Bezmialem Vakıf University
Discipline

Medical Pathology

Bezmialem Vakıf University

144

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign plevral mezotelyomalarda histolojik tip, nükleer derece, BAP1 ve PD-L1 ekspresyonu arasındaki ilişkinin ve prognoz üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Diffüz plevral mezotelyomalar (DPM) nadir görülen, agresif biyolojik davranışa sahip tümörlerdir. Bu tümörlerin prognozunu öngörmek ve tedavi alternatiflerini arttırmak için tümörü derecelendirmek, prognoz ilişkili morfolojik özellikleri belirtmek ve BAP1 ve PD-L1 gibi bazı yardımcı tetkikleri uygulamak önerilmektedir. Bu çalışma ile prognozu öngörmeye yardımcı morfolojik parametrelerin ve bu tümörlerdeki BAP1 ve PD-L1 ekspresyon durumunun, birbirleri ile ilişkisinin ve sağkalıma etkili olup olmadıklarının sorgulanması amacıyla 2000-2022 yılları arasında DPM tanısı almış hastalar arasından eksizyon materyalleri değerlendirmeye uygun 52 hasta seçilmiştir. Morfoloji yeniden değerlendirilmiş, epitelioid tipteki olgular için nükleer derecelendirme ve tümör derecelendirmeleri uygulanmış, BAP1 ve PD-L1 immünohistokimyasal çalışmaları tamamlanmıştır. Morfolojik değerlendirmelerin sonucunda yüksek nükleer derece, nekroz varlığı ve tümörün yüksek dereceli oluşu kısa sağkalımla ilişkili bulunmuştur. BAP1 nükleer ekspresyon kaybı oranı %69'dur. Sitoplazmik boyanma gösteren olguların çoğunlukla %50'nin üzerinde PD-L1 ekspresyonu gösterdiği tespit edilmiştir. PD-L1 değerlendirmesi 73-10 klonu kullanılarak yapılmıştır. Değerlendirilebilen 50 olgunun 20'si (%40) negatif olup, 19'unda (%38) %1-49 arası, 5'inde (%10) %50-79 arası ve 6'sında (%12) %80 ve üzerinde pozitiflik saptanmıştır. Düşük PD-L1 ekspreyonu gösteren ve PD-L1 negatif olguların çoğunluğu olumlu biyolojik davranışla ilişkilendirilen tübülopapiller paterni göstermektedir. Literatüre oranla yüksek PD-L1 pozitifliği görülmesi klonun yüksek duyarlılığı ile açıklanabilir, ancak bu klonun kullanıldığı daha geniş serilerle yapılan çalışmalar ve kanıta dayalı veriler gereklidir.

Havva Gökçe Terzioğlu
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanserinde neoadjuvan kemoterapi öncesi ve sonrası patolojik parametrelerin, hormon reseptörü, CerbB2 ve Ki67 profilinin karşılaştırılması

