
42
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Doğu-Batı etkileşimi kapsamında Orta Çağ İslam iktisat düşüncesinin oluşumu
Orta Çağ'da Akdeniz coğrafyasındaki iktisadi düşünce ve uygulamaların analiz edildiği bu çalışmada tarihsel araştırma yöntemi kullanılmıştır. Dört temel bölüm şeklinde incelenen çalışmanın birinci bölümünde Orta çağ iktisat anlayışının kökenleri, antik Ortadoğu'da girişim kültürü ve ilk müteşebbisler, Ortadoğu'da hâkim olan genel iktisadi düşünce, Ortadoğu'dan ithal edilen girişim mefhumunun Yunan ve Roma'ya aktarılması ve dolayısıyla antik Yunan ve Roma'daki iktisadi düşünce yapısı ele alınmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde İslam iktisat düşüncesinin oluşumu, Orta Çağ'da iktisadi kalkınma, Müslüman düşünürlerin iktisadi analize katkılarına değinilmiştir. Bir sonraki bölümde Orta Çağ Müslüman toplumlarındaki iktisadi uygulamalar, piyasa ekonomisi, sınırlı devlet regülasyonu, özel mülkiyet, düşük vergi oranları, para politikası ve bankacılık sistemleri gibi kavramlar anlatılmaktadır. Son olarak ise antik Ortadoğu, Yunan, Roma ve İslam uygarlıklarının etkileşimi sonucu ortaya çıkan Orta çağ iktisat anlayışının batıya transferi, Müslümanların iktisadi tezlerinin Endülüs üzerinden İspanyol skolastiklere aktarılması ve İspanyol skolastizminin bir ekolü olan Salamanca Okulu örneği ile Salamancalı düşünürlerin iktisadi düşünceye katkıları incelenmiştir. Çalışmanın genel amacı, bugün serbest piyasa ekonomisi ve iktisadi özgürlüğe yönelik ekonomi modelleriyle başarıya ulaşan batılı modellerin kaynağını Ortadoğu'dan aldığı ve modern iktisat teorilerinde Müslüman etkisinin yadsınamayacağını vurgulamaktır. Bununla birlikte detaylarına çalışmada yer verilecek olan Schumpeterci önermenin yanlışlığına vurgu yapılarak Schumpeter'in "great gap" tezine bir antitez geliştirmek amaçlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Akdeniz'de İktisadi Düşünce, Yunan-Roma İktisat Felsefesi, İslam İktisat Geleneği, Salamanca Okulu, Orta çağ Skolastizmi, İspanyol Skolastizmi.
XII. yy. Rus Hac edebiyatı öncüsü Başrahip Daniil'in Seyahatnamesinde "Kudüs"
Bu tez çalışması, Rus Ortaçağ'ında kültürel anıtları ile ilgili önemli sorunlardan biri olan Hristiyan kültürünün mirasının incelenmesine adanmıştır. Bugüne kadar birçok Eski Rus Edebiyatı olarak tabir edilen Ortaçağ metni yeniden ortaya çıkma ve incelenme hakkını elde edebilmekle birlikte, kültürel anıtlara yönelik önemli bir materyal olup, bilimsel olarak üzerinde çalışılma ihtiyacı bulunmaktadır. Rus edebiyatında ilk mühim olan belgeler vakayinameler ve seyahatnamelerdir. Kutsal yerlere yönelik olarak ilk bilgilere Rus Ortaçağ seyahatnamelerinde yer verilmektedir. Ortaçağ, kendine özgü dinsel olgularıyla, "müze öncesi" kültürel varlıkların korunması ve aktarılmasıyla ilgili bilimsel sorunların gelişiminde önemli bir zaman dilimidir. O dönemdeki eserlerinin yaşatılmasındaki en önemli faktör ise, kutsal topraklar ve diğer Hristiyan merkezlerindeki anıtlara gösterilen istikrarlı ilgiyi belirleyen ruhani mirasın kökenlerine yapılan vurgudur. Bu tezde "Rus Topraklarından Başrahip Daniil'in Yaşamı ve Yolculuğu" adlı eserin Ortaçağ'daki Akdeniz coğrafyası ve Rus hac geleneğini konu alan bölümleri analiz edilecektir. Başrahip Daniil'in yaşamı ve seyahati üzerinden, Ortaçağ'da Akdeniz bölgesinin kültürel, sosyal ve dini bağlamdaki ehemmiyeti ve etkileşimlerini anlamak amacıyla eserde bulunan bilgiler detaylı bir şekilde incelenecektir. Ayrıca, Rus hac geleneğinin bu dönemdeki özellikleri ve etkileşimleri de analiz edilerek, Başrahip Daniil'in bu geleneği nasıl yaşadığı ve benimsediği üzerine odaklanılacaktır. Bu çalışmada, Ortaçağ Akdeniz coğrafyası ile Rusya arasındaki kültürel etkileşim ve hac geleneğinin rolü tarihsel bir perspektifle disiplinlerarası bir yönemle ele alınacaktır. Çalışmanın birinci bölümünde Akdeniz'in en kutsal kenti olan Kudüs'ün tarihsel süreç içerisindeki adlandırmalarına ve siyasi geçmişine yer verilecek, üç semavi din açısından önemi ele alınacaktır. İkinci kısmında Ortaçağ Rus edebiyatında seyahatname türünün tarihi üzerinde durulacaktır. Kudüs dışında en gözde hac yerleri olan Konstantinopolis, Aynoroz ve Sina'ya olan seyahatlerin tarihçelerine değinilecektir. Çalışmanın üçüncü bölümünde "Rus Topraklarından Başrahip Daniil'in Yaşamı ve Yolculuğu" adlı eser ayrıntılı olarak incelenecek ve müellifin ne yazık ki Ortaçağ'ın puslu mazisinde neredeyse kayıp giden müphem biyografisinin kısa bir tasviri yapılacaktır. Dördüncü ve aynı zamanda son olan bölümde ise metnin çevirisi yer almaktadır.
Antalya'da Ortaçağ mimarisinde kullanılan bezemelerin günümüzdeki izleri üzerine bir inceleme
Antik dönemden günümüze kadar mimaride süsleme her zaman önemli bir yer tutmuştur. Bu durum farklı kültür ve dönemlerde de kendini göstermiştir. Özellikle Selçuklu dönemi yapılarında, süslemenin mimarideki önemi açıkça görülmektedir. Bu dönemde kullanılan süsleme teknikleri hem estetik hem de sembolik anlamlar taşıyan çeşitli formlarla ve figürlerle ifade edilmiştir. Malzeme ve teknoloji zamanla değişmiş olsa da, süsleme mimarideki yerini ve önemini korumuştur. Bu çalışma, 11. ve 14. yüzyıllar arasında Antalya mimarisinin günümüz Antalya mimarisine etkilerini araştırmaktadır. Antalya'daki Selçuklu dönemine ait mimari eserlerin incelenmesi ve günümüz mimarisindeki yansımalarının belgelenmesi üzerine odaklanılmıştır. Yapılar üzerindeki süslemelerin detaylı bir analizi yapılarak geometrik, figürlü, bitkisel ve yazılı desenlerin kullanımı incelenmiştir. Çalışma, Antalya'nın tarihsel gelişiminden başlayarak Ortaçağ mimarisindeki süslemenin evrimini ve günümüzdeki etkilerini sistematik bir şekilde ele almaktadır. Levhalarda karşılaştırmalı gözlemler, Selçuklu mimarisinin günümüz yapıları üzerindeki izlerini ve süsleme unsurlarının değişimini ortaya koymaktadır. Mimari formların yanı sıra süsleme unsurları da detaylı olarak incelenmiş, geometrik desenlerin önemli bir yer tuttuğu, figürlerin ve bitkisel süslemelerin de kullanıldığı vurgulanmıştır. Araştırma, günümüz mimarisinde Selçuklu mirasının izlerini ve süsleme unsurlarının evrimini akademik bir çerçevede ele almaktadır. Bu kapsamda, Selçuklu döneminin mimari mirası ile modern Antalya'nın mimari yapıları arasındaki bağlantılar detaylı bir şekilde ortaya konulmuştur. Bu çalışmanın bulguları hem mimarlık tarihi hem de güncel mimari uygulamalar açısından önemli bir katkı sağlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Antalya, Ortaçağ Mimarisi, Anadolu Selçuklu Devleti, Mimaride Süsleme
Ortaçağ Britanyası'nın ansiklopedilerinde Arap-İslam tesiri
Throughout history, the Mediterranean basin has served as a home for many civilizations. With the birth of Islam, it became a stage for more cross-cultural interactions. These interactions not only helped the advancement and sophistication of Islamic science but also set the course for the emergence of its traces in Europe. The aim of this thesis is to examine the influence of works written by Islamic scholars on encyclopedias written in 13th-century Britain and elucidate the channels through which it was transmitted. In order to conduct the research, the thesis employs multiple methods, such as comparative textual analysis, source criticism, philological analysis, and historical analysis to find identical or close parallels between Latin manuscripts and Arabic treatises. As for the limitations, this thesis is limited to 13th-century British encyclopedias and Islamic scholars' works. On the other hand, some manuscripts subject to the analysis are missing or incomplete, therefore the research also relies on the latterly translated versions, facsimiles or modernized transcriptions. Regarding the research questions, this thesis focuses on three questions. It probes whether information attributed to Constantinus Africanus in encyclopedias such as Bartholomeus Anglicus's De proprietatibus rerum, Roger Bacon's Opus majus, and Alexander Neckam's De naturis rerum originates from Islamic scholars, and if yes, what specific works they are. The analysis strongly suggests that the related attributions derive heavily from Ibn al-Jazzar' Zād al-Musāfir, Al-Majusi's Kitab al-Maliki, Hunayn ibn Ishaq's Kitab al-Ashr Maqalat fil-Ayn. Also, it investigates how these ideas travelled from Islamic lands to Britain, and these works route from Islamic centers, particularly Baghdad's and Kairouan's Bayt alHikmahs to Britain via Salerno, Monte Cassino, and travelling scholars, one of whom is Constantinus himself. By recording these transmission routes pertaining to the Mediterranean, the thesis achieves balance as it is neither Eurocentric nor fully Eastern. Rather, it reveals interdisciplinary medieval scholarship.
Ortaçağ Edebiyatı'nda kadın algısı: Decameron ve Binbir gece Masalları'nın toplumsal cinsiyet perspektifinde karşılaştırılması
Ortaçağ Edebiyatı denildiğinde akla ilk olarak dönemin en büyük eserlerinden Decameron ve Binbir Gece Masalları gelmektedir. Decameron, İtalyan yazar Giovanni Boccaccio tarafından kaleme alınmıştır. Veba salgını sırasında bir grup insanın anlattığı yüz hikâyeden oluşan bu eser, dönemin toplumsal yapıları hakkında önemli bilgiler sunar ve özellikle kadınların toplumsal statüsüne odaklanır. Ortaçağ dünyasının en önemli edebî miraslarından bir diğeri ise Binbir Gece Masalları'dır. Çeşitli coğrafyalardan derlenen bu hikâyeler, Şehrazad adlı kahramanın etrafında dönen çerçeve anlatısıyla, o dönemde yaşamış olan kadınların toplumsal rollerine dair eleştirel bakış açıları sunar. Araştırmaya göre, kadınlar her iki toplumda da aşağıda görülmüş ve bu gerçeklik, edebî eserlere de açıkça yansıtılmıştır. Çalışmanın amacı: Dönemin toplumsal kadın algısını, Decameron ve Binbir Gece Masalları gibi iki önemli edebî eser üzerinden incelemektir.
Dördüncü Haçlı Seferi ve Latin İmparatorluğu'nun Rönesans üzerindeki etkileri
Haçlı Seferleri, Ortaçağ Avrupası'nın sosyo-kültürel ve ekonomik yapısında derin dönüşümlere yol açan önemli bir tarihsel olgu olarak dikkat çeker. Bu seferler, Avrupa'nın Doğu Akdeniz coğrafyasıyla yoğun bir etkileşime girmesine neden olmuş ve hem kültürel hem de ticari alışverişin temellerini atmıştır. Doğu'nun bilgi birikimi, kutsal emanetleri ve lüks ticaret ürünleri Avrupa'ya taşınırken, Batı'nın Ortaçağ'daki durağan yapısı, yeni fikirlere ve ekonomik fırsatlara dönüştürülmüştür. Özellikle kutsal emanetlerin transferi, hem dini semboller aracılığıyla toplumsal bağlılığı artırmış hem de yeni bir ticaret modelini teşvik etmiştir. Dördüncü Haçlı Seferi, Haçlı hareketlerinin başlangıçtaki dini hedeflerinden saparak siyasi ve ekonomik çıkarların ön plana çıktığı bir döneme işaret eder. Bu sefer sonucunda Bizans İmparatorluğu'nun merkezi olan Konstantinopolis'in Latinler tarafından işgali, Doğu Roma'nın gücünü zayıflatmış ve bölgede Latin İmparatorluğu'nun kurulmasıyla sonuçlanmıştır. Latin İmparatorluğu, Doğu ile Batı arasında yalnızca siyasi bir hakimiyet aracı değil, aynı zamanda kültürel alışverişin hızlandırıcısı olmuştur. Özellikle Venedik ve Cenova gibi şehir devletleri, bu süreçte Doğu-Batı ticaretinin kontrolünü ele geçirerek Avrupa'da ekonomik ve siyasi güç kazanmaya başlamışlardır. Bu dönemde, Asya ve Avrupa arasındaki ticaret faaliyetleri hız kazanmış ve Marco Polo gibi seyyahların gözlemleriyle Asya'nın zenginlikleri Batı'da daha geniş bir hayal gücünü beslemiştir. Haçlı Seferleri sonrası gelişen ticaret ağı ve şehirleşme, yalnızca ekonomik kalkınmayı değil, aynı zamanda kültürel dönüşümü de desteklemiştir. Latin İmparatorluğu'nun çöküşü sonrasında Batı Avrupa'da ticaretin canlanması, şehir devletlerinin büyümesi ve Rönesans'ın entelektüel temellerinin atılması bu etkileşimlerin doğrudan sonuçları arasında yer alır. Rönesans dönemi, Haçlı Seferleri ve Latin İmparatorluğu'nun kültürel mirasının en belirgin yansımasıdır. Ticaret devriminin sağladığı ekonomik dönüşüm, hümanist bir perspektifin ortaya çıkmasını hızlandırmış ve bilim, sanat ile düşüncenin yenilenmesine olanak tanımıştır. Dolayısıyla, Haçlı Seferleri yalnızca bir dizi askeri hareket olmayıp, Batı medeniyetinin Ortaçağ'dan modern dünyaya geçişinde temel bir köprü işlevi görmüştür.
