Baskent University
Discipline

Urology

Baskent University

134

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prostat kanseri nedeniyle radikal retropubik prostatektomi yapılan hastalarda spesmen patolojisinde intraduktal karsinom varlığının prognoza etkisinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Çalışmamızda radikal prostatektomi (RP) örneklerinde intraduktal karsinom (İDK) varlığının, patolojisi ekstraprostatik yayılım gösterip (pT3a) cerrahi sınırı negatif ve organa sınırlı olup (pT2) cerrahi sınırı pozitif olan olgularda biyokimyasal nüks ve prognoza etkisini ve adjuvan tedavi planlamasında yardımcı olup olmayacağını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Kliniğimizde 2000-2014 yılları arasında lokalize prostat kanseri nedeniyle RP yapılan ve patolojik inceleme sonucu pT3a cerrahi sınır negatif (Grup 1, n=35) ve pT2 cerrahi sınır pozitif (Grup 2, n=32) olarak değerlendirilen toplam 67 hasta çalışmaya dahil edildi. Olgulara ait patoloji preparatları tekrar değerlendirilip İDK komponenti içerenler ayırt edildi. Her iki grupta İDK varlığı prognostik önemi bilinen diğer parametreler ve biyokimyasal nüks ile istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Grup 1' de 5 olguda İDK, 3 olguda biyokimyasal nüks saptandı. Grup 1' deki olgulardan İDK ile birlikte olanlarda birliktelik göstermeyenlere göre daha fazla biyokimyasal nüks geliştiği gözlendi (p=0,002). Bu grupta İDK ile progresyonsuz sağ kalım arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p<0,001). Grup 2' de ise 4 olguda İDK, 10 olguda biyokimyasal nüks saptandı. Grup 2' deki olgulardan İDK ile birlikte olanların birliktelik göstermeyenlere göre daha yüksek tümör hacmine sahip oldukları gözlendi (p=0,02). Bu grupta İDK ile progresyonsuz sağ kalım arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p=0,033). Sonuç ve Öneriler: Her iki hasta grubunda da İDK progresyonsuz sağ kalım için prognostik bir faktördür. Bu hastalarda İDK varlığının postoperatif adjuvan tedavi planlamasında yardımcı olacağını düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: radikal prostatektomi, intraduktal karsinom, prostat kanseri, biyokimyasal nüks, progresyonsuz sağkalım

Sedat Karakoç
Dokuz Eylül University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Renal hücreli karsinomda substans p düzeyi ile substans P'yi parçalayan enzimlerin aktivitesindeki değişimin kanserin fenotipi ve prognozu ile ilişkisi

Renal hücreli karsinom (RHK) insidansı giderek artan, sınırlı bir grup hasta için etkin tedavisi olan, konvansiyonel kemoterapi ve radyoterapiye iyi cevap vermeyen bir malignensidir. Bu nedenle son yıllarda hastalığın gelişimi ve progresyonu ile ilgili moleküllerin tanımlanmasına yönelik çalışmalar artmıştır. ADAM (A Disintegrin A Metalloproteaz)'lar bir metalloproteaz ailesi olup, tüm çalışmalarda olmasa da bazı çalışmalarda ADAM 9, ADAM 10 ve ADAM 17'nin artmış ekspresyonunun tümör progresyonu ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Benzer şekilde nöropeptidlerin hidrolizinden sorumlu bir peptidaz olan neprilisin (NEP) seviyesindeki değişimin tümör formasyonu ve progresyonunu nasıl etkilediği kesinliğe kavuşmamıştır. Bu bulgular protein seviyesindeki değişimlerin her zaman fonksiyonel değişimlerle korele olmadığını göstermiştir. Aday moleküllerin tümör formasyonu ve metastazları nasıl etkilediğini anlamak için fonksiyonel değişimlerin belirlenmesi gerekmektedir. Biz ardışık 60 olguluk renal hücreli kanser serimizde postoperatif taze dondurulmuş RHK dokusunda ve primer tümöre 2 cm uzaklıktaki komşu renal dokuda neprilisin ve alfa sekretaz aktivitesini ADAM 9, 10 ve 17 fonksiyon ölçümleriyle değerlendirdik. ADAM'ların hem tümör hem de komşu tümörsüz dokudaki seviyeleri ve lokalizasyonları immunhistokimya çalışmasıyla değerlendirildi. Örneklerin patolojik derecelendirmesi immünreaktivite skalası kullanılarak yapıldı. Kontrol grubu olarak taşlı nonfonksiyone böbrek nedeniyle cerrahi uygulanan 10 hastadan alınan dokularda da aynı çalışma yapıldı. RHK alt tiplerinden 34'ü berrak hücreli, 12'si papiller ve 8'i kromofob idi. Yüzdeleri sırasıyla 58, 16 ve 11 idi. 6 olgu ise diğer tip RHK'lardan oluşuyordu. Hem alfa sekretaz, hem de neprilisin aktivitesinin tümör olmayan komşu renal dokuyla karşılaştırıldığında tümör dokusunda anlamlı olarak azaldığı (alfa sekretaz %78, neprilisin %57) saptandı (p < 0,0001 paired t test). Enzim aktivitesindeki azalış farklı histolojik alt tipler ve derecesine göre değişiklik göstermedi. İstatistiksel analizler, tümör tiplerine göre yapıldı. Papiller tip RHK'da NEP aktivitesi ve alfa-sekretaz aktivitesi tümör dokusunda belirgin ve istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu. NEP düzeyindeki kaybın alfa sekretaza göre daha fazla olduğu gözlendi. RHK hastalarındaki renal alfa sekretaz aktivitesi nefrolitiazis nedeniyle cerrahi uygulanan böbrek dokularıyla karşılaştırldığında anlamlı olarak yüksekti (p<0,05) (2,4 kat). Buna karşın, kromofob RHK hastalarındaki renal neprilisin aktivitesi taşa bağlı nonfonksiyone böbrek nedeniyle uygulanan nefrektomi materyalinden alınan böbrek dokularıyla karşılaştırıldığında anlamlı olarak azalmıştı (%44). NEP (CD10), ADAM9 ve ADAM10 düzeyi berrak hücreli renal hücreli karsinomda incelenen tüm evrelerde tümörsüz böbrek dokusuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur. ADAM17 düzeyinin ise ileri evrelerde tümör dokusunda erken evre tümör dokusuna göre anlamlı derecede azaldığı gözlenmiştir. Tümör dokusunda ADAM9 immunboyanması komşu tümörsüz böbrek dokusuyla karşılaştırıldığında tümör tipinden bağımsız, belirgin olarak düşük bulunmuştur. ADAM17 seviyeleri papiller tip renal hücreli karsinomda erken evrede ileri evreye (metastatik veya T3a tümörlerde) ve çevre tümörsüz dokuya göre daha düşüktü. Ayrıca ileri evre berrak hücreli karsinomda da azalmış ADAM17 ekspresyonu saptandı. ADAM10 seviyeleri tüm tiplerdeki tümörlerde komşu normal dokuya gore anlamlı olarak düşüktü, ileri veya erken evre açısından anlamlı fark yoktu. Genel olarak tüm ADAM'lardan en fazla ADAM17 ekspresyonu saptandı. Tümör dokusunda ADAM'ların aberran (sitoplazmik) ekspresyonu saptanması azalmış alfa sekretaz aktivitesini açıklamaktadır. Bizim sonuçlarımız aynı zamanda ADAM17 aberran ekspresyonunun papiller tip renal hücreli karsinomda tümör progresyonuna yol açtığını göstermektedir. Alfa sekretaz aktivitesinin tümör oluşumu ve progresyonundaki rolü tam bilinmemektedir. Bu sonuçlar, neprilisin ve alfa sekretaz aktivitesinin RHK olan hastalarda azaldığını ilk kez göstermiştir ve terapötik anlamlılık için daha ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Renal hücreli karsinom, Substans P, NEP/CD10, ADAM, alfa sekretaz.

Tümay İpekçi
Akdeniz University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik böbrek yetmezliği oluşturulmuş rat modelinde kronik sildenafil uygulamasının erektil fonksiyon üzerine tedavi edici etkisinin moleküler düzeyde değerlendirilmesi

Erektil disfonksiyon, çiftlerin yaşam kalitesini etkileyen önemli sağlık problemleri arasında gelmektedir ve sistemik hastalıklarda tedavi başarısı oldukça düşmektedir. DM ve KBY bağlı gelişen ED'un AGE molekülleri ile olan ilişkisi çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. Çalışmamızda da KBY modeli geliştirilen ratlarda, uygulanılan kronik sildenafil tedavisinin ereksiyon fizyolojisinde rol oynayan moleküller üzerinde olan ve erektil fonksiyonlardaki tedavi edici etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 3 grup Wistar erkek rat kullanılmıştır. 8 rat kontrol grubu olarak kullanılmıştır. 2. Grupta yer alan 9 rat ile 3. Grupta yer alan 8 ratta ise literatürde tarif edilen şekilde tek taraf total ve karşı taraf 5/6 nefrektomi operasyonu uygulanılarak KBY modeli geliştirilmiştir. 3. Grup ratlara daha sonra günlük 5 mg/kg sildenafil p.o. tedavisi verilmiştir. Tüm ratların kuyruk kan örneklerinden serum BUN ve kreatinin değerleri çalışıldı. Çalışma sonunda tüm ratlarda erektil kapasitenin değerlendirilmesi amacı ile KSS uygulanıldı. İKB/OKB ve total İKB değerleri analiz edildi. Ratların kavernozal dokularından MDA, 5-HMF, cGMP, nNOS ve iNOS protein ekspresyonları değerlendirildi. KBY geliştirilen ratlarda, serum BUN ve kreatinin değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek olarak seyretti (p<0,05). KBY geliştirilen ratlarda erektil yanıtların azaldığı görüldü. İKB/OKB ve total İKB değerleri 2. grup ratlarda kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşüktü (p<0,05). Kronik sildenafil tedavisi, erektil yanıtları iyileştirmekteydi. Tedavi alan ratlarda İKB/OKB ve total İKB değerleri daha yüksek olarak saptanıldı. İKB/OKB ve total İKB değerlerinde ki bu iyileşmenin 5 v ve 7,5 v'daki ölçümlerde kontrol grubuna yaklaştığı görüldü ve KBY grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlılık gösteriyordu (p<0,05). Doku hasarının göstergesi olan MDA ve AGE ürünü olan 5HMF düzeyleri KBY geliştirilen ratlarda anlamlı olarak yükselmiş olarak görüldü. Kronik sildenafil tedavisi ile hem MDA hem de 5-HMF düzeylerinde KBY grubuna göre kıyaslandığında anlamlı derecede azalma saptanıldı (p<0.05). Ereksiyon fizyolojisinde rol oynayan moleküllerden olan cGMP düzeyi ve nNOS protein ekspresyonu KBY geliştirilen ratlarda kontrol grubuna göre anlamlı olarak azalmıştı (p<0,05); kronik sildenafil tedavisi, her iki molekül seviyelerini arttırmakta ve kontrol grubu düzeylerine yaklaştırmaktaydı. Bu iyileşme istatistiksel olarak da anlamlıydı (p<0,05). Yine benzer şekilde KBY nedeni ile yükselen iNOS protein ekspresyonu kronik sildenafil tedavisi ile azalmaktaydı. KBY grubu ile karşılaştırıldığında tedavi verilen ratlardaki bu azalmanın istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü (p<0,05). Çalışmamızda, literatürle benzer şekilde KBY modeli geliştirilen ratlarda erektil yanıtların anlamlı olarak azaldığı ve AGE düzeylerinin kavernozal dokuda arttığı saptanıldı. Kronik sildenafil tedavisi ile AGE seviyeleri azalmakta, ereksiyon fizyolojisinde görev alan anahtar moleküllerin seviyeleri artmakta ve böylelikle erektil yanıtlarda iyileşme sağlanılmaktadır. Çalışmamızın sonuçları, kronik sildenafil tedavisinin endotelyal fonksiyonlar üzerinde koruyucu etkisinin olabileceğini ve bu hasta grubunda ED tedavisinde yeni yaklaşımların gündeme gelebileceğini göstermesi açısından yol gösterici olacaktır.

Arif Kol
Akdeniz University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aşırı aktif mesane etyopatogenezinde sempatik disfonksiyon

Aşırı aktif mesane (AAM) dünya genelinde milyonlarca insanın yaşam kalitesini olumsuz etkileyen prevalansı yüksek bir sağlık sorunudur.Uluslararası Kontinans Derneği'nin (ICS) 2002 yılındaki terminoloji standardizasyon raporunda '' Ani şiddetli işeme isteği ve/veya sıkışma tipi idrar kaçırma ile karakterize olan,genellikle gündüz ve gece işeme sıklığının artışıyla ilişkili şikayetler ile bu şikayetlere neden olabilecek lokal patolojik veya metabolik neden bulunamayan semptomlar kompleksi'' olarak tanımlanmıştır.AAM patofizyolojisi hala net değildir.Bu konuda çeşitli teoriler ileri sürülmektedir.Mesanenin fizyolojik dolumu sempatik aktivasyonda artış ve parasempatik baskılanma ile olmaktadır.Mesane ve sfinkter aktivitesinin esas olarak otonom sinir sistemi kontrolünde olması otonom disfonksiyonun AAM etyopatogenezinde rol oynayabileceğini düşündürmüştür. AAM tedavisinde antikolinerjik ilaçlar ilk seçenek olarak kullanılmaktadır.Ancak bu tedaviden hastaların %60'ı fayda görmektedir.Geri kalan grupta sempatik sinir sistemi ,nonadrenerjik-nonkolinerjik aktivasyon ve/veya mesane epitelinin sorumlu olduğu düşünülmektedir. Sempatik deri yanıtı (SDY);derinin spontan ya da uyarılmış,elektrik aktivitesinin ölçümü,sudomotor işlevlerinin değerlendirilmesinde kolay uygulanabilir,non-invaziv,güvenli bir tanı yöntemidir. Depresif bozukluklar ve anksiyete ile otonomik disfonksiyon arasında ilişki gösterilmiştir. Çalışmamızda sempatik deri yanıtları kullanılarak AAM etyopatogenezinde ve hastaların antikolinerjik tedaviye cevabında sempatik disfonksiyonun rolünün ortaya konulması amaçlandı.Ayrıca Hamilton anksiyete değerlendirme ölçeği yoluyla depresif bozuklukların otonom disfonksiyon ile ilişkisi kullanılıp çalışmanın desteklenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji A.B.D.'na başvuran ve önceden bir antikolinerjik tedavi almış olan 40 AAM'li kadın hasta (20 hasta antikolinerjik tedaviden fayda gören,20 hasta fayda görmeyen) ile 15 sağlıklı kadın alındı.Hastaların bilgileri retrospektif değerlendirildikten sonra kontrol grubuyla beraber herkesin el,ayak ve genital SDY'ları araştırıldı.SDY yokluğu anormal kabul edildi. Hastaların 11 'inde (%27,5) genital SDY alınamadı.Kontrol grubundaki herkesten el,ayak ve genital SDY alındı.AAM'li hastalarda genital SDY alınmama sağlıklı kişilerden oluşan kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı.(p=0,001). Antikolinerjik tedaviden fayda görmeyen hastalardan 7'sinde (%35) genital SDY alınmazken,fayda gören hastalardan 4'ünde (%20) genital SDY alınmadı.İki grup arasındaki fark anlamlı değildi (p>0,05).Tedaviden fayda görmeyen hastalarda SDY yokluğu kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı.(p=0,01). SDY alınan AAM'li hastaların el,ayak genital bölge latansları kontrol grubuna göre uzun,AMP'leri ise ayaklar ve genital bölgede kontrol grubuna göre düşük saptandı.Genital bölge AMP düşüklüğü belirgin,ayak AMP düşüklüğü ise istatistiksel olarak anlamlıydı.(Sağ ayak p=0,03,sol ayak p=0,01).Bu sonuçlar latansta uzama,amplitüdde azalmayı otonomik nöropatiye kanıt olarak kabul eden literatür bilgisine uygundu.Tedaviden fayda gören ve fayda görmeyen AAM'li hastaların el,ayak ve genital bölge latans ve AMP değerleri arasında anlamlı farklılık yoktu (p>0,05) Hamilton anksiyete skala ölçümünde SDY alınmayan hastaların,SDY alınan hastalara göre anksiyete değerlendirme puanları istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde düşük saptandı(p<0,001).Ayrıca antikolinerjik tedaviden fayda görmeyen hastaların anksiyete düzeyleri fayda gören ve kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı (p=0,002), (p<0,001).Fayda gören grup ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,034). Sonuç olarak bulgular AAM'li hastalarda sempatik işlev ile ilgili bölgesel bir bozukluğun olduğunu desteklemektedir.AAM'nin etyopatogenezinin anlaşılmasında katkıları olabileceği düşünülmektedir.SDY,AAM'de otonom işlev bozukluğunun tespitinde yardımcı test olarak kullanılabilir.Ancak AAM 'de tek başlarına teşhis yöntemi olarak rutin kullanıma girmesi için daha fazla sayıda hasta içeren çalışmalara ihtiyaç vardır. AAM'ye sahip olmak ve tedaviden fayda görmemek anksiyete ve depresyonu arttıran bir faktör olarak değerlendirilebileceği gibi anksiyete'nin yüksek olması AAM'li hastaların tedaviye yanıtlarını azaltan bir faktör olarak da görülebilir.Antikolinerjik tedaviyle beraber uygulanacak bir anksiyolitik tedavi sonrası yapılacak çalışmalar konunun aydınlatılmasına katkıda bulunabilir.

