
34
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Hibernasyonda "Pelophylax caralitanus"(amphibia: anura)'da DNA hasarının araştırılması
Bu çalışmada, ülkemizin göller bölgesi için endemik bir tür olan Anadolu Beyşehir Su Kurbağası (Pelophylax caralitanus)'nda bazı fizyolojik değişimler ve DNA hasarı üzerine hibernasyon döneminin etkileri araştırılmıştır. Hibernasyonun fizyolojik bir davranış olduğu bildirilmiştir. Besin kıtlığında ve mevsimsel sıcaklıkların düşmesi ile gerçekleşir. Canlılar hayatlarını sürdürebilmek için metabolizmalarını minimum seviyeye indirirerek uyku haline geçerler. Jel elektroforez yöntemi olarak bilinen comet assay, DNA hasarını belirlemede kullanılan bir yöntemdir. Kolay, hızlı ve hassas bir yöntem olması sayesinde sıklıkla kusllanılan bir yöntemdir. Literatürde amfibiler üzerinde yapılan comet assay deneyleri genellikle biyoizlem çalışmaları olarak yapılmıştır. Hibernasyona giren amfibiler üzerinde DNA hasarını comet assay yöntemi ile belirleyen bir çalışmaya rastlanmamıştır. Hibernasyon dönemine giren amfibilerde oluşan DNA hasarının ve fizyolojik değişikliklerin aydınlatılması büyük önem taşımaktadır. Stresli koşullar altında amfibilerde meydana gelebilecek olumsuz etmenleri en aza indirgemede yardımcı olabilir. Eber Gölü'nden toplanan 30 bireyden 20 tanesi çalışmamız için belirlenmiş olup boy uzunlukları ölçülmüş ve ölçülen değerler arasında istatistiksel bir anlam olmadığı saptanmıştır (p=0,12>0,05). Bu bireylerden 10 tanesi aktif dönemde bırakılıp kalanları ise -3°C'da hibernasyon dönemine girmeleri için belirlenmiştir. Aktif dönemde bırakılan bireylerin kanından H2O2 kullanılarak pozitif kontrol grubu oluşturulmuştur. Her bireyden alınan kan ile P. caralitanus'un hibernasyon döneminde comet assay yöntemi ile DNA hasarının belirlenmesinin yanı sıra glukoz, kolesterol, üre, total antioksidan ve total oksidan miktarlarındaki değişimler de araştırılmıştır. Hibernasyon dönemi, aktif dönem ve pozitif kontrol gruplarında comet uzunluğu (CL), kuyruk uzunluğu (TL), kuyrukta bulunan % DNA miktarı (% DNA) ve olive moment (OM) parametreleri değerlendirilerek her birey için 200 comet hücresi sayılmıştır. Bu parametrelerden alınan sonuçlara göre, hibernasyon döneminde bulunan bireylerde aktif dönemdeki bireylere göre istatiktiksel olarak anlamlı derecede artmış DNA hasarı bulunmuştur (p<0,001). Bu çalışmada DNA hasarının yanı sıra belirlenen kan parametrelerindeki değişimler de gözlemlenmiştir. Hibernasyon döneminde, aktif dönemdeki bireylere göre glukoz miktarı 2,25 kat, üre miktarı 2,78 kat artış gösteririrken, total antioksidan miktarında % 65,7 ve total oksidan miktarında % 68,2 artış olduğu saptanmıştır Kolesterol miktarında ise %45,7 oranında bir azalma gözlnmiştir. Anadolu Beyşehir Su kurbağası olan P.caralitanus'un düşük sıcaklıklara maruz kaldığında bile hayatta kalmayı başardığı görülmüştür. Hibernasyona bırakılan bireylerin en fazla -3 °C'a kadar kısmi donma toleransı gösterebildikleri gözlenmiştir. Bu bireylerde donma ve çözülme sırasında glukoz ve üre seviyelerinin artması ile de oluşan stresin olumsuz etkilerinin hafifletildiği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Amfibi, Comet assay, DNA hasarı, Hibernasyon, P.caralitanus
Süt ve süt ürünlerinden laktik asit bakterilerinin izolasyonu ve moleküler identifikasyonu
Laktik asit bakterileri antimikrobiyal etkiye sahip bakteriyosin gibi bazı maddeler üretirler. Bunlar, hem gıda üretiminde hem de sağlık sektöründe patojen mikroorganizmalara karşı inhibitör olarak kullanılma potansiyeline sahiptirler. Bu çalışmada, Afyonkarahisar İli'nde satışa sunulan markasız, paketsiz 20 farklı süt ve süt ürününden (peynir, kefir, yoğurt) 34 adet laktik asit bakterisi izole edilmiştir. İzolatların moleküler identifikasyonları için 16S rDNA PZR analizi yapılmıştır. İzolatların 16S rDNA sekans analiz sonuçlarına göre, % 41,1'i Lactobacillus, % 26,4'sı Lactococcus, % 32,3'ü Enterococcus cinsine dahil bulunmuştur. En fazla laktik asit bakterisi peynir örneklerinden izole edilerek identifikasyonları tamamlanmıştır. 16S rDNA sekans analizi sonuçlarına göre peynir örneklerinden izole edilen laktik asit bakterileri Lactobacillus plantarum, Lactobacillus fermentum, Lactobacillus casei, Lactobacillus curvatus, Lactobacillus helveticus, Lactobacillus rhamnosus, Lactococcus lactis, Enterococcus faecalis, Enterococcus faecium olarak tanımlanmıştır. Süt örneklerinden elde edilen laktik asit bakterileri Lactobacillus fermentum, Lactococcus lactis, Enterococcus faecium türleri olarak tanımlanmıştır. Kefir örneklerinden elde edilen laktik asit bakterileri Lactobacillus fermentum, Enterococcus faecium, Enterococcus durans türleri olarak tanımlanmıştır. Yoğurt örneklerinden ise Lactococcus lactis ve Lactococcus garvieae, Enterococcus durans, Lactobacillus fermentum türleri olarak tanımlanmıştır. İzolatların antimikrobiyal aktivitesini belirlemek için agar spot ve agar kuyu difüzyon testi kullanılmıştır. İzolatların tümü test edilen patojen mikroorganizmalar üzerinde farklı seviyelerde antimikrobiyal etki göstermiştir. LAB izolatları Listeria monocytogenes ATCC 1911, Staphylococcus aureus ATCC 25923, Klebsiella pneumoniea NRRLB 4420, Pseudomonas aeuroginosa ATCC 11778, Streptococcus feacalis üzerinde Escherichia coli ATCC 35218 ve Bacillus subtilis NRS-744 göre daha yüksek seviyede antimikrobiyal etki göstermiştir. LAB izolatları en yüksek antimikrobiyal etkiyi ise Listeria monocytogenes ATCC 1911 üzerinde göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Bakteriyosin, İzolasyon, İdentifikasyon, Laktik asit bakterileri
Türkiye yerli koyun ırklarında ovar-DRB1 ekzon 2'deki moleküler polimorfizm
Ovar-DRB1 gen lokusu, Büyük Doku Uyum Kompleksinin (Ovar-MHC) en polimorfik genlerinden biridir ve antijen sunumunda fonksiyonel bir rol oynamaktadır. Günümüzde birçok çalışma, OLA (ovine lenfosit antijeni) DRB1 geninin bazı koyun hastalıkları ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Bu araştırma, Türkiye'de farklı bölgelerde yetiştirilen yerli koyun ırklarından 32 baş Pırlak, 18 baş Akkaraman, 28 baş Morkaraman, 32 baş Karayaka, 29 baş Kıvırcık ve 29 baş Sakız koyununa ait toplam 168 kan örneği kullanılarak hastalıklara karşı direnç ve immün yanıt oluşturmada etkili olan Ovar-DRB1 Ekzon 2 gen bölgesinin moleküler polimorfizmi saptanmaya çalışılmıştır. Yapılan çalışmada bulunan çok sayıda allel ve yüksek heterozigotluk seviyeleri göz önüne alındığında, Ovar-DRB1 lokusunun önemli miktarda genetik varyasyon içerdiği bulunmuştur Koyun yetiştiriciliğinde, hastalıklarla mücadele kapsamında Ovar-DRB1 lokusu ile hastalıklara direnç arasındaki ilişkileri belirlemeye yönelik çalışmaların yapılması gerekmektedir.
Ratlarda kronik nonilfenol ve C vitamini uygulamasının gen ekspresyon düzeyine etkisi
Öncü toksik çevresel kirletici ve endokrin yıkıcı kimyasallardan biri olan alkilfenol etoksilatları (AFE) tüm canlıları tehdit etmektedir. AFE, temizlik ürünleri, boya, ot ve böcek ilaçları gibi maddelerin yapımında kullanılan yüzey aktif bileşenleridir. AFE'nin parçalanma ürünü olan nonilfenol (NF), ev ve endüstriyel ürünlerin formulasyonunda yaygın olarak kullanılan en önemli ara ürünü temsil etmektedir. NF, boyalarda, tekstilde, kişisel bakım ürünlerinde ve plastiklerde bolca bulunmaktadır. Çevrede var olması ve toksik etkiye sahip olması NF'nin önemini artırmaktadır. Bu çalışmada doğada bulunan miktarı göz önüne alınarak, NF'nin etkisi ve kuvvetli antioksidan özellikli ve günlük vücuda alınması gereken C vitamini'nin NF'ye karşı koruyucu etkisinin olup olmadığı gen ekspresyon düzeyinin belirlenmesi ile araştırılmıştır. Gen ekspresyonunda fiziksel değişiklikleri görebilmek için, hedef mRNA'nın göreceli miktarı belirlenmiş ve real-time PCR'dan elde edilen floresan veriler, veri analiz metoduna göre değerlendirilmiştir. NF'nin doza bağlı olarak, apoptotik kaspaz-3 geninin ekspresyon düzeyini artırdığı, buna karşılık anti-apoptotik bcl-2 geninin ekpresyon düzeyini azalttığı ve C vitamininin her iki durumda da NF'nin etkisini artırdığı ortaya konulmuştur (p<0,05). Ayrıca, NF doza bağlı olarak p53 gen ekspresyon düzeyini tüm deney gruplarında azaltırken, bcl-XL gen ekspresyon düzeyini dişi ratlarda artırmış fakat erkek ratlarda azaltmıştır. Sonuç olarak, NF doza bağlı olarak apoptotik genlerin ekspresyon düzeylerini artırırken, anti-apoptik genlerin ekspresyon düzeylerini azalttığı ve C vitamininin de her iki durumda da NF'nin etkisini artırdığı ortaya çıkarılmıştır.
Deneysel olarak alzheimer benzeri demans oluşturulan ratlarda piperine ve betain'in tedavideki rolü
Demans hastalarının büyük bir çoğunluğunu (yaklaşık %60-70) Alzheimer hastalığı oluşturur. Alzheimer hastalığının kendine has özellikleri senil plaklar (SPs), nörofibriler yumaklar (NFTs), sinaptik kayıp ile seyreden ilerleyici nörodejeneratif bir hastalıktır. Kanserden sonraki tedavi maliyeti en yüksek hastalık olan AH için etkili bir tedavi henüz bulunamamıştır. Bu konuyla ilgili deneysel rat modelimizde beyin ve özellikle hippokampüs üzerinde etkili oksidan özellikli olan seçici kolinotoksin ve etilkolin mustard aziridinium iyonu (AF64A) araştırdık. Çalışmamızda serebral atrofi ve nörolojik anomallikleri indükleyen alkolün oluşturduğu hasarı ve bu oluşan hasarı ortadan kaldırma ve/veya geriletme için antioksidan özelliği olan piperini ve betainin etkinliklerini gözlemlemeye çalıştık. Mitojen aktive protein kinaz (MAPK-1)'in hippokampüs doku örneğinde, serumda ve morris su tankı testi aracılı davranış testi ile gözlemlemeye çalışıldı. Bu amaçla 60 adet, 3-3,5 aylık 280-320 g Sprague-Dawley erkek rat kullanılmıştır. Gruplarımız şu şekilde oluşturuldu; Grup 1 Kontrol grubu (n=6), Grup 2 Alkol Uygulaması ile Deneysel Demans Oluşturulan Grup (n=18), Grup 3 AF64A Uygulaması ile Deneysel Demans Oluşturulan Grup (n=18), Grup 2a Kontrol Grubu ( Sadece Alkol n=6), Grup 2b Tedavi Amaçlı Piperin Verilmesi (n=6), Grup 2c Tedavi Amaçlı Betain Verilmesi (n=6), Grup 3a Kontrol Grubu ( Sadece AF64A n=6), Grup 3b Tedavi Amaçlı Piperin Verilmesi ( AF64A+Piperine n=6), Grup 3c Tedavi Amaçlı Betain verilmesi (n=6). Çalışma sonucunda serum, karaciğer ve eritrosit hemolizat örneklerinde, hippokampüs doku örneklerinde patolojik inceleme ve davranış testi sonuçlarımızla elde edilen bulgulara göre alkol ve AF64A uygulamasının yapıldığı gruplarda davranışsal, biyokimyasal, patolojik ve genetik düzeyde oksidan etkileri gözlenmiştir. Diğer yandan piperine ve betainin bu zararlı etkileri azaltmada/geriletmedeki başarıları izlenmiştir. Özellikle piperinin antioksidan etkisinin daha bariz olarak ortaya çıktığı istatistiksel, davranışsal, patolojik olarak, kan analizleri ve genetiksel incelemeler bazında belirlenmiştir.