Geoffrey Chaucer ve Samuel Butler'in seçili eserlerinde beliren mizah anlayışı ve Akdeniz coğrafyasına etkisi
Bu çalışmanın amacı, Ortaçağ Batı edebiyatında yer edinmiş mizahî eserlerin gelişimini; Doğu ve Batı gelenekleri arasındaki edebî, kültürel ve entelektüel etkileşimler çerçevesinde ve özellikle Akdeniz havzasının bu etkileşimlere sağladığı katkı bağlamında incelemektir. Çalışmanın araştırma sorusu "İngiliz yazarlardan Geoffrey Chaucer (1387-1400) ve Samuel Butler'ın (1612-1680) seçili eserlerinde ortaya çıkarılan mizah unsurlarına Akdeniz havzası kültürel unsurlarının etkisi ne ölçüdedir?" olarak belirlenmiştir. Bu amaç doğrultusunda, Chaucer'ın Canterbury Hikâyeleri ile Troilus ve Criseyde başlıklı eserleriyle Butler'ın Hudibras başlıklı eseri içerik incelemesine tabi tutulmuştur. Araştırmanın alanyazın taramasını takiben seçili eserlerin incelenmesinde yöntemsel olarak yakın okuma, içerik incelemesi teknikleri ve karşılaştırmalı analiz yöntemi kullanılmıştır. Çalışmada, eserlerde beliren mizahî unsurlar geleneksel olarak mizahî unsurların açımlanmalarında kullanılan kuramlardan sadece Üstünlük Kuramı aracılığıyla çözümlenmiştir. Çalışmanın bulguları, karakterlerin kendilerini güçlü, önemli, ahlâklı ve değerli görmek ve göstermek amacıyla karşısındakini küçümseme yoluna gittiklerini göstermektedir. Bunu yaparken de, karakterler ya mizahı güçlü bir araç olarak kullanmaktadırlar ya da ortaya çıkan durum başlı başına bir mizaha dönüşmektedir. Ayrıca, her üç eserde de Akdeniz havzasına ait unsurların, özellikle de yer, tarihsel olay ve kişi adlarının sıklıkla kullanıldığı görülmüştür ki bu da bize Akdeniz havzasının tarihsel ve kültürel birikiminin hem Ortaçağ İngiliz edebiyatına ve hem de Ortaçağ İngiltere'sine olan etkisini göstermektedir. Dolayısıyla Akdeniz havzasının, mizahın doğrudan bir konusu olmadığı; bünyesinde barındırdığı mekânlar, kişiler ve mitolojik unsurlar aracılığıyla mizahî unsurların ortaya çıkmasını mümkün kılan kültürel ve kavramsal bir çerçeve sunduğu sonucuna da ulaşılmıştır. Bu sonuçlar, toplumsal yönleri bakımından genellikle olumsuz bir dönem olarak görülen Ortaçağ'ın zengin mizahını ortaya koymaları ve Akdeniz coğrafyasının bu eserler üzerindeki belirgin kültürel etkisini vurgulamaları yönüyle önem arzetmektedir. Bu açıdan bakıldığında, çalışmanın ileride yapılması olası olan Ortaçağ ve mizah ile ilgili çalışmalara katkıda bulunacağı düşünülmektedir.
Müzik ikonografisi perspektifinden 15. yüzyılda franko-flaman resim sanatının İtalyan sanatına etkisi
Bu doktora tezi, 15. yüzyıl sanatında müzik ikonografisi çerçevesinden hareketle, Franko-Flaman resim geleneğinin İtalyan sanatındaki etkilerini çok katmanlı biçimde analiz etmektedir. İnceleme, sanat tarihi, ikonografi ve müzikoloji disiplinlerinin kesişiminde, farklı coğrafi geleneklerin nasıl görsel bir diyalog kurduğunu gözler önüne sermektedir. Franko-Flaman sanatı, detaycılığı, zengin sembolizmi, ışık-gölge oyunlarındaki ustalığı ve minyatür etkisi yaratan yüzeysel derinliğiyle tanımlanır. Bu görsel üslup, özellikle Jan van Eyck, Rogier van der Weyden ve Hans Memling gibi sanatçılar aracılığıyla, Kuzey Avrupa'da kuvvetli bir ikonografik repertuar geliştirmiştir. Melek müzisyenler, portatif orglar, telli çalgılar ve çok sesli koro sahneleri, sadece dini temsillerin bir parçası değil, aynı zamanda Tanrı'ya yönelmiş armonik bir kozmolojinin ifadesidir. Bu yaklaşım, musica mundana (evrensel müzik) – musica humana (ruhsal düzen) – musica instrumentalis (işitilen ses) ayrımında temellenen Boethiusçu gelenekle iç içedir. İtalya'da ise özellikle 1470 sonrası dönemde, bu Kuzey etkileri belirginleşir. Giovanni Bellini, Piero della Francesca, Antonello da Messina gibi sanatçılar, Franko-Flaman okuluna özgü detaycılığı, ışık-gölge derinliğini ve sembolik yoğunluğu, İtalyan klasik kompozisyon anlayışıyla harmanlamışlardır. Bu etkileşim, yalnızca teknik düzeyde değil, müzikal ikonografideki figür yerleşimleri, çalgı seçimleri, melek tipolojileri ve kompozisyonun litürjik boyutu açısından da gözlemlenebilir. Örneğin, Bellini'nin San Giobbe Altarpiece'i, kuzeydeki Ghent Sunak Panosu'na biçimsel olarak benzer bir düzlemde çalgılı meleklerle donatılmıştır. Ancak İtalyan hümanizmiyle birleştiğinde bu melekler, artık yalnızca kutsal koroyu değil, aynı zamanda klasik antikite estetiğini de yansıtır hâle gelir. Franko-Flaman etkisi, yalnızca bireysel sanatçılar üzerinden değil, Floransa, Venedik ve Napoli gibi merkezlerdeki sipariş sistemleri, ticari ilişkiler ve koleksiyoncu çevreleri yoluyla kurumsal olarak da İtalyan sanatına sirayet etmiştir. Bu çerçevede, kuzeyde gelişen ikonografik müzik dili, İtalyan sanatçıların görsel anlatımını hem zenginleştirmiş hem de dönüştürmüştür. Tez, bu etkileşimi hem ikonografik hem de kavramsal düzeyde analiz ederek, müziğin görsel temsili yoluyla kültürel aktarım ve sentez süreçlerini açığa çıkarır. Müzik imgeleri; çalgı çalan melekler, ilahi serenatlar, çoban melodileri, ahenk içindeki lavta çalgıcıları gibi sahnelerle, sadece sesin temsili değil, dönemin teolojik, felsefi ve estetik düşünce dünyasının da aynası hâline gelmiştir.
Presokratik filozofların Ortaçağ İslam felsefesinde izdüşümleri
Bu tezin amacı Sokrates önceki filozofları antik dönemde yazılmış kaynaklar ile açıklamaya çalışmaktır. Ülkemizde çok fazla bilinmeyen ancak Batı dünyasında eski Yunanca ve Latince olarak da var olan antik dönemden kalma metinler vardır. Bu çalışmamızda bir Türk akademisyenlere de böyle kaynakların var olduğunu ve antik kaynaklara dayalı bir Sokrates öncesi felsefe yazılacağını göstermektir. Tezimizin ikinci bölümünde Yunan felsefesinde ve biliminde yaşanan bu gelişmelerin 8. 9. Ve 10. Yüzyıllarda İslam dünyasına aktarılması incelenecektir. Bu çeviri hareketlerinin kapsamı, hangi kitapların çevrildiği ve bu çeviriler sonunda İslam dünyasında neler yaşandığı analiz edilecektir. Sonuç olarak bu tez Sokrates öncesi filozofları antik kaynaklar yardımı ile içleyerek üretilen bu bilim ve felsefenin İslam dünyasına çeviriler vasıtasıyla nasıl bir etkide bulunduğunu amaçlamaktadır.
Tarih ders kitaplarında Ortaçağ'ın sunumu: Akdeniz özelinde bir inceleme
Türkiye'deki Tarih ders kitaplarında Ortaçağ Avrupa'sının yazılı ve görsel temsillerini çözümlemek ve bunu yaparken de Akdeniz havzasıyla ilgili olan kısımları öne çıkararak Akdenizlilik ile ders kitapları aracılığıyla öğrencilere kazandırılmak istenen tarih şuuru arasındaki ilişkiyi açıklamak bu tezin temel amacıdır. Çalışmada nitel araştırma yöntemlerinden doküman incelemesi tekniği kullanılmıştır ve ders kitaplarındaki görsel ve dilsel unsurlar incelenerek Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca kullanılmış seçili Tarih ders kitaplarında Ortaçağ'ın hangi vasıflarla sunulduğu Ortaçağ'ın siyasi, askeri, ticari, sosyal ve kültürel bağlamlarıyla okuyucuya aktarılmaktadır. Çalışmada 1941-2024 tarihleri arasında yayımlanmış bulunan toplam 10 adet ders kitabı incelenmiştir ki bunlar 1941, 1976, 1987, 1990 (2 adet), 1994, 1995, 2009, 2017 ve 2024 yıllarında yayımlanmış kitaplardır. Yapılan inceleme, son döneme ait ders kitaplarının, Ortaçağa ilişkin konuların aktarılmasında pedagojik olarak farklılaştığını göstermektedir ki bu da son yıllarda etkisini artıran teknolojinin eğitim-öğretim araç-gereçlerinde kullanılmasının artması gerçeği ile yakından ilintilidir. Kontrol listesi ile yapılan değerlendirmeler sonucundaysa kitapların içerikleri ve içeriklerin sunuluşları arasında farklara bakılmış ve elde edilen bulgular, tarih ders kitaplarının içeriklerinde geçmişten bugüne gelinceye kadar içerik üzerindeki ideolojik yargıların etkilerini ortaya koymuştur ki bunlardan en önemlileri dönemde yaşanan büyük teknolojik ve bilimsel gelişmelerin göz ardı edilerek Ortaçağın karanlık bir dönem olarak addedilmesi ve Ortaçağ kavimlerine etnosentrik yaklaşımlardır. Ders kitaplarının tarihsel düzlemde değerlendirildiği bu çalışmanın en önemli doğurgusu, gelişen teknolojiler ışığında, ders kitaplarının öğrenme süreçlerine entegre edilmesinde içeriğin de Akdeniz coğrafyasının Ortaçağın önemli bir sahası olduğunun unutulmadan yeniden düzenlenmesidir.
Kölelik faaliyetlerinin Ortaçağ feodalitesine etkileri
Bu çalışma, kölelik faaliyetlerinin Ortaçağ Avrupa'sındaki feodal yapılar üzerindeki etkilerini incelemektedir. Köleliğin ekonomik, toplumsal ve siyasal boyutları ele alınarak; emek düzeni, üretim ilişkileri ve sosyal tabakalaşma üzerindeki etkileri tarihsel belgeler ve literatür ışığında analiz edilmiştir. Ortaçağ'da köle emeğinin nasıl bir dönüşüm geçirdiği, feodal lordlar ile köle ya da serf arasındaki ilişkilerin ne şekilde yapılandığı ve bu yapıların feodal sistemin sürekliliğine nasıl katkı sağladığı araştırılmıştır. Çalışma ayrıca köleliğin manoryal sistemdeki yeri, tarımsal üretimdeki işlevi ve kilise ile ilişkili kölelik uygulamalarına da odaklanmaktadır. Sonuç olarak, kölelik faaliyetlerinin Ortaçağ feodalitesinin yalnızca ekonomik temelini değil, aynı zamanda ideolojik ve sosyal meşruiyetini de beslediği ortaya konmuştur.
