Akdeniz University
Discipline

Pulmonary Diseases

Akdeniz University

360

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Plevral sıvılı hastalarda tuzak akciğer (trapped / entrapped lung) varlığının tespitinde intraplevral basınç ölçümleri ve solunum fonksiyon testleri (Difüzyon testi, body pletismografi dahil) ölçümleri

Çalışmamız tek taraflı plevral sıvılı hastaların alındığı prospektif bir çalışmadır. Plevral sıvılı hastalarda tuzak akciğer varlığını tespit etmede yol gösterici parametreleri araştırmak için torasentez ile sıvı boşaltılan hastalar değerlendirilmeye dahil edildi. Sıvı boşaltımı işleminin öncesinde ve sonrasında yapılan body (vücut) pletismografileri ile elde edilen değerler ile işlemin başlangıcında ve sıvı boşaltımı (500 ml ve 1000 ml) sonrasında ölçülen intraplevral basınç ölçümleri kaydedildi. Bu değerler başlangıç seviyesinde tuzak akciğeri olanlarda +4,58 cm H2O, olmayanlarda +4,70 cm H2O (p=0,034), 500 ml sıvı boşaltımı sonrası tuzak akciğeri olanlarda -4,12 cm H2O, olmayanlarda +0,60 cm H2O (p=0,003) ve 1000 ml sıvı boşaltımı sonrası tuzak akciğeri olanlarda -7,20 cm H2O, olmayanlarda -3,23 cm H2O idi (p=0,039 ). Plevral aralık elastans hesaplamalarında 500 ml sıvı boşaltımı sonrası tuzak akciğeri olanlarda 17,7179 cm H2O/L, olmayanlarda 8,4500 cm H2O/L (p=0.000) ve 1000 ml sıvı boşaltımı sonrası tuzak akciğeri olanlarda 12,5968 cm H2O/L, olmayanlarda 7,9118 cm H2O/L (p=0,009) idi. Plevral sıvı boşaltıldıktan sonra ölçülen FEV1 değeri tuzak akciğeri olanlarda 0,8895, olmayanlarda 1,1695 (p=0,030), FVC değeri tuzak akciğeri olanlarda 1,0528, olmayanlarda 1,4078 (p=0,022) idi. Tuzak akciğeri olan 37 hastada pH ortalaması 7,31, tuzak akciğeri olmayan 39 hastada pH ortalaması 7,34 idi (p=0.530). Mevcut bulgular ile boşaltıcı torasentez öncesi tuzak akciğer varlığını tespit etmede elastans ölçümlerinin faydalı olduğunu tespit ettik. Ancak havayolu direnci ve vital kapasite ile tuzak akciğer varlığı arasında bir ilişki bulmadık. Anahtar Kelimeler: Plevral sıvı, intraplevral basınç, plevral manometri, elastans, body (vücut) pletismografi, tuzak akciğer

AkciğerAkciğer hastalıklarıBasınç ölçümleri+6
Fatmanur Korul
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Stabil KOAH olgularında, klinik parametrelerin ve tedavide kullanılan inhaler ilaçların, tedavi uygulamasına uyumu gösteren ölçekler ile birlikte değerlendirilmesi

Bu çalışma, stabil dönem KOAH hastalarında inhaler tedaviye uyumun klinik ve demografik özellikler ile ilişkisini, İlaç Uyum Bildirim Ölçeği (İUBÖ) ve Morisky Tedaviye Uyum Ölçeği-8 (MTU-8) kullanarak değerlendirmeyi amaçlayan kesitsel bir çalışmadır. Aynı zamanda bu çalışmada, KOAH'ta olduğu gibi diğer kronik hastalıklarda da tedaviye uyumu değerlendiren iki ölçeğin birbirleriyle olan ilişkisinin ve uyumluluğunun belirlenmesi hedeflendi. Stabil dönem toplam 110 KOAH hastasına inhaler ilaç uyumunu gösteren İUBÖ ve MTU-8 uygulandı ve hastaların CAT, mMRC skorları ile birlikte demografik ve klinik diğer parametreleri araştırmacı tarafından yapılan bir anket ile kaydedildi. Hastalarda MTU-8 ölçeği ile değerlendirilen inhaler ilaç uyumunda, yaşın (yıl) (p=0.020) ve aktif sigara kullanımının (p=0.020) ilaç uyumuna etkisi olduğu görüldü. Hastaların İUBÖ ile değerlendirilen inhaler ilaç uyumlarında ise herhangi bir sosyodemografik-klinik özelliğin ilaç uyumuna etkisi olduğu gösterilemedi. İnhaler ilaç uyumunun değerlendirildiği iki ölçek arasında Bland-Altman-Plot grafiğine göre uyumluluk olduğu saptandı. Ayrıca ölçekler arassında birbirleri ile pozitif yönde ilişki olduğu görüldü (r=0.801, p=0.001). FEV1 (L), FEV1 (%) değerleri ile CAT ve mMRC skorları arasında negatif yönde ilişki olduğu bulundu (p<0.001). Sigara kullanımı (paket-yıl) ve son bir yıl içinde hastaneye yatış sayıları arasında pozitif yönde ilişki olduğu görüldü (r=0.229, p=0.016). mMRC ve CAT arasında ise pozitif yönde ilişki olduğu görüldü (r=0.681, p<0.001). Sonuç olarak, stabil dönem KOAH hastalarında tedaviye uyumu etkileyen, birbirleri ile de ilişkili olabilen çeşitli klinik-demografik özellikler mevcuttur. Bu parametrelerin hastaların yönetiminde dikkate alınması tedaviye yön vermekte etkili olabilir. Anahtar Kelimeler: İlaç Uyum Bildirim Ölçeği (İUBÖ), Morisky Tedaviye Uyum Ölçeği-8 (MTU-8), stabil KOAH, tedaviye uyum

Hilal Sayma
Eskişehir Osmangazi University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer kanserinin seyrine sürrenal bez metastazının etkisi

Hajiyeva S. Akciğer Kanserinin Seyrine Sürrenal Bez Metastazının Etkisi. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Tıpta Uzmanlık Tezi, Eskişehir, 2024. Bu tez çalışmasında, kliniğimizde tanı konulan, tedavi ve takip edilen akciğer kanserli hastalarda tespit edilen sürrenal bez metastazlarının sıklığı, özellikleri ve sağ kalım üzerine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 1 Ocak 2011 ile 31 Aralık 2015 tarihleri arasında tanı alan 1.253 akciğer kanserli hasta analiz edildi. Sürrenal bez lezyonları tanı anında < 1 cm ve ≥ 1 cm olarak gruplandırıldı. Bir cm altında sürrenal bez lezyonu saptanan hastaların %0.7 (7/971)'inde tanıda, %6 (59/971)'sında ise takipte sürrenal bez metastazı gelişti. Bir cm ve üzerinde sürrenal lezyonu olan hastaların %54.6 (154/282)'sında tanı anında sürrenal metastaz, %45.4 (128/282)'inde ise benign sürrenal lezyon tespit edildi. Hastaların sağ kalım süresi tanıda metastazı olmayan hastalarda 12.0 ± 12.5 (11.0 – 13.0) ay, sadece sürrenal bez metastazı olan hastalarda 10.0 ± 3.1 (4.0 – 16.0) ay, sürrenal bez ve diğer organ metastazı olan hastalarda ise 7.0 ± 0.6 (5.9- 8.1) ay olarak saptandı. Metastazı olmayan hastaların sağ kalım süresi sadece sürrenal bez metastazı olan hastaların sağ kalımı ile benzer iken (p=0.119), hem metastazı olmayan hastaların hem de sadece sürrenal bez metastazı olan hastaların sağ kalımı sürrenal ile birlikte diğer organlarda metastazı olanlara göre daha uzundu (sırasıyla p<0.001, p=0.002). Çok değişkenli analiz sonucuna göre tanıda sürrenal bez metastazının belirleyicileri sürrenal lezyonun nodüler yapıda olması (OR; %95GA: 4.97; 2.10-11.87), SUVmax değerinin ≥ 2.5 olması (5.57; 3.25-9.53), beyin (OR:3.24; 1.17-8.18), kemik (3.87; 1.59-9.43) ve plevra (2.55; 1.02-6.38) metastazının bulunmasıydı. Sürrenal bez lezyonlarının malign ya da benign olmalarını öngören değişkenler ise sürrenal lezyonun boyutu (2.98; 1.33- 6.67) ve SUVmax değeri (8.25; 5.00-13.61) idi.

Sona Hajıyeva
Eskişehir Osmangazi University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Soliter pulmoner nodüllerde malignite riskinindeğerlendirilmesi

Soliter pulmoner nodül (SPN) sık karşılaşılan önemli bir klinik sorundur. Malign-benign ayırımının doğru bir şekilde yapılması erken evre akciğer kanserinin etkin tedavisinin yanında benign lezyonlara gereksiz müdahalenin oluşturabileceği potansiyel sorunların da önlenmesini sağlar. Bu çalışmanın amacı rastlantısal olarak SPN saptanan ve histopatolojik tanısı kesin olan hastalarda malign nodül olmayı öngören değişkenlerin belirlenmesidir. Çalışmamıza 1 Ocak 2010 – 30 Haziran 2023 tarihleri arasında 229 hasta dahil edildi. Yaş, cinsiyet, sigara, mesleksel risk, asbest maruziyeti, akciğer hastalığı, özgeçmiş ve ailede kanser öyküsü, nodülün boyutu, yerleşimi, kenar özelliği, yoğunluğu, kavitasyon, kalsifikasyon, yağ içeriği, tomografide amfizem olup olmadığı ve SUVmax değeri kaydedildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalamaları 61.69±10.64 yıl, 165 hasta erkekti. Hastaların 185'inde malign nodül tespit edildi. Tek değişkenli analizde ileri yaş (p<0.001), akciğer hastalığı olan (p=0.030), nodül çapı> 2 cm (p=0.001), spiküle (p=0.001) ve lobüle (p=0.019) kenar özelliği, SUVmax değeri ≥3.96 nodülü (p<0.001) ve BT'de amfizem bulgusu olan (p=0.050) hastalarda malign nodül görülme oranı daha yüksekti. Kalsifikasyon (p<0.001) ve yağ (p=0.007) içeren nodül ile fissürle bağlantılı nodülü (p=0.011) olan hastalarda ise benign nodül olma oranı daha yüksekti. Çok değişkenli regresyon analizi sonucunda yaşın ≥ 65 (OR; %95GA: 3.51; 1.31-9.45) yıl ve SUVmax değerinin ≥ 3.96 olması durumunun (4.55; 1.84- 11.27) malign SPN'yi öngördüğü, nodülün fissür ile bağlantılı olmasının (0.10; 0.02- 0.44) ise benign SPN'yi öngördüğü tespit edildi. Malign SPN'lerin ayırımı için geliştirilen modelin duyarlılığı %78.3, özgüllüğü %78.6, pozitif olabilirlik oranı 3.65, negatif olabilirlik oranı 0.28'di. Rastlantısal SPN'lerin ileri yaştaki hastalarda saptanması ve SUVmax değerinin yüksek olması malignite olasılığını belirleme açısından anlamlı bulunmuştur. Fissürle ilişkili SPN'lerin benign olma olasılığı yüksek bulunduğundan takipte izlenmeleri önerilebilir. PET-BT malignite olasılığı olan hastalarda uzak metastazı da dışlayacağından aynı anda tanı ve tedavi şansı için histopatolojik tanı öncesinde elde edilebilir.

Soliter pulmoner nodül
Kaan Kavzoğlu
Eskişehir Osmangazi University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KOAH hastalarının 35 yaş ve üzeri birinci derece yakınlarında KOAH prevelanslarının araştırılması

Amaç: Merkezimizde Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH) tanısıkonularak poliklinik veya serviste yatarak takip ve tedavileri yapılan hastaların birinciderece yakınlarında (kardeş, anne-baba, çocuklar) KOAH prevelansını araştırmak.Materyal-Metod: Çalışmaya merkezimizde anemnez, fizik muayene, SFT ve grafibulguları ile KOAH tanısı konulmuş 78 hasta ve bunların 35 yaş ve üzeri 139 yakını alındı.Hasta ve hasta yakınlarının sosyodemografik kayıtları alındı. Hasta yakınlarına SFTyapıldı, alfa-1 antitripsin enzim düzeyi ölçüldü.Bulgular: Çalışmaya alınan, SFT yapılabilen ve alfa-1 enzim düzeyleri normalolan 129 hasta yakınının 24'ünde (%18.6) FEV1/FVC<0.7 saptandı. FEV1/FVC<0.7saptanan kişilerin 7/24 (% 29.2) bayan idi ve % 90'ında sigara öyküsü vardı. İndekshastalarımızın ve hasta yakınlarının büyük çoğunluğunda (sırasıyla yaklaşık %75 ve % 50)biyomass maruziyeti olması ve hasta yakınlarının yaklaşık ¾'ünde sigara hikayesi olmasıdikkat çekici idi. Hasta yakınlarını 40 yaş ve üzeri ve sigara öyküsü olanlar diyeayırdığımızda ise bu grupta yaklaşık % 25'lik KOAH oranı saptandı.Sonuç: KOAH hastalarının birinci derece yakınların KOAH prevalansı artmışgörünmektedir. Sigara dumanı ile birlikte özellikle bölgemiz için biyomas maruziyeti enönemli risk faktörleri olmaya devam etmektedir.Anahtar kelimeler: alfa-1 antitripsin düzeyi , KOAH hasta yakınıKOAH prevelansı, KOAH risk faktörleri,

Akciğer hastalıkları-obstrüktifAkrabalıkAlfa 1-antitripsin+2
Sinan Türkkan
İnönü University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apne sendromunda pozitif havayolu basınç tedavisinin enerji metabolizması üzerine etkileri

Amaç: Bu çalışmada pozitif havayolu basıncı (PAP) tedavisi uygulanan OSAS hastalarında tedavi öncesi ve tedavi sonrası enerji metabolizması değişikliklerini değerlendirmeyi amaçladık.Metod: Çalışmaya >18 yaş 39 hasta kabul edildi. PSG'de orta-ağır OSAS saptanan CPAP tedavisi planlanan hastalar dahil edildi. CPAP tedavisi öncesi ve sonrasında Metabolik Holter Cihazı (SenseWear Pro3 Armband, SWA) ile enerji metabolizması değerleri kaydedildi.Sonuçlar: Hastaların yaş ortalaması 51,53± 11,16 / yıl (K/E:17/22)'dı. Hastaların 15 (%38,46)'ine BPAP, 24 (%61,54)'üne CPAP tedavisi başlandı.3 gün Metabolik Holter Cihazı kullanımı sonrasında;1-Hastaların günlük toplam enerji tüketimi, tedavi öncesinde 482,44 ± 296 kCal/gün, tedavi sonrasında 524,51 ± 343,18 kCal/gün, istatiksel olarak anlamlı saptandı (p<0,000).2-Hastaların günlük fiziksel aktivitesi (günlük yürüyüş mesafesi, toplam adım sayısı) tedavi öncesinde 7867 ± 3319 adım/gün, tedavi sonrasında 12416 ± 1451 adım/gün, istatiksel olarak anlamlı saptandı (p<000).3-Hastaların günlük toplam istirahat süresi (immobilizasyon, uyku dahil toplam uzanma süresi) tedavi öncesinde 7,90 ± 1,36 saat/gün, tedavi sonrasında 7,44 ±1,42 saat/gün, istatiksel olarak anlamlı saptandı (p<000).4-Hastaların günlük toplam uyku süresi tedavi öncesinde 5,50 ± 1,88 saat/gün, tedavi sonrasında 5,87 ± 1,20 saat/gün, istatiksel olarak anlamlı saptandı (p<000).Tartışma: Bu çalışmada PAP tedavisi ile günlük enerji tüketimi artmaktadır. Böylece obezite, DM, HT gibi hastalıkların PAP tedavisi ile kontrol altına alınması sağlanabilir. Ayrıca PAP tedavisi ile uyku nörofizyolojisindeki düzelme ile efektif uyku sağlandığından uyku süresi azalmış ve dolayısı ile gün içi fiziksel aktivite süresi uzamıştır. Bu etkiler ile hastaların tedaviye uyumu artar.Sonuç olarak PAP tedavisi OSAS'da her hastanın kullanması gereken tedavidir. Hastalar PAP tedavisi konusunda teşvik edilmelidir.Anahtar Kelimeler: Obsrüktif Uyku Apne Sendromu, Metabolik Holter Cihazı, PAP Tedavisi

Elektrokardiyografi-ambülatuarEnerji metabolizmasıPozitif basınç solunumu+1
Ayşegül Altıntop Geçkil
İnönü University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Turgut Özal Tıp Merkezi çalışanlarında hasta bina sendromu görülme sıklığı ve etkileyen faktörler

Amaç: Bu çalışma, Turgut Özal Tıp Merkezi binasında çalışanlarda HBS semptomlarının, görülme sıklığının ve ilgili olabilecek bazı faktörlerin belirlenmesi amacı ile yapılmıştır.Materyal-Metod: TÖTM'nin tüm birimlerinde çalışan 2500 kişiden gönüllü olarak 951 kişi çalışmaya dahil edilmiştir. Kişilerin sosyodemografik verilerini ve HBS ile ilgili semptomları ve bazı özellikleri saptamaya yönelik anket uygulandı ve katılımcıların saturasyon ölçümü yapıldı. İkinci aşamada iç hava kalitesini değerlendirmeye yönelik ısı, CO, CO2 ve bağıl nem düzeyleri değerlendirildi.Bulgular: Katılımcıların %62.1'inde HBS tespit edilmiştir. Stres değerlendirmesi ile HBS ilişkisi, sürekli bir ilaç kullanma ve çalışılan ortamın sıklıkla çok sıcak olarak değerlendirilmesi ile HBS bulunma durumu ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Çalışmaya alınanların HBS olup olmadıkları, lojistik regresyon analizi kullanılarak değerlendirildiğinde; kronik hastalık varlığı, ortamın sıklıkla çok sıcak veya ara sıra çok aydınlık olarak değerlendirilmesi, semptomlar nedeniyle doktora başvurup tanı almalarının etkileyici faktörler olduğu tespit edildi. Yapılan 36 ölçüm sonucunda CO2 çalışma ortamlarının % 69.4' ünde sınır değerin üzerinde çıkmıştır. Çalışma ortamlarının hiçbirinde CO miktarı sınır değer olan 9 ppm'in üzerinde çıkmamıştır. Yalnızca Klima Dairesi ve Mutfak Deposu 20 Cº'nin altında çalışma ortamları olup, çalışma ortamlarının % 72.2'sinde ortam sıcaklığı 24 Cº'nin üzerinde bulunmuştur. Çalışma ortamlarının %77.8'inde rölatif nem seviyesi sınır değer olan %30'un altındadır. Bu çalışmada, HBS semptomlarından en sık görülenler sırası ile yorgunluk ve bitkinlik (%67.1), başağrısı (%59.5), boğaz kuruluğu (%53.6), gözlerde yanma ve batmadır (%52.4).Sonuç: Günümüzün büyük kısmını geçirdiğimiz binaların sağlık etkilerini bilmek ve önlemlerimizi buna göre almak çalışanların iş performanslarını arttıracak, iş kalitesini iyileştirecek, nedeni belirlenemeyen sağlık sorunlarının ortaya konulmasını sağlayarak gereksiz iş kayıplarını ve sağlık harcamalarını önlemede etkili olacaktır.Anahtar Kelimeler: Hasta Bina Sendromu, İç ortam hava kalitesi, TÖTM, Hastane, ısı, nem, CO2.

