
1,141
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Amerika Birleşik Devletleri'nin 11 Eylül sonrası Asya Pasifik politikası
Uluslararası İlişkilerde 11 Eylül sonrasında güvenlik algılaması değişmiş, iki kutuplu sistemden tek kutupluluğa geçilmesi ile ABD, tek süper güç olarak dünya siyasetine artan ağırlığını koymaya başlamıştır. Son otuz yılda Asya Pasifik bölgesindeki hızlı ekonomik gelişme neticesinde evrensel politik ve ekonomik ağırlık Atlantik'ten Pasifik bölgesine geçmiştir. Bu gelişmeler ABD'nin ilgisini bu bölgeye çekmiştir. Bu tez üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde; Uluslararası İlişkilerde güvenlik kavramı ve güvenlik çeşitleri ile Soğuk Savaş ve sonrası dönemin güvenlik anlayışları incelenmiştir. İkinci bölümde; 11 Eylül Saldırıları öncesi ve sonrası dönemdeki ABD dış politika ve güvenlik algısı incelenmiştir. Üçüncü bölümde ise; Washington'un 11 Eylül dönemi ve günümüzdeki yeni güvenlik algısı olan Asya Pasifik politikasının analizi yapılmıştır.ANAHTAR SÖZCÜKLER: Güvenlik, 11 Eylül, Amerikan Asya Pasifik Politikası
Ortak dış ve güvenlik politikası konusunda yapılan düzenlemelerin Lizbon Antlaşması sonrası uygulama alanları
1 Aralık 2009 tarihinde yürürlüğe giren Lizbon Antlaşması reform anlaşması olarak da anılmaktadır. Antlaşma Avrupa Birliği?nin kurumsal yapısında pek çok önemli düzenlemeyi içermesinin yanı sıra Ortak Dış ve Güvenlik Politikası konusunda yapısal değişikliler de getirmektedir. Bu çalışmada Lizbon Antlaşması?nın yürürlüğe girmesinden sonra Antlaşmanın öngördüğü değişimlerin ne ölçüde hayata geçirilebildiği sorusuna yanıt aranmaktadır. Özellikle 2011 yılının hemen başında başlayan ve tüm Ortadoğu?ya yayılan Arap Baharı sürecinde Avrupa Birliği?nin izlediği dış politika, bahsi geçen düzenlemelerin ne ölçüde hayata geçirilebildiği ve başarısı anlamında önemli ipuçları sunmaktadır. Bu çalışmada Arap Baharı örneği özellikle incelenerek Avrupa Birliği Ortak Dış ve Güvenlik Politikası?nın Lizbon Antlaşması ile kavuştuğu yeni yapı maddeler halinde analiz edilmiştir. Çalışmada Avrupa Birliği Ortak Dış ve Güvenlik Politikası ve Lizbon Antlaşması ile ilgili literatür taraması yapılmıştır. Bunun yanı sıra yayımlanan raporlar ve basın arşivleri taranarak konu ile ilgili gelişmeler saptanmıştır. Çalışmanın sonucunda Avrupa Birliği Ortak Dış ve Güvenlik Politikası konusunda Lizbon Anlaşması ile yapılan kurumsal düzenlemeler ile pratikteki gerçekleşmeler arasında ne ölçüde paralellikler bulunduğu hakkında değerlendirmeler bulunmaktadır. ANAHTAR SÖZCÜKLER :Lizbon Antlaşması, Avrupa Birliği Ortak Dış ve Güvenlik Politikası, Arap Baharı, AB Dış Politikası
Çevresel güvenlik: Postkoloniyel dönemde Alman Doğu Afrikası için çatışma çözümleme örnekleri
Çevresel sorunların ve çevresel bozulmaların ozon tabakasının seyrelmesiyle beraber 1980?li yıllarda insan hayatını etkilemeye başlaması sonucunda çevre faktörü Soğuk Savaş?ın ardından başlayan güvenlik tartışmalarında yer edinmeye başlamıştır. Güvenlik kavramının genişletilmesi ve güvenlikleştirmeyle birlikte hızla küreselleşen dünyada çevre meselesi önemli bir güvenlik unsuru olarak görülmeye başlamıştır. Çevresel güvenlik kavramının güvenlik çalışmalarında ayrı bir alan olarak yer tutmasıyla birlikte çatışmaların, özellikle şiddetli ülke içi çatışmaların ardında yatan çevresel nedenler ihtiyaç ve kaynak temelli çatışmalar açsından çeşitli çalışma gruplarında irdelenmeye başlamıştır. Bu çalışma, çevresel güvenliğin kavramsal gelişimine ışık tutarak Ruanda ve Burundi?nin tarihsel sürecini çevresel güvenlik kaygıları açısından değerlendirmekte ve bu analiz üzerinden ihtiyaç ve kaynak temelli çatışmalara dair çatışma çözümleme örnekleri sunmaktadır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Burundi, Çatışma, Çatışma Çözümleme, Çevresel Güvenlik, Güvenlikleştirme, Ruanda.
Enerji arzı güvenliği bakımından Avrupa'nın Rusya Federasyonu'na bağımlılığı
Her geçen gün küresel enerji tüketimi hızla artmaktadır. Enerji kaynaklarının tükenmeye başlamasıyla birlikte yetersiz enerji kaynağı rezervlerine sahip olan ekonomiler enerji ihtiyaçlarını karşılayabilmek amacıyla kaynaklar üzerinde hâkimiyet mücadeleleri ve enerji ithalatına yönelmektedirler. Ekonomilerin enerji ithalatına bağımlı hale gelmesine neden olan enerji kaynakları ithalatına yönelim, enerji güvenliğini son derece olumsuz etkileyen bir durum olarak ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda Avrupa Birliği ve kıta ülkeleri, her geçen gün enerji kaynaklarını diplomatik yaptırım aracı olarak kullanan Rusya Federasyonu?na başta doğal gaz olmak üzere, enerji ithalatına bağımlı hale gelmeye başlamışlardır. Küresel enerji süper gücü olabilmek hedefi doğrultusunda politikalarını belirleyen ve ülke ekonomisi enerji kaynaklarının ihracatından sağlanan gelirlerle büyüyen Rusya Federasyonu, bölge üzerinde, ulusal güvenliğini ve çıkarlarını korumayı amaçlarken, aynı zamanda enerji ihracatının devamlılığının sağlanabilmesi yönünde politikalar belirlemektedir. Bu nedenle, en fazla enerji kaynağı ihracatını gerçekleştirdiği Avrupa kıtası ülkeleriyle işbirliği içerisinde hareket etmeye çalışmakta, aynı zamanda çıkar bölgesi olan yakın çevresinde etkisini kaybetmemek yönünde politikalar izlemektedir. Bu bağlamda, ulusal çıkarların korunması amacıyla Rusya Federasyonu?nun diplomatik yaptırım aracı olarak kullandığı enerji kaynaklarının ve enerji ithalatı bağımlılığının Avrupa ülkelerinin ulusal güvenlikleriyle birlikte, enerji güvenliği üzerindeki olumsuz etkilerin açıklanması tezin amacını oluşturmaktadır. Avrupa ülkelerinin enerji güvenliğinde Rusya Federasyonu?nun politikalarının, boru hatlarının ve enerji şirketlerinin etkisi ve Avrupa ülkelerinin artan bağımlılığa karşılık geliştirdiği politikalar ayrıntılı olarak açıklanmıştır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Enerji Güvenliği, Enerji Arz Güvenliği, Yenilenemeyen Enerji Kaynakları, Avrupa Birliği, Rusya Federasyonu, Enerji Politikaları, Boru Hatları, Enerji Şirketleri, Yenilenebilir Enerji Kaynakları, Enerji Diplomasisi.
Şark meselesi çerçevesinde Amerika Birleşik Devletleri'nin büyük Orta Doğu projesi
İlk defa 1815 Viyana Kongresi'nde kullanılan Şark Meselesi kavramı, uluslararası ilişkilerde Osmanlı İmparatorluğu'ndan kaynaklanan sorunları tanımlamak için kullanılmıştır. Fakat söz konusu Avrupa için Rusya probleminin de olması Şark Meselesi'nin "Osmanlı İmparatorluğu'nun toprakları üzerinde çıkarları çatışan büyük devletlerin, güç dengesini bozmadan buna karşın çıkarlarını maksimize ederek Osmanlı İmparatorluğu'nu kontrollü olarak parçalama ve İngiltere'nin, Rusya'nın Akdeniz'e ve Ortadoğu'ya inmesini engelleme sürecidir." tanımı yapılmıştır. Mesele, İngiltere'nin Birinci Dünya Savaşı'nı kazanması ile çözülmüş ve bu devlet Ortadoğu'yu şekillendirmiştir. Soğuk Savaş olarak adlandırılan dönemde ABD, Sovyetler Birliği'yleideolojik, kültürel, askeri vb. rekabete girmiştir. Bu durum Soğuk Savaş'taABD'nin, SSCB'yle, "SSCB'nin Doğu Avrupa'daki nüfuzunu ortadan kaldırma, Ortadoğu'daki etkinliğini sona erdirerek bu devleti makul sınırlar içerisinde tutma sürecidir" şeklinde tanımlanan Yeni Şark Meselesi probleminin de yaşamasına neden olmuştur. Soğuk Savaş'ın bitmesiyle Yeni Şark Meselesi'ni çözen ABD, jeopolitik ödülü olan Ortadoğu'yu dönüştürmeye başlamış ve bu gayesi Büyük Ortadoğu Projesi olarak adlandırılmıştır. Fakat bölgedeki politikaları çıkmaza girmesine karşın, Obama'nın 2008'de Başkan olması ve bölgede 2010'da Arap Baharı'nın patlak vermesi ABD'ye Ortadoğu'yu şekillendirebilmek için önemli fırsatlar sunmuştur. Bu çerçevede özellikle Suriye ve Irak'ta yaşanacak değişim, ABD'nin bölgedeki fay hatlarını harekete geçirmesini kolaylaştıracak ve bölgeyi dönüştürebilmesi için önemli fırsatlar sunacaktır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Şark Meselesi, ABD, Yeni Şark Meselesi, Ortadoğu, Büyük Ortadoğu Projesi
Stratejik istihbarat ve Türk dış politikasına etkisi
İstihbarat faaliyetleri, kendine has metotları ve motifleri olan döngüsel bir süreçten oluşmaktadır. Soğuk Savaş?ın başlamasıyla birlikte istihbarat faaliyetleri devletlerarası ilişkilerde önceki dönemlere oranla göreceli olarak önem kazanmıştır. Soğuk Savaş?ın istihbarat alanına diğer etkisi ise istihbaratın profesyonelleşmesi olmuştur. Profesyonelleşen istihbarat, bir akademik bilim dalı olarak ortaya çıkmıştır. Sherman Kent?in öncülüğünü yaptığı stratejik istihbarat kavramı, devletlerin dış politikalarında istihbaratın kullanılmasına yönelik araştırmaların öncülüğünü oluşturmuştur. Devletler etkin bir dış politika izlemek için stratejik istihbarattan azami ölçüde yararlanmak durumundadırlar. Çünkü günümüzde devletler açısından önem kazanmaya başlayan stratejik istihbarat kavramıyla sentezlenerek izlenebilecek dış politika, ülkelerin uluslararası sistemde etkinliklerini arttırmasında büyük öneme sahip olacaktır. Fakat kavramın öneminin büyük olmasına rağmen Türk dış politikasının stratejik istihbarat kavramıyla sentezlenerek oluşturulduğu ve izlendiğini söylemek pek mümkün değildir. Daha açık bir deyişle Türk Dış Politikası?nda stratejik istihbarat kavramının izlerine rastlamak pek de mümkün değildir. Ancak önümüzdeki dönemlerde uluslararası sistemde daha etkin bir konumda olmayı hedefleyen Türkiye Cumhuriyeti?nin bu amacına ulaşabilmesi için dış politikalarında stratejik istihbarat kavramına yeterli ölçüde önem vermesi gerekmektedir. Bu bağlamda Türkiye Cumhuriyeti?nin dış politika anlayışını stratejik istihbarat kavramına verilecek önemle sentezleyerek belirlemesi, ülkeyi uluslararası sistemde etkin konuma gelmesinde büyük rol oynayacağı yadsınamaz gerçeklerdendir.