Erhan Ateş
Akdeniz University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Renal hücreli karsinomda tümör nekroz faktör ilişkili apoptoz uyarıcı ligand (TRAIL) ve reseptörlerinin ekspresyonu

Renal hücreli karsinom (RHK), metastatik hastalık ve mortalite riski yüksek bir kanserdir. Ayrıca metastatik hastalık kemoterapiye dirençlidir. Bu yüzden, yüksek riskli hastaları belirleyebilecek prognostik değeri olan ve hedefe yönelik tedavide yer alabilecek moleküller üzerinde çalışmalar devam etmektedir. TRAIL ve reseptörleri immün yanıtta ve tümör oluşumunda apoptotik yolaklar üzerinden etkileri olan moleküllerdir. Bu çalışmada RHK hastalarında TRAIL ve reseptörlerinin ekspresyonu ve klinik ve patolojik olarak prognostik değeri olan faktörlerle ilişkisi değerlendirilmiştir. RHK tanısı olan 137 hastanın verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların parafin blokları, tümör ve çevresindeki normal böbrek dokusunu da kapsayan kesitler halinde hazırlanmıştır. Hastaların 11 tanesi bloklarda yetersiz doku bulunması nedeniyle çalışmadan çıkarılmıştır. TRAIL ve reseptörlerinin ekspresyon seviyesi immünhistokimya yöntemiyle araştırılmış ve prognostik faktörlerle ve sağkalımla ilişkisi incelenmiştir. TRAIL-R4, yalnızca 8 hastanın tümör dokusunda boyandığı için istatistiksel çalışma dışında tutulmuştur. Analizler sonucunda yüksek TRAIL-R1 ekspresyon düzeyinin, yüksek pT evresi (pT3/pT4) ile (p= 0.043); yüksek TRAIL-R3 ekspresyon seviyesinin ise yüksek pT evresi (p=0.042) ve yüksek nükleer grade (G3/G4) (p=0.006) ile istatistiksel olarak anlamlı ilişkisinin olduğu bulunmuştur. Yüksek TRAIL ekspresyon seviyesinin, berrak hücreli alt tip grubunda, berrak hücreli olmayanların oluşturduğu alt tip grubuna göre anlamlı olarak daha sık görüldüğü (p=0.005); yüksek TRAIL-R1 ekspresyon seviyesinin ise aksine berrak hücreli olmayan alt tiplerde berrak hücrelilere göre anlamlı olarak daha sık görüldüğü bulunmuştur (p=0.033). Ayrıca Yüksek TRAIL ekspresyon seviyesinin, erkek hastalarda kadın hastalara göre anlamlı olarak daha sık görüldüğü saptanmıştır (p=0.019). TRAIL-R2 ekspresyon seviyesinin ise değerlendirilen klinik ve patolojik özelliklerle arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Tek değişkenli sağkalım analizleri, tüm RHK hastaları için TRAIL ve reseptörlerinin ekspresyon seviyeleri ile kansere özgü sağkalım arasında anlamlı ilişki bulunmadığını göstermiştir. Ancak alt grup analizlerinde, berrak hücreli olmayan histolojik tiplerin oluşturduğu grupta, yüksek TRAIL ekspresyon seviyesi daha düşük kansere özgü sağkalım oranıyla anlamlı ilişkili bulunmuştur (p= 0.035). Bu bulgu, TRAIL'e verilen reseptör yanıtının berrak hücreli olmayan grupta antiapoptoz lehine olduğu şeklinde yorumlanabilir ve bu grup hastaların hedefe yönelik tedavi stratejilerine yön verebilir. Ayrıca TRAIL-R4'ün çok düşük oranda bulunması daha geniş serilerde değerlendirilmelidir. Çünkü overekspresyonunda antiapoptotik genleri indükleyen NF-κB'yi aktive ettiği öne sürülen TRAIL-R4'ün tümörlü dokuda gerçekten düşük oranda eksprese ediliyor olması TRAIL-R4'ün hücre içi sinyal yolaklarında da bir sorun olabileceğini gösterebilir. Sonuç olarak yüksek TRAIL-R1 düzeyinin, yüksek pT evresi ile ve yüksek TRAIL-R3 düzeyinin yüksek pT evresi ve yüksek nükleer grade ile ilişkili olması, RHK'nin hedefe yönelik tedavi stratejilerinde bu reseptörlerin önemine işaret etmektedir. TRAIL ve reseptörlerinin sağkalıma olan etkileri ise daha geniş serilerde ve prospektif çalışmalarla değerlendirilmelidir

ApoptozisBöbrek neoplazmlarıKarsinoma-renal hücreli+5
Mehmet Kısaarslan
Akdeniz University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diabetes mellituslu olgularda alt üriner sistemin değerlendirilmesinde ürodimamiğin önemi

Erdal Kukul
Akdeniz University
1990
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Enurezisin etyopatolojisi ve tedavisi

Ramazan Ünal
Akdeniz University
1987
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Düşük derece ve yüksek derece prostatik intraepitelyal neoplazilerin serum total prostat spesifik antijen düzeyine etkisi

Ahmet S. Bilgen
Akdeniz University
1997
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Basit abdominal histerektominin üriner semptomlar üzerine etkisi

Selahattin Güven
Akdeniz University
1997
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prostat kanserinde nöroendokrin diferansiyasyonunun prognostik değerinin araştırılması

Kemal Bulut
Akdeniz University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Unilateral vazektomid sempatik sistemin ipsilateral ve kontralateral testiküler zedelenmedeki rolü

Ali Fuat Kocabıyık
Akdeniz University
1999
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnterstisyel sistit rat modelinde intravezikal tarantula cubensis ekstraktının inflamasyona etkisi

Amaç: İnterstisyel sistitin rat modelinde Tarantula Cubensis Ekstraktıyla intravezikal tedavinin histopatolojik ve immünolojik sonuçlarının ortaya konulması, böylece bu ajanın mesane inflamasyonu üzerine etkisinin ve yeni bir tedavi seçeneği olarak etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Toplam 30 adet wistar albino cinsi dişi rat; grup 1 (kontrol), grup 2 (hastalık) ve grup 3 (tedavi) olmak üzere 3 gruba (n=10 her grup için) ayrıldı. Haftada 2 kez, 2 hafta boyunca siklofosfamid uygulanması suretiyle daha önce tanımlanmış olan interstisyel sistit rat modeli oluşturuldu. Grup 3'e, model oluşturulduktan sonra Tarantula Cubensis Ekstraktı intravezikal olarak uygulandı. Histopatolojik olarak; ürotelyal dejenerasyon, nekroz, ülser, kanama, ödem, inflamasyon ve mast hücre sayısı değerlendirildi. İmmunolojik olarak IL-6, TNF-alfa, MPO, hidroksiprolin parametreleri değerlendirildi. One Way ANOVA testi, Chi-square, Kruskal Wallis testleri kullanılarak SPSS 21.0.0 programıyla istatistiksel analiz yapıldı. Bulgular: Grup 1'deki ratlarda tüm immünolojik ve histolojik parametrelerin diğer gruplardan anlamlı düzeyde düşük olduğu görülmüş olup, grup 2'de IL-6, MPO değerlerinin anlamlı seviyede yüksek olduğu görüldü (p<0,001). TNF-alfa ortalaması grup 2'de en yüksek seviyede olmasına rağmen istatistiksel olarak grup 3 ile fark saptanmadı (p=0,078). Grup 1'de, diğer gruplardan istatistiksel olarak anlamlı seviyede düşük sayıda mast hücresi saptandı (p=0,002). Grup 3 ile 2 arasında fark saptanmadı (p>0,05). Ülser açısından incelendiğinde her üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0,087). Histopatolojik olarak ürotelyal nekroz/dökülme, ürotelyal dejenerasyon, ödem, yangı, kanama ve fibroblast proliferasyonları, immünolojik olarak hidroksiprolin değerleri grup 3'te istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p<0,001). Sonuç: İnterstistisyel sistit rat modelinde intravezikal Tarantula cubensis ekstraktı instilasyonu sonrası mesane dokusunda, IL-6, TNF-alfa ve MPO seviyelerinin azaldığı ve hidroksprolin düzeyi ve fibroblast proliferasyonunun arttığı görülmüştür. Böylece antiinflamatuvar ve fibrozis oluşturucu etkisi ortaya konmuştur. Daha az yan etki ile efektif doz belirlenmesi için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

MesaneSistitTarantula cubensis+3
Abdullah Akdağ
Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mesane kanseri tanısında BTA STAT testinin güvenilirliği

Namık Yılmaz
Akdeniz University
1999
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tibial sinir stimulasyonunun sıçan mesanesinde deneysel olarak oluşturulmuş mastositozis üzerine etkinliği

Murat Savaş
Akdeniz University
2002
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vazektomi sonrası rat testis dokusunda oluşan patolojilerde inos molekülününm potansiyel rolünün analizi

Hüseyin Soyan
Akdeniz University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mesane kanserinde E-cadherin ve A-caterin molekülünün prognostik değeri

Mutlu Ateş
Akdeniz University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yaşlanan erkeklerde seksüel fonksiyonlar ve hormonal değerlendirme

Şahin Yiğit
Akdeniz University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fertil ve infertil olgularda seminal plazma Chlamydia trachomatis ve Human papilloma virus enfeksiyonu varlığı ile seminal sıvı sitokinleri ve sperm parametrelerine olan etkisi

Fertil ve infertil olgularda seminal plazma chlamydia trachomatis ve humanpapilloma virus enfeksiyonu varlığı ile seminal sıvı sitokinleri ve spermparametrelerine olan etkisiTamer ÇALIŞKANI. ÖZETEvlenen çiftlerin % 10-15 kadarı infertilite problemi ile karşılaşmaktadır.Bunların % 60 kadarından erkek faktörü sorumludur. Genital enfeksiyonlar fertiliteyispermatogenezisin ve sperm fonksiyonunu bozarak ve seminal traktın obstrüksiyonuyoluyla etkileyebilmektedir. HPV ve Chlamydia trachomatis genitalenfeksiyonlardan sorumlu ajanlar olup infertilite etyolojisinde de roloynayabilmektedir.Bu tez çalışmasında hastanemiz Üroloji polikliniğindeki olgularda HPV veChlamydia trachomatis'in prevelansını belirlemek ve bu etkenlerin seminal sıvısitokinleri ile semen parametreleri üzerine olan etkilerini değerlendirmek amaçlandı.2006 yılı içinde Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Ürolojipolikliniğine semen analizi için başvuran başvuran tüm olgular değerlendirildi, 144infertil, 31 fertil olgu çalışmaya dahil edildi. Semende Chlamydia trachomatis veHPV varlığı Nucleospin Tissue Macharey-Nagel ekstraksiyon ticari kiti kullanılarakPCR ile, IL-18 ise ELISA (Biosource cat:KHC0181) kit ile çalışıldı.HPV prevelansı (% 1.1, n=2), Chlamydia trachomatis prevelansı ise (% 8.6,n=15) olarak bulunmuştur. Fertil grup (%3.2, n=1) ve infertil grup (%0,7, n=1)arasındaki HPV pozitifliği farkı anlamlı değildi (p> 0.05). Benzer olarak fertil grupta(%9.7, n=3) ve infertil grupta (%8.3, n=12) saptanan Chlamidya tachomatispozitifliği farkı da anlamlı bulunmadı (p> 0.05). Olgular varikosel, oligospermi,1astenospermi ve azospermi varlığına göre alt gruplarda değerlendirildiğinde HPVveya chlamydia pozitifliği açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p> 0.05).Tüm olgularda IL-18 ölçülebilir seviyelerdeydi ve 2,3 pg/ml ile 234,3 pg/ml arasındadeğişmekteydi (ortalama 40,25± 38,18). Fertil (43,73± 37,81) ve infertil (39,50±38,38) grubun ortalama IL-18 değeri farkı anlamlı bulunmadı (p>0.05). Klamidyapozitif hastaların IL-18 düzeyleri ve ortalama sperm sayı ve hareket değerlerikarşılaştırıldığında kontrol gruba göre anlamlı fark saptanmadı (p>0.05).Sonuç olarak ülkemizde yapılan bu ilk prevelans çalışması ile hastanemizÜroloji kliniğindeki HPV ve Chlamydia trachomatis sıklığı ortaya konuldu.Chlamydia trachomatis varlığı ile sperm parametreleri arasında anlamlı bir farkbulunmadığından, semende insidental olarak saptanan Chlamydia trachomatis'ininfertilitenin bir nedeni olarak gösterilmemesi gerektiği düşünülmektedir. Yine buçalışmada IL-18'in asemptomatik genital enfeksiyonların bir göstergesi olmadığısonucuna varıldı. HPV'nin infertil olgularda semen parametreleri üzerindeki etkisinideğerlendirebilmek için daha çok sayıda hasta ile çalışmalar yapılması gerektiğiaçıktır.2

Tamer Çalışkan
Adnan Menderes University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serum ve semen magnezyum düzeyinin prematür ejakülasyonlu hastalardaki yeri

ÖZETG R Ş-AMAÇ: Prematür ejakülasyon (PE) en sık görülen erkek cinsel işlevbozukluğudur. Etiyo-patogenezi üzerine görüş birliğine varılamamıştır.Bu çalışmada, PE şikayeti ile üroloji polikliniğine başvuran hastalarda vekontrol grubunda, serum ve seminal plazmadaki magnezyum değerleri tespitedilmiştir. PE olgularında alt üriner sistem semptomlarının ve sertleşmebozukluğunun varlığı ve derecesi saptanmış, kronik prostatit semptomlarının varlığıdeğerlendirilmiştir. PE nedeniyle oluşmuş cinsel tatminsizlik, ejakülasyonun kontroleksikliği ve bu durumdan duyulan sıkıntı alanlarını ayrı ayrı değerlendirmek vederecelendirmek amacıyla, her iki gruba ?Erken Boşalma ndeksi? doldurulmuş veskorlama yapılmıştır. Amacımız bu formun, prematür ejakülasyonlu hastaların öznelşikayetlerini değerlendirmedeki yerini araştırmaktır.Son olarak PE olgularımızın, demografik, sosyokültürel ve cinsel yaşantıözellikleri açısından, kontrol grubu ile karşılaştırılması da amaçlanmıştır.MATERYAL-METOD: Adnan Menderes Üniveritesi Üroloji Anabilim Dalıpolikliniğine başvuran, DSM IV kriterine göre prematür ejakülasyon şikayeti olan,çalışmanın dahil olma ve dışlama kriterlerine uyan, ardışık 35 hastanın ve kontrolgrubunun tamamından detaylı medikal ve cinsel öyküleri alındı. Hastalarınabdominal, genital organ ve rektal muayeneleri yapılıp, anal tonus ve bulbokavernözrefleksleri değerlendirildi. Her iki grubun kendi ifadeleri ile ?öznel IVELT?lerikaydedildi. Her iki gruba NIH/KPSI, IIEF, IPSS formu, ?Erken Boşalma ndeksi? (EB )ve cinsel işlevi etkileyen etkenlerle ilgili 70 soruluk bir anket dolduruldu. Ayrıcahastalardan vaginal penetrasyondan ejakülasyona kadar geçen süreyi (IVELT)kronometre ile 2 kez ölçmeleri ve bildirmeleri istendi. Eş zamanlı olarak kan vesemen örnekleri alındı. Tüm parametreler istatistiksel olarak analiz edildi.BULGULAR: Aralık 2006-Haziran 2007 arasında değerlendirmeye alınanolgulardan, prematür ejakülasyon grubunun yaş ortalaması ve ortaokul ve altı eğitimiolanların oranı istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı.Semen magnezyum değerleri (prematür ejakülasyonlu grupta 13,66 ± 12,76mg/dl, kontrol grubunda 20,52 ± 19,62 mg/dl) ve serum magnezyum değerleri (2,56± 0,37 mg/dl vs 2,54 ± 0,26 mg/dl) açısından gruplar arasında istatistiksel olarakanlamlı bir fark saptanmadı. Semen magnezyum değerleri ile IVELT ölçümleriarasında da anlamlı bir ilişki bulunmadı.4IPSS'in obstrüktif-irritatif alan semptomlarının ortalaması ve yaşam kalitesiskoru PE grubunda istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu.PE grubunun NIH/KPSI değerlendirmesinde, idrar şikayetleri istatistikselolarak anlamlı düzeyde artmış ve yaşam kalitesi bozulmuştu.Total IIEF ve IIEF-6 skorlarının PE grubunda istatistiksel olarak anlamlı düşükolduğu saptandı.Prematür ejakülasyon hastalarının, ?Erken boşalma ndeksi?nin cinsel tatmin,ejakülasyon kontrolü ve bu durumdan duyulan endişeyi değerlendiren alanlarınaverdikleri cevaplar skorlandığında, her alanda anlamlı artış gözlendi.PE grubunda IVELT ölçümleri ortalaması ile EB 'nin ejakülasyon kontrolünüdeğerlendiren alanı arasında negatif yönde, güçlü ve anlamlı bir ilişki vardı. Ayrıca,bu grup içinde cinsel memnuniyeti değerlendiren EB alanı ile ejakülasyon kontrolünüdeğerlendiren EB alanı arasında da pozitif yönde, orta derecede istatistiksel anlamlıbir ilişki gözlendi.Çalışmada prematür ejakülasyon hastalarda eğitim düzeylerinin düşük vegörücü usulü evliliklerin daha fazla olduğu saptandı. PE hastaları, eşlerindenistedikleri ölçüde yakınlık görmediklerini, ön sevişmeye yeteri kadar zamanayırmadıklarını ve eşlerinde orgazm sorunu olduğunu belirtmişlerdir. Prematürejakülasyon hastalarının eşlerinde de, eğitim düzeyinin daha düşük ve genç yaştaevliliğin daha sık olduğu saptanmıştır.SONUÇ: PE hastalarında serum ve semen magnezyum değerlerinde anlamlıfark saptanmamış, semen magnezyum değerleri ile IVELT ölçümleri arasında daanlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Kesin sonuçlara ulaşmak için yeni çalışmalara ihtiyaçduyulmaktadır.PE hastalarında IPSS ve NIH/KPSI skorları artmış, total IIEF ve IIEF-6 skorlarıazalmış ve yaşam kaliteleri kötüleşmiştir. PE hastalarının değerlendirilmesinde vetedavisinde alt üriner sistem semptomları, kronik prostatit varlığı ve sertleşmebozukluğu dikkate alınmalıdır.EB 'nin prematür ejakülasyon hastalarının öznel şikayetlerini değerlendirmedeve derecelendirmede kullanım alanı bulabileceği kanısına varılmıştır.Prematür ejakülasyona yaklaşımda, eşlerin değerlendirilmesinin de yararlıolacağı, hastaların demografik, sosyokültürel ve cinsel yaşantı özelliklerinin deönemli bilgiler sağlayacağı sonucuna varılmıştır.5

