
2,342
Archived Theses
1
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Distribütörlük Sözleşmesi
"Bir sözleşme kendi yarattığı münasip hukukunun ürünüdür ve kendisine hayat vermek için tarafların referans gösterdiği bir hukuk sisteminden ibarettir!" Roland Brown Bu çalışmada, ürün ve hizmetlerin dağıtımında en sık kullanılan yöntemlerden biri olan distribütörlük sözleşmeleri incelenmiştir. Öncelikle, isimsiz sözleşme yönü ele alınarak sözleşmenin önemi ortaya konulmuştur. Lüks ürünlerin inhisari dağıtımında olduğu gibi, ticari uygulamada dağıtım tekniği gelişmektedir. Bu sonuca varmak için, Türk ve uluslararası hukuk sistemlerine dayanan uygulamalı örneklerle kapsamlı bir analiz yapılmıştır. Bu bağlamda, yasal düzenlemelerin eksikliği ve sözleşmelerde proaktif hükümlerin bulunmaması çeşitli sorunları ortaya çıkartmaktadır. Bu sorunlar yeni mücadeleler doğurmakta ve hukuki ortamda farklı bir yorumla stratejik düşünmeyi teşvik etmektedir. Bu tezin amacı, distribütörlük sözleşmelerinin uygun şekilde formüle edilmediği takdirde ortaya çıkan hukuki boşluklar sebebiyle sorunların kaçınılmaz olduğu, tartışmasına katkıda bulunarak çözüm getirmektir. Bu çalışma, distribütör ve sağlayıcı arasındaki sözleşmesel ilişkinin hukuki değerlendirmesini sağlayan bir medeni hukuk analizine dayanmaktadır. İşbu çalışma, distribütörlük sözleşmesine ilişkin hukuki ve ekonomik analizlerle desteklenmektedir. Araştırmamız, uyuşmazlıkların olumlu son bulmasının, büyük ölçüde doğru anlaşmanın varlığına bağlı olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, birtakım hususların komplike olduğu görünmektedir. Bu nedenle, distribütörlük sözleşmesinin kavram, nitelik ve özelliklerinin tespiti, sözleşmenin kapsam ve hedeflerinin ortaya konulması ve sözleşme koşulları geleceğin ticaretinin iyileştirilmesinde anahtar role sahiptir.
İnternet ortamında kişisel verilerin hukuka aykırı işlenmesinden doğan hukuki sorumluluk
Dünyanın küreselleşmesine ve insanların birbirleriyle mesafe tanımaksızın iletişim kurmasında başat rol oynayan kitlesel iletişim araçları, internetin hayatımıza girmesi ve her geçen gün yeni bir boyut kazanarak yeni teknolojiler ile birlikte geniş tabana yayılmasıyla yeni bir boyut kazanmıştır. İnternet, milyonlarca insanın herhangi bir zahmete girmeksizin birbiriyle iletişim kurması imkanı çerçevesinde boyutu rakamlarla ifade edilmesi güç boyutlarda veri üretimine sebep olmaktadır. İnternetin kendine has yapısı nedeniyle, bu ortamda kişisel verilerin korunması her geçen gün daha önemli bir hal almaktadır. İnternetin bilgiye ulaşım noktasında sağladığı olanakların insanlığın ortak yararına olduğu sarih olmakla beraber; başta büyük firmalar olmak üzere internette faaliyet yürüten aktörler ile gerçek kişi kullanıcılar arasında ciddi bir güç dengesizliği bulunmaktadır. Kişisel verilerin ticari kaygılarla işlenmesi, bir noktada internetin devamı için gereklilik iken; temel hakların da göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Çalışmamızda yarışan iki menfaat arasında dengenin kurulmasına yönelik hukuki değerlendirmeler Türk hukuku ve uluslararası mevzuat ile karşılaştırmalı bir şekilde ele alınmaya gayret edilmiştir.
Roma hukukndan günümüze isimsiz sözleşmeler (Contractus ınnomınatıı)
Roma hukukunda isimsiz sözleşmeler, Roma sözleşmeler sisteminin kapsamını genişleten ve Roma'nın contractus kavramına bakışını geliştiren önemli sözleşmelerdir. Roma Devleti'nin sınırlarının genişlemesiyle yeni coğrafyaların devlet sınırlarına dahil olması, buradaki tarımsal ve ticari faaliyetlerle tanışılması, nüfusun sayıca artışı ve niteliksel olarak çeşitlilik göstermesi ile değişen ekonomik yaşamın ortaya çıkardığı ihtiyaçların etkisiyle Roma hukukunda sözleşmeler alanında hâkim olan tipe ve şekle bağlılık anlayışının katılığının da kademe kademe esnetildiği bilinmektedir. Praetor faaliyetleri, klasik hukukçuların görüşleri ve imparator emirnameleri aracılığıyla gelişen isimsiz sözleşmeler, Roma'nın sözleşmeler sisteminin kapsamının, dolayısıyla da oldukça katı olan tipe ve şekle bağlılık anlayışının genişletilmesinde etkili olmuştur. Tipe ve şekle bağlılık anlayışı Roma sözleşmeler hukuku alanında hiçbir zaman tamamen aşılmamış olsa da, Orta Çağ'dan itibaren adım adım yaklaşılan sözleşme özgürlüğü kavramına kapı aralayan, hukukçulara isimli-isimsiz sözleşmeler ayrımını ortadan kaldırmayı düşündüren ve bütün sözleşmelere iyi niyete dayanan bir dava hakkı verilmesi fikrini ortaya çıkaran yine Roma sözleşmeler sistemine isimsiz sözleşmelerin dahil oluşunun incelenmesiyle mümkün olmuştur. İsimsiz sözleşmelerin Roma hukuk yaşamına dahil olmasında etkili olan causa, sinallagma ve conventio/consensus kavramlarının Geç Orta Çağ'dan Avrupa'da Kodifikasyonlar Dönemi'ne dek sürdürülen hukuk çalışmalarında incelenmesi Kıta Avrupası Hukuk Sistemi'ne ve nihayet hukukumuza sözleşme özgürlüğü anlayışının yerleşmesini mümkün kılmıştır.
Milletlerarası ticari tahkimde yolsuzluk karşıtı kurallar
Tarihin ilk günlerinden beri var olan bir olgu olan yolsuzluk, önceleri her ülkenin kendi iç işleri ile alakalı bir konu iken, uluslararası ticaretin yaygınlaşmasıyla beraber uluslararası alanda da önem kazanmaya başlamıştır. 2003 yılında Birleşmiş Milletler Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesinin (UNCAC) imzalanması ile yolsuzlukla mücadele tüm dünyada gittikçe artan bir ivmeyle yaygınlaşmaya başlamış, bu konuda çok sayıda uluslararası sözleşme imzalanmış ve ülkeler yolsuzlukla mücadele noktasında ortak hareket etmeye başlamışlardır. Bu ortak uluslararası tavrın bir sonucu olarak ülkeler kanunlarını uluslararası sözleşmelerle uyumlu hale getirmek için değiştirmişler ve bu dinamik süreç, farklı görüşler ve farklı uygulamalara yol açmıştır. 1990'lı yılların sonuna kadar çoğu Avrupa ülkesinde rüşvetin vergiden dahi düşüldüğü bir noktadan, günümüzde bir şirketin alt kademesinde çalışan bir personelin, basit bir gümrük işlemini hızlandırmak için bahşiş vermesinin dahi şirketi ağır sorumluluk altına sokabildiği bir noktaya geldiği göz önüne alındığında, yolsuzlukla mücadele anlayışının ve yolsuzlukla mücadeleyi öngören kanunların ne kadar değiştiği anlaşılabilir. Konunun nispeten yeni olması ve tahkim yargılamalarında tarafların genellikle yolsuzluk iddialarını gündeme getirmemesi veya yolsuzluk iddiası ortaya atıldığında hakem heyetinin konunun esasını incelemeden konuyu görmeye yetkili olmadıklarına kararı vermeleri gibi çeşitli faktörlerden ötürü konuyla ilgili tüm yönleri kapsayan ve emsal teşkil edecek miktarda ortak görüşlere sahip hakem veya mahkeme kararları bulunmamaktadır. Mevcut olan az sayıdaki kararda ise farklı uygulamalar görülmektedir. Bu tezde bu konu üzerinde durulmuş ve yolsuzluk karşıtı kuralların milletlerarası ticari tahkimdeki uygulamaları irdelenmiştir. Tezin ilk bölümünde yolsuzluk konusu işlenmiş, yolsuzluğun tanımı yapılarak hangi fiil ve işlemlerin yolsuzluk kapsamında sayılabileceği ve yolsuzluğun gerçekleşebileceği aşamalar değerlendirilmiş, devamında yolsuzlukla mücadele eden uluslararası kuruluşlar ve uluslararası sözleşmeler ile çeşitli ülkelerin ve Türkiye'nin yolsuzlukla ilgili yasal düzenlemeleri ve enstrümanları incelenmiştir. İkinci bölümde devletlerin doğrudan uygulanan kuralları arasında bulunan yolsuzluk karşıtı kurallar ve kamu düzeni ile yolsuzluk söz konusu olduğunda bu kuralların tahkim sürecine olan etkileri incelenmiştir. Kamu düzeni ve doğrudan uygulanan kuralların ortak yanları, yolsuzluk karşıtı kuralların hangi kapsama girdiği, bu bağlamda yolsuzluk karşıtı kuralların tahkim sürecinde doğrudan uygulanabilirliği değerlendirilmiştir. Devamında bir yolsuzluk iddiası ortaya atıldığında bu durumun ahlaka aykırılık gibi gerekçelerle ana sözleşmeyi hükümsüz kılıp kılmayacağı, ana sözleşme hükümsüz olduğu takdirde bu durumun tahkim anlaşmasının geçerliliğini etkileyip etkilemeyeceği, tahkim sürecinde hangi yolsuzluk karşıtı kuralların uygulanacağına değinilmiş ve yolsuzluk iddialarının araştırılması ve ispatlanması ile ilgili süreç anlatılmıştır. Üçüncü ve son bölümde yolsuzluk olgusu içeren bir tahkim sürecinde bir karar verildiği takdirde bunun hakem kararına yapılacak bir itiraz veya iptal başvurusunda göz önüne alınıp alınamayacağı, akabinde yabancı bir hakem kararının tanınması ve tenfizinin hangi şartlara tabi olduğu, bu bağlamda New York Sözleşmesinin hükümleri ve gerek bu sözleşmenin, gerekse ulusal mevzuatın kamu düzeni ile ilgili hükümlerinin "yolsuzluk" içeren bir hakem kararının tanıması/tenfizi aşamalarında nasıl bir etkiye yol açabileceği değerlendirilmiştir.
İhracat kredi kuruluşları teminatında lma tipi model kredi sözleşmelerinin hukuki ve yapısal çerçevesi
Bu tez, uluslararası ticaretin finansmanında önemli bir rol üstlenen ihracat kredi kuruluşlarının teminat sağladığı, Loan Market Association (LMA) tipi model kredi sözleşmelerini hukuki ve yapısal yönleriyle incelemeyi amaçlamaktadır. Özellikle ihracatçıların finansmana erişiminde karşılaştıkları riskler bağlamında, ihracat kredi kuruluşlarının sunduğu sigorta ve garanti mekanizmalarının, LMA Export Finance Buyer Credit Facility Agreement(LMA İhracat Finansmanı Alıcı Kredisi Tesis Sözleşmesi tipi sözleşmelerle nasıl bütünleştiği analiz edilmektedir. Çalışma, ihracat kredi sigortasının kapsamı, tarafları ve teminat yapısına dair kavramsal bir temel sunarken, bu yapının LMA sözleşmelerinde nasıl yer bulduğunu ve bu sözleşmelerin hukuki niteliğini de ortaya koymaktadır. Türk hukukundaki ihracat kredi sigortası rejimi ile LMA sözleşmeleri arasındaki etkileşim değerlendirilmiş; söz konusu modelin hem kredi verenler hem de ihracatçılar açısından taşıdığı hukuki önem ve işlevsel yapı detaylandırılmıştır. Tezin merkezinde, ihracat finansmanına dayalı uluslararası kredi ilişkilerinde sıkça başvurulan ve fakat Türkiye özelinde sadece birkaç akademik çalıışması bulunan Loan Market Association (LMA) Export Finance Buyer Credit Facility Agreement tipi sözleşmeler yer almaktadır. Bu çerçevede, LMA sözleşmesinin genel yapısı, kullanım alanı ve özellikle ihracat kredi kuruluşları ile olan bağlantısı değerlendirilmiş; kredi kullandırımı öncesi aşamalar ve ön koşullar açıklanmıştır. İşbu tezde, finanslaman ihtiyacının alıcı tarafından ihtiyaç duyulduğu durumlarda kullanılan Model sözleşme baz alınmıştır. İzleyen bölümlerde, LMA sözleşmesinin sözleşme pratiğine yansıyan detaylı yapısı analiz edilmiştir. Tanımlar, kredi koşulları, faiz hesaplamaları, erken ödeme ve iptal düzenlemeleri; teminat yapıları, artan maliyetler, garanti hükümleri, tazminat yükümlülükleri ve taraf değişiklikleri gibi kritik başlıklar üzerinden derinlemesine incelenmiştir. Aynı zamanda, beyan ve taahhüt yükümlülükleri, temerrüt halleri, matbu hükümler ve hukuk seçimi düzenlemeleri de ele alınmıştır. Bu çalışma, ihracat kredi teminatları doğrultusunda LMA sözleşmelerinin bütüncül bir değerlendirmesini sunmakta; söz konusu araçların uluslararası finansman süreçlerinde nasıl yapılandırıldığını ve Türk ihracatçılar açısından ne tür hukuki etkiler doğurduğunu ortaya koymaktadır. Nihayetinde tez, ihracat kredi sigortasının daha güvenli ve etkin kullanılmasına katkı sunacak bir anlayış geliştirmeyi ve uluslararası ticaret uygulamalarında karşılaşılan sözleşmesel yapıların anlaşılmasına yönelik rehberlik sağlamayı hedeflemektedir.