Ahmet Davutoğlu yönetiminde Türkiye-Suriye ilişkileri
Tezin amacı Ahmet Davutoğlu'nun Dışişleri Bakanlığı yaptığı dönemde Türkiye-Suriye ilişkilerinin arkasındaki motivasyonu bulmaktır. Bu motivasyonu bulmak için iki uluslararası ilişkiler teorisi incelenmiştir. İncelenen teoriler neorealizm ve sosyal inşacı teoridir. Temel olarak neorealizm için Waltz'un, sosyal inşacı teori için Wendt'in varsayımlarına değinilmiştir. Teoriler Davutoğlu'nun Dışişleri Bakanı olduğu dönemden Suriye Krizi sonrası çıkarılan tezkereye kadar olan süreçte test edilmiştir. Tezin hipotezi Türkiye-Suriye ilişkilerinin ardındaki motivasyonun güç olduğu ve kimliğin bir araç olarak kullanıldığıdır. Araştırma yöntemi olarak literatür tarama kullanılmıştır. İlk bölümde teorilerin varsayımları karşılaştırılmıştır. İkinci bölümde Adalet ve Kalkınma Partisi'nin politikarına değinilmiştir. Son bölümde Türkiye-Suriye ilişkileri incelenmiştir. ANAHTAR SÖZCÜKLER Neorealizm, Sosyal İnşacı Teori, Türkiye, Suriye, Adalet ve Kalkınma Partisi
Türkiye'nin Doğu Asya politikasında Güney Kore ve Japonya'nın önemi
Türkiye'nin Doğu Asya'da stratejik öneme sahip olan Japonya ve Güney Kore ile dostluk temeline dayalı bir politika izlediği görülmektedir. 1887 yılında Prens Komatsu'nun Osmanlı Devleti'ne yaptığı ziyaret ile başladığı kabul edilen Türk-Japon ilişkileri, 1891 yılında bu ziyarete karşılık olarak gönderilen Ertuğrul Fırkateyni'nin Japonya dönüşünde batması ile farklı bir boyut kazanmıştır. İkinci Dünya Savaşı'nda Türkiye'nin Japonya'ya savaş ilan etmesi iki ülke arasındaki ilişkileri yalnızca geçici olarak kesintiye uğratmıştır. Günümüzde siyasi alanda herhangi bir sorunu olmayan Türkiye ve Japonya ticari alanda ortak yatırım ve ithalat-ihracata, kültürel alanda da Ertuğrul Fırkateyni kazası dolayısıyla düzenlenen faaliyetlere yönelmiş bulunmaktadır. Türkiye ve Güney Kore ilişkilerini belirleyen temel faktör olan 1950 Kore Savaşı ise Türkiye'nin Birleşmiş Milletler safında Güney Kore'ye asker göndermesi ve sonrasında NATO'ya üye olması açısından özel bir yere sahiptir. Kore Savaşı sayesinde Türkiye, Doğu Asya ülkelerini yakından tanıma fırsatı bulmuş ve Güney Kore ile ilişkilerinin günümüze dek dostluk içerisinde sürdürülmesini sağlamıştır.
İsrail - Filistin sorununda semboller, söylemler ve kimlik: Konstrüktivist bir analiz
Özellikle 1948 yılından itibaren Ortadoğu coğrafyası denildiğinde akla ilk gelen konulardan biri İsrail-Filistin meselesidir. Bu meselenin bir tarafını M.S. 70 yılında, Tevrat'ta kendilerine vaat edildiğini savundukları Filistin diyarından göçmek zorunda kalan ve o zamandan beri sürgün hayatı yaşayarak Siyon'a bir diğer deyişle yurtlarına dönme umudu taşıyan ve tarihsel hak iddialarıyla bu durumu pekiştirmeye çalışan İsrail oluşturmaktadır. Diğer tarafta ise o bölgede uzun yıllar boyunca yaşamış ve İsrail'in 1948'de devletini ilan etmesi ve gerçekleşen dört büyük Arap-İsrail Savaşı ile yerlerinden edilen Filistinliler bulunmaktadır. Bugün Ortadoğu coğrafyasında ulusal, dinsel, tarihsel ve ırksal birçok sorun olduğu aşikardır. İsrail-Filistin sorunu da bu sorunlar içinde en girift nitelikteki sorun olarak görülmektedir. İki taraf arasında var olan düşmanlık zamanla inşa edilmiş, antisemitizm, Holocaust, diaspora, kurban kavramlarıyla beslenen İsrail, kimliğini bu kavramlar üzerine oturturken, 1948 yılında İsrail devletinin kuruluşuyla Filistin ülkesinde yaşayan insanlar tanımının dışında bir Filistinli kimliği oluşturmaya çabalayan Filistinliler, mülteciler, sürgün, mazlum kavramlarıyla kendilerini tanımlamaya başlamışlardır. Özellikle söylemlerle gerçekleştirilen ve öteki üzerinden yapılan bu kimlik inşası süreci, sorunun çözümünü oldukça zor bir hale getirmiştir. Anahtar Sözcükler: İsrail, Filistin, İnşacılık, Söylem, Kimlik
Uluslararası örgütlerin devletlerin dış politikalarına etkisi: Çin ve Dünya Ticaret Örgütü
Küreselleşmenin en belirgin sonucu olarak uluslararası politika büyük bir dönüşüm geçirmiştir. Küreselleşen uluslararası sistemin değişen yapısı gereği sistem çok boyutlu bir hal almıştır ve uluslararası sisteme yeni aktörler dahil olmuştur. Uluslararası sisteme dahil olan aktörlerden uluslararası örgütler, devletlerin dış politikalarının şekillenmesinde etkili olmaya başlamışlardır. Uluslararası ilişkiler teorilerinin uluslararası örgütlere bakışlarının incelenmesi sonucu, neorealist teorisyenlerin uluslararası sistemde sadece devletleri aktör kabul eden görüşlerinin aksine küreselleşen uluslararası sistemde neoliberal teorisyenlerin devletlerin tek aktör olma durumuna karşı çıkan görüşleri kıyaslanarak incelenmiştir. Bu çalışma da uluslararası örgütlerin devletlerin dış politikasında etkili aktörler olup olmadıkları sorusuna, Çin'in Dünya Ticaret örgütüne üyeliğinden sonraki dış politik değişimleri incelenerek cevap bulunmaya çalışılmıştır.Bu amaçla, Çin'in geleneksel dış politikasının ana hatları belirlenmiş ve Dünya Ticaret Örgütü'ne üyeliğinden sonraki dış politikaları da incelenerek, Çin'in dış politikasındaki meydana gelen değişimler ortaya çıkarılmıştır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Çin, Dünya Ticaret Örgütü, Uluslararası Örgütler, Neorealizm, Neoliberalizm.
Soğuk Savaş sonrası Gürcistan'da Amerika Birleşik Devletleri - Rusya Federasyonu rekabeti
Soğuk Savaş boyunca iki süper güç arasında yaşanan ve 1991'de SSCB'nin dağılması ile sona erdiği iddia edilen rekabet, 2000'li yıllarla birlikte eski Sovyet coğrafyasında farklı bir biçimde kendini göstermiştir. ABD ve RF arasında yenilenmiş bir Büyük Oyun şeklinde gerçekleştiği düşünülen bu rekabetin en açık şekilde görüldüğü devletlerin başında ise Gürcistan gelmektedir. 1990'lı yıllar, Gürcistan için ekonomik ve politik istikrarsızlıklar ve iç savaşlar dönemi olmuştur. 2003 Gül Devrimi ile yeni bir dönemin kapılarını aralayan Gürcistan üzerindeki ABD-RF rekabetinin çeşitli nedenlerle dönem dönem farklılaştığı görülmüştür. Bu farklılaşmaya neden olan kırılma noktaları ve olaylar, tarafların bir sonraki dönem politikalarına da yön vermiştir. Bu tezde, Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD-RF rekabeti Gürcistan üzerinden ele alınacak ve rekabete ilişkin kırılma noktalarının tarafların Gürcistan üzerindeki politikalarını nasıl şekillendirdiği çözümlenmeye çalışılacaktır.
Türk dış politikasında rol ve çatışma: AKP dönemi Ortadoğu politikası üzerine bir inceleme
2002 yılında iktidara gelen AKP hükümeti, Türk dış politikası için Soğuk Savaş sonrası dönemde yaşanan önemli kırılma noktalarından birini temsil etmektedir. Kuruluşundan itibaren Batı yönelimli bir dış politika izleyen Türkiye, AKP'li karar vericiler tarafından merkez bir konumda görülmeye başlanmıştır. Türk dış politikasında belirgin yansımaları olan bu dönüşümle birlikte Türkiye, özellikle Ortadoğu'da geleneksel tavrından uzaklaşarak daha aktif politikalar izlemiştir. Bu tezde, Türkiye'nin AKP hükümeti döneminde Ortadoğu'da izlediği politikalarda yaşanan dönüşüm inşacı bir yaklaşımla rol teorisi çerçevesinde değerlendirilecektir. Bu amaçla, Türk dış politikasında Ortadoğu'ya yönelik üstlenilen roller ve Türkiye'nin dış politika kimliği arasındaki ilişki incelenecektir. Rollerin kavramsal çerçevesi analiz edildikten sonra Türkiye'nin Ortadoğu'da üstlendiği rolleri nasıl icra ettiği değerlendirilecek ve bu süreçte çatışan unsurlar ortaya çıkarılacaktır.
Arjantin ve Venezuela deneyimleri bağlamında Latin Amerika'da neoliberalizm sonrası yeni arayışlar: Post-neoliberalizm ve anti-neoliberalizm
Bu çalışma, 1980'ler itibariyle neoliberal politikaların uygulandığı Latin Amerika ülkelerinden Arjantin ve Venezuela'nın neoliberalizm sonrası ekonomik, sosyal ve dış politika alanındaki dönüşümlerini konu edinmektedir. Söz konusu iki ülkedeki bu dönüşüm, neoliberal politikaların başarısızlığı sonrası ortaya çıkan post-neoliberalizm ve anti-neoliberalizm kavramları çerçevesinde analiz edilmiştir. Ayrıca bu tez Arjantin ve Venezuela'nın neoliberalizmden ne ölçüde uzaklaştığının cevabını vermeye çalışmaktadır. Bu çalışma temelde 3 bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın ilk bölümünde liberalizm teorisi ve bu teoriden doğan neoliberalizm ve ardından post-neoliberalizm ve anti-neoliberalizm tanımlanmıştır. 2. bölümde Latin Amerika'da neoliberal dönem incelenmiş ve son olarak Arjantin'in Kirchner döneminde post-neoliberal ve Venezuela'nın Chavez döneminde anti-neoliberal politikalar uyguladığı ispatlanmaya çalışılmıştır.
