
33
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Gaziantep İl Merkezinde Eritrosit G6Pd Eksikliği, Talesemi ve Hemoglobinopati Prevalansının Belirlenmesi ve Aralarındaki İlişkinin Araştırılması
Tip 2 Diyabetes Mellitus`Lu Hastalarda Serum Leptin Düzeyleri
İkiuçlu bozukluk olan hastalarda serum nitrik oksit düzeyi ve arginaz aktivitesi
İkiuçlu bozukluk yaygın görülen bir hastalıktır. Hastalığın fizyopatolojisinde rol alan faktörler kesin olarak ortaya konamamıştır. Son yıllarda oksidatif dengenin bu hastalıkta bozulduğu görüşü ileri sürülmüştür. Nitrik oksit (NO) NO sentetaz tarafından sentezlenen, santral ve periferik sinir sisteminde bulunan, serbest oksijen radikali ve nörotransmitter olarak aktivite gösteren bir moleküldür. İkiuçlu bozukluk dahil, birçok nöropsikiyatrik hastalığın patogenezinde NO'in rolü olduğu düşünülmektedir. Arginaz esas olarak karaciğerde aktivite gösteren, üre sentezini katalizleyen bir enzimdir. Substrat olarak NO sentezinde de kullanılan L-arginini kullanmaktadır.Bu çalışmaya ikiuçlu bozukluk tanısı almış 33 hasta ve 33 sağlıklı birey alınmıştır. Olguların tedavi öncesi ve 1 aylık tedavi sonrasındaki serum NO düzeyi ile arginaz aktivitesi ölçülmüştür. NO düzeyi Griess reaksiyonuyla, arginaz aktivitesi modifiye Geyer ve Dabich metoduyla ölçüldü. Tedavi öncesi serum NO düzeyi 192,2±13,7µmol/L, tedavi sonrası NO düzeyi 126,1±6,3µmol/L (mean±SEM) bulunmuştur. Tedavi sonrası NO düzeyi tedavi öncesi düzeye göre anlamlı olarak düşüktü (p<0.001). Kontrol grubunda ortalama NO düzeyi 109,5±6,2µmol/L saptandı. Hastaların tedavi öncesi ölçülen NO düzeyleri kontrol grubunun NO düzeylerine göre anlamlı olarak yüksekti (p<0.001). Hastaların tedavi öncesi arginaz aktivitesi 17,5±1,8U/L, tedavi sonrası arginaz aktivitesi 10,3±1,4U/L bulundu. Tedavi öncesi arginaz aktivitesi tedavi sonrasına göre anlamlı olarak yüksekti (p<0.001). Kontrol grubunun arginaz aktivitesi 8,5±1,5U/L saptanmıştır. Hastaların tedavi öncesi ölçülen arginaz aktiviteleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekti (p<0.001). Hastaların tedavi sonrası saptanan arginaz aktivitesi ve NO düzeyi ile kontrol grubunun arginaz aktivitesi ve NO düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0.05).Sonuçlarımız ikiuçlu bozukluk patogenezinde NO ve arginazın rolü olduğunu ve aralarında bir ilişki bulunduğunu düşündürmektedir.
Sigara alışkanlığının tıp II diyabetis mellituslu hastalarda ve obezlerde Hba1-C, serum fruktozamin, kolesterol, trigliserid ve kolinesteraz düzeylerine etkisi
İnsan eritrosit arginaz aktivitesinin ve bazı biyokimyasal parametrelerin yaş grupları ve malign hastalarda değişimi
Gaziantep il merkezinde eritrosit G6PD referans sınırları ve G6PD eksikliği sıklığının araştırılması
ÖZET G6PD eksikliği, oksidan strese bağlı gelişen akut hemolitik krizlerle karakterize bir eritrosit enzim kusurudur. Genetik polimorfizm göstermekte, sıklığı coğrafi bölgeler ve etnik gruplar arasında değişebilmektedir. Çalışmamızda, Gaziantep il merkezinde yaşayan 1-80 yaşlan arasında 306 bireyin (166 K, 140 E) eritrosit G6PD aktiviteleri nicel spektrofotometrik yöntemle saptanmıştır. G6PD aktivitesinin analizinde ve tanımlanmasında doğru yaklaşımın belirlenmesi amacıyla bazı yöntemsel modifikasyonlar denenmiş, enzim aktivitesine analitik ortam bileşenlerinin etkisi (RBC, hemoglobin, lökosit, trombosit) ve eritrosit morfolojisinin (MCV, MCH) olası etkileri araştırılmıştır. G6PD aktivitesinin cinsiyetler arası farklılık (p>0.05) ve yaşa bağlı bir değişim (p>0.5) göstermediği anlaşılmış, bir yaş üzeri bireyler için tek referans aralık belirlenmesi yeterli bulunmuştur. Yüksek sapma gösteren değerlerin atılmasından sonra % 95 interpersantil aralık ile referans sınırlar 6.4 - 13.2 Ü/g Hb veya 178-354 mÜ/109 RBC, 30 °C olarak saptanmıştır. Enzim aktivitesi alt sınırdan düşük bulunan 7 olgu Gaziantep il merkezinde G6PD eksikliğinin % 2.3 ± 1 oranında görüldüğünü düşündürmektedir. Parametreleri analitik açıdan incelenen 242 olguda, enzim aktivitesinin hemoglobin konsantrasyonu ile ilintisinin olmadığı (p>0.05), belirleyici faktörün RBC sayısı olduğu (r: 0.53, pO.001) anlaşılmıştır. Hemoglobin konsantrasyonuna oranlanarak tanımlanan enzim aktivitesi analitik ortamda lökosit, trombosit varlığı ve eritrosit indisleri (pO.001) ile ilintili bulunmuştur. RBC sayışma oranlanan enzim aktivitesi ise sedece lökosit kirliliğinden (p<0.01) etkilenmektedir. G6PD eksikliği prevalansının yüksek olduğu Akdeniz bölgesine komşuluğu nedeniyle, Gaziantep'te saptadığımız Türkiye genelinden yüksek % 2.3 ± 1 oram beklentUerimizle uyumludur. Çalışmamız G6PD aktivitesinin RBC sayısına oranlanmasının eritrosit morfolojisini etkileyen koşullarda da güveniler sonuçlar verdiğini göstermektedir. Anahtar sözcükler: G6PD sıklığı, eritrosit sayısı, hemoglobin konsantrasyonu, MCV. 108
Gaziantep il merkezinde gebe kadınların plazma A,C vitaminleri ve b-karoten düzeyleri
Sekonder sülfonilüre yanıtsızlığı gelişen tip 2 diabetes melutus`lu hastalarda yoğun insülin tedavisinin sistemik nitrik oksit düzeyi ve adenozin deaminaz aktivitesine etkisi
Behçet hastalarında serum visfatin düzeyleri
Behçet hastalarında Tümör Nekrozis Faktör Alfa (TNF-?) ve İnterlökin-6 (IL-6) gibi yağ dokusundan da sentezlenen proinflamatuar sitokinlerin kan düzeylerinin arttığı bilinmektedir. Bu çalışmada Behçet hastalarında yağ dokusundan sentezlenen bir adipokin olan visfatinin serum düzeylerinin hastalık aktivitesi ile ilişkisi incelendi.Çalışmaya Behçet hastalığı tanısı konan 58 hasta dahil edildi. Hastaların 19'u inaktif, 39'u aktif Behçet hastası olup, kontrol grubunu 30 sağlıklı birey oluşturdu. Çalışma grublarının beyaz küre, eritrosit sedimantasyon hızı (ESR), serum C-Reaktif Protein (CRP), Visfatin ve TNF-? düzeyleri saptandıKontrol grubuna oranla beyaz küre sayısı aktif ve inaktif Behçet hastaları karşılaştırıldıklarında anlamlı fark bulunmadı (p>0,05), C-Reaktif Protein düzeylerinde, aktif Behçet hastaları ile kontrol grubu arasında anlamlı farklılık tespit edildi (p<0,05), ESR düzeylerinde ise aktif Behçet hastalarında inaktif Behçet hastalarına göre ve inaktif Behçet hastalarında da kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi (p<0,01 ve p<0,001). TNF-? düzeyleri aktif Behçet hastalarında diğer gruplara göre ve inaktif grupta kontrol grubuna oranla istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde yüksek tespit edildi (p<0,01, p<0,001). Visfatin düzeyleri açısından gruplar kıyaslandığında kontrol grubuna oranla inaktif ve aktif hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük olduğu saptandı (p<0,001). Aktif hasta grubu ile inaktif hasta grubu arasında ise anlamlı fark bulunmadı.( p>0,05).Serum visfatin düzeylerinin aktif ve inaktif hasta grubunda kontrol grubuna oranla düşük çıkmasının nedenleri, Behçet hastalığında serum düzeyleri yükselen TNF-? ve IL-6 gibi proinlamatuar sitokinlerin visfatinin gen ekspresyonunu baskılamış olabileceğine veya farklı sebeplerden kaynaklanabileceği sonucuna varıldı.Behçet hastalarında Tümör Nekrozis Faktör Alfa (TNF-?) ve İnterlökin-6 (IL-6) gibi yağ dokusundan da sentezlenen proinflamatuar sitokinlerin kan düzeylerinin arttığı bilinmektedir. Bu çalışmada Behçet hastalarında yağ dokusundan sentezlenen bir adipokin olan visfatinin serum düzeylerinin hastalık aktivitesi ile ilişkisi incelendi.Çalışmaya Behçet hastalığı tanısı konan 58 hasta dahil edildi. Hastaların 19'u inaktif, 39'u aktif Behçet hastası olup, kontrol grubunu 30 sağlıklı birey oluşturdu. Çalışma grublarının beyaz küre, eritrosit sedimantasyon hızı (ESR), serum C-Reaktif Protein (CRP), Visfatin ve TNF-? düzeyleri saptandıKontrol grubuna oranla beyaz küre sayısı aktif ve inaktif Behçet hastaları karşılaştırıldıklarında anlamlı fark bulunmadı (p>0,05), C-Reaktif Protein düzeylerinde, aktif Behçet hastaları ile kontrol grubu arasında anlamlı farklılık tespit edildi (p<0,05), ESR düzeylerinde ise aktif Behçet hastalarında inaktif Behçet hastalarına göre ve inaktif Behçet hastalarında da kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi (p<0,01 ve p<0,001). TNF-? düzeyleri aktif Behçet hastalarında diğer gruplara göre ve inaktif grupta kontrol grubuna oranla istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde yüksek tespit edildi (p<0,01, p<0,001). Visfatin düzeyleri açısından gruplar kıyaslandığında kontrol grubuna oranla inaktif ve aktif hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük olduğu saptandı (p<0,001). Aktif hasta grubu ile inaktif hasta grubu arasında ise anlamlı fark bulunmadı.( p>0,05).Serum visfatin düzeylerinin aktif ve inaktif hasta grubunda kontrol grubuna oranla düşük çıkmasının nedenleri, Behçet hastalığında serum düzeyleri yükselen TNF-? ve IL-6 gibi proinlamatuar sitokinlerin visfatinin gen ekspresyonunu baskılamış olabileceğine veya farklı sebeplerden kaynaklanabileceği sonucuna varıldı.