Anadolu mandalarında peroksizom proliferatör aktive edici reseptör-koaktivatör 1 alfa (PPARGC1A) genindeki polimorfizmin belirlenmesi
Bu çalışmada Afyonkarahisar koşullarında yetiştirilen Anadolu mandalarında PPARCG1A genindeki polimorfizmin, süt verimi ve sütteki yağ oranı üzerine etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırmada 200 mandadan alınan kan örnekleri kullanılmıştır. Elde edilen sonuçlara göre PPARGC1A geninin 8. ekzonunda 1599A>T pozisyonunda SNP tespit edilmiştir. Bu polimorfizmin, protein amino asit dizilimini ve dolayısıyla protein sentezini ve protein fonksiyonunu etkileyeceği düşünülmektedir. Söz konusu olan durumun mandalardaki süt verimi ve sütteki yağ oranı ile ilişkili olabileceği tahmin edilmektedir. Sonuç olarak, inekler üzerine yapılan araştırmalardan yararlanılarak PPARGC1A geninin süt verimi ve süt kalitesi ile ilgili olduğu bilinmektedir. Ancak mandalarda bu genle alakalı kısıtlı çalışma olması nedeniyle sonuçlarımızı destekleyecek güçlü belgeler bulunamamıştır. Mandaları konu alan bu ve benzer konularda çalışmaların arttırılması gerekmektedir.
Nonilfenol ve bisfenol a'nın sığırlarda gamet fizyolojisine olan etkileri
.ÖZETAlkilfenoletoksilar (AFEO), iyonik olmayan yüzey aktif maddeleri olarak böcek ilacı, deterjan, boyalar ve kozmetik eşyalar gibi çeşitli endüstriyel, tarımsal ve evsel tüketim ürünlerinde bulunmaktadır. Bisfenol A (BFA) gıdaların tüketime sunulduğu kaplarda, bebek biberonlarında, polikarbonat plastik ve epoksi reçinelerin üretimde; dişçilikte kullanılan karışımlarda ve dolgu macunlarında kullanılmaktadır. Endokrin sistemi bozucu bu maddeler suda yaşayan ve karasal organizmalarda birikirler. Bu yüzden bu bileşikler besin zinciri yoluyla insanlara kadar ulaşabilirler. Ksenoöstrojenler olarak da adlandırılan bu kimyasalların çoğu östrojenik, karsinojenik veya toksik olabilmektedir. NF ve BFA, östrojen reseptörlere bağlanarak östrojenik etki göstermektedir. BFA erkek ve dişi üreme hücreleri ile süt bezlerinde morfolojik ve fonksiyonel hasarlara yol açmaktadır. Bu hasarlar döllenmeyi azaltırken, meme ve prostat kanserlerine neden olabilmektedir. Bütün bu özelliklerinden dolayı, bu çalışmanını ana konusu, NF ve BFA'nın sperm ve oositler üzerindeki olumsuz etkilerinin belirlenmesidir. Bu tez çalışmasında NF ve BFA'nın çevresel dozlardaki (0,01; 0,1; 1; 10 ve 100 ?g NF/ml ile 0,01; 0,1; 1; 10 ve 100 ?g BFA/ml) konsantrasyonları seçilmiştir. NF ve BFA'dan kaynaklanan, sperm DNA'sındaki anormallikler ve oosit olgunlaşmasına etkiler araştırılmıştır. NF ve BFA'nın sperm DNA'sına olan etkilerini belirlemek amacıyla Tunel assay kullanılmış ve NF ve BFA'nın oosit olgunlaşmasına etkisi TC-199 ile test edilmiştir. Bu tez çalışması; 100 ?g NF /ml, 1 ?g BFA/ml ve 100 ?g BFA/ml konsantrasyon gruplarının sığır sperm hücrelerinde DNA kırılmalarına neden olarak apoptoza neden olduğunu göstermiştir. Ayrıca 100 ?g NF/ml ve 0,01; 0,1; 1; 10 ve 100 ?g BFA/ml konsantrasyon grupları, sığır oositlerinde olgunlaşma oranını azaltmıştır. Sonuç olarak NF ve BFA'nın sperm DNA'sının bütünlüğü ve oosit maturasyonu üzerinde olumsuz etkileri olduğu söylenebilir.Anahtar kelimeler: Nonilfenol, Bisfenol A, Tunel boyama, endokrin sistem bozucular
Türkiye'deki yerli tavuk ırkları ve ticari tavuk tipleri arasındaki, MHC gen bölgesindeki, genetik farklılıkların belirlenmesi
Bu çalışmada 30 Denizli, 30 Gerze, 10 Lohmann-LSL beyaz yumurtacı, 10 Brown nick kahverengi yumurtacı ve 10 broiler tavuğuna ait, TAP 1 gen bölgesi için 6. ekzondan 7.ekzona, TAP 2 gen bölgesi için 4. ekzondan 6. ekzona ve Tapasin gen bölgesi için ise 5. ekzondan 6. ekzona kadar olan bölge incelenmiştir. İncelenen tüm ırklarda TAP 1 431 bp, TAP 2 399 bp ve Tapasin' in 448 bp uzunluğunda olduğu belirlenmiştir. Ancak, Tapasin gen bölgesinin dizileme analizlerinde baz dizilimlerinde kesin sonuçlar elde edilememiştir. TAP 1 gen bölgesinde Denizli'de 15, Gerze'de 7, kahverengi yumurtacılarda 8, beyaz yumurtacılarda 8 ve broilerlerde 10; TAP 2 gen bölgesinde ise Denizli'de 16, Gerze'de 14, kahverengi yumurtacılarda 5, beyaz yumurtacılarda 9 ve broilerlerde 13 polimorfik bölge belirlenmiştir.İncelenen tüm gruplar arasında, popülasyon içi genetik uzaklık değeri en yüksek TAP 1 bölgesi için 0,0087, TAP 2 bölgesi için 0,0175, TAP 1 + TAP 2 bölgesi için 0,0123 ile Denizli ırkında bulunmuştur. Popülasyon içi en düşük genetik uzaklık değeri TAP 1 bölgesi için 0,0056 ile Gerze ırkında, TAP 2 ve TAP 1 + TAP 2 gen bölgeleri için sırasıyla 0,0048 ve 0,0063 ile kahverengi yumurtacılarda bulunmuştur. Bu sonuçlar, TAP 1 Gen bölgesi bakımından Gerze ırkının, TAP 2, TAP 1 + TAP 2 gen bölgeleri bakımından kahverengi yumurtacıların diğer ırklara oranla daha homojen yapıda olduğunu, dar bir bölgede yetiştirilmiş ve yakın akraba olabileceklerini, TAP 1, TAP 2, TAP 1 + TAP 2 gen bölgeleri bakımından Denizli ırkının ise diğerlerine oranla daha heterojen yapıda olduğunu ve popülasyon içerisindeki örneklerin yakın akraba olma olasılığının düşük olabileceğini düşündürmektedir.TAP 1 gen bölgesi bakımından popülasyonlar arası genetik uzaklık değerleri en düşük Gerze ve broiler arasında (0,0069 ± 0,0025), en yüksek ise Denizli ile broiler arasında (0,0137 ± 0,0039) tahmin edilmiştir. TAP 2 gen bölgesi bakımından popülasyonlar arası genetik uzaklık değerleri en düşük kahverengi yumurtacı ve broiler popülasyonları arasında (0,0132 ± 0,0039), en yüksek ise Denizli ile beyaz yumurtacı popülasyonları arasında (0,0248 ± 0,0062) tahmin edilmiştir. TAP 1 + TAP 2 gen bölgesi bakımından popülasyonlar arası genetik uzaklık değerleri en düşük Gerze ve broiler popülasyonları arasında (0,0108 ± 0,0023), en yüksek ise Denizli ile beyaz yumurtacı popülasyonları arasında (0,0175 ± 0,0033) tahmin edilmiştir.Neighbor-Joining ağaç yöntemi kullanılarak çizilen İnterior-Branch Test ve Bootstrap Test filogenik ağaçlara göre, iki büyük küme görülmektedir ve bu büyük kümelerden birini Gerze ırkı ve broilerler, diğer büyük kümeyi ise Denizli ırkı ve yumurtacı tavuklar oluşturmaktadır. Tajima Nötraliti Test sonuçlarına göre TAP 1, TAP 2, TAP 1 + TAP 2 gen bölgelerine ait değerler sırasıyla, ? değeri için 0,0097, 0,0183, 0,0136; ? değeri için 0,0065, 0,0106, 0,0084; D değeri için 1,3913, 2,1317, 1,9558 bulunmuştur.Gerze ve Denizli ırklarının genetik uzaklık değerleri ve filogenik ağaç sonuçları bu iki ırkın birbirinden farklı ırklar olabileceği ve farklı bölgelerden köken alma ihtimalini akla getirmektedir.Bu çalışma Denizli ve Gerze yerli tavuk ırklarındaki MHC bölgesindeki TAP 1, TAP 2 ve Tapasin gen bölgelerindeki polimorfizmleri belirlemek, yerli tavuk ırkları ve bu ırklar ile ticari tavuk tipleri arasındaki MHC gen bölgesindeki farklılıkları ortaya koymak amacıyla yapılmıştır. Ayrıca, yerli tavuk ırklarının MHC gen bölgesinde yapılacak diğer genetik çalışmalara alt yapı oluşturacaktır. Sonuçlar, tavuk TAP genleri ve bu genlerin polimorfizm seviyeleri hakkında yapısal bilgileri sağlamaktadır.Anahtar Kelimeler: MHC, Polimorfizm, TAP, Tapasin, Tavuk, Denizli ırkı, Gerze ırkı.
Nonilfenol ve Bisfenol A'nın Ames/Salmonella/ Mikrozom Test Yöntemi kullanılarak mutajenik etkisinin belirlenmesi
Bilimsel ve teknolojik gelişmeler insan hayatını önemli ölçüde kolaylaştırmıştır. Ancak, teknolojinin ilerlemesi ile birlikte bazı olumsuz gelişmeler yaşanmaktadır. Bunların başında da çevre kirliliği gelmektedir. Çevre kirliliğinin insan dâhil bütün canlılara olumsuz etkileri vardır. Doğadaki tüm canlılar günlük yaşamda doğal ya da yapay kimyasal maddelerle karşı karşıya gelmektedir. Bu maddeler; gıdalarda bulunan doğal kimyasallar, pestisitler, gıda katkı maddeleri, kozmetik ve ilaç gibi kimyasallar, sigara dumanı, su ve havadaki kirleticiler gibi karmaşık bileşikler olabilir. Genellikle de, bu kimyasallarda bulunan bileşiklerin mutajenik ve toksik etkileri bilinmemektedir. Bisfenol A (BFA) ve Nonilfenol (NF) bu kimyasallar arasındadır. Ames mutajenite testi kimyasal maddelerin mutajenik etkilerini tespit etmekte kullanılan, test parametreleri açısından en iyi standardize edilmiş bir yöntemdir. Bu testle, çok sayıda kimyasalın mutajenik ve buna bağlı olarak şüphelenilen karsinojenik etkilerinin bir ön taraması yapılabilmektedir. Bu çalışmada BFA ve NF'nin mutajenik etkisi Ames/Salmonella/Mikrozom test yöntemi ile araştırılmıştır. Çeşitli dozlarda kullanılan test maddelerinin mutajenik etkisi S9'suz (metabolik aktivasyonsuz) ve S9'lu (metabolik aktivasyonlu) olarak, Salmonella typhimirium' un TA98 ve TA100 suşlarında araştırılmıştır. Sonuç olarak, her iki madde içinde toksik olmayan 100 µg/plak, 10 µg/plak, 1 µg/plak, 0,1 µg/plak dozları S9'lu ve S9'suz deneylerde kullanılmıştır ve her iki suş içinde yapılan deneylerde mutajenik etkiye rastlanmamıştır.Anahtar kelimeler: Nonilfenol, Bisfenol A, Ames/Salmonella/Mikrozom Testi, Salmonella typhimirium, mutajenik etki
Anne sütünde nonilfenol ve bisfenol A düzeylerinin belirlenmesi
Bu çalışmanın amacı Afyonkarahisar ilinde yaşayan 100 anneye ait süt örneklerinde Nonilfenol (NF) ve Bisfenol A (BFA) konsantrasyonlarını belirlemek ve annelerin demografik özellikleri, beslenme alışkanlıkları, obstetrik öyküleri ve temizlik ve kozmetik ürün kullanma faktörleri ile değişimlerini incelemektir. Süt örneklerindeki BFA ve NF konsantrasyonları HPLC tekniği ile asetonitril ve katı faz ekstraksiyon kullanılarak hesaplanmıştır. BFA düzeyi 0,36?16,34 ng/ml arasında değişen değerlerde tespit edilmiştir. Ortalama BFA konsantrasyonu 1,82±0,22 (Ort ± SH) olarak değişmektedir. NF yüksek oranlarda ortalama 10,10±0,98 ng/ml olarak (0,04?47,5 ng/ml) değişmektedir.Bu çalışmada, BFA veya NF konsantrasyonları ile annelerin yaş, mesleki durum, eğitim durumu ve gebelik sayısı ile herhangi bir farklılık görülmemiştir. Balık tüketim sıklığı ile sütlerdeki NF düzeyi arasında pozitif bir ilişki bulunmuştur. Ayrıca sıklıkla temizlik ürünü kullanan kadınlarda önemli bir şekilde yüksek oranlarda NF düzeyi görülmüştür. Süt ve süt ürünleri, yiyecekler ve kışlık malzemeler için plastik kap kullanan annelerde besin saklama kaplarında plastik kullanılması ile BFA düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur.