Konut ve çatılı işyeri kiralarında iki haklı ihtar sebebiyle tahliye
Konut ve çatılı işyerlerine ilişkin kira sözleşmelerine ilişkin düzenlemelerin, genellikle ekonomik bakımdan daha dezavantajlı durumda olduğu varsayılan kiracıları koruyan bir yapıda olması, kira sözleşmesinin kiraya veren tarafından sona erdirilmesi imkanını önemli ölçüde sınırlamaktadır. Kiraya veren ancak kanunda belirtilen hallerde kira sözleşmesini bildirim veya dava yoluyla sona erdirebilmektedir. Kira sözleşmesinin kiraya veren tarafından dava yoluyla sona erdirilmesine ilişkin sebepler, kanunda kiraya verenden ileri gelen nedenler ile kiracıdan kaynaklanan nedenler şeklinde iki gruba ayrılarak düzenlenmiştir.Kiracının kira bedelini zamanında ödememesi nedeniyle kendisine iki haklı ihtar gönderilmesine sebep olması, sözleşmenin kiracıdan kaynaklanan sebeplerle sona erdirilebildiği hallerden biri olarak Türk Borçlar Kanunu (TBK) md. 352 f. 2'de düzenleme altına alınmıştır. İşte bu çalışmanın konusu, uygulamada kısaca iki haklı ihtar sebebiyle tahliye olarak isimlendirilen bu tahliye gerekçesinin doğması şartlarının ve hukuki sonuçlarının incelenmesidir. Konut ve çatılı işyeri kira sözleşmelerinde genel olarak kiracıyı koruyucu bir yaklaşım benimseyen kanun koyucunun iki haklı ihtarı tahliye için haklı sebep olarak kabul etmesinin sebebi, kira bedelini zamanında ödememeyi alışkanlık haline getiren kiracının kendisine sağlanan koruma zırhını artık hak etmediği düşüncesi olsa gerektir.
Non Fungible Token'ların (NFT) Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu çerçevesinde değerlendirilmesi
Bu çalışma, Non-Fungible Token'ların (NFT), 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunumuz (FSEK)1 kapsamındaki hükümler doğrultusunda nasıl değerlendirilebileceğini incelemektedir. NFT, blokzincir teknolojisine dayalı olarak oluşturulan, benzersiz ve değiştirilemez bir kripto varlık türü olarak, özellikle dijital sanat ve fikri mülkiyet alanlarında yeni hukuki tartışmaları gündeme getirmiştir. Çalışmada, NFT'lerin hukuki niteliği, eser sahipliği ile mali ve manevi haklar bakımından doğurduğu sonuçlar analiz edilmiştir. Minting işleminin hukuki boyutu, NFT kaynaklı telif hakkı ihlalleri ve bu bağlamda ulusal ve uluslararası düzeyde ortaya çıkan uyuşmazlıklar değerlendirilmiştir. Araştırmada doktrinsel yöntem benimsenmiş; literatür taraması, mevzuat incelemesi ve örnek dava analizleri yoluyla konu çok boyutlu ele alınmıştır. Birinci bölümde, eser kavramı, eser sahibinin hakları ve dijitalleşmenin bu haklara etkisi değerlendirilmiştir. İkinci bölümde, blokzincir teknolojisi, kripto varlık kavramı ile türleri, NFT'nin teknik yapısı ve hukuki niteliği irdelenmiş; eşya, kıymetli evrak veya gayrimaddi hak olarak sınıflandırılmasına yönelik farklı yaklaşımlar karşılaştırılmıştır. Üçüncü bölümde minting işlemi ve NFT'lerin "eser" sayılıp sayılamayacağına dair doktriner tartışmalar ele alınmış; NFT satışlarında pay takip hakkının uygulanabilirliği incelenmiştir. Bölümün sonunda, son zamanlarda sıkça gündeme gelen ve alanında ilk örneklerden olan, uyuşmazlıklar değerlendirilmiştir. Çalışmanın sonunda, NFT'lerin FSEK kapsamında net bir şekilde tanımlanması gerektiği, eser niteliğinde NFT'ler için hak sahipliği ile ilgili belirsizliklerin giderilmesi gerektiği ve pay takip hakkının dijital ortama uyarlanması yönünde yasal düzenleme ihtiyacı olduğu sonucuna varılmıştır. Bu yönüyle çalışma, literatürdeki teorik tartışmaları somut dava örnekleriyle destekleyerek Türk hukukuna özgün katkılar sunmayı hedeflemektedir.
Türk hukukunda ihtiyati tedbir kararının uygulanması
Çalışmanın ilk bölümünde mahkeme tarafından verilen ihtiyati tedbir kararlarının ve ihtiyati tedbir yargılamasının özellikleri genel hatlarıyla incelenmiştir. Bu doğrultuda ihtiyati tedbir kararı verilmesinin şartları ve ihtiyati tedbir türleri kısaca ele alınmış, doktrindeki görüşlere yer verilerek ihtiyati tedbir kararlarının hukukî niteliği tartışılmıştır. Çalışmanın önemli bir bölümünü oluşturan Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 393.maddesinde düzenlenen tedbir kararının uygulanmasına ilişkin talep zorunluluğu, tedbirin türü ve tedbir kararının resmi sicile kaydedilmesi çerçevesinde değerlendirilmiştir. Çalışmada ayrıca ihtiyati tedbir kararını veren mahkemenin derecesine bağlı olarak ihtiyati tedbir kararını uygulamakla görevli ve yetkili cebri organları tespit edilmiş, tedbir kararının uygulanmasından kaynaklanan şikâyet yolu ve haksız ihtiyati tedbirden kaynaklanan tazminat davasının özelliklerine yer verilmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde Hukuk Muhakemeleri Kanunu'na tâbi olan tahkim yargılamasında hakem veya hakem kurulunun verebileceği ihtiyati tedbir kararları üstünde durulmuş, tahkim yargılaması sırasında mahkemelerin tedbir kararı verme yetkisinin sınırları çizilmiştir. Birinci bölümde olduğu gibi ihtiyati tedbir kararı veren mercie bağlı olarak tedbir kararını uygulamakla görevli cebri icra organının tespiti yapılmaya çalışılmıştır.
OFAC yaptırımları karşısında Türk banka ve şirketlerinin uyum (compliance) sorunu
Bu çalışma, uluslararası yaptırımların özellikle ABD'nin Yabancı Varlıkların Kontrolü Ofisi (OFAC) tarafından uygulanan yaptırımların, Türk bankacılık sis-temi üzerindeki etkilerini ve bu bağlamda Türkiye'deki yasal uyum süreçlerini incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışmanın çıkış noktası, küresel finans sistemine entegre bir ekonomi olan Türkiye'nin, yaptırım rejimlerinin hukuki ve pratik et-kilerine kayıtsız kalamayacağı gerçeğidir. Tezde, OFAC'ın yetki alanı, yaptırım türleri, uygulama mekanizmaları ve ABD dışındaki kişi ve kurumlara yönelik geniş etki alanı ayrıntılı olarak ele alınmış-tır. Ardından, Türk bankacılık sektöründe bu yaptırımlara karşı geliştirilen ku-rumsal uyum politikaları, MASAK düzenlemeleri, risk değerlendirme sistemleri ve şüpheli işlem bildirimi yükümlülükleri incelenmiştir. Çalışmada aynı zaman-da, yaptırımlar ile Dünya Ticaret Örgütü ilkeleri arasındaki meşruiyet tartışma-larına da yer verilmiştir. Bu tez, sadece yasal düzenlemeleri değil, aynı zamanda pratikte karşılaşılan so-runları ve uygulayıcıların yaşadığı tereddütleri de göz önünde bulundurarak, teo-ri ile uygulama arasındaki boşluğu kapatmaya çalışmaktadır. Hukukçu bir bakış açısıyla, sahada edinilen deneyimlerin de süzgecinden geçirilerek hazırlanan bu çalışma, uluslararası yaptırım rejimlerinin Türkiye'de daha sağlam bir uyum alt-yapısıyla karşılanabilmesi adına eleştirel ve önerisel bir bakış sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Bankacılık Hukuku, Yaptırımlar, OFAC, Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkında, MASAK, FATF. Bilim Dalı Sayısal Kodu: 51501
Ticaret şirketlerinde karar defterinin hükmü
Bu çalışmada, Türk Ticaret Kanunu çerçevesinde sermaye şirketlerinde tutulması zorunlu olan yönetim kurulu karar defteri ile genel kurul toplantı ve müzakere defterlerinin hukuki niteliği, delil değeri ve uygulamadaki önemini incelenmektedir. Karar defterleri; şirket organlarının karar alma süreçlerinin belgelendiği, şirketin iradesini yansıtan ve ticari faaliyetlerin hukuki dayanağını oluşturan temel kayıtlardır. Çalışma kapsamında, yönetim kurulu karar defteri ile genel kurul toplantı ve müzakere defteri özelinde tutulma zorunluluğu, şekil ve içerik şartları ile noter veya ticaret sicili onayları gibi usulî yükümlülükler ayrıntılı biçimde ele alınmıştır. Çalışmada, karar defterlerinin usulüne uygun tutulmasının ispat hukuku bakımından önemi vurgulanmış, bu defterlerin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu kapsamında delil niteliği taşıdığı, ancak sadece belirli şartlar altında lehte delil kabul edildiği ortaya konulmuştur. Buna ek olarak, karar defterinin hiç tutulmaması, usule aykırı tutulması veya zamanında onaylatılmaması durumlarında karşılaşılabilecek hukuki ve cezai sonuçlar değerlendirilmiştir. Son bölümde ise elektronik defter uygulamalarına geçiş süreci, ilgili tebliğ hükümleri çerçevesinde incelenmiş; elektronik ortamda karar defteri tutulmasının getirileri, teknik gereklilikleri ve şirketlerin bu konudaki sorumlulukları ele alınmıştır. Sonuç olarak, karar defterleri, sadece biçimsel bir yükümlülük değil; şirket içi yönetsel denetimin, hukuki güvenliğin ve yargı süreçlerinde ispatın temel araçlarından biri olarak değerlendirilmiştir.