HastanelerHava kirliliği-bina içiNem+5
Müge Otlu
İnönü University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uyku apne sendromlu bireylerde CPAP tedavisinin EEG'de izlenen uyku iğcikleri üzerine etkisi

ÖZET: Amaç:Bu çalışmada polisomnografi ile OSAS tanısı konmuş hastalarda CPAP tedavisi öncesi ve CPAP tedavisi sonrası uyku iğcikleri karşılaştırılarak nasıl değişiklikler ortaya çıktığını bulmayı amaçladık. Gereç-Yöntem:Çalışmaya yaşları 18?den büyük PSG ile OSAS tanısı konan 73 hasta (E/K:61/12) çalışmaya alındı. Konjestif kalp yetmezliği, KOAH, bronşial astım, nörolojik hastalığı olan hastalar çalışmaya alınmadı. Hastalara tüm gece polisomnografik test yapıldı. PAP titrasyonu otomatik- CPAP (APAP remstar, respironics, Germany) ile yapıldı. Hastaların uyku iğcikleri NREM-S2 evresinde sayıldı. Minimum 15 dakikalık S2 uykusundaki iğcikler sayılıp bir saate uyarlandı, saatlik uyku iğciği indeksi hesaplandı. Bulgular: Çalışmaya OSAS tanısı olan 73 hasta alındı. PAP tedavisi öncesi ortalama saatlik uyku iğciği sayısı PAP tedavisi sonrası tekrar sayıldığında anlamlı artış saptandı.(288+-55 392+-40) Ayrıca uyku iğciği sayısı ile hasta yaşı arasında anlamlı korelasyon bulundu.(r :0.74 p<000) Tartışma: Uyku ve bellek arasında çok yönlü bir ilişki tanımlanmıştır. Uyku iğciklerinin aynı zamanda uyku kalitesinin bir belirteci olduğu düşünülmektedir. Uyku iğciği ile eşleşmiş beyin aktivitesi öğrenme bağımlı olarak artar. Öğrenme sonrası uyku iğciği amplitüdünde artış ve hipokampal aktivasyonunda artış izlenir. Bu artış özellikle topografik öğrenme sırasında oluşur. OSAS tanılı CPAP kullanan hastalar üzerinde yaptığımız çalışmamızda tedavi öncesi ile kıyaslandığında uyku iğciklerinin sayısında CPAP tedavisi sonrasında anlamlı artış saptandı. Genç hastalarda yaşlı hastalara göre uyku iğcik sayısının daha fazla olduğu gösterildi. Anahtar Kelimeler:Obstrüktif Uyku Apne Sendromu, PAP tedavisi, Uyku iğciği

Akciğer hastalıkları-obstrüktifElektroensefalografiPozitif basınç solunumu+3
Deniz Aydoğan Tavlı
İnönü University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Evde oksijen tedavisinin KOAH'lı hastalarda enerji metabolizması üzerine etkileri

Amaç: Kronik Obstrüktif Akciger Hastalıgı (KOAH), tam olarak geri dönüşlü olmayan hava akımı kısıtlanması ile karekterize, önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalıktır. KOAH tanısı konularak poliklinik veya serviste yatarak takip ve tedavileri yapılan Evre 4 KOAH hastalarının uzun süreli oksijen tedavisinin metabolizma üzerinde etkileri araştırılıp oksijen tedavisinin faydası olup olmadığını araştırmayı planladık. Materyal-Metod: Çalışmaya KOAH tanılı ve ilk kez oksijen tedavisi başlanmış 19 hasta ((16/3) E/K) dahil edildi. Hastaya AKG ve SFT yapıldı. Hastalara tedavi öncesi ve sonrası en az 3 gün metabolik holter cihazı takıldı (SensWear). Holter verileri elektronik ortamına aktarıldı. Günlük ortalama verileri hesaplandı. Sonuç: Hastaların oksijen tedavi öncesi ve sonrası enerji tüketiminde anlamlı artış saptandı. (Tedavi öncesi; 1497±596, tedavi sonrası; 2977±5985, p=0. 044). Yine adım sayısı (Tedavi öncesi; 2056±2569 tedavi sonrası; 2120±1958, p=0. 03), istirahat süresi (Tedavi öncesi; 6.36±3. 31 tedavi sonrası; 3. 47±2. 19, p<0. 03), uyku süresinde (Tedavi öncesi; 4. 23±2. 13 tedavi sonrası; 2. 33±1. 42, p<0. 00) anlamlı fark saptandı. Tartışma: Solunum yetmezlikli KOAH?lılarda günlük enerji tüketimi diğer bir ifade ile enerji tüketimi artmıştır. Buna ek olarak hastaların hareketsiz kalma süreleri azalmış, fizik aktivite süreleri artmıştır. Bunların yanında uykuda geçen süreler azalmış, bu bir çelişki gibi görünse de hastaların kısa sürede effektif uyku uyudukları söylenebilir. Sonuç olarak ileri dönem KOAH?lı hastalarda oksijen tedavisi erken başlanmalı, tedaviye uyum artırılmalı ve teşvik edilmelidir. Oksijen tedavisi ile hipoksiye bağlı mortalite ve morbiditenin önüne geçilip, immobilizasyona sekonder gelişen komplikasyonlarında önüne geçilecektir.

Akciğer hastalıkları-obstrüktifEnerji metabolizmasıOksijen+1
Nurcan Kırıcı Berber
İnönü University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut pulmoner tromboembolili hastalarda kardiyak biyomarkerların (troponin,myoglobin,beyin natriüretik peptid)prevalansı,sağ ventrikül disfonksiyonu ile ilişkisi ve prognostik değeri

ÖZETAKUT PULMONER TROMBOEMBOLİLİ HASTALARDA ARTMIŞKARDİAK BİYOMARKERLARIN (TROPONİN, MYOGLOBİN VE BEYİNNATRİÜRETİK PEPTİT) PREVALANSI, SAĞ VENTRİKÜLDİSFONKSİYONU İLE İLİŞKİSİ VE PROGNOSTİK DEĞERİPulmoner tromboembolili (PTE) hastalarda prognoz belirlemede ve tedaviseçiminde hemodinamik durum ve sağ ventrikül disfonksiyonu (RVD) çokönemlidir. Özellikle masif PTE tanısında sağladığı önemli ipuçları nedeniyleekokardiyografi (EKO) önem kazanmıştır. Çalışmamızda PTE'de EKO'ya alternatifolarak artmış kardiyak biyomarkerlarin RVD ile ilişkisi ve prognostik değeriaraştırıldı.Çalışmamıza PTE tanısı kesinleşen 50 ardışık hasta alındı. Başvuru anında vehastaneye yattıktan sonra 8. ve 24. saatlerde, serum cTnI, BNP ve MYG düzeyleriölçüldü. Muhtemel RVD'yi tespit etmek amacı ile başvuru anında bütün hastalaraEKO yapıldı. Hastalar hastane mortaliteleri, önemli hastane komplikasyonları ve 6aylık mortalite oranları bakımından takip edildi.Çalışmaya alınan hastaların %56'sında cTnI, %76'sında BNP ve %46'sındaMYG yüksekliği saptandı. Ayrıca %50 hastada RVD saptandı. Hastaların %30'un dakardiyojenik şok, mekanik ventilasyon gereksinimi gibi önemli komplikasyonlardan92en az biri gelişti. Bu hastaların %46'sı hastane öldü. Artmış cTnI ve BNP ile RVDarasında anlamlı bir ilişki saptanırken, MYG yüksekliği ile RVD arasındaki ilişkianlamlı bulunmadı. Artmış cTnI ve MYG konsantrasyonu ile hastane mortalitesiarasında anlamlı ilişki bulunurken, artmış BNP seviyesi ile hastane mortalitesiarasındaki ilişki anlamlı değildi. Ancak önemli hastane komplikasyonları ile artmışcTnI, MYG ve BNP arasındaki ilişki anlamlı idi. Değerlendirilen bir çok parametrearasında, sadece artmış cTnI seviyesinin hastane mortalitesi, önemli hastanekomplikasyonları ve 6 aylık mortaliteyi öngörmede güçlü bir bağımsız değişkenolduğu saptandı.Sonuç olarak artmış kardiyak biyomarkerlerin RVD'yi gösterdiğini, hastanemortalitesi dahil önemli hastane komplikasyonlarını göstermede önemli prognostikfaktörler olduklarını bulduk. Kardiyak biyomarker yüksekliği saptanan hastalarınmasif PTE açısından yakından takip edilmesi ve trombolitik tedavi açısındandeğerlendirilmesi gerektiğini düşünüyoruz.Anahtar kelimeler: Akut pulmoner tromboemboli, sağ ventriküldisfonksiyonu, artmış kardiak biyomarkerların.93

Talat Kılıç
İnönü University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik obstrüktif akciğer hastalarında anksiyete ve depresyon semptom düzeyleri ile dini başa çıkma stratejilerinin hastalık şiddeti üzerine etkileri

Amaç: Çalışmamızda, KOAH'lı hastalarda depresyon ve anksiyete düzeyleri, hastalık semptomları, atak sayıları ve hastalık şiddetine göre depresyon ve anksiyete semptomlarının sıklığı ve şiddeti; ayrıca bu semptomlarla başa çıkma stratejileri ve dini başa çıkma düzeylerinin anksiyete, depresyon ve hastalık şiddeti üzerine etkilerinin belirlenmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Hitit Üniversitesi Tıp Fakültesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs Hastalıkları Kliniği'ne Eylül 2023 - Aralık 2023 tarihleri arasında başvuran 118 KOAH tanılı hastanın, Dini Başa Çıkma Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri ve Durumluk-Süreklilik Anksiyete Ölçeği'ni doldurmaları sağlanmıştır. Hastalık şiddeti düzeylerinin belirlenmesi için mMRC ve CAT anketleri doldurulmuştur. Bulgular: Hastaların %76,3'ü erkek ve yaş ortalaması 64,4±9,7 yıldır. Hastaların %78,8'inde KOAH ile birlikte ek kronik hastalık mevcuttur. Hastaların ortalama CAT skorları 16,3±9,6 olarak hesaplandı. Hastaların Beck depresyon puanları 22,0±12,2; STAI-S puanları ortalama 39,9±10,1; STAI-T puanları ortalama 44,8±10,6 olarak bulundu. Pozitif dini başa çıkma skorları 20,8±4,7, negatif dini başa çıkma skorları 8,4±2,1 olarak hesaplandı. KOAH evrelerine göre Beck depresyon ölçeği, STAI-S ve STAI-T değerlerini karşılaştırdığımızda üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu saptandı (p<0,05). KOAH evrelerine göre pozitif dini başaçıkabilirlilik değerlerini karşılaştırdığımızda üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,05). KOAH evrelerine göre negatif dini başaçıkabilirlilik değerleri karşılaştırıldığında evre 1- 2 hastalar ile evre 3 hasta grubu arasındaki fark anlamlı saptandı (p<0,05). Sonuçlar: Psikiyatrik öyküsü olmayan KOAH hastalarında bile yüksek depresyon ve anksiyete semptomları gözlemledik. Bu durum hastalığın ilerleyici ve geri dönüşsüz olmasıyla gelen endişelerle ilişkilendirilebilir. Çalışmamızda şiddetli KOAH'lı hastalarda daha yüksek dini başa çıkma değerleri saptadık. Dindarlık ve maneviyat, kronik hastalıklarla başa çıkmalarına yardımcı olabilecek bir strateji olarak görülmektedir. Hastalar, hem dini inançlarına sığınarak destek aramakta hem de hastalıklarının bir tür ceza olduğunu düşünerek kendilerini cezalandırılmış hissedebilmektedirler

Burak Yılmaz
Hitit University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farklı astım fenotiplerine sahip bireylerde kişilik özellikleri ile hastalık şiddeti ve yaşam kalitesi düzeylerinin ilişkisi

Amaç: Çalışmamızda farklı astım fenotiplerine sahip hastaların kişilik özelliklerinin, astım hastalığının şiddeti ve dolayısı ile hastalığın kontrolü ile hastaların yaşam kaliteleri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Hitit Üniversitesi Çorum Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs hastalıkları polikliniklerinde astım tanısı ile takipli bireylerden dahil edilme ve dışlama kriterlerine uygun olan 146 birey araştırmaya dahil edildi. Araştırmaya dahil edilen bireylerin Göğüs hastalıkları uzmanı hekim tarafından muayenesi yapılırken astım hastalığının hangi fenotipine sahip olduğu tespit edilip kaydedildi Bu hastalar için Eysenck Kişilik Anketi-Gözden Geçirilmiş Kısa Formu, Kısa Form SF-36, astım hastalığı şiddetini tespit etmek için dispne modifiye medical research council dispne ölçeği ve astım yaşam kalitesi ölçeği klinik ölçekleri kullanıldı. Ayrıca hastaların sosyodemografik özellikleri araştırma sorumlusu hekim tarafından hazırlanmış bir sosyodemografik bilgi formu ile kaydedildi. Bulgular: Çalışmada, özellikle nörotisizm düzeyi yüksek bireylerde daha ağır astım fenotipleri, düşük tedavi uyumu, bozulmuş astım kontrolü ve yaşam kalitesinin temel bileşenlerinde belirgin düşüşler gözlendi. Buna karşın dışa dönüklük özelliği olan bireylerde daha iyi astım kontrolü ve daha yüksek yaşam kalitesi düzeyleri tespit edildi. Solunum fonksiyon testleri ile yaşam kalitesi alt boyutları arasında zayıf ama anlamlı pozitif korelasyonlar bulundu. Öte yandan eozinofil düzeyi, vücut kitle indeksi ve atak sıklığı gibi biyolojik göstergeler ile yaşam kalitesi arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Sonuçlar: Bu çalışma, astım hastalarında farklı fenotiplerin kişilik özellikleri ile olan ilişkisini ve bu psikolojik yapıların astım kontrol düzeyi, tedavi uyumu, solunum fonksiyonları ve yaşam kalitesi üzerindeki etkilerini çok boyutlu olarak değerlendirmeyi amaçlamıştır. Elde edilen veriler, astım tedavisinde bireyin kişilik yapısının dikkate alındığı, psikososyal destek unsurlarının da yer aldığı bütüncül yaklaşımların önemini vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: Astım, Astım Fenotipleri, Kişilik Özellikleri

Melisa Ünalan
Hitit University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yabancı uyruklu göç artışının tüberküloz insidansı ve direnç durumuna etkisi

Amaç: Çorum'da 2014-2023 yılları arasında tüberküloz tanısı almış hastaların demografik özelliklerinin, yabancı uyruklu göç artışının tüberküloz vaka sayılarındaki ve ilaç direnci durumundaki etkilerinin incelemesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, hastaların demografik verileri, tüberkülozun tutulum bölgesi, ilaç direnç durumu ve bu durumların yabancı uyruklu göç artışı ile ilişkisi retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Tüberkülozlu hasta verileri, Çorum Verem Savaş Dispanseri kayıtlarından elde edilmiştir. Çorum nüfusu ve yabancı nüfus büyüklüğü Türkiye İstatistik Kurumu nüfus istatistikleri portalı üzerinden alınmıştır. Verilerin istatistiksel analizi IBM SPSS İstatistik 21.0 paket programı ile yapılmıştır. Tüm istatistiksel analizlerde anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda 2014-2023 yılları arasında incelenen toplam 502 hastanın 479'u (%95,4) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, 23'ü (%4,6) ise yabancı uyrukludur. Genel olarak hastalığın daha çok erkeklerde görüldüğü, 18-45 yaş grubunda daha sık olduğu görülmüştür. Yabancı uyruklu hastaların oranında yıllar içinde dalgalı bir seyir izlenmiş olup özellikle Irak (%60,87) ve Afganistan (%13,04) gibi ülkelerden gelen göçmenler vaka sayılarında önemli bir paya sahiptir. Son on yıllık ortalama insidans Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarında yüz binde 8,68, yabancı uyruklularda yüz binde 18 olarak saptanmıştır. Genel ilaç direnci yabancı uyruklu hastalarda yalnızca 1 vakada tespit edilirken (%4,3), Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarında 10 vaka görülmüştür (%2). Yabancı hasta grubunda görülen tek, çok ilaca direnç olgusu (%4,3) ise olgu tanımı olarak nüks olgu olup tedavi sonucu olarak nakil giden olgudur. Sonuç: Yabancı uyruklu göç artışı tüberküloz insidansını ve özellikle de ilaç direnç profilini etkilemektedir. Yabancı uyruklu kişilerin sağlık hizmetine erişim olanakları sağlanmalıdır. Bulgularımız tüberküloz kontrol programlarının etkinliğini artırmak ve göçmen nüfusa yönelik sağlık hizmetlerini iyileştirmek için önemli bilgiler sunmaktadır.

Havle Yılmaz
Hitit University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik obstruktif akciğer hastalığı olan hastalarda senesans ve hastalık şiddeti ile karotis damar değişiklikleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Senesans, kişinin homeostaz dengesinin progresif olarak bozulması sonucu hastalık veya ölüm riskinin artması durumudur. Her hücre bölünmesinde genetik bilginin değişmeden korunmasını sağlayan telomerler yaşlanmayla kısalır ve bu kısalmayı yavaşlatan enzim telomerazdır. Bu çalışmada, KOAH'da hücresel yaşlanma ile ilişkili serum telomeraz aktivitesi, inflamasyon belirteçleri, cilt elastikiyeti ve karotis kominis arterin intima-media kalınlığı araştırılmış, normal yaşlanma sürecinden olan farklılıkların tartışılması amaçlanmıştır. Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları polikliniğinde takip edilen ve onam formu alınan 44 KOAH (60.4±7.51) ve kontrol grubu olarak 42 olgu (57.9±8.23) çalışmaya dahil edildi. Çalışma grubundaki tüm olgulara solunum fonksiyon testi yapılarak SGRQ, CAT ve mMRC anketleri uygulandı. LDL, HDL, TSH, trigliserit, telomeraz, Nrf2, sürfaktan protein-D, ve Vitamin D düzeyleri için açlık kan örnekleri alınarak, Doppler USG ile arteria carotis communis'ten intima-media kalınlığı ölçümü yapıldı, MPA-5 deri elastikiyetini ölçen prob ile deri elastikiyet düzeyi ölçüldü. KOAH ve kontrol grubunda sırasıyla ortalama Nrf2 (4,84 pg/mL ve 13,77 pg/mL), sürfaktan protein-D (1908,64 pg/mL ve 1577,72 pg/mL), telomeraz (25,39 pg/mL ve 34,13 pg/mL) ve Vitamin D (31,98 ng/mL ve 54,26 ng/mL) olup, gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (telomeraz için p=0,007; SP-D, Nrf2 ve Vitamin D için p<0.01). Karotis kommunis arterden ölçülen intima-media KOAH'ta daha kalın bulundu (p=0,02). İki grup arasında cilt elastikiyet düzeyi, serum LDL, HDL, trigliserit, TSH anlamlı fark gözlenmedi. Sonuç olarak, yaşlanma ile ilişkili çalışmada değerlendirilen endotipik ve fenotipik özelliklerin benzer yaş gruplarına göre KOAH'ta daha belirgin olduğu, enflamasyon ve yaşlanma süreci arasındaki kısır döngünün hastalık sürecini daha da olumsuz etkileyebileceği düşünüldü.