Ratlarda deneysel olarak oluşturulacak kalp krizi ve hasarı modeli ile farklı tedavi yöntemlerinin karşılaştırılmalı olarak test edilmesi
Ülkemizde ve Dünyada mortalite oranı en yüksek hastalıklardan biri kalp krizidir. Birçok risk faktörünün etkili olduğu bu durumu düzeltmek ve toplumun yaşam kalitesini arttırmak, morbidite ve mortalite oranlarını düşürmek için, en önemlisi de insanların tedaviye en etkili, en hızlı ve en ekonomik şekilde ve en ulaşılabilir haliyle erişebilmesi için, Miyokard enfarktüsü adıylada bilinen kalp krizinin tedavisine yönelik farklı alanlarda çalışmalar yoğun olarak sürmektedir. Bu çalışmada ratlara deneysel olarak etken madde (ısopretrenol ) verilerek kalp krizi oluşturulması ve ratların içme suyuna homosistein eklenerek miyokard hasarı oluşturulması amaçlanmıştır. Uygulamaları takiben tedavi amaçlı etken maddeler (euganol, resveratrol, garlik ekstraktı) kullanarak kalp krizine ve miyokard hasarına karşı bu maddelerin etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Genetik açıdan incelemeler yapılarak sonuçların olumlu olması durumuna göre, insanlar üzerinde de kullanılabilirliği test edilmiş, böylece bilinen yöntemlere ek olarak resveratrol, euganol ve sarımsak ekstresinin kalp krizi ve myokard hasarına karşı koruyuculuğunun da test edilmiş olması ve ortaya çıkabilecek hastalığa kadar götürebilecek DNA hasarlarının tamirinde, alternatif tıp içinde yer alan bu maddelerin etkinliğinin ortaya konması hedeflenmiştir. Kalp krizi oluşturmada kullanılan ısopretrenol ve myokard hasarı için kullanılan homosisteinin etki düzeyleri beta aktin geni kontrol geni olarak dikkate alınıp; PCR, RT-PCR uygulanarak gen ekspresyon düzeylerine bakılarak kaspaz-3 geni ve sitokrom-c düzeyleri incelenip, apoptoz düzeyleri araştırılmıştır. Tedavi amaçlı kullanılan resveratrol, euganol, homosistein uygulamasının; uygulanabilirliği ve etki düzeyi de bu yöntem ile tespit edilmiş ve ayrıca biyokimyasal olarak ck (kreatinin kinaz) , ck-mb (ck-2) , troponin-t, LDL, Laktat Dehidrogenaz parametrelerinin ölçümü yapılmış ve uygulanan yöntemlerin yaptığı değişiklikler belirlenmiştir. Kalp krizi sonrası myokard dokusundan alınan örnekler kullanılarak patolojik değişikler de değerlendirilmiştir. Yapılan çalışmaya dair tüm bulgular ii değerlendirilip sonuçlar incelendiğin de; kalp krizi ve hasarı ile ilgili olarak, deneysel olarak verilen ısopretrenolun kalp krizine neden olabildiği, homosisteinin ise myokard hasarı oluşturduğu, tedavi amaçlı verilen etken maddelerin (resveratrol, garlik eksraktı ve euganol) tedavisinin farklı dozlarda ve düzeylerde koruyuculuk ve tedavi edicilik etkilerinin olduğu, apoptozu baskılayıp, sitokrom c aktivitesi ve cas-3 aktivitesi üzerinde etkilerinin gözlemlendiği, tamamlayıcı tedavi yöntemi olarak bu etken maddelerin içinde hepsinin farklı şekillerde ve farklı belirteçler üzerinde de olsa etkili oldukları sonucuna ulaşılmıştır. Kalp Krizi, Isopretrenol, Euganol, Resveratrol, Homosistein, Sarımsak
Real-tıme PCR kullanılarak iki amfibi patojeninin (Batrachochytrium dendrobatidis ve ranavirus) araştırılması
Bu çalışmada, Türkiye'de yaşamakta olan amfibi türleri üzerinde IUCN (İnternational Union for Conservation of Nature) kriterleri doğrultusunda Nesli Tükenmekte Olan Türler kategorisinde Red Listte endemik olan Tavass Kurbağasının( Rana tavasensis ) azaldığı bilşinmekte, bireyleri üzerinde Real time PCR tekniği kullanılarak ölümcül hastalıklarla ilişkili olduğu bilinen amfibi patojenleri Batrachochytrium dendrobatidis ve poikilotherm hayvanlara rahatlıkla bulaşabilmekte olan Ranavirus [ Frog virus (FV-3) ] genom equivalentlerine ait primerler yardımıyla varlık veya yokluğu üzerinde inceleme yapılmıştır. Araştırma sonucu olarak amfibi türleri üzerinde yok oluşlardan sorumlu olarak kabul edilen iki önemli patojen; Batrachochytrium dendrobatidis (Bd) fungusu ve Ranavirus (Irıdoviridae)'ün ülkemiz de endemik tür, Tavas Kurbağası ( Rana tavasensis ) bireylerinde tespit edilmiştir. Ülkemizin biyoçeşitliliğin de önemli yeri olan kuyruksuz türlerin nesillerinin azaldığını ve tükenme tehlikesinde oldukları ortaya konulmuştır.
Ova kurbağası (Pelophlax ridibunda)'nın kriyobiyolojisi üzerine araştırmalar
Bu çalışma, Pelophylax Ridibunda' nın sıfırın altındaki sıcaklıklara maruz kaldığı kış dönemlerinde hayatta kalmasını sağlayan stratejileri inceledi. Bu bağlamda, bir kurbağa donma, anoksi ve dehidrasyona maruz kaldığında. kan, iskelet kası ve karaciğer dokusundaki glikoz seviyeleri, kas ve karaciğer dokusundaki su miktarı, vücut ağırlığındaki değişiklikler ve amfibi antifriz proteinlerinin transkriptlerinin (AFP; Fr10, Li16 ve Fr47) ekspresyon seviyesi, incelendi. Soğuğa maruziyette P. Ridibunda kan glikoz seviyesinde 2,54 kat (1,96'den 4,98 μmol mL-1'ye) yukarı yönlü regülasyon gösterdi. Karaciğer dokusu glikoz düzeylerinde donma, anoksi ve dehidrasyon maruziyet gruplarında sırasıyla; 6,5 kat (ortalama 18,4 µmol g-1 ), 4,63 kat (ortalama 12,9µmol g-1 ) ve 2,8 kat (ortalama 7,84 µmol g-1 ) yukarı yönlü regülasyon görüldü. Stres ve normalizasyon koşulları altında bazı AFP'lerde gen ekspresyon seviyelerinde önemli değişiklikler tespit edildi. P. Ridibunda karaciğer dokusunda tüm stres ve normalleşme gruplarında Fr47 geni artmıştır. Soğuğa mağruziyette 1,430 kat, soğuğa mağruziyet normalleşmesi çözünme grubunda 1,618 kat, anoksi stresinde 0,862, anoksia normalleşmesi reoksia grubunda 0,47 kat, dehidrasyon mağruziyetinde 1,480, dehidrasyon normalleşmesi olan rehidrasyon grubunda 1,218 kat artmıştır. Çalışma sonucumuz Afyonkarahisar ilinden toplanan P. ridibunda türünün donma noktasının altında sağ kalabildiğini ve sağ kalımını sağlayan en büyük faktörün kriyoprotektan olan glikoz ve kurbağaya özgü AFP'lerin varlığının olduğu kanıtlanmıştır. AFP'lerin genomik, transkriptomik ve proteomik araştırmalarının biyoinformatiği üstüne yoğunlaşılmalısı, AFP'lerin buz kristallerine bağlanma ve test etme mekanizmalarının aydınlatılmasının sağlanmasıyla biyoteknoloji alanında faydalı gelişmeler sağlanacaktır
Türkiye ve Pakistan Koyun Irkları arasındaki mtDNA D-loop ilişkisinin araştırılması
Koyun (Ovis aries), tüm dünyaya yayılarak insan yaşamında önemli rol oynayan ilk evcil hayvanlardan biridir. Kanıtlar, günümüz modern koyunlarının 8 – 11 bin yıl önce güneybatı Asya'nın bereketli hilal bölgesindeki Asya Yaban Koyunundan (Ovis orientalis) geldiğini göstermektedir. Yerli koyun ırkları arasındaki genetik çeşitlilik oldukça önemlidir ve bunların azalması veya kaybolması; ekonomik, ekolojik ve bilimsel etkilere neden olacaktır. Hem koyun ırkları içinde hem de koyun ırkları arasındaki genetik farklılıklar, ırk içi yönetim uygulamaları hakkında bilgi verirken, farklı genotiplerin ırk üzerindeki etkisini de ortaya çıkarabilmektedir. Bu araştırmada Akkaraman, Morkaraman, Karayaka, Pırlak, Sakız ve Kıvırcık ırkları olmak üzere Türkiye'den altı; Thalli, Sipli, Lohi, Kajli, Buchi, Salt Range, Karakul ırkları olmak üzere Pakistan'dan yedi koyun ırkı arasındaki genetik ilişkiler incelenmiştir. Koyun mitokondriyal DNA kontrol bölgesinin (mt-DNA Dloop) 1255 bp'lik kısmı PCR ile çoğaltılmış ancak 1077 bp'lik bölümü istatistik analizlerde kullanılmıştır. Türkiye yerli koyun ırkları arasında en az genetik farklılaşma Sakız ırkında (% 1), en fazla genetik farklılaşma ise Morkaraman ırkında (% 3,1) gözlenmiştir. Pakistan koyun ırklarında en az genetik farklılaşma Sipli ırkında (% 0,9), en fazla genetik farklılaşma ise Salt Range ırkında (% 2) bulunmuştur. Türkiye ve Pakistan koyun ırklarındaki polimorfik bölge sayısı sırasıyla 230 ve 203 olarak hesaplanmıştır. Türk koyun ırklarında nükleotid çeşitliliği (0,0191) Pakistan koyun ırklarındakinden (0,0139) daha yüksek bulunmuştur. Genetik uzaklık değerlerine göre Türk koyun ırklarının % 99'unun Haplogrup B'de, Pakistan koyun ırklarının ise % 99'unun Haplogrup A'da yer aldığı görülmektedir. Türk koyun ırkları arasında en yüksek genetik benzerlik Sakız ve Kıvırcık arasında (% 98,4), en düşük ise Morkaraman ve Pırlak arasında (% 97) bulunmuştur. Pakistan koyun ırklarında en yüksek genetik benzerlik Sipli ve Lohi arasında (% 98,4) görülürken, en az Salt Range ve Thalli ile Salt Range ve Kajli arasında (% 98) bulunmuştur. Maksimum Parsimony ve Network analizlerinde, Akkaraman ve Morkaraman ırklarına ait hayvanların bir kısmı Haplogrup A'da iken, Türk koyun ırklarının çoğu Haplogrup B'ye sahiptir. Haplogrup C'de Morkaraman ve Karayaka ırkından az sayıda koyun bulunurken, Haplogrup E'de sadece Karayaka ırkından bir hayvan belirlenmiĢtir. Yabani koyunların (Ovis aries musimon) oluĢturduğu kümede ise bir Kıvırcık ve bir Pırlak koyun olduğu dikkat çekmiştir. Maksimum Parsimony ve Network analizlerinde, Pakistan koyunlarının çoğunluğu Haplogrup A içerisinde yer almıştır. Ancak, Salt Range ve Karakul ırklardan az sayıda hayvanda Haplogrup B gözlenmiştir. Pakistan koyun ırklarında Haplogrup D ve E gözlenmezken, Haplogrup C'de Kajli ırkından iki baş koyun bulunmuştur. Sonuç olarak, Türkiye yerli koyun ırklarında Haplogrup B'nin frekansının yüksek olması bu ırkların kökeninin Avrupa yaban koyunu olabileceğini göstermektedir. Ancak, Haplogrup A ve C'ye de fazla sayıda rastlanması Türkiye yerli koyunlarının genetik yapısında Türklerin Orta Asya'dan göçlerinin de etkisinin olduğuna işaret etmektedir. Pakistan yerli koyun ırklarının Haplogrup A'ya sahip olması Asya yaban koyunundan evciltildiğini göstermektedir. Ancak bazı ırklarda görülen Haplogrup B ise zaman içerisinde Avrupa yaban koyunundan evcilleştirilen koyun ırklarıyla melezlemelerin olduğuna da işaret edebilir. Asya ve Avrupa koyun ırkları arasındaki genetik ilişkinin anlaşılmasında mt-DNA ile genomik DNA'nın birlikte kullanılması, Türkiye ve Pakistan'daki koyun ırkları yanında Batı ve Orta Asya koyun ırklarının da araştırılması oldukça faydalı olabilecektir.