Karayoluyla tehlikeli eşya taşınması
Bu çalışmada karayoluyla tehlikeli eşya taşınması hukuki sorumluluk açısından incelenmekte, bu taşımalar gerek ulusal gerek de uluslararası taşımalar açısından ele alınmaktadır. Çalışmamızın konusunu herhangi bir eşyanın değil, belli nitelikleri haiz olan tehlikeli eşyanın taşınması oluşturmaktadır. Nitelikleri itibariyle bu eşyaların taşınması hassasiyet arz ettiğinden tehlikeli eşya taşınması bir takım özel düzenlemelere tabi tutulmuştur. Mevzuatta özel düzenlemelerin bulunmadığı hallerde ise karayoluyla eşya taşımasına ilişkin genel hükümler uygulama alanı bulmaktadır. Tehlikeli eşyanın ilgili mevzuatta tanımlanmasından genellikle kaçınılmış olmakla birlikte, tehlikeli eşya; doğal özellikleri veya taşıma sırasındaki durumu sebebiyle genel emniyet ve düzeni, dolayısıyla insanların ve diğer canlıların hayatını ve beden bütünlüğünü, kendisi dışındaki eşyaların varlığını veya çevreyi tehdit eden her türlü katı, sıvı ve gaz halindeki nesneler olarak tanımlanabilir. Tehlikeli eşyalar katı halde olabileceği gibi belli sınırlara sahip olmak şartıyla sıvı veya gaz da olabilir. Sıvı veya gazlarda bu sınırlar içinde bulundukları kap, şişe, tüp, tanker vb. muhafaza malzemeleridir. Tehlikeli eşya taşınmasında taraflar için eşyanın teslim alınmasından eşyanın teslimine kadar taşıma sözleşmesinden doğan hak ve yükümlülükler söz konusudur. Ayrıca taşıyıcının tehlikeli eşya taşınmasında taşımanın temel sorunlarından olan hasar, ziya ve gecikmeden doğan sorumluluğu bulunmaktadır. Bunun yanında taşıyıcı tehlikeli eşya taşınmasında başka kişilerin fiil ve ihmallerinden sorumlu olabilmektedir. Her taşımada olduğu gibi tehlikeli eşya taşınmasında da yapılacak taşıma için başta taşıma senedi, yük senedi ve refakat bilgi ve belgeleri olmak üzere bir takım belgelerin kullanılması gerekmektedir. Tehlikeli eşya taşınmasında kullanılan bu belgeler taraflara kanıt ve ispat imkânı sağlar. Anahtar Kelimeler: karayoluyla tehlikeli eşya taşınması, eşya taşıma, tehlikeli eşya
Kişilik hakkı kapsamında işçilerin izlenmesi ve gözetlenmesi
Mutlak bir niteliğe sahip olan kişilik hakkı, bu niteliği itbariyle herkese karşı ileri sürülebilir. Günümüz teknolojisinin geldiği noktada kişilik hakkına dahil olan özel hayat kavramının sınırlarının tayini giderek zorlaşmaktadır. Söz konusu belirleme, işverenin emir ve talimatlarına uymak zorunda olan işçiler açısından daha da zorlaşmış durumdadır. Zira hukukumuzda bu konuda doğrudan bir düzenleme de yer almamaktadır. Dolayısıyla ayrıma yönelik kriterlerin belirlenmesi öğretiye ve yargı kararlarına bırakılmıştır. İşverenler kendi menfaatlerini koruyabilmek için bugün birçok yöntem kullanmaktadır. Bu yöntemlerim başında işçilerin izlenmesi ve gözetlenmesi gelmektedir. Özellikle, işçilerin e-postalarının, internet kullanımının, telefonlarının izlenmesi, video kameralarla gözetlenmesi ve GPS aracılığıyla izlenmesi en çok kullanılan yöntemlerdir. Ancak burada işverenin mülkiyet hakkı ile işçinin kişilik hakkı çakışmaktadır. Dolayısıyla bunların dengelenmesi gerekmektedir. İşverenler bahsi geçen yöntemlere başvururken bazı sınırlamalara uymalıdır. Unutulmamalıdır ki, tüm bu yöntemlerin işçilerin üzerinde olumlu ve olumsuz etkileri bulunmaktadır. Bu çalışmada öncelikle kişi, kişilik ve kişilik hakkı kavramları üzerinde durulmuş, devamında da bahsi geçen kavramların uluslararası ve ulusal kaynakları belirtilmiştir. Sonrasında işyerinde izleme ve gözetleme yöntemleri, bunun etkileri ve hukuka uygun izleme ve gözetlemenin koşullarına değinilmiştir. Nihayet son olarak, izleme ve gözetlemenin hukuka aykırı yapılmasının sonuçları açıklanmıştır.
İş yargılamasında tasarruf ilkesi
Bu çalışma tarafların dava konusunu belirleme ve yargılamanın kapsamı üzerinde kontrol sahibi olmasını ifade eden tasarruf ilkesinin kapsamı ve bu ilkenin iş yargılamasında uygulama alanını incelemeyi amaçlamaktadır. İlk olarak iş yargılamasının tarafları, iş mahkemeleri ve bu mahkemelerde uygulanan yargılama usulü incelenmiş ve iş yargılamasına hâkim olan temel ilkelere tasarruf ilkesi kapsamında değinilmiştir. İlerleyen bölümlerde, tasarruf ilkesinin yargılamanın başlaması, sürdürülmesi, dava konusu üzerinde tasarruf imkânına sahip olunması ve yargılamanın sona erdirilmesine olan etkileri ele alınmıştır. Bu çerçevede dava konusunun devri, davanın konusuz kalması, yargılamanın taraflarca takip edilmemesi, davanın geri alınması, sulh, kabul ve feragat konularının iş yargılamasında uygulama alanına değinilmiş ve son olarak bu kurumların farklı dava türleri ve özellikle tasarruf ilkesinin sınırlı uygulama alanı olarak hizmet tespit davaları üzerindeki yansımaları incelenmeye çalışılmıştır.
Türk Hukukunda yabancıların çalışma hakkının hukuki niteliği ve çalışma izni verilmesinde idarenin takdir yetkisi
Türk hukukunda, yabancıların çalışma hakları, anayasal güvence altına alınmıştır. 1982 Anayasası'nda çalışmanın herkes için bir hak ve ödev olduğu kabul edilmiştir. Anayasal güvencenin yanısıra, yabancıların çalışma haklarının kullanımına ilişkin esaslar, çeşitli kanunlarda düzenlenmiştir. İnsan hakları ile ilgili milletlerarası düzenlemelerde de, çalışma hakkının temel bir hak olduğu belirtilmiştir. Yabancılar, Türkiye'de gerekli usuli işlemleri yerine getirmek kaydıyla, kendilerine yasaklanmamış işlerde çalışabilir. Yabancıların, Türkiye'de hukuka uygun biçimde çalışabilmeleri için, öncelikle, çalışma izni almaları gerekmektedir. Yabancıların çalışma izni alabilmeleri için ise, 4817 Sayılı Yabancıların Çalışma İzinleri Hakkında Kanun ve diğer düzenlemelerde yer alan şartlara sahip olması gerekmektedir. Çalışma izni almak için gereken şartları taşıyan yabancılar, çalışma izni başvurularını, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'na yapacaklardır. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın, izin başvurularını değerlendirirken uyacağı kurallar ve göz önünde bulunduracağı kriterler, Bakanlığın bu konudaki takdir yetkisinin sınırlarını belirlemektedir. Başvuruları olumlu yönde değerlendirilen yabancılara, Bakanlıkça çalışma izni verilebilecektir. Bakanlığın yani idarenin izin başvurularını değerlendirmede geniş bir takdir yetkisi bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Çalışma hakkı, Yabancıların Çalışma Hakkı, Çalışma İzni, İdarenin Takdir Yetkisi, Yabancıların Hakları.
İşverenin sağlık personeli çalıştırma yükümlülüğü
30.06.2012 tarihinde resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ile birlikte mevzuatımız iş sağlığı ve güvenliği alanında ilk kez müstakil bir kanuna kavuşmuştur. 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanununda iş sağlığı ve güvenliği organizasyonu kapsamında işyerlerinde sağlık personeli çalıştırılması yükümlülüğü düzenlenmektedir. Bu yükümlülük 4857 sayılı Kanunda yer alan mülga hükümlerin aksine kamu ve özel sektör ayrımına gidilmeksizin ön görülmüştür. Görevlendirilecek olan sağlık personelinin sayısı, işyerinin girdiği tehlike sınıfına ve çalışan sayısına bağlı olarak belirlenmektedir. İş sağlığı ve güvenliği hizmetlerinin işyerleri düzeyinde yaygınlaştırılmasında, iş sağlığında uzman olan sağlık personellerinin görevlendirilmesi giderek önem kazanmaktadır. İşverenler bu hizmeti işyerinde istihdam edecekleri uygun niteliklere sahip çalışanları vasıtasıyla yerine getirebilecekleri gibi; ortak sağlık ve güvenlik birimlerinden de hizmet alarak sağlayabilirler. Tezimizin konusunu sağlık personelinin görevlendirilmesi oluşturmaktadır. Bununla birlikte özellikle acil durumlarda ilkyardım görevini üstlenecek olan destek elemanına da tezimiz kapsamında yer verilmesi uygun görülmüştür. Anahtar Kavramlar: İş Sağlığı, İş Güvenliği, Sağlık Personeli, Sağlık Profesyoneli, İşyeri Hekimi, İşyeri Hemşiresi, Diğer Sağlık Personeli, Destek Elemanı
İşçinin tehlike sebebiyle iş görmekten kaçınma hakkı
Tehlike sebebiyle iş görmekten kaçınma hakkı, işçinin hayat ve vücut bütünlüğüne yönelmiş, ciddi ve yakın bir tehlikenin bulunması halinde söz konusu olan, önleyici nitelikte bir haktır. Normal şartlar altında işçinin sorumluluğunu gerektiren ve akdî bir kusur oluşturan bu davranış, iş sağlığı ve güvenliğine yönelik bir tehlikenin varlığı halinde meşru sayılmakta ve hukuken korunmaktadır. Bu hakkın kullanımı açısından tehlike kavramı, kilit bir niteliğe sahiptir. Ayrıca bu kavram, "ciddi tehlike" ve "yakın tehlike" kavramları ile sınırlandırılmıştır. Kümülatif bir yaklaşımın benimsendiği düzenlemede, söz konusu tehlikenin hem ciddi hem de yakın olma özelliği birlikte aranmaktadır. İş görme borcunun istisnasını oluşturan tehlike sebebiyle iş görmekten kaçınma hakkı, 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanununun 13. maddesinde düzenlenmiştir. Amacına uygun şekilde kullanıldığı takdirde kaçınma hakkı, özellikle iş kazalarının engellenmesi ve sonuçlarının hafifletilmesi bakımından hayatî bir öneme sahiptir. Ayrıca kaçınma hakkı kullanılarak iş sözleşmesinin ayakta tutulduğu ve işverenin, iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin yükümlülüklerini yerine getirme noktasında baskı altına alındığını söylemek mümkündür. Ne var ki bu hakkın uygulamada, istenilen düzeyde kullanılamadığı görülmektedir. Bu duruma sebep olarak işçilerin, yeterli bilgi ve bilinç seviyesine sahip olmamaları ve işverenlerin yanlış tutumları karşısında işçilerin, mağdur edilme veya işlerini kaybetme korkusu gösterilebilir. Tezimizin amacı da bu doğrultuda, tehlike sebebiyle iş görmekten kaçınma hakkını tüm yönleriyle açıklamak ve söz konusu sakıncaların giderilerek, kaçınma hakkının kullanılabilirliğinin artırılması noktasında, taraflara düşen görevleri tespit etmeye çalışmaktır.
Edinilmiş mallara katılma rejiminde taraf iradelerinin etkisi
Bu çalışmada, mal rejimi sözleşmesi ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu ile yasal mal rejimi olarak kabul edilen edinilmiş mallara katılma rejiminde eşlerin yapabilecekleri değişiklikler incelenmiştir. Eşlerin yasal mal rejiminde yapabilecekleri değişiklikler, mal rejimi sözleşmesiyle ve mal rejimi sözleşmesi dışında yapılabilecek değişiklikler olarak ikiye ayrılarak ele alınmıştır. Ayrıca tasfiye sözleşmesi ve yasal mal rejiminin tasfiyesini etkileyen diğer sözleşmelerden uygulamada sık karşılaşılanlara da yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Edinilmiş mallara katılma rejimi, Mal rejimi sözleşmesi, Tasfiye sözleşmesi.
Limited şirkette çıkma ve çıkarma
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu ile limited şirketlerde çıkma ve çıkarma hakkı genişletilerek kabul edilmiştir. 6762 sayılı eski Türk Ticaret Kanunu döneminde limited şirketlerde çıkma hakkı sözleşmeye veya haklı sebeplere dayalı olarak; çıkarma hakkı ise yalnızca haklı sebeplere ve sermaye borcunun ödenmesinde temerrüde dayalı olarak kullanılabiliyordu. Ancak 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu ile birleşme halinde, şirketler topluluğunda belirli şartların gerçekleşmesi koşuluyla ve çıkmaya katılma yoluyla ortakların şirketten çıkmalarına izin verilmiştir. Yine yeni Kanun ile haklı sebeplere ek olarak sözleşmeye, haklı sebeple feshe, birleşmeye, şirketler topluluğuna dayalı olarak ortağın şirketten çıkarılabileceği düzenlenmiştir. Bu çalışmanın ilk bölümünde çıkma kavramı ve çıkma halleri, ikinci bölümünde çıkarma kavramı ve çıkarma halleri, nihayet üçüncü bölümünde ise çıkma ve çıkarmanın sonuçları ve ayrılma akçesi incelenecektir. Anahtar Kelimeler: Limited Şirket, Çıkma, Çıkarma, Ayrılma Akçesi.
