
146
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Pulmoner hipertansiyon hastalarında uyku bozuklukları sıklığı ve özellikleri
Amaç: Pulmoner hipertansiyon (PH), sağ ventrikül yetmezliğine neden olan ve tedavi edilmediği durumlarda ölüme yol açan, progresif pulmoner vasküler direnç artışı ile seyreden kronik bir hastalıktır. Klinikte pek çok hastalık PH'a neden olabilmektedir. Uyku ile ilişkili solunum bozukluğu PH olgularında sıklıkla görülmektedir. Bu nedenle kılavuzlarda, PH tanısı olan olgulara polisomnografi ve noktürnal oksimetri yapılması önerilmektedir. Çalışmamızda PH hastalarında görülen uyku ile ilişkili solunum bozukluğu (OSA, CSA, noktürnal desatürasyon) sıklığını, özelliklerini ve diğer parametrelerle ilişkisini belirlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya PH tanısı olan 32 hasta alındı. Hastaların antropometrik özellikleri, sigara öyküleri, PH grubu, fonksiyonel sınıfları, ekokardiyografi bulguları, sağ kalp kateterizasyonu bulguları, SFT bulguları, altı dakika yürüme testi (6DYT) sonuçları ve kan gazı analizi sonuçları kaydedildi. Olguların tümüne polisomnografi yapıldı ve verileri kaydedildi. Bulgular: Olguların 25'i kadın (%78,1), 7'si erkekti (%21,9). Ortalama yaş 58,2±2,5, ortalama BMİ 30,5±1,2 olarak bulundu. Olguların %40,6'sını grup 1 yani PAH olguları oluşturmaktayken, %59,4'ünü diğer gruplar (grup 2, 3, 4 ve 5) oluşturuyordu. Olguların NYKC fonksiyonel sınıflamasına göre %50'sini sınıf 1-2, %50'sini sınıf 3-4 olgular oluşturuyordu. Olguların AHİ değeri ortalama 19,6±5,1/h olarak bulundu. Olguları uyku ile ilişkili solunum bozukluğunun ağırlığına göre gruplandırdığımızda; olguların 10'unda (%31.2) AHİ>15 olarak bulundu. Bu olguların kilo (p=0,01), BMİ (p=0,006) değeri anlamlı olarak yüksek iken, N3 uyuma süresi (p=0,04), uykuda en düşük oksijen satürasyonu (p=0,01) ve 6DYT mesafesi (p=0,05) anlamlı olarak düşük bulundu. Olguların 7'sinde AHİ>30 olarak bulundu. Bu olguların sağ ventrikül çapı (RV) (p=0,04) ve sağ atrium basıncı (p=0,01) değerleri anlamlı olarak yüksek idi. Olgular noktürnal desatürasyon varlığına göre; uykuda ortalama oksijen satürasyonu ≤%88 olan ve >%88 olan olgular olarak ayrıldığında, Grup 1 (PAH) olgularında noktürnal desatürasyonu olan olgu sayısının diğer gruplara kıyasla anlamlı olarak yüksek olduğu saptandı (p=0,01). Noktürnal desatürasyonu olan olgularda, PAB (p=0,02), sağ ventrikül çapı (RV) (p=0,002) anlamlı olarak yüksek iken, 6DYT mesafesi (p=0,03), kan gazı analizinde PaO2 (p=0,007), dinlenme halindeki oksijen satürasyonu (p=0,004) anlamlı olarak düşük bulundu. Tartışma: Daha önce yapılan araştırmalarda olduğu gibi çalışmamızda da, PH hastalarında; dinlenme halinde ya da egzersiz sırasında desatürasyon olmasa bile, OSA ve nokturnal desatürasyon gibi uyku ile ilişkili solunum bozukluklarının sık görüldüğü saptanmıştır. Bu nedenle PH tanısı alan tüm olgulara; grubu belirlenirken, tanı aşamasında ya da tanı konulduktan sonra PSG ve noktürnal oksimetri incelemesi yapılmasının gerekli olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Sözcükler: Pulmoner hipertansiyon, uyku ile ilişkili solunum bozukluğu, apne-hipopne indeksi, noktürnal desatürasyon, polisomnografi
Geç başlangıçlı, hafif-orta klinik şiddetteki, çok ilaca dirençli bakterilerle enfeksiyon ve/veya yüksek mortalite riski olmayan hastanede gelişen pnömonilerde etken spektrumu ve antibiyotik duyarlılığı
Giriş: Hastanede Gelişen Pnömoni (HGP), hastaneye yatışında inkübasyon döneminde olmayan ve yatıştan 48 saat geçtikten gelişen pnömoni olguları ile, hastaneden taburcu olduktan sonraki 48 saat içerisinde ortaya çıkan pnömoni olguları olarak tanımlanır. Hastaneye yatıştan itibaren ilk 4 gün içerisinde oluşan pnömoniler ?erken? başlangıçlı, 5. gün ve sonrasında ortaya çıkanlar "geç" başlangıçlı HGP olarak tanımlanırlar. Erken HGP olgularında sıklıkla saptanan temel etkenler Streptococcus pneumoniae, Haemophilus influenzae ve metisiline duyarlı Staphylococcus aureus'tur. Geç başlangıçlı HGP olgularında sık görülen etiyolojik etken mikroorganizmalar olarak %55-85 oranıyla ilk sıralarda P. aeruginosa, Acinetobacter spp., Enterobacter spp., Klebsiella spp. gibi gram negatif basiller dikkati çekerken, gram pozitif koklar ve özellikle de önemli bir kısmı metisilin dirençli S. Aureus olguların %20- 30' unda etken olarak görülmektedir. Geç başlangıçlı HGP olgularında sıklıkla mortalitesi yüksek ve /veya çok ilaca dirençli (ÇİD) mikroorganizmaların etken olduğu görülmektedir.Amaç: Bu çalışmada amacımız, ÇİD mikrorganizmalarla enfeksiyon olasılığı ve/veya mortalite riski yüksek olmayan, hafif-orta klinik şiddetteki, geç başlangıçlı, Türk Toraks Derneği 2002 ve 2008 HGP uzlaşı raporunda Grup 2 olarak sınıflandırılan HGP olgularında etken spektrumunu ve antibiyotik duyarlılık paternini belirlemektir.Yöntem: Türk Toraks Derneği 2002 ve 2008 uzlaşı raporuna göre Grup 2 olarak sınıflandırılan , tanının ilk 24 saati içerisinde hesaplanan APACHE II skoru(akut fizyoloji ve kronik sağlık değerlendirmesi skoru) 16 dan az olan ve klinik özellikleriyle hafif-orta klinik şiddetteki geç başlangıçlı , HGP olguları prospektif ve retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen hastalardan etiyolojik mikroorganizmaları saptamak amacıyla ekspektore balgam, indükte balgam, kan ve nonbronkoskopik endotrakeal aspirat örnekleri değerlendirildi. Alınan kan, balgam örneklerinin kalitatif kültürleri ve endotrakeal aspirat örneklerinin kantitatif kültürleri yapıldı. Kültürde üreyen ve etken kabul edilen mikroorganizmaların antibiyotik duyarlılığı değerlendirildi. Klinik yaklaşımla başlanılan ampirik antibiyoterapinin uygunluğu ve üreyen etkenin antibiyotik duyarlılığı karşılaştırıldı. HGP ampirik tedavisinde kullanılan iki veya daha fazla gruptan antibiyotiğe direnç ÇİD olarak kabul edildi. Klinik yaklaşımla ampirik antibiyoterapi başlanan hastalarda tedavi yanıtı, tedavinin 3. ve 7. günleri arasında klinik pulmoner infeksiyon skoru (KPİS), PaO2 / FiO2 , CRP değerleri ve klinik pnömoni semptomları iyileşmesi, mikrobiyolojik eradikasyon sağlanması dikkate alınarak değerlendirildi. Uygulanan tedavi sonucunda pnömoni açısından prognoz , tam remisyon, tedavi başarısızlığı , relaps ve ölüm olarak kaydedildi.Bulgular: Çalışma süresince ,çalışma kriterlerine ve Türk Toraks Derneği 2002 ve 2008 HGP tanı ve tedavi rehberinde tanımlanan sınıflandırmaya uygun şekilde Grup 2 HGP tanısı konan toplam 34 hasta değerlendirmeye alındı. Çalışmaya kabul edilen 34 hastanın 11 (%32.3) `inde etken patojen olarak kabul edilen 12 etken mikroorganizma oldu. Üreyen etkenlerin tamamının gram negatif basiller olduğu görüldü. HGP nedeni olarak kültürde üretilen toplam 12 bakteriden 3 `ünün (%25) Klebsiella pneumonia, 3 `ünün (%25) E. coli, 3 `ünün (%25) Pseudomonas aeruginosa, 1 `inin (8.3%) Pseudomonas fluorescens, 1 `inin (%8.3) H. influenzae ve 1 `inin (%8.3) Enterobacter spp olduğu saptandı. .Etken mikroorganizmaların antibiyotik direncinden sorumlu olabilecek özelliklerine bakıldığında ise; E. coli izolatlarından birinin (% 33.3) ESBL (+), Pseudomonas aeruginosa izolatlarından ikisinin (% 66.6) indüklenebilir b-laktamaz aktivitesine sahip olduğu, ve tek (%100) Enterobacter spp izolatının da indüklenebilir b-laktamaz aktivitesi gösterdiği saptandı. Üretilen diğer mikroorganizmalarda indüklenebilir b-laktamaz aktivitesi veya ESBL (+) olması gibi direnç gelişiminden sorumlu olabilecek enzim aktivitesi saptanmadı. Üretilen etken mikroorganizmaların 10`unun (%83) duyarlı mikroorganizmalar olduğu görüldü.Kültür pozitifliği saptanan olgular klinik olarak değerlendirildiğinde ise hastaların %91 inde Türk Toraks Derneği 2002 ve 2008 HGP uzlaşı raporuna göre başlanabilecek ampirik tedavinin etki spektrumunun etken mikroorganizmaları kapsadığı görüldü. Çalışmamıza dahil olan Türk Toraks Derneği rehberine göre Grup 2 HGP olgularının klinik özelliklerine sahip olan 34 hasta içinde pnömoni açısından relaps ve mortalite oranı %6 (2/34) olarak saptandı. Çalışmaya dahil edilen tüm hastalarda pnömoni tedavisi ile kür oranı %74 (25/34), kısmi remisyon %17 (6/34) olarak saptandı.Sonuç: Türk Toraks Derneği 2002 ve 2008 HGP tanı ve tedavi rehberinde belirtildiği üzere yüksek mortalite riski ve/veya ÇİD bakteri ile enfeksiyon olasılığı olmayan geç başlangıçlı Grup 2 HGP olgularında etken olduğu düşünülen duyarlı mikroorganizmalar ile çalışmamızda izole edilen mikroorganizmalar benzerdir. Bununla birlikte üretilen mikroorganizmaların antibiyotik duyarlılığına bakıldığında, bu mikroorganizmaların yüksek oranda duyarlı bakteriler olduğu ve 2002 ve 2008 Türk Toraks Derneği HGP tanı ve tedavi rehberinde önerilen ampirik antibiyoterapi seçeneklerinin uygun bir başlangıç tedavisi olduğu görüldü.Anahtar kelimeler: Hastanede gelişen pnömoni, Mortalite riski, Çok ilaca direnç, Etken bakteriyel spektrum, Antibiyotik duyarlılığı
Koah alevlenmelerinde crp rehberliğinde antibiyotik tedavisi
Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH), stabil bir hastada nefes darlığında artış, günlük performansta azalma, balgam miktarında ve renginde değişiklik, öksürükte şiddetlenme, yüksek ateş, mental durumda bozulma ile karakterize alevlenmelerle seyreden progresif, yavaş seyirli bir hastalıktır. KOAH alevlenmelerinde antibiyotik kullanımı oldukça yaygındır. Maliyeti azaltmak ve antibiyotik direncinin önüne geçmek için KOAH alevlenmelerinde gereksiz antibiyotik kullanımına son verecek yeni stratejilerin bulunması zorunludur. C-reaktif protein (CRP), klasik bir akut faz reaktanıdır ve inflamatuar süreçlerde genellikle dramatik olarak yükselir. Daha önce yapılmış 'alt solunum yolu enfeksiyonlarında CRP düzeyi' ile ilgili pek çok çalışmada, bakteriyel enfeksiyonlarda CRP'nin viral enfeksiyonlara göre anlamlı yüksek olduğu görülmüştür. Alt solunum yolu enfeksiyonlarında CRP <1 mg/dL olduğunda genellikle antibiyotik tedavisinden kaçınılması önerilmektedir. KOAH alevlenmelerinde gereksiz antibiyotik kullanımının önüne geçmek için yaptığımız bu çalışmada biz de CRP cut-off değer olarak 1 mg/dL'yi kullandık. Yaptığımız çalışmada, CRP rehberliğinde verdiğimiz tedavinin sonuçlarının (klinik başarı, erken ve geç dönem alevlenme nüksü) standart yaklaşım kadar iyi olduğunu gördük. Üç aylık takip sonunda gelişen nükslere bağlı olarak CRP grubunda istatistiksel anlamlı olarak daha fazla antibiyotik kullandık. Daha fazla antibiyotik kullanma sebebimiz CRP grubunda daha fazla alevlenme yaşanmış olması olabilir. CRP grubunda daha fazla alevlenme yaşanmasının sebebi ise CRP grubunda istatistiksel olarak anlamlı daha fazla sayıda hastanın aktif sigara kullanımının devam ediyor olması olabilir. Farklı CRP cut-off değerlerinde ve grupların aktif sigara kullanımının kontrol edilebildiği yeni çalışmalarda, sonuçların CRP lehine daha iyi olacağını düşünmekteyiz.
Sağlık bakımıyla ilişkili pnömoni
Son yıllarda sağlık sistemindeki değişiklikler sonucunda, hastaneye yatış, uzun süreli bakım evinde kalma, ayaktan infüzyon tedavisi, evde bası yarası bakımı, hemodiyaliz merkezinde tedavi öyküsü bulunanlarda gelişen pnömoni sağlık bakımı ilişkili pnömoni olarak tanımlanmaktadır.Bu amaçla 1 Ocak 2009 - 1 Haziran 2012 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Kliniğinde yatan SBİP (sağlık bakımı ilişkili pnömoni) ve TGP (toplumda gelişen pnömoni) olguları retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmamızda SBİP ve TGP tanısıyla hastanede yatan olguların demografik verileri, etken organizmaları, mortalite oranları, ortalama hastanede yatış süreleri ve maliyetlerinin karşılaştırılması amaçlandı.Toplam 195 pnömonili olgunun, 76'sı SBİP'li (%38.9) ve 119'u (%61.1) TGP'li idi. SBİP olgularının, 61 (%80.3)'inin son 90 gün içinde 2 veya daha fazla gün hastaneye yatış öyküsü, 7 (%9.2)'sinin son 30 günde hemodiyaliz merkezinde tedavi alma öyküsü, 3 (%3.9)'ünde evde bası yarası tedavisi uygulanması, 1 (%1.3)'er olguda ise uzun süreli bakımevinde kalma öyküsü ve evde infüzyon tedavisi alma öyküsü olduğu saptandı. TGP'li grup ile karşılaştırıldığında SBİP olgularının komorbiditesi daha fazla (%94.6'ya %73.1; p<0.001) ve ortalama PSI skoru (104.4'e 90.2; p<0.05) daha yüksek idi. 18 SBİP (%23.6) ve 11 (%9.2) TGP olgusunda etken saptanmış idi. En sık izole edilen mikroorganizmalar, SBİP'te S.pneumonia, A. baumannii, S.aureus (MRSA) iken, TGP'de S.pneumonia, Klebsiella species, Pseudomonas aeruginosa, Moraxella catarrhalis idi. Ulusal ve uluslararası rehberlere göre SBİP grubunda olguların %73.7'si, TGP grubunda ise %98.3'ünde uygun tedavinin başlandığı saptandı (p< 0.001). Ortalama hastanede yatış süresi (12.7±1.1'e karşı 7.8±0.5 gün; p<0.05) ve mortalite oranı (%22.4'e %4.2; p< 0.001) SBİP grubunda TGP'ye göre yüksek idi. Ortalama yatış maliyetleri incelendiğinde, SBİP'de (4150,6±892 TL'ye karşı 2078,7±571TL; p<0.05) TGP'ye göre yüksek saptandı.Sonuç olarak, SBİP'li hastaların hasta özellikleri, komorbid durumları, etken organizmaları, yatış süreleri, maliyetleri ve prognozları TGP grubundan farklıdır. Bu nedenle pnömoni tanısı konulan hastalar SBİP açısından sorgulanmalı ve ampirik antibiyotik tedavisi başlanırken geniş spektrumlu (dirençli mikroorganizmaları kapsayacak şekilde) antibiyotikler tercih edilmelidir.