Impact of internal threats on civil-military relations in Turkey
Recently, as part of Turkey?s accession process to the European Union, in an attempt to fulfill the political conditions of the Copenhagen criteria, a series of constitutional reforms were implemented in order to decrease Turkish military?s role in politics. In spite of these dramatic changes that diminished role of Turkish military in politics on paper, in practice Turkish Armed Forces are still retaining their influential role in Turkish political life. This thesis represents an attempt to search for the reasons why the Turkish military?s influence over politics did not diminish by looking at the internal threats, the rise of political Islam and Kurdish nationalism. While the rise of political Islam threatens the secularity principle of the Republic, rise of Kurdish nationalism puts the territorial integrity of the country in danger. Secularity and the territorial integrity are the two cherished values of the Turkish Armed Forces. Therefore, this thesis argues that as long as the internal threats continue to challenge the country, Turkish military will continue to play a dominant role in politics. Therefore, EU constitutional reform packages which aimed to decrease the role of Turkish military in politics will not be fully effective.Key Words: 1) Civil-Military Relations, 2) Internal Threats, 3) EU Progress Reports, 4) Harmonization Packages
Yeni dünya düzeninde yükselen güç olarak Çin?in analizi
Bu tez 1990?lardan itibaren Çin siyasetindeki ekonomik, diplomatik-askeri meselelerdeki temel gelişmeleri araştırmaktadır. Bu dönemde Çin?in büyümesi şaşılacak derecede hızlıdır. Gelişen ekonomisi, büyüyen askeri gücü ve diplomasi ile gerçek bir hegemon olma eğilimine giren Çin, böylece süper gücü olan ABD ile rekabete girmektedir. Bu minvalde Çin?in yükselişi Amerikan hegemonyasına bir tür meydan okumadır. Çin?in değişen dış ilişkilerinin yanı sıra bu tezde, günümüz uluslararası ilişkilerinin muhtemelen en zorlayıcı konularını oluşturan Çin ve Amerika arasındaki anlaşmazlıklar da tartışılmaktadır. Çin?in Amerika ile rekabeti, onun henüz küresel bir hegemonya olmak için gerekli şartlara sahip olmadığını, ancak aynı zamanda bölgesel bir hegemonya olmak için de büyük bir potansiyele sahip olduğunu göstermektedir. Bu çerçevede Şanghay İşbirliği Örgütü içinde Çin?in Orta Asya ve Rusya gibi bölgesel ülkeler ile kurduğu ilişkiler ayrıntısıyla incelenmektedir. Sonuç olarak bu tez, klasik anlamda küresel bir hegemon olamasa da Çin?in, bölgesel bir güç haline gelmesi neticesinde uluslararası sistem üzerinde köklü sistemik değişiklikler yaratma potansiyeline sahip olduğunu iddia etmektedir.
İran'ın nükleer programının analizi ve Türkiye üzerindeki etkileri
Iranian nuclear issue has three divergent dimensions as international, regional and domestic. This thesis aims to address the international, regional and domestic dimensions of the Iranian nuclear issue. With respect to its international dimension, attitude of the international community toward Iran?s nuclear programme is analyzed with a detailed overview of the approaches of major powers such as the USA, the EU, Russia and China. With respect to its domestic aspect, this thesis analyzes Iranian domestic dynamics on the nuclear issue, focusing particularly on the domestic arguments for assertion on the nuclear activity and the attitudes of political factions ?radical and mainstream conservatives, pragmatists and reformists, and the Iranian public toward the nuclear activity. Presently, there is no agreement either among divergent political factions or within the public on how the handle the nuclear issue, though they all agree on the right of Iran to continue its nuclear programme for peaceful purposes. Finally, with respect to its regional dimension, the Turkish attitude toward the Iranian nuclear issue and motives for adopting this attitude is analyzed by particularly focusing at the recent relations between the two countries in relation to the nuclear issue. Accepting the difficulty to address one issue in isolation from other major bilateral issues, repercussion of the nuclear issue is analysed by adopting a comprehensive approach. Key Words: Iran?s nuclear programme, international community, Iranian domestic politics, Turkish-Iranian relations
Connections between separatist political parties and separatist terrorist groups; an overview
This study overviews the role of the European Union in desecuritizing the conflicts related to separatism. As a term, desecuritization means the removal of an issue from security agenda to the bargaining political sphere. In analyzing this desecuritizing impact of the EU, the study lays a great emphasis on separatist political parties, which have connections with separatist terrorist organizations. Two countries with different backgrounds are selected to discuss this research question, which are the United Kingdom (UK) and Turkey.The EU seems to have played a catalyst role in desecuritization of Northern Ireland problem by facilitating the peace process in Northern Ireland. On the other hand, it seems to have a limited effect on desecuritization of the problem in Turkey, which presents itself as political reforms for the EU membership.As examples from the UK and Turkey indicate, political parties can assist terrorist groups with their organizational capabilities. The related non-proscription of these parties may also likely to contribute to the terrorist violence in the country. Studying this relationship and the level of potential terrorist violence are beyond the scope and means of this study. Instead, it only overviews desecuritizing effect of the EU in a descriptive manner in these two selected countries.
Post Dayton Political Structure and debate on constitution in Bosnia and Herzegovina
Twentieth century witnessed the unexpected events in the last quarter in the world, such as perestroika policy of Gorbachev, unification of Germany and dissemination of Russian Soviet Federated Socialist Republic (RSFSR). All these events contributed and facilitated the dissolution of Socialist Federal Republic of Yugoslavia (SFRY). Although some of the unification and separations were peacefully, the dissemination of SFRY was bloody and brutal. In particular, Bosnia and Herzegovina?s (BiH) was the battlefield of this bloody disintegration process in SFRY. The war among the three ethnic groups lasted three and half year, General framework Agreement for Peace (GFAP) in the BiH, commonly known as the Dayton Peace Agreement (DPA), ended this brutal war in 1995.The long war devastated the BiH?s social, economic, politics, religious virtues in addition to damaged infrastructures of towns and cities. In other words, the BiH was deeply divided in ethnic and religious term. DPA brought a peace, but not stable and long lasting state structure and rule of law to the BiH. One of the goals of the DPA was to create a unitary and multiethnic BiH with the constitution as part of DPA. Although it has passed thirteen years after signing of DPA, it has not been observed conspicuous developments every aspects of the state structure of the BiH due to numerous reasons such as the structural deficiencies of the DPA, lack of willingness of the BiH?s citizens to participate in the political process and insufficient elite cooperation, the nationalists parties? unchanging national political agendas, International Community?s interventions to the political life of the BiH etc.The above mentioned reasons have played very crucial role on the BiH that the combination effects of these reasons caused the delay of reaching the required level of reforms, stabilization and consolidation of the state structure and joint institutions in the BiH. In this study, it is primarily aimed at unfolding the fundamentals of the Post Dayton Political Structure and defects of the BiH Constitution that it created. . Secondly, the study tries to shed light over the international efforts to reform the state structures which have so far remained highly dysfunctional due to the ongoing ethnic divergences in the country and selects as its locus point the drafts of constitutional amendments that are thought to be a panacea to the problems of the prevailed consociational regime.Key Words: General Framework Agreement For Peace (GFAP) in The BiH, Dayton Peace Agreement (DPA), Bosnia and Herzegovina (BiH), Consociationalism, Power Sharing
The Welsh school in critical security studies
This thesis observes the Welsh School?s new security thinking and its critiques towards the Cold War security approach. Under the framework of the Critical Security Studies, it is argued that realist school?s state oriented security approach should be broadened and deepened. As a result of the state based security studies, which ignored the security actors such as individuals and social groups, question of ?whose security? comes into the security agenda. Under the spotlight of these discussions, ?human security? concept and how it is necessary and important is supported with current events. In addition to this, since the intra-state conflicts generally replaced with inter state wars, nature of the threats are also changed and issues such immigration, natural disasters, environmental disasters, organized crimes and terrorism are mentioned and treated as potential threats.
Three main components of Turkey's changing policy toward Central Asia after 1990: Energy, economy, culture
In 1991, when the Soviet Union demised and the Central Asian States gained their independence, entrance of multinational energy companies began to the region. The investigations proved that the Caspian Basin has considerable amounts of hydrocarbon reserves. Opening of those rich and untapped hydrocarbon reserves up to the world increased the importance of Central Asia as a region. Besides the oil and gas reserves the region possesses, its complex demographic structure, central position amid the three continents, and the significance it gained in terms of security after the 9/11 events, have made Central Asia such a region in which the global and regional actors began to rival for influence.Turkey, due to its historical, cultural, and ethnic connections with the states of the region, emerged as an important actor in Central Asia. In this dissertation, bilateral political, economic, and cultural relations Turkey has developed with the Central Asian Republics after 1990 are examined and it is made special emphasis to `energy? relations. Turkey?s energy profile and energy policies are studied, and Turkey?s place and role in the geopolitical environment shaped within the framework of Caspian hydrocarbons are evaluated.The energy sources of Central Asia are important for Turkey?s resource policy as well as pipeline policy. Caspian oil and gas, which are added as new supply sources for Turkey?s increasing energy demand, will also provide transit revenues to Turkey, increase Turkey?s importance and prestige in the region, and decrease the tanker traffic of the Turkish Straits. In this framework, when the policies of Turkey towards Central Asia after 1990 are examined, it is concluded that in comparison with present political, economic, cultural, and military relations, the most intense and successful relations have been developed in the field of energy.Key Words: Geopolitics, Central Asia, Caspian Basin, Turkic Republics, energy, Turkey?s energy policy, pipelines
A comparative analysis of the national interest concept in theories of international relations
It can easily be argued that the concept of the national interest has a significant place in both daily life and academic domain. Although the concept seems to have a definite meaning at first glance the analysis of a few works about the national interest is enough to claim that the concept does not have a definite meaning. Moreover each theory comments the concept in accordance with its epistemology. Thus, the concept of the national interest does not signify one meaning; on the contrary, it can have different connotations with regard to the theory by which it is interpreted.Taking into consideration uncertain content of the concept mentioned above, this thesis aims to analyse the concept of the national interest from different points of view; thus, it can be defined as an endeavour towards the nature of the national interest. This work consists of five chapters. Each chapter is divided into several subsections in itself. A large portion of each chapter is seperated to describe the concepts of the theory which analyses the national interest in that chapter. The concept of the national interest is described in the last part of each chapter in the light of the knowledge given about the theory at issue.In the first chapter, the Realpolitik thought and its approach to the national interest are analysed. In the second chapter, the Liberal thought and its national interest understanding are considered. In the third chapter, Constructivism and its approach to the national interest are described. The fourth chapter is seperated for Marxism and its critique about the national interest. In the last part, the Critical Thought and its critique about the national interest are presented.
Colorful revolutions in Serbia, Georgia and Ukraine: A-state based approach
This study seeks to explore the transition to democracy in post-communist countries, with specific reference to the so-called `color? revolutions and societal transformations in Serbia, Georgia and Ukraine. By doing so, it scrutinizes the role of ruling elites and political institutions in respective transitions and social disorder, at the end of the process. Instead of a monist approach to external factors in the color revolutions, it undertakes the influence posed by dichotomic tension between the `demanding? civil society and `resisting? state/political elites.Key Words: Democratization, Color Revolutions, State, Civil Society, Institutionalization.