Ortaçağ Akdeniz örnekleri ışığında mozaiklerin korunması ve sergilenmesi: İstanbul Büyük Saray Mozaikleri Müzesi örneği
İstanbul, çağlar boyunca farklı uygarlık ve kültürlerin iç içe geçtiği, yüzyıllar boyunca çeşitli din, dil ve ırktan insanların bir arada yaşadığı Avrupa ile Asya kıtalarının kesiştiği önemli bir Akdeniz Ortaçağ kentidir. İstanbul'un Bizans İmparatorluğu döneminde adı Konstantinopolis'tir ve ilk önce Doğu Roma İmparatorluğu'nun daha sonra da Bizans İmparatorluğu'nun başkentliğini yapmıştır. Konstantinopolis yaklaşık bin yıllık Ortaçağ dönemi boyunca Orta Doğu'ya hakim kozmopolit bir başkent konumuna gelmiştir. Ortaçağ dönemini barındıran Bizans sanatı ve mimarisi; saraylar, kiliseler, bazilikalar, anıtlar, kaleler, surlar ve bu gibi bir çok eseri içerisinde barındırır. Bu eserlerin en önemlilerinden biri Büyük Saray'dır. Bizans dönemi eseri olan Büyük Saray Mozaikleri günümüzde İstanbul Büyük Saray Mozaikleri Müzesi'nde sergilenmektedir. Bu mozaikler Ortaçağ Akdeniz'inde bulunan tüm mozaikler gibi büyük önem ve değere sahip olmasına rağmen çok fazla bilinememektedir. İstanbul'un kalbi olan Sultanahmet de ortaya çıkarılan eserlerin üzerine koruyucu bir müze kurulmuş ve bu eserler günümüzde bu müzede sergilenmektedir. Günümüzde müze yapıları ve içindeki sergileme yöntemleri, teknolojinin ve tasarımdaki yeniliklerin artmasıyla birlikte çok değişmiştir. 3 boyutlu sergileme, kiosklar, dokunmatik ekranlar, sanal gerçeklikler ve bu gibi çok farklı teknolojik sergileme yöntemleri görülmektedir. Bu çalışmanın amacı; Büyük Saray Mozaikleri Müzesi'nin mozaiklerinin daha iyi anlaşılmasını, daha fazla insana ulaşabilmesini, dijital ortamda daha fazla yer almasını ve çağdaş dönemi yakalamasını sağlayan tasarım önerileri sunmaktır. Çalışma dört aşamalı olarak yürütülmüştür. Birinci aşamada koruma kavramı, sergileme kavramı ve sergileme ilkeleri incelenmiştir. İkinci aşamada mozaik tanımı, tarihçesi ve mozaiklerin korunması incelenmiştir. Üçüncü aşamada Akdeniz Havzası'nda bulunan Ortaçağ dönemine ait eserleri sergileyen müzeler analiz edilmiştir. Son aşamada ise Büyük Saray Mozaikleri Müzesi'ne değinilmiş ve çağdaş müzecilik anlayışı doğrultusunda koruma ve sergileme kapsamında tasarım önerileri sunulmuştur. Bu çalışma ile Akdeniz Ortaçağ örnekleri ışığında mozaiklerin korunması ve sergilenmesi analiz edilip, İstanbul Büyük Saray Mozaiklerinin korunması ve sergilenmesi kapsamında tasarım önerileri sunarak gelecekteki araştırmacılar ve tasarımcılar için örnek olması amaçlanmaktadır.
14. yüzyıl Akdeniz'inde üç İslam hanedanlığı üç külliye
XIV.Yüzyıl sonlarında bugünkü Özbekistan sınırları içinde ortaya çıkan Timurlular Akdeniz'e doğru harekete geçtiklerinde denizin çevresinde üç İslam hanedanlığı hüküm sürmekteydi. Bu devletlerden en büyüğü Mısır- Kahire'de kurulmuş ve kuzeyde Anadolu'ya, batıda Cezayir ve Tunus'a kadar hakim olmuş,"İslam'ın ve Müslümanların" koruyucusu olarak tanınan Memlûklar, Kuzey Batı Afrika'da Fas merkezli-Mağrib-i Aksa'ya hakim olmuş, İspanya'ya gazâ akınları düzenleyen Merînîler, ve Batı Anadolu'da kurulmuş Bizans'a karşı akınlarıyla, kısa sürede büyüyerek Batı Anadolu ve Rumeli'ye hakim olan Osmanlılardı. Üç büyük dinin doğduğu Akdeniz Coğrafyasında VII. Yüzyılda Arap yarım adasından başlayan İslam dininin yayılışı IX.Yüzyıla gelindiğinde Anadolu'da Bizans İmparatorluğu başkenti Konstantinapol'un surlarına, güneyde Kuzey Afrika-(Mağrip) nın tamamına, batıda İber Yarımadası'nda şimdiki Fransa sınırlarına dayanmış, bu topraklar Endülüs olarak anılmaya başlamıştı. Emeviler'le başlayan ve Abbasiler'le devam eden İslam hanedanlıkları birbirleri ile yaptıkları iktidar mücadelelerinin yanı sıra imar, ticaret, eğitim ve sanatsal faaliyetlerle egemen oldukları topraklarda kalıcı olmaya çalışmış, karşılaştıkları toplumlar ve coğrafyaların etkilerini özümseyerek eserler vermişlerdir. Bu eserlerin başlıcaları camiler, medreseler, hanlar, aşevi, şifahane gibi yapılar olup, kuruldukları şehirlerin sosyal yapısını, gelişimini ve ekonomisini etkileyip, şekillendirmişlerdir. İbadet, eğitim, sosyal yardımlaşma ve dayanışma, bunlardan yararlanan insanların barınması ve hizmet satın alma ihtiyacı, cami ve medreselerle birlikte, mescit aşevi, hastane, misafirhane(tabhane), dükkan, han gibi yapıların bir arada inşa edilmesini gerektirmiştir. Kentlerin gelişim merkezlerinde yeralan sosyal amaçlı bu yapı toplulukları "külliye"lerdir. Külliye İslam mimarisinde gelişmiş dini, sosyal, ekonomik, kurumsal yapı topluluğu türü olarak görülmektedir. Çalışmamız için XIV.Yüzyıl Geç Ortaçağ olarak adlandırılan dönemde; Akdeniz'le kıyısı olan üç Müslüman hanedan devleti seçilmiştir; Merînîler, Memlûkler, Osmanlılar. Akdeniz kıyısındaki bu hanedanlıkların birbirleri ile ilişkileri, etkileşimleri olmuş mudur? Yerleştikleri coğrafyadan, karşılaştıkları devletlerden, toplumlardan nasıl etkilenmişlerdir. Bu etkileşimin yaşamlarına, yerleşimlerine, eserlerine yansıması nasıl olmuştur? Kıyısında büyük imparatorlukların kurulduğu Akdeniz, kültürel bağlamda üç devlet için ortak bir medeniyet havzası olabilmişmidir? Bursa, Kahire, Fez'de yer alan, banileri dönemlerinin ve devletlerinin güçlü hükümdarları olan Yıldırım, Berkuk ve İnaniye Külliyelerinin, kentsel konumları, tasarım özellikleri, mimari nitelikleriyle bulundukları kente katkıları, benzeşen ve farklı yönleri tez kapsamında sorgulanacak konulardır. Anahtar kelimeler: XIV.Yüzyıl, Akdeniz, İslam Hanedanı, Külliye
II. Gıyâseddîn Keyhüsrev dönemi Türkiye Selçuklu Devleti tarihi (1237-1246)
Sultan II. Gıyâseddîn Keyhüsrev dönemi, Türkiye Selçuklu tarihi adına mühim bir devreyi teşkil etmektedir. Kendisinin iktidarı babası ve selefi olan Sultan I. Alâeddîn Keykubâd'ın 1237 yılında uğradığı siyasi cinayetle öldürülmesi üzerine başlamış, 1246 yılında kendisinin de şüpheli ölümüyle sona ermiştir. Sultan II. Gıyâseddîn Keyhüsrev'in 8 buçuk yıllık iktidarı sırasında Türkiye Selçukluları adına önemli siyasi başarılar elde edilmiştir. Sultan I. Alâeddîn Keykubâd'ın Doğu politikası sürdürülerek Eyyûbîlerle yakın ilişkiler kurulmuştur. Ayrıca Mardin Artukluları'nın ve Kilikya Ermenileri'nin Türkiye Selçukluları'na olan tâbiiyet bağları devam ettirildiği gibi Halep, Humus, Şam ve Meyyâfârikîn Eyyûbîleri ile Musul Atabegliği hâkimiyet altına alınmıştır. Bu şekilde oluşturulan blok Türkiye Selçukluları'nın bölgedeki en büyük rakibi olan Mısır Eyyûbîleri'ne karşı başarılı bir dış politika sürdürülmesini de sağlamıştır. Böylece Türkiye Selçukluları'nın hâkimiyet sahası hiç olmadığı kadar genişletilmiştir. Ayrıca siyasi atmosferin sağladığı imkânlardan oldukça iyi bir şekilde istifade edilerek, Sümeysat (Samsat), Süveyda (Siverek), Âmid (Diyarbakır), Eğil, Arkanin (Ergani) ve Çermük (Çermik) gibi merkezler ele geçirilmiş, devletin fiziksel sınırları da en geniş haline ulaştırılmıştır. Aynı devirde Sultan I. Alâeddîn Keykubâd zamanında iyice yoğunlaşan imar faaliyetleri de sürdürülmüş Anadolu üzerinden geçen uluslararası ticaret güzergâhları üzerinde birçok han inşa edilmiştir. Ayrıca çok sayıda cami, mescid, hankâh, türbe ve medrese gibi bina ile Türkiye Selçuklu merkezleri daha mamûr hale getirilmiştir. Sultan II. Gıyâseddîn Keyhüsrev iktidarının ilk yılları Türkiye Selçukluları'nın gücüne güç kattığı ve zenginleşmeyi sürdürdüğü bir devir olmuştur. Aynı dönemde Babaî ayaklanması gibi büyük bir iç isyan da yaşanmış, bu isyan devletin kudretine zarar vermekle birlikte bastırılmıştır. Hâkimiyet sahası genişleyen, oldukça zenginleşen ve alt yapı çalışmalarıyla toprakları günden güne mamûr hale gelen Sultan II. Gıyâseddîn Keyhüsrev'in iktidarına en ağır darbeyi o devrin en büyük gücü olan Moğollar vurmuşlardır. Gerçekleştirdikleri Avrupa seferlerinden sonra artık Ortadoğu'ya yönelen Moğol kuvvetleri Baycu Noyan komutasında ilk olarak 1242 yılında Erzurum'u zaptetmiş, ertesi yıl Kösedağ'da bizzat Sultan II. Gıyâseddîn Keyhüsrev komutasındaki Türkiye Selçuklu kuvvetlerini mağlup ederek Sivas, Kayseri, Erzincan ve Malatya gibi merkezleri tahrip etmişlerdir. Bu yaşananlar Moğollara daha önce tâbi hale gelmiş olan Türkiye Selçukluları'nın daha ağır şartlarla bir kez daha hâkimiyet altına alınmalarına sebep olmuştur. Moğolların vurdukları darbe devlete oldukça zarar verse de Türkiye Selçukluları'nın siyasi gücünü ve ekonomik zenginliğini tamamen ortadan kaldıramamıştır. Nitekim Sultan II. Gıyâseddîn Keyhüsrev iktidarındaki devlet, Kösedağ ve sonrasındaki tahribata rağmen imar faaliyetlerine ve askeri seferlere devam etme kudretini gösterebilmiştir. Bununla birlikte Moğol istilasının daha yıkıcı sonuçları Sultan II. Gıyâseddîn Keyhüsrev'in ölümünden sonra çocuk yaştaki oğullarının iktidarı zamanında yaşanmıştır. Bu süreçte Türkiye Selçukluları, iktidar dizginlerini eline geçiren Selçuklu emîrleri ve günden güne Anadolu üzerinde baskılarını arttıran Moğollar eliyle hızla yıkılış sürecine girmiştir.
XI. yüzyıl batı filozoflarından Bingenli Hildegard'ın Akdeniz Ortaçağ Batı dünyasına toplumsal cinsiyet bağlamında etkisi
Antikçağ ve Ortaçağ Batı dünyasında kadının ikincil görülme probleminin acı bir gerçek olduğuna kuşku yoktur. Buna rağmen, bazı kadınların kendilerine biçilen geleneksel rollerin dışına çıkarak çeşitli alanlarda kendilerini gösterebildikleri de bilinmektedir ki kuşkusuz bahsi geçen alanlardan birisi de felsefedir. Çalışmamızda Antikçağ'dan Ortaçağ Batı dünyasında iz bırakan kadın filozofların genel bir analizi yapılmıştır. Bu bağlamda, Antikçağ ve Ortaçağ'da kadınların geleneksel "iyi kadın" tanımının dışına taşarak vermiş olduğu mücadelelere de kısaca değinilmiştir. Yeni bir dini hayat ve bu inanışın getirdiği yeni bir düzen içinde kadın olmak, Ortaçağ Avrupa'sında bıçağın ucunda bir durumken, bazı kadınlar yine de düşüncelerini açık bir şekilde savunmaktan geri durmamışlardır. Söz konusu kadın ve erkeğin eşitliğine geldiğinde Antikçağ'ın önemli filozoflarından Platon ve Aristoteles sonrası cinsiyet birliği ile ilgili tartışmaları ilk kez ele alanlardan biri, döneminin "kadın peygamberi" Bingenli Hildegard olmuştur. Bu çalışmada, Hildegard'ın kadın-erkek ile ilgili fikirleri incelenmiş olup, onun özelinde Ortaçağ Avrupa'sında, XII. yüzyıl çerçevesinde toplumsal cinsiyet bağlamının genel bir değerlendirmesi yapılmıştır. Bu bağlamda Antikçağ'da kadının sosyal konumu ve kadın filozofları ele alınmış, ardından Ortaçağ Avrupa'sında kadınının değeri ve sosyal konumu yorumlanmıştır. İki çağın da ünlü kadın filozoflarından kısaca bahsedilmiş, toplumsal cinsiyet alanında kadının yeri incelenmiştir. Çalışmanın temeli bu iki çağda kadına ilişkin mevcut olan düşüncenin, döneminin saygın ismi Bingenli Hildegard gibi bir kadının fikirleri eşliğinde değerlendirmesini yapmak ve toplumsal cinsiyet alanında Ortaçağ Avrupa'sı kadın anlayışını anlamlandırmaya çalışmaktır. Bu temel doğrultusunda, Hildegard'ın başta opus magnumu Scivias olmak üzere, Liber Vitae Meritorum ve Liber Divinorum Operum'u incelenmiş ve bu alanda yapılmış modern çalışmaların da yardımıyla söz konusu filozofun toplumsal cinsiyet üzerindeki fikirleri yorumlanmaya çalışılmıştır.