Taner Tanınmış
Adnan Menderes University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda renal hipoksiye bağlı oluşan oksidatif stress üzerine likopen'in olası koruyucu etkisi

Giriş ve Amaç: Günümüzde nefron koruyucu cerrahi, erken tanı yöntemleri ile böbrek tümörlerinin tedavisinde sıklıkla uygulanan bir yöntem olmuştur, teknolojik gelişmeler ile de bu tümörlere laparoskopik yaklaşım sıklıkğı artmıştır. Cerrahi sırasında (APN-LPN) geçici olarak renal arterin klemplenmesi ile böbrekte iskemi reperfüzyon hasarı oluşur bu durum özellikle soliter böbreği olan hastalarda ve residü parankimi sınırlı olan hastalarda nefrotoksisiteye bağlı sorunların (üre, cr yüksekliğine bağlı geçici diyaliz) ortaya çıkmasına neden olabilir. Özellikle soliter böbrekli hastalar başta olmak üzere, renal cerrahi sırasında iskemi reperfüzyona bağlı renal dokuda oksidatif hasar gelişebilecek tüm olguları bu hasarın komplikasyonlarından korumak amacı ile cerrahi öncesi, insan vücudunda sentezlenmeyen, tüketilen besinlerden elde edilen, karotenoid, non enzimatik antioksidan ajan olan likopen ile profilaksisi amaçlandı.Yöntem: Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Deney Hayvanları Laboratuvarlarında çalışmaya alınan ratların serum üre, cr, Na ve K değerlerine bakıldı, ratlar iki gruba ayrıldı. Bir grup rata cerrahi öncesi 24 saat ara ile toplam iki kez 4 mg/kg likopen gavaj yöntemi ile verildi. Daha sonra çalışmaya alınan tüm ratlara sağ nefrektomi uygulandı ve abdominal aorta 45 dakika klemplenerek sol böbrekte iskemi reperfüzyon hasarı oluşturuldu. Klemp açıldıktan 24 saat sonra tüm ratların serum üre, cr, Na ve K değerlerine bakıldı ve sol nefrektomi uygulandı. Ratlar sakrifiye edildi. Böbrek dokusunun yarısı patolojik inceleme için Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'na diğer yarısı doku enzim seviyesinin tespiti için Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı'na gönderildi.Bulgular: Kontrol grubu ratların, iskemi öncesi üre değeri ortalaması 57,3 ± 16,2 (34-84) mg/dL, iskemi sonrası üre değeri ortalaması 148,8±72,8 (46-229) mg/dL olarak saptandı, iskemi öncesi cr değeri ortalaması 0,45±0,083 (0,4-0,6) mg/dL, iskemi sonrası cr değeri ortalaması 1,17±0,97 (0,5-3) mg/dL olarak saptandı (sırasıyla p=0,046, p=0,027). Kontrol grubu ratların, iskemi öncesi Na değeri ortalaması 141,5±3,37 (136,7-145) mmol/L, iskemi sonrası Na değeri ortalaması 133,6±7,26 (122-143) mmol/L saptandı (p=0,028). Likopen grubu ratların iskemi öncesi ortalama üre değeri 61,2±16,9 (37-86) mg/dL, iskemi sonrası ortalama üre değeri 159±78,8 (28-241) mg/dL, iskemi öncesi ortalama cr değeri 0,45±0,055 (0,4-0,5) mg/dL ve iskemi sonrası ortalama cr değeri 1,37±0,87 (0,4-2,8) idi (sırasıyla p=0,046, p=0,046). Likopen grubu ratların serum Na seviyesinde iskemi öncesi ve sonrasında anlamlı fark saptanmadı. Kontrol grubu ratların patolojik skoru 2,17±0,41 (2-3) idi. Likopen grubu ratların patolojik skoru 1,5±0,55 (1-2) saptandı (p<0,05). Kontrol grubu ratların doku MDA seviyesi ortalaması, likopen grubu ratların doku MDA seviyesi ortalamasından daha yüksek saptandı (p>0,05). GSH-Px'in doku düzeyi ortalaması likopen alan grupta daha yüksek idi (p>0,05).Sonuç: Renal iskemi reperfüzyon sonrası dokuda nefrotoksisite ve doku hasarı oluştu bu hasarın bir göstergesi olan doku MDA seviyesi ve patolojik skor likopen alan grupta daha düşük seviyede idi. Likopen'in serum Na seviyesini iskemik hasara karşı koruduğunu saptadık. Tüm bu sonuçlar dahilinde likopen'in APN ve LPN'de oksidatif hasara karşı koruyucu olabileceği düşünüldü.Anahtar kelimeler: Likopen, renal iskemi, iskemi reperfüzyon hasarı, açık/laparoskopik parsiyel nefrektomi

Abdulkadir Pektaş
Adnan Menderes University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trus eşliğinde yapılan prostat iğne biyopsisinin alt üriner sistem semptomlarına ve üroflowmetrik parametrelere etkisi

Amaç: Bu prospektif çalışmada, güvenli kabul edilen transrektal ultrasonografi (TRUS) eşliğinde prostat iğne biyopsisinin alt üriner sistem semptomlarına ve üroflowmetrik parametrelere etkisini araştırdık. Gereç ve yöntem: Nisan 2012 ile Ocak 2013 arasında prostat kanseri şüphesi olan 100 hasta çalışmaya alındı. Hastalara TRUS eşliğinde prostat iğne biyopsisi yapıldı. Biyopsi öncesi üroflowmetri, rezidüel idrar volumü, tam idrar analizi yapıldı, uluslar arası prostat semptom skoru (IPSS) formu dolduruldu. Biyopsi sonrası birinci ve yedinci günde üroflowmetri, rezidü idrar volumü, tam idrar analizi yapıldı. Yedinci günde IPSS tekrar değerlendirildi. İstatistiksel değerlendirme SPSS 14.0 programı kullanılarak Wilcoxon, Kruskal-Wallis ve Friedman testleri kullanılarak yapıldı. Bulgular : Biyopsi sonrasında tepe akım hızında ve IPSS de biyopsi öncesi değrelere göre istatistiksel anlamlı değişiklik izlenmedi. Yaş, prostat volumü, PSA değeri, PRİ bulgusu, histopatolojik tanıya göre oluşturulan alt gruplarda da biyopsi sonrası tepe akım hızı ve IPSS değerlendirmelerindeki değişiklik istatistiksel anlamlı bulunmadı. IPSS alt grupları içinde biyopsi sonrası tepe akım hızında ve tepe akım hızı alt grupları içinde biyopsi sonrası IPSS değerlerinde istatistiksel anlamlı bir değişiklik saptanmadı. Biyopsi sonrası yedinci günde rezidü idrar miktarında ve eritrositüride istatistiksel anlamlı artış gözlendi. Akut üriner retansiyon üç hastada (% 3) gözlendi, bu olguların prostat volümleri 50 cc üzerinde ve patolojileri benigndi. İki hastada (%2) hastaneye yatırılarak tedavi edilen idrar yolu enfeksiyonu gelişti. Sonuç: TRUS eşliğinde prostat iğne biyopsisinin alt üriner sistem semptomlarına ve üroflowmetrik parametrelerde istatistiksel anlamlı bir fark oluşturmadığı kanaatindeyiz. Prostat volümü büyük ve benign histopatolojik tanı saptanan olgular akut üriner retansiyon için riskli olabilir. Anahtar Kelimeler: Prostat biyopsisi, IPSS, AÜSS

Belirti ve semptomlarBiyopsi-iğneProstat+3
Ercan Kazan
Adnan Menderes University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mesane tümörlerinde human papilloma virüs etyolojik bir ajan olarak suçlanabilir mi?

7. ÖZET Mesane Tümörlerinde Human Papilloma Virüs Etyolojik Bir Ajan Olarak Suçlanabilir Mi? Amaç: Dünya çapındaki bütün kanserlerin %10'unun Human papillomavirüs enfeksiyonuyla ilişkili olduğu düşünülmektedir. HPV ve mesane kanseri arasındaki ilişki, yoğun bir şekilde araştırılmış olmasına rağmen, mesane kanserinde Human papillomavirüs rolüne ilişkin veriler halen tartışmalıdır. Bu çalışmada mesane kanseri gelişiminde human papillomavirüsün olası rolünün ortaya konulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 2009 ve 2013 yılları arasında transizyonel mesane kanseri nedeniyle transüretral rezeksiyon uygulanan 100 hastanın ve 50 non neoplastik tanı almış olan kontrol hastalarının tıbbi bilgileri ve doku örnekleri değerlendirildi. Toplamda 150 mesane doku örneği yeniden değerlendirilerek polimeraz zincir reaksiyonu yöntemiyle incelendi. Deoksiribo Nükleik Asit elde edilmesi için formalinle fikse edilmiş ve parafine gömülerek arşivlenmiş olan doku örnekleri kullanıldı. Çalışma dizaynı ve yönetimi, Adnan Menderes Üniversitesi etik komitesinin etik standartlarına uygun olarak gerçekleştirildi. Bulgular: Mesane kanserli dört hastada Human papillomavirüs pozitifliği saptandı. Saptanan HPV tipleri: tip 6, 53, 66 ve 84 olarak belirlendi. Human papillomavirüs tip 6 düşük risk grubunda ve Human papillomavirüs tip 53, 66 ve 84 orta risk grubunda bulunan virüs tipleri idi. Human papillomavirüs enfeksiyonu ile mesane kanseri arasında ilişki izlenmedi. Sigara içiciliği ile mesane kanseri arasında istatiksel anlamlı ilişki mevcuttu (p=.000). . Sonuç: Verilerimiz, mesane kanseri gelişiminde human papillomavirüs enfeksiyonunun etyolojik bir neden olarak suçlanabilmesi için yeterli değildir. Anahtar Kelimeler: Mesane kanseri, transiyonel kanserler, human papilloma virüs, polimeraze zincir reaksiyonu

Mesane neoplazmlarıNeoplazmlarPapillom+2
Mehmet Yıldızhan
Adnan Menderes University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fosfodiesteraz 5 inhibitörlerinin renal iskemi reperfüzyon hasarına etkisi ve bu etkinin iskemi modifiye albumin düzeyi ile değerlendirilmesi

AMAÇ: Tadalafil kullanımının IMA ( iskemi modifiye albümin) düzeyi çalışılarak iskemideki etkisinin ortaya konması ve Nefron koruyucu cerrahi uygulayacağımız hastalarda iskemik reperfüzyon hasarını azaltmak ve güvenli iskemi süresini uzatmak açısından PDE-5 inhibitörlerinden Tadalafili incelemek. Yanı sıra nitrik oksit (NO) ve malonildialdehit (MDA) düzeylerininde iskemi ile korelasyonunu incelemek. MATERYAL VE METOD: Çalışmamızda ağırlıkları 150 – 280 gram arasında değişen 24 adet sağlıklı genç Wistar Albino cinsi dişi sıçan kullanıldı. Deney öncesinde tüm sıçanlar, 1 ay boyunca aynı laboratuar ortamında standart sıçan yemi ve su ile beslendi. Hayvanlar işlem öncesi 12 saat aç bırakıldı. Her grupta 8 adet sıçan olacak şekilde hayvanlar 3 gruba rastgele ayrıldı verildi. Sonrasında hayvanlardan 3 cc kan intrakardiyak alındı ve bilateral nefrektomi yapıldı. Böbrekler %10 formaldehit solüsyonuna alındı kanlar ise koruyucu içermeyen tüplere alınarak laboratuara yollandı. BULGULAR: Ortanca IMA düzeyleri sırasıyla, 1. Grup:16.9, 2.grup:19.7, 3.grup 15.7, U/ml şeklinde bulundu. Sham grubu ve Tadalafil verilen 3. gruptaki IMA düzeyleri öteki gruptan daha düşük bulundu. Nitrik oksit değerleri sham ve Tadalafil verilen gruplarda anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Ancak bu farklar istatiksel açıdan anlamlı bulunmadı. Malonildialdehit düzeyi gruplara arasında farklılık göstermedi. Patolojik inceleme sonuçlarına göre iskemi grubundaki hasar oranı Tadalafil verilen gruba göre istatiksel olarak anlamlı bulunmadı. Ancak sham grubuna göre her iki gruptaki değerler istatiksel olarak anlamlı şekilde daha ileri derecede hasarlı bulundu. SONUÇ: İskemi modifiye albümin renal reperfüzyon hasarında nonspesifik erken belirteç olarak kullanılabilir. Tadalafil iskemi reperfüzyon hasarında koruyucu rol alabilir. Bunu desteklemek için daha fazla sayıda denekle daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

AlbüminlerBöbrekBöbrek fonksiyon testleri+7
Abdullah Akkurt
Adnan Menderes University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uretral travma oluşturulan ratlarda bevacizumab'ın fibrozis oluşumu üzerindeki lokal etkisi

Amaç: Bu çalışmamızda amacımız, bevacizumab'ın ratlarda oluşturulan travmatik üretral hasarın iyileşmesi sırasında gelişen fibrozis üzerine etkilerini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 20 adet wistar cinsi rat kullanıldı. Ratlar kontrol ve ilaç verilen grup olmak üzere iki gruba ayrıldı. Ratlara anestezi altında, eksternal üretral meatusun yaklaşık 1 cm proksimalinden başlayarak, ucu hafif eğriltilmiş 20 G branül ile üretranın ventral yüzeyine üretral doku hasarlanacak şekilde insizyon uygulandı. Kontrol grubuna sadece intraüretral %0.09 NaCl verildi. Tedavi grubuna ise %0.09 NaCl ile seyreltilmiş 5 mg/1cc bevacizumab intraüretral irrigasyon şeklinde uygulandı. İrrigasyon işlemine beş gün devam edildi. Yirmi sekizinci gün bütün ratlar sakrifiye edildi ve penektomileri yapıldı. Histopatolojik incemeleri yapıldı. İstatistiksel analiz, "SPSS 16.0 for Windows"(SPSS Inc., Chicago, IL; USA) programı yardımıyla Mann-Whitney U testi kullanılarak yapıldı.. Bulgular: Çalışma, kontrol grubundan 9 tedavi grubundan 10 adet rat ile tamamlandı. Kontrol grubunda, bir üretra dokusu haricinde diğer sekiz kesitte hafif ve orta derece fibrozis saptandı. Tedavi grubundan altısında hafif fibrozis varken diğer dört tanesinde hiç fibrozis saptanmadı. Tedavi grubundaki üretral fibroziste azalma gözlenmesine rağmen, kontrol grubuyla kıyaslandığında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Sonuç: Bevacizumab'ın üretral fibrozis ve sonrasında üretral darlık gelişimi üzerindeki etkisini araştırmak için farklı ilaç dozları içeren çalışmalar yapılması faydalı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Üretral hasar, Fibrozis, Bevacizumab