Engellilerin yasa önünde eşit tanınma hakkı çerçevesinde vesayet hükümlerinin değerlendirilmesi
Türk Medeni Hukukuna göre, vesayet kurumu; kanunda sayılmış sebeplerden herhangi biri nedeniyle kısıtlanarak hukuki işlem ehliyetinden yoksun kalmış "korunmaya ve yardıma muhtaç olan" kişileri korumak amacıyla düzenlemiştir. Bu bakış açısı; engelli bireylerin, merhamet ya da şefkat uyandıran ve yetersizliklerini telafi etmek için toplumsal korumaya ve desteğe ihtiyacı olan bağımlı bireyler olarak algılanmasının sonucudur. Engelli bireylerin, insan haklarının yasal özneleri olmaktan ziyade, çoğunlukla birer hasta ya da bakım nesnesi olarak görülmesi çağımızın çok gerisinde kalmıştır. İrademizin yasalar önünde geçerliliğinin olması; kendi yaşamımızı kontrol edebilmemizi ve diğer bireylerle birlikte sosyal yaşama dâhil olabilmemizi sağlayan en temel araçlardan biridir. BM Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme; engellilere dair bir paradigma değişikliği simgelemektedir. Bu sözleşme ile birlikte, engelli bireyler hayırseverliğin, sosyal korumanın nesneleri değil, toplumun aktif mensupları olan, haklarını arayabilen ve özgürce karar alabilen haklarla donatılmış özneler olarak tanınmışlardır. Engelli bireylerin insanlık onuruna saygı gösterilmesi ve kendi kararlarını alabilmelerine dair bireysel özerkliklerinin ve özgürlüklerinin tanınması sözleşmenin temel prensiplerindendir. Sözleşmenin 12. maddesi engelli bireylerin yasa önünde eşit tanınmaları konusunu düzenlemektedir. Madde; Taraf Devletleri "engellilerin hukuki ehliyetlerini kullanırken gereksinim duyabilecekleri desteği alabilmeleri için uygun tedbirleri" almakla ve "hukuki ehliyetinin kullanılmasına ilişkin tüm tedbirlerin, uluslararası insan hakları hukukuna uygun şekilde istismarı önleyici uygun ve etkili güvenceler sağlamasını garanti etmekle" yükümlü kılmıştır. Taraf Devletlerin hukuki ehliyet konusunda neler yapması gerektiğini açıklayan Sözleşmenin 12 nci maddesinin incelenmesi ve taraf devletlerden biri olarak Türkiye açısından da değerlendirilmesi çok önemlidir. Anahtar Kelimeler: Vesayet, Yasa Önünde Eşit Tanınma, Hukuki Ehliyet
Compromise at the juridical disputes According to the Legislative Decree Numbered 659
In this study, the provisions with respect to the compromise of the Legislative Decree Numbered 659 that are to be applied in case of settlement of the disputes by using compromise in which the public authorities are the party have been observed. The compromise, which means to end disputes without the need to a court decision through an agreement between parties, has been regulated both in the Code of Civil Procedure Numbered 6100 and the Legislative Decree Numbered 659. In this sense, firstly the concept of compromise has been observed in general and then the provisions that are regulated in the Code of Civil Procedure and the Legislative Decree Numbered 659 have been handled in details and lastly the differences between the concerned Code and the Legislative Decree have been compared. Key Words: Compromise Agreement, Compromise before Court, Legislative Decree Number 659, Code of Civil Procedure Numbered 6100
Türk Hukukunda ve Karşılaştırmalı Hukukta kadının soyadı
1923 yılında Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasının ardından, 1926'da İsviçre Medeni Kanunu temel alınarak yeni bir Medeni Kanun hazırlanmıştır. Bu kanun, o günün koşullarında kadın erkek eşitliğini sağlama konusunda büyük bir reform olmuştur. Ancak zaman ilerledikçe bu kanundaki düzenlemelerin yetersiz hale gelmesi sonucunda, eşitlik ilkesi doğrultusunda yeni düzenlemeler içeren 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu yürürlüğe girmiştir. Bu kanunla genel olarak kadın-erkek eşitliği sağlanmıştır. Ancak kadının evlilik soyadı konusunda eşitsizlik devam etmektedir. Mevcut düzenlemelere göre, kadın evlenmekle kocasının soyadını alır. Ancak isteği halinde kendi soyadını kocasının soyadı önünde kullanabilir. Bu durumun eşler arasında eşitsizlik oluşturduğu çeşitli ulusal ve uluslararası mahkeme kararlarıyla da tespit edilmiştir. Evlilik soyadı konusunda dünya genelinde farklı sistemler benimsenmiştir. Kimi ülkelerde evlilikte soyadı değiştirmek zorunluyken, kimi ülkeler bu konuda eşleri serbest bırakmış, bazı ülkelerde ise evlilik soyadı değiştirmek için geçerli bir neden kabul edilmemiştir. Bu çalışma, Türkiye'deki mevcut durum incelenmekte ve eşitlik ilkesi bağlamında değerlendirilmektedir. Çeşitli ülkelerde evlilik soyadı konusundaki düzenlemelere değinilmekte ve olması gereken hukuk bakımından bir sonuca ulaşılmaktadır.
Boşanma davasında geçici hukuki koruma tedbirleri
Geçici hukuki korumalar, Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun Onuncu Kısmında üst başlık olarak düzenlenmiştir. Birinci bölümde ihtiyati tedbirlere, ikinci bölümde ise delil tespiti ve diğer geçici hukuki korumalara yer verilmiştir. Kanun koyucu, diğer kanunlarda yer alan geçici hukuki korumaları tek tek belirtmek yerine ihtiyati tedbir ve delil tespiti dışında diğer geçici hukuki korumalar olabileceğini ifade etmiştir. Bu bakımdan boşanma davası söz konusu olmaktadır. Boşanma davasında hâkim, kural olarak eşlerin talepleriyle bağlı olarak boşanmaya ya da ayrılığa karar verir. Usul hukukunda her ne kadar tasarruf ilkesi geçerli olsa da, boşanma davaları bakımından kendiliğinden araştırma ilkesi geçerli olacaktır. Nitekim hâkimin, boşanma davasından önce ya da dava sırasında bir takım önlemleri alması gerekebilir. Bu çalışma, boşanma davasını zaman bakımından üçe ayırmaktadır. Türk Medeni Kanunu'nda, 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun'da ve 4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usulüne İlişkin Kanun'da önlem, tedbir ya da geçici önlem olarak adlandırılan bu düzenlemelerin hukuki niteliği ihtiyati tedbir, geçici hukuki koruma ve çekişmesiz yargı işi bakımından değerlendirilmektedir. Ayrıca, boşanma davasından sonra karar verilebilen maddi ve manevi tazminat ile yoksulluk nafakası ve iştirak nafakasının da geçici hukuki koruma olup olamayacağı ele alınmaktadır. Evlilik birliğinin korunmasına ilişkin önlemlerin, Türk Medeni Kanunu m. 169'daki geçici önlemlerin ve 4787 sayılı Kanun'daki önlemlerin hukuki niteliğinin aile hukukuna özgü geçici hukuki koruma olduğu; 6284 sayılı Kanun'daki önlemlerin hukuki niteliğinin çekişmesiz yargı işi olduğu; maddi ve manevi tazminat ile yoksulluk nafakası ve iştirak nafakasının hukuki niteliğinin dava olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Anahtar Kelimeler: geçici hukuki koruma, ihtiyati tedbir, çekişmesiz yargı işi, boşanma davası, önlem, tedbir, geçici önlem.
Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin sona ermesi
Arsa sahibi olup da taşınmazını değerlendirmek yahut konut, işyeri gibi ihtiyaçlarını karşılamak isteyen fakat inşaat işleri ile bizzat uğraşmak istemeyen kişiler, arsa paylarını yüklenicilere devrederek, arsa üzerinde bağımsız bölümler inşa edilmesini sağlamaktadır. Taraflar arasında yapılan sözleşmeye göre, inşa edilen bağımsız bölümler yüklenici ve arsa sahibi arasında paylaşılmaktadır. Bu sayede arsa sahipleri bizzat inşaat işi ile uğraşmadan bağımsız bölüm sahibi olurken, inşaat işinde uzmanlaşmış olan ancak arsa sahibi olmayan yükleniciler de kendilerine düşen bağımsız bölümleri üçüncü kişilere satarak kazanç sağlamaktadırlar. Taraflar arasında kurulan ve uygulamada ortaya çıkan bu isimsiz sözleşme, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesidir. Günümüzde, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinden doğan uyuşmazlıklar ve davalar önemli bir yer kaplamaktadır. Bu sözleşme ile ilgili özel bir yasal düzenleme bulunmadığından, ortaya çıkan ihtilafların çözümünde hangi hükümlerin uygulanacağı tartışma konusudur. Çalışmamızın birinci bölümünde sözleşmenin tanımı, unsurları, hukuki niteliği, türleri, şekli, uygulanacak hükümlerin tespiti, benzeri sözleşmelerden farkları ile tarafların hakları ve borçlarına yer verilmiştir. İkinci bölümde, borcu sona erdiren sebepler genel hatlarıyla açıklanmıştır. Çalışmamızın üçüncü bölümünde ise, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin sona erme sebepleri ayrıntılı şekilde incelenmiştir. Bu bölümde özellikle arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin tarafların tek taraflı irade beyanlarıyla sona ermesine ve tasfiyesine ağırlık verilmiştir. Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin sona ermesi halinde, sözleşmenin tasfiyesine ilişkin doktrindeki farklı görüşlere gerekçeleriyle birlikte yer verilerek, Yargıtay kararları çerçevesinde makul sonuçlara ulaşmaya çalışılmıştır.
Boşanma sebebi olarak evlilik birliğinin temelinden sarsılması
Boşanma sebepleri içinde en yaygın başvurulan boşanma sebebi, evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına dayalı hukuki sebeptir. Boşanma, boşanmanın dayandığı ilkeler, boşanma sebepleri genel olarak incelenmiştir. Boşanmada, evlilik birliği ve evlilik birliğinin temelinden sarsılması kavramları açıklanmaya çalışılmıştır. Çalışmanın asıl konusunu oluşturan, boşanma sebebi olarak evlilik birliğini temelinden sarsan nedenler, ilgili yasal mevzuat, Yargıtay içtihatları, doktrin ve uygulamaya yönelik olarak ayrıntılı ve güncel olarak irdelenmiştir. Evlilik birliğinin temelinden sarsılması sebebine dayalı boşanma davasında yargılama usulü ve alınacak önlemler ile taraflar ve müşterek çocuklar açısından sonuçlarına da değinilerek çalışma konumuz sonlandırılmıştır.
Kambiyo senetlerinde def'iler
Çalışma, kambiyo senedi borçlusunun senet alacaklısına karşı ileri sürebileceği def'ileri incelemeyi amaçlamaktadır. Konu, doktrin ve uygulamada benimsenmiş olan tasnifler çerçevesinde ele alınmıştır. Türk Ticaret Kanunu'nda def'i kavramı itirazı da kapsar nitelikte geniş anlamda kullanılmaktadır. Nitekim kambiyo senedi borçlusunun ileri sürebileceği def'iler, hem borçlunun borçlu olduğu edimi özel bir sebebe dayanarak ifa etmekten kaçınmasını sağlayan def'iyi hem de bir hakkın doğumuna engel olan veya bir hakkı sona erdiren itirazı içermektedir. Diğer bir deyişle, kambiyo senetlerinde def'i kavramı, maddi hukuka ilişkin bütün savunma vasıtalarını kapsamaktadır. Bu çalışmada kambiyo senetlerinde def'iler, etki alanına göre yapılan sınıflandırmadan hareketle mutlak ve nispi def'iler şeklinde iki ana başlık altında incelenmektedir. Mutlak def'iler herkese karşı ileri sürülebilmektedir. Nispi def'iler ise, sadece ilgililer arasında ileri sürülebilmektedir. Mutlak def'iler, senet metninden anlaşılan def'iler ile senetteki taahhüdün hükümsüzlüğüne ilişkin def'ilerden ibaretken; nispi def'iler, bunlar haricindeki bütün hususları içeren; bunlardan bir kısmı temel borç ilişkisinden diğer bir kısmı ise özel anlaşmalardan kaynaklanan def'ilerdir.
Telif Hukukunda işlenme eserler
5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'na göre eser, sahibinin hususiyetini taşıyan ve ilim ve edebiyat, musiki, güzel sanatlar veya sinema eserleri olarak sayılan her nevi fikir ve sanat mahsulleridir. Görüldüğü üzere Kanun, eser türü olarak dört kategori belirlemiştir. Bir fikri ürünün eser sayılabilmesinin şartlarından biri, bu dört kategorinden birine dâhil olmaktır. Eserler üzerinde eser sahibine tanınan haklar da Kanun'da hüküm altına alınmış olup, mali haklardan bir tanesi işleme hakkıdır. İşleme hakkının kullanımı, Kanun'da işlenme eser denilen ve asıl eserden ayrı yeni bir eserin meydana getirilmesine yaramaktadır. Zira Kanun gereğince, diğer bir eserden istifade suretiyle vücuda getirilip de bu esere nispetle müstakil olmayan ve işleyenin hususiyetini taşıyan fikir ve sanat mahsulleri işlenme eserdir. Bu halde, Kanun'un eser tanımına uygun olan bir fikri ürün hususiyet katılarak değiştirilmektedir. Kanun, işlenme eserlere örnek teşkil eden başlıca halleri 6'ncı maddesinde sıralamıştır. Çalışmamızda eser ve eser sahibi kavramları ile eser sahiplerine tanınan haklar temel konuyu izah etmek amacıyla değerlendirilecek; işleme hakkı, işlenme eser, işlenme eser türleri ve işlenme eser sahibi mevhumları gibi hususlar ise çalışmanın odak noktası olduğundan derinlemesine incelenecektir. İşlenme eserin ve işlenme eser sahibinin ne anlama geldiği anlatıldıktan sonra; iş ilişkisi içerisinde meydana getirilen işlenmelerin eser sahipliği meselesi, birden fazla kimsenin birlikte meydana getirdiği işlenmeler ve aynı eserin farklı kimseler tarafından işlenmesi hali irdelenmiştir. Diğer yandan, işlenme eser üzerindeki hakların ne şekilde devredilebildiği ile bu hakların ihlal edilmesi halinde işlenme eser sahibine tanınan kanun yolları da konunun devamını teşkil ettiğinden irdelenecektir. Anahtar Kelimeler: "eser", "işlenme eser", "işlenme eser sahibi", "sözleşme", "hukuk davaları".