Akut pulmoner tromboembolide serum sodyum, kreatinin ve glukoz değerlerinin prognoza etkisi
Pulmoner tromboemboli mortalitesi ve morbiditesi yüksek bir hastalıktır. Akut PTE prognoz tayininde RVD, troponin pozitifliği ve PESI kullanılmaktadır. Çalışmamızda her merkezde kolay ulaşılabilir serum sodyum, glukoz ve kreatin düzeylerinin prognostik değerlerini ve şu an kullanılmakta olan belirteçlerle olan korelasyonunu araştırdık. Çalışmamızda Ocak 2010 - Aralık 2012 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Kliniğinde ventilasyon/perfüzyon sintigrafisi PTE ile yüksek olasılıklı uyumlu olan veya toraks BT anjiografi ile akut PTE tanısı alarak yatışı yapılan ve diabetes melitus ve kronik böbrek yetmezliği olmayan 112 olgu retrospektif olarak değerlendirildi. Olguların demografik özellikleri, vital bulguları, bilinç durumu, PESI skoru, ilk başvuru anında elde edilen özellikle glukoz, sodyum ve kreatin düzeyleri olmak üzere rutin biyokimyasal incelemeleri, D-dimer ve troponin düzeyi, ekokardiyografik sonuçları incelendi. Toplam 112 olgunun 86?sının (%76.8) ilk 30 gün boyunca stabil seyrettikleri (Grup I), 26?sının (%23.2) ise ilk 30 gün içinde öldükleri (Grup II) belirlendi. Olguların %27.6?sında hiponatremi saptandı ve bu olgularda ilk 30 gün içerisindeki mortalite oranı, serum sodyum düzeyi normal olan hastalara göre anlamlı yüksekti (sırasıyla %70.9, %4.4, p:0.001). Başvurudaki serum sodyum düzeyinin 135 mol/lt altında olmasının ölüm riskinin yaklaşık 48 kat arttırdığı belirlendi. Çalışmamızda ilk 30 gün içinde ölen olguların eGFR ortalaması 45.5mL/dk, stabil seyreden olguların ise 100.3 mL/dk bulundu. eGFR<60 mlt/dk ve ?60 mlt/dk olan 2 grubun prognozları karşılaştırıldığında eGFR<60 mlt/dk olanlarda mortalite diğer gruba göre 41.67 kat artmış bulundu (p<0.001). Hastaların başvuru anındaki serum glukoz değerlerinin ortalaması 129.1 mg/dl olup, ölen hasta grubunda 140 mg/dl?nin üzerinde idi ve yaşayan hasta grubuna göre anlamlı yüksekti (p<0.001). Troponin pozitif, RVD saptanan ve PESI V olgularda mortalite oranı yüksek olup yine bu hastalarda serum sodyum düzeyi ve eGFR düşük, serum glukoz düzeyinin yüksek olması bu üç yeni belirtecin prognostik değerlerinin yüksek olduğunu desteklemektedir. Bu üç parametre arasında prognostik değeri en yüksek belirteç serum sodyum düzeyi iken üçünün birlikte bulunması durumunda mortalite riskinin %100 olduğunu belirledik. Serum sodyum, glukoz ve kreatin düzeylerinin ayrı ayrı veya birlikte akut PTE prognoz tayininde kullanılabileceğini düşünmekteyiz
Hospitalizasyon gereken toplumda gelişen pnömonili olguların tedavisinde tek başına florokinolon ile ampisilin/sülbaktam ve makrolid kombinasyonun karşılaştırılması
Toplumda gelişen pnömoni (TGP) tüm dünyada yaygın ve ciddi bir sağlık sorunudur. Tanı konulur konulmaz uygun antibiyotik tedavisinin başlanmasının mortalite üzerine etkili olduğu gösterilmiştir. Pnömonitedavisindeki gecikmenin morbidite ve mortaliteyi artırdığı bilinmektedir. TGP tedavisinde ampirik olarak en sık kullanılan ampisilin/sulbaktam ve makrolid (AS±M) kombinasyonu ile florokinolon (F) tedavilerinin sonuçları tartışmalıdır. Bu amaçla Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Kliniğinde Ekim 2009 - Mayıs 2013 tarihleri arasında yatarak tedavi gören TGP'li tüm hastalar retrospektif olarak çalışmaya alındı. Çalışmamızda tedavide tek başına F ile AS±M kombinasyonunun kullanıldığı hastalarda yaş, demografik bilgileri, risk faktörleri, komorbid hastalıklar, PSI ve CURB-65 skorları, tedavi sonucu, hastanede yatış süreleri ve tedavi maliyeti, erken ve geç dönem mortalite ve hastalık seyrine olan etkilerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. TGP tanısı alan 225 hasta çalışmada yer aldı. 225 olgunun, 123'ü AS±M (%54.6) ve 75'i (%33.3) F tedavisi almakta idi. Hastaların 77'si (%34.2) kadın, 148'i (%65.8) erkek ve yaş ortalaması 66 olarak saptandı. En sık komorbid durumlar DM, KOAH, konjestif kalp yetmezliği ve koroner arter hastalığı idi. Başvuru semptomları arasında en sık öksürük, balgam çıkarma, ateş yüksekliği ve nefes darlığı saptandı. Başvurudaki hastalık ağırlığı, yaş, cinsiyet, komorbid hastalıklar, sigara içme durumu, laboratuvar değerleri, CURB-65 ve PSI skorları her iki grupta da benzerdi. Çalışmamızda tüm olgulara çekilen akciğer grafisinde gruplar arasında benzer oranda multilober infiltrasyon, bilateral tutulum, plevral efüzyon bulunmaktaydı. Laboratuvar değerlerinde gruplar arasında bir farklılık saptanmadı. Hastalarımızın influenza aşısı yaptırma oranı AS±M grubunda %15.4, F grubunda ise %20 idi. AS±M grubunda %6.5'i, F grubunda %8'i pnömokok aşısı ile aşılanmıştı. En sık izole edilen mikroorganizmalar: S.pneumonia, Klebsiella species, Pseudomonas aeruginosa ve Moraxella catarrhalis idi. F kullanılan hastalardaki klinik başarı oranı (%88) ile AS±M kullanan hastalardaki başarı oranları (%82.1) benzer idi (p=0.314). 30 günlük mortalite AS±M grubunda %8.1, F grubunda %8, 90 günlük mortalite AS±M grubunda %12.2, F grubunda %11.8, 1 yıllık mortalite AS±M grubunda %11.4, F grubunda %7.9 idi. Ortalama yatış maliyetleri AS±M grubunda 1963±3723 TL, F grubunda 1965±7172 TL idi. Her iki grup arasında hastanede kalış süreleri (AS±M grubunda 5.6±3.9 gün, F grubunda 5.9±3.9 gün), mortalite oranları ve hastane maliyetleri açısından bir farklılık saptanmadı. Sonuç olarak, hastanede yatan TGP hastalarında AS±M ve F grupları arasında yaş, komorbid hastalıklar, PSI ve CURB-65 skorları, tedavi etkinliği, erken ve geç mortalite oranı, hastanede yatış süresi ve tedavi maliyeti arasında gruplar arasında bir farklılık saptanmad
Alkol dışı madde bağımlılığı olan kişilerde solunum sisteminin değerlendirilmesi
Çalışmamız, uyuşturucu madde kullanımının solunum sistemi üzerinde oluşturduğu etkileri saptamak ve bu konuya dikkati çekmek amacıyla planlandı. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi AMATEM'e yatan 40 alkol dışı madde bağımlılığı olan olgu ve 40 sağlıklı katılımcı onamları alınarak değerlendirildi. Solunum sistemine dair anamnez, fizik muayene, akciğer grafisi, spirometri sonuçları ve solunum anketi yorumlamasıyla elde edilen veriler iki grup arasında karşılaştırılarak değerlendirme yapıldı. Çalışmamızda, solunum sistemi semptomları ve solunum anketi semptom skorları madde bağımlılığı olan grupta anlamlı yüksek bulundu. Solunum sistemi muayene bulgularından ronküs, madde bağımlılığı olan grupta daha sık saptandı. Özellikle inhalasyon yoluyla kullanılan esrar, eroin ve kokainin hava yollarında termal hasarlanmaya yol açması ve inflamatuar süreçlerin başlamasıyla gelişen bronkospazmın klinik yansıması olduğu düşünüldü. Bronkospazmın spirometrik yansıması olduğu düşünülen FEV1/FVC, çalışma grubumuzda anlamlı olarak düşük bulunmakla beraber ortalama değeri olan 86'nın, obstrüktif kabul edilen düzeylerde olmadığı görüldü. Vital parametrelerden solunum sayısı, kalp hızı ve SpO2 değişikliği Grup1'de anlamlıydı. Solunum sayısı ve kalp hızının yüksek, SpO2'nin daha düşük değerlerde olduğu görüldü. Çalışmamızda, Grup 1'de PA akciğer grafisinde saptanan patolojik bulgulardan, 2 kişide kalsifik pulmoner nodüller, 1 kişide milimetrik pulmoner nodüller, 1 kişide plevral kalınlaşma ve 2 kişide atelektazik bant formasyonu izlendi ve grafide patolojik bulu görülme sıklığı kontrol grubuna göre anlamlı yüksekti. Madde bağımlısı olan grubun tümünün sigara kullanıyor ve kontrol grubuna göre daha erken yaşlarda sigara kullanmaya başlamış olmaları dikkati çekti. Ortalama sigara kullanım düzeyi Grup 1'de paket-yıl cinsinden 13,8, Grup 2'de 3,89 bulundu. Sigara başlama ortanca yaşları ise sırasıyla 13 ve 18 yaş bulundu. Çalışmamızda, uyuşturucu madde kullanımına ve madde kullanım yollarına ait veriler elde edildi. Sonuç olarak, hem eroin hem de kokainin en sık inhalasyon yoluyla kullanıldıkları ve bu kullanım şeklinin, IV kullanım yoluna göre anlamlı olarak yüksek olduğu saptandı. Yalnız inhalasyon yolunu kullanan 25 (%62,5), inhalasyon ve IV yolu birlikte kullanan 13 kişi (%32,5) ve yalnız IV yolu kullanan ise 2 kişi (%5) vardı. Çalışma grubumuzda en sık kullanılan uyuşturucu maddenin eroin olduğu ve eroinin, kokain, esrar gibi diğer maddelerle de kombine biçimde kullanılıyor olduğu sonucunu elde ettik. İki grup arasında yaş dağılımının farklı olması, çalışma grubunun hepsinin sigara içiyor olması, katılımcıların birden fazla uyuşturucu madde kullanıyor olması ve hem IV hem de inhaler yollarla madde kullanıyor olması nedeniyle çalışmamızın, farklı değişkenlerden de etkilenmiş olduğu görüşündeyiz
Kronik obstrüktif akciğer hastalıklarında IPPB tedavisinin solunum fonksiyon testleri ve kan gazları üzerindeki etkisi
Kapalı mitral kommissurotomi`nin erken ve geç sonuçları
Plevra iğne biyopsisinin klinik değeri
Mikrobiyolojik olarak tüberküloz (TB) ve tüberküloz dışı mikobakteri (NTB) tanımlanmış olgularda klinik ve radyolojik bulgular
Tüberküloz, mortalitesi yüksek bulaşıcı sosyoekonomik olarak önemli enfeksiyon hastalıkları grubundadır. Zamanında uygun ve etkili tedavi ile prevelansı azaltılabilir bir hastalıktır. Tüberküloz; akciğer, kemik, lenf nodu, plevra gibi birçok organ ve doku tutulumu ile seyredebilir(2). Tüberküloz dışı mikobakteriler ( NTM) doğada su ve toprakta bulunan Mycobacterium tuberculosis kompleksinin bir üyesi olmayan ve M.leprae'nın hariç tutulduğu mikobakteri türlerini ifade eder(49). Basillerin inhasyonu sonucunda akciğer, lenf nodu, deri ve yumuşak doku hastalığı olarak seyredebilir(8). Tüberküloz ve NTM enfeksiyonları ciddi sağlık sorunlarına neden olabilecek bir halk sağlığı problemleridir. Her iki enfektif tabloda da olguların sosyodemografik özellikleri, ek hastalık varlığı, hematolojik ve biyokimyasal değerlendirimesi ve radyolojik özellikleri hastalıkların erken tanı ve tedavisinde önemlidir. Biz de çalışmamızda her iki enfeksiyon tablosunun sosyodemografik özellikleri, komorbiditeleri, hematolojik, biyokimyasal değerleri ve radyolojik özelliklerini incelemeyi amaçladık. Çalışmamızda retrospektif olarak 01/01/2015 - 31/12/2019 tarihleri arasında mikrobiyoloji laboratuvarına TB ve NTM enfeksiyonları için yönlendirilmiş direkt yayma, moleküler test ve kültür pozitifliklerinden en az birini karşılayan 417 olgu değerlendirildi. Olguların yayma pozitifliği, PCR pozitifliği, sosyodemografik bilgileri, ek hastalıkları, sigara kullanma durumu, hematolojik ve biyokimyasal değerleri, radyolojik özellikleri, mortalite durumlarını inceledik. Çalışmamızın sonucunda NTM insidansının yıllara kıyasla arttığı dikkat çekti. NTM grubunda 2019 yılında ciddi artış görüldü. Etiyolojik araştırmada bronkoskopik yıkama suyunda NTM üremesi tespit edildi. Mikrobiyioloji laboratuvarına gönderilen örnekler en fazla Göğüs Hastalıkları ABD'a aitti. NTM enfeksiyonları TB enfeksiyonlarıyla kıyaslandığında akciğer tutulumu daha sıktı. Kültür sonuçlarında lavaj ve asit incelemesi NTM grubunda TB grubuna kıyasla daha anlamlıydı. PCR ve direkt yayma pozitifliği TB grubunda anlamlıydı. Her iki grupta da erkek cinsiyet ağırlığı mevcuttu ve yaş ortalaması benzerdi. TB grubu sistemik semptomlar ile NTM grubu ise akciğer semptomları ile başvurduğu görüldü. KOAH varlığı, immünsupresyon varlığı, geçirilmiş tüberküloz öyküsü NTM grubunda TB grubuna kıyasla anlamlı olarak daha fazla saptandı. Semptomların başvuru süresi değerlendirildiğinde NTM grubunun daha kısa sürede başvurduğu görüldü. Olguların meslek öyküleri epikriz eksikliği nedeniyle net değerlendirilemedi. Mortalite durumları her iki grupta da benzerdi. CRP yüksekliği özellikle 100 üzerinde tespit edilmesi, sedimantasyon yüksek olması, anemi durumu ve lenfopeni varlığı TB grubunda anlamlıydı. Trombosit sayısı ortalama değeri NTM grubunda anlamlı olarak daha düşük saptandı ancak her iki grupta da bu değer normal trombosit sayısı değerlerindeydi. Radyolojik olarak değerlendirildiğinde her iki grupta da en sık nodül varlığı, konsolidasyon, kavitasyon, lenfadenopati saptandı. TB grubunda tomurcuklanan ağaç manzası görünümü de sık görülen radyoloji bulgulardandı. İki grup arasında da karşılaştırıldığında ise amfizem varlığı ve atelektazi varlığı NTM grubunda anlamlı saptandı. TB ve NTM enfeksiyonları ciddi sağlık problemlerine yol açabilir. Bu nedenle detaylı inceleme gerektirmektedir. NTM suda, toprakta bulunabilir. Bu nedenle özellikle endoskopi ünitelerinde musluk suyu kullanılmamalıdır ve aralıklı olarak yıkama sularının kültür incelenmesi yapılması gerekmektedir. NTM üremesinin arttığı durumlarda mevcut hastane şartlarında kontaminasyon düşünülerek etiyoloji araştırılmalıdır. TB ve NTM enfeksiyonları akciğer dışı birçok organ tutulumu ile seyredebilir. Bu nedenle akciğer dışı enfeksiyon varlığında da TB ve NTM enfeksiyonları göz önünde bulundurulmalı ve araştırılmalıdır. Her ABD'nın TB ve NTM enfeksiyonları için farkındalığının artırılması gerekmektedir. TB düşünülen olgularda PCR çalışılması tanıya daha hızlı varılmasında yardımcı olmaktadır. Bu nedenle hastane şartları uygun ise TB düşünülen her olguda PCR çalışılmasını önermekteyiz. Olguların semptomları, komorbiditeleri, laboratuvar ve radyolojik bulguları detaylı incelenmelidir. Çalışmamızda epikriz bilgilerindeki eksiklik nedeniyle komorbiditeleri, meslek öyküsü, sigara kullanım durumu, semtomlarının değerlendirilmesinde kısıtlılık yaşadık. Elde edilen veriler ile KOAH, immunsupresyon ve geçirilmiş tüberküloz enfeksiyonu NTM kolonizasyonu ve enfeksiyonuna zemin hazırlayabileceği düşünüldü. Laboratuvar incelemesinde ise klinik uyumla birlikte CRP yüksekliği, sedimantasyon yüksekliği, anemi ve lenfopeni varlığında TB enfeksiyonunun varlığını desteklemektedir. Radyolojik olarak değerlendirildiğinde ise amfizem ve atelektazi varlığı NTM grubunda anlamlı bulunması ölü boşluk oranını arttıran durumlarda kolonizasyon oluşuma neden olduğunu düşündürmektedir. TB ve NTM, hem klinik hem laboratuvar hem de radyolojik olarak ayrıntılı araştırılması gereken enfeksiyon hastalıklarıdır. Tedavi edilmesi uzun ve ciddi ekomonik kayıplara neden olabilmektedir. Bu nedenle olgularda ayrıntılı ananmez alınması ve labortavur – radyolojik olarak detaylı incelenmesi gerekmektedir.
