
Uluslararası İlişkiler ve Güvenlik Çalışmaları Anabilim Dalı
Aydın Adnan Menderes University9
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Batı Balkanların Avrupa Birliği ile bütünleşmesinde birer sorun alanı olarak stabilotokrasi ve devleti ele geçirme
Batı Balkan Altılısı olarak anılan Arnavutluk, Bosna-Hersek, Karadağ, Kosova, Kuzey Makedonya ve Sırbistan'ın demokratikleşme süreçlerinde Avrupa Birliği (AB) üyelik perspektifi, söz konusu ülkelerdeki reformların temel yönlendirici gücü olmuştur. Ancak AB'nin koşulluluk ilkesine dayalı entegrasyon stratejisi, demokratik konsolidasyonu sağlayamamış ve AB'nin önceliklerini istikrara kaydırmasına neden olmuştur. Bu çalışmada, AB'nin bölgedeki istikrar odaklı yaklaşımının, demokratik kurumsallaşmayı teşvik etmekten ziyade otoriter eğilimlerin pekişmesine zemin hazırladığı ileri sürülmektedir. Bu bağlamda, Batı Balkanlar'da "stabilotokrasi" olarak kavramsallaştırılabilecek ve AB istikrarına dayalı yarı-otoriter bir yönetim biçiminin, devletin kurumsal araçlarının ele geçirilmesine dayanan pratiklerle ve neo-kolonyal emperyalist yapılarla kurulan karşılıklı etkileşim üzerinden şekillendiği iddia edilmektedir. Uluslararası ilişkiler literatüründe Batı Balkanlar'daki demokratikleşme süreçlerine dair kapsamlı bir birikim bulunmasına rağmen bölgedeki yarı-otoriter rejimlerin yapısal niteliği ve dönüşüm biçimleri hâlen sınırlı bir şekilde incelenmektedir. Bu çalışma, stabilotokrasi kavramını neo-kolonyal emperyalizm kuramı çerçevesinde ele alarak, hem bölgesel bir siyasi olgunun hem de AB dış politikasının eleştirel analizine katkı sunmayı hedeflemektedir. Araştırma yöntemi olarak, nitel araştırma yöntemi seçilmiştir. Betimleyici bir anlatım yöntemi kullanılmış ve literatür içerisinde kendisine yer bulmuş olan yerli ve yabancı kaynaklar incelenmiş; yayımlanmış telif eserler, makaleler, resmi raporlar, web siteleri, gazete haberleri ve kitaplardan yararlanılmış, ayrıca basın yayın taraması yapılmıştır. Ayrıca Batı Balkanlar'daki bulunan altı ülkenin ve bölgeye yönelik çalışmalar yapan araştırma kuruluşlarının resmi internet siteleri incelenmiştir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: AB Koşulluluğu, Batı Balkanlar, Devleti Ele Geçirme, Neo-kolonyal Emperyalizm, Stabilotokrasi.
Soğuk Savaş'tan Arap Baharı'na bir hareketin portresi: Raşid Gannuşi ve Tunus İslamcı Hareketi
Raşid Gannuşi, hem bir İslami düşünür hem de İslami bir siyasi hareket lideri olarak çağdaş İslami siyasete yön veren önemli bir entelektüeldir. Gannuşi'yi diğer siyasi düşünürlerden ayıran en büyük özelliği ise Nahda hareketinin lideri olması ve bu hareket bağlamında Tunus'ta büyük bir demokratikleşme örneğine ve post-İslamcı dönüşüme vesile olmasından kaynaklanmaktadır. Gannuşi, İslami siyaset üzerinde sivil toplumu yeniden tanımlayarak canlandırması, İslami gelenekte devlet anlayışını tanımlaması, demokrasi ve laiklik ilkelerine önem vererek İslam devleti ile olan uyumunu veyahut çatışmasını incelemesi, özgürlük ve insan hakları kavramlarını İslam düşüncesinde değerlendirmesi ile 20. yüzyılda Arap dünyasında ve Tunus özelinde önemli bir figürdür. Bu bağlamda ele alınan bu çalışmada, Arap Baharı süreci sonrası Raşid Gannuşi'nin teopolitiğini İslami hareketlerin temel motivasyonundaki kavramsal dönüşüm olan post-İslamcılık perspektifi ile ele alarak literatürde yer alan boşluğun doldurulması ve İslamcılık ve post-İslamcılık arasında kurulan teorik çerçevenin Nahda örneğinde nasıl gerçekleştiğinin ortaya koyulması hedeflenmiştir.