Mahkeme kararları ışığında Türk Hukukunda kamulaştırmasız el atma sorunu
Kamulaştırmasız el atma, Türk hukukunda nüfus artışı ve alt yapı çalışmalarının hızlanması ile birlikte 1950'li yıllarda ortaya çıkan ve günümüze kadar devam ede gelen bir sorundur. Bu çalışmada öncelikle kamulaştırmasız el atma kavramı üzerinde durulacak, yargı kararları ve kanuni düzenlemeler ile şekillenen unsurları açıklanacaktır. Bu açıklamalar ile birlikte hangi hallerin kamulaştırmasız el atma kabul edildiği, hangi hallerin kamulaştırmasız el atma sayılmadığı belirtilecektir. Sorunun kapsam ve öneminin anlaşılmasına yönelik olarak da Türk hukukundaki tarihi gelişimi yargı kararları ve kanuni düzenlemeler ışığında kronolojik sıralama ile ele alınıp incelenecektir. İkinci bölümde ise, kamulaştırmasız el atmaya karşı açılabilecek davalar ayrıntılı bir şekilde ele alınacak, bu açıklamalar yapılır iken en son yürürlükte bulunan kanuni düzenlemeler dikkate alınacaktır. Ayrıca açıklanan davalar neticesinde verilen kesinleşmiş kararlar aleyhine iç hukukta başvurulabilecek kanun yolu olan Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuru usulü açıklanacak ve başvuru neticesinde verilmiş bir kısım kararlara yer verilecektir. Sonuç kısmında ise, Türk hukuk tarihinde uzun yıllardır devam eden kamulaştırmasız el atmadan kaynaklanan uyuşmazlıkları azaltmada yararlı olabilecek önerilere yer verilecektir.
Karayoluyla eşya taşımasında taşıma ücreti
Taşıyıcı bir eşya taşımayı taşıma ücreti karşılığında üstlenmektedir. Taşıyıcının taşıma işini yürütmesindeki temel amacı bir ücret elde etmektedir. Taşıyıcı bu amacına taşıma işinin tam ve gereği gibi gerçekleştirildiği hallerde kavuşabilir. Ancak taşıma işi çeşitli sebeplerle tarafların veya kanunun öngördüğü durumdan sapabilir. Bu durumlara mevzuatta taşıma ücretine hukuki sonuçlar bağlanmaktadır. Taşıyıcı için bu kadar önemli olan bu konu karayolu taşımalarıyla sınırlandırılarak bu çalışmada ele alınmaktadır. Çalışmamızın birinci bölümünde; taşıma ücreti kavramı, hukuki niteliği, kaynağı ve kapsamı değerlendirilmektedir. Karayoluyla eşya taşımasında taşıma ücreti kavramı yerine kullanılan kavramların tercihinin yerindeliği ele alınmaktadır. Taşıma işi için mevzuatın öngördüğü bedellerin taşıma ücreti kapsamında olup olmadıkları değerlendirilmektedir. Böylece dar anlamda taşıma ücreti ile geniş anlamda taşıma ücreti ayrımına varılmaktadır. Dar anlamda taşıma ücreti; taşıyıcının gördüğü taşıma işinin karşılığını oluşturmaktadır. Giderler, ek uygun ücret ve bekleme ücreti geniş anlamda taşıma ücreti olarak kabul edilmektedir. Çalışmamızın ikinci bölümüne; taşıma ücretinden doğan sorumluluk konu oluşturmaktadır. Bir taşıyıcının bulunduğu durumlarda taşıma ücreti ile birden fazla taşıyıcının bulunduğu durumlarda taşıma ücreti değerlendirilmektedir. Taşıma ücretine borçlanılması, muacceliyeti, ifası ve gereği gibi ifa edilememesi halinde taşıma ücretinin akıbeti de çalışmamızda ele alınmaktadır. Teslimde ödeme şartlı taşımalarda taşıyıcının alacağı ve kanunun öngördüğü durumlarda taşıma ücreti hakkı da ikinci bölümde değerlendirilmektedir. Üçüncü bölümde ise; taşıma ücretinin hesaplanması, ispatı, zamanaşımı, görevli ve yetki mahkeme konuları ele alınmaktadır. Taşıma ücretinin miktarı çoğu zaman belirlenmekle birlikte bazı durumlarda hesaplanarak somutlaştırılması gerekmektedir. Taşıma ücretinin bir davaya konu olması durumunda, hak sahiplerinin nerede ve hangi mahkemede dava açması gerektiği bu çalışmada incelenmektedir. Ayrıca açılan bir davada taşıma ücretinin nasıl ispat edilebileceği de ele alınmaktadır.
İşçi performansının yapay zeka destekli sistemlerle dijital olarak izlenmesi ve kişisel verilerin korunması
Çalışmamızda, yapay zeka destekli dijital sistemlerle işçi performansının izlenmesi süreçlerinde işverenin yönetim hakkı ile işçilerin kişisel verilerinin korunması hakkı arasında nasıl bir denge kurulması gerektiği üzerinde durulmuştur. İşverenlerin, yaşanan teknolojik gelişmeler ile günümüzde işçileri dijital olarak izleyebilmesi mümkün hale gelmiştir. Ayrıca, dijital izleme sürecinde elde edilen veriler yapay zeka sistemleri aracılığıyla analiz edilerek performans değerlendirmelerinde kullanılmaktadır. Ancak bu uygulama, işçilerin kişisel verilerinin ihlali riskini beraberinde getirmektedir. Bu bağlamda çalışmada, kişisel veri kavramı, işçilerin kişisel verileri, dijital izleme kavramı ve bu teknolojilerin iş hukuku ile kesişimi, yapay zeka kavramı ve bu sistemlerin karar alma süreçlerinde ortaya çıkabilecek "kara kutu" problemi detaylı bir şekilde değerlendirilmiştir. Çalışmamız üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde kişisel veri kavramı, unsurları, hukuki niteliği, korunmasına dair ulusal ve uluslararası düzenlemeler açıklanmıştır. İkinci bölümde dijital izleme kavramı, yöntemleri, yapay zekanın kavramı, gelişimi ve hukuki boyutlarına değinilmiştir. Üçüncü bölümde ise işverenin yönetim hakkı ile performans izleme arasındaki ilişki, işçinin kişisel verileri üzerindeki haklarının işverenin yönetim hakkını sınırlandırdığı, yapay zekanın otomatik karar alma süreçlerine etkisi ve bu süreçlerin işçilerin kişisel verilerin korunması hakları üzerindeki olumsuz sonuçları ele alınmıştır. Nihayetinde, işçilerin bu yöndeki haklarına değinilmiştir. Sonuç olarak, işverenin verimliliği artırma amacı ile işçinin kişisel verilerin korunması hakkı arasında adil bir denge kurulmasının ve yapay zekanın otomatik karar alma süreçlerinin kişisel verilerin korunması hakkına uygun işletilmesinin önemi üzerinde durulmuştur. Bu hususta dijital izlemenin ve otomatik karar verme sürecinin meşru amaç, ölçülülük, veri minimizasyonu, şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkelerine uygun yapılması gerektiği belirtilmiştir.
Milletlerarası özel hukukta mirasçılık belgesi
Miras bırakanın ölümüyle kimlerin ne oranda mirasçı olabileceği ve terekenin mirasçılara nasıl intikâl edeceği gibi birtakım sorunlar ortaya çıkmaktadır. Mirasçılık belgesi mirasçının mirasçılık sıfatını ispat etmesine yarayan, mirasçıların miras paylarını gösteren ve aksi sabit oluncaya kadar geçerli bir belgedir. Mirasçılar bu belgenin kendilerine sağladığı mirasçı sıfatıyla tereke üzerinde tasarrufta bulunabilecek ve bu sıfatla Tapu Müdürlüğü, Sosyal Güvenlik Kurumu ve bankalar başta olmak üzere ilgili birçok kurumda tereke işlemlerini yapabilecektir. Yabancılarla kurulan ilişkilerin artması sonucunda yabancılık unsuru bulunan miras ilişkileri çoğalmış ve bu durum mirasçılık belgelerinin milletlerarası özel hukuk alanında önemini oldukça artırmıştır. Bu sebeple mirasçılık belgesinin yetki, uygulanacak hukuk, tanıma ve tenfiz kapsamında değerlendirme gereği hâsıl olmuştur. Çalışmamızda yabancılık unsuru taşıyan mirasçılık belgesi talebinde Türk mahkemelerinin milletlerarası yetkisinin belirlenmesinde esas alınması gereken yetki kuralı ile ilgili doktrinde yer alan görüş farklılıklarına yer verilmiştir. Bu kapsamda yetkili mahkemenin mirasa ilişkin davalarda Türk mahkemelerinin yetkisini düzenleyen MÖHUK m. 43'e göre mi yoksa MÖHUK m. 40'ta yer alan genel yetki kuralı atfıyla iç hukukta çekişmesiz yargıda yetkili mahkemeyi düzenleyen HMK m. 384'e göre mi tesis edileceği hususu tartışılmıştır. Mirasçılık belgesi düzenlenmesi sırasında uygulanacak hukuk ise MÖHUK m. 20'de yer alan bağlama kuralı uyarınca tayin edilecektir. İlgili düzenleme ile tereke bir bütün olarak murisin şahsî statüsüne tâbi kılınmış olsa da Türkiye'de bulunan taşınmazlar hakkında Türk hukukunun uygulanacağı düzenlemesi ile birlik sisteminden uzaklaşılmıştır. Mirasçıları ve miras paylarını göstermekten ibaret olan mirasçılık belgesi düzenlenmesi sırasında uygulanacak hukuk kapsamına giren konulara değinilmiştir. Yine yabancılık unsuru taşıyan mirasçılık belgesinin düzenlenmesi sırasında kamu düzeni müdâhalesi, doğrudan uygulanan kural ve önmeseleler ele alınmıştır. Özellikle eşcinsel evliliklerde sağ kalan eşin mirasçılığı, evlilik dışında birlikte yaşam modelleri ile aile kurmuş olan eşlerden birin ölümünde sağ kalan eşin mirasçılığı ve taşıyıcı annelik yöntemiyle dünyaya gelen çocukların ebeveynlerine mirasçılığı meseleleri incelenmiştir. Çalışmanın ilgilendiği bir diğer önemli konu ise, yabancıların miras yoluyla taşınmaz edinmesini sınırlandıran hükümlerin mirasçılık belgesi düzenlenmesi üzerindeki etkisidir. Bu kapsamda mirasçılık belgesinin taşınmazın intikalinde kullanılması nedeniyle yabancıların taşınmaz edinmesine ilişkin sınırlandırıcı hükümlerin mirasçılık belgesi düzenlenmesi sırasında uygulanıp uygulanmayacağı konusunda görüş farklılıklarına değinilmiş ve çözüm önerileri getirilmiştir. Tapu Kanunu m. 35'te ve diğer ilgili kanunlarda yer alan yabancıların taşınmaz edinmesini sınırlandıran hükümlerin, mirasçılık belgesi verildikten sonra ayrı bir usûl ile ele alınması savunulmaktadır. Yabancı mahkemelerden alınan mirasçılık belgelerinin tanınmasında ise, tartışmaların, kararın kesinleşmesi şartı, Türk mahkemelerin münhasır yetki alanına girmeme şartı ve kamu düzenine aykırı olmama şartı üzerinde toplandığı görülmektedir. Bu kapsamda çekişmesiz yargı niteliğindeki mirasçılık belgelerinin tanınabileceği fikri savunulmuştur. Tanınmasına karar verilen mirasçılık belgesine göre yapılacak intikallerde, yabancıların taşınmaz edinmesini sınırlandıran hükümlerin ayrı bir usûl ile ele alınması gerektiği üzerinde durulmuştur. Bu amaçla Tapu Kanunu m. 37'nin yeniden düzenlenmesi gerektiği ileri sürülmüştür. Anahtar Kelimeler: mirasçılık belgesi, mirasçı, miras payı, yabancılık unsuru, uygulanacak hukuk, eşcinsel evlilik, birlikte yaşam modelleri, yetkili mahkeme, tanıma, birlik sistemi, sınırlandırıcı hükümler.