Amaçlar: Meme kanseri, dünya üzerinde ve kadınlarda en sık görülen ve en sık ölüme neden olan kanser türüdür. Tümörün histolojik alt tipi, hormon reseptörü, CerbB2, Ki67 durumu ve tümörün evresine göre hastalara farklı tedaviler uygulanmaktadır. Başlangıçta kısıtlı bir hasta grubuna verilen neoadjuvan kemoterapi (NAK), giderek daha çok tercih edilen bir tedavi yöntemi olmaya başlamıştır Çalışmamızda, NAK uygulanmış invaziv meme karsinomlu hastalarda, NAK öncesi ve sonrası patolojik parametreler, hormon reseptörü, CerbB2 ve Ki67 profillerinin karşılaştırılması ve her iki grup arasındaki ortaya çıkan farklılığın, tedavi seçimine, dozuna, hastanın prognozunun önceden tahmin edilebilmesine yardımcı olabilecek ek bir parametreyi tesbit edebilmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa-Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Ana Bilim Dalında, 2016-2023 yılları arasında, kemoterapi öncesi meme biyopsisi ve kemoterapi sonrası ameliyat materyali raporlanan vakalar tarandı. Kemoterapi öncesi ve sonrası histolojik grade, immünhistokimyasal Östrojen reseptörü (ER), Progesteron reseptörü (PR), CerbB2 ve Ki67 verilerine ulaşılabilen, primer meme kanseri tanısı almış 174 hasta çalışmaya dahil edildi Bulgular: NAK öncesi histolojik grade'i yüksek vakaların NAK'a yanıt derecelerinin daha fazla olduğu saptandı. NAK öncesi ve sonrası karşılaştırmada PR'nin anlamlı düşüş gösterdiği görüldü. Ayrıca NAK öncesi CerbB2 skoru 3+ olan ve skor 2+ olup Sish ile HER2 amplifikasyonu saptanan vakalar birbiriyle karşılaştırıldığında ise, başlangıçta Skor 3+ hastaların NAK'a daha iyi yanıt verdiği saptandı. Sonuç: Tüm bu bulgular ile NAK kararı verirken, hastanın ilk tanı aldığı aşamada, bazı histopatolojik parametrelerin ve moleküler subgruplar arasındaki ayrıntılı incelemenin, NAK kararını, tedavi dozunu ve hastanın prognozunu ilk tanı aşamasında öngörmek açısından önemli bilgiler içerdiği ve kişisel tedaviyi planlamak açısından büyük katkı sağlayacağı düşünülmüştür.

Gökçe Hande Çavuş
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğerin rezeke skuamöz hücreli karsinomlarında histopatolojik parametrelerin prognostik önemi