Farklı pasajlardan alınan mezenkimal kök hücre ve fibroblast hücre kültürlerinde IGF-I, IGfBP-3, IGfBP-4 ve PAPP-A düzeylerindeki değişimin araştırılması
İnsülin-benzeri büyüme faktörleri (IGF' ler) hücre büyümesi ve farklılaşması için gerekli faktörlerdir. Gebelikle-ilişkili plazma protein-A (Pregnancy-associated plasma protein-A, PAPP-A), IGF-I bağlı İnsülin-benzeri büyüme faktörü bağlayıcı protein-4' ü (IGFBP-4) proteolitik olarak parçalayarak, IGF-I' in aktivasyonunu sağlar. PAPP-A IGFBP-4' ten başka IGFBP-2 ve 5' e karşı afinite gösterirken, IGFBP-3 karşı afinitesi yoktur. İn-vitro ortamda osteosit, kondrosit, fibroblast gibi birçok hücre tipine dönüşebilen mezenkimal kök hücrelerden (MKH); IGF' ler, Transforming büyüme faktörü-β (TGF- β), Tümör nekrozis faktör-α (TNF-α), Vasküler endotel büyüme faktörü (VEGF), İnterlökin (IL)-10, IL-6 gibi birçok büyüme faktörü ve sitokin salgılanır. Bu nedenle IGF-I ile metabolizmasını düzenleyen faktörler, bu hücrelerden salınarak serumdan yoksun (serum-free) kültür ortamlarında gözlenebilirler. Bu kültürler hayvan kaynaklı serum bileşenleri içermezler. Ancak, hücrelerin büyüme ve gelişmesini destekleyici bileşenler eklenebilir. Çalışmamızda; PAPP-A, IGF-I, IGFBP-3 ve IGFBP-4' ün MKH ve fibroblast hücre (FH) kültür ortamlarındaki varlığını araştırmayı amaçladık. MKH ve FH kültürlerinde art arda yapılan 3 pasajdan alınan kültür örneklerinde ELISA ve kemilüminesan yöntemi kullanarak bu analitlerin düzeyleri ölçüldü. Bu bilgiler doğrultusunda kültür ortamlarında ölçülen IGF-I, IGFBP-3, IGFBP-4 ve PAPP-A' nın MKH ve FH' lardan salındığını düşünülebiliriz. Analiz sonuçlarına göre; MKH ve FH kültürlerinde art arda yapılan pasajlarda PAPP-A ve IGFBP-4 düzeyleri anlamlı bir şekilde artarken, IGF-I düzeylerinde azalma gözlendi. Kültür ortamındaki IGF-I düzeylerinin azalması, IGFBP-4 düzeylerinin PAPP-A düzeylerine oranla daha fazla artmasıyla ilişkilendirilebilir. IGFBP-3 (ELISA, kemilüminesan) okuma aralığının dışında kaldığı için sayısal değer verilemedi. Bu çalışmadan elde edilen veriler, gelecekte yapılacak olan çalışmalarda in-vitro ortamda IGF-I, IGFBP-3 IGFBP-4 ve PAPP-A düzeylerinin hücre farklılaşması üzerindeki etkisinin incelenmesi açısından önemli olabileceğini ortaya koymuştur. Anahtar Sözcükler: IGF-I, IGFBP-3, IGFBP-4, Mezenkimal kök hücreler, PAPP-A
Koroner kalp hastaları ve çeşitli risk faktörlerini taşıyan bireylerde paraoksonaz 1 aktiviteleri ve fenotiplerinin araştırılması
1. ÖZET Koroner Kalp Hastalığı (KKH) nedeni ile endüstrileşmiş ülkelerde her yıl milyonlarca kişi ölmekte, mortalite nedenleri arasında ilk sırayı almaktadır. KKH'nın nedenlerinin bilinmesi, erken tanı yöntemlerinin belirlenmesi hayati önem taşımaktadır. HDL yapısında bulunan, LDL oksidasyonunu önleyen, antioksidan Paraoksonaz (PONİ) enzim aktivitesi ile fenotiplerinin önemli bir risk faktörü olduğu saptanmıştır. Bu çalışmada KKH'lannda tanısı alan ve etiyolojik risk faktörleri taşıyan bireylerde serum PONİ, arilesteraz (ARE) aktiviteleri ve Lp(a) düzeyleri ile diğer lipid bileşenleri arasındaki ilişki araştırıldı. Bu amaçla kardiyoloji kliniğine başvuran 80 KKH, 20 hipertansiyon ve 30 anjina pektoris tandı hasta, iç hastalıkları kliniğine başvuran 20 komplikasyonlu ve 20 komplikasyonsuz insüline bağımlı olmayan diabetes mellituslu (NIDDM) tandı hastanın serum PONİ, PONl(+NaCl) ile ARE aktivite ve spesifik aktiviteleri, Lp(a), apo A, apo B ve diğer lipid parametreleri araştırddı. KKH'lannda, hipertansiflerde, komplikasyonlu NIDDM'U hastalar ile sağlıkh sigara içenlerde PONİ, PONl(+NaCl), ARE aktivite ve spesifik aktiviteleri, kolesterol, apo A ve apo B düzeyleri sağlıkh kontrol grubu üe karşılaştvnldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar saptandı (p<0.05). KKH'lannda HDL, trigliserid ve VLDL, anjinalı hastalarda LDL, sağlıkh sigara içenlerde VLDL ile komplikasyonlu ve komplikasyonsuz NIDDM'lüerde LDL düzeyleri ile serum PONİ aktivitesi arasında orta düzeyde anlamlı bir ilişkinin mevcudiyeti saptandı (p<0.05). Serum PONİ aktivite ve spesifik aktiviteleri hasta gruplarda, sağlıkh kontrol grubuna oranla düşük, serum Lp(a) düzeyleri ise yüksek bulunmuştur (p<0.05). Düşük fenotipli (0.071-1.379) KKH'lannda (Fenotip A; %47.5) serum PONİ aktivitesi Ue ölçülen diğer parametreler arasında istatistiksel 1olarak anlamlı farklılık görülmemiştir (p>0.05). Yüksek fenotipli (2.770-3.990) KKH'lannda (Fenotip B; %15) serum PONİ aktivitesi ile serum HDL düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır ( p<0.05, r=0.588). KKH tanısında önemli parametreler olarak kabul edilen serum PONİ aktivite ve spesifik aktiviteleri ile serum Lp(a) düzeyleri çalışmamızda da anlamlı biyokimyasal belirteçler olarak saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Koroner kalp hastalığı, Paraoksonaz, Lipoprotein(a).
Koroner arter hastalarında anjiyotensin konverting enzim gen polimorfizmi
l.ÖZET Koroner Arter Hastalığının (KAH) patogenezinde çeşitli genetik ve çevresel risk faktörlerinin önemli olduğu bilinmektedir. Renin Anjiyotensin Sisteminin anahtar bir enzimi olan Anjiyotensin Konverting Enziminin (ACE) I/D polimorfizmi ile ilgili yapılan çalışmalar kardiyovasküler hastalıkların patogenezinin aydınlanmasında önemli bir rol oynar. Bu çalışmada; Koroner arter hastalarında ACE gen polimorfizmi ile hastalığın etyoloj isinde önemli rol oynayan diğer risk faktörleri (homosistein ve hemostatik faktörler) arasındaki ilişki araştırılmıştır. Bu çalışmaya koroner anjiografi ile KAH tanısı alan 118 hasta ile 70 sağlıklı birey dahil edilmiş olup tüm bireylerin serum lipid, plazma total homosistein, ACE, doku plazminojen aktivatör (t-PA) ve plazminojen aktivatör inhibitör-1 (PAI-1) düzeyleri ölçülmüştür. Ayrıca çalışmaya katılan tüm bireylerin ACE gen polimorfizmi belirlenmiş, bu gen polimorfizminin serum lipid düzeyleri ile plazma t-PA ve PAI-1 düzeyleri üzerine olan etkileri araştırılmıştır. Çalışma sonuçlarına göre; KAH olan bireylerde ACE gen polimorfizminin II genotip frekansı kontrol grubuna göre anlamlı şekilde azalmıştır (p<0.05). Plazma ACE düzeyleri, DD genotipine sahip bireylerde II genotipine sahip bireyler ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak artmıştır (p<0.001). Plazma PAI-1 ve t-PA düzeyleri ise KAH'na sahip bireylerde kontrol grubuna göre artmış olup bu parametrelerin düzeylerinde görülen artış plazma PAI-1 düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı iken (p<0.05), t-PA düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bulunamamıştır (p>0.05). Ayrıca ACE gen polimorfizminin plazma PAI-1 ve t-PA düzeylerine olan etkileri incelendiğinde DD genotipine sahip bireylerde plazma PAI-1 düzeylerininyüksek olduğu (p<0.05), buna karşılık plazma t-PA düzeyleri üzerine etkisinin bulunmadığı görülmüştür. Plazma homosistein düzeyleri koroner arter hastalarında sağlıklı bireylere göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0.001). Sonuç olarak; KAH'nın etyolojisinde genetik faktörlerden ACE gen polimorfizmi ile plazma homosistein ve hemostatik faktörlerden plazma PAI-1 düzeyleri arasında önemli bir ilişkinin olduğu gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: ACE gen polimorfizmi, Homosistein, Hemostatik faktörler
Patolojik ve normal gebeliklerde yenidoğanların umblikal arter, venlerinde leptin ve çinko düzeylerinin araştırılması
