
1,231
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
The conflict between Greece and Macedonia and the limits of international mediation
The bilateral relations between Greece and Macedonia have been problematic since Macedonia's declaration of independence, and got more strained following Greece's objections to Macedonia's integration to Euro-Atlantic institutions with its constitutional name. Greece has repeteadly claimed that Macedonia's using its constitutional name, the "Republic of Macedonia", implies territorial claims against its northern province. The relations got more strained once Macedonia's leaders began promoting the national identity through historical symbols of ancient Macedonian kingdom, whereas Greece asserts that those symbols essentially belong to its own heritage. Although Macedonia reiterated that it has no territorial claims against Greece and, as a sign of goodwill, revised the provisions of its constitution, and altered its national flag, Greece continues to block Macedonia's admission to the EU and NATO membership by using its veto power. The International Court of Justice, ICJ, ruled that Greece breached its obligations stipulated in the 1995 Interim Accord by blocking Macedonia's accession to the EU and NATO. Although the UN brokered mediation efforts, the resolution of the name conflict has been a stalemate due to the parties' intransigence even after two decades. The main strategy of the EU and NATO for stabilizing the Western Balkans through enlargement was derailed due to the name dispute. Settlement of the conflict becomes a priority for international community due to its potential to affect wider regional stability, given the recent developments in geopolitical setting. This study primarily aims at unfolding the limits of international mediation as a mainstream conflict resolution approach. The case study under review suggests that the sole use of international mediation remains dysfunctional in value-based conflicts, particularly that of national identity. Keywords: Conflict Resolution, International Mediation, Interim Accord.
The place of the cyber warfare in the international law
The concept of "cyber warfare" has appeared as a new threat to the international peace and security since the last decades of the 20th century. Everything connected to the computer networks in the world, such as personal information, bank accounts, top – secret government data, weapon systems, and power plants are highly vulnerable to "cyber attacks". This risk makes the cyber warfare one of the most problematic areas of international relations. The rapid technological advance in computer systems and Internet enables state and non – state actors to be able to take actions in cyberspace. Their activities sometimes cause asymmetric effects which are much more than expected. In this point, how the victim states of cyber attacks protect themselves and how to respond these attacks have still remain ambiguous because of the different interpretations of international law arrangements. In order to fill this loophole, the legal status of cyber warfare must be related with the concepts of prohibition of "use of force", the exceptions of use of force, self – defense, and "armed attack" which are exist in the current international law. For this reason, in this thesis, the legal aspects of cyber warfare are examined in the light of "jus ad bellum" in international law. Keywords: Cyber Warfare, Cyber Attack, Jus ad Bellum, Use of Force, Armed Attack.
Uluslararası ilişkilerde Spitsbergen Takımadaları: Balıkçılık koruma bölgesi ve kıta sahanlığı üzerindeki hukuki ve politik anlaşmazlıklar
Arktika Bölgesi'nde yer alan Spitsbergen Takımadaları ve çevresindeki deniz alanları, yaklaşık 400 yıldır hem Arktika Bölgesi'ne kıyısı olan hem de farklı coğrafyalarda yer alan ülkelerin ekonomik, bilimsel, kültürel aktiviteler ve jeostratejik konumu ile ilgilendikleri bir alan olmuştur. Takımadaları özellikle sahip olduğu enerji kaynakları, iklim değişikliğinin yol açtığı çevre sorunları ve deniz alanları üzerindeki egemenlik iddiaları nedeniyle, stratejik önemini her geçen an artırmakta ve bu coğrafik alandaki gelişmeler küresel siyasetin odağındaki konular arasında yer almaktadır. 1920 yılında imzalanan Spitsbergen Antlaşması ile Takımadaları'nda kendine mahsus bir egemenliğe sahip olan Norveç, özellikle Soğuk Savaş'ın son dönemlerinden sonra Spitsbergen Takımadaları çevresindeki deniz alanlarında, yani Balıkçılık Koruma Bölgesi ve kıta sahanlığı üzerinde Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmeleri uyarınca egemenlik kapsamını genişletmeye çalışmaktadır. Ancak, Norveç'in hukuki ve politik uygulamaları eşitlik ilkesi esas alınarak imzalanan ve kendine mahsus bir özelliğe sahip olan Spitsbergen Antlaşması'na üye olan diğer ülkeler tarafından hukuka aykırı bulunmakta ve eleştirilmektedir. Bu çalışmada da, ülkelerin Spitsbergen Takımadaları üzerinde ve çevresindeki deniz alanlarında yaptığı ekonomik aktivitelere, bilimsel araştırmalara ve egemenlik iddialarına yer verilmekte ve Takımadaları çevresindeki deniz alanlarında Norveç ile Spitsbergen Antlaşması'na taraf diğer ülkeler arasında meydana gelen hukuki ve politik tartışmalar nedenleri ve sonuçları ile ele alınmaktadır. Anahtar Kelimeler: Terra Nullius, Balıkçılık Koruma Bölgesi, Kıta Sahanlığı, Spitsbergen Antlaşması, BMDHS
Afganistan'ın etnik yapısı ve kimlik sorunu
Bu tezin amacı; Afganistan etnik yapısını ve arasındaki sorunları incelemektir. Bu çalışmanın temel çıkış noktası Afganistan halkı ve onlar arasında yakın tarih zaman diliminde yaşanan sorunlardır. Afganistan halkının bir Afganistanlı olarak tanıtmak ve onlar arasındaki sorunları araştırmaktır. Bu konuyu tahlil etmek için Afganistan'da coğrafyası ve tarihi geçmişini etno-dilsel yapıları ve onlar arasında meydana gelen çatışmaların nedenlerini yeterince anlaşılması ve açıklanması gerekmektedir. Bu çalışma sırasında üç temel varsayım geliştirilmiştir. Bunlar çalışmanın bulguları aşağıdaki gibidir;İlk olarak Afganistan tarihi geçmişini araştırmak, coğrafik özellikleri ve bugünkü Afganistan sınırları içindeki halkın yaşam şekli ve inançları ile ilgili temel bilgiler vermektedir. Afganistan medeniyet kavşağı olarak tarih'te adlandırılmış bugünkü halkın siyasi oluşumları da kuzey güney doğu bati olarak etnik temele dayanan oluşumlar gerçekleşmiştir.İkinci olarak Afganistan halkı hangi etnik topluluklardan oluşmaktadır onların yaşam şekilleri ortaya koymakta olup Afganistan'da yaşayan bazı etnik gruplar tam bilinmemiştir (tanıtılmamıştır) ve birçok farklı isimlerde anılmış bölünmüş etnik gruplar soyunun tek bir isme dayandığını ortaya koymaktadır.Üçüncü olarak Afganistan'da yaşayan halkın tamamı kendini ?Afğan? olarak görmemektedir. Afganistan yıllardır ulusal birliği sağlayamamıştır. Etno-dilsel mücadele devam etmekte ve halkaların gelecekte kendilerini ?Afğan? ya da ?Afganistanlı? mi olarak tanıtacak tartışma konusudur.Anahtar Kelimeler: Afganistan Etnik yapısı, Afganistan'da İç Savaş, Taliban, 11 Eylül sonrası Afganistan.
Corporate governance and transparency in Turkey: Determinants of disclosure practices of the listed companies ahead of the shareholder meetings
This study is an attempt to analyze the levels and determinants of disclosure practices of Turkish listed companies ahead of the shareholder meetings. After touching upon the definitions of corporate governance, transparency, disclosure and assessing the positive and negative consequences of disclosure practices comprehensively, the legal framework for corporate governance and transparency in Turkey are briefly explained. In the empirical part of the study, by means of SPSS statistics program, Kruskall Wallis and Pearson Correlation analysis methods, taking 54 companies, which are listed in Istanbul Stock Exchange ISE30 and Corporate Governance Indexes, disclosure levels of the information related to voting items and the determinants effecting disclosure practices have been investigated. The independent variables are as follows: Being listed in the Corporate Governance Index, Corporate governance overall rating score, transparency and disclosure rating score, free float rates, foreign ownership, and state ownership. The results indicate that the disclosure practices of the Turkish companies ahead of the shareholder meetings are overwhelmingly based on whether the information is mandatory to disclose. To a large extent the companies do not provide information, unless the information should be legally disclosed. Turkish companies are particularly reluctant to disclose information regarding the names and biographies of the board of directors and internal auditor nominees as well as their remuneration levels ahead of the shareholder meetings. Moreover, it has been found out in the study that the overall disclosure practices ahead of the shareholder meetings are positively correlated with the foreign ownership rate of the companies, whereas the relationship with the remaining factors such as listing in the corporate governance index, overall corporate governance rating scores, transparency and disclosure rating scores, free float rates as well as state ownership are statistically insignificant. The study concludes that Turkish companies should make progress in the disclosure practices in order to attract international investors especially in those abovementioned areas and the lawmaker should develop necessary mechanisms to improve those areas accordingly.
The representation of Turkish immigrants in the German printed media and its linkage to the public opinion about Turkey's EU accession
This study aims to reveal that the German perception towards Turkey?s European Union (EU) membership is in a great sense influenced by the relative share of the representation of the Turkish population in the German printed media.In the popular debates about migration and integration of immigrants in Germany, the Turks are often at the centre as the largest minority group both in Europe and in Germany. To make this point comprehensible, firstly an overview of Turkish immigrants? situation in Germany has been given. Then, the significance of the media has been explained to realize how effective they are for the public opinion. As the next step in the study, the representation of Turkish immigrants in the printed media through secondary literature has been revealed. Hereafter, it has been focused on some title themes of the weekly magazine Der Spiegel to illustrate how the `otherness? of Turkish immigrants is constructed, where it has been found out that they stand out with failed integration and that generalization form individual stories to the whole Turkish immigrants is constructed.To define the significance of the public opinion of both EU and German citizens for Turkey?s EU membership, firstly an overview about Turkey-EU relations has been realized, upon which the German public opinion about Turkey?s accession was analyzed. Thereafter the significance of the public opinion has been explained with the reason of a possible referendum during the time when Turkey has fulfilled all conditions for the membership and is ready for the EU accession. As a final step in the study, the linkage between the representation of Turkish immigrants in the German printed media and the opposition of the German public in respect to Turkey?s accession into the EU has been clarified.