Akciğer kanseri, kanser ilişkili ölümlerin başlıca sebepleri arasındadır. Skuamöz hücreleri karsinom (SHK) tüm akciğer karsinomlarının %25-30'unu oluşturmakta olup çoğu hasta ileri evrelerde tanınmaktadır. Rezeksiyon yapılamayan ya da rekürren akciğer karsinomlarında kişiselleştirilmiş tedavi yöntemlerinin kullanımı adenokarsinomlarda (AK), SHK'a göre daha fazla orandadır. SHK grubunda prognozu ön görmede kullanılabilecek, kabul edilmiş histolojik özellikler henüz mevcut değildir. Bu nedenle akciğer SHK incelemesinde, morfolojik prognostik faktörlerin ortaya çıkarılması önem teşkil etmektedir. Bu çalışmada anabilim dalımızda 2000-2016 yılları arasında ameliyat materyallerinde SHK tanısı almış 178 olguya ait hematoksilen&eozin (H&E) boyalı ve arşivimizde mevcut olan immünhistokimyasal (İHK) ki-67 boyalı preparatlar yeniden değerlendirilmiştir. Hastaların klinik özellikleri ile histolojik alt tip, diferansiyasyon, tümör tomurcuklanması, hava boşlukları boyunca yayılım, nükleer boyut, peritümöral stroma ve yangısal hücre infiltrasyonu, mitoz, lenfovasküler invazyon (LVİ), perinöral invazyon (PNİ), nekroz, plevra invazyonu, tümör dışı akciğer parankim özellikleri ve İHK ki-67 proliferasyon indeksi mikroskobik olarak incelenmiş, bu bulguların birbirleriyle ve sağkalımla ilişkisi araştırılmıştır. Çalışmamızda yaş ortalaması 64,3 olup hastaların 160'ı (%89,9) erkek, 18'i (%10,1) kadındır. Tümörlerin 104'ü (%58,4) akciğerin santral, 74'ü (%41,6) periferik lokalizasyonunda bulunmuştur. Ortalama tümör çapı 3,8 cm idir. Hiler lenf nodülü metastazı (LNM) 45 (%30,4) hastada, mediastinal LNM 13 (%9) hastada izlenmiştir. Hastaların patolojik TNM (pTNM) evre guplarına göre, 67'si (%40,9) evre I, 59'u (%36) evre II, 32'si (%19,5) evre III ve 6'sı (%3,7) evre IV hastalardır. Tümörlerin 128'i (%71,9) orta derece diferansiye, 46'sı (%25,8) az diferansiye ve 4'ü (%2,2) iyi diferansiye tümörlerdir. Alt tiplere göre vakaların 90'ında (%50,6) nonkeratinize, 85'inde (%47,8) keratinize, üç olguda (%1,7) bazaloid histoloji görülmüştür. Tümör tomurcuklanması, tümörlerin 67 (%37,6) tanesinde saptanmıştır. Tomurcuklanma derecesine göre derece 1'de 31 hasta (%46,3), derece 2'de 19 hasta (%28,4) ve derece 3'te 17 hasta (%25,4) kaydedilmiştir. Hava boşlukları boyunca yayılım, tümörlerin 79'unda (%44,4) görülmüştür. Nükleus boyutuna göre gruplandırmada tümörlerin 111'inde (%62,4) orta boyutlu, 61'inde (%34,3) büyük boyutlu, 6'sında (%3,4) küçük boyutlu nükleus bulunduğu kaydedilmiştir. Vakaların 76'sında (%42,7) fibröz stroma, 63'ünde (%35,4) orta derecede stroma ve 39'unda (%21,9) ince stroma saptanmıştır. Peritümöral yangısal hücre infiltrasyonu olguların 64'ünde (%36) düşük derecede, 59'unda (%33,1) orta derecede, 55'inde (%30,9) yüksek derecededir. Ortalama mitoz sayısı 10 büyük büyütme alanında (BBA) 21 olarak bulunmuştur. Vakaların 118'i (%66,3) 10 BBA'da 15 ve üzeri mitoz sayısına sahipken, 60 vakada (%33,7) mitoz sayısı 10 BBA'da 15'in altındadır. Arşiv materyallerinin 64'ünde (%36) immünhistokimyasal ki-67 boyalı preperatlar mevcut olup ve ortalama ki-67 proliferasyon indeksi %37,3 bulunmuştur. LVİ olguların 91'inde (%51,1), PNİ 15'inde (%8,4), nekroz 112'sinde (%62,9) ve plevra invazyonu 48'inde (%27) izlenmiştir. Tümöre komşu akciğer parankimi değerlendirmesinde, 48 vakada (%27) spesifik özellik saptanmamıştır. Ortalama sağkalım süresi 101,7 aydır. Tomurcuklanma ile LVİ, PNİ ve peritümöral stroma arasında ve yanı sıra, tomurcuklanmanın derecesiyle nekroz arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. Hava boşlukları boyunca yayılım ile LVİ, nekroz ve mitoz sayısıyla ilişkili bulunmuştur. Nükleus boyutu ve peritümöral stroma ile pTNM evresi arasında anlamlı ilişki mevcuttur. Hava boşlukları boyunca yayılım ile mitoz sayısı arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptanmıştır. Median tanı yaşı, metastaz durumum ve pTNM evre gruplarıyla median sağkalım arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Akciğer SHK için prognozu ön görmede kullanılabilecek, kabul edilmiş histolojik özellikler hala bulunmamaktadır. SHK ile ilgili histomorfolojik parametrelerin prognostik önemini araştıran çalışma sayısı sınırlı olup henüz güncel ve net prognostik profil gösterilememektedir. Bu nedenle, bu çalışma ile gelecekte tedavi kararını etkileyebilecek morfolojik özellikler ve prognostik faktörlerin belirlenmesine katkıda bulunacağımız görüşündeyiz.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıAkciğer neoplazmları+4
Simge Baran
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer adenokarsinomu olgularında ezh2 ve cd10 ekspresyonunun önemi