Son on yıl içerisinde, etiyolojisi belirsiz patolojik gebelikler üzerinde birçok klinik çalışmalar yapılmıştır. Yapılan çalışmaların birçoğunda leptin, çinko seviyeleri ile gestasyonel diyabet (GD), hafif preeklampsi (HP), ağır preeklampsi (AP), intaruterin gelişme geriliği (IUGR) ve makrozomik fetus arasında ilişkinin olduğu bildirilmiştir. Bundan dolayı, yaptığımız çalışma patolojik gebeliklerle sağlıklı gebelerin maternal serum leptin, çinko ve yenidoğan venöz-arteryel kord leptin ve çinko arasındaki ilişkinin olup olmadığını belirlemeyi amaçlamıştır. Kan örnekleri patolojik ve sağlıklı 200 gebeden toplanmıştır. Yenidoğanlarm venöz ve arteryel kord kan örnekleri alınmıştır. Leptin ve çinko seviyeleri sırasıyla ELISA ve atomik absorbsiyon spektrofotometresi (AO) ile bakılmıştır. GD, HP, AP, IUGR, MF gebelerde anlamlı yüksek leptin seviyeleri görülürken; GD, HP, AP, IUGR gebelerde çinko seviyeleri kontrole göre anlamlı düşüktü. MF gebelerde ise çinko kontrolden hafif yüksekti. GD, HP, AP, MF yenidoğanlarda venöz-arteryel kord leptin seviyesi kontrole göre anlamlı yüksekti. IUGR gebelerde venöz-arteryel kord leptin seviyesi kontrole göre anlamlı düşüktü. GD, HP, AP, IUGR venöz-arteryel kord çinko seviyesi kontrole göre anlamlı düşüktü. MF gebelerde venöz-arteryel kord çinko seviyesi kontrole göre hafif düşüktü. Bulgularımız, leptin ve çinko konsantrasyonlarının GD, HP, AP, RJGR, ve MF gebelerle ilişkili olduğunu ve bu parametrelerin patolojik gebeliklerin patogenezinde rol oynadığını ileri sürmektedir.Anahtar kelimeler: Leptin, çinko, patolojik gebelikler
Kardiyak iskemi reperfüzyon hasarında nitrik oksit ve serbest radikallerin rolü
l.OZET Nitrik oksit ve serbest radikaller; iskemi-reperfuzyon esnasında hücresel yapılarda morfolojik ve fonksiyonel değişikliklere neden olur. Bu çalışmada deneysel olarak iskemi reperfüzyon hasarı oluşturulan ratların doku ve plazma örneklerinde nitrik oksit (NO") ve lipid peroksidasyonunun son ürünü olan malondialdehit (MDA) düzeyleri ile antioksidan enzimlerden (süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GSH-Px) ve katalaz (CAT)) aktivitelerinin değişimi incelenmiştir. Ayrıca bir antioksidan ve nitrik oksit sentaz (NOS) inhibitörü olan aminoguanidinin (AG) iskemi reperfüzyon hasarını önlemedeki rolü araştırılmıştır. Çalışmada toplam 36 adet rat kullanılmış olup ve bu ratlar 4 eşit gruba bölünmüştür. Gruplar sham, iskemi-reperfuzyon (İ/R), iskemi öncesi aminoguanidin (İ/AG) ve reperfüzyon öncesi aminoguanidin (R/AG) grupları olarak belirlenmiştir. Gruplardan İ/R grubuna %0.9 NaCI, İ/AG ve R/AG gruplarına ise 10mg/kg dozda AG intravenöz olarak jüguler venden iskemi ve reperfüzyon öncesi verilmiştir. İskemi-reperfuzyon grubunda sham grubuna göre NO" ve MDA düzeyleri bakımından doku ve plazmada anlamlı bir artış görülmüştür (pO.001). Aminoguanidin uygulanan gruplarda ; özellikle İ/AG grubunda daha fazla olmak üzere R/AG grubunda da İ/R grubuna göre NO' ve MDA düzeylerinde anlamlı bir azalma saptanmıştır. (I/AG'de pO.001 ve R/AG' de p<0.05). Antioksidan aktivite incelendiğinde; doku ve plazma SOD, GSH-Px ve CAT aktiviteleri, İ/R grubunda sham grubuna göre anlamlı bir şekilde azalmıştır (pO.001). Aminoguanidin uygulanan gruplarda; İ/AG grubunda İ/R grubuna göre enzimlerin doku ve plazma aktiviteleri anlamlı bir şekilde artmıştır. (Doku CAT ve plazma GSH-Px için p<0.05; doku ve plazma SOD ve doku GSH-Px için pO.001 olarak bulunmuştur). R/AG grubunda ise İ/R grubuna göre doku ve plazma SOD aktivitelerinde (p<0.05) ve doku GSH-Px aktivitesinde anlamlı bir artış gözlenmiştir (pO.001). Sonuç olarak ; aminoguanidinin kardiyak iskemi reperfüzyon hasarını önlemede etkili bir antioksidan ve NOS inhibitörü olduğu, antioksidan aktiviteyi arttırdığı ve kardiyoprotektif etki gösterdiği bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Nitrik oksit, İskemi- Reperfüzyon, Aminoguanidin, Antioksidan Enzimler.
Koroner kalp hastalıklarında dislipidemi ile yeni risk faktörlerinin araştırılması
Koroner kalp hastalığı (KKH)'na yol açan nedenler ve bu nedenlerin ortadan kaldırılması yaşamsal açıdan çok önemlidir. Özellikle plazma homosistein düzeylerindeki yüksekliğin KKH'na yakalanma riskini arttırdığına dair pek çok çalışma yapılmış, ancak plazma homosistein düzeylerindeki yükselme sonucu oluşan mekanizma tam olarak açıklanamamıştır. Bu amaçla kardiyoloji kliniğinde koroner nedenlere bağlı olarak yatan ve tekli risk faktörü içeren (diyabetik, hipertansif, sigara içen, diyabetik hipertansif ve risk içermeyen) 72 koroner kalp hastası ve bunların ikinci derece yakınlarında (52 sağlıklı birey) yeni risk faktörlerinden plazma homosistein, vonWillebrand faktör ve lipoprotein(a) ile serum lipit bileşenlerinin düzeyleri araştırılmış ve lipit düzeyleri ile yeni risk bileşenlerinin düzeyleri karşılaştırılmıştır. Plazma homosistein, vonWillebrand faktör ile lipoprotein (a) ve lipit düzeylerini değiştirdiği belirlenen yaş, cinsiyet, beslenme ve vücut kitle indeksleri gibi faktörleri elimine etmek için 50 yaş grubu erkek ve vücut kitle indeksleri (VKİ) aynı olan hastalar çalışmaya alınmıştır. Sonuçlar incelendiğinde tekli risk gruplarına sahip koroner kalp hastasında homosistein, vonWillebrand faktör ile lipoprotein(a) ve kolesterol düşük dansiteli lipoprotein (LDL), yüksek dansiteli lipoprotein (HDL), çok düşük dansiteli lipoprotein (VLDL), orta dansiteli lipoprotein (IDL), trigliserit, apolipoproteinA (apoA), apolipoproteinB (apoB) düzeylerinde kontrol grubu sonuçlarına göre istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu saptanmıştır (p<0.05). Alt grupların plazma homosistein, vonWillebrand faktör ve lipoprotein(a) düzeylerini risk içermeyen grup ile karşılaştırdığımızda ise diyabetik hipertansif grup haricinde istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar tespit edilememiştir. Gruplar arasında bağıntı analizi yapıldığında ilgi çeken bir nokta ortaya çıkarılmış, plazma homosistein düzeylerindeki artışa paralel olarak plazma vonWillebrand 1faktör düzeylerinde de artış olduğu bulunmuştur (r=0.408, p<0.05). KKH'da plazma homosistein düzeylerindeki yükselme koagülasyon sistemininde bozulmaya yol açmaktadır. Sonuç olarak plazma homosistein, vonWillebrand faktör ve lipoprotein(a) düzeylerinin beslenme koşulları, VKİ'leri benzer olan ve bölgemizde yaşayan ortalama 50 yaşlarındaki erkek hastalarda önemli bir risk faktörü olduğu tespit edilmiştir. Özellikle plazma homosistein ve vonWillebrand faktör düzeyleri yüksek olan hastaların korunmasına yönelik tedbirler alınması gerekmektedir.Anahtar Kelimeler: Koroner Kalp Hastalığı, Dislipidemi, Homosistein, von Willebrand faktör, Lipoprotein(a).
Lösemili hastaların kemik iliği hücrelerinde Adenozin deaminaz ve 5' Nükleotidaz enzim aktivitelerinin tayini
Çalışmamıza aldığımız AML ve ALL' li 13 hastadan, AML' li hasta grubuna dahil 10 hastanın 4 tanesi remisyona giremeyerek tedavi esnasında ölmüştür. İki AML' li hasta ise takipden çıkmıştır. 3 ALL' li hastadan bir tanesi remisyona girmeden ölmüştür. 2 tanesi remisyona girmiştir. Hastaları genel anlamıyla lösemili grup olarak sınıflandırırsak; tedavi öncesi; 5' NT enzim aktiviteleri değerleri 1.98±1.51' dir. Bu grupda tedavi sonrası enzim aktiviteleri değerleri ise 3.31±2.39' dur. Aynı grupta tedavi öncesi ADA enzim aktiviteleri değerleri 78.94±60.79 olarak bulunmuştur. Bu grupda tedavi sonrası enzim aktiviteleri değerlerine bakıldığında 10.22±3.68 olarak tespit edilmiştir. Bu sonuçlar 5' NT' nin lösemilerde genel anlamıyla tedaviye cevap olarak aktivitesinin arttığını ve enzimin kanserli hücrede aktif olarak bir yıkım yolu enzimi gibi davranma eğilimini akla getirmektedir. ADA aktivitesi ise 5' NT aktivitesinin tersine tedavi öncesine göre baskılanmıştır. Bu haliyle her iki enzim birbirine zıt davranış biçimi göstermektedir.Çalışmamızı AML ve ALL' li hastaların grupları olarak ayrı ayrı yorumlarsak; AML ` de elde edilen bulgular her iki enzimin özellikle tedavi sonrası baskılanma eğilimi taşıdığı yönündedir. ALL' li hastalarda ise 5' NT' nin tedavi öncesi aktivite tayini yapılamazken buna karşılık ADA aktivitesinin hastaya göre çok değişkenlik gösterdiği tespit edilmiştir.Çalışmamız hasta sayısının sınırlılığı ve hastaların bir kısmını tedavi esnasında ölmesine rağmen, seçilen örnekleme ve çalışılan enzimler açısından kanser metabolizmasınına ışık tutabilir.