Machiavelli'nin siyaset felsefesinde Dante'nin yer
Bu çalışmada öncelikle, siyaset tarihi açısından önemli bir yere sahip olan Machiavelli'nin politik teorilerinin incelemesi yapılarak onun erdem (virtue) ve talih (fortune) kavramlarını özgün bir şekilde kullanarak modern siyaset biliminin kurucusu olmasının nedenleri açıklanacak ve hükümdarların başarı ve başarısızlıklarının nedenlerini ortaya koyduğu görüşleri, ilgili eserleri üzerinden incelenecektir. Karşılaştırmalı tarih analizleri sonucunda kendi politika teorilerini ortaya koyan Machiavelli'nin, yaşamış olduğu dönemin düşünsel politika kuramlarını reddederek pozitivist bir yaklaşımla politika alanında yeni bir çağın başlamasını sağlaması ve günümüz iktidarları açısından hala önemini koruması sebebiyle Machiavelli'nin politik kuramı bu çalışmanın başlıca konusunu oluşturacaktır. Machiavelli'nin politika alanında pozitivist yaklaşımları ve hükümdarın nitelikleri konusunda ortaya koyduğu düşünceleri, modern siyaset biliminin kurucusu olarak konumlandırılacağı ilk bölümde ele alınacaktır. Çalışmanın ilerleyen bölümlerinde ise Machiavelli'nin oluşturduğu siyaset felsefesinin çağının siyasetinde aktif rol almış olan filozof ve şair Dante'nin ne ölçüde etkisinde kaldığı saptanacak ve bu etkinin boyutu değerlendirilecektir. Dante 13. ve 14. yüzyılların dışlanmış ismi olarak Machiavelli'ye sekülerliğin yolunu açmış ve akılla temellendirilen teoloji ve felsefeyi siyasi görüşlerinin alt yapısı haline getirmiştir. Bu bağlamda özellikle Dante'nin siyasi görüşlerini kaleme aldığı ve bu görüşleri nedeniyle Papa tarafından sansüre uğrayıp yasaklanan eseri De Monarchia'nın (Monarşi Üzerine) Machiavelli'nin siyaset düşüncesi üzerindeki etkisi incelenecektir. Anahtar Kelimeler: Machiavelli, Erdem, Talih, Siyaset Felsefesi, Modern Siyaset Bilimi, Dante, Monarşi
Umberto Eco'nun eserlerindeki akdeniz ortaçağ felsefesine dair bir değerlendirme: Gülün adı örneği
Ortaçağ, karanlık algısına karşın içerisinde birçok bilimsel, sanatsal ve felsefi gelişmelerin yaşandığı ve modern çağın temellerinin atıldığı bir çağdır. Bu çağın insanlık tarihi açısından ne gibi düşünsel gelişmeleri barındırdığını Umberto Eco'nun kurgusal nitelikte olan Gülün Adı adlı eserinin çerçevesinde irdeleyeceğimiz tezimizin amacı ilk olarak Ortaçağ'ın karanlık algısını tartışmak ve dönemin ilk yıllarından son yıllarına kadar yaşanan değişim ve gelişimleri irdelemektir. Tezimizin Gülün Adı eserini felsefi bir incelemeye konu etmesinin sebebi ise, bir Ortaçağ uzmanı olarak Umberto Eco'nun, ortaya koyduğu eserler ile Ortaçağ hakkındaki en büyük yanılgı olan "karanlık" olduğu iddiasını çürütmekle kalmayıp aynı zamanda dönemin fikri ve yaşayış şekillerine de ışık tutmasıdır. Eco'nun Gülün Adı eseri de kurgusal temelinin yanı sıra çok katmanlı yapısı ile Hristiyan Ortaçağı'nın felsefi dinamiğini de metaforik ögeler eşliğinde içerisinde barındırmaktadır. Dolayısıyla bu eser, Ortaçağ felsefesine dair önemli bir kaynaktır ve Umberto Eco'nun da dönemin felsefesine olan bakışının saptanması için önem taşımaktadır. Bu tez çalışması ile Gülün Adı eserinin kurgusunda mevcut olan döneme hakim olmuş güçlerin, döneme damga vurmuş olayların Eco'nun bakış açısı ile ele alınması, sözü geçen eserinde nasıl ortaya koyulduğu ve bunların düşünsel olarak nasıl temellendirildikleri ele alınmıştır. Eserde Akdeniz Ortaçağ felsefesinin bilim, bilgi, varlık ve etik gibi konularına dair nasıl bir resim çizildiği irdelenmiştir ve bu resimlerin dayandıkları çerçeveler ortaya konulmuştur. Bu tez çalışmasının sonucunda görülmüştür ki Gülün Adı eseri, içerisinde Akdeniz Ortaçağı'nın düşünsel dünyasına dair birçok anlatı barındırmaktadır ve bu anlatılar dönemin politik tartışmalarının ve toplumsal yaşantısının tam da merkezinde yer almaktadır. Bu noktada eserde geçen düşünsel dünyaya dair anlatıların çözümlenmesi de dönemin bilimsel gelişmelerine, politik tartışmalarına ve toplumsal yaşantısına ışık tutmaktadır ve dönemin devrimsel gelişimlerini anlamakta oldukça önemlidir.
Anadolu Selçuklu Devleti Dönemi'nde Antalya'nın siyasi ve tarihi coğrafyası
Uygarlıkların kurulmasında siyasi, sosyal, ekonomik ve coğrafi faktörler etkili olmuştur. İnsan topluluklarının bir arada yaşadığı coğrafi mekânın sahip olduğu şartlar, insanların siyasi, sosyal ve ekonomik hayatlarının şekillenmesini sağlamıştır. Türkiye'nin uygarlık tarihi incelendiğinde coğrafi şartların avantajlarının ülkenin en eski yerleşim merkezi olmasında önemli bir faktör olduğu görülecektir. Türkiye üç tarafı denizler ile çevrili, yer altı ve yer üstü kaynakları bakımından zengin önemli bir yarımadadır. İnsanların yaşamlarını etkileyen doğal fiziki koşullara sahip oluşu siyasi oluşumların ortaya çıkmasında etkili olmuştur. Türkiye'nin güneyinde yer alan Akdeniz ise tarih boyunca jeopolitik önemi doğrultusunda siyasi oluşumlara ev sahipliği yapmıştır. Bu siyasi oluşumlar içerisinde önemli bir yere sahip olan Anadolu Selçuklu Devleti, hakimiyet sahası içerisinde coğrafi koşulların avantajlarını kullanarak siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda yapmış olduğu faaliyetlerle Anadolu'nun Türkleşmesi ve İslamlaşmasında önemli bir yere sahip olmuştur. Selçukluların Antalya'yı fethinden sonra kentte yapmış oldukları idari, sosyal ve ekonomik yapılanma sayesinde Antalya Akdeniz'de uluslararası alanda önemli bir konuma gelmiştir. Antalya geçmişten günümüze Roma, Bizans ve Selçuklu kültürü ile harmanlanarak özgün ve karakteristik bir yapıya bürünmüştür. Bu özgün kent yapısının günümüze olan siyasi, ekonomik ve sosyo-kültürel yansımalarının incelenmesi ve değerlendirilmesi kentin tarihsel coğrafyasını anlamak için büyük bir önem taşımaktadır.
Orta Çağ Akdeniz'inde Çepni iskânı (Batı Toroslardaki Çetmi örneği)
Orta Çağ'da Akdeniz'de gerçekleşen hadiseler dünyanın bugünkü demografik yapısının oluşmasında ağırlıklı bir etkiye sahiptir. Şüphesiz Orta Çağ'da Anadolu'ya akın eden ve artık geri dönmemek üzere Akdeniz havzasını kendilerine yurt tutan Türklerin bu yenidünya demografisinin oluşmasında etkisi büyüktür. Türk kavimleri arasında büyük devletler kurmuş ve Türk adına daima gururla taşımış olan Oğuzlar, bu göç hareketinin ve Akdeniz fethinin temelini teşkil eden Türk kavmidir. 24 boydan müteşekkil olan Oğuzların, devlet sistemi içerisinde bu boyları yeteneklerine göre tasnif ettiği ve karşılaşılan durumlarda bu boylardan istifade edildiği bilinmektedir. Tezimizin esasını teşkil eden Oğuz boylarından biri olan Çepnilerdir. Akdeniz'in demografik yapısını kökten değiştirecek olan ve Orta Çağ'ın sonuna dek devam eden Türk göçleri, birçok savaş ve fetih ile mümkün olmuştur. Anadolu'ya akın akın göç eden Oğuzların savaşçı namıyla tanınan Çepnilerden arınmış olması düşünülemez. Çepni boyunun Orta Çağ Anadolu'sunda hemen her bölgeye iskân edildikleri bilinmektedir. Orta Çağ'da özellikle Karadeniz Bölgesi'nin Türkler tarafından fethinde son derece önemli görevler üstlenmiş olan Çepniler üzerine yapılan araştırmaların genellikle bu bölge üzerine yoğunlaştığı görülmektedir. Ancak Çepniler Anadolu'nun her yöresinde farklı dönemlerde iskân edilmiş olmak üzere yerleşmişlerdir. Bu yörelerin Türkleşmesinde etkili olan bu Oğuz boyunun araştırılması Akdeniz ve Türkiye tarihi açısından son derece önemlidir. Araştırmamız Çepnilerin Çetmi adıyla bilinen bir grubunun Akdeniz Orta Çağ'ında Anadolu'daki iskânları üzerine olacaktır. Batı Toroslarda var olan Çetmi köyünün tarihçesi, Çepni isminin neden Çetmi olarak kullanıldığı, Torosların zirvesinde yer alan bu köyün bölgeye iskân sebepleri, yakın çevrede başka Çetmi köylerinin varlığı ve şu an bu köyde yaşayan halkın anlatılagelen bilgilerine yer verilecektir.
Ortaçağ Akdeniz'inin renkleri (Boyarmaddelerin üretimi ve kullanımının tarihi süreci)
Ortaçağ Akdeniz'i rengarenk dokumaları, elbiseleri ve halıları kısacası hayatın her aşamasında kullanılan tekstil ürünlerini karşımıza çıkarır. Bu çalışma Ortaçağ'ın tekstil ürünlerinin göz alıcı ve çeşitli renk tonlarına kavuşması sürecini açıklamayı amaçlamaktadır. Bu doğrultuda öncelikle Ortaçağ Akdeniz'inin boyama merkezleri tarihsel kaynaklar ile arkeolojik veriler kullanılarak tespit edilmeye çalışılmıştır. Boyacıların meslek birliklerini, çalışma prensiplerini, uyması gereken kuralları ve mesleki denetimleri, kanunlar, kanunnameler ve lonca tüzüklerinde yer alan kısıtlı veriler incelenerek Ortaçağ'da boyacılık mesleği açıklanmıştır. Boyacıların renkleri oluşturmakta kullandıkları bitkisel, hayvansal boyarmaddelerin ve mordan olarak kullanılan şapın bulunduğu, üretildiği ve ticaretinin yapıldığı bölgeler botanik, coğrafya, seyahatname ve ticaret risaleleri türündeki eserlerden istifade edilerek tespit edilmiştir. Gününüze ulaşan seçilmiş tekstil örnekleri ve boyarmadde analizlerine yer verilerek çalışmanın hem görsel hem de bilimsel verilerle desteklenmesi sağlanmıştır. Çalışma sırasında elde edilen veriler doğrultusunda Akdeniz'deki önemli boyahaneler, boyacılık mesleği ve boyahanelerde kullanılan hem yerli hem de ithal bitkisel-hayvansal boyarmaddeler tespit edilerek Ortaçağ Akdeniz'indeki tekstil ürünlerinin renklendirilme süreci açıklanmaya çalışılmıştır.