Nonilfenolün malignant melanoma hücresi G-361 üzerine etkisi
Nonilfenol en çok kullanılan ve maruz kaldığımız endokrin bozucular arasında yer alır. Endokrin bozucuların kanserojen etkileri ile ilgili çok sayıda çalışma olmasına rağmen antikanser etkilerini kapsayan çalışma sayısı azdır. Bu amaçla Nonilfenol'ün sitotoksik ve apoptotik etkileri insan malign melanoma (G-361) hücre hattında araştırılmıştır. Sitotoksitite ölçümü çevresel doz aralığında çalışılmıştır ve 48 saatlik maruziyet süresi değerlendirilmiştir. Sitotoksisitenin doza bağımlı olarak azaldığı gözlenmiştir. Apoptoz, gen düzeyinde gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (qRT-PCR) kullanılarak değerlendirilmiştir. 48 saatlik maruziyet sonucunda; apoptotik genler olan P53, Bax ve Kaspaz-3 gen düzeylerinde artma ve P21 ile antiapoptotik gen olan BcL-2 nin gen düzeylerinde azalma gözlenmiştir. Sonuç olarak belirlenen dozlarda ve belirlenen maruziyet süresi sonunda Nonilfenolün G-361 hücre hattında apoptotik etki gösterdiği gözlenmiştir. Çalışma sonrası elde edilen bulgular, Nonilfenol'ün hücre içi yolak ile apoptozu indüklediğini ve gen düzeyinde etkili olduğunu göstermektedir.
Yerli koyun ırklarında LCORL geni polimorfizmlerinin araştırılması
Bir çiftlik hayvanı değerlendirilirken vücut boyutu en görünür ve et verimini en çok etkileyecek olan etkenlerden bir tanesidir. Koyunlarda vücut büyüklüğü, birçok gen bölgesi tarafından kontrol edildiği düşünülen ve ırklar arasında değişkenlik gösteren bir özelliktir. Hem insan boyu hem de çeşitli çiftlik hayvanlarının boy yüksekliği ile ilişkisi olduğu tespit edilen gen bölgelerinden bir tanesi de LCORL gen bölgesidir. Daha önce yapılan çalışmalar LCORL gen bölgesinin koyun türünde de boy yüksekliği ile ilişkilendirilebileceğini göstermiştir. Bu çalışmada altı farklı yerli koyun ırkına ait 170 hayvanda LCORL geni üzerinde belirlenen iki bölgenin polimorfizmleri RFLP-PCR yöntemi ile incelenmiştir. İncelenen popülasyonun LCORL-1 gen bölgesi için; Karayaka ırkında heterozigotluk oranının sıfır olduğu, Morkaraman ırkında ise diğer ırklara görece daha yüksek düzeyde bir heterozigotluk oranı görüldüğü, Pırlak, Sakız, Akkaraman ve Kıvırcık ırklarında ise heterozigotluk oranlarının birbirine yakın ve çok düşük düzeylerde olduğu belirlenmiştir. LCORL-2 olarak belirlenen gen bölgesinde ise aranan SNP ye hiç rastlanılmamış ve popülasyonun bu SNP açısından polimorfik yapıda olmadığı gözlemlenmiştir.
Teksel ve ramliç ırkı koyunlarda teksel tipi kaslanma lokusunun (TM-QTl) belirlenmesi
Koyunlarda kaslanma ile ilişkilendirilen 18. kromozomda TM-QTL, Callipyge, Carwell, LoinMAX ve 2. kromozomda bulanan miyostatin QTL'leri bulunmaktadır. TM-QTL'in tek bir kopyası babadan miras alındığında, bel bölgesindeki kas derinliğini % 4 – 11 oranında artırdığı, karkas ve et kalitesi üzerine olumsuz bir etkisinin olmadığı belirlenmiştir. TM-QTL'in bel kası ve büyüme üzerine olan doğrudan etkileri koyunlar üzerinde yapılan ıslah çalışmalarında et miktarını artırması açısından önemli bir etkiye sahip olabileceği düşünülmektedir. Bu araştırmada, Afyon Kocatepe Üniversitesi Veteriner Fakültesi Medikal Biyoloji ve Genetik Ana Bilim Dalı Laboratuvarı'nda bulunan 32 baş Teksel ırkı, 32 baş Ramlıç ırkı ve 48 baş Teksel X Ramlıç F1 melezi koyunların DNA'ları kullanılmıştır. Çalışmada 18. kromozom üzerinde bulunan ve longissimus dorsi kasının derinliği üzerine etkileri bulunan Teksel tipi kaslanma lokusu (TM-QTL) araştırılmıştır. Teksel, Ramlıç ve F1 popülasyonlarında CSSM18, OY3 ve MULGE6 bölgelerindeki allel, allel frekansları, genotip frekansları, polimorfizm bilgi içeriği ve Hardy – Weinberg değerleri incelenmiştir. Yapılan analizler sonucunda CSSM18 lokusunda 8 allel gözlenmiştir. CSSM18 lokusunda en yüksek allel frekansı 120 bç'lik allelde bulunmuş ve frekansı Teksel popülasyonunda 0,75, Ramlıç popülasyonunda 0,56 ve F1 popülasyonunda 0,79 olarak belirlenmiştir. OY3 lokusunda 11 allel saptanmış ve en yüksek allel frekansı 166 bç'lik allelde Teksel popülasyonunda 0,56, Ramlıç popülasyonunda 0,39 ve F1 popülasyonunda ise 0,71 düzeyinde gözlenmiştir. MULGE6 lokusunda 8 allel belirlenmiştir. MULGE 6 lokusunda Teksel ırkı koyunlarda en yüksek allel frekansı 189 bç'lik allelde ve 0,41 oranında gözlenmiştir. MULGE6 lokusu için Ramlıç ve F1 popülasyonlarında en yüksek allel frekansı 187 bç'lik allelde sırasıyla 0,47 ve 0,33 olarak saptanmıştır. Elde edilen bulgular, CSSM18 lokusunda 120, OY3 lokusunda 166, ve MULGE6 lokusunda 189 allellerinin incelenen Teksel ve F1 genotiplerinde yüksek frekansta, Ramlıç ırkında ise düşük frekansta bulunması seleksiyonda bu lokusların kullanılabileceğini göstermektedir. Bu fenotiple ilişkili olduğu belirlenmiş diğer mikrosatellit lokuslarının veya SNP'lerin daha kapsamlı araştırılması, TM-QTL lokusu ile ilişkili lokus ve allellerin belirlenmesi ve ıslah çalışmalarında kullanılması bakımından önemlidir.
Yerli koyun ırklarında myostatin geni polimorfizmi
Koyun önemli bir et ve yün kaynağı olduğundan gelişmekte olan ülkelerde koyun verimliliği çok önemlidir. Büyüme ve farklılaşma faktörü 8 (GDF8) olarak da bilinen myostatinin (MSTN), iskelet kası gelişimi sırasında miyogenezin negatif düzenleyicisi olarak görev yaptığı bildirilmiştir. Myostatin genindeki (MSTN) varyasyon, belirli koyun ırklarında kaslılıktaki farklılıklarla ilişkilendirilmiştir. Bu çalışma, yerli koyun ırklarında MSTN genindeki g+6723 varyasyonunun ve varyantların büyüme özellikleri ile ilişkisini araştırmayı amaçlamaktadır. Afyon Kocatepe Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Medikal Biyoloji ve Genetik laboratuvarında çalışılan 556904 numaralı tez çalışması için toplanılan yerli koyun ırklarından toplam 111 hayvandan alınan kan örneklerinden DNA izolasyonu yapılmış ve MSTN'deki g+6723 varyasyonunun varlığı BseGI restriksiyon enzimi kullanılarak, PCR-RFLP yöntemi ile incelenmiştir. Yapılan çalışmalar sonucunda yerel koyun ırklarının hiçbirinde myostatin geni g+6723 polimorfizmine rastlanılmamıştır. MSTN lokusu çalışılan koyun ırklarında Hardy-Weinberg dengesinde değildir ve myostatin geninin çift kaslılık üzerinde anlamlı bir etkisi yoktur.
Koyunlarda CRISPR-CAS9 yöntemi kullanılarak verim artırma olanaklarının araştırılması
Kümelenmiş Düzenli Aralıklı Kısa Palindromik Tekrarlar (CRISPR)/Cas9 teknolojisi, özellikle biyomedikal araştırmalarda olmak üzere çok sayıda uygulamaya sahip, kolay erişilebilir, programlanabilir ve hassas bir gen düzenleme aracıdır. Bu genom düzenleme sistemi, bakterilerde doğal olarak oluşan bir bağışıklık sisteminden elde edilmektedir. Ancak, son dönemde ökaryotik hücrelerde de genom düzenleme amacıyla kullanılmaya başlanmıştır. CRISPR/ Cas9 genom düzenleme yöntemini kullanarak hayvanlarda verimini artırmak amacıyla kullanılabilir. Koyunlarda et, süt ve döl verimini etkileyen bazı genleri düzenleyerek, verimliliğin artırılması ve ıslah çalışmalarında kullanılabilirliği mümkün hale gelmiştir. Bu çalışmada, koyunlarda ve diğer hayvanlarda kaslarda artış sağlayarak et verimini etkileyen MSTN genini knock-out etmek amaçlanmıştır. Çalışmada koyun oositleri kullanılmış ve mikroenjeksiyon ile gen CRISPR/Cas9 yöntemi uygulanmıştır. Sekans analizleri sonucu MSTN geninin knock-out edilebildiği gözlemlenmiştir. Özellikle nüfusun giderek arttığı ve gıda sektöründe kısıtlılıkların yaşandığı dönemlerde, hayvansal gıdaların yeterliliği önem taşımaktadır. Türkiye'de yetiştirilen yerli koyun ırklarının genetik yapısını bozmadan et verimlerinin artırılması, birim koyun başına verimin artırılması ve et açığının kapatılması bakımında yapılan bu çalışma önem taşımaktadır.
Yerli koyun ırklarında beta laktoglobulin ve DGAT1 gen polimorfizminin PCR-RFLP yöntemiyle belirlenmesi
Bu araştırmada, Afyon Kocatepe Üniversitesi Veteriner Fakültesi Medikal Biyoloji ve Genetik Anabilim Dalı Laboratuvarında bulunan yerli koyun ırklarına ait kanlardan 120 adet örnek üzerinde çalışılmıştır. Bu çalışmada koyunların süt verimi ile ilişkili olan "BETA LAKTOGLOBULİN" ve "DGAT1" genlerindeki mutasyonların tespiti saptanmıştır. Büyükbaş hayvanlardan sağlanan süt üretiminin gittikçe yeterli olmayacağı belirtilmiştir ve süt üretimi için başka seçeneklerin gerekli olacağı şeklinde tanımlanmıştır. Bu ifadelerden çıkarılacak sonuç olarak tarım ve hayvancılığın ulusal ölçekte iyileştirilmesi ve geliştirilmesi gereken bir sektör olduğu önümüze sunulmuştur. Bu çalışma ile yerli koyun ırklarında süt verimi polimorfizmini PCR-RFLP yöntemi ile belirlenmesini sağlamayı amaçlanmıştır. Bu iki genin koyun sütleri üzerindeki verimi belirlenmiştir. Yapılan çalışmalar sonucunda genlerin koyun sütü üzerinde birçok etkisine rastlanılmıştır. Gelecek yıllarda bu araştırma sonuçlarına daha çok ihtiyaç duyulacağı öngörülmüştür. Süt verimi üzerine daha detaylı incelemeler yapılmalı ve önümüze çıkabilecek olaylardan daha az etkilenmek amacıyla yan bir beslenme kaynağı oluşturulması gerektiği belirtilmiştir.