Akut astma atağında intravenöz steroid tedavisine eklenen montelukast`ın solunum fonksiyonları üzerindeki etkileri: Tek kör, plasebo kontrollü çalışma
Stabil kronik obstrüktif akciğer hastalığı olan hastalarda inhale salbutamol ve ipratropium bromidin arteryel kan gazları üzerine olan etkisi
Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde yoğunlaştırılmış ekspirasyon havasında dna tayini
Uzun süreli karsinojenlere maruz kalınması genetik yapıda hasar oluşturarak hücre çoğalmasını kontrol eden genlerde değişikliklere yol açmaktadır. Mutasyonlar onkogenik genler ve/veya tümör baskılayıcı genlerde geliştiğinde tümör gelişimi için adım atılmış olur.Mutasyonların erken dönemde saptanması için kullanılabilecek materyallerden biri olan YEH tamamen noninvaziv ve hasta için herhangi bir risk oluşturmayan bir teknikle toplanır. YEH'ında genetik incelemelerin yapıldığı sınırlı sayıda çalışma vardır. Bu çalışmada, KHDAK olan ve kanser tanısı olmayan hasta gruplarında genetik açıdan YEH örneğinin araştırmaya yetecek düzeyde DNA içerip içermediğinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya küçük hücreli dışı akciğer karsinomu tanısı konulan 26 erkek hasta ve akciğer kanseri olmayan 20 erkek hasta alınması amaçlandı. YEH toplama işlemi yaklaşık 10-15 dakika süreyle, tidal volümde nefes alıp verirken Eco Screen- Jaeger cihazı ile yapıldı. Toplanan YEH'da invitek doku spin-colum DNA izolasyon kiti ile DNA izole edildi.KHDAK grubunda sürenin kısa olmasına rağmen DNA miktarı kanser olmayan gruba göre 2 kat daha fazla bulundu (p>0,05). Kanserli olan olgularda ise, endobronşiyal lezyon olan ve olmayan gruplar karşılaştırıldığında, endobronşiyal lezyonu olanlarda DNA miktarı daha az olarak bulunmuştur (p>0.05). Kanser grubunda DNA miktarı ile YEH toplama süresi, toplanan örnek miktarı ve ekspirasyon havası hacmi arasında da ilişki saptanmamasına karşın; kanser olmayan grupta DNA miktarı ile YEH toplama süresi arasında pozitif ilişki bulunmuştur.Bu durum kanser gelişme sürecinde akciğerlerde hücresel düzeyde meydana gelen patolojik değişikliklerle açıklanabilir. Bununla birlikte, kanser olmayan grupta YEH hacminin daha fazla olmasından kaynaklanan göreceli bir azalmadan da kaynaklanabilir. YEH'daki DNA kaynağının temel olarak akciğerlerde lokalize lezyonlardan ziyade, yaygın inflamatuar yanıta bağlı patolojik değişiklikler sonucu olduğu düşünülebilir. YEH örnekleri genetik incelemeleri yapabilecek düzeyde DNA materyali içermesi nedeniyle, risk gruplarında tarama amaçlı ve/veya tanı konulmuş olguların izleminde ve prognozunu değerlendirmede katkı sağlayabilecek yararlı, noninvaziv bir yöntem olarak düşünülmüştür.Anahtar kelimeler: KHDAK, yoğunlaştırılmış ekspirasyon havası, DNA
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı olan olgularda depresyon tedavisinin yaşam kalitesi üzerine etkileri
Obstrüktif sleep apneli (Osas) hastalarında anjiotensim konverting enzimi (ACE) gen polimorfizmi ve ACE serum aktivitesinin belirlenmesi
Orta ve ağır dereceli obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda eforlu EKG test sonuçlarının değerlendirilmesi
Pulmoner tromboemboli tanısında klinik olasılık testlerinin ventilasyon/perfüzyon sintigrafisi ve/veya pulmoner bt anjiografi bulguları ile karşılaştırılması
Pulmoner tromboemboli (PTE) belirti ve bulguların spesifik olmaması nedeniyle antemortem klinik tanısı oldukça güç bir hastalıktır. Tedavisiz bırakıldığı takdirde mortalite oranı %30'a kadar yüksek olabilir, ancak tedaviyle bu oran %3-10'a kadar düşmektedir.Çalışmamızda PTE tanısında klinik belirti ve bulgular , arteryel kan gazı, D-dimer gibi laboratuvar bulguları ile göğüs grafisi, transtorasik ekokardiyografi, alt ekstremite venöz Doppler ultrasonografi, SBTPA, V/Q sintigrafisi gibi görüntüleme yöntemlerinin bulguları değerlendirildi.Çalışmamıza 49 PTE olgusu alındı. PTE olguları risk faktörleri açısından değerlendirildiğinde en fazla saptanan risk faktörü yaştı ve olguların çoğunu yaşlı popülasyon oluşturmaktaydı. Olgularımızın başvuru semptomlarını değerlendirdiğimizde en fazla nefes darlığı( %93,9) ve yan ağrısı( %59,2) şikayetleriyleriyle başvurdukları görüldü. Diğer semptomlardan çarpıntı ve hemoptizi sırasıyla %46,9 ve %12,2 oranında izlendi.Hastalar ilk başvurularında Wells ve Cenevre skorlama sistemleri kullanılarak düşük, orta ve yüksek klinik olasılık grublarına ayrıldılar. PTE olgularının Wells skoruna göre %18,4'ü (n=9) düşük, %53,1'i (n=26) orta, %28,6'sı (n=14) yüksek klinik skorlamaya sahipken, Cenevre skoruna göre %8,2 (n=4) `si düşük, %75,5 (n=37)'i orta, %16,3 (n=8)'ü yüksek klinik skorlamaya sahipti. Olguların her iki klinik skorlama yönteminde de çoğunluğu orta klinik olasılığa sahipti. D-dimer testi olarak lateks agglutinasyon yöntemi kullandığımız için ileri inceleme gerektiren olgulardı. D-dimer'in normal eşik değerinin (500 ng/ml) altındaki düzeylerde olması PTE tanısını dışlamak için faydalı bir test olarak önerilmektedir. PTE açısından klinik olasılık sınıflaması, ELİSA yöntemi ile yapılan D-dimer ölçümünü izleyen SBTPA ve venöz DUS ile %99 oranında PTE tanısı konur veya dışlanır. Olgularımızın AKG' ları incelendiğinde %6.1'inde AKG incelemesi normaldi.Bu nedenle AKG incelemesi normal olan hastalarda PTE tanısı dışlanamaz. PTE hastalarında göğüs grafi bulguları değerlendirildiğinde, olgularımızın %14,2 (n=7) sinde normal göğüs grafi bulguları mevcuttu.Ekokardiyografi yapılan olgularda en sık saptanan bulgu %56,8 oranında PAB yüksekliği (>18 mmHg), ikinci sıklıkta ise triküspit kapak yetmezliği (%52,3) idi. Olgularımızın %40,9' u ise normal EKO bulgularına sahipti.Çalışmamızda derin ven trombozuna ait klinik semptomlar olguların %28,6' sında (n=12) mevcuttu. DVT klinik semptomları olan hastaların da %85,7' sinde venöz doppler USG' de trombüs izlenmişti ve bu istatiksel olarak anlamlıydı (p<0,05) DVT klinik semptomları olmayan hastaların %20' sinde (n=7) venöz doppler USG' de trombüs mevcuttu.Tanısal algoritmada ikinci basamakta amaç noninvaziv tanısal testler kullanılarak PTE tanısı koymaktır. Bu amaçla SBTPA veya V/Q sintigrafisi kullanılır. Çalışmamızda PTE' li hastalarda perfüzyon sintigrafi sonuçlarına bakıldığında olguların büyük kısmı orta (%45) ve yüksek (%50) olasılık grubundaydı. Orta olasılıklı perfüzyon sintigrafisine sahip hastaların tanıları SBTPA ile doğrulanmıştı.Pulmoner BT anjiografide PTE bulguları vasküler değişiklikler, parankimal ve plevral değişiklikler şeklindedir. Vasküler değişikliklerden en güvenilir olan bulgu lümen içi dolma defektidir. Bizim çalışmamızda da vasküler değişikliklerden en sık saptanan bulgu %53,8 (n=21) oranla lümen içi dolma defekti idi. En sık görülen parankimal değişikliklerin başında plevral tabanlı kama şeklinde parankimal konsolidasyon gelmektedir. Çalışmamızda en sık saptanan parankimal bulgu %33,33 oranla (n=13) plevral efüzyondu. Diğer parankimal bulgulardan plevra tabanlı kama şeklinde konsolidasyon ve atelektazi sırasıyla %20,5 (n= 8) ve %12,8 (n=5) oranlarında izlendi.Sonuç olarak; SBTPA ve/veya V/Q sintigrafisi kullanılarak PTE tanısı konulan hastalarda Cenevre ve Wells skorlama sistemlerinin tanısal etkinliği ve PTE' nin ciddiyetini belirlemede ki önemi araştırıldı. Tanıya yönelik yapılan çalışmalar ile düzenlenen son algoritmler,PTE tanısının klinik olasılık, D-Dimer ve SBTPA sonuçlarına göre invaziv yöntemlere gerek kalmadan güvenle konulabileceğini göstermiştir.
Akciğer kanserinde kemik metastazlarının saptanmasında kemik metabolik belirleyicilerinin klinik önemi
Adnan Menderes Üniversite Hastanesi Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı tarafından 2007-2008 yılları arasında takip edilen 65 akciğer kanserli olgunun yer aldığı bu araştırmada akciğer kanserinin kemik metastazlarının saptanmasında kemik metabolik belirleyicilerinin klinik kullanımdaki yerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Tüm olgular erkekti ve yaş ortalaması 64,07 ±8,7 (43-80) yıl idi. Çalışmamızda kemik metastazı varlığı, esas olarak Tc-99m ile tüm vücut kemik sintigrafisi (%80) ile değerlendirilmiş olsa da bazı olgularda evreleme amaçlı olarak yapılan tüm vücut PET/CT kullanılmıştır. Olguların %76,9'u ile büyük bir kısmını küçük hücreli dışı akciğer kanser vakaları oluşturmakta iken, %20'si küçük hücreli akciğer karsinomu idi. Olgu grubumuzda kemik en sık metastaz yeri olarak saptanmıştı ve kemik metastazı görülen 23 olgunun 3'ünde ( %13,04 ) tek kemik metastazı; 20'sinde ise ( %86,96 ) birden fazla lokalizasyonda kemik metastazı vardı. Kemik metastazı olan ve olmayanlar olarak iki gruba ayrılan çalışmamızda kemik yapım belirleyicisi olarak kemik spesifik alkalen fosfataz (BALP) ve osteokalsin (OC) ile kemik yıkım belirleyicisi olarak N terminal telopeptid (NTX) ve C terminal telopeptidin ß formu (ß-CTX) parametrelerine serum örneklerinde bakıldı. Elde edilen sonuçlar istatistiksel olarak SPSS 10.0 programında değerlendirildi. Kemik metastazı olan olgularda, metastaz olmayan olgulara göre serumda bakılan, total alkalen fosfataz, kemiğe spesifik alkalen fosfataz ve N terminal telopeptid değerleri istatistiksel olarak anlamlı oranda yüksek saptandı (p<0,05). Osteokalsin ve C terminal telopeptidin ß formu için ise sonuçlarda anlamlı farklılık saptanmadı. Yapılan ROC-curve analizine göre kemik spesifik alkalen fosfatazın 22,38 µg/L eşik değeri için duyarlılık %60,87, özgüllük %69,05 olarak bulundu. N terminal telopeptidin 25,69 nmol BCE eşik değeri için duyarlılık % 90,24, özgüllük % 43,4 idi.Kemik metabolik belirleyicileri, non invaziv, kullanımı kolay ve maliyet etkinliği ucuz olarak değerlendirilmektedir. Metastatik kemik hastalığının tanısında kullanılabilirliklerine ilişkin daha çok prospektif araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır.
Küçük hücreli dışı akciğer kanseri hastalarında kilo kaybında adipokinlerin rolü ve sistemik inflamasyonla ilişkisi
Kanser hastalarında iskelet kası ve yağ dokusu kaybı, hiperkatabolizma, anoreksi ve akut faz proteinlerinin sentezi kilo kaybına neden olan etkenlerdir. Adipokinler VKİ ile güçlü şekilde ilişkili olmasına karşın bu karmaşık patogenezdeki rolleri bilinmemektedir. Çalışmamızda küçük hücreli dışı akciğer kanserinde (KHDAK) kilo kaybında sistemik inflamatuvar yanıtla (CRP, TNF-?) ilişkili olarak adipokinlerin (leptin, adiponektin) rolünü araştırmak amaçlandı.Çalışmaya Ekim 2007-Aralık 2009 tarihleri arasında Göğüs Hastalıkları kliniğimizde küçük hücreli dışı akciğer karsinomu tanısı almış ardışık 63 erkek hasta alındı. Aynı cinsiyet ve yaş grubundan sağlıklı ve son 6 ayda kilo kaybı tanımlamayan 25 kişi kontrol grubunu oluşturdu. KHDAK olguları son 6 ayda %5'ten fazla kilo kaybı olanlar ve olmayanlar olarak iki alt gruba ayrıldı. Kilo kaybı olan hasta sayısı 33 olup hastaların %52,4'ünü oluşturmaktaydı.KHDAK olgularının biyokimyasal beslenme parametrelerinden albümin, kolesterol, hemoglobin ve lenfosit düzeyleri kontrol grubuna kıyasla düşük bulundu; ancak kilo kaybeden ve kaybetmeyen kanser altgrupları arasında fark saptanmadı. KHDAK hasta grubunda kontrol grubuyla karşılaştırıldığında pozitif akut faz reaktanlarından olan CRP, lökosit, ferritin, trombosit ve fibrinojen düzeylerinde artış saptandı. Negatif akut faz reaktanlarından olan albümin düzeyi kanser grubunda düşük saptanırken, transferrin düzeyinde farklılık bulunmadı. Kilo kaybeden ve kaybetmeyen kanser alt grupları arasında ise trombosit ve transferrinde fark bulundu.Akciğer kanserli hastaların değerleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında CRP düzeyi kanser grubunda kontrol grubuna kıyasla belirgin yüksekti. TNF-? ve leptin kanser ve kontrol gruplarında benzer düzeyde idi. Adiponektin kanser grubunda kontrol grubuna kıyasla düşüktü.Kilo kaybı olan ve olmayan akciğer kanserli hasta altgrupları karşılaştırıldığında CRP, TNF-? ve adiponektin benzer düzeylerde idi. Leptin düzeyi kilo kaybı olan hasta grubunda daha düşük idi. CRP ve TNF-? ile adipokinler arasında korelasyon saptanmadı.Bu çalışmada KHDAK'de kilo kaybında sistemik inflamasyonla ilişkili olarak adipokinlerin rolü araştırılmıştır. Adipokinlerle sistemik inflamasyon belirteçleri arasında ilişki bulunmamıştır. Adipokinlerin akciğer kanserli hastalarda kilo kaybını gösterecek inflamatuvar belirteçler olmadığı sonucuna varılmıştır. Akciğer kanserinde leptin ve adiponektin regülasyonunun bozulmadığı, hatta muhtemelen leptinin kompansatuvar bir mekanizma ile kilo kaybı olan kanserlilerde vücut yağını korumak için daha da düşük kaldığı yorumu yapılmıştır.Anahtar Sözcükler: Akciğer kanseri, kilo kaybı, sistemik inflamasyon, adipokinler
Bronkoskopi işleminde video bilgilendirmenin aydınlatılmış onam ve anksiyete üzerine olan etkisi
Bireylerin kendilerini sağlıklı hissetmeleri yaşamlarını mutlu olarak sürdürmelerinde en önemli etkendir. Hastalık tanımı ve hastalığa yüklenen anlamlar kültürler arasında farklılık gösterse de ?hastalık? insanlar için -özellikle Batı toplumlarında- stres kaynağıdır. Öte yandan hastane ortamının yabancılığı ve yalnızlığı, tanımadığı kişilerle iletişim kurma zorunluluğu, hekimlerin kullandığı anlaşılması zor tıbbi dil, daha önceden aynı konuda bireysel deneyiminin olmaması, bilgi noksanlığı, eksik ve/veya yanlış duyumlar ve dahası beden bütünlüğünün bozulma kaygısı gibi nedenlerden dolayı herhangi bir girişimsel işlem uygulanması planlanan hastaların işlem öncesinde anksiyete düzeyleri yüksektir Hiç kuşku yok ki bu yüksek kaygı düzeyi, hastaların motivasyonlarını, yapılacak işleme ve/veya tedaviye özgürce karar verme iradelerini ve işlem ve/veya tedaviye uyumlarını olumsuz etkilemektedir.Bilindiği üzere hekimlik mesleğinin temel etik ilkeleri ?hastaya zarar vermeme?, ?yararlı olma?, ?adil olma? ve ?hastanın özerkliğine saygı?dır. Sağlık profesyonelleri, sağlık hizmet alanında hastalara yapılacak girişimler konusunda hastanın özgürce karar verebilmesi amacıyla pek çok farklı yollarla hastaları bilgilendirmektedir. Gerek Türkçe gerekse İngilizce literatürde göğüs hastalıkları alanında invaziv girişim olarak çok sık kullanılan ve hastalarda önemli derecede anksiyeteye neden olan bronkoskopi işlemi hakkında video bilgilendirmenin hastanın aydınlatılması ve anksiyetesi üzerine olan etkisini araştıran bir çalışmanın olmaması nedeni ile bu araştırma medikal literatürdeki eksikliği gidermeye yönelik olarak prospektif, gözleme dayalı, randomize, çift kör, kontrollü olarak yapıldı.Çalışma bünyesinde araştırmaya katılmayı kabul eden hastalar ?zarf çekme? yöntemine göre Yazılı ve Sözlü Bilgilendirme Grubu, Yazılı, Sözlü ve Video Bilgilendirme Grubu ve Video Bilgilendirme Grubu olarak üç gruba randomize edildi. Araştırma verileri hastaların sosyodemografik bilgileri, bilgilendirme öncesi ve sonrası bronkoskopi bilgi anketleri, bilgilendirme öncesi ve sonrası Durumluk Kaygı Ölçeği (STAI), bronkoskopi işlem öncesi ve sırasındaki vital bulguları, bronkoskopi sonrası hekim ve hasta değerlendirme formlarından oluştu.Yapılan analizlerde bronkoskopi işleminin hastalarda kaygı ve korkuya yol açtığı, video bilgilendirme yönteminin yazılı-sözlü bilgilendirme yöntemine kıyasla bu kaygı ve korkuları daha çok azalttığı; özellikle acı konusunda hastalarda gelişen hatalı algı ve korkuları düzeltme açısından diğer yönteme kıyasla anlamlı oranda başarılı olduğu; benzer biçimde video bilgilendirme yönteminin hastaların anksiyete puanlarını anlamlı oranda azalttığı, onları endişe-heyecandan kurtardığı ve bu nedenle bronkoskopi işlemi esnası ve sonrasında otonom sinir sistemi yanıtlarının neden olacağı taşikardi, takipne ve hipertansiyon gibi istenmeyen etkilerden koruduğu ve hastaları daha çok soru sorma ve sorgulamaya yönelttiği saptanmıştır. Öte yandan video bilgilendirme yapılan hastaların sadece yazılı-sözlü gruba kıyasla daha yüksek oranda işlem öncesinde anlatılanlarla işlem sırasında yaşadıklarını örtüştürdüğü; video bilgilendirme yapılan hastaların sadece yazılı-sözlü gruba kıyasla yapılan bilgilendirmeyi anlamlı oranda daha fazla yeterli bulduğu ve benzer biçimde video bilgilendirme yapılan hastaların sadece yazılı-sözlü gruba kıyasla bronkoskopi işlemini başından sonuna kadar anlamlı oranda daha yüksek puanla (olumlu) değerlendirdiği tespit edilmiştir.Anahtar SözcüklerBronkoskopi, Aydınlatılmış Onam, Bilgi, Anksiyete, Hasta Memnuniyeti