BevacizumabFibrozYaralar ve yaralanmalar+3
Mehmet Şirin Ertek
Adnan Menderes University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hiperlipidemik ortamda PPAR agonisti rosiglitazonun kavernöz doku üzerindeki etkileri

AMAÇKVH'ın ve ED'nin kontrol altına alınabilir risk faktörlerinin başında hiperlipidemi gelmektedir. TKT hiperlipidemik ortamda hücre içi artmış kolesterolün hücre dışına taşınmasında ve endotel fonksiyonunun devamlılığının sağlanmasında önemli bir yoldur. Çalışmamızda hiperlipidemik ortamda oral rosiglitazonun KK dokusunda etkisi araştırılmıştır.YÖNTEMÇalışmada 21 adet Yeni Zeland türü erkek tavşanlar kullanıldı. Her grupta 7 tavşan olmak üzere kontrol, hiperkolesterolemi ve tedavi grupları oluşturuldu. Altı hafta süreyle kontrol grubu normal yem, hiperkolesterolemi ve tedavi grupları %2'lik kolesterol diyeti ile beslendi. Tedavi grubuna ayrıca rosiglitazon 3mg/kg/gün verildi. Bu süre sonunda plazma kolesterol düzeyleri değerlendirildi. KK dokusundan elde edilen RNA'lardan PCR yöntemiyle ABCA-1 ve Caveolin-1'in mRNA ekspresyonlarına bakıldı.BULGULARHiperkolesterolemi ve tedavi gruplarında plazma total kolesterol ve ve LDL düzeyleri, kontrol grubuna göre belirgin olarak yüksekti (p<0,001). Tedavi grubunda 6 haftalık tedavi sonrası plazma HDL konsantrasyonu, hiperkolesterolemi ve kontrol gruplarına göre artış gösterdi (p<0,05). Bu grupta LDL seviyesi, hiperkolesterolemi grubuna göre düşük saptandı (p<0,001). Caveolin-1 mRNA ekspresyonunun hiperkolesterolemi grubunda kontrol grubuna göre azaldığı tedavi grubunda ise anlamlı derecede arttığı gösterildi (p<0,001). ABCA-1 mRNA ekspresyonunun ise hiperkolesterolemi grubunda kontrol grubuna göre arttığı ve tedavi sonrası azaldığı görüldü (p=0,07).SONUÇRosiglitazon TKT'unu arttırarak plazma lipid profilini olumlu yönde etkilemektedir. KK dokusunda ABCA-1 ilk defa bu çalışma ile gösterilmiştir. Caveolin-1 ise KK dokusunda ilk defa moleküler düzeyde gösterilmiştir. TKT'unda önemli rol oynayan ABCA-1 ve caveolin-1'in KK dokusundaki etkisini ortaya koymak için protein ekspresyonlarına bakılması gereklidir. Ayrıca bu moleküllerin eNOS enzimiyle olan ilişkisinin ortaya konması için yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.

İsmail Özdemir
Dokuz Eylül University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnsan korpus kavernozum hücre kültürü oluşturulması

AMAÇBu çalışmanın amacı, erektil fonksiyonun anlaşılmasına ışık tutacak insan korpus kavernozumundan düz kas hücre ve endotel hücrelerinden oluşan hücre kültürü modelinin oluşturulması ve endotel hücre varlığının gösterilmesidir.YÖNTEMErektil Disfonksiyon nedeniyle penil protez takılması planlanan yaşları 54- 65 arasında değişen 8 hastanın korpus kavernozum dokuları alınarak farklı yöntem ve tekniklerle korpus kavernozum hücre kültürü elde edildi. Hücrelerin, homojenite, canlılık, çoğalabilme ve morfolojik özellikleri değerlendirildi. RT-PCR ile endotel kaynaklı protein olan ABCA1 ve kaveolin varlığı ile İmmünhistokimyasal olarak endotel hücre varlığı araştırıldı.BULGULARRT-PCR ile endotel kaynaklı molekül olan ABCA1 ve kaveolin gösterildi. İmmünhistokimyasal boyama yöntemi ile von Willebrand faktör kullanılarak endotel hücrelerinin varlığı gösterildi. Korpus kavernozum hücre kültüründe, elastaz ve EMB kullanımı ile en iyi metod elde edildi.SONUÇErişkin insan korpus kavernozum hücre kültürü enzimatik izolasyon yöntemi ile oluşturuldu. Bu çalışmayla oluşturulan hücre kültür protokolü insan korpus kavernozum hücre kültürleri ile yapılacak bilimsel çalışmalar için iyi bir modeldir.Anahtar kelimeler: Korpus kavernozum penis, erektil disfonksiyon, hücre kültürü, kaveolin, ABCA1

Hatice Arıkan
Dokuz Eylül University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

LOX-1'in vaskülojenik erektil disfonksiyondaki yeri ve resveratrolün korpus kavernozumda LOX-1 ve eNOS ekspresyonu üzerine olan etkileri

AMAÇHiperlipidemi özellikle Ox-LDL aracılığı ile endotel disfonksiyonuna yol açan bir durumdur. LOX-1 Ox-LDL'nin endotel disfonksiyonuna neden olan etkilerinden sorumlu ana reseptördür. Çalışmamızda vaskülojenik ED'de korpus kavernozumda LOX-1 ve eNOS ekspresyonunda meydana gelen değişiklikler ve resveratrolün bu moleküller üzerine olan etkileri değerlendirildi.YÖNTEMÇalışmada 21 adet Yeni Zelanda türü erkek tavşan kullanıldı. Her grupta 7 tavşan olmak üzere kontrol, hiperkolesterolemi ve resveratrol grupları oluşturuldu. Altı hafta süreyle kontrol grubu normal yem, hiperkolesterolemi ve resveratrol grupları %2'lik kolesterol diyeti ile beslendi. Resveratrol grubuna 4 mg/kg/gün dozunda resveratrol verildi. Çalışma sonunda plazma kolesterol düzeyleri ve korpus kavernozumda LOX-1 ve eNOS ekspresyon düzeyleri değerlendirildi.BULGULARHiperkolesterolemi grubu total, LDL ve HDL kolesterol seviyeleri kontrol grubuna göre belirgin olarak artış gösterdi (p<0,001). Resveratrol grubunda total ve LDL kolesteroldeki artışın düzeldiği (p<0,01), HDL kolesterol seviyesinde bir düzelme olmadığı (p>0,05) saptandı. Üç grupta LOX-1 mRNA ekspresyon düzeyleri arasında farklılık saptanmadı (p=0,488). eNOS mRNA ekspresyonu hiperkolesterolemi grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde azaldı (p=0,011). Resveratrol grubunda eNOS mRNA ekspresyon düzeyinde hiperkolesterolemi grubuna göre belirgin artış olduğu saptandı (p<0,001).SONUÇÇalışmamız resveratrolün hiperkolesterolemiyi düzeltmede etkili bir ajan olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır. Bununla birlikte resveratrolün vaskülojenik ED'de eNOS ekspresyonunu arttırdığını ilk kez bu çalışma ile gösterdik. Resveratrolün ED tedavisinde önerilebilmesi için korpus kavernozumdaki olumlu etkilerini destekleyecek ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Yine bu çalışma ile korpus kavernozumda LOX-1 ekspresyonu ilk kez gösterildi ve bulgularımız ışığında LOX-1'in vaskülojenik ED'de bir rolü olmadığını düşünüyoruz.

Ozan Bozkurt
Dokuz Eylül University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farmakolojik ejakülasyon sıçan modelinde, hipertiroidizmin etkinlik yolağının periferal sinir ve spinal transeksiyon yöntemi ile irdelenmesi

AMAÇ: Çalışmamızda amaç deneysel olarak oluşturulan hipertiroidizmde çeşitli seviyelerde yapılan periferik sinir ve T8-9 seviyesinde spinal transeksiyonlarının PCA ile oluşturulan farmakolojik ejakülasyon modelinde değerlendirilen ejakülasyon parametreleri üzerindeki etkinliklerini değerlendirmek, böylelikle hipertiroidizmin ejakülasyon üzerinde etkili olduğu basamağı ortaya çıkarmaktır.GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada 96 adet Wistar türü erkek sıçan kullanıldı. Çalışma spinal intakt ve spinal transeksiyonlu olmak üzere 2 ana gruptan oluşturuldu. Her iki ana grupta tiroksin enjeksiyonu yapılan hipertroidik ve %0,9 NaCl enjeksiyonu yapılan ötroidik gruplar oluşturuldu. Operasyon başlangıcında spinal intakt anagrup spinalizasyon yapılmadan ve diğer anagrup ise T8-T9 seviyesinden medulla spinalis transeksiyonu yapılarak çalışılmaya başlandı. Her bir grup 6 sıçandan oluşan 4 alt gruba ayrıldı. Bu alt grupların birine periferik sinir transeksiyonu yapılmadan, diğerlerine ise her grupta ayrı ayrı olmak üzere hipogastrik sinir(HN), pelvik sinir(PN) ve paravertebral sempatik zincir(PSZ) transeksiyonu yapılarak çalışmaya devam edildi. Operasyonlar intraperitoneal 1.2gr/kg urethane ile sağlanan anestezi altında uygulandı. Transeksiyonlar sonrası sıçanlarda tek taraflı seminal vezikül (SV) kateterizasyonu ve bulbospongiosus (BS) kas diseksiyonu yapıldı. Tüm sıçanlarda intraperitoneal olarak 5 mg/ kg dozda verilen PCA enjeksiyonu öncesi ve 30 dk süre zarfında sonrası SV basınç ölçümleri ve BS kas elektromiyografik (EMG) aktivite ölçümleri yapıldı.BULGULAR: Spinal intakt ötroidik ve hipertiroidik gruplarda HN ve PSZ transeksiyonu yapılan sıçanların SV fazik kasılma sayısı ve maksimal amplitüd değerlerinde azalma(p<0,001) gözlenirken, BS kası EMG aktivitesi AUC değerinde altgruplar arası fark gözlenmedi. Spinal intakt hipertiroidik sıçanların SV tonik basınç maksimal amplitüdü(p<0,05), SV fazik kasılma sayısı (p<0,01) ve maksimal amplitüdü(p<0,05), BS kası EMG aktivite AUC değeri (p<0,05) ötroidik gruba oranla daha yüksek, SV ilk fazik kasılma ve BS kası kasılması arası süre (p<0,01) ve ejakülasyona kadar olan süre(p<0,01) parametreleri ise daha kısa olarak gözlendi. Periferik transeksiyon yapılan altgruplarda sadece PN altgrubunda SV fazik kasılma sayısı ve maksimal amplitüd parametreleri (p<0,05) hipertiroidik sıçanlarda daha yüksek oldu. BS kası EMG aktivitesi AUC değeri tüm altgrupların hipertiroidik siçanlarında daha yüksek olarak saptandı(p<0,05). Spinal transeksiyon yapılan sıçanların ejakülasyon parametrelerinde ötroidik ve hipertiroidik sıçanlar arasında istatistik olarak anlamı fark gözlenmedi.SONUÇ: Çalışmamızda hipertiroidinin ejakülasyonun hem emisyon hem de ekspulsiyon fazlarını etkilediğini bir daha gösterdik. Sonuç olarak hipertroidinin ejakülasyon ile olan etkileşimi santral sinir sisteminde T8 seviyesinin üzerinde sempatik sistem üzerinden olduğunu söyleyebiliriz.

Ejakülasyon
Asif Cahangirov
Dokuz Eylül University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erektil disfonksiyon hastalarında fosfodiesteraz tip 5 inhibitörleri ile tedavide sonuçların ve tedaviye hasta uyumunun değerlendirilmesi

EREKTİL DİSFONKSİYON HASTALARINDA FOSFODİESTERAZ TİP 5İNHİBİTÖRLERİ İLE TEDAVİDE SONUÇLARIN VE TEDAVİYE HASTA UYUMUNUNDEĞERLENDİRİLMESİDr. Sertaç ÇimenDokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı İnciraltı 35340 İzmirFosfodiesteraz tip 5 (PDE5) inhibitörleriyle tedavi, erektil disfonksiyonun etkili birtedavi şeklidir. cGMP hidrolizini baskılayarak, korpus kavernozumlarda relaksasyona,dolayısıyla penil ereksiyona katkıda bulunurlar. Çalışmamızda erektil disfonksiyonnedeniyle kliniğimize başvuran ve PDE5 inhibitörü önerilen hastaların tedavimemnuniyeti, tedaviye uyumu, farklı tedavi ihtiyacı, tedavi değişim tercihi ve buna etkieden faktörler ile eş memnuniyetinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçlahastalar telefonla aranmış ve çalışma ile ilgili bilgi verildikten sonra sözel olurları alınanhastaların PDE5 inhibitörü tedavisi başlanma tarihi, halen PDE5 inhibitörü kullanıpkullanmadıkları, PDE5 inhibitörüyle ilgili tedaviden memnuniyetleri, kullanmamanedenleri, tedavi değişikliği olup olmadığı, hangi tedavilere geçiş olduğu ve eşmemnuniyeti sorgulanmıştır. Çalışmaya katılmayı kabul eden 345 hastayla görüşülmüşve hastaların yaş ortalaması 56 ± 11,2 olarak hesaplanmıştır. Hastaların %66,4'ününilacın etkisinden memnun olduğu öğrenilmiştir. Hastaların %10,7'sinin ilacı yüksekmaliyeti nedeniyle hiç kullanmadığı, %50'sinin ise etkisinden memnun olduğu ilacıyüksek maliyeti nedeniyle alamadığı belirlenmiştir. İlk önerilen ilaçtan memnun olmayanhastaların %50,2'sinin farklı bir PDE5 inhibitörüne geçtiği öğrenilmiştir. Bu geçişin, doktorönerisiyle yapıldığı hastalarda tedavi başarısı, geçişin doktor önerisi olmaksızın yapıldığıhasta grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,5). PDE5 inhibitöründenmemnun olmayan hastaların %51,9'una penil protez implantasyonu önerildiği ancak buhastaların %14,7'sinin tedaviyi, inflatable penil protezin yüksek maliyeti nedeniylealamadığı belirlenmiştir. PDE5 inhibitörleriyle tedavi erektil disfonksiyonun etkin birtedavi şeklidir. Tedavide doktor-hasta iletişiminin önemi bilinmeli, doktor izlemindençıkmanın, önemli bir tedavi başarısızlığı nedeni olacağı bilgisi hastaya verilmelidir. Erektildisfonksiyonun olumsuz psikososyal etkileri ve yüksek maliyet nedeniyle tedavialamayan hasta popülasyonu düşünülerek tedavi maliyetleri yeniden gözdengeçirilmelidir.Anahtar sözcüklerPDE5 inhibitörü, erektil disfonksiyon, hasta memnuniyeti

Sertaç Çimen
Dokuz Eylül University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Perkütan nefrolitotomide uygulanan amplatz ve balon dilatasyon yöntemlerinin peroperatif ve postoperatif etkilerinin araştırılması

Perkütan nefrolitotomi (PNL) cerrahisinde nefrostomi traktı oluşturulurken kullanılan teknik, cerrahiyi ve cerrahi sonrası sonuçları etkileyebilen önemli bir basamaktır. Bu çalışmada Amplatz ve balon dilatasyon tekniklerinin peroperatif ve postoperatif etkileri karşılaştırılmıştır.Mart 2006-Nisan 2010 yılları arasında Amplatz dilatasyon tekniğiyle PNL yapılmış 194 hasta ile Ekim 2010 ile Mart 2012 tarihleri arasında balon dilatasyon tekniği kullanılarak PNL uygulanmış 54 hasta verileri match-pair analiz yöntemiyle değerlendirildi. Balon dilatasyon yapılan 4 hastaya uygun match-pair eşleşmesi hasta bulunamadığı için bu 4 hasta çalışma dışına alındı. Balon dilatasyonu yapılan 50 hasta (Grup 1) ile bunların match-pair analiz kriterlerimize uygun, 50 Amplatz dilatasyonu yapılan hasta (Grup 2) karşılaştırıldı. Match-pair analiz kriterleri olarak cinsiyet, yaş, taş yükü, taş lokalizasyonu, geçirilmiş cerrahi veya ESWL hikayesi olması, intravenöz ürografide obstrüksiyon varlığı, DM varlığı ve vücut kitle indeksi alındı.Grup 1 ve Grup 2 hastada sırasıyla yaşlar 46 (14-77) ve 45 (14-74), taş yükleri 485,7mm² ve 535 mm² idi. Gruplar karşılaştırıldığında sırasıyla operasyon süreleri 105 (45-161) dk ve 106 (40-210) dk (p=0,838), aksese kadar geçen süreler 13,3 dk ve 21,5 dk (p<0,001), toplam skopi süreleri 7,8 dk ve 10 dk (p=0,017), aksese kadar toplam skopi süreleri 1,42 dk ve 2,29 dk (p=0,03), akses sonrası skopi süreleri 6,42 dk ve 7,7 dk (p=0,075) olarak bulundu. İşlem, toplam 70 hastada taşsızlık, 14 hastada KÖR ve her iki grupta 8'er hastada ise rest taş olarak sonuçlandı.PNL sürecinde maruz kalınan radyasyon miktarı önemli bir faktördür. Balon dilatasyon, trakt oluşturulma süresini, toplam ve aksese kadar olan skopi süresini anlamlı derecede kısaltmaktadır. Balon dilatasyon artan taş yüklerinde Amplatz dilatasyona göre düşük kanama oranlarıyla başarı ile uygulanabilir. Geçirilmiş cerrahi ve ESWL öyküsü olan hastalarda balon dilatasyon etkin ve güvenli bir şekilde uygulanabilir bir tekniktir.