Deniz üstü rüzgâr enerjisi faaliyetlerinin hukuki boyutu
Bu tez çalışması, deniz üstü rüzgâr enerjisi faaliyetlerini uluslararası deniz hukuku kuralları çerçevesinde inceleyerek kıyı devletlerinin deniz yetki alanları üzerindeki egemen hakları ile bu faaliyetlerin hukuki olarak nasıl düzenlenmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Çalışmanın özgün katkısı, Türkiye'de henüz sınırlı bir literatüre sahip olan Deniz Mekânsal Planlaması (DMP) ile deniz üstü rüzgâr enerjisi arasındaki ilişkiyi Türk hukuku bağlamında ayrıntılı biçimde ele alması ve 2025 yılında ilan edilen Türkiye DMP haritasının hukuki boyutunu değerlendirmesidir. Tez kapsamında öncelikle deniz üstü rüzgâr enerjisinin tarihsel gelişimi ve teknik yapısı açıklanmış, ardından bu faaliyetlerin iç sular, karasuları, kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölge ve açık denizler gibi farklı deniz yetki alanlarında doğurduğu hak ve yükümlülükler hukuki açıdan analiz edilmiştir. Çalışmada ayrıca deniz üstü rüzgâr enerjisi projelerinin sürdürülebilirlik, çevresel koruma ve deniz kullanım çatışmalarını önleme açısından DMP ile nasıl entegre edilebileceği incelenmiş; bu bağlamda Çin, Birleşik Krallık, Almanya ve Türkiye'nin DMP uygulamaları karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Son bölümde Türkiye'nin deniz yetki alanlarında deniz üstü rüzgâr enerjisi faaliyetlerini düzenleyecek hukuki altyapının geliştirilmesine yönelik somut öneriler sunulmuştur. Çalışma kapsamında yapılan araştırma faaliyeti; doküman inceleme ve karşılaştırmalı analiz yöntemleri kullanılarak gerçekleştirilmiştir.
Kitle fonlaması platformlarının hukuki sorumluluğu
Şirketlerin kuruluş aşamalarından itibaren sürdürülebilir bir büyüme ve faaliyet devamlılığı sağlayabilmeleri açısından finansman kaynaklarına erişim hayati bir öneme sahiptir. Ancak küreselleşen piyasaların rekabet düzeyindeki artış, dönemsel ekonomik krizler, özellikle çekirdek ya da erken aşamadaki girişimci ve girişimlerin dış finansmana ulaşımını oldukça zorlaştırmıştır. Bankacılık sektörünü hedef alan düzenleyici kısıtlamalar ve sermaye piyasalarına erişim süreçlerindeki yüksek maliyetler, bu boyuttaki şirketlerin alternatif finansman yolları aramalarına sebep olmuştur. Finansal teknoloji (Fintek) alanındaki gelişmelerin etkisiyle geleneksel kaynaklara alternatif olarak geliştirilen yöntemlerden biri olan kitle fonlaması, fon arayan girişimciler ile bireysel yatırımcıları çevrimiçi platformlar aracılığıyla bir araya getiren yenilikçi bir model olarak ortaya çıkmıştır. Bu üçlü yapı üzerinden işleyen sistemde, platformlar yalnızca teknik bir aracı değil, aynı zamanda fonlama sürecinin şeffaflığı ve güvenilirliği açısından kritik sorumluluklar üstlenmektedir. Bu çalışmanın amacı, Türk sermaye piyasası mevzuatında yeni bir alan teşkil eden kitle fonlama platformlarının hukuki sorumluluğunu çok boyutlu olarak ele almaktır. Bu çerçevede, çalışmanın birinci bölümünde kitle fonlamasının tanımı, temel ilkeleri, farklı model türleri ve karşılaştırmalı hukuk düzenlemeleri incelenmiştir. İkinci bölümde, 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu (SPKn) kapsamında kitle fonlaması süreçleri ile platformların rolü açıklanmıştır. Üçüncü ve son bölümde ise hem karşılaştırmalı hukuk hem de Türk hukuku çerçevesinde platformların hukuki sorumluluk rejimi analiz edilmiş; olası sorumluluk hâlleri, hukukî sorumluluk bağlamında ortaya çıkabilecek bazı özel durumlar ve yargı yollarına başvuru imkânları değerlendirilmiştir.
5395 sayılı çocuk koruma kanunu'na göre çocuğun teslimi
Anayasanın 41'inci maddesinde zikredildiği gibi Türk toplumunun temelini aile kurumu oluşturmaktadır. Bu yüzden devlet ailenin, özellikle de anne ve çocukların korunması için birtakım düzenlemeler yapmak zorundadır. Modern hukuk sistemlerinde ihkak-ı hak (hakkını kendi eliyle alma) çok sınırlı tutulmuştur. Bu nedenlerde ailenin de yapı taşını oluşturan kişilerden olan çocuğun korunması, çocuğun teslimi devlet tarafından sağlanır. Aile mahkemeleri boşanma ve ayrılık davalarında müşterek çocuklar bakımından velayetin kime ait olduğunu, velayet sahibi olmayan tarafın hangi zaman aralığında çocuk ile kişisel ilişki kurabileceği hakkında hüküm verir. Taraflardan biri veya her ikisinin de verilen hükme uymadıklarında çocuğun tesliminin nasıl olacağı 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu'nun 41/A maddesi ve devamında detaylı şekilde düzenlenmiştir. Bu düzenleme 30.11.2021 tarihli 31675 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 7343 sayılı İcra ve İflâs Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun ile birlikte yürürlüğe girmiştir. Bahsi geçen değişiklikten önce konuya yönelik düzenlemeler 2004 sayılı İcra ve İflâs Kanunu'nun 25, 25/a, 25/b ve 341'inci maddelerinde yer almaktaydı. Fakat İcra ve İflâs Kanunu'ndaki düzenlemeler çocuğun üstün yararını korumadığı ve çocuğu değersizleştirdiği için eleştirilere maruz kalmış ve bu eleştiriler sonucunda kanun koyucu çocukla kişisel ilişki kurulmasını ve çocuk teslimini düzenleyen yeni hükümler getirmiştir. Kanun değişikliğinden önce çocuk teslimi İcra Müdürlüğü aracılığıyla yapılmaktayken artık çocuğun teslimi Adli Destek ve Mağdur Hizmetleri Müdürlüğünün görevli olduğu bir alan hâline gelmiştir. Çalışmanın amacı, Çocuk Koruma Kanunu'ndaki çocuk teslimine yönelik yeni düzenlemenin muhtevasını ve usûlünü incelemektir. Ayrıca yeni düzenleme incelenirken kanunî düzenlemenin amacının gerçekleşip gerçekleşmediği ve kanunî düzenleme ile beklenen yararın karşılanıp karşılanmadığı araştırılacaktır.
Toplu iş hukuku açısından grev hakkı ve grev oylaması
Bu tez çalışmasının amacı, Türk toplu iş hukukunun en önemli müesseselerinden olan grev oylaması kurumunun hukuki mahiyetini, fonksiyonunu ve uygulamadaki etkilerini incelemektir. Grev hakkı, toplu pazarlık sürecinin önemli bir unsuru olup işçi iradesinin kolektif olarak ortaya konulmasını sağlamaktadır. Ancak grev oylaması, tarihi gelişim süreci içinde kimi zaman işçilerin demokratik iradesinin tezahürü olarak değerlendirilmiş, kimi zaman ise grev hakkının kullanılmasında engel teşkil eden bir araç olarak eleştirilmiştir. Bu nedenle, grev oylamasının hukuki konumunun; pozitif hukuk mevzuatı, uluslararası düzenlemeler ve uygulama ışığında sistemli bir şekilde incelenmesi gereklilik arz etmektedir. Araştırmada izlenen yöntem; mevzuat incelemesi, karşılaştırmalı hukuk taraması ve yüksek yargı kararlarına dayalı içtihat değerlendirmesi ile öğretideki görüşlerin tartışılmasından oluşmaktadır. Çalışma kapsamında 275 ve 2822 sayılı Kanun dönemlerinden günümüze kadar grev oylaması kurumunun hukuki ve pratik dönüşümü, özellikle 6356 sayılı Kanun sonrası ortaya çıkan düzenlemeler ve uygulama sorunları üzerinden değerlendirilmiştir. Bulgular; grev oylamasına ilişkin nisap ve usullerin değişmesine rağmen, kurumun, uygulamada sendikal politikalar, işveren tutumu, işyeri yapısı ve işçi-çalışan statüsüne bağlı olarak farklı işlevler kazandığını göstermektedir. Güncel Yargıtay içtihatlarında grev oylaması, giderek daha esnek ve işçi iradesi lehine yorumlanmakla birlikte uygulama ile yasal düzenlemeler arasındaki uyumsuzluk bütünüyle giderilebilmiş değildir. Sonuç olarak çalışma; grev oylamasının, yalnızca usuli bir süreç değil; grev hakkının etkili kullanımı, sendikal demokrasi ve toplu pazarlık süreci açısından temel bir hukuki kurum olduğunu göstermektedir. Etkin bir grev oylaması kurumu için mevzuatın; uygulama ve içtihat ışığında açık ve öngörülebilir şekilde düzenlenmesi şarttır. Anahtar Kelimeler: grev hakkı, grev oylaması, sendikal demokrasi, toplu iş hukuku, toplu iş sözleşmesi
Uzaktan sağlık (Teletıp) hizmetinin sunumunda hekimin hukuki sorumluluğu
Bilgi ve iletişim teknolojisinde ulaşılan seviyeye paralel olarak tüm dünyada uygulaması artan uzaktan sağlık hizmeti sunumu tıp biliminin pek çok uzmanlık alanında hastalığın teşhis, tedavi ve takibi konusunda sağlık hizmet kalitesini ve hasta yararını artıracak bir potansiyele sahiptir. Ülkemizde teletıp yoluyla uzaktan sağlık hizmeti sunumunun hukuki düzenlemesi 10 Şubat 2022 tarihinde yürürlüğe giren Uzaktan Sağlık Hizmetlerinin Sunumu Hakkında Yönetmelik ile yapılmıştır. Yüz yüze verilen klasik sağlık hizmetinde hekim ve hasta asıl tarafları oluştururken, teletıp uygulamasında asıl tarafları hekim, hasta ve aracı hizmet sağlayıcılar oluşturmaktadır. Bu nedenle teletıp uygulamasında tarafların sorumluluğunu net olarak belirlemek zorlaşmaktadır. Örneğin teletıp uygulaması çerçevesinde hekim ve hasta arasında yapılan sesli ve görüntülü video konferans görüşmesinde hastaya dair kişisel verilerin korunması, ses ve görüntünün net olarak aktarılması, hasta klinik bilgilerinin eksiksiz alınması yükümlülüklerinin kime ait olacağı konusunda belirsizlik bulunmaktadır. Tezimizde uzaktan sağlık hizmeti sunumunda hastada maddi ve manevi zarar oluşması halinde hekimin hukuki sorumluluğu incelenmiştir.
Roma Hukuku' nda Stipulatio
Stipulatio akdi Roma Hukuku' nun en köklü ve kullanışlı akitlerinden bir tanesidir. Farklı bir çok konuda kullanılabilmesi stipulatio' nun Roma Özel Hukuku' nda ne kadar önemli bir akit olduğunu göstermektedir. Stipulatio hakkında Institutiones gibi bazı Roma Hukuku kaynaklarında geniş bilgi olsa da stipulatio akdinin geniş kullanım sahası sebebiyle pratik sonuçları Roma Hukuku' na o derece yayılmıştır ki, akdin mahiyetinin günümüz hukukçuları tarafından daha iyi anlaşılması ancak konuyla ilgili pratik sonuçları da derleyen kapsamlı çalışmaların yapılmasıyla mümkün olabilir. Günümüzde konuyla ilgili yapılan akademik çalışmaların da stipulatio' nun akitsel özelliklerine ve kullanım alanlarına değinen genel bilgiler mertebesinde olması sebebiyle Roma Hukuku literatüründe bu konuyla ilgili tamamlanması gereken önemli bir boşluk bulunmaktadır. Tezimizde stipulatio' nun her kullanım sahasına değinildiği için Roma Hukuku' nun hemen her alanında, özellikle borç doğuran her türlü sözleşmelere ve Roma Hukuku' nda şekle dair yapılacak araştırmalar ve akademik çalışmalar için tezimiz büyük önem arz etmektedir. Tezimizde inceleme metodu olarak öncelikle Roma Hukuku' ndaki akitler sistemi içerisinde stipulatio konumlandırılmış böylece stipulatio' nun genel mahiyeti ve özellikleri belirtilmiş daha sonra stipulatio' nun akitsel özellikleri, çeşitleri, uygulama alanları tarihi dönemlerde gözetilmek suretiyle etraflıca incelenmiştir. Tezimizde farklı alanlarda kullanılan stipulatio akitlerinin; kullanıldıkları farklı hukuki konular içerisinden derlenerek stipulatio çeşitleri ve uygulama alanları içerisinde ortaya konulması, stipulatio akdinin hukuki yaşam alanını sistematik olarak somutlaştırmıştır. Anahtar kelimeler: Roma Hukuku, akit, stipulatio, şekil, sebebe bağlılık, kefalet.