Diyarbakır bölgesinde beta talasemi taramasında belirlenemeyen mutasyon tiplerinin dizi analizi yöntemiyle araştırılması
Beta talasemi, özellikle Akdeniz ülkelerinde ve Türkiye'de görülen, mikrositoz ve hemolitik anemi tablosu ortaya koyan en yaygın kalıtsal bozukluklardan bir tanesidir.Çesitli ülkelerde ve aynı ülkenin farklı bölgelerinde dağılım bakımından heterojenite göstermektedir. ß -talasemide, gen üstünde veya etrafında meydana gelen mutasyonlar, beta globin zincir yapımının azalmasına ya da hiç sentez edilmemesine neden olur. Zincir yapımına göre ߺ ve ß+ olmak üzere iki tipi bulunmaktadır. ߺ- talasemide beta zinciri hiç yapılmamaktadır. ß+ talasemi de ise az miktarda beta zinciri yapımı vardır.ß-talasemi Türkiye'de önemli bir sağlık sorunu oluşturur. Bu hastalığın henüz kesin tedavisi yoktur, dolayısı ile moleküler tanı ve doğum öncesi erken tanı riskli aileler için büyük önem taşır. ß-talaseminin moleküler düzeyde çok heterojen olması, hastalık tanısı ve önlenmesinde Türkiye için çok önemli bir engel olarak nitelendirilirmiştir. Bugün otomatizasyona yönelik, tek aşamalı ve kit yapısında yöntemlerin devreye girmesi ile, bu zorluk büyük oranda aşılmıştır. 21. yüzyılda moleküler biyoloji ve genetiğin tıpta eşi görülmemiş bir devrimin öncüsü olduğuna şahit olmaktayız. Tam teşekküllü ve DNA analizine dayalı bir talasemi tanı programı, diğer Akdeniz ülkelerinde olduğu gibi, artık Türkiye'de de kullanılmaya başlanmıştır. Ülke çapında, güvenilir, etkili ve sistemli bir moleküler ve doğum öncesi erken tanı programı ve stratejisinin belirlenmesinde hükümete büyük görev düşmektedir. Sağlık Bakanlığı'nın talasemiyi ve hemoglobinin diğer kalıtsal bozukluklarını ülke sağlık politikaları çerçevesinde benimsemesi çok önemlidir.Bu programların gerçekleşmesi için, halkın yoğun şekilde eğitilmesi ve bilinçlendirilmesinin yanında, az sayıdaki araştırma merkezlerindeki bilgi birikimi, teknik altyapı ve tecrübenin klinik laboratuvarlara özveri ile aktarılması kaçınılmazdır.Bu aşamada, bu merkezlere, gerek tekniklerin aktarılması safhasında, gerekse de daha sonraki etaplarda danışman olarak önemli görevler düşmektedir.DNA dizi analizi,DNA'nın birincil yapısının en yüksek çözünülürlüğüdür. Diğer yöntemlerle tanımlanamayan mutasyonları incelemenin en etkin yoludur.Radyoaktiviteyle çalışılan manuel şekli, son yıllarda yerini floresan markalı kimyasallarla çalışılan otomatik yönteme bırakmıştır.Diyarbakır bölgesinde ß-talasemi mutasyon tiplerinin sıklığını tespit etmenin prenatal teşhis açısından yararı açıktır. Diyarbakır kent merkezi ve Diyarbakır'a bağlı 13 (onüç) ilçede (Çınar, Bismil, Hazro, Silvan, Kulp, Ergani, Eğil, Hani, Lice, Dicle, Çüngüş, Çermik ve Kocaköy) ilköğretim çocuklarında tarama çalışması yapıldı. Bu çalışmada ilköğretim okullarının 3. sınıflarından (ortalama 9 yaş) , 8. sınıflarına kadarki (ortalama 14 yaş) yaş gruplarından 10038 (onbin otuzsekiz) çocukta Beta-talasemi taraması gerçekleştirildi. Bu çocuklardan alınan örneklerin rutin Tam Kan Sayımı sonucunda MCV değerlerinin 79 fL'nin altında olduğu belirlenen örneklere HPLC uygulandı. HPLC ile HbA2 değerleri yüksek (?%3.5) bulunan örnekler Beta-talasemi taşıyıcısı olma ihtimali gözönüne alınarak; DNA mutasyonu açısından incelendiler. Bu amaçla, Diyarbakır bölgesinde yapılan talasemi taşıyıcılığı taramasında bilinmeyen mutasyon sıklığı %26.3 bulunmuştu. Bilinmeyen mutasyon grubuna giren 33 örnek DNA dizi analizi ile araştırıldı.Yapılan bu çalışmada,moleküler yöntemlerle belirlenemeyen mutasyonlar DNA dizi analizi yöntemiyle araştırılmış ve ; iki hastada ivs 110 homozigot mutasyonu,bir hastada 221.TTAGGC-TTACGC ıvs.1.130 mutasyonu,bir hastada ivs.110 heterozigot bulunmuş,diğer hastalar normal çıkmıştır.Anahtar Kelimeler: Diyarbakır ,ß-Talasemi, PCR, Mutasyon,DNA Dizi Analizi,Sekans.
Glomerülonefritli hastaların serumlarında hyaluronik asit düzeyi araştırılması
Glomerülonefritler (GN) böbreğin filtrasyon yapan ünitelerinin inflamasyonunu içeren durumlar kümesidir. GN primer olabilir veya ilaçlara, enfeksiyonlara, tümörlere ve sistemik hastalıklara sekonder olabilir.GN renal yetmezliğin ve kardiyovasküler riskin önlenebilir nedenidir. GN mortalite ve morbiditenin önlenebilir nedenidir. Erken teşhis ve uzman merkezlere yönlendirme irriversibl hasardan korumada önemlidir.GN ödem veya hipertansiyon, bozulmuş renal fonksiyonlar, proteinüri veya hematüri ile görülebilir. GN farklı patolojik gruplara ayrılabilir. GN teşhisi konulduğunda tedavi, semptom ve bulguların azaltılması, renal fonksiyonlardaki progresif kaybın düzeltilmesi amacını içerir. Bazı GN formlarının erken safhalarında glomerüller, granülositler, monositler-makrofajlar, daha az sıklıkla T hücreleri ve plateletler gibi kemik iliğinin inflamatuar hücreleri ile invaze edilir. Bu inflamatuar hücrelerden glomerül hücrelerinin çoğalmasını indükleyen, sekretuar kapaitelerini değiştirebilen bazı soluble mediatörler salınır.GN'lerdeki glomerüllerde oluşan hasar glomerüler hücrelerde çeşitli reaksiyonlara ve ekstraselüler matriks (ECM) yapısında değişikliklere neden olur. Pekçok uzamış GN'te ECM yapısında değişiklikler bulunur. Mesengiumda ECM'deki değişiklikler glomerüler yumakta irreversible sklerotik değişikliklere ve glomerüler fonksiyonlarda kayba neden olur.Hyaluronan (HA, hyaluronik asit) lineer glukuronik asit ve N-asetilglukozamin ünitelerinin değişken şekilde tekrarlanmasıyla oluşmuş yüksek moleküler ağırlıklı bir polisakkaritttir. Hyaluronanın interselüler matrikste su ve plazma protein hemostazı gibi çeşitli fizyolojik fonksiyonları vardır. HA'in çoğalan hücrelerde yapımı artar ve bu polimerin mitozdada rolü vardır.HA'tin hücrenin gelişme ve farklılaşmasında ve regülatör hücre aktivitelerinde de rolü vardır.HA normal böbrekte renal medüller intertisyumda bolca bulunur. Böbrekteki HA çeşitli renal inflamatuar durumlarda artar.Bu çalışmadaki amacımız GN'li hastalarda noninvaziv bir marker olarak serum HA seviyesini değerlendirmektir.Bu çalışmaya haziran 2008 ve aralık 2009 arasında Dicle üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Kliniğine başvuran 54 hasta ve 28 sağlıklı gönüllü dahil edildi. GN'li hastalar 24 saatlik idrar atılımına göre gruplandırıldı. Hasta grupları ve kontrol grubu arasında serum hyaluronik asit, serum albumin, serum kreatinin, serum üre ve BUN, MDRD, eritrosit sedimentasyon hızı, beyaz küre , hemoglobin ve trombosit seviyeleri karşılaştırıldı.Sonuç olarak bu çalışmadan elde ettiğimiz bilgilere göre GN'li hastalarda HA düzeyinin sağlıklı kontrol grubuna göre daha yüksek olduğunu bulduk(p<0,05).
Non-alkolik steatohepatit'li ratlarda metformin, rosiglitazon, N-asetilsistein ve etodolakın tedavi edici etkilerinin değerlendirilmesi
Non alcoholic fatty liver disease (NAFLD),son yıllarda, en sık görülen karaciğer hastalığı olması nedeniyle büyük önem kazanmıştır. Batı ülkelerinde, otopsi serilerindeki görülme sıklığı %70'e varmaktadır. (1) Non alcoholic fatty liver disease (NAFLD) başlığı altında basit bir karaciğer yağlanmasından, steatohepatit, fibröz ve sonunda karaciğer sirozuna kadar ilerleyebilen geniş bir hastalık grubu incelenmektedir. Son yıllarda, NAFLD ve onun daha ciddi formu olan non-alkolik steatohepatit'in(NASH) obezite, insulin rezistansı ve dislipidemilerle olan yakın ilişkisi, hastalığın mekanizması ve tedavisini aydınlatmaya yönelik en önemli araştırma odağı olmuştur. (1) Bugün için ideal tedavisi olmayan Non-alkolik steatohepatit'de(NASH) en sık kullanılan tavsiye kilo verme ve eksersizle sınırlı kalmakta, ilaçların olumlu etkilerine ait veriler yeterli kanıta dayanmamakta ve farmakolojik tedavilere yönelik çalışmalar devam etmektedir.(1)Karaciğer yağlanması hastalığı karaciğer hücrelerinde büyük trigliserit vakuollerinin geri dönüşebilir şekilde birikmesidir ki buna tıp dilinde hepatosteatosis denir. Non-alkolik steatohepatit (NASH) macroveziküler steatozis,hepatosit nekrozu, inflamasyon, mallory cismi ve fibrozisle karakterize bir karaciğer hastalığıdır. Karaciğerde oluşan inflamasyon ve hücre nekrozu stellat hücreleri uyararak fibrosiz gelişmesine neden olur. Non-alkolik steatohepatit (NASH) hastalarının %20 `sinde zamanla siroz gelişebilir.(2) Basit steatozun benign klinik gidişi olmasına karşılık, non-alkolik steatohepatit daha çok ilerleyici fibrozis ve siroz riski ile spesifik tanısal özellikleri olan bir alt gruptur. Çift vurus teorisi basit steatozdan non-alkolikSteatohepatit, fibrozis ve siroza ilerleyişi en iyi tanımlar. Bu çift vuruşlar insülin direnci nedeniyle karaciğerde aşırı yağ birikmesi ve reaktif oksijen türleri nedeniyle oksidatif stresin birleşiminden oluşur.(2)Obezite, insüline rezistans tip 2 DM gibi predispozan faktörler non-alkolik steatohepatit (NASH) patogenezi ile ilgili olmalarına rağmen ilerleyici fibrozis ve kronik karaciğer hastalığının kesin mekanizması hala bilinmemektedir.