Balonla dilatasyonBöbrekBöbrek hastalıkları+3
Bünyamin Yıldırım
Afyon Kocatepe University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipertiroidizm ile prematür ejakülasyon ilişkisinin sıçanlarda oluşturulan farmakolojik ejakülasyon modelinde in vivo olarak değerlendirilmesi

HİPERTİROİDİZM İLE PREMATÜR EJAKÜLASYON İLİŞKİSİNİN İN VİVO OLARAK DEĞERLENDİRİLMESİDr. Ahmet CihanDokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi, Üroloji AD, İnciraltı, İzmir Çalışmamızda para-Choloroamphetamine (PCA) ile oluşturulan ejakülasyon sıçan modelinde; deneysel olarak indüklenen hipertiroidizmin ejakülasyonun fizyolojik parametreleri üzerindeki etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 28 adet Wistar türü erkek sıçan kullanıldı. Sıçanlar yedişer adet olmak üzere hipertiroid, iyileşme, kontrol ve Sham olarak gruplandırıldı. Hipertiroidizm oluşturmak için sıçanlara 14 gün süre ile subkutan 25?g/100g dozda L-Thyroxine enjeksiyonu yapıldı. Enjeksiyon dönemi sonunda sıçanların tiroid hormon durumu serum TSH ölçümleri ile değerlendirildi. İyileşme grubundaki sıçanlar; enjeksiyon döneminde oluşturulan hipertiroidi sonrası, spontan iyileşme için 28 günlük bekleme dönemini tamamladılar ve takiben operasyona alındı. Kontrol grubundaki sıçanlara ise enjeksiyon döneminde 0,5mL/100g dozda subkutan salin enjeksiyonu yapıldı. Sham grubu hiçbir enjeksiyon yapılmadan operasyona alındı. Operasyonlar intraperitoneal 1.2gr/kg urethane ile sağlanan anestezi altında uygulandı. Sıçanlarda tek taraflı seminal vezikül (SV) kateterizasyonu ve bulbospongiosus (BS) kas diseksiyonu yapıldı. Tüm sıçanlarda intraperitoneal olarak 5 mg/ kg dozda verilen PCA enjeksiyonu öncesi ve sonrası SV basınç ölçümleri ve BS kas elektromiyografik (EMG) aktivite ölçümleri yapıldı. Hipertiroid sıçanlarda PCA enjeksiyonu ile ilk ejakülasyon anı arasındaki süre anlamlı olarak daha kısa bulundu (p= 0,001). PCA verildikten sonra SV fazik kontraksiyon sayılarının da hipertiroid grupta anlamlı olarak artmış olduğu saptandı (p= 0,047). PCA sonrası gözlenen BS kas EMG aktivitelerinin eğri altı alan değerleri incelendiğinde hipertiroid grupta belirgin bir artış olduğu saptandı (p= 0,0001). Ejakülasyon ile ilgili değerlendirilen diğer parametrelerin ise gruplar arasında farklılık göstermediği saptandı. Bulgular hipertiroidizmde ejakülasyonun hem emisyon hem de ekspulsiyon fazının etkilendiğini göstermektedir. Hipertiroidizm; prematür ejakülasyon için yeni ve geri döndürülebilir bir etiyolojik risk faktörü olarak göz önünde bulundurulmalıdır.Anahtar kelimeler: Hipertiroidizm, prematür ejakülasyon, ejakülasyon, hayvan modeli

Ahmet Cihan
Dokuz Eylül University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Varikosel tespit edilen erkeklerde periferik vende ve testiküler vende reaktif oksijen ürünlerinin değerlendirilmesi

vn- ÖZET Varikosel, spermatik kord içinde pampiniform pleksusu oluşturan spermatik venlerin dilate ve tortuöz hal alması olarak tanımlanmaktadır. Tedavi edilebilir infertilitenin en sık sebebi varikoseldir. Varikoselin, artmış serbest oksijen radikali ve azalmış seminal plazma antioksidan kapasitesiyle ilişkisi birçok araştırıcının ilgisini çekmiştir. Oksidan ve antioksidan sistemi arasındaki dengenin oksidan sistem lehine bozulduğu durumlarda hücre fonksiyonları olumsuz yönde etkilenir. Özellikle motilitede azalma olmak üzere sperm fonksiyonlarında bozulma meydana gelir. Biz de infertilite veya klinik varikosel nedeniyle varikoselektomi yapılacak erkeklerde periferik venöz ve testiküler venöz kan örneğinde serbest oksijen radikallerini tespit etmeyi amaçladık. Aralık 2001 ve Ağustos 2003 yılları arasında; skrotal ağrı, testiküler verilerde ele gelen şişlik şikayetleri ile Afyon Kocatepe Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Üroloji Polikliniği'ne başvuran ve klinik değerlendirmede varikosel tespit edilen fertil veya infertil 18 hasta çalışmaya alındı. Hastalardan ayrıntılı anamnez alındı, fizik muayeneleri yapıldı ve en az 2 semen örneği içeren spermogramları değerlendirildi. Operasyon esnasında spermatik ven ayrılmadan önce, testiküler venöz dönüş tarafından ~2cc kan alındı. Peroperatif dönemde çalışmak üzere periferik venöz kan örneği alındı. Testiküler venöz kan ve periferik ven kanı eritrositlerinde süperoksitdismutaz, glutatyon peroksidaz ve glutatyon redüktaz, plazmada malondialdehit ve total antioksidan kapasite ölçüldü. Postop 1. ve 3. aylardaki kontrollerinde hasta klinik olarak değerlendirildi. 3. ayda ayrıca kontrol spermogramı alındı. 39Hastaların yaş ortalamaları 24.5±4.2 (16-30) idi. Fizik muayene ile tespit edilen varikosellerin grade ortalaması 2.2±0.6 bulundu. Hastaların preoperatif ve postoperatif 3. aydaki spermogram parametrelerine bakıldı. Üçüncü aydaki spermogramda sperm sayısmda istatistiksel olarak anlamlı yükselme tespit edilirken, postoperatif 3. aydaki motilite değerleri preoperatif değerlere göre düzelme göstermekle birlikte istatistiksel anlamlı düzeye ulaşmadı. Testiküler ven eritrositlerinde SOD, glutatyon peroksidaz ve glutatyon redüktaz, periferik ven eritrositlerine göre anlamlı olarak düşük tespit edildi (SOD için p=0,012, glutatyon peroksidaz için p<0,0001, glutatyon redüktaz için p=0,006). Testiküler ven plazmasında malondialdehit, periferik ven plazmasına göre anlamlı olarak yüksekti (p<0,0001). Total antioksidan kapasite ise periferik ven plazmasında anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,014). Klinik varikoselin infertiliteye sebep oluş fizyopatoloj isindeki hipotezler arasında bulunan serbest oksijen radikali artışı bu çalışmada gösterilmiştir. Serbest oksijen radikallerini azaltmaya yönelik uygulanacak medikal veya cerrahiyle birlikte medikal tedavinin klinik başarıyı arttırıcı etkilerini araştırmaya yönelik çalışmalara ihtiyaç vardır. 40

Mustafa Karalar
Afyon Kocatepe University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farklı sürelerdeki üriner obstrüksiyon varlığında vücut dışı şok dalgalarının böbrekte oluşturduğu değişikliklerin histopatolojik olarak ve HSP-70 ekspresyonu kullanılarak değerlendirilmesi

VII. ÖZETAMAÇ: Tavş modelinde, değ ik sürelerde obstrüksiyon ğıan iş varlında,ESWL'nin böbrek parankiminde neden olduğ histopatolojik değ iklikler ileu işbirlikte HSP-70 ekspresyonunun incelenmesi hedeflendi.GEREÇ VE YÖNTEM: 25 adet Yeni Zelanda tavş nda 4 ve 7 günlükanıturuldu. 3 tavş ş grubunu oluşobtrüksiyon modeli oluş an am turmak içinkullanı . Sham grubundaki tavşldı anlara laparotomi yapı , üreterler disekeldıedildi. Üreterler bağlanmadan kapatı . 24 saat sonra doku örneğ alı . Grup-ldı i ndı1'e hidronefrozun 3. günü, Grup-2'ye hidronefrozun 6. günü 1500 ş 14 kVokgüçte ESWL uygulandıESWL'den 24 saat sonra doku örnekleri histopatolojik.olarak incelendi. Grup 1-kontrol grubu için beş anda 4 günlük hidronefroz,tavşGrup 2- kontrol grubu için beştavşanda 7 günlük hidronefroz oluşturuldu.Obstrüksiyonun 3. günü ve 6. günü ESWL uygulanan grupları sonuçlarıkontrolnı rı . ıve sham grubu ile karş tıldı Iş mikroskopu ile proksimal tübülüsler,laş kperitübüler alanda fibrozis, mononükleer hücre infiltrasyonu ve glomerüllerincelendi. Yaptıı z çalığ şmı mada ESWL sonrasıböbrekte iskemik hasara cevapolarak oluş HSP-70 ekspresyonu da araşrı .an tıldıBULGULAR: Sham grubuyla karş tıldındaı rı ğ ılaş (Kontrol-1-2) ve (Grup-1-2)'de böbrek boyutları anlamlında artma olduğ tespit edildi (p<0.0001). Kontroluşgrupları çalı gruplarıile ma arası fibrozis, konjesyon ve mononükleer hücrenda(MNH) infiltrasyonu açından bir fark saptanmadı(Fibrozis; Grup-1 p=0.38,sıGrup-2 p=0.29), (Konjesyon; Grup-1 p=0.19, Grup-2 p=0.19), (Mononükleerhücre infiltrasyonu; Grup-1 p= 0.61, Grup-2 p=0.13). Sham grubunda ise fibrozis,ıkonjesyon ve mononükleer hücre infiltrasyonu hiç görülmedi. Iş mikroskopundak.glomerüllerde herhangi bir histopatolojik değ iklik saptanmadıGrup-1'de Grupiş1-kontrol 'e göre kortikal kollektör tübülüslerde anlamlıölçüde HSP-70 pozitifliğitespit edildi (p=0.006). Grup-2 ile Grup 2-kontrol arası istatistiksel olarakndaanlamlı fark yoktu (p=0.62). Proksimal tübülüs hücrelerinde hiçbir gruptabirHSP-70 boyanmasıolmadı Grup-1 Grup 1-kontrol'e göre medüller kollektör.tübülüslerde HSP-70 pozitifliğ anlamlıi ölçüde yüksek tespit edildi (p=0.033).Grup-2 Grup 2-kontrol 'e göre medüller kollektör tübülüslerde HSP-70 pozitifliğişanlamlıölçüde düş tespit edildi (p=0.042). Kontrol ve çalı grupları nük ma nımedüller kollektör tübülüslerdeki HSP-70 pozitifliğsham grubuna göre anlamlıiölçüde yüksek bulundu (p=0.042). Grup-1 Grup 1-kontrol'e göre (p=0.57) veGrup-2 Grup 2-kontrol'e göre (p=0.7) glomerüllerde HSP-70 pozitifliğ açındani sıanlamlıbir fark saptanmadı Gruplarda değ ik derecede HSP-70 pozitifliğ. iş igörülürken; sham grubunda glomerüler HSP-70 boyanmasıgörülmedi (p=0.001).SONUÇ: Literatürde hidronefroz varlıı ESWL'nin zararlığnda etkilerini araşrantış bulunmamaktadı Yaptımı çalığzı ş ğıbir çalıma r. mada, hidronefroz varlındauygulanan ESWL'nin proksimal tübülüsde, glomerülde, kortikal ve medüllerkollektör tübülüsde hasar oluşturduğ tespit edildi. Obstrüksiyon süresiuğı artı ğıuzadında uygulanan ESWL'nin proksimal tübülüsteki hasarı rdı görüldü.şAncak bu sonuçlarıdestekleyecek ek çalımalara ihtiyaç vardır.

Muhammed Bahattin Ulu
Afyon Kocatepe University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Afyonkarahisar ilinde 40 yaş üzeri erkeklerde erektil disfonksiyon prevalansı ve risk faktörlerinin değerlendirilmesi

AMAÇ: Afyonkarahisar ili genelinde 40 yaş ve üzeri erkeklerde erektil disfonksiyon prevalansı ve risk faktörlerinin değerlendirilmesi amaçlandı. GEREÇ ve YÖNTEM: Kasım 2005 - Şubat 2006 tarihleri arasında toplam 75 tarama bölgesinde çalışmalar tamamlandı. Bölgelerin nüfus oranlarına göre o bölge EFT'lerinden (Ev Halkı Tespit Fişi) rastgele kartlar çekilerek ve her haneden 40 yaş ve üzeri bir kişi olacak şekilde bireyler tespit edildi. Toplam 625 erkek ED ve onun risk faktörleri olan; yaş, evlilik durumu, sigara ve alkol öyküsü, ortalama yıllık gelir, diyabet, hipertansiyon, hiperkolesterolemi, kardiyovasküler veya kronik obstruktif akciğer hastalığı, BPH, kanser hikayesi ve kullandığı ilaçlar açısından değerlendirildi. ED sorgulaması Uluslararası Erektil Fonksiyon İndeksi (IIEF) kullanılarak yapıldı. Toplam 21 puan ve altı değerler ED olarak kabul edildi. BULGULAR: Katılımcıların %37.8'i 40-49, %36.3'ü 50-59, %17'si 60-69 ve %8'i 70 ve üzeri yaş grubunda olup; bu yaş grupları için ED oranları sırası ile; %16.9, %37, %65.1 ve %82 olarak bulundu (p=0.000). Katılımcıların evli, dul ve bekar oranları; %94.6, %4.3 ve %1.1 ve ilgili ED prevelensı sırası ile; %35.9, %42.9, %74.1 olarak belirlendi (p=0.000). VKİ'leri 25'in altında ve 30 ve üzerinde olanların ED oranları sırayla %43.8 ve %33.7 idi. Sigarayı aktif olarak kullananlar, arasıra kullananlar, bırakmış olanlar ve hiç kullanmamış olanların oranları sırası ile; %40, %4.2, %29.4 ve % 26.5 ve ilgili ED oranları %44.5, %50, %40.7 ve %29.4 olarak tespit edildi (p<0.001). Diyabetiklerde %58, hipertansiflerde %56.3 oranda ED tespit edildi. SONUÇ: Afyonkarakisar ilinde ED prevalansı yaşla birlikte artış göstermektedir. Bireyin medeni durumu ve sigara öyküsü yanında, diyabet, hipertansiyon, KOAH ve BPH gibi komorbiditeler ise erektil fonksiyonu belirlemede temel risk faktörleri olarak görülmektedir.

Turgay Kara
Afyon Kocatepe University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel olarak finasterid ve dutasterid'in prostat vaskülaritesine etkisinin araştırılması

AMAÇ: Finasterid ve dutasterid verilen ratların prostatlarında özellikle vasküler olmak üzere histopatolojik değişikliklerin araştırılması. GEREÇ ve YÖNTEM: Çalışma grubundaki 20 adet Wistar Albino suşu rata günlük 80 mg/kg/gün finasterid (n=10) veya 16 mg/kg/gün dutasterid (n=10), 15 gün boyunca orogastrik gavaj enjektörü ile verildi. Kontrol grubundaki 6 rata ilaç verilmedi. Deney sonunda ratlar anestezi ile sakrifiye edildikten sonra, testisleri, veziküla seminalisleri ve prostatlarıcerrahi olarak eksize edildi. Prostat kesitleri, endoteli işaretlemek için CD31 antikoru ile immünohistokimyasal olarak boyandıve ışık mikroskobu altında incelendi. Ortalama mikrodamar yoğunluğu (MDY), ortalama proliferatif mikrodamar yoğunluğu (PMDY), ortalama damar alanı(DAL) ve ortalama damar çevresi uzunluğu (DÇEV), 3 farklıalanda X200 büyütmede, dijital görüntüleme sistemi kullanılarak hesaplandı. BULGULAR: Çalışma sonunda kontrol, finasterid ve dutasterid gruplarında prostat ağırlığısırasıyla; 0.47±0.02 gr, 0.28±0.02 gr ve 0.19±0.02 gr olarak tespit edildi (p=0.006). Kontrol, finasterid ve dutasterid gruplarında MDY değerleri sırasıyla; 5.16, 11.66 ve 10.28 olarak bulundu (p=0.001). Kontrol, finasterid ve dutasterid gruplarında PMDY sırasıyla; 6.33, 15.23 ve 15.43 olarak saptandı(p=0.001). Dutasterid grubunda DAL ve DÇEV değerleri, finasterid grubuna göre anlamlıölçüde düşük olarak bulundu (341.71'e karşı814.71 ?m2, p=0.019 ve 69.51'e karşı109.34 ?m, p=0.007). SONUÇLAR: Dutasterid grubunda, deney sonrasıprostat ağırlığında diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlıazalma mevcuttu. Dutasterid ve finasterid gruplarında MDY kontrol grubuna göre anlamlıölçüde yüksek olduğu, fakat finasterid ve dutasterid verilen ratlarda farksız olduğu saptandı.