Özel askeri şirketler ve rejim güvenliği: Wagner ve Libya örneği
Özel askeri şirketler Soğuk Savaş'ın ardından artan küreselleşme ve özleştirme hareketleri ile etkinlik alanlarını genişleten, günümüz çatışmalarındaki önemli aktörlerdir. Özel askeri şirketler üzerine çalışan araştırmacılar, bu alanı verilen hizmet biçimlerine göre sınıflandırmıştır. Bu şirketler, geçmişin paralı askerlik geleneğinin devamı biçimde kurumsallaşan ya da daha özgün ve gayri resmî yapılar altında faaliyet göstermektedir. Özel askeri şirketlerin varlıkları uluslararası hukuk düzeyinde tartışmalı olmakla birlikte, bu şirketler bugün güçlü ve zayıf devletler tarafından devlet dışı aktör olarak yoğunlukla kullanılmaktadır. Bu çalışma, adından sıklıkla söz edilen Rus özel askeri şirketi Wagner'in Libya'daki faaliyetlerini rejim güvenliği yaklaşımı çerçevesinde analiz etmektedir. Wagner Libya'da General Hafter rejiminin var olma siyasetine güç maksimizasyonu oluşturan bir aktör olmuştur. Wagner'in Libya'da Hafter'e destek olmak için konuşlanması, Rus dış politikasının Akdeniz'de kalıcı nüfuz genişletme politikalarıyla örtüşmektedir. Batılı örneklerinin aksine Wagner'in Libya'daki faaliyetlerinde Rus dış politikasının bir uzantısı olarak hareket etmesi, kalıcı bir devlet aktörü olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda çalışmanın teorik çerçevesi olan rejim güvenliği yaklaşımı, Hafter'in kendi meşruiyetini kurma ve hükmetme gayesine bir güç kapasitesi oluşturan Wagner'in Hafter ile kurduğu ilişkinin rolünü açıklamaktadır. Anahtar Kelimeler: Özel Askeri Şirketler, Rejim Güvenliği, Wagner, Libya, Hafter
Berlin sürecinin Batı Balkanların Avrupa bütünleşmesine etkileri
Bu çalışmanın amacı Berlin Süreci'nin Batı Balkanlar ile Avrupa Birliği arasındaki bütünleşme fikrine hangi yönlerden katkı yaptığını tespit etmektedir. Bu manada çalışmanın araştırma sorusu Berlin Süreci'nin başarılı ve başarısız yanlarını ortaya koyarak, Berlin Süreci'nin bütünleşme sürecinin gelecekteki başarısına nasıl kapılar açtığına işaret etmektedir. Soğuk Savaş sona erdikten sonra Avrupa Birliği'nin bölge ülkelerinin üyelik hayallerini canlı tutmak için bir dizi yeni girişim başlatmış olduğu görülmektedir. Bu amacın bütünleşmeye dönüşebilmesi için Batı Balkan liderleriyle her yıl bir araya gelmenin ve teknik konularda işbirliğini artırmanın yolları araştırılmaya başlatılmıştır. Bu çerçevede, yapılan ilk toplantıda Batı Balkan ülkelerinin dışişleri bakanları Almanya ve İngiltere'nin girişimiyle 2014 yılında Berlin'de bir araya gelmişler ve Berlin Süreci olarak adlandırılan bu girişim oluşmuştur. Berlin Süreci, AB gündemini üç boyutta ilerletmeyi amaçlamaktadır: (1) ekonomik büyüme ve bağlanabilirlik, (2) iyi komşuluk ve bölgesel işbirliği ve (3) sivil toplum gelişimi ve insanlar arası temas. Sonuç olarak bütün bu anlatılan konulardan anlaşılacağı üzere Avrupa Birliği, Batı Balkanlarda çok uzun süredir çeşitli sebeplerle farklı politikalar izlemektedir. Gerek ülkelerin yapısal sorunu, gerekse dış politikalar ve baskılar sonucu olarak ortaya çıkan krizler nedeni ile birtakım yaptırımlar ve anlaşmalar yapılmıştır. Ancak bu süreç halihazırda tam üyelikle sonuçlanmamıştır. Çalışmada bu yetersizlik de nedenleriyle analiz edilecektir.