A study on the efficiency of foreign trade between Turkey and EU customs union: Before and after
In the last 50 years Turkey's one of the main aim is to reach a full membership in the European Union. The relations between Turkey and European Economic Community (later on European Community (EC) and European Union (EU)) have begun in 1963 with Ankara Agreement. The origins of the custom union were established with Added Protocol, which was signed in 1970 and enacted in 1973. The Customs Union Agreement between Turkey and EU was signed in 6 March 1995.The membership in Customs Union is realized as an important step for Turkey on the membership to European Union. The key importance about the customs union between Turkey and EU is, Turkey is the first country to be a member of the Customs Union without a membership to the EU. The aim of this study is to test the effects of Customs Union on general and sectoral (automotive) foreign trade between Turkey and EU member states. From the results the effectiveness and necessity of the Turkish membership within the Customs Union are examined. Further on we may have the opportunity to answer if the membership of Turkey within the Customs Union was approval before the accession of the country. Keywords: Customs Union, European Union, Foreign Trade, Import, Export, Automotive
Development of corporate governance, corporate governance approach of banking sector and effects of corporate governance on the financial structure of banking sector's companies: A research on ISE 100 index and ISE corporate governance index (XKURY)
Corporate governance has been a focal point of research in the World and Turkey in recent years. The present research takes a look at the framework of the development of corporate governance and presents its impact on the economy and companies. By comparison of the corporate governance models, it is aimed to get clear answer about structural differences between systems and countries. It is accepted that the process of corporate governance is a dynamic and the corporate governance structure in each country develops in response to country-specific factors and conditions. However, the good corporate governance is based on transparency, accountability and openness in reporting and disclosure of information, both operational and financial. These are internationally accepted to be vital to the practice of all models. Additionally, development of corporate governance has increased after OECD Corporate Governance Principles which was published in 1999 for the first and then drawn up in 2004. On the other side Capital Market Board of Turkey (CMB) published the Corporate Governance Principles in 2003 and this is the first important movement in order to improve corporate governance applications, raise awareness and integrate the Turkish capital market to the global market that has been revised in 2005. The other important implementation for encouraging companies to implement corporate governance principles is the Istanbul Stock Exchange (ISE) Corporate Governance Index (XKURY), which supplies a standard and comparable measurement system. Corporate Governance in banking sector is the main research theme of this thesis; corporate governance practices in banks which shares are traded in ISE 100 and ISE XKURY are analyzed and discussed the effects of ISE XKURY Index on the financial performance of companies. It is also aimed to evaluate the impact of good corporate governance implementations and developments on financial performance in banking sectors between 2007 and 2011.
The Kurdish question in Turkey from the European Union perspective
Today, the Kurdish Question is still one of the most important problems of Turkey. This problem is also a barrier in front of Turkey to become a member of the EU. If we look at the progress reports, which are released by the EU Commission annually, we can see the importance of the problem in terms of the EU. Because the EU has some values and says quite definitively that if one country wants to become a member of the Union, it has to protect these values. As known, Turkey is a country, which wants to be a member of the Union. In this context, there are some rules that are determined in the Copenhagen Criteria, which Turkey has to fulfill. The EU owed its existence to the values of the European Union. These values are such ones as democracy, respect to human rights, minority rights and freedom of expression which are defined in the European Convention on Human Rights. We also know that, all the states parties to the European Convention on Human Rights have integrated the European Convention on Human Rights with their national legislation. In this way, the European convention on human rights has gained the status of becoming a part of the internal legal system and become binding for the national courts and entire public authorities. The following result comes out from this: the European convention on human rights is binding for each state party and if a decision taken by the national courts is reversed by the European court of human rights, the decision of the European court of human rights will be valid. In this context, since Turkey is one the state parties of the European convention on human rights, we will discuss the situation of Turkey regarding Human rights and minority rights. In this sense, in general, I will try to find answer `how the intention of Turkey to became a member of the EU help the Kurdish question to be solved? in the light of the EU?s value. During analyzing my thesis this question is to be my guide question.
A comparative analysis of the pre-accession assistances provided for Turkey and for the other EU candidate and potential candidate countries, and a prescience on Turkey's possible full membership to the EU
This study aims to expose whether the EU has been treating Turkey equally in comparison to the other pre-accession countries within the context of the pre-accession financial cooperation. To this end, the study compares the pre-accession assistances granted to Turkey and to the other pre-accession countries from qualitative and quantitative aspects. The comparison covers mainly the period of 2000 ? 2013.Nowadays, pre-accession financial assistances of the EU attract a growing interest and significance, because it fosters accession process of the candidate and potential candidate countries to the EU membership. Each euro spent as part of the pre-accession strategy of the EU makes the candidate and potential candidate countries more prepared for the membership. In this atmosphere, the EU should allocate the funds among the pre-accession countries fairly. To ensure equality, the EU defines concrete allocation criteria under the pre-accession instruments. Even so, the equality is broken as the study illustrates like in the example of Turkey.As a term ?pre-accession assistance? is explained and former and current pre-accession instruments are introduced initially. Then, the financial cooperation between Turkey and the EU is explained in detail. Thereafter, the financial cooperation between the EU and the other pre-accession countries are summarised to make a comparison between Turkey and the others. Last chapter constitutes the most important part of the study. It is the synthesis of all previously mentioned information. In this chapter, the EU?s unequal treatment of Turkey is displayed through qualitative and quantitative analysis. In the conclusion part, a prescience of the writer on Turkey?s possible full membership to the EU is stated.
Kimlik tartışmaları ekseninde Türkiye'de Türkçülük ve Kürtçülük akımları
Soğuk Savaş döneminin ardından günümüze, dünya genelinde ?kimlik? temelli tartışmalar görülmektedir. Türkiye de bu dönem içerisinde bu tartışmaların görüldüğü ülkelerden birisidir. Ancak kendi şartları bağlamında, Türkiye bazı farklılıklara sahiptir. Çünkü tarihsel perspektiften bakıldığında, ?kimlik? konulu tartışmaların Türkiye için yeni bir konu olmadığı görülmektedir. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu'nun son iki asrından, Cumhuriyet'in kuruluş sürecine kadar Türkiye, kimlik bunalımı içerisinde olmuştur. Ancak bütün bu süreçte, çeşitli çözüm önerileri geliştirilmiş olmasına rağmen, rasyonel teşhislerle/tespitlerle karşılaşmak zor olmuştur.21. yüzyılda, Türkiye'de çok farklı alanlarda kimlik tartışmaları var olsa da, daha çok Türk kimliği ve Kürt kimliği tartışmalarına odaklanıldığı görülmektedir. Bu tartışmalara değişik boyutlar kazandıran üç faktör bulunmaktadır. Birinci faktör, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş süreci öncesinde ve sonrasında yaşananlar gelişmelerdir. İkinci faktör, konunun, hem ?kimlik? konusu bağlamında, hem de ?Kürt sorunu? bağlamında uluslararası boyutunun olmasıdır. Üçüncü faktör ise, kimlik tartışmalarını daha da giriftleştiren (birinci faktörle de bağlantılı olarak) Türkçülük ve Kürtçülük akımlarıdır. Bu çalışmada, bu genel çerçevede, bu üç faktör ile birlikte, farklı perspektiflerden bu tartışmaya yönelik teşhisler/tespitler ortaya konacaktır.
A comparative study to show resemblances in gender policies of the EU member states that derive from acquis communautaire obligations and to reflect their differences which arise from diversified political and socio-economic conditions
In a regular nation state, market policies and social policies are always in a political competition at the very same constitutional level. However in Europe, European integration created a fundamental asymmetry between policies promoting market efficiencies and those promoting social protection and equality, i.e. social policies remained at national level while market policies are progressively europeanised therefore, social policies are politically hindered by the diversity of national welfare traditions and society structures. As a predicament that causes problems for all EU Member States, `gender inequality? had become a problem at European level. Thus, `Gender Equality? has become an indispensable element of the Acquis Communautaire and a key aspect of embraced European values. Yet, diversified socio-economic and political structures of the Member States can cause reproduction of different approaches and/or implementations of obligatory EU policies. In this sense, this study examines the ways that these varied structures of the Member States affect the implementation of gender equality obligations derived from the EU law; and tries to uncover the reasons why national gender equality frameworks among some member states stand still and why they advance in others, whereas the same obligatory EU policies create `Europeanised gender policies? at national level in the most recent Member States.
NATO'nun askeri ve sivil alanlarda AB ile işbirliği ve Türkiye'ye etkileri
Bu tezin amacı NATO ve AB arasındaki işbirliğinin gelişimini ve değişimini incelemek ve ayrıca bu değişimlerin Türk dış politikasına etkilerini ortaya çıkarmaktır. NATO, Türkiye'nin Soğuk Savaş döneminin başından itibaren güvenlik ve savunma politikalarında önemli bir rol oynamıştır. Soğuk Savaş sonrasında NATO'nun değişimi Türk dış politikasının değişimine yol göstermiştir. Bu dönemde NATO ve AB arasındaki işbirliği de Türk dış politikası üzerinde daha fazla etkili olmuştur.Bosna Hersek, Kosova ve Afganistan sorunları, NATO, AB ve Türkiye arasındaki işbirliğinin somut şekilde ortaya konulması amacı ile seçilmiştir. Bu örneklerin incelenmesi ile işbirliğinin Türk dış politikasına etkileri açıkça anlaşılabilir.
Amerika (A.B.D)- İngiltere ilişkileri
?Amerika-İngiltere İlişkileri? adlı bu tez çalışmasında iki ülke arasındaki ilişkiler ?Özel İlişki? kapsamı içerisinde incelenmiştir. İlişkiler, Amerika'nın bir İngiliz kolonisi olduğu dönemden başlatılmış, Özel İlişkinin yoğunluk kazandığı İkinci Dünya Savaşı, Soğuk Savaş dönemi ve günümüzdeki ilişkiler ağırlıklı olarak ele alınmıştır. Bu esnada ilişkileri daha iyi analiz edebilmek adına kültürel, siyasi, askeri ve ekonomik olmak üzere bir ayrıma gidilmiştir. Sonuçta iki ülke ilişkilerini oluşturan ve önemli kılan parametreler üzerinden ilişkilerinin özel bir seyir izleyip izlemediğine, özelse hangi zaman ve koşullar altında özel bir çerçeve çizdiğine dair kanıya varılmaya çalışılmıştır.
Geçmişten günümüze değişen Türk dış politikası kapsamında Türkiye-Gürcistan ilişkileri
Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan günümüze kadar dış politika alanında tıpkı diğer ülkeler gibi küresel gelişme ve değişimlerden etkilenmiştir. Ekonomi ve siyasi yönden Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde içinde bulunduğu vahim durum, uzun yıllar yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin politika manevralarını kısıtlamıştır. Ankara hükümeti, ülke bütünlüğü ve bağımsızlığına yöneltilen tehditleri bertaraf etmek için büyük devletlerle işbirliği yapıp batılı kurumlara entegre olmayı temel araç olarak benimsemiştirTürkiye, dış politikada bölgesel güç olmayı hedeflemiştir. Ancak Türk hükümetleri, başta ABD olmak üzere Batılı devletlerin Türk dış politikasını kısıtlayan politikaları nedeniyle hedeflerine tam manasıyla ulaşamamıştır. Bu nedenle Türkiye yıllar boyu Batı eksenli olarak adlandırılan bir dış politikaya sahip olmuştur. Ancak 2002 yılında AK Parti iktidarının kurulmasının ardından Türk dış politikasında birçok köklü değişim yaşanarak, dünyada Türkiye'nin imajının yeniden yapılandırılması sağlanmıştır. Özellikle akademisyen kökenli Ahmet Davutoğlu'nın Dışişleri Bakanlığındaki varlığı bu değişimlere sistematik bir özellik de kazandırmıştır. Davutoğlu dış politikası ile Türkiye'nin sesi daha önceki hükümet dönemlerine kıyasla uluslararası arenada daha fazla duyulur olmuştur. Tabi ki Türkiye'nin bu yeni imajının tek nedeni Davutoğlu politikası değildir, bunun yanında birçok unsur da mevcuttur. Örneğin 11 Eylül sonrası dönemde tüm dünyadaki teröre karşı işbirliği kapsamında Batılı ülkelerin Müslüman Türkiye'ye ihtiyacının artması da AK Parti hükümeti için bir avantaj niteliğindedir. Türkiye'ye kültürel ve coğrafik olarak yakın olan Orta Doğu ve Orta Asya ülkelerindeki sorunların çözümü ve bölgenin Batı ile iletişimi için Türkiye stratejik bir öneme sahiptir.Ak Parti ile yeniden yapılandırılan dış politika kapsamında da yakın coğrafyalarda aktif siyaset hedeflenmiştir. Bu doğrultuda tezin ana konusu olan Güney Kafkasya ve daha özel alanda Gürcistan ile ilişkilerde de yeni gelişmeler yaşanmıştır. Tiflis hükümetiyle 1991 yılından önce Sovyetler Birliği vasıtasıyla yürütülen ilişkiler, Gürcistan'ın bağımsızlığını ilan etmesinin ardından geliştirilmiştir. Ancak Türkiye'nin kısıtlı imkânları nedeniyle uzun zaman ilişkiler istenilen düzeyde seyredememiştir. AK Parti döneminde artan imkanlar sayesinde Türkiye yeni dış politika algısı kapsamında yakın bölgelerinde proaktif siyasi uygulamalar yapmaya başlamıştır. Güney Kafkasya ve dahilindeki Gürcistan da bu yakın bölge politikalar içerisinde Türkiye çıkarları için oldukça mühim bir konumdadır.Gürcistan için bağımsızlığının muhafazası, ülkenin kalkınması ve Batıyla entegresyonun yolu Türkiye ile kuracağı iyi ilişkilerle mümkün olabilecektir. Türkiye ise dış politikadaki siyasi ve ekonomik çıkarları kapsamında Gürcü hükümetiyle var olan diyalogu geliştirmenin yolunu aramaktadır. Türkiye 2002 sonrasında yapılanmaya başlayan yeni dış politikası kapsamında Gürcistan ile var olan ilişkilerini geliştirdiyse de henüz tam olarak amaçlanılan hedefe ulaşılamamıştır. Bu noktada Türk dış politikası karar vericilerin klasik dış politika metotları yerine uluslar arası ilişkilerde meydana gelen değişimleri de göz önüne alarak yeni yöntem arayışlarına girmelidir.