Engin Doğantekin
Afyon Kocatepe University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otopsi serilerinde prostat kanseri ve mesane tümörü insidansının araştırılması

AMAÇ: Latent prostat kanseri insidansında, etnik ve coğrafi koşulara bağlı olarak anlamlı farklılıklar olduğu epidemiyolojik çalışmalarla gösterilmiştir. Ayrıca otopsi serilerindeki mesane kanseri insidansı blinmemektedir. Çalışmamızda, ülkemizde önemli bir eksiklik olan insidans çalışmalarına bir katkıda bulunmak için otopsi yapacağımız kadavralarda prostat kanseri, yüksek dereceli prostatik intraepitelyal neoplazi (PIN) ve mesane kanseri insidansının araştırılmasını amaçladık.GEREÇ VE YÖNTEM: İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığı'nda travma sonucu ölen 114 kadavranın prostatları ve 125 (106 erkek, 19 kadın) kadavranın da mesaneleri otopsi ile alındı. Prostatlardan alınan 8 kesit dehidrate edilerek xylene ile temizlenip parafin bloklara gömüldü. Her bir mesaneden; anterior duvardan, trigondan ve posterior duvardan olmak üzere 3 parça örneklendi. Mesan e ve prostattan alınan tüm kesitler hematoksilen&eozin ile boyanarak incelendi. Prostat dokuları için whole mount sectioning yapılmadı.BULGULAR: Ortalama ve ortanca yaşlar sırasıyla 57 ve 58 yıl (aralık 25-86) idi. İnsidental prostat kanseri genel prevelansı %8.7 idi ve insidans yaşla artmaktaydı. 3., 4., 5., 6., 7. ve 8. dekatlar için prostat kanseri prevelansları sırasıyla % 0, %0, %3.4, %8.3, %12, %13 ve % 33 olarak bulundu. Prostat dokularının %7'sinde yüksek dereceli PIN bulundu. 106 erkek ve 19 kadın mesanesinin hiç birinde makroskopik veya mikroskopik malign değişimler tespit edilmedi. Benign mesane lezyonları ise kadınların %36.8'inde ve erkeklerin %10.3'ünde saptandı. Bunlar, 6 (%5.5) erkek ve 4 (%21) kadında mukozal metaplastik değişiklikler; 5 (%4.1) erkek ve 3 (%15.7) kadında sistit olarak tespit edildi. Sistit olgularının 4'ü kronik, 2'si foliküler, 1'i polipoid ve 1'i hemorajik sistitdi.SONUÇ: Çalışmamızda Türk toplumunda insidental prostat kanseri prevelansı düşük olarak saptandı. Genetik, çevresel, beslenme ve yaşam tarzı prostat kanseri insidansının düşük olmasında etkili olabilir. Çalışmamızda mesane kanseri saptanmadı

Mesane neoplazmlarıOtopsiProstat neoplazmları
Kadir Polat
Afyon Kocatepe University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Perkütan nefrolitotomi sonrası nefrostomi traktına lokal anestezik uygulamasının postoperatif ağrı üzerine etkisi

Amaç: Perkütan nefrolitotomi (PNL) sonrası çoğu ağrı, renal kapsülün ve parankimal traktın dilatasyonuna bağlı olarak hissedilmektedir. Daha önceki araştırmalar ameliyat sonrası ağrıda nefrostomi kateterinin kalınlığının etkisi üzerine odaklanmıştır ve cerrahi alana lokal anestezik madde infiltrasyonu, PNL'de pek araştırılmamıştır. Bu çalışmanın amacı, PNL sonrası ağrı kontrolünde nefrostomi traktına uzun etkili lokal anestezik madde infiltrasyonunun etkisini araştırmaktadır.Gereç ve Yöntem: İki cm'den büyük taşı olan, tek, subkostal akses ile PNL yapılan kırk altı hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar tek kör, randomize olarak levobupivakain uygulananlar (grup I) ve serum fizyolojik uygulananlar (grup II) olmak üzere gruplara ayrıldı. Grup I hastalara (n=23) 20F re-entry Malekot kateter yerleştirildikten sonra, 21G iğne ucu ile akses hattındaki subkutan dokulara 25mg/10cc levobupivakain infiltrasyonu uygulandı. Levobupivakain, renal kapsüler alanın dışına diffüz olarak yayılması için, nefrostomi kateteri boyunca injekte edildi. Grup II hastalara 10cc serum fizyolojik aynı teknik ile injekte edildi. Ameliyat sonrası dönemde, hastaların isteğine bağlı olarak narkotikler verildi. Ağrı skorları, çizginin bir ucundaki ?0? hiç ağrının olmadığını, diğer ucundaki ?10? ise hasta tarafından tarif edilen en şiddetli ağrıyı ifade eden 10 cm uzunluğundaki görsel ağrı skalası (VAS) ile ameliyat sonrası dönemde 2., 4., 6., 8. ve 24. saatlerde toplandı. Her iki grup arasındaki VAS skorları, ilk analjezik gereksinimi zamanları, toplam analjezi tüketimi, oral alım zamanları ve mobilizasyon zamanları karşılaştırıldı.Bulgular: Grup I ve Grup II hastalarda yaş ortalaması sırası ile 44 ve 45 idi ve vücut kitle endeksi ise 26 ve 25 idi. Ortalama taş yüzey alanı, ameliyat zamanı ve irrigasyon sıvı miktarı Grup I ve Grup II hastalarda sırası ile 508 ve 473 mm2; 103 ve 99 dakika; ve 12.5 ve 11.8 L (sırasıyla, p=0.54, p=0.74 ve p=0.71) idi. Başarı ve komplikasyon oranları her iki grupta benzerdi. Tüm ameliyat sonrası zaman değerlerinde, her iki grubun ağrı skorları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Her hasta için ilk analjezik gereksinim zamanı ve toplam narkotik analjezik dozu Grup I ve Grup II hastalarda sırası ile 1.2±1.05 ve 4.04±1.57 saat; ve 96 mg ve 112 mg (p=0.009 ve p=0.41, sırasıyla).Sonuç: Nefrostomi traktına levobupivakain infiltrasyonu, PNL sonrası ağrı kontrolünde etkili değildir. Fakat levobupivakain infiltrasyonu yapılan hastalarda, daha geç dönmede analjezik kullanılması eğilimi söz konusudur.

AnaljeziBöbrek taşları
Güneş Kızıltepe
Afyon Kocatepe University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mesanenin değişici epitel karsinomunda serum laminin P1`in prognostik değeri

ÖZET Bu çalışmada Mart 1993 ile Haziran 1994 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim dalında tedavi edilen değişici epitel karsinomlu 38 hasta ve 35 tümörsüz birey değerlendirildi. Olgularda serum laminin P[ düzeyleri preoperatif,postoperatif 1,15 ve 90. günlerde RİA ile saptandı. Değişici epitel karsinomlu hastaların serum laminin Pı düzeyleri kontrol grubuna göre farklı bulundu ( p= 1.3 x 10 ). T[ ve T2 evresindeki hastaların serum laminin P| düzeylerinin Ta evresindekilere göre yüksek olduğu saptandı ( p= 2.3 x 10"^ ). Serum laminin Pfin 2 cm'den büyük ve çok tümörü olan hastalarda anlamlı düzeyde yüksek bulunması nedeniyle de neoplazinin kitlesiyle pozitif ilişki içinde olabileceği düşünüldü. Ta evresindeki karsinomun bazal membranı ve kas dokusunu invaze etmesi ve Tj-T2 evresine geçmesiyle serum laminin Pj düzeylerinde % 31.6'dan % 78.9'lara ulaşan duyarlılık ile anlamlı bir artışın izlenmesi nedeniyle, serum laminin P\ Ölçümünün mesanenin değişici epitel karsinomunda tümörün progresif özelliğini yansıtabilecek bir değerlendirme olduğu sonucuna varıldı. 31

EpitelKarsinomaLaminin+1
Mehmet Uğur Mungan
Dokuz Eylül University
1994
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hayvan pnömoretroperiton modelinde CO2 insuflasyonunun böbrek fonksiyonları üzerine etkisi

Laparoskopik girişimler sırasında ortaya çıkan artmış karın içi basınç böbrek fonksiyonlannda bozulmaya yol açabilir. Azalmış renal kan akımı, ureteral obstrüksiyon, sistemik hormonal etkiler veya direkt renal kompresyon laparoskopik cerrahide oligürinin ve böbrek disfonksiyonunun nedeni olarak öne sürülmektedir. Sıklıkla kullanılan retroperitonoskopik yolun da benzer şekilde böbrek disfonksiyonuna yol açıp açmadığını saptamak üzere bu çalışmayı planladık. Gereç ve Yöntem: Yirmi dört erişkin Yeni Zellanda türü tavşan altışardan dört gruba ayrıldı. Bir gruba balon disseksiyonunu takiben retroperitonda 10 mm Hg basınç sağlayacak CCb insuflasyonu iki saat süreyle uygulandı. Diğer bir grupta bu işlem dört saat sürdürüldü. Bu grupların shamlannda da basınç uygulaması dışındaki işlemler aynı şekilde yapıldı. Dört grupta da ayrı ayrı işlem başlangıcı, işlem sonu ve 24. saatte serum ve idrar kreatinin düzeyi, renal arter ve vende akış hızı saptandı. Ayrıca işlem başlangıcından sonuna ve daha sonra işlem sonundan 24. saate kadar idrar volümü kaydedildi. Bulgular: Serum kreatinin değeri çalışma gruplarında, işlem sonunda anlamlı yükselmekte idi. İdrar kreatinini çalışma gruplarında, işlem sonunda anlamlı azalma göstermekte idi. Renal arter akım hızlarında her iki grupta çalışma sonunda anlamlı azalma bulundu. Renal ven akım hızlarında her iki grupta çalışma sonunda anlamlı azalma saptandı. İdrar çıkışı her iki grupta shamlan ile karşılaştırıldığında çalışma süresince anlamlı azalmıştı. Tüm değişiklikler dört saatlik grupta daha belirgindi. Çalışma sonrası 24. saate kadar idrar çıkışında sham grupları ile karşılaştırma yapıldığında belirgin farklılık saptanmadı. İki ve dört saatlik gruplar arasında da fark yoktu. Tüm değişkenler çalışma sonrası 24. saatte normale dönmektedir. Sonuç: Bu bulgular retroperitonoskopi sırasında böbrek fonksiyonlarının geri dönüşümlü olarak olumsuz etkilendiğini, bunun uygulama zamanı arttıkça 38 daha belirgin hale geldiğini göstermektedir. Retroperitonoskopik cerrahi uygulanan riskli hastaların böbrek fonksiyonları operasyon süresince yakından izlenmelidir.

Böbrek fonksiyon testleriKarbon dioksitLaparoskopi+1
Cem Güler
Dokuz Eylül University
1995
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mesanenin yüzeyel değişici epitel karsinomunda vitamin D reseptörlerinin klinik önemi

Vitamin Da'ün kalsiyum metabolizmasının düzenlenmesi dışında, hücre çoğalmasını azaltıcı ve hücre farklılaşmasını arttırıcı etkileri bilinmektedir. Bütün bu etkilerim, hücre çekirdeğinde bulunan VDR'ler ile gerçekleştirmektedir. Bundan yola çıkılarak l,25(OH)2D3 ve VDR ile ilgili birçok çalışma yapılmıştır. Çok değişik dokularda yapılan çalışmalarda, çok farklı sonuçlar elde edilmiş olmasına rağmen, temel amaç vitamin D'nin çeşitli kanserlerin tedavisinde denenebileceğinin gösterilmesidir. Bu çalışmada, Ocak 1990 ile Aralık 1998 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dah'nda tedavisi yapılan ve izleme alınan, 105 yüzeyel mesane tümörlü olgunun tümör dokusunun ve çeşitli nedenlerden dolayı sistoskopileri yapılıp, patolojilerinde malign bir bulgu olmayan 30 bireyin mesane dokusunun VDR içerikleri kalitatif olarak değerlendirildi. Formaldehit ile fikse, parafinle kaplı doku kesitleri streptavidin-biotin immunperoksidaz yöntemi ile çalışıldı. Sonuçlarla olguların klinik ve patolojik değişkenleri arasında istatistiksel analizler yapıldı. Mesane tümörlü olguların %85.7'sinde, kontrol grubundaki bireylerin ise %66.6'sında VDR pozitif saptandı (p=0.018). VDR miktarının, tümör sayısı ve cinsiyetle ilişkili olmadığı görüldü. VDR (+++) olanlarda, tümör çapının daha büyük olduğu bulundu. Tümörün evresi ve derecesi ile VDR pozitifliği arasında istatistiksel olarak anlamlı olacak bir bağlantı kurulamadı. VDR pozitifliği fazla olan mesane tümörlü olgularda, tümörün ileri patolojik evrelere geçmesinin daha fazla olduğu saptandı. VDR (+++) olguların hastalıksız sağkalım süreleri, diğer olgulara göre daha kısa bulundu. îzlem süresi boyunca, VDR pozitif olan olguların %9 1.1 'inin, negatif olanların %86.7'sinin sağ olduğu görüldü. VDR pozitifliğinin hastalığa bağlı sağkalımı etkilemediği ve yapılan çok değişkenli analizlerde bağımsız bir prognostik faktör olmadığı sonucuna varıldı. 40

Mesane neoplazmlarıPrognozVitamin D
Mehmet Oğuz Şahin
Dokuz Eylül University
2000
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Soluble virulans faktörlerin mesane mukozası ve deneysel sistit oluşumu üzerindeki etkileri

ÖZET Üriner sistem infeksiyonları patogene zinde konak savunmasıyla ilgili olarak mesane mukus tabakasının bakteriyel adherensi önlediği ve bu tabakanın asit veya toksik maddelerle tahrip edilmesi sonrası bakteriyel adherensin arttığı ve infeksiyon hızında artış olduğu bildirilmektedir. Üriner sistem infeksiyonlarında sık görülen bir patojen olan E.coli* nin soluble virulans faktörler ürettiği ve bu faktörlerin mesane mukus tabakasını bozarak infeksiyon hızında artışa yol açtığı öne sürülmektedir. Bu çalışmada E.coli soluble virulans faktörlerin mesane mukus tabakasında oluşturduğu bu etki ve mesane mukozasında gelişen iyileşme sürecinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma hayvan deneyi olarak planlanarak tavşanlarda gerçekleştirilmiştir. Soluble virulans faktörler insan steril idrarının E.coli ile infekte edilmesi sonrası bakterinin ayrıştırılmasıyla elde edildi. Çalışmada kontrol alt gruplarına üretral kateterizasyonla 10 mi steril idrar, denek alt gruplarına 10 mi steril filtre edilmiş bakteriyel supernatant verildi. Bu işlem sonrası 1 saat sonra, 24 saat sonra ve 72 saat sonra E.coli verilerek 48 saat sonra alınan idrar örneklerinden bakteri üreme sayıları kontrol edildi. Her gruptan 2' şer tavşan bakteri verilmeksizin laparotomi yapılarak, mesaneleri Hemotoksilen Eozin, PAS, musicarmine, alcian blue boyama ile histopatolojik incelemeye alındı. 64Supernatant verilmesini takiben 1 saat sonra verilen bakteri üreme sayıları (CFU/ml) tüm gruplarda daha fazla olarak tespit edildi. Bu grubun histopatolojik incelemesinde mesane mukoza epitelinde yaygın reaktif değişiklikler, bazal membran kalınlaşması, inflamasyon tespit edildi. Supernatant verilmesini takiben 24 saat sonra verilen bakteri üreme sayılarında kontrol alt grubuna göre anlamlı farklılık bulundu. Bu grubun histopatolojik incelemesinde yer yer normal görünümlü mesane mukozası varlığı tespit edildi. Supernatant verilmesini takiben 72 saat sonra verilen bakteri üreme sayıları kontrol grubundan farklı bulunmadı. Bu grubun histopatolojik değerlendirilmesinde kontrol grubuyla benzer özelliklere sahip görünüm izlendi. E.coli soluble virulans faktörleri mesane mukus tabakasında tahribat yapmakta ve infeksiyonlara duyarlılığı artırmaktadır. Çalışmamızda bu etkinin hemen ilk saatlerde başladığı ve mesane mukozasının iyileşme sürecini 72 saatte tamamladığını tespit ettik. Transizyonel hücrelerin kendilerini koruma mekanizmalarının daha iyi anlaşılmasıyla mesane hastalıklarının ve infeksiyonlarm tedavisinde yeni yaklaşımlar geliştirilme olasılığı artacaktır. 65