(3)Bundan dolayı biz Non-alkolik steatohepatitli (NASH) ratlarda metformin, rosiglitazon, N-asetilsistein ve etodolakın tedavi edici etkilerini ve oluşturduğu biyokimyasal değişiklikleri değerlendirmeyi amaçladık.Araştırmamıza Dicle Üniversitesi Sağlık Bilimleri Uygulama ve Araştırma Merkezinden (DUSAM) temin edilen, vücut ağırlıkları 300 ±50 gram olan 48 adet Sprague-Dawley cinsi erkek rat çalışmaya dahil edildi. Sıçanlar, standart kafeslerde barındırılıp, yem ve su alımı serbest bırakıldı. Hayvanların bulunduğu oda 22 ± 2 C°'de, 12 saat karanlık-12 saat ışık ortamında tutuldu. Sprague-Dawley cinsi erkek ratlar rastgele 6 gruba ayrıldı.1.Grup:(Kontrol grubu) Deneyin başından sonuna kadar standart bazal diyetle beslendi. (n=12) 2.Grup:(Yüksek yağlı diyet grubu) Deneyin başından sonuna kadar yüksek yağlı diyetle beslendi. (n=12) 3.Grup: (Metformin grubu) Deneyin ilk onaltı haftası yüksek yağlı diyetle beslendiler.Takip eden 4 haftada metformin ile tedavi edildiler. (n=6) Metformin 250 mg/kg/gün dozda gastrik sondayla verildi.4.Grup:(Rosiglitazon grubu) Deneyin ilk onaltı haftası yüksek yağlı diyetle beslendiler.Takip eden 4 haftada rosiglitazon ile tedavi edildiler. (n=6) Rosiglitazon 4 mg/kg/gün dozda gastrik sondayla verildi. 5.Grup: (N-asetilsistein grubu). Deneyin ilk onaltı haftası yüksek yağlı diyetle beslendiler. Takip eden 4 haftada N-asetilsistein ile tedavi edildiler. (n=6) N-asetilsistein 100 mg/kg/gün dozda intraperitoneal (ip) olarak verildi.6.Grup: (Etodolak grubu) Deneyin ilk onaltı haftası yüksek yağlı diyetle beslendiler.Takip eden 4 haftada etodolak ile tedavi edildiler. (n=6)Etodolak 10 mg/kg/gün dozda gastrik sondayla verildi. Standart diyet Elazığ Yem Sanayii A.Ş'den (Elazığ, Türkiye) temin edildi. Diyet içeriğinde,% 15 protein, % 2,5 yağ, % 15 selüloz, % 14 kil, % 13 su bulunuyordu Yüksek yağlı diyet hazırlanması:100 gram standart diyete 25 gram hayvansal bir yağ türü olan tereyağı eklenerek oluşturuldu. Böylece toplam enerjinin % 65'i yağdan kaynaklanan bir diyet sağlandı (4). Uygun oranda tereyağı eritilerek standart pelletlere eklendi. Karıştırıcı yardımıyla iyice karıştırılarak pelletlerin yağı çekmesi sağlandı. Pelletler oldukça kuru olduğundan yağı kolayca çektiği gözlendi. Sonrasında bu haliyle soğumaya bırakıldı. Yüksek yağlı diyet her gün taze olarak hazırlandı. Deney başlangıcından sonuna kadar sıçanların yağlı diyete uyum sağladığı gözlendi. Onaltı hafta sonunda standart diyetle beslenen kontrol grubundan altı rat ve yüksek yağlı diyetle beslenen gruptan altı rat75 mg/ kg ketamin HCl ve 15 mg/kg ksilazin intramuskuler verilerek anestezi edilip kardiak ponsiyonla kan örnekleri ve insizyonla karaciğer dokuları toplanan fareler sakrifiye oldular..Kan örneklerinde ALT,AST, değerleri ölçülerek ve karaciğer dokularını ışık mikroskobunda histopatolojik olarak değerlendirilerek Yüksek yağlı diyet grubunda karaciğer yağlanması oluştuğu anlaşıldığında ilaç tedavisine başlandık. Dört haftalık ilaç tedavisi sonunda bütün deney grupları 75 mg/ kg ketamin HCl ve 15 mg/kg ksilazin intramuskuler verilerek anestezi edilip kardiak ponsiyonla kan örnekleri ve insizyonla karaciğer dokuları toplanan fareler sakrifiye oldular.Kan örnekleri 4 °C `3500 devirde 5 dakika santrifuj ettikten sonra serumları analiz yapılıncaya kadar -80°C `de saklandı.Ratların karaciğerleri çıkarıldıktan sonra işaretli saklama poşetlerine konularak - 80°C'de analiz yapılıncaya kadar saklandı.Dicle Üniversitesi merkez Laboratuarında Abbott firmasının Architect c16000 cihazında spektrofotometrik metotla ALT,AST,TG,TK,HDL-C, LDL-C analizlerini yapıldı.. Karaciğer dokusu MDA analizi Ohkawa ve arkadaşlarının metoduyla Shimadzu UV-160 A spektrofotometre cihazında yapıldı. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji Anabilim dalında bütün grupların karaciğer dokuları Hematoksilen-Eozin ve Masson Trikromla da boyanarak ışık mikroskobunda histopatolojik olarak değerlendirildi. Aynı dokulardan İstanbul Üniversitesi Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsünde (DETAE) Western blot analizi ile COX-2, PPAR-?, PPAR-?, reseptör ekspresyonları ölçüldü. Çalışmamız yüksek yağlı diyet ile karaciğer yağlanmasının oluşabileceğini, NASH tedavisinde metformin ve roziglitazonun en iyi farmakolojik ajanlar olduklarını gözlemledik. Yine N-asetilsisteinin de NASH tedavisinde etkili bir ilaç olduğunu gözlemledik. NASH tedavisinde ilk defa araştırdığımız etodolak karaciğer enzimlerinden ALT değerlerini istatistiksel olarak anlamlı derecede düzelme sağladığını ancak AST değerlerinde bir değişiklik yapmadığını gözlemledik.Etodolak yüksek dansiteli lipoprotein (HDL-C) değerlerini istatistiksel olarak anlamlı derecede düzeltiğini, ancak trigliserit, kolesterol ve düşük dansiteli lipoprotein (LDL-C) değerlerinde herhangi bir iyileştirme yapmadığını gözlemledik. Etodolak; TNF-? değerlerinde tüm gruplar içinde kontrol grubuna en yakın düzeltmeyi sağladı ancak MDA değerlerinde ise azaltmakla beraber kısmi düzelme sağladığını gözlemledik. Etodolak'ın PPAR-? reseptör ekspresyonunu artırarak kısmi düzelme ,PPAR- ? reseptör ekspresyonunu azaltarak çok az düzelme, COX-2 reseptör ekspresyonunu azaltarak tam bir düzelme sağladığını, ancak karaciğer histolojisinde steatozis ve fibrozisi önlemediği gözlemledik.Anahtar kelimeler:NAFLD, Metformin,Roziglitazon,N-Asetil sistein,Etodolak
Tip 1 ve tip 2 diyabetes mellitus hastalıklarının patogenezinde D vitamini eksikliğinin rolünün araştırılması
Bu çalışmada bölgemizdeki Tip1 ve Tip2 Diabetes Mellitus hastalarının etiyopatogenezinde vitamin D eksikliğinin etkisini ve olası moleküler mekanizmaları araştırmayı amaçladık.Çalısmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Polikliniginde Nisan 2010 - Eylül 2010 tarihleri arasında takip ve tedavi edilen, 18-65 yaş arasında olan, anti-GAD ve/veya ICA otoantikorları mevcut olan 30 tadet Tip1 diyabet hastası ve 30 Tip2 diyabet hastası (ADA 2003 kriterlerine göre) dahil edildi. Hastalardan alınan kanlarda Anti-GAD, adacık hücre antikoru (ICA), HbA1c, C-peptid, D vitamini (25 OH) Kolekalsiferol, Parathormon, ve Sitokin analizleri yapıldı. Tip1 DM, Tip2 DM ve Kontrol grubu arasında HbA1c, C-peptit ve D vitamini parametreleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulundu (P<0,001).Serum D vitamini düzeylerinde Tip1 DM - Kontrol grubu ve Tip2 DM - Kontrol grubu ile karşılaştırdığımızda istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görüldü (P<0,001), (P<0,05). Parathormon düzeyleri, Tip1 DM'da Kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir yükseklik vardı (P<0,05). Tip2 DM ve kontrol grubu arasındaki fark anlamlı değildi (P>0,05). C-peptid parametresi Tip1 DM - Kontrol grubu ile karşılaştırdığımızda istatiksel olarak anlamlı bir düşüklük vardı (P<0,001). Tip2 DM ve Kontrol grubu arasındaki fark anlamlı değildi (P>0,05).IL-2R düzeylerine bakıldığında Tip1 DM - Kontrol grubu arasındaki fark istatiksel olarak anlamlı bulunurken (P<0,001), Tip2 DM ve Kontrol grubu ile arasındaki fark istatiksel olarak anlamlı değildi (P>0,05). IL-6 düzeylerinde istatiksel alarak anlamlı farklılık görülmezken (P>0,05), TNF-? düzeylerinde, Tip1 DM-Kontrol grubu ve Tip2 DM-Kontrol grubu ile karşılaştırdığımızda istatistiksel olarak anlamlı bir yükseklik bulundu (P<0,001).Anahtar kelimeler: Tip1 Diyabetes Mellitus, Tip2 Diyabetes Mellitus, 25(OH) Kolekalsiferol, Sitokinler
Diyabetik sıçanların plasental gelişiminde adiponektinin rolü