Astımda komorbiditeler ve sistemik inflamasyon
AMAÇ: Çalışmamızda astımlı hastalarda komorbiditelerin hastalık tablosuna ve sistemik inflamasyon belirteçleri üzerine etkisini değerlendirmeyi amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma popülasyonu Aralık 2013 ve Eylül 2014 tarihleri arasında hastanemiz göğüs hastalıkları polikliniğine başvurmuş ve GINA kılavuzuna göre astım tanısı ile izlenen ve çalışmaya katılmaya gönüllü olgulardan oluşturuldu. 71'i kadın ve 49'u erkek toplam 120 kişiden oluşan astımlı olgu grubu, stabil klinik tabloda olup kılavuza uygun şekilde astım tedavisi alıyordu. Kontrol grubu olarak benzer yaş ve cinsiyet dağılımı sergileyen 19'u kadın ve 16'sı erkek toplam 35 gönüllüden oluşturuldu. Usulüne uygun şekilde alınan kanlar santrifüjlendikten sonra ayrılan serumlar çalışma tarihine kadar -80°C derecede derin dondurucuda saklandı. Demografik veriler, solunum fonksiyon testi sonuçları, komorbidite varlığı ve astım kontrol testi skorlaması kaydedildi. Biyobelirteç ve sistemik inflamasyon belirteçlerinden ECP, Osteopontin, IL-6, IL-8, Adiponektin, hs-CRP serum düzeyleri olgu ve kontrol gruplarında ticari ELISA kitleri kullanılarak değerlendirildi. BULGULAR: Yaş ve cinsiyet olarak benzer dağılım sergileyen olgu ve kontrol grubunda sırasıyla yaş ortalaması 38,80±11,93 yıl ve 35,86±7,97 yıl olarak saptandı. Astım kontrol testine göre astımlı olgular iyi ve tam kontrolde olmalarına rağmen %50 öksürük ve %19 oranda dispne bildirdiler. Astımlı grupta 47 olguda (%39,2) araştırılan komorbiditeler mevcuttu ve en sık eşlik eden durumun alerjik rinit(%15) olduğu belirlendi. Astımlı olgularda diğer eşlik eden hastalıklar sırasıyla GÖR, sinüzit, hipertansiyon, diabet, gastrit ve ülser olarak saptandı. Kontrol grubunda doktor tanılı komorbidite bildirilmedi. Araştırılan biyobelirteç düzeyleri ile ilgili karşılaştırmalardan sadece IL-8 düzeyi kontrollere göre, olgu grubunda istatistiksel olarak anlamlı oranda yüksek saptandı. Komorbidite varlığına göre astımlı olgular ayrıca değerlendirildiğinde, komorbiditesi olanların yaş ortalaması daha fazla ve çoğunluğu kadınlardan oluşuyordu. Araştırılan biyokimyasal belirteçlerden IL-6 ve IL-8 düzeyi komorbidite bulunan grupta anlamlı derecede yüksekti. Olgu grubunda komorbidite yükü ile biyobelirteç düzeyi arasındaki ilişkiler değerlendirildiğinde hs-CRP, IL-6 ve IL-8 düzeyi ile komorbidite yükü arasında pozitif yönde ve anlamlı ilişki saptandı. VKİ indeksi ile adiponektin, hs-CRP ve ECP düzeyleri arasında negatif yönde ve istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. SONUÇ: Bu çalışmada kontrol altında olan astımlı hastalarda bile semptom sıklığının yüksek olduğu gösterildi. Bulgularımız, komorbidite varlığının sistemik inflamasyona kısmen etkisi olabileceğini düşündürmektedir. Komorbiditelerin astım kontrolü ve sistemik inflamasyon belirteçleri üzerine etkilerinin değerlendirilmesi amacıyla daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı olgularında fonksiyonel ve fizyolojik parametrelerin mortalite oranı üzerine olan etkileri
Temmuz 2004 ? Kasım 2005 tarihleri arasında göğüs hastalıkları polikliniğine müracaat ederek KOAH olgularının o dönemde saptanmış olan, demografik verileri, komorbid hastalık varlığı, spirometrik parametreler, KOAH evresi, KOAH fenotipi, sigara içme durumları, vücut kitle indeksleri, SF-36 ve SGRQ yaşam kalitesi anketi verileri, altı dakika yürüme testi verileri, dispne skalası ve BODE indeksi verilerini kullanarak, olguların Ocak 2009'daki yaşam durumları ve ölüm gerçekleşmiş ise ölüm nedenleri değerlendirildi.Araştırmamıza 427 olgu çalışmaya dahil edildi. Ortalama dört yıllık takip süresi sonunda olguların %17.3'ünün eksitus olduğunu gördük. Ölümler en sık pulmoner, ikinci sıklıkta ise kardiyak nedenlere bağlı idi. Akciğer kanserine bağlı ölümler %31 gibi yüksek bir oranda bulundu.Yaşın, sigara içme miktarının, KOAH evresinin, FEV1(lt), FEV1% beklenen, FVC(lt), FVC% beklenen, FEV1/FVC, PEF(lt/sn), PEF% beklenen, FEF 25/75(lt) ve FEF 25/75% beklenen değerlerin, komorbid hastalık varlığının, Modifiye Borg Skalası ve MMRC'ye göre dispne skalasının, altı dakika yürüme testinin, altı dakika yürüme testi sonrasındaki oksijen saturasyonunun, BODE indeksinin, SF-36 yaşam kalitesi anketinin fiziksel fonksiyon, fiziksel rol, emosyonel rol ve enerji skorları alt parametrelerinin ve SGRQ anketinin tüm parametrelerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde mortalite ile ilişkili olduğunu gördük.KOAH, mortalitesi yüksek bir hastalıktır ve mortaliteyi etkileyebilecek birçok faktör bulunmaktadır. Mortaliteyi etkileyen bu kadar çok faktörün bulunması nedeni ile hem hastalar hem de risk grupları konu ile ilişkili olarak bilgilendirilmeli ve konunun önemini anlamaları sağlanmalıdır.
Yoğun bakımlardan göğüs hastalıkları kliniğine dever edilen olgularda prognoz ve etkileyen faktörler
Giriş: Kritik hastalığı takiben ölümlerin üçte biri yoğun bakım ünitelerinden başarılı bir şekilde servise devir sonrasında olur. Bazı ölümler, artık yoğun bakım tedavisinin gerekli olmadığı düşünülen, klinik ve fizyolojik bulgularında yeterli stabilizasyon ve iyileşme sağlanan hastalarda olur. Yoğun bakımdan servise devir alınan hastalarda ölümler, primer hastalığın tam olmayan düzelmesi veya yeni komplikasyonların gelişiminden kaynaklanabilir.Amaç: Çalışmamızda yoğun bakımda entübe ve mekanik ventilatör desteğinde izlenen ve mekanik ventilatörden ayırma işleminden sonra servise devir alınan olguların klinik seyrini ve bunu etkileyen faktörleri ortaya koymayı amaçladık.Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Bilim Dalı'nda 2006?2008 yılları arasında hastanemiz yoğun bakımlarında (dahili bilimler, anestezi, koroner, kalp-damar cerrahi, acil yoğun bakımı) entübe olarak izlenip bu tedavileri sonrasında göğüs hastalıkları servisine devir alınan hastaların medikal kayıtları retrospektif olarak incelendi. Hastanemiz bilgi işlem kayıtlarından Göğüs Hastalıkları kliniğine yatırılan tüm hastaların dökümü alındı. Bu olgular içerisinden hastanemiz yoğun bakımlarından devir alınanlar belirlendi. Bu olguların dosyaları, epikrizleri ve laboratuvar verileri tarandı.Bulgular: Toplam 78 olgu çalışmaya alındı. Elli üç olgu (%67.9) dahili yoğun bakımlardan (dahiliye YB, göğüs YB, koroner YB, acil servis resüsitasyon ünitesi), 25 olgu ise (%32.1) cerrahi yoğun bakımlardan (anestezi YB, kalp damar cerrahisi YB) servise devir alınmıştı. Kırk dokuz olgu (%62,8) erkek, 29 olgu ise (%37,2) kadın idi. Kırk altı olgu (%59.0) servisten eve taburcu edilebilirken, 13 olgu (%16.7) durumlarının kötüleşmesi nedeniyle yoğun bakıma geri verildi. Üç olgu ise (%3.8) klinikte tekrar entübe edilip izlendi. Toplam 24 (%30.8) olguda mortalite gelişti. 17 (%21.8) olgu klinikte, 7 (%9.0) olgu ise geri verildikleri yoğun bakımda eksitus oldu. Eksitus gelişen 24 olgunun (%30,8) 14'ü erkek (%28,6), 10'u kadın (%34,5) idi.Serviste ve yoğun bakıma geri verilme sonrası ?toplam mortalite? ile ilişkili faktörler olarak; olgularımızın yoğun bakıma yatışı sırasında AF (p=0.001) ve malignite (p=0.029) varlığı, yoğun bakım yatışı sırasında piperasilin/tazobaktam (p=0.007) kullanımı, servise devir alındığında AF (p=0.006) ve malignite (p=0.029) bulunması, servise devir alındığında D.dimer düzeyi yüksekliği (p=0.017), akciğer grafisinde atelektazi bulunması (p=0.037), serum PNL yüzdesi (p=0.001), hemoglobin (p=0.001), hemotokrit (p=0.002), PT (0.016), üre (0.034) düzeyleri, nabız (0.012) ve solunum sayısı (0.029) değerleri, yoğun bakım yatışı esnasında bakılan APACHE II skoru (p=0.001), servise devir esnasında bakılan APACHE II skoru (p=0.001) ve SOFA skorunun (0.000) önemli olduğu bulundu.Sadece serviste gelişen mortalite ile ilişkili faktörler olarak ise; yoğun bakım yatışı esnasında bakılan APACHE II skoru (p=0.000), SOFA skoru (p=0.018), servise devir alındığında bakılan serum PNL yüzdesi (p=0.012), hemoglobin (p=0.016), hemotokrit (p=0.036), PT değerleri (p=0.016), solunum sayısı (p=0.000), servise yatış esnasında bakılan APACHE II skoru (p=0.000), SOFA skoru (p=0.000), yoğun bakım yatışı sırasında AF (p=0.011) ve malignite varlığı (p=0.007), servise yatışı esnasında AF (p=0.019) ve malignite (p=0.007) bulunması, yoğun bakım yatışı esnasında piperasilin/tazobaktam kullanımının (p=0.045) önemli olduğu belirlendi.Sonuç: Olguların yoğun bakımlara alındıkları gün ve servise devir edildikleri zaman bakılan APACHE II ve SOFA skorları yoğun bakım taburculuğu sonrası mortalite tahmininde en değerli parametrelerdir. Özellikle APACHE II skoru daha yararlıdır. Yoğun bakımlardan servise devir edilen olgularda atrial fibrilasyon (AF) ve/veya malignite bulunmasının mortalitede ciddi artışa neden olduğu saptanmıştır. Bu hastalıklarda devir kararı daha dikkatli verilmeli ve olguların izleminde daha titiz olunmalıdır. Olguların yoğun bakımlardan servise devir edildiği gün bakılan D-dimer düzeyi, olguların prognozunu öngörmede değerli bir parametre olarak kabul edilebilir. Normal sınırların üzerindeki değerler mortalite açısından uyarıcı olarak kabul edilmelidir. Düşük hemoglobin, hemotokrit değerleri, uzamış protrombin zamanı (PT) ve yüksek üre düzeyi ve akciğer grafisinde atelektazi varlığı; kötü prognoz göstergeleri olarak kabul edilebilir.
Tuğla fabrikası çalışanlarında normal popülasyona göre solunumsal hastalık, semptom ve bulgular arası farklar
Amaç: Bu çalışmamızda Afyonkarahisar ilinde tuğla fabrikasında çalışan işçiler ile normal popülasyon arasındaki solunumsal semptom ve hastalıkları kıyaslamayı ve farkları araştırmayı amaçladık Gereç ve Yöntem: Haziran 2017 ve Temmuz 2017 tarihleri arasında Afyonkarahisar' daki tuğla fabrikalarında çalışan işçilerden rastgele seçilen bireyler ve göğüs hastalıkları polikliniğine başvurusu olan sağlıklı bireyler çalışmamıza dahil edildi. ATS-DLD-78A: American Thoracic Society Division of Lung Disease Questionnaire (Amerikan Toraks Derneği Akut Hastalıklar Anketi) araştırma görevlisi tarafından çalışma ve kontrol grubundaki tüm katılımcılara uygulandı. Hastalara solunum fonksiyon testi, fizik muayene ve FeNO ölçümleri yapıldı. Ayrıca oksijen saturasyonu ve nabız değerleri ölçümleri de yapıldı. Ortamın toz değerleri ölçümü açısından OSGB' den yardım alındı ve onların elindeki güncel değerler kullanıldı. Bulgular: Yaş ortalaması 32,3 ve 34.8 yıl olarak olarak ölçülen olguların tamamı erkektir ve olguların yaşları 18-65 arasıdır. Solunumsal semptomlar arasında öksürük balgam dispne ve solunumsal hastalık oranlarında araştırmaya katılan iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar saptandı (p<0,05). Solunum fonksiyon değerleri benzer izlendi. FeNO değerlerinde tuğla fabrikası çalışanlarında normal popülasyona göre anlamlı istatistiksel fark izlendi. Sonuç: Tuğla fabrikasında işçilerinde normal popülasyona göre yaptığımız çalışmadan da elde edilen sonuçlara göre istatistiksel olarak anlamlı solunumsal semptom ve farklar mevcuttu. Tuğla fabrikası çalışanlarında normal popülasyona göre FeNO değerlerinde kontrol grubuna göre anlamlı oranda fark mevcuttu. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Meslek, tuğla fabrikası, solunumsal semptom, FeNO
Küçük hücreli dışı akciğer kanseri evrelemesinde pozitron emisyon tomografisi'nin (PET) konvansiyonel evreleme yöntemlerine katkısı
ÖZETKÜÇÜK HÜCREL DIŞI AKC ĞER KANSER EVRELEMES NDEPOZ TRON EM SYON TOMOGRAF S 'N N (PET) KONVANS YONELEVRELEME YÖNTEMLER NE KATKISIAkciğer kanseri, kanserle ilişkili ölümlerin yaygın bir sebebidir. KHDAK'deevrelendirmenin doğru olarak yapılması önemli olup, bu amaçla çeşitli invaziv girişimlerve konvansiyonel görüntüleme yöntemleri kullanılmaktadır. PET son yıllarda KHDAK'ninhem mediastinal hem de uzak metastaz evrelendirilmesinde sıkça kullanılan birgörüntüleme yöntemidir.Çalışmamızda, KHDAK'lı hastalarda; grup 1'de PET'in mediasten evrelemesindekiduyarlılığı, özgüllüğü, PPD ve NPD'ini, cerrahi girişimler ile (torakotomi, mediastinoskopi,VATS) elde edilmiş histopatolojik inceleme sonuçlarına dayanarak saptamayı ve PET iletoraks BT'nin mediasten evrelemesindeki tutarlılık oranını değerlendirmeyi, grup 2'de uzakmetastaz incelemesinde kullandığımız KGY ile PET'in tutarlılığını araştırdık.Hastaların retrospektif olarak KGY, histopatojik inceleme ve PET raporlarınaulaşılarak, mediasten ve uzak metastaz değerlendirmesi yapıldı.Mediastinal değerlendirmede N0 hastalarda toraks BT ve PET'in duyarlılığı,özgüllüğü, PPD ve NPD'i hesaplandığında PET için bu değerler sırasıyla %75, %50,%81, %40 olup, toraks BT için ise sırasıyla %75, %75, %90 ve %50 olarak saptandı.Mediasten değerlendirilmesinde histopatolojik veriler ile PET'in yüzde tutarlılık oranı%56,2, toraks BT'nin ise %62,5 olarak bulundu.Adrenal metastazlarının değerlendirilmesinde tüm KGY dikkate alınarak PET ileyüzde tutarlılığı hesaplandığında %78,3 bulunmuş olup, en yüksek tutarlılık (%81,8)BUSG ile elde edildi. Kemik metastazlarının değerlendirilmesinde ise KS ile PET'in yüzdetutarlılık oranı %67,8, akciğer metastazlarının değerlendirilmesinde de toraks BT ile PET'inyüzde tutarlılık oranı %77,5 bulundu.Sonuç olarak, PET'in mediasten değerlendirmesinde önerilmesi konusunda hastasayımızın yetersiz olması nedeniyle kesin bir görüş belirtemedik. Özellikle adrenal ve kemikmetastazlarının saptanmasında kullanımının evrelemeye katkı sağlayabileceği fikrindeolmamıza rağmen histopatolojik kanıtların olmaması nedeniyle bu konuda ileri çalışmalarıngerekli olduğunu düşünmekteyiz.