Israel in South Caucasus: Security and energy challenges
In a world where there is only a limited source of energy, many developed and developing countries desperately seek cheaper, stable and reliable alternative sources for their economies. In this regards, it might be quite sensible to expect that numerous future disagreements and conflicts would take place over energy resources unless humanity finds alternative energy technologies.Until recently, the Gulf region with its vast energy resources was one of the primary energy sources. But, the problematic and rather complicated political dynamics of the region has always had potential to cause stability, consistency and reliability problems for consumer states. Through the last two decades the Caucasus emerged as an excellent alternative for those states in the region such as Iraq, Kuwait, Saudi Arabia, Egypt. Many countries like Russia, the US and their allies are in rivalry to become more influential in Caucasus and to gain access to rich energy resources of the region. This situation is called `The New Great Game? by Lutz Kleveman. With its desperate need for alternative energy sources Israel is part of this game.Israel?s main interest in the region lies on Azerbaijan?s vast energy sources. Through its influence in Azerbaijan, Israel hopes to benefit from natural resources of the region. BTC and Blue Stream pipelines have great importance for Israeli interests in the region. Especially, BTC ? having Western support, has a strategic meaning. Both Georgia and Azerbaijan have a positive attitude towards the presence of Israel in South Caucasus, because they hope that close relations with Israel will give a chance to build closer economic and political relations with the WestIn the recent years, there were regional conflicts in Nagorno-Karabakh and South Ossetia in Caucasus. These conflicts have the potential to pose risks for the flow of oil through BTC-which might cause negative results for the energy security of Israel.In this thesis, energy security concerns of Israel which affect its foreign policy formulations on the South Caucasus will be studied. Particularly, Azerbaijani-Israeli relations will be reviewed since Azerbaijan is considered to be a pivot country for Israel to reach to vast energy resources of Caucasus. Two major energy pipelines -BTC and Blue Stream- will be analyzed from Israel?s point of view. And finally two regional conflicts ?Nagorno-Karabakh and South Ossetia- will be analyzed to answer the question whether they can cause burden on Israeli energy security.
A comparative study on terrorism and state responses: The American and British experiences
The natural balance between security and freedom in liberal states has been challenged by modern terrorism. In this thesis; the state responses in the light of the terrorist attacks on the September 9, 2001 and July 7, 2005 is analyzed. The terrorist attacks on September 11 and 7 July is analyzed and compared in the scale, perpetrators and immediate results. The state responses of United States and United Kingdom, specific to their reactive antiterrorism legislations to the attacks in their homeland, is analyzed and compared. The Patriot Act of United States and the Terrorism Act of 2006 of United Kingdom is analyzed and compared. Also the criticisms of these legislations, as challenging basic freedom and liberties is analyzed and compared. The effects of anti-terrorism legislations on freedom and liberties is analyzed and compared considering the balance between freedom and security. Finally, this thesis claims that even if there exist a special relationship between United States and United Kingdom; there are differences between two states considering the balance of freedom and security in the framework of anti-terrorism legislations.
Analysis of democratic transition process in Tunisia following the Jasmine Revolution: Impact of the civil society
The uprisings that began by late 2010 and early 2011 in the Middle East and North Africa region and entered the academic literature as the 'Arab Spring' have had a great impact on political, social and economic spheres in the region. The popular uprising, which initially took place in Tunisia, was then followed by other Arab countries. This process led to growing expectations for democratization in the Arab World. Democratization literature underlines the significance of a number of factors, among which the essence of civil society stands out. The aim of this thesis is to analyze the role played by Tunisian civil society in democratic transition in the country following the Jasmine Revolution. In Tunisia, the basis of civil society consciousness goes back a long way. It is contended that civil society organizations' active participation in the Jasmine Revolution and their constructive engagement in the post-revolution transition period have made the Tunisian case different from other Arab societies with respect to the democratization process in the post-Arab Spring. In this regard, this dissertation highlights the capacity of the Tunisian civil society in changing the political landscape in the country and its ability to include various segments of the Tunisian society to encourage mobilization both during and after the Jasmine Revolution. The historical background of Tunisian civil society's development, its activities during the uprising and the success of Tunisian civil society to find a middle ground among different sides throughout the complicated transition period are examined in a detailed way in the study. Keywords: Tunisia, Jasmine Revolution, Arab Spring, Civil Society, Democratic Transition, Middle East and North Africa
Economic interdependence and security in Southeast Asia: A realist analysis
China has increasingly integrated with the international economy by implementing liberal economic reforms. As a result, the country has made huge progress in economic development to become the world's second largest economy. The effects of the economic rise of China on economic advancement and power politics in Asia Pacific is a remarkable topic in contemporary international relations. These effects started with China's financial support to its Southeast Asian neighbors during the Asian financial crisis of 1997. With China's help, Southeast Asian countries have experienced economic recovery and trade and investment flow has increased dramatically. They have also benefited from the opportunities provided by China for the maintenance of their economic growth. Specifically, the Philippines and Vietnam have proven themselves willing to take advantage of China's economic rise to contribute to their economic development. Therefore, they have sought through numerous channels to strengthen their economic cooperation with China. This cooperation has led to broadened access to markets, raw materials, energy resources and intermediate products. In exchange, they receive financial support and privileges such as low tariffs. As a result, while developing their economic relations with China, they have enjoyed significantly expanding trade volumes. These developments have paved the way for increasing interdependence among their economies. The question of whether these economic relations have an effect on their security relations is increasingly important. This study examines the impact of economic interdependence between China-the Philippines, and China-Vietnam in terms of their security policies in the context of the South China Sea dispute from the realist perspective of international relations. First, the study postulates that there is undeniable economic interdependence between aforesaid states, and that the Philippines and Vietnam are in economically vulnerable positions. Second, this study objects to Neoliberal claims that economic interdependence leads to peaceful relations among states because of the high cost of conflict. Contradicting these Neoliberal assumptions, this study argues that states have little tolerance in terms of security issues, and are encouraged to take necessary actions against external threats. Security issues and policies are significant for a state, since they are connected with the state's survival and territorial integrity. In this framework, this study describes how the Philippines, and Vietnam have responded to Chinese aggressiveness without considerations of economic loss. In addition, there is no evidence that economic interdependence or vulnerability have prevented the Philippines and Vietnam from behaving contrary to Chinese interests in the South China Sea dispute.
Democratic deficit in the European Union: A reconfiguration of politics
The European Union is faced with a ?democratic deficit? that appears at different levels. At supranational level; the legal framework on the functions and the accountability of legislative, executive and judiciary organs is not sufficient, and the Parliament, traditionally identified with direct representation, legislation and the supervision of the executive, is largely devoid of legislative powers, of social legitimacy, and of supervisory authority. At national level; while the national governments and bureaucracies, conducting the relations with the EU are strengthened, parliaments and mass organizations are trivialized. At popular level, electoral apathy and alienation from politics is observed. Problem of popular legitimacy of the Union revealed itself recently in the rejection of European constitution in two core EU members, and in the ever-decreasing voter turnout in the elections to the European Parliament -45 per cent in 2004-. In short, there appeared a structure with a fragile legitimacy, in which political representation, accountability and participation are weakened, and politics is technicalized. In this thesis it is argued that the democratic deficit is a natural outcome of the process of reconfiguration of economy and politics started in the 1980s. In the period that followed the Single European Act (1986), the EU has not only deepened its economic integration but also started to take steps towards a political union. The EU started to seek for new sources of legitimacy, as the features on which the Union formerly based its legitimacy ?provision of socio-economic welfare and being composed of legitimate government representatives of member states- eroded due to the transition to neo-liberal economic policies and the process of ever-growing delegation of sovereignty. Concurrently gained ground the attempts of alternative schools of thought in democratic theory to redefine political participation in the framework of civil society, deliberation, representation of differences etc. It is asked in the thesis whether those approaches did challenge liberal governance based on neo-corporatist participation, and it is concluded that they reproduced the supremacy of the economic sphere over the political, that of technocratic and neo-corporatist ?policy-making? over agonistic ?politics?, and liberalism over democracy.
NATO and the European Union: Partners or competitors in promoting international security?
Although there were some hesitations at the end of the Cold War, NATO has survived as a collective defense organization and adapted itself to the changing security dynamics of the post-Cold War era. For instance, by `out-ofarea? policies, NATO shifted its focus from collective defense to collective security and played an active role, especially in the Euro-Atlantic region, in stabilizing the turmoil that occurred after the Cold War. Even though the principle of collective defense has remained as the primary aim of NATO, the Allies produced new security strategies, which involve a comprehensive security understanding in the post-Cold War era. Meanwhile after the Maastricht Treaty, the EU has taken steps to complete its political and military union besides economic. It is willing to play more active, firstly in the European region and later in the global context; it is not yet clear how effective the EU?s role will be as an international actor. Recently, the EU?s relations with the US have undergone a serious crisis with the Iraqi intervention. Especially, the EU?s search for multilateralism in contrast to the US unilateral policies in the new millennium, created problems for the political and military unity between the two sides of the Atlantic as well as for NATO. The different views which are emphasized for promoting international security in the US and EU security documents reflect the diverging policies of both sides. Yet, the deep-rooted partnership between the United States and the EU members based on NATO is indispensable for the both sides. The United States needs European cooperation and the EU needs the US support and partnership. For the Transatlantic security in particular and the global security in general, the United States and Europe are still partners. But in the conduct of their security policies for promoting international security, they have given different views recently. Thus, the divergence of policies renders the both sides of the Atlantic as competitors. Key Words: NATO, ESDP, transatlantic security relations, international security, the Iraqi War.
Regional state and autonomy: The cases of the Kingdom of Spain and the Basque autonomous community
In terms of structure, state forms can be classified into two types. On the one hand, there is the model of unitary state that is based on the unity and indivisibility of state sovereignty, territory, and nation. On the other hand, there is the model of composite state that comes into being with the unification of more than one state and in which the components of sovereignty, territory, and nation are shared between the constituted state and the constituent states. Unitary state has different types, one of which is the model of regional state. The model of regional state is based on the unity and indivisibility of state, and recognizes the right of autonomy to its regions. Consequently, regional state is closely related to the concept of regional autonomy. The Kingdom of Spain can be classified as regional state, because she carries the characteristics of the model of regional state. In the 1978 Spanish Constitution, the unity and indivisibility of Spanish nation, Spanish country, and Spanish sovereignty, and the right of autonomy for the regions are emphasized. Spain is a state consisting of seventeen autonomous communities today. The presence of these autonomous communities does not change the unitary feature of Spain. The Basque Autonomous Community is one of the autonomous communities of Spain. The Basque Autonomous Community uses the competences transferred by the central administration. The Basque Autonomous Community can be described as a regional autonomy. In this study, the state forms, especially regional state, and the concept of autonomy are examined through the case studies of the Kingdom of Spain and the Basque Autonomous Community.