Güvenlikleştirme kuramı perspektifinden antropojenik iklim değişikliği: Amerika Birleşik Devletleri iklim güvenliği söylemi (2009-2022)
21. yüzyılda yeryüzünün karşı karşıya kaldığı en büyük tehditlerden biri iklim değişikliğidir. İklim değişikliğinin çeşitli unsurlar üzerindeki olumsuz etkileri, sınırları aşmakta ve çok boyutlu güvenlik tehditlerini de beraberinde getirmektedir. Bu durum değişen iklim sorununun, genişletilmiş güvenlik anlayışı çerçevesinde analiz edilmesini gerektirmektedir. Güvenliğin askeri olmayan bir yönüne işaret eden iklim değişikliği, ulus-devlet bekasının öncelendiği nesnelci bir yaklaşım dahilinde ele alınamamaktadır. Kopenhag Okulu'nun çıkış noktasını oluşturan bu durum, iklim değişikliği ve küresel ısınma gibi çevre sorunlarının sektörel bir analiz yoluyla değerlendirilmesini mümkün kılmaktadır. Esas itibariyle çevresel sektöre ilişkin temel argümanlar, iklim değişikliği ve güvenlik ilişkisine de ışık tutmaktadır. Tüm ulusların değişen iklimle mücadele amacıyla yerel ve küresel ölçekte gerçekleştirilen eylemlere katkıda bulunması elzemdir. Küresel bir güç ve sera gazı emisyonlarındaki tarihsel sorumluluğu nedeniyle Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) iklimle mücadeledeki çabalara öncülük etmesi kritik bir önem taşımaktadır. ABD'nin iklim değişikliğiyle mücadeledeki yerel çabaları ve uluslararası konumu, esas itibariyle ABD başkanlarının iklim değişikliğine yönelik tutumları tarafından yönlendirilmektedir. Kopenhag Okulu tarafından geliştirilen güvenlikleştirme teorisi, ABD başkanlarının iklim değişikliğini aciliyete sahip bir güvenlik tehdidi olarak inşa edilmesine yönelik tercihleri bakımından kuramsal bir çerçeve sunmaktadır. Öznel bir yaklaşıma dayanan bu süreç, güvenlikleştirici aktörün söz edimiyle açığa çıkmakta; linguistiğin söylemsel unsurlarını içermektedir. Bu çalışmanın amacı, 2009-2022 yılları arasında ABD başkanları tarafından iklim değişikliğinin güvenlikleştirilmesine yönelik hamlelerin teorik olarak analiz edilmesi ve iklim güvenliği söylemindeki benzerlik ve farklılıkların saptanmasıdır. Aynı zamanda çalışmanın, değişen iklim ve güvenlik ilişkisinin detaylandırılması ve ABD başkanları nezdinde iklim güvenliği söyleminin tarihsel gelişimine yönelik bir görünüm oluşturulması açısından faydalı olacağı düşünülmektedir.