Akciğer kanserli olgularda uyku bozuklukları
ÖZETAkciğer Kanserli Olgularda Uyku BozukluklarıAmaç: Akciğer kanserli hastaların uykularını değerlendirmek, olası uyku problemlerinive bunların sıklığını saptamakMetod: İki kısımdan oluşan çalışmaya, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi(DEÜTF) Göğüs Hastalıkları Kliniğince takip edilen Karnofsky' si 60'ın üzerinde olan, ciddinefes darlığı ve ağrısı olmayan, tanı konmuş nörolojik, psikiyatrik ve solunumsal uykuhastalığı bulunmayan ve beyin metastazı saptanmayan akciğer kanseri tanılı olgular alınmıştır.Çalışmanın ilk kısmı olan anket aşamasına 87 olgu, ikinci kısmı olan polisomnografi (PSG)aşamasına 29 olgu dahil edilmiştir.Veri toplama formları olarak, demografik ve akciğer kanseri ile ilgili bilgiler, EpworthUykululuk skalası, DEÜTF Uyku Merkezi uyku bozuklukları anketi ve Hastane AnksiyeteDepresyon skalası kullanılmıştır. PSG yaptırmayı kabul eden olgular, bir gece UykuMerkezinde yatırılarak uyku kayıtları yapılmıştır.Bulgular: Yaş, anksiyete, depresyon veya halsizlik varlığı uyku bozuklukları ileyakından ilişkili bulundu. Olguların %26.4'ünde uykuya dalma ve sürdürme sorunu,%35.6'sında sabah erken uyanıp uyuyamama, %52.9'unda öğlen saatlerinde uyuklama ve%52.9'unda halsizlik mevcuttu. Uykusuzluk yakınması %54.9 oranında saptandı ve ortalamauykusuz kalınan gece sayısı 2.6 idi.Polisomnografik olarak değerlendirilen hastaların ortalama toplam uyku süresi 327.6dakika (dk), uyku periyodu boyunca uyanıklık süreleri 112.1 dk, uykuya dalış süreleri 18.2dk, gece boyu uyanıklık sayısı 18.1, uyku verimliliği %74.4 saptandı. NREM evrelerininsüreleri ortalama olarak normal sınırlar içinde idi.Olguların %65.5'da AHI ⥠5 olarak saptandı. Bir olgu ağır Obstruktif Uyku ApneSendromu (OUAS) ile uyumluydu. Huzursuz Bacak Sendromu sıklığı ise %6.8 olaraksaptandı.Sonuç: Akciğer kanserli hastalar arasında uykusuzluk ve gün içi uyuklama, halsizlikyakınması oldukça sıktır. Akciğer kanseri ve OUAS birlikteliği beklenenin üzerindesaptanmıştır. Kanser hastalarında ikincil sebepler yanında primer uyku bozuklukları da akıldatutulmalı, altta yatan nedenler araştırılmalı, gerekli olgularda PSG ile ileri incelemeyapılmalıdır.
Elektif batın cerrahisi yapılacak olan hastaların preoperatif değerlendirilmesi ve postoperatif pulmoner komplikasyon indekslerinin karşılaştırılması
ÖZET Elektif Batın Cerrahisi Yapılacak Olan Hastaların Preoperatif Değerlendirilmesi ve Postoperatif Pulmoner Komplikasyon indekslerinin Karşılaştırılması Dr. Aşkın GÜLSEN * Danışman: Doç. Dr. Oğuz KILINÇ * Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi, Göğüs Hastalıkları A.D. İZMİR Amaç: Bu çalışmada elektif batın cerrahisi yapılacak hastalarda preoperatif değerlendirme, indekslerin hesaplanması ve postoperatif ortaya çıkan pulmoner komplikasyonların izlenerek sonuçlarla indekslerin kıyaslanması amaçlanmaktadır. Gereç yöntem: Temmuz 2005 ile Temmuz 2006 tarihleri arasında, hastanemiz Genel Cerrahi servisinde yatmakta olan ve elektif batm operasyonu planlanan hastalar çalışmaya alındı. Hastalar operasyondan önceki bir haftada değerlendirildi. Semptom sorgulaması ve fizik muayene yapıldı. ASA skoru anestezi kayıtlarından alındı. Ebstein, Shapiro, postoperatif solunum yetmezliği ve pnömoni indeksi, Notthingham Sağlık profili hesaplandı. Riskli görülen ya da yeni tanı KOAH olan hastaların tedavileri düzenlenerek operasyonları ertelendi. Hastalar postoperatif 48.saaten sonra tekrar fizik muayene ve semptomları açısmdan değerlendirilerek bir hafta boyunca gözlendi. Solunumsal ve solunum-dışı komplikasyon görülen vakalar kaydedildi. İstatistiksel analiz: Elde edilen veriler SPSS for Windows 14.0 istatistik programına yüklendi ve istatistiksel analizleri yapıldı. Batın cerrahilerinde postoperatif solunumsal ve solunum- dışı komplikasyon gelişme oranlan hastaya ve operasyona ait parametrelerle karşılaştırıldı. PPK'a etki eden faktörler Ki kare( %2 ) analizi ile, gruplanmış veriler arasındaki farklılıklar student-t testi ile, parametrik koşullan yerine getirmeyen ve ölçümle belirlenen parametreler ise Mann Whitney- U testi ile değerlendirildi. Postoperatif komplikasyonları belirleyen indekslerde odds ratio değerleri eğri altında Ki kare ( %2 ) analizi ile %95 düzeyinde güven aralığı ise Miettinen formülü ile hesaplandı. Sonuçlar %95'lik güven aralığında ve anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirildi. Bulgular: Elde edilen sonuçlarda üst abdominal cerrahilerde %48,2,alt abdominal cerrahilerde %37,5 ve laparoskopik cerrahilerde %10,7 oranında solunumsal komplikasyon saptanmıştır. Karaciğer transplantasyonu (Tx) yapılan hastalarda %96 oranında plevral effüzyon, %20 pnömoni görüldü. Komplikasyon görülen hastaların yaş ortalamaları, görülmeyenlere oranla yüksek bulundu. Preoperatif patolojik fizik muayene ya da basit solunum fonksiyon testi parametreleri komplikasyonları ön görmede yardımcı olduğu görüldü. Ameliyat süresinin uzaması ve hastaların postoperatif yoğun bakımda kalmalarıyla komplikasyonların arttığı saptandı.Laparoskopik cerrahide diğer insizyonlara göre daha az komplikasyon görülmüştür. Ölen hastalarda ve komplikasyon görülen hastalarda Notthingham sağlık profili skorlaması,ort. 150 ve üzerinde bulunmuştur. ASA-II1, Pnömoni indeksi skoru-3 ve solunum yetmezliği skoru-4'ün üzerinde olmasıyla solunumsal komplikasyonlar 6-7 kat artmış bulundu. Solunum yetmezliği ve pnömoni indeksi 3 ve üzerinde olmasıyla solunum dışı komplikasyonlar sırasıyla 25,5 ve 34,6 kat daha fazla görüldü. Çalışmamızda ASA, Shapiro ve Ebstein indeksi mortaliteyi öngörmede yararlı bulunmamışlardır. Sonuç; Hastaların preoperatif değerlendirilmesi ve postoperatif pulmoner komplikasyonların tahmin edilmesi, mortalitenin azaltılması ve hastaların postoperatif hastanede yatış süresini azaltmak açısından önemlidir. Çalışmamızda ortaya çıkan sonuçlarda hastaların preoperatif dönemde yaklaşık 1/3 'ünün halen sigara içmekte olduğu görüldü. Kolelitiazis nedeniyle öpere olacak olgularda, preoperatif semptomların daha az ve yaşam kalitelerinin daha iyi olmasına rağmen preoperatif son 48 saatte sigarayı bırakmaları nedeniyle solunumsal komplikasyonların arttığı görülmüştür. Preoperatif fizik muayenede patoloji olması da tek başına postoperatif komplikasyonların yüksek olacağını öngörmektedir. İndekslere bakıldığında ise ASA, Ebstein ve Shapiro skorlamasının mortaliteyi iyi öngörmediği, Ebstein indeksinin komponentlerinin tek başına komplikasyonları öngörmede yardımcı olmadığı, buna karşılık son yıllarda geliştirilmiş olan "solunum yetmezliği ve pnömoni indeksinin" hem solunumsal komplikasyonları hem de solunum dışı komplikasyonları iyi öngördüğü görülmüştür. Özellikle "postoperatif pnömoni indeksi" komplikasyonlarda olduğu gibi, ölümü de diğer indekslere göre daha iyi öngörmüştür. Preoperatif yaşam kalitesinin bozuk olması durumunda komplikasyonların belirgin olarak arttığı ve yaşam kalitesi skorlamasının da bu indekslerde yer almasının önemli yeri olacağı düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: Preoperatif değerlendirme, Risk indeksleri, Elektif batın cerrahisi, Postoperatif pulmoner komplikasyonlar, Notthingham sağlık profili xı
Afyonkarahisar ili kamu binalarında alerjen fungus sporlarının mevsimsel değişiminin nem ve sıcaklıkla ilişkisi
VII. ÖZETşBir yıboyunca süren bu çalıl mada Afyonkarahisar ili kamu binaları iç ortamdandabulunan fungus sporları n meteorolojik faktörlere bağnı lıolarak değ iminin saptanmasıişşamaçlanmı r.tışBu çalımaya Mayı 2004 ve Nisan 2005 tarihleri arasıs ndaki bir yı k süredellıAfyonkarahisar ilinde bulunan 8 kamu binasıolan Göğ Hastalıüs klarıHastanesi ile AfyonKocatepe Üniversitesi Hastaneleri olan Mavi Hastane, Pembe Hastane, Kı zırmı Hastane veTarı İMüdürlüğ Maliye, Valilik ve Rektörlük binaları nmı r. Binalar 10 yaş altıalı şml ü, tı ve ile10 yaşüstü A ve B olarak iki gruba ayrı . Bu binaları iç ortam havasıldı n ndaki funguskolonileri aylı olarak her kurumda RBCA kullanık larak The Petri Plate GravitationalSettling metodu yöntemiyle tespit edilmiş Elde edilen sonuçları mevsimseltir. nnarak tablo ve şekillerle gösterilmiş Tablo ve ş şortalamalarıalı tir. ekiller çalımanınyapı ğ dönemdeki meteorolojik faktörler ile karş tılarak aralarıı ı rıldı laş ndaki iliş tespitkişşı tıedilmeye çalılmı r.Sonuç olarak Afyonkarahisar' da bulunan kamu binaları iç ortamda 12 fungus türündatespit edilmiş Bunlar arası sayı en fazla Penisillium (%15.7) bulunurken bunu takibentir. nda caCladosporium (%10.5), Alternaria (%7.2), Aspergillus (%2.9) ve diğerleri tespit edilmiştir.Her iki grup binalarda bu fungus sporlarıyaz mevsimine doğ sı k ve iç ortam nemru caklışı ştı şmevsiminde ise sı k ve iç ortam nemartına orantılıolarak sayı artmı r. Kıca caklış şortam nemortalaması n düşnı mesiyle fungus koloni sayı azalmı r. Yaz mevsiminde dısı tışolmuş Kıtur. şortalaması n düşnı mesiyle beraber iç ortamdaki fungus koloni sayında artısışortam nem ortalaması n yükselmesi ile birlikte iç ortamdaki fungusmevsiminde ise dı nış şortam nem ortalaması n mantarlarıkoloni sayı artmı r. Ancak tüm yı boyunca dısı tı l nı nalması uygun bir şçoğ için ekilde %50' nin üzerinde olduğ tespit edilmişu tir.şÇalımamın sonucunda bölgemizde iç ortam fungus spor sayı nı mevsimselzı ları nşdeğ iklik gösterdiğ diğ bölgelere göre farklık gösterdiğ saptanmı r. Her bölgede iç veiş i er lı i tışdıortam fungus sporları n tespit edilmesi ve mevsimsel değ imlerinin saptanması n astını iş nı mı nı belirlenmesinde faydalı ıve alerjik rinitli olguları tanı tedavi yaklaşn ve mları n olacağnıdüşünmekteyiz.
Tezek dumanına maruz bırakılan tavşanlarda n-asetil sisteinin histopatolojik ve oksidan/antioksidan sistem üzerine etkileri
ÖZETTEZEK DUMANINA MARUZ BIRAKILAN TAVŞANLARDA N-ASETİ STEİ NLSİ Nİ HİSTOPATOLOJİK VE OKSİDAN/ANTİOKSİDANSİSTEM ÜZERİ ETKİNE LERİDr. Levent TETİKGirişve amaç: Tezek ğıkullanı nı çeş akciğ hastalı na yol açtımı n itli er klarış n amacıtezek dumanı maruz bı lan tavşbilinmektedir. Bu çalımanı ; na rakı anlarda N-asetilsisteinin (NAC) histopatolojik ve oksidan/antioksidan sistem üzerine etkileriniaraşrmaktıtı r.Yöntem: Çalı için herbiri beştavşşma andan oluş 4 grup oluşan turuldu. Mays'inmladı yönteme benzer şğıtanı ekilde (80x80x80 cm) cam kafes kullanı . Gruplar: birldıay boyunca günde 1 saat sadece temiz havaya maruz bı lanlar (grup1=kontrol),rakısadece NAC verilenler (grup 2=NAC), sadece tezek dumanı maruz bı lan (grupna rakı3=tezek), hem tezek dumanı maruz bı lı hem de NAC verilenler (grupna rakıp4=tezek+NAC) olarak belirlendi. Bir ayı sonunda tavşn anlar sakrifiye edildi. Akciğerdokularıhistopatolojik olarak incelendi. Kanda protein sülfhidrilleri (SH), karbonil,malondialdehit (MDA) düzeyleri ölçüldü.Bulgular: Akciğ dokuların histopatolojik incelemesinde grup 3 (tezek)'de grup 1er nı(kontrol)'e göre respiratuar epitel proliferasyonu (p=0.008), alveolar destrüksiyonderecesi (p=0.006) ve amfizematöz değ iklikler (p=0.007) açından anlamlıiş sı farklıklısaptandıGrup 4 (tezek +NAC)'de Grup 3 (tezek)'e göre intraparenkimal fibrozisde.anlamlıazalma saptandı(p=0.017). Grup 3 (tezek)'de grup 1 (kontrol)'e göre SHdüzeyinde anlamlıazalma olduğ saptandıu (p=0.000).Sonuç: Tavşanlarda tezek dumanımaruziyetinin respiratuar epitel proliferasyonu,ğıayrı oksidan-alveolar destrüksiyon ve amfizematöz değ ikliklere yol açtıiş caantioksidan sistemi olumsuz yönde etkilediğancak NAC kullanı nı histopatolojiki mındeğ iklikler ya da oksidan stres açından belirgin düzeltici etkisi olmadıığbulundu.iş sı
Bronş astmasında antiinflamatuvar ilaçların etkinliği
47 ÖZET Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları kliniğinde 1990-1992 yılları arasında izlenen bronş astması tanısı almış 46 hasta, Nedokromil sodyum'un (NED) erişkin astmalı hastaların koruyucu tedavisindeki etkinliğini disodyum kromoglikat (DSCG) ve plasebonun terapötik etkinliği ile karşılaştırma amacıyla çalışmaya alınmıştır. Hastaların tümüne ilk başvuru esnasında solunum fonksiyon testleri yapılmış, gündüz ve gece astma semptom skorlarını ve zirve akım hızı ölçümlerini kaydedecekleri günlük gözlem kartları ve PEF cihazları verilmiştir. îki haftalık bazal dönem sonrası randomize bir şekilde NED, DSCG ve plasebo verilmiş, Her 14 günde bir olmak üzere toplam 4 kez kontrole gelmişlerdir. Solunum fonksiyon testi parametrelerinden FEVı ve PEF değerleri NED ve DSCG gruplarında plasebodan farklı olarak 4. ve 5. kontrollerde anlamlı artış göstermiştir. Gündüz ve gece astma semptomları ise DSCG grubunda 3., 4. ve 5. kontrollerde düzelme göstermiştir.