İran'ın nükleer çalışmaları ve Ortadoğu güvenliğine etkileri
Son yıllarda Ortadoğu bölgesinde çok hızlı değişim yaşanmaktadır. 11 Eylül saldırılarının ardından uluslararası terörün önlenmesi ekseninde ortaya çıkan yeni dünya düzeninde, Batılı ülkeler için Ortadoğu bölgesinin odak olma durumu ve önemliliği daha da artmıştır. Bu bağlamda, kamuoyunda bilinen adıyla ?Büyük Ortadoğu Projesi? bölgeyi demokrasi, insan hakları gibi evrensel değerler açısından dizayn eden bir plan olarak sunulmuş ve gündemde önemli bir yer tutmuştur. Projeye dair, Batılı ülkelerin ve ABD'nin bölgenin doğal kaynaklarına sahip olmak için kurguladığı dolayısıyla hegemonik/yayılmacı bir eylem olduğu yönünde olumsuz görüşlerin yanı sıra, Arap ülkelerinin az gelişmişliği gösterilerek bölgeye demokrasi getireceğini düşünen olumlu görüşler de vardır.İran gibi stratejik öneme sahip orta ölçekli bölgesel güçlerin nükleer silahlanma çabasında olması kuşkusuz Ortadoğu'daki güç dengesini ve güvenlik unsurunu olumsuz yönde etkileyebilme potansiyeline sahiptir. İran, nükleer güç olduğu takdirde Ortadoğu'daki gücünü ve nüfuzunu arttırırken bölgede var olan nükleer silahlanma yarışı da artış gösterecektir. ABD İran'ın nükleer faaliyetlerini engellemede uluslararası toplumu kendi tarafına çekmek için ideolojik araçlar kullanmaktadır. Diğer yandan İran tarafı da nükleer faaliyetleri dolayısıyla ABD'nin baskılarını kendi güvenliğine ve rejimin devamlılığına yönelik en önemli tehdit olarak algılamakta ve bu tehdidi azaltmak için ABD ile rekabet içinde olan Rusya ve Çin ile ilişkilerini geliştirmeye ve silahlanmaya ağırlık vermektedir. Bu ortamda nükleer teknolojiye sahip olmasının en doğal hakkı olduğunu ve barışçıl bir amaç taşıdığını vurgulayan İran, bunu kitle imha silahları yapmak için kullanmayacağı söyleminde bulunmaktadır.Bu tezin amacı dünya gündeminin ilk sıralarında yer alan ve halihazırda devam etmekte olan İran nükleer krizini ele almak ve küresel güçlerin bu kriz sürecindeki rolünü ayrıntılı bir şekilde incelemektedir. Ortadoğu bölgesinde yaşanan olayların seyrini değiştirebilecek ve bölgenin kaderini etkileyebilme özelliğinde olan İran nükleer krizi incelenmeye çalışılacaktır. Krize ilişkin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı raporları ve ilgili tüm rapor ve kararlar incelenerek, spekülasyonlara dayanmayan gerçek verilerle hareket edilmeye çalışılmıştır. Denetimlerin sonuçları aşama aşama verilmiştir.
Dolar ve Euro'nun petrol piyasasındaki rolünün analizi
Dünya Petrol piyasasındaki gelişmelerin uluslararası para birimleri olan euro ve dolar cinsinden incelenmesi.
Uluslararası terörizm ve Türkiye
Bu tezin amacı, günümüzde hala uzmanlar tarafından tam olarak tanımı yapılamayan terörizm kavramını tanımlamak, çağımızın belki de en önemli problemi olan terörizmin özellikleri ve unsurları hakkında bilgi vermek ve sorunun çözümü için terörizmin nedenlerini sıralayarak Terörizm hakkında genel bir bakış açısı kazandırmaktır. Tezin ikinci bölümünde Terör çeşitleri amaçlarına ve uygulama alanlarına göre sınıflandırılmış ve günümüzde küresel toplumun güvenliğinde yükselen bir tehlike olan Uluslararası Terör kavramı üzerinde durularak bu kavram üzerinde de genel bir bakış açısı kazandırmak hedeflenmiştir.Bu çalışmada özellikle üçüncü bölümde Türkiye'de faaliyette bulunmuş ve tasfiye olan ASALA Terör örgütü ve halen faaliyette olan ve eylemlerine devam eden PKK Terör örgütünün; kuruluşları, amaçları, yaptıkları eylemleri ve bu örgütlere yapılan ekonomik, siyasi ve askeri destekler hakkında bilgi verilmiştir. Bu bağlamda Türkiye'de faaliyet göstermiş bu iki terör örgütü örneğinin incelenmesi sonucunda her iki terör örgütünün de Uluslararası Terör örgütü oldukları tezi savunulmuştur.
Soykırım temelinde Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin siyasi analizi
Birinci Dünya Savaşı sırasında, İttihat ve Terakki hükümeti, Ermenilerin Doğu Anadolu cephesi gerisinde ayaklanma çıkararak Osmanlı ordusunu yıpratması ve Ermenilerin bu bölgede gönüllü birlikler aracılığıyla Rus işgalini kolaylaştırması nedeniyle, 1915 yılında, Ermenilerin sürgün edilmesini öngören, `'Tehcir Kanunu'' olarak bilinen bir kanun yayınlamıştır. Sürgün esnasında birçok Ermeni, savaş koşullarının gölgesi altında açlık, hastalık ve çete saldırıları sebebiyle yaşamını yitirmiştir.Türkiye kamuoyu, 2000'li yıllarla birlikte, Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) ve Avrupa Birliği (AB) üyesi çeşitli ülkelerin ulusal ve yerel meclislerinde Ermeni soykırımı konusu üzerinde yapılan tartışmalara şahit olmuş ve bu süreç günümüze kadar, Türk dış politikasının çözüm üretmesi gereken bir sorun haline gelmiştir. 1970'li yıllarla birlikte, ASALA'nın (Ermenistan'ın Kurtuluşu İçin Gizli Ermeni Ordusu) Türk diplomatlarına karşı gerçekleştirdiği suikastler sonucunda, uluslararası toplumun dikkatini çeken sorun, Ermeni diasporasının etkin faaliyetleriyle, çeşitli ülkelerin siyaset gündemine taşınmış, böylece Ermeni sorunu 1878 Berlin Antlaşması döneminden sonra bir kez daha uluslararasılaşmıştır.1991'de, Ermenistan Cumhuriyeti'nin, Sovyetler Birliği'nin dağılması sonucunda, bağımsızlığını kazanmasıyla birlikte, Osmanlı devleti döneminde yaşanan ve Ermenilerin günümüzde `'soykırım'', Türklerin ise `'askeri güvenlik tedbiri'' olarak tanımladığı tarihi 1915 olaylarına getirilen bu iki farklı yorum, iki ülke ilişkilerini belirleyen en önemli unsur olmuştur. Soykırım iddialarının yanı sıra, Ermenistan'ın, Türkiye-Ermenistan sınırını düzenleyen 1921 Kars Antlaşmasını tanımayı reddetmesi, Türk dış politikası tarafından, Ermenistan'ın Doğu Anadolu bölgesindeki Türk toprakları üzerinde hak iddiası etmesi biçiminde yorumlanmasına yol açmıştır. Böylece soykırım iddiaları ve bu iddialara ilişkin tazminatla birlikte toprak talebi, hem Türkiye hem de Ermenistan dış politika karar yapıcıları açısından anahtar unsurlar olmuştur.
Kosova tarih ders kitaplarında Osmanlı/Türk imajı
Bu çalışmada Kosova güncel tarih ders kitaplarındaki Osmanlı/Türk imajı ile ilgilenilmektedir. İncelemede Kosova'da Arnavut öğrenciler için hazırlanmış olan ilk ve ortaöğretim kurumlarında 2010-2011 yılında zorunlu olarak okutulan güncel tarih ders kitapları incelenmiştir.Devlet kurumları tarafından yazdırıldıkları için ülkelerin ?resmi? tarihlerini anlatan ve zorunlu eğitim süreçleri nedeni ile bireylerin kimi zaman baştan sona okudukları ilk, kimi zamansa yegane kitaplar olan tarih ders kitapları eğitim bilimleri kapsamında pek çok araştırmaya konu olmuştur. Ancak bağımsızlığını yeni kazanmış bir devlet olan Kosova'nın tarih ders kitapları üzerine imgelerin arkalarında yatan kapalı olguları gün yüzüne çıkarmayı ve olumsuz, kasıtlı kalıp yargılara karşı farkındalık yaratmayı amaçlayan araştırmalar çok fazla bulunmamaktadır. Özellikle, Türkiye Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun 2011 yılında Kosova'da tarih eğitimi ve Osmanlı algısı üzerine yaptığı konuşmalar ve bunun Kosova'daki yansıması sonucu ortaya çıkan tartışmalar böyle bir çalışmanın gerekliliğini ispatlar niteliktedir.Kosova tarih ders kitapları da bütün bu tartışmalar ışığında, bu çalışma altında incelenmiş ve Osmanlı/Türk imgesi ile ilgili olumlu ve olumsuz imgeler ortaya konulmuştur. Çalışma boyunca dikkati çeken Osmanlı ve yönetim sistemi üzerine olan olumsuz nitelemelerdir. Osmanlı için ?işgalci?, ?terör uygulayan?, ?çocukları rehin alan?, ?despot?, ?ortaçağ anlayışlı? gibi tanımlamalar kullanılmakta ve özellikle Osmanlı dönemi anlatılırken sürekli ?işgal? ve ?işgalci? vurgusu yüzlerce kez tekrarlanmaktadır. Osmanlı ve Sultan imajından sonra işlenen Türkiye ve Atatürk imajının verilen Osmanlı imajının tam tersi olduğu görülmektedir. Türkiye, diğer devletlerle ?iyi geçinen? bir devlet olarak resmedilirken Atatürk de ?vatansever?, ?sultana karşı savaşan?, ?iyi bir asker? ve ?demokrat? olarak tanımlanmaktadır. Bu durum Türkiye ve Osmanlı'ya karşı bakış açısında farklılıklar olduğunu; Türkiye ve Osmanlı imgesinin tarih ders kitaplarında güncel politik duruma göre yorumlandığını göstermektedir.