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifAteroskleroz+6
Dicle Akcan Kahvecioğlu
Aydın Adnan Menderes University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kistik fibrozis dışı bronşektazi tanılı hastalarda malnütrisyonun alevlenme üzerine etkisi

Kistik fibrozis dışı bronşektaziler (KFDB); kronik öksürük, balgam ve bronşial enfeksiyon semptomlarının eşlik ettiği kalıcı anormal bronşial genişlemelerdir. Malnütrisyon, KFDB'de yetersiz besin alımı, inflamasyona ikincil artmış protein/enerji ihtiyacına bağlı gelişebilir ve alevlenme sıklığını arttırabilir. Çalışmamızın amacı KFDB hastalarında malnütrisyonun alevlenmeler üzerine etkisinin araştırılmasıdır. Araştırmamıza 01.01.2020-31.08.2021 tarihleri arasında BUÜ Göğüs hastalıkları polikliniğine başvuran ICD-10 kodu J47 olan stabil dönemdeki 86 hasta dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, semptomları, SFT parametreleri, VKI, Charlson ve BACI komorbidite indeksleri, BSI, HADS, yorgunluk ağırlık skorları, bioimpedans analiz ve antropometrik ölçümleri, Toraks BT L1 kesiti iskelet kas alanı tespit edildi. NRS-2002 skoru, yıllık alevlenme sayıları arasındaki korelasyonlar ve hastane yatışları değerlendirildi. Çalışmamızda olgular NRS-2002≥3 olma durumlarına göre değerlendirildiğinde VKI, BSI, lenfosit ve hemoglobinde değerlerinde, FFMI, üst kol çevresi, baldır çevresi, SMI değerlerinde azalma ve CRP, hastaneye son 1 yıl içinde yatış değerlerinde artış ile istatistiksel anlamlılık izlendi. Alevlenme sıklığı ≥3 olan olguların FEV1 ve FVC, hemoglobin değeri, paraspinal kas alanında azalma; platelet sayısı, balgam semptomu varlığı, hastane anksiyete skoru, BSI değerinde ise artma ile istatistiksel anlamlılık izlendi. Hastaların alevlenme durumlarının ≥2 olduğu durumda FEV1, FVC'de ve dominant el kavrama testinde (DEKT) azalma; öksürük, balgam varlığında ve BSI değerinde artış ile istatistiksel anlamlılık izlenmiştir. Lojistik regresyon analizinde BSI skorundaki her bir birim artışın son bir yıl içerisinde 2 ve üzeri alevlenme geçirme riskini 1.04 kat; 3 ve üzeri alevlenme geçirme riskini 1,05 kat arttırdığı saptandı. DEKT'deki her bir birimlik artışın son 1 yıl içerisinde 2 ve üzeri alevlenme geçirme riskini %2 azalttığını; erkek cinsiyet varlığının malnütrisyon riskini %19 oranında düşürdüğü, FFMI deki 1 birim artışın malnütrisyon riskini %6 oranında azalttığını, CRP'deki bir birim artışın ise malnütrisyon riskini 1,01 kat arttırdığı saptandı. Çalışmamızın sonuçları ışığında KFDB yönetiminde günlük pratikte sıkça kullanabildiğimiz basit ve tekrarlanabilir tetkiklerin alevlenme ve malnütrisyon riskini öngörmede yol gösterici olacağını düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: alevlenme, malnütrisyon, bronşektazi

Akciğer hastalıklarıBronşektaziBronşiyal hastalıklar+3
Dilara Ömer Topçu
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVİD-19 pnömonisi geçiren olgularda uykusuzluk şiddeti ve uyku kalitesinin değerlendirilmesi

Uykusuzluk genel olarak uykuya başlamada güçlük, yeterli zaman ya da fırsat olmasına karşın uykunun süresinde, bütünlüğünde ve kalitesinde yetersizlik ve gün içine yansıyan olumsuz sonuçları ile tanımlanır. Çalışmada COVID-19 pnömonisi geçiren olgularda uykusuzluk şiddeti ve uyku kalitesinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Mart 2020 - Ekim 2021 arasında COVID-19 pnömonisi geçiren, Bursa Uludağ Üniversitesi Göğüs Hastalıkları Polikliniği'ne ayaktan başvuran, pandemi kliniklerinde ve pandemi yoğun bakım ünitelerinde yatarak tedavi görmüş 250 hasta retrospektif olarak değerlendirildi.Çalışma yapılırken Obstruktif Uyku Apnesi Sendromu(OSAS) açısından hastaların semptomları sorgulandı.OSAS tanısı ve genel olarak uyku ile ilişkili solunum bozuklukları tanısı olan hastalar çalışmaya alınmadı.Hastaların demografik özellikleri, sigara kullanımları, komorbid hastalıkları, uyku süreleri, tedavi şekilleri, pandemi klinik ve yoğun bakım ünitesinde yatış süreleri not edildi.Uyku kalitesi Pitssburgh Uyku Kalitesi ölçeği (PSQI) ile Uykusuzluk Şiddeti İndeksi (ISI) ile değerlendirildi. Olgulara Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi uygulandığında, total ortalama skor 6 [0-18] olarak saptandı. Hastaların 164'ü (%65,6) 5 ve üzerinde skor alarak kötü uyku kalitesine sahip olduğu saptandı. Pandemi kliniğinde daha uzun süreyle yatan hastaların uyku kalitesinin istatistiki anlamlı olarak daha kötü olduğu saptanmıştır. İmmünsüpresif hastalığı olan COVID-19 olguları insomnia açısından değerlendirildiğinde, immünsüpresif hastalık varlığının şiddetli insomnia riskinde artış ile ilişkili, istatistiki anlamlı olduğu belirlendi (p=0,001). Yoğun bakım ünitesinde takip edilen olguların Uykusuzluk Şiddeti İndeksi(ISI) total skoru ortalama değeri 7,5 [0-28], ayaktan tedavi verilen hastaların 7 [0-27] saptanmış iken kliniklerde takip edilen hastalarınki 5 [0-28] olarak saptanmıştır (p=0,023). Özellikle COVID-19'u ağır geçiren, yoğun bakımda ve hastanede uzun süre yatan hastalar olmak üzere, COVID-19 pnömonisi geçiren tüm hastalar taburculuk sonrasında psikiyatrik durum ve uyku bozukluklarının ortaya çıkabileceği unutulmamalı ve bu açıdan değerlendirilmelidir. Anahtar kelimeler: COVID-19, uyku bozukluğu, insomnia

COVID 19Korona virüs enfeksiyonlarıKorona virüsler+5
Gamze Yazıcı
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KOAH'ın sigarayla ilişkili oksidatif stres patogenezinde NRF2/KEAP1 yolağının rolü

Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) hava akım kısıtlanması ve artmış kronik inflamatuar yanıt ile karakterize yaygın bir akciğer hastalığıdır. Başta sigara olmak üzere, genetik ve çevresel birçok risk faktörü hastalık patogenezinde rol oynamaktadır. Çalışmamızın amacı KOAH'ın sigarayla ilişkili oksidatif stres patogenezinde Nrf2/Keap1 yolağının rolünün araştırılması, altta yatan patofizyolojinin daha net anlaşılması ve sigara ilişkili KOAH' ta yeni destekleyici belirteçlerin (Nrf2, Keap1, Gsk-3β, Malondialdehit, Peroksinitrit) kullanılıp kullanılmayacağının belirlenmesidir. Çalışmamıza kliniğimize başvuran 31 KOAH hastası, 31 sigara içicisi olup KOAH tanısı almamış olan kişiler ve 34 sigara içmeyen gönüllüler dahil edildi. KOAH hastalarının rutin kan tetkikleri yapıldı. KOAH hastaları ve sigara içen kişilere solunum fonksiyon testi yapıldı. Her üç grubun periferik venöz kan örneklerinde Nrf2, Keap-1, Gsk-3β, Peroksinitrit ve Malondialdehit çalışıldı. Analizlerde SPSS 22,0 Windows versiyon paket programı kullanıldı. Çalışmaya katılan KOAH hastaları, sigara içen kişiler ve sigara içmeyen gönüllüler arasında yapılan karşılaştırmada; Nrf2 düzeyi sigara içen kontrol grubunda diğer iki gruba göre anlamlı düzeyde düşük saptandı. Keap1 düzeyi KOAH grubunda her iki kontrol grubundan anlamlı düzeyde düşüktü. GSK-3β düzeyi KOAH grubunda daha yüksek düzeydeydi fakat bu fark istatistik olarak anlamlı değildi. KOAH hastaları aldıkları tedaviler yönünden değerlendirildiğinde LABA kullanan hastalarda ise peroksinitrit düşük saptandı (p=0,012). Peroksinitrit düzeyleri KOAH grubunda anlamlı düzeyde yüksekti. Verilerimiz Nrf2, Keap1, Gsk-3β, MDA düzeyleri ile KOAH ve sigara kullanımı arasında anlamlı ilişki olmadığını göstermektedir. KOAH'ın sigarayla ilişkili oksidatif stres patogenezinin açıklanmasında daha geniş çaplı araştırmalara ihtiyaç vardır.

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifMalondialdehit+5
Dilan Zorlu
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kistik fibrozis olan ve olmayan bronşektazi hastalarında inflamatuar ve oksidatif stres belirteçlerinin araştırılması

Bronşektazi bronşların anormal ve geri dönüşümsüz genişlemesiyle karakterize ilerleyici bir solunum yolu hastalığıdır. Bronşektazi nedenlerinden biri olan kistik fibrozis (KF); akciğer, pankreas, bağırsak, ter bezlerinde görülen, otozomal resesif kalıtımlı bir gen hastalığıdır. KF tanısı için yenidoğan tarama testleri yapılmasına rağmen yetişkin hastalarda tanı almamış KF hastaları olabilmektedir. KF ve KF dışı bronşektazide genellikle enfeksiyonun neden olduğu kronik enflamasyon ve oksidatif stres bulunur. KF hastalarında enfeksiyon dışında bu iki durumu tetikleyen farklı yolaklar da vardır. Bu nedenle enfeksiyon olmayan dönemlerde KF dışı bronşektaziye göre KF hastalarında daha fazla inflamasyon olması beklenir. Çalışmanın amacı, enfeksiyon olmayan dönemindeki KF ve KF dışı bronşektazi ayrımında, inflamatuar ve oksidatif stres belirteçlerinin tanısal değerini araştırmaktı. Böylece kandan bakılan, hızlı sonuç veren, pahalı olmayan ve tanısal değeri olan bir test araştırılmıştır. Çalışmamıza kliniğimizde takipli 21 KF ve 29 KF dışı bronşektazi hastası ile 31 sağlıklı gönüllü dahil edildi. KF ve KF dışı bronşektazi hastalarından örnekler, enfeksiyon olmayan ve semptomlarının stabil olduğu dönemde alındı. Çalışmaya alınan hastaların cinsiyet, yaş, vücut kitle indeksi (VKİ), sigara ve kronik hastalık öyküsü, kullandığı ilaçlar, kolonizasyon durumu, son 1 yılda hastane yatış sayısı, son 1 yılda atak sayısı kaydedildi. Her üç grup için tam kan sayımı, eritrosit sedimantasyon hızı (ESH), C- reaktif protein (CRP), Prostaglandin F2 alfa (PGF2 alfa), malondialdehit (MDA), glutatyon (GSH), nükleer faktör eritroid 2 ile ilişkili faktör 2 (Nrf 2), interlökin (IL) 17 ve IL 22 ve fekal elastaz sonuçları değerlendirildi. Lökosit, nötrofil ve CRP'yi, KF hastalarında sağlıklı gönüllülerden ve KF dışı bronşektazi hastalarından yüksek bulduk. ESH ise hem KF hem KF dışı bronşektazi hastalarında sağlıklı gönüllülere göre daha yüksekti. PGF2 alfa için KF dışı bronşektazi ile KF arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p:0,513). MDA KF ve KF dışı bronşektazi hastaları arasından KF grubunda daha yüksek saptanmıştır (p:0,01). GSH KF hastalarında KF dışı bronşektaziye göre istatistiksel olarak anlamlı olarak daha düşük saptanmıştır (p:0,045). IL 17, IL 22 ve fekal elastaz KF hastalarında KF dışı bronşektaziye göre yüksek saptanmış olmasına ragmen bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı değildi (p:0,869, p:0,859, p:0,545). MDA ve GSH'ın, KF ve KF dışı bronşektazilerde belirgin farklılığının olması, ayırıcı tanıda kullanılabilineceklerini düşündürmektedir. Ancak yine de ayırıcı tanıda kullanılabilecek bu ve buna benzer inflamatuar-oksidatif stres belirteçlerinin araştırılacağı, daha çok katılımcı içeren çalışmalara ihtiyaç vardır.

Akciğer hastalıklarıBiyobelirteçlerBronşektazi+3
Şerife Nur Öztürk
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Asbest ile ilişkili hastalıkların gelişiminde çevresel ve mesleki asbest maruziyetinin değerlendirilmesi

Amaç: Ülkemizde çevresel asbest maruziyeti ile ilişkili pek çok çalışma varken mesleki maruziyet ile ilgili bilgi bulunmamaktadır. Bu çalışmada asbeste bağlı hastalık saptananlarda çevresel maruziyeti ve mesleki maruziyeti göstermeyi, asbest maruziyetine neden olan riskli meslek gruplarını belirlemeyi amaçladık. Materyal ve Metot: 01.01.2006-01.07.2016 tarihleri arasında Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne başvurup toraks BT çekilen hastalardan radyoloji ve patoloji kayıtlarında asbestle ilişkili hastalık (plevral plak, plevral kalsifikasyon, mezotelyoma, vb.) bulguları saptanan 18 yaş üzeri 139 hasta çalışmaya alındı. Hastalar telefonla aranarak yaş, cinsiyet, doğum yerleri, yaşadıkları yerler ve süreleri, yaptıkları meslekler ve süreleri öğrenildi. Meslekleri Work-Related Lung Disease Surveillance Report 2002 ye göre yüksek, orta ve düşük riskli olarak sınıflandı. Hastaların doğum yerleri ofiyolitik üniteleri gösteren jeoloji haritasına işaretlenerek ofiyolitik ünitelere olan uzaklığı ölçülerek km olarak hesaplandı. Bulgular: Meslek grupları içerisinde yüksek riskli grupta 31(%22.3), orta riskli grupta 29 (%20.9), düşük riskli grupta 79 (%56.8) hasta saptandı. Hastalar erkeklerde yüksek riskli grupta %31, orta riskli grupta %29 ve düşük riskli grupta %40; kadınlarda i se %100 düşük riskli grupta saptandı. Hastaların 100'ü erkek (%71.9) 39'u kadın (%28.1) olarak saptandı. Asbeste yakın olan grupta (≤10km) 99 (%71.2), uzak olan grupta (>10 km) 40 (%28.8) hasta bulundu. Olguların yaşları 36-90 erkek yaş ortalaması 65.05±11.9, kadınların yaş ortalaması 63.03±13.1 bulundu. Meslek gruplarının yaş dağılımı ve çevresel asbest maruziyetine uzaklık açısından ilişkisinde yüksek riskli grup ile diğer gruplar arasında anlamlı fark saptanırken, orta riskli grup ile düşük riskli grup arasında anlamlı fark saptanmadı. Asbeste maruziyet uzaklığı açısından risk oluşturabilecek optimal sınır 13-14,5 km saptandı. Riskli meslek grupları ve gruplara göre dağılmış Türkiye haritası oluşturuldu. Daha önce literatürde belirtilmemiş olan Kastamonu-Taşköprü'den 10, Adıyaman-Gerger'den 9, Erzurum-Oltu'dan 6, Niğde-Ulukışla'dan 1, Sinop-Boyabat'tan 1 hasta saptandı. Sonuç: Çalışmamızda asbest kaynaklı hastalıkların en az % 20 sinin mesleki maruziyet nedenli olduğu saptandı. Ayrıca literatürde bulunmayan çevresel maruziyet kaynaklı yeni bölgeler belirlendi. Asbest kaynaklı hastalıklar değerlendirilirken çevresel maruziyet dışında mesleki maruziyet sorgulanarak hastaların bu yönde de değerlendirilmesi gerekmektedir.

Didem Özkan
Bezmialem Vakıf University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yatarak tedavi alan toplum kökenli bakteriyel pnömoni olgularının yönetim, tedavi ve prognoz açılarından retrospektif analizi

Toplumda gelişen pnömoni (TGP), tüm dünyada oldukça yaygın görülen ve ciddi bir sağlık sorunudur. Eriskinlerde TGP hastalarının tanı ve tedavisi için, pnömoni ağırlığını değerlendiren skorlamalar ve klavuzlar yayınlanmıstır. Pnömoni ağırlık indeks skorları olguların hastaneye yatıs kararı, tedavisi ve tedavi yeri seçimi konusunda yol gösterici olmakta, yatıs süresi, prognoz, mortalite ve nüks hakkında öngörüde bulunabilmektedir. Bu çalışmada pnömoni ağırlık indekslerinden pnömoni ağırlık indeksi (PAİ), CURB-65, genişletilmiş CURB-65, A-DROP, Ardışık Organ Yetmezliği Değerlendirme Skoru (AOYD), Glasgow Prognostik Skoru (GPİ), Ağır Toplumda Gelişen Pnömoni skoru (ATGP), SMART-COP, ve karma enflamatuvar indeks-1 (KEİ-1) indekslerinin tanı ve tedavideki yerlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza 01.05.22-01.05.23 tarihleri arasında Türk Toraks Derneği (TTD) Erişkinlerde TGP Tanı ve Tedavi Uzlaşı Raporu'na göre yatış endikasyonu bulunup hastaneye yatırılan 155 TGP tanılı olgu alındı. Olguların biyokimya, hemogram, arter kan gazı, infeksiyon belirteçleri, radyolojik bulguları, yatış süreleri, aldıkları tedaviler, tedavi edildikleri servisler, taburculuk durumları retrospektif olarak kaydedildi. Tüm olguların pnömoni ağırlık skorları ve tek tek indekslerin skorları hesaplandı. Çalışmaya alınan olguların 87'si (%56) erkek, 68'i (%44) kadındı. Hastaların ortalama yaşı 71±15 yıl (21-98) idi. Olguların %12'si (n:18) aktif olarak sigara içiyordu. En sık görülen komorbiditeler hipertansiyon (n:97, %62), diyabetus mellitus (n:59, %38), koroner arter hastalığı (n:59, %38) ve KOAH (n:58, %38) idi. TTD klavuzuna göre en çok Grup II hasta olduğu görüldü. Hastaların ortalama yatış süresi 8±5 gündü. Yoğun bakım ünitesi takibi ihtiyacı olan 10 olgu ve NIMV desteği gereksinimi olan 26 olgu mevcuttu. Üç ay içinde nüks nedeniyle tekrar hastane başvurusu 21 olguda görüldü. Pnömoniye ait radyolojik tutulum paternlerine, üreyen mikrobiyolojik etkenlere veya uygulanan antibiyoterapiye bağlı farklılıkların prognoz üzerinde anlamlı etkisi saptanmadı. Çalışmada kullandığımız indekslerin pnömoni ağırlığını belirleme açısından birbirleri ile korele oldukları, hastalığın şiddetini benzer şekilde saptadıkları gösterildi. Exitus olan olgularda exitus olmayanlara göre hastanede yatış günü daha düşük (p=0,02), LDH (p=0,001), PAI (p=0,002), CURB-65 (p=0,049), ATGP (p=0,008) ve SMART-COP (p=0,02) skorlama değerleri daha yüksekti. Nüks olan olgularda hastanede yatış günü (p=0,01), KEİ-1 (p=0,006) ve A-DROP (p=0,04) değerleri diğer gruba göre daha düşüktü. Çalışmamızda NIMV (Non-İnvaziv Mekanik Ventilatör) desteği ve YBÜ (Yoğun Bakım Ünitesi) takibi gereksinimi öngörmekte en etkili çalışmalar araştırıldığında NIMV desteği riski öngörmede SMART-COP (AUC=0,77; %95 GA=0,71-0,92; p<0,001; Duyarlılık:%73; Özgüllük:%32, YBÜ gereksinimi ve mortalite riskini ön görmede PAİ (AUC=0,80; %95 GA=0,67-0,94; p=0,001, Duyarlılık:%90; Özgüllük:%35, nüks riskini ön görmede KEİ-1 (AUC=0,67; %95 GA=0,53-0,82; p=0,04; Duyarlılık:%20; Özgüllük:%89 en iyi ağırlık skorları olarak belirlendi. Sonuç olarak pnömoni ağırlık indeksleri pnömoninin ağırlığını ve tedavi yerininin belirlenemesinde kullanılan oldukça duyarlı indeksler olup, bu çalışmada NIMV ihtiyacını belirlemede SMART-COP, mortalite ve YBÜ gereksinim belirlemede PAİ, nüks riskini belirlenmesinde ise KEİ-1 indekslerinin kullanılmasının uygun olduğu düşünülmüştür.