The impact of the Greater Middle East and northern Africa project in security of Turkey
It is considered that the Middle East has been important, because of its socio-economic, political and strategic values during the history, it has been one of the main subjects of international agenda. September 11 has changed the international agenda which was reshaped with the end of the Cold War. Thus, under this new agenda, actors in the international relations have started to evaluate their interests again. Changing of the dynamics and interests of actors in the international relations have provided new strategies inevitably. The Greater Middle East and Northern Africa Project has been the last of these strategies. The US has put different strategies into progress under different titles in the Middle East since the 1950s. The US has decided to initiate the Greater Middle East and Northern Africa Project, because of September 11 terrorist attacks, in order to limit the conditions which facilitate international terrorism in the Middle East. Although this project was not defined clearly; the US have aimed to solve social, economic and political problems in the Middle East, which are considered as the reasons of international terrorism mostly rooted in the Middle East. Turkey has also been affected by September 11. It was considered that the World would understand terrorism and Turkey?s struggle against the PKK terrorism. Hence, Turkey has supported the GMEI since the President Bush?s declaration at the G-8 Meeting, on June 9, 2004. It is claimed that the invasions of Iraq and Afghanistan, the nuclear programme of Iran, the war between Hezbollah- Hamas and Israel, have coerced Turkey to reconsider its strategy in the Middle East. In this thesis the GMEI is analyzed and its impact in security of Turkey is evaluated. Key Words: The Middle East, Security, The GMEI, The US, Turkey
Evanjelizm ve Türkiye planı
Amerika Birleşik Devletlerinde son zamanlarda etkisini artıran evanjelizm mezhebi, Türkiye'yi de Mesih planı çerçevesinde tehdit etmektedir. İlk ortaya çıktığında özellikle Orta ve Güney Amerika'da çiftçi kesiminden büyük destek gören mezhep, zamanla Amerikan Başkanlarının dış politikasını belirleyecek seviyeye gelmiştir. Bu politika, kayıtsız şartsız İsrail'in desteklenmesini ve bölgenin Eski Ahit'in tasvir ettiği şekilde yeniden yapılandırılmasını öngörmektedir. İşte bu noktada Türkiye, evanjelizm planı ve dolayısıyla ABD ve İsrail ile karşı karşıya gelmektedir. Çünkü evanjelizmin kıyamet senaryosunda Türkiye'nin toprak bütünlüğüne saygı gösterilmediği anlaşılmaktadır. Bu plan uyarınca Kürtlerin kışkırtıldığı, bunu yaparken PKK ve Barzani'nin kullanıldığı anlaşılmaktadır.Anahtar kelimeler: Evanjelizm, Eski Ahit, Mesih Planı, Türkiye, ABD, Kürtler, Barzani, PKK
Darfur sorunu'nun uluslararası boyuta taşınmasında küresel enerji politikalarının rolü
Darfur Sorunu, Sudan'ın batı bölgesinde 1980'li yıllarda yaşanan kabileler arası çatışmalarla başlamıştır. 2003 yılındaki isyancı saldırıları sonrasında bu yerel çatışmalar, uluslararası bir krize dönüşmüştür. Sorunun tarihî bağlamını ihmal eden uluslararası medya, bölgedeki çatışmaları bir Arap-Afrikalı çatışması şeklinde yansıtmıştır. Bu anlatımla birlikte Sudan Hükümeti'nin ve Cancavid milislerinin Afrikalı kabilelere soykırım uyguladığı iddia edilmiştir. Birleşmiş Milletler'den Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne kadar birçok uluslararası kurum ve kuruluş bu soruna müdahil olmuştur. Sudan'a yönelik en yoğun kampanyalar Amerika Birleşik Devletleri'nde yürütülmüştür. Söz konusu kampanyalar, hem Ömer el-Beşir rejimini hem de Sudan'la güçlü ekonomik ilişkileri olan Çin yönetimini hedef almıştır. Bu durum, Darfur'a yönelik uluslararası ilginin altında yatan sebeplerin sorgulanmasına yol açmıştır. Darfur'a alışılmışın dışında ilgi gösteren bazı devletlerin bölgedeki ekonomik çıkarları çerçevesinde politika yürüttükleri görülmektedir. ABD ve Fransa, komşu Çad ve Orta Afrika Cumhuriyeti'ndeki çıkarlarını korumakla ilgilenirken Çin Halk Cumhuriyeti de Sudan'daki petrol yatırımlarının zarar görmemesi üzerine bir politika yürütmüştür. Daha geniş perspektifle bakıldığında Darfur Sorunu üzerinden yürütülen politikaların Birinci Dünya Savaşı öncesinde Afrika'ya yönelik olarak yürütülen emperyalist paylaşım mücadelesini andırdığı görülmektedir.Anahtar Kelimeler: Darfur Sorunu, Sudan, Afrika, Küresel Enerji Rekabeti
İngiltere-İran ilişkilerinde petrol: 1901-1954
Bu tez, dönemin hegemon gücü İngiltere ile üçüncü dünya ülkesi varsayılan İran arasında, zengin petrol kaynaklarının varlığı ile oluşan ilişkilerin seyrini, ekonomik ve politik niteliğini, tarihsel süreçte incelemeyi amaçlamaktadır. Ayrıca ikili ilişkilerde petrolün varlığı ile beraber, petrol arz güvenliği stratejilerinin dünyadaki ilk örneklerini teşkil eden, İngiltere?nin İran?a karşı yürüttüğü, dış politikasını da ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu minvalde hazırlanan çalışma, 1901?1954 yılları arasında, İngiltere ile İran ilişkilerinde petrolün belirleyici rolünü kapsamaktadır. Sonuç itibarıyla, 1901-1954 yılları arasında İngiltere İran ilişkilerinde stratejik bir meta olarak görülen petrolün -bugünkü ikili ilişkilerde ve uluslararası yapıda olduğu gibi- hem bir ekonomik ?amaç? hem de politik bir ?araç? olarak kullanılması ortaya konmuştur. Tez, İngiltere İran ilişkilerinin seyrini, her ne kadar petrolün varlığı üzerinden açıklamakta ise de, ilişkilerin tarihsel, ekonomik ve politik boyutunu içine alan ilk kapsamlı çalışma özelliği de taşımaktadır. Nitekim çalışma konusunun güncelliği, günümüz uluslararası ilişkilerindeki enerji ve güvenlik sorunlarına benzerliği ve bu sorunlara çözüm olarak görülen, ulusal yada uluslararası politikalara paralelliği nedeniyle de ayrıca önem arz etmektedir Anahtar Kelimeler: Petrol, ?ngiltere-?ran ?lişkileri, ?ngiliz-?ran Petrol Şirketi, Petrolün Millileştirilmesi, Ajax Operasyonu
Filistin sorununda FKÖ ve HAMAS faktörü
Bu çalışmanın amacı, 1948 yılında İsrail Devletinin kurulması ile birlikte gelişen İsrail-Filistin Sorununu ve iki örgüt olan FKÖ ve HAMAS'ın Filistin Sorunu üzerindeki etkilerinin tespit edilmesidir. Çalışma, Filistin Sorununu İngiliz Hükümeti'nin Yahudiler için yurt kurma fikriyle Balfour Deklarasyonunu ilan etmesinden itibaren geçen süreyi kapsamaktadır. Çalışmanın varsayımı Filistin Sorununun çözülememesinde FKÖ ve HAMAS arasında yaşanan çatışmanın belirleyici bir rol oynadığından hareket edilerek planlanmıştır.Sonuç olarak FKÖ ve HAMAS arasında iki başlılık yaşanmaktadır. İsrail, FKÖ ve HAMAS arasında iç çatışma çıkartarak kendisiyle yapılan mücadeleyi zayıflatmak istemiştir. FKÖ ve HAMAS arasındaki bu bölünmüşlük bağımsız Filistin Devletinin kurulmasına da büyük bir engeldir. Anahtar Kelimeler: Filistin, İsrail, FKÖ, HAMAS, İç Çatışma
Arap-İsrail sorunsalı karşısında Türk Dış Politikasının oluşum sürecinde Türk Basınının etkisi
Bilgi ve bilginin üretim süreçleri üzerindeki denetimin, mülkiyetin paylaşım tarihi ile koşut bir seyir izlediği söylenebilir. Toplumda gücü elinde bulunduran kesimler insanlık tarihinin her döneminde bilginin üretici aktörlerini, üretim ve dağıtım alanlarını kendi etki ve yetki alanları içerisinde tutmaya önem vermişlerdir. Bilgi ve düşünce işiyle uğraşan insanlar yönetimlerin yakın denetiminde ve gözetiminde olmuşlardır. İşte insanlara bilgi ve haber veren en önemli mekanizmalardan birisi de basındır. Kamuoyunun birçok konu hakkında bilgilendirilmesinde, ikna edilmesinde ve harekete geçirilmesinde basın organlarının önemli bir katkısı vardır. Kamuoyunu yönlendiren ve yöneten bir mekanizma olma özelliğine sahip olan basın organları yaptıkları haberler ile iç politikada ve dış politikada etkin bir görev üstlenmektedir. Bu çalışmada da dördüncü güç olarak demokratik rejimlerin vazgeçilmez öğelerinden biri olan basının, Arap ?İsrail Sorunsalı Karşısında Türk Dış Politikasının Oluşumuna nasıl bir etki yaptığı tespit edilmeye çalışılmıştır. İç politikada kamuoyunu yönlendirebilme ve yönetebilme yeteneğine sahip olan basının dış politikada da aynı etkiye sahip olup olmadığı tartışılmıştır. Aynı zamanda çalışmada, basının uluslararası alanda yaşanan bir olaya nasıl yaklaştığı tespit edilerek, yayın politikalarının haberler üzerindeki ektileri ölçülmeye çalışılmıştır. Tüm bu varsayımlardan hareketle özellikle dış politikayı yönlendiren unsur olarak görülen ve ulusal çapta yayın yapan 10 adet gazetenin, (Yeni Sabah, Hürriyet, Vakit Yeni Gazete, Cumhuriyet, Tercüman, Akşam, Milliyet, Zafer, Zaman, Yeni Şafak) İsrail Devleti?nin kuruluşundan günümüze belirli dönemleri incelenerek, basının dış politika oluşumundaki rolü tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Basın, Dış Politika, Arap-İsrail Sorunu, Gazete, İletişim
Irak'ın işgali sonrası Türkiye ile Iraklı Kürtler arasındaki ilişkinin ekonomi politiği (2003 - 2012)
Irak'ın işgali sonrası, Türkiye ile Iraklı Kürtler arasındaki iktisadi ve siyasi ilişkilerin incelenmesini amaçlayan bu çalışma, söz konusu ilişkilerde ekonomiyi etkileyen siyasi faktörleri karşılıklı bağımlılık teorisi kapsamında analiz etmektedir. Kuzey Irak, Irak'ın en stratejik bölgelerinden biri olmanın yanı sıra, Türkiye'ye de komşu konumundadır. Bu durumda Kuzey Irak, Irak açısından ne kadar mühim ise, Türkiye açısından da ekonomik ve siyasi açıdan bir o kadar mühimdir. Türkiye ile Iraklı Kürtler arasındaki ilişkileri belirleyen pek çok aktör ve faktör bulunmaktadır. Bunların en önemlilerinden biri (Kürdistan İşçi Partisi) PKK'dır. PKK terör örgütü, hem Irak Merkezi Hükümetiyle hem de hem de Kürt Bölgesel Yönetimi ile yürütülen siyasi ilişkileri fazlasıyla etkilemektedir. Çalışmada kronolojik olarak ele alınan yılların, Irak'ın işgalinden sonraki dönemi kapsaması, bölgede ve ülkede değişen sosyolojik durumun değerlendirilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Türkiye'nin işgale bakışı, Iraklı Kürtlerin işgal karşısındaki tutumu ve işgal sonrası beliren kimi siyasi ve ekonomik aktörlerin incelenmesi ve değerlendirilmesi literatür açısından büyük bir kazanım olacağı düşünülmektedir. Türkiye ile Iraklı Kürtler arasındaki ilişkiler, resmi kaynaklardan edinilen rakamlarla değerlendirilmiştir. 2003 yılı sonrasında ambargonun kaldırılması nedeniyle Irak'ta ithalat ve ihracatın artış göstermesi siyasi dengelerinde rayına oturduğunun bir kanıtıdır. 2006 yılında azalan oranlar ve o dönemde artan terör saldırıları PKK terörünün siyasi ve ekonomik ilişkilerde belirleyici bir unsur olduğunu göstermektedir. 2008 yılında yapılan Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Anlaşması ile ekonomik ilişkilerin yeni bir seviye kazandığı gözlemlenmektedir. Bunun akabinde 2009 yılı Abdullah Gül'ün Irak ziyareti, ticaretin rekor rakamlara ulaşmasını sağlamıştır. Söz konusu ekonomik ilişkilerin artış ve azalış rakamları, nedenleri ile birlikte Tablo-2'de açıklanmıştır. Hazırlanmış olan tablonun analizi ise yine çalışmanın son bölümünde aktarılmıştır. Tezin giriş bölümünde belirlenen "Türkiye ile Iraklı Kürtler arasında bir karşılıklı bağımlılık yoktur" varsayımı sonuç bölümünde siyasi olaylar ile resmi rakamlar karşılaştırılarak kanıtlanmıştır. Zira ekonomik olayların siyaseti yönlendirmesini konu alan karşılıklı bağımlılık kavramının tam aksine, Türkiye ile Iraklı Kürtler arasındaki ilişkilerde siyasi olaylar ekonomiye yön vermektedir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin Balkan ülkelerine yönelik dış yardım politikası
Dünya genelinde siyasal yaşamı önemli derecede etkileyen gelişmelerin yaşandığı ve bu gelişmelere paralel olarak ülkelerin dış politikalarının da değişime uğradığı yadsınamaz bir gerçektir. II. Dünya Savaşı da uluslararası aktörler arasındaki ilişkileri derinden etkileyen bir dönüm noktası olarak karşımıza çıkmaktadır. Daha önceki tarihlerde varlığından söz edilmekle birlikte, dış yardımlar II. Dünya Savaşı sonrasında daha sistematik bir biçimde ve devletlerin siyasi öncelikleriyle uyumlu olarak uygulanmaya başlamıştır. Önceleri daha çok gelişmiş ülkeler tarafından az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere finansman desteği şeklinde sağlanan dış yardımlar, zaman içerisinde hem içerik hem de yardım sağlayan aktörlerin sayısı bakımından çeşitlilik kazanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti de özellikle Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin dağılması neticesinde bir kez daha köklü değişimlerin yaşandığı bir dönemde, o zamanki adıyla Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı'nı (TİKA) kurmuş ve TİKA vasıtasıyla öncelikle bağımsızlığını yeni kazanan Orta Asya Türk Cumhuriyetleri'ne teknik yardım sağlamaya başlamıştır. Sonraları, hem iç politikada hem de uluslararası arenada yaşanan gelişmeler paralelinde, Türk dış yardımları dünyanın farklı bölgelerindeki diğer ülkelere de ulaştırılmaya başlanmıştır. Balkanlar, daha kuruluş yıllarından itibaren Türkiye Cumhuriyeti için büyük önem taşıyan bir bölge olmuştur. Bölge ülkeleriyle sahip olunan ortak tarihi geçmiş ve buralarda yaşayan Türk ve Müslüman nüfus, Türkiye Cumhuriyeti'ni kuruluşundan bu yana Balkanlara özel bir alaka göstermeye sevk etmiştir. Bu anlamda, başta TİKA olmak üzere çeşitli kurum ve kuruluşlar vasıtasıyla sağlanan Türk dış yardımları sayesinde, Balkan ülkelerinde her geçen gün daha fazla insanın hayatı değişmektedir. Balkan ülkelerine yönelik dış yardımların, özellikle de TİKA tarafından yürütülmekte olan projelerin, Balkan ülkeleriyle pek çok alanda sürdürülen ikili ilişkilerin daha da kuvvetlendirilmesine büyük katkı sağladığı açıktır. Anahtar Kelimeler: Balkanlar, Dış Politika, Dış Yardım, TİKA.