Valproik asit ile oluşturulan rat otizm modelinde tedavi yöntemlerinin etkinliklerinin karşılaştırılması
Otizm spektrum bozukluğu (OSB); sosyal becerilerde, öğrenme becerilerinde, dil becerilerinde gerileme ve ardışık anlamsız tekrar hareketleri ile karakterize nörogelişimsel bir bozukluktur. Otizm prevalansı ülkeler ve eyaletlere göre değişiklik göstermekle (% 0.5-5) birlikte, dünya genelinde görülme sıklığında, hızlı ve dramatik bir artış görülmektedir. Bu çalışmada VPA ile indükleme metodu ile sıçanlarda RAT deney hayvanı otizm modellemesi gerçekleştirilmiştir. Çalışma ile hastalık grubunda otizmde görülen davranış bozukluklarının meydana gelip gelmediği, beyinde meydana gelen nöroimmünopatolojik değişikliklerin, beyin dokusunda IL1β, IL6, TNFα, GPX, MDA, ve CASP3 düzeyelerinin, CC2D1A ve CASP3 gen ekspresyonları (RT-PCR) ile otizm arasındaki ilişkilerin belirlenmesi ve elde edilen verilerin kontrol grubu ile istatistiksel olarak karşılaştırılması amaçlanmıştır. Bunlara ilaveten modern tıp tedavilerinde kullanılan fingolimod, suramin, ve N-asetil sistein ile alternatif ve tamamlayıcı tıp tedavilerinde kullanılan kurkumin, resveratrolün otizmde görülen davranış bozukluklar üzerine iyileştirici etkilerinin olup olmadığının, ve ayrıca CC2D1A ve CASP3 gen ekspresyon seviyeleri üzerine olan etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada kullanılan toplam 30 adet dişi sıçanlardan 25'ine otizm modellemesi için VPA indüksiyonu uygulanmış iken, 5'ine VPA indüksiyonu uygulanmamıştır. Yirmibeş adet anne sıçanlardan doğan otistik bebek sıçanlardan 48'i hastalık grubunu, 5 adet sağlıklı anne sıçanlardan doğan 8 bebek sıçanlar ise sağlıklı kontrol grubunu oluşturmuştur. Hastalık Grubunu oluşturan, yavru sıçanlar (48), herbiri 8'er adet yavru sıçanlar içeren 6 alt gruba ayrılmıştır ki; bunlardan beşi tedavi grubunu; biri ise hastalık (tedavi) kontrol grubunu oluşturmuştur. Beş tedavi gruplarının her birine, beş ajanlardan birisi verilmiştir. Hastalık (tedavi) kontrol grubuna hiçbir ajan verilmemiştir. Hastalık grubu ile tedavi gruplarından elde edilen veriler kendilerine ait kontrol gruplarından elde edilen veriler ile karşılaştırılmış ve istatistiksel analizler yapılmıştır. Kognitif fonkisyonları değerlendirmek için Water Maze Davranış testi uygulanarak skorlanmıştır. Sakrifikasyon işlemi sonrası elde edilen beyin doku materyallerinden ELISA yöntemi ile IL1β, IL6, TNFα GPX, MDA, ve CASP3 düzeyleri ölçülmüştür. Beyin dokularından RT-PCR yöntemi ile CC2D1A ve CASP3 gen ekspresyon düzeyleri belirlenmiştir. Beyin dokularından elde edilen materyallerden hazırlanan ve hematoksilen eozin (H&E) ile boyanan slaytların histopatolojik mikroskobik incelemeleri yapılmıştır. Hastalık Grubu ile Kontrol grubu Davranış test sonuçları istatistiksel olarak anlamlı farklı bulunmuştur (p<0,05). Davranış bozukluklarının iyileştirici etkilerine ait fingolimod, suramin, kurkumin, ve resveratrol tedavi grupları sonuçları ile tedavi kontrol grubu sonuçları birbirleri ile kaşılaştırıldığında, tedavi gruplarının dördünde de istatistiksel anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05). Suramin verilmesi davranış testleri üzerine istatistiksel anlamlı fark olacak derecede olumsuz etki oluşturmuştur. N-Asetil sistein tedavi grubu ile tedavi kontrol grubu sonuçlarında istatiksel anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Histopatolojik incelemelerde beyinde kramatolizis, fokal glial hücre infiltrasyonu, nöronofaji alanları, nöronal vakuolizasyonlar, nöroenflamasyon belirlenmiştir. Beyinde görülen histopatolojik anormal bulguların iyileştirici etkilerine ait fingolimod, suramin, ve N-asetil sistein, kurkumin ve reseveratrol tedavi grupları, ile hastalık (tedavi) kontrol grupları sonuçlarının karşılaştırmasında; bütün tedavi grupları istatisiksel anlamlı farklı bulunmuştur. Beyinde görülen histopatolojik anormallikler için en güçlü iyileştirici etkinin fingolimod tedavi grubunda olduğu belirlenmiştir. Tedavi grupları ile tedavi kontrol gruplarından elde edilen bütün ELISA ölçüm sonuçları karşılaştırmalı olarak incelendiğinde; fingolimod tedavi grubu ile tedavi kontrol grubu sonuçlarında sadece GPX (p<0.05) ve CASP3 (p<0.05) test sonuçları, fingolimod tedavi grubunda istatistiksel anlamlı farklı olarak bulunmuştur. Genetik, epigenetik, ve çevresel faktörlerin otizmin etiyopatogenezi ile ilişkili olduğu bildirilmiştir. Genetik faktörlerden CC2D1A geni, çift kıvrımlı ve C2 domain içeren protein 1A geni olup; bir serotonin reseptör 1A (HTR1A) ekspresyon baskılayıcısı olarak tanımlanmıştır. Maalesef CASP3 gen ekspresyonuna ait anlamlı sonuçlar elde edilememiştir. Hastalık grubu ile kontrol grubu CC2D1A gen eskpresyon seviyesi sonuçları birbirleri ile kaşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05). Tedavi gruplarında CC2D1A gen ekspresyonu baskılama etkisi açısından tedavi kontrol grubu ile kaşılaştırdığımızda fingolimodun (p<0,05) kurkumin (p<0,05) ve resveratrol (p<0,05) tedavi gruplarında istatistiksel anlamlı farklar bulunmuş iken; suramin (p>0,05) ve N-asetil sistein (p>0,05) tedavi gruplarında istatiksel anlamlı farklar bulunmamıştır. Bütün tedavi grupları içinde, fingolimodun CC2D1A gen ekspresyonu baskılamada en güçlü etkiye sahip olduğu kurkumin ve resveratrolün ise sırası ile aynı etkiye sahip oldukları bulunmuştur. Otistik beyinde farklı nörö-immünopatolojik değişiklikler meydana gelmektedir. Çalışmadan; otistik davranış bozuklukları gelişimi ve gen ekspresyonlarının, beyinde meydana gelen bu patolojik değişiklikler ile tetiklendiği sonucu çıkarılabilir. Ayrıca aşağıdaki sonuçlar da elde edilmiştir; 1. Modern tıp tedavilerinde kullanılan fingolimod ile tamamlayıcı ve alternatif tıp tedavilerinde kullanılan kurkumin ve resveratrolün; otizm ile ilişkili oduğu bulunan CC2D1A gen eskpresyon seviyelerini baskılayıcı etkilerinin olduğu, fingolimodun represyonda en güçlü etkiye sahip olduğu, fingolimod ile resveratrolün otistik bozuklukların iyileştirilmesinde en etkili iki ajan oldukları, 2. Suramin verilmesinin davranış bozukluklarını olumsuz olarak etkilediği, 3. CC2D1A gen eskpresyon seviyesinin kiritk öneme sahip olduğu, ve hipo veya hiper ekspresyonun otizm sürecinde negatif sonuçları tetiklediği Sonuçlarına ulaşılmıştır.
Afyonkarahisar ili bölgesinde yetiştirilen holstein sığırlarda süt verimliliği ile ilişkili pit 1 geni mutasyonlarının araştırılması
Bu araştırmada, Afyon Kocatepe Üniversitesi Veteriner Fakültesi Medikal Biyoloji ve Genetik Anabilim Dalı laboratuvarında bulunan Holstein sığır ırkına ait kanlardan 81 adet örnek üzerinde çalışılmıştır. Çalışmada Memeli organizmalarda büyüme hormonu geninin ekspresyonundan sorumlu olan (Renaville ve ark. 1997) sığırların 1 numaralı kromozomu üzerinde yer aldığı ve HinfI enzimi kullanılarak da polimorfik varyantlarının saptanabileceği belirlenmiş (Moddy ve ark., 1995) olan Pit-1 geninin (Pituitary-specific transcription factor) mutasyonu saptanmaya çalışılmıştır. Çalışmada memelilerde büyüme gelişmede rolü olduğu bilinen bunun yanında süt üretimi ile ilişkili olduğu düşünülen Pit-1 genindeki mutasyonlar saptanmaya çalışılmıştır. Sığırlar üzerinde yapılan ilişkilendirme çalışmalarında, süt verimi ile ilişkili birçok markör genin olduğu bildirilmiştir (Jiang et al., 2010). Bu genin sığırlarda süt üretimini ile ilişkili MAS aday gen olarak görüldüğünden daha kapsamlı incelenmesi mutasyonların tespit edilmesi için daha uzun süreli ve daha kapsamlı bir çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Bu gen üzerine yapılan farklı ırklar ve farklı coğrafi bölgelerde yetişen popülasyon üzerinde yapılmış çalışmalar ile karşılaştırıldığında genel olarak benzer sonuçlar ortaya koyulduğu görülmüştür.
Bazı cistus SPP'lerin patojen mikroorganizmalar üzerindeki antibiyofilm etkinliğinin değerlendirilmesi
Ülkemiz üç farklı coğrafi bölgenin kesişme noktasında yer alan jeopolitik konumu ile çok sayıda bitki gen kaynağına ev sahipliği yapmaktadır. Çok eski zamanlardan günümüze beslenme, kozmetik amaçlarının yanında hastalıkları tedavi veya hastalıklardan korunmak amacıyla tıbbi ve aromatik bitkilerin kullanıldığı yapılan arkeoloji çalışmaları ile gün yüzüne çıkmıştır. Enfeksiyon hastalıklarının tedavisinde antibiyotiklerden yararlanılmaktadır fakat antibiyotiklerin bilinçsiz ve aşırı kullanımları mikroorganizmalarda antibiyotik direnci gelişmesine sebep olmaktadır. Antibiyotik direnci tüm dünyada önemli bir problem haline gelmiştir, bilim insanları sürekli yeni alternatifler keşfetmek durumunda kalmıştır. Bakterilerin antibiyotiklere karşı direnç kazanmalarında biyofilm oluşturma yetenekleri enfeksiyon hastalıklarının tedavisini daha zor hale getirmektedir. Ayrıca sentetik ilaçların yan etkilerinin fazla olması sebebiyle yeni ilaç hammaddesi aranması ve geliştirilmesi amacıyla tıbbi ve aromatik bitkilere olan ilgi giderek artmaktadır. Bu nedenle çok sayıda biyoaktif bileşeni yapısında bulunduran tıbbi ve aromatik bitkilerin antimikrobiyal ve antibiyofilm etkilerinin araştırılması, alternatif antimikrobiyal maddelerin keşfedilmesi oldukça önemli hale gelmiştir. Bu çalışmada, tıbbi öneme sahip bazı Cistus spp.'lerinin biyofilm oluşturan patojen bakterilerin üzerine antibiyofilm etkisi ilk kez araştırıldı. Araştırma sonucuna göre çalışmaya dahil edilen biyofilm oluşturan patojen test mikroorganizmalrına karşı Cistus Salviifolius, Cistus Creticus, Cistus Laurifolius bitkilerinin su ekstrelerinin farklı konsantarasyonlarda, farklı miktarda antibiyofilm etkisi gösterdiği görüldü. Bu nedenle, kullanılan bitkilerin tedavi amaçlı yeni ilaçların keşfi için potansiyel bir aday olabileceği düşünüldü. Ayrıca antimikrobiyal bileşiklerin izole edilmesi ve aktivite mekanizmasının belirlenebilmesi adına daha fazla araştırma yapılmasının gerekliliği görüldü.