Malign plevral efüzyonlarda cyfra 21-1, CA-125, CA19-9, p-53 düzeyleri
ÖZET: Malign plevral efüzyon tanısı temel olarak plevra sıvısının sitolojik incelemesi ve kapalı plevra biopsisi materyalinin histopatolojik incelemesi ile kesinlik kazanır, ancak olguların %20'sinde tüm bu incelemeler ile bazen yine de tanı konulamamaktadır. Bu durumda diğer bir tanısal alternatif video eşliğinde torakoskopik cerrahi (VATS) olup. belirli merkezlerde yapılabilir olması dezavantajıdır. Oysa noninvaziv olarak ponksiyonla elde olunan plevra sıvısında birtakım biokimyasal ve immunohistokimyasal tetkiklerle malign plörezi tanısına gidebilmek veya en azından tanıyı kuvvetle destekleyecek sonuçlara ulaşabilmek amacıyla yapılan tümör belirleyicisi çalışmaları birçok araştırmacının ilgisini çekmiştir. Ancak şimdiye kadar böyle bir tümör belirleyicisi saptamak mümkün olmamıştır. Çalışmamızda malign plevral efüzyon tanısına katkılarını araştırmak amacıyla sitokeratin 19 fragmanı olan CYFRA 21-1, CA-125, CA 19-9 ve tümör supresör genlerden p53'ün mutant formunun kantitatif olarak plevra sıvısı düzeyleri ölçülüp, benign plevral sıvılardaki düzeyler ile karşılaştırılmıştır. Cyfra 21-1, CA -125 ve CA 19-9'un plevral sıvı düzeyleri malign sıvılarda benignlerden istatistiki olarak anlamlı biçimde yüksek bulunmuştur. Mutant p53'ün ortalama düzeyi malign sıvılarda daha yüksek görünse de benignlerle arasında istatistiksel fark bulunmamıştır. Çalışılan tüm parametrelerde tümörün hücre tipi, olguların yaşı ve cinsiyeti ile anlamlı ilişki bulunamamıştır. Cyfra 21-1, CA-125 ve p53 düzeyleri tümörün evresi ile korelasyon göstermezken, CA 19-9 düzeyi ile tümör evresi arasında evre IV'lerde evre lll'den düzeyin daha yüksek olması şeklinde korelesyon olduğu görülmüştür. Plevral sıvılarda ölçülebilecek düzeyde mutant p53 düzeyi esas alındığında, malign sıvıların %65'l, benign sıvıların ise %30'unda mutant p53 pozitif olarak bulunmuştur. En yüksek sensitivite %100 ile Cyfra 21-1 ve CA 19-9, spesifıte % 80 ile CA 19-9, pozitif prediktivite %90 ile CA 19-9, negatif prediktivite %100 ile Cyfra 21-1 ve Ca 19-9, accuracy %93 ile CA 19-9 ile oluştuğu saptanmıştır. Cyfra 21-1 ve CA 19-9 malign ile benign plevral sıvıların ayırt edilmesinde en yararlı tümör belirleyicileri olarak dikkati çekmiştir. 63
Akut sigara dumanının adherensine etkisi
Pulmoner tromboembolide 30 günlük mortalite ile ilişkili radyolojik ve laboratuvar faktörler
GİRİŞ VE AMAÇ: Pulmoner tromboemboli (PTE), mortalite riskinin hızlı saptanması gereken, solunum sisteminin acil durumları arasında bulunan bir hastalıktır. Çalışmamızda, hastanemiz Göğüs Hastalıkları bölümünde yatışı olan bilgisayarlı tomografi pulmoner anjiyografi ile doğrulanmış PTE'si olan hastalarda demografik, klinik özelliklerin, laboratuvar ve radyolojik bazı faktörlerin 30 günlük mortalite ile ilişkisinin incelenmesi, PTE yönetimi ve tedavisinin yönlendirilmesine yardımcı olabilecek yeni sonuçların ortaya konulması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Göğüs Hastalıkları Servis ve YBÜ'de 01.01.2020 ve 15.10.2022 tarihleri arasında pulmoner emboli tanısıyla yatış verilmiş hastaların sosyodemografik, laboratuvar ve radyolojik özellikleri, hastaların elektronik dosyaları ve arşiv dosyaları retrospektif olarak incelenmiştir. BULGULAR: Çalışmamızda yer alan 204 hastanın 75'i (%36,8) erkekti. Mortal seyreden hastaların yaşlarının ortanca değeri 82 yıl olarak bulundu. Mortalite 29 kişide gelişmişti (%14,2). Hastaların yaşının, sPESI skorlarının ve ESC 2019 kılavuzuna göre mortalite riskinin yüksekliği; tedavide trombolitik kullanımı varlığı; nabız yüksekliği; SaO2 ve sistolik tansiyon düşüklüğü; GFR ≤ 60 mL/dk/1.73 m2 olması; D-dimer, BUN, RDW ve CRP düzeylerinin yüksekliği, GFR, albümin düzeylerinin düşüklüğü; BUN-albümin, CRP-albümin ve nötrofil-lenfosit oranlarının yüksekliği 30 günlük mortalite ile ilişkili bulunmuştur (p < 0,05). D-dimer düzeyleri ile trombüs yükü arasında aynı yönde, orta düzeyde ve istatistiksel olarak önemli ilişki bulunmuştur (p < 0,001). SONUÇ: Pulmoner tromboembolide yaş, bahsi geçen klinik, laboratuvar özelliklerin birlikte değerlendirilmesi ile hastaların erken mortalitesi daha yüksek kesinlikte öngörülebilecektir. Anahtar Kelimeler: Pulmoner tromboemboli, 30 günlük mortalite, yaş, nabız, SaO2, sistolik tansiyon, GFR, BUN, albümin, CRP, NLR, D-dimer.
Hemoptizi nedenleri, klinik özellikleri, tedavi ve sonuçlarının değerlendirilmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Hemoptizi şikâyeti olan hastalarda kanamanın nedenini, yerini saptamak ve hızla doğru tedavi yöntemini seçmek oldukça önemlidir. Çalışmamızda hemoptizi ile başvuran hastaların, etyolojik tanıları, klinik ve radyolojik bulguları, kanama yeri ve miktarı ile tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde Nisan 2022 ve Mayıs 2023 tarihleri arasında acil servise veya göğüs hastalıkları polikliniğine başvuran ve hemoptizi tanısı konulan 18 yaş üstü hastaların kayıtları retrospektif olarak incelenmiştir. BULGULAR: Çalışmamıza, yaş ortalaması 55,44±16,86 olan, 229'u (%69,4) erkek, 101'i (%30,6) kadın, 330 hasta dâhil edildi. Hemoptizi nedeni olarak, en sık pnömoni (%21,5), ikinci sıklıkta malignite (%19,7) saptandı. Erkek hastalarda, sigara kullanma öyküsü anlamlı yüksek idi. Erkek hastalarda malignite ve KOAH, kadın hastalarda bronşiektazi daha fazla belirlendi. Radyolojik olarak; Toraks BT'de en sık bül-amfizem (%20,0), ikinci sıklıkta kitle (%19,7) tespit edildi. Bül-amfizem ve kitle bulgusu, erkek hastalarda ve sigara öyküsü olanlarda anlamlı yüksek bulundu. Kanama miktarı olarak, en sık 'balgamla karışık kanama' (%57,6) görüldü. Bronkoskopi bulgusu olarak, en sık malignite uyumlu endobronşial lezyon (%40,3) izlendi. Erkek hastalarda, sigara içme öyküsü olanlarda, 45 yaş üzeri olanlarda malignite tanısı yüksek idi. SONUÇ: Hemoptizi şikâyeti olan hastalarda, en sık iki etyolojik tanı arasında ayırım için, sigara öyküsü ve yaş durumunun anlamlı katkısı bulundu. Sigara öyküsü olanlarda etyolojik incelemede, toraks BT ve bronkoskopi bulgularının yüksek oranda malignite lehine sonuçlanması sigaranın hemoptizide önemli bir etken olduğunu göstermektedir. Yaşı ileri ve sigara içen hastaların, öncelikle malignite yönünden araştırılmaları önerilir.
Sarkoidoz ve ateroskleroz ilişkisi: Az bilinen bir komorbidite
Sarkoidoz; nedeni tam olarak bilinmeyen, tutulan bölgelerde non kazeifiye granülomatöz inflamasyonla karakterize multisistemik bir hastalıktır. Ateroskleroz ise; toplumda çok yaygın görülen, büyük ve orta boy arterlerin daralmasına veya tıkanmasına yol açan bir hastalıktır. Bu çalışmada asemptomatik sarkoidoz hastalarında aterosklerozun önceden ön görülmesinde aterojenik belirteçlerin ve ultrasonografik değerlendirmenin (intima-media kalınlığı ve tepe sistolik akım (PSV)) etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda 10.10.2017-10.02.2018 tarihleri arasında Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Kliniği‟ne başvuran ve sarkoidoz tanısı ile izleme alınan 44 hasta ve yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş 53 sağlıklı kontrol grubunu alındı. Katılımcıların laboratuvar, solunum fonksiyon testi ve karotis ultrasonografi değerleri incelendi. Çalışmamıza dâhil edilen sarkoidoz hastalarının %70,5‟i kadın idi ve yaş ortalaması 35,36±7.18 yıl idi. Kontrol grubunun %64,2‟si kadın ve yaş ortalaması 33.58±8.13 yıl idi. Sarkoidoz hastalarının %20,5‟i kontrol grubunun %26,4‟ü sigara kullanıyordu (P=0,492). Hastaların %77,2‟si Evre 1 ve Evre 2 hastalar iken sade 10 hasta (%22,7) Evre 3 ve Evre 4 idi. Hastaların sadece 5‟i hala steroid tedavisi alıyordu. C-Reaktif Protein sarkoidoz hastalarında anlamlı düzeyde yüksek bulundu (P<0,001). Sarkoidoz grubunda HDL kolesterol düzeyi kontrol grubundan daha düşük iken, diğer kolestroller daha yüksek düzeyde saptandı. Tiroid fonksiyon testi her iki grupta benzer olarak saptandı. Intima-media kalınlığı sarkoidoz hastalarında daha yüksek idi. Yine Tepe Sistolik akın hızı (PSV) değeri sarkoidoz hastalarında daha yüksek saptandı. Aterojenik belirteçler (Aterojenik Indeks (AI), Aterojenik Sabit (AC) ve Kardiyojenik Risk Oranı (CRR)) sarkoidoz hastalarında daha yüksek olarak saptandı. Intima-media kalınlığı ile PSV, AI, AC, CRR, Trigliserid ve VLDL arasında pozitif bir korelasyon varken HDL ile negatif korelasyon saptandı. PSV ile aterojenik belirteçler (AI, AC, CRR) ve kolesteroller (TG ve VLDL) arasında pozitif korelasyon ve HDL ile negatif korelasyon saptandı. Sonuç olarak; sarkoidoz hastalarında ateroskleroza yatkınlık mevcuttur. Asemptomatik sarkoidoz hastalarında aterosklerozu öngörmede aterojenik belirteçler (AI, AC ve CRR) ve karotis arter intima-media kalınlığı ve PSV kullanılabilir. Yine hastalık evresinin ve kortikosteroid kullanımının ateroskleroz gelişimine etkisinin inceleneceği prospektif çalıĢmalara ihtiyaç vardır.
Akciğer kanseri hastalarında metastaz paternleri ve prognoza etkisinin araştırılması
Bu çalışmada akciğer kanseri tanısı konan hastaların uzak organ metastazlarının insan ömrüne olan etkisini retrospektif olarak incelemeyi amaçladık. Çalışmaya akciğer kanseri tanısı konan 430'u erkek (%89), 53'ü kadın (%11) toplam 483 hasta dahil edildi. Hastaların demografik verileri, radyolojik dağılımı, tanı yöntemleri, TNM evrelemesi, metastaz yerleri, başvuru semptomları, histopatolojik tipleri, yaşam süreleri, dosya taraması yapılarak kaydedildi. Kaydedilen verilerin sıklığı, sağkalıma etkileri araştırıldı. Olguların en sık başvuru semptomları dispne(%34,6) ve öksürüktü(%33,7). Olguların çoğunluğu(%43,4) skuamöz hücreli karsinomdu. Olguların %85,6'sının sigara öyküsü mevcuttu. Tanı yöntemi olarak %58,8 oran ile bronkoskopik bronş biyopsisi en çok kullanılmaktaydı. En sık metastaz yeri %37 ile iskelet sistemi olurken, ikinci sıklıkta %25,2 ile beyin gelmekteydi. Akciğer kanseri nedeniyle herhangi bir tedavi alan hastaların sağkalımı daha uzun olduğu saptandı (p<0,001). Akciğer kanseri olan hastaların bir yıllık sağkalımına bakıldığında; kemik metastazı olmayanların olanlara göre (p=0,018), karaciğer metastazı olmayanların olanlara göre (p=0,009), surrenal metastazı olmayanların olanlara göre (p=0,020), karşı akciğer metastazı olmayanların olanlara göre (p=0,020) sağkalımının daha uzun olduğu görüldü. Akciğer kanseri olan hastaların beş yıllık sağkalımına bakıldığında; kemik metastazı olmayanların olanlara göre (p=0,006), beyin metastazı olmayanların olanlara göre (p<0,001), karaciğer metastazı olmayanların olanlara göre (p<0,001), surrenal metastazı olmayanların olanlara göre (p=0,045), karşı akciğer metastazı olmayanların olanlara göre (p=0,045) sağkalımının daha uzun olduğu görüldü. Sonuç olarak, akciğer kanseri olan hastalarda histopatolojik alttip, metastaz bölgesi ve tedavi yöntemi sağkalımı etkilemektedir.
Mevsimsel değişiklikler pulmoner embolizmsıklığı ve mortalitesi üzerindeetkiliolabilir mi?
