
67
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Migren cerrahisinin uzun dönem sonuçları ve anatomik varyasyon ile ağrı ilişkisi
Amaç: Migren cerrahisinin uzun dönem sonuçlarını içeren literatürdeki pek çok çalışmaya rağmen ülkemizde migren cerrahisi tedavisinin uzun dönem sonuçlarının objektif yöntemlerle [ MHI (Migraine Headache Index), MIDAS (Migraine Disability Assessment Score), VAS (Visuel Analog Skala)] yapıldığı yeterli çalışma bulunmamaktadır. Ayrıca hastalarda sağ ve sol taraf arasında anatomik simetri farklılıkları görülmektedir Literatürde bu anatomik farklılıklar ile ağrı ilişkisini gösteren yeterli yayın bulunmamaktadır. Bu çalışma kliniğimize başvuran migren operasyonu geçiren hastaların uzun dönem sonuçlarının tespiti ve ağrı ile anatomik simetri farkı arasındaki ilişkinin tanımlanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız klinik bir çalışma olup, retrospektif ayağı olan prospektif bir çalışmadır. Çalışmaya 2017-2021 yılları arasında KTÜ Farabi Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi kliniğinde opere olup operasyon sonrası en az bir yıl takip edilen ve toplam 240 bölgeden operasyon geçiren 93 hasta dahil edilmiştir. Hastaların cerrahi öncesi yaşları, cinsiyetleri, ne zamandır migren hastası oldukları (yıl), yarım baş ağrısı mevcudiyeti, görsel bulgu (aura) mevcudiyeti, ameliyat öncesi aylık ortalama atak sayıları, ameliyat öncesi aylık ortalama atak süreleri (saat), ameliyat öncesi aylık ortalama atak şiddetleri (1-10), migren ağrı indeksleri (MHI) ve ameliyat öncesi dizabilite oranları ( MİDAS skoru) kayıt edildi. Anatomik veriler cerrahi sırasındaki bulguların kayıt edilmesiyle elde edildi. Hastaların hepsine migren cerrahisi iki taraflı uygulandı. Aynı hastada sağ ve sol taraf arasındaki anatomik simetri farklılıkları kayıt edildi. Çalışmaya dahil edilen tüm hastalar cerrahi sonrası en az 12 ay takip edildi. Hastalara son kontrollerinde, ameliyat sonrası aylık ortalama atak sayıları, ameliyat sonrası aylık ortalama atak süreleri (saat), ameliyat sonrası aylık ortalama atak şiddetleri (1-10), migren ağrı indeksleri (MHI) ve ameliyat sonrası dizabilite oranları ( MİDAS skoru) kayıt edildi. İstatistiksel analiz aşamasında SPSS 23,0 istatistik programı kullanılmıştır. Bulgular: Hastaların %69'u kadın, %31'i erkek idi. Migren cerrahisi uygulanan hastaların ortalama yaşı 40,0 ± 9,8 olarak saptandı. Migren cerrahi sonrası ortalama takip süresi 37±10,9 olarak saptandı. Migren cerrahisi öncesi aylık ortalama atak süresi 24,0±21,6 saat olarak saptandı. Migren cerrahisi sonrası aylık ortalama atak süresi 10,0±19,4 saat olarak saptandı. Cerrahi öncesi ve sonrası atak süresinde anlamlı farklılık saptanmıştır. Migren cerrahisi öncesi ortalama atak şiddeti 10,0± 0,9 olarak saptandı. Migren cerrahisi sonrası ortalama atak şiddeti 4,0±3,0 olarak saptandı. Cerrahi öncesi ve sonrası atak şiddetinde anlamlı farklılık saptanmıştır. Migren cerrahisi öncesi ortalama MHI 100,0± 93,6 olarak saptandı. Migren cerrahisi sonrası ortalama MHI 4,5±67,3 olarak saptandı. Cerrahi öncesi ve sonrası migren atak indeksinde anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0,001). Hastaların %84,9'unda migren ağrı indeksinde (MHI) %50'den çok azalma saptanmıştır. Hastaların %15,1'inde migren ağrı indeksinde (MHI) %50'den daha az azalma saptanmıştır. Hastaların %14'ünde %100 azalma olmuştur. Cerrahi öncesi atak sayısı ve atak süresi ile MHI değişimi arasında anlamlı bir fark bulunmuştur. Migren cerrahisi öncesi ortalama MIDAS 4,0± 0,7 olarak saptandı. Migren cerrahisi sonrası ortalama MIDAS skoru 1,0±1,2 olarak saptandı. Cerrahi öncesi ve sonrası MIDAS skorunda anlamlı farklılık saptanmıştır. Hastaların 30'unda (%32.3) bilateral baş ağrısı, 63'ünde (%67,7) yarım baş ağrısı mevcut idi. Yarım baş ağrısı olan 51 (%81) hasta anatomik olarak asimetrik, 12 (%12) anatomik olarak simetrik idi. Yarım baş ağrısı olan hastalar anatomik olarak yüksek oranda asimetrik bulunmuştur. Yarım baş ağrısı olan hastalarda anatomik asimetri karşılaştırmasında istatiksel olarak da anlamlı farklılık saptanmıştır. Sonuç: Migren cerrahi tedavisinin etkin olduğunu ve uzun dönem korunduğunu daha önceki çalışmalarda gösterilmiştir. Çalışmamızda da cerrahi tedavinin etkin olduğunu ve uzun dönem korunduğunu göstermektedir. Migren cerrahisi insizyon yerlerinde alopesi ve uyuşukluk gibi hasta tarafından rahatlıkla tolere edilen hafif yan etkileri olan ve hayat kalitesindeki dramatik iyileşme ile beraber maliyet etkin bir tedavidir. Çalışmamızdaki yarım baş ağrısı ile anatomik asimetrinin anlamlı olması periferik mekanizmayı destekler niteliktedir. Çalışmamız yarım baş ağrısı ile anatomik asimetri ilişkisini kıyaslayan literatürdeki ilk çalışmadır.
Iskemiye ikincil damarlanma esnasında çentık sinyal yolagının rolü
Embriyonik dönemi takiben yeni damar olusumu, dinamik bir islem olup organizmanın metabolik, immünolojik ve büyüme gereksinimlerine cevap verecek biçimde gerçeklesmektedir. Dogum sonrası dönemde, yeni damar olusumu için en önemli uyaranın hipoksi oldugu düsünülmektedir. Çentik sinyal yolagı hücreler arası iletisimi saglayarak, hücrelerin büyümesi, farklılasması ve özellesmesi açısından önemli bir role sahiptir. Islevsel bir Çentik sinyal yolagı, normal damar gelisimi açısından gereklidir. Embriyonik dönemde damarın arter veya ven yönünde farklılasmasını sagladıgı gibi, olusan damar agının islevselligi açısından dallanma isleminde dengeliyici bir rol üstlenmektedir. Bu denge, dallanan damarın en ucundaki endotel hücrelerinde sentezlenen DLL4 ile saglanmaktadır. Bu moleküller ana damar endoteli üzerindeki çentik reseptörleri ile etkilesime girerek vascular endothelial growth factor receptor 2 sentezini baskılamaktadır. Böylece, vascular endothelial growth factor'un dallandırıcı etkisi baskılanmaktadır. Postembriyonik dönemde, Iskemiye ikincil gelisen damarlanma esnasında Çentik sinyal yolagının etkisi halen bilinmemektedir. Bu çalısmada, sıçanda olusturulan iskemi modelinde Çentik sinyal yolagının etkili olup olmadıgı sorusuna cevap aramaktayız. Çalısmada 30 adet erkek "Sprague Dawley" cinsi sıçan kullanıldı. Iskemi modeli olarak, sırt bölgesinde kaudal bazlı random paternli deri flebi (modifiye McFarlane flebi) tercih edildi. Sıçanlar 2 gruba ayrıldı. Grup I (kontrol grubu): bu grupta yer alan 6 sıçana herhangi bir cerrahi islem uygulanmadı. Cerrahi grubunda kullanılan McFarlane flebinin distal kısmına denk gelen bölgeden doku biopsisi yapıldı. Kalp içinden kan örneklemesi yapıldıktan sonra sıçanlar sakrifiye edildi. Grup II (cerrahi grubu): Bu grupta yer alan 24 sıçandan McFarlane dorsal deri flebi kaldırıldı ve tekrar yerine dikildi. Doku ve kan örneklemeleri ilk 6 sıçandan 55 cerrahi sonrası 1. gün, ikinci 6 sıçandan cerrahi sonrası 3. gün, üçüncü 6 sıçandan cerrahi sonrası 5. gün ve son 6 sıçandan cerrahi sonrası onuncu gün yapıldı. Örnekleme islemini takiben sıçanlar sakrifiye edildi. Alınan kan ve doku örneklerinde incelenen parametreler: ELISA yöntemi ile kanda DLL4 ve VEGF seviyeleri, GZ - PZR yöntemi ile dokuda DLL4 ve VEGF ifadelenmesi ve immünohistokimyasal boyama yöntemleri ile dokuda DLL4 proteinin tayini. Kontrol grubuna ait iskemik olmayan doku ile karsılastırıldıgında, iskemik dokuda VEGF transkripsiyonunun cerrahi sonrası birinci gün %66 oranında azaldıgı gözlenmistir. Cerrahi sonrası 3. gün bazal seviyelere tekrar ulastıktan sonra, en yüksek seviyesine %40'lık artıs ile cerrahi sonrası besinci gün ulastıgını görmekteyiz. Cerrahi sonrası onuncu gün, ifadelenme bazal seviyeye göre %68 azalmaktadır. Gruplar arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlıdır (p < 0.01) . DLL4 ifadelenmesine bakacak olursak, kontrol grubundan elde edilen düzeylere göre iskemik dokuda DLL4 transkripsiyonunun cerrahi sonrası birinci gün % 63 oranında azaldıgı gözlenmistir. Cerrahi sonrası 3. Gün %147, 5. Gün ise %172 artıs saptanmıstır. Onuncu günde, bazal seviyelere göre %70 azalma saptanmıstır. Gruplar arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlıdır (p < 0.01) . Kanda ölçülen VEGF seviyelerinin ortalamalarına bakıldıgında; kontrol grubu: 0,09 pg/ml, cerrahi grubu I: 0,37 pg/ml, cerrahi grubu II: 0,63 pg/ml, cerrahi grubu III: 0,25 pg/ml ve cerrahi grubu IV: 0,19 pg/ml olarak bulundu. Gruplar arası fark istatistiksel açıdan anlamlı bulunmustur ( p < 0.01). Kanda ölçülen DLL4 seviyelerine bakıldıgında; cerrahi grubu I: 0,175 ng/ml ve cerrahi grubu II: 0,28 ng/ml olarak bulundu. Cerrahi grubu III ve IV ile kontrol grubundan alınan örneklerde düsük seviyeye baglı olarak ölçüm yapılamadı. Gruplar arası farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p < 0.01). DLL4 antikoru ile yapılan immünohistokimyasal boyamada, kontrol grubunda bazı endotelyal hücrelerde minimal sitoplazmik granüler boyanma gözlendi. Cerrahi uygulanan gruplarda kapiller proliferasyon alanlarında daha belirgin olmak üzere, endotelyal hücrelerde degisken siddetlerde yaygın pozitif reaksiyon gözlendi. Cerrahi grupları arası boyanma siddetinde farklılık gözlenmedi. Daha önce yapılan çalısmalarda, Çentik sinyal yolagının embriyo ve tümör damarlarlarında aktive oldugu gösterilmisti. Bu çalısmada, Çentik sinyal yolagının iskemi ile tetiklenen damarlanma esnasında aktive oldugunu göstermekteyiz.
Adipoz doku kökenli kök hücre naklinin abdominoplasti sonrası transvers rektus abdominis kas-deri (TRAM) flebi yaşayabilirliği üzerine etkileri: Deneysel çalışma
Abdominoplastinin, TRAM flep cilt adası beslenmesini sağlayan perforatör arterleri kalıcı olarak zedelediği bilinmektedir. Bu hasarı azaltmak ve damarlanmayı arttırarak flep yaşayabilirliğini arttırmak adına cerrahi geciktirme yöntemleri, vaskülogenezi tetikleyici büyüme faktörleri, farmakolojik ajanlar ve gen tedavileri denenmiştir. Abdominoplasti sırasında lokal olarak uygulanan adipoz doku kökenli kök hücrelerin daha sonra yapılması olası TRAM flebin yaşayabilirliği üzerindeki etkilerini araştıran bir çalışmaya literatürde rastlanılmamıştır. Çalışmada toplam 7 grup oluşturuldu. Grup 1'de sadece TRAM flep uygulandı. Grup 2, 3 ve 4'te sırası ile abdominoplastiden 1 hafta, 2 hafta ve 4 hafta sonra TRAM flepler hazırlandı. Aynı işlemlerin aynı süreler ile uygulandığı grup 5, 6 ve 7'de ise abdominoplasti sırasında adipoz doku kökenli kök hücre (ADKKH) enjeksiyonları yapıldı. Tüm gruplarda TRAM flepler kaldırılıp yerine dikildikten 7 gün sonra flep canlı alanı hesaplamaları gerçekleştirildi. Her gruptan 1 sıçanın flebinin anjiyografik görüntüleri alındı. Bu aşamada abdominoplasti sırasında kesilen rektus abdominis muskulokutan peforatör arterlerin yeniden oluşup oluşmadığının gösterilmesi ve sayılması işlemi gerçekleştirildi. TRAM flep dokuları histopatolojik inceleme amacı ile alındı. Histopatolojik incelemede; kapiller dansite ve flebin kas komponentinde meydana gelen değişiklikleri değerlendirmek için fibroz gradient ölçümleri yapıldı. DiI ile işaretli ADKKH'lerin dokuda takibi için floresan mikroskopta inceleme yapıldı. Abdominoplastilerin yapıldığı gün, TRAM fleplerin kaldırıldığı gün ve hayvanların sakrifiye edildiği günlerde kanda VEGF düzeyleri çalışıldı. Grup 1'in ortlama canlı flep alanı % 82,90 ± 7,59 olarak bulundu. Grup 2, grup 3 ve grup 4'ün ortalama canlı flep alanları sırası ile % 2,24 ± 3,71, % 3,31 ± 3,29, % 9,40 ± 6,18 bulundu. Grup 5, grup 6 ve grup 7'nin ortalama canlı flep alanları sırası ile % 15,83 ± 6,41, % 31,92 ± 9,29, % 64,98 ± 10,95 bulundu. Grup 5, 6 ve 7'nin canlı flep alanı yüzdeleri sırası ile grup 2, 3 ve 4'ten anlamlı şekilde yüksek bulundu. Grup 7 canlı flep alanı grup 6'dan, grup 6'nın canlı flep alanı grup 5'ten anlamlı şekilde yüksek bulundu. Abdominoplasti sırasında sayılan, her iki rektus abdominis kasından çıkan muskulokutan perforatör arter sayıları 7,98 ± 1,10 adet bulundu. Gruplar yeni oluşan muskulokutan perforatör arterler açısından incelendi. Grup 2 ve grup 3'te hiçbir sıçanda yeni oluşan muskulokutan perforatör gösterilemedi. Grup 4'te 0,29 ± 0,49, grup 5'de 0,43 ± 0,53, grup 6'da 1,14 ± 0,69 ve grup 7'de 2 ± 0,82 adet yeni oluşan muskulokutan perforatör arter gösterildi. Tüm gruplarda abdominoplasti sonrası sayılan perforatör arter sayıları, abdominoplasti öncesi sayılan değerlerden anlamlı olarak düşük bulundu. Grup 7'nin abdominoplasti sonrası sayılan perforatör arter sayısı diğer gruplardan anlamlı olarak yüksek bulundu. Grup 1'de kapiller dansite ortalaması 6,86 ± 0,50, grup 2'de 0,36 ± 0,05, grup 3'te 0,67 ± 0,13, grup 4'te 2,79 ± 0,53, grup 5'te 2,46 ± 0,58, grup 6'da 3,71 ± 0,47, grup 7'de 7,01 ± 0,70 olarak bulundu. Grup 5, 6 ve 7'nin kapiller dansite ortalamaları sırası ile grup 2, 3 ve 4'ten anlamlı şekilde yüksek bulundu. Grup 7'nin kapiller dansite ortalaması grup 5'ten anlamlı olarak yüksek bulundu. Fibröz gradient ortalamaları açısından gruplar arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı. Floresan mikroskobu altında yapılan immünohistokimyasal inceleme sonucunda DiI işaretli ADKKH'lerin damar duvarına endotel hücresi olarak katıldığı gösterildi. Grup 5, 6 ve 7'nin bazal VEGF değerleri (0. gün) ile 2. kan değerleri arasındaki artış istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Bu çalışmanın sonuçlarına göre; ADKKH'ler, lokal uygulama ile abdominoplasti sonrası TRAM flep yaşayabilirliğini arttırmıştır. Ayrıca abdominoplasti sonrası geçen sürenin de flep yaşayabilirliği üzerine etkili olan bir değişken olduğu gösterilmiştir. Flep yaşayabilirliğindeki artış dokuda meydana gelen damarlanma artışı ve muskulokutan perforatör arterlerin yeniden oluşması ile ortaya çıkmıştır. ADKKH'lerin kan VEGF düzeylerini arttırarak ve direkt olarak endotel hücrelerine dönüşerek damarlanmada artışa neden olduğu gösterilmiştir. Deneysel araştırmalarda flep yaşayabilirliğini arttırmak adına ADKKH uygulamaları ile başarılı sonuçlar elde edilmektedir. İleride klinikte flep yaşayabilirliğinin riskli olduğu durumlarda ADKKH'lerin kullanıma girebileceğini ve başarılı sonuçların elde edilebileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: TRAM flep, abdominoplasti, adipoz doku kökenli kök hücre, vaskülarizasyon.
Diyabet ve kronik böbrek hastalığı olan sıçanlarda adipoz kökenli stromal vasküler fraksiyonun deri flebi yaşayabilirliği üzerine etkisi: Deneysel çalışma
Diyabet (DM) ve kronik böbrek hastalığı (KBH) görülme sıklığı giderek artan epidemik hastalıklardır. Mikroanjiopati ve makroanjiopati zemininde gelişen yaralar kronikleşerek ekstremite ampütasyonlarına varan ciddi morbiditelere neden olur. Bu yaraların rekonstrüksiyonunda kullanılan fleplerde ise yüksek nekroz oranları bildirilmiştir. Yapılan çalışmalarda adipoz kökenli stromal vasküler fraksiyonun (SVF) deri flebi yaşayabilirliğini arttırıcı etkileri gösterilmiştir, ancak KBH ve DM ve KBH'nin birlikte görüldüğü hasta grubunda deri flebi yaşayabilirliğine etkisine yönelik bir çalışma literatürde bulunmamaktadır. Çalışmamızda 48 adet Sprague Dawley cinsi erkek sıçan kullanıldı. Diyabet modeli intraperitoneal 65mg/kg streptozosin ile yapıldı. Kronik böbrek hastalığı modeli olarak 5/6 nefrektomi tercih edildi. Her grupta 12 sıçan olacak şekilde 4 grup oluşturuldu, her gruptan 2 hastalık gelişmiş sıçan inguinal bölgelerinden SVF elde etmek amaçlı kullanıldı. Grup I (kontrol grubu): Sıçanların sırt bölgesinden iki adet flep kaldırıldı, fleplere fosfat tamponlu salin (PBS) verildi. Grup II (DM), Grup III (KBH), Grup IV (DM+KBH): Hastalık oluşturulduktan sonra uygun süre beklenildi, iki adet flep kaldırılarak soldaki flebe SVF enjekte edildi diğer flebe PBS verildi. 7 gün sonra deney sonlandırılarak flepler makroskopik ve histopatolojik incelemeye alındı. Makroskopik değerlendirme canlı alan yüzdesi ölçümü ve mikroanjiografi ile yapıldı. Histopatolojik değerlendirmede; hematoksilen-eozin ve CD31 boyanmış kesitlerde kapiller dansite ölçümü yapıldı. Bütün sıçanlarda, 1. ve 7. günlerde, kanda VEGF düzeyi çalışıldı. Hastalık gruplarına SVF, flep canlılığını anlamlı arttırdığı gözlendi (p<0,05). SVF verilen fleplerde PBS grubuna göre kapiller dansite istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0,05). Bu sonuç mikroanjiografik damar sayımıyla uyumluydu. DiI işaretli kök hücrelerin endotel hücresine dönüşümü gösterildi. VEGF kan seviyeleri ise kontrol grubuna göre anlamlı artış gözlenirken 1. ve 7. günler arasındaki fark bir tek Grup II (DM)'de anlamlıydı (p<0.05). Çalışma sonucunda; DM ve KBH'nin flep yaşayabilirliğini azalttığını ve bu iki hastalığın birlikte görüldüklerinde flep yaşayabilirliğinin en az olduğu gösterildi. SVF'nin flep yaşayabilirliğini endotele dönüşerek ve neovaskülarizasyonla arttırdığı görüldü. Flep canlı alan yüzdesinin ise kontrol grubuna göre daha düşük olduğu gözlendi. Bu bulgular sonunda DM ve KBH'nin yarattığı mikroçevre değişikliklerinin üremi daha fazla olmak üzere in vivo olarak kök hücre fonksiyonlarını olumsuz etkilediğini düşünüldü.
Kronik böbrek hastalığı olan sıçanlarda adipöz kökenli stromal vasküler fraksiyonun ve trombositten zengin plazmanın kemik iyileşmesi üzerine etkileri
Günümüzde Dünya nüfusunun %10 kadarında herhangi bir seviyede böbrek hastalığına bağlı problemler gözlenmektedir. Kronik böbrek hastalığının (KBH) osteoblast/osteoklast dengesinin bozulması ve mineralizasyonun azalması gibi mekanizmalar ile kemik yapısını bozduğu bilinmektedir. Bu çalışmada, kronik böbrek hastalığı olan sıçanlarda yağ hücresi kökenli kök hücreden zengin stromal vasküler fraksiyonun (SVF) ve trombositten zengin plazmanın (TZP) kemik iyileşmesi üzerine etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada kullanılan 62 adet Sprague- Dawley cinsi erkek sıçan, Grup I (n:12), Grup II (n:12), Grup III (n:12) ve Grup IV (n:16) olmak üzere dört gruba ayrıldı. 10 sıçan SVF ve TZP eldesi için kullanıldı. Sağlıklı kontrol grubu olarak kullanılan Grup I hariç diğer gruplara KBH oluşturmak için cerrahi olarak 5/6 nefrektomi modeli uygulandı. Gruplardaki tüm sıçanların sol femurlarına tur motoru ile kırık oluşturulmasını takiben intramedüller kemik fiksasyonu uygulandı. Grup II sıçanlar KBH kontrol grubu olarak takip edildi. Grup III sıçanların kemik kırığı bölgesine kalsiyum ile jelleştirilmiş TZP verildi. Grup IV sıçanlarının kemik kırığı bölgesine TZP ve SVF tedavisi uygulandı. Sıçanların KBH tanısı ve takibine yönelik, 3 haftalık aralık ile ağırlık ölçümü yapıldı ve 0. gün, 3, 6 ve 12. haftada sıçanların kan hemoglobin, üre ve kreatinin seviyeleri ölçüldü. Kandan kemik iyileşmesi parametreleri olan parathormon, D vitamini ve kalsiyum alınarak kemik kırığı oluşturulması öncesi ve sonrası olarak karşılaştırıldı. Kemik iyileşmesi ve kallus oluşumu; biyomekanik olarak üç nokta bükme testi, radyolojik olarak bilgisayarlı tomografi ve direkt grafi, histopatolojik olarak ve immun boya olan osteokalsin ile değerlendirildi. Kök hücrelerin osteoblastik dönüşümü immunfloresan mikroskopunda DiI boyaması ile gösterilmesi amaçlandı. Grup II, III ve IV de bulunan KBH'li sıçanların ağırlık değişimi istatistiksel olarak anlamlı olarak bulundu. Morfolojik olarak kallus dokusu miktarı ve kemiğin düzgün iyileşme bulguları sırası ile: Grup IV> GrupIII> Grup I> Grup II olarak gözlendi. Kemiklerin mekanik dayanıklılıkları sırası ile: Grup IV> GrupIII> Grup I> Grup II olarak ölçüldü. Kemik iyileşmesinin radyolojik değerlendirilmesi rakamsal değeri arttıkça iyileşmeyi gösteren modifiye Lane ve Sandru skorlama sistemine göre yapıldı. Skorlama sonuçları: 3.91 ±0.64 (Grup I), 3.5 ±0.64 (Grup II), 5.08 ±1.44 (Grup III), 5.43 ±0.99 (Grup IV) olarak bulundu. Kortikal kemik iyileşme bölgesinden, kallusun en dış noktasına olan kalınlıklarının ölçülmesi sonucu ortalama kallus kalınlıkları; 2.16 ±0.51 (Grup I), 1.75 ±0.50 (Grup II), 2.90 ±0.26 (Grup III), 3.23 ±041 (Grup IV) olarak ölçüldü. Kemik iyileşmesi skorlama sistemi sonuçları ile ölçülen kallus kalınlıklarının karşılaştırılmasında; skorlama sistemi ile kallus kalınlıkları arasında anlamlı korelasyon gözlendi. 0. gün, 3. hafta, 6. hafta ve 12. haftada alınan kan örneklerinde BUN, kreatinin seviyelerinde yükselme ve hemoglobin seviyelerindeki düşme anlamlı bulundu. Tüm denek gruplarında kan kalsiyum, PTH ve D vitamini sonuçlarında düşüş gözlendi. KBH'lı gruplardaki sıçanlarda kırık öncesi benzer kemik iyileşmesi parametreleri gözükmekte iken uygulanan TZP ve SVF tedavileri sonrası vitamin ve minerallerdeki azalma daha az oldu. Histopatolojik değerlendirmede kemik dokunun iyileşme skorlaması (Allen skorlaması) sonuçları 4.71±0.99 (Grup I), 4.17 ±0.62 (Grup II), 5.17 ±0.90 (Grup III), 5.38 ±0.88 (Grup IV) olarak bulundu. Kemik dokunun mineralizasyon miktarları 1.43 ±0.49 (Grup I), 1.33 ±0.47 (Grup II), 1.50 ±0.50 (Grup III), 1.68 ±0.49 (Grup IV) olarak bulundu. Kemik dokunun immunohistokimyasal incelenmesinde osteokalsin ile boyanma yoğunluklarına göre 1.43 ±0.49 (Grup I), 1.33 ±0.47 (Grup II), 2.17 ±0.37 (Grup III), 2.38 ±0.49 (Grup IV) olarak bulundu. Kemik hücrelerine özel immünolojik boya olan osteokalsin ile boyalı preparatlar aynı kesitlerin DiI boyaması ile karşılaştırıldı. Adipoz kaynaklı kök hücrelerin kemik hücresine dönüşüm gösterildi. Çalışmamızda kronik böbrek hastalığının kemik iyileşmesine olan olumsuz etkilerinin TZP ve SVF tedavileri ile mekanik, histolojik, radyolojik ve biyokimyasal olarak daha olumlu parametreler elde edilebileceği gösterildi. Kemik kırığı sonrası oluşan kallus dokusunun kalınlığı kemik dokunun iyileşme sürecini uzatsa da geç dönemde daha sağlam kemik oluşumuna öncül olacağı gösterildi. KBH hastalarında kemik iyileşmesinin hızlandırılması ve regüle edilmesi amacı ile mezenkimal kök hücre uygulanması sonrası hayvan çalışmalarında elde edilen olumlu sonuçların klinik uygulamada benzer etkileri gösterebileceği düşüncesindeyiz.
Sıçan lateral torasik arter perforatör ada flebinin tanımlanması
Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi'de flepler kapatılması güç defektlerin onarımında kullanılmaları ve yapılarının karmaşık olması nedeniyle her zaman ilgi odağı olmuşlardır. Anjiozomlar, deri ile kemik arasında uzanan bir kaynak arter ve buna eşlik eden ven tarafından beslenen üç boyutlu anatomik alanlardır. Her anjiozom, doku tabakalarının güvenli anatomik sınırını tanımlar ve bitişik anjiozomlardaki dokular güvenle flep içine dahil edilebilir. Bu bilgiler anatomik temel alınarak 'perforatör flep' başlığı ortaya çıkmıştır. Son dönem flep modelleri olmaları sebebiyle perforatör fleplerle ilgili deneysel çalışmalar güncelliğini korumaktadır. Literatüre bakıldığında deneysel çalışmaların gerçekleştirilebileceği perforatör flep modellerinin sayıca az olduğu gözlenmektedir. Taylor ve Palmer'in anjiozom konseptindeki kaynak arterlerin beslediği alanlar arasında bunları birbirine bağlayan komşu vasküler bölgeler bulunmaktadır. Bunlar 'şok damalar' olarak adlandırılmaktadır. Bir bölgedeki vasküler beslenme zarar gördüğünde azalan kan volümünü kompanse edebilmek için bu vasküler bölge genişleme gösterir. Şok damarlar flep cerrahisinde önemli bir yer tutmaktadır. Bu çalışmamızda, lateral torasik arterden kaynaklanan tek perforatör üzerinden güvenli kaldırılabilecek flep boyutunu standartize edip, deneysel perfarotör flep çalışmaları ve mikrocerrahi eğitimde yarar sağlayacak uygun bir genişletilmiş ada flebi seçeneği olduğunu göstermeyi amaçlamaktayız. Ek olarak lateral torasik arter perforatör flebinin içerdiği farklı anjiyozom bölgelerinin ve bu anjiyozomların birbiri ile iştirakini sağlayan şok anastomozların anjiografik ve immunohistokimyasal olarak gösterilmesi amaçlanmıştır. Çalışma grupları, yapılan flep anatomik kriterleri ve boyutlarına göre 3'e ayrıldı: Grup 1 vertikal akslı lateral torasik arter perforatör flep grubu (n:10), grup 2 horizontal akslı lateral torasik arter perforatör flep grubu (n:10) ve grup 3 genişletilmiş lateral torasik arter perforatör flep grubu (n:10). Grup 1 ve grup 2'de elde edilen flep yaşayabilirlik sonuçları ile genişletilmiş lateral torasik arter perforator flebi planlandı. Gruplara uygun yapılan çizimlere uyularak lateral torasik arterin dorsal dalından gelen kraniyaldeki perforatörü üzerinden flep kaldırıldı 7. günde flep yüzey alanı ölçümleri alındı ve flebin 3 bölgesinden histopatoloji ve immunohistokimyasal inceleme için 1 cm'lik kesitler alındı. Anjiografik değerlendirme ile flep yaşayabilir alanı ile vaskülarizasyon alanlarının ilişkisi saptandı. Grup 1'de flep yaşayabilirlik oranı ortalama %95.8 (4.8), flep nekroz oranları %4.2 (4.8) olarak ve Grup 2'de ise flep yaşayabilirliği oranı ortalama %89.1 (7.8), flep nekroz oranı %11.3 (8.0) olarak saptandı. Bu sonuçlar göz önüne alınarak planlaması yapılan Grup 3'de flep yaşayabilirlik oranı ortalama %92.3 (5.0), flep nekroz oranı ortalama %7.7 (5.0) olarak saptandı. Grup 2'de nekroz oranlarının diğer 2 gruba göre daha fazla olduğu izlendi. Histopatolojik olarak değerlendirilen 3 ayrı kesite (perforatör, şok zon ve kontralateral damarın beslediği bölge) flep yaşayabilirliği için kullanılan topografik değerlendirme ve anjiografik bulgularıyla uyumlu olan sonuçlar elde edilmiştir. Böylece elde ettiğimiz flep yaşayabilirliği ve nekroz oranları histopatolojik olarak doğrulanmıştır CD 11b, ICAM-1 ve VEGFR-2 parametrelerinin 'şok zon' adı verilen bölgede daha yüksek oranda arttığı tespit edildi. Bunu izleyen artışlar, grup 1'de sırasıyla kontralateral bölge ve perforatör bölge şeklindedir. Ancak grup 2'de alınan vertikal kesitlerde 'şok zon'da artışın en yüksek olduğu izlenmekle beraber, perforatör bölgesinde kontralateral bölgeden daha fazla artış olduğu izlenmektedir. Bu sonuç, bizim flep yaşayabilirliği değerlendirmesi için kullandığımız topografik incelemeler ve anjiografi ile uyumlu olarak, nekroz oranını grup 2 ve grup 3'te artıran bölgeyi işaret etmektedir. İstatistiksel olarak şok zon bölgesindeki artışın anlamlı olduğu gösterilmiştir. Flep yaşayabilirliği için oldukça önemli olduğu bilinen şok damarlardaki değişiklikler karşı sırt yarımındaki anjiozom bölgesinde diğer bölgelere göre daha az yoğun izlenmektedir. Bu bulgunun, bu bölgedeki nekroz oranımızın fazla olmasının bir sebebi olduğunu düşünmekteyiz. Deneysel sıçan lateral torasik arterperforatör flebinin anatomik olarak kolay ve hızlı diseksiyon imkanı tanıyan, postoperatif bakım ve korumanın kolay olduğu sırt bölgesinde bulunmasının yanı sıra flep yaşayabilirliği çalışmaları için tutarlı nekroz oranları, geniş boyutlarda planlanabilme özellikliği ile güvenilir bir flep modeli olduğunu düşünmekteyiz. Deneysel perforatör flep ve mikrocerrahi çalışmaları için yarar sağlayacak ve araştırmacıların çalışmalarında güvenle kullanabilecekleri bir deneysel perforatör flep tanımladığımıza inanmaktayız
Perikondrium etkisiyle yağ dokusu kaynaklı yetişkin mezenşimal kök hücrelerden kıkırdak elde edilmesi: (Tavşanlar üzerinde deneysel çalışma)
Belirli boyutun üzerindeki kıkırdak defektlerinin onarımı zordur. Bu defektlerin onarımında en sık kullanılan yöntem otolog kıkırdak greftleridir. Donör alan kısıtlaması bu yöntemin en önemli dezavantajıdır. Bu Çalışmada yetişkin yağ dokusu kökenli mezenşimal kök hücrelerden perikondriumun salgıladığı büyüme faktörlerinin etkisiyle kıkırdak elde edilebilirliği ve kıkırdak defektlerinin bu yolla onarımı araştırıldı. Bu amaçla tavşan kulağında perikondrium korunarak 2x2 cm kıkırdak defekti oluşturuldu, aynı tavşandan cilt altı yağ dokusu alınarak SVF elde edildi. ADAS hücreleri DiI boyası ile işaretlenerek üç farklı grupta deneye tabi tutuldu. Kıkırdak defektlerine Grup 1 de ADAS tan zengin SVF, Grup 2 de kültüre edilerek çoğaltılmış ADAS hücreleri ve Grup 3 te kültüre edilerek çoğaltılmış ve kartilojeneze yönlendirilmiş ADAS hücreleri verildi. 40 gün sonra tavşanlar sakrifiye edilerek kıkırdak defektlerinde oluşan onarım dokusu makroskobik ve mikroskobik olarak değerlendirildi. Sonuçlar Student t-testi ile istatistiksel analize tabii tutuldu(p<0,05). Sonuç olarak; SVF kullanılan Grup 1. denek grubunda makroskobik olarak yeni kıkırdak benzeri doku oluşumu saptansa da istatistiksel olarak kontrole nazaran anlamlı fark bulunmadı. Çoğaltılmış ADAS verilen Grup 2. denek grubunda ve çoğaltılarak kartilojeneze yönlendirilmiş ADAS verilen Grup 3. denek grubunda2 defektlerin tam ve tama yakın onarıldığı saptandı. Fakat oluşan kıkırdağın kalitesinin orijinal kulak elastik kıkırdak kalitesinden düşük olduğu görüldü.
Damarlarda avülziyon yaralanmaları oluşturmak için yeni bir deneysel model geliştirilmesi
Avülziyon yaralanması cilt travmalarında çok sık karşılaşmakla birlikte diğer dokularda da görülmektedir. Deneysel çalışmalarda arter ve vende avülziyon yaralanması oluşturmak amacıyla kullanılan crush-avülziyon modelleri ile nicel veri elde etme imkanı mevcut değildir. Tarafımızca geliştirilen model, kuvvet altındaki deformasyonu elektriksel bir sinyale çeviren yük hücresi kullanılarak oluşturuldu. Sistem, motorun dönme hareketini doğrusal harekete dönüştüren aktüatörün yanı sıra, motor sürücü, joystik (kontrol çubuğu) ve mikrokontrolör devresi ile kurulmuş ve bu amaca yönelik bir yazılım hazırlanarak mikrokontrolöre bağlanmıştır. Ağırlıkları 300-330 gram arasında değişen, 30 adet rattan 6'sı pilot çalışma için kullanıldı. Ratın sağ bacağı femoral nörovasküler paket hariç tüm yapılar kesildikten sonra modelin çekme koluna takılarak sabit hızla çekildi. Pilot çalışmada ekstremite çekilerek kuvvet yol eğrisindeki değişiklikler değerlendirildi. Kuvvette düşme görülen dört yer belirlenerek her grupta 6 rat olacak şekilde dört farklı grup oluşturuldu. Her grupta belirlenen seviyeye kadar ekstremite çekilerek işlem gerçekleştirildi. Ekstremite sabit hızla çekilirken artan kuvvet eğrisindeki ilk düşmeye damar-sinir paketindeki fibröz bantlar ve damarların adventisyaları ile epinöryumdaki kopmanın neden olduğu; ikinci düşmeye arterin kopmasının neden olduğu; üçüncü düşmeye %89 oranında vendeki kopmanın neden olduğu, dördüncü ve son sıradaki düşmeye sinirdeki kopmanın neden olduğu görüldü. Bu modelde, açı, hız ve kuvvet gibi değişkenler sabit tutularak arter ve vende avülziyon tarzı yaralanma oluşturulabildiği gibi, ciltte degloving tarzı yaralanma veya deneysel brakial pleksus zedelenmeleri oluşturulmasında da rahatlıkla kullanılabileceği düşünülen, deney sonuçlarını güvenilir kılan, hassasiyetinin artırılması ile birlikte gelecekte ümit vaat eden bir yöntem olduğu söylenebilir.
Ratlarda değişik tram flep delay yöntemleri ve iskemik önkoşullama ile karşılaştırılması
Meme rekonstruksiyonunda halen pediküllü TRAM flep en sık uygulanan yöntemlerden biridir. Bu flebin en önemli dezavantajı deri adasında gözlenen nekrozdur. Çalışmamızda yaşayan deri adasını artırmak amacıyla farklı delay yöntemleri ve İÖ uyguladık ve sonuçlarını birbiriyle karşılaştırdık. 40 adet Wistar sıçanda 6x3 cm'lik TRAM flebini kullandık. Hayvanlar her grupta 8 adet olacak şekilde 5 gruba ayrıldı. Kontrol grubu da TRAM flep nondominant pedikülünden kaldırılıp orijinal yerine suture edildi. Grup 2'de sol TRAM flebin dominant pedikülü kesilip 1 hafta sonra flep kaldırıldı. Grup 3'te planlanan flebe sadece cilt insizyonu yapıldı ve 1 hafta sonra TRAM flep kaldırıldı. Grup 4'te hem dominant vaskuler pedikül kesildi, hem de cilt insizyonu yapıldı ve 1 hafta sonra flep kaldırıldı. Grup 5'te İÖ, 10 dakika iskemi / 10 dakika reperfüzyon periyotlarının 3 defa tekrarlanması ile yapıldı. TRAM flebin kaldırılmasından 1 hafta sonra yaşayan deri alanı değerlendirildi ve yaşayan flebin total flep alanına yüzdesi kayıt edildi, her gruptan iki sıçana mikroanjiografi uygulandı. Sadece cilt insizyonu yapılan delay grubu dışındaki bütün grupların istatistiksel olarak anlamlı yaşayan flep deri adasını artırdıgını saptadık. İÖ'nin, sıçan TRAM flep modelinde delay işlemine alternatif olup olamayacağını araştırdık ve İÖ'nin yaşayan flep alanını artırmada cerrahi delay kadar etkili olmadığını saptadık.
Aksiyel ve perforator paternli flep pediküllerinin rotasyona dayanıklılıklarının karşılaştırılması; Cerrahi geciktirme yöntemi ile rotasyon arkının arttırabilirliğinin araştırılması
Flep pedikülünün rotasyona uğraması fleplerde önemli bir dolaşım yetmezliği sebebidir. Pedikül torsiyonu ameliyat sırasında kaza eseri olabileceği ya da teknik hatalardan kaynaklanabileceği gibi, flebin defekt alanına transferi sırasında bir zorunluluk gereği de olabilir ve böyle bir durumda flep vasküler dolaşımını tehlikeye atabilir.. Biz bu deneysel çalışmada ratlarda aksiyel paternli flep pedikülü ve perforator paternli flep pediküllerinin rotasyona dayanıklılığını karşılaştırmayı amaçladık. Çalışmanın ikinci kısmında ise bu rotasyon arkını arttırabilmede cerrahi geciktirme işleminin etkili olup olmadığını araştırdık. Çalışma için 120 adet erkek Wistar sıçan kullanıldı. 50 hayvanda 3x3 cm boyutlarında çift taraflı kasık flebi, yüzeyel inferior epigastrik damarlar üzerinden kaldırıldı. Sağ tarafdaki flep kaldırıldığı şekilde geri orijinal yerine dikildi ve tüm sıçanlarda kontrol grubu olarak kullanıldı. Bu 50 hayvan sol taraf kasık flebinde yapılan prosedüre göre 5 gruba ayrıldı. İlk grupdaki 10 hayvanın flebi kaldırıldıktan sonra saat yönünde 90 derece döndürülerek yerine geri dikildi. Grup II'deki 10 hayvanın flebi kaldırıldıktan sonra 180 derece döndürülerek yerine geri dikildi. Grup III'de flebe uygulanan rotasyon derecesi 270, grup IV'de 360, grup V'de 720 dereceydi. Diğer 50 hayvanda 3x3 cm boyutlarında çift taraflı posterior uyluk perforator flebi kaldırıldı. Sağ tarafdaki flep kaldırıldığı şekilde geri orijinal yerine dikildi ve tüm sıçanlarda kontrol grubu olarak kullanıldı. Bu 50 hayvan da sol taraf kasık flebinde yapılan prosedüre göre 5 gruba ayrıldı. İlk grupdaki 10 hayvanın flebi kaldırıldıktan sonra saat yönünde 90 derece döndürülerek yerine geri dikildi. Grup II'deki 10 hayvanın flebi kaldırıldıktan sonra 180 derece döndürülerek yerine geri dikildi. Grup III'de flebe uygulanan rotasyon derecesi 270, grup IV'de 360, grup V'de 720 dereceydi. Fleplerin kaldırılmasından 1 hafta sonra yaşayan deri alanı değerlendirildi ve yaşayan flebin total flep alanına yüzdesi kayıt edildi, her gruptan 3 sıçana mikroanjiografi uygulandı. Her grupdan 3 flep örneği histopatolojik inceleme ile ödem, konjesyon, inflamasyon ve iskemi açısından değerlendirildi. Bütün kontrol grupları hem aksiyel hem perforator grup da beklenildiği gibi sorunsuz yaşadı, bu gruplarda yaşayan flep oranı %100'dü. Aksiyal grupda grup I, II, III, IV'de çalışma grubu fleplerinden hiç birinde anlamlı nekroz gözlenmedi. Buna karşın perforator grupda grup I, II çalışma grubu fleplerinde anlamlı nekroz gözlenmezken, grup III'den başlayarak grup IV ve V'de değişen derecelerde nekroz gözlendi. İstatiksel olarak; perforator gruplarda hem daha erken rotasyon derecelerinde nekroz gözlenmeye başlarken hem de ortalama nekroz alanları aksiyel gruba göre daha fazlaydı. Histolojik ve mikroangiografik bulgular bunu destekler nitelikteydi. Çalışmanın ikinci bölümünde 20 adet rat rastgele 2 gruba bölündü. İlk grubda cerrahi geciktirme işleminin ardından 3x3 cm boyutlarında kasık flebi kaldırıldı. Pedikülü 720 derece rotasyona uğratıldıktan sonra yerine dikildi. İkinci grubda cerrahi geciktirme işleminin ardından 3x3 cm boyutlarında posterior uyluk perforator flebi kaldırıldı. Pedikülü 720 derece rotasyona uğratıldıktan sonra yerine dikildi. Pedikülü rotasyona uğramış fleplerde yaşayan deri adasında cerrahi geciktirme yöntemi ile artış sağlanmış olsa da bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Sonuç olarak; aksiyel pedikül paternine sahip fleplerin, perforator paterne sahip olanlara kıyasla rotasyonuna daha dayanıklı olduğunu ve cerrahi geciktirmenin flebin rotasyon arkını arttırmada etkin bir yöntem olmadığını saptadık.
Serbest fleplerde başarısızlık nedenleri ve kurtarma stratejilerinin araştırılması
SERBEST FLEPLERDE BAŞARISIZLIK NEDENLERİ VE KURTARMA STRATEJİLERİNİN ARAŞTIRILMASISerbest doku nakli büyük ve lokal dokularla kapatılamayan doku defektlerinin tedavisinde plastik cerrahi için çok önemli bir yere sahiptir. Günümüzde büyük mikrocerrahi merkezlerinde yapılan geniş serilerde %5 ile % 25 arasında serbest flep revizyona alınmaktadır ve bu dokuların çoğunun telafi edilmesi oldukça zor olmaktadır. Bu da, serbest fleplerin revizyona alınma nedenlerinin bilinmesi ve revizyona alınan fleplerin kurtarılma stratejilerinin kavranmasını çok önemli hale getirmektedir.Çalışmada 2005 ve 2010 yılları arasında yapılan 334 serbest doku nakli retrospektif olarak incelenmiştir. Fleplerin yıllara göre dağılımları, etyolojiler, yapıldığı bölgeler, flep çeşitleri, revizyon yapılan flep sayısı, revizyona alınma nedenleri, revizyona alınan fleplerden başarısız olanlar ve başarısızlık nedenleri tanımlandı.Toplam 334 flep içerisinden 43 flep revizyona alınmış olup 20 tanesinde arterde, 18 tanesinde vende, 4 tanesinde ise hem arter hem de vende tromboz görülmüştür. Ayrıca 1 tanesinde cross-leg ayrılması sonucu flep başarısız olmuştur. 34 flepte ilk 24 saat içerisinde dolaşım sorunu tespit edildiğinden revizyona alınmıştır. 16 flepte ise revizyon yapılmış ancak sonuç başarısız olmuştur. En çok alt ekstremiteye flep uygulanmış olup en çok uygulanan flep çeşidi ise ALT olarak saptanmıştır. En çok revizyon yapılan ve en çok başarısız olan flep çeşidi de ALT olmuştur. En çok travmaya bağlı serbest doku nakli yapma ihtiyacı görülmüştür. Sonuç olarak, % 95 oranında başarı sağlanmıştır.Serbest doku naklinde, ameliyat öncesi hasta hazırlığı ile başlayıp ilgili ameliyat tekniğinin uygulaması ve sonrasında yakın takip ile devam eden zor bir süreçtir. Cerrahın tüm bu aşamalarda yapılması gerekenlere hakim olması ve herhangi bir sorunla karşılaştığında bunu saptayıp çözüm üretebilmesi başarıyı getiren en önemli özellikler olarak görülmektedir.
Rat inferior epigastrik deri flebinde farklı geciktirme ve iskemik koşullama metodlarının iskemi/reperfüzyon sonrası flep sağkalımına etkilerinin karşılaştırılması
Uzamış iskemi sonrası dolaşımın aniden sağlanması sonucunda oluşan reperfüzyon hasarı rekonstrüktif cerrahide tam olarak çözülememiş bir problemdir. Çalışmamızda sıçan epigastrik deri flebinde iskemik önkoşullama ve iskemik ardkoşullamanın ayrı ayrı ve birlikte kullanımı ile üç farklı geciktirme metodunun iskemi/reperfüzyon hasarı sonrası flep sağkalımı üzerine etkilerinin değerlendirilmesi ve birbirleri ile karşılaştırılması amaçlandı. 70 adet Wistar ratta 6x3 cm'lik inferior epigastrik deri flebi kullanıldı. İskemik önkoşullama, iskemi öncesinde 15 dakika iskemi ve 15 dakika reperfüzyon periyotlarının 2 defa tekrarlanması ile yapıldı. İskemik ardkoşullama, iskemi sonrasında 30 saniye tam reperfüzyon, 30 saniye tam oklüzyon sikluslarının 6 defa tekrarlanması ile yapıldı. İskemik önkoşullama+iskemik ardkoşullama grubunda ise her iki işlem tek bir flebe uygulandı. Geciktirme metodları olarak ilk grupta planlanan flebin sadece deri adasının kesilmesi, ikinci grupta sadece karşı pedikülün kesilmesi, üçüncü grupta ise her iki işlemin birlikte uygulanması şeklinde planlandı. Geciktirme gruplarında 1 hafta sonra ikinci bir cerrahi işlem yapılarak flep tek pedikül üzerinde bırakıldı. Pedikül klemplenerek flebe 4 saat iskemi uygulandı. Bu sürenin sonunda klemp açılarak flep tekrar yerleştirildi ve sütüre edildi. Hayvanlar her grupta 10 hayvan olacak şekilde rastgele 7 gruba ayrıldı. Kontrol grubu, flep kaldırılarak pedikülü vasküler klemple kapatılarak flebe 4 saat iskemi yapıldı. İskemik önkoşullama grubu, 4 saat iskemi öncesi iskemik önkoşullama yapıldı. iskemik ardkoşullama grubu 4 saat iskemi sonrası iskemik ardkoşullama yapıldı. iskemik önkoşullama+iskemik ardkoşullama grubu, 4 saat iskemiden önce iskemik önkoşullama yapıldı, iskemiden sonra da iskemik ardkoşullama yapıldı. Tüm koşullama gruplarında cerrahi işlemden 1 hafta sonra sıçanlar sakrifiye edilerek yaşayan flep alanları ve tüm flep alanları ölçüldü. Geciktirme-1 grubu, planlanan deri adası kesildi. Geciktirme-2 grubu sol kasıktan 1 cm insizyon ile girilerek sol yüzeyel epigastrik damarlar bağlandı. Geciktirme-3 grubu, deri adası kesildi ve sol yüzeyel epigastrik damarlar bağlandı. Tüm geciktirme gruplarında ilk cerrahi işlemden 1 hafta sonra fleplerin tamamı sadece pedikül korunacak şekilde kesilerek 4 saat iskemi uygulandı ve iskemi süresinin sonunda reperfüzyon sağlandı. Geciktirme gruplarında uygulanan ikinci cerrahi işlemden 1 hafta sonra sıçanlar sakrifiye edilerek flep yaşayan alanı değerlendirildi ve yaşayan flebin total flep alanına yüzdesi kayıt edildi. Toplam 10 rat (kontrol grubu 1: 1 rat öldü, geciktirme-1 grubu 3: 2 rat flebini yedi ve 1 rat öldü, geciktirme-2 grubu 2: 1 rat flebini yedi ve 1 rat öldü, geciktirme-3 grubu 1: 1 rat flebini yedi, iskemik önkoşullama grubu 2: 2 rat flebini yedi, iskemik önkoşullama+iskemik ardkoşullama grubu 2: 2 rat flebini yedi) çalışmadan çıkarıldı. Sonuç olarak; iskemik önkoşullama metodu geciktirme gruplarının ikisine göre iskemi/reperfüzyon hasarından koruyuculukta daha etkilidir. İskemik önkoşullama yapılan gruba aynı zamanda iskemik ardkoşullama da eklendiğinde tüm geciktirme gruplarına göre iskemi/reperfüzyon hasarından koruyucu etkisi artmaktadır
Deri flebi iskemisinin değerlendirilmesinde bioelektriksel empedansmetre ölçümleri
Ratlarda nörokutanöz fleplerin yaşayabilir alanlarının artırılması amacıyla VEGF'nin kullanılması
Alt göz kapağı posterior lamella defektlerinin rekonstrüksiyonunda ideal greft materyali arayışı: deneysel bir çalışma
Amaç ve Hipotez: Bu çalışmadaki amacımız; alt göz kapağı posterior lamella defektlerinin rekonstrüksiyonunda kullanılan greft materyallerini makroskobik ve histopatolojik olarak karşılaştırmaktır. Konan tüm materyaller mevcut komşu konjonktiva ilerlemesi için yatak oluşturmuştur. Önemli olan bu süreci hızlı, zararsız ve konforlu zemin yaratarak geçirmektir. Literatürde çalışmamızda kullandığımız greft materyallerine ait sınırlı bilgiler bulunmakla birlikte karşılaştırmalı çalışma örneği bulunmadığından 5 greft materyalini kullanıp makroskobik ve histopatolojik özelliklerini kıyaslayarak ideal greft materyalini araştırdık.Yöntem: Çalışmamızda her grupta 8 tavşan olmak üzere 5 grup oluşturularak toplam 40adet Yeni Zelanda tavşanı kullanıldı. Tavşanların alt göz kapaklarında yaklaşık 1 cm lik posterior lamella defektleri yaratıldı. Aynı seansta otolog konjonktiva, septal mukoza, sert damak, temporal fasya ve HAM greftleri yerleştirilerek yeni yerlerine adapte edildi. Glob ve göz kapakları; kemozis, greftte şekil bozukluğu ve korneal ülser açısından takip edildi. 4 hafta sonra yerleştirilen greftler histopatolojik inceleme için total olarak eksize edildi. Histopatolojik olarak vaskülarite, fibrozis, enflamasyon, Goblet hücre varlığı, konjonktival epitelizasyon varlığı bulguları değerlendirildi. Histopatolojik bulgular için skorlama sistemi oluşturuldu.Bulgular: Yerleştirilen greftlerin makroskobik incelemesinde konjonktival otogreftte herhangi bir komplikasyonla karşılaşılmadı. 1 adet alt göz kapağında korneal ülser saptandı. Gruplar arasında kemozis görülme sıklığı açısından anlamlı fark saptandı (p=0.037). Kornea ülseri açısından anlamlı fark saptanmadı (p=0.392). Greftlerde şekil bozukluğu açısından gruplar arasında anlamlı fark bulundu (p< 0.001).Histopatolojik incelemede; enflamasyon açısından anlamlı fark saptanmadı (p=0.910). Fibrozis açısından da gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0.187) Vaskülarite, tüm deneklerde değişik şiddetlerde saptandı. Gruplar arasında vaskülarite açısından istatiktiksel olarak anlamlı fark yoktu(p=0.731). Konjonktival epitelizasyon 40 alt göz kapağının hepsinde gelişmişti. Konjonktiva greftinin % 100 ünde, temporal fasya, sert damak ve septal mukozada % 62.5, HAM greftinin % 50 sinde Goblet hücresi vardı( p=0.263) .Histopatolojik değerler toplam skorlama sisteminde temporal fasya ve sert damak grefti eşit puan alarak çalışmamızda istatiksel olarak en ideal greft materyali olarak saptanmıştır.Sonuç:Çalışmamızda ideal greft materyalini bulmak amacıyla 5 grup çalışılmış, skorlama sonucuna göre sert damak mukoza grefti ve temporal fasya grefti eşit derecede skor alarak ideal greft materyali olarak saptanmıştır. Konan tüm materyaller komşu konjonktiva ilerlemesi için zemin hazırlamıştır. Bu süreçi hızlandırmak ve komplikasyonsuz geçirmek önemlidir. Literatürde, çeşitli greft materyalleri hakkında bilgi mevcut olup karşılaştırma tarzında çalışma bulunmamaktadır. Temporal fasya; ulaşması kolay, tek seansta iki tabakalı onarım yapabilmesi, globa kolayca adapte edilebilmesi, donör saha morbiditesi yaratmaması, skar oluşturmaması ve kozmetik sonuçları nedeniyle başarılı bir greft materyalidir. Çalışmamızın, temporal fasya greftinin klinikte daha sık kullanımına katkıda bulunacağını umuyoruz.Anahtar kelimeler:Posterior lamella defekti, temporal fasya grefti, HAM greftiİletişim Adresi: Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Anabilim Dalı, Merkez/Aydın, email:bilkurbulut@hotmail.com Tel:053260672917. ÖZETBaşlık: Alt Göz Kapağı Posterior Lamella Defektlerinin Rekonstrüksiyonunda İdeal Greft Materyali Arayışı: Deneysel Bir ÇalışmaAmaç ve Hipotez: Bu çalışmadaki amacımız; alt göz kapağı posterior lamella defektlerinin rekonstrüksiyonunda kullanılan greft materyallerini makroskobik ve histopatolojik olarak karşılaştırmaktır. Konan tüm materyaller mevcut komşu konjonktiva ilerlemesi için yatak oluşturmuştur. Önemli olan bu süreci hızlı, zararsız ve konforlu zemin yaratarak geçirmektir. Literatürde çalışmamızda kullandığımız greft materyallerine ait sınırlı bilgiler bulunmakla birlikte karşılaştırmalı çalışma örneği bulunmadığından 5 greft materyalini kullanıp makroskobik ve histopatolojik özelliklerini kıyaslayarak ideal greft materyalini araştırdık.Yöntem: Çalışmamızda her grupta 8 tavşan olmak üzere 5 grup oluşturularak toplam 40adet Yeni Zelanda tavşanı kullanıldı. Tavşanların alt göz kapaklarında yaklaşık 1 cm lik posterior lamella defektleri yaratıldı. Aynı seansta otolog konjonktiva, septal mukoza, sert damak, temporal fasya ve HAM greftleri yerleştirilerek yeni yerlerine adapte edildi. Glob ve göz kapakları; kemozis, greftte şekil bozukluğu ve korneal ülser açısından takip edildi. 4 hafta sonra yerleştirilen greftler histopatolojik inceleme için total olarak eksize edildi. Histopatolojik olarak vaskülarite, fibrozis, enflamasyon, Goblet hücre varlığı, konjonktival epitelizasyon varlığı bulguları değerlendirildi. Histopatolojik bulgular için skorlama sistemi oluşturuldu.Bulgular: Yerleştirilen greftlerin makroskobik incelemesinde konjonktival otogreftte herhangi bir komplikasyonla karşılaşılmadı. 1 adet alt göz kapağında korneal ülser saptandı. Gruplar arasında kemozis görülme sıklığı açısından anlamlı fark saptandı (p=0.037). Kornea ülseri açısından anlamlı fark saptanmadı (p=0.392). Greftlerde şekil bozukluğu açısından gruplar arasında anlamlı fark bulundu (p< 0.001).Histopatolojik incelemede; enflamasyon açısından anlamlı fark saptanmadı (p=0.910). Fibrozis açısından da gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0.187) Vaskülarite, tüm deneklerde değişik şiddetlerde saptandı. Gruplar arasında vaskülarite açısından istatiktiksel olarak anlamlı fark yoktu(p=0.731). Konjonktival epitelizasyon 40 alt göz kapağının hepsinde gelişmişti. Konjonktiva greftinin % 100 ünde, temporal fasya, sert damak ve septal mukozada % 62.5, HAM greftinin % 50 sinde Goblet hücresi vardı( p=0.263) .Histopatolojik değerler toplam skorlama sisteminde temporal fasya ve sert damak grefti eşit puan alarak çalışmamızda istatiksel olarak en ideal greft materyali olarak saptanmıştır.Sonuç:Çalışmamızda ideal greft materyalini bulmak amacıyla 5 grup çalışılmış, skorlama sonucuna göre sert damak mukoza grefti ve temporal fasya grefti eşit derecede skor alarak ideal greft materyali olarak saptanmıştır. Konan tüm materyaller komşu konjonktiva ilerlemesi için zemin hazırlamıştır. Bu süreçi hızlandırmak ve komplikasyonsuz geçirmek önemlidir. Literatürde, çeşitli greft materyalleri hakkında bilgi mevcut olup karşılaştırma tarzında çalışma bulunmamaktadır. Temporal fasya; ulaşması kolay, tek seansta iki tabakalı onarım yapabilmesi, globa kolayca adapte edilebilmesi, donör saha morbiditesi yaratmaması, skar oluşturmaması ve kozmetik sonuçları nedeniyle başarılı bir greft materyalidir. Çalışmamızın, temporal fasya greftinin klinikte daha sık kullanımına katkıda bulunacağını umuyoruz.
Sıçanlara intraoperatif PRP kullanımının venöz konjesyon oluşturulmuş fleplerin yaşayabilirliğine etkisi
Bu çalışmanın amacı total venöz yetmezlik oluşturulmuş sıçan epigastrik ada flebinde PRP'nin flep yaşayabilirliği üzerine etkisini araştırmaktır. Çalışmada inferior epigastrik arter ada flebi kullanıldı. Çalışma 17 adet Wistar cinsi erkek sıçan üzerinde yapıldı. Sıçanlar random olarak deney,sham ve kontrol olmak üzere üç gruba ayrıldı. Deney grubu venöz konjesyone fleplere 0,5 ml PRP uygulandı. Sıçanlar postoperatif 7 gün izlendi. Yedinci günün sonunda yüksek doz ketamin enjeksiyonu ile sakrifiye edildi. Değerlendirme makroskopik gözlem, digital ortamda topografik değerlendirme ile flep nekroz yüzdelerinin karşılaştırılması ve histopatolojik değerlendirme ile yapıldı. Makroskopide Sham ve deney grubunda postoperatif 7. günde nekroz gelişirken, deney grubunda venöz yetmezlikte olduğu ve nekroz oranlarının sham grubuna göre daha düşük olduğu gözlendi. Makroskopik bulgular histopatolojik inceleme ile doğrulandı. Topografik değerlendirme ile ölçülen nekroz yüzdeleri kontrol ve sham ,deney grupları arasında karşılaştırıldığında belirgin farklar gözlendi ancak istatiksel olarak anlamlı değildi. Elde edilen bulgulara dayanılarak total venöz yetmezlik oluşturulmuş ada fleplerde PRP'nin flep yaşayabilirliğini etkisi tartışmalı olduğu sonucuna varılmıştır.
Periferik sinir onarımlarında ters uç-yan sinir greftlerinin uç-uca sinir greftleri ile karşılaştırılması ( sıçanlarda deneysel çalışma )
Periferik sinirler, neoplazmlar, travmalar, kompresyon durumları, enflamatuarhastalıklar, enfeksiyonlar, cerrahi işlemler gibi çok çeşitli nedenlerden dolayı zarargörebilmektedir. Yaralanmanın etiyolojik özelliğine, şiddetine, yaralanmanınbulunduğu anatomik lokalizasyon bağlı olarak farklı yöntemlerle sinir onarımıyapılabilir. Klinikte aynı anda birden fazla hedef kas dokusunun tek bir intakt sinir ilenörotize edilmesini gerektiren klinik durumlarla karşılaşılabilinir. Böyle bir problemeyönelik olarak literatürde uç-yan onarımın değişik modifikasyonları uygulanmayaçalışılmıştır. Genellikle de bu yöntemler çoklu veya seri uç-yan onarım şeklindedir.Bu çalışmada ters uç-yan olarak literatürde tanımlanan yöntemi sinir grefti ilebirlikte uygulayarak, tek bir intakt sinir ile iki ayrı hedef kas grubunu nörotize etmeyihedefledik. Bu amaçla 6 deneysel grup planlandı:? Grup 1: Kontrol grubu;? Grup 2: Onarım yapılmayan grup;? Grup 3: Uç-uca onarım grubu;? Grup 4: Ters uç-yan onarım grubudur.At nalı şeklindeki sinir greftinin ortasına açılan epinöral pencereye intakt sinirinucu sütüre edilerek sinir greftinin iki ucunda da aksonal ilerleme sağlandı. Ters uçyanonarımın fizyolojisini daha iyi değerlendirebilmek amacı ile Grup 5 ve Grup 6oluşturuldu. Grup 5'te at nalı greftin uçlarına farklı hedef dokular sütüre edilirken Grup6'da greftin bir ucu bağlanarak nörotropizm incelenmiştir.Bu çalışmanın değerlendirilmesinde yürüme analizi, EMG ve elektronmikroskobisinde myelinli ve myelinsiz aksonların sayımı yapılmıştır.Grup 4'ün (ters uç-yan onarım) yürüme analizleri ve EMG bulguları, Grup 3'te(uç-uca onarım) elde edilen bulgulara göre istatistiksel olarak daha anlamlıbulunmuştur. Sinir greftinin uçlarından alınan örneklerin elektron mikroskobikincelemesinde, ters uç-yan onarım yapılan grupta myelinsiz ve myelinli aksonsayılarının, uç-uca onarımın yapıldığı gruba göre istatistiksel olarak daha fazlaolduğu saptanmıştır.Bu çalışmada, sinir dokusu, kas dokusu ve serbest bağlamanın nörotropizmaçısından önceliği de değerlendirilmiş ve sinir dokusunun diğerlerinden daha baskınolduğu görülmüştür. Aksonal ilerleme açısından ideal bir ortam sağladığı nörotropizmçalışmaları için bu çalışma iyi bir model olabilir.Sonuçlar göz önüne alındığında, tek bir intakt sinirin ters uç-yan onarımyöntemi ve sinir grefti kullanılarak iki hedef kası başarılı bir şekilde innerveedebileceği gösterilmiştir.
Stromal vasküler fraksiyon ve plateletten zengin fibrinin subdermal enjeksiyonunun deri komponentlerine etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç: İntrinsik ve ekstrinsik mekanizmalarla gerçekleşen yaşlanma süreci kendisini birçok bulgu ile göstermektedir. Bu bulguların en belirgin ve göze çarpan şekli deri bulgularıdır. (1, 2) Bu çalışmada serum fizyolojik (SF), otolog plateletten zengin fibrin (PRF) ve otolog stromal vasküler fraksiyon (SVF) tavşan kulağına tek doz olarak subdermal olarak enjekte edilmiş ve deri komponentlerine histolojik düzeyde etkileri değerlendirilmiştir. Yaşlanmanın deri bulgularını yavaşlatmak ya da önlemek amacıyla kullanılabilecek proliferatif bir etkinin varlığı araştırılmıştır. Yöntem: Çalışma 24 adet 8-12 aylık, 2,5-3 kg ağırlığında dişi Yeni Zelanda tavşanın 48 kulağında yapıldı. Her bir denekten 20-25 ml inguinal yağ yastıkçığı eksize edilerek SVF ve tam kan alınarak PRF elde edildi. Birinci grupta, deneklerin kulaklarına 2 ml serum fizyolojik; ikinci grupta 1 ml SVF + 1 ml PRF kombinasyonu; üçüncü grupta 2 ml SVF ve dördüncü grupta 2 ml PRF enjeksiyonu yapıldı. Birinci hafta, birinci ay, ikinci ay ve üçüncü ay sonunda; her bir zaman diliminde tüm gruplardan üçer adet denekten doku örneği alınarak histomorfometrik olarak değerlendirildi. Bulgular: Gruplar arasında yapılan histomorfometrik incelemelerde dermal kalınlık, mikrovasküler yoğunluk ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Bunun yanında bu parametrelerin değerlendirildiği birçok ikili karşılaştırma sonucunda istatistiksel anlamlılık sınırında (p=0,05) fark saptandı. İstatistiksel anlamlılık sınırında (p=0,05) fark saptanan SVF+PRF ve SVF gruplarının SF grubuna göre üçüncü ayda mikrovasküler yoğunluğu fazlaydı. PRF grubunda ise daha erken ve kısa süreli etki ile uyumlu olarak birinci hafta değerleri SF grubuna göre yüksek saptandı. Bu değerler yanında fokal selüler 2 proliferasyon izlenen alanlar SVF+PRF ve SVF gruplarında PRF ve SF gruplarına göre daha fazla izlendi. Sonuç: Bu çalışmada tek doz PRF ya da SVF uygulaması ile beklenen proliferatif ve rejeneratif etki histolojik olarak anlamlı fark oluşturacak şekilde ortaya konamamıştır. Bunun yanında doku düzeyinde fokal selüler ve ekstraselüler proliferatif etkiler izlenmiştir. SVF ve PRF'nin ılımlı proliferatif etkileri nedeniyle anlamlı sonuçların elde edilebilmesi için tekrarlayan dozlarda uygulandıkları ve daha fazla denek sayısını içeren çalışmalar yapılması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Stromal vasküler fraksiyon, plateletten zengin fibrin, plateletten zengin plazma, yaşlanma
Ratlarda abdominal deri ada flebinde Botulinum Toksin-A ile kimyasal geciktirme uygulamasının flep yaşayabilirliği üzerine etkisi
GİRİŞ: Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi'de geniş doku defektlerinin onarımı zor ve tedavi metodu halen tartışmalıdır. Flep cerrahisi sonrası sık karşılaşılan sorunlardan birisi distal nekrozdur. Fleplerde distal nekroz gelişimini engellemek için deneysel ve klinik bir çok yöntem araştırılmıştır. En etkin ve kabul edilen yöntemlerden birisi de flepte cerrahi geciktirme (delay) uygulamasıdır. Cerrahi geciktirme uygulamasında operasyon öncesi ek bir cerrahi girişim gerekmesi nedeniyle son zamanlarda flep geciktirmesinin kimyasal ajanlarla yapılması üzerinde yoğunlaşılmıştır. Bunun için çeşitli kimyasal ajanlar denenmiştir, fakat herhangi bir ajanın kesin etkili olduğu konusunda fikir birliği yoktur. Bu çalışmamızda kimyasal geciktirme ajanı olarak botulinum toksin-A kullanılmasının deri ada flebi üzerinde etkisinin araştırılması amaçlandı.GEREÇ-YÖNTEM: Bu çalışmada, ağırlıkları 250 -300 gr arasında değişen 30 adet erkek Sprague-Dawley rat kullanıldı. Her grupta 10 adet rat olacak şekilde 3 grup oluşturuldu. Grup 1'de herhangi bir geciktirme işlemi yapılmadı ve bu grup kontrol olarak kullanıldı. Grup 2'de %0.9 NaCl , Grup 3'te botulinum toksin-A ile kimyasal geciktirme yapıldı. Geciktirme işleminden 7 gün sonra tüm ratlarda sağ süperfisyal inferior epigastrik arter ve ven pediküllü 7X7 cm boyutlarında abdominal deri ada flebi kaldırıldı ve hemen sonrasında yerine sütüre edildi. Hemen sonrasında fluorescein angiografi yapılarak flepte boyanan alan hesaplandı. Tüm ratlar 7 gün izlemi takiben sakrifiye edildi. Fleplerdeki nekroz alanları planimetrik analizle hesaplandı. Ratlardan histopatolojik ve biyokimyasal inceleme için doku örnekleri alındı. Histopatolojik olarak damar sayıları, biyokimyasal olarak da doku VEGF (Vascular endothelial growth factor) düzeyleri araştırıldı.BULGULAR: Flourescein ile boyanan alanlar ortalama, kontrol grubunda % 37.5±4.2, Grup 2'de % 44.4±1.3 ve Grup 3'te % 66.0±5.5 olarak bulundu. Deney sonunda fleplerin yaşayan alanları ortalama, kontrol grubunda %57.2±4.8, Grup 2'de %72.1±1.6 ve Grup 3'te % 93.8±3.5 olarak hesaplandı. Ortalama VEGF düzeyleri, kontrol grubunda 2820,7pg/g prt, Grup 2'de 3036,2pg/g prt, Grup 3'te 6283,3pg/g prt olarak saptandı. Ortalama damar sayıları, kontrol grubunda 15.52±3.6, Grup 2'de 22.65±3.6, Grup 3'te 26.01±3.6 olarak bulundu. Tüm değerlendirme parametrelerinde botulinum toksin-A ile geciktirme yapılan grupta, serum fizyolojik ve kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek değerler elde edildi (p<0.05)SONUÇ: Bu çalışmamız sonucunda botulinum toksin A ile kimyasal geciktirme uygulaması sonrası flep yaşayan alanlarının arttığını gördük. Botulinum toksin-A uygulamasının kolay olması, ek cerrahi işlem ve özel teknik ve cihaz gerektirmemesi nedeniyle bu ajanla yapılacak kimyasal geciktirme yönteminin rekonstrüktif cerrahide flep sağkalımının artırılması için klinik uygulama alanı bulabileceğini düşünmekteyiz
Ratlarda arka bacak modelinde pycnogenolün iskemi-reperfüzyon hasarını önlemedeki etkisi
Rekonstrüktif Cerrahide doku defektlerinin onarımı için flepler yaygın olarak kullanılmaktadır. Uzun süreli iskemi sonrası taşınan fleplerde kısmi ya da tam flep kaybı halen bir sorundur. Bu çalışmanın amacı, reperfüzyon aşamasında tedaviye eklenen pycnogenolün iskemi reperfüzyon hasarını önlemedeki etkinliğini araştırmaktır. Çalışmada 250-300 gr ağırlığında 40 adet erkek rat kullanıldı. Hayvanlar her grupta 10 hayvan olacak şekilde, randomize 4 gruba ayrıldı. Tüm ratlarda arka bacak kompozit ada flebi hazırlandı Kontrol grubunda (n:10) ratlarda arka bacakta femoral damarlara klemp uygulanıp hemen açıldı ve iskemi oluşturulmadı. Grup 2 de (n:10) femoral artere 4 saat iskemi uygulandı ve iskemi sonrası 24 saat arka bacak reperfüze edildi. Grup 3 de (n:10) 4 saat iskemi sonrası klempler açıldı, ratlara parenteral olarak serum fizyolojik verildi ve 24 saat boyunca reperfüze edildi. Grup 4 de (n:10) 4 saatlik iskemi sonrası ratlara parenteral olarak pycnogenol verildi ve 24 saat reperfüzyon yapıldı. Tüm ratlar 24 saatlik reperfüzyon sonrası sakrifiye edildi ve biyokimyasal inceleme yapıldı. Biyokimyasal inceleme için kan örneği ve transplante edilen arka bacaktan kas dokusu örneği alındı. Homogenizasyon sonrası kanda ve dokularda MPO, Glutatyon, MDA, TNF-alfa, IL-2 ve IL-10 düzeyleri test edildi ve reperfüzyon hasarı değerlendirildi. Çalışma sonunda, iskemi sonrası reperfüzyon esnasında pycnogenol eklenen grupta MPO(serum), MDA(serum), IL2 (doku), TNF(doku) değerlerinde iskemi sonrası reperfüzyon grubuna göre anlamlı farklar elde edildi. Çalışmamızda, pycnogenol kullanımının iskemi-reperfüzyon hasarını önlemede olumlu etkisinin olduğu bulundu Ancak klinik uygulama için yeni ve geniş çalışmalara ihtiyaç vardır.
Sıçan otolog yağ greftlerinde vasküler endotelyal büyüme faktörünün greft yaşayabilirliğine etkisi
Vasküler endotel büyüme faktörünün diyabetik yara iyileşmesi üzerine etkileri: Farelerde deneysel çalışma
Vasküler Endotel Büyüme Faktörünün Diyabetik yara iyileşmesi üzerine etkileri ÖZET Diyabetes mellitus tüm dünyada giderek önemi artan bir sağlık sorunu haline gelmiştir. Diyabetik hastalarda kronik, iyileşmeyen yara sıklıkla görülmektedir. Uzun süre iyileşmeyen yara ise sağlık sorunlanmn ötesinde her psikolojik hem de sosyal yükler getirmektedir. Bu açıdan diyabetik hastalarda görülen kronik yaraların tedavisine yönelik girişimler giderek önem kazanmaktadır. Bu çalışmada, fare diyabetik yara modelinde kalsiyum aljinat mikrokürecikler içinde kontrollü salınımı sağlanan vasküler endotel büyüme faktörünün yara damarlanmasına ve yara kapanmasına olan etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada, fareler dört gruba ayrılmıştır. Gruplardan 3 'ünde 200mg/kg streptozosin ile diyabet uyarılmıştır. Kan glukoz düzeyleri cerrahi öncesi kontrol edilmiştir. 300 mg/dl altında kan glukoz ölçülen fareler deneyden çıkarılmıştır. Sırt bölgesinde yara oluşturulmasım takiben, üç diyabetik gruptan DM+VEGF grubuna 1 \ıg VEGF kontrollü salınım sistemi ile verilmiştir. DM+Aljinat grubuna SF ile hazırlanan mikrokürecikler verilmiştir. Bir diyabetik gruba ve STZ verilmemiş normal gruba hiçbir ek girişimde bulunmadan sadece izlenmiştir. Gruplar histopatolojik inceleme ve fotoğrafik inceleme için ayrılmışlardır. Histopatolojik olarak H&E boyama ile akut ve kronik inflamasyon ve mikrovasküler yapıların yoğunluğu değerlendirilmiştir. VEGFiös' yönelik immünhistokimyasal teknik ile neovaskülarizasyon incelenmiştir. Yara alanı 3 günde bir ölçülmüştür. İlk yara alanı belirlenerek zamana bağlı değişimi cm2 ve yüzde alan cinsinden belirlenmiştir. Sonuçlar ANOVA ile incelenmiştir. En hızlı yara kapanması normal grupta izlenmiştir. 15. günde normal grupta tüm yaralar kapandığında, DM+VEGF grubunda orijinal yaranın % 82' si kapanırken, DM grubunda % 71 'i kapanmıştır. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Neovaskülarizasyon incelemesinde, DM+VEGF grubunun ortalama damar yoğunluğu 17,97 ± 2,14 hesaplanırken, sırasıyla DM+Aljinat grubunda 6,6 ± 0,83, DM grubunda 4,22 ± 1,03, normal grupta 7,21 ± 1,65 ortalamalara ulaşılmıştır. VEGF grubu ile diğer tüm gruplar arasında anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). Bu sonuçlar kalsiyum aljinat kontrollü salınım sisteminde taşınan VEGF'nin diyabetik yara iyileşmesi modelinde, yara kapanma zamanını kısalttığını ve diyabetik yaralarda damarlanmayı arttırdığım göstermektedir. 10
Serbest fleplerde "cerrahi geciktirme işlemi"nin reperfüzyon hasarına olan etkisinin farklı iskemi sürelerinde araştırılması
GİRİŞ: Rekonstrüktif cerrahide geniş doku defektlerinin onarımı halen zor ve tartışmalıdır. Flepler bu defektlerin onarımda tartışmasız önemli bir yere sahiptir. Fleplerde sağkalımın artması hastaların daha erken iyileşmesini sağlar. Böylece hastanın maruz kaldığı fiziksel ve psikolojik stresin azalır. Ayrıca tedavinin hastaya getirdiği maddi yükte azalır. Flep sağkalımını arttırmaya yönelik yapılmış çok çalışma mevcuttur. Serbest fleplerdeki sağkalımı artırmaya yönelik çalışmalar genel flepler de yapılanlara oranla daha azdır. Bu çalışmada amacımız cerrahi geciktirme sonrası oluşturulan serbest fleplerin iskemi süresinin, serbest fleplerin yaşabilirliğini nasıl etkilediğini göstermektir.GEREÇ ve YÖNTEM: Çalışmada 48 rat kullanıldı. Ratlar her grupta 8 rat olmak üzere 6 gruba ayrıldı. Serbest flep modeli 6 x 3,5 cm boyutlarında oluşturulan abdominal deri ada flebi ile yapıldı. Cerrahi geciktirme işlemi flebin uzun kenarından yapılan paralel insizyon ve flebin zeminden ayrılması şeklinde yapıldı. 1. , 2. , ve 3. gruptaki ratlarda cerrahi geciktirme işlemi uygulandı. Flepler 2 hafta boyunca takip edildi. Ardından tüm ratlarda femoral arter ve ven pediküllü abdominal deri ada flebi kaldırıldı. Serbest flep modeli 1. ve 4. grupta 120 dakika sıcak iskemi süresi ile 2. ve 5.grupta 240 dakika sıcak iskemi süresi ile oluşturuldu. 3. ve 6. grupta flepler iskemiye maruz bırakılmadan oluşturuldu.. Fleplerin yerlerine sütüre edilmesini takiben 24 saat sonra fleplerden deri biyopsileri alındı. Dokularda biyokimyasal olarak malondialdehit, glutatyon, glutatyon peroksidaz, süperoksit dismutaz düzeyi ölçüldü. Flepler yerlerine sütüre edildikten sonra 1 hafta takip edildi. Sonra ratlar sakrifiye edilerek fleplerin nekroz olan ve yaşayan alanları planimetrik olarak hesaplandı.BULGULAR : Fleplerin yaşayan alanları 1. , 2. , 3. , 4. , 5. ve 6. gruplarda sırasıyla %16.4, %13.2, %16.4, %13.2, %9.6, %16.3 bulundu. Cerrahi geciktirme uygulanmış ve 120 dakika iskemi süresi ile oluşturulan fleplerin yaşayan alanlarının, cerrahi geciktirme uygulanmamış ve 120 dakika iskemi süresi ile oluşturulan fleplerin yaşayan alanlarından daha fazla olduğu bulundu (p= 0.001). Benzer şekilde 240 dakika iskemi süresi ile oluşturulan fleplerin yaşayan alanlarının, aynı iskemi süresi ile oluşturulan ancak öncesinde cerrahi geciktirme uygulanmayan fleplerin yaşayan alanlarından daha fazla olduğu bulundu (p= 0.001). İskemi uygulanmamış olan kontrol gruplarında (3. ve 6. grup) cerrahi geciktirme uygulanmış olan fleplerin yaşayan alanları daha fazla bulunmuştur (p= 0.001).1. ve 4. gruplardaki fleplerin yaşayan alanlarının farkı, 2. ve 5. gruplardaki fleplerin yaşayan alanlarının farkından daha fazla bulunmuştur (p= 0.001). Biyokimyasal değerlerin tüm bu bulguları desteklediği görüldü. Sadece bir karşılaştırmada (1. ve 4. gruplar arasındaki GSH değerinin farkları ile 2. ve 5. gruplar arasındaki GSH değerlerinin farkları ) istatistiksel olarak fark olmadı görüldü (p=0.051).SONUÇ: Geciktirme işlemi serbest flep yaşayabilirliğini artıran bir yöntemdir. Serbest fleplerde iskemi süresi uzadıkca iskemi reperfüzyon hasarı artan oranda flep kaybına neden olmaktadır. Serbest fleplerde cerrahi öncesi `cerrahi geciktirme' uygulanması flep yaşayabilirliğini arttırmada faydalı bir yöntemdir ve bu fayda, iskemi süresi daha kısa olan serbest fleplerde daha fazladır.Anahtar kelimeler: İskemi reperfüzyon hasarı, cerrahi geciktirme, serbest flep modeli
Ultrason ile önkoşullamanın yağ grefti yaşayabilirliğine etkisinin araştırılması
Son yıllarda plastik rekonstrüktif ve estetik cerrahi operasyonlarında yağ grefti kullanımı oranı giderek artmaktadır. Bu uygulamanın birçok avantajı olmasına rağmen hangi oranda yağ greftinin sağkalacağının bilinmemesi büyük bir dezavantajdır. Mevcut çalışmalar bu dezavantajı azaltmaya yoğıunlaşmıştır. Çalışmamızın amacı; TERUS uygulamasının yağ grefti yaşayabilirliğine etkisini araştırmaktır. Çalışmamızda 42 adet Wistar Albino tipi erkek rat kullanıldı. Yağ grefti donör alanı sağ inguinal bölge, alıcı alan ise interskapular cilt altı bölge olarak belirlendi. Deney hayvanlarının sırt bölgeleri standardize edilerek TERUS uygulaması planlanan zamanlara göre uygulandı. Yağ grefti operasyonu yapıldıktan sonra hayvanlar takip edildi ve sonrasında histolojik ve immunohistokimyasal değerlendirmeler yapıldı. 8 hafta sonunda hayvanlar sakrifiye edilerek sırt bölgesinden yağ greftleri eksize edildi ve histolojik incelemeye tabi tutuldu. Makroskopik bulgularda istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi. Histolojik ve immunohistokimyasal bulgularda TERUS'un damarlanmayı artırdığı ancak yağ yaşayabilirliğini artırmadığı ortaya çıktı. Bu etkinin TERUS'un yağ hücrelerini küçültücü etkisi ile alakalı olabileceği düşünüldü. Preoperatif ve postoperatif masaj uygulaması yaptığımız 5. grupta yağ grefti yaşayabilirliği diğer gruplardan istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Sonuç olarak yağ grefti uygulaması için TERUS uygulaması vaskülariteyi artırma amaçlı kullanılabilir. Ancak TERUS uygulamasının yağ grefti sağkalımında olumlu yönde etkisi gözlenmemiştir.
Deneysel olarak otolog yağ grefti uygulamalarında, vitamin D3 (kolekalsiferol) ve Myrtus communis'in yağ grefti sağ kalımı üzerine etkilerinin araştırılması
Amaç: Bu deneysel çalışma, estetik ve rekonstrüktif cerrahide sık kullanılan otolog yağ grefti uygulamalarının başarısını artırmak amacıyla, Vitamin D3 (kolekalsiferol) ve Myrtus communis (mersin) bitkisinin greft sağkalımı üzerindeki etkilerini araştırmayı hedeflemiştir. Vitamin D3'ün immün modülatör ve anti-inflamatuar etkileri ile Myrtus communis'in antioksidan özelliklerinin sinerjik etkilerinin yağ grefti üzerine olan katkıları değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışma, 2–3 aylık 42 erkek Wistar Albino sıçan kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Sıçanlar yedi eşit gruba ayrılmıştır: Kontrol grubu (1.Grup), Yağ grefti + Lokal D3 vitamini uygulanan grup (2.Grup), Yağ grefti + Lokal D3 vitamini + oral Myrtus communis uygulanan grup (3.Grup), Yağ grefti + Sistemik D3 vitamini uygulanan grup, (4.Grup), Yağ grefti + sistemik D3 vitamini + oral Myrtus communis uygulanan grup (5.Grup), Yağ grefti uygulanan kontrol grubu (6.Grup), Yağ grefti + oral Myrtus communis uygulanan grup (7.Grup). Sekiz haftalık takip süresi sonunda biyokimyasal, histopatolojik ve immünohistokimyasal analizler gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Biyokimyasal analizlerde, 3. ve 5. grupta inflamasyon belirteçleri olan TNF-α ve IL-1 düzeylerinde kontrol (1. grup) ve yağ grefti (6. grup) ile karşılaştırıldığında anlamlı azalma saptanmıştır. Aynı grupta antioksidan enzim olan SOD aktivitesinde artış (646.20 ± 44.89 U/mg) ve MDA seviyelerinde düşüş (0.73 ± 0.10 nmol/mg) gözlenmiştir. Histopatolojik incelemelerde kombinasyon tedavisi uygulanan gruplarda adipositlerin düzenli dağıldığı, fibrozisin azaldığı ve doku organizasyonunun daha iyi olduğu izlenmiştir. İmmünohistokimyasal analizlerde, kombinasyon tedavisi gruplarında Caspase-3 ekspresyonunun anlamlı şekilde azaldığı (p<0.0001), lokal D3 vitamini uygulaması yapılan 3. grupta VEGF-A ekspresyonunun arttığı (p<0.0001) ve kombine tedavi gruplarında eNOS seviyelerinin azaldığı belirlenmiştir. Karaciğer enzim seviyeleri (ALT, ALP) kombine tedavi gruplarında daha düşük bulunurken, renal fonksiyon parametrelerinde gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Sonuç: Vitamin D3 ve Myrtus communis kombinasyonu, erken dönem inflamasyonu ve oksidatif stresi azaltarak otolog yağ grefti sağkalımını artırmaktadır. Kombinasyon tedavisi, hem lokal hem sistemik düzeyde koruyucu ve terapötik etkilere sahip olup, greft kalıcılığını iyileştirebilecek potansiyel bir strateji sunmaktadır. Ancak, uzun dönem etkilerin değerlendirilmesi ve optimal doz rejiminin belirlenmesi için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Ratlarda deneysel olarak oluşturulan asidik deri yanıklarında uygulanan eksozom tedavisinin etkinliğinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada ratlarda hidroflorik asit (HF) ile oluşturulan kimyasal deri yanıklarında adipoz kökenli mezenkimal hücre kaynaklı eksozomların (ADSC-Exo) erken doku iyileşmesine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. HF yanıkları derin penetrasyonu, progresif nekroz oluşturması ve mevcut tedavilerin çoğunda sınırlı etkinlik görülmesi nedeniyle klinik açıdan zorlu lezyonlardır. Güncel nötralizan ajanlar (kalsiyum glukonat ve magnezyum sülfat) lokal toksisiteyi azaltmakla birlikte, doku bütünlüğünü hızla geri kazandıran, inflamasyonu kontrol eden ve apoptozu sınırlayan güçlü bir biyoterapötik seçenek halen bulunamamıştır. Çalışmanın ana hipotezi, antiinflamatuvar, antiapoptotik ve rejeneratif özellikler taşıyan adipoz kaynaklı eksozomların HF yanığında iyileşmeyi anlamlı biçimde hızlandırabileceğidir. Gereç ve Yöntemler: Çalışma Afyon Kocatepe Üniversitesi Deneysel Araştırmalar Birimi'nde gerçekleştirilmiştir. Yaşları 6–8 hafta arasında değişen, 250–350 g ağırlığında toplam 40 rat, her grupta on hayvan olacak şekilde dört gruba ayrılmıştır: Grup 1 (Sham), Grup 2 (Magnezyum Sülfat), Grup 3 (Kalsiyum glukonat), Grup 4 (ADSC-Exo). Tüm hayvanlarda sırt bölgesine standart hacimde %37 HF uygulanarak derin kimyasal yanık modeli oluşturulmuştur. Anestezi için 87 mg/kg ketamin ve 13 mg/kg ksilazin kullanılmıştır. Makroskopik ölçümler her gün yapılmış; 1., 3. ve 7. günlerde doku biyopsileri alınarak histopatolojik, immünohistokimyasal (PCNA, VEGF, TNF-α) ve apoptotik değerlendirmeler yapılmıştır. Bulgular: Başlangıç yanık alanları tüm gruplarda benzer bulunmuştur. Eksozom uygulanan Grup 4'te yanık, eritem ve nekrotik doku alanları diğer gruplara göre erken dönemde daha hızlı küçülmüş ve iyileşme eğilimi belirgin şekilde öne çıkmıştır. Histolojik incelemelerde 7. günde Grup 4'te epitel bütünlüğünün yeniden oluştuğu, inflamatuvar hücre infiltrasyonunun ve hemorajinin azaldığı, hipodermal bağ dokuda daha düzenli bir mimari geliştiği görülmüştür. Apoptoz analizlerinde ADSC-Exo grubunda hem 3. hem 7. günlerde apoptotik hücre sayısı diğer gruplara kıyasla anlamlı derecede düşük saptanmıştır. Kalsiyum glukonat ve magnezyum sülfat uygulanan Grup 2 ve Grup 3'te iyileşme izlenmekle birlikte, eksozom tedavisinin sağladığı hız ve doku bütünlüğündeki toparlanma düzeyine ulaşılamamıştır. Sonuç: ADSC-Exo tedavisi, HF kimyasal yanıklarında inflamasyonu azaltarak, apoptozu sınırlayarak ve epitelizasyonu hızlandırarak iyileşmeyi belirgin biçimde desteklemiştir. Bu çalışma eksozomların kimyasal yanık yönetiminde yeni ve etkili bir biyoterapötik ajan olarak kullanılmaya aday olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Hidroflorik asit, Kimyasal yanık, Eksozom, ADSC-Exo, Doku iyileşmesi, Apoptoz
Ratlarda epigastrik fleplerde iskemi reperfüzyon hasarına traneksamik asit, salisilik asit ve verapamil etkisi
Flep kayıplarındaki temel patofizyolojik mekanizmalardan biri flep dokusunda yeterli kan akışının sağlanamaması sonucu gelişen iskemi ve bu sürecin ardından reperfüzyon sırasında meydana gelen hasarlardır. İskemi, dokunun yetersiz kanlanması nedeniyle oksijen ve besin maddelerinin dokulara ulaşamaması ile başlar. Bu süreçte hücresel seviyede, oksijen eksikliği nedeniyle aerobik solunum yerini anaerobik solunuma bırakır. Bunun sonucunda laktat birikimi, hücre içi pH düşüşü ve hücre membranındaki iyon pompalarının disfonksiyonu gibi olaylar zinciri gelişir. Enerji üretimi için mevcut ATP depoları hızla tüketilir ve hücresel hasar başlar. Bu çalışmada, plastik ve rekonstrüktif cerrahi uygulamalarında sık kullanılan fleplerin iskemi reperfüzyon hasarına maruz kaldığında karşılaştığı sorunlara yönelik farmakolojik çözümler araştırılmıştır. Rat epigastrik flep modeli kullanılarak traneksamik asit, salisilik asit ve verapamilin iskemi reperfüzyon kaynaklı doku hasarını önlemedeki etkileri değerlendirilmiştir. Çalışma, kontrollü randomize hayvan deneyi olarak planlanmış ve ana deneydetoplam 40 adet Wistar-Albino cinsi rat kullanılmıştır. Deneyde, ratlar beş gruba ayrılmıştır: Kontrol grubu, cerrahi geciktirme grubu (delay), traneksamik asit (TXA) grubu, salisilik asit (ASA) grubu ve verapamil (VP) grubu. Ratların epigastrik flepleri cerrahi olarak hazırlanmış ve 7 saat boyunca iskemiye maruz bırakılmıştır. İskemi sonrası reperfüzyon başlamadan önce, farmakolojik ajanlar ilgili gruplara uygulanmış ve ardından flepler primer olarak yerine sutüre edilmiştir. Değerlendirme makroskopik gözlemlerle gerçekleştirilmiş ve sonuçlar istatistiksel analizlerle değerlendirilmiştir. Nekroz oranları ImageJ ve Adobe Photoshop programları ile piksel tabanlı ölçümler yapılarak belirlenmiştir. Çalışma sonucunda, cerrahi geciktirmenin ve salisilik asitin, iskemi reperfüzyon hasarını önlemede ve flep sağ kalımını artırmada anlamlı derecede etkili olduğu bulunmuştur. Verapamilin ve traneksamik asitin de olumlu etkiler sağladığı gözlemlenmiştir; ancak bu etkiler salisilik asite kıyasla daha sınırlı kalmıştır.Elde edilen sonuçlar, iskemi reperfüzyon hasarını azaltmaya yönelik farmakolojik müdahalelerin etkili bir yaklaşım olabileceğini göstermektedir. Bu bağlamda, plastik ve rekonstrüktif cerrahide flep sağkalımını artırmaya yönelik tedavi stratejilerinde traneksamik asit, verapamil ve salisilik asitin potansiyel birer ajan olarak değerlendirilmesi önerilir. Ayrıca, cerrahi geciktirme tekniğinin flep sağkalımı üzerindeki olumlu etkileri, farmakolojik ajanların kullanımıyla birlikte sinerjik bir fayda sağlayabileceği fikrini desteklemektedir.
Alexandrite lazer epilasyonun menstruel siklus sırasındaki etkinliğinin karşılaştırılması
Lazer epilasyon, yaklaşık 30 yıldır hastalar üzerinde tedavi amaçlı olarak kullanılmaktadır. Günümüzde lazerler çok yaygın kullanılmasına karşın Pubmed'de ve Google Scholar'da lazer epilasyon ile ilgili çalışmalar 1000 civarındadır. Ayrıca estetik ve güzellik merkezlerinde yaygınca kullanılan ve bizimde çalışmamızda kullandığımız alexandrite lazer ile ilgili epilasyon çalışması sadece 200 civarındadır. Bilindiği kadarıyla vücudumuzdaki kıllar herhangi bir fazda bulunabilir ve herhangi bir bölgede bulunan kıl folikülünün, yakınındaki kıl folikülünden farklı bir fazda olabileceği de bilinen bir gerçektir. Lazerin etkinliğinin, yapılan çalışmalarda üstün bir biçimde anajen fazdaki kıllar üzerine olduğu gösterilmiştir. Ayrıca vücütta bulunan androjen dışında progesteron ve östrojen gibi hormonlar ve öncü yapılarının çevresel kıl folliküllerinin değişimindeki katkısı üzerinde son zamanlarda dikkat çekilmektedir. Bu sebeple çalışmamızda vücutta hormonal olarak değişim gösteren menstruel siklusun 3 ayrı dönemi incelendi. Bu dönemler; adet dönemi, periovulasyon fazı ve luteal fazı olarak ayrıldı ve bu dönemlerde alexandrite lazerin, epilasyonun etkinliğini karşılaştırmalı olarak araştırdık. Bu dönemlerin seçilmesinin sebebi menstruel siklusun adet döneminde östrojen ve progesteron en düşük seviyelerde bulunurken, periovulasyon fazda östrojenin pik yapması ve luteal fazın orta dönemlerinde ise progesteronun önemli pik yapmasıdır. Ayrıca menstruel siklustaki, kadınların ağrı hissi durumu ile ilgili farklı algılar gözlenmiş olup, araştırmamızda 3 farklı dönemde uygulanan lazerin, ağrı üzerine etkinliği görsel analog skalası ile 0 ila 10 arasında değendirildi. Hiç bir hastamızda yan etki görülmedi. Yalnızca işlem sonrası kıl folliküleri çevresinde hiperemi görünmekteydi ki bu olasılık hastalara daha önceden bildirilmişti. Çalışmamız, menstureal dönemlere göre lazer epilasyonun etkinliğinin değişmediğini ve hastalara lazer epilasyonun, herhangi bir zamanda uygulanabileceğini gösterdi. Lazer uygulaması sırasındaki hissedilen ağrı bireye göre değişiklik gösterebilmekle birlikte genel olarak değişmemektedir. Ayrıca lazer epilasyon uygulamasında ilk seans, folikül destrüksiyonu açısından en verimli seans olacaktır.
Tavşan kulağında oluşturulan modellerde hyalüronik asit dolgusuna bağlı iskemi tedavisinde hyalüronidaz ve sildenafil sitratın birlikte etkinliğinin gösterilmesi ve karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Plastik Cerrahi alanında hyalüronik asit dolguları sıkça uygulanan bir prosedürdür. Yüz bölgesinde uygulanan bu prosedürlerde öngörülemeyen intravasküler ve perivasküler enjeksiyonlar sonucu vasküler komplikasyonlar gelişebilmektedir. İntravasküler enjeksiyon sonucu, hyalüronik asit anterograd ve retrograd ilerleyip emboli oluşturarak ya da perivasküler enjeksiyon sonucu eksternal kompresyon uygulayarak iskemiye neden olmaktadır. Bunun sonucunda ise ana kaynak arter iskemisine bağlı uç organ nekrozu (körlük ya da cilt nekrozu) gelişebilmektedir. Literatür incelendiğinde bu tür komplikasyonlar nadir değildir. Retinada gelişebilecek böyle bir iskemide, retinanın iskemiye dayanma süresinin çok kısa olması nedeniyle acil müdahale edilmesi gereken bir komplikasyondur. Yine yüzü besleyen damarlarda gelişebilecek böyle bir iskemide, yüz cildinde ya da burun bölgesi gibi kompozit dokularda nekrozla sonuçlanabilmektedir. Estetik amaçla uygulanan hyalüronik asit enjeksiyonuna bağlı bu tür bir vasküler komplikasyonun gelişmesi oldukça katastrofiktir. Literatürde vasküler komplikasyonla mücadelede uygulanan tedavi yöntemleri daha çok uzman görüşü niteliğinde olmakla birlikte yeterli sayıda deneysel ve klinik çalışma bulunmamaktadır. Hyalüronidazın uygulama şekli ve uygulama dozu, trombolitik ajanlarla kombine edilmesi ile ilgili çalışmalar yapılmış olmasına rağmen sonucun tamamen tedavi edici olduğu gösterilememiştir. Etkinliği daha da potansiyelize edebilecek vazodilatör ilaçlarla ilgili bir çalışma literatürde saptanmamıştır. Ayrıca yapılan tüm çalışmalar sadece embolizasyon mekanizması ile oluşacak iskemilere yönelik yapılmıştır. Vasküler komplikasyonlara yönelik acil tedavi algoritması oluşturmaya, tedavi modalitelelerinin etkinliklerini göstermeye, birbiri ile karşılaştırmaya yönelik literatürde klinik ve deneysel çalışma yetersizdir. Bu çalışmada, tavşan kulağında hyalüronik asit dolgusunun enjeksiyonuna bağlı intravasküler embolizasyon ve eksternal vasküler kompresyon mekanizmasıyla iskemi modeli oluşturulması, tek başına hyalüronidaz, tek başına sildenafil sitrat, hyalüronidaz ve sildenafil sitrat ikili tedavisinin iki farklı iskemi modelinde etkinliğinin incelenmesi ve karşılaştırılması amaçlanmıştır. Böylece fizyopatolojik mekanizmaya göre tedavi protokolünün oluşturulmasına yardımcı olunması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda benzer fiziksel özelliklere sahip 28 adet Yeni Zelanda tavşanı kullanıldı. Tüm gruplar 7'şer denek içerecek şekilde 4 denek grubu oluşturuldu. Tüm kulaklarda santral auriküler arter bazlı standart boyutlarda cilt ve kıkırdağı içeren kompozit flep hazırlandı. 28 denekteki toplam 56 kulaktan 7' şerli olacak şekilde 8 grup elde edildi. Tüm deneklerin sağ kulaklarındaki kompozit fleplerin santral arterleri hyalüronik asit dolgusunun intraarteriyel uygulanmasıyla oluşan embolizasyon ile, sol kulaklarındaki kompozit fleplerin santral arterine perivasküler hyalüronik asit dolgu uygulanmasına bağlı eksternal kompresyon ile iskemi modeli oluşturuldu. Böylece 2 farklı iskemi deney modeli, 1 denekte oluşturulmuş olundu. Denek grubu 1'deki hayvanlara herhangi bir tedavi uygulanmadı. Ardından sağ kulaklarındaki (deney grubu 1E) ve sol kulaklarındaki (deney grubu 1 K) etkiler incelendi. Denek grubu 2'ye hyalüronidaz tedavisi uygulandı. Ardından sağ kulaklarındaki (deney grubu 2E) ve sol kulaklarındaki (deney grubu 2K) etkiler incelendi. Denek grubu 3'e sildenafil sitrat tedavisi uygulandı. Ardından sağ kulaklarındaki (deney grubu 3E) ve sol kulaklarındaki (deney grubu 3K) etkiler incelendi. Denek grubu 4'e hyalüronidaz ve sildenafil sitrat tedavisi uygulandı. Ardından sağ kulaklarındaki (deney grubu 4E) ve sol kulaklarındaki (deney grubu 4K) etkiler incelendi. Deney modeli oluşturulduktan 4 saat sonra ve 14 gün sonra fleplere indosiyanin yeşili floresans görüntüleme yapıldı. Flep kanlanmaları ölçüldü. Ötenazi ile deney sonlandırıldıktan sonra kulaklar ampute edildi ve histopatolojik incelemeye tabi tutuldu. Elde edilen veriler parametrik ve non parametrik skalalarda istatiksel analiz uygulandı. Bulgular: Çalışmamızda deney modeli oluşturulduğu sırada fleplerin iskemiye bağlı soluk renkli olduğu görüldü. Ancak takiplerde denek grubu 1'de herhangi bir nekroz görülmedi. Bunula birlikte yapılan floresans görüntülemede belirgin kanlanma azalması ve flep boyutlarında da küçülme olduğu görüldü. Deney başındaki fleplerin boyutu ile deney sonrası boyutları ölçüldü ve not edildi. Histopatolojik incelemede inflamasyon, fibroplazi, ödem değerlendirildi ve ölçeklendirildi. Floresans görüntüleme verilerine göre bakıldığında sildenafil sitratın, hyalüronidazın etkisini her iki deney modelinde de potansiyelize ettiği ve iskemiyi azalttığı göstermektedir. Tek başına bakıldığında sildenafil sitrat, intravenöz uygulanan hyalüronidaz kadar iskemiyi azaltmasa da kontrol grubuna göre her iki modelde de kanlanmayı arttırdı. Etki gücü bakımında hyalüronidaz ve sildenafil sitrat emboli modelinde daha etkindi. Kontrol grubunda flep kontraksiyonu daha fazla, tedavi uygulanan gruplarda kontraksiyon daha az görüldü. Tartışma: Vasküler komplikasyonlar kuşkusuz dolgu enjeksiyonlarının en çok korkulan yan etkileridir. Hyalüronik asit enjeksiyona bağlı gelişen vasküler komplikasyonların neden olduğu hasarı önlemek veya en aza indirmek için çeşitli acil tedavi yöntemleri önerilmişse de çoğu etkinliği ispatlanmamış sadece uzman görüşü niteliğinde olan uygulamalardır. Embolizasyon ile oluşan iskemide hyalüronik asidin etrafında koagülasyon ve agregasyona bağlı trombosit ve fibrinden oluşan tıkaç ve damarda spazm oluşmaktadır. Bu sebeple tek başına hyalüronidaz yetersiz kalmaktadır. Kullanılacak antitrombotik ajan iskemiyi çözmede yardımcı olacaktır. Ancak bu uygulamanın eksternal kompresyon ile oluşan iskemiyi azaltmada benzer etkiyi göstermeyeceğini düşünmekteyiz. Yapılan çalışmalar sildenafil sitratın deride, orbitada ve retinada kanlanmayı arttırdığı gösterilmiştir. Vazodilatör bir ajan olmasının yanısıra neovaskülerizan bir ajandır. Bu sebeple vazodilatör etkinin yanındaki etkilerinden dolayı sildenafil sitrat çalışmamızda kullanılmıştır. Çalışmamızda her iki iskemi modelinde de hyalüronidazın etkisini, sildenafil sitratın arttıracağı sonucuna varılmıştır. Sonuç: Hyalüronik asit dolgu uygulamalarına bağlı gelişen emboli ve eksternal kompresyona bağlı vasküler komplikasyonların tedavisinde hyalüronidaz ana tedaviyi oluşturmaktadır. Ama tek başına yetersiz kalmaktadır. Çünkü süreç kompleks ve karmaşık yolaklar içermektedir. İskemiyi tedavi etmek için hyalüronidazla birlikte idame tedavide sildenafil sitrat kullanılabilir. Çalışmamızın verileri, dolgu uygulamasına bağlı gelişen iskemi komplikasyonlarının tedavisinde, bir tedavi algoritması oluşturmaya yardımcı olacaktır.
Meme küçültme hastalarında indosiyanin yeşili lenfanjiografi görüntüleme yöntemi ile ameliyat sonrası lenfatik yeniden yapılanmanın haritalandırılması
Meme kanseri, günümüzde en sık tanı konulan kanser türüdür ve kadınlarda kanser sebepli ölümlerin en önde gelen nedenidir. Meme kanseri metastazlarını genellikle lenfatik yollar ile yapar. Meme küçültme operasyonu, glandüler dokuların ve fazla cildin rezeksiyonu ile memenin yeniden şekillendirilmesi amaçlanan bir prosedürdür ve plastik cerrahi alanında en sık yapılan ameliyatlardan birisi olma özelliği taşımaktadır. Kadınlarda en sık görülen kanserin meme kanseri olması ve meme küçültme ameliyatının kadınlarda sık uygulanan prosedürlerden birisi olması sebebiyle, meme küçültme operasyonu olan hastaların ileriki yaşamları boyunca meme kanserine yakalanma ihtimalleri azımsanmamalıdır. Meme küçültme ameliyatı sonrası lenfatik yeniden yapılanma yoluyla metastaz yolaklarının farklılaşması söz konusu olabilir. Bu durum, meme küçültme hastalarında olası meme kanseri görülme durumunda tedavinin seyrini değiştirebilir. Akdeniz Üniversitesi Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi kliniğinde 01.01.2022 ve 01.01.2024 tarihleri arasında operasyonu gerçekleştirilmiş, akrabalarında meme kanseri öyküsü olan 12 meme küçültme hastası çalışmaya dahil edilmiştir. Altı hastada inferior pedikül tekniği, altı hastada süperomedial pedikül tekniğinin kullanıldığı vakalarda lenfatik sistemin incelenmesi amacıyla yapılan preoperatif, intraoperatif ve postoperatif ICG lenfanjiografi görüntüleri değerlendirilmiştir. Ameliyat sırasında lateral ve medial cilt fleplerine dahil edilen lenfatiklerin korunması için fleplerin uygun kalınlıkta kaldırılmasına özen gösterilmiş, intraoperatif ICG lenfanjiografi ile fleplerde yer alan lenfatikler görüntülenmiştir. Ameliyat sonrası lenfatik haritalama postoperatif 10 ila 18. Haftalar arasında yapılmıştır. ICG lenfanjiografi görüntülerinde lenfatik damarların ve akım paternlerinin tespit edilmesi sonrasında gözlenen lenfatik damarlar hasta cildi üzerinde çizimi yapılarak incelenmiş, elde edilen görüntüler bu çalışma kapsamında değerlendirilmiştir. Hastaların postoperatif ICG lenfanjiografilerinde preoperatif görüntülerde mevcut olmayan, çoğunlukla üst dış kadran yerleşimli lenfatikler izlenmiştir. Ameliyat sonrası görüntülerde izlenilen bu lenfatiklerin lenfanjiogenez mekanizmasıyla oluştuğu düşünülmüş, ancak yeni oluştuğu gözlemlenen bu lenfatik yapıların hangi sebeple üst dış kadran yerleşimli olduğu konusunda net bir kanıya varılamamıştır. İnferior pedikül tekniği ile opere edilen 4 hasta ve süperomedial pedikül tekniği ile opere edilen 3 hastanın postoperatif ICG lenfanjiografi görüntülerinde, ameliyat öncesi görüntülerde mevcut olmayan sternal bölge yönelimli lenfatik yolaklar izlenmiştir. Lenfanjiogenez mekanizmasıyla oluştuğu kanısında olduğumuz sternal yönelimli bu lenfatik yolaklar, spekülatif olmakla birlikte, yüzeyel ve derin lenfatik ağ arasında daha önceden var olmayan bir bağlantı oluşturmuş ve internal mamaryan lenf nodlarına drene olacak şekilde yeniden yapılanmış olabilir. Bu çalışma meme küçültme hastalarında ameliyat sonrası lenfatik yeniden yapılanmanın ICG lenfanjiografi ile değerlendirildiği ilk çalışmadır. Çalışmamızda elde ettiğimiz verilerin, meme küçültme operasyon öyküsü olan meme kanseri hastalarının tanı, tedavi ve takip süreçlerine anlamlı katkı vereceği inancındayız. Anahtar Sözcükler: Meme küçültme, lenfanjiogenez, ICG lenfanjiografi, lenfatik sistem
Epidermolizis bülloza tanılı ve el bulguları ile takipli olan hastalarda uzun dönem fonksiyonel durum ve sağkalım oranlarının değerlendirilmesi
Epidermolizis Bülloza deri ve mukozal membranlarda artmış kırılganlık sonucu vücut genelinde farklı semptom ve bulgularla karşımıza çıkabilen nadir görülen genetik bir hastalıktır. Etkilenen bireylerin gündelik yaşamlarını kısıtlayan bu hastalığın kesin bir tedavisi olmayıp, tedavide temel amaç semptomların hafifletilerek etkilenen bireylerin yaşam kalitelerinin arttırılmasıdır. Epidermolizis büllozalı bireylerin el, el bileği ve parmaklarında görülebilen fleksiyon, ekstansiyon kontraktürleri, başparmakta addüksiyon kontraktürleri; vücut genelinde gündelik aktiviteler esnasında bile oluşabilen açık yaralar sonucunda hastalar gündelik aktiviteleri gerçekleştirmekten geri kalmaktadır. Bu durum ise hastaların hayat kalitesinde azalmaya neden olmaktadır. Yassı hücreli karsinom kronik yara zemininden gelişebilen, lenfatikler aracılı metastaz yapabilen kötü huylu bir deri kanseridir. Epidermolizis büllozalı bireylerin artmış deri ve mukozal kırılganlığa bağlı olarak vücutlarında sürekli olarak yaralar oluştuğu ve bu yaraların bazılarının kronik yaraya dönüştüğü göz önünde bulundurulduğunda; bu bireylerin Yassı hücreli karsinom açısından riskli grupta yer aldıkları görülmektedir. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesinde 2008-2023 yılları arasında Epidermolizis Bülloza tanılı ve el bulguları nedeniyle ameliyat edilmiş toplamda 30 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara ameliyat öncesinde EB-QoL ve Abilhand Kids anketleri uygulanmış ve tedavi sonrası yapılan kontrollerinde aynı anketler tekrarlanarak uygulanan tedavinin Epidermolizis Büllozalı bireylerin hayatları üzerindeki etkinliği değerlendirilmiştir. EB-QoL testinde ameliyat öncesine göre çalışmaya dahil edilen hastaların ameliyat sonrası ölçek toplamındaki ortalama 9,40±4,48 birimlik düşüş istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. (p=0,001; p<0,01). Hastaların ameliyat sonrası Eb-QoL ölçeği toplam puanı ile Abilhand-kids testi toplamından aldıkları puanlar arasında negatif yönlü %56'lık orta düzeydeki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (r=-0,560; p=0,001; p<0,01). Çalışmanın yürütüldüğü süre boyunca toplamda 5 Epidermolizis Bülloza tanılı hasta vücutlarının çeşitli bölgelerinde bulunan açık yaralara yapılan biyopsi sonucunda Yassı Hücreli Karsinom tanısı almış olup; bu hastalardan 2'si Yassı hücreli karsinom ilişkili komplikasyonlar nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Çalışmanın yürütüldüğü süre boyunca bahsedilen 2 hasta dışında Epidermolizis Bülloza ilişkili komplikasyonlar nedeniyle hayatını kaybeden başka hasta olmamıştır. Epidermolizis bülloza tedavisi olmayan nadir görülen genetik bir hastalıktır. Mevcut tedaviler hastaların semptomlarını gidermeye yöneliktir. EB'li bireyler sosyal hayattan izole yaşayan bireylerdir. Bu çalışma el bulguları ile takipli olan Epidermolizis Bülloza hastalarda ameliyatın hasta hayatı üzerine etkilerinin, uzun dönem el fonksiyonlarının ve sağ kalımlarının değerlendirildiği ülkemizde yapılan ilk çalışmadır. Bu çalışmamızdan elde ettiğimiz veriler doğrultusunda el bulguları olan EB'li bireylere yönelik uygulanan cerrahi tedavinin hastaların günlük aktiviteleri gerçekleştirme güçlükleri ve sosyal hayattan izolasyonları üzerine olumlu etkileri olduğunun inancındayız. Anahtar Sözcükler: Epidermolizis Bülloza, El Bulguları, kontraktür, Uzun Dönem Fonksiyonel Sonuç
Yüz Bölgesindeki Bazal Hücreli Karsinom Eksizyonları Sonrasında Cerrahi Marjinle Nüks Arasındaki İlişkinin Araştırılması
Bazal hücreli karsinom, en sık görülen cilt kanseridir ve ikinci en sık görülen cilt kanserinden (skuamöz hücreli karsinom) iki kat daha yaygındır. Bazal hücreli karsinomun görülme sıklığı her yıl artmaktadır. Bazal hücreli karsinom tedavisinin birincil amacı tümörün tamamen çıkarılmasıdır. Cerrahi eksizyondan sonra defektin rekonstrüksiyonu, defektin yeri ve boyutuna ve rekonstrüksiyonda kullanılacak cilde bağlı olarak değişir. Bu çalışmanın amacı yüz bölgesinde uygun cerrahi marjinle eksizyon yapılmış bazal hücreli karsinom hastalarında farklı patolojik tip ve patolojik cerrahi marjinlerde görülen nüks oranlarını karşılaştırmaktır. Buna göre yüz bölgesinde bazal hücreli karsinom tanısı almış 107 hastadaki bazal hücreli kanserlerin primer lezyonlarının histolojik tipi, lateral ve derin cerrahi sınıra uzaklığı gibi patolojik verileri değerlendirilmiştir. Ayrıca hastaların cinsiyetleri, yaşları, hangi cerrahi teknik ile opere olduğu, tümör lokalizasyonu, 1 senelik takipleri sonrası rekürrens durumları da ele alınmıştır. Elde edilen sonuçlar istatiksel analizleri gerçekleştirilmiş ve anlamlı farklılıklar araştırılmıştır. Yapılan bu çalışma sonucunda tümör lokalizasyonu en yaygın olarak nazal bölgede belirlenmiş ve hastaların %50,5'inde alt tipi belli olmayan BHK, %37,4 oranında ise nodüler BHK belirlenmiş ve tümör alt tipleri arasında istatiksel anlamlı farklılık elde edilmemiştir. Hastaların %7,5'inde nüks gerçekleşmiş ve nüks görülen hastalarda ve nüks görülmeyen hastalarda cerrahi sınır ortalamasında istatiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Bu çalışma opere edilecek hastaların tümör alt tipi , tümör yerleşim yeri ve bütün değişkenlerle yapılacak operasyon için planlanan cerrahi marjin için yol gösterici olmaktadır. Estetik ve cerrahi yeterlilik kaygılar göz önünde bulundurulduğunda cerrahi marjinin önemi oldukça fazladır. Anahtar Sözcükler: Bazal Hücreli Karsinom, Eksizyon, Cerrahi marjin, Nüks
Yüz ve üst ekstremite allotransplant alicilarinda greft vaskülopatisinin yüksek çözünürlüklü ultrason ile değerlendirilmesi
Yüz ve Üst Ekstremite Allotransplant Alıcılarında Greft Vaskülopatisinin Yüksek Çözünürlüklü Ultrason ile Değerlendirilmesi Yüz ve üst ekstremite allotransplantasyonu sonrası greft kaybına yol açan kronik red, halen önemli bir endişe kaynağıdır. Kronik red, herhangi bir klinik belirti veya semptom olmadan da ortaya çıkabilir. Mevcut takip yöntemi, allogreft biyopsi örneklerinin histolojik analizine dayanmakta olup, bu yaklaşım hem invazivdir hem de pratik değildir. Önceki veriler, kronik reddin kol ve solid organ allogreftlerindeki damarların intima ve media kalınlıklarındaki değişikliklerle ilişkili olduğunu göstermektedir; ancak bu tür veriler yüz ve kol allotrasplantasyonu operasyonu için literatürde sınırlı sayıdadır. Buna göre yapılan bu çalışmada 3 üst ekstremite nakli hastasının, 2 yüz nakli hastasının, nakilden 4 ile 15 yıl sonrasında bilateral fasiyal, superfisiyel temporal, radial, ulnar, brachial, posterior tibial ve dorsalis pedis arterlerinin görüntüleri elde edilmiş ve damar çapları, intima-media kalınlığı, pik sistolik hız, rezistif indeks, pulsatil indeks, ve akselerasyon zamanı değerleri kaydedilmiştir. Nakil hastalarının hepsinde hafif-orta derecede rejeksiyon bulguları olmasına rağmen, yüksek çözünürlüklü ultrasonografi incelemelerinde greft damarlarında farklı parametrelerde farklı değişiklikler görülmüştür. Hastaların tüm bu greft damarları ilgili parametreler yönünden analiz edilip kontrol grubu ile karşılaştırıldığında sadece sol radyal arter ve sol brachial arter IMT değerlerinin kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak yüksek olduğu saptanmıştır. Aynı zamanda sağ brachial arterin akselerasyon zamanında istatiksel anlamlı bir azalma görülmüştür. Yüz nakillerinde IMT açısından sol fasiyal, sol superfisiyel temporal, sağ tibialis posterior ve sol dorsalis pedis arterlerinde istatiksel anlamlı farklılık elde edilmiştir. Buna göre sol fasial, sol temporal ve sağ tibialis posterior arterlerinde IMT değerlerinde artış; sol dorsalis pedis arterinde ise azalma görülmüştür. Pik sistolik hızı (PSV) bakımından tüm gruplar arasında sadece sol 98 fasial arterde azalma saptanmıştır. Buna göre elde edilen bu bulgular doku örneklemelerindeki rejeksiyon bulguları ile ilişkilendirilmiştir. Sonuç olarak, yapılan bu çalışma ile Yüksek Çözünürlüklü Ultrasonografi'nin nakil hastalarının takibinde, rejeksiyon değerlendirilmesinde ve erken tanısında değerli olabileceği gösterilmiştir. Ancak parametrelerde ve normal değer aralıklarında standardizasyon olmadığı için bu alanda daha büyük örneklem grupları ile yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.
Sıçanda oluşturulan kritik boyutlu kalvaryal kemik defekti modelinde sistemik traneksamik asit kullanımının yeni kemik oluşumu üzerindeki etkilerinin deneysel incelenmesi
Giriş ve Amaçlar Traneksamik asit, bir lizin analoğu olup; majör travma, doğum sonrası kanama, majör cerrahi, diş çekimi, burun kanaması ve menstrüel kanamalarda aşırı kanamanın önlenmesi için kullanılan antifibrinolitik ajanlardandır. Kırık hatlarından gelen kanamayı azaltmak ve buna bağlı gelişebilecek ödem ve ekimozun oluşmasını engellemek amacıyla maksillofasiyal cerrahide de kullanılmaktadır. Fibrinin kemik oluşumunu arttırdığı deneysel çalışmalarla gösterilmiştir. Erken dönem kemik iyileşmesi üzerinde hematomun iyileşme bölgesindeki varlığının önemi de bilinmektedir. Ancak antifibrinolitik ajanların kemik iyileşmesine etkisi sınırlı sayıda çalışmada araştırılmıştır. Bu çalışmanın hipotezine göre sistemik traneksamik asit, preoperatif dönemde uygulandığında per-op ve postoperatif oluşacak olan hematomu azaltacak; postoperatif dönemde uygulandığında ise hematom içindeki fibrini stabilize ederek traneksamik asit uygulanmadan önce oluşan hematomun ortamda daha uzun süre kalmasını sağlayacak ve buna bağlı olarak yeni kemik oluşumunda değişiklikler olacaktır. Bu çalışmada sıçanda kritik boyutlu kalvaryal kemik defekti modeli kullanılarak cerrahi öncesi ve sonrasında sistemik traneksamik asit kullanımının yeni kemik oluşumu üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem Çalışmada ağırlıkları 385 - 515 gram arasında değişen, 4 aylık, 30 adet Sprague Dawley erkek sıçanlar kullandık ve her grupta 6 adet olmak üzere bu sıçanları 5 gruba ayırdık. 1. grubu kontrol grubu olarak belirledik; 2. gruba operasyondan hemen önce 10 mg/kg dozunda ; 3. gruba postoperatif 1. günde 10 mg/kg dozunda; 4. gruba postoperatif 1., 2., 3. günlerde 10 mg/kg dozunda; 5. gruba postoperatif 1., 2., 3. günlerde 20 mg/kg dozunda traneksamik asidi dorsal kuyruk veni aracılığıyla enjekte ettik. Diş hekimliğinde implant cerrahisinde sıkça kullanılan trepan frez (8 mm çaplı) yardımıyla sıçan kalvaryumunda bregma ve lambda sütürleri arasında sagittal sütür merkezde olacak şekilde her iki parietal kemik üzerinde 8 mm çaplı bir adet sirküler kemik defekti oluşturduk. Postoperatif 1. ve 3. gün cerrahi alanda oluşan hematom miktarını Ultrasonografi (USG) ile ölçtük. Postoperatif 28. günde hayvanlara ötenazi uyguladık. Defektlerdeki yeni kemik oluşumu mikrotomografi ile ölçüldü. Total volüm (TV), kemik volümü(BV), kemik yüzeyi (BS), kemik volümü oranı (BV/TV), kemik yüzeyi dansitesi (BS/TV), spesifik kemik yüzeyi (BS/BV), yapısal model indeksi (SMI), trabekül sayısı (Tb.N), trabekül kalınlığı (Tb.Th), trabeküler ayrım (Tb.Sp), trabekül kalınlığının standart deviasyonu (Tb.Th.SD), trabeküler ayrımın standart deviasyonu (Tb.Sp.SD) parametreleri değerlendirildi ve 3 boyutlu görüntüler elde edildi. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 22 programı kullanıldı. Analizlerde one-way ANOVA ile paired t-testi kullanıldı. Web tabanlı ''effect size calculator'' ile çalışma gruplarının kontrol grubuna ve birbirlerine göre olan etki büyüklüğü (Cohen's d formülüne göre) elde edildi. < 0,3 değerler çok küçük etkili, ≥0,3 ve < 0,5 değerler küçük etkili, ≥0,5 ve <0,8 değerler orta etkili, ≥0,8 ve <1 değerler büyük etkili, ≥1 değerler çok büyük etkili olarak kabul edildi. Bulgular Değerlendirilen parametrelerde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,005). Postoperatif 1. ve 3. gün yapılan USG ölçümlerinde de istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı. Çalışma gruplarının kontrol grubuna ve birbirlerine göre etki büyüklükleri kemik volümü, kemik yüzeyi dansitesi ve trabekül sayısı parametreleri üzerinden hesaplandı ve yapılan müdahalenin etki büyüklüğünün çok küçük olduğu saptandı. Tartışma Daha önce sıçanda femur kırığı modelinde yapılan sonuçların direkt grafi ile değerlendirildiği deneysel çalışmalarda topikal ve sistemik traneksamik asit uygulamalarında çalışmamızdan farklı sonuçlar elde edilmiştir. Çalışmamızda USG ile postoperatif hematom miktarını ölçmemiz, traneksamik asidin farklı dozlarını kullanmamız ve kemik oluşum parametrelerini mikrotomografi ile değerlendirmemiz çalışmamızın sonuçlarını daha güvenilir kılan özelliklerdendir. Önceki çalışmalarla elde edilen sonuçlardaki farklılığın bir başka sebebi, bu çalışmalarda endokondral kemikleşme ile oluşan ve hareketli bir ekstremitede bulunduğu için iyileşmesi farklı dinamiklerden etkilenebilen femur üzerinde çalışılırken; kendi çalışmamızda intramembranöz kemikleşme ile oluşan ve hareketsiz bir bölgede yer alan kalvaryum tercih edilmiştir. Traneksamik asidin farklı kemikler üzerinde iyileşmeyi ne derecede etkilediği henüz anlaşılamamış olup bu konuda daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Sonuç Bu çalışmada traneksamik asidin sıçanda oluşturulan kritik boyutlu kalvaryal kemik defekti modelinde yeni kemik gelişimi üzerindeki etkisinin istatistiksel olarak önemli olmadığı bulundu. Daha önce kraniyofasiyal cerrahi alanında günümüze kadar yapılan çalışmalarla ilgili literatür taraması yapıldığında bu konuyla ilgili yapılmış benzer bir deneysel çalışmaya rastlanamamış olup bu çalışmada klinikte kanama azaltmak için sıkça kullanılan traneksamik asidin yeni kemik oluşumunda etkisinin bulunmadığı ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: Sıçanda mikrotomografi, sıçan kalvaryumu, traneksamik asit
Sıçanda kraniyal pediküllü transvers rektus abdominis kas-deri flebinde preoperatif distal venöz arteriyelizasyonun flep sağkalımı üzerine etkisi
Pediküllü TRAM flebinde meydana gelen iskemik komplikasyonlar bu flebin kullanımını kısıtlayan önemli faktörlerdendir. Bu iskeminin hem arteriyel hem de venöz komponenetleri mevcuttur ancak flebin vasküler anatomisi nedeniyle venöz dışa akımdaki yetmezlik daha ön plandadır. İskemik komplikasyonları azaltıp flep sağkalımını arttırmaya yönelik olarak; deley yöntemleri, arteriyel ve venöz süperşarj teknikleri, turboşarj tekniği, çift pediküllü TRAM, profilaktik venöz kanülasyon gibi yöntemler denenmiştir. Amacımız; literatürde daha önce kullanıldığı saptanmayan ve pediküllü TRAM flebinde sağkalımı arttırması olası bir müdehale olan preoperatif distal venöz arteriyelizasyon tekniğinin değerlendirilmesidir. Çalışmamızda 3 deneysel grup oluşturulmuştur. Grup 1'de sadece kraniyal pediküllü TRAM flebi modeli oluşturulmuştur. Grup 2'de kraniyal pediküllü TRAM flebi kaldırılırken SİEV sağlam bırakılmış ve pediküllü TRAM flebinde venöz süperşarj modeli oluşturulmuştur. Grup 3'te flep kaldırılmadan önce tasarlanan pedikülün karşı tarafındaki femoral arter ve ven arasında anastomoz yapılmış; üçüncü gün sonunda anastomoz bağlanarak, grup 1 ve grup 2 ile aynı şekilde kraniyal pediküllü TRAM flebi kaldırılmıştır. Bu sayede preoperatif distal venöz arteriyelizasyon modeli oluşturulmuştur. Flep cerrahisi sonrası birinci günde her gruptan ikişer sıçana İCG ile kızılötesi aracılı anjiyografi çekilmiştir. Flep cerrahisi sonrası 7. Günde tüm sıçanlarda ötenazi uygulanarak, flep sağkalım oranları hesaplanmış ve histolojik inceleme için doku örnekleri alınmıştır. Her iki gruptan ikişer adet sıçan üzerinde yapılan İCG anjiyografisi sonucunda venöz süperşarjın ve preoperatif distal venöz arteriyelizasyonun flepte venöz dışa akımı arttırdığı ancak bunu farklı drenaj yolllarıyla yaptığı ayrıca preoperatif distal venöz arteriyelizasyonun flepte arteriyel akımı ve perfüzyonu da arttırdığı yorumu yapılmıştır. Flep sağkalım oranları ile ilgili analizlerde hem venöz süperşarj müdahalesinin hem de preoperatif distal venöz arteriyelizasyon müdahalesinin sağkalımı oranlarını istatiksel olarak anlamlı düzeyde arttırdığı ancak birbirlerine üstünlükleri olmadığı gösterilmiştir. Histolojik olarak damar dansitesi ve damar çapı ortalaması değerlendirilmiştir. Hem venöz süperşarj müdahalesinin hem de preoperatif distal venöz arteriyelizasyon müdahalesinin damar dansitesini istatiksel olarak anlamlı derecede arttırdığı ancak kendi aralarında istatiksel açıdan anlamlı fark olmadığı gösterilmiştir. Damar çapı ortalamarı açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Sıçanda kraniyal pediküllü TRAM flebinde, flep cerrahisinden 3 gün önce yapılan preoperatif distal venöz arteriyelizasyon müdahalesinin, flep sağkalımını en az venöz süperşarj müdahalesi kadar arttırdığı ortaya konmuştur bu etki ''choke'' anastomozlarının dilatasyonu, anjiyogenezin artışı ve venöz damar ağında meydana gelen değişiklikler sayesinde ters yönlü venöz dışa akımın artışına bağlıdır ancak hangisi daha ön planda sorusuna cevap verilememiştir. Teorik olarak preoperatif distal venöz arteriyelizasyon müdahalesi insan pediküllü TRAM flebinde sağkalımı arttırmak amacıyla kullanılabilir ancak sıçan ve insan pediküllü TRAM flep anatomisi birebir aynı değildir bu nedenle tezimizi destekleyecek daha çok deneysel ve klinik çalışmaya ihtiyaç vardır.
Serbest latissimus dorsi flebi sonrası donör saha morbiditesinin fonksiyonel değerlendirilmesi
Amaç: LD serbest flebi günümüzde rekonstrüktif mikrocerrahide güvenli pedikülü ile geniş doku defektlerini kapatmada sıklıkla başvurduğumuz flep seçeneklerimizdendir. Fakat mevcut literatür de uzun dönem fonksiyonel morbiditesi üzerine yeterli çalışma yoktur. Bu çalışmada kas fonksiyonlarını değerlendirmek amacıyla mevcut çalışmalardan farklı olarak daha hassas bir test yöntemi olan izokinetik kas gücü ölçümü ile uzun dönem fonksiyonel sonuçları kıyaslamak amaçlanmıştır. Hastalar ve yöntemler: Kliniğimizde rekonstrüksiyon amacıyla LD flebi tercih edilecek olan 15 hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Hastalara post operatif dönemde 6. Ayda izokinetik kas gücü ölçümü ve ROM ölçümü yapıldı . Aynı zamanda hastaların yaşam kalitesi ve günlük aktiviteleri Quick DASH ve constant omuz skoru testi ile değerlendirildi. Objektif verilerle elde edilmiş biyomekanik paremetreler ile yaşam kalitesi ve günlük aktivite ölçekleri analizi yapılmıştır. Bulgular:Postoperatif 6. Ayda hastalarda adduksiyon ve ekstansiyon kas güçlerinde anlamlı bir azalma saptanmıştır (p <0.05). Quick DASH ve Constant Omuz skorlarında istatistiksel olarak anlamı bir düşme (p <0.05) görülmesine rağmen sonuçlar günlük yaşam fonksiyonlarını etkiletecek boyutta değildir. Yine yapılan ölçümlerde internal rotasyon ,external rotasyon ve abduksiyon ve fleksiyonda eklem hareket açıklıklarında kısmi bir azalma mevcuttur. Sonuç: Bu çalışma ile latissimus dorsi flebi sonrası post operatif 6. Ayda hastaların yaşam kalitelerinde bir negatif yönde değişme olmadığı ; üst ekstremite ile ilgili yaşamsal faaliyetlerinin operasyon öncesi dönemdeki gibi sürdürebildiklerine rastlanmıştır. Biyomekanik ölçümlerde adduksiyon ve extansiyon kas gücünde anlamlı azalma saptanmış olup fakat bunun kişinin günlük yaşamsal aktivitelerine herhangi bir etkisi bulunmamaktadır. Anahtar kelimeler: Latissimus dorsi, serbest flep ,kas gücü ölçümü
Farklı doku komponentleri içeren yüz nakilleri sonrası lenfatik sistemin yeniden yapılanmasının araştırılması
Fonksiyonel bir lenfatik sistem vücut sıvısı homeostazını ve bağışıklık hücresi fonksiyonlarını sürdürmek için çok önemlidir. Bölgesel lenfatiklerin travmaları, kronik lenfödem, tekrarlayan enfeksiyon, fonksiyon kaybı ve yaşam kalitesinin düşmesine neden olmaktadır. Serbest flep ile yapılan rekonstrüksiyonlarda, ekstremite replantasyonları, ekstremite transplantasyonları veya yüz nakillerinde lenfatik sistemin direkt onarımının yapılmamasına rağmen dokularda ödem görülmemektedir. Bu gözlem lenfatik sistemin yeniden yapılanmasının yara iyileşmesi sırasında oluştuğu yönünde çıkarımlara yönlendirse de mekanizması ve hangi lenfatik yolları kullandığı tam anlaşılamamıştır. Lenfatik yapılardaki değişiklikler ve buna bağlı lenfodinamikler, donör ve alıcı doku etkileşiminin lenfatik sistemini anlamak açısından önemlidir. Lenfatik görüntülemedeki indosiyanin yeşili (ICG) lenfografi yöntemleri ile ilgili gelişmeler lenfatik taşınmanın daha iyi değerlendirilebilmesine izin verdi. Fakat günümüzde alıcı ve donör lenfatiklerin iletişimi ve fonksiyonel ve rejeneratif kapasiteleri hala tam olarak açıklanamamıştır. Bu çalışmanın amacı yüz rekonstrüksiyonunda lenfatik anastomoz yapılmaksızın, yüz nakilleri ve serbest flep ile rekonstrüksiyon sonrası oluşan lenfatik yeniden yapılanma ve rejenerasyonu incelemektir. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi kliniğinde 01.01.2012 ve 01.01.2022 tarihleri arası operasyonu gerçekleştirilmiş yüz nakli hastaları çalışmaya dahil edilmiştir. Bu hastalarda lenfatik sistemin incelenmesi amacıyla yapılan ICG lenfografi görüntüleri değerlendirilmiştir. Kontrol grubu olarak supraklavikuler serbest flep ile yüz rekonstrüksiyonu yapılan hastalarda ve flep ile rekonstrüksiyon yapılmamış maksillofasiyal fraktürü olan hastalarda yapılmış olan ICG lenfografi görüntüleri kullanılmıştır. Yüz bölgesinde yapılan ICG lenfografi, üretici önerileri uyarınca ve güncel literatüre uygun olarak 0.2 mL ICG solüsyonu (0.5 mg ICG) subkutan olarak midpupiller hatta bilateral supraorbital alan, infraorbital alan, oral komissur ve mental alan olmak üzere yüzün 8 belirleyici lokasyonuna enjekte edilerek gerçekleştirilmiştir. Elde edilen görüntüler bu çalışma kapsamında değerlendirilmiştir. ICG lenfografi görüntüleri transient fazda lineer ve retiküler olarak değerlendirilmiş, plato fazında ise lineer, splash, stardust ve diffüz patern olarak değerlendirilmiştir. 3 saatlik ICG lenfografinin tamamlanması sonrası, izlenen paternlerin hasta cildi üzerinde çizimi yapılarak incelenmiştir. Yüz nakli hastalarında lenfödem gözlenmedi veya az olarak değerlendirildi, ICG lenfografide çoğunlukla lineer patern izlendi, yüzeyel lenfatiklerde artış gözlendi. Alıcı ve donör dokuları arasında multiple lenfatik bağlantıların olduğu gözlendi, servikal lenf nodlarında ICG görüldü. Supraklavikular flep ile rekonstrüksiyon yapılan hastalardan birisinde az lenfödem görülürken, diğer hastada orta derecede lenfödem görüldü, ICG lenfografide her iki hastada stardust patern izlenmiş olmasına rağmen, bu hasta grubunda da alıcı ve donör dokuları arasında multiple lenfatik bağlantılar olduğu gözlendi ve servikal lenf nodlarında ICG görüldü. Lenfatik anastomoz yapılmamasına rağmen yüz nakli ve supraklavikular flep ile yüz rekonstrüksiyonu yapılan hastalarda spontan lenfatik bağlantıların oluştuğu gösterildi.
Replantasyon ve bilateral üst ekstremite nakil hastalarında lenfatik ve vasküler sistemlerin yeniden yapılanmasının değerlendirilmesi
Vücut bütünlüğünü bozan ve fonksiyon kaybına yol açacak şekilde kompozit doku kaybı olan hastalarda; fiziksel görünümü geri kazanma, fonksiyon açısından iyileştirme amacıyla uygulanan VKDN ile replantasyon ameliyatları yaşam kalitesini arttırmaktadır. Bu özellikli hastalarda anatomik bütünlük sağlanmasını takiben vasküler yapıda oluşan değişiklikler ile lenfatik yapıların yeniden şekillenmesi ile ilgili bilgiler kısıtlıdır. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesinde 01.01.2012 ile 01.01.2022 tarihleri arasında gerçekleştirilen 3 bilateral kol nakli hastası ile tek taraflı major üst ekstremite 3 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Major üst ekstremite replantasyon hastalarının 2'si forequarter ve 1'i dirsek replantasyon özelliği göstermektedir. Bilateral kol nakilli ve major üst ekstremite replantasyon öykülü hastalarda lenfatik sistemi değerlendirmek amacıyla ICG lenfografi bulguları değerlendirilmiştir. Ek olarak bu hasta grubunda anastomoz öncesi ve sonrasına ait arter doppler USG verileri değerlendirilmiştir. ICG lenfografi kontrol grubu olarak; ekstremitede malignitesi bulunan ancak daha önce ekstremitede herhangi bir işlem geçirmemiş 6 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. ICG lenfografi bulguları değerlendirildiğinde bilateral kol nakilli hastalarda lenfatik anastomoz yapılmamasına rağmen alıcı ve verici dokularda spontan lenfatik bağlantıların oluştuğu gösterildi. Dirsek replantasyon öykülü hastadaki durum benzerdi. Ancak bilateral kol nakil hastalarında üst kolda görülen yüzeyel lenfatik akım forequatr replantasyon hastalarında görülemedi. Spekülatif olmakla birlikte forequarter hastaların sütur hattında üst ekstremite lenfatik yönü ile ters akıma sahip lenfatik yolakların birleşememesi sonucunda aksiller yatağa akım kesintiye uğramıştır. Bu nedenle üst kolda bulunan yüzeyel lenfatik yolaklar fibroza uğrayarak derin lenfatik sisteme yönelmiş olabilir. Ayrıca kas hareket ve kontraksiyonlarının nakilli hastalara göre daha az olması iki grup arasındaki farka yol açmış olabilir. Tacrolimusun yüzeyel lenfatiklerin artışına sebebiyet vermesi de bu iki grup arasındaki ICG lenfografi farklarına yol açmış olabilir. Doppler USG incelemelerinde ise bilateral kol nakil öykülü bir hasta da verici arter duvarında alıcı artere göre intimada kalınlaşma, düzensizlik, kalsifikasyon tespit edilmiş olup allogrefte ait iskemik değişiklikler görülmemiştir. Diğer bilateral kol nakilli ve major üst ekremite replantasyon hastalarında alıcı ve verici arterlerdeki veriler birbirleriyle uyumlu bulunmuştur. Doppler USG ile hasta takiplerinin allogreft takibi için yararlı olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Sözcükler: Kol nakli, replantasyon, ICG lenfografi, doppler USG
Sıçanda oluşturulan periferik sinir yaralanması modelinde skar önleyici ajanların periferik sinir iyileşmesi üzerindeki etkilerinin deneysel incelenmesi
Giriş: Periferik sinir yaralanmalarından sonra sinir hücresinde gözlenen değişiklikleri inceleyen ve rejenerasyonun geliştirilmesi için yeni yöntemler tanımlamayı amaçlayan çok sayıda deneysel çalışma olmasına rağmen, sinir yaralanmaları önemli bir sorun olmaya devam etmektedir. Bu çalışmada, hyalüronik asit ve traneksamik asidin sinir iyileşmesinde etkinliklerini araştırmak amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Cerrahi işlemler için 18 adet Wistar tipi dişi sıçan kullanıldı. Ketamin anestezisi kullanılarak, sağ arka ekstremitede çalışıldı. Grup 1' de sağ siyatik sinir makas ile transeke edilerek primer olarak epinöral sütürlerle onarıldı. Grup 2' de siyatik sinir transeksiyonu ve epinöral onarım sonrası hyalüronik asit uygulandı. Grup 3' te siyatik sinir transeksiyonu ve epinöral onarım sonrası hyalüronik asit ve traneksamik asit kombine olarak uygulandı. Postoperatif 4. hafta sonunda deneklere bir takım analizler uygulandı. Fonksiyonel test olarak deneklere siyatik fonksiyon indeks (SFİ) ve EMG uygulandı. Denekler daha sonra sakrifiye edilerek ıslak gastrokinemius kası ağırlıkları ölçüldü. Transeke edilmiş siyatik sinirlerin proksimal ve distallerinden kesitler alınıp mikroskopik inceleme yapıldı. Bulgular: Veriler Kruskal-Wallis yöntemi kullanılarak istatistiksel olarak değerlendirildi. SFI' de ve EMG' de, Grup 2 ve grup 3; grup 1' e göre istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde yüksek bulundu (p<0.05). Grup 2 ve grup 3 arasında istatistiksel anlamlılık tespit edilmedi (p>0.05). Sağ/sol gastrokinemius ıslak ağırlıkları oranında, gruplar arasında istatistiksel anlamlılık görülmedi (p>0.05). Makroskopik adezyon skorlama testi Grup3' te; grup 1 ' e göre istatistiksel olarak anlamlılık tespit edildi (p<0.05); ancak grup 1 ve grup 2 arasında ve grup 2 ile grup 3 arasında anlamlı fark tespit edilemedi (p>0.05). Sonuç: Hyalüronik asit grubu, kontrol grubuna göre fonksiyonel ve mikroskopik testlerde üstündü. Hyalüronik asit ve traneksamik asit kombinasyonunun olduğu grup ise fonksiyonel ve mikroskobiye ek olarak makroskopik adezyon skorlama sisteminde de kontrol grubuna üstün bulundu. Böylece, sinir onarımı sonrası HA ya da HA' nın TA ile kombinasyonunun uygulanmasının faydalı, güvenilir ve maliyetinin uygun olmasından dolayı uygulanabilir olduğu düşünüldü. Anahtar kelimeler: Periferik sinir, hyalüronik asit, traneksamik asit, sıçan modeli
Dekorin protein uygulamasının sıçan siyatik sinir iyileşmesi üzerine etkisi
Periferik sinirler, temelde üç alt tipe ayrılmaktadır; bunlar motor nöronlar, duyu nöronları ve otonomik (sempatik-parasempatik) nöronlardır. Bu nöronlarda ortaya çıkan uyarılar ki bunlar ışık, sıcaklık, basınç gibi birbirlerinden farklı olabilmektedir, hücre membranında bulunan sodyum-potasyum ATPaz olarak adlandırılan pompayı aktive ederler. Aktive olan bu pompa, sitoplazmada ve ektrasellüler matrikste dengede bulunan elektrolitlerin yer değiştirmesine sebep olur. Bu uyarılar belirli bir eşik değeri geçtikten sonra ortaya impuls olarak adlandırılan bir iletim işlemi ortaya çıkar. Vücut bütünlüğü korunduğu müddetçe, bu fizyolojik süreç her an devam etmektedir. Ancak periferik sinirlerde meydana gelen travmalar bu süreci geriye dönüşsüz şekilde sekteye uğratabilmektedir. Yapılan çalışmalarda ortaya konduğu üzere periferik sinirleri ilgilendiren yaralanmalar travma hastalarının %5'ini oluşturmaktadır ve ülke çapında değerlendirildiğinde bu oran oldukça fazla insanı ilgilendirmektedir. Operatif tekniklerde gelişmeler olmasına karşın ameliyat sonrası ortaya çıkan skar fonksiyonel iyileşmeyi engellemekte ve epinöral skarlaşma sütur hattından aksonal uzamaya mekanik bariyer oluşturmaktadır. İyileşme sırasında oluşan yapışıklıklarda sinir mobilitesini kısıtlayarak hasarı arttırmaktadır. Bu çalışmada, periferik sinir yaralanması sonrası ortaya çıkan skar dokusunu engellemek için dekorin denilen bir molekül kullanılacaktır. Dekorin, total olarak 100 kDa ağırlığında, SLRP olarak adlandırılan lösinden zengin bir protein ailesinin parçasıdır. Bu protein temel olarak fibroblast, kondrosit, düz kas hücreleri ve endotel hücrelerinde üretilmektedir. Ayrıca bu molekül, hücre dışında bulunan büyüme faktörleri ve onların reseptörleri ve diğer proteinlerle etkileşebilmektedir. Hücre çoğalması, göç etmesi, farklılaşmasının regülasyonu yanında yaralanma sonrası ortaya çıkan inflamasyon sürecinin regülasyonunda da rol almaktadır. Literatürde dekorin molekülünün iyileşme sürecinde ortaya çıkan fibrozisi ortadan kaldırıldığı organ bazında gösterilmiştir. Glomeruloskleroz, bleomisin kullanımı sonrası akciğer hasarı ve santral sinir sisteminde fibrozis ile ilerleyen hastalıklarda etkin olduğunu gösteren çalışmalar bulunmaktadır; ancak periferik sinir iyileşmesinde skar oluşumu sonucunda fonksiyon kaybının önlenmesini araştıran benzer bir çalışmaya literatürde rastlanmamıştır. Bu çalışmanın amacı anti fibrotik etkinlik gösterdiği kanıtlanan dekorin molekülünün periferik sinir iyileşmesinde sorun oluşturan skar dokusunu azaltıp azaltamayacağını göstermektir. Yaptığımız çalışmada oluşturulan hayvan modelinde, siyatik sinir hasarı oluşturulmuştur. Lasere sinir dokusu mikrocerrahi yöntem ile epinöral olarak süture edilmiş, ardından bolus ve osmotik pompa ile infüzyon şeklinde dekorin protein uygulaması yapılmıştır. Deneklere operasyon öncesi ve sonrasında motor ile duyu testleri yapılmıştır. Motor değerlendirme open-field, rotarod ve EMG ile yapılmıştır. Duyu, hot-plate testi ile değerlendirilmiştir. Dekorin protein uygulaması, onarım sonrasında sinir iyileşmesi üzerine hem fonksiyonel hem de histolojik olarak faydalı sonuçlar vermiştir. Gruplar değerlendirildiğinde bolus uygulama istatistiksel olarak anlamlı fark ortaya çıkarmıştır. Halen dekorinin uygulama zamanlaması, dozu, belirlenen dozun ne kadar aralıklarla verileceği ve veriliş yolu belirsizliğini korumaktadır. Bunun yanında pahalı olması, ilaca erişimin zor olması, üretimin uzun ve belirli laboratuvarlarda gerçekleşmesi klinik uygulamasını kısıtlamaktadır. Sinir iyileşmesi oldukça kompleks ve karmaşık yolaklar içeren bir süreçtir. Bu yüzden tek bir ilaç veya teknik kullanarak tam iyileşmeyi sağlamak için daha moleküler düzeyde çalışmalara ihtiyaç vardır; ancak bolus dekorin protein uygulaması sinir iyileşmesine önemli katkı sağlamaktadır.
Sıçan arka bacağında oluşturulan lenfödem modeli üzerinde inguinoperitoneal lümenli fenestralı tüplerin ve lümensiz kılcal rodların lenfödem drenajına etkisinin araştırılması
Lenfatik sistem vücutta birçok doku ve organda yer alan lenf damarları ve nodlarının kompleks ağı şeklinde organize olan; interstisyel sıvının kan dolaşımına transferini sağlayan ve immün sistemin bir parçası olarak filtre görevi gören bir sistemdir. Lenfödem; yetersiz lenfatik transport sonucunda, proteinden zengin interstisyel sıvının dokularda birikerek; distansiyon, inflamasyon, yağlı dokuda ve bağ dokuda proliferasyon ve fibrozise yol açmasıdır. Lenfödem çoğu zaman ekstremitelerde şişlikle kendini gösteren şekil ve fonksiyon bozukluğuna yol açan bir durumdur. Fakat baş-boyun, meme ve genital bölge gibi organlar da etkilenebilir. Lenfödem lenfatik sistemdeki yapısal malformasyonlar, gelişme geriliği veya kazanılmış bozukluklara bağlı olarak ortaya çıkabilir. Manuel lenfatik drenaj, kompresyon terapisi, egzersiz, cilt bakımı ve kompresyon kıyafetlerinin giyilmesinden oluşan komplet dekonjestif terapi lenfödem tedavisinde altın standart ve ilk sıra tedavidir. Bu tedaviye yanıt vermeyen olgularda cerrahi tedaviler uygulanabilir. Endikasyonları; ekstremite fonksiyonunun bozulması ve hareket kapasitesinin azalması, tekrarlayan sellülit ve lenfanjit atakları, ağrı, lenfanjiyosarkom ve kozmetik nedenlerdir. Cerrahi tedavi yapılan hastalar tüm hastaların %5-10'unu oluşturmaktadır. Temelde iki çeşit cerrahi yaklaşım vardır. Eksizyonel prosedürlerde; tüm lenfödematöz epifasyal doku eksize edilir. Mikrocerrahi yaklaşımlarda; lenfo-lenfatik, lenfatikovenöz, lenfatiko-veno-lenfatik ve lenf nodu-venöz anastomozlar oluşturulması amaçlanır. Lenfödem tedavisine yönelik drenaj bazlı tedavi yaklaşımlarına ilk olarak 1900'lü yılların başında başvurulmuş ve lenfödemli ekstremiteye ipek sütürler yerleştirilmesini içeren bir tedavi yaklaşımı denenmiştir. Bu tedavi yaklaşımının başarısızlığı ardından uzun yıllar terkedilen drenaja yönelik yöntemlerin yerini, lenfovenöz anastomozlar ve lenf nodu transferleri gibi mikrocerrahi yöntemlerin arayışına bırakmıştır. Bu çalışmada lenfatik diseksiyon ve radyoterapi sonrasında gelişen lenfödeme yönelik olarak; gerek lenfödem oluşmadan önce uygulanan drenaj sistemleriyle lenfödemin oluşmasının önlenmesi, gerekse oluşmuş lenfödemin drenajı sayesinde lenfödemin azaltılması hedeflenmektedir. Çalışmada 35 adet 200-300 gram ağırlığında Sprague-Dawley cinsi dişi sıçanlar kullanıldı. Sıçanların sol arka ekstremitesinde inguinal ve popliteal lenf nodu diseksiyonu ve radyoterapi uygulaması ile lenfödem oluşturulması amaçlandı. Karşı ekstremiteler kontrol grubu olarak belirlendi. Ardından hayvanlar 5 gruba ayrıldı. Sham grubunun sol arka ekstremitesine yalnızca lenf nodu diseksiyonu ve radyoterapi uygulandı. Erken fenestralı tüp ve erken lümensiz rod gruplarına lenf nodu diseksiyonu sırasında ekstremiteden peritoneal bölgeye uzanan fenestralı tüp ve lümensiz rodlar yerleştirildi. Geç grupların drenaj sistemleri ise lenfödem oluşmasının ardından 8. haftada, ikinci bir operasyonla yerleştirildi. Hayvanların ekstremite ölçümleri ve ağırlık takipleri haftalık olarak yapıldı. 0., 8. ve 12. haftalarda hayvanların arka ekstremitelerine hacim analizi amaçlı bilgisayarlı tomografi uygulandı. Yapılan ölçümlerin istatistiksel analizi doğrultusunda, lenfödem oluşturmak için kullanılan yöntemin lenfödem oluşumunda başarılı olduğu ve hem erken hem de geç uygulanan drenaj sistemlerinin ekstremite çaplarını ve ayak kalınlıklarını azaltarak lenfödemin azaltılmasına katkıda bulunduğu gösterildi. Bilgisayarlı tomografi aracılı yapılan hacimsel analizler de ölçüm sonuçlarını desteklemiştir.
Dört uzunlamasına bileşenli devamlı epitendinöz sütür ile tendon onarımı ve diğer tekniklerle karşılaştırılması: Tavşanlarda deneysel çalışma
Amaç Travmatik tendon kesileri günümüzde hayat kalitesini ciddi şekilde bozan, uzun süreli işgücü kaybına sebep olan ve sık görülen yaralanmalardır. İdeal tendon onarım tekniğini geliştirmek amacıyla araştırmacı ve klinisyenler bu konuda pek çok in vivo ve ex vivo çalışmalar yapmış ve son birkaç on yılda pek çok farklı tendon onarım tekniği tanımlanmıştır. Ancak bazı noktalar genel olarak kabul edilmekle birlikte tek bir ideal onarım tekniği üzerinde uzlaşılamamıştır. Çalışmamızdaki deney grubunda kullanacağımız kendi geliştirmiş ve pratiğimizde kullanmakta olduğumuz tendon onarım tekniği bu çalışmaların sonucunda çıkan önemli faktörler arasındaki hassas denge düşünülerek tasarlanmıştır. Tarafımızca önerilen bu tekniğin karşılaştırma için kullanılan diğer tekniklere göre ideale en yakın teknik olduğunu göstermek amacıyla bu çalışma planlanmıştır. Yöntem Çalışma için 21 adet, 8-12 aylık, 4000±500 gr, erkek cinsiyet Yeni Zelanda tavşanı kullanılmıştır. İki gruptan birer hayvanın kaybedilmesi ve bir gruptan bir hayvanın çalışmadan çıkarılması ile grup başına 6 denek kalmıştır. Çalışma 6 hayvandan oluşan 3 grup olmak üzere toplamda 18 denekle yürütülerek tamamlanmıştır. Birinci kontrol grubunda 4 merkezi dikişli modifiye Kessler yöntemi uygulanmış ve iki numara küçük başka bir sütür kullanılarak kilitli devamlı epitendinöz onarım gerçekleştirilmiştir. Epitendinöz dikiş kullanılmayan ikinci kontrol grubunda ise Tang yöntemi uygulanmış ve diğer gruplarla aynı materyal ve kalınlıkta dikiş kullanılarak 6 merkezi dikişli onarım uygulanmıştır. Üçüncü grupta ise tarafımızca tanımlanmış olan teknik uygulanmış ve bu grup deney (D) grubu olarak adlandırılmıştır. Söz konusu teknikte kor dikişler 4 uzunlamasına bileşenli modifiye kessler dikiş tekniğine benzer olacak şekilde ikili penington kilit sistemi kullanılarak atılmış, merkezi dikiş düğümlenirken düğüm sürtünmeyi azaltmak amacı ile onarım hattı içerisinde bırakılmışıtr. Ardından sütür kesilmeyerek devamlı, kilitli epitendinöz dikiş olarak devam ettirilmiş, onarım hattının etrafı tamamen bu şekilde dönülmesinin ardından kor dikişi düğümü ile aynı noktada düğümlenerek onarım tamamlanmıştır. Onarım sonrasında düğümün onarım hattı dışına çıkmasını engellemek amacıyla iğnesiz uç düğüme yakın bir noktadan kesilerek onarım hattı içerisinden proksimale doğru iğne geçirilip gömülmüştür. İlk cerrahi sonrası denekler 56 gün (8 hafta) izlem yapılmıştır. İzlem döneminin sonunda hayvanların kontralateral kalkaneal tendonları da aynı noktadan kesilerek gruplara atanmış olan tekniklerle onarılmış ve bilateral tendon spesimenleri hayvanlardan alınmıştır. Bu aşamada onarım süreleri de kaydedilerek onarımlar arasındaki zaman farklılıkları not edilmiştir. Hayvanlardan elde edilen bilateral kalkaneal tendonlar sayesinde her grup için farklı onarım teknikleriyle onarılmış 8 haftalık iyileşme süreci sonrası modeli ve onarım sonrası modelini temsil edecek olan yeni onarım yapılmış olan tendonlar elde edilmiştir. Her grup başına 6 tavşandan elde edilmiş olan 12 adet spesimen her hayvan ve grup için ayrı ayrı olacak şekilde biyomekanik testlerden geçirilmiştir. Bulgular Onarım sonrası modelinde kopma için gereken maksimum kuvvet değerlerinin gruplar arası varyans analizi için yapılan Kruskal-Wallis testi sonucu istatiksel olarak anlamlı farklılık olduğu saptanmıştır (p=0,002; p<0,05). İkili olarak grupların karşılaştırmasında Mann-Whitney U testi uygulanmıştır. Deney grubu diğer gruplara karşı yapılan ikili değerlendirmesinde onarım anında oluşan maksimum gerilme kuvveti açısından her iki gruba üstün olduğu görülmüştür. Birinci kontrol grubuna karşı p değeri 0,015 (p<0,05); ikinci kontrol grubuna karşı ise 0,002 (p<0,05) olarak saptanmıştır. İyileşme sonrası modelinde gruplar arası farkın araştırılması amacı ile yine Kruskal Wallis testi uygulanmıştır. Özellikle ikinci kontrol grubu ve deney grupları arasında gözle görünen ortalama iyileşme sonrası kopma değerlerindeki farka rağmen Kruskal Wallis testine göre 3 grup arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Onarım sonrası modelinde olduğu gibi gruplar ikili olarak birbirleri ile Mann-Whitney U testi kullanılarak yeniden karşılaştırılmıştır. Yapılan ikili karşılaştırma analizlerine göre de en büyük istatistik farklılık ikinci kontrol ve deney grupları arasında bulunmuş (p=0,109) ancak gruplar arası anlamlı istatiksel farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Ortalama onarım süreleri bağımsız 3 grubun istatiksel değerlendirilmesi amacı ile kuvvet ölçümlerine benzer şekilde Kruskal-Wallis yöntemi ile değerlendirilmiştir. Test sonucuna göre yöntemler arasında onarım için gereken süre açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p=0,001; p<0,05). Yapılan karşılaştırmalı analiz sonuçlarına göre birinci kontrol grubu onarım süresi açısından ikinci kontrol grubundan istatiksel olarak anlamlı düzeyde onarım için daha kısa süre gerektirmektedir (p=0,026; p<0,05). Deney grubu ise her iki gruba göre anlamlı düzeyde daha kısa sürede onarılmıştır. Her iki grup ile de karşılaştırıldığında p değeri 0,002 olarak hesaplanmıştır (p<0,05). Bu durumda onarım için gereken süre K2> K1> D olarak saptanmıştır. Sonuç Sonuçta tarafımızca geliştirilen ve bu çalışmanın deney grubunda kullanılan tekniğin onarım anında ve iyileşme sonrasında hem Modifiye Kessler yönteminden hem de Tang yöntemlerinden daha yüksek gerilme kuvveti oluşturduğu söylenebilir. Onarım sonrası modelinde gerilme kuvvetlerinin ölçümünde elde edilen istatiksel olarak anlamlı farklılık özellikle tendon iyileşmesi için çok önemli role sahip olan erken rehabilitasyon protokollerine daha uyumlu olacağı anlamına gelmektedir. İyileşme sonrası modelinden elde edilen biyomekanik veriler ve yapılan istatiksel analizlerin sonucu da deney grubunda kullanılan tekniğin iyileşme dönemindeki tendon üzerinde herhangi bir olumsuz etkisi olmadığını; onarım sonrasında yapılan ölçümlerde gösterdiği üstünlüğü iyileşme döneminde de koruduğunu göstermiştir. Aynı zamanda ölçülen cerrahi onarım süreleri ve bunların istatiksel analizleri de hem uygulanma hızı hem de kolaylığı açısından deney grubunda kullanılan tekniğin daha üstün olduğunu göstermektedir.
Serbest fasyokutan ve serbest muskuler fleplerde uzun dönem pedikül bağımsızlığı sonuçlarının karşılaştırılması
Plastik cerrahide, konjenital ya da edinsel çeşitli sebeplerle oluşan geniş doku defektlerini kapatmada ya da fonksiyonel rekonstrüksiyonlar amacıyla serbest fleplerin kullanımı oldukça yaygındır. Serbest flep aktarımı; flebe ait tanımlanmış olan vasküler yapının, aktarılacağı alandaki uygun alıcı damarlara anastomozu ile gerçekleştirilmektedir. Aktarıldığı vasküler pediküle bağımlı olarak beslenen bu dokular, zamanla çevre doku yatağından neovaskülarizasyona uğramakta ve pedikülünden bağımsız bir şekilde beslenebilmektedir. Literatüre bakıldığında serbest fleplerin pedikülünden bağımsız bir şekilde alıcı yatağından beslenmesini sağlayan pedikül bağımsızlığı süreci net olarak aydınlatılamamıştır ve flep çeşitleri arasındaki süreç farklılıkları göze çarpmaktadır. İndosiyanin yeşili (ICG) anjiyografi görüntülemesi, flep cerrahisinde perfüzyonu eş zamanlı gösterebilmesi açısından günümüzde sıkça kullanılmaktadır. Serbest doku transferleri sonrası doku inceltilmesi, skar revizyonu, flebin tekrar ilerletilmesi gibi ikincil işlemlerde flep pedikülünün güvenliği ve korunması açısından tarafımızca da kullanılmaktadır. Bu çalışmadaki amacımız; SPY cihazı ile indosiyanin yeşili floresan anjiyografi görüntülemesi kullanılarak, serbest fasyokutan ve serbest kas fleplerinin pedikül bağımsızlığı süreçlerini, flep doku içeriğine, transfer bölgesine, hasta morbidite ve demografik özelliklerine göre kıyaslamaktır. 2018-2020 tarihlerinde polikliniğimize başvuru yapan toplam 22 hasta olmak üzere 13 adet serbest fasyokutan ve 9 adet serbest muskuler flep hastalarının ICG anjiyografi görüntüleri incelenmiştir. Toplamda yer alan 22 hastanın 17' si erkek, 5' i kadın bireylerden oluşmaktadır ve yaşları 12 ile 69 arasında değişmektedir. Bu hastalardan 13 tanesine (10'u erkek, 3'ü kadın) serbest anterolateral uyluk flebi (ALT), 8 hastaya (6'sı erkek, 2'si kadın) serbest latissimus dorsi kas flebi, 1 hastaya (erkek) ise serbest vastus lateralis kas flebi ile rekonstrüksiyon yapılmıştır. Fleplerin en az 3 aylık takip süreleri sonrası yapılan ikincil cerrahi işlemleri esnasında pedikül oklüzyonu öncesi ve pedikül oklüzyonu sonrası olmak üzere ICG video anjiyografi görüntüleri çekilmiştir. SPY görüntüleme sisteminde hastanın serbest flebine komşu sorunsuz cildi %100 kanlanan bölge olarak referans alınmış ve fleplerin perfüzyon paternleri proksimal, distal, periferik, santral olmak üzere dört bölgeye ayrılarak incelenmiştir. Flebe ilk ICG girişi ve ICG değerinin flepte pik yaptığı toplam süre 4'e bölünmüş ve flep bölgelerinin bu 4 farklı zamandaki ortalama değerleri kaydedilmiştir. Serbest fasyokutan ve serbest kas flep grubu şeklinde yapılan değerlendirmeler sonucunda pedikül oklüzyonu sonrası perfüzyon süresinin erken fazlarında flep proksimal ve santral bölgelerinde değer kaybı görülürken, periferik ve distal bölge perfüzyonunda artış görülmektedir. Serbest ALT flep grubunda faz 2 aşamada santral bölgede oklüzyon öncesi 33.3 olan perfüzyon ortanca değerinin oklüzyon sonrası 28 olduğu ve bu perfüzyon kaybının anlamlı olduğu sonucuna varılmıştır (p=0.03). Faz 3 aşama incelendiğinde ise oklüzyon öncesi perfüzyon ortanca değeri 19.7 olan distal bölgenin oklüzyon sonrası 23.8'e çıktığı ve bu perfüzyon artışının anlamlı olduğu sonucuna varılmıştır (p=0.007). Flep perfüzyon başlangıç ve flep tam perfüzyon sürelerinin elde edildiği verilerin analizi yapıldığında ALT fleplerde oklüzyon sonrası perfüzyon başlangıcında referans cilde göre anlamlı farklılık saptanmamıştır (p=0.068). Kas flebi grubu değerlendirmesinde ise pedikül oklüzyonu sonrasında referans cilde göre perfüzyonun daima geç başladığı tepit edilmiş ve istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0.012). ALT flep grubunda oklüzyon öncesi ortalama perfüzyon süresi 31.5 saniyeyken oklüzyon sonrası perfüzyon süresi 66.7 saniyeye yükselmiştir (p=0.003). Kas flep grubunda ise oklüzyon öncesi perfüzyon süresi ortalaması 23.6 saniyeyken oklüzyon sonrası tam perfüzyon süresi 95.4 saniyeye yükselmiştir (p=0.008). ALT flep grubunda tam perfüzyon süresi 2 kat , kas flep grubunda ise yaklaşık 4 kat artmıştır. Bu çalışma; fasyokutan fleplerde de kas fleplerinde de periferal bölgeden flebe doğru kan akışının mevcut olduğu kanıtının ICG anjiyografi yardımıyla video görsel olarak net bir şekilde gösterilebildiği ilk çalışmadır. Çalışmamızda klinik olarak her iki flep türünde de yeterli süre beklenildiğinde revaskülarizasyonun gerçekleştiği sonucuna ulaşılmıştır. Pedikül oklüzyonu sonrası kas fleplerindeki perfüzyon paterninin fasyokutan fleplere göre daha fazla değiştiğini görmekteyiz. Her iki flep türünün de pedikül hasarına toleransı öngörülememektedir fakat; pedikül oklüzyonu sonrası kas fleplerinin perfüzyon süresinin fasyokutan fleplere göre daha fazla uzamış olması ve flebin bazı bölgelerindeki düşük perfüzyon oranının dakikalar sonrasında bile artmamış olması, kas fleplerini pedikül bağımsızlığı konusunda fasyokutan fleplere göre daha güvensiz kılmaktadır. Anahtar kelimeler: Pedikül bağımsızlığı, serbest flep, indosiyanin yeşili
Sıçanlarda adipoz kaynaklı kök hücre, stromal vasküler fraksiyon, yağ grefti ve doku kokteylinin dondurma işlemi sonrasında sağkalımlarının ve yağ dokusuna katkılarının karşılaştırılması
Yağ greftleri, kişinin kendisinden elde edilip, oluşturduğu kontur ile güvenli, doğal bir dolgu maddesidir. Fakat yağ hücrelerinin (adiposit) hipoksiye hassasiyeti nedeniyle nakledilen yağın kısmi nekrozu kaçınılmaz olmaktadır. Manyetik rezonans ile yapılan incelemelerde nakledilen hacmin ancak %55-70'i korunarak greftin devamlılığını sürdürdüğü gösterilmiştir. Dolayısıyla, tedavi hedeflerine ulaşmak için sıklıkla birden fazla işlem gerekir ve bu da hem ekstra maliyete hem de hasta için artan morbiditeye neden olmaktadır. Yağ grefti uygulamasının, bu istenmeyen etkilerinin azaltılabilmesi için, ilk seansta alınacak yağ dokusunun bir bölümünün, hastanın ek tedavi ihtiyacı olduğunda tekrar kullanılabilmesi için düşük derece sıcaklıklarda saklanması yani kryoprezervasyonu deneysel ve klinik olarak denenmiştir. Fakat kryoprezervasyon protokolünün basamakları, saklanan dokunun çözünme sonrası nakledildiği dokudaki sağ kalımı hakkında net bir görüş yoktur. Çalışmamızda, 48 adet Wistar sıçan (erkek, 200-500 gram) her grupta 8 denek olacak şekilde 6 gruba ayrılmıştır. Her bir sıçanın önce bir taraftaki inguinal yağ dokusu çıkarılarak, bu yağ dokusundan yağ grefti, adipoz doku kaynaklı kök hücre (AKKH), stromal vasküler fraksiyon (SVF) ve doku kokteyli elde edilmiştir. Elde edilen bu materyaller, dondurma protokolü için, öncelikle 43°C'de %5 CO2 ile 1 saat ısı şoku uygulanması sonrasında, 37°C'lik hücre kültürü inkübatörlerinde 3 saat dinlendirilmiş sonrasında %10 DMSO+FBS solüsyonu içerisinde 4°C'de 10 dakika bekletilerek, her dakika 1°C soğutulacak şekilde depolama ısısı olan -80°C'de 3 ay depolanmıştır. Sürecin sonunda her bir materyal 37°C sıcak su banyosunda hızlıca çözündürülmüş ve otolog olarak sıçanların kontralateral inguinal yağ dokusuna nakledilmiştir. H&E ile yapılan morfolojik incelemede ve VEGF, Ki67 ile yapılan immünohistokimyasal değerlendirmede kontrol grubu ile diğer gruplar arasında anlamlı farklılık görülmüştür (p>0.0001). AKKH, SVF, AKKH ve SVF gruplarında yağ grefti ve doku kokteyli gruplarıyla olan karşılaştırmada, yağ grefti ve doku kokteylinin VEGF ve Ki67 boyanması anlamlı derecede yüksek izlenmiştir (p>0.0001). Ayrıca yağ grefti ve doku kokteyli gruplarında diğer gruplardan farklı olarak nekroz ve dev hücreler görülmüştür. AKKH, SVF, AKKH ve SVF gruplarında hücrelerin sağ kalımı ve anjiogenez ile adipogenez için yağ grefti, doku kokteyli gruplarına göre ideal morfolojiye ve VEGF, Ki67 boyanmasına sahip olduğu düşünülmüştür. Sonuç olarak, yağ grefti ve doku kokteyli gibi görece daha büyük dokuların dondurulması sonrasında hücrelerin sağ kalımı ve işlevleri azalmaktadır. Yağ dokusunda bulunan ve anjiogenezi, adipogenezi düzenleyen; oluşturan ve destekleyen hücrelerin dondurulmasının dokunun bütününün dondurulmasına göre daha iyi sonuçlar verdiği düşünülmektedir. Hücrelerin kryoprezervasyona karşı dayanıklılığı sayesinde daha fazla hücrenin canlılığını koruması; dokuda nakledilen hacmin korunmasıyla beraber yeni damar ve adiposit oluşumunu da sağlayacaktır. Klinik uygulamada, bu avantajların kullanılması hem tedavinin etkinliğini arttırırken hem de hastanın tedavi süresince konforunda da etkili olacaktır.
Ratlarda periferik sinir kesisi modelinde otolog adiposit kaynaklı kök hücrelerin ve takrolimus kombine kullanımının sinir iyileşmesi üzerine etkileri
Periferik sinir kesileri sonrası yapılan sinir onarımlarda, fonksiyonel geridönüşün maksimize olmasında rejenerasyon süresi önemli rol almaktadır. Kesi sonrasında oluşan ileti kaybına bağlı olarak son organlarda fonksiyon kaybı oluşmaktadır. Motor sinirlerin kesileri sonrasında iskelet kaslarında motor-son plakta dejenerasyonun gelişmesinden sonra yapılacak ileti getirici yöntemlerin fonksiyonel geri dönüş üzerine etkisi olmadığı bilinmektedir. Periferik sinir kesisi sonrasında iskelet kaslarının nöronal uyarılmasının kısa sürede ve nitelikli olarak sağlanması ile fonksiyonel kayıplar azaltılabilmektedir. Literatürde sinir onarımları sonrasında rejenerasyonun başarılı ve hızlı olması amacıyla denenmiş çeşitli ajanlar, cerrahi yöntemler ve kök hücre çalışmaları bulunmaktadır. Takrolimus (FK506) isimli immünsupresif ajanın nörorejeneratif etkisini destekleyen çok sayıda çalışma bulunmaktadır. Takrolimusun immünsupresif yan etkilerinden kaçınmak amacıyla kısa dönemli kullanımında nörorejenerasyonu arttırdığına dair çalışmalar mevcuttur. Adiposit kaynaklı kök hücrelerin nörorejeneratif etkisi literatürde incelenmiştir. Farklı diferansiasyon evrelerindeki adiposit kaynaklı kök hücreler ve schwann hücrelerine benzeyen transdiferansiye adiposit kaynaklı kök hücrelerin periferik sinir kesi modellerinde nörorejenerasyona olumlu etki ettiğine yönelik çalışmalar mevcuttur. Ancak kök hücrelerin sinir koaptasyon bölgesine sunum yöntemleri ile ilgili sorunlar bulunmaktadır. Çalışmamızda bu hücrelerin perifasiküler aralığa sunularak verilmesi planlanmıştır. Bu çalışmada koaptasyon yapılmış sinir kesisi modellerinde, otolog adiposit kaynaklı kök hücre ve kısa dönem kullanılan takrolimusun (FK506) birlikte kullanımının nörorejenerasyon üzerine etkileri incelenmek istenmektedir. Ayrıca bu ayrı iki rejenerasyon arttırıcı yöntemin birbirlerine olan üstünlükleri ve zayıflıkları ele alınmıştır Sonuçların incelenmesi aşamasında fonksiyonel geri dönüşümün gösterilmesi için yürüme analizi yapılmıştır. Rejenerasyonun başlangıcını bulmak amacıyla ratlarda ilgili gastrocnemius kasına yönelik EMG uygulanmıştır. Rejenerasyon kalitesini incelemek amacıyla histopatolojik olarak sinir kesitleri incelenmiştir. Elde edilen sonuçlar neticesinde yürüme analizi verileri izole kök hücre alan grubun sinir kesisi olan diğer gruplara oranla daha iyi fonksiyonel sonuçlar gösterdiğini işaret etmektedir (p<0,05). Elektrofizyolojik çalışmada ise maksimum kas aksiyon potansiyelleri ve latans süreleri değerlendirilmiş ve kök hücre ve takrolimusun beraber uygulandığı deneklerde latans süresinin daha kısa olduğu gözlenmiştir. Her iki kök hücre uygulanan grupta ise kesi yapılan diğer gruplara oranla daha yüksek amplitüdlü aksiyon potansiyelleri ve daha kısa latans süreleri elde edilmiştir (p<0,05). Islak kas ağırlıkları kıyaslandığınında kök hücre kullanılan iki grubun, kesi yapılan gruplara kısmi üstünlüğü gösterilmiştir (p>0.05). Histopatolojik incelemede kesinin proksimali ve distalindeki sinir lif sayıları oranları arasında gruplar arası farklılık saptanmamıştır (p=0,116). Ancak morfolojik bakılarda kök hücre kullanılmayan kesi modellerinde fasikül içi ödem ve lif yoğunluğunda azalma dikkati çekmiştir. Ek olarak perifasiküler alana enjekte edilmiş hücrelerde S100 boyanma izlenmiştir. Bu sonuçlar ışığında kök hücrelerin sinir kesi modellerinde maksimum kas aksiyon potansiyelini ve fonksiyonel iyileşmeyi arttırdığı görülmektedir. Kök hücrelerin izole olarak nörorejeneratif etkisinin takrolimusla beraber kullanımı arasında kısmi farklılıklar gözlenmiştir. Ancak nörorejenerasyona pozitif etkisi olan bu iki etkenin beraber kullanımının etkilerinin ve mekanizmalarının daha net anlaşılması için ileri çalışmalar gerekmektedir Anahtar kelimeler: Periferik sinir rejenerasyonu, Takrolimus, Kök Hücre, Yürüme analizi, elektromyografi
Alt ekstremite yumuşak doku defektlerinin rekonstrüksiyonunda kullanılan serbest fasyokutan çapraz bacak flebi ile serbest fasyokutan konvansiyonel fleplerin nörosensöriyel ve klinik karşılaştırılması
Rekonstrüktif cerrahide amaçlardan biri, vücudun defektli bölgesinde onarım yapılan alanda defekt oluşmadan önceki hale getirme işlemi olarak görülmektedir. Alt ekstremite geniş defektlerinde hastanın uzuvlarını kaybetmemesi açısından uygulanan serbest fleplerin yeri önemlidir. Bunun için de onarım yapılan alanda uygun alıcı damar bulunmalıdır. Eğer uygun alıcı damar bulunmuyorsa karşı sağlam bacağın damarları kullanılarak onarım yapılabilmektedir. Alt ekstremite defektlerinde tam bir onarımdan bahsedebilmek için o bölgenin duyusal açıdan da işlevi olması önem arz etmektedir. Vücutta ağız bölgesi, meme dokusu, ayak tabanı gibi alanlar duyunun daha önemli olduğu alanlardır. Biz bu çalışmada serbest fasyokutan konvansiyonel fleplerle serbest fasyokutan çapraz bacak fleplerini nörosensöriyel ve klinik açıdan karşılaştırdık. Kasım 2018 – Aralık 2018 tarihlerinde polikliniğimize başvuru yapan daha önce alt ekstremite defekti nedeniyle fasyokutan özellikli sinir onarımı yapılmayan konvansiyonel serbest flepler ile defektli alt ekstremitede alıcı damar sorunu nedeniyle karşı bacağın damarlarının geçici olarak kullanıldığı fasyokutan özellikli serbest çapraz bacak flebi yapılan hastalar karşılaştırıldı. Toplamda 24 hastanın 12' si ( 2 kadın, 10 erkek) serbest konvansiyonel fleple onarım yapılan hastalardan, geri kalan 12' si (2 kadın, 10 erkek) serbest çapraz bacak flebi ile onarım yapılan hastalar olarak iki gruba ayrıldı. Hastaların yaşları 18 ile 70 arasında yer almakta olup hastaların takip süresi 12-86 ay arasında değişmekteydi. Tüm hastaların defektleri alt ekstremitede olup serbest flep yöntemi ile opere edilen hastalardır. Bu hastaların hiçbirinde sinir onarımı yapılmamıştır. Tüm hastalarda kullanılan flep çeşidi aynı olup fasyokutan karakterde anterolateral uyluk flebi (ALT) kullanılan hastalar çalışmaya alınmıştır. Bu hastalara hafif dokunma, sıcak-soğuk ayrımı, ağrılı uyaran verme, Semmes Weinstein monofilaman testi ile duyu testi ve akıllı telefona entegre termal kamera ile flep bölgelerinin sıcaklıkları karşılaştırıldı. Yapılan değerlendirmelerde hafif dokunma duyusunun tüm hastalarda flep periferal bölgelerinde santral bölgeye göre daha iyi olduğu gözlendi. Hafif dokunma duyusunun çapraz bacak flebi uygulanan grupta konvansiyonel flep hastalarına göre flep üst kısmında, medial kısmında ve lateral kısmında daha iyi olduğu gözlendi. Fleplerin alt kısmında ve santral bölgelerinde anlamlı fark gözlenmedi. Semmes Weinstein testi ile yapılan değerlendirmede tüm hastalarda donör bölgelerde flep bölgesine göre dokunma duyu hassasiyetinin daha iyi olduğu gözlendi. Bu testte serbest çapraz bacak flebi yapılan olgularda serbest konvansiyonel flep yapılan olgulara göre fleplerin üst kısmı, medial kısmı, alt kısmı ve santral kısmının dokunma duyu hassasiyetinin daha iyi olduğu gözlenirken lateral kısımlarda anlamlı fark gözlenmedi. Termal kamera ile flep dokusu sıcaklık ölçümünde her iki grupta anlamlı fark gözlenmedi. Sonuç olarak alt ekstremite defektlerinde serbest fleple onarım yapılan hastalarda aksonal filizlenme ile flep dokusunun periferde daha çok rejenere olduğu, serbest fasyokutan çapraz bacak fleplerinde ise serbest konvansiyonel fleple onarıma göre duyunun daha iyi olduğu sonucuna ulaştık.
Deri melanomu hastalarına güncel yaklaşımlar, klinik uygulamalar ve sağkalımı değiştiren etkenler
Amaç: Akdeniz Üniversitesi Hastanesi'ne başvuran deri malign melanomu demografik, histopatolojik, klinik özelliklerini tanımlamak, başvuru anındaki evrelemesini yapmak ve uygulanan cerrahi tedavi sonucu elde edilen sağkalım oranlarını değerlendirmek Metot: Kliniğimize başvuran hasta arşivi 2001-2017 yılları arası geriye dönük taranarak deri melanomu ön tanısıyla başvurarak opere edilen ya da dışmerkezde ilk operasyonu yapılarak deri melanomu tanısıyla yönlendirilen, bölümümüzde tamamlayıcı cerrahi yapılan 164 hastanın veri analizini içermektedir. Sonuçlar: Başvuran hastaların median yaşı 56 ve 98 hasta (%59,8'i) erkekti. En sık görülen histolojik alt tip noduler melanomaydı (35 hasta, %21,3). En sık görülen bölge, alt ekstremiteydi (55 hasta, %33,5). En sık görülen Breslow kalınlığı 4 mm'den büyük olan gruptu (61 hasta, %37,2). Sadece 24 hastanın (%14,6) 1 mm'den küçük olduğu görüldü. 76 hastaya sentinel lenf nodu işaretlemesi yapıldığı, toplamda 101 hastaya lenf nodu diseksiyonu yapıldığı görüldü. Evreleme için yeterli verisi olan 158 hastadan en sık görülen klinik evrenin 73 hasta (tüm hastaların %44,5'i) ile evre 2 olduğu görüldü. Beş yıllık genel sağkalım %58 olarak hesaplandı. Sonuç olarak: Çalışmamız 10 yıldan fazla süreyi içeren, tek bir cerrahi kliniğin güncel deneyimlerini paylaştığı ve uygulanan tedavi sonucunda elde edilen sağkalımın hesaplandığı, Antalya ve bölgesi deri melanomu demografik, histolojik ve klinik dağılımı hakkında bilgi veren, sorunların tespiti ve çözümler için öneriler sunan tanımsal bir çalışma özelliği taşımaktadır. Anahtar kelimeler: Deri melanomu, Antalya bölgesi, Breslow kalınlığı, Sentinel lenf nodu, Evreleme
Düz silikon, pürtüklü silikon ve poliüretan implant yüzeylerinde, lokal antibiyotik uygulamasının etkinlik ve süre açısından invivo karşılaştırılması
Silikonla meme büyütme ameliyatı tüm dünyada en sık yapılan estetik ameliyattır. Bu ameliyat sonrası en sık görülen komplikasyon kapsül kontraktürüdür. Kapsül aslında yabancı cisme karşı doğal bir sonuçtur. Kapsülün anormal gelişimi kapsül kontraktürüne yol açmaktadır. Bu patolojik duruma yol açan bilinen en sık neden biyofilm oluşumu ve yarattığı kronik subklinik enfeksiyondur. Ayrıca biyofilm ve subklinik enfeksiyon son yıllarda kapsül ile implant arasında geliştiği gösterilmiş olan "Meme implantı ilişkili Anaplastik Large Cell Lenfoma (BIA-ALCL) gelişiminde de suçlanmaktadır. Bu çalışmada kapsül kontraktürü etiyolojisinde en önemli neden olan biyofilm ve subklinik enfeksiyonu önleyecek olan lokal antibiyoterapi uygulamasının farklı yüzey özelliklerine sahip implantlardaki etkinlik gücü ve süresi araştırılmıştır Çalışmada 36 adet wistar albino türü sıçanlar kullanıldı. Sıçanlar her bir grupta 6 adet olacak şekilde 6 ana gruba ayrıldı. Her sıçanın sırt bölgesine 3 adet cep oluşturularak düz, poliüretan ve pürtüklü yüzeyler randomize şekilde yerleştirildi. Tüm gruplardaki örneklere uygulama öncesi 10⁷ Staphylococcus epidermidis ekildi. Grup 1-2-3'teki sıçanlara sadece bakteri inokülasyonu yapılmış örnekler yerleştirilirken grup 4-5-6'daki sıçanlara ayrıca rifampisin ile 5 dakikalık standart lokal antibiyoterapi uygulandı. Grup 1-4'teki örnekler 1.saatte, grup 2-5'teki örnekler 6.saatte, grup 3-6'daki örnekler 24.saatte çıkarıldı. Çıkarılan örneklerde bakteri koloni sayımı yapıldı. Grup 1-2-3'te poliüretan ve pürtüklü yüzeylerde tüm saatlerde, saatlere göre giderek artan şekilde bakteri yükü standart değerin üzerinde ölçüldü. Düz yüzeylerde ise tüm saatlerde standart değerin altında ölçüldü ancak kolonizasyonun saatlere göre arttığı gözlendi. Düz ve poliüretan yüzeyler arasında tüm saatlerde düz ve pürtüklü yüzeyler arasında 6. ve 24. saatlerde düz yüzey lehine istatistiksel anlamlı fark gözlendi. Grup 4-5-6'da tüm yüzeylerde bakteri yükü standart değerin altında ölçüldü. Poliüeretan ve pürtüklü yüzey arasında tüm saatlerde poliüretan lehine anlamlı fark gözlendi. Poliüretan ve düz yüzey arasında tüm saatlerde bakteri yükü poliüretanda daha az bulunmasına rağmen istatistiksel anlamlı fark gözlenmedi. Düz ve pürtüklü yüzey arasında ise 6. ve 24.saatlerde düz lehine istatistiksel anlamlı fark gözlendi. Grup 4-5-6 ile grup 1-2-3 karşılaştırıldığında düz yüzey 1.saatler ve pürtüklü yüzey 1.saatler hariç tüm saat dilimlerinde ve tüm yüzeylerde grup 4-5-6 lehine anlamlı istatistiksel fark gözlendi. Sonuçlar lokal antibiyoterapinin bakteriyel yük azalışını sağlayarak biyofilm oluşumunu önleme noktasında etkili olduğunu düşündürdü. Ayrıca poliüretan yüzeyde etkinliğin dikkate değer ölçüde 1.saatten itibaren güçlü bir şekilde başlayıp 24.saate kadar artarak devam etmesi poliüretan yüzeyde lokal antibiyoterapinin etki gücünün yüksek, etkinlik süresinin uzun olduğunu düşündürdü.
Trombositten zengin plazmanın etkinliğinde donörün, trombosit sayısının ve konsantrasyonun öneminin fibroblast hücre kültürü üzerinde incelenmesi
Trombositten Zengin Plazma (TZP) günümüzde Kardiyovasküler Cerrahi, Ortopedi, Üroloji, Maksillofasyal Cerrahi, Diş Hekimliği, Spor Hekimliği, Estetik ve Plastik Cerrahi gibi pek çok alanda kullanılmaktadır. Bu kadar geniş kullanım alanı olan TZP uygulamaları ile ilgili etkinlik, standardizasyon, hazırlama şekilleri adına pek çok çalışma devam etmektedir. Çalışmada amacımız; TZP'nin iki farklı donörden hazırlanıp aynı konsantrasyonlarda uygulandığında fibroblast hücre kültürüne etkilerinin ne olacağını incelemek oldu. Bu amaçla iki farklı donörden alınan tam kanlar ile çift aşama santrifüj yaparak TZP'ler elde ettik. TZP'leri iki donörde de 4 farklı gruba bölerek, farklı dilüsyon oranlarında toplamda 8 grup fibroblast hücre kültürüne uyguladık (J1, J2, J3, J-PPP, E1, E2, E3, E-PPP). Ayrıca iki donör için fibroblast hücresi içermeyen TZP grupları oluşturuldu (J1ext, J2ext, J3ext, E1ext, E2ext, E3,ext). Çalışmada süreyi 24 saat olarak uyguladık. Bulguları yorumlarken; fibroblast hücre kültürleri'nde mitotik aktivite artışını ve kültürlerde "Fibroblast Growth Faktör (FGF)", "Insulin Like Growth Faktör (IGF)", "Vasküler Endotelyal Growth Faktör (VEGF)", "Transforme Growth Faktör (TGF)", "Platelet Derived Growth Faktör (PDGF-AB)" düzeylerinin ölçümlerini ve bu düzeylerin TZP konsantrasyonları ile korelasyonunun olup olmadığını değerlendirdik. Çalışma sonunda; J-ppp ve E-ppp grupları hariç diğer tüm gruplarda fibroblast hücre kültürlerinde mitotik aktivitenin, diğer bir deyişle prolifrasyonun kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak arttığını belirledik. J-ppp ve E-ppp grupları trombosit konsantrasyonu açısından fakir gruplar olduğundan proliferasyon artışı kontrol grubuna göre anlamlı olmadı. Büyüme faktör düzeyleri incelendiğinde; TZP konsantrasyon artışı ile korelasyonu olan büyüme faktörünün PDGF-AB olduğunu gördük. Diğer büyüme faktör düzeylerininkonsantrasyon artışı ile korelasyonu saptanmamıştır. TZP; kolay elde edilebilen, yan etki profili düşük, otolog bir kan ürünüdür. Plastik Cerrahi alanında özellikle yara iyileşmesi üzerine olumlu etkilerinden dolayı kullanılmaktadır. Yara iyileşmesinin kilit hücrelerinden olan trombositleri ve büyüme faktörlerini yüksek konsantrasyonda içermektedir. Çalışmamızda TZP'nin fibroblast hücrelerinde proliferasyonu arttırdığını ve bu artışın istatistiksel olarak anlamlı olduğunu tespit ettik. PDGF-AB düzeylerinin TZP'de konsantrasyon artışı ile korelasyonunun olduğunu gördük. İki farklı donörden hazırladığımız TZP'lerin aynı konsantrasyonlarda birbirine benzer etkiler gösterdiğini gördük. Bu bize TZP etkinliğini değerlendirmede; konsantrasyon oranının trombosit sayısından daha belirleyici olduğunu düşündürdü. Ancak yinede çalışmamızın, kendi TZP'sini hazırlayanlara referans olabilmesi, etkinliğin daha da iyi açıklanabilmesi için detaylandırılması ve ileriye götürülmesi gereklidir. Anahtar Kelimeler :Trombositten Zengin Plazma, Fibroblast Hücre Kültürü, TZP Standardizasyon, TZP Artan Dozlar
Trombositten zengin plazma ve yağ dokusu kaynaklı stromal vasküler fraksiyonun flep yaşayabilirliği üzerine etkilerinin incelenmesi
Flep cerrahisi plastik cerrahide defekt kapamada en sık kullanılan doku onarım tekniklerindendir. Flep cerrahisinin başarısı flep yaşayabilirliği ile paralel seyretmektedir. Bu nedenle birçok çalışmada flep yaşayabilirliğini arttıran ajanlar ve yöntemler denenmiştir. Plateletten zengin plazma ve adipoz doku kaynaklı stromal vasküler fraksiyon da içeriklerindeki çok sayıda büyüme faktörü ve pluripotent hücreler nedeni ile tıbbın her alanında olduğu gibi plastik cerrahide de giderek artan sıklıkta kullanılmaktadır. Bu çalışmada amacımız flep yaşayabilirliğini arttırmada, ayrı ayrı ve birlikte kullanıldıklarında, PRP ve SVF'nin random paternli deri flepleri üzerindeki etkilerini değerlendirmek ve karşılaştırmaktı.Bu amaçla 24 adet 250-350 gr. dişi sıçan rastgele 4 guruba ayrıldı. Donör olarak seçilen 10 adet başka sıçandan PRP ve SVF hazırlanması amacı ile tüm vücut kanları ve bilateral inguinal yağ yastıkları toplandı. Alınan dokulardan hazırlanan ürünler flep yapılması planlanan alanlara deri altına enjekte edildi (Gurup I:Kontrol, GurupII:PRP, GurupIII:SVF, GurupIV:PRP+SVF). Değerlendirme amacı ile postoperatif 3. günde ve 7. günde doku örnekleri toplandı. Ayrıca flep alanları fotoğraflanarak nekroza giden alanlar hesaplandı.Tüm denekler prosedürleri iyi tolere etti. Tüm tedavi guruplarında flep yaşayan oranları, nötrofil invazyonu, yeni oluşan damar sayısı, VEGF ve bFGF ekspresyonu düzeyleri bakımından kontrol gurubuna göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlendi. Tedavi guruplarının arasında ise anlamlı fark bulunamadı.PRP ve SVF kolay elde edilen, yan etki profilleri düşük otolog ürünlerdir. Etkilerini içerdikleri büyüme faktörleri ve proaktif hücreler yolu ile gösterirler. Çalışmamızda, bu iki ürünün flep yaşayabilirliğini anlamlı derecede arttırdığını gösterdik. İki ürünün flep yaşamını arttırmada birbirlerine üstünlüğünü saptayamadık. İki ürün birlikte kullanıldığında ise yaşayabilen flep oranında artış olsa da bu artış istatistiki olarak anlamlı bulunamadı. Yapılacak daha ileri araştırmalar ile kolay elde edilebilen bu iki otolog ürünün flep yaşayabilirliğini arttırmada daha güvenle kullanılabileceğini düşünüyoruz.