Bronkopnömoni
Ömer Erkam Engin
Bezmialem Vakıf University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Onkolojik hastalarda görülen pulmoner tromboembolinin tanı,klinik ve prognoz açısından genel popülasyon ile karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Maligniteli hastalarda pulmoner tromboembolizm (PTE), sık gözlenen ve ölümcül olabilen bir komplikasyondur. Maligniteli hastalarda görülen PTE'nin (Mi-PTE) tanısı, tedavisi ve prognozu genel popülasyonda görülen olgulardan farklıdır. Bu çalışmada, PTE tanılı hastalarda malignite varlığının klinik tablo ve prognoz üzerindeki etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Merkezimizde 2020-2023 tarihleri arasında PTE ön tanısı ile tetkik edilen her biri 80 kişilik üç hasta grubunun (PTE, Mi-PTE ve kontrol) semptomları, risk faktörleri, laboratuvar verileri, PTE lokalizasyonu ve klinik skorları (Wells Skoru, Modifiye Geneva Skoru ve malignite hastalarında ek olarak Khorana skoru) dosyalarından retrospektif olarak kaydedildi. Prognoz ve mortalite skorları (PESI, Bova, Pompe-C, 30 günlük mortalite ve Modifiye Glasgow Prognostik Skoru) ile mortalite zamanları da kaydedildi. Bulgular: En sık saptanan malignite, akciğer ve beyin tümörleri idi. Malignite hastalarının %15'i erken evrede, %35'i lokal ileri evrede, %50'si metastatik evrede idi. Olguların 54'ü (%67,5) aktif kemoterapi alıyordu. Hastaların başvuru semptomları her iki grupta benzerdi. Embolinin pulmoner arterde yerleşim yerleri benzer olmakla birlikte pulmoner trunkus yerleşimi Mi-PTE grubunda daha sık görüldü (p=0,05). Mi-PTE grubunda nötrofil/lenfosit oranı (p=0,006), monosit/lenfosit oranı (p=0,01) ve trombosit/lenfosit oranı (p=0,015) daha yüksekti. Mi-PTE grubunda PESI skoru daha yüksek (p<0,01) olmasına rağmen ekokardiyografide sağ ventriküler disfonksiyonu daha az oranda tespit edilirken (p=0,031), Troponin-I ve BNP değerlerinde anlamlı farklılık saptanmadı. Mi-PTE grubunda üç aylık (p<0,01) ve bir yıllık mortalite (p<0,01) oranı daha yüksek olmasına rağmen 30 günlük mortalite oranları iki grup arasında benzerdi (p=0,087). Sonuç: Sonuçlarımız PTE olgularında malignite varlığının inflamatuvar indeksleri artırdığını ancak klinik seyir ve emboli şiddetinde genel popülasyona göre anlamlı bir fark oluşturmadığını göstermiştir. Malignite olgularında tespit edilen artmış uzun vadeli mortalite, PTE dışında kanserle ilişkili diğer mortalite nedenlerine bağlı olabilir. Malignite hastalarında mevcut PTE risk tahmin ve şiddet değerlendirme skorlarının yetersiz kaldığı ve maligniteye özgü faktörleri göz önünde bulunduran yeni skorlama sistemlerinin geliştirilmesi gerektiği düşündürmektedir.

MortaliteNeoplazmlarPrognoz+3
Dilek Karakuş
Bezmialem Vakıf University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apne hastalarında ortalama apne süresinin koroner arter hastalığı üzerine etkisi

Uyku sırasında gelişen obstrüktif apne, hipopne ve/veya solunum çabası ile karakterize bir hastalık olan obstrüktif uyku apne (OUA); kardiyovasküler, serebrovasküler ve metabolik pek çok komorbidite ile ilişkilidir. Apne/hipopne atakları; hipoksi, hiperkapni ve solunumsal asidoza sebep olarak sistemik enflamasyona zemin hazırlamaktadır. Sistemik enflamasyon; oksidatif strese yol açmakta, endotel fonksiyon bozukluğu ve ateroskleroz üzerinde rol oynamaktadır. Hastalığa eşlik eden komorbiditelerin ortaya çıkmasında oksidatif stresin önemli bir yeri olduğu düşünülmektedir. Günümüzde hastalığın şiddetini sınıflamada kullanılan Apne-Hipopne İndeksi (AHİ) sayısal olarak OUA ağırlığını gösterse de hastanın maruz kaldığı hipoksi süresini ve şiddetini objektif olarak göstermemektedir. Bu çalışmada, polisomnografi kayıtlarında ölçülen ortalama apne süresinin koroner arter hastalığı (KAH) gelişimi ile ilişkisini tanımlamak amaçlanmıştır.

Uyku apne sendromları
Deniz Akyol Yaşar
Bezmialem Vakıf University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sigara içiminin bırakılmasının KOAH'da havayolu inflamasyonuna etkisi

ÖZETKOAH (Kronik Obstruktif Akciğer Hastalığı)'da sigara içiminin bırakılmasının,hastalığın ilerlemesini önleyen tek tedavi girişimi olduğu bilinmesine rağmen, bu girişiminhastalığa özgü havayolu inflamasyonuna olan etkisi konusunda yeterli bilgibulunmamaktadır.Bu çalışmada sigara içiminin bırakılmasının sağlıklı ve KOAH'lı bireylerdehavayolu inflamasyonuna etkisini araştırmak amacıyla Çukurova Üniversitesi TıpFakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğinde bronkoskopi yapılan sigaraiçmeyi bırakmış 9 sağlıklı, halen sigara içen 12 sağlıklı, sigara içmeyi bırakmış 7KOAH'lı, halen sigara içen 8 KOAH'lı hasta incelenmiştir. Tüm bireylerin, bronşiyalbiyopsilerindeki subepitelyal alanda CD3+, CD4+, CD8+, makrofaj, nötrofil, mast hücre,eozinofil, IL-4+, IL-8+, IFN-γ+ hücreler immünhistokimyasal yöntemle incelenmiştir.Sigarayı bırakmış sağlıklı grupta, sigara içen sağlıklı gruba göre CD8+ hücre sayısıdüşük bulunurken (p<0.05) diğer inflamatuvar hücrelerde anlamlı farklılık tesbitedilmemiştir. Sigara içen ve bırakan KOAH'lı hastalar arasında ise inflamatuvar hücresayılarında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Sağlıklı bireylerin, sigara bırakma süreleri ileCD8 ve mast hücre sayıları arasında negatif korelasyon bulunmasına rağmen ( sırasıyla p=0.05, r= -0.66) (p= 0.003, r= -0.86), KOAH'lı hastalarda benzer bir ilişki saptanmamıştır.Bu çalışmadan elde edilen sonuçlar, sigara içiminin bırakılmasının sağlıklı veKOAH'lı bireylerde farklı etkilerde bulunabileceğini, KOAH'da sigaranın bırakılmasınarağmen inflamasyonun sürmesine neden olan sigara dışı başka nedenlerin bulunabileceğinidüşündürmektedir.Anahtar kelimeler: Bronkoskopik biyopsi, inflamatuvar hücreler, KOAHIV

Atıl Kalecik
Çukurova University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer kanserlerinde siklooksijenaz-2, vasküler endotelyal büyüme faktör, osteopontin ve human papilloma virüsün prognostik önemi

ÖZETAkciğer Kanserlerinde Siklooksijenaz-2, Vasküler Endotelyal BüyümeFaktörü, Osteopontin ve Human Papilloma Virüsün Prognostik ÖnemiAkciğer kanseri tanısı aldığında hastaların genellikle ileri evrede olması yüksekmortalite nedenidir. Bu yüzden, erken tanıda ve prognozun belirlenmesinde yenibelirteçlere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada, akciğer kanserlerinde siklooksijenaz-2 (cyclooxygenase-2, COX-2), vasküler endotelyal büyüme faktörü (vascularendothelial growth factor, VEGF), osteopontin ve human papilloma virüsün (HPV)ekspresyonları ve bunların prognostik önemi araştırılmıştır.Bu çalışmada, bronkoskopik akciğer biyopsisi ile akciğer kanseri tanısı alan 70hasta (grup 1), bronkoskopik biyopsileri tanısal olmayan ve bronkoskopik biyopsi dışıyöntemlerle akciğer kanseri tanısı alan 22 hasta (grup 2) ve benign akciğer hastalığıtanısı alan 33 hasta (grup 3, kontrol grubu) değerlendirildi. Çalışmadaki 125 hastanın% 80'i (n=100) erkek, yaş ortalaması 56,4±13,8 idi. Grup 1 ve 2'deki hastaların yaşortalaması, erkek hasta sayısı ve sigara kullanım miktarı, benign akciğer hastalığı olankontrol grubundaki hastalara göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Grup 1'dekihastalarda COX-2 ekspresyon derecesi ile COX-2 ve VEGF'in ekspresyon yoğunluklarıkontrol grubuna göre daha fazla tespit edildi. Grup 1 küçük hücreli akciğer kanserlihastalarda, COX-2 ekspresyon derecesi ve yoğunluğu ile VEGF ekspresyon yoğunluğukontrol grubuna göre daha yüksek tespit edildi. Grup 1 küçük hücreli dışı akciğerkanserli hastalarda ise COX-2 ve VEGF'in ekspresyon yoğunluğu kontrol grubuna göredaha fazla bulundu. Osteopontin ekspresyon derecesi ve yoğunluğu ile hasta gruplarıarasında ilişki saptanmadı. Ayrıca akciğer kanserli hasta gruplarının hiçbirisinde HPVpozitifliği saptanmadı. Yaşam süresi analizlerinde ise siklooksijenaz-2, vaskülerendotelyal growth faktör ve osteopontinin ekspresyon derecesi ve yoğunluğu ile yaşamsüresi arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı.Sonuç olarak çalışmamızda, COX-2, VEGF ve osteopontinin akciğerkanserlerinde prognostik önemi saptanamamıştır. Ayrıca akciğer kanserikarsinogenezisinde HPV'nin rolü de gösterilememiştir.Anahtar sözcükler: Akciğer kanseri, tümör belirteci, human papilloma virüs,siklooksijenaz-2, osteopontin, vasküler endotelyal büyüme faktörü, yaşam süresiV

Gamze Uçar
Çukurova University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik obstrüktif akciğer hastalığı'nda hava yolu epitel hücreleri, lenfosit, nötrofil ve makrofaj apoptozisi

Sezen Sabancı Küçükaltun
Çukurova University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinde ERCC1 ve RRM1 gen ekspresyonlarının prognostik değeri

Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanserlerinde ERCC1 ve RRM1 Gen Ekspresyonlarının Prognostik DeğeriAmaç: Akciğer kanseri, tanı ve tedavideki tüm gelişmelere rağmen kansere bağlı ölümlerin en sık nedenidir. Prognozun belirlenmesi ve tedaviden yararlanımın arttırılabilmesi için yeni moleküler belirteçlere ihtiyaç duyulmaktadır. ERCC1 (Excision repair cross-comlemetation group 1) nükleotid eksizyon tamir komplexinin 5' endonükleazını kodlayan DNA hasar tamir genidir ve RRM1 de (Regulatory subunit of ribonucleotide reductase) ribonükleotid redüktazın regülatuar alt birimini kodlayan gendir; her ikisi de akciğer kanserli hastaların prognozunu ve kemoterapiye yanıtı belirlemedeki yararları araştırılmaktadır. Biz de, ileri evre KHDAK'li hastalarda RRM1 ve ERCC1 gen ekspresyon profillerinin prognozu ve tedaviye direnci belirlemedeki etkisini araştırmayı hedefledik.Gereç ve yöntemler: Çalışmamızda ileri evre KHDAK'li hastadan bronkoskopik yöntemle alınan biyopsi örneklerinin parafin blokları eritilerek elde edilen mRNA'lardan, RT-PCR yöntemi kullanılarak RRM1 ve ERCC1 gen ekspresyon profilleri incelendi.Bulgular: Çalışmaya alınan 76 hastanın yaş ortalaması 59,8 ± 9,3 (yıl ± SS) idi. Gen ekspresyon düzeyleri ERCC1 için medyan 4,9 (aralık: 2-9), RRM1 için medyan 6,85 (aralık: 1,3-17,7) saptandı. Medyan ekspresyon değerleri cut-off değeri olarak alındığında ERCC1 ve RRM1 düzeyleri ile yaş, cinsiyet, histolojik tip, ECOG, kilo kaybı karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Düşük ERCC1 mRNA düzeyli hastalar (medyan: 5 ay) ile yüksek düzeyli hastaların sağkalım süreleri (medyan: 6 ay) arasında da istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p= 0,41). Benzer şekilde düşük ve yüksek RRM1 mRNA düzeyli hastaların sağkalım süreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p=0,43). Sağkalım analizleri kemoterapi alan ve almayan hastalara ayrı ayrı uygulandığında, ERCC1 ve RRM1 düzeylerine göre sağkalımlar arasında da anlamlı farklılık yoktu.Sonuç: Çalışmamızda KHDAK'li hastalarda ERCC1 ve RRM1 gen ekspresyonları düzeyi ile prognoz ve tedaviye direnç arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. ERCC1 ve RRM1 ekspresyonlarının prognozu ve tedaviye direnci belirlemede yardımcı belirteçler olarak kullanılmasını değerlendirebilmek için daha geniş serilerde çalışmalara ihtiyaç olduğu sonucuna varıldı.Anahtar sözcükler: Küçük hücreli dışı akciğer kanseri, ERCC1, RRM1

Özlem Olgunus
Çukurova University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KOAH'lı hastalarda komorbiditeler ve metabolik sendrom sıklığı

Amaç: Son yıllarda KOAH (Kronik Obstruktif Akciğer Hastalığı)'da komorbiditeler, metabolik sendrom ve akciğer fonksiyonları konusunda yayınlar giderek artmaktadır. Ancak metodoloji ve etnik özelliklerden kaynaklanan sonuçlar nedeniyle veriler birbirinden farklıdır. Bu çalışmada, KOAH'lı hastaların prognozunu ve tedavisini değiştirebilen komorbiditelerin ve metabolik sendrom sıklığının KOAH'lı hastalarda ve benzer yaş, cinsiyete sahip sağlıklı yetişkinlerden oluşan kontrol grubunda araştırılması hedeflenmiştirGereç ve Yöntem: Bu çalışmada Kasım 2008-Ağustos 2009 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp fakültesi Göğüs hastalıkları anabilimdalı polikliniğine ve Sağlık Bakanlığına bağlı Adana Göğüs Hastalıkları hastanesi polikliniğine başvuran GOLD 2006 (Global Initiative for Chronic Obstructive Lung Disease-KOAH'a karşı küresel girişim) kriterlerine göre klinik ve spirometrik olarak KOAH tanısı konulmuş 40 yaş üzeri, halen sigara içen veya bırakmış 142 stabil hastada ve benzer yaş ve cinsiyete sahip 71 kontrol grubunda komorbiteler ve metabolik sendrom sıklığı incelendi. Komorbiditeler hastaların kendi ifadelerine dayanan bilgilere göre daha önceden tanı konulmuş hastalıklar ve yapılan tetkiklerle yeni tanı konulan hastalıklar olmak üzere iki şekilde belirlendi. Metabolik sendrom ise NCEP ATP III (Ulusal Kolesterol Eğitim Programı Erişkin Tedavi Paneli III), IDF (Uluslar arası Diabet Federasyonu), EGIR (Avrupa İnsülin Direnci Çalışma Grubu) ve AACE (Amerikan Klinik Endokrinologlar Derneği) kriterlerine göre araştırıldı.Bulgular: KOAH'lı hastaların % 90,1'inde ve kontrol grubunun % 77,5'inde en az bir komorbidite saptandı. Tanı konulan hastalıklar arasında en sık saptanan komorbiteler; hipertansiyon (% 41,5), metabolik sendrom (% 36,6), pulmoner hipertansiyon (%31), osteoporoz (%28,9), koroner arter hastalığı (% 20,4), depresyon (% 14,8), anemi (% 14), anksiete (% 12), diabet (% 12) idi. KOAH'lı hastalarda pulmoner hipertansiyon, osteoporoz, koroner arter hastalığı prevelansındaki yükseklik kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlıydı. Dört farklı klinik tanımlamaya göre metabolik sendrom prevelansı yönünden hasta ve kontrol grubu arasında (sırasıyla NCEP ATP III:% 36,6-% 42,3 IDF:% 42,3-% 45,1 EGIR:% 19,7-% 22,5 AACE:% 27,5-% 36,6) anlamlı farklılık saptanmadı.Sonuç: Bu çalışmadan elde edilen sonuçlara göre KOAH'lı hastalarda metabolik sendromu içeren komorbiditeler sık görülmektedir. KOAH'lı hastalarda metabolik sendromun da içinde bululunduğu komorbiditelerin yapılan tetkiklerle objektif bir şekilde değerlendirilebildiği daha büyük çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Sözcükler: KOAH, komorbidite, metabolik sendrom

Yasemin Soydaş
Çukurova University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer kanserli hastalarda PET/BT bulguları ile bilinen prognostik faktörlerin karşılaştırılması

Amaç: Akciğer kanseri tanı ve tedavi alanındaki tüm gelişmelere rağmen tüm dünyada her iki cinste de kanserden ölümlerin birinci nedenidir. Prognozu belirlemede tümörün evresi hala en önemli faktördür. Ancak aynı evredeki hastalarda bile sağ kalım süreleri farklı olması nedeniyle, prognozu belirlemek için ek faktörlere gereksinim vardır. Bu çalışmada, akciğer kanserinde FDG-PET'in ([18F]-fluoro-2-deoxy-D-glucose Positron Emission Tomography) prognostik faktör olarak rolünü değerlendirmek amacıyla, primer tümörün SUVmax değerinin (maximum Standardized Uptake Value) histolojik, radyolojik ve klinik verilerle ilişkisinin incelenmesi hedeflendi.Gereç ve Yöntemler: Çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğine Haziran 2006 ile Ağustos 2009 tarihleri arasında başvuran, kesin akciğer kanseri tanısı almış, evre I-IV arası, KHDAK (Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanseri) ve KHAK (Küçük Hücreli Akciğer Kanseri) 97 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi.Bulgular: Çalışmaya alınan 8 (% 8,2) kadın, 89 (% 91,8) erkek hastanın ortalama yaşları 57,3 yıl idi. (aralık: 32-81). Histolojik olarak, 38 (% 39,2) adenokarsinom, 33 (% 34) epidermoid karsinom, 11 (% 11,3) KHAK ve 15 (% 15,5) alt tipi belirlenemeyen KHDAK'lı olgu bulunmaktaydı. Evre I-IIIA grubunda 30 (% 30,9), evre IIIB-IV grubunda 67 (% 69,1) hasta bulunmaktaydı. SUVmax ile tümör boyutu arasında zayıf pozitif korelasyon saptandı (r=0,255 p=0,012). Santral yerleşimli tümörlerde SUVmax, perferik olanlara göre anlamlı derecede daha yüksek bulundu (p=0,047). SUVmax'ın solunum fonksiyon testinde (SFT) hava yolu obstrüksiyonu olanlarda, obstrüksiyon olmayanlara göre anlamlı olarak daha düşük olduğu bulundu (p=0,026). SUVmax ile histolojik alt tip, TNM evresi, T, N, M kategorileri, atelektazi varlığı, tümör radyolojik görünümü ve sınır özelliği arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunamadı.Sonuç: Çalışmamızda çoğunluğu ileri evrelerde olan akciğer kanseri olgularında SUVmax ile TNM evresi ve histolojik alt tip arasında ilişki saptanamadı. Buna karşılık SUVmax ile tümör boyutu arasında pozitif korelasyon saptandı. Her ne kadar ulaşabildiğimiz İngilizce literatürdeki klinik çalışmalarda değerlendirilmemiş olsa da bizim çalışmamızda, SUVmax ile SFT bulguları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı. Akciğer kanserinde SUV'un prognoz ile ilişkisine ve FDG tutulumunu etkileyen parametrelere yönelik prospektif, çok merkezli, geniş hasta sayılarıyla yapılacak ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: Akciğer kanseri, prognoz, FDG PET, SUV

Akciğer neoplazmlarıNeoplazmlarPrognoz+1
Ozan Uçar
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KOAH'lı hastalarda komorbiditeler ile sistemik inflamasyon arasındaki ilişki

Amaç: Son yıllarda KOAH'la ilişkili komorbiditelerin hastalık morbidite ve mortalitesi üzerindeki etkileri daha iyi anlaşılmıştır. Fakat komorbiditelerin oluşumunda, sistemik inflamasyonun rolü ve mekanizması konusundaki tartışmalar sürmektedir. Bu çalışmada KOAH'da komorbiditeler ile sistemik inflamasyon arasındaki ilişkinin araştırılması ve böylece bu hastalıklardaki sistemik inflamasyonun niteliği hakkında daha kapsamlı bilgi edinilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Şubat 2010-Temmuz 2010 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Göğüs Hastalıkları polikliniğine başvuran, klinik olarak KOAH düşünülen ve solunum fonksiyon testi ile GOLD 2009'a göre KOAH tanısı konulan 40 yaş üzeri, halen sigara içen veya bırakmış 50 stabil hasta ve benzer yaş ve cinsiyete sahip 42 sağlıklı yetişkinde, komorbiditeler, sistemik ve yerel inflamasyon belirteçleri incelendi. Sistemik inflamasyon belirteçleri (CRP, fibrinojen, AAT, TNF-?, sTNF-R, IL-1, IL-6, IL-8, nötrofil, lenfosit, eozinofil) için venöz kan örneği incelemesi, yerel inflamasyon belirteçleri (TNF-?, IL-6, nötrofil, lenfosit, eozinofil) için indükte balgam örneği incelemesi yapıldı.Bulgular: Yapılan tetkiklerle, KOAH'lı hastaların %80'inde, kontrol grubunun ise %47,6'sında en az bir komorbidite saptandı. Bu komorbiditelerden depresyon, kaşeksi, pulmoner hipertansiyon ve koroner arter hastalığı prevelansının KOAH'lı hastalarda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek olduğu gösterildi. KOAH'lı hastalarda serum ortalama IL-6 düzeyi ve periferik yaymada ortalama eozinofil yüzdesi dışındaki tüm serum ve balgam inflamatuar belirteçleri, kontrol grubuna göre istatiksel anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Buna ek olarak KOAH'lı hastalarda serum ortalama TNF-? ve IL-8 düzeyinin komorbidite varlığı ile ilişkili olduğu ve saptanan komorbiditelerden anksiete, depresyon, anemi, KAH, osteoporoz ve metabolik sendromun bir ya da birkaç sistemik inflamatuar belirteçle ilişkili olduğu saptandı.Sonuç: Bu çalışmadan elde edilen sonuçlara göre, KOAH'da gözlenen komorbiditeler, sistemik inflamasyon ile yakından ilişkilidir. Elde edilen bulgular, yerel inflamasyon ve sistemik inflamasyon arasında yakın bir ilişki bulunduğunu düşündürmekte, yerel ve sistemik inflamasyonun farklı mekanizmalarla geliştiği veya yerel inflamasyonun sistemik inflamasyondan daha önce geliştiği tezlerini desteklememektedir.Anahtar Sözcükler: KOAH, komorbidite, sistemik inflamasyon

