14.54 p( 0.017), Ortalama diyastolik: 69.85±8.26--73.43±10.0 p(0.018), Gündüz sistolik: 120.52±10.96--126.36±14.17 p(0.011), Gündüz diyastolik: 72.17±8.19--75.87±10.11 p( 0.023)). Sonuç olarak çalışmamızın sonucunda VEGF inhibitörlerinin hipertansiyon öyküsünden bağımsız olarak, arteryel kan basıncı ortalamasını (hem tüm gün ortalama, hem gündüz hem de gece ölçümlerinde) ve hem sistolik hem diyastolik kan basıncını arttırdığı görülmüştür. Bu bağlamda onkolojik değerlendirmesinde VEGF inhibitör tedavisi alacak hastaların bu anlamda rutin olarak daha yakından takip edilmesi önem arz etmektedir.
Kalp yetmezliği hastalarında A Tipi davranış ve öfke analizi
Ba?lık: Kalp Yetmezliği Hastalarında A Tipi Davranı? ve Öfke AnaliziGiri?: Sağlık, insanın biyopsikososyal yönden tam bir iyilik hali olarak tanımlanmaktadır. Bireyin ruh hali, sosyal çevredeki rolü, sosyal etkile?imleri, bedensel organlarının durumu etkile?erek sağlıklı hali olu?turmaktadır. Son yıllarda ki?ilik tabanlı davranı? özellikleri ile sağlık arasındaki bağlantılar gösterilmi?tir. Stres ki?ide nörohormonal yollarla olumlu ve olumsuz etkilere yol açmakta ve biyopsikoskososyal bir varlık olan bireyin sağlığını doğrudan etkilemektedir. Özellikle stres, A tipi davranı? deseni ve öfke profilleri ile kalp-damar hastalıklarıarasında güçlü bir ili?ki olduğu dü?ünülmektedir. Klinik çalı?malar A tipi davranı? ve öfkeprofili desenlerinin en az yüksek lipit profilleri, sigara kullanma, hareketsiz ya?am tarzları kadarönemli bir risk faktörü olabileceğini göstermektedir.Amaç: Birinci amaç, kardiyoloji polikliniğimize ba?vuran kalp yetmezliği hastalığı olanbireylerden olu?an örnek grubunda, A ve B tipi davranı? sıklığı ile bunların kalp yetmezliğihastalığı ile ili?kisini saptamaktı. ?kinci amaç, öfkenin hangi bile?enlerinin kalp yetmezliğihastalarında kontrol grubuna göre farklı olduğunu saptamaktı. Üçüncü amaç, kontrol grubu ve hasta gurubundaki bireyleri A, yüksek A ve B tipi ki?ilik gruplarına bölerek bu grupları hasta ve kontrol grubu olarak kar?ıla?tırarak öfke bile?enlerini değerlendirmekti. Dördüncü amaç,çalı?ma grubunda alt gruplar olu?turarak A tipi davranı?ın rastlanma sıklığını ve bu grubun öfke profillerini kontrol grubuyla kar?ıla?tırmaktı.Materyal ve Metot: Hasta Grubu ve Çalı?ma DizaynıÇalı?ma protokolü yapıldıktan sonra Celal Bayar Üniversitesi etik kurulundan onay alındı. Celal Bayar Üniversitesi Kardiyoloji Anabilim Dalına ba?vuran ve yapılan ekokardiyografilerinde kalp yetmezliği saptanan 50 ki?i (38 erkek,12 kadın) ile kalp yetmezliği saptanmayan 50 ki?i (32 erkek,18 kadın) rızaları alınarak çalı?maya dahil edildi. Çalı?ma grubuna ciddi kapak hastalığı, ciddi karaciğer hastalığı, ciddi böbrek yetmezliği veya ciddi KOAH?ı olanlar dahil edilmedi. Olguve kontrol grubuna, A tipi davranı? özelliğini belirlemek için ERCTA ölçeğinin Türkçeyeuyarlanmı? ERCTA.TR ölçeği; öfke profillerini belirlemek için ise STAXI-2 öfke ölçeğininTürkçeye uyarlanmı? sürümü olan STAXI-2.TR ölçeği uygulandı.?statistiksel DeğerlendirmeHastaların ve kontrol grubunun A tipi davranı? sıklığı ki-kare (X2) testi ile analiz edildi. GruplarınSTAXI-2.TR öfke bile?enlerinin kar?ıla?tırılmasında bağımsız iki grup arası farkların testi (Independest Samples "t" test) One-way,ANOVA ve Post-hoc test ile olgu sayısının yetersiz olduğu durumlarda nonparametrik test olan Mann-Whitney test kullanıldı. Bütün verilerin analizi SPSS.20 istatistik programı kullanılarak yapıldı.Bulgular: Kalp yetmezliği olan hastaların gelir düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksekti. Bu bulgu geli?mekte olan diğer ülkelerle benzer olup ülkemizde gelir düzeyinin artı?