Akciğer kanseri dünyada oldukça yaygın görülen ve en sık ölüme neden olan malign bir tümördür. Erken evrede bile metastatik lezyonların sık görülmesi ve lokal rekürrens nedeniyle mortalite yüksektir. Adenokarsinom ise, en sık görülen histolojik alt tiptir ve insidansı artmaktadır. EZH2, histon metil transferaz etkinliğine sahip olan ve translasyon sonrası histon modifikasyonları yoluyla gen susturmasına aracılık eden, polycomb repressive complex 2'nin (PRC2) anahtar bir bileşenidir. EZH2 kanser gelişiminde önemli rol oynar ve birçok malign tümörde sıklıkla aşırı eksprese edilir. Literatürde EZH2'nin meme, prostat ve over başta olmak üzere birçok tümörde aşırı ekspresyonu kötü prognoz ile ilişkilendirilmiştir. CD10 çeşitli normal dokularda ve çeşitli malignitelerin epitelyal, stromal veya her iki komponentinde geniş oranda eksprese edilen bir hücre yüzeyi çinko bağımlı metalopeptidazdır. Çelişkili raporlar yayınlanmış olmasına rağmen, tümör hücrelerinde CD10 ekspresyonunun kaybedilmesi veya azalmasının küçük hücreli ve küçük hücreli dışı akciğer karsinomları dahil olmak üzere pek çok malignitenin gelişimine veya ilerlemesine katkıda bulunduğu gösterilmiştir. Seksen olgunun 27'sinde (%33,8) EZH2 boyanması saptanmamış, sekiz olguda (%10) "1+", 18 olguda (%22,5) "2+" ve 27 olguda (%33,8) "3+" boyanma elde edilmiştir. EZH2 boyanma yoğunluğu iyi prognoz ile ilişkili bulunmuştur. Çalışmamızda seksen olgunun 39'unda CD10 boyanmazken 10 olguda "1+", 20 olguda "2+", 11 olguda "3+" boyanma elde edilmiştir. CD10 boyanması ile cinsiyet dışındaki parametrelerin ilişkisi anlamlı bulunmamıştır. Çalışmamızda 2012-2015 yılları arasında EÜTF Patoloji Anabilim Dalında "Akciğer Adenokarsinomu" tanısı almış 80 olgunun ameliyat materyalleri DSÖ 8.versiyon TNM sınıflandırmasına göre yeniden değerlendirilerek klinikopatolojik ve histopatolojik özellikleri incelenmiş, bunların EZH2 ve CD10 immünbelirteçleri ile boyanma özellikleri karşılaştırılmıştır. Yapılan bu çalışmada, CD10 immünekspresyonu ile ilgili veriler anlamlı bulunmamakla birlikte literatüre katkı sağlayabileceği düşünülmüştür. EZH2 ile ilgili umut verici birçok çalışma bulunmaktadır ve çalışmamızın da literatüre farklı bir bakış açısı sunabileceği düşünülmüştür.

AdenokarsinomAkciğer
Kenan Barış Bingül
Ege University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

De novo ve transforme di̇ffüz büyük b hücreli̇ lenfomalarda PD-1 ve PD-L1 ekspresyonunun değerlendi̇ri̇lmesi̇