Holstein sığırlarda embriyonik ölümle ilişkili HH5 ve STAT3 genlerindeki mutasyonların araştırılması
Holstein Sığırlarda Embriyonik Ölümle İlişkili HH5 ve STAT3 Genlerindeki Mutasyonların Araştırılması Bu araştırmada, Afyon Kocatepe Üniversitesi Veteriner Fakültesi Medikal Biyoloji ve Genetik Anabilim Dalı laboratuvarında bulunan Holstein sığır ırkına ait kanlardan 70 adet örnek üzerinde çalışılmıştır. Çalışmada embriyonik sağ kalımla ilişkili olan HH5 ve STAT3 genlerindeki mutasyonlar saptanmaya çalışılmıştır. HH5'in 138 baz çifti uzunlukta bir delesyondan kaynaklandığı yapılan çalışmalarda bulunmuştur. STAT3 geninin aktivasyonu embriyonik yaşam süresinde önemli rol oynamaktadır. Bu çalışmada bu genlerle ilgili mutasyonda ise heterozigotluk frekansları analiz edilmiştir. Bu iki genin sığırlarda embriyonik yaşam sürecini etkilediği bilindiğinden bu genlerin daha kapsamlı incelenmesi mutasyonların tespit edilmesi için daha uzun süreli ve daha kapsamlı bir çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Bu genler üzerine yapılan çalışmaların kısıtlı olması sebebiyle bulgularımızı kıyaslayacak belgeler bulunamamıştır. Holstein sığır ırkının sağlıklı döl veriminin olabilmesi için daha fazla çalışma yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Holstein Sığır, STAT3, HH5, Mutasyon, Delesyon, Embriyonik Sağkalım
Determination of conservative effects of shark liver oil and shark cartilarge on oxidative damage occurred in rat lung exposed to formaldehit and colon cancer originated experimentally
Determination of Conservative Effects of Shark Liver Oil and Shark Cartilarge on Oxidative Damage Occurred in Rat Lung Exposed to Formaldehit and Colon Cancer Originated Experimentally. Target: During this study; toxic effects of formaldehite on lung , carcinogen effect of DMH on large intestine , SC and SLO 's conservative effects against these toxic and carcinogic effects has been researched. Methode: 80 rats have been classified as follows : 40 DMH Group: 4 ;control group- 6 ; given DMH but not cured group – 15; given DMH and cured with SC group -15; given DMH and cured with SLO group 40 Formaldehite group : 4; control group – 6;Given FA but not cured group.- 15 ; given FA and cured with SC group -15 ; given FA and cured with SLO group. Tissue samples were taken from the heart of rats in the DMH group for blood biochemical analyzes, tissue samples for pathologic examinations from the large intestine, and tissue samples for storage at -20 in genetic analyzes. Rats in the FA group received blood samples for biochemical analysis from the heart, tissue samples for pathological examinations from the cranial lobe of the right lung, and tissue samples for genotyping -20. In addition, cell culture studies were carried out to determine the therapeutic effect of SC and SLO on colon cancer. CONCLUSION: The adverse effects of DMH could be observed on the rat column in terms of biochemical, genetic and pathological; The adverse effects of FA on the lungs could be evaluated biochemically, genetically and pathologically, and the healing effects of SC and SLO on the colon cancer line could be determined. Kruskal Wallis test was used for the analysis of biochemical values. CA19-9 tumor markers were found to be more elevated in DMH-fed rats than in other markers, and CA19-9 values in DMH + SC and DMH + SLO-fed rats decreased. It can be said that SC is more successful than SLO as a treatment success, since this decrease is found to be more in SC than in SLO. In terms of antioxidant effects, 3 enzymes (CAT, SOD, and GPx) values are increased compared to control in FA application, indicating that administration of both SC and SLO as therapeutics is also reduced in these 3 enzymes compared to control. In comparison with SC, the administration of SLO compared to SC did not cause a significant decrease compared to that of the control group, and the toxic effect of FA application showed that these 3 enzymes showed more antioxidant effect and SC and SLO could be repaired by decreasing the need for defensive mechanism we can say that it has revealed itself. When we look at the MDA values from the biochemical parameters, we see that FA increases in excess amount due to lipid peroxidation in the rats given FA and decreases these values with damage recovery beginning with SC and SLO administration, but these values are slightly above the control group when compared to the control group. When the MDA values were lowered, SC and SLO were about the same level. When genetic results are considered; DMH administration negatively affected the activity of CHOP and EDEM1 genes compared to control. When comparison is made in terms of treatment; The activity of the CHOP and EDEM1 genes was increased, whereas the effect of SC was found to be more successful than the SLO, based on the reduction of ATF4 and ATF6 gene activities. FA application has shown that the CHOP and EDEM1 genes play an active role in the formation of lung damage by reducing the tumor suppressor properties. Based on the reduction of ATF4, ATF6 and GRP78 gene expressions despite treatment with FA for treatment, it is understood that the SLO has more effective in healing effect on lung injury. As a result of pathological examinations of our study, severe lymphoid hyperplasia developed in the group where only DMH was given and colon cancer was tried to be formed. Severe lymphoid hyperplasia is lymphoid hyperplasia in both groups treated with SC and SLO after DMH administration. In cell culture study using Caco-2 cancer cell line and SC and SLO; When the SLO is administered at the 24th hour and 200mg dose; SC means 6 hours and 120mg doses are the most effective way to kill cancer cells. It can be said that our experimental model provides the desired aim and success in this direction. On the other hand, it is believed that colon cancer and lung damage are biochemically, genetically and pathologically illuminated, more cell culture studies are needed in this area, and more extensive follow-up studies are needed to elucidate the treatment options and / or preventable pathways. Keywords: Dimethyl hydrazine, Formaldehyde, Colon cancer, Lung damage, Shark cartilage, Shark liver oil, Colon cancer line.
Determination of conservative effects of shark liver oil and shark cartilarge on oxidative damage occurred in rat lung exposed to formaldehit and colon cancer originated experimentally
Determination of Conservative Effects of Shark Liver Oil and Shark Cartilarge on Oxidative Damage Occurred in Rat Lung Exposed to Formaldehit and Colon Cancer Originated Experimentally. Target: During this study; toxic effects of formaldehite on lung , carcinogen effect of DMH on large intestine , SC and SLO 's conservative effects against these toxic and carcinogic effects has been researched. Methode: 80 rats have been classified as follows : 40 DMH Group: 4 ;control group- 6 ; given DMH but not cured group – 15; given DMH and cured with SC group -15; given DMH and cured with SLO group 40 Formaldehite group : 4; control group – 6;Given FA but not cured group.- 15 ; given FA and cured with SC group -15 ; given FA and cured with SLO group. Tissue samples were taken from the heart of rats in the DMH group for blood biochemical analyzes, tissue samples for pathologic examinations from the large intestine, and tissue samples for storage at -20 in genetic analyzes. Rats in the FA group received blood samples for biochemical analysis from the heart, tissue samples for pathological examinations from the cranial lobe of the right lung, and tissue samples for genotyping -20. In addition, cell culture studies were carried out to determine the therapeutic effect of SC and SLO on colon cancer. CONCLUSION: The adverse effects of DMH could be observed on the rat column in terms of biochemical, genetic and pathological; The adverse effects of FA on the lungs could be evaluated biochemically, genetically and pathologically, and the healing effects of SC and SLO on the colon cancer line could be determined. Kruskal Wallis test was used for the analysis of biochemical values. CA19-9 tumor markers were found to be more elevated in DMH-fed rats than in other markers, and CA19-9 values in DMH + SC and DMH + SLO-fed rats decreased. It can be said that SC is more successful than SLO as a treatment success, since this decrease is found to be more in SC than in SLO. In terms of antioxidant effects, 3 enzymes (CAT, SOD, and GPx) values are increased compared to control in FA application, indicating that administration of both SC and SLO as therapeutics is also reduced in these 3 enzymes compared to control. In comparison with SC, the administration of SLO compared to SC did not cause a significant decrease compared to that of the control group, and the toxic effect of FA application showed that these 3 enzymes showed more antioxidant effect and SC and SLO could be repaired by decreasing the need for defensive mechanism we can say that it has revealed itself. When we look at the MDA values from the biochemical parameters, we see that FA increases in excess amount due to lipid peroxidation in the rats given FA and decreases these values with damage recovery beginning with SC and SLO administration, but these values are slightly above the control group when compared to the control group. When the MDA values were lowered, SC and SLO were about the same level. When genetic results are considered; DMH administration negatively affected the activity of CHOP and EDEM1 genes compared to control. When comparison is made in terms of treatment; The activity of the CHOP and EDEM1 genes was increased, whereas the effect of SC was found to be more successful than the SLO, based on the reduction of ATF4 and ATF6 gene activities. FA application has shown that the CHOP and EDEM1 genes play an active role in the formation of lung damage by reducing the tumor suppressor properties. Based on the reduction of ATF4, ATF6 and GRP78 gene expressions despite treatment with FA for treatment, it is understood that the SLO has more effective in healing effect on lung injury. As a result of pathological examinations of our study, severe lymphoid hyperplasia developed in the group where only DMH was given and colon cancer was tried to be formed. Severe lymphoid hyperplasia is lymphoid hyperplasia in both groups treated with SC and SLO after DMH administration. In cell culture study using Caco-2 cancer cell line and SC and SLO; When the SLO is administered at the 24th hour and 200mg dose; SC means 6 hours and 120mg doses are the most effective way to kill cancer cells. It can be said that our experimental model provides the desired aim and success in this direction. On the other hand, it is believed that colon cancer and lung damage are biochemically, genetically and pathologically illuminated, more cell culture studies are needed in this area, and more extensive follow-up studies are needed to elucidate the treatment options and / or preventable pathways. Keywords: Dimethyl hydrazine, Formaldehyde, Colon cancer, Lung damage, Shark cartilage, Shark liver oil, Colon cancer line.