Akciğer hastalıkları-obstrüktifKomorbiditeİnflamasyon
Gülsüm Tezçağırır
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KOAH'da vitamin D'nin rolü

ÖZETAmaç: Bu çalışmada KOAH'lı hastalarda vitamin D düzeyi ve vitamin D eksikliğinin, KOAH gelişimi ve akciğer fonksiyonları ile ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Temmuz 2011- Ekim 2011 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Göğüs Hastalıkları polikliniğine başvuran, klinik olarak KOAH düşünülen ve solunum fonksiyon testi ile GOLD kriterlerine göre KOAH tanısı konulan 40 yaş üzeri, halen sigara içen veya bırakmış 86 stabil hasta ile benzer yaş ve cinsiyete sahip sigara içen veya bırakmış 72 sağlıklı yetişkinden oluşan kontrol grubu karşılaştırılmıştır. Çalışmaya katılan hasta ve kontrol grubundaki kişilerden onam formu alındıktan sonra, bir anket formu ile katılımcıların sosyo-demografik özellikleri, semptomları ve medikal öyküleri sorgulanmıştır. Vitamin D düzeyini değerlendirmek amacıyla, serum 25(OH)D3 ile beraber serum albümin, parathormon, kalsitonin, fosfor, kalsiyum değerlerini içeren biyokimyasal değerlendirme yapılmıştır.Bulgular: Serum ortalama vitamin D düzeyi, KOAH'lı hastalarda (24,2±9,9 ng/mL), kontrol grubundan (30,8±8,3 ng/mL) anlamlı boyutta daha düşüktür (p<0,001). KOAH'lı hastalarda (% 39,5) vitamin D eksikliğinin (?20 ng/mL), kontrol grubundan (% 5,6) daha yaygın olduğu saptanmıştır (p<0,001). KOAH'lı hastalarda vitamin D düzeyini etkileyen bağımsız faktörleri belirlemek amacıyla yapılan lineer regresyon analizinde (yaş, cinsiyet, VKİ ve sigara içme yoğunluğuna göre standardize edilmiştir) FEV1 düzeyinin vitamin D düzeyini belirleyen bağımsız bir faktör olduğu saptanmıştır (beta=0,286 p=0,007).KOAH'lı hastalarda, hastalık şiddetinin vitamin D eksikliğinin üzerine etkisini gösteren çok değişkenli lojistik regresyon analizinde; (yaş, cinsiyet, VKİ ve sigara içme öyküsüne göre standardize edilmiştir), Evre 1-2 KOAH referans alındığında, Evre 3-4 KOAH'da vitamin D eksikliği riski 2,8 kat artmaktadır (OR:2,8, p=0,024). Yeni GOLD sınıflamasına göre (yaş, cinsiyet, VKİ ve sigara içme öyküsüne göre standardize edilmiştir) A grubu referans alındığında, D grubunda, vitamin D eksikliği riski 4,83 artmaktadır (OR:4,83, p=0,003). Buna ek olarak, vitamin D'nin sigaranın akciğer fonksiyonları üzerindeki etkilerini azalttığı gösterilmiştir.Sonuç: Bu çalışmada sağlıklı yetişkinlerle karşılaştırıldığında, KOAH'lı hastalarda serum ortalama vitamin D düzeylerinin daha düşük, vitamin D eksikliğinin daha yaygın olduğu görülmüştür ve KOAH şiddeti arttıkça vitamin D eksikliğinin arttığı gösterilmiştir. Buna ek olarak vitamin D'nin, sigaranın akciğer fonksiyonları üzerindeki etkilerini azalttığı saptanmıştır. Ancak şu an için KOAH'da akciğer fonksiyonlarının birincil ve ikincil korumasında vitamin D eksikliği tedavisinin kullanımı için, uzun takipli randomize kontrollü çalışmalara gereksinim duyulmaktadır.Anahtar Kelimeler: Akciğer fonksiyonları, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), Vitamin D.

AkciğerAkciğer hastalıkları-obstrüktifSolunum fizyolojisi+3
Müjde Ciğerli Ocak
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Astım gelişiminde D vitamininin rolü

Astım Gelişiminde Vitamin D'nin RolüAmaç: Son yıllarda Vitamin D'nin çeşitli hastalıklarla ilişkisine ek olarak astım da rolü olabileceğini gösteren çalışmalar yayınlanmıştır. Bu çalışmada serum vitamin D düzeyinin ve vitamin D eksikliğinin astım gelişimi ve klinik özellikleri üzerine olan etkisini araştırmayı amaçladık.Gereç ve yöntem: Bu çalışmaya stabil astımlı 88 ve alevlenme döneminde olan 24 astımlı hasta ile benzer yaş, cinsiyet özelliklerine sahip 94 sağlıklı yetişkin kontrol grubu olarak alınmıştır. Tüm katılımcıların ayrıntılı demografik bilgileri ve klinik özellikleri kaydedildikten sonra solunum fonksiyon testleri yapıldı. Serum 25(OH)vitaminD3 düzeyi yüksek basınçlı sıvı kromotografi yöntemiyle çalışıldı. Serum 25(OH)D3 düzeyi ?20 ng/ml vitamin D eksikliği olarak kabul edildi.Bulgular: Astımlı hasta grubunun 86'sı (%76,8) kadın olup yaş ortalaması 43,7±14,2 yıl iken sağlıklı kontrol grubunun 62'si (%66) kadın ve yaş ortalaması 45,1±10,4 yıl idi. Serum vitamin D düzeyi ortalaması tüm astımlı hasta (n=112) grubunda 25,19±12,01 ng/ml iken kontrol grubunda 27,09±12,9 ng/ml idi ve iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0,27). Stabil astımlı hasta grubu, alevlenme dönemindeki hasta ve kontrol grubu arasında serum ortalama vitamin D düzeyi ve vitamin D eksikliği yönünden anlamlı fark bulunmamıştır (p=0,398, p=0,363). Kontrol grubunun aksine tüm astımlı hasta grubunda serum vitamin D düzeyi ortalaması kadınlarda (23,89±11,92 ng/ml) erkeklerden (29,52±11,48 ng/ml) anlamlı olarak düşük bulunmuştur (p=0,03). Astımlı hasta ve sağlıklı kontrol grubunda vitamin D eksikliği olanlarda FEV1 (L) ve FVC (L) değeri vitamin D eksikliği olmayanların FEV1 (L) ve FVC (L) değerine göre anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur (sırasıyla astımlı hasta grubunda p=0,003, p=0,01, kontrol grubunda p=0,04, p=0,005) . Ayrıca her iki grupta da vitamin D düzeyi ile FEV1 ve FVC (L) değerleri arasında pozitif korelasyon saptanmıştır (sırasıyla astımlı hasta grubunda p=0,004, p=0,03, kontrol grubunda p=0,01, p=0,04).Stabil astımlı (n=88) hasta grubunda obez olanların serum ortalama vitamin D düzeyi (22,8±13,3 ng/ml) obez olmayanlara göre (27,9±11,2 ng/ml) anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0,024). Yine stabil astımlı hasta grubunda vücut kitle indeksi ile vitamin D düzeyi arasında anlamlı negatif korelasyon saptanmıştır (p=0,02).Sonuç: Bu çalışma sonucunda serum vitamin D düzeyi ve eksikliğinin astımlı hastalarda kontrol grubundan farklı olmadığı ancak kadın cinsiyet, düşük akciğer fonksiyonları ve obezite ile anlamlı düzeyde ilişkili olduğu saptanmıştır. Vitamin D'nin astım gelişimindeki etkisini ortaya koymada serum vitamin D düzeyi ölçümünün genetik çalışmalarla desteklendiği ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.Anahtar Kelimeler: akciğer fonksiyonları, astım, vitamin D

Akciğer hastalıklarıAstımSolunum fonksiyon testleri+3
Oya Baydar
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KOAH'da sistemik inflamasyon-vitamin D ilişkisi

Giriş ve Amaç: Vitamin D eksikliğinin pek çok kronik hastalıkta sistemik inflamasyonla ilişkisi gösterilmiş olmakla birlikte günümüzde Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı?nda (KOAH) sistemik inflamasyon ile vitamin D ilişkisi henüz bilinmemektedir. Bu çalışmada stabil KOAH?lı hastalarda sistemik inflamasyonun serum vitamin D düzeyleri ile ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Temmuz - Ekim 2011 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Polikliniğine başvuran ve GOLD 2009-2011 kriterlerine göre KOAH tanısı konulan kırk yaş üzeri, halen sigara içen veya sigarayı bırakmış elli stabil hasta ve benzer yaş ve cinsiyette ellibir sağlıklı kontrol olgusu dahil edildi. Çalışma grubunun klinik demografik özellikleri kaydedildikten sonra solunum fonksiyon testleri (SFT), 6 dakika yürüme testleri yapıldı. BODE indeksi, fiziksel aktivite düzeyleri, mMRC dispne skorları ölçüldü. Daha sonra hasta ve kontrol grubundan 25-OH Vitamin D3 düzeyi ile birlikte sistemik inflamasyonun değerlendirilmesi amacıyla serum IL-1, IL-6, IL-8, TNF-alfa, CRP, Alfa 1 antitripsin ve fibrinojen düzeylerinin ölçümü için periferik venöz kan örnekleri alındı. Bulgular: Vitamin D eksikliği (?20 ng/ml) prevelansı sağlıklı kontrollere göre KOAH?lı hastalarda daha yüksek bulundu (% 46 vs % 11,5, p<0. 001). Serum ortalama vitamin D düzeyi KOAH?lı hastalarda istatistiksel anlamlı düzeyde daha düşük bulundu (19,8 ± 6,2 vs 28,4± 8,1 ng/ml) (p<0,001). Serum inflamasyon belirteçleri açısından karşılaştırıldığında IL-6, CRP, Fibrinojen ve AAT düzeyleri KOAH?lı hastalarda daha yüksek saptanırken (p<0,05) IL-1, IL-8 ve TNF-alfa her iki grupta benzer bulundu (p>0. 05). KOAH?lı hasta grubunda vitamin D eksikliği olan ve olmayan hastalar karşılaştırıldığında vitamin D eksikliği olanlarda mMRC dispne skorunun daha düşük (1,4±1,1 vs. 2,3±1,3, p<0,05), BODE indeksinin daha yüksek (4,1±2,1 vs 2,3±2,6, p< 0,05), fiziksel aktivite düzeyi ve 6-dakika yürüme testi mesafelerinin benzer olduğu görüldü. GOLD 2011 sınıflamasına göre yapılan karşılaştırmada KOAH şiddeti arttıkça vitamin D eksikliği daha sık saptandı. Serum inflamasyon belirteçleri açısından yapılan karşılaştırmada ise KOAH?lı hastalarda vitamin D eksikliği olan ve olmayanlar arasında istatistiksel anlamlı fark bulunmadı. Serum vitamin D düzeyi ile serum inflamasyon belirteçleri arasında anlamlı korelasyon saptanmadı. Tartışma: Bu çalışma sonucunda KOAH'lı hastalarda vitamin D eksikliğinin yaygın olduğu, fakat sistemik inflamasyonla serum vitamin D düzeyi arasında anlamlı bir ilişki bulunmadığı saptanmıştır. KOAH?da vitamin D düzeyinin sistemik inflamasyon üzerine etkisinin aydınlatılması için daha geniş serilerde yapılacak çalışmalara gereksinim vardır.

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifVitamin D+1
Gülşah Genç
Çukurova University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign mezotelyoma'da fibulin-3 ile mezotelin değerlerinin kıyaslanması ve tanı değeri

Malign plevral mezotelyoma (MPM) çevresel ve mesleki asbest teması ile ilişkili, kötü prognozlu bir tümördür. Tanısında ve sık görülen diğer malign efüzyonlardan ayrılmasında güçlükler yaşanmaktadır. Mezotelyomanın daha erken, noninvazif tanısı için yeni süreçlere ihtiyaç duyulmaktadır. Çalışmamızda malign mezotelyomalı hastalarda plevral sıvıda fıbulin-3 ve mezotelin düzeylerini tespit edip tanısal değerini belirlemeyi ve diğer nedenlerle oluşan efüzyonlarla karşılaştırmayı amaçladık. Çalışmaya Aralık 2013 ve Temmuz 2015 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi kliniklerinde tetkik ve/veya tedavi edilen 23 MPM, 42 mezotelyoma dışı malign plevral efüzyon (MPE), 41 parapnömonik efüzyon, 12 enflamatuar eksuda, 24 transüdatif efüzyonu olan toplam 142 hasta dahil edildi. Plevra sıvılarında mezotelin ve fibulin-3 düzeyleri ölçümünde ticari ELISA kitleri kullanıldı. Eksudatif plevra sıvısı olan 118 hastada fibulin-3 ve mezotelin düzeyleri transüdatif sıvı olan hastalardan yüksekti (sırasıyla p<0,001, p=0,001).Malign efüzyonlarda fibulin-3 ve mezotelin düzeyleri benign efüzyonlardan yüksekti (p<0,001). Enfeksiyon, inflamasyon ve transuda grupları arasında birbirleriyle anlamlı fark yoktu. Fibulin-3 ve mezotelin düzeyleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı korelasyon tespit edilmedi (p>0,05).MPM ve MPE'lerde mezotelin düzeyleri incelendiğinde istatistiksel açıdan anlamlı farklılık saptanmazken; fibulin-3 düzeyi MPE'lerde daha yüksekti (p=0,039). Fibulin-3 düzeyi >142,5 ng/ml olarak alındığında, fibulin-3'ün malign olguları saptamadaki duyarlılığı %96,9, özgüllüğü %67,5, eğri altında kalan alan (AUC) 0,849, pozitif prediktif değeri %70,79, negatif prediktif değeri %96,23 olarak saptandı. Mezotelin düzeyi ise >68,5 Nm olarak alındığında, mezotelinin malign olguları saptamadaki duyarlığı %90,8, özgüllüğü %75,3, AUC düzeyi 0,835 olup, pozitif prediktif değeri %74,68, negatif prediktif değeri %90,48 olarak saptandı. MPM'li hastaların evreleri ile mezotelin ve fibulin-3 düzeyleri arasında korelasyon izlenmedi (p=0,036, r=0,851). Beraberinde mezotelin ve fibulin-3'ün survi üzerine etkisi değerlendirildi ancak istatistiksel açıdan anlamlı bulunmadı (p> 0,05). Malign ve benign plevral efüzyonların ayrımında fibulin-3 ve mezotelin belirleyici birer biyomarkır olarak saptanmış ancak prognoz üzerine etkilerini saptayabilmek için daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

EpitelFibulin 3Mezotelyoma+3
Derya Örtlek
Gaziantep University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bronkoplevral fistüllerde cerrahi onarım teknikleri

Bronkoplevral fistül, göğüs cerrahisi ameliyatları sonrasında görülebilecek en sıkıntılı komplikasyonlardandır. Tedavi sürecinde multidisipliner cerrahi yaklaşım gerekmektedir. Bu çalışmanın amacı BPF gelişen olgularda cerrahi kapama yöntemleri ile cerrahi dışı yöntemleri kıyaslamak ve cerrahi kapama yöntemlerini tam iyileşme, rekürrens fistül ve sağ kalım açısından incelemektir. Kliniğimizde 2000-2016 yılları arasında anatomik rezeksiyon sonrası gelişen BPF nedeniyle fistül onarımı yapılan 52 hasta vardır. Bu hastalar yaş, cinsiyet, DM, KOAH, Tbc, immunosupressif ilaç kullanımı gibi risk faktörleri açısından incelenmiştir. Ayrıca bu hastalar ilk operasyonda bronş kapama yöntemi olarak manuel kapama, stapler ile kapama ve subkarinal diseksiyon yapılması gibi cerrahi teknikler açısından; ve fistül onarımını takiben rekürrens, fistül, tam iyileşme ve sağ kalım açısından retrospektif olarak incelenmiştir. İstatistiksel olarak cerrahi kapama tekniklerinin cerrahi dışı tekniklerle kıyaslanmasında ve cerrahi kapama tekniklerinin kendi içinde karşılaştırılmasında tek değişkenli ikili lojistik regresyon analizi kullanıldı. Bu çalışmada cerrahi teknikler, omentopeksi ve canlı kas doku flepleri (interkostal kas, serratus anterior kası, latissimus dorsi kası, pektoralis major kası, diafragma) olmak üzere iki grupta incelendi. Omentopeksi uygulaması tam iyileşme açısından 6.250 kat daha üstün bulundu (p=0,058). Cerrahi yöntemler, cerrahi dışı yöntemlerden tam iyileşme açısından 3,7530 kat daha üstün bulundu (p= 0.026). Sağ pnömonektomi uygulamasının rekürrens fistül oluşumu açısından 6,222 kat daha riskli olduğu görüldü. Elde edilen sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,030). Sol pnömonektomi, rekürrens fistül açısından istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,975). Omentum transpozisyonu uygulaması rekürrens fistül açısından istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0.220). Sonuç olarak, BPF onarım yöntemlerinde cerrahi kapama tekniklerinin üstün olduğu görüldü. Cerrahi kapama yöntemlerinden de omentopeksinin üstün olduğu görüldü. Anahtar Kelimeler: BPF, Tam iyileşme, Rekürrens fistül

CerrahiCerrahi işlemler-operatifFistül+6
Mehmet Yunus Benli
Gaziantep University
2016
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Soliter pulmoner nodül saptanan hastaların PET-BT bulgularının hisyopatolojik sonuçlarla karşılaştırılması