Diyabetik Sıçanların Plasental Gelişiminde Adiponektinin Rolü ÖZET Plasenta gebelik süresince maternal ve fetal sirkülasyon arasında bir bariyer olarak görev yapan, fetus gelişimi ve büyümesinde önemli rol oynayan bir organdır. Sağlıklı bir gebelik, normal plasenta gelişimine bağlıdır. Gebelik esnasında fetal gelişim, plasental gelişim ve anne sağlığı için birçok fizyolojik, immünolojik ve metabolik adaptasyonlar gerekmektedir. Plasentanın gelişimi, gebeliğin devamı için önemli kriterlerden bir tanesidir. Yeterli plasental gelişimin olmadığı durumlarda diyabet, intrauterin büyüme geriliği ve preeklampsi gibi klinik komplikasyonlar gelişebilir. Anti-diyabetik etkilere sahip olan adiponektinin plasental gelişime etkisi hakkında bilinenler sınırlıdır. Bu çalışmada, normal ve streptozocin (STZ) ile diyabet oluşturulmuş sıçanlarda adiponektin ve plasental gelişim arasındaki ilişki araştırıldı. Kontrol ve diyabet gruplarının plasenta ve embriyo ağırlıkları karşılaştırıldığında, diyabet grubuna ait plasentaların gebeliğin 18. gününden itibaren kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha büyük olduğu gözlendi. Kontrol ve diyabet grubuna ait embriyo ağırlıkları değerlendirildiğinde ise, 14, 18 ve 20. günde kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı bir azalış gözlendi. Adiponektin ve reseptörleri olan AdipoR1 ve AdipoR2'nin ekspresyonları protein ve gen düzeyinde değerlendirildi. Adiponektin proteininde, gebeliğin 16, 18 ve 20. günlerinde diyabet grubunda kontrol grubu ile kıyaslandığında anlamlı bir azalma tespit edildi. Maternal adiponektin serum düzeyleri de araştırıldı ve diyabet grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir azalma görüldü. AdipoR1 ekspresyonlarında önemli bir değişim gözlenmezken, AdipoR2 ekspresyonunda gebeliğin 14, 18 ve 20. gününde diyabet grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir azalma tespit edildi. Diyabette ve plasental gelişimde adiponektinin etkilerini daha ayrıntılı olarak ortaya çıkarmak için, adiponektin etki mekanizmasında rol oynayan PPARα, PPARγ ve RXRα 'nın protein ve mRNA düzeyleri ile PPAR sinyalizasyonunda etkili olan p38-MAPK'ın protein düzeyleri de araştırıldı. Bulgularımıza göre, gebelik ve diyabet adiponektin ile ilişkilidir. Diyabette, gebelik günleri arttıkça adiponektin miktarında azalma saptandı. Adiponektindeki azalmaya bağlı olarak adiponektin sinyal yolağında yer alan PPARα, PPARγ ve RXRα 'da azalmalar belirlendi. p38 MAPK fosforilasyonunda ise istatiksel olarak anlamlı bir artış gözlendi. Diyabette gözlenen plasental gelişim anormalliklerinde adiponektinin önemli bir role sahip olduğu kanısındayız. Anahtar kelimeler: Diyabet, Plasenta, Adiponektin, AdipoR1, AdipoR2,PPARα, PPARγ, RXRα , p38 MAPK
Talasemi kriteri olarak hücre içi kalsiyum, karnitin, malondialdehid düzeylerinin değerlendirilmesi ve bu kriterlerin eritrosit deformabilitesi ve karnitin tedavisi ile ilişkisi
Hemoglobinin ? veya ? zincir sentezindeki bozukluktan kaynaklanan talasemi hastalığı oldukça yaygın görülen bir hemoglobinopatidir. Bozukluk zincirin yapısından değil, yetersiz sentez edimesinden kaynaklanır. Eşlenmemiş aşırı globin zincirleri membranda önemli bazı değişikliklere neden olur. Yine talasemi hastalarının eritrositleri, normal hücrelere göre oto-oksidasyona daha duyarlıdır. ?-Talasemi hastalarına, düşük Hb değerlerini yükseltmek amacıyla sık sık kan transfüzyonu yapılmaktadır. Transfüzyona bağlı demir toksisitesini engellemek için hastalara şelasyon tedavisi de uygulanmaktadır. Uygulanması zor ve pahalı olan transfüzyon - şelasyon tedavisinin ciddi yan etkileri vardır. Bir ay süreyle kan transfüzyonu almayan ?- talasemi hastalarına 100 mg/kg/gün dozunda oral yoldan L-karnitin tedavisi uygulandı. Hastalardan tedavi öncesi ve sonrasında alınan kan örneklerinde eritrosit hücre içi kalsiyumu, plazma serbest karnitin düzeyi, eritrosit ve plazma TBARS düzeyi, eritrosit deformabilitesi ve ayrıca eritrosit agregasyonu çalışıldı. Çalışmamızın sonunda L-karnitin tedavisinin talasemi hastaları üzerine olumlu etkileri olduğu tespit edildi.Tedavi öncesi hastaların eritrosit hücre içi kalsiyumu, eritrosit ve plazma TBARS düzeyleriyle eritrosit agregasyonu, kontrol grubu değerlerine göre daha yüksek bulundu. Plazma serbest karnitin düzeyleri ve deformabilite ise kontrollerden düşük bulundu. Aynı hastalara bir ay süreyle L-karnitin tedavisi uygulandı. Tedaviden sonra ise; lipid peroksidasyonunun göstergesi olan TBARS düzeylerinin anlamlı olarak azaldığı, deformabilitenin arttığı, hücre içi kalsiyum değerlerinin düştüğü, agregasyonun ise anlamlı olarak değişmediği bulundu. Sonuçlarımız; oksidan stresin arttığı ?-talasemi hastalarında L-karnitinin, antioksidan bir ajan olarak kullanılabileceğini desteklemektedir. 3-?-hidroksi-4-trimetilaminobütirik asit yapısında olan L-karnitin, artmış hücre içi kalsiyumu azaltarak membran rijiditesini azaltır. Demir ile kompleks oluşturup Fenton reaksiyonunu inhibe eder ve oksidatif strese bağlı hasarı azaltır. Böylece eritrosit membran stabilizasyonunu sağlar ve eritrosit deformabilitesini arttırır. Yaptığımız bu çalışma; L-karnitinin, eritrositleri serbest oksijen radikal hasarına karşı koruyan önemli bir ajan olduğunu göstermektedir.
Akut koroner sendrom'lu hastalarda matriks metalloproteinaz-1 (MMP-1), doku inhibitörü (TIMP-1) ve oksideldl'nin koroner anjiografi bulguları ile ilişkilerinin değerlendirilmesi
Stabil olmayan göğüs ağrısından akut miyokard enfarktüsüne (AMI) kadar değişebilen farklı klinik tablolarla karşımıza çıkan akut koroner sendrom (AKS)'un gelişiminde bir takım inflamatuvar süreçlerle birlikte aterosklerotik plak oluşumu rol almaktadır. Farklı tipteki matriks metalloproteinazlar (MMP), doku inhibitörleri ve OksLDL'nin bu inflamatuvar süreçte ve gelişen iskemi-reperfüzyon hasarının farklı aşamalarında yer aldığı ileri sürülmektedir. Ancak günümüzde koroner reperfüzyonun ilk dakikalarında erken ölümcül hasar oluşturduğu ileri sürülen MMP-1 ve OksLDL arasındaki ilişki ve bunların miyokardial hasar oluşumu sürecindeki değişimleri tam olarak açıklığa kavuşmamıştır.Çalışmamızda MMP-1, doku inhibitörü (TIMP-1) ve OksLDL'in AKS'deki tanısal ve prognostik değerlerini belirlemek amacı ile klinik olarak stabil anjina, anstabil anjina ve AMI tanısı almış 39 hastadan ve kardiyojenik problemi olmayan 17 kişiden oluşan kontrol grubundan alınan kan örneklerinde analizler ELISA yöntemi ile gerçekleştirildi. Tüm parametreler diğer kardiyak belirteçler ile kıyaslama yapılarak, koroner anjiyografi bulguları ile birlikte değerlendirildi. İlk periferik kan örnekleri hastaneye başvurduktan sonraki 6.-12. saat arasında, ikinci örnekler ise ilk örnekten sonraki 18.-36. saatler arasında alındı. Anjiyografi öncesi alınan kan örneklerinde eş zamanlı çalışılan MMP?1 ve TIMP?1 düzeylerinin oranı ile damar lezyonlarının ciddiyetini gösteren Gensini Skoru arasında orta derecede bir korelasyon saptandı ( r =0.501, p<0.048 ). MI'lı hastalarda başlangıçta belirlenen MMP?1 düzeyleri ile, 18-36 saat sonra alınan 2. örnekteki TIMP-1 düzeyleri arasında korelasyon saptandı ( r = 0.811, p<0.001 ).Sonuç olarak çalışmamız kardiyak kateterizasyon işleminin ölçülen parametreler üzerine olan etkisinin bertaraf edilerek MMP?1 ve TIMP?1 düzeylerinin birlikte değerlendirilmesinin damar lezyonunun yaygınlığını belirlemede yardımcı olabileceğini göstermiştir. Ancak non-invaziv bir prognostik belirteç olarak kullanılmaları daha geniş çaplı çalışma gruplarında yapılacak klinik ve biyokimyasal çalışmalara ihtiyaç göstermektedir.Anahtar kelimeler: Akut koroner sendrom, MMP-1, TIMP-1, OksLDL, Modifiye Gensini Skoru
HMG CoA redüktaz inhibitörleri ile kolesterol düşürülmesinin kan ve doku ATP düzeyleri ve eritrosit membran lipidleri üzerine etkilerinin araştırılması
ÖZET Yüksek kolesterol konsantrasyonları ile kardiyak mortalite riski arasındaki pozitif korelasyon nedeniyle kolesterol düzeylerinin düşürülmesi için çok çeşitli tedaviler uygulanmaktadır. Bu tedavilerden en sık kullanılanı HMG CoA redüktaz inhibitörleridir. HMG CoA redüktaz inhibitörleri ile tedavi sırasında kanser, depresyon, intihar gibi çeşitli nonkardiyovasküler nedenlere bağlı mortalitenin arttığı bildirilmiştir. HMG CoA redüktaz inhibitörleri, HMG CoA redüktaz enzimini kompetitif olarak inhibe ederek mevalonat sentezini azaltırlar. Mevalonat diğer bazı izopren bileşiklerinin de prekürsörüdür ve HMG CoA redüktaz inhibitörleri ile tedavi sırasında serum ubikinon düzeylerinin düştüğü birçok çalışmada gösterilmiştir. Ubikinonun elektron transport zincirindeki rolü nedeniyle, bu ilaçlarla tedavi sırasında ATP oluşumunun etkilenip etkilenmediği açıklık kazanmamıştır. Biz çalışmamızda ratlara 4 hafta boyunca simvastatin vererek kanda ve çeşitli dokulardaki ATP konsantrasyonlarına etkilerini araştırdık. Ayrıca kolesterolün, sadece strüktürel olmakla kalmayıp fonksiyonel rolü de olan membran yapısındaki önemi nedeniyle, eritrosit membranının lipid kompozisyonundaki değişiklikleri inceledik. Ratlarda simvastatin kullanımı ile plazma kolesterol ve trigliserid konsantrasyonlarında anlamlı bir düşme gözlendi (p<0.01). Kan ATP konsantrasyonları kontrollere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu. Analiz yapılan plazma enzimlerinden sadece LDH'da anlamlı derecede artış saptandı (p<0.05). Eritrosit membran komponentlerinde ise kolesterolün düştüğü (<0.01), fosfolipid düzeyininin arttığı (p<0.01) ve kolesterol / fosfolipid oranının düştüğü gözlendi (p<0.01). Orandaki düşüşle plazma kolesterol konsantrasyonu arasında pozitif korelasyon saptandı (r = 0.851). Bu çalışmada halen klinikte kullanılmakta olan bir HMG CoA redüktaz inhibitörü olan simvastatinin hücre membran lipid kompozisyonunu ve muhtemelen membran fonksiyonları ile ATP jenerasyonunu etkilediğine ilişkin bulgular elde edildi. Ratlardaki bu bulgular ilacı kullanan hastalardaki olası yan etkilerin değerlendirilme çalışmalarında yol gösterici olabilir.