Kıbrıs'ta Lusignanlar döneminde çokkültürlülük
Bu doktora tezi, kurulduğu 1192 yılından Venedik idaresine geçtiği 1489 yılına kadar Kıbrıs Lusignan Krallığı'nda çokkültürlülük meselesini incelemektedir. Odak noktası, adadaki çokkültürlü yapıyı tanımlamak ve bir kültürel çeşitlilik listesi sunmaktan ziyade bu farklı kültürden insanların nasıl bir arada yaşadıkları üzerinde bir fikir geliştirmektir. Dolayısıyla farklı kültürden insanların birbirlerini nasıl gördükleri, hangi kimliklerle tanımladıkları ve ötekilerin sınırlarına ne şekilde ve hangi koşullarda geçtikleri konusuna eğilmektedir. Doğu Akdeniz'de ticaret, hac, göç gibi nedenlerden dolayı oldukça işlek bir coğrafi konumda olması ve Akdeniz'in siyasi kontrolünde kilit rol oynaması Kıbrıs'ın her daim heterojen ve kompleks bir toplumsal yapıya sahip olmasına yol açmıştır. Guy de Lusignan'ın izlediği iskân politikası ve 1291 yılında Akkâ'nın Müslümanlar tarafından ele geçirilmesi insan hareketliliğini teşvik etmiş, adadaki kültürel çeşitliliği arttırmıştır. Bu çalışmada farklı kültür gruplarına sahip insanların birbirleriyle ilişkileri, kimliğin bu süreçteki rolü ve mahiyeti, faydacı ve durumsal seçimlerin kültürel sınırların esnetilmesindeki işlevi göz önünde bulundurularak ele alınmaktadır. Adada yaklaşık üç yüz yıl süren Lusignan hâkimiyeti altında farklı kültürel arka plandan gelen insanların geliştirdikleri ortak yaşam pratikleri krallık kanunları, kilise konsil kayıtları, papalık mektupları, noter kayıtları ve seyyahların anlatıları ışığında incelenmektedir. Alandaki kültür çalışmalarına yeni bir bakış ve kavrayış getirmeyi hedefleyen bu çalışma aynı zamanda hem Kıbrıs hem de Doğu Akdeniz bölgesinin geç Ortaçağ'daki sosyo-kültürel dinamiklerini daha yakından tanımayı ve anlamlandırmayı hedeflemektedir. Anahtar Kelimeler: Kıbrıs, Lusignanlar, Çokkültürlülük, Kimlik, Çoklu Kimlik Kuramı.
Akdeniz Ortaçağ felsefesinde mizojini: Aurelius Augustinus'un eserlerinde kadın cinsiyetine ilişkin söylemlerinin feminist yazın eleştirisi aracılığıyla analizi
Çağımızın hala en büyük sorunlarından biri olmaya devam eden mizojiniyi tanımlamak, tarihinin kayıp parçalarını bulmak ve özellikle topluma etki eden kişilerde hangi durumlarda ve ne ölçüde oluştuğunu saptayabilmek bu sorunu çözebilmek için bizlere gerekli veriyi sağlayacaktır. Bu amaçla çalışmamızda Akdeniz Ortaçağ'ının en önemli isimlerinden Augustinus'un tüm külliyatı mizojini perspektifinde değerlendirilmek üzere incelenmiş ve elde edilen sonuçlar çağının bu konuda belirleyici tüm unsurlarıyla karşılaştırılarak irdelenmiştir. Böylelikle mizojini tarihinde, tarih anlatısı içerisinde küçük ancak etki açısından büyük bir parçası ayrıntılarıyla sunulmuştur. Bu çalışma dört temel bölümden oluşmaktadır; Hristiyanlık ve Hristiyanlık felsefesi, kadın ve mizojini konularına ilişkin bir anlatının yer aldığı, konunun daha iyi anlaşılması için gerekli bilgi birikiminin aktarıldığı ve mizojini kuramlarından yola çıkarak bir kuram oluşturduğumuz birinci bölüm; Augustinus'un külliyatının kodlama, tema oluşturma ve sınıflandırma aşamaları sonrasında feminist yazın eleştirisiyle değerlendirildiği ve bu konuya ilişkin tüm verilerin yer aldığı ikinci bölüm; verilerin Augustinus'un yaşamının ve çağının biçimlendirici etkiye sahip her alanı—din, felsefe, tıp, kültür—içerisinde yeniden değerlendirildiği üçüncü bölüm; elde edilen tüm verilerin ve yapılan değerlendirmelerin ışığında Augustinus'un eserleri üzerinden onun mizojini tarihindeki yeri ve katkısının tartışıldığı sonuç bölümü. Çalışmanın sonunda anlaşılmıştır ki Augustinus çağının baskın kabullerini taşımakla birlikte Kutsal Kitap ve İsa'ya ters düşmeyecek ölçüde kimi konularda kadın yanlısı düşünceler sunsa da çoğunlukla mizojinist bir yaklaşım sürdürmüştür. Kadın yanlısı olduğu ileri sürülebilecek noktalarda ise pragmatist bir yaklaşım içerisinde olduğu görülmüştür. Bir sorunu çözebilmek için eyleme geçmeden önce sorunu bulmak, tanımlamak ve derinlemesine incelemek gereklidir. Bu çalışma da mizojini sorununu tanımlayıp derinlemesine incelemektedir. Ancak mizojini hem tarihsel hem de coğrafi anlamda oldukça geniş bir alanı kaplayan bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışmamızda ise Akdeniz Ortaçağ'ının en önemli figürlerinden yalnızca birinin yazılı tüm görüşleri incelenmiştir. Akdeniz Ortaçağ'ının mizojini geçmişini derinlemesine ortaya koyabilmek adına, kullandığımız yöntemler tüm önemli figürlerin eserlerine ve bu figürlerin yetiştiği toplum ile çağın tüm alanlarına uygulanmalıdır.
13 ve 14. yüzyıl Bizans ve İtalyan sanatında antik etkiler
Ortaçağ sonlarında, sanattaki klasik eğilimler hem Bizans İmparatorluğu'nda hem de Batı Avrupa'da, özellikle de İtalyan şehir devletlerinin sanatsal yaratımlarına damgasını vurmuştur. 13. yüzyıl sonu 14. yüzyıl başlarında, Bizans ve İtalyan sanatında, antik biçimlerin yeniden ortaya çıkmasında paralel bir durum gözlemlenir. Çeşitli sanatsal ifadeler daha sonra bağımsız olarak değişmiştir. Bu döneme dair gerçekleştirilen akademik çalışmalar incelendiğinde, Bizans ve Batı sanatı olarak dönemin ayrı ayrı ele alındığı tespit edilmiştir. Bu çalışmada; 13. ve 14. yüzyıllarda Bizans İmparatorluğu ve İtalyan resim sanatının antik Yunan ve Helenistik sanatla olan ilişkileri incelenmiştir. 13. yüzyılda, sanatta karşımıza çıkan Antik Çağ etkisi çalışma kapsamında hem siyasi ve kültürel ilişkiler açısından hem de sosyal gelişmeler bağlamında araştırılmıştır. Gelenekçi Bizans resminin, Proto-Rönesans döneminde nasıl bir değişim gösterdiğini Batı'da ise yani İtalyan şehir devletlerinde bu antik etkinin resim sanatına nasıl yansıdığı tez çalışması kapsamında incelenmiştir. Araştırmada nitel araştırma yöntemi kullanılmıştır. Bu kapsamda kütüphane araştırmaları gerçekleştirilerek dergi, makale ve kitaplar ve internet siteleri, dijital kütüphaneler incelenmiş olup bunun sonucunda gerekli bilgilere ulaşılarak, konuyla ilgili görsellerin hangi ülke, şehir ve yapılarda, ya da müze veya koleksiyonlarda olduğu internet araştırmasıyla belirlenmiştir. Konu hakkında diğer veriler özellikle 13 ve 14. yüzyıl Bizans İmparatorluğu ve İtalyan şehir devletlerinin siyasi ve kültürel yapısı ile ilgili araştırmalar ve Antik Çağ'a olan eğilim, bu dönemde benimsenen dünya görüşü dönemin sanat anlayışını da belirler. Süreli yayınlar, akademik araştırmalar, konuyla ilgili duvar resimleri ve mozaiklerden oluşan eser örnekleriyle incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Bizans, İtalya, 13.ve 14. yüzyıl, Antik Yunan, Helenistik, Fresk
Sosyo-kültürel ve dinî yönleriyle Tahtacılar: Elmalı-Akçaeniş örneği
Bu çalışmanın konusu, Alevi gelenekleri ile yaşayışlarını sürdüren ancak uyguladıkları ritüellerinde kendine özgü adetlere sahip olan Akçaeniş Tahtacılarının kültürel ve sosyal yapısının incelenmesidir. Bu çerçevede önce Aleviler hakkında daha sonra ise Tahtacı Alevilerinin dinî ritüelleri ve kurumları hakkında bilgiler verilmiştir. Çalışmanın devamında ise Akçaeniş Tahtacılar hakkında hem teorik hem de pratik bilgiler aracılığıyla bu toplum üzerine değerlendirmeler yapılmıştır. Çalışmanın birinci bölümünde Elmalı ilçesi hakkında genel bilgiler verilmiştir. Elmalı'nın tarihsel arka planı, coğrafyası ve sosyal yapısı incelenmiştir. Çalışmanın bir sonraki bölümünde Tahtacıların inanç esasları, dinî ritüelleri ve Tahtacılara özgü dinî kurumları açıklanmaya çalışılmıştır. Son bölümde ise Akçaeniş Tahtacıları özeline inilerek bu topluma ait doğum, evlilik ve ölüm gibi sosyal adetleri ile bu adetlerin uygulanışına dair dinî ritüeller araştırılmıştır.
Literatür ışığında, Batı Anadolu'da Antik Dönemden Orta Çağ'a bahçe kültürü (Selçuklu bahçeleri)
Bahçe tarihi sosyal ve fen bilimlerini kapsayan geniş bir alana hâkim disiplinler arası bir araştırma gerektiren bir bilim dalıdır. Bu bilim dalı; arkeoloji, sanat tarihi, botanik, peyzaj mimarlığı, mimarlık, edebiyat, linguistik, etimoloji gibi birçok bilim dalını kapsamaktadır. Bahçe tarihi üzerine çalışacak olan araştırmacıların yukarıda sayılan bilim dallarını bir arada ele alması gerekmektedir. Bahçe tarihi çalışmalarının ana elemanlarından biri olan bitkilerin mimari kalıntılar gibi uzun ömürlü olmayışı bu çalışmaları zorlaştıran en önemli faktördür. Bu çalışmada Antik Çağ'dan Anadolu Selçuklu dönemi sonuna kadar bahçenin, insanoğlu için taşıdığı önem tartışılacak ve genel olarak bahçe tipleri, bahçelerin ne amaçla kullanıldığı, medeniyetlerin karşılıklı bahçe etkileşimleri incelenecektir. Bu çalışmanın kapsamı esas olarak günümüz Türkiye'sinin büyük kısmını içeren Anadolu coğrafyasında Orta Çağ bahçe mimarisinin yazılı kaynaklara dayandırarak irdelemek olacaktır. Bu çalışmada literatür taraması, arazi çalışmaları, katalog taramaları yapılmıştır. Vazo, duvar, mezar resimleri, minyatürler incelenmiştir. Antik Çağ'da ve Orta Çağ'da bahçe hakkında yapılacak araştırmaların sonuçları verilecek ve bu çalışmanın omurgasını oluşturan Orta Çağ'da Batı Anadolu topraklarındaki bahçe tarihi incelenecektir. Bu çalışmanın amacı Bizans veya Selçuklu bahçelerini incelemek ve o dönemin siyasi, sosyal, iklimsel özellikleri de dikkate alarak genel bir bahçe profili çıkarmaktır. Anahtar Sözcükler: Bahçe Kültürü, Orta Çağ, Selçuklu Bahçeleri, Literatür, Antik Çağ
Doğu Akdeniz ve Asya medeniyetlerinin Ortaçağ İngiliz edebiyatına tesiri: Chaucer'ın Canterbury Hikâyeleri
Canterbury Hikâyeleri Geoffrey Chaucer tarafından 14. yy'da yazılmış manzum bir eserdir; Orta İngilizce dilinde yazılmış olup, İngiliz edebiyatının klasikleri arasında yer alır. Çerçeve-anlatım ile birbiri ardına anlatılan bir dizi hikâyeden meydana gelen bu eserin ele aldığı mekanlar Britanya adası ile sınırlı değildir. Öyle ki, eserde hikâyeler Güney Anadolu, Suriye ve İskenderiye'nin de yer aldığı Doğu Akdeniz coğrafyasına ve daha doğuda kalan Tatar, Moğol, İskit ve diğer Türk kültürlerinin bulunduğu Asya coğrafyasına da taşınmıştır. Canterbury Hikâyeleri'ni meydana getiren kısımlar dikkatle incelendiğinde eserin Doğu Akdeniz ve Asya medeniyetlerine temas eden birçok noktaya sahip olduğu, Antalya, İskenderiye, Suriye ve Anadolu'da vuku bulan tarihî meseleleri kaynak olarak ele aldığı ve eserin muassırları olan 14. yy Avrupa ve İngiliz edebiyatının da aynı şekilde bu coğrafyalardan gelen motifleri taşıdığı görülür. Bu çalışmanın hedefi evvela Canterbury Hikâyeleri'nin saniyen ise 14. yy Avrupa ve bilhassa İngiliz edebiyatının mezkur Doğu Akdeniz ve Asya medeniyetlerinin ne şekilde tesiri altında kaldığını göstermektir. Avrupa ve bilhassa İngiliz edebiyatından başlayarak Canterbury Hikâyeleri'nde yer alan Doğu Akdeniz motiflerinin tespit edilerek kaynakları ile beraber ortaya konulması çalışmanın özgün değerleri arasındadır. Anahtar Kelimeler: 14. Yüzyıl, İngiliz Edebiyatı, Ortaçağ Avrupa Edebiyatı, Doğu Akdeniz, Ortaçağlı Asyalılar