Escherichia coliVirülansÜriner sistem enfeksiyonları
Güven Aslan
Dokuz Eylül University
2000
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erektil disfonksiyonun değerlendirilmesinde yeni bir yöntem: sildenafil + doppler ultrasonografi

Günümüzde erektil disfonksiyonda vasküler sistemin değerlendirilmesinde çeşitli yöntemler arasında en iyisi renkli Doppler ultrasonografi (RDU) olarak önerilmektedir. Ancak RDU ile birlikte uygulanan intrakavemoz ajanlar invaziv olup, uzamış ereksiyon gibi yan etkileri vardır. Bu çalışma, intrakavernozal ajanlar yerine sildenafilin kullanılabilirliliğini araştırmak amacıyla planlanmıştır. Çalışmaya erektil disfonksiyon şikayeti ile başvuran toplam 42 hasta alındı. Papaverin (60 mg) enjeksiyonu öncesi ve sonrası, görsel erotik ve elle genital uyaran ile birlikte RDU yapıldı. Maksimum sistolik akım hızı, diastol sonu akım hızı, rezistif indeks ve akseleraşyon zamanı değerleri ölçülerek kaydedildi. İlk çalışmadan en az 3 gün sonra olacak şekilde aynı hastalara 50 mg sildenafillin oral olarak verilmesini takiben görsel erotik ve elle genital uyaran ile birlikte RDU yapıldı. Aynı parametreler 30., 45., 60., 75. ve 90. dakikalarda değerlendirilerek kaydedildi. Her iki yöntem ile elde edilen değerler istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Sildenafil sonrası 30.dakikada maksimum sistolik akım hızında anlamlı yükselme gözlendi ve 60.dakikada en yüksek değerine ulaştı. Her iki yöntemle elde edilen değerler karşılaştırıldığında (1 ile 45, 5 ile 60, 10 ile 75 ve 20 ile 90) anlamlı fark tespit edilmedi. Arteriyel yetmezlik tanısı için intrakavernozal ajan uygulamalı RDU altın standart olarak kabul edildiğinde, sildenafil uygulanımlı RDU %90 duyarlı ve %100 özgül olarak bulunmuştur. Papaverin grubunda 5(%12) hastaya priapizm nedeniyle tıbbi müdahale yapıldı. Sildenafil grubunda ciddi yan etkiye rastlanmadı. Sildenafil intrakavernozal ajanlar gibi maksimum sistolik akım hızında yeterli yükselme oluşturabilmektedir. Sonuç olarak; erektil disfonksiyon değerlendirilmesinde, sildenafil uygulamalı Doppler ultrasonografi, intrakavernozal ajanlarla yapılan çalışmalara bağlı gelişebilecek komplikasyonlardan kurtulma imkanı veren yüksek duyarlılık ve özgüllüğe sahip bir yöntem olarak ortaya çıkmaktadır. Anahtar kelimeler: Erektil disfonksiyon, Doppler ultrasonografi, sildenafil

Deniz Arslan
Dokuz Eylül University
2000
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda sisplatin ile oluşturulan testiküler hasar üzerine viburnum opulus'un olası etkisinin histolojik ve biyokimyasal olarak incelenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Sisplatin, birçok kanserde kullanılan platin bazlı bir kemoterapötiktir ve testislerde doğrudan toksisite ve oksidatif stresle hasar oluşturarak infertiliteye yol açabilir. Bu hasar çoğu zaman geri dönüşümlüdür. Çalışmamızda, bu hasarın antioksidan özellikli Viburnum Opulus ile önlenip önlenemeyeceğini araştırdık. Amacımız, sisplatin tedavisi sonrası genç erkeklerde görülen infertilite riskini azaltmaktır. YÖNTEM: Çalışmamızda 32 adet 241±26 gr ağırlığında Wistar Albino cins erişkin erkek rat kullanıldı. Ratlar rastgele 8'er adetten 4 farklı deney grubuna ayrıldı. Kontrol grubuna işlem yapılmadı. İkinci gruba 12 gün boyunca 100mg/kg oral Viburnum Opulus verildi. Üçüncü gruba tek doz 7mg/kg sisplatin (i.p) uygulandı. Dördüncü gruba 7mg/kg sisplatin (i.p) uygulamasının ardından 12 gün boyunca 100mg/kg oral Viburnum Opulus verildi. Tüm ratlara 12 günün sonunda 40mg/kg %10 ketamin hidroklorür ve 8mg/kg ksilazin yapılarak anestezi uygulandı. Cerrahi olarak testisler çıkarıldı, kan örnekleri alındı ve ratlar sakrifiye edildi. BULGULAR: Gruplar arası johnsen skorlaması, germinal epitel kalınlığı ve seminifer tübül çapı ölçümü yapıldı. CIS grubunda diğerlerine göre istatistiksel anlamlı (p<0,05) düşüş saptanırken CIS+V.O gruplarında diğerlerine göre istatistiksel anlamlı (p<0,05) yükselme görüldü. Semen analizinde toplam sperm konsantrasyonu, ileri hareket yüzdeleri ve normal morfoloji yüzdeleri karşılaştırıldı. CIS grubunda her 3 değerde anlamlı şekilde (p<0,05) düşüş saptanırken CIS+V.O grubunda CIS grubuna göre 3 değerde de anlamlı (p<0,05) yükseliş izlendi. Biyokimyasal analizde total testosteron, inhibin-b, CAT, SOD, GPx, 8-OHdG, MPO, MDA, TAS ve TOS ölçümleri yapıldı. GPx dışında (p>0,05) tüm bulgularda gruplar arası anlamlı farklılık (p<0,05) saptandı. SONUÇ: Sisplatinin testiküler dokuda hasar yaptığına ve birçok molekülün bu hasarı önlemede etkili olup olmadığına dair literatürde çalışmalar mevcut. Çalışmamızda, sisplatine bağlı oluşan histometrik hasarın ve artan oksidatif stresin Viburnum Opulus ile önlenebildiğini gösterdik. Anahtar Kelimeler: Sisplatin, testis, Viburnum Opulus

SisplatinTestisViburnum opulus
Hasan Salih Köse
Sakarya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Testiküler iskemi-reperfüzyon hasarı olan ratlarda PRP kullanımının sperm fonksiyonlarına etkisinin in vitro fertilizasyon (IVF) ile değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Testis torsiyonu ani gelişen, tanı aldığında acil müdahale edilmesi gereken ürolojinin gerçek acillerindendir. Zamanında yapılan detorsiyon tedavise rağmen testiste iskemi/reperfüzyon (İ/R) hasarı meydana gelmektedir. Son yıllarda İ/R hasarında plateletten zengin plazma (PRP) ile yapılan çalışmalar umut vadedicidir. Çalışmamızın amacı PRP'nin, testiküler İ/R hasarında sperm fonksiyonlarına etkisini in vitro olarak değerlendirmektir. YÖNTEM: 12 haftalık 50 adet Wistar Albino erkek sıçan; randomize şekilde kontrol (Sham), Sham+PRP uygulaması (Sham+PRP), iskemi (İ), 4 saatlik iskemi sonrası PRP uygulanması (İ+PRP), torsiyon/detorsiyon (İ/R) ve torsiyon/detorsiyon sonrası PRP uygulanması (İ/R+PRP) gruplarına ayrıldı. PRP hazırlığı için 2 erkek, oosit temini içinse 12 adet dişi sıçan kullanıldı. Torsiyon sağ testise 720º derece uygulandı. 4 saatlik torsiyon süresinden sonra intratestiküler 20 µl PRP enjeksiyonu yapıldı. 28 gün sonra tüm sıçanlar sakrifiye edilerek sperm örnekleri toplandı ve testisler histopatolojik incelemeye alındı. Kontrollü overyan stimülasyon ve östrus senkronizasyonu yapılan dişi ratlardan oosit toplanarak inseminasyonun ardından kültürize edildi. 5 güne kadar kültürize edilen örnekler, fertilize oosit sayısı ve bölünmüş oosit sayıları açısından incelendi. BULGULAR: Testis ağırlığında en belirgin azalma İ ve İ/R gruplarındaydı. Johnsen testiküler biyopsi skoru İ/R grubunda en düşük bulundu ve İ/R+PRP grubuyla arasındaki fark anlamlı saptandı. (p<0,05). Sham ve Sham+PRP grupları arasında fark izlenmedi (p<0,05). Semen parametreleri Sham ve Sham+PRP grubu arasında fark göstermezken, İ/R+PRP grubunda İ/R grubuna kıyasla tüm parametrelerde üstündü (p<0,05). Fertilize oosit sayısı Sham ve Sham+PRP grubunda fark göstermedi (p>0,05) ancak İ/R+PRP grubunda İ/R grubundan yüksek bulundu (p<0,05). Bölünen oosit sayılarına bakıldığında, PRP uygulanan gruplarla uygulanmayan kontrolleri arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). SONUÇ: 20 µl'lik PRP uygulamasının testis hasarı meydana getirmeden reperfüzyon hasarına karşı olumlu etkisinin olduğunu, sperm parametrelerine ve histopatolojik olarak reperfüzyon hasarına karşı olumlu etki göstermesine rağmen klinik fertilite sonuçlarına etkisinin sınırlı kaldığını göstermiştir.

Fertilizasyon-in vitroHayvan deneyleriReperfüzyon+7
Burak Uysal
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Androloji Polikliniğine başvuran çiftlerde fertiliteye etki eden faktörlerin araştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: İnfertilite, en az 12 ay boyunca düzenli ve korunmasız cinsel ilişkiye rağmen gebelik oluşmaması durumudur. Erkek infertilitesi değerlendirilirken fiziksel, sosyal ve psikolojik yönden bir bütün olarak ele alınmalıdır. Bu çalışmada erkek infertilitesine etki eden faktörlere geniş bir bakış açısıyla ışık tutmak, genel sağlık durumunun erkek fertilitesine olan etkisini araştırmak ve infertilitenin getirdiği psikososyal yükün semen kalitesi üzerine etkilerini ortaya koymak amaçlanmıştır. YÖNTEM: Androloji polikliniğimize 31/05/2021-18/05/2023 tarihleri arasında infertilite nedeniyle başvuran hastaların dosyaları retrospektif olarak tarandı. Anamnez ve fizik muayenesi tamamlanan hastalardan Uluslararası Erektil Fonksiyon Değerlendirme Anketi-15, Doğurganlık Sorunu Yaşayan Kişiler İçin Hayat Kalitesi Ölçeği, Evlilikte Uyum Ölçeği ve Hasta Sağlık Anketi formlarını dolduran 1039 hastanın verileri çalışmaya dahil edildi. Hastalar normospermik ve semen analizinde en az bir anomalisi olanlar şeklinde iki gruba ayrıldı. Semen anomalisi riskinin ortaya konması için lojistik regresyon analizi yapıldı. P değeri %95 güven aralığında <0,05 olanlar anlamlı olarak kabul edildi. BULGULAR: Normospermik grupta 534 hasta, semen anomalisi olan grupta 431 hasta mevcuttu. Testis boyutlarının artışı semen kalitesi ile pozitif yönde ilişkiliydi (OR: 0,925 [GA: 0,862-0,993], p: 0,031). Varikoselektomi öyküsü (OR: 2,106 [GA: 1,286-3,451], p: 0,003), muayenesinde varikosel saptanması (OR: 1,433 [GA: 1,046-1,964], p: 0,025), sigara kullanımı (OR: 2,210 [GA: 1,084-4,503], p: 0,029) ve gelir düzeyinin düşük olması (OR: 1,314 [GA: 0,897-1,925], p: 0,003) anormal semen için bağımsız risk faktörleri olarak bulundu. Uygulanan tüm ölçeklerde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü. SONUÇ: Bu çalışmada erkeğin sağlık durumu ile üreme yeteneği arasında yakın ilişki olduğu, infertilite nedeniyle tedavi arayışına giren erkeklerin tıbbi değerlendirmesinde anamnez, fizik muayene ve laboratuvar incelemenin önemli olduğu ortaya konmuştur. Ayrıca infertil erkeklerde cinsel işlev, depresyon, hayat kalitesi ve evlilikte uyumunun semen kalitesi ile olan ilişkisi de gösterilmiştir. Hastaların tedavi sürecinde psikososyal açıdan da desteklenmeleri infertilite tedavisinin başarısına önemli katkılar sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Depresyon, Hayat kalitesi, İnfertilite, Semen analizi

AndrolojiDepresyonKısırlık+3
Safa Arslan
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Parsiyel üreter obstrüksiyonu yeri ve şiddetinin üriner sistem taş hastalığı oluşumuna etkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Üreteropelvik ve üreterovezikal bileşke darlıkları temel alınarak oluşturulan parsiyel üreter obstrüksiyonun yeri ve şiddetinin taş oluşumuna etkisini gözlemlemeyi amaçladık. GEREÇ YÖNTEM: Çalışmaya 8 haftalık 40 erkek sıçan dahil edildi ve sıçanlar 5 gruba ayrıldı. Grupları; kontrol grubu, proksimal ve distal üreterde hafif/ciddi obstrüksiyon grupları olarak belirledik. Obstrüksiyon gruplarına, cerrahi işlemle gruplara uygun parsiyel üreter obstrüksiyonu oluşturuldu. 5 gün intraperitoneal glioksilat enjeksiyonu yapılması sonrası ratlardan biyokimyasal örnekler alındı ve bilateral nefrektomi uygulandı. Alınan idrar ve kan tetkikleri analiz edildi ve böbrek dokuları histopatolojik olarak incelendi. BULGULAR: Gruplar arasında idrarda sitrat, pH değeri, oksalat/kreatinin, sitrat/kreatinin, kalsiyum/kreatinin oranlarında istatistiksel olarak fark olduğu saptanmıştır (p<0,05). Sitrat/kreatinin oranı ortalama değeri kontrol grubunda 21,13±0,44; distal seviyedeki obstrüksiyon oluşturulan gruplarda 17,31±3,82; proksimal seviyedeki obstrüksiyon oluşturulan gruplarda 15,48±1,87 saptanmıştır. Kontrol grubu ile obstrüksiyon şiddetleri karşılaştırıldığında ise ciddi obstrüksiyonda hafif obstrüksiyona göre idrar sitrat, pH değeri ve sitrat/kreatinin, kalsiyum/kreatinin oranının daha düşük, oksalat kreatinin oranının daha yüksek olduğu görülmüştür. Obstrükte böbrekte pelvis çapı azaldıkça ve parankim kalınlığı arttıkça kristal skorunun arttığı görülmüştür (p<0,00; p<0,00). CaOx kristali yokluğu ve varlığında oksalat (61,54±53,24; 77,92±49,73) ve oksalat/kreatinin oranı (72,38±65,33; 98,96±58,96) arasında fark saptanmıştır (p<0,025; p<0,019). SONUÇ: Çalışmamız parsiyel üreter obstrüksiyonu ve böbrek taşı modelinin birlikte kullanıldığı ilk çalışmadır. Çalışmamız sonucunda üreter obstrüksiyon seviye ve derecesinin doğrudan böbrek taşına neden olmadığı, üriner stazın idrarda sitrat, pH, sitrat/kreatinin gibi parametreleri değiştirdiği görülmüştür. Bu parametreler taş oluşumunu kolaylaştırıcı faktörler olduğundan bu hastalar taş oluşumu için dolaylı olarak risk altındadır. Ayrıca çalışmamızda obstrüksiyon oluşturulan böbrekte, karşı böbreğe göre daha az CaOx kristali oluştuğu da gösterilmiştir. Üriner sistem obstrüksiyonunda taş oluşumunun karmaşık bir süreç olduğu görülmüştür. Ancak üreter obstrüksiyonu olan hastaların taşsızken veya taşın cerrahi olarak çıkarılmasından sonra metabolik değerlendirme ve profilaktik tedavi ile cerrahi tedavinin olası komplikasyonlarından kaçınılabileceğini düşünmekteyiz.