Sömürgecilik sonrası ekonomik çöküşlerin iç çatışmalara etkisi: Somali örneği
Bu tez çalışması, sömürgecilik sonrası ekonomik çöküşlerin iç çatışmalara etkisini Somali örneği üzerinden teorik yaklaşımlar ışığında değerlendirerek açıklamak amacıyla hazırlanmıştır. Bunun için Üçüncü Dünya, sömürgecilik, iç çatışma, ekonomi ve savaş çalışmaları literatürünün taraması yapılmış ve elde edilen bulgular kullanılarak çalışmanın ana hatları oluşturulmuştur. Çalışmanın sorunsalını sömürgecilik sonrası oluşan ekonomik çöküşlerin iç çatışmaları tetiklediği ve iç çatışmaların yaşanmasıyla birlikte ülkede oluşan devlet başarısızlığı ve istikrarsızlık sonucu ekonomik çöküşlerin yaşandığı oluşturmaktadır. Binlerce yıldır farklı coğrafyalarda devletler farklı nedenlerle çatışmış hatta savaşlar yaşanmıştır. Bu çalışmada sorgulanan husus iç çatışmalara hangi etkenlerin neden olduğudur. İç çatışmalar neden doğar?, İç çatışmaları hangi nedenler tetikler? gibi soruları yanıtlarken, diğer etkenlerin yanı sıra sömürgeleştirilmiş toplumlarda ekonomik gelişmemişlik ve ekonomik çöküşün iç çatışmalara yol açtığı varsayımı üzerinde yoğunlaşarak iç çatışmalar açıklanmaya çalışılmıştır. İç çatışmaları ortaya çıkaran nedenler göz önüne alındığında; topraklarının büyüklüğü, ekonomik ve sosyal yapısı, borçlanma ve dış yardımlar, sömürgecilik, devletin rejimi, devlet başarısızlığı, istikrarsızlık, terör, iç çalkantılar gibi etkenler çoğaltılabilir. Dolayısıyla iç çatışmalara etki eden birçok faktör bulunmaktadır. Ancak, bu çalışmada, iç çatışmaların oluşmasında etken nedenlerden biri olan ekonomik yapı incelenerek, ekonomik çöküşlerle iç çatışmaların birbirlerine paralel olarak geliştiği varsayımı üzerinde durulmuştur. Bu tez çalışması ile büyük güçlerin müdahaleleri, iç savaşlar, geniş çaplı yoksulluk ve 1960'lardan 1990'lı yılların sonuna kadar bölgeyi karakterize eden başlıca olgular ele alınmıştır. Somali topraklarının sömürge döneminde bölünmüş yapısının oluşturduğu etkenler ve bu etkenlerin ekonomik çöküş ile iç çatışmaların ortaya çıkışı, uluslararası ilişkiler teorilerinden uluslararası sistemi ekonomik kavramlarla açıklamaya çalışan yaklaşımlar ve Marksizm- Kapitalizm ışığında değerlendirilerek, Üçüncü Dünya ülkelerinin sorunları Somali örneği üzerinden açıklanmaya çalışılmıştır. Bu çalışmada, Somali'de sömürgecilik sonrası oluşan ekonomik çöküşlerin iç çatışmaları tetiklediği ve iç çatışmaların yaşanmasıyla birlikte ülkede oluşan devlet başarısızlığı ve istikrarsızlık sonucu ekonomik çöküşlerin yaşandığı ortaya konulmuştur.
Vladimir Putin dönemi Rusya dış politikasında Avrasyacılığın etkisi
Çalışma, 2000 yılında Rusya Devlet Başkanlığı'na gelen Vladimir Putin'in de temel politika yaklaşımı olan Avrasyacılığın ve onun aşamalarını değişen olay ve zaman çerçevesinde analiz etmektedir. SSCB'nin dağılmasının ardından bağımsızlığını yeni elde etmiş olan devletlerin uluslararası sisteme entegrasyonu adına planlanan reformlar, kaotik bir ortama neden olmuştur. İnşa sürecindeki devletlerin, kalkınma hedefleri amacıyla gerçekleştirdikleri reformların başarısızlığa uğramasıyla, sadece kaotik ortamı değil aynı zamanda liberal değerleri savunan politika anlayışını baltalayarak zamanla yerini otokratik ve baskıcı rejimlere bırakmıştır. Özellikle Rusya'da ilk dönem liberal batı yanlısı politikalar benimsenirken, Boris Yeltsin reformlarının başarısızlığı sonrasında kendi özüne dönmeyi savunan Avrasyacı yaklaşımı benimsemiş ve Dışişleri Bakanlığı'na Yevgeni Primakov'u getirmiştir. Böylelikle Avrasyacı yaklaşım Primakov ile birlikte ilk defa Rusya politikasında kendisine yer bulmuştur. Çalışmada, jeopolitik teoriler ortaya koyduktan sonra Rus jeopolitik yaklaşımı olan Avrasyacılık incelenmiştir. Özellikle Avrasyacı yaklaşımın savları, kendisinden önce Rusya politikasını şekillendiren diğer hakim görüşler nedeniyle Soğuk Savaş sonrası dönemde kendine yer edinebilmiştir. Ancak bu dönemde Rusya'nın hem iç hem de dış dinamikler açısından Avrasyacı yaklaşımın savlarını gerçekleştirebileceği bir zemin oluşturulamamıştır. Bu nedenle tam manasıyla Avrasyacılığın benimsendiği 2000 yılı yani Putin'in Devlet Başkanlığı görevine gelmesi ile başlayan ve günümüze dek süregelen zaman dilimi temel alınmıştır. Elbette Putin iktidara geldiğinde SSCB'nin dağılmasının ve sonrasında yeniden yapılanma süreçlerinin yarattığı kaotik ortam giderilememiş; aksine Yeltsin reformlarının başarısızlığı, Putin'i de doğrudan Avrasyacı politikaları uygulamasını engellemiştir. Yapısal reformlarını başarılı bir şekilde gerçekleştirebilmesi içi Ilımlı Avrasyacı olarak değerlendirilecek olan bu dönemde Batı ile işbirliği ve dostane ilişkiler geliştirmiştir. Ancak ılımlı dönem Rusya'nın iç yapısal oluşumunu sağlayana dek devam etmiştir. İç yapısal oluşumunu, gerek uluslararası örgüt bağlamında gerekse bölgesel güç konumundaki devletlerle geliştirmiş olduğu ilişki ağı Avrasyacılığın ikinci ve son aşaması olan Aşırılıkçı Avrasyacı politikaların benimsenmesine de zemin hazırlamıştır. Çalışmada sonuç olarak, Putin'i Avrasyacılığı temel politika olarak benimsemesinin yanı sıra jeopolitik yaklaşımın aşamalarını arasındaki dönüşümü ortaya konmaktadır.
1915'den 2015'e Rus savaş kültürünün değişimi
Uluslararası ilişkilerde bir sorun meydana geldiğinde, bu sorunu çözmenin iki temel yolu bulunmaktadır. Bunlardan ilki barışçıl yöntemler iken diğeri baskıcı yöntemlerdir. Barışçı yöntemlerden bahsedildiğinde, akla ilk olarak diplomatlar, baskıcı yöntemlerde ise askerler gelmektedir. Baskıcı yöntemler sonucunda ortaya çıkan savaş ve çatışma olgusunun, dünya sistemi var olduğundan beridir süregelen sorgulanamaz bir gerçeklik olduğu düşünüldüğünde, söz konusu olgunun, toplumların kültürlerine bağlı olarak değişip değişmediğine ışık tutmak gerekliliği ortaya çıkacaktır. Bu çalışmada da temel amaç, dünya üzerinde insanlık var olduğundan beri kendisine yer bulan savaş kavramının, çeşitli insan topluluklarının kültürleri vasıtası ile değişip değişmediğine; söz konusu kültürün, toplulukların savaş stratejilerini ve becerilerini yönlendirip yönlendirmediğine dair sorulara cevap bulmaktır. İnsanların, birbirlerini yaralamak ya da öldürmek amacıyla tasarladıkları savaş aletlerinin, mızraklardan, nükleer başlıklı balistik füzelere dönüşümünü okuyucuya aktaran bu çalışma içerisinde değerlendirilen savaş kültürü hususu, dünya sisteminde uzun zamandır kendisine yer bulan Rus toplumu özeline indirgenmekte; söz konusu topluluğun savaş kültürünün nasıl ve hangi koşullara bağlı olarak geliştiği açıklanmaktadır. Özellikle 1915-2015 dönemleri arasında uluslararası ilişkiler alanına hakim olan kırılgan sistem, Rus toplumunun, sırasıyla Çarlık Rusya, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ve Rusya Federasyonu olmak üzere 3 ayrı devlet yapılanması altında yaşamasına sebebiyet vermektedir. Farklı dönemler ve birbirinin ardılı olan farklı devletlerin çatısı altında yaşayan Rus toplumunun, uluslararası ilişkiler alanında dengeler değiştikçe, savaş stratejilerini ve becerilerini de bu değişime uygun olarak değiştirdiği görülmektedir. Çalışmada, 1915 ve 2015 yılları arasında yayınlanan askeri doktrinler, dış politika doktrinleri ve ulusal güvenlik anlayışı çerçevesinde değişen ve gelişen Rus savaş kültürünün değerlendirilmesi yapılmakta; söz konusu değerlendirmenin sonucu olarak ise Rus savaş kültürünün, Rus toplumu tarih sahnesine çıktığı andan itibaren "güvenlik endişesi" çerçevesinde geliştiği görülmektedir. Güvenliğini sağlamak için aralıksız güçlenmeyi, güçlendikçe de yayılmacı ve saldırgan politika izlemeyi öngören Rus savaş kültürünün, Rusların müdahil olduğu krizlere ait nicel veriler incelendiğinde, güç ve saldırganlık arasında doğru orantı bulunduğu, çalışma sonucunda karşımıza çıkmaktadır. Çalışmanın önemi ise, Rus devletinin, günümüz uluslararası ilişkilerini yönlendiren veya yönlendirebilecek olan kriz, çatışma ve savaş ortamlarında nasıl hareket edeceğine dair bir izlenim sunuyor olmasıdır. Nitekim gelecek dönemde yaşanabilecek olası çatışmalara Rus devletinin müdahil olup olmayacağının öngörüleri, geçmişten beri süregelen Rus savaş kültürü içerisinde kendisine yer bulmaktadır.