ÖZET Soliter Pulmoner Nodül Saptanan Hastaların PET-BT Bulgularının Hisyopatolojik Sonuçlarla Karşılaştırılması Amaç: Soliter pulmoner nodül (SPN) akciğer grafilerinde genellikle rastlantısal olarak görülen bir bulgudur. SPN'nin etyolojileri ve tanısal yaklaşımları ülkeler arasında farklılıklar göstermektedir. Özellikle erken evre akciğer kanseri olmak üzere, SPN'nin pek çok benign ve malign etyolojilere bağlı olması nedeniyle, akciğer grafilerinde saptanan SPN'nin araştırılması son derece önemlidir. Son yıllarda kullanıma giren PET- BT'nin, SPN'nin etyolojisinine yönelik benign-malign ayrımında önemli katkılar sunduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada SPN ile başvuran hastaların etyolojilerini saptamak için çekilen PET-BT'deki SUV-max değerleri ile histopatolojik sonuçların karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntemler: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniği'ne Ocak 2011 ile Ocak 2014 tarihleri arasında başvurmuş ve toraks BT'sinde SPN saptanmış 600 hastadan, PET BT ve histopatolojik sonuçları olan 110 (%18,3) hasta retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Malign – benign ayrımı için, SUV-max değerleri ile histopatolojik sonuçları karşılaştırılmıştır. PET BT tetkiki "Siemens, Biograph 6, HI-REZ, USA" marka tarayıcısı ile Nükleer Tıp Anabilim Dalı'nda gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmada Duhaylongsod ve ark. çalışmasında da kabul edildiği üzere, SUV-max ≥ 2.5 malignite lehine sınır olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışma grubumuzda bulunan 110 hastanın 90'ı (% 81,8) erkek ve 20'si (% 18,2) kadın olup, medyan yaş (min-max) 62 (34-83) bulundu. Histopatolojik sonuçlara bakıldığında 72'sinde (% 65,5) malign, 38'inde (% 34,5) ise benign etyoloji saptandı. Malign olguların SUV – max medyan değeri 10,15 (min –max: 1,1-34,5) iken benign olguların medyan değeri 1,85 (min-max: 0-9,7) olarak saptandı, (p=0,0001). Malign histopatolojiye sahip 72 hasta arasında en sık görülen malignite alt tipi 30 hasta ile (% 41,7) adenokarsinomdu. PET-BT sonuçlarına göre SUVmax ≥ 2,5 saptanan 72 malign olgunun 69'unda (% 95,8), 38 benign olgunun 13'ünde ise (% 34,2) pozitif olduğu görülmüştür (p=0,0001) (sensitivite: %68,4, spesifite: %95,8) Yapılan ROC analizinde farklı SUV-max değerleri yönünden bakıldığında, SUV-max ≥ 3,7 değerinde sensitivite (% 82) ve spesifite (% 90) değerlerinin en anlamlı olduğu görülmüştür. Sonuç: Pek çok çalışmada maligniteyi göstermede SUV-max değeri 2,5 ve üzeri alınmış olsa da, bizim çalışmamızda SUV-max değerinin 3,7 ve üzerinde alınmasının maligniteyi göstermede daha değerli olduğu görülmüştür. Bununla birlikte, ülkemiz için önemli sorunlardan birisi olan tüberküloz hastalığı ile ilgili lezyonlarda da yüksek SUV-max değerlerinin olabileceği, bu nedenle SPN'li hastaların ayırıcı tanısında dikkat edilmesi gerektiği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Soliter Pulmoner Nodül, PET-BT, SUV/max, Benign Malign

HistopatolojiNeoplazmlarNeoplazmlar+5
Hatem Dilek Yünsel
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uykuda solunum durması olan kalp yetmezlikli hastalarda pozitif basınçlı ventilasyon tedavisinin apelin ve iskemi modifiye albumin düzeylerine etkisi

Uykuda solunum durması kardiyovasküler morbidite ve mortalite sebebi olup kalp yetmezliği ile birlikteliği sıktır. Bu nedenle kalp yetmezlikli hastalarda uykuda solunum bozukluğu birlikteliğini akla getirmek ve tedavisini vermek önemlidir. Apelinin kardiyovasküler etkileri başta olmak üzere, gıda alımının düzenlenmesi, sıvı metabolizması, deneysel ağrı modelleri, kemik metabolizması ve insan adipositlerinde oluşan oksidatif stresin önlenmesinde yer aldığı görülmüştür. İskemi modifiye albümin (İMA) ise iskemi, hipoksi durumunda artış gösteren, özellikle akut myokard enfarktüsünde biyomarker olarak yeri olan bir belirteçtir. Bu çalışmadaki amacımız kalp yetmezlikli hastalarımızda morbidite ve mortalite üzerine olumsuz etkileri olan uykuda solunum bozukluğu tespit etmek ve pozitif basınçlı ventilasyon (PAP) tedavisinin apelin 13 ve İMA üzerindeki akut ve kronik etkilerini değerlendirmektir. Çalışmamız Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs hastalıkları Anabilim Dalı Uyku Laboratuarında, Nisan 2016-Mayıs 2017 tarihleri arasında prospektif olarak yapıldı. Çalışmaya 18 yaş ve üzeri, aydınlatılmış onam formunu imzalayan, ekokardiyografik olarak ejeksiyon fraksiyonu (EF) ≤%50 tespit edilen ve PAP tedavisine uygun olan 50 olgu dahil edildi. Hastaların anamnezleri alınıp, fizik muayeneleri yapılıp polisomnografi (PSG) planlandı. Apelin 13 ve İMA düzeyleri için venöz kanları alındı. Hastaların %96'sında uykuda solunum bozukluğu tespit edildi. Bu hastalar Bilevel Positive Airway Pressure (BPAP) titrasyonuna yatırıldı. Bunlardan 21'i BPAP'ı tolere etti. 21 hastadan BPAP titrasyonunun sabahında tekrar venöz kan alınarak apelin 13 ve İMA bakıldı. Apelin 13 düzeyi bazal değeri 8.635±6.344 pg/ml iken BPAP 1. günde 16.353±11.999 pg/ml olarak bulundu (p=0.022). İMA düzeyi bazali 4.511±2.026 IU/ml iken BPAP 1.günde 3.977±1.985'e düşüş görüldü (p=0.302). 21 hastanın eve BPAP cihazı reçete edildi. Bu hastalardan BPAP kullanımı olan 11 hastaya 3 ay sonra ulaşılarak kontrol kan alındı. Bu hastalarda bakılan apelin 13 değerleri 6.021±3.529 pg/ml iken 3. ay sonunda 8.458±3.510 pg/ml olarak tespit edildi (p=0.117). İMA düzeylerinde bazale göre BPAP 3.ayda görülen azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0.445). Sonuç olarak kalp yetmezlikli ve uykuda solunum durması tespit edilen hastalarda PAP tedavisi ile İMA düzeyinde anlamlı değişiklik görülmediği fakat kardiyoprotektif özelliği olduğu düşünülen apelin 13'ün PAP tedavisi ile sadece akut dönemde artış gösterdiği tespit edilmiştir. Anahtar kelimeler: Obstrüktif uyku apne sendromu, santral uyku apne sendromu, apelin, kalp yetmezliği, IMA

AlbüminlerApelinKalp yetmezliği+6
Berna Taşkın Doğan
Gaziantep University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KOAH alevlenmelerinde taburculuk sonrası erken yeniden hastaneye yatışa yol açan risk faktörleri

Amaç: Günümüzde KOAH tüm dünyada önemli bir morbidite ve mortalite sebebidir. Özellikle KOAH alevlenmesi nedeniyle hastaneye yatan hastalarda taburculuk sonrası yeniden hastaneye başvuru ve sık yatışların sağ kalımı kısalttığı bilinmektedir. Bu çalışmada, KOAH alevlenmesi nedeni ile hastaneden taburculuk sonrası ilk bir ay içerisinde tekrar KOAH alevlenmesi nedeniyle yatırılan hastalarda "erken dönemde yeniden yatış" ile ilişkili risk faktörlerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Eylül 2015-Ocak 2016 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Göğüs Hastalıkları servisinde KOAH alevlenme nedeni ile yatan 54 hastadan taburculuk sonrası ilk bir ay içerisinde KOAH alevlenme nedeni ile yeniden hastaneye yatırılan hastalarda, yeniden hastaneye yatışa yol açan nedenler araştırıldı.Her hastaya ilk yatışlarında aydınlatılmış onam formu imzalatıldıktan sonra ayrıntılı komorbiditelerini ve medikal öyküsünü sorgulayan bir anket formu dolduruldu. Ayrıca solunum fonksiyon testi, arteryel kan gazı ölçümü, mMRC, ADO, DOSE indekslerine bakıldı.Çalışmaya katılan hastaların hastanedeki tedavi dönemi ve taburculuk dönemine ait bilgileri kaydedildi, taburculuktan sonraki ilk bir ay içerisinde tekrar KOAH alevlenme nedeniyle yatırılan hastalar belirlendi. Bulgular:Çalışmaya katılan 54 hastadan 13'ünün (%24,1) taburculuk sonrası ilk bir ay içerisinde yeniden hastaneye yattığı tespit edilmiştir. Çalışmamızdaki hastaların yaş ortalaması 64,24±9,95 idi ve %84,6'sını erkekler oluşturmaktaydı. Erken yeniden yatış olan grupta yaş ortalaması daha ileri görünmesine rağmen bu farklılık anlamlı boyutlarda değildi (p>0,05). Charlson komorbidite indeksi ile akciğer kanseri, orta-ağır böbrek hastalığı,metastatik solid tümör varlığı, WBC seviyeleri ve düşük sosyoekonomik seviyenin erken yeniden yatış olan grupta anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı (sırasıyla P=0,029, P=0,012, P=0,015, P=0,024, P=0,019 veP=0,057). Ayrıca postbronkodilatör FEV1/FVC'nin de erken yeniden yatış olan grupta anlamlı derecede daha düşük olduğu bulundu. Çoklu değişkenli regresyon analizi ile; taburculuk sonrası ilk 30 günde yeniden hastaneye yatış için önemli olan risk faktörleri Vücut Kitle İndeksi ve Charlson komorbidite indeks skoru olarak bulunmuştur. Bakılan diğer parametrelerde anlamlı bir sonuca ulaşılamamıştır. Sonuç: Biz bu çalışmamızda erken yeniden yatış riskini artıran nedenleri; komorbiditeler, serum WBC sayısı ve sosyoekonomik faktörler olarak tespit ettik. Hastalık ağırlığı gibi diğer olası risk faktörlerinin tespit edilememesinin ana nedenleri olarak; hasta sayısının azlığı ve çalışmanın kısa süreli olması olarak düşünülmüştür. Bu nedenle konunun daha geniş bir hasta grubunda çalışılmasına gereksinim vardır.

Akciğer hastalıkları-obstrüktifHastaneye yatırmaRisk faktörleri+1
Efraim Güzel
Çukurova University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Post-COVID hastaların 1. ve 6. ayda fonksiyonel durum ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, post-COVID 1. ay ve 6. ayda hastaların fonksiyonel durum ve yaşam kalitesi parametrelerinin değerlendirilmesi ve bu parametrelere etki eden faktörlerin belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Nisan 2020-Haziran 2021 tarihleri arasında retrospektif olarak planlandı. Manisa Celal Bayar Üniversitesi, Hafsa Sultan Hastanesi, Göğüs Hastalıkları Kliniği'ne başvuran, Sars-Cov-2 enfeksiyonu tanısı alan, hastalık tanısı aldığında, 1. ve 6. ayda akciğer radyolojik görüntülemesi bulunan, 1. ve 6. ayda 6DYT ve yaşam kalitesini değerlendirmeye yönelik anketleri yapılmış olan hastalar dahil edildi. Hasta kayıtlarından 485 hasta kaydı incelendi; 188 hasta COVID-19 tanısında akciğer grafisi olmaması, 83 hasta post-COVID 1. ayda akciğer grafisi olmaması, 128 hasta da post-COVID 6. ayda akciğer grafisi olmaması nedeniyle araştırma dışı bırakıldı. COVID-19 tanısında ve takipte akciğer grafileri bulunan 86 hastadan 22'si post-COVID 1. veya 6. aydaki fonksiyonel durum veya yaşam kalitesi parametreleri anketlerinde eksik verileri olması nedeniyle çalışma dışı bırakıldı. Çalışmamıza toplam 64 hasta dahil edildi. Yaşam kalitesi parametrelerinin değerlendirmesi amacı ile SF-36, Pittsburg Uyku Kalite İndeksi, VAS ağrı skorlaması, Yorgunluk Şiddet Ölçeği ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği kullanıldı. Hastaların COVID-19 tanısı sırasında, post-COVID 1. ve 6. aydaki akciğer grafileri Brixia Skoru ile değerlendirildi. Fonksiyonel parametreleri değerlendirmek amacıyla 6 dakika yürüme testi (6DYT), borg dispne skalası ve mMRC kullanıldı. Post-COVID 1. ve 6. aydaki fonksiyonel durum ve yaşam kalitesi parametrelerinin karşılaştırılması ve bu parametrelere etki eden faktörler değerlendirildi. Hastaların COVID-19 tanısındaki akciğer grafisi bulguları, post-COVID 1. ve 6. aydaki radyolojik bulguların seyri ve radyolojik bulgulara etki eden faktörler değerlendirildi. Ayrıca radyolojik tutulum ile yaşam kalitesi ve fonksiyonel durum parametrelerinin ilişkisi araştırıldı. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen 64 hastadan 39'u (%60,9) erkekti. 40-60 yaş grubu (%62,5) en büyük gruptu ve ortalama yaş 51,0 idi. Hastaların çoğunluğu (%43,8) hafif kilolu iken ortalama VKİ 28,9 idi. Kadın ve erkek cinsiyette VKİ ve yaş ortalaması benzer saptandı. Hastaların çoğunluğu sigara içmiyordu (%67,2), hastaların %48,4'ünde en az bir komorbidite bulunmaktaydı; hipertansiyon (%31,3) en sık izlenen komorbiditeydi. Hastaların çoğunluğu (%67,2) yatarak tedavi edilmişti. Kadın ve erkek cinsiyet arasında COVID-19 tanısı anında, post-COVID 1. ve 6. ayda ortalama Brixia skorlarında anlamlı fark saptanmadı (sırasıyla p:0,74, p:0,81 ve p:0,55). Post-COVID 1. ayda kadınlarda ortalama toplam PUKİ skoru (p:0,02) anlamlı yüksek saptandı. Kadınlarda hem post-COVID 1. ayda hem de post-COVID 6. ayda ortalama yorgunluk şiddeti skoru (p:0,05, p<0,001), efor testi sonrası borg dispne skoru (p<0,001, p:0,01) anlamlı yüksek; 6DYM (p<0,001, p<0,001) anlamlı düşük olarak izlendi. Ayrıca kadınlarda post-COVID 6. ayda ortalama VAS skoru (p:0,02) anlamlı yüksekti. Diğer yaşam kalitesi ve fonksiyonel durum parametreleri ise post-COVID 1. ve 6. ayda her iki cinsiyette de benzerdi. Sigara içen hasta grubunda COVID-19 tanısındaki, post-COVID 1. ve 6. aydaki Brixia skorları; fonksiyonel durum ve yaşam kalitesi parametreleri sigara içmeyen hasta grubu ile benzer bulundu. Post-COVID 1. ayda yatarak tedavi edilen hastalarda ayaktan tedavi edilen hastalara göre ortalama 6DYM ve istirahatte ortalama SaO2 değeri anlamlı düzeyde düşük; post-COVID 6. ayda ise bu parametreler her 2 grupta benzer bulundu. Yaşam kalitesi parametreleri ise hem post-COVID 1. ayda hem de 6. ayda her iki hasta grubunda benzerdi. Yatarak tedavi edilen hasta grubunda ayaktan tedavi edilen hasta grubuna göre COVID-19 tanısındaki Brixia skoru anlamlı yüksek saptandı. Post-COVID 1. ayda Brixia skorlarında hem yatarak tedavi edilen hem de ayaktan tedavi edilen hasta gruplarında düzelme izlenmekle birlikte gruplar arasındaki fark devam etmekteydi (p:0,04). Post-COVID 6. ayda ise her iki hasta grubundaki Brixia skorları benzer bulundu (p:0,21). Tüm hastalar değerlendirildiğinde post-COVID 6. ayda post-COVID 1. aya göre toplam PUKİ skoru (p:0,01), öznel uyku kalitesi (p:0,01), uyku latansı (p:0,01), uyku bozukluğu (p<0,001), uyku ilacı kullanımı (p:0,04), gündüz işlev bozukluğu (p:0,04); SF-36 alt parametrelerinden genel sağlık skoru (p<0,001), fiziksel fonksiyon (p<0,001), fiziksel rol skoru (p<0,001), ağrı (p<0,001), vitalite (p<0,001), sosyal işlev (p<0,001), emosyonel rol skoru (p <0,001) ve mental sağlık (p:0,01) skorlarında anlamlı düzelme saptandı. Ortalama yorgunluk şiddeti skoru (p<0,001), depresyon skoru (p<0,001) ve anksiyete skorunda (p:0,02) post-COVID 6. ayda anlamlı düzelme saptandı. Fonksiyonel durum parametreleri değerlendirildiğinde post-COVID 6. ayda 1. aya göre; 6DYM (p<0,001), efor testi sonrası ortalama SaO2 değerinde (p<0,001), istirahatte ve efor testi sonrası borg dispne skoru ve mMRC skorlarında anlamlı düzelme saptandı. Post-COVID 1. ayda Brixia skorunun; SF-36 parametrelerinden fiziksel fonksiyon skoru ile negatif korelasyon (p<0,001, r:-0,418), istirahatte ve efor testi sonrası SaO2 (sırasıyla p<0,001, r:-0,423 ve p<0,001, r:-0,480) ve 6DYM ile negatif korelasyon (p<0,001, -0,508); VAS skoru ile pozitif korelasyon (p:0,04, r:0,260) gösterdiği saptandı. Post-COVID 6. ayda ise Brixia skoru ile herhangi bir yaşam kalitesi parametresi arasında korelasyon saptanmazken; fonksiyonel durum parametlerinden sadece efor testi sonrası SaO2 düzeyi ile negatif korelasyon (p<0,001, r:-0,351) saptandı. Sonuç-Öneriler: Çalışmamızda COVID-19'da hastalık ağırlığının post-COVID dönemde yaşam kalitesi ve fonksiyonel parametreleri olumsuz yönde etkilediği gözlenmiştir. Tüm hasta gruplarında hastalık ağırlığından bağımsız olarak post-COVID 6. aydaki değerlendirmemizde 1. aya göre efor kapasitesinde ve yaşam kalitesi parametrelerinde iyileşme; akciğer grafisi bulgularında düzelme saptanmıştır. Multisistemik bir hastalık olan COVID-19 tanısı almış tüm hastalar post-COVID süreçte izlenmelidir. Hastalara yaklaşık altı aylık bir süreçte yakınmalarının gerileyeceği, fiziksel fonksiyonlarının ve yaşam kalitelerinin düzeleceği konusunda bir bilgilendirme yapılması hastalığın iyileşme sürecine katkıda bulunabilir. Anahtar kelimeler: post-COVID, yaşam kalitesi, fonksiyonel durum, akciğer grafisi

COVID 19Fonksiyonel analizFonksiyonel yetkinlik+4
Işıl Sak
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 pnömonisi nedeniyle yatarak tedavi alan hastalarda uzun dönem semptom varlığı ve COVID-19'a bağlı komplikasyonların değerlendirilmesi

SARS-CoV-2 enfeksiyonu (COVID-19), dünya çapında ciddi anlamda mortalite ve morbiditeye sebep olmuş bir pandemidir. Ağır enfeksiyondan sonra hastalığın bazı semptomları uzun süre devam edebilmekte ve yeni komplikasyonlar gelişebilmektedir. Bu çalışma, orta ve ağır COVID-19 enfeksiyonu tanısı ile hastanede yatmış olan hastaların taburculuktan sonraki altı ay içindeki şikayetlerini, hastalıkları ve bununla risk faktörlerini belirlemeyi amaçlamaktadır. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi pandemi servisine COVID-19 tanısı ile 01.03.2020 ve 31.08.2022 tarihleri arasında interne edilmiş olan hastalar tarandı. Çalışmaya 5993 hasta dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, laboratuvar verileri, vücut kitle indeksleri, yatış döneminde aldıkları tedaviler, oksijen desteği ihtiyaçları, hastanede yatış süreleri, radyolojik olarak akciğer tutulumları, bazı komorbiditeleri kaydedildi. Bu hastalar telefon ile görüşülerek taburculuktan sonraki altı ay içinde var olan semptomları için sorgulandı. Hastaların özellikleri ile semptomları arasındaki risk katsayıları lineer regresyon analizi ile belirlendi. Tüm hastalardan yazılı onam alındı. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Etik Kurulu'ndan onay alındı. Hastaların yaklaşık dörtte birinde post-COVID semptom mevcuttu. Bu hastalarda en sık görülen semptom halsizlik ve yorgunluktu. En sık gözlenen komorbidite arteriyel hipertansiyondu. Tip II diyabetes mellitus, arteriyel hipertansiyon, intersitisiyel akciğer hastalığı malign hastalık, COVID 19 akciğer tutulumunun, hastalık döneminde yüksek serum C- reaktif proteinin ve sigara içiyor olmanın; yapılan hemen hemen tüm analizlerde ciddi risk faktörleri olduğu gösterilirken normal vücut kitle indeksine sahip olmanın koruyucu bir faktör olduğu görüldü. Gelecekte bir benzerinin görülme riski olan bu pandeminin uzun dönem semptomlarının ve bu semptomların risk faktörlerinin araştırılması için daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.