Hipertiroidili ve hipotiroidili hastaların tedavi ile ötiroid hale getirilmelerinin serum leptin düzeylerine etkisi
Leptin, yağ dokusu ve plasenta ile emzirme sırasında meme epitelinde sentezlenip dolaşıma salman bir sitokin/hormondur. İnsanda bugüne kadar gösterilmiş fonksiyonları yağ deposunun durumu hakkında MSS'ne bilgi vermek, iştah azaltmak, fetal /postnatal gelişmeyi ve T hücresine bağlı immun cevabı regüle etmektir. Deneysel hayvanlarda enerji harcamasını arttırdığı, bu yolla metabolizmayı hızlandırdığı bildirilmektedir. Bu nedenle tiroid hormonları ile sinerjik etkileşimi bulunabileceğin düşünerek, hipotiroidi ve hipertiroidi hastalarında leptin düzeyini tedavi öncesi ve sonrasında çalıştık. Çalışma grubunu, toplam 78 hasta oluşturdu. Bunlardan, hipertiroidi hastalarının 23 'ü, hipotiroidi hastalarının ise 28'i çalışma süremiz içinde ötiroid duruma döndüler (tedavi oram %65). Bunların ve 34 kişilik kontrol grubunun leptin değerleri ile diğer 26 parametresini çalıştık. Leptin düzeyi RIA yöntemi ile ölçüldü. Hipotiroid hastalarda leptin diğer gruplardan tedavi öncesi ve sonrası esasen, vücut yağ kitlesi ve dişi cinsiyete bağlı olarak yüksek bulundu. Tedavi hipotiroid grupta leptin düzeyini nümerik olarak azaltmakta, fakat istatistiksel anlamlılığa erişmemektedir. Hipertiroid grupta ise, tedavi leptin düzeyini p=0.027 düzeyinde anlamlı olarak arttırmakta, ancak kontrol grubundan farklılık göstermemektedir. Tiroid disfonksiyonu ve hormonlarıyla, leptin arasında tayin edici bir ilişki çalışmanın hiçbir evresinde bulunmamıştır. Deneysel tasarımımız, hasta ve kontrol grubumuzda leptini tayin eden etken olarak, ne şekilde ölçülürse ölçülsün vücut yağım göstermekte ise de, ancak bu parametrenin r2 değeri 0.5 de civarında kalmaktadır. Multipl regresyon analizinde parametre sayısı azaltıldığında, bu değer daha da azalmaktadır. Leptin-tiroid ilişkileri konusunda var olan iki derlemenin de (187,188) belirttiği gibi, bu alanda bilinmeyenler çoktur. Bu nedenle; çok merkezli, moleküler mekanizmaların taranmasına yönelik ve prospektif/uzun erimli çalışmaların, bu alandaki insan bilgisini genişletebileceği düşüncesindeyiz.
Romatoid artritte lökosit peptidilarjinin deiminaz aktivitesi ve serumda sitrulinlenmiş peptitlere karşı gelişen antikor seviyelerinin hastalık aktivitesiyle ilişkisi peptidilarjinin deiminaz ile nitrik oksit arasındaki ilişki
...
Rat aortası vasküler düz kas hücrelerinden yapılan primer hücre kültüründe ang II'nin nad(P)h oksidaz enzim kompleksi üzerinden süperoksit anyonu üretimine etkisi
Kardiyovasküler hastalıklar ve renal hastalıklar damar duvarında ortak etkileri ve patofizyolojik süreçleri paylaşırlar. Bu etkilerde ortak nokta artmış oksidatif strestir. Anjiotensin II, ROS ve NOX oksidatif stres ve bu patofizyolojik süreçlerde hücre içi ve hücreler arası sinyalizasyonun mediyatörleri olarak davranırlar. Çalışmamızda, rat aortasından izole edilen VDKH, primer kültürü yapıldıktan sonra Ang II uyarımı yapılarak NADPH varlığında sitokrom c redüksiyonu yöntemi ve rezasurin yöntemi ile süperoksit anyonu miktarlarının tayinleri yapıldı. Kültüre edilen düz kas hücrelerinin immünohistokimyasal teknikle düz kas hücreleri olduğu gösterildi. Ang II uyarımında süre, konsantrasyon ve süperoksit anyonu kaynağı olan farklı enzim ve sistem inhibitörleriyle inhibisyon deneyleri yapıldı. Yapılan deneyler sonucunda VDKH?de Ang II uyarımının ardından süperoksit anyonları 30. dk?dan itibaren tespit edildi ve 1. saatte maksimum (Bazal seviyelere göre yaklaşık 4-6 kat) değere ulaştıktan sonra 24 saat boyunca bu seviyeler süreklilik gösterdi. Ang II 100 nM konsantrasyonda VDKH süperoksit anyonları miktarlarını belirgin şekilde arttırdı. Ang II ile 100 nM konsantrasyonda, 1 saat süreyle yapılan uyarımın ardından elde edilen süperoksit anyonu miktarlarını AT1 reseptör inhibitörü Losartan bazal hücre içi seviyelere, NOX inhibitörü DPI bazal hücre içi seviyelere yakın bir değere kadar, ksantin oksidaz enzimi oksipürinol ise bazal hücre içi seviyelere kadar olmamasına karşın anlamlı miktarda inhibe etti. Süperoksit anyonu kaynağı olabilecek diğer enzim ve sistem inhibitörleriyle etkili inhibisyonlar elde edilemedi. Tüm deneyler hem rezasurin hem de sitokrom c redüksiyonu yöntemleriyle gösterildi ve her iki yöntemde de benzer sonuçlara ulaşıldı
Kültüre edilmiş rat aortik düz kas hücrelerinde anjiyotensin ıı uyarımı ile nad(P)h sinyal yolu üzerinden p38 mitojen aktiveli protein kinaz (MAPK)fosforilasyonunun gösterilmesi
Renin-anjiotensin sisteminin aktif bir komponenti olan Anjiyotensin II (Ang II), hipertansiyon, aterosiklerozis, kardiovasküler sistem hastalıkları ve kan basıncının kontrolünde önemli bir rol oynar. Ang IInin vasküler düz kas hücrelerinde AT1 reseptörleri üzerinden G proteinine bağlı reseptörler aracılığıyla farklı sinyal iletim yollarını uyararak p38 Mitojen aktive edici kinaz (MAPK)ları aktif hale geçirir. Ang II ile uyarım sonrasında hemen işleyen sinyal iletiminde G proteinleri aracılığıyla Ras aktive olur. Ras, NAD(P)H oksidaz sinyal iletim yolu üzerinden p38 MAPKı aktive edebilir. Bu çalışmamızda ratların aortasından izole edilen vasküler düz kas hücreleri kültür ortamında üretildikten sonra Ang II ile uyarılarak p38 MAPK fosforilasyonunda Ras ve NAD(P)H oksidazın etkisi araştırılmıştır. Rat aortasından izole edilen vasküler düz kas hücrelerinin saflığı immünohistokimyasal teknik kullanılarak -aktin varlığı ile gösterilmiştir. Ang II uyarımı ile p38 MAPK fosforilasyonu western blot yöntemi ile, araştırmak istenilen her bir metabolik yol için uygun inhibitörler kullanılarak analiz edilmiştir. Sonuç olarak vasküler düz kas hücre kültürlerinde, Ang II uyarımı Ang II?nin AT1 reseptörü üzerinden p38 MAPK aktivasyonunu hızlı bir şekilde arttırmıştır. Ang II indüklü p38 MAPK aktivasyonu Ras inhibitörü olan FTS ile tamamen baskılanmıştır. Ang II uyarımlı MAPK aktivasyonu üzerine NAD(P)H oksidaz inhibitörü olan DPI da p38 MAPK aktivasyonu inhibe etmiştir.
Sjögren sendromlu ve romatoid artritli hastalarda anti-CCP2 düzeylerinin araştırılması ve kollajen tip 1 ?1 S/s, vitamin d reseptör b/b allel tayini
Amaç: Osteoporoz risk allellerinden vitamin D reseptör (VDR) gen BsmI polimorfizmi, tip I kollajen alfa1 (COLIA1) Sp1 gen polimorfizmi ve kemik yıkım markırları arasındaki ilişkiyi ve anti-siklik sitrulline protein antikorları (anti-CCP2)'nın Sjögren sendromu için tanı markırı olarak kullanılabilirliğini araştırmak amaçlandı.Materyal-metod: Celal Bayar Üniversitesi Romatoloji polikliniğine geliş sırasına göre 17 primer Sjögren sendromlu (Grup 1), 16 romatoid artritle beraber Sjögren sendromlu (Grup 2), 25 romatoid artritli kadın hasta (Grup 3) ile sağlıklı 18 kadın çalışmaya dahil edildi. Hasta ve kontrol gruplarından COLIA1 ve VDR gen polimorfizmi tayinleri, kemik dansitometrisi (DEXA) ölçümleri, deoksipiridinolin (DPD), idrar gama-glutamil transferaz (GGT), idrar kreatinin, C-reaktif protein (CRP), anti-CCP2 tayinleri yapıldı. İstatistiksel analizlerinde SPSS 10.0 programı kullanıldı.Bulgular: Romatolojik hasta grubunda en az bir `s' alleline sahip olan kişilerde, SS genotipine sahip olan kişilere göre sekonder osteopeni ve/veya osteoporoz gelişmesi riski 2.63 kat (%95 GA, 0.75?9.19, p=0.131), kontrol grubunda ise 0.8 kat (%95 GA, 0.093?6.85, p=0.893) artmış, yine romatolojik hasta grubunda en az bir `B' alleline sahip olan kişilerde, bb genotipine sahip olan kişilere göre osteopeni veya osteoporoz gelişmesi riski 0.636 kat (%95 GA, 0.166?2.45, p=0.511), kontrol grubunda ise 1.5 kat (%95 GA, 0.195?11.54, p=0.697) artmış olarak saptandı. Romatolojik hasta grubu ve kontrol grubunda COLIA1 ve VDR genotiplerinin BMD, DPD/kreatinin ve idrar GGT/kreatinin düzeyleri ile ilişkisi değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanamazken, gruplar arası değerlendirmede boyun BMD(p=0.033) ve wards BMD(p=0.048) düzeyleri romatolojik hasta grubunda, kontrol grubuna göre anlamlı düşük, DPD (p=0.001) düzeyleri ise anlamlı yüksek bulundu. Anti-CCP2 pozitifliği (>25 U/mL) sırasıyla Grup1, Grup2, Grup 3'te %11.8, %62.5, %28 oranında bulundu. Anti-CCP2'nin sensitivite, spesifite, (+)PD, (-) PD değerleri Sjögren grubunda sırasıyla %11.8, %100, %100, %45, RA+Sjögren grubunda %62.5, %100, %100, %75, RA grubunda %28, %100, %100, %50, olarak hesaplandı.Sonuçlar: Romatolojik hasta grubunda BMD düzeyleri anlamlı düşük, DPD düzeyleri ise anlamlı yüksek bulunmuştur. Genetik incelemelerde istatistiksel fark bulunamamasının grupların sayıca yetersiz olmasıyla ilişkili olabileceği ve daha geniş popülasyonlarla yapılan çalışmalarda daha anlamlı sonuçlar elde edilebileceği düşünülmektedir.Anahtar Kelimeler: Osteoporoz, Romatoid artrit, Sjögren sendromu, Kollajen, Deoksipiridinolin, Gen polimorfizmi, Kemik mineral yoğunluğu.