Avrupa Birliği ve azınlık haklarının incelenmesi: Bulgaristan örneği
14. yüzyılda Anadolu'dan Rumeli'ye başlayan Türk göçleri sonucunda, 1361 yılında Dimetoka'nın, 1390 yılında Filibe'nin alınmasıyla Bulgaristan, Türk ve Müslümanların çoğunlukta olduğu bir yerleşim yeri haline gelmiştir. Daha sonra 1876 Bulgar isyanıyla başlayan 1908 yılına kadar devam eden süreç, Bulgaristan bağımsızlığı ile sonuçlanmıştır. Bu sürece kadar çoğunlukta bulunan Müslümanlar, bu süreçten sonra azınlık olarak yaşamlarını devam ettirmeye çalışmış, fakat baskı, şiddet ve asimilasyon ile karşılaşmışlardır. Bulgaristan'ın bağımsızlığını kazanmasıyla devlet ve millet inşası sürecinde, genelde Osmanlı özelde ise kendi içinde yaşayan Türklerin ötekileştirilmesi üzerine kurulan kimlik ve çıkar çabalarının, Bulgaristan'ın imzalamış ve aynı zamanda sorumlu olduğu uluslararası antlaşmaları Pacta Sunt Servanda ilkesi bağlamında doğan yükümlülüklerini yerine getirmediği görülmüştür. Önceki yönetimler altında zaman zaman ayrımcılığa ve şiddete uğrayan azınlıklar, komünizm rejimi ile beraber adlarının değiştirilmesi, Dini ritüellerin engellenmesi (sünnet, namaz, oruç vs.), zorunlu göç, siyasi baskı ve şiddete çok daha fazla maruz kalmışlardır. 1989 yılında Jivkov rejiminin son bulmasıyla beraber Bulgaristan bireysel hak ve özgürlüklere daha fazla önem vermeye başlamıştır. Özellikle 2007 yılında supranasyonal bir yapıya sahip olan Avrupa Birliğine (AB) kabul edilmiş, ancak bu konuda sorumluluğu artmasına rağmen azınlık haklarının uygulamasında yetersiz kalmıştır. Öte yandan iç hukukunda azınlık haklarının tanımlamasına net bir ifade getirememiştir. Tüm bunlar sonucunda ortaya çıkan eksiklikler ve sorunlar Bulgaristan ölçeğinde ele alınıp, Konstrüktivizm teorisiyle açıklanmaya çalışılmıştır. Bu çalışma sırasında özelikle Haskova, Kırcaali, Mestanlı, Plovdiv (Filibe) ve Sofya'da yaptığımız saha çalışmasından da yararlanılmıştır.
Somali yönetişiminde uluslararası barışı korumanın etkisi: AMISOM'un siyasi istikrar sağlamadaki rolü üzerine bir durum çalışması
İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, uluslararası barışı koruma operasyonları, iç çatışmaların artması ve çökmüş devlet yapılarına müdahale etme ihtiyacıyla yeni bir boyut kazanmıştır. Bu bağlamda, merkezi hükümetin çökmesi, silahlı grupların çoğalması ve terör örgütlerinin ortaya çıkmasıyla Somali iç savaşı uluslararası barış ve güvenlik için büyük bir zorluk haline gelmiştir. 1991'de Siad Barre rejiminin devrilmesinden sonra ortaya çıkan devlet yönetimi, Somali'yi iç savaş, siyasi parçalanma ve kurumsal çöküşle karşı karşıya bırakmıştır. Bu durum bölgesel istikrarı ve küresel güvenlik dengesini tehdit etmiş ve uluslararası toplumun müdahalesi zorunlu hale gelmiştir. Afrika Birliği tarafından 2007'de kurulan Afrika Birliği Somali Misyonu (AMISOM), bu krizle başa çıkmak ve Somali'de barışı yeniden sağlamakla görevlendirildi. Başlangıçta çatışma çözümü ve sivil koruma ile sınırlı olan misyon, zamanla siyasi istikrarı inşa etme, federal yapıları güçlendirme ve demokratikleşme sürecini destekleme konusunda daha geniş bir rol oynayacak şekilde geliştirilmiştir. Bu çalışmanın temel amacı, AMISOM'un Somali'de siyasi istikrarı inşa etmedeki etkisini, başarılarını ve zorluklarını eleştirel bir şekilde analiz etmektir. Çalışma kapsamında literatür taraması yapılmış ve vaka çalışmaları incelenmiştir. AMISOM'un askeri başarılarına ek olarak, Geçiş Dönemi Federal Hükümeti ile siyasi destek faaliyetlerini, seçim sürecine katkısını, yerel hükümetlerin kurulmasına yönelik altyapı desteğini ve kamuoyunun güvenlik algısını yeniden sağlamadaki rolünü de değerlendirmiştir. Çalışmada ayrıca misyonun yerel toplulukla ilişkisi, yasal sorunları ve uluslararası destek mekanizmalarının sınırlamaları da alınmıştır. AMISOM Somali'de nispeten güvenli ve istikrarlı bir ortam sağlamıştır, ancak bu istikrar yapısal siyasi sorunlar, zayıf kurumlar ve toplumsal mutabakat eksikliği nedeniyle sürdürülememiştir. AMISOM deneyimi, barışı koruma operasyonlarının yalnızca çatışma sonrası dönemi değil, aynı zamanda siyasi yönetim ve devlet inşa sürecini de kapsaması gerektiğini göstermektedir. Bu bağlamda, bu çalışma benzer kriz bölgelerinde gelecekteki barışı koruma operasyonlarında politika yapıcılar ve akademisyenler için büyük önem taşımaktadır.
Libya devlet-içi çatışmasının analizi: Çatışmaya Dair Çözüm Stratejileri (ÇD+ÇS)
Çatışma kavramı, farklı alanlarda ve farklı boyutlarda incelenen bir olgu olarak ön plana çıkmaktadır. Uluslararası ilişkiler alanında bu olgu, özellikle devlet-içi ve devletlerarası çatışmalar üzerinden incelenmektedir. Nitekim Soğuk Savaş sonrası dönemde, devlet-içi çatışmaların sayısının artması ile bu tür çatışmalara ilişkin çalışmalar daha da yoğunlaşmıştır. Özellikle, modern zamandaki devlet-içi çatışmaların, ulusal, bölgesel ve uluslararası güvenliğe yönelik tehdit potansiyelini arttırması ve bu tür çatışmaların kaotik bir durumu yansıtması, çatışmaların analizini ve çözümünü ortaya koymayı elzem kılmıştır. Bu bağlamda mevcut çalışma, devlet-içi çatışma örneği olarak Libya'daki çatışmayı anlaşılır kılmayı ve çatışmaya yönelik çözüm stratejileri geliştirmeyi amaçlamaktadır. Nitekim çatışma çözümü, çatışmayı analiz etme ve çatışmaya yönelik çözüm stratejileri geliştirme uğraşısı olarak literatürde yer edinmektedir. Çalışmanın kapsamı, Libya'nın çeşitli düzeylerde iç çatışmalara maruz kaldığı 2011-2022 yılları arasındaki süreç ile sınırlandırılmıştır. Çalışma, çatışma analizi modeli olarak 'çatışma haritalandırması' yöntemi çerçevesinde devlet-içi çatışmaların nasıl analiz edilebileceğini ortaya koymaktadır. Nitekim çatışma haritalandırma, karmaşık bir durumu yansıtan devlet-içi çatışmaları çok boyutlu bir şekilde inceleyerek, bu tür çatışmaların anlaşılmasına olanak ve çatışmaların analiz edilmesinde pratiklik sağlamaktadır. Ayrıca, çatışma haritalandırma yöntemi baz alınarak üretilen 'Çatışmaya Dair + Çözüm Stratejileri (ÇD+ÇS)' çalışmanın ana çerçevesini oluşturmaktadır. ÇD+ÇS, çatışmayı birçok boyutuyla analize tabi tuttuğu gibi, çözüme yönelik stratejilere de odaklanmaktadır. Böylelikle çalışma, çatışma çözümü teorisini Libya örneği üzerinden pratiğe dökerek, çözüme yönelik kısa vadeli etki sağlayacak stratejiler sunmaktan ziyade uzun vadeli etki sağlayacak stratejiler sunarak, çağdaş çatışma çözümüne önemli katkılar sunmaktadır. Nihayetinde, Libya devlet-içi çatışmasının çözümü, çatışmanın derinlemesine ve sağlıklı bir şekilde analiz edilerek çözüm stratejileri geliştirmeyi gerekli kılmaktadır. Bu bağlamda, çatışmanın nedenleri, aktörleri, dinamikleri ve bağlamı derinlemisine analiz edilerek, çözüme yönelik olası senaryolar üretilmektedir.