Giriş ve amaç: Meteorolojik koşulların kardiyovasküler morbidite ve mortalite üzerine etkisi uzun zamandır bilinmektedir. Bununla birlikte VTE'nin en ciddi kliniği olan PE'nin gelişimi ile mevsimsel değişiklikler arasındaki ilişkiyi inceleyen çok az çalışma yayınlamıştır.Bu tez çalışması, kliniğimizdetanı konulan PE vakalarının sıklığında dönemsel farklılıklar olması nedeniyle; PE sıklığı ile mortalitesi üzerinde mevsimsel değişikliklerin etkilerini araştırmak üzere yapılmıştır. Gereç ve yöntem: 01.01.2014 ile 01.01.2019 tarihlerini kapsayan beş yıllık dönemde Afyon Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Kliniği tarafından akut PE tanısı konulan402 hastanın verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Araştırmaya 18 yaş ve üzeri, PE tanısı spiral toraks BT ile doğrulanmış hastalar dahil edilmiştir. Hastaların yaş ve cinsiyetleri, başvuru ayları, PE'nin radyolojik olarak masif veya nonmasif oluşu, PE gelişimindeki risk faktörleri, başvuru anındaki başlıca laboratuar parametreleri ( wbc, nötrofil, lenfosit, hemoglobin, platelet, D-dimer, CRP), pulmoner arter basıncı (PAB) değerleri, wells skorları, wells skorlarına göre PE gelişme olasılıkları, sPESI skorları, tedavileri ve akıbetleri kaydedilmiştir. Bulgular: Mevsimlere göre PE gelişme sıklığına bakıldığında en fazla hasta ilkbahar mevsiminde (n=115, %28,6) görülmüştür. Bunu sonbahar mevsimi (n=99,%25) izlemiştir. En az hasta sayısı kış ve yaz aylarında eşit olarak (n=94, %23,4) olarak saptanmıştır. PE gelişen hasta sayılarının aylara göre dağılımlarına bakıldığında en fazla hasta kasım (n=48, %11,9) ve nisan (n=47, %11,7) aylarında saptanmıştır. Mevsimlere ve aylara göre olgu dağılımı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,001).Mortalite oranlarında mevsimsel farklılık gözlenmemiştir (p=0,663). Aylara göre prognoz değerlendirildiğinde ölüm oranlarının farklılıklar gösterdiği ancak bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı saptanmıştır (p=0,582). Kaydedilen sayısal verilerden sadece wbc düzeyinin mevsimlere göre dağılımı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,045). Hastaların yaş, wbc, nötrofil, lenfosit, plt, D-dimer, CRP, PAB değerleri ve sPESI ve wells skorları ile prognoz arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Sonuç: PE gelişim sıklığının mevsimsel değişim gösterdiğine dair gözlemimiz doğrulanmıştır. En fazla PE olgusu ilkbaharda saptanmıştır. Ancak mevsimler ile prognoz arasında istatistiksel anlamlı fark gösterilememiştir. PE gelişimi ile mevsimsel değişimler arasındaki bağlantıyı açıklayabilmek için; bu hastalarda çeşitli hematolojik parametreleri inceleyen ve atmosfer basınç ölçümlerini de dahil eden geniş kapsamlı prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Pulmoner embolizm, mevsimler, mortalite
Teofilin kullanan KOAH'lı hastalarda sitokrom P450 (CYP1A2) gen polimorfizmlerinin taranması
Torasik outlet sendromunda cerrahi tedavinin etkinliği
Akciğer rezeksiyonları sonrasında ampiyem gelişiminde neden sonuç ilişkisi ve tedavi yöntemleri
Ayaktan ve yatarak pulmoner emboli tanısı konulan hastaların klinik sınıflandırmaya göre laboratuvar ve radyolojik parametrelerinin değerlendirilmesi
Amaç: Pulmoner tromboemboli (PTE), genellikle alt ve üst ekstremite derin venlerinden kaynaklanan bir veya birçok trombüsün koparak sistemik dolaşımdan pulmoner vasküler yatağa taşınması ile ortaya çıkmaktadır. Tanısının konması güçtür ve özgül bir klinik tablo ile ortaya çıkmadığı için gözden kaçmaktadır. Buna karşılık, erken tedavinin son derece etkili olması nedeniyle, erken tanı konması çok önemlidir. Bu çalışmada Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi İzzet Baysal Eğitim ve Araştırma Hastanesini Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalına başvurarak pulmoner tromboemboli tanısı alan hastaların klinik sınıflandırılmalarına göre laboratuvar ve radyolojik değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya 2019 – 2021 tarihleri arasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi İzzet Baysal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs Hastalıklarına başvurup pulmoner emboli tanısı alan hastalar alınmıştır. Dışlama kriterleri dikkate alındığında örneklem 100 hasta üzerinde tamamlanmıştır. Araştırmada bakılan parametreler ; derin ven trombozu varlığı, sistolik Pulmoner Arter basıncı yüksekliği, D-dimer ve Troponin-I değerleri, trombolitik verilip verilmemesi, Pulmoner emboli tipi, pulmoner emboli yeridir. Bulgular: Belirtilen tarihler arasında çalışmaya alınan toplam 100 hastanın 42'si kadındır. Semptomatik dağılıma bakıldığında hastaların %70,0'ı nefes darlığı, %14,0'ı göğüs ağrısı ile başvurmuştur. Hastaların %67'ının sistolik pulmoner arter basıncı PABs )yüksekliği vardır. Klinik-radyolojik ve labaratuar değerlendirmeye göre hastaların %40,0'ı submasif pulmoner emboli, %45,0'ı non-masif pulmoner embolidir. BT anjiyografi yerleşimlerine göre pulmoner emboli en sık pulmoner emboli segmenter yerleşimlidir. (%51,0'ında) Kadınların D-dimer değerleri erkeklere göre daha yüksektir. Sistolik pulmoner arter basıncı yüksekliği olanların, sistolik pulmoner arter basıncı yüksekliği olmayanlara göre yaş ortalaması daha yüksek, daha fazla trombolitik tedavi verilmiş, daha fazla masif ve submasif pulmoner emboli görülmektedir. Pulmoner embolisi ana dalda olanların segmenter ve subsegmenter dalda olan embolilere göre sistolik pulmoner arter basıncı anlamlı derecede daha yüksektir. Submasif pulmoner embolinin D-dimer değeri masif ve nonmasif pulmoner emboliye göre ve Anadaldaki pulmoner emboli D-dimer değeri segmenter ve subsegmenter pulmoner emboliye göre anlamlı derecede yüksek saptanmıştır. Masif pulmoner embolinin Troponin I değeri submasif ve nonmasif pulmoner emboliye göre anlamlı derecede yüksek saptanmıştır. Sonuç: Sistolik pulmoner arter basıncı yüksek bulunan hastaklarda masif ve submasif pulmoner emboli saptanma olasılığı daha yüksektir. Anadalda pulmoner embolisi bulunan hastaların D-dimer değeri diğer emboli yerleşimlerine göre anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur. Masif pulmoner embolinin Troponin I değeri diğer emboli tiplerine göre anlamlı derecede yüksek saptanmıştır.
Obstruktif uyku apnesi- overlap sendromunda klinik, laboratuar ve polisomnografik özelliklerin değerlendirilmesi
Amaç: Obstrüktif uyku apnesi (OSAS), uyku sırasında solunum çabası olmasına karşın ağız ve burunda hava akımının olmadığı, tekrarlayıcı total ya da parsiyel üst solunum yolu obstrüksiyonları ile karakterize bir uyku bozukluğudur. Overlap sendromu (OS); OSAS'ın kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), astım ve interstisyel akciğer hastalığı (İAH) gibi akciğer hastalıkları ile birlikteliği için kullanılan bir terimdir. Kronik akciğer hastalıkları OSAS'a neden olmakta ve OSAS'da kronik akciğer hastalıklarının kontrolünü zorlaştırmaktadır. Her iki hastalık grubu için takipte sorun yaşandığında mutlaka diğer hastalık açısından araştırılması gerekmektedir. Bu çalışmada OSAS hastalarındaki OS'nun sıklığını, hastaların klinik, laboratuvar ve polisomnografik özelliklerini değerlendirerek bu hastaların erken tanısı ve tedavisi için gerekli parametreleri saptamayı amaçlıyoruz. Gereç ve Yöntem: Mart 2019 - Ağustos 2023 tarihleri arasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi İzzet Baysal Eğitim ve Araştırma Hastanesi uyku merkezinde polisomnografi (PSG) yapılarak OSAS tanısı konulan 1135 hasta dahil edilmiştir. Bağımsız değişkenler; yaş, cinsiyet, sigara öyküsü, ek Hastalık ,uzun süreli oksijen tedavisi (USOT) kullanımı, ejeksiyon fraksiyonu (EF), sistolik pulmoner arter basınçı (sPAB), hematokrit değeri, bağımlı değişkenler; kayıt süresi, etkin uyku süresi, NonREM N1 evresi, N1 yüzdesi, N2 evresi, N2 yüzdesi, N3 evresi, N3 yüzdesi, REM evresi, REM yüzdesi, obstrüktif apne, santral apne, miks apne, Hipopne, apne hipopne indeksi (AHİ), ortalama satürasyon, minimum satürasyon, nabız/dakika sayısı idi. Bulgular: 1135 hastanın 115'inde kronik akciğer hastalıkları mevcut olup OS oranı %10,1 olarak saptandı. OS olgularında en sık astım (%75.7) ikinci sırada KOAH (%21,7) ve en az olarak da İAH (%2,6) birlikteliği saptandı. Tüm hastaların ortalama yaşı 48,8, kadın/erkek oranı %29,2/%70,8 idi. OS olan hastalar izole OSAS grubuna göre; daha yaşlı, kadın oranı daha yüksek ve sigara maruziyeti daha fazla idi. OS grubunda komorbiditeler, USOT kullanımı daha fazla idi. PSG verilerinden N3 ve REM süresinin OS grubunda anlamlı olarak daha kısalmış olduğu izlendi. Obstrüktif apne sayısı, santral apne sayısı, miks apne, hipopne sayısı, AHİ ve kalp ritmi/dk açısından iki grup arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Ortalama oksijen satürasyonu OS grubunda anlamlı olarak daha düşüktü. sPAB, EF ve Hct değeri açısından da gruplar arasında farklılık saptanmadı. KOAH'lı hastaların ortalama FEV'i %58,3 19,6 iken XIII astım-OS grubunun solunum fonksiyonları korunmuştu. Kronik akciğer hastalık grupları ile OSAS evreleri arasında anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: OSAS tanısı konulan hastalar ileri yaşta, özellikle kadın cinsiyette, sigara öyküsü mevcut, komorbiditeleri fazla ve ortalama oksijen satürasyonları düşük ise OS açısından uyanık olunmalıdır. OS'ye eşlik eden astım veya KOAH bulunması halinde bu hastalıkların da solunum fonksiyonlarının çok ağır derecede bozulmuş olması beklenmemelidir. PSG verilerinde izlenen N3 ve REM uyku evrelerinin kısalması bu hastalıklar için bir kompanzasyon mekanizması olabilmektedir.
Toraks bilgisayarlı tomografide UİP (olağan interstisyel pnömoni) paterni olup antifibrotik tedavi başlanan hastalarda takip edilen parametreler ve progresleri
Amaç:İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF), olağan interstisyel pnömoninin (UİP) radyolojik ve histolojik özellikleri ile ilişkili, nedeni bilinmeyen kronik, fibrozan interstisyel pnömonidir. İdiyopatik pulmoner fibrozis, önemli bir mortalite ve morbidite sebebi olup birçok kanserden daha mortal seyredebilmektedir.Çalışmamızda yüksek rezolüsyonlu bilgisayarlı tomografide (YRBT) UİP paterni olan hastaların takipte kullanılan parametrelerini, bu parametreler ile hastalığın progresyonu arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarmayı ,hastaların progresyonlarını saptamayı hedefledik. Ayrıca UİP paternine sahip bu hastalara dikkat çekmeyi, erken tanının progresyona olan etkisini ve mortalite istatistiklerinde tanı olarak gözden kaçmamasını hedefledik . Gereç ve Yöntem: Araştırmamızı 01.01.2019/01.01.2024 tarihleri arasında Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs Hastalıkları polikliniğine başvuran, toraks bilgisayarlı tomografide UİP paterni mevcut olup interstisyel akciğer hastalığı tanısı alan ve antifibrotik tedavi tarafımızca başlanan hastalar retrospektif olarak hastane bilgi yönetim sistemi (HBYS) veri tabanından taranarak bulundu.Hastaların dosyalarından yaşları, cinsiyetleri, başvuru yakınmaları, fizik muayene bulguları ,ek hastalıkları, sigara kullanımları, meslekleri, çeşitli maruziyetleri ile ilgili bilgiler kaydedildi.Kontrol takiplerde bakılan solunum fonksiyon testi (SFT), sistemik immun inflamasyon (SII) indeks, 6 dakika yürüme testi (6 DYT), laboratuvar değerleri yine hasta verisinden temin edildi.Tanı sonrası sağkalım süreleri ve yaşam kaliteleri değerlendirilerek not alındı. Hastaların ölüm bilgilerine sağlık bakanlığı ölüm bildirim sistemi (ÖBS)'den ulaşıldı. Bulgular: : YRBT'de UİP paterni saptanan ve tarafımızca antifibrotik başlanan toplam 40 hasta dahil edildi.Hastalarının yaş ortalaması 68,2±7,19 yıl olup %82,5'si (n=33) erkek, hastaların %40'ı işçi idi. %85,29'unda en az bir komorbidite mevcuttu.30 paket-yıl ve üzerinde sigara içenlerin oranı %45 belirlendi.Hastaların %90'ında nefes darlığı, %87.5'inde öksürük,%57.5'inde balgam, %17.5'inde göğüs ağrısı mevcut idi. Çalışmaya dahil edilenlerin %87,5'inde dinlemekle ral, %7,5'inde ronküs duyulurken %5'inin normal olarak değerlendirildi.Pirfenidon kullanan 24, nintedanib kullanan 16 hasta mevcut idi.İki antifibrotik ilaç kullanımıyla FVC (Zorlu Vital Kapasite) değişimleri arasında istatistiksel anlamlı bir ilişki saptanmadı (p>0,05).Pirfenidon kullananlarda %25,nintedanib kullananlarda %12.5 mortalite saptandı.Hastaların %67.5'inde antifibrotik ilaç yan etkisi görüldü.En sık görülen yan etkiler sırasıyla ; kaşıntı (%28.57), bulantı-kusma (%17.86), ishal (%17.86), ciltte kızarıklık kaşıntı (%14.29), kilo kaybı (%14.29) olarak değerlendirildi.40 hastanın 8'i mortal seyretmiş olup bunların 3'ünde eşlik eden malignitesi mevcut.Hastaların %73,33'ünde malignite yokken(n=33), %15,56'sında malignite var(n=7), %11,11'inde(n=5) ise 5 yıllık süreçte yeni oluşan akciğer malignitesi tespit edildi. 30 hastanın son nötrofil ölçümü ilk ölçümünden yüksekken 10 hastanın düşük olduğu belirlendi.İlk ve son ölçüm arasında lenfosit ve platelet sayıları açısından istatistiksel anlamlı farklılık görülmezken, nötrofil değerleri açısından istatistiksel anlamlı düzeyde fark mevcuttu (p<0,001).İlk ve son ölçüm SII indeks medyan değeri 532.61 iken 5 yıllık zaman zarfında 794.32 hesaplanmıştır.Son ölçümün istatistiksel anlamlı düzeyde yüksek olduğu belirlendi (p<0,05).Mortal seyredenlerin 5 yıldaki FVC kaybı %-20.71,mortal seyretmeyenlerde %-16.87 olarak hesaplandı. Karbonmonoksit difüzyon kapasitesi (DLCO) kaybı 5 yılda ortalama -%21.51 idi.Mortalite saptanan hastaların 5 yılda,6 DYT'inde yürüme mesafesindeki azalma -%28,36 saptandı.6 DYT'inde SPO2'deki düşüş 5 birimden fazla olanların %35.71'i mortal seyretti. Sonuç:UİP radyolojik paterni, İPF'de en sık görülür.Akciğer fonksiyonlarında ilerleyici düşüş ve yüksek mortalite ile ilişkilendirilmiştir.Bu hastaların takibinde kullanılan parametreler SFT , DLCO, SPO2, 6 DYT, radyolojik görüntülemesi,laboratuvar değerleri prognoz hakkında bilgi verir. Tanı,tedavi ve prognostik belirteçler ile ilgili daha geniş çaplı araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelime:UİP patern,prognoz,mortalite,takip parametreleri
Akciğer kanseri rezeksiyonu olan hastalarda venöz tromboembolizm gelişmesini etkileyen faktörler