Uluslararası ilişkiler teorilerinde güvenlik kavramı
Bu tezin amacı Ulus-Devletin gelecek yirmi ? otuz yıllık dilim içersinde geleceğinin barkodlanmasıdır. Bu yüzden analizimize Ulus-Devlet tanımlanması ve kronolojik süreç içersinde başladık ve daha sonra bu sürece Güvenlik Çalışmaları ve Uluslararası İlişkiler Teorilerini entegre ettik. Birinci Dünya Savaşından itibaren Ulus-Devlet dış politika analizlerinin temel aktörüdür. Bu durum 1990'lara kadar Güvenlik Çalışmaları ve Uluslararası İlişkiler Teorilerine yansımıştır. Bu tarihten sonra Ulus-Devlet farklı paradigmalardan farklı ve daha karmaşık, küreselleşme, kimlik çatışması, terörizm, organize suç, yasadışı göç gibi tehditler aldı. Bu tehditler Ulus-Devletleri ve onun Westphalian paradigmasını değişime zorladı. Bu durum en çok Uluslararası İlişkiler disiplinini etkilemiştir. Bizim yaklaşımımız Uluslararası İlişkiler Teorilerinde ki Güvenlik Kavramının Ulus-Devleti ve onun geleceğini beslediğine dayanmaktadır.
Controlling migration and hybrid model: A comparison of western balkans and North African countries
This study investigates migration flows from Western Balkans and North African countries to the high-income countries of the EU. Migration and asylum issues were analysed with taking into account empirical, analytical and political comparisons of Western Balkans and North African countries from the triple win solution point of view. The research attempts to emphasize Western Balkans migration experience in order to respond how to manage and/or control chaotic migration with respect to North African countries. In a sense, the EU enlargement and neighbourhood policies have significant effects on EU migration dynamics of demographic change (i.e. ageing population) and convergence/divergence of EU member states? priorities for migration policies. From this standpoint, the role of the triangle (hybridity) ? state, private sector and civil society in migration research ought to be argued to verify whether a controlling migration by an ideal hybrid structure and indirect centralisation will be more effective and accurate or not. The research presents dialectics of triple win approach and hybrid model (i.e. home country-state, host country-private, and civil society-migrants) with using governance models. The main argument was tested methodologically through using case study research, grounded theory, constructivist and normative approaches.
The aims of environmental policy in Turkey: Are the political approaches realistic or idealistic?
Environmental destruction has caused critical environmental problems for Europe and the world since the 1970s but also it has been providing new improvements regarding the environment. Turkey, as a country which conducts protection of nature and sustainable development based environmental policy, is an arguably country regarding which subjects works primarily, by the protection of nature or only for conformity to the acquis of the EU and by its policies are contradictory to the acquis of EU in the academic and ethical fields. The questions whether environmental policies of Turkey are idealistic or realistic and whether there is a real environmental policy bring up an important debate. In this study, environmental policy and environmental law and their priorities in Turkey were analysed to shed light on the debates. Looking at the subject from the European perspective and researching progress reports composed the most important objective part of the study. The effect of the Environment Chapter which was opened in December 2009 and Turkey?s actions to comply with the acquis of the EU were analysed and assessments were made in accordance with current evolutions.
The freedom of expression and its reflections in Turkey in the frame of the decision of ECTHR
The freedom of expression is the most significant piece of basic rights and freedoms, and is necessary for democratic societies. It is the key point of every constitutional state. Furthermore, it is protected by democratic societies as the freedom of expression, because it has a great importance in Europe and in the whole world and when the provided freedoms are widen, the democracy of the states increase. This concept is criticised very much in Turkey and there are many cases of European Court of Human Rights against Turkey by regarding it. The politicial side of freedom of expression, one of the must-be protected freedoms, should be analyzed as much as the legal side of it. With the recent regulations, the freedom of speech in Turkey is being narrowed. Yet, it is debatable if these measures are enough.
Çok partili siyasal hayata geçişten 12 Eylül askeri müdahalesine Türk dış politikası'nın haber dergilerinde temsili
II. Dünya Savaşı'ndan sonra küresel siyaseti biçimlendiren en temel olgu Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği arasındaki politik rekabettir. Söz konusu bu rekabetin 1950-1980 yılları arasında Türkiye'deki haber dergiciliğine iç ve dış politika bağlamında yansımaları, bu çalışmanın konusunu ve kapsamını oluşturmaktadır.Araştırma nesnesine yaklaşılırken izlenilen yöntem, anılan dönemde çıkan haber dergilerini (Akis, Kim, Yarın, Durum, Geçit, Yankı, Devir) dış politika gözlüğüyle taramaktır. Sonuç olarak; Türkiye'de haber dergiciliği küresel siyasetten, daha özelde ABD'nin izlemiş olduğu dış siyaset vizyonundan etkilenmiştir. Bunun yanında; söz konusu dergilerin siyasi düşünce yelpazesinin çeşitli konumlarında bulunduğu, hükümet kararlarına etki edebildiği ve gündem oluşturma yeteneklerinin olduğu çalışmanın diğer önemli tespitlerindendir.Anahtar Terimler: Türk dı? politikası, siyasal partiler, haber dergileri
Autonomy: The Basque autonomy in Spain and the Kurdish question in Turkey
The Kurdish question is still one of the most fundamental problems in today?s Turkey. Different approaches have been developed in order to find a solution to this problem. Autonomy is one of the popular examples of them in question. In particular, the Basque Autonomy in Spain is shown as an example to implement such a model in Turkey. Despite the proposed Basque model, it is quite difficult to find relevant scientific studies that compare the Kurdish question with Basque cases under the theory of autonomy. Therefore, this study will contribute to the Basque and the Kurdish autonomy debates. The scope of this master thesis is to compare the Basque Autonomous Region in Spain with the Kurdish case in Turkey within the theory of autonomy. In this perspective, it is aimed to answer the question that ?Can the Basque Autonomy be a model for the solution of the Kurdish question in Turkey??
Toplumsal hareketlerin dönüşümü ve modern bir toplumsal hareket olarak hacktivizm: Anonymous ve Redhack örnekleri
Toplumsal Hareketler, dünya ve ülke politikalarında her daim var olmuş ve tarihteki gelişmeler ve koşullar doğrultusunda farklı mücadele ve eylem biçimleri geliştirmiş, farklı şekillerde tanımlanmışlardır. Önceleri amaçları belli olmayan saldırgan bir yığın davranışı olarak tanımlanan hareketler, sanayileşmenin getirileriyle birlikte ekonomik ve kentsel boyutlarda tanımlanır hale gelmişlerdir. II. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş?ın ardından politik yönü çeşitlilik kazanan hareketler, kadın ve çocuk hakları, kimlik ve çevre sorunlarını da mücadele konusu altına almışlardır. Bahsedilen politik boyutlar değişmeye devam ederken, teknolojideki değişim ve ilerleme de gerek toplumsal hareketlerin ana amacını, gerekse kullandıkları eylem repertuvarlarını da evriltmiştir. Bu tez küresel toplumun geldiği son noktada, yukarıda sayılan hareket konularına, bilginin serbest ve herkes tarafından erişilebilir olması gerektiği anlamına gelen ?bilgi hakkı?nı dahil eden ve nasıl elde edilmiş olursa olsun, elde edilen ve özgürleştirilen bilgiye dayanarak ulusal ve uluslararası politikayı etkilemeye çalışan Hacktivizmi modern bir toplumsal hareket olarak ele almaktadır. Toplumsal hareketlerin var olmak için belli bir demokratik düzeye ihtiyaç duyduğu ve en temel amaçlarının ?daha fazla demokrasi? olduğu; toplumsal hareketlerin yıkıcı enstrümanlar kullanabilseler de yeni bir düzen yaratma arzuları bakımından yapıcı olduğu; genel geçer akademik çalışmaların henüz toplumsal hareketler analizine dahil etmedikleri bilgi hakkı toplumsal hareketlerin amaçları arasında yer alması gerektiği ve hacktivizm, bilgiyi elde etmek için bilgi ve teknoloji kullanan, uluslararası ittifaklar kurarak uluslararası politikayı etkileyen modern bir toplumsal hareket biçimi olduğu iddiaları bu çalışmanın ana hipotetik temelini oluşturmaktadır. Anahtar kelimeler: demokratikleşme, toplumsal hareketler, hacktivizm, eylem repertuvarı, bilgi hakkı.
Başlangıcından günümüze Arap milliyetçiliği düşünsel dinamikleri
Milliyet bir fenomen olarak ortaya çıkışı, Avrupa'da modernleşme sürecine eşlik etmiş ve ardından Doğu'ya taşınmıştır. Bundan sonra, bu olgunun, dünyanın şeklini değiştiren yol açtığı gelişmelerinin nedeniyle önemli bir siyaset ve uluslararası ilişkiler displini haline geldi. Bu çerçevede, Osmanlı dağılma süresinde, kültürel bir rönesans hareketi olarak ortaya çıkan Arap milliyetçiliği, Ortadoğu'nun en önemli çalışmalarından biridir. İşte, bu çalışma, Arap milliyetçiliği düşüncesinde doğuşundan günümüze kadar meydana gelen değişimlerin izini sürmeye çalışmaktadır. Çalışmanın giriş bölümünde, Arap milliyetçiliği literatürüne Arapça, İngilizce ve Türkçe dillerinde bir bakış atılmış ve bu literatürler hakkında küçük bir değerlendirme yapılmıştır. Onun sonra, milliyetçilikle ilgili millet ve milliyet gibi kavramlar, milliyetçiliğin bazı boyutları ve Pan – Arabizm ve Arabizm kavramlarının üzerinde durulmuştur. Çalışma ilk bölümlerinde, Arap kültürel rönesansına, Napolyon'un Mısır seferine ve Mehmet Ali projesine gibi Arap milliyetçiliğinin ortaya çıkmasına neden olan gelişmelere ve Osmanlı İmparatorluğu, Levant ve Mısır düşünsel koşullarına bir göz atıyor. Aynı zamanda çalışma, Avrupalı misyonerlerin rolüne, Butrus al-Bustani ve Ibrahim al-Yazıcı gibi erken Hıristiyan Arap milliyetçilerinin yazılarına ve Arap ulusal hareketine katkıda bulunan İslami Uyanış Hareketi'ne ışık tutuyor. Çalışma, sonraki bölümlerde Arap hareketinin 20. Yüzyılın başında kültürel bir hareketten siyasi bir harekete dönüşümünü, Büyük Arap İsyanı'nın, o dönemde ortaya çıkan Arap toplumlarının düşünsel çerçevesini de incelemektedir. Ayrıca çalışmada, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Arap milliyetçiliği düşüncesinin romantizmden realizme dönüşümü ele alınmaktadır. Dördüncü bölümde, çalışma, 1930'lar ve 1940'larda Arap milliyetçiliği ile sosyalizm, komünizm ve İslamcılık gibi fikirleri arasındaki etkileşimi ve Arap hareketinin radikal sol bir harekete dönüşmesini incelemektedir. Beşinci bölümde, çalışma, Arap milliyetçiliğinin altın çağı ve Arap milliyetçilerinin iktidara gelişi ele almaktadır, ayrıca o dönemde Arap milliyetçiliğinin en önemli ideolojileri olan Arap sosyalizmi, Baasçılık ve Nasırcılık ele almaktadır. Çalışmanın altıncı ve son bölümünde, 1970'lerden günümüze kadar Arap milliyetçiliğinin gerilemesine neden olan en önemli gelişmeler analiz edilmektedir. Çalışma, entelektüel gelişmeleri tarihsel olaylarla ilişkilendirerek ve her dönemde Arap milliyetçilerinin en önemli yazılarına bakarak, Arap milliyetçiliğinin çağlar boyunca nasıl geliştiğini ortaya koymaya çalışmaktadır. Böylece Arap milliyetçiliğiyle ilgi duyan araştırmaclara, özetli bir derleme tezi sunmuş olacağız.