Türk dış politikasında ulusal rol anlayışlarının tespitinde derin öğrenme algoritmalarının kullanımı (2018-2023)
Son yıllarda bilgisayar hesaplama gücünde yaşanan olağanüstü artış ve makine ve derin öğrenme algoritmalarının gelişimi, doğal dil işleme yöntemlerini Sosyal Bilimlerin çeşitli alanlarında uygulanabilir hale getirmiştir. Farklı alanlarda metin sınıflandırma konuları için makine öğrenimi veya derin öğrenme algoritmalarını kullanan çalışma sayısındaki artışa rağmen, Dış Politika Analizi literatüründe bu tür tekniklerin kullanımında bir boşluk ve eksiklik göze çarpmaktadır. Özellikle araştırmacıların, çoğunluklu olarak politika yapıcıların temsil ettikleri devletleri, uluslararası alanda nasıl konumladıklarına odaklanan Rol Teorisi çerçevesindeki çalışmaları incelendiğinde, sistematik metin sınıflandırması için bu yenilikçi teknolojilerden faydalanmak yerine, ağırlıklı olarak elle kodlama yöntemlerini kullandıkları görülmektedir. Literatürde söz konusu bu boşluğu doldurmak ve alana yöntemsel bir katkı sunmak hedefiyle hazırlanan bu çalışmada, Rol Teorisi çerçevesinde Türkçe diplomatik metinlerin sınıflandırılması için derin öğrenme algoritması BERTurk'den istifade edilmeye çalışılmıştır. "Derin öğrenme algoritması BERTurk, Rol Teorisi ve ulusal rol kavramı bağlamında dış politika metinlerini ne ölçüde doğru bir şekilde sınıflandırabilir?" ana sorusu üzerinden üç aşamalı olarak tasarlanan çalışmada, ilk olarak 2018-2023 yıllarını kapsayan Türk Dış Politikasıyla ilgili veriler, yani Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, Türk Dış Politikasını ilgilendiren konuşmaları toplanmıştır. İkinci aşamada çalışma verisi, ilerleyen aşamalarda hem BERTurk modelini eğitmek hem de performansını test ederek araştırma sorusuna cevap verecek bir zemini oluşturmak adına, geleneksel içerik analizi yöntemleriyle elle kodlanmış; üçüncü aşamada ise kodlanmış veriler, modeli beslemek ve dış politika metinlerini sınıflandırmak üzere ince ayar yapmak için kullanılmıştır. Son olarak da test verileri, toplam doğruluk, kesinlik, geri çağırma, f1 ve MCC gibi çeşitli ölçütler, ROC analizi, PR grafiği ve karışıklık matrisiyle birlikte kullanılarak, her bir analiz birimi için doğru kodu tahmin etmede ince ayarlı modelin performansını analiz etmek için kullanılmıştır. Elde edilen bulgular, BERTurk modelinin Türk Dış Politikası ile ilgili metinleri sınıflandırmada %75 genel doğruluk oranıyla güçlü bir performans sergilediğini göstermektedir.
2022 enerji krizi ve Alman dış politikasının yeniden inşası
Bu tez, enerji güvenliği kavramı çerçevesinde Almanya'nın dış politikasındaki dönüşümü ele almaktadır. Küresel enerji piyasalarında yaşanan dalgalanmalar ve 2022'de patlak veren Rusya-Ukrayna savaşı sonrasında ortaya çıkan enerji krizi, Almanya'nın geleneksel dış politika duruşunu yeniden gözden geçirmesine neden olmuştur. Çalışmada, Almanya'nın enerji krizine verdiği iç politika, güvenlik ve ekonomik tepkiler detaylandırılmış; ardından dış politika alanında attığı yapısal adımlar ve bu süreçte şekillenen yeni dış politika vizyonu kapsamlı biçimde analiz edilmiştir. Enerji arz güvenliği, sadece teknik bir sorun değil aynı zamanda diplomasi, jeopolitik ve ekonomi kesişiminde yer alan çok boyutlu bir mesele olarak değerlendirilmiştir. Almanya'nın dış politika tepkileri, tarihsel bağlamda "Zeitenwende" (dönüm noktası) olarak nitelendirilirken bu dönüşümün transatlantik ilişkiler, Avrupa Birliği içi liderlik arayışları ve bağımsız aktörlük hedefleri ile nasıl birleştiği ortaya konmuştur. Tez boyunca kavramsal çerçeve olarak enerji güvenliği, dış politika ve Energiewende gibi temellere yer verilmiştir. Araştırmada nitel bir yöntem benimsenmiş; resmî belgeler, raporlar ve basın açıklamaları gibi birincil kaynaklar detaylı bir şekilde incelenmiştir. Ayrıca, literatürde yer alan akademik çalışmalar ile medya analizleri de kullanılmıştır. Almanya'nın enerji bağımlılığı ve bu süreçte aldığı kararlar bu çalışmanın çıkış noktasıdır. Sonuçlar Almanya'nın tarihsel olarak temkinli dış politikasında belirgin bir değişime işaret etmektedir. Savaşın başlangıcında Rusya ile diplomatik ilişkileri koruma yönünde bir tutum sergileyen Almanya, ilerleyen süreçte savunma harcamalarını artırmış, Ukrayna'ya askeri destek sağlamış ve enerji kaynaklarını çeşitlendirme yoluna gitmiştir. Çalışma, bu değişimlerin gelecekteki etkilerini ve Almanya'nın uluslararası sisteme katkılarını anlamak için bir temel oluşturmayı hedeflemektedir.
Somali meselesinde üçüncü devletlerin rolü
This study analyzes the role of third states in the Somalia case, specifically examining both internal and external interventions in the conflict. The study examines the side effects of competition among major powers, particularly Western countries such as the United States and the United Kingdom, as well as some Arab nations like the United Arab Emirates and Qatar, which are transforming the region into a battleground for influence in the Somalia conflicts. The study employs a qualitative and descriptive approach that covers the period from the colonial period to the collapse of the central government in Somalia, emphasizing and highlighting the major external and internal factors and the roles of interventions. It also investigates the effects and roles of international actors and other groups, like the Al-Shabab Organization, on political changes. The findings suggest that the security and economic interests of both global and regional actors, forming a strategic axis that threatens local stability and reflects broader geopolitical dynamics, shape the conflicts in Somalia. Furthermore, the study concludes that these conflicts are not merely regional power struggles but also part of a larger global geopolitical restructuring.
Libya medyasında Türkiye'nin Libya dış politikası
Bu tez, Libya medyasında Türkiye'nin Libya'ya yönelik dış politikasının nasıl temsil edildiğini incelemekte ve bu temsillerin Libya kamuoyunda Türkiye'ye dair oluşan algılar üzerindeki etkisini analiz etmektedir. Çalışmanın temel amacı, medya aracılığıyla şekillenen Türkiye imajının niteliğini ortaya koymak ve Libya'daki medya organlarının bu algıyı nasıl yönlendirdiğini belirlemektir. Araştırma, "Gündem Belirleme Teorisi" çerçevesinde yapılandırılmış; tarihsel yöntem, içerik analizi ve karşılıklı ilişkiler yöntemi birlikte kullanılmıştır. Bu kapsamda, belirli bir dönem içerisinde yayın yapan çeşitli Libya merkezli haber sitelerinden elde edilen içerikler sistematik olarak analiz edilmiştir. Analiz sonucunda, Libya medyasında Türkiye'ye yönelik söylemlerin büyük ölçüde çeşitlilik gösterdiği ve bu söylemlerin, medya organlarının siyasi eğilimleriyle doğrudan ilişkili olduğu belirlenmiştir. Türkiye kimi zaman istikrar sağlayıcı ve stratejik ortak olarak sunulurken, kimi zaman da müdahaleci bir aktör olarak tasvir edilmektedir. Elde edilen bulgular, Libya'da medya söylemlerinin kamuoyunun dış politika algısını şekillendirmede önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Bu çerçevede, tezde Türkiye ile Libya arasında medya alanında iş birliğinin güçlendirilmesi, gazetecilerin medya okuryazarlığının artırılması ve daha dengeli bir söylem geliştirilmesine yönelik önerilerde bulunulmuştur.
Suriye iç savaşında devlet dışı silahlı aktörler üzerine karşılaştırmalı bir analiz: Daeş ve Nusra Cephesi örnekleri
Devlet dışı silahlı aktörlerin (DDSA) bağımsız aktörler olarak bölge siyasetindeki etkisi 2000lerin başında Irak ve Afganistan'ın işgalleriyle başlamıştır. Bu süreç Arap Baharı sonrası bölgedeki iç savaşlarda belirgin hale gelmiştir. DDSA'lar yakın dönemin yerel ortakları, veyahut müdahale bahaneleri haline gelerek uluslararası ilişkilerde devletlerden rol çalmaya başlamıştır. Yakın dönemin en kanlı bilançosuna sahip çatışması olan Suriye iç savaşı ise bu bağlamda DDSA'ların bölge siyasetinde göz ardı edilemeyecek konuma çıkmasına ve bölgesel politikalar için doğal müttefikler olarak belirmesine yol açmıştır. Bu tezde DDSA'lar sınıflandırma, kapasite ve kimlikleri üzerinden karşılaştırılırken vaka olarak Daeş ve el-Kaide (Nusra Cephesi) ele alınmıştır. DDSA'ların sınıflandırılma ve değerlendirilmelerine dair tartışmalardan Daeş ve Nusra Cephesi'nin DDSA olarak tanımlanmalarında faydalanılmıştır. Tezde ele alınan zaman aralığında savaş sahasında yaşananlar ve iki örgütün bu süreçteki eylemleri tarihi arka plan olarak ele alınmıştır. Daeş ve Nusra Cephesi arasındaki nüfuz yarışı yabancı savaşçılar ve diğer aktörlerle ilişkiler bağlamında ele alınarak DDSA'ların rekabet halindeki davranışları ortaya koyulmuştur. Terörist kimlik ve DDSA kapasiteleri Daeş ve Nusra Cephesi'nin resmi propaganda içerikleri ve beyanlarından faydalanılarak ele alınırken literatürde bu örgütler üzerine kaleme alınmış farklı perspektiflerdeki eserlerden de faydalanılmıştır. Daeş ve Nusra Cephesi'ni farklı yönleriyle ele alan bu çalışma iki örgütün derinlemesine profillerini çıkarmak, aralarındaki ilişkiyi analiz etmek ve aralarındaki farkları ortaya koymayı amaçlamıştır. Böylece Daeş ve Nusra Cephesi'ni birbirinin muadili olarak ele alan toptancı eğilime karşın literatüre derinlik kazandıracak bir katkı vermek amaçlanmıştır.
Russian foreign policy in the Middle East in the Putin era: Seeking hegemony?
This dissertation is devoted to the foreign policy pursued by Russia in the Middle East in the modern period, designated as the Putin era (from 2000 to the present). The purpose of this research is to examine Russia's foreign policy behavior in the Middle East, characterized by the transition from a relatively low profile to a high profile, in order to find out whether its efforts to increase its power are aimed at pursuing regional hegemony or it has other incentives. Taking neoclassical realism as a theoretical foundation, this study includes an analysis of independent (systemic) variables and intervening (unit-level) variables to identify the causal relationship of Russia's foreign policy decisions regarding the Middle East, which allows a different perspective on Russia's foreign policy behavior in the region (dependent variable), as well as on a global scale. Using a soft positivist approach as a methodological framework, this study tests theoretical assumptions on the example of Russian foreign policy regarding the Iranian nuclear crisis and the Syrian conflict. Thus, focusing on the geographical area of the Middle East in a certain time frame (the Putin era), this dissertation provides an insight into the pattern of Russia's interaction within regional subsystem, and also reveals its place and role in the regional balance of power. The answer to the question of whether Russia seeks hegemony in the Middle East contributes to a clearer understanding of the limits of its ambitions and capabilities, both at the regional and global levels.
Azerbaycan dış politikasının oluşumunda sivil toplum kuruluşlarının rolü ve önemi
Azerbaycan'da sivil toplum kuruluşlarının 1872 yılından itibaren oluşmaya başlamıştır. İlk oluşan sivil toplum kuruluşları yardım amaçlı veya toplumu bilinçlendirmek için eğitim amaçlı kuruluşlar olarak tanımlanabilir. Bu kuruluşların toplumsal sorunların üstesinden gelmeye başlaması ile siyasi alanda da oluşumların başlandığı görülmektedir. Sivil toplum kuruluşlarının asimilasyon politikalarına karşı toplumu bilinçlendirme görevi daha sonra bağımsızlık mücadelesi ile toplumu yeni bir oluşuma, bağımsızlık mücadelesine hazırladıkları görülmüştür. Çarlık Rusya'sı ve SSCB döneminde özgürlük mücadelesi vererek toplumsal hafızanın oluşmasına büyük katkılar sağladığı söylenebilir. 1918 yılında oluşturulan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti döneminde ve 1992 yılında bağımsızlığına yeniden kavuşan Azerbaycan'ın dış politikasının temel parametreleri bu sivil toplum kuruluşlarının programları çerçevesinde şekillendiği söylenebilir.