Akdeniz'den Kafkaslara Ortaçağda kurulan Hazar Devleti'nin bakiyesi: Karay Türkleri (Tarih-din-dil-kültür)
Karay Türklerinin dilinin, dininin/mezhebinin, tarihinin, sosyo-kültürel yapısının incelenmesi veya üzerinde herhangi bir konuda çalışma yapılması bakımından diğer Türk lehçeleriyle mukayese edildiğinde pek şanslı oldukları söylenemez. Bu hususun iki önemli sebebi vardır: Karay Türk halkının dinleri/mezhepleri gereği içine çok kapalı bir Türk boyu olması, bir diğeri ise farklı dinden/mezhepten evliliklere şiddetle karşı çıkmalarıdır. Bu iki temel sebep dolayısıyla Karay Türkleriyle ilgili yapılan ilk ilmi çalışmalar da XVII. yüzyılda başlayabilmiştir. Bu ilk çalışmalar onların dilleri, kültürleri ve tarihleri üzerinde değil, daha çok dinler tarihçileri tarafından yapılan dinleri yani Karai mezhebi üzerinde olmuştur. Son zamanlarda Karay Türklerinin tarihleri, kültürleri ve özellikle dilleri üzerinde çalışmalar yapılsa da bu çalışmaların hâlâ yeterli düzeyde olduğu pek söylenemez. Bu bağlamda bu tezle amaçlanan genel mahiyette Litvanya-Trakai'de ikamet eden Karay Türklerinin tarihi, dini, dili, kültürü ve yaşadıkları coğrafyayı -fotoğraflar eşliğinde- okuyucularla paylaşmak ve bu alandaki eksikliği bir nebze de olsa giderebilmektir. Tezin tarih ve din konulu bölümlerinin hazırlanışında yerli, yabancı tarihçilerin ve dinler tarihçilerinin Karai mezhebi ve Karay Türkleri konulu görüşleri derlenip verilmiştir. Tarih kısmında kendilerinin de üzerinde ısrarla durdukları Hazar Devleti'nin bakiyesi olma mevzusu işlenmiştir. Karay Türkleri, dinlerinin kendilerine mahsus ve saygın olduğu haklılığını kendi içlerinde taşıdıkları için Karai mezhebinin menşei ve bu mezhebin Rabbanist (~Talmudist) mezhepten ayrıldığı hususlar nelerdir gibi konular maddeler halinde izah edilmiştir. Tezin kültür boyutunun hazırlanışında Litvanya'da yaşayan Karay Türklerinin en bilge kişisi/aksakallısı olarak bilinen Szymon Juchniewicz'den metin ve kelime derlemeleri yapılmıştır. Yapılan bu derlemelerde görülmüştür ki Karay Türkleri diğer Türk halkları ile mezhepsel bir farklılığa sahip olsalar dahi kan ve kültürel bağlarını her yönden devam ettirmektedirler. Yani Türk boylarından biri olduklarının şuurundadırlar. Ayrıca Kırım Karay Türklerinden Yu. A. Polkanov'un Kırım Karay Türklerinin kültürel konulu Rusça makaleleri de Türkiye Türkçesine çevrilerek bu bölüm için gerekli bilgi temin edilmeye çalışılmıştır. Tezin dil kısmının incelenmesinde ilkin genel olarak Karay Türkçesinin dil özellikleri, bu konu üzerinde çalışan yerli ve yabancı Türkologların verdiği bilgiler ışığında özetlenmiştir. Sonrasında Litvanya Vilnius Üniversitesi Ortantalistik Kütüphanesi'nde tarafımızca keşfedilen "Davudun Zeburları" adlı matbu eser okunmuş, transkiribe edilmiş, eserin ses, şekil ve kelime hazinesi hakkında ayrıntılı bilgi verilmiştir. Anahtar kelimeler: Hazar Devleti, Karai Mezhebi, Kırım Karay Türkleri, Litvanya Karay Türkleri, Zebur
İslam Ortaçağı'ndaki bilimsel ve felsefi çalışmaların Batı'ya etkisi: Salerno Tıp Okulu ve Toledo Çevirmenler Okulu örnekleri
Ortaçağ'da Hristiyan Batı ile İslam dünyası arasındaki "karanlık-aydınlık" karşılaştırmasının en belirgin nedeni, olasılıkla Hristiyan Batı dünyası bir birlik oluşturmaya çalışırken İslam dünyasının sahip olduğu refahla, fethettiği topraklarla uygarlığını bilimsel ve kültürel bakımdan daha fazla geliştirilebilmesidir. İslam dünyası bu dönemde Kur'an ile hadislerin ışığında ve yöneticilerin bilimsel merakları ile başka dinlere hoşgörüleri sayesinde Antik Yunan bilgi birikimiyle yoğurulmuş bir bilgi ve kültür birikimi oluşturmuştur. Bu birikim Beytü'l-Hikme (Bilgelik Evi) gibi organize olmuş bir kurumun çatısı altında yapılan çalışmaların sonucu olmuştur. Hristiyan Batı dünyası İslam dünyası ile karşılaştıkça onların bilimsel çalışmalarını Latinceye çevirerek hem ataları saydıkları Antik Yunan bilgi birikimine kavuşmuş hem de İslami bilgi birikimini edinmişlerdir. Ancak bu süreç İslam dünyasından farklı bir yöntemle gerçekleşmiş ve Batı dünyası çeviri etkinliklerini ya bireysel ölçekte ya da Toledo Çevirmenler Okulu gibi daha küçük ölçekli kurumlarda yürütmüştür. Bu çalışmada öncelikle Beytü'l Hikme üzerinden Ortaçağ'da İslam dünyasındaki bilimsel ve felsefi çalışmalar ele alınarak bu çalışmaların tarihsel arka plan doğrultusunda Batı'ya ne yönde etki ettiği İslam düşüncesi ile ilk tanışan yerlerden olan İspanya ve İtalya örnekleri çerçevesinde irdelenecektir. Dolayısıyla bu çalışmanın odak noktasını Hristiyan Batı'nın en önemli iki okulu olan Schola Medica Salernitana (Salerno Tıp Okulu) ve Escuela de Traductores de Toledo (Toledo Çevirmenler Okulu) oluşturacaktır. Anahtar Kelimeler: Ortaçağ'da felsefe ve bilim, İslam düşüncesi, İslam etkisi, Hristiyan Batı düşüncesi, çeviri etkinlikleri, Salerno Tıp Okulu, Toledo Çevirmenler Okulu.
Akdeniz Yahudileri, Sefaradlar, Ladino dili ve kültürü: Nasreddin Hoca ve Djoha üzerine mukayeseli bir çalışma
Akdeniz havzasına ve kıta Avrupa'sına yayılan Yahudiler, yaşadıkları coğrafyada oluşturdukları dinsel inanışlar, gelenekler, kültürel pratikler ve âdetler bakımından temelde iki ana gruba ayrılır. Birinci grupta Aşkenaz Yahudileri yer alır ki bu grup özellikle Doğu Avrupa ve Rusya'da yaşamış olan Yahudileri niteler. İkinci grupta yer alan Sefarad Yahudileri ise, Sefarad sözcüğünün İbrani dilinde "İspanya" anlamına gelmesinden de anlaşılacağı gibi, İspanya kökenli Yahudileri nitelemektedir ki bu toplum 1492 yılında İspanya'dan kaçarak Osmanlı devletine sığınan Yahudilerin oluşturduğu grubu kapsamaktadır. Sefarad Yahudileri Akdeniz'in batısından doğusuna yapılan göç ile daha sonra Ladino olarak adlandırılacak olan İberya'da oluşmuş olan dillerini ve kültürlerini de beraberlerinde Osmanlı topraklarına getirmişlerdir. Ladino edebiyatının sözlü geleneğinde önemli bir yere sahip olan mizahi figür şüphesiz Djoha'dır. Nasreddin Hoca ile aynı coğrafyada anlatılmış ve aktarılmış olan Djoha hikâyeleri, Nasreddin Hoca'ya ve Nasreddin Hoca'nın içinde bulunduğu Türk İslam kültürüne ait birçok unsuru barındırır. Bu çalışmada, Pertev Naili Boratav'ın derlemelerinden oluşan Nasreddin Hoca ile Matilda Koen-Sarano'nun derlediği Djoha Ke Dize? başlıklı eseri her iki metinde beliren ortak unsurların gün yüzüne çıkarılması için mukayeseli bir şekilde incelenmiştir. Mukayese sonucunda elde edilen bulgular paylaşılarak Djoha hikâyelerinde Nasreddin Hoca'nın bir Ladino kültürü unsuru olarak dönüşümü gözler önüne serilmektedir.
Yeni Ortaçağcılık ve Akdeniz'deki mimari izleri: Antalya örneği
Yeni Ortaçağcılık, yeni anlamına gelen neo ve ortaçağcılık anlamına gelen medievalism kelimelerinin birleşimi ile ortaya çıkmış bir kavramdır. Günümüzde genel itibarı ile Yeni Ortaçağcılık, Ortaçağcılık'ın ortaya koymuş olduğu gerçekliği alıp farklı bir alternatif ile değerlendirme yöntemi olarak sıklıkla kullanılmaktadır. Bu değerlendirme, tarihin alternatif bir işleyişi olabileceği gibi, var olan Ortaçağ öğelerinin post modern kavramlarla birleştirip sanki dönem kültürünün bir parçasıymış gibi de sunulabilmektedir. Ortaçağ yapılarına benzetilmiş oteller, Ortaçağ fantastik yaratıkları ile donatılmış eğlence parkları, video oyunlar ve daha nicesi içerisinde yeniden doğan Ortaçağ'ı görmek mümkündür. Bu çalışma, Yeni Ortaçağcılık ve beslenmiş olduğu Ortaçağcılık kavramını kuramsal olarak ele almış ve yeniden ortaya çıkan Ortaçağ'ın içerisindeki psikolojik ve sosyolojik çözümlemelere göndermeler yaparak kavramın günümüz Akdeniz kültüründeki var oluşunu ele alıp Antalya'daki Yeni Ortaçağcı görünüm ve yansımaların örneklerini yapılar bazında incelemiştir. Çalışmanın kapsamı kavramsal olarak Ortaçağcılık ve Yeni Ortaçağcılık olup Yeni Ortaçağcılık'ın Akdeniz havzasının başat turizm kentlerinden biri olan Antalya'daki yapıların mimari özelliklerine olan etkisi ile sınırlıdır.
Arykandos Vadisi'nde Sionlu Aziz Nikolaos kültü ve Hristiyan Türkler
Arkeolojik araştırması yapılmamış Arykandos Vadisi'nin en sert topoğrafyaya sahip kanyon kısmında elde edilen veriler birkaç yönlü bilgi sağlamaktadır. Bölgede tespiti yapılan kuleli çiftlik yapıları ve Orta Çağ'a ait kullanım izleri, bu bölgede birden fazla küçük ölçekli yerleşimin varlığını ortaya çıkarmıştır. Bu yerleşimlerden Alasın Köyü ile kesin lokalizasyonu yapılamayan Tragalassos arasında dolaylı bağlantılar vardır. Orta Çağ'da Arykandos Vadisi içinde şüphe götürmeyen bir Sionlu Aziz Nikolaos inancı söz konusudur. Elde edilen veriler bir taraftan bu kültü, tarihlendirmeye de olanak tanıyacak ölçüde kanıtlarken, diğer taraftan dönemin Hristiyan Türkleri hakkında da kıymetli ipuçları sunmaktadır. Anlaşılmaktadır ki, Sionlu Aziz Nikolaos'a gönülden inanmış topluluk içinde 5.-6.yüzyılda Anadolu'ya Bizans tarafından tehcir edilen Hristiyan'laşmış Bulgar Türkleri de vardı. Vadi içinde günümüzde yaşamakta olan, 1071'den sonra Anadolu'ya Kafkaslar üzerinden gelen Oğuz soylu Tahtacı Türkmenler birkaç asır bu Hristiyan Türk soylularla beraberce yaşamışlar, kültür alışverişinde bulunmuşlar ve onlara dair izleri kendi gelenekleri ve hafızalarıyla günümüze ulaştırmışlardır. Bu çalışma temelde bir tez niteliğinde olsa da, Karadeniz'in kuzeyini takip ederek 4.yüzyılda Balkanlar'a ulaşan, akabinde 5. yüzyıldaki dağılmadan sonra Slavlar'la karışan Hun soylu Bulgar Türkleri'nin Anadolu'ya geçişleri ve kendilerinden 500 sene sonra Kafkaslar üzerinden gelen Oğuz uruklarının karşılaşması, birlikte yaşaması ve sonunda Türk'ün değişmez kaderi olarak birbirlerinin Türk'lüğünden bihaber düşman oluşlarının öyküsüdür de.