Afganistan'ın yeni büyük oyundaki konumu ve bölgesel istikrara etkisi
Orta Asya bölgesinde stratejik bir coğrafyada yer alan Afganistan, tarihin farklı evrelerinde bölgeye nüfuz etmek isteyen büyük güçlerin mücadele alanına dönüşmüştür. Uluslararası ilişkiler literatüründe "Büyük Oyun" olarak bilinen bu mücadele, 19. yüzyılın büyük bir kısmı ve 20. yüzyılın ilk yirmi yılında dönemin iki başat gücü Çarlık Rusya'sı ve Büyük Britanya arasında gerçekleşmiştir. "Büyük Oyun" 11 Eylül saldırıları sonrası Amerika Birleşik Devletleri'nin Afganistan müdahalesi ile başlayan süreçte küresel ve bölgesel yeni aktörlerle birlikte "Yeni Büyük Oyun" adıyla anılacak bir strateji mücadelesine dönüşmüştür. "Yeni Büyük Oyun" çerçevesinde, Orta Asya'da hâkimiyet kurmak isteyen bölgesel ve küresel güçlerin Afganistan üzerinden gerçekleştirdikleri politikaları çalışmanın konusunu teşkil etmektedir. Afganistan'ın siyasi, sosyal ve ekonomik açıdan zayıf bir yapıya sahip olması ülkenin bu güçler tarafından istikrarsızlaştırılmasına zemin teşkil etmektedir. Bu zayıf yapı ve ülkenin istikrarsızlaştırılması çalışmada detaylı bir şekilde yer almaktadır. Aynı zamanda Afganistan'ın istikrarsızlığı bölgedeki güç dengesini de etkilemektedir. Bu çerçevede oluşturulan çalışma dört bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde, teorik ve kavramsal çerçeve yer almaktadır. Tezde kullanılan teorik çerçeve olarak jeopolitik teoriler ve güç dengesi ve ilgili kavramlar bu bölümde ayrıntılarıyla belirtilmektedir. Afganistan'ın tarihi ve geçmişten günümüze gelen siyasi yapısı ile ülkedeki etnik ve dini grupları içeren toplumsal yapısı çalışmanın ikinci bölümünü oluşturmaktadır. Tezin üçüncü bölümünde ise, Afganistan'ın stratejik ve jeopolitik önemi ve bu bağlamda küresel ve bölgesel güçlerin Afganistan politikaları ele alınmaktadır. Bu bölümde, Rusya, İngiltere, ABD, Çin, Hindistan, Pakistan, İran ve Orta Asya devletlerinin Afganistan politikalarına "Büyük Oyun" çerçevesinde yer verilmektedir. Çalışmanın son bölümü olan dördüncü bölüm ise, ABD'nin "Yeni Büyük Oyun" çerçevesinde Afganistan müdahalesi ile ortaya çıkan ve günümüze kadar olan gelişmeleri kapsamaktadır. Bu son bölümde ikinci Taliban işgaline de kısaca değinilmektedir.
Ethnic minorities in Latvia, their rights and protection: Case of Russian-speaking minorities and non-citizens
With the advent of increased multiculturalism and globalization the theme of minorities? integration and protection became very significant at both national and international levels. Despite the known challenges of Russian-speaking minorities in Latvia, not much research has been done to investigate the problems of their integration and protection. During the research for this paper the documents detailing social policies and legal provisions of the Republic of Latvia regarding the national minorities were analyzed. Additionally, special attention was given to the rights of non-citizens regarding citizenship law, education law, and official language law and their various levels of conformity with international and European laws. This study is an examination of the discriminatory treatment of the Russian-speaking minority in Latvia, which has created problems of integration and, in many cases, violates international and European human rights norms. Keywords: integration, minorities, Russian-speaking minorities, non-citizens, citizenship, education, language, international law
2000 li yıllarda Türkiye-İran ilişkilerini etkileyen faktörler
Türkiye ve İran Orta Doğu?nun iki büyük ve önemli gücü konumunda olup, rekabet ve denge düzleminde şekillenen uzun bir ikili ilişkiler geçmişine sahiptir. Türkiye?nin bölgesel politikalarında, Ortadoğu ve Orta Asya coğrafyasının kesişim bölgesinde yer alan, kendi ile benzer jeopolitik özellikleri taşıyan ve bu coğrafyada söz sahibi olan İran son derece büyük bir role sahiptir. İran kendine özgü siyasal sistemi ve Şii nüfusu ve nükleer çalışmaları ile bölgede etkili olmaya çalışırken, Türkiye bu geniş coğrafyada hem Avrupalı hem Asyalı olma ayrıcalığının yanında en uzun süreli demokrasiye sahip ülke özelliğiyle ön plana çıkmaktadır. Bütün bu farklılıklar ve benzerlikler çerçevesinde Türkiye ve İran?ın dış politik öncelikleri, stratejik ittifakları ve bölgesel politikaları iki ülke ilişkilerinin yönünü belirleyecektir. Türkiye?nin Kasr-ı Şirin Antlaşması?ndan bu yana ortak ve değişmez sınırlara sahip olduğu komşusu İran?ı, bölgede oynamakta olduğu rol, nükleer program konusunda uluslararası toplumla yaşadığı kriz, dünya enerji piyasasında sahip olduğu ağırlık nedeniyle dış politikası açısından olduğu kadar her alanda mutlaka yakından takip etmesi gerekmektedir. Türkiye?İran ilişkilerinde tarih boyunca bölgesel rekabet yaşanmış, 1979 İran İslam Devrimi sonrasındaki ilk 20 yıllık süreyi İran?ın Türkiye?ye yönelik rejim ihracı politikaları ve bölgesel güç olma konusunda yaşanan rekabet, sonraki 20 yıllık süreyi ise İran?ın Kürdistan İşçi Partisi (PKK) terör örgütüne verdiği destek, İran Nükleer çalışmaları ve İran ile yapılan enerji alışverişi konu başlıkları belirlemiştir. Ancak özellikle 2000?li yıllarla birlikte Türkiye ve İran bazı ortak çıkar ve stratejik hedefler doğrultusunda aynı eksende buluşabilmişler ve ilişkilerde normalleşme yaşanmıştır. Bu durum 2000?li yıllardaki Türkiye-İran ilişkilerinin ayrı bir tez çalışması ile ortaya konulmasını gerekli kılmaktadır. Bu kapsamda bu tezin amacı 2000?li yıllarla birlikte değişen bölgesel ve küresel gelişmeler neticesinde iki ülkenin dış politik eğilimlerini ortaya koymak ve iki ülke ilişkilerinin geleceğine yönelik bir öngörü de bulunmaktır. Anahtar Kelimeler: Türkiye-İran İlişkileri, İran?ın Nükleer Çalışmaları, İran?ın doğalgaz Silahı, Arap Baharı, Suriye Krizi, ABD?nin Irak Müdahalesi.
Karabağ sorununun Türkiye ve Rusya Federasyonu perspektifinden bir analizi
Karabağ sorununda tarihsel dönüşüm ele alındığında 1813 tarihinde Çarlık Rusya ile İran arasında akdedilen Gülistan Antlaşması ile bölgenin demografik oluşumunun ve değişiminin ilk nüveleri atılmıştır. Çarlık Rusya ve İran'ın Azerbaycan toprakları üzerindeki tarihi rekabetinin ilk adımının 12 Ekim 1813 tarihinde Karabağ'ın Gülistan köyünde Azerbaycan topraklarının ikiye ayrılması ile atıldığını söylemek mümkündür. Böylece İrevan ve Nahçıvan hanlıkları dışında Aras Nehri'nin kuzeyi Çarlık Rusya'ya, güneyi ise İran toprakları ile cem edilmiştir. Devam eden süreç içerisinde Rusya ile İran arasında imzalanan Türkmençay antlaşması ile de bölgede Rusya'nın stratejisinin uygulanması için daha da uygun bir zemin oluşturulmuştur. Bu antlaşma ile İran, Revan ve Nahcivan'ın da Rusya'nın hâkimiyetine girmesini hukuki zeminde resmiyet kazanmıştır. Bu durum Osmanlı İmparatorluğu tarafından ise 1829 Edirne Antlaşmasıyla ikrar edilmiştir. Azerbaycan coğrafyasında Türk nüfusunun iki parçaya bölünmesine neden olan bu antlaşma ile bu sorun tarihi bir mevzu olarak günümüze kadar ulaşmış ve halen etkinliğini sürdüren bir konu olarak gündemde yer almaya devam etmiştir. Bu vetirenin akabinde Rusya bilinçli bir şekilde başta Revan olmak üzere İran, Osmanlı ve Rusya'daki Ermeni nüfusunu bu topraklara ikamet ettirmeye başlamıştır. Ermeni nüfusunun bölgeye yerleştirilmesinden önce Türk nüfusunun çoğunlukta olduğu söz konusu coğrafya, Rusya'nın "demografik stratejileri" neticesinde Ermeni nüfusunun baskın olduğu bir bölgeye dönüştürülmüştür. "Soğuk Savaş" dönemine ulaşıldığında ise soğutulmuş bir problem olarak bölgede bulunan bu mesele bilhassa Sovyetler Birliğinin çözülmesinin ardından çatışmalarla çokça gündeme gelmeye başlamıştır. Ermenistan yönetiminin Azerbaycan topraklarını işgaliyle başlayan bu süreç, başta Birleşmiş Milletler olmak üzere birçok uluslararası kuruluş tarafından Azerbaycan'ın toprak bütünlüğü kapsamında değerlendirilmesine rağmen Ermenistan bölgedeki işgalci tutumunu devam ettirmiştir. Ermenistan'ın bölgedeki saldırıları sırasında çok sayıda insan hayatını kaybederken, yerleşik nüfusun önemli bir kısmı da yaşadığı topraklardan göç etmek zorunda kalmıştır. Tarihsel ve ekonomik bağlamda ise Dağlık-Karabağ, yer altı zenginlikleri bakımından Hazar denizine olan yakınlığıyla küresel aktörlerin iştiyakını çekmiştir. Dolayısıyla "Dağlık-Karabağ" enerji krizlerinin ve taleplerinin giderek arttığı günümüz dünyası için önem teşkil eden bir bölgenin kalbinde bulunması sebebiyle önemli rekabet alanlarından bir tanesi olmuştur.l eden bir bölgenin kalbinde bulunması sebebiyle önemli rekabet alanlarından bir tanesi olmuştur.