Afyonkarahisar ilindeki Anadolu mandalarında genetik karakterizasyonu
Bu proje, Afyonkarahisar ili manda popülasyonunun heterozigotluk / homozigotluk düzeyini belirlemek, Türkiye'deki manda popülasyonları arasındaki ilişkileri açıklamaya yönelik çalışmalara zemin oluşturmak, Manda ebeveyn tayini için kullanılabilecek test paneli geliştirmek, incelenen lokuslar yardımıyla ebeveyn kontrolü de yaparak Afyonkarahisar ilinde T.C. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı TAGEM tarafından yürütülen "Mandaların Halk Elinde Islahı Projesine" genetik analizlerle destek olarak seleksiyon hızını artırmak amacıyla yapılmıştır. Bu çalışmada 21 mikrosatellit lokus kullanılmıştır ve bu mikrosatellit lokuslardan 2 (AME ve CCMB154) lokus dışında 19 (BMS922, CCMB005, CCMB113, CCMB116, CCMB117, CCMB125, CCMB126, CCMB159, CCMB164, CCMB168, DIK1129, DIK1182, DIK1192, DIK2204, DIK2700, DIK3023, DIK3028, IOBT34 ve TGLA23) lokus da Anadolu mandalarında polimorfizm belirlenmiştir. İncelenen 19 mikrosatellite lokusunda toplam 155 farklı allel belirlenmiştir. Allel sayısı CCMB113 ve TGLA23 lokusunda en yüksek (13 allel), DIK3028 lokusunda ise en düşük (4 allel) bulunmuştur. Lokus başına düşen ortalama allel sayısı 8,158 olarak hesaplanmıştır. Ortalama Heterozigotluk değerleri; CCMB113 lokusunda en yüksek (0,839), DIK3023 lokusunda ise en düşük (0,143) tespit edilmiştir. Çalışılan 19 mikrosatellit lokusları birlikte değerlendirildiğinde ortalama heterozigotluk değeri; 0,651 olarak hesaplanmış ve bu değerin oldukça yüksek olduğu belirlenmiştir. Bunun nedeni incelenen lokusların heterozigotluk değerleri Anadolu mandalarında genetik varyasyonun yüksek olduğu kanısına varılmıştır. Her bir lokus bakımından exact test sonucu beklenen ve gözlenen değerler arasındaki farklar 14 mikrosatellit lokusta (P<0,001, P<0,01 ve P<0,05) önemli ilişki bulunurken; 5 mikrosatellit lokusta (CCMB126, DIK2204, DIK2700, DIK3023 ve DIK3028) önemsiz bulunmuştur. Bu çalışmada kullanılan mikrosatellit markerların polimorfizm bilgi içerikleri (PIC) genel anlamda yüksek bulunmuştur. Polimorfizm bilgi içeriği (PIC) değeri en yüksek CCMB113 lokusunda (0,817), DIK3023 lokusunda ise en düşük (0,139) olarak tespit edilmiştir. DIK3023 lokusunun PIC değeri düşük olduğu için Anadolu mandalarında yapılacak genetik çalışmalarında kullanılmasının çok faydalı olmayacağı söylenebilir. İncelenen tüm malakların ortalama PIC değeri 0,607 olarak bulunmuştur ve kullanılan lokusların polimorfizm belirlenmesinde yüksek oranda bilgi verici olduğu ve bu lokusların mandalarda genetik karakterizasyon çalışmalarında kullanılabileceği sonucuna varılmıştır. Dışlama gücü (DG-1 ve DG-2) değerleri sırasıyla; en yüksek ise; CCMB113 ve TGLA23 lokuslarında (0,726 ve 0,842), en düşük DIK3028 lokusunda (0,328 ve 0,504) olduğu tespit edilmiştir. Bu çalışmada kullanılan mikrosatellit lokusların toplam DG-1 ve DG-2 değerleri 0,999 ve 1,000 olarak hesaplanmıştır. Sonuç olarak, mandaların genetik yapılarını belirlemede, koruma/ıslah programlarında sürüdeki mandaların genetik olarak incelemesinde polimorfik mikrosatellit lokuslarının kullanılabileceği; manda popülasyonlarını karşılaştırmada ortalama heterozigotluk değerlerinden, exact test olasılıklarından ve PIC değerinin kullanılabileceği kanısına varılmıştır. PIC değerinin yüksek çıkması ve kullanılan mikrosatellite lokusların bir veya iki multipleks PCR ile çoğaltılabilmesi bu lokusların mandalarda pedigri analizlerinde kullanılabileceğini göstermektedir. Anahtar kelimeler : Manda, Mikrosatellit, Heterozigotluk, Allel frekansı, Exact Test, PIC
Afyonkarahisar ilindeki Anadolu mandalarında genetik karakterizasyonu
Bu proje, Afyonkarahisar ili manda popülasyonunun heterozigotluk / homozigotluk düzeyini belirlemek, Türkiye'deki manda popülasyonları arasındaki ilişkileri açıklamaya yönelik çalışmalara zemin oluşturmak, Manda ebeveyn tayini için kullanılabilecek test paneli geliştirmek, incelenen lokuslar yardımıyla ebeveyn kontrolü de yaparak Afyonkarahisar ilinde T.C. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı TAGEM tarafından yürütülen "Mandaların Halk Elinde Islahı Projesine" genetik analizlerle destek olarak seleksiyon hızını artırmak amacıyla yapılmıştır. Bu çalışmada 21 mikrosatellit lokus kullanılmıştır ve bu mikrosatellit lokuslardan 2 (AME ve CCMB154) lokus dışında 19 (BMS922, CCMB005, CCMB113, CCMB116, CCMB117, CCMB125, CCMB126, CCMB159, CCMB164, CCMB168, DIK1129, DIK1182, DIK1192, DIK2204, DIK2700, DIK3023, DIK3028, IOBT34 ve TGLA23) lokus da Anadolu mandalarında polimorfizm belirlenmiştir. İncelenen 19 mikrosatellite lokusunda toplam 155 farklı allel belirlenmiştir. Allel sayısı CCMB113 ve TGLA23 lokusunda en yüksek (13 allel), DIK3028 lokusunda ise en düşük (4 allel) bulunmuştur. Lokus başına düşen ortalama allel sayısı 8,158 olarak hesaplanmıştır. Ortalama Heterozigotluk değerleri; CCMB113 lokusunda en yüksek (0,839), DIK3023 lokusunda ise en düşük (0,143) tespit edilmiştir. Çalışılan 19 mikrosatellit lokusları birlikte değerlendirildiğinde ortalama heterozigotluk değeri; 0,651 olarak hesaplanmış ve bu değerin oldukça yüksek olduğu belirlenmiştir. Bunun nedeni incelenen lokusların heterozigotluk değerleri Anadolu mandalarında genetik varyasyonun yüksek olduğu kanısına varılmıştır. Her bir lokus bakımından exact test sonucu beklenen ve gözlenen değerler arasındaki farklar 14 mikrosatellit lokusta (P<0,001, P<0,01 ve P<0,05) önemli ilişki bulunurken; 5 mikrosatellit lokusta (CCMB126, DIK2204, DIK2700, DIK3023 ve DIK3028) önemsiz bulunmuştur. Bu çalışmada kullanılan mikrosatellit markerların polimorfizm bilgi içerikleri (PIC) genel anlamda yüksek bulunmuştur. Polimorfizm bilgi içeriği (PIC) değeri en yüksek CCMB113 lokusunda (0,817), DIK3023 lokusunda ise en düşük (0,139) olarak tespit edilmiştir. DIK3023 lokusunun PIC değeri düşük olduğu için Anadolu mandalarında yapılacak genetik çalışmalarında kullanılmasının çok faydalı olmayacağı söylenebilir. İncelenen tüm malakların ortalama PIC değeri 0,607 olarak bulunmuştur ve kullanılan lokusların polimorfizm belirlenmesinde yüksek oranda bilgi verici olduğu ve bu lokusların mandalarda genetik karakterizasyon çalışmalarında kullanılabileceği sonucuna varılmıştır. Dışlama gücü (DG-1 ve DG-2) değerleri sırasıyla; en yüksek ise; CCMB113 ve TGLA23 lokuslarında (0,726 ve 0,842), en düşük DIK3028 lokusunda (0,328 ve 0,504) olduğu tespit edilmiştir. Bu çalışmada kullanılan mikrosatellit lokusların toplam DG-1 ve DG-2 değerleri 0,999 ve 1,000 olarak hesaplanmıştır. Sonuç olarak, mandaların genetik yapılarını belirlemede, koruma/ıslah programlarında sürüdeki mandaların genetik olarak incelemesinde polimorfik mikrosatellit lokuslarının kullanılabileceği; manda popülasyonlarını karşılaştırmada ortalama heterozigotluk değerlerinden, exact test olasılıklarından ve PIC değerinin kullanılabileceği kanısına varılmıştır. PIC değerinin yüksek çıkması ve kullanılan mikrosatellite lokusların bir veya iki multipleks PCR ile çoğaltılabilmesi bu lokusların mandalarda pedigri analizlerinde kullanılabileceğini göstermektedir. Anahtar kelimeler : Manda, Mikrosatellit, Heterozigotluk, Allel frekansı, Exact Test, PIC
Manda stat5a geninin bir bölümündeki polimorfizmlerin belirlenmesi
Bu araştırmada Afyonkarahisar bölgesinde yetiştirilen 96 adet Anadolu mandasından alınan kan örnekleri kullanılmıştır. Çalışmada süt verimi ve süt kompozisyonu ile ilgili olan STAT5A geninde bulunan polimorfizmler saptanmaya çalışılmıştır Yapılan çalışmalar sonucunda STAT5A geninin 8. ekzonunda 12221. baz bölgesinde C / T polimorfizmi tespit edilmiştir. Bu polimorfizmin protein sentezini değiştirmediği bulunmuştur. Ancak STAT5A geninin memeli canlılarda süt verimi ve süt kompozisyonu üzerine etkili olduğu bilinmektedir. Bu nedenle bu gendeki diğer bölgelerin incelenmesi ve SNP' lerin tespit edilebilmesi için daha uzun süreli ve daha kapsamlı bir çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Mandalarda bu gen üzerine yapılan çalışmaların kısıtlı olması sebebiyle bulgularımızı kıyaslayacak belgeler bulunamamıştır. Manda yetiştiriciliğinin yaygınlaştırılması ve süt verimlerinin arttırılabilmesi için daha fazla çalışma yapılması gerekmektedir.
Manda stat5a geninin bir bölümündeki polimorfizmlerin belirlenmesi
Bu araştırmada Afyonkarahisar bölgesinde yetiştirilen 96 adet Anadolu mandasından alınan kan örnekleri kullanılmıştır. Çalışmada süt verimi ve süt kompozisyonu ile ilgili olan STAT5A geninde bulunan polimorfizmler saptanmaya çalışılmıştır Yapılan çalışmalar sonucunda STAT5A geninin 8. ekzonunda 12221. baz bölgesinde C / T polimorfizmi tespit edilmiştir. Bu polimorfizmin protein sentezini değiştirmediği bulunmuştur. Ancak STAT5A geninin memeli canlılarda süt verimi ve süt kompozisyonu üzerine etkili olduğu bilinmektedir. Bu nedenle bu gendeki diğer bölgelerin incelenmesi ve SNP' lerin tespit edilebilmesi için daha uzun süreli ve daha kapsamlı bir çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Mandalarda bu gen üzerine yapılan çalışmaların kısıtlı olması sebebiyle bulgularımızı kıyaslayacak belgeler bulunamamıştır. Manda yetiştiriciliğinin yaygınlaştırılması ve süt verimlerinin arttırılabilmesi için daha fazla çalışma yapılması gerekmektedir.
Ratlarda obezite oluşumunda balık yağı ve mısır şurubunun etkisi ile zencefil ve nikotinin obezite olan ratlardaki antiobezite etkisinin belirlenmesi
Obezite Dünya Sağlık Örgütü tarafından kronik bir hastalık olarak, vücuda besinler ile alınan enerjinin, harcanan enerjiden fazla olmasından kaynaklanan ve vücut yağ kitlesinin, yağsız vücut kitlesine göre artması ile karakterize olarak tanımlanan bir hastalıktır. Obezite günümüz dünyasının giderek artan bir sağlık sorunudur. Beraberinde insülin direnci sendromu, Diabetes Mellitus (DM), hipertansiyon, koroner kalp hastalığı, hiperlipidemi, bazı kanser türleri, obstrüktif uyku apne sendromu ve osteoartrit gibi hastalıklarla artık bir toplum sorunu halini almıştır. Vücutta yağın, besinlerle alınan enerjinin fazla, harcanan enerjinin az olması sonucu yağ dokusu halinde depo edilmesidir. Günümüzde kişiler daha hareketsiz bir yaşam tarzına ve düzensiz beslenmeye yönelmişlerdir. Özellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde kalıtsal olarak da geçebilen obezite hızla yayılmaktadır. Bu çalışmamızda obezite etkeni olarak mısır şurubu ve balık yağı verilmiş; antiobezite tedavisinde yarar sağlayan etken maddeler olarak zencefil ve nikotin kullanılmıştır. Toplam 42 adet erkek rat kullanılmıştır. Bu ratlar rasgele yöntemle 19' ar olarak 2 gruba ayrılmıştır. Grup 1' deki ratlara günlük 0,4 cc balık yağı yemleriyle beraber oral yolla verilerek obezite rahatsızlığı oluşturmaya çalışılmıştır. Grup 2 içerisindeki ratlara ise günlük 8 gr mısır şurubu 100 ml suyla karıştırılarak verilmiş ve obezite hastalığı oluşturulmaya çalışılmıştır. Her bir grup kendi içinde iki gruba ayrılarak Grup1a-1b ve Grup 2a-2b oluşturulmuştur. Grup 1a-2a' da ki ratlara antiobezite tedavisi için günlük 0,1gr /200 gr zencefil 1cc' lik gavaj yöntemiyle verilmiştir. Grup 1b-2b' da yer alan ratlara ise antiobezite tedavisi için inhaler olarak nikotin verilmiştir. Bu amaçla yaklaşık 7 hafta süren uygulamadan sonra 42 rat gruplar halinde sırayla ketamin ve ksilazin (5 mg/kg/-50 mg/kg) anestezi altında sakrifiye edilerek analizler için örnekler alınmıştır. Biyokimyasal incelemelerde serumda kolestrol, HDL-C, LDL-C, trigliserit, leptin gibi diğer parametrelere bakıldı. Karaciğerleri ve böbrekleri alınan ratların karaciğer ve böbreklerin bir kısmı histopatolojik inceleme için formaldehitli kaplara gruplar halinde ayırılmıştır. Karaciğer dokularında (hepatic speatosis) yağ birikimi oluşumu, miktarı ve dağılımı belirlenerek yağlanmanın ne kadarlık alanı kapladığı ve dağılımı görüntülenmiştir. Karaciğer ve böbreklerin bir kısmı da genetik inceleme için ayrılmıştır. SPSS 18.0 programı ile istatistik analizleri yapılmıştır. Sonuçlara göre; biyokimyasal analiz sonucunda HDL- C kolestrol değeri (normal aralığı 40-60 mg/dl) olması gereken değere göre balık yağı+nikotin (32,56 mg/dl) ve mısır şurubu+nikotin (29,85 mg/dl) gruplarında düşük bulunmuş olup; özellikle mısır şurubu+nikotine grubundaki değer belirgin derecede düşük çıkmıştır. HDL dokulardaki kolestrolü toplayarak dışarı atılmasını sağladığı için iyi kolestrol olarak bilinmektedir. Yalnızca vücutta bulunur, besinler içerisinde bulunmaz. Bu da; sigara içilmemesi HDL kolestrol düzeyinin arttırılmasında önemli faktörlerdendir maddesini doğrulamaktadır. LDL- C, trigliserit ve leptin gruplar arasında anlamlı bir farklılık tespit edilememiştir. İstatistiksel olarak anlamlı çıkan değerler incelendiğinde; balık yağı ile nikotin ve mısır şurubu ile nikotin zayıflatma arasında istatistiksel olarak fark tespit edilmiştir (p<0,05). Nikotinin zayıflatıcı etkisinin balık yağı verilerek obezite yapılan grupta mısır şurubu ile obezite yapılana kıyasla daha etkili olduğu gözlenmiştir. Mısır şurubu ile nikotin ve mısır şurubu ile zencefil zayıflatma arasında istatistiksel olarak fark belirlenmiştir (p<0,05). Mısır şurubu ile zencefil verilen deneklerin ağırlıkları mısır şurubu ile nikotin verilen deneklerin ağırlıklarına göre daha düşüktür. Mısır şurubu verilerek obezite yapılan grupta anti-obezite etkisi için zencefilin zayıflatıcı etkisinin daha fazla olduğu, kilo kaybına daha çok yol açtığı istatistiki olarak anlamlı düzeyde gözlenmiştir (p<0,05). Kontrol grubu ile mısır şurubu ve balık yağı verilerek kilo aldırma açısından mısır şurubu grubunda bir fark oluşmakla beraber bu farklılık kilo alımları açısından istatistiki olarak anlamlı bulunmamıştır. Genetik analizlerde ise karaciğer doku örneklerinde leptin mRNA analizi yapılmış olup kontrol grubu ile kıyaslandığında balık yağı verilerek obezite yaratılan gruplarda tedavi amaçlı zencefil uygulaması ile leptin sentezi düzeyinde hiçbir değişim yaratmayarak obeziteyi bir ölçüde azalttığı söylenebilir. Mısır şurubu verilerek obezite yaratılan gruplarda tedavi amaçlı zencefil uygulaması ile leptin sentezi düzeyinde kontrol grubuna kıyasla azda olsa bir artış gözlenmiş olup zencefil uygulamasının mısır şurubunda balık yağı grubuna göre obeziteyi engellemede daha etkili olduğu veya mısır şurubu grubunda balık yağına kıyasla; daha fazla kilo artışı gözlemlendiğinden rasyonel olarak zencefilin antiobezite etkisinin daha açık ve etkili bir şekilde oluştuğu söylenebilir. Ancak nikotin tedavisinde özellikle leptin sentezinin yarı yarıya azaldığı gözlenmiş olup; leptin seviyesinin azalmasına bağlı olarak obezite oluşumunu engelleyemediği söylenebilir.