Diffüz büyük B hücreli lenfoma (DBBHL), non-Hodgkin lenfomaların %25-35'ini oluşturan matür B hücreli neoplazi olup, 5 yıllık genel sağkalım oranı %65'tir. DBBHL gelişimi de novo ya da düşük dereceli bir B hücreli neoplazinin transformasyonu ile gerçekleşir. Bu iki yolak arasında farklı mekanizmalar yer almakta olup transforme DBBHL'ların birçoğunun prognozu de novo DBBHL'ya göre daha kötü seyretmektedir. Programmed death receptor (PD-1) ve programmed death ligand (PD-L1) immün sistem regülasyonunda etkili fizyolojik moleküllerdir. Bu moleküller birçok solid tümör ve hematolenfoid malignitede gösterilmiş olup, tümör hücrelerinin immün sistemden kaçışında etkili olmaktadır. Son yıllarda özellikle solid tümörlerde ve mikroçevresinde oldukça önem kazanan PD-1 ve PD-L1 molekülleri immünoterapide de önemli hedef haline gelmiştir. Bu çalışmada 2000-2016 yılları arasında düşük dereceli B hücreli lenfomadan transforme DBBHL tanısı almış 57 olgu; 2010-2016 yılları arasında ilk kez de novo DBBHL tanısı almış 58 olguda immünhistokimyasal yöntem ile PD-1, PD-L1 belirteçlerinin tümör hücreleri ve mikroçevresinde immünekspresyon düzeyleri, morfolojik, diğer immünhistokimyasal parametreler ile ilişkileri ve bu bulguların birbirleriyle korelasyonu araştırılmıştır. Çalışmada yaş ortalaması ve cinsiyet dağılımı (erkek:kadın oranı) transforme grupta 61,8 ve 0,7; de novo grupta 59,5 ve 0,8 olup, iki grup benzer dağılıma sahiptir. Evreleme kemik iliği biyopsilerinde tutulum oranları transforme grupta %35, de novo grupta ise %13,5 bulunmuştur. Hans algoritmasına göre transforme grupta olguların 29'u (%50,9) GCB, 28'i (%49,1) non-GCB/ABC; de novo grupta ise 24'ü (%41,4) GCB, 34'ü (%58,6) non-GCB/ABC alt tiplerinde saptanmıştır. PD-1 tümör infiltre lenfosit ve tümör pozitifliği sırasıyla transforme grupta olguların 56'sında (%98,2) ve 20'sinde (%35,1); de novo grupta 49'unda (%84,5) ve 14'ünde (%24,1) saptanmıştır. PD-L1 mikroçevre ve tümör pozitifliği sırasıyla transforme grupta olguların 46'sında (%80,7) ve 10'unda (%17,5); de novo grupta 57'sinde (%98,3) ve 11'inde (%19) saptanmıştır. Transforme grupta PD-1 pozitif tümör hücrelerine sahip olguların sekizinde (%40) kronik lenfositik lösemi/küçük lenfositik lenfoma (KLL/SLL); PD-L1 pozitif tümör hücrelerine sahip olguların beşinde (%50) marjinal zon lenfoma öyküsü bulunmaktaydı. PD-1 tümörü infiltre eden lenfosit pozitif olgu sayısı de novo grupta daha yüksek olup, istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. PD-1 ve PD-L1 ekspresyonları birbirleriyle kıyaslandığında transforme ve de novo grupta PD-1 pozitif tümörü infiltre eden lenfosit düzeyi ile mikroçevrenin PD-L1 pozitiflik düzeyi arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. PD-1, PD-L1'in tümör mikroçevresi ve tümör hücrelerindeki ekspresyon düzeyleri ile genel sağkalım arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır. Çalışmamızda iki farklı patogenetik yolağa sahip olgu grubunda tümör hücrelerinde PD-1 ve PD-L1 ekspresyon düzeyleri arasında fark saptanmamıştır. Her iki olgu grubunda da PD-1'in tümörü infiltre eden lenfositlerdeki pozitifliği ile PD-L1'in tümör mikroçevresindeki pozitifliği arasında korelasyon anlamlı bulunmuştur. Bu da PD-1 ve PD-L1'in fizyolojik etkileşimlerinin yanında tümör mikroçevresinde de etkili olan moleküller olduğunu göstermektedir. Tedaviye solid tümörlerde ve Hodgkin lenfomalarda büyük katkı sağlayan PD-1 ve PD-L1'i hedefleyen ajanların diğer hematolenfoid malignitelerin tedavisinde de kullanımı için hasta seçim kriterlerinin belirlenmesinde PD-1 ve PD-L1 ekspresyonunun değerlendirilmesi önem taşımaktadır. Çalışmamız sonucunda gerek de novo, gerekse transforme DBBHL olgularında PD-1 ve PD-L1'i hedefleyen tedavi seçeneğinin göz önünde bulundurulması amacıyla, ilk aşamada immünhistokimyasal yöntem ile değerlendirmenin uygun maliyetli bir tarama yöntemi olarak kullanılabileceği sonucuna ulaşılmıştır.