İş sağlığı ve güvenliği denetimi ve bazı ülkelerden uygulama örnekleri
İş sağlığı güvenliği denetimi ve bazı ülkelerden uygulama örnekleri başlığını taşıyan bu çalışma, çalışma hayatı açısından hem ülkemizde hem de dünyada oldukça önemli bir yeri olan iş sağlığı ve güvenliğini sağlamada ve iş kazalarını azaltmada teftiş ve denetimin önemini vurgulamak amacı ile hazırlanmıştır. Çalışma iki ana bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın ilk bölümünde iş sağlığı ve güvenliği denetimine ilişkin temel kavramlardan, iş sağlığı ve güvenliği teftiş ve denetim türlerinden bahsedilmiştir. İş sağlığı ve güvenliği denetiminin uluslararası hukuktaki kaynakları incelenmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde ise ülkemizdeki iş sağlığı ve güvenliği denetim sistemi tanıtılmaya çalışılmıştır. Bu kapsamda ilk olarak iş denetiminin ulusal hukukî kaynaklarından bahsedilmiştir. Daha sonra denetim ile görevli kurum ve kuruluşlar ve bunların işleyişi incelenmiş; işverenlerin iş sağlığı ve güvenliği denetiminde ki rolüne değinilmiştir. İşçilerin denetim yapılmaması halinde hakları ve işverenin iş sağlığı ve güvenliği önlemleri almaması halinde sorumluluğuna değinilmiştir. Teftiş ve denetim sonrası yapılacak işlemler bu bölümde incelenen konular arasında yer almıştır. Bölümün son kısmında Avrupa Birliği'ne üye bazı ülkelerdeki iş denetim sisteminin işleyişi hakkında bilgi verilmeye çalışılmış ve bu sistemlerin ülkemizde var olan iş denetim sistemi ile karşılaştırması yapılmıştır. Anahtar Kelimeler: İş sağlığı, iş güvenliği, teftiş, denetim, Avrupa Birliği.
Çalışma ilişkilerinde çerçeve sözleşmeler
Çerçeve sözleşme, hukukun diğer alanlarında olduğu gibi toplu iş hukuku alanında da tarafların çok düzeyli hukuki işlemlerine ilişkin, genel esasların ve asgari ortak unsurların belirlenmesinde kullanılan kalıp bir sözleşme türüdür. Çok uluslu şirketler nezdinde imzalanan, asgari çalışma standartlarının tespiti ve uygulanması amacına hizmet eden uluslararası çerçeve sözleşmeler ile Avrupa Birliği Hukuku düzeyinde yapılan ve ulusal çalışma ilişkilerinin uyumlaştırılması amacına hizmet eden sektörel ve sektörlararası çerçeve sözleşmeler, uluslararası çalışma ilişkilerinde önemli bir yere sahiptir. Ulusal düzeydeki çalışma ilişkilerinde kullanılan çerçeve sözleşme yapılarının ise her bir ülkeye özgü, farklı içerik ve niteliklere sahip olduğu görülmektedir. Ülkemizde ilk defa 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu ile yasal düzenlemeye kavuşturulan çerçeve sözleşme de tarafları, içeriği, kuruluşu, şekli ve hukuki niteliği bakımından, kendinden önceki ve diğer ülkelerdeki uygulamalardan oldukça farklıdır. Kanunun yürürlüğe girmesinden bu yana henüz uygulaması görülmeyen bu sözleşme türünün uygulanması halinde, Kanundaki yetersiz ve belirsiz düzenlemeler sebebiyle birtakım sıkıntıların yaşanması muhtemeldir. Çalışmanın özünde çalışma ilişkilerinde çerçeve sözleşme ve bu niteliği haiz uygulamalar, Türk ve yabancı ülkelerin ulusal çalışma ilişkileri sistemi, Avrupa Birliği Hukuku düzeyindeki uygulamalar ve uluslararası çerçeve sözleşmeler göz önünde bulundurulmak suretiyle incelenmiştir. Birinci bölümde genel olarak çerçeve sözleşme kavramı ve uluslararası çalışma ilişkilerinde çerçeve sözleşmelerin yeri ortaya konmuştur. Bu kapsamda başta Borçlar Hukukuna ilişkin kaynaklar da olmak üzere, doktrin görüşleri ve sözleşmelerin uygulanmasını inceleyen araştırma raporlarından yararlanılmıştır. İkinci bölümde ise Türkiye çalışma ilişkilerinde çerçeve sözleşmenin yeri, mevcut düzenlemeler, doktrin tartışmaları, çerçeve niteliğine benzer geçmiş uygulamalar ve ilgili taraflar ile yüz yüze gerçekleştirilen görüşmeler kapsamında açıklanmıştır.
Türk Hukukunda grev hakkına ilişkin sınırlama ve yasaklar
Grev hakkı, insan haklarına ilişkin ayrımlarda sosyal haklar arasında yer almaktadır. Sosyal hakların büyük çoğunluğunun aksine, grev hakkının devlete olumlu edim yüklemeyen yanı baskındır. Özünde tepkisellik barındıran grev hakkının amacı; işverene baskı uygulayarak çalışma ilişkilerine dair taleplerin yerine getirilmesini sağlamaktır. Bu bağlamda grev hakkı; bağımlı çalışanların işverene karşı emek güçlerini kullanmak suretiyle karşı koymaları anlamına gelmektedir. Sözleşme ilişkisi bağlamında görülmekte olan işin durdurulmasına neden olan grev eylemi; işverenin yanı sıra üçüncü kişileri de etkilemektedir. Üstelik grev; işçi sınıfının en önemli aracı olması nedeniyle siyasi iktidar tarafından da tehdit olarak algılanan bir mücadele aracı niteliğindedir. Özellikle görülmekte olan işin temel nitelik taşıması halinde, grevin belli şartlar çerçevesinde kullanılması şarttır. Tüm bu sebepler grev eyleminin hukuki zemine oturtulmasını ve sınırlarının çizilmesini zorunlu hale getirmiştir. Grevin hak olarak kabulü ve sınırlandırılması, sosyal hakların hukuk dünyasında kabulüyle benzer bir seyir izlemiştir. Önce devletlerin hukuk sistemlerinde hak veya özgürlük olarak yer alan grev; zamanla uluslararası hukukta da hukuki güvence altına alınmıştır. Türk Hukukunda da grev hakkı, işçilere toplu iş uyuşmazlıklarında başvurabilecekleri bir mücadele aracı olarak tanınmıştır. Ancak hakkın kullanılması şekil şartlarına tabi tutulmuş ve greve son çare olarak başvurulması prensibi benimsenmiştir.
Hekimin aydınlatma yükümlülüğü
Hekimin aydınlatma yükümlülüğü hastayla arasındaki güven ilişkisinin kurulmasını ve sürdürülmesini sağladığı gibi hastanın kişilik haklarının korunmasında önemli bir rol oynar. Hasta hakları kapsamında yer alan kendi geleceğini belirleme hakkının uygulamaya geçirilebilmesi, hasta özerkliğinin sağlanması aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirilmesine bağlıdır. Bu nedenle aydınlatma yükümlülüğünün içeriğinin ve sınırlarının belirlenmesi önemlidir. Bu çalışmada ulusal ve uluslararası mevzuattaki düzenlemeler de dikkate alınarak aydınlatma yükümlülüğünün içeriği belirlenmeye çalışılmış, hekimin aydınlatma yükümlülüğünü yerine getirirken karşılaşabileceği özel durumlara yer verilmiştir. Aydınlatma yükümlülüğünün ihlali hekimin çeşitli hukuk dalları karşısında sorumluluğunun doğmasına yol açacaktır. Çalışmamızda hekimin mesleki, idari ve cezai sorumluluğuna değinilmiş, hastanın uğradığı zararın karşılanması bakımından hukuki sorumluluk konusu ele alınmıştır.
İnternet alan adı uyuşmazlıkları ve çözüm yolları: Karşılaştırmalı bir analiz
İnternetin hızlı gelişimi, web sitelerine erişimde belirteç görevi gören alan adlarına ilişkin uyuşmazlıkların artmasına neden olmuştur. Mevcut hukuki düzenlemeler, alan adına ilişkin çıkan farklı uyuşmazlıkların çözümünde yetersiz kalmaktadır. Her geçen gün farklılaşan bu uyuşmazlıklara uygulanabilecek en yaygın çözüm yolları dava açmak veya uyuşmazlık çözüm mekanizmasına başvurmaktır. Bu çalışmada, özel hukuk çerçevesinde hem Türk hem de Amerikan hukukunda alan adına ilişkin hukuki düzenlemeler incelenmektedir. Ayrıca, uyuşmazlıklara uygulanabilecek en genel çözüm yolları ele alınmaktadır. Böylece mevcut çalışma, uyuşmazlıklarla karşı karşıya kalan hak sahiplerine yararlı bilgiler sunmaktadır.
Milletlerarası mal satımı sözleşmesinde (CISG) alıcının sözleşmeyi ihlâli ve sonuçları
Uluslararası Taşınır Mal Satımına İlişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi, Viyana Antlaşması veya İngilizce kısaltması olan CISG olarak da bilinen Uluslararası Antlaşma, Milletlerarası taşınır mal satımına uygulanacak maddî hukuk kuralları içeren yeknesak hukuku oluşturur. Viyana Antlaşması, 10 Nisan 1980 tarihinde 62 ülkenin katıldığı Viyana Konferansı'nda oybirliği ile kabul edilmiştir. Şu anda, 84 ülkenin taraf olduğu ve dünya ticaretindeki çoğunluk tarafından kabul edilmiş ve Türkiye'nin de 1 Ağustos 2011 tarihi itibariyle taraf olduğu bir Uluslararası Antlaşmadır. Türkiye, Antlaşmaya taraf olma sürecinde 11.01.2011 tarihinde 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nu kabul etmiş ve bu Kanun 01.07.2012 tarihi itibariyle de yürürlüğe girmiştir. TBK'nın satış sözleşmesine ilişkin hükümleri ile Viyana Satım Sözleşmesi hükümleri birçok noktada farklılık göstermektedir. Bu farklılıklardan en çok dikkat çeken, TBK'nın ifa engelleri sistemi olarak Viyana Antlaşması'ndan farklı bir sistem benimsemiş olmasıdır. Bu çalışmada bir ifa engeli olan, Viyana Satım Antlaşması'na göre alıcının sözleşmeye aykırı davranışı dolayısıyla satıcının talep edeceği haklar TBK'da benimsenen sistemle karşılaştırmalı olarak açıklanmaya çalışılmıştır.
Ön ödemeli konut satış sözleşmeleri
6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun'un 28 Mayıs 2014 tarihinde yürürlüğe girmesi ile hukuk sistemimize yeni sözleşme türleri dahil olmuştur. Bu sözleşme türlerinden biri de ön ödemeli konut satış sözleşmeleridir. Uygulamada özellikle henüz proje aşamasında olan konutların satış sözleşmelerinde taraf olan tüketicilerin yaşadığı sorunlar dikkate alınarak, tüketicilere bedeli peşin veya taksitle ödendikten sonra satılacak konutlara ilişkin ön ödemeli konut satış sözleşmeleri ile ilgili ayrıntılı düzenlemeler getirilmiş olup, bu düzenlemelerle tüketicilerin korunması amaçlanmıştır. Ön ödemeli konut satış sözleşmelerinin şekil şartı, satıcının sağlayacağı teminat, konutun teslimi, tüketicinin sözleşmeden cayma ve dönme haklarının ne şekilde kullanılacağı hukuken düzenlenme altına alınmıştır. Bu düzenlemeler uygulamada yaşanan sorunları engelleyecek ve tüketiciler ile satıcıların buluştuğu inşaat sektöründe güven ortamının sağlanmasına hizmet edecektir. Ön ödemeli konut satış sözleşmeleri ile ilgili tüketici hukuku alanındaki düzenlemeler ayrıntılı olmakla birlikte, ayrıca 6502 sayılı Kanun ile düzenlenmemiş konularda genel hükümlerin uygulanması, tüketicilerin ön ödemeli konut satış sözleşmelerine ilişkin yeterli hukuksal düzenlemelere sahip olduklarının göstergesidir. Üç bölümden oluşan bu çalışmanın birinci bölümünde tüketici hukukunun tarihsel gelişimi ve tüketici hukukunun temel kavramları açıklanmıştır. İkinci bölümde ön ödemeli konut satış sözleşmelerine ayrıntılı biçimde yer verildikten sonra, üçüncü bölümde ön ödemeli konut satış sözleşmeleri benzer sözleşmelerle karşılaştırılmış olup daha sonra ön ödemeli konut satış sözleşmelerinin ilişkili olduğu sektörlerin incelenmesi ile çalışmamız tamamlanmıştır.