Kemal Demirhan
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endoskopik üriner sistem taşı tedavisi sırasında double J stent yerleştirilmesinin cinsel işlev bozukluğu üzerine etkisi

Amaç: Böbrek ve üreter taşının tedavisi için uygulanan endoskopik taş tedavisi uygulamasının, stentli veya stentsiz gruplar arasında cinsel fonksiyonlar açısından farklılık gösterip göstermediğini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 20-65 yaş aralığında endoskopik üreter taşı tedavisi yapılan, evli ve aktif cinsel hayatı olan 134 erkek hasta dahil edildi. Hastalara çalışma hakkında bilgilendirildi. Onam formu tüm hastalara imzalatıldı. Kliniğimizde endoskopik üreter ve böbrek taşı tedavisi kararı verilen hastalara preoperatif dönemde Uluslararası Erektil Fonksiyon İndeksi (IIEF) formu doldurtuldu. Erektil işlev, cinsel ilişkiden memnuniyet, orgazmik işlev, cinsel istek ve genel memnuniyeti değerlendiren bu formun cevapları kayıt altına alındı. Hastaların demografik özellikleri, taşlarının boyutu, yeri, taşın dansitesi, uygulanan işlem belirlendi ve kayıt altına alındı. Çalışmadan bağımsız olarak, hastalara operasyon esansında stent takılıp takılmayacağına karar verildi. Hastalar double j stent takılan ve takılmayan olarak 2 gruba ayrıldı; stent takılan grup (Grup 1, n=83) ve stent takılmayan grup (Grup 2, n=51). Operasyon sonunda DJS takılan hastalara 4 hafta sonra stent çekilme gününde ve stent çekildikten 4 hafta sonrasında kontrol muayenesinde IIEF formu dortuldu. Stent takılmayan hastalara da 4 hafta sonra kontrol muayenesine geldiklerinde IIEF formu dortuldu. Genel demografik özellikler ve IIEF formu sonuçları karşılaştırıldı. Bulgular: Gruplar arasında; yaş (Grup 1= 44,84±11,47 ve Grup 2= 43,02±11,47 p=0,37), BMI (Grup 1= 25,46±2,56 ve Grup 2= 25,08±2,98 kg/m2, p=0,43), IIEF operasyon öncesi toplam skorları (Grup 1= 56,43±15,42 ve Grup 2= 56,06±13,67 p=0,88) arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Gruplar arasında taş boyutu (Grup 1= 12,42±5,43 ve Grup 2= 7,76±2,60 mm, p<0,001), taş dansitesi (Grup 1= 1045,18±321,26 ve Grup 2= 852,94±166,55 HU p<0,001), operasyon süresi (Grup 1= 74,10±26,36 ve Grup 2= 52,55±15,47 dk, p<0,001), operasyon esnasında kullanılan lazer enerji miktarı (Grup 1= 11987,95±4473,48 ve Grup 2= 7137,25±3200,12 j, p<0,001) ve operasyon sonrası IIEF toplam skorları arasında (Grup 1= 42,12±15,78 ve Grup 2= 48,82±14,03, p=0,01) istatiksel olarak anlamlı fark saptandı. Grup 1 kendi içinde incelendiğinde IIEF toplam skorlarında operasyon öncesi, operasyon sonrası ve kontrol değerleri bakıldığında operasyon öncesi 56,43±15,42, operasyon sonrası 42,12±15,78 ve stent çekildikten sonraki kontrol değeri 53,45±17,04 ile istatiksel olarak birbirleri arasında fark olduğu (p<0,001), sadece operasyon öncesi ve kontrol değerlerinin birbirine yakın olduğu gözlenmektedir. Özetle, postoperatif azalan toplam IIEF ve alt skorları değerleri, kontrol zamanında yapıldığında, operasyon öncesi değerlerine yükseldi ve istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Grup 2 kendi içinde değerlendirildiğinde IIEF toplam skorlarında operasyon öncesi ve sonrasında (56,06±13,67 ve 48,82±14,03 p<0,001) istatiksel olarak fark saptandı. Tartışma ve Sonuç: Bu çalışmada endoskopik ureter taşı tedavisinin ve tedavi esnasında DJS takılmasının erkek hastalarda cinsel işlev bozukluğuna neden olup olmadığını araştırdık. Cinsel fonksiyonların, stent takılmayan hastalarda, stent takılanlara göre daha hafif olmakla birlikte negatif etkilendiğini düşünmekteyiz. DJS takılmayan hastalarda ameliyat sonrası dönemde fiziksel ve duygusal durumların muhtemelen taş düşmesi ve alt üriner sistem semptomları nedeniyle etkilendiğini görmekteyiz. Yaptığımız çalışmada, endoskopik taş tedavisi yapılan ve DJS yerleştirilen hastalarda geçici cinsel fonksiyon bozukluğu saptadık. Ayrıca stent takılmayan hastalarda, daha az etkilenmekle birlikte geçici cinsel fonksiyon bozukluğu saptadık. Endoskopik üriner sistem taş tedavisinin ve tedavi esnasında stent yerleştirilmesinin, erkek hastalar üzerindeki cinsel işlevlerine olan etkilerini daha belirgin gösterebilmek için daha fazla hasta içeren çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Cinsel işlev bozukluğu-fizyolojikCinsel işlevlerEndoskopi+3
Tevfik Çetin
Afyonkarahisar Health Sciences University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kalp yetmezliği, kronik obstrüktif akciğer hastalığı ve sigara kullanımının üretra darlığı gelişimi ile ilişkisi

Amaç: Çalışmamızda, Transüretral Prostat Rezeksiyonu operasyonu gerçekleştirilen, takiplerinde üretra darlığı gelişimi saptanan ve saptanmayan hastalar incelenerek; Kalp Yetmezliği, Kronik Obstruktif Akciğer Hastalığı ve sigara kullanımının üretra darlığı gelişimi ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde 50-80 yaş aralığında olan ve Transüretral Prostat Rezeksiyonu operasyonu gerçekleştirilen hastalar gönüllük esasıyla çalışmaya dahil edildi. Bu hastalar arasından takiplerinde üretra darlığı gelişen 50 hasta grup 1, üretra darlığı gelişmeyen ve kura ile seçilen 50 hasta ise grup 2 olacak şekilde ayrıldı. Hastaların yaş, boy, kilo, tüketilen sigara miktarı, prostat hacmi, maksimum idrar akış hızı, işeme sonrası rezidü idrar hacmi, IPSS skoru, operasyon süresi ve sonda çıkartılma süreleri incelendi. Ameliyat edilecek hastalarda rutin olarak yapılan kardiyoloji ve göğüs hastalıkları konsültasyon raporları ve solunum fonksiyon testi sonuçları incelendi. Ayrıca hastalardan sözel olarak alınan bilgiler ile doldurulan formlar ve konsültasyon sonuçları dikkate alınarak, kalp yetmezliği ve kronik obstrüktif akciğer hastalağı durumları hakkında bilgi sahibi olundu. Hastaların takiplerinde üretra darlığı gelişme süreleri ve gerçekeleştirilen internal üretrotomi işlemiyle ilgili bilgiler değerlendirildi. Tüm hastalar en az 6 ay süre ile takip edildi. Bulgular: Hastaların yaş, prostat hacmi, maksimum idrar akış hızı, IPSS skoru, operasyon süresi ve sonda çıkartılma süreleri gibi verilerinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Grup 1'deki hastaların vücut kitle indeksi ve işeme sonrası rezidü idrar hacmi, grup 2'ye göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (sırasıyla; p=0,015, p=0,007). Grup 1'deki hastalar tarafından tüketilen sigara miktarı ortalama±SS değeri 23,78±18,2 paket/yıl iken, grup 2'de bu ortalama 13,94±19,94 paket/yıl olarak saptandı. Tüketilen sigara miktarı ortalaması darlık gelişen grupta istatistiksel olarak ileri derecede anlamlı bulundu (p=0,007). Grup 1'de semptomatik KY oranı % 56 iken grup 2'de bu oran %26 olarak saptandı. Semptomatik kalp yetmezliği olan hastalar ve olmayan hastalar, grup 1 ve grup 2 ile çapraz tabloda incelendiğinde ki-kare testi istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,002). Benzer şekilde; grup 1'de kronik obstruktif akciğer hastalığı oranı %48 iken bu oran, grup 2'de %22 olarak saptandı. Çapraz tabloda incelendiğinde ise ki-kare testi istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,006). İncelenen mMRC skalaları ve CAT skorları grup'1 de istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek izlendi (sırasıyla; p=0,003, p=0,002). Ayrıca; hastaların FEV1, FVC ve FEV1/FVC gibi solunum fonksiyon testi parametreleri grup'2 de istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (sırasıyla; p<0,001, p<0,001, p=0,008). Sonuç: Üretra darlığı etiyolojsinde en sık iyatrojenik nedenlerle karşılaşılır. Bu nedenle üretra darlığı gelişimine zemin hazırlayan faktörlerin araştırılması önem kazanmaktadır. Yaptığımız araştırmada sigara kullanımının, kalp yetmezliğinin ve kronik obstrüktif akciğer hastalığının transüretral prostat rezeksiyonu sonrasında darlık gelişimi riskini anlamlı derecede artırdığı sonucuna ulaştık. Anahtar kelimeler: Üretra darlığı, Transüretral prostat rezeksiyonu, Sigara, Kronik obstrüktif akciğer hastalığı, Kalp yetmezliği.

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifKalp yetmezliği+5
Kutay Topal
Afyonkarahisar Health Sciences University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Transüretral rezeksiyon yapılan mesane tümörü hastalarında, obturator sinir bloğunun nüks, progresyon ve ameliyat başarısına etkisi

Amaç:Çalışmamızda, primer mesane yan duvar tümörü tespit edilen ve TUR-M planlanan hastalarda spinal anesteziye ek olarak uygulanan obturator sinir blokajının (OSB) operasyon süresi, hastanede yatış süresi, komplet rezeksiyon, patolojide kas dokusu varlığı, ikinci rezeksiyon, nüks ve progresyon üzerine etkisini değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem:Kliniğimize 18-90 yaş arası başvuran ve görüntüleme yöntemlerinde mesane yan duvar tümörü tespit edilen hastalar bilgilendirildikten ve onamları alındıktan sonra çalışmaya dahil edildi. Toplam 70 hastaya operasyon öncesi spinal anestezi uygulandı. Hastalar rastgele randomize edildi ve 35 hastaya spinal anesteziye ek olarak OSB uygulandı. Her iki grubun yaş, cinsiyet, tümör boyutu, operasyon süresi, hastane yatış süresi, EORTC nüks ve progresyon skorları, T evresi, tümör derecesi, EAU risk sınıfı verileri incelendi. İki grup obturator refleks gelişimi, perforasyon oluşumu, komplet rezeksiyon, patoloji örneklerinde kas dokusu varlığı, ikinci rezeksiyon ihtiyacı, kas dokusu eksikliği nedenli ikinci rezeksiyon ihtiyacı, 1 yıllık nüks ve progresyon oranları açısından karşılaştırıldı. Bulgular: İki grubun demografik ve hastalığa bağlı verileri karşılaştırıldığında; gruplar arasında yaş, cinsiyet, tümör boyutu, EORTC nüks ve progresyon skorları, risk sınıfı, T evresi, tümör derecesi ve BCG tedavisi açısından istatistiksel anlamlı fark izlenmedi. Obturator refleks gelişimi, OSB yapılan grupta anlamlı olarak daha düşük oranda izlendi (p=0,002). Mesane perforasyonu sayısal olarak OSB yapılan grupta daha düşük olmasına rağmen istatistiksel anlamlı fark izlenmedi (p=0,198). Komplet rezeksiyon oranları, OSB yapılan grupta %94.3, yapılmayan grupta ise %74.3 olarak bulundu ve OSB yapılan grupta istatistiksel olarak anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,045). Patoloji örneklerinde kas dokusu varlığı OSB yapılan grupta %91.4, diğer grupta %68.6 olup OSB yapılan grupta daha yüksekti ve istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,034). İkinci rezeksiyon oranları OSB yapılmayan grupta anlamlı derecede daha yüksek bulundu (p=0,015). Kas dokusu eksikliği nedenli ikinci rezeksiyon yapılan hasta sayısı OSB yapılmayan grupta daha yüksek olmasına rağmen istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p=0,106). 1 yıllık takiplerde OSB yapılan grupta %22.9 oranında nüks saptanırken, OSB yapılmayan grupta bu oran %68.6 olarak bulundu ve 1 yıllık nüks oranı OSB yapılan grupta anlamlı olarak daha düşüktü (p<0,001). 1 yıllık progresyon oranları karşılaştırıldığında gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı (p=0,106). Sonuç: Yaptığımız araştırmada, spinal anesteziye ek olarak uygulanan OSB'nin, obturator refleksi azaltarak komplet ve kas dokusunu içeren rezeksiyon oranını artırdığı, ikinci rezeksiyon ihtiyacında ve tümör nüksünde anlamlı derecede azalmaya neden olduğu sonucuna ulaştık. Anahtar kelimeler:Mesane kanseri, Obturator sinir blokajı, Tümör nüksü

Cerrahi-ürogenitalCerrahi-ürolojikMesane hastalıkları+4
Osman Gerçek
Afyonkarahisar Health Sciences University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vezikal görüntüleme-raporlama ve veri sisteminin (VI-RADS) doğrulanması ve mesane kanserinin klinik yönetiminde kullanımı

ÖZET Çalışmamızda öncelikle VI-RADS skorlama sisteminin mesane kanserinde kas invazyonunu öngörmedeki başarısını araştırmayı amaçladık. Bunun yanında tümör yeri, çapı, lokalizasyonu, lenfovasküler invazyon gibi klinik veriler ve hidronefroz varlığı, lenf nodu tutulumu gibi radyolojik verilerin VI-RADS skorlama sistemi ve kas invazyonu ile ilişkilerini araştırmayı amaçladık. Etik kurul onayı alındıktan sonra kliniğimize başvurup Ocak 2023- Haziran 2024 yılları arasında mesane tümörü şüphesi ile tanısal sistoskopi yapılıp, MR görüntülemesi yapılmış, dahil edilme kriterlerini karşılayıp dışlanma kriterlerine sahip olmayan hastalar çalışmaya dahil edildi. Bu kriterler sonucunda 74 hastanın sonuçları incelendi. Hastaların adı soyadı, dosya numarası, cinsiyeti gibi demografik verileri, tümör sayısı, lokalizasyonu, morfolojisi, tümör çapı gibi sistoskopi verileri, TUR-M ya da radikal sistektomi operasyonlarının patoloji verileri ve bu operasyonların endikasyonları ve hidronefroz, lenf nodu tutulumu gibi radyoloji verileri not edildi. Tüm bu veriler hastaların MpMRI verileri ile karşılaştırıldı. VI-RADS>3 grubunda VIRADS≤3 grubuna göre inkomplet rezeksiyon oranı, trigondaki tümör varlığı, tümör boyutu, tümör evresi ve derecesi, lenfovasküler invazyon varlığı istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek bulundu (hepsi için p<0,001). VI-RADS>3 grubunda VI-RADS≤3 grubuna göre tümör temas mesafesi, tümör en geniş çapı, lenf nodu invazyonu, hidroüreteronefroz varlığı ve ekzofitik dışı morfolojiye sahip olan tümörlerin oranı istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek bulundu (hepsi için p<0,001) MRI lenf nodu tutulumu ile TUR-M lenfovasküler invazyon arasında ve MRI lenf nodu tutulumu ile radikal sistektomi patolojik lenf nodu invazyonu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki mevcuttu (sırasıyla p<0,001 ve p=0,015). TUR-M patolojik T evresi ile VI-RADS skoru arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki mevcuttu (p<0,001). TUR-M patoloji sonucuna göre kas invazyonu varlığını öngermek için yapılan lojistik regresyon analizinde kas dokusu invazyonunu öngören model anlamlıydı (χ2(8) = 1,9, p = 0,983) ve reenkarserasyondaki varyansın %84'ünü açıklayabiliyordu (Nagelkerke R2 = 0,840). Model kas invazyonu olmayanların %96,4'ünü, kas invazyonu olanların ise %89,5'ini (toplamda %94,6) doğru tahmin etti. Kas invazyonu varlığı için en önemli prediktör faktörün yüksek VI-RADS skoru olduğu görüldü. Klinik ve radyolojik parametreler arasında yapılan korelasyon analizi sonucunda VIRADS skoru ile sistoskopi tümör çapı, MRI tümör temas uzunluğu, MRI tümör çapı, MRI tümör aksiyel en geniş çap arasında yüksek düzeyde pozitif bir korelasyon olduğu izlendi ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü (sırasıyla; r=0,720 p<0,001, r=0,811 p<0,001, r=0,724 p<0,001, r=0,800 p<0,001). Yaptığımız araştırmada VI-RADS skorlama sisteminin mesane kanseri kas invazyonunu güçlü bir şekilde öngörebildiği sonucuna ulaştık. Bunun yanı sıra VI-RADS skoruna ve kas invazyonuna etki eden klinik ve radyolojik faktörleri tanımlayarak VI-RADS skorlama sisteminin mesane kanseri klinik yönetiminde kullanım metodlarını sunduk. Bu konu hakkında daha büyük hasta serileri ile ileri çalışmalar yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Kas invazyonu, Mesane kanseri, VI-RADS,

Kemal Ulusoy
Afyonkarahisar Health Sciences University
2024
10