Lenfoma-büyük B-hücreli-yaygın
Hafize Özdemir
Ege University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroidin kapsüllü folliküler paternli tümörlerinde EZH1 ekspresyonunun ve kapsül özelliklerinin ayırıcı tanıya katkısının araştırılması

Tiroidin folliküler paternli tümörleri; folliküler adenom, folliküler karsinom, papiller karsinomun folliküler ve enkapsüle varyantları, hurthle hücreli adenom ve hurhtle hücreli karsinomdur. Bu antitelerin tanıları histopatolojik inceleme ile mümkündür, tedavi ve prognozları ise farklılık gösterir. Histopatolojik tanıda bazen teknik sebepler bazen de gözlemciler arası farklılıklar zorluk yaratabilir. Bu sebepten bu antitelerin ayırımlarını daha objektif bir temele oturtacak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Enhancer of zeste homolog 1 geni (EZH-1), histon H3 trimetilasyonunda görev alan polycomb kompleksinin subuniti olarak görev yapar ve hücre proliferasyonunda etkili olur. EZH-1 mutasyonlarının malign tümörlere kıyasla benign tiroid tümörlerinde daha çok izlendiğine dair çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmalar referans alınarak folliküler paternli tiroid tümörlerinde EZH1 ekspresyonu hem immünohistokimyasal hem de real time PCR yöntemi ile araştırılacak bu ekspresyonun klinik ve histopatolojik verilerle ilişkisi değerlendirilecek ve sonucuna göre günlük pratikte kullanım imkanlar ve ayırıcı tanıya katkısı araştırılacaktır. Çalışmanın bir diğer amacı da bu tümörlerin kapsüllerinin nitelik ve nicelik özelliklerinin yine ayırıcı tanıya katkısının araştırılmasıdır.

Gen ifadesiMutasyonTeşhis+5
Fadime Eda Gökalp Satıcı
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinde immunhistokimyasal CMTM6 ve PD-L1 'in klinikopatolojik ve prognostik önemi