Ratlarda obezite oluşumunda balık yağı ve mısır şurubunun etkisi ile zencefil ve nikotinin obezite olan ratlardaki antiobezite etkisinin belirlenmesi
Obezite Dünya Sağlık Örgütü tarafından kronik bir hastalık olarak, vücuda besinler ile alınan enerjinin, harcanan enerjiden fazla olmasından kaynaklanan ve vücut yağ kitlesinin, yağsız vücut kitlesine göre artması ile karakterize olarak tanımlanan bir hastalıktır. Obezite günümüz dünyasının giderek artan bir sağlık sorunudur. Beraberinde insülin direnci sendromu, Diabetes Mellitus (DM), hipertansiyon, koroner kalp hastalığı, hiperlipidemi, bazı kanser türleri, obstrüktif uyku apne sendromu ve osteoartrit gibi hastalıklarla artık bir toplum sorunu halini almıştır. Vücutta yağın, besinlerle alınan enerjinin fazla, harcanan enerjinin az olması sonucu yağ dokusu halinde depo edilmesidir. Günümüzde kişiler daha hareketsiz bir yaşam tarzına ve düzensiz beslenmeye yönelmişlerdir. Özellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde kalıtsal olarak da geçebilen obezite hızla yayılmaktadır. Bu çalışmamızda obezite etkeni olarak mısır şurubu ve balık yağı verilmiş; antiobezite tedavisinde yarar sağlayan etken maddeler olarak zencefil ve nikotin kullanılmıştır. Toplam 42 adet erkek rat kullanılmıştır. Bu ratlar rasgele yöntemle 19' ar olarak 2 gruba ayrılmıştır. Grup 1' deki ratlara günlük 0,4 cc balık yağı yemleriyle beraber oral yolla verilerek obezite rahatsızlığı oluşturmaya çalışılmıştır. Grup 2 içerisindeki ratlara ise günlük 8 gr mısır şurubu 100 ml suyla karıştırılarak verilmiş ve obezite hastalığı oluşturulmaya çalışılmıştır. Her bir grup kendi içinde iki gruba ayrılarak Grup1a-1b ve Grup 2a-2b oluşturulmuştur. Grup 1a-2a' da ki ratlara antiobezite tedavisi için günlük 0,1gr /200 gr zencefil 1cc' lik gavaj yöntemiyle verilmiştir. Grup 1b-2b' da yer alan ratlara ise antiobezite tedavisi için inhaler olarak nikotin verilmiştir. Bu amaçla yaklaşık 7 hafta süren uygulamadan sonra 42 rat gruplar halinde sırayla ketamin ve ksilazin (5 mg/kg/-50 mg/kg) anestezi altında sakrifiye edilerek analizler için örnekler alınmıştır. Biyokimyasal incelemelerde serumda kolestrol, HDL-C, LDL-C, trigliserit, leptin gibi diğer parametrelere bakıldı. Karaciğerleri ve böbrekleri alınan ratların karaciğer ve böbreklerin bir kısmı histopatolojik inceleme için formaldehitli kaplara gruplar halinde ayırılmıştır. Karaciğer dokularında (hepatic speatosis) yağ birikimi oluşumu, miktarı ve dağılımı belirlenerek yağlanmanın ne kadarlık alanı kapladığı ve dağılımı görüntülenmiştir. Karaciğer ve böbreklerin bir kısmı da genetik inceleme için ayrılmıştır. SPSS 18.0 programı ile istatistik analizleri yapılmıştır. Sonuçlara göre; biyokimyasal analiz sonucunda HDL- C kolestrol değeri (normal aralığı 40-60 mg/dl) olması gereken değere göre balık yağı+nikotin (32,56 mg/dl) ve mısır şurubu+nikotin (29,85 mg/dl) gruplarında düşük bulunmuş olup; özellikle mısır şurubu+nikotine grubundaki değer belirgin derecede düşük çıkmıştır. HDL dokulardaki kolestrolü toplayarak dışarı atılmasını sağladığı için iyi kolestrol olarak bilinmektedir. Yalnızca vücutta bulunur, besinler içerisinde bulunmaz. Bu da; sigara içilmemesi HDL kolestrol düzeyinin arttırılmasında önemli faktörlerdendir maddesini doğrulamaktadır. LDL- C, trigliserit ve leptin gruplar arasında anlamlı bir farklılık tespit edilememiştir. İstatistiksel olarak anlamlı çıkan değerler incelendiğinde; balık yağı ile nikotin ve mısır şurubu ile nikotin zayıflatma arasında istatistiksel olarak fark tespit edilmiştir (p<0,05). Nikotinin zayıflatıcı etkisinin balık yağı verilerek obezite yapılan grupta mısır şurubu ile obezite yapılana kıyasla daha etkili olduğu gözlenmiştir. Mısır şurubu ile nikotin ve mısır şurubu ile zencefil zayıflatma arasında istatistiksel olarak fark belirlenmiştir (p<0,05). Mısır şurubu ile zencefil verilen deneklerin ağırlıkları mısır şurubu ile nikotin verilen deneklerin ağırlıklarına göre daha düşüktür. Mısır şurubu verilerek obezite yapılan grupta anti-obezite etkisi için zencefilin zayıflatıcı etkisinin daha fazla olduğu, kilo kaybına daha çok yol açtığı istatistiki olarak anlamlı düzeyde gözlenmiştir (p<0,05). Kontrol grubu ile mısır şurubu ve balık yağı verilerek kilo aldırma açısından mısır şurubu grubunda bir fark oluşmakla beraber bu farklılık kilo alımları açısından istatistiki olarak anlamlı bulunmamıştır. Genetik analizlerde ise karaciğer doku örneklerinde leptin mRNA analizi yapılmış olup kontrol grubu ile kıyaslandığında balık yağı verilerek obezite yaratılan gruplarda tedavi amaçlı zencefil uygulaması ile leptin sentezi düzeyinde hiçbir değişim yaratmayarak obeziteyi bir ölçüde azalttığı söylenebilir. Mısır şurubu verilerek obezite yaratılan gruplarda tedavi amaçlı zencefil uygulaması ile leptin sentezi düzeyinde kontrol grubuna kıyasla azda olsa bir artış gözlenmiş olup zencefil uygulamasının mısır şurubunda balık yağı grubuna göre obeziteyi engellemede daha etkili olduğu veya mısır şurubu grubunda balık yağına kıyasla; daha fazla kilo artışı gözlemlendiğinden rasyonel olarak zencefilin antiobezite etkisinin daha açık ve etkili bir şekilde oluştuğu söylenebilir. Ancak nikotin tedavisinde özellikle leptin sentezinin yarı yarıya azaldığı gözlenmiş olup; leptin seviyesinin azalmasına bağlı olarak obezite oluşumunu engelleyemediği söylenebilir.
Ratlarda borun gebe hayvanlarda karaciğer NF-KB TNF-α ve IL-6 ekspresyonları üzerine etkileri
Doğada birden çok bileşiği bulunan borun, sanayi alanında kullanılmasının yanında bitkiler için esansiyel bir element olduğu ve canlıların metabolik, fizyolojik olaylarında etkin bir rol oynadığı bilinmektedir. Bu çalışmada ilk kez borun gebe hayvanlarda karaciğer NF-kB, TNF-α ve IL-6 mRNA ekspresyonları üzerine etkisinin invivo olarak belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla 15 dişi rat kullanılmıştır. İnvivo değerlendirmede dişi ratlar her grupta 3 rat olacak şekilde kontrol negatif (işlem görmüş-bor içermeyen yem), kontrol pozitif (işlem görmemiş yem), özel olarak hazırlanmış bor içermeyen yemlere ek olarak gastrik gavajla bor normal (0,2 µg B/ml), bor marjinal (0,3 µg B/ml), ve bor düşük (0,04 µg B/ml) miktarlarda bor içeren diyetlerle beslenenler olmak üzere 5 gruba ayrıldı. Dişi ratlar 2 hafta boyunca beslendi ve beslendikten sonra erkekler ile çiftleşmeye tabi tutuldu. Çiftleşmeden sonra gebeliğin 10., 15. ve 20. günlerinde karaciğerler gebe ratlardan toplandı. Karaciğer NF-kB, Tnf-α ve IL-6 mRNA ekspresyon düzeyleri Real Time PCR ile belirlenmiştir. Buna göre mRNA ekspresyon düzeylerinin bor verilen gruplarda dozlardaki artışa bağlı olarak azaldığı, kontrol negatif grubunda ise arttığı tespit edilmiştir.
Ratlarda borun gebe hayvanlarda karaciğer NF-KB TNF-α ve IL-6 ekspresyonları üzerine etkileri
Doğada birden çok bileşiği bulunan borun, sanayi alanında kullanılmasının yanında bitkiler için esansiyel bir element olduğu ve canlıların metabolik, fizyolojik olaylarında etkin bir rol oynadığı bilinmektedir. Bu çalışmada ilk kez borun gebe hayvanlarda karaciğer NF-kB, TNF-α ve IL-6 mRNA ekspresyonları üzerine etkisinin invivo olarak belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla 15 dişi rat kullanılmıştır. İnvivo değerlendirmede dişi ratlar her grupta 3 rat olacak şekilde kontrol negatif (işlem görmüş-bor içermeyen yem), kontrol pozitif (işlem görmemiş yem), özel olarak hazırlanmış bor içermeyen yemlere ek olarak gastrik gavajla bor normal (0,2 µg B/ml), bor marjinal (0,3 µg B/ml), ve bor düşük (0,04 µg B/ml) miktarlarda bor içeren diyetlerle beslenenler olmak üzere 5 gruba ayrıldı. Dişi ratlar 2 hafta boyunca beslendi ve beslendikten sonra erkekler ile çiftleşmeye tabi tutuldu. Çiftleşmeden sonra gebeliğin 10., 15. ve 20. günlerinde karaciğerler gebe ratlardan toplandı. Karaciğer NF-kB, Tnf-α ve IL-6 mRNA ekspresyon düzeyleri Real Time PCR ile belirlenmiştir. Buna göre mRNA ekspresyon düzeylerinin bor verilen gruplarda dozlardaki artışa bağlı olarak azaldığı, kontrol negatif grubunda ise arttığı tespit edilmiştir.