Devrim sonrası süreçte İran siyasetinde İslam Devrimi Muhafızları Ordusunun konumu ve etkinliği
1979 yılında İran'da başarıya ulaşan İran İslam Devrimi sonuçları itibariyle bölgesel ve global düzlemde önemli bir hadisedir. Bu doğrultuda yönetim sistemi ve toplumsal hayat, İslami değerlerler çerçevesinde yeniden şekillendirilmiştir. Başta İslam Devrimi Muhafızları Ordusu (İDMO) olmak üzere yeni kurumsal yapılanmalar, İslami rejimin korunması ve sürdürülmesi amacıyla tasarlanmıştır. Kuruluşundan Humeyni'nin vefatına kadarki süreçte, politik alanın dışında konumlanmış olan İDMO, Hamaney'in yeni Rehber olarak teşvik ve katkılarıyla sivil iktidara müdahale edebilecek kadar güçlenmiştir. Kudüs Gücü kanadının faaliyetleri ile de İran dış politikasını domine ederek Dış İşleri Bakanlığını işlevsiz kılmıştır. Bu tezde askeri, politik, ekonomik ve sosyal hayat dahil olmak üzere istisnasız her alanda varlığını hissettiren İDMO'nun nasıl bu denli güçlendiği sorusuna cevap aranmıştır. İDMO'nun Humeyni'nin vefatı öncesinde devrimi korumak, iç ve dış tehdide karşı İran'ı savunmak görevlerini üstlendiğini değerlendirilmiştir. Fakat Rehberlik makamının el değiştirmesiyle, meşruiyet sorunu yaşayan Hamaney'in makamının teminatı olarak İDMO'nun güçlenmesi hususundaki desteği göz önüne alındığında İDMO'nun günümüzde sahip olduğu güce erişmesinin şaşırtıcı olmadığı sonucuna varılmıştır. Hamaney'in desteği ile güçlenen İDMO'nun Ahmedinejad döneminde siyasi kadrolara yerleştirilen mensupları sayesinde siyasi alanda etkisini arttırması kaçınılmaz olmuştur. Ayrıca bünyesinde bulunan şirketlere verilen ayrıcalıklar neticesinde, İran ekonomisine önemli ölçüde etki edebilme kapasitesine sahip bir aktöre dönüşmüştür. İran'ın güvenlik politikalarında üstlendiği birincil ve hayati rol sayesinde İDMO, direkt Rehbere tabi oluşunun sunmuş olduğu avantaj ile karar alıcılar üzerinde de direkt etkiye sahip olmuştur. Bu çalışmada İDMO ve sivil iktidarlar arasındaki ilişki incelenmiş; bu bağlamda dönemsel olarak farklılıklar gözlenmiştir. İlişkileri etkileyen birçok faktör göze çarpmıştır. Bunların sivil liderin ideolojik görüşü, velayet-i fakih makamına inancı, dış politika görüşü gibi etmenler olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca sivil liderin, İDMO'nun yetkili ve ilgili olduğu alanlarda yürüttükleri faaliyetlerine karşı tutumunun da belirleyici olduğu sonucuna varılmıştır. Siyasi ve ekonomik alandaki etkinliğinin kısıtlandığı noktalarda müdahale eğiliminin arttığı değerlendirilmiştir. Askeri kimliğinin yanı sıra İDMO'nun ideolojik olarak Rehber'e bağlı bir entite olmasından hareketle Rehber ile Cumhurbaşkanı arasındaki ilişkinin de İDMO ve sivil lider arasındaki ilişkilere etki ettiği görülmüştür. Rehber ve sivil iktidar arasında fikir ayrılıklarının yaşanması durumunda, İDMO'nun Rehber'in safında yer aldığı sonucuna varılmıştır.
Güvenliğin değişen gündemi: İnsan güvenliği perspektifinde Lübnan örneği
Uluslararası sistemin anarşik doğası çerçevesinde devlet ve askeri konular ekseninde şekillenen güvenlik kavramı, Soğuk Savaş sonrası dönemde küreselleşme ile birlikte daha geniş bir perspektifte ele alınmıştır. Tehditlerin ve güvenliğin referans nesnesinin değiştiği bu yaklaşımda insanlığın ihtiyaçlarına ve insanlığı tehdit eden güvenlik tehditlerine odaklanan bir anlayış geliştirilmiştir. 1990'ların ortasından itibaren Güvenlik Çalışmaları literatürüne kazandırılan insan güvenliği kavramı, geleneksel güvenlik anlayışından farklı olarak sosyal adalet, demokratikleşme, insan hakları ve hukukun üstünlüğü konularını merkeze almıştır. Böylece güvenlik anlayışı yalnızca devleti merkeze alan sınırlamalarından kurtularak, tüm insanlığı güçlendirme anlayışı taşıyan bir nitelik kazanmıştır. Bu bağlamda kendine has toplumsal özellikleri ile konsosyonel demokrasiye dayalı bir yönetim şekli benimseyen Lübnan, insan güvenliği yaklaşımı çerçevesinde yapılacak bir çalışma için uygun bir örnektir. 1943 yılında bağımsızlığını kazanan Lübnan, başta Marunî, Dürzi, Şii ve Sünni topluluklar olmakla birlikte birçok farklı mezhepsel gruba ev sahipliği yapmaktadır. Ekonomik ve siyasi krizlerin yıllardır istikrarı engellediği bu ülkede, son yıllarda insan güvenliği adeta alarm vermektedir. Bu çerçevede çalışmada, insan güvenliği kavramsallaştırması ile Lübnan'da yaşanan krizlerin bireyler üzerindeki etkisi incelenmektedir. Toplumsal çatışmalar ve 1975 İç Savaşı'nın izlerinin hala silinmediği Lübnan'da bireylerin karşı karşıya olduğu güvenlik tehditleri, uluslararası kuruluşların sunduğu veriler çerçevesinde değerlendirilmiştir.