Akciğer kanseri dünya çapında en sık görülen 2. kanserdir ve kanser nedenli ölümlerin en sık nedenidir. İmmün kontrol noktalarının tespit edilmesi ve immünoterapinin geliştirilmesiyle birlikte akciğer kanseri tedavisinde umut verici gelişmeler meydana gelmiştir. Programlanmış ölüm 1 (PD-1) / Programlanmış ölüm ligandı 1 (PD-L1) yolu, tümör mikroçevresi içinde immün toleransın başlatılmasını ve sürdürülmesini kontrol eder. CKLF-like MARVEL transmembrane domain containing 6 (CMTM6) bir tip 3 transmembran proteini olup PD-L1 protein düzenleyicisi olarak rol alır. Çalışmamızda Meram Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalında 2015-2021 yılları arasında tanı almış 100 adet küçük hücreli dışı akciğer karsinomu (KHDAK) vakası değerlendirildi. Vakalara immünhistokimyasal CMTM6 ve PD-L1 boyaları uygulanarak veriler klinikopatolojik parametrelerle istatiksel olarak karşılaştırıldı. Çalışmaya dahil edilen tüm hastaların H- PD-L1 skoru ortancası 10,00 (1. çeyrek:0,00- 3. Çeyrek:70,00), H-CMTM-6 skoru ortancası ise 40,00 (1. çeyrek:10,00- 3. Çeyrek:100,00) olarak tespit edildi. Tümör çapı ≥5 cm olan hastaların H-PD-L1 ve H-CMTM6 skorları tümör çapı <5 cm olan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı yüksekti (p=0,014, p=0,013). Histolojik tipi adenokarsinom olan hastaların hem H-PD-L1 hem de H-CMTM6 skorları skuamöz hücreli karsinom ve diğer karsinom tiplerine göre istatistiksel olarak anlamlı düşük saptandı (p=0,004, p=0,001). Tüm KHDAK vakaları için Grade 1 hastaların H-PD-L1 ve H-CMTM6 skorlarının, Grade 2 ve Grade 3 hasta gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı düşük olduğu bulundu (p=0,011, p=0,043). Klinik evre 1 hastaların H-PD-L1 skoru diğer evre (evre 2-3-4) hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı düşük saptandı (p=0,020). H-PD-L1 ve H-CMTM6 skorları arasında pozitif yönde iyi derecede korelasyon saptandı (r=0,636, p<0,001).Visseral plevra invazyonu olan hastaların visseral plevra invazyonu olmayan hastalara göre 2,478 kat (%95 GA=1,086-5,658, p=0,031), uzak metastazı olan hastaların ise uzak metastazı olmayan hastalara göre 2,202 kat (%95 GA=1,026-4,727, p=0,043) daha fazla ölüm riski olduğu belirlendi. Literatürde PD-L1 ile ilgili çok sayıda çalışma mevcut olup PD-L1'in düzenlenmesiyle ilgili sınırlı bilgi mevcuttur. Çalışmamızda H-PD-L1 ve H-CMTM6 skorları arasında pozitif yönde iyi derecede korelasyon saptanmıştır. Akciğer kanserinde CMTM6'yı prognostik bir belirteç ya da terapötik bir ajan olarak kullanabilmek için daha kapsamlı çalışmalar yapılması önemlidir.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıKarsinoma-küçük hücreli olmayan-akciğer+4
Seda Tas Ayçiçek
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fıgo grade 1 endometrioid tip endometrial karsinomlarda immünhistokimyasal pole, mismatch repair(MMR) ve p53 mutasyonlarının myometrial invazyon ile ilişkisi