Lübnan/Trablusşam'daki Memlûk Dönemi medreseleri
Günümüzde Lübnan sınırları içerisinde bulunan ve geçmişte Tripoli olarak bilinen Trablusşam, eski devirlerden beri farklı kavim ve uygarlıklara ev sahipliği yapmış, 1289'dan itibaren 228 yıl boyunca (1289-1517) Memlûkların hâkimiyetinde kalmıştır. 26 Nisan 1289'da Haçlıların elinden alınan Trablusşam, gerçek anlamda bir şehir kimliğini Memlûk hâkimiyetinde kazanmıştır. Memlûklar tarafından 1289'da alındıktan sonra Sultan Kalavun, Haçlı şehrinin kurulu olduğu el-Mina liman bölgesini tamamen yıktırarak yeni şehri yaklaşık 2 kilometre doğuda bulunan Hacılar Tepesi'nin eteklerine kurdurmuştur. Yeni kurulan kentte iskân çalışmalarının yanı sıra cami, medrese, han, hamam, çeşme gibi yapılarla birlikte şehirleşme çalışmalarına başlanmıştır. 1294 tarihli Mansuri Ulu Camii çevresinde şekillenmeye başlayan şehir, tam anlamıyla iskâna elverişli bir hale gelmiştir. İnşâ edilen eğitim yapılarından olan ve medrese olarak bilinen yapılar bilhassa Ulu Camii çevresinde olmak üzere şehrin her tarafına kurulmaya başlanmıştır. Diğer Memlûk kentlerinden Kahire, Şam, Halep ve Kudüs gibi ilim merkezlerine nazaran daha mütevâzı bir görüntü sergileyen Trablusşam çok sayıda medrese yapısına sahiptir. Yerinde yapılan saha araştırması neticesinde Memlûk dönemine ait olup medrese olarak bilinen on altı yapı incelenmiştir. Üç farklı plan tasarımının görüldüğü Trablusşam medreselerinin hiçbirinde gerek Anadolu gerekse Memlûk coğrafyasındaki diğer kentlerde görülen medreselerde olduğu gibi öğrenci odaları bulunmamakla beraber daha işlevsel yapılar olarak inşâ edilmiştir. Bu çalışmada Trablusşam'da Memlûkler döneminde inşâ edilmiş olup medrese olarak bilinen yapılar ele alınarak, plân ve süsleme açısından çağdaşı olan diğer örneklerle karşılaştırılarak incelenmiştir.
Geç Antikçağ'da Yakın Doğu kiliselerinin Lycia Hristiyanlığı üzerine etkileri
Bu çalışmanın amacı Geç Antikçağ'da Lycia Hristiyanlığının kökenleri ve gelişiminde Alexandria, Antiocheia, Hierosolyma ve Constantinopolis kiliselerinin tesirini tarihi kayıtlar içerisinde aramaktır. Tezin kapsamını oluşturan 1-5. yüzyıllar arasında Hristiyanlara ilişkin veriler üç ana bölüm içerisinde incelenmiştir. Birinci bölümün ilk kısmında Lycia Hristiyanlığının kökenleri Elçilerin İşleri, Barnabas'ın İşleri, Paulus ve Thecla'nın İşleri, martyr Nicandrus ve Hermaeus'un passion öyküleri, bölgenin jeopolitik konumu ve barındırdığı Yahudi nüfusu ile karşılaştırılarak genel kanının aksine 1. yüzyıla tarihlendirilerek yeni bir tez öne sürülmüştür. Aynı bölümün ikinci kısmında Roma – Hristiyan ilişkileri kapsamında Lycialı Hristiyanların passion öykülerine ve eleştirilerine yer verilmiştir. Böylece yalnızca ilk kısımda sunulan tez desteklenmemiştir, aynı zamanda 1-4. yüzyıllar arasında Roma katliamına tabi tutulan kimi Hristiyanların Lycia'ya atfedilmelerinin hatalı bir yorum olduğuna kimilerinin ise yeni bir tarihsel seyir içerisinde değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekilmiştir. Tezin ikinci bölümünde ilk olarak Myra'nın metropolit statüsüne yükselişinin altında yatan ruhani nedenler ele alınmıştır. Akabinde 5. yüzyıl itibariyle Lycia'da (ve Yakın Doğu kentlerinde) münzevi hayatı yaşayan Lycialı keşişlere ve Lycia'da muhtelif gerekçeler ile bulunan din adamlarına odaklanılmıştır. Bu kapsamda on bir din adamı ve bir bürokrat değerlendirilmiştir. 311 yılı itibariyle Lycia Hristiyanlarına ilişkin veriler sistematik olarak artmıştır ve 325 konsil kayıtları aracılığıyla Lycia Kiliseleri'nin ilahiyat anlayışları takip edilebilir hale gelmiştir. Bu nedenle üçüncü bölümde 325-451 yılları arasında toplanan Nicaea, Seleucia, Constantinopolis, I. Ephesus, II. Ephesus ve Chalcedon Konsilleri'nin yanı sıra Lycialı ruhbanların katıldığı irili ufaklı tüm konsiller ve Lycialı piskoposların tutumları aktarılmıştır. Anahtar Kelimeler: Lycia, Hristiyanlık, Kilise, Ortodoks, Heterodoks
Ağlebî Devleti ve Akdeniz'deki faaliyetleri (800-909)
Kuzey Afrika'da hayatlarını idame ettiren Arap kökenli bir toplum olan Ağlebîler, Abbâsî halifelerinin hakimiyetinde bulunan Kuzey Afrika'da (Mağrib) bölge halkının da isteğiyle İfrîkıye merkezli olarak kurulan bir devlettir. Ağlebî Devleti Abbâsî halifeliğine bağlılığının bir nişanesi olarak halifeler adına hutbe okutup kendi paraları üzerine isimlerini nakşettirmiştir. Ağlebîler devlet kurduktan sonra pek çok isyanla meşgul olmuşlardır. Bu durum yeni kurulan bir devlet için yeni topraklar fethetme zaruretini doğurmuş ve fetih hareketleri Kuzey Afrika'ya en yakın bölge olması nedeniyle Sicilya Adasına yoğunlaşmıştır. Akdeniz'in en büyük adası olan ve Altın Ada diye tabir edilen Sicilya, Akdeniz ticaret yolları güzergâhında verimli topraklara sahip olması hasebiyle tarih boyunca istilalara maruz kalmıştır. Sicilya Adasının altın ada diye anılmasının sebebi özellikle kıyı şeridinden birçok medeniyetin uğrak ticaret bölgesi olması ve zengin toprak mahsulleriyle de ülkenin gıda ambarı olarak bilinmesidir. Dolayısıyla bu tür faktörler adanın stratejik önemini daha da arttırmıştır. Ağlebî Devleti'nin Sicilya Adasını fethetme isteği özellikle ticari ilişkileri geliştirme, ekonomik refah seviyesini arttırma ve aynı zamanda tarım ekonomisini de canlandırma amacıyla birebir ilintilidir. Ağlebî Devleti'ni öne çıkaran en önemli faaliyeti Akdeniz bölgesinde gerçekleştirmiş olduğu fetihleridir. Sicilya ile başlayan fetih faaliyetleri, Sicilya'nın büyük bir kısmında hakimiyet sağlandıktan sonra bunu takip eden İtalya yarımadasına yaptığı seferleridir. Ağlebî Devleti, son olarak Malta adasına düzenlediği fetih faaliyetlerinin ardından Fatimiler tarafından yıkılmıştır. Bu çalışmada yüzyıllık bir hakimiyet (800-909) süren Ağlebî Devleti'nin, siyasi hayatı, ticari ilişkileri, kültürel ve siyasi ilişkileri, sanat ve mimari alanda faaliyetleriyle birlikte incelenmiştir.
Selçukluların Anadolu ve Doğu Akdeniz siyaseti (1018-1243)
Türk tarihi genel olarak tek bir bölgede değil, muhtelif coğrafyalarda şekillenmiş, bu coğrafyalar ise geniş bir alanı kaplamıştır. Ancak ana vatanlarından bu kadar çeşitli ve geniş bölgelere yayılmış ve hüküm sürmüş olan Türklerin, Anadolu ve Doğu Akdeniz coğrafyasına gelmeleri ile yüzyıllar boyu sürecek bir mücadelenin başlangıcını oluşturmuştur. Zira Anadolu'da günümüze kadar süregelen yaklaşık bin yıllık bir tarihin temelleri burada atılmıştır. İslam öncesi Türk tarihinde yaşanan gelişmeler, ihtiyaçlar ve istekler, Türklerin İslamiyet'e geçişinden sonraki dönemlerinin rotasını çizmiş, sunduğu olanaklar bakımından Anadolu ise onların sürekli ilgi gösterdikleri bir coğrafya olmuştur. Büyük Selçuklular döneminde başlayan Anadolu üzerine akın hareketleri, Anadolu Selçukluları ile oldukça süratlenmiş, Moğolların etkinleşmeye başlaması ile ise doruk noktasına ulaşmıştır. Doğu Akdeniz coğrafyası Türkler için çok yabancı oldukları bir bölge olmasına rağmen, Türkmenlerin adaptasyonu süratli bir şekilde gerçekleşmiş, çevresel faktörlerden elde ettikleri bilgileri de planlı bir şekilde uygulayarak denizlerdeki tecrübesizliklerini giderebilmişlerdir. Özellikle Bizans ile temasa geçmelerinden sonra bu bilgi transferi hızla artmış, sayıları kimi zaman azalan kimi zaman da çoğalan yetenekli Türk denizciler tarihteki yerlerini almışlardır. Anadolu Selçuklu Devleti zamanında mümkün olduğunca planlı bir şekilde batıdaki uç bölgelere yerleştirilen Türkmenler, Ege ve Akdeniz kıyı şehirlerine sürekli akınlar yapmak suretiyle bu bölgeleri zamanla kontrol altına almayı başarmışlardır. Ancak tüm bu gelişmeler 1243'te yaşanan Kösedağ Savaşı'na kadar sürebilmiş, sonrasında ise Anadolu'da bozulan siyasi birlik, Osmanlıların gelişine kadar tam anlamıyla sağlanamamıştır.
İbn Cübeyr ve İbn Battûta'ya göre Ortaçağ'da Akdeniz
"İbn Cübeyr ve İbn Battûta'ya Göre Orta Çağ'da Akdeniz" adlı çalışmamızda, seyyahların Akdeniz bölgesine dair siyasi, sosyal, kültürel ve tarihi gözlemleri telif ettikleri seyahatnâmelerinden yola çıkarak ortaya konulmaya çalışılmıştır. Seyahatnâmeler, edebi yönleri yanı sıra tarihi ve coğrafi pek çok bilgiyi içermektedir. Bu yönleriyle seyahatnâmeler, tarih ve coğrafyanın yanı sıra diğer disiplinler içinde önem taşımaktadır. Seyahatnâmelerde, tarihçilerin ihmal ettikleri soysal ve iktisadi hayat için son derece önemli bilgiler de yer almaktadır. Seyyahların gezdiği ülkelerdeki örf ve adetler, törenler, toplumsal aktörler, dini inançlar ve kültürler ile ilgili aktarımlar incelenmiş ve yorumlanmıştır. Ülkelerin yönetimleri, kültürleri ile idarecilerin yönetim şekilleri hakkında bilgiler verilmiştir. Ayrıca, kentler detaylı bir şekilde incelenmiş, ilginç yönlerine değinilmiştir. Toplumu yönlendirmede etkili olan ve toplum açısından değer ifade eden bazı önemli şahsiyetlerin özelliklerine değinilmiştir. Son olarak bu seyahatnâmelerin birbirini takip eden yüzyıllarda telif edilmiş olması, o dönemin bilinmeyen tarihine ışık tutacaktır. İbn Cübeyr ve İbn Battûta seyahatnâmeleri, genel olarak 13. ve 14. yüzyıl dünyasına dair değişik sahalarda kaynak olacaktır. Anahtar Kelimeler: Seyyah, Seyahatnâme, Akdeniz, İbn Battûta, İbn Cübeyr
Antalya ve çevresinde bulunan Selçuklu, beylikler dönemi yapı kitabeleri üzerine bir inceleme
Sahip olduğu kültürel coğrafyasındaki zenginlik ve gerek savunmaya imkan tanıyan gerçek coğrafî özelliği ile Dünya tarihinde önemli bir yere sahip olan Antalya, birçok medeniyetin egemenlik sahasını oluşturur. Bu önemli bölge Anadolu'ya akınlar düzenleyen Türklerin de dikkatini çekmiş, fetih amacıyla birçok kereler akınlar düzenlemişlerdir. Antalya, Selçuklu otoritesiyle ilk defa, I. Rükneddin Mesud'un 1120'de Uluborlu Kalesi'ni Bizanslılar'dan alıp Antalya'ya kadar ilerlemesiyle muhatap olmuştur. Daha sonra sonraki karşılaşma ise,Anadolu'nun fethiyle görevlendirilen Kutalmış oğlu Süleyman Şah zamanında Pamfilya'nın ele geçirilmesiyle gerçekleşmiştir. Birçok askerî çekişmenin ardından, zaman zaman küçük kesintilere uğrayarak el değiştirse de, sırasıyla 1207 de ilk defa Giyaseddin Keyhüsrev'in şehri ele geçirmiştir. İkinci kez 2016'da, İzzettin Keykavus, şehri geri aldı. 1221'de ise, Alaaddin Keykubat'ın Alanya'yı fethetmesiyle Antalya tamamen Selçukluların idaresine girmiş oldu. Anadolu Selçuklu Devleti'nin tarihi rolünun tamamlamasının ardından, Antalya Hamidoğulları'nın, Alanya ise Karamanoğulları'nın hareket sahası olmuştur. İncelememiz, Anadolu Selçuklu Devleti ve Beylikler Dönemi içerisinde, dönemin önemli imar faaliyetleri merkezi konumunda olan Antalya, Alanya ve hem civar olan yerleşim yerlerini kapsamaktadır. Bu bölgelerde bulunan yapılar tek tek tespit edilip üzerindeki kitabelerin belirlenerek yazı, estetik ve dil açısından döneme özgü bir bütünlük içerisinde ele alınacaktır. Kııymetlerinin araştırılarak, değerlendirmesi amacıyla, önce yapılan çalışmaları bir araya getirildi. Geriye doğru kaynak taraması yapılarak, seyahatnameler de dahil tarihe kaynaklık eden Farsça ve Arapça eserlerle beraber yerli yabancı birçok çalışma incelenerek, yapılar tek tek tespit edildi. Yerinde veya bizzat fotoğraf çekmenin yanında, Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nün sağladığı fotoğraflar da kullanıldı. Antalya ve Alanya Müzesi arşivleri taranarak bir araya getirilen görsellerin incelenmeyisle yazın malzemeleri elde edilmiştir. Bu çalışmada,, Anadolu Selçukluları ve Beylikler döneminde inşâ edilen, tamiri yapılan yada dönüştürülen yapıların üzerinde bulunan kitabeler, yeniden okunarak, yazı, üslup, dil ve tezyin açısından incelenerek değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Anadolu Selçukluları, Yapı Kitabeleri, İnşa, Antalya, Tamir
Bizans İmparatoru Herakleios (610-641) dönemi reform hareketleri
Herakleios, bir darbe girişimi ile zalim olarak adlandırılan imparator Phokas'ı 610 yılında devirerek imparator olmuştur. İmparator olduğu dönemde (610-641), İustinianos devrinin pırıltılarından eser kalmamıştır. Phokas'ın baskı rejimi imparatorluğu güçsüz kılmıştır. İmparatorluğun batısı Avar ve Slav kavimlerince yıpratılırken, doğusu Sâsâni İmparatorluğu tarafından işgal edilmeye başlanmıştır. Bitmek bilmeyen bu kaos ortamı imparatorluğun inanç ve gücünü kırmış, imparatorluk parçalanma tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Herakleios böyle bir kaos ortamında idareyi ele aldığında bir umut olmuş sevinç gösterileri ile karşılanmıştır. İmparator, öncelikli olarak çöken ekonomik alanda sikke (Hexagram) ve darphane reformları gerçekleştirmiş bu reformlar neticesinde Avar-Slav kavimlerine haraç ödeyerek dizginleyebil ve Sâsâni İmparatorluğuna karşı girişeceği savaşlarda yeni bir birlikler tesis edebilmişti. Herakleios, ekonomik reformları takiben, askeri reformlar yapmış, magister militum sisteminden Thema düzenine geçişin temelini sağlayacağı reformları gerçekleştirerek, 622-628 yılları arasında Sâsâni imparatorluğuna karşı başarılı askeri faaliyetlerde bulunmuştur. Onları kendi imparatorluklarının içlerine çekilmeye zorlamıştır. Bu süreç içerisinde Sâsâni imparatorluğu yıkılış sürecine girmiştir. Doğu'daki Sâsâni tehdidinin ortadan kaldırılmasının üzerinden çok geçmeden imparatorluk yeni bir tehdit ile karşılamıştır. Karşılaşılan bu tehdit Araplardır. 629 yılında Mûte ile başlayan Bizans-Arap mücadeleleri İmparator Herakleios'un ölümüne kadar bir dizi savaşların yaşanmasına ve imparatorluğun önemli ekonomik ve askeri üslerini kaybetmesine neden olmuştur. Bizans-Arap mücadeleleri süresince de Doğu kiliselerindeki birliği sağlayarak toprak kayıplarına engel olmayı düşünmüş ve Ekthesis'i ilan ettirerek dini alanda bir reform gerçekleştirmiştir.