Sırp Cumhuriyeti'nde Milorad Dodik'in karar verme davranışında banal milliyetçilik etkisi: Poliheuristik bir analiz
Balkan coğrafyası çeşitli siyasi, etnik, dini ve kültürel motifleri nedeniyle tarihin her döneminde hem ilgi odağı hem de çalkantılı bir bölge olmuştur. Öyle ki dünya savaşlarının fitili bile Balkanlar'da ateşlenmiştir. Balkanlar bu nedenle çeşitli açılardan incelenmiş ve birçok akademik çalışmaya konu olmuştur. Bir Batı Balkan ülkesi olan Bosna Hersek ise üç etnik ve dini unsuru bir arada yaşatan; kendine özgü devlet yapısı ve yönetim biçimiyle sui generis bir ülkedir. Bosna Savaşı'ndan sonra imzalanan kısaca Dayton Antlaşması olarak bilinen antlaşma ile Bosna Hersek'te savaş sona ermiş ve bu antlaşma ülkenin etnik temelli bölünmüşlüğünü meşrulaştırarak ülkenin hem siyasi ve idari yapısını belirlemiş hem de ülkenin anayasasını oluşturmuştur. Antlaşmaya göre iki entite ve bir özerk bölgeden oluşan Bosna Hersek'te Sırpların yoğunlukta yaşadığı Sırp Cumhuriyeti ülke topraklarının %49'una sahiptir. Ülke Üçlü Başkanlık Konseyi ile yönetilmektedir ve konsey 24 aylık süreyle yönetime gelmektedir ve konseyde her milletten bir temsilci bulunmaktadır. Konsey başkanlığı ise sekiz ayda bir değişmektedir. Üçlü Başkanlık Konseyi'nin Sırp üyesi ve Bağımsız Sosyal Demokratlar İttifakı'nın başkanı Milorad Dodik ise konsey başkanı olduğu dönemlerde hem ülke içinde krizlere yol açarak ülkenin entegrasyonunu zorlaştırmakta hem de uluslararası tepkilere yol açmaktadır. Milorad Dodik'in siyasetini ve aldığı kararları bir ideolojik zemine oturtmak için kullanmış olduğu milliyetçi retoriği incelemek faydalı olacaktır. Dodik sürekli olarak Bosna Hersek devletini zayıf gören ve Sırp Cumhuriyeti'nin Bosna Hersek'ten ayrılarak bağımsız bir devlet olması gerektiğini açıkça ifade eden söylemlerde bulunmaktadır. Dodik'in söylemlerinde milliyetçiliğin izlerini sürebilmek çok mümkündür fakat Dodik'in milliyetçiliğinin çeşitli milliyetçilik yaklaşımlarından hangisine daha uygun olduğunu açıklayabilmek adına milliyetçilik yaklaşımlarının kuramsal bir çerçevesi çizilmiştir. Bu tez çalışmasında Dodik'in karar alma süreçleri banal milliyetçilik temelinde analiz edilmiştir. Dodik'in söylem ve demeçlerinden yola çıkarak Sırp Cumhuriyeti lideri Milorad Dodik'in karar verme süreçlerini ideolojik temeller üzerinden analiz edilmiştir. İlk bölümde, farklı milliyetçilik teorilerini inceleyerek Dodik'in politikalarının banal milliyetçilik ile ilişkili olduğu iddia edilmiştir. İkinci bölümde, Yugoslavya'nın dağılması ve Bosna-Hersek'in kurulması sürecinde Dodik'in siyasi sahneye çıkışını ve krizleri ele alınmıştır. Özellikle, 9 Ocak Sırp Cumhuriyeti Günü üzerinde durarak bu günü, bir dış politika karar alma modeli olan Poliheuristik Karar Alma Modeli bağlamında analizi yapılmıştır. Bu model, Dodik'in karar verme sürecinde milliyetçi söylemlerini nasıl kullandığını ve farklı alternatifleri değerlendirirken banal milliyetçiliğin etkisini ortaya koyuyor. Ayrıca, sıklık analizi yöntemiyle Dodik'in söylemlerindeki tekrarları inceleyip en çok vurgulanan milliyetçi kelimeler üzerinden sonuçlar ortaya koyulmuştur. Sonuç olarak, Dodik'in kararlarının banal milliyetçi semboller üzerinden şekillendiğini ve bu sembollerin siyasi krizlerdeki rolünü tartışılmıştır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Banal Milliyetçilik, Bosna Hersek, Milorad Dodik, Poliheuristik Karar Verme Modeli, Sırp Cumhuriyeti.