Endometrial Karsinomlar (EK) en sık görülen jinekolojik tümörlerden biridir. The International Agency for Research on Cancer (IARC)' ın bir parçası olan The Global Cancer Observatory (GCO)' nin GLOBOCAN 2020 veri tabanına göre EK 417.000 yeni vaka ve 97.000 ölümle kadınlarda en sık teşhis edilen altıncı kanserdir ve kadın tümörlerinin %4,5' ini oluşturmaktadır. İnsidans oranlarının son yirmi yılda düştüğü diğer birçok kanser türünün aksine, endometriyum kanserinin küresel insidansı artmaya devam etmektedir. EK'nin ilk alt tip sınıflandırması, 1983' te Bokhman tarafından, klinik ve hormonal özelliklere dayalı olarak Tip I ve Tip II EK olarak yapılmıştır. 2013 yılında, EK' lerin Kanser Genom Atlası (TCGA) tarafından entegre bir moleküler karakterizasyonu, mutasyon yükü ve somatik kopya sayısı varyasyonlarına dayalı olarak dört gruba bölünebileceğini gösterilmiştir. Bu 4 alt grup; POLE Ultra mutasyonu, Mismatch repair eksikliği (MMRd), P53 mutasyonu (p53abn) ve Spesifik moleküler profili olmayan karsinomlar (p53 wild type-p53wt) olarak belirlenmiştir. Çalışmamızda Meram Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalında grade 1 endometrioid tip EK tanısı almış olgular yeniden değerlendirildi. Olgulara immünhistokimyasal olarak POLE, P53, MMR(MLH-1,MSH-2,MSH-6,PMS-2) boyaları uygulandı. Elde edilen veriler klinikopatolojik parametrelerle istatiksel olarak karşılaştırıldı. Çalışmamızda olguların hiçbirinde immünhistokimyasal olarak POLE ekspresyonu görülmedi. P53 final skor sonuçları ile MMRp/MMRd grupları arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p=0,005). P53 final skoru negatif olan 21 olguda, MMR proteinlerinden herhangi birinde ekspresyon kaybı izlenmedi. Çalışmamızdaki 50 olgunun %40' ı (n=20) MMRd grubunda, %60' ı MMRp (N=30) grubunda saptanmıştır. 2 MMRd grubunda olan 20 adet olgunun %75' inde (n=15) MLH-1 ve PMS-2 ile ekspresyon kaybı, %15'inde (n=3) MSH-2 ve MSH-6 ile ekspresyon kaybı, %5' inde (n=1) ise sadece PMS-2 ve sadece MSH-6 ile ekspresyon kaybı izlenmiştir. Klinik ve histopatolojik parametlerden yaş ile myometrial invazyon arasında pozitif yönde düşük korelasyon izlendi (r=0,373, p=0,008). Lenf nodu metastazı ile adneksiyel tutulum arasında orta derecede korelasyon izlendi (r=0,484, p=0,00). Evre ile myometrial invazyon arasında pozitif yönde kuvvetli korelasyon izlendi (r=0,818, p=0,00). Evre ve alt uterin segment tutulumu ile pozitif yönde orta derecede, serviks tutulumu ile arasında pozitif yönde iyi derecede korelasyon izlendi (r değerleri sırasıyla; r=0,520 r=0,664; p değerleri sırasıyla p=0,00 p=0,00). EK'lerin immunhistokimyasal POLE, p53 ve MMR ekspresyonuna göre alt tiplendirme yapılmasının cerrahinin adjuvan tedavilerin ve hedefe yönelik tedavilerin planlanması açısından önemli olduğunu düşünmektekteyiz.

Endometrial neoplazmlarEndometriyumGenler-P53+5
Zülal Taflıoğlu Tekecik
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Renal allograft biyopsilerde aktivite ve kronisite skorlarının klinik parametreler ile ilişkisi

Amaç: Böbrek allograft biyopsilerinin değerlendirilmesinde iki senede bir güncel literatür verilerine göre yenilenen Banff sınıflandırılması kullanılmaktadır. Banff sınıflaması graft böbrek biyopsisinde belli histolojik lezyonları yaygınlık ve şiddetine göre değerlendirmektedir. Güncel Banff 2019 konferansında sınıflandırmanın karmaşık ve yanlış yorumlamaya açık olduğu ile ilgili tartışmalar olmuştur. Graft sağ kalımını öngörmede Banff sınıflandırmasında yıllardır süregelen hücresel ve humoral rejeksiyon için ayrı ayrı oluşturulan aktif/akut, kronik aktif ve kronik kategorilerinin yerine ISN/RPS Lupus nefriti klasifikasyonundakine benzer şekilde rejeksiyon tipi + aktivite ve kronisite skorlarının bildirilmesi önerisi gelmiştir. Bu çalışmada canlı ya da kadavradan böbrek nakilli erişkin hastalarda allograft endikasyon biyopsisi sırasında kaydedilen histopatolojik ve klinik özellikler incelenecek, hastalık aktivitesi ve kronisitesini yansıtan histolojik lezyonların varlığı ve yaygınlığı ile elde edilecek aktivite ve kronisite skorlarının graft kaybını öngörmede etkili olup olmadığı araştırılacaktır. Gereç ve Yöntem: 2005-2021 yılları arasında AÜTF Tıbbi Patoloji Anabilim dalında incelenmiş yetişkin alıcılara ait 341 adet renal allograft endikasyon biyopsisi çalışmaya dahil edilmiştir. Biyopsilere ait renal allograft biyopsilerin rutin histopatolojik değerlendirmesinde kullanılan Hematoksilen