AB'ye katılım sürecinde Türkiye için sürdürülebilir kalkınma yaklaşımları
Çevre kavramı tarihsel süreç içerisinde varlığını ve etkinliğini en üst seviyeye taşımış, tehdit kavramıyla iç içe geçerek devletlerin algılama farklılıklarıyla şekillenmiş ve devletlerin gerek iç gerekse dış politikalarında öncelikli konuma gelmiştir. Uluslararası arenada merkezi konumdaki varlığını koruyan çevre kavramı, ilk etapta sadece biyolojik çevre olarak ele alınmış olsa da günümüzde tehdit algılamalarının çeşitlenmesi sonucunda ekonomik ve askeri boyutlar da çevre kavramına eklemlenmiştir. Aslında bu eklemlenme bir zorunluluktan kaynaklanmaktadır. Çünkü özellikle çevre sorunları sınır tanımaksızın birey, devlet ve küresel alanda etkilerini göstermeye başlamıştır. Bununla birlikte sürdürülebilirlik kavramı ortaya çıkmış ve hem çevrenin devamlılığı hem de ulus-devletlerin devamlılığı için sürdürülebilir kalkınma ivme kazanmaya başlamıştır. Devletler ve topluluklar artık çevre ve sürdürülebilir kalkınma konusunda ortak politikalar geliştirme eğilimi içerisine dahi girmişlerdir. Avrupa Birliği bu konuda hassasiyetleri olan topluluklardan bir tanesidir. Tam manasıyla ortak paydalarda buluşulmasa da çevre konusunda üye devletler çok ayrı karakterde dış politika sürdürmemektedirler. Çalışmamızın amacı çevrenin sürdürülebilir kalkınma içerisindeki yadsınamaz payını incelemek ve Avrupa Birliği yolunda ilerleyen Türkiye?nin sürdürülebilir kalkınma yaklaşımlarını ele almaktır. Anahtar Kelimeler: çevre, sürdürülebilir kalkınma
Bölgesel güvenlik kompleksi ve hibrit savaş ilişkisi: İran'ın Suriye politikasının Türkiye ve Suudi Arabistan'a yansıması
Bölgesel Güvenlik Kompleksleri Teorisi, Soğuk Savaş sonrası geçerliliği tartışılan Neo-realizm'e alternatif yaklaşımlar ortaya koymak için geliştirilmiş teorilerden biridir. Kendine has varsayımları bulunan bu teori günümüz dünyasında meta analizlerin yerine yerel koşullar altında şekillenen güvenlik odaklı analiz yaklaşımının daha işlevsel sonuçlar üreteceğini savunmaktadır. 1990'larda sonra güvenlik odaklı analiz anlayışında görülen bu değişimin bir benzeri de savaş olgusunda yaşanmıştır. Başat unsuru savaş alanında paramiliter örgütlerin kullanılması olan Hibrit Savaş konsepti son yıllarda ortaya çıkan çatışmalarda artan sıklıkla başvurulan bir savaş türü olarak karşımıza çıkmıştır. Hem güvenlik analizlerinde hem savaş yönteminde görülen bu yeni yaklaşımlar da birbirleri ile etkileşim halindedir. Ortadoğu coğrafyası tarihsel, kültürel, sosyal ve daha birçok açıdan birbiri ile uzlaşma ve çatışma içerisinde olan ülkelerin yer aldığı bir bölgedir. Bu bölge ülkelerinden birisi olan İran, hibrit savaş konseptinde yer alan paramiliter yapılar açısından dünyanın önde gelen ülkelerinden birsi durumundadır. İran içerisinde bulunduğu bölgede bu paramiliter yapıları ısrarlı bir şekilde kullanmaya ve büyütmeye başlamıştır. İran'ın benimsediği bu hibrit savaş unsuru ise bölge ülkelerinin tehdit/güvenlik dengesini bozmaktadır. Son yıllarda Ortadoğu bölgesinde yaşanan en büyük sorun hiç şüphesiz Suriye krizi olmuştur. İran'ın bu krizdeki hibrit savaş stratejisi de Türkiye ve Suudi Arabistan olumsuz etkilerle yansıyarak üç ülke arasında bir bölgesel güvenlik kompleksine neden olmuştur.
Is financial supervision successful enough in Europe?
In recent years there has been an increasing concern with the fragility of the international financial system such as the stock market crash in October 1987 and the recent collapse of the real estate. Therefore, the financial stability framework plays a significant role in the economic environment. Mishkin, with the asymmetric information analysis, puts forward a lender of last resort role (LOLR) should be essential. The analysis denominates to deal with financial crisis. With regard to the past experiences, central banks can take the responsibility of the LOLR role to prevent financial crisis. Besides, when the financial crisis is widespread, cooperation among central banks shall become crucial in order to stop it from spreading from one country to another. The closer cooperation among regulatory authorities and standardization of regulatory requirements ensure the more appropriate regulation. In the first place, understanding causes of the financial crisis is necessary in case of a repetition of the financial crisis. The common belief on the reasons of a financial crisis is global macro-economic imbalances and financial innovation together with failures in regulation, supervision and corporate governance. In this regard, the ECB, national central banks and supervisory authorities at EU level take an important place whether there is a micro- or macro-prudential supervision. Some alternative approaches have been evaluated for supervision in the European financial system as well. Neither separate institutions nor the integrated ones are not the key points in dealing with the financial crisis. This study focuses explicitly on the importance of the cooperation, coordination and information sharing.
Kuzey kutbunda egemenlik ve çatışma
Bu tezde iklim değişikliği ve küresel ısınmanın oluşturacağı olumsuz etkilerden; buzulların erimesine dayalı olarak, günümüzde başlamış ve gelecekte de büyüyerek devam etmesi muhtemel kısıtlı doğal kaynakların kullanımına ilişkin çatışmalar incelenecektir. Çalışmada esas alınan coğrafya, kuzey kutup dairesinin üstünde kalan Arktik bölgesi ve buradaki buzulların erimesi neticesinde bölgenin deniz yatağında bulunan zengin hidrokarbon kaynaklarının kullanımına dair oluşan/ oluşması muhtemel doğal kaynak çatışmasıdır. Bu çatışmanın temelini devletlerin ekonomilerini sürdürebilmek adına kısıtlı kaynakları üzerindeki rekabet oluşturmaktadır. Petrol, gaz vb. enerji kaynakları yenilenebilir enerji kaynakları değildir ve dünyanın belli coğrafyalarında belirli miktarlarda bulunmaktadırlar. Petrol ve doğalgaz ticari değer taşımaya başladığından itibaren yaşanan politik çatışmaların temel kaynaklarından biri haline gelmiştir. Dolayısıyla gelecekte elzem ve kıymetli bir hale gelecek hidrokarbon kaynaklarının arzını elinde bulundurmak devletler için kıyasıya bir yarış ortamı yaratmaktadır. Bölgede yaşam koşullarını mümkün kılacak iklim şartları mevcut olmadığı için günümüze kadar bölgede bilimsel araştırmalar dışında bir faaliyette bulunulmamıştır. Dolayısıyla bu bölgede günümüze kadar hiçbir devlet tekil olarak otorite sahibi olmamıştır. Ancak bölgede buzulların erimeye başlaması Rusya, ABD, Kanada, Danimarka, Norveç gibi hem bölgeye kıyıdaş hem de yeni doğal kaynak arayışı içerisinde olan devletleri, bölgede egemenlik kurmak ve kaynakların kullanım hakkına sahip olmak hususunda alarma geçirmiştir. Anahtar Kelimeler: Arktik, egemenlik, enerji, çatışma, küreselleşme
Avrupalı Türk kimliğinin oluşumu: Hollanda'daki Türk toplumu örneği
1960'lı yıllarda başlayan Türkiye'den Avrupa'ya iş gücü göçü, Avrupalı Türk kimliğinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu çalışma, Türkiye'den Avrupa'ya göçen Türklerin deneyimlerinin Hollanda özelinde incelenmesi bakımından önem teşkil etmektedir. Söz konusu inceleme yapılırken, ulus-ötesi göç teorilerinde görece yeni sayılabilecek bir yaklaşım olan süper-çeşitlilik teorisinden yararlanılmıştır. Göç olgusunun Avrupa ülkelerini yoğun olarak etkilediği günümüzde, göçmenlerin sahip olduğu çeşitliliğinin çok daha karmaşık bir görünüme sahip olduğu savından hareket eden yaklaşım, göçmen grupların çok daha fazla çeşitlilik arz eden karakterlerine odaklanmaktadır. İletişim ve ulaşım olanaklarının oldukça fazlalaştığı günümüz toplumları için hareketlilik artmış, farklı kültürlerle farklı mekânlarda karşılaşmak hayatın bir parçası hâline gelmiştir. Bu bakımdan, diaspora çalışmalarında salt etnik kimlik temelli olarak yapılacak değerlendirmelerin eksik kalacağını ve grupların sahip olduğu dini, kültürel, sosyal vb. faktörlerin yanında dil, cinsiyet, yasal statü ve mevcut toplumda kalış süresi gibi faktörlerin de etkili olduğunu vurgulamaktadır. 60 yıldan fazla bir tarihsel geçmişe sahip olan Avrupalı Türkler de bu süper hareketlilikten muaf olmamışlar ve bu süreçler onları da etkilemiştir. Çalışmada, süper-çeşitlilik teorisinden yola çıkılarak, 19 Ağustos 1964 tarihinde imzalanan iş gücü anlaşmasından itibaren Türkiye ile Hollanda arasında yoğunlaşan göç süreci incelenecektir. Çalışma, Türk toplumunun Hollanda'ya göçünün ilk yılları, sivil toplum kuruluşları, Hollanda'daki Türk medyası ve siyasal katılım gibi Türk toplumunu yansıtan unsurların yanı sıra, Hollanda'nın göç politikalarının incelenmesi bakımından da önemlidir. Çalışmanın Hollanda'ya odaklanma sebepleri olarak; Hollanda Türk toplumunun bu ülkede toplumun her alanında pay sahibi, beşeri sermayesi oldukça güçlü, siyasal katılım süreçlerini kullanarak politik sahada etkili ve sivil toplum kuruluşlarının kurumsallaşma kapasitesinin Türk iş gücü göçünün gerçekleştiği diğer ülkelere göre iyi sayılabilecek düzeyde bir görünüme sahip olması gibi faktörler sayılabilir.