Lusignanlar döneminde Kıbrıs - Antalya ilişkileri (1192-1489)
Doğu Akdeniz'in en büyük adası olan Kıbrıs ile Güney Anadolu'nun en uğrak yerleşim bölgelerinden biri olan Antalya tarih öncesi dönemlerden itibaren iskân görmüştür. Kıbrıs, Doğu ile Batı arasında seyrüsefer eden gemilerin durak noktası olmakla kalmamış egemen güçler için bir üs ve ekonomik gelir vadeden bir ada olarak önemini tarih boyunca muhafaza etmiştir. 1096 yılında başlayan Haçlı Seferleri ile Batı'dan Doğu'ya doğru gerçekleşen ve yüzyılı aşkın süre devam eden akın Kıbrıs'ın stratejik önemini arttırmıştır. 1192 yılından itibaren Lusignan hanedanının adada tahsis ettiği krallık yaklaşık üç yüzyıl sürmüş ve bu süreçte ada Hristiyanların Doğu'daki stratejileri çerçevesinde kilit rol oynamıştır. Öte yandan kıyı denizciliğinin hâkim olduğu Antikçağda sefer rotalarının elzem noktalarından biri olan Antalya, Anadolu Selçuklularının 1207 yılında kenti fethetmeleri ile ticari ve siyasi bakımdan inkişaf etmiş; Anadolu'nun Avrupa'ya açılan kapılarından biri olmuştur. Bu tarihten itibaren küçük kesintiler dışında Türk hâkimiyetinde kalan Antalya, Doğu Akdeniz'de öne çıkan noktalardan biri olmuş ve bu konumunu ortaçağın sonuna kadar devam ettirmiştir. Bu çalışma Doğu Akdeniz havzasının iki kilit noktası olan Kıbrıs ve Antalya arasında cereyan eden ilişkileri Kıbrıs'ta Lusignan Krallığının hüküm sürdüğü 1192-1489 yılları arasında ele almaktadır. Bu süre zarfında iki bölge arasında yapılan savaşlar, imzalanan anlaşmalar, ticari faaliyetler ve doğal olarak bu yoğun temasın beraberinde getirdiği sosyal ve kültürel ilişkiler incelenmiştir.
13. Yüzyıl Doğu Akdenizi'nin (Antalya-Alanya-Misis-Tarsus-Anazarba-Lazkiye-Süveydiye) siyasi, sosyal ve ekonomik tarihi
Akdeniz tarih boyunca pek çok insan topluluğuna ve kültürlerine ev sahipliği yapmış büyük bir medeniyet havzasıdır. Bu havzanın bir parçası olan Doğu Akdeniz ise gerek üç büyük semavi din olan Yahudiliğin, Hıristiyanlığın ve İslamiyet'in doğduğu coğrafya olması gerekse de sahip olduğu siyasi, kültürel ve ekonomik zenginlik bakımından dikkat çekicidir. Doğu Akdeniz tarihin başlangıcından günümüze kadar çok çeşitli mücadelelere ve büyük tarihi gelişmelere sahne olmuştur. Çalışmamız içerisinde ele alınan ve Doğu Akdeniz'in Türkiye ve Suriye kıyılarında uzanan şehirlerimizin yani Antalya, Alanya, Tarsus, Misis, Anazarba, Süveydiye ve Lazkiye'nin XIII. yüzyıl siyasi, sosyal ve ekonomik tarihlerine odaklanılmıştır. Ele aldığımız Doğu Akdeniz şehirleri Ortaçağ'ın en büyük olaylarından İslamiyet'in Doğuşu, Haçlı Seferleri ve Moğol İstilası gibi olaylardan ziyadesiyle etkilenmiş merkezlerdir. Aynı zamanda Selçukluların, Eyyûbîlerin, Memlûklerin ve Moğolların tarih sahnesine çıkışları ve aralarındaki siyasi mücadeleler de ele aldığımız şehirlerin tarihini şekillendirmiştir. Çalışmamız kapsamında ele aldığımız coğrafyadaki tarihi gelişmeler genel itibarıyla Türkiye Selçukluları, Kilikya Tâbi Ermeni Baronluğu, Doğu Akdeniz'de kurulan Haçlı Krallıkları, Eyyûbîler, Memlûkler ve Moğollar arasında gerçekleşmiştir. İlgili yerlerde çalışma sahasına müdahil olan başka devletlerin ve yerel güçlerin etkileri de ele alınmıştır. XIII. yüzyılda Antalya ve Alanya şehirlerinin gerek siyasi, gerek ekonomik gerekse de sosyal tarihi büyük oranda Türkiye Selçukluları tarafından şekillendirilmiş, yüzyıl sonlarına doğru ise Karamanoğulları Beyliği devreye girmiştir. Tarsus, Misis ve Anazarba şehirlerinin bulunduğu Kilikya sahası XIII. yüzyılda Kilikya Tâbi Ermeni Baronluğu'nun egemenliği altında kalmışsa da adı geçen yüzyıl içerisinde önce Türkiye Selçuklularının, Kösedağ Savaşı'ndan sonra Moğolların ve yüzyılın ikinci yarısının hemen ardından Memlûklerin hâkim olduğu bir siyasi durum mevcuttur. Süveydiye ve Lazkiye şehirlerinin bulunduğu Suriye mıntıkasında ise Haçlıların, Eyyûbîlerin ve daha sonra da Memlûklerin şekillendirdiği bir tarih söz konusudur. Anahtar Kelimeler: Ortaçağ Akdenizi, Türkiye Selçukluları, Haçlılar, Eyyûbîler, Memlûkler,Moğollar.
Norman İdareci II. Roger yönetiminde Sicilya Adası (1095-1154)
Normanlar ilk olarak Hauteville hanedanı ile Sicilya'da tarih sahnesine çıktılar. Büyük Kont I. Roger'ın ölümünün ardından (1101) yerine oğlu II. Roger geçti. II. Roger papalığın desteğini alarak Sicilya ve Güney İtalya topraklarının tamamını hâkimiyet altına alıp 1130 yılında da Palermo'da kral olarak taç giydi. Bu yıldan itibaren ada, Sicilya Norman krallığı olarak anıldı. Kral II. Roger, babası I. Roger'ın Sicilya Adası'nda ortaya koyup uyguladığı idari sistemi yürüttüğü başarılı diplomasi ile daha da ileri noktaya taşımayı başardı. Akdeniz'in en büyük ve en ehemmiyetli adası olan Sicilya'da Doğru Romalılar, Müslümanlar ve Normanlar başta olmak üzere çeşitli etnik gruplar bir arada yaşıyordu. Kral II. Roger bu halkların tamamına hoşgörü ile yaklaştı ve politikalarını din ya da etnisite ekseninde değil; diplomasi temelinde yürüttü. II. Roger'ın bu tutumu onun ele geçirdiği topraklarda otoritesini güçlü ve sağlam tutması bakımından etkili oldu. Anahtar Kelimeler: II. Roger, Sicilya, Güney İtalya, Normanlar, Doğu Roma, Haçlı Seferleri, Kuzey Afrika.
Salâhaddîn devrinde Akdeniz'de Eyyûbî deniz kuvvetleri
İslam Denizcilik geleneği 7. yüzyılda Suriye ve Mısır topraklarının ele geçirilmesiyle başladı. Böylelikle Doğu Akdeniz'in önemli liman ve tersanelerine sahip olan İslâm Devleti, Doğu Roma İmparatorluğu karşısında gerek savunma gerekse saldırı amaçlı bu tersaneleri işletti. Önceleri Doğu Roma üslubuyla gemi üreten İslâm Devleti, Arap Yarımadası üzerinden iletişim halinde olduğu Çinli denizcilerden de öğrendiği denizcilik teknolojisini kısa zamanda Akdeniz'e aktararak dönemin önde gelen deniz güçlerinden biri oldu. Doğu Roma, Akdeniz hâkimiyetinin İslâm denizciliği karşısında gerilediği sırada, Avrupa'da bir araya gelen Haçlılar Doğu Akdeniz üzerine arkası kesilmeyen bir sefer hareketi başlattılar. İlk seferle İslâm dünyasını tarumar eden Haçlılar bölgede birçok krallık ve kontluk tesis ederek başta Suriye olmak üzere Doğu Akdeniz'in birçok bölgesini ele geçirdi. Bu konjonktür altında Mısır hakimi olan Salâhaddîn Yusuf b. Eyyûb, zayıflayan Mısır denizciliğini tekrar ayağa kaldırmak için bir dizi kurumsal reforma imza attı. Bu doğrultuda günümüzde "denizcilik bakanlığı" olarak adlandırılabilecek Dîvânü'l Ustûl'ü kurdu ve Mısır gelirlerinin çok büyük bir bölümünü bu Dîvâna aktardı. Ayrıca denizcilik için hammaddenin oldukça problemli olduğu Mısır coğrafyasında, hammadde problemini çözmek için İtalyan devletleri ile bir dizi anlaşma imzaladı. Bu ahval altında teşekkül eden Eyyûbî Deniz Kuvvetleri hızlı bir kurumsallaşma sürecine girdi ve Eyyûbî filoları Akdeniz'in önemli limanlarına hâkim olmak için operasyonlar düzenledi. Eyyûbî Denizciliğinin yükselişi gibi düşüşü de ani oldu. Eyyûbî deniz kuvvetleri, Üçüncü Haçlı Seferleri sırasında kendi sınırlarını aşan bir mücadele gösterdi. Karşında İtalya'dan İskandinavya'ya sayısız devletin tüm deniz gücünü bulan Eyyûbî Deniz Kuvvetleri Haçlılara karşı başarılı operasyonlar yürütse de daimi bir başarı kazanması imkânsızdı. Biz bu çalışmamızla modern tarih çalışmalarında sıklıkla göz ardı edilen İslâm Denizcilik tarihinin önemli bir dönemini aydınlatmaya çalıştık. Bu çalışmayla Salâhaddîn Eyyûbî dönemi Eyyûbî Deniz Kuvvetlerinin gerek teşkilat gerekse mücadelelerini devrin canlı kaynakları vasıtasıyla gözler önüne sermeye gayret gösterdik.