Arnavutluk'un Avrupa Birliği üyelik sürecinde Yunanistan dış politikasının etkisi
Avrupa Birliği, Schuman Deklarasyonu ve Avrupa Kömür Çelik Topluluğu'nun ilanından bugüne, Kıta Avrupası'nı kapsayan birçok genişleme dalgasını ortaya çıkartmıştır. Yugoslavya'nın çözünme sürecinde yaşanan kanlı durum Avrupa ülkeleri için birçok açıdan güvenlik unsuru yarattığından dolayı Soğuk Savaş'ın bitmesiyle birlikte Balkan ülkeleri Batıyla karşılıklı olarak yakın ilişkiler kurmuştur. Bu kapsamda özellikle Selanik ve Zagrep Zirveleri AB'nin Balkan politikasını yansıtmaktadır. AB'nin temel amacı, bahsi geçen ülkeleri yakın gelecekte AB üyesi yapmak ve Kıta Avrupası'nın ekonomi, enerji, demokrasi güvenliğini sağlamaktır. Arnavutluk'un AB ile ilişkiler kurması 1991 yılında olmuştur. Komünist ve izolasyonist bir yönetim anlayışını terk eden Arnavutluk, demokrasiye ve yeni küresel sisteme adapte olmaya çalışmıştır. Süreç içerisinde AB ve Arnavutluk arasında birçok ikili anlaşma imzalanmış ve Arnavutluk'un en büyük destekçisi AB haline gelmiştir. Bu kapsamda, yapılan reformların akabinde 2019 yılında Arnavutluk ile müzakerelerin başlama kararı alınmış ancak 2021 yılı dahilinde henüz bir görüşme gerçekleşmemiştir. Arnavutluk'un AB hedefini zorlaştıran tek durum yalnızca yapması gereken reformlar değildir. Arnavutluk aynı zamanda Balkan coğrafyasının AB üyelik süreci için yol gösterici misyonunu üstlenen Yunanistan engelini aşmak zorundadır. AB üyeliği için tüm AB üyelerinin onayını alması gereken Arnavutluk, Yunanistan'ın onayını almak için aralarında geçen sorunlara kimi zaman taviz vermiş kimi zamansa Yunanistan'ın çözümlerini kabul etmiştir. Bu kapsamda AB için oldukça olumlu bir dış politika izlemiş ve Balkan işbirliğine katkı sağlamıştır. Bu çalışmada Arnavutluk'un bağımsızlık kazanmasından itibaren dış politikasında geçirdiği evrimi ve süreç içerisinde AB müktesebatına uyumunu incelenmiştir. Ayrıca Arnavutluk-Yunanistan arasında günümüzde devam eden sorunlar analiz edilmeye çalışılmış ve Yunanistan'ın AB üyeliği kozunu oynayarak Arnavutluk'a karşı kendi lehine bir dış politika izlettirmeye çalıştığı sonucuna varılmıştır. Diğer yandan iki ülke arasında hâlihazırda bir uzlaşmaya kavuşturulamayan sorunlar açıklanmış ve Yunanistan'ın, ortaya çıkan sorunlarda Arnavutluk'un tam üyeliğini engelleme kartını oynadığı açıklanmaya çalışılmıştır.