Türk Hukukunda yabancı bankaların durumu ve bankaların kuruluş, faaliyet ve sona ermesi
Türk Hukukunda Yabancı Bankaların Durumu ile Bankaların Kuruluş, Faaliyet ve Sona Ermesi başlığını taşıyan çalışmamız üç ana bölümden oluşmaktadır. Bu konuyu seçmemizin nedeni Türk bankaları ile yabancı bankalar arasındaki farkı ortaya çıkarmak ve dolayısıyla Türk bankaları ile yabancı bankalar arasında yabancılar hukukundan kaynaklanan farklılıkları belirlemektir. Tezimizin ilk bölümünde, bankaların tarihi gelişimi, genel olarak bankaların özellikleri, bankacılık sektöründe etkin olan ulusal ve uluslararası kuruluşlar belirtilmiştir. Tüzel kişi olarak şirketlerin tâbiiyetlerinin belirlenmesine ilişkin kriterler bu bölümde ele alınmıştır. Bankaların tâbiiyetlerinin tayini hakkındaki görüşler, Türk ve yabancı bankaların tâbiiyetinin tespit edilmesinde rol oynayan etkenler ve Türkiye'de bulunan bankaların tâbiiyetlerine göre sınıflandırılması bu bölümde incelenmiştir. Tezimizin ikinci bölümünde ise Türk ve yabancı bankaların kurulması hakkındaki düzenlemeler yer almaktadır. Ayrıca Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri hukukunda bankaların kurulma esasları üzerinde durulmuştur. Bankacılık Kanunu çerçevesinde Türk bankalarının kurulması ve yabancı bankaların şube açmasına ilişkin kriterler belirtilmiştir. Bunun yanında kıyı bankacılığı, yabancı bankaların temsilcilikler açması hakkındaki kanunî düzenlemeler ile tâbiiyet hukukundan kaynaklanan farklılıklar ortaya konulmuştur. Bu bölümde son olarak tek kişilik bankaların kurulması konusuna yer verilmiştir. Üçünde bölümde ise yabancı bankaların faaliyete geçmeleri ve tasfiyelerine ilişkin yabancılar hukuku ve Bankacılık Kanunu düzenlemeleri hakkında bilgi verilmiştir. Bu çerçevede yabancı bankaların faaliyet izni almasına ilişkin şartlar, alacakları izinler, bankaların hazırlaması için gerekli raporlar ve izinsiz bankacılık faaliyetinde bulunulması suçu hakkında bilgi verilmiştir. Son olarak bankaların sona ermesi ve iradî tasfiyesi konusu incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Yabancı banka, tâbiiyet, kuruluş, faaliyet, sona erme.
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'na göre şirketin kendi paylarını iktisap etmesi
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu, anonim ve limited şirketlerin kendi paylarını iktisap etmesi konusunda, 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu?nda benimsenen kural olarak şirketin kendi paylarını iktisap edememesine ilişkin sistemi bertaraf etmiş ve anonim ve limited şirketlerin kendi paylarını iktisap etmesine Kanunda belirtilen şartlara ve sınırlamalara uymak şartıyla izin vermiştir. Ayrıca Kanun, anonim şirketlerle ilgili düzenlemelerde, payların iktisabının bir nevi zorunluluk arz ettiği durumlar açısından, anonim şirketin kendi paylarını iktisap etmesinin sınırlandırmalarına ve şartlarına ilişkin bir kısım istisnalar kabul etmiştir. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu, bu sistemi esas itibariyle, Avrupa Ekonomi Topluluğu?nun 13 Aralık 1976 tarihli 77/91 sayılı İkinci Şirketler Yönergesi?ndeki kurallardan esinlenerek kabul etmiştir. Anonim şirketin kendi paylarını iktisap etmesi, Kanunun 379 ilâ 389 uncu maddeleri arasında düzenlenmiştir. Limited şirketin kendi paylarını iktisap etmesi ise, Kanunun 612 nci maddesinde ele alınmıştır. Bu çalışmada, anonim ve limited şirketlerin kendi paylarını iktisap etmesinin şartları, istisnaları ve sonuçları ele alınmıştır. Bu konular incelenirken ihtiyaç duyuldukça, mehaz düzenlemelere değinilmiştir. Ayrıca bir şirketin kendi paylarını iktisap etmesinin sebepleri ve sağladığı faydalar, şirketin kendi paylarını iktisap etmesi durumunda ortaya çıkabilecek sakıncalar ile şirketin kendi paylarını iktisabının hangi yollarla gerçekleşebileceği ele alınmıştır. Tüm bunlar ele alınmadan önce, anonim ve limited şirketler açısından pay ve pay senetleri hakkında, çalışmanın konusu açısından faydalı olabileceği düşüncesiyle, çalışma konusu kapsamında olmak üzere kısa bilgiler sunulmuştur.
Yabancılar ve uluslararası koruma hukukunda kalıcı bir çözüm olarak yerel entegrasyon
Yabancılar ve Uluslararası Koruma Hukukunda Kalıcı Bir Çözüm Olarak Yerel Entegrasyon başlığını taşıyan çalışmamız giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Bu konuyu seçmemizin başlıca nedeni, 2014 yılında yürürlüğe giren Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ile birlikte Türk hukukuna ilk kez "uyum" düzenlemesinin getirilmesi ve bu konuda henüz yazılmış bir monografinin olmamasıdır. Çalışmamızın giriş kısmında uluslararası korumanın tanımı ve uluslararası hukuktaki temelleri ile kalıcı çözüm türleri incelenmiştir. Çalışmamızın birinci bölümünde, uyum düzenlemesi ile benzerlik taşıyan yerel entegrasyon kalıcı çözüm türünün kapsamı ve bünyesinde barındırdığı hakların uluslararası hukuk ve ulusal hukuklarda nasıl düzenlendiği ele alınmıştır. Yeri geldiği ölçüde özel olarak hakların farklı devletlerde nasıl ele alındığı açıklanmıştır. Çalışmamızın ikinci ve son bölümünde ise Türk hukukundaki kalıcı çözüm türleri ve uyum düzenlemesi ile uluslararası hukukta düzenlenen hakların Türk hukukunda nasıl ele alındığı açıklanmış ve bazı öneriler getirilmiştir.
Avrupa Birliği, İngiliz ve Türk hukukları çerçevesinde yabancı unsurlu mirasa uygulanacak hukuk
Avrupa Birliği, İngiliz ve Türk Hukukları Çerçevesinde Yabancı Unsurlu Mirasa Uygulanacak Hukuk başlığını taşıyan çalışmamız, giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Bu konuyu seçmemizin başlıca nedeni nüfus hareketlilikleri ve yabancı topraklarda mülk edinme eğiliminin artması ile milletlerarası unsurlu miras uyuşmazlıklarının artış göstermesi ve ülkelerin bu konuda benimsedikleri farklı sistemlerin, karşılaştırmalı bir çalışmayı gerekli kılması olmuştur. Çalışmamızın giriş kısmında, genel olarak maddi hukukta miras kavramı incelenerek yabancı unsurlu miras ve vasıflandırma konuları ele alınmıştır. Devamında mirasa uygulanacak hukukta benimsenen birlik, ayrılık sistemleri ile karma sistem incelenmiş ve yabancı unsurlu mirasa uygulanacak hukuk ile ilgili Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler açıklanmıştır. Çalışmanın birinci bölümünde, Avrupa Birliği (AB) ve İngiliz Hukuklarında Yabancı Unsurlu Mirasa Uygulanacak Hukuk başlığı altında, öncelikle 650 sayılı AB Miras Tüzüğü'ndeki mirasla ilgili bağlama kuralları detaylı olarak incelenmiş ve konuya ışık tutması açısından AB'nin konuyla ilgili çalışmalarına da değinilmiştir. Ardından Birleşik Krallık hukukundaki yabancı unsurlu mirasa ilişkin bağlama kuralları sistemi incelenmiştir. Common law hukukunun Türk hukukundan farklılığı da düşünülerek, konunun daha iyi anlaşılması için, İngiliz maddi miras hukukuyla ilgili açıklamalara da yer verilmiştir. Çalışmanın ikinci ve son bölümünde ise Türk hukukunda yabancı unsurlu mirasa uygulanacak hukuk incelenmiştir. Bu bölümde öncelikle Türk hukukunda mirasın gelişimi ve miras hukukunun temel ilke ve kavramları ele alınarak ardından, güncel hukukumuzda yabancı unsurlu mirasa uygulanacak hukuka ilişkin bağlama kuralları detaylı olarak incelenmiştir.
Medenî Usûl Hukukunda hükmün tavzihi ve tashihi
Mahkeme kararlarının icrasının sağlıklı bir şekilde yerine getirilmesi, lehine hüküm verilen tarafın hukuki korunmasının sağlanması bakımından önem taşımasının yanında hukuki güvenliğin sağlanması ve toplumsal barışın korunması fonksiyonunu da yerine getirmektedir. Bu anlamda hükmün tavzihi hükmün icrası sırasında meydana gelebilecek tereddütleri önlemek adına hükümde meydana gelen belirsizlik veya çelişkinin giderilmesini amaçlarken hükmün tashihi ise hükümde meydana gelen yazı ve hesap hataları ile diğer benzeri açık hataların düzeltilmesini amaçlayan kurumlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Tez temel olarak üç ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde hükmün tavzihine ilişkin genel özellikler incelenmiş, ikinci bölümde tavzihin uygulama usulü ele alınmış, üçüncü bölümde ise hükmün tashihi kurumunun tanımı, amacı, konusu ve usulü irdelenmiştir. Tez boyunca hükmün tavzihi ve tashihinin uygulama alanının sınırları çizilmeye çalışılmıştır. Böylece hükmün tavzihi veya tashihi bahanesiyle hükmün değiştirilmemesi noktasında uygulamaya yön gösterilmeye çalışılmıştır. Çalışmanın hazırlanma sürecinde doktrindeki görüşler ele alınmış ve Yargıtay kararlarına da olabildiğince geniş ölçüde yer verilmeye çalışılmıştır. Ayrıca yer yer Alman ve İsviçre hukukundaki düzenlemelerden yararlanılmıştır.
6098 sayılı Türk Borçlar Kanununa göre adi ortaklıkta dış ilişkiler
Adi ortaklık 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 620 ilâ 645. maddeleri arasında düzenlenmiştir. Adi ortaklık tüm ortaklık tiplerinin temelidir. Türk Ticaret Kanunu'nda düzenlenen ticaret ortaklıklarından farklı olarak adi ortaklığın tüzel kişiliği yoktur. Tüzel kişiliğe sahip olmayan bir kişi topluluğu ise haklara ve borçlara sahip olamaz. Çalışmada tüzel kişiliği olmayan bir ortaklığın üçüncü kişilerle ilişkilerinin usulü ve niteliği incelenmiştir. Ayrıca yapılan işlemlerden doğan borçlardan kimin, nasıl sorumlu olacağı tespit edilmeye çalışılmıştır.
6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun kapsamında belirli süreli tüketici kredisi sözleşmeleri
Tüketici kredisi sözleşmeleri, 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun'un 22-31. maddeleri arasında yer almaktadır. Kanun koyucu, bu sözleşmeyi, tanımı ve genel hatlarıyla birlikte ortaya koyduktan sonra, uygulanacak hükümler bağlamında ikili bir ayrımı benimsemiştir. Söz konusu ayrım içerisinde bulunan ve bizim de özel olarak ele aldığımız hukuki ilişki, belirli süreli tüketici kredisi sözleşmeleridir. Çalışmamızda öncelikle tüketici kredisi sözleşmelerine ilişkin genel bir bilgi verilmekte ve bu sözleşme tipinin benzerleriyle karşılaştırması yapılmaktadır. Sonrasında belirli süreli tüketici kredisi sözleşmeleri, kurulmasından sona ermesine kadar farklı açılardan ele alınmaktadır. Bu kapsamda yeri geldiğince, 4077 sayılı mülga Tüketicinin Korunması Hakkına Kanun hükümlerine ve Avrupa Birliği'nin ilgili mevzuatına değinilmeye çalışılmıştır. Anahtar Sözcükler: Tüketici kredisi sözleşmeleri, Belirli süreli tüketici kredisi sözleşmeleri, Bağlı kredi sözleşmesi, 4077 sayılı TKHK, 6502 sayılı TKHK