Bozulmuş glukoz toleransına sahip obez ve obez olmayan bireylerde inflamasyon belirteçlerinden prokalsitonin, MCP-1 ve retinol bağlayıcı protein-4' ün insulin rezistansı ile ilişkisi
Amaç: Apipokinlerin regülasyon bozukluğu insülin rezistansı ve bozulmuş glukoz toleransı patogenezi ile yakından ilşkilidir. Çalışmadaki amacımız obezite ve bozulmuş glukoz toleransında inflamasyon belirteçlerden prokalsitonin, monosit kemoatraktan protein-1 ve retinol bağlayıcı protein-4'ün insulin resistansı ile ilişkisini araştırmaktır.Materyal- Metod: Kan alımları 26 obez, 25 nonobez gönüllü hastadan ve 24 yaş ve Beden kitle indeksi uyumlu kontroldan alındı. Hasta ve kontrol grubundan 75 gr'lık OGTT öncesi periferik venöz açlık kan örneğinden glukoz, insulin, c-peptid, hsCRP, RBP-4, MCP-1, Prokalsitonin, IL-6, TNF-? tayinleri yapıldı.Gruplar arası farklılıklar ANOVA testi (one-way anova varyans analizinde gruplar arası farklılık anlamlı olan parametreler için grupların ikili karşılaştırılmasında Benferoni testi, one way anova testinde homojen olmayan parametreler için ikili karşılaştırmalarında Dunnet T3 yöntemi) kullanıldı. İstatiksel analizler SPSS 10.0 paket programı kullanılarak yapıldı.Bulgular:Dunnet T3 testi ile nonobez ve kontrol grubu arasında glukoz, OGTT, İnsülin,C peptid, HOMA parametreleri arasında anlamlı fark bulunmuştur(sırasıyla p=0.001,p=0.001, p=0.004, p=0.001,p=0.001), obez grup ile kontrol grubu arasında ise glukoz, OGTT, İnsülin, C peptid, HOMA parametreleri arasında anlamlı fark bulunmuştur(sırasıyla p=0.001,p=0.001, p=0.002, p=0.001, p=0.001), nonobez ile obez grup veobez ile kontrol grubu araısnda HsCRP için anlamlı fark bulunmuştur(p=0.014, p<0.009) hsCRP ile HOMA ilişkisi pozitif korelasyon olarak nonobez grupta gösterilmiştir(r=0,595, p=0,002). Obez grupta ise MCP1 ile belkalça oranı (r=0,484, p=0,012) arasında pozitif korelasyon bulunmaktadır. Kontrol grubunda ise en çarpıcı bulgu RBP-4 `ün açlık glikozu (r= -0,424, p=0,039) ile negatif korelasyon göstermesi, RBP-4 `ün HOMA (r=0,455, p=0,026) ile pozitif korelasyon gösterdiğinin ortaya çıkarılmasıdır. Yine kontrol grubunda hsCRP ile HOMA (r=0,424, p=0,039) arasında pozitif korelasyon gösterilmiştir.Sonuç: İnsülin direncinin artışı hsCRP artışı ile beraber görüldüğünden sonuçlarımız obezitede inflematuar bir yanıtın varlığı hipotezini desteklemektedir. RBP4'ün kontrol grubunda insülin, C peptid ve HOMA ile pozitif korelasyon gösterirken, açlık glikozu ile negatif korelasyon göstermesi en önemli bulgumuzdu. Sonuçlarımız RBP4 ün bir insülin rezistansı parametresi olabileceği hipotezini desteklemektedir. hsCRP, ve RBP4 için daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olduğu kanısına varılmıştır.Sonuç: Sonuçlarımız insilin resistansının hs CRP artışı ile ilşkili olduğunu göstermektedir. Diğer taraftan RBP4 insülin resistansı için iyi bir marker olmayabilir.
Koroner arter hastalığı ile neutrophil gelatinase?associated lipocalin (NGAL), adiponektin ve pregnancy associated plasma protein A (PAPP-A) düzeyleri arasındaki ilişkilerin araştırılması
Amaç: Koroner arter Hastalığında Gensini skoru aterosklerozun şiddetini ve dağılımını ölçmek için kullanılan bir yöntemdir. Amacımız koroner anjiografi ile koroner arterlerinde stenozu olmayan (Kontrol, n=40), % 30 ve üstü bir tane stenotik damarı olan (Grup 1, n=39), iki tane stenotik damarı olan (Grup 2, n=40 ve 3 veya daha fazla stenotik damarı olan (Grup 3, n=39) hastalarda NGAL, Adiponektin, PAPP-A, IGF-1 ve IGFBP-3 düzeylerinin tayininin yapılması, stenoz olan damar sayısı, Gensini skorlaması ile yukarıdaki belirteçlerin düzeyleri arasındaki ilişkilerin ve farklı sayıda damar tutuluşu olan hasta gruplarında tanı markırı olarak kullanılabilirliklerinin araştırılmasıdır.Materyal-Metod: Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji Polikliniğine başvuran KAH bulguları olan ve koroner anjiyografi planlanan semptomatik 158 hasta çalışmaya dahil edildi. Tüm hastalara aterosklerozun şiddetini ölçmek için anjiografi ve Gensini skorlaması yapıldı. Hasta ve kontrol grubundan angiografi öncesi periferik venöz kan örneğinden TG, HDL, LDL, T. Kol., üre, kreatinin, potasyum, IGF-1, IGFBP-3, PAPP-A, NGAL, Adiponektin tayinleri yapıldı. İstatistiksel analizde SPSS 10.0 paket programı kullanıldı.Bulgular: Gensini skorları kontrol grubunda 0.0±0.0, grup 1'de 10.29±10.79, grup 2'de 23.92±21.79 ve grup 3'de 56.51±35.39 olarak saptandı ve bu sonuç istatistiksel olarak önemli derecede anlamlıydı (p=0.000). Gruplar arasındaki farklılık PAPP-A, NGAL ve Adiponektin ortalamaları açısından istatistiksel olarak anlamlıydı (sırasıyla, p=0.001, p=0.035, p=0.013). Bu farkın PAPP-A için kontrol grubuna göre Grup 1'deki yükselmeden (p=0.001), NGAL için kontrol grubuna göre Grup 2'deki yükselmeden (p=0.018), Adiponektin için ise kontrol grubuna göre Grup 1 (p=0.014) ve Grup 2'deki (p=0.048) düşmeden kaynaklandığı saptandı. Gruplar arasında IGF-1 ve IGFBP-3 düzeylerinde ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı (p>0.05).Sonuçlar: Sessiz plaklar ile rüptüre veya erode plakların birlikte görülebilmesi koroner arter hasta grubumuzda baktığımız parametrelerin gruplardaki düzeylerini etkilediği sonucuna varılmıştır. Bu parametrelerin tutulan damar sayısı veya ateroskleroz şiddeti (Gensini skoru) ile aralarında bir korelasyon olmadığı, ancak Adiponektin düzeylerinin grup 1 ve 2 deki anlamlı düşüklüğünün bir veya iki damar tutulumu olan daha geniş bir hasta grubunda, PAPP A'nın ise tek damar tutulumunda tanı koydurucu bir parametre olabileceği kanaatine varılmıştır.Anahtar Kelimeler: Koroner Arter Hastalığı, Koroner Anjiografi, Gensini Skorlaması, Adiponektin, PAPP-A, NGAL
Alzheimer hastalığı gelişiminde mangan superoksit dismutaz (SOD2) Ala9val enzim gen polimorfizmlerinin ve aktivitesinin etkisi.
Amaç ve kapsam: Alzheimer hastalığı gelişiminde mangan superoksit dismutaz (SOD2) Ala9Val enzim gen polimorfizmlerinin ve aktivitesinin etkisinin araştırılması amaçlanmaktadırMateryal-metod: Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nin ve Manisa Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Hastanesi nöroloji polikliniğine başvuran ve AH tanısı almış, kendisinden veya vasisinden izin alınmış 53 kişilik hasta grubu ile alzheimer demans olmayan kişilerden izin alınarak 60 kişilik yaşa ve cinsiyete uygun kontrol grubu oluşturuldu. SOD aktivite tayini, NBT indirgemesi esasına dayanılarak yapıldı. Real time PCR ile DNA örnekleri çalışıldıBulgular: SOD2 Ala9Val polimorfizminde AH ile kontrol grupları arasında Ala homozigot (%12.5, %10.3 sırası ile), Ala/Val heterozigot (%50, %50 sırası ile) ve Val homozigot (%37.5, %39.7 sırası ile) arasında herhangi bir fark saptanamadı. Bununla birlikte, AH'lı kişiler, Ala/Ala mutasyonuna göre Ala/Val mutasyonundan 0.82 kat daha fazla (OR: 0.82, %CI: 0.236-2.901) ve Val/Val mutasyonundan da 0.78 kat daha fazla etkilenmektedir (OR: 0.78, %CI: 0.216-2.840Çalışmamızda AH olan kişilerde Total SOD düzeylerini sağlıklı gruba oranla yüksek bulmakla beraber değerler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı (224 ± 74 U/gHb, 198 ± 93 U/gHb sırası ile, p=0.108). Buna karşılık AH'nda MnSOD düzeyleri, sağlıklı kontrol bireylerine göre anlamlı olarak yüksek saptandı (144 ± 67 U/gHb, 76 ± 51 U/gHb sırası ile p=0.001Sonuç: Alzheimer hastalarında total SOD ve özellikle MnSOD'un ativitesi artmıştır. MnSOD ve mitokondrial disfonksiyon alzheimer patofizyolojisinde önemli iken MnSOD'un polimorfik yapısının patofizyolojiye katkıda bulunmadığını düşünmekteyiz. Daha geniş popülasyonlarda yapılacak çalışmalarda istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar bulunabileceğini düşünmekteyizAnahtar Kelimeler: Alzheimer Hastalığı, MnSOD, Ala9Val, Total SOD
Portal hipertansiyon oluşturulmuş ratlarda böbrek fonksiyonlarının ve lipid peroksidasyonunun incelenmesi
Portal hipertansiyon (PHT), portal ven basıncının 10 mmHg' nın üzerineçıkması ile karekterize olan ve siroz, ensefalopati, gastrointestinal kanama gibi ciddikomplikasyonlara yol açan hiperdinamik bir dolasım bozuklugudur.Bu çalısmada PHT' da, böbrek dokusunda lipid peroksidasyonunun ve böbrekfonksiyonlarının arastırılması amaçlandı. Çalısmada 25 adet erkek Sprague-Dawleyratlar kullanıldı. Ratlar 2 gruba ayrıldı: grup1 (n=13) kontrol grubu, grup 2' ye (n=12)parsiyel portal ven ligasyonu uygulanarak 8 hafta sonra portal hipertansiyonolusturuldu. Süre sonunda ratlar dekapite edilerek böbrek dokusu çıkarıldı. Budokularda nitrik oksid (NO), myeloperoksidaz (MPO), malondialdehit (MDA) enzimaktiviteleri spektrofotometrik olarak ölçüldü. Serumlarında ise üre ve kreatinindüzeyleri çalısıldı. Her iki grup karsılastırıldıgında serum üre düzeyleri ve doku MDAdüzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (sırası ile p=0.008,p=0.009). Serum kreatinin ve doku MPO, doku NO düzeyleri arasında herhangi birfark saptanmadı.Sonuç olarak PHT'da biriken üre, amonyak gibi toksik ksenobiyotikler sistemikdolasıma karısarak böbrek dokusuna etki etmekte, serbest radikal hasarına nedenolmaktadır. Böbrek endotel dokusunun artmıs NO düzeyleri ile kompense oldugudüsünülmüstür. Üre birikimi de böbrek fonksiyonlarının etkilendigini göstermektedir.Buna ragmen portal hipertansiyonun böbrek üzerindeki etkilerini arastırançalısmalar henüz yeterli düzeyde degildir. Bu konuda daha çok çalısmaya ihtiyaçvardır.