ının kalp yetmezliği riskini arttırdığı ?eklinde yorumlandı. Kalp yetmezliği olan olgularda A tipi veya 81yüksek A tipi davranı? özelliği gösterme kontrol grubuna oranla göre anlamlı bir ?ekilde daha sıktı(sırasıyla %78,%38; p<0,001). Koroner arter hastalığı varlığı veya yokluğuna göre yapılan ki?ilik tipi analizinde koroner arter hastalığı varlığının ki?ilik tipinin dağılımında farklılık yaratmadığı saptandı (p>0,05). Benzer bir ?ekilde hem kalp yetmezlikli olgularda hem de kontrol grubunda erkek ve kadın cinsiyette ki?ilik dağılımının farklı olmadığı saptandı (p>0,05). Olgu ve kontrol gruplarının öfke skorları kar?ıla?tırıldığında kalp yetmezliği olan bireylerde olmayanlara göre S-Ang/F ve AX-Con-In skor farklarının anlamlı olarak yüksek olduğu görüldü (p<0,05). Olgu ve kontrol gruplarında erkek bireylerin öfke puanları kendi aralarında kar?ıla?tırıldığında anlamlı bir fark saptanmazken kadın bireyler kendi aralarında kar?ıla?tırıldığında S-Ang/F, AX/Con-Out ve AX/Con-In öfke skorları kalp yetmezlikli kadınlarda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek saptanması dikkat çekiciydi (p<0,05). Ki?ilik tiplerinin ortalama öfke skorları tüm çalı?ma grubunda kar?ıla?tırıldı. Yüksek A tipi davranı? özelliği gösteren bireylerde S-Ang/F, S-Ang, T-Ang/R, T-Ang/T, T-Ang skorları B tipi davranı? özelliği gösteren bireylere göre anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p değerleri sırasıyla: 0,001, 0,007, 0,042, 0,042, 0,014). AX/Con-In, AX/Con-Out skorları ise Tip A davranı? özelliği gösteren bireylerde Tip B?ye göre anlamlı olarak daha yüksekti (p= 0,030, 0,035). Ki?ilik tiplerinin öfke skorları olgu ve kontrol grupları arasında kar?ıla?tırıldığında non-parametrik testlerde yüksek Tip A veya Tip B davranı? özelliği gösteren bireylerde istatistiksel fark saptanmadı. Tip A davranı? özelliği gösteren bireylerde ise S-Ang /V skorunun kalp yetmezliği olanlarda olmayanlara göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu görüldü (p=0,05). Olgu ve kontrol gruplarında yer alan bireylerin koroner arter hastalığı varlığı veya yokluğuna göre öfkeskorları arasında anlamlı istatistiksel fark saptanmadı (p>0.05).Sonuç: Gelir düzeyinin artı?ı geli?mekte olan ülkeler ile benzer bir ?ekilde ülkemizde de kalp yetmezliği riskini arttırmaktadır.A tipi ve yüksek A tipi davranı? özelliği kalp yetmezliği için risk olu?turmaktadır.Öfke koroner arter hastalığından bağımsız bir ?ekilde kalp yetmezliği için risk olu?turabilir, bu konuda daha çok ki?inin incelendiği geni? ölçekli çalı?malara ihtiyaç vardır. Çalı?mamız öfkenin kalp yetmezliği riskinin değerlendirilmesi açısından kadınlar için daha belirleyici olabileceğini göstermektedir.Bulgularımız, kalp yetmezliği hastalıklarında davranı? stillerinin etkilerini ara?tırırken sadece A tipi davranı? motifini kullanmanın yeterli olmayabileceğini dü?ündürmektedir. Bundan dolayı iç içe geçmi? ERCTA.TR ve STAXI-2.TR gibi ölçekler kullanılmalıdır.Kalp-damar hastalıklarıyla ili?kili risk faktörlerin biyokimyasal parametrelerle sınırlı olmadığı vegenetik-memetik mirasa dayanan duygularla renklenmi? davranı? motiflerinin de önemli risk faktörleri olabileceği dü?ünülmektedir.Anahtar kelimeler: A tipi davranı? özelliği, ERCTA.TR, STAXI-2.TR, Kalp yetmezliği82
Ekokardiyografide kalp yetmezliği saptanan hastalarda levosimendan tedavisi öncesi ve sonrası sol ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonları değerlendirilmesi
Sol ventrikülün hem sistolik hem de diyastolik işlevlerinin birlikte değerlendirilmesine imkan veren Tei indeksinin (MPI) konvansiyonel dalga Doppler ile değerlendirilmesinde anlamlı azalma izlenmemiştir ancak sistolik işlev değerlendirilmesinde LVEF(%) anlamlı artış izlenmesi, Tei indeksinin diyastolik işlev bozukluğunda sistolik işlev bozukluğundan daha yol gösterici olduğu öngörülmektedir. Levosimendan tedavisinin Ekokardiyografik olarak sol ventrikül diyastolik ve sistolik işlevlerinin değerlendirilmesindeki etkisinin araştırılmasında çalışmaya dahil olan hastaların daha geniş örneklem içinden alınmasının yani diyastolik disfonksiyonlarının evre 1, evre 2 ve evre 3 olarak her gruptan hasta bulundurulmasının tedavi yanıtını değerlendirilmesini daha çok etkileyeceği düşünülmektedir.