Uluslararası hukukta koruma sorumluluğu
Uluslararası ilişkilerde Soğuk Savaş sonrası en çok tartışılan meselelerin başında insani gerekçelerle müdahaleler gelmektedir. Tartışmaların temelinde ise Vestfalyan sistemin devlet egemenliğinin ihlal edilemezliği yaklaşımı ile insan haklarının evrenselliği ve korunması önceliği yer almaktadır. Ağır ve sistematik insan hakkı ihlallerine maruz kalan toplulukların korunmasına ilişkin yüzyıllardır süregelen gelenek, 2001'de Devlet Egemenliği ve Müdahale Uluslararası Komisyonu (ICISS) tarafından 21.yüzyılın değerlerine ve önceliklerine göre formüle edilerek, mahiyeti ve muhtevası belirginleştirilmiş ve 'Koruma Sorumluluğu' ifadesiyle kavramsallaştırılmıştır. Haklı Savaş Kuramı ve İnsani Müdahale Hakkı düşüncesiyle organik bağları olan bu yeni kavram 2005'te Birleşmiş Milletler Dünya Zirvesinin Sonuç Bildirgesinde yer alarak siyasi iradenin olurunu almış, 'gelişmekte olan bir norm' nitelendirmesiyle de hukuki mülahazaların konusu olmaya başlamıştır. Kavramın tartışmaların seyrini ve zeminini değiştiren ve insani gerekçelerle müdahale literatüründe yenilik olarak değerlendirilen en önemli özelliği ise devletlerin egemenliğinin sorumluluk yönüne yapılan vurgudur. Sorumluluk olarak egemenlik yaklaşımıyla devletin egemen olma statüsü halkına karşı sorumluluklarını yerine getirme şartına bağlanmış, egemenliği koruyan ilkelerin mutlaklığını yitirmesine, temel hak ve hürriyetlerin ise ulusal sınırların ötesine geçerek devlet egemenliğine karşı üstünlük kazanmasına ve önceliklendirilmesine sebebiyet vermiştir. Bununla birlikte Koruma Sorumluluğu, halkın korunması hususunda öncelikli sorumluluğu devlete vererek devletin merkezi konumunda değişiklik öngörmemiştir. Şayet devlet bu sorumluluğunu yerine getir(e)mezse, halkın korunması sorumluluğu uluslararası topluma geçmektedir. Uluslararası toplum diğer bütün barışçıl ve zorlayıcı yöntemler yeterli gelmediği takdirde son çare olarak temel hak ve hürriyetlerinden mahrum halkı korumak için askeri müdahale gerçekleştirebilecektir. Bu 'olağandışı ve istisnai' durumun bir kuvvet kullanma yöntemi olması ve BM ile kurulan yeni dünya düzeninde devletlerin uluslararası ilişkilerinde kuvvet kullanımının yasaklanması Koruma Sorumluluğunun hukuka uygun olarak işletilebilmesini BM Güvenlik Konseyinin iradesine bırakmaktadır. Kuvvet kullanma yöntemi olarak Koruma Sorumluluğunun BM Şartının ilke ve amaçlarına uygun olacak şekilde hukuka uygunluk nedeni arayışı ancak BM Şartında yer alan kuvvet kullanma yasağının istisnai hükümlerine dayanması ile mümkün olacaktır. Bu tezde koruma sorumluluğunun bu hükümlerle bağlantısı çerçevesinde normatif yapısı incelenerek, kavramın uluslararası hukuk düzenindeki mevcudiyeti eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirilecektir.
Bir enerji koridoru olarak Türkiye'nin 2000'lerde Rusya ile enerji ilişkileri
Dünya coğrafyası üzerinde sanayi inkılâbı ile başladığı gözlemlenen üretim artışları ve ülkelerin birbirleri ile her alanda artan rekabetlerinin temel öznesini enerji kaynakları oluşturmuştur. Hatta uluslararası anlamda devletler ekonomik ilişkilerinden ziyade diplomasilerini bile enerji stratejileri üzerinden belirlemiş ve güç pastasından en büyük payı almayı hedeflemişlerdir. Uluslararası anlamda geçerliliği ve kullanım alanı geniş olan enerji kaynağına sahip ülkeler; bu kaynak üzerinden strateji oluşturmuş, kimi ülkeler sahip olduğu ileri teknoloji ile alternatif enerji kaynakları üzerinde durmuş, kimisi coğrafik üstünlüğünü kullanmış ve bazı enerji kaynakları üzerinde tekelleşmenin kırılmasına yönelik stratejiler izlemişlerdir. Çalışmanın amacı Türkiye'nin uluslararası enerji projeleri içindeki coğrafi konumundan kaynaklanan yadsınamaz önemine vurgu yapmak ve enerji terminali olma yolunda ilerleyen Türkiye'nin başta Rusya ile olmak üzere denge unsuru gözeterek kurduğu enerji ilişkilerini incelemektir. Anahtar Kelimeler: Enerji Kaynakları, Enerji Politikaları, Boru Hatları, Enerji Güvenliği.
Standstill clause and its impact on the visa and some other issues between Turkey and EU member states
Turkey has recently achieved a remarkable economic growth. In this regard, it is easily said that European Union Member States going through an economic crisis might benefit from commercial, educational, cultural and touristic visits of Turkish people. However, Turkey is currently the only European Union candidate county whose citizens are obliged to get a visa before to enter to the mentioned States. The Schengen visa regime and restrictions concerning the freedom of movement for workers, freedom of establishment and, freedom to provide and receive services to the detriment of Turkish citizens present a significant obstacle to the strengthening of relations between Turkey and the European Union. Association agreements and their additions with third countries such as the ones with Turkey are primary legal sources of EU legislation and so directly applicable; additionally, standstill clauses laid down in these sources protect previously given and acquired rights of citizens of both contracting parties. Turkey is bound to the European Union Member States through the Ankara Agreement (signed in 1963), including the Additional Protocol (signed in 1970 and elaborated the Ankara Agreement and determined conditions of its implementation). The mentioned Agreement and Protocol have been extended with the lots of Association Council Decisions and formed the Association Law between two parties. The mentioned Association Law has been interpreted by only the European Court of Justice. In recent years, by virtue of its decisions, the mentioned Court, as a guardian of the EU law, has performed a very significant function through condemning European Union Member States to pay, which states do not adapt European Union Law into their domestic law, not fully reflect it or not adapt it in time. In this regard, there are numerous restrictions on visa and other issues which have been implemented by the mentioned States for Turkish nationals. Therefore, it should be beneficial to remember and keep in mind some details about relationships between both sides, rights and freedoms of Turkish nationals arising from European Union-Turkey Association Law, interpretations of the European Court of Justice in light of the mentioned Association Law and some new steps such as the Positive Agenda, Readmission Agreement and notably Visa Liberalization Dialogue. Additionally, all Turkish authorities and nationals should be more aware of their acquired rights laid down in Association Law.
Yeni toplumsal hareketler bağlamında Mısır ayaklanması ve stratejik çatışma analizi
2011 yılında yaşanan halk ayaklanmaları Arap halklarının geçmişindeki önemli tarihlerden biri olacağa benzemektedir. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılmaları, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra farklı aşamalarla bağımsız devletler haline gelmeleri Arap halkları için nasıl ki tarihi dönüm noktaları olduysa son birkaç yıldır yaşanan değişim dalgası da aynı şekilde hem diktatörlüklerin devrilmesi hem de halkların demokrasi ve özgürlük taleplerini dile getirmeleri açısından önem kazanmaktadır. Özellikle Soğuk Savaş sonrası küreselleşen dünyada liberal değerlerin kitle iletişim araçlarının da etkisiyle daha hızlı yayılma ve kabul edilme imkânı bulması toplumsal hareketlere yeni bir boyut kazandırmıştır. ABD ve Avrupa'da yurtdışı öğrenimi ve ticari faaliyetler gibi faktörler ile dış dünya ile etkileşim kuran, sosyal medyanın etkisi ile farkındalığı artan Arap halkları, özellikle gençler, diktatör rejimlerinin yıllardır süren baskıcı uygulamalarına karşı tepkisel bir ifadeye başvurmuşlardır. Bu tepkisel ifade siyasal, sosyal ve ekonomik taleplerin, yine siyasal otorite ile toplum arasında sağlıklı şekilde işleyen iletişim yollarının kapalı olmasına bağlı olarak, şiddetli sokak hareketlerine hatta iç savaşlara dönüşmesine yol açmıştır. Mısır'da yaşananlar, Siyasal İslam'ın ülkedeki rolü ve geleceği Mısır'ın bölgenin en önemli ülkelerinden biri olması hasebiyle hem bölge için hem de küresel boyutta önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Toplumsal hareketler, Arap ayaklanmaları, Mısır, Müslüman Kardeşler,
2013 Gezi̇ Park protests in Turkey and their effects on Turkey's accession process to the EU: critical discourse analysis of the diverse statements of political decision makers on these protests
This study aims to search on whether the Gezi Park Protests in May and June 2013 in Turkey and the statements of the political decision-makers in Turkey, the European Union (EU) Institutions and the EU Member States have affected Turkey's accession process to the EU. For this aim, the prominent statements of the political decision-makers in Turkey, the EU institutions and Member States about the Gezi Park protests in the Turkish press are analyzed. In decision making process, political decision makers have a certain degree of importance which depends on the political culture of a country. While political decision-makers in Turkey are quite effective both in the decision-making process in government and their parties with a top down process, the political decision makers in many countries which are member states to the EU are less dominant because of a bottom up process in Western Europe. This difference in the decision-makers in political culture of Turkey also shows itself in her foreign policies and relations. When Turkey's EU journey is also examined, individual dominant effects of prominent political decision makers in their times such as Tansu Çiller, Bülent Ecevit and Recep Tayyip Erdoğan are clearly recognized. During the Gezi Park protests which are analyzed in the scope of the New Social Movements theory in this thesis, the same individual and dominant effects of the prominent decision maker in Turkey who is Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan were also seen despite different manners and statements of other important political decision-makers in Turkey such as Abdullah Gül and Bülent Arınç. These kinds of dominant effects of Prime Minister are analyzed through his statements about the protests with the Critical Discourse Analysis as the methodology of the thesis. After the protests and Turkish political decision makers' statements, decision-makers' statements in the EU institutions and the EU member states are also critically analyzed. Throughout the thesis, reports from different sources on the Gezi Park protests, news in Turkish mainstream media organizations and the questionnaires that the protestors filled during the events are used as well as reviewing relevant academic writings. At the end, whether Turkey's accession process has been affected by the Gezi Park protests and decision makers' statements are distinctively evaluated in terms of the short and long term.
The representation of Turkish immigrant women in the Turkish and German printed media in germany
The aim of this study is to show the depiction and representation of the Turkish immigrant women in the Turkish and German printed media in Germany. This study will describe the immigration wave to Germany, which had started with the supply of Turkish labour force to the German labour market pursuant to the agreement dated October 31, 1961, as well as political and economic landscape of Turkey prior to the immigration of Turks and the image of Germany as the land of their dreams. In order to illustrate how immigrant women are depicted in the Turkish and German printed media published in Germany, this study explores such subjects as the long-term stay of immigrant workers, which has started with them having their spouses and children join them through family reunification in the 1970s, as well as language and integration issues of Turkish immigrant women in the context of their roles within the family as wives and mothers on the one hand and with respect to their working conditions in the public sphere on the other. Within this framework, the immigrant women and their representation in the printed media within the context of gender discrimination and the divide between traditional and modern Turkish women will be analysed through newspaper articles regarding this matter. To this end, articles on Turkish immigrant women from the newspapers "Die Zeit, Frankfurter Allgemeine, Bild and Hürriyet" published in Germany in April 2013 will be put under the microscope in a comparative manner. Keywords:Immigration of labour force, Turkish immigrants, genderdiscrimination, printed media, Turkish immigrant women, representations ofwomen
The EU's security of energy supply and Turkey's accession:Turkey's role as a potential energy hub for the EU
The purpose of this thesis is to analyze the EU's security of energy supply, Turkey's role in this regard and the effect of this relation on the Turkish EU accession process. To this end, the research was carried out by using empirical data from energy statistics, in addition to a broad literature review. The thesis finds that the EU faces considerable challenges in securing its energy supply, most notably due to its high import-dependency on a number of politically unstable regions. Applying theories of energy security, it is shown that in the European context, energy security is best defined on a regional level. Consequently, there is a strong need for common European energy policies and strategies that include neighboring energy transit countries. While these are properly defined in official EU documents, there is a lack of implementation due to collective action problems. Concerning the role of Turkey, the thesis finds that Turkey has an extraordinarily important geostrategic position as a potential regional energy hub, with the potential of improving the EU's security of energy supply. At the same time, Turkey faces many domestic and external challenges and still has a long way to go to become a real energy hub. Nonetheless, EU-Turkey cooperation on energy security is advanced, notably in the view of major pipeline projects. However, this thesis does not find evidence for a link between cooperation in the field of energy security and progress in the overall accession process, for which prospects generally remain negative.