AMAÇ: Dünyada kanser nedeni ile gelişen ölümlerin en önemli nedenlerinden biri akciğer kanseridir. Cerrahi tedavi en etkin tedavi şekli olup; evre 1, 2 ve seçilmiş evre 3 hastalarda tercih edilmektedir. Akciğer kanseri rezeksiyonu sonrasında en önemli sorunlardan biri venöz tromboembolizmdir (VTE). Hem kanser hem de majör cerrahi VTE için ayrı ayrı risk oluşturmaktadır. Akciğer rezeksiyonu sonrası dönemde %2,3 oranında VTE saptanmıştır. Göğüs cerrahisi hastalarında teknik ve hastalığa özgü nedenlerden dolayı VTE önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. VTE önlenebilir bir hastalık olup risk faktörlerinin farkında olup profilaksiye dikkat edilmelidir. Bu prospektif kohort çalışmasında amacımız; akciğer rezeksiyonu yapılan akciğer kanseri hastalarında VTE gelişme oranını ve gelişmesindeki risk faktörlerini saptamaktır. GEREÇ ve YÖNTEM: Araştırmamıza Eylül 2023 ve Aralık 2024 tarihleri arasında Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi İzzet Baysal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs Cerrahisi bölümünde akciğer kanseri nedeni ile opere edilen 45 hasta dahil edildi. Araştırmanın bağımlı değişkeni; pulmoner embolizm (PE) ya da derin ven trombozu (DVT) varlığıdır. Bağımsız değişkenleri; Caprini risk değerlendirme modeli (Caprini RAM) skoru, araştırma grubunun tanımlayıcı özellikleri, PE ya da DVT ile ilgili özellikleri, araştırma grubunun risk faktörleri ve araştırma grubunun ek hastalıkları ile ilgili özellikleridir. BULGULAR: Araştırmaya dahil edilen hastaların medyan yaşı 65 (31-79) idi. Hastalarda erkek hakimiyeti olup, kadın /erkek oranı:8 (%17,8) /37 (%82,2) idi. En sık görülen kanser türü adenokanserdi. Hastaların evrelendirilmesinde; 26'sı (%57,8) evre 1A, 6'sı (%13,3) evre 1B, 5'i (%11,1) evre 2B, 5'i (%11,1) evre 4A, 2'si (%4,4) evre 2A, 1'i (%2,2) evre 3A'ydı. Hastaların %93,3'ünde en az bir komorbidite mevcuttu. En sık görülen komorbiditeler; kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) (%24,4), koroner arter hastalığı (KAH) (%24,4) ve obezite (%24,4) olarak sıralanmaktadır. Komorbiditelerden sadece KOAH'ın varlığı PE/DVT gelişimi ile ilişkili saptandı (grup 1'de %75, grup 2'de %19.5, p=0.04). 6 hasta (%13,3) neoadjuvan kemoterapi aldı. 34 hasta (%75,6) Video yardımlı toraks cerrahisi (VATS) yöntemi ile opere edildi, en sık lobektomi prosedürü uygulandı (%57,8, n=26). Ortalama cerrahi süresi 221.1±65.1 dk idi. Hastaların Caprini RAM medyan değeri 9(6-14)'du. Hastaların 11'i (%24,4) Caprini RAM yüksek riskli grupta, 34'ü (%75,6) orta risk grubunda yer almakta olup Caprini RAM düşük riskli olan hastamız yoktu. PE/DVT gelişenlerin %50'sinin Caprini RAM skoru yüksek riskli olup hastaları Caprini RAM skoruna göre gruplandırdığımızda; yüksek riskli olan grubun %18,2'sinde, orta riskli grubun %5,9'unda PE/DVT gelişmesine rağmen bu sonuç istatiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,247). Hastaların 4'ünde (%8,9) PE/DVT gelişti. PE/DVT gelişmesinde ortalama süre 94.2±34,8 gündü. Bu 4 hastanın 2'sinde (%50) DVT, diğer 2'sinde (%50)'PE gelişti. PE gelişen hastaların birinde trombüs yerleşimi segmental dalda iken diğerinde ise ana pulmoner arterde izlendi. DVT gelişen hastaların tamamı unilateral yerleşimliydi. PE/DVT grubunun %50'si mortal seyretti. SONUÇ: Araştırmamızda akciğer kanseri rezeksiyonu olan hastalarda; cerrahinin şekli, büyüklüğü ve süresi, kanserin türü ve evresi, hastanede yatış süresi, mobilizasyon zamanlaması, postoperatif komplikasyonların gelişmesi, emboli profilaksisinin uygulanması ve Caprini RAM skorundan bağımsız olarak %8,9 oranında PE/DVT geliştiği saptandı. Postoperatif 4 aylık dönem PE/DVT gelişmesi açısından önemli olup bilhassa yüksek Caprini RAM skorunu olan hastaların yakın takibi gerekmektedir. Antikoagülan kemoprofilaksi süresi için yol gösterici olan Caprini RAM'da yer alan komorbiditelerden KOAH'ın öngörülen puanın daha yüksek olması gerektiği düşünülmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Venöz tromboembolizm, pulmoner emboli, derin venöz trombozu, akciğer kanseri, postoperatif, Caprini RAM skoru, risk faktörleri
KOAH'lı hastalarda stabil ve akut atak dönemlerinde total antioxidant status (TAS) ve total oxidant status (TAS) düzeylerinin değerlendirilmesi
Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH); zararlı gaz ve partiküllere karşı havayolları ve akciğerin artmış kronik inflamatuvar yanıtı ile ilişkili ve genellikle ilerleyici özellikteki kalıcı hava akımı kısıtlanması ile karakterize, yaygın, önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalıktır. KOAH patogenezinde oksidan-antioksidan dengesizliği önemli bir mekanizmadır. KOAH'ta oksidatif strese yol açabilecek birden fazla mekanizma söz konusudur. İnflamasyon, infeksiyonlar, hipoksi, sigara içimi, antioksidan cevap azlığı bunların başlıcalarıdır. Bu çalışmamızda sağlıklı kontrollerle KOAH'lı hastalarda stabil ve atak dönemlerinde sağlıklı kişilere göre oksidan-antioksidan sistemlerini değerlendirmeyi ve karşılaştırmayı amaçladık. Araştırma Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Kliniğinde, Mayıs 2017 – Nisan 2018 tarihleri arasında yürütüldü. Araştırmaya hastanemiz Göğüs Hastalıkları Polikliniğine başvuran ve daha önce bir göğüs hastalıkları uzmanı tarafınca GOLD 2015 kriterleri esas alınarak KOAH tanısı konulan (post bronkodilatör FEV1 / FVC < %70) hastalardan 21 stabil KOAH'lı hasta ve 21 atak döneminde (nefes darlığı, öksürük ve balgam miktar-pürülansında akut artış) KOAH'lı hasta ile Göğüs Hastalıkları polikliniğine değişik nedenlerle başvurmuş hasta yakını ve kurum içi çalışanlardan oluşan akciğer ve akciğer dışı sistemik inflamatuar veya bir başka kronik ya da sistemik hastalığı olmayan 21 sağlıklı kişi kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen tüm katılımcıların cinsiyet, yaş, vücut kitle indeksi kaydedildi; sigara öyküsü sorgulandı. Solunum fonksiyon testleri, arter kan gazı ile serum örneklerinden; beyaz küre, hemoglobin, hematokrit, platelet, nötrofil %, MCV, CRP, sedimantasyon, TAS ve TOS düzeyleri çalışıldı ve kaydedildi. KOAH atak ve stabil grupları kendi aralarında ve sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldı. Çalışma verileri SPSS 22.0 programı kullanılarak KOAH atak ve stabil grupları kendi aralarında ve sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldı, dağılım özelliklerine göre parametrik veya nonparametrik yöntemler kullanılarak analiz edildi. Üç grup arasında FEV1/FVC, FEV1, FVC, pCO2, pO2, %SpO2, beyaz küre sayısı, nötrofil % oranı, CRP ve ESR değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. Hemoglobin, hemotokrit, MCV, platelet ve pH düzeylerinde üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Oksidan-anti oksidan mekanizmayı değerlendirilmek üzere üç grup arasında bakılan parametrelerden TAS düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmazken, TOS ve OSİ düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptandı. KOAH atak ve stabil grupları kendi aralarında karşılaştırıldığın da TOS , OSİ, FEV1, FVC, pO2, %SpO2, CRP ve nötrofil % düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. . Yapılan analizlerde WBC ile TOS arasında pozitif korelasyon saptandı, diğer parametrelerde korelasyon saptanmadı. Çalışmamızda KOAH hastalarında oksidan-anti oksidan dengesizliğnin değerlendirilmesinde TAS, TOS ve OSİ düzeylerine bakılmasının istatistiksel olarak daha anlamlı değişimler oluşturduğu saptandı. KOAH atak hastalarında daha fazla olmak üzere tüm KOAH hastalarında oksidan streste anlamlı artış olduğu saptanmıştır. Oksidan streste artış olmasına rağmen stabil KOAH ve KOAH atak hastalarında antioksidan düzeyinde artış saptanamamıştır.
KOAH'ta ınfluenza ve pnömokok aşılanma sıklığı
Genel Bilgiler: Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), tüm dünyada önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir. KOAH olgularının önemli bir kısmında hastaneye yatışın ve mortalitenin nedenini pnömokokkal hastalık ve influenza oluşturmaktadır.İnfluenza ve pnömokok aşısı uygulanan KOAH'lı hastalarda hastaneye başvurularının, hospitalizasyonun ve mortalitenin azaldığı raporlanmıştır. Bu nedenle aşı uygulaması, hem maliyet etkin hem de hayat kurtarıcı bir yaklaşımdır. Amaç: KOAH'lı hastalarda influenza ve pnömokok aşılanma sıklığını, KOAH'ta aşılanmayı etkileyen faktörleri, aşılanmama davranışının altında yatan nedenleri saptamaktır. Materyal-Metod: Bu çalışma, ŞUBAT 2019-MAYIS 2019 tarihleri arasında Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğine ayaktan başvuran, herhangi bir göğüs hastalıkları uzmanı tarafından KOAH tanısı konmuş 104 kişi üzerinde yürütülmüştür. GOLD 2019 raporuna göre SFT değeri FEV1/FVC %70'in altında olan kadın ve erkek hastalar çalışmaya dahil edilmiş; herhangi bir dışlama kriteri seçilmemiştir. Hastaların sosyo-demografik özellikleri,son bir yıl içinde grip aşısı ve son beş yıl içinde pnömokok aşısı yaptırıp yaptırmadıkları, aşı yaptırdılarsa yaptırma gerekliliğini nasıl öğrendikleri, aşı yaptırmadılarsa neden yaptırmadıkları sorgulandı ve bulgular kaydedildi. Bulgular: KOAH evresi ile her yıl grip aşısı yaptırma gerekliliğini bilme durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır(p=0,019). Bununla birlikte KOAH evresi ile son bir yıl içerisinde grip aşısı yaptırma durumu arasında anlamlı fark yoktur (p=0,434). KOAH evresi ile son beş yılda pnömokok aşısı yaptırma ve pnömokok aşısı yaptırma gerekliliğini bilme durumu arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,559 ve p=0,495). Son beş yıl içerisinde pnömokok aşısı yaptıranların %22,2'si son bir yıl içerisinde grip aşısı yaptırmışken, son beş yıl içerisinde zatürre aşısı yaptırmayanların %98,7'si son bir yıl içerisinde grip aşısı da yaptırmamıştır. Son bir yıl içerisinde grip aşısı yaptıranların %85,7'si her yıl grip aşısı yaptırması gerektiğini bilmektedir(p<0,001). Son beş yıl içerisinde pnömoni aşısı yaptıranların tümü pnömoni aşısını yaptırması gerektiğini bilmektedir(p<0,001). Sonuç: Son bir yıl içerisinde grip aşısı yaptıranların çoğunluğunun her yıl grip aşısı yaptırılması gerekliliğini bildiği görülmüştür. Aynı şekilde son beş yıl içerisinde pnömoni aşısı yaptıranların tamamı pnömokok aşısı yaptırılması gerekliliğini bilenlerdir. Son beş yıl içerisinde pnömoni aşısı yaptırmayanların çoğunluğu son bir yıl içerisinde grip aşısı da yaptırmamıştır. Anahtar Kelimeler: KOAH, aşı, pnömokok, influenza.
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı(KOAH) hastalarında inhaler cihazların yanlış kullanımı ve buna etken faktörler
Bu çalışmaya, KOAH tanısıyla rastgele toplam 75 hasta dahil edildi. Çalışma grubundaki hastaların yaşı, cinsiyeti, eğitim durumu, yaşadığı yer, hastalık süresi,sigara içme durumu, ilacı tarif eden, göğüs hastalıkları tarafından takip durumu, kullanılan cihaz çeşidi, ilaçtan memnun olma durumu ve cihazı kullanırken yeterli inhalasyon, doğru nefes, ağız yıkama ve toplam skorları çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri,inhaler cihazın kullanımı ile ilgili herhangi bir eğitim alıp almadığı ve aldıysa eğitimi kimin verdiği; inhalerin cihazların kullanım basamakları ile ilgili sorular içeren aynı zamanda hastaların cihaz kullanımı ile ilgili hangi aşamada ve neden hata yaptıklarını sorgulayan gözlem formu dolduruldu. Hastaların hastalık süresi, Göğüs Hastalıkları Uzmanı takibi ve cihaz çeşidine göre Cihaz kurulumu, yeterli inhalasyon, nefes tutma, ağız yıkama ve toplam skoruyla değerlendirilmesi yapıldı.
B.A.İ.B.Ü. Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalına 1 ocak 2018 – 1 ocak 2019 tarihleri arasında başvuran interstisyel akciğer hastalıklarının incelenmesi
İnterstisyel akciğer hastalıkları (İAH) , birçok akut ve kronik akciğer hastalığını kapsamaktadır. Çalışmamızda Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı'na 1 Ocak 2018 ve 1 Ocak 2019 tarihleri arasında başvuran interstisyel akciğer hastalığı olarak değerlendirilen hastaların klinik, radyolojik ve demografik özelikleri ile tanı alma yöntemleri ve tedavi şekillerini değerlendirmeyi amaçladık. Yeni İAH tanısı alan 92 hastayı dahil ettiğimiz çalışmamızda hastaları tanı gruplarına göre değerlendirip tanı koyma yöntemleri ve uygulanan tedavi şekillerini ele aldık. Hastalarımızın 23'i ( % 25) kadın , 69'u (%75 ) erkek olup , yaş ortalaması 62.23 ± 11.78 (32-88 ) idi. En fazla görülen başvuru şikayetinin nefes darlığı (% 77.6) ve öksürük (%64.7) olduğu görüldü. Fizik muayene bulguları incelendiğinde en sık ince ral (%61) ve çomak parmak (%23) saptandı. Hastaların tanılarına bakıldığında; 23 hastaya idiyopatik pulmoner fibrozis (%25), 14 hastaya nonspesifik interstisyel pnömoni (% 15.2), 14 hastaya pnömokonyoz (%15.2), 10 hastaya sarkoidoz (%10.8) , 7 hasta hipersensitivite pnömonisi (%7.6), 6 hastaya ilaca bağlı akciğer hastalıkları (%6.5), 6 hastaya kollajen doku hastalığına bağlı interstisyel akciğer hastalığı (%6.5), 5 hastaya langerhans hücreli histiositozis (%5.4), 4 hasta respiratuar akciğer hastalığı (%4.3), 2 hastaya lenfosittik interstisyel pnömoni (%2.1), 1 hastaya kriptojenik organize pnömoni (%1.0) tanısı kondu. Solunum fonksiyon testleri incelendiğinde ortalama FEV1 değeri %77.38 ± 19.54 , FVC değeri 83.76 ± 20.07 , FEV1/FVC oranı 74.45 ± 11.09 olarak saptandı. DLCO ortalama değeri 56.56 ± 21.63 olarak bulundu. Tanı yöntemleri değerlendirildiğinde; 72 hastaya klinik ve radyolojik yöntemle (%78.3), 10 hastaya videotorakoskopi (VATS) ile (%10.9) , 7 hasta mediastinoskopi (MX) ile (%7.6) , 3 hastada bronkoskopik tanı yöntemleri ile (%3.3) tanı konulmuştur. Hastalara uygulanan tedavi şekillerine bakıldığında %29.3 steroid tedavisi , %18.5 antifibrotik tedavi başlandığı, %35.9'nun ise ilaçsız takip edildiği; geri kalanlara ise semptomatik ve inhaler tedavi verildiği görüldü. Sonuç olarak İAH, göğüs hastalıkları polikliniğine başvuran hastaların yaklaşık %15'ini oluşturmaktadır ve ayırıcı tanıda göz önünde bulundurulmalıdır. Çalışmamızda literatürde olduğu gibi en sık İPF , sarkoidoz, pnömokonyoz görülmüştür. Tanı koymada zorluklar olmakla birlikte radyolojik teknikler ve biopsi yöntemlerinin artması ile daha kolay tanı konulabilmektedir .
COVİD-19 tanılı olgularda seri D-dimer ölçüm sonuçlarının; klinik ve radyolojik bulgular, laboratuvar verileri ve hastalık seyri ile ilişkisi
AMAÇ: COVID-19 enfeksiyonunda koagülopatiye bağlı tromboembolik olay gelişme sıklığı yüksektir. Fibrin bozunma ürünü olup tromboz yükünü gösteren D-dimer molekülü COVID-19' da yüksek saptanmaktadır. Bu çalışmanın amacı; COVID-19 tanılı hastalarda seri D-dimer ölçümlerinin klinik, radyolojik ve laboratuvar değerleri ile ilişkisine bakarak prognozu, mortaliteyi ve venöz tromboembolik olayları öngörmedeki katkısını belirlemektir. YÖNTEM: COVID-19 PCR test pozitifliği ve/veya Toraks BT'de tipik COVID-19 pnömonisi bulguları olan, 16.03.2020 - 16.03.2021 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi pandemi servisinde ve/veya COVID-19 yoğun bakım ünitesinde izlenen, dahil olma ve dışlama kriterlerini karşılayan tüm olgular elektronik kayıtlardan retrospektif taranıp, bir aylık süreçte en az beş kez D-dimer düzeyi bakılan hastalar çalışmaya alınmıştır. BULGULAR: Çalışmada toplam 350 hasta değerlendirilmiş olup 140'ı (%40) izlemde hayatını kaybetmiştir. Tüm hasta grubunda başvuru D-dimer ortalama değeri 3,4 ∓7,1 iken son ölçülen D-dimer ortalaması 4,5∓8,3 saptanmıştır. Eksitus olan hastalardaki başvuru D-dimer ortalaması 4,2∓7,7, son ölçülen D-dimer ortalaması 9,7∓11; yaşayan hastalarda ise başvuru D-dimer ortalaması 2,9∓6,6, son D-dimer ortalaması 1,1∓2,1 dir. Bu bulgular doğrultusunda mortaliteyle D-dimer düzeyi arasında anlamlı ilişki bulunmuştur (p:< 0,05). İlk 8 günlük D-dimer seyrine bakıldığında; eksitus olan ve/veya CALL, GRAM skoru yüksek olan hastalarda D-dimer düzeyleri daha yüksek seyretmekte olup, yükselişi giderek artmaktadır. Eksitus olmayanlarda ve/veya düşük CALL, GRAM skoru olan hastalarda ise düşük seviyelerde stabil seyrederek azalma trendi göstermektedir. D-dimer seyrinde; eksitus olmayanlarda anlamlı fark saptanmazken, eksitus olanlarda anlamlı fark saptanmıştır (p=0,037). CALL skor, GRAM skor ve Radyolojik skor arttıkça son ölçülen D-dimer düzeyi bunlarla ilişkili olarak artmaktadır (rspearman: 0,41, rspearman: 0,492, rspearman: 0,2, p:<0,001). Takipte PTE gelişen hastaların D-dimer düzeylerinin başvuru sırasında belirgin yüksek olduğu, ilerleyen günlerde antikoagülan tedaviyle düşüş gösterdiği; takipte PTE geliştiği gösterilemeyen olguların ise "başvuru anında D-dimer düzeylerinin" daha düşük olduğu, ilk 14 günde yükseliş gösterdiği ve sonrasında stabil seyrettiği görülmektedir. Oksijen desteği, HFO, NIMV ve IMV ihtiyacı varlığı ile son ölçülen D-dimer düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir (p≤0,001). SONUÇ: COVID-19 olguları özelinde seri D-dimer düzey ölçümü yapılmasının prognozu öngörmede değerli ve yararlı olabileceği, bu stratejik yaklaşımın tüm venöz tromboembolik hastalık süreçlerinde kullanılabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimler: COVID-19, prognoz, seri D-dimer ölçümü, tromboemboli