Belirti ve semptomlarCOVID 19Komplikasyonlar+5
Atalay Özkul
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kistik fibroz dışı bronşektazi hastalarında inhaler tedavilerin solunum fonksiyonlarına ve atak sıklığına etkisi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, kistik fibroz dışı bronşektazi hastalarında inhaler tedavilerin solunum fonksiyonlarına ve atak sıklığına etkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Retrospektif dosya taraması şeklinde dizayn edilen çalışmaya Mart 2019-Ocak 2022 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Göğüs Hastalıkları Kliniği'nde BT/HRCT ile bronşektazi tanısı almış, 18 yaşından büyük 146 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan hastaların yaş, cinsiyet, beden kitle indeksi, eğitim durumu, sigara içme durumu, ek hastalıklar, hastalık süresi, bilinen etyolojik faktörler sosyodemografik veriler olarak kaydedildi. Bronşektazi tanısı olan hastaların son 1 yıl içindeki alevlenme sayıları kaydedeildi.Hastaların mMRC skorları belirlenip, BT/HRCT ile mReiff skorlaması yapılarak mReiffclass ile bronşektazi sınıflaması hafif, orta ve ağır olarak yapıldı. Hastaların solunum fonksiyon değerleri FEV1, FVK ve FEV1/FVK olarak kaydedildi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen 146 hastanın 90'ı (%61.6) kadındı. Hastaların yaş ortalaması 56,14±16.22 idi. Ortalama vücut kitle indeksi 26,68±5.21'di. Sigara kullanma durumuna baktığımızda 112'si (%76.7) hiç sigara kullanmamıştı. Hastaların 78'inde(%53.4) bronşektazi etiyolojisi bilinmiyordu. Bilinen etiyolojik nedenlere baktığımız zaman 51'i (%34.9) postenfeksiyöz (pnömoni dışı) nedenlerdi. Hastaların 88'inde (%60.3) ek hastalık mevcut iken, en sık görülen komorbidite astımdı. mMRC dispne ölçeğine göre 66(%45.2) hastanın mMRC skoru ''0''dı. Modifiye Reiff skorlamasına göre yapılan sınıflamada hastaların 91'i (%62.3) hafif bronşektazi olarak sınıflandırıldı. Solunum fonksiyon testine göre yapılan değerlendirmede hastaların 26'sında (%17.8) havayolu obstrüksiyonu vardı. İnhaler kortikosteroid kullanan 93 (%63.7) hasta varken, 32 (%21.9) hasta antikolinerjik kullanıyordu. Hastaların 18'inin (%12.7) son 1 yıl içinde 2'nin üzerinde alevlenme öyküsü vardı. Antikolinerjik tedavi alan hastaların büyük çoğunluğunun (%71.8) mMRC skoru 0 veya 1'di. Hastaların büyük çoğunluğunda solnum fonksiyon testinde obstrüksiyon izlenmezken, son 1 yıl içinde 2 ve altında alevlenme yaşayanların sayısı daha fazlaydı. İnhaler kortikosteroid kullanan hastalarında büyük çoğunluğunun (%76.2) mMRC skoru 0 veya 1'di. Antikolinerjik tedavi alan gruba benzer olarak inhaler kortikosteroid tedavi alan hastaların da büyük çoğunluğunda solnum fonksiyon testinde obstrüksiyon izlenmezken, son 1 yıl içinde 2 ve altında alevlenme yaşayanların sayısı daha fazlaydı. Tartışma ve Sonuç: Kistik fibroz dışı bronşektazi hastalarında, inhaler antikolinerjik ve inhaler steroid tedavilerin solunum fonksiyonlarına ve atak sıklığına etkisinin olmadığı görüldü. Kisitk fibroz dışı bronşektazide inhaler tedavilerin solunum fonksiyonlarına ve atak sıklığına etkisi ile ilgili az sayıda literatürün içinde yerini alacak olan bu çalışma, bundan sonra yapılacak çalışmalara ışık tutacaktır. Anahtar kelimeler: Bronşektazi, inhaler tedavi, fonksiyonel durum

BronşektaziBronşiyal hastalıklarNüks+3
Uğur Fidan
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Beslenme alışkanlıkları ve fiziksel aktivitenin akciğer kanseri hastalarında tedavi yanıtı ve sağ kalıma etkisi

Amaç Akciğer kanseri, tanı ve tedavi yöntemlerindeki tüm gelişmelere rağmen tedavi yanıtı ve sağ kalımı düşük olan bir kanser türüdür. Akciğer kanserinde tedavi yanıtını ve sağ kalımı etkileyen birçok farklı neden bilinmekle birlikte beslenme alışkanlıklarının ve fiziksel aktivitenin tedavi üzerindeki etkileri ile ilgili sınırlı veri bulunmaktadır. Bu çalışmada, ileri evre küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) tanılı hastaların beslenme alışkanlıklarının ve fiziksel aktivite düzeylerinin kemoterapi tedavisine yanıt ve sağ kalım üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem 05.01.2023-05.07.2023 tarihleri arasında kliniğimizde ilk kez evre 4 KHDAK tanısı alan, ECOG performans skoru 2 ve altında olan, ilk tedavi protokolü olarak platin bazlı kemoterapi planlanmış hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, boy, kilo ve vücut kitle indeksi, eğitim düzeyi, meslekleri, yaşadıkları bölgeler, sahip oldukları komorbid hastalıklar, patolojik tanıları, metastaz bölgeleri, sigara öyküleri, ECOG performans skorları kaydedildi. Tedavi başlangıcında "Akdeniz Diyeti Bağlılık Ölçeği", "24 Saat Besin Tüketim Kaydı", "Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi", Besin Tüketim Sıklığı Formu" ve "Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği" kullanılarak hastaların beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktivite düzeyleri ve yaşam kaliteleri değerlendirildi. Hastaların 7 günlük ortalama adım sayısı hesaplandı. Hastaların beslenme alışkanları, fiziksel aktivite düzeyleri ve yaşam kaliteleri ile tedavi yanıtı, tedaviye bağlı yan etkiler, 6 ay sonundaki sağ kalım ve progresyonsuz sağ kalım arasındaki ilişki araştırıldı. Bulgular Çalışmaya 35'i erkek olmak üzere toplam 37 hasta dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 63.49'du. Hastalarda 6 aylık sağ kalım %81.1 oranında, progresyonsuz sağ kalım ise %62.2 oranındaydı. Tedavi yanıtlarına bakıldığında hastaların %35.1'inde progresyon, % 54.1'inde kısmi regresyon, %8.1'inde tam regresyon mevcuttu. Hastaların yaş ve beden kitle indeksleri ile 6 aylık sağ kalımları arasında ilişki saptanmadı. Hastaların patolojik tanısı ile 6 aylık sağ kalım, progresyonsuz sağ kalım ve tedavi yanıtları arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Altı aylık sağ kalım, fiziksel olarak minimal aktif hastalarda, inaktif hastalara göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p: 0.022). Akdeniz diyetine uyum gösteren hastalarda, Akdeniz diyetine uyumsuz hastalara kıyasla 6 aylık sağ kalım anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p: 0.019). Ancak tedavi yanıtı ve progresyonsuz sağ kalım ile Akdeniz diyet uyumu ve fiziksel aktivite düzeyi arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Besin tüketim sıklığı ve sağlıklı yaşam skorları ile tedavi yanıtı ve progresyonsuz sağ kalım arasında anlamlı ilişki bulunmadı. Akdeniz diyet uyumu yüksek olan hastalarda kemoterapiye bağlı gastrointestinal sistem yan etkisi gelişme oranı anlamlı derecede daha düşük saptandı (p<0.001). Sonuçlar Çalışmamızda fiziksel olarak aktif olmanın ve Akdeniz diyetine uyumlu beslenmenin 6 aylık sağ kalım ve kemoterapiye bağlı yan etki gelişimi açısından olumlu etkilerinin olduğu gösterilmiştir. Ancak tedavi yanıtı ve progresyonsuz sağ kalım üzerinde etkileri gösterilememiştir. Kemoterapi alan ve gastrointestinal sistem yakınmaları fazla olan akciğer kanseri hastalarına Akdeniz diyeti güvenle önerilebilir. Akciğer kanseri tanısı alan bireylerin fiziksel aktivite düzeylerini arttırmaya yönelik teşvik edilmeleri tedavi sürecinde faydalı olabilir. Anahtar kelimeler: akciğer kanseri, Akdeniz diyeti, fiziksel aktivite

Zeynep Yılmaz Kaya
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Omalizumabın 10 yıldan fazla kullanan ağır astım tanılı hastalardaki etkinliği ve güvenirliği

Giriş ve Amaç Ağır alerjik astımlı hastaların tedavisinde kullanılan omalizumab, etkili olduğu gösterilmiş, kullanımı giderek artan bir monoklonal antikordur. Bu çalışmada ağır alerjik astımlı hastalarda kullanılan omalizumab tedavisini 10 yıl ve üzerinde kullanan hastalarda omalizumabın etkinliğini ve güvenirliğini incelemek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem Omalizumab tedavisinin etkinliği ve güvenirliği hastaların dosyaları retrospektif incelenerek değerlendirilmiştir. Hastaların omalizumab tedavisi süresince klinik değerlendirilmesi aylık olarak yapılmıştır. Tedavi etkinliğinin değerlendirmesinde Küresel Astım Girişimi (GINA) klavuzunda belirtildiği şekilde astım semptom kontrol seviyesi kullanılmıştır. Bunun yanında mevcut tedavileri, hastane başvuruları, atak sayıları, yan etkileri de kaydedilmiştir. Bulgular 36 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların 25'i kadın ve yaş ortalaması 54,7±12,9 yıldır. Total IgE seviyesi 247,1±179,4 IU/ml, eozinofil seviyesi 419,5  240,9/L'dır. Omalizumab tedavi süresi 11,3±0,9 yıldır (10-15 yıl). Omalizumab tedavisi sonunda 23 (%63,9) hastada iyi kontrollü, 13 (%36,1) hastada kısmi kontrollü astım mevcuttur. Hastaların son bir yılı değerlendirildiğinde 16 (%44,4) hastada son bir yıl içerisinde hiç planlanmamış doktor başvurusu görülmemiştir. Son bir yıl içerisinde 5 hastada bir, 4 hastada da 2 astım alevlenme nedenli hastane yatış görülmüştür. 11 hastada son bir yıl içerisinde sistemik steroid kullanımı mevcuttur. Yıllar içerisinde değerlendirildiğinde istatistiksel farklılık olmasa da özellikle 6 yıldan sonra ilk yıllara göre hastalık kontrolünün daha kötü olduğu görülmüştür. Bunun yanında başlangıçtaki IgE ve eozinofil seviyeleri ile uzun dönemdeki kontrollerinin korelasyonu yapıldığında IgE seviyesi ile bir ilişki görülmezken eozinofil seviyesi 500/L'nin üzerinde olan hastalarda kontrolün daha iyi olduğu görülmüştür. Hastalar omalizumab ile ilişkilendirilen önemli bir yan etki yaşamamıştır. Tüm tedavi süresince 4 hastada lokal yan etki, 3 hastada da ilaç ile ilişkili olduğu düşünülen myalji görülmüştür. Bu yan etkiler, tedavi başlangıcından sonraki ilk üç yıl içerisinde görülmüştür ve tedavinin üçüncü yılından sonra hastalarda herhangi bir yan etki görülmemiştir. Sonuç 10 yıl ve üzeri omalizumab kullanan hastaların değerlendirildiği literatürde rastlanılan ilk çalışmadır. Bu çalışma gerçek yaşam koşullarında 10 yıl ve üzerinde süren omalizumab tedavisinin kontrolsüz alerjik astımda etkin ve iyi tolere edilen bir tedavi olduğunu göstermiştir.

Cemile Deniz
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tıp fakültesi hastanesi çalışanlarında üçüncü el sigara dumanına maruziyet ile ilgili farkındalığın araştırılması

Amaç: Sigara ya da herhangi bir tütün ürünü kullanıldıktan sonra yüzeylerde ya da toz içinde kalan rezidüel tütün kirleticileri ortama tekrar gaz fazında salınır veya oksidanlar ve diğer çevresel bileşiklerle reaksiyona girerek ikinci kirleticileri oluşturur. Bu duruma üçüncü el sigara dumanı(ÜESD) denilmektedir. Sağlık çalışanları tütün ile mücadelede önemli bir konumdadır. Bu nedenle çalışmamızda ÜESD maruziyeti ile ilgili tıp fakültesi hastanesi çalışanlarının farkındalığını ölçmek amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Araştırmamız tek merkezli, tanımlayıcı, kesitsel, anket çalışmasıdır. Bu araştırmanın evrenini Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi'nde görev alan toplam 1984 kişi (238 öğretim görevlisi ve üyesi, 503 araştırma görevlisi, 779 sağlık personeli ve 464 idari personel) oluşturmaktadır. Uygulanan ankette sosyodemografik özellikler, kişinin ve yakınlarının sigara içme durumu ile ilgili sorular, ÜESD maruziyeti ile ilgili bilgi soruları, Fagerström Nikotin Bağımlılık Testi ve ÜESD maruziyet farkındalığını ölçmek amacıyla BATHS-T ölçeği bulunmaktadır. Bulgular: Çalışmamızda hastane çalışanlarının sigara ve tütün kullanım oranı %35,8 ve tütün kullanıp bırakma oranı %14,4 olarak saptanmıştır. Fagerström Nikotin Bağımlılık Testi'nden alınan puanlara göre sigara içenlerin %43,9'unun çok az bağımlılık düzeyinde, %28,4'ünün az bağımlılık düzeyinde, %8,4'ünün orta bağımlılık düzeyinde, %12,9'unun yüksek bağımlılık düzeyinde, %6,5'inin ise çok yüksek bağımlılık düzeyinde olduğu görülmüştür. Üçüncü el sigara dumanını daha önce duymayanlar katılımcıların %65,8'ini oluşturmaktadır. Çalışmamızda sosyodemografik değişkenlere bakıldığında ÜESD Hakkında Farkındalık Ölçeği puan ortalamalarının karşılaştırılmasına göre cinsiyet ve medeni durum ile ölçek toplam puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. (sırasıyla p=0,316, p=0,168). Sonuç: Sigara ile mücadele etmede önemli rol oynayan hastane çalışanlarının ÜESD farkındalıklarının arttırılması önemlidir. Üçüncü el sigara dumanı konusunun kapsamlı bir şekilde ele alınması, ÜESD'nin tüm bireylerin sağlığına zarar verebileceği, maruziyet yolları gibi detayların önemle üzerinde durulması, özellikle sağlık çalışanlarına düzenli danışmanlık verilmesi önem arz etmektedir. Bu nedenle toplum genelinde ÜESD farkındalığının yaygınlaştırılması sigarayla mücadelede önemli rol alacaktır. Anahtar kelimeler: sigara, tütün, üçüncü el sigara dumanı, sigara bağımlılığı, sağlık çalışanları

Fatmanur Yıldız
Manisa Celal Bayar University
2024
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Manisa ilindeki KOAH'lı hastalarda ALFA 1 antitripsin eksikliği prevalansı

Giriş ve Amaç Dünyada önemli bir halk sağlığı sorunu olarak kabul edilen Kronik Obstruktif Akciğer Hastalığı (KOAH), özellikle sigara içen ve çevresel faktörlere maruz kalan bireylerde daha yaygın görülmektedir. Bununla birlikte bazı bireylerde genetik faktörler de KOAH gelişiminde rol oynamaktadır. KOAH için gösterilmiş olan en belirgin genetik risk faktörü ise SERPINA1 genindeki mutasyonlar olup bu mutasyonlar α-1 antitripsin (AAT) eksikliğine yol açar. AAT, en yaygın serin proteaz gruplarından biri olan nötrofil elastazın etkilerini inhibe eden bir serum antiproteazıdır ve eksikliği başta KOAH gibi solunum hastalıklarının gelişmesine yol açabilmektedir. Dünya Sağlık Örgütü, sigara içme geçmişi ve fenotipe bakılmaksızın, KOAH tanısı konmuş tüm bireylerin AAT eksikliği açısından değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir. Bu çalışmanın amacı, Manisa ilindeki KOAH hastalarında alfa-1 antitripsin eksikliği prevalansını belirlemektir. Çalışma, AAT eksikliği genotipleme testi ile KOAH'lı hastaların genetik durumlarını inceleyerek, bu hastalarda AAT eksikliği prevalansı ve bu eksikliğin KOAH gelişimi ile ilişkisini araştırmayı hedeflemekte olup KOAH'ın genetik kökenlerine dair yeni bilgiler sunmayı ve bölgesel sağlık politikalarının geliştirilmesine katkı sunması hedeflenmiştir. Yöntem Çalışma, 15.12.2023-15.02.2024 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Göğüs Hastalıkları polikliniği ve servisine başvuran, güncel GOLD rehberine göre KOAH tanı kriterlerine uygun şekilde değerlendirilerek tanı konulan 18 yaş ve üzeri KOAH hastaları üzerinde gerçekleştirildi. Gönüllülerden bilgilendirilmiş onam alınarak, yaş, cinsiyet, sigara içme durumu, ek hastalıklar ve ilaç kullanımları kaydedilmiş, fizik muayene ve vital bulgular değerlendirildi. Hastaların son bir yılda acil servise başvuru sayıları, alevlenme sayıları ve mMRC skorları değerlendirildi. Çalışmaya katılan hastalardan kuru kan örnekleri alınmış ve biyolojik numuneler anonimleştirilerek kodlandı. Bu numuneler, araştırma görevlileri tarafından Progenika Biopharma, S.A.'ya gönderilmiştir. AAT eksikliği genotipleme testi, SERPINA1 genindeki AAT eksikliği ile ilişkili 14 mutasyonun tespiti amacıyla Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR) amplifikasyonu kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Elde edilen veriler, xPONENT® yazılımı aracılığıyla analiz edilerek genotip sonuçları belirlenmiştir. Bulgular, istatistiksel analizler ile değerlendirildi ve bölgesel AAT eksikliği prevalansı hesaplandı. Bulgular Çalışmaya toplam 419 KOAH hastası dahil edildi. Katılımcıların yaş ortalaması 65,54±10.45 olup, bunların %91,4'ü erkek cinsiyetteydi. Hastaların %47,3'ü aktif sigara içmekteydi (n = 198), %48,2'si eski sigara içicisidir (n = 202) ve %4,5'i sigara kullanmamaktaydı (n = 19). Katılımcıların çoğu kentsel alanlarda yaşamakta olup birçoğu işçi veya çiftçi olarak çalışmaktaydı. Ek hastalık durumu açısından, katılımcıların %60,1'i bir veya daha fazla ek hastalığa sahipti (n = 252), %39,9'u ise ek hastalık taşımamaktaydı (n = 167). Çalışmada, katılımcıların %1,91'inde (n = 8) AAT eksikliğiyle ilişkilendirilen mutasyonlar tespit edilmiştir. Mutasyon tespit edilen 8 hastanın 3'ünde M/Z, 3'üde M/P Lowell 1 hastada M/I, 1 hastada ise M/S mutasyonu bulunmaktaydı. Pi*ZZ homozigot hasta tespit edilmedi. Mutasyon pozitifliği bulunan hastaların tamamı erkekti. Çalışmada yer alan tüm hastaların yaş ortalaması 65,54 olarak bulunurken, AAT eksikliği mutasyonu taşıyan grubun yaş ortalaması ise 61 olarak tespit edilmiştir. Ayrıca, mutasyon tespit edilen ve edilmeyen hastalar arasında solunum fonksiyonları, mMRC skoru ve hastaneye yatış durumu açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlemlenmemiştir. Sonuç Bu çalışmada, Manisa ilindeki 419 KOAH hastası arasında yapılan alfa-1 antitripsin eksikliği araştırmasında, prevalans %1,91 (n = 8) olarak tespit edilmiştir. AAT eksikliği, KOAH hastalarında daha fazla dikkate alınması gereken bir faktör olup, genetik taramanın erken teşhis açısından önemli bir rol oynayabileceği sonucuna varılmaktadır. Anahtar kelimeler: KOAH, genetik, alfa-1 antitripsin

Ömer Doğan
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mevsimlik üzüm işçilerinde solunum fonksiyonlarının ve etki edebilecek faktörlerin prospektif izlemi

Solunum fonksiyonları ve solunumsal semptomlar, organik ve inorganik toz maruziyetinden etkilenmektedir. Tarım işçilerinde organik tozlar ve pestisitler solunumsal maruziyetin temel bileşenlerini oluşturmaktadırlar. Ülkemizde tarım işçilerinde mesleki maruziyetin etkilerini inceleyen çalışmalar sınırlıdır ve solunum fonksiyonları üzerindeki etkiler net olarak aydınlatılmamıştır. Bu çalışmada, mevsimlik üzüm işçilerinin solunumsal etkilenmelerinin değerlendirilmesi; sosyodemografik özelliklerin, çalışma koşullarının ve çalışma süresinin kısa ve uzun dönem solunum fonksiyonları üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem Mevsimlik üzüm işçilerinin solunumsal fonksiyonlarının 6 ay boyunca izlendiği prospektif kohort bir çalışma yürütüldü. Gönüllüler Manisa'nın Alaşehir ilçesinde 01.08.2024 – 01.10.2024 tarihleri arasında üzüm hasatında çalışan, 18 yaşından büyük, daha önce herhangi bir akciğer hastalığı tanısı almamış, erkek ve kadın mevsimlik işçilerden oluşmuştur. İşçilerin sosyodemografik özellikleri, sigara kullanım durumları, çalışma sırasında kişisel koruyucu ekipman kullanım durumları, çalıştıkları yerde kullanılan pestisit türleri, üzüm hasatında çalışma süreleri, üzüm sezonu döneminde ve sezon sonrası 6 aylık dönemde sigara içme durumları sorgulandı. İşçilerin bu süreçte benzer başka bir işte çalışıp çalışmadıkları, solunumsal semptom veya maruziyet yaşayıp yaşamadıkları, takip sırasında akciğer hastalığı teşhisi alıp almadıkları ve solunumsal nedenlerden dolayı hastane başvuruları olup olmadığı takip edildi. İşçilere üzüm sezonu başlamadan önce, üzüm sezonu bitiminde ve üzüm sezonu bitiminden 6 ay sonra SFT, oksijen saturasyonu ve kalp atım sayısı ölçümleri, SF-12 Yaşam Kalitesi Ölçeği, mMRC ve Borg skalaları uygulandı. Bulgular Çalışmaya 97 mevsimlik üzüm işçisi dahil edildi. 6. ay sonunda çalışmayı tamamlayan 43 (%48,9) erkek ve 45 (%51,1) kadın olmak üzere toplam 88 işçi vardı 13 ve yaş ortalamaları 44,27±14,31'di. İşçilerin büyük çoğunluğu sigortasız çalışmaktaydı ve yoksulluk düzeyinin altında gelire sahiplerdi. Sezon bitiminden sezon sonrası 6 aya kadar işçilerin öksürük ve dispne semptomlarında belirgin artış saptandı. İşçilerin BORG değerleri anlamlı olarak yükselmişti. Sezon öncesi ve sezon bitimi SFTparametreleri ile sezon bitiminden 6 ay sonraki ölçümler arasında anlamlı kötüleşme saptandı. Solunum fonksiyonlarındaki kötüleşme sezon bitiminde başlamasına rağmen sezon 6 ay sonraki ölçümlerde daha da belirginleşmişti. En çok etkilenme FEV1 ve FVC değerlerindeydi. Bu 6 ay sonunda FEV1'de % 4,02, FVC'de ise % 4,67 kayıp saptandı. Havayolu obstrüksiyonunu gösteren FEV1/FVC, FEF 25-75 ve PEF değerlerinde anlamlı farklılık yoktu. Bu sonuçlar; işçilerde sezon bitiminden 6 ay sonra restriktif tipte solunum fonksiyon bozukluğu geliştiğini gösterdi. Sonuçlar Çalışmamız, mevsimlik üzüm işçilerinde maruziyet ortadan kalkmasına rağmen 6 ay içinde solunumsal semptomlarda ve solunum fonksiyonlarında progresif bir kötüleşme olduğunu ortaya koymuştur. Mevsimlik tarım işçiliğinin kayıtlı ve takipli olması; işçilerin sosyal güvencelerinin sağlanması, sağlık durumları ve maluliyet açısından takipleri önem arz etmektedir. Anahtar kelimeler: tarım işçileri, solulum fonksiyonları, solunumsal maruziyet

Bayram Yurttaş
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Stabil astımlı olgularda endotel disfonksiyonun değerlendirilmesi ve astım kontrolüne etkisinin belirlenmesi

Amaç: Stabil astım hastalarında endotel disfonksiyonu gösteren endocan ve ICAM 1 düzeyini belirlemek ve bunların astım kontrolüyle ilişkisini ortaya koymayı amaçladık. Materyal metod: ÇalışmayaMayıs 2018 – Kasım 2018 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Polikliniğinde takip edilmekte olup çalışmaya katılmayı kabul eden ve dahil edilme kriterlerine uyan (18 yaş üzerinde, astım tanısı alan, bilinen kardiyovasküler hastalığı, nörolojik hastalığı, diabetes mellitus hastalığı, böbrek hastalığı, karaciğer hastalığı, malignite vb ek hastalığı olmayan hastalar )stabil astım olguları ve kontrol grubu alındı. Olguların yaş, cinsiyet, eğitim durumu, yaşama alanı, aile öyküsü, VKİ ve sigara öyküsü gibi demografik verileri ve solunum fonksiyon testi sonuçları kaydedildi. Astım hastaları GINA 2019 sınıflamasına göre hafif, orta ve ağır olarak sınıflandırıldı. Astım grubuna astım kontrol testi yapıldı. Olguların endocan, ICAM1, ECM, IL8, periostin ve eozinofil düzeyleri biyokimyasal olarak incelendi. Bulgular: 50 astım, 39 kontrol grubu olgusu incelendi. Gruplar arasında sosyo-demografik olarak farklılık saptanmadı. Astım grubunda FEV1 (L, %pred), FEV1/FVC değerleri anlamlı olarak düşük saptandı. Obez astımlı olgularda FVC (L) ve FEV1 (L)değeri obez olmayan astımlı olgulara kıyasla anlamlı olarak düşük bulundu. Endocan, ICAM 1, ECM, IL8, periostin ve eozinofil değerleri astım grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek ancak astım ağırlık sınıflamasındaki gruplararasında ve kontrol altında olan ve olmayan gruplar arasında benzer bulundu.Endotel disfonksiyon belirteçlerinden ICAM-1 ile ECP arasında pozitif korelasyon vardı, diğer belirteçler arasında korelasyon görülmedi. Sonuç: Bu çalışmada astım hastalarında endocan ve ICAM1'in hastalığın ağırlığından ve kontrol altında olup olmamasından bağımsız olarak endotel disfonsiyonun göstergesi olabileceği gösterildi. ICAM-1 düzeyi ile ECP arasında pozitif yönde korelasyon olması eozinofilik astım hastalarında endotel disfonksiyonun daha fazla olabileceğini düşündürmektedir. Astım fenotiplerine göre endotel disfonksiyonun değerlendirildiği daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Astım, Endotel Disfonksiyonu, Endocan, ICAM

Adezyon molekülleriAstımENDOKAN+1
Aydın Çöl
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KOAH akut atakla yatan hastalarda diyafram disfonksiyonu sıklığı ve prognoza etkisi

Amaç: Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH); toplumda sıklığı giderek artmakta olan, alevlenmelerle seyreden önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir. Alevlenmeler esnasında gelişen diyafram disfonksiyonu, hastalık prognozunu olumsuz etkilemektedir. Diyafram disfonksiyonu, ultrasonografi yöntemi ile yatak başında ölçülebilmektedir. Tek merkezli prospektif çalışmamızda ultrasonografi yöntemi kullanarak KOAH akut atak nedeniyle yatırılan hastaların diyafram disfonksiyon sıklığı ile diyafram disfonksiyonunun prognoza etkisini belirlemeyi amaçladık. Ek olarak solunum yetmezliği nedeniyle noninvaziv mekanik ventilasyon (NIMV) kullanımı gereken hastalarda diyafram disfonksiyonu ve NIMV başarısı arasındaki ilişkinin araştırılması da amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Göğüs Hastalıkları kliniğine KOAH akut atak ile yatırılan 50 hasta çalışmaya alındı. Yatış ve taburculuk günü hastalara diyafram ultrasonografisi yapıldı. Taburcu olan hastalar altı aylık dönem için takibe alındı. Hastaların demografik verileri, laboratuvar testleri, NIMV gereksinimi ve başarı durumu, altı aylık mortalite ile bu dönemdeki acil başvuru, servis ve yoğun bakım yatış sayıları kaydedildi. Diyafram disfonksiyonu olan ve olmayan gruplar arasında bu verilerin istatistiksel analizi yapıldı. Bulgular: Hastaların 10'unda (% 20) yatışta diyafram disfonksiyonu saptandı. Altı aylık mortalite diyafram disfonksiyonu olan grupta daha yüksek saptanırken (p>0.01), acil servis başvuru, servis ve yoğun bakım yatış sayıları benzer bulundu (p>0.05). Diyafram disfonksiyonu olan grupta NIMV başarısı daha düşük saptandı (p<0.01). Yüksek mMRC skoru, komorbidite varlığı, başvuruda NIMV ihtiyacı ve solunum yetmezliği olan hastalarda diyafram disfonksiyonu daha sık saptandı (p<0.05). Sonuç: KOAH atak ile başvuran diyafram disfonksiyonu olan hastalarda, hastane içi ve 6 aylık takipte mortalite daha yüksektir ve NIMV başarısızlığı daha sık görülmektedir. DD'nu hızlı, güvenilir ve non invaziv olarak saptayan diyafram ultrasonu yöntemi KOAH akut atakta bir prognoz belirteci olarak kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Diyafram, Disfonksiyonu, KOAH, Akut Atak, Prognoz

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifDiyafram+2
Ali Durmaz
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İdiopatik pulmoner fibrozis'li hastalarda demografik, klinik, radyolojik özellikler ve akut alevlenme ile ilişkisi

Giriş ve Amaç: İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) halen etyolojisi bilinmeyen, kötü prognozlu, ileri derecede fibrozis ile karakterize, kronik ve ilerleyici bir akciğer hastalığıdır. İdiopatik interstisyel pnömoniler arasında en sık rastlanan gruptur. Hastalığın epidemiyolojik özellikleri ile ilgili olarak az sayıda araştırma yapılmıştır. İPF akut alevlenmesi, önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir. Bizde tez çalışmamızda İdiopatik pulmoner fibrozis'li hastaların demografik, klinik ve radyolojik özellikleri ve bunların akut alevlenmeye ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı'na 2015-2020 yıllar arasında başvuran ve klinik/radyolojik ve/veya histopatolojik olarak İPF kabul edilen 65 hasta retrospektif olarak değerlendirmeye alındı. Hastaların yaş, cinsiyet, sigara öyküsü, meslek, BMI, semptom ve aile öyküsü kaydedildi. İPF Tanı konulma yöntemi, radyolojik ve varsa patolojik bulgular, tanı anında solunum fonksiyon testi ölçümleri, aşı öyküsü, 6 dakika yürüme testi, oksijen satürasyon değerleri ve antifibrotik ilaç kullanımı ve süresi hastaların dosyalarından elde edilerek kaydedildi. Çalışmaya dahil edilen ve akut alevlenme geçiren hastalar belirlendi. Akut alevlenme anında laboratuvar değerleri, radyolojik özellikleri, tedavi yöntemleri kaydedildi. Hastalar cinsiyet değişkeni ve kesin/olası UİP olmak üzere iki gurupta belirlendi. Sonuçlar istatiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen hastaların 52'si (%80) erkek, 13'ü (%20) kadındı. Hastaların yaş ortalaması 67.86±7.17 (54-84) olarak saptandı. Hastaların 43'ünde (%66.2) sigara öyküsü mevcuttu. Ortalama BMI 26.21±4.04 olarak saptandı. Ailesel İPF 4 (%6.2) hastada saptandı. Hastaların 63'ünde (%96.9) dispne, 62'sinde (%95.4) öksürük ve 35'ınde (%53.8) çomak parmak saptandı. Hastaların ortalama FVC değeri 2.36±0.65 (% beklenen değer 73.23±14.99), DLCO değeri 3.26±1.34 (% beklenen değer 43.16±14.89) olarak saptandı. Hastaların 61'inde (%93,8) klinik ve radyolojik ve 4'ünde (%6.2) cerrahi biyopsi ile tanı konulduğu gözlendi. Akut alevlenme öyküsü 7 (%10,8) hastada saptandı. Erkek hastalarda sigara kullanım oranının, kadın hastalara göre yüksek olması istatistiksel açıdan anlamlı bulundu (p<0,05). Kadın hastaların yaş ortalamalarının, erkek hastalara göre istatistiksel açıdan anlamlı yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Hastaların ortalama FVC ve DLCO kadınlarda düşük olması istatistiksel açıdan anlamlı bulundu (p<0,05). Hastaların alevlenme öyküsü varlığı olası UİP patern grubunda olanlarda yüksek olması istatistiksel açıdan anlamlı bulundu (p<0,05) Sonuç: Bu bulgulara göre hastaların büyük bir kısmı orta-ileri yaşta olduğunu, kadınların ortalama yaşı yüksek olduğunu ve hastaların büyük bir oranında sigara öyküsü olduğunu gözlemledik. Radyolojik tanın İPF tanısının temelini oluşturduğunu gözlemledik. İPF akut alevlenmein olası UİP patern gurubunda daha sık olduğu saptanmıştır. İPF hastalarının stabil ve akut alevlenme anında demografik, klinik ve radyolojik özelliklerini belirlemek için daha kapsamlı, çok merkezli ve katılımcı sayısı daha fazla olan çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Akut alevlenme, Demografik özellikler, İPF, Tedavi

Akciğer hastalıklarıDemografiNüks+2
Orhan Othman Hasan Hasan
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KOAH'lı hastalarda tanısal değişim

Amaç: KOAH oldukça yaygın bir kronik hava yolu hastalığıdır ve çok büyük kişisel ve sosyal etkiye sahiptir. Hastalık tüm dünyada önemli bir halk sağlığı sorunudur. Son yıllarda yapılan çalışmalar KOAH'ın daima ilerleyeci ve geri dönüşümsüz bir hastalık olmadığını işaret etmektedir. Bu çalışmanın amacı, KOAH'lı hastalarda tanısal değişimi (pb FEV1/FVC > %70 haline gelmesi) ve bu duruma etki eden faktörleri araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya, 2012-2014 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Göğüs Hastalıkları AD. polikliniğinde, hastane kayıt sisteminden (Enlil HBYS) bakılarak, KOAH tanısı konulduğu saptanan 855 hastadan, 2019-2020 yıllarında hastaların ilk başvuru dosyalarının değerlendirilmesi sonucu kesin KOAH olduğu anlaşılan 358 hasta dahil edilmiştir. Başvuru anında postbronkodilatör SFT'si olmayan, SFT'si reversibl obstruktif olan, hiç SFT'si olmayan, SFT'si normal olan, Astım-KOAH overlap sendromu tanısı olan, SFT'si restriktif olan, interstisyel akciğer hastalığı tanısı olan veya bronşektazi öyküsü olan 497 hasta çalışmadan dışlanmıştır. Kesin KOAH olduğu saptanan 358 hasta, son değerlendirme için kliniğe davet edilmiş, fakat telefon numarası kullanıma kapalı olanlar (n=82), kliniğe son değerlendirme için gelmeyi reddeden hastalar (n=53) ve solunum yetmezliğine bağlı exitus olan hastalar (n=64) çalışmaya dahil edililememiştir. Sonuç olarak, çalışmada ilk başvurularında kesin KOAH'a sahip olduğu belirlenen ve son değerlendirme için kliniğe başvuran 159 hasta incelenmiştir Toplanan veriler SPSS 23.0 paket programı aracılığıyla analiz edilerek değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 159 hastanın % 81.8 i erkek, %18.9 u kadın; hastaların ilk başvurudaki yaş ortalaması 60.6±8.6 yıldır. Hastalar ilk başvurudan itibaren ortalama 6.3+0.5 yıl sonunda yeniden değerlendirilmiştir. Tanısal değişim, 159 hastanın 19'unda (%11,9) gözlenmiştir. Çalışmada, ilk başvuru ve son değerlendirme arasında hastalarda sigara içme oranının azaldığı, buna karşın asemptomatik hasta oranının anlamlı düzeyde arttığı saptanmıştır. Kadın cinsiyetin, yüksek BMI'in, komorbidite yokluğunun, üniversite ve üstü eğitim düzeyinin ve ilk başvurudaki düşük GOLD spirometrik evresinde olmanın tanısal değişim prevalansındaki artışla ilişkili olduğu görülmüştür. Yapılan çok değişkenli regresyon analizinde kadın cinsiyette olma ile üniversite ve üstü eğitim düzeyine sahip olmanın tanısal değişim prevalansını ileri derecede artırdığı saptanmıştır. Bu çalışmada, hastaların %50'den fazlasının başlangıçtaki GOLD spirometrik evresinin değişebildiği ve % 30'a yakın bir kısmında başlangıçtaki GOLD spirometrik evresinin gerileyebildiği görülmüştür. . Sonuç: Çalışmamızda; KOAH'lı hastaların bir kısmında zaman içerisinde hava akımı obstrüksiyonunun düzeldiği, bir diğer ifade ile tanısal değişim geliştiği, bir kısmında ise başlangıçtaki GOLD spirometrik evresinin gerilediği saptanmıştır. Bu bulgular bize KOAH'ın daima ilerleyeci olduğu ve zamanla kötüleştiği görüşünün kabul edilebilir olmadığını düşündürmektedir. Daha geniş gruplarda prospektif olarak yapılacak çalışmaların, tanısal değişimin boyutları ve değişimi etkileyen faktörleri ortaya çıkararak, bu önemli halk sağlığı sorunun çözümüne önemli katkı sağlayacağı düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: KOAH, Tanı, Tanısal değişim

AkciğerAkciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktif+1
Gülşah Orhan Tıraşçı
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstruktif uyku apnesinde inflamatuar belirteçlerin değerlendirilmesi

Amaç: Son yıllarda birçok sistemik hastalıkta olduğu gibi obstrüktif uyku apne sendromunda da inflamasyonun önemli rolü olduğunu gösteren çalışmalar yayınlanmıştır. Bu çalışmada tümör nekroz faktör alfa (TNF alfa), interlökin 6 (IL-6) ve serum serbest DNA (ccfDNA) konsantrasyonlarının hastalık şiddeti ve tedavi ile olan ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 2017-2019 yılları arasında polisomnografisi yapılan ve apne hipopne indeksi (AHİ) 5'in üzerinde olan 52 katılımcı hasta, AHİ 5'in altında olan 10 katılımcı kontrol grubu olarak alınmıştır. Tüm katılımcıların ayrıntılı demografik ve klinik özellikleri ile PSG kayıt sonuçları kaydedildi. TNF alfa ve IL-6 düzeyleri ELISA bioassay yöntemi kullanılarak, ccfDNA ise DNA izolasyon kitleri kullanılarak ölçümleri kaydedildi. Hastalık şiddeti ve bazı klinik parametrelerle ile ilişkisi olup olmadığı araştırıldı. Bulgular: Hasta ve kontrol grupları arasında, baktığımız inflamatuar belirteçler açısından anlamlı bir fark saptanmadı. Ancak, ccfDNA ortalamaları hasta grubunda kontrol grubuna göre daha yüksekti fakat istatistiksel olarak anlamlı değildi (p= 0,71). Bu belirteçlerin hastalık şiddeti ile ilişkisi değerlendirildiğinde de hafif-orta ve ağır gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. IL-6 ve ccfDNA ortalamaları ağır grupta fazlaydı fakat istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,47; p=0,58). Bakılan klinik özelliklerden Epworth skalası ve VKİ ile IL-6 arasında aynı yönlü zayıf derecede korelasyon saptandı. Yine bu belirteçler açısından NIMV kullanan ve kullanmayan hastalarda anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Bu çalışmada, değerlendirilen inflamatuar belirteçler (TNF alfa, IL-6 ve ccfDNA) ile hastalık şiddeti arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Ancak, bu belirteçlerin bazılarının, bir kaç klinik özellikle zayıf korelasyon gösterdiği saptandı. İnflamatuar belirteçlerin obstrüktif uyku apnesi sendromunda rolünü ortaya koymada daha ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Obstrüktif uyku apne, İnflamasyon, TNF alfa, IL-6, ccfDNA

BiyobelirteçlerDNATümör nekroz faktörü-alfa+3
Ayşe Çınar
Çukurova University
2020
00