Competition between originators and generic producers in the European Union pharmaceutical sector
The main ground which urged me to decide the topic of this study is the fact that in recent years, the competition between originator companies and generic producers has brought to the top of the EU pharmaceutical sector's agenda. This issue is at the interaction point of competition law and intellectual property law in a highly regulated research based industry. The pharmaceutical sector is not only specifically regulated, but also influenced by the special characteristics of the patent system. Therefore, the useful debates concerning the interface between competition law and intellectual property law and background information on the structure and regulatory issues relating to the EU pharmaceutical sector are given in order to facilitate readers to easily comprehend the core questions. This thesis study addresses the major developments in the EU which are the reasons why such level of competition attracts high attention. The first one is the Pharmaceutical Sector Inquiry Report of 2009 in which the European Commission identified "defensive patent strategies" as a potential anti-competitive abuse in the sense of Article 102 TFEU. Such strategies include particularly patent filings that may delay the market entry of generic drugs. Yet, the Report refrains from a thorough legal analysis of such behavior. With the objective of clarifying the legal implications of the Sector Inquiry Report, the study analyses the AstraZeneca case (including the Commission's decision, the judgment of the General Court, the judgment of CJEU) as a precedent for assessing the anti-competitive character of patent filings under EU competition law. This benchmark case sheds light on the applicable approach within the EU. In this regard, it is revealed that competition law takes a very strict view on the pharmaceutical industry.
İşsizlikle mücadelede İŞKUR'un uyguladığı aktif işgücü politikalarının rolü
The role of active labor market policies applied by Turkish Employment Agency (İŞKUR) in struggling with the Unemployment Employment size and unemployment structure have been admitted as signals of economic development and social progress. There is no doubt that the unemployment has been one of the main problems for both developed countries and for developing countries such as Turkey since 1980s in which neoliberal policies have been adopted. Although there is average about 5 per cent growth in economy in the last decade, this has not reflected to labor market so positively. Jobless growth and high unemployment rates in OECD countries and Turkey have led to come to forefront of Active Labor Market Policies in the framework of neoliberal ideology. However, there are very few researches showing how important and active these kinds of policies in Turkey. For this reason, the aim of this study is to contribute to discussions about effectiveness of Active Labor Market Policies in Turkey. The framework of this postgraduate thesis is to analyze the policies which are applied by İŞKUR on Turkish Labor Market and fighting against unemployment. Within this scope, the aim of this study is to seek an answer whether Active Labor Market Policies applied by İŞKUR for last decade are successful or not. Key Words: Unemployment, Neoliberalism, Turkish Labor Market, Turkish Employment Agency (İŞKUR) and Active Labor Market Policies in Turkey.
A post Keynesian approach on the decrease in bargaining power of labour between 1970 and 2008: Financialisation-induced decline in capital accumulation- comparison of Germany and UK
As it has been pointed out within the Post-Keynesian Approach, financialisation process by lowering reinvestment and thus capital accumulation incentives (due to enabling "financial profits" possibilities without investment and cause of shareholder pressure) leads higher unemployment levels after 1970. And higher unemployment may raise the degree of worker substitution for firms as hiring with a lower wage is easier because of higher amount of job seekers and because of lower "productivity lost" by replacement due to shorter vacant days. In other words, if unemployment rate is low cause of high investment level, firms are not able to threat incumbent workers to substitute them with new workers as turnover costs are higher since lost in productivity matters due to longer vacant days cause of less amount of job seekers and due to hiring with a lower wage is difficult; incumbents can negotiate for higher wage increases. In addition, cause of distortions in unemployment benefits in the last decades, ability of workers to survive during unemployment period had been decreased, too. In short, financialisation leads less capital accumulation, less capital accumulation leads higher unemployment and higher unemployment leads higher degree of worker substitution which lessens bargaining power of the labour. I will first try to explain the finance-dominated capitalism which is characterised by "high profits, low investment' and then focus on the relationship between capital accumulation and unemployment. The argument will be tested via "Engle and Granger Two-Step Error Correction Model" through a comparison of Germany and UK within the period of between 1970-2008 in which deregulation has dominated. The reason behind this preference is that the United Kingdom is the prominent example of liberal Anglo-Saxon Model, whereas Germany is the leading figure of Social Market Model. Hence I think they will be best cases to test the argument. The model consists of bargaining power of labour which is my own calculation and capital accumulation rate which is the growth rate of net capital stock. I presume that I can capture over capital accumulation rate both the impact of financialisation on investment level and also the degree of changes in financialisation and investment level, simultaneously. Keywords: Bargaining power of labour, financialisation, unemployment, capital accumulation, degree of worker substitution, Germany, United Kingdom
Civil servants unionism and the analyzing of trade union rights of civil servants in the light of article 11 of the European Convention on Human Rights in Turkey
Union rights, which have undergone many evolutions during the history, are precondition of an active and autonomous social dialogue of European Union institutions and one of the eight elements of International Labor Organization (ILO) as well. What is more important is that union rights take part in many agreements and in particular, these rights are given to everyone as an human right according to the article 11 of European Convention on Human Rights (ECHR). Although public unionization, which constitutes the subject of the research, has received an affirmative consensus in international arena, association of civil servants and the rights stemming from this association have been disputable in many domains due to a privileged status they have. The state has been cautious while constituting a structure that will question its own dominance. Authorities in Turkey have cautiously approached unionization of the civil servants and union rights with for years and the civil servants was able to reach their collective contract right only in 2012 whereas they were given the right to strike. Turkey, which agrees with many international agreements such as European Convention on Human Rights that give the right to organize to everyone, has restricted the civil servants' union rights, violating one of the human rights. Turkey was convicted many times as it violated the article 11 of the ECHR. The country should immediately end this violation with the necessary regulations and laws.
The difference between Turkish and European sustainable tourism and recommendations to improve the Turkish sustainable tourism
Due to the tourism's direct and indirect positive impacts on countries' economies, the governments have formed a large number of policies for tourism developments. However, as a result of unplanned and rapid development of tourism, cultural and natural resources which enable the development of tourism have been rapidly depleted and destroyed. Turkey is also one of these countries which consume the natural and cultural resources for tourism development. In consequence of Tourism Promotion Law numbered 2634, which aims to boost the development of Turkish Tourism, most of protected and forested areas have deteriorated. Shortly, because of the fact that natural and cultural resources have faced the risk of being destroyed, the problem of transferring the resources to next generation arises. Sustainable Tourism concept has been conflicted with the country's economic benefit. Therefore, the aim of this study is to examine the differences between Turkish Tourism Policy development and European Sustainable Tourism Policies and to recommend policies in accordance with these differences for improving Turkish Sustainable Tourism. Key Words: Sustainability, European Union Sustainable Tourism Policies, Turkish Tourism, Sustainable Tourism
Küreselleşme ve ekonomik güvenlik
Askeri ve siyasi güvenlik kavramı ile tanımlanan güvenlik kavramı özellikle Soğuk savaş sonrasında gelişmeye başlamıştır. Ekonomik güvenlik, eksikliği duyulan bir alan olması sebebiyle gündeme gelen güvenlik kavramlarından birisidir. Günümüz emperyal sistemi küreselleşmeden güç almaktadır. Dar anlamda üretim, ticaret ve finans alanındaki sınırların ortadan kalkması olarak tanımlayabileceğimiz küreselleşme kavramı güvenlik kavramının ekonomik açıdan ele alınmasını gerektirmiştir. Küresel, bölgesel, ulusal, toplumsal ve bireysel açıdan var olmak çabalarının ekonomik güç sahibi olmaya yönelik olması insani değerlerin ve küresel sistemin sorgulanmasına sebep olmaktadır. Küreselleşme ile insani değerler yerini maddi değerlere bırakmıştır. Ekonomik açıdan olması gereken istikrarlı, rekabet edilebilir, adil bir ticaret sistemi yaratmaktır. Günümüz ekonomik sistemi istikrarsızlık ve eşitsizlikler üzerine kuruludur. Küreselleşme ile ülkelerin gelişmişlik düzeyleri arasındaki farkların hızla büyümekte ve artan karşılıklı bağımlılık nedeniyle hassasiyetler artmakta, yerel ekonomik sorunlar kısa sürede küresel ekonomik krizlere dönüşebilmektedir. Krizlerin aynı zamanda sermaye sahibi çok uluslu şirketler (ÇUŞ) için büyük fırsatlar yarattığı da bilinmektedir. İstikrarsızlıklar ve eşitsizlikler sadece gelişmiş, gelişmekte olan veya gelişmemiş olan devletler arasındaki gelir farkını arttırmakla kalmamakta, ülkelerin kendi halkları arasındaki gelir dağılımındaki adaletsizliği de arttırmaktadır. Uluslararası örgütler ve aktör olarak önemini kaybetmemiş olan ulusal devletler, birçok devletten zengin olan ÇUŞ'nin etkisiyle kararlar almaktadır. Bu noktada ulusal devletlerin güvenlik duvarlarını nereden ve ne kalınlıkta çektiği önem kazanmaktadır. Sağlıklı küresel ekonomik sistem ulusal hükümetler ve piyasaların küresel doğası arasında kırılgan bir uzlaşma gerektirmektedir. Liberal düzenin gereği olarak serbestleşen ticaretin getirdiği ülkeler arası bağımlılıklar beraberinde sorunlar getirdiği gibi çözümleri de üretebilecek yapıya sahip olmasına karşın şu an için efektif çözümler üretilememektedir. Küreselleşme ile etiğin de küreselleşmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Süreç içerisinde mağdur olan bireyin farkındalığı ve sisteme olan tepkisi zamanla artmakta; toplumsal hareketler önem kazanmaktadır. Ekonomik çıkarlar arasında yaşanan çatışmalar ötekileştiren algılamalar üzerinden bireyselleşmeye zorlayarak bireyi toplumdan koparmaktadır. Bireyler teknolojinin gelişmesiyle sosyal paylaşım kanalları yoluyla birlik olma yeteneğine sahip olabilmektedir. Birlik olma yeteneği sosyal hareketlerin başarısını arttırmakta ve sosyal zekanın gelişmesine katkıda bulunmaktadır. Sermayenin hakim olduğu günümüz küresel sistemindeki dengelerin sağlanabilmesinde bireyi temsil edecek en güçlü yapı devlettir. İnsani değerleri benimseyen bireylerin sosyal hareketler ile örgütlenerek devlet üzerindeki yönlendirici etkisini sağlaması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Küreselleşme, güvenlik, ekonomik güvenlik, küresel ekonomik güvenlik, ulusal ekonomik güvenlik, bireysel ekonomik güvenlik, sosyal güvenlik, ekonomik aktörler, güvenlik algılamaları, tehdit algılamaları, algılamaların yönlendirilmesi, sivil toplum hareketleri, sosyal hareketler, küresel sosyal hareketler, sosyal medya, sosyal değerler, insani değerler, ethik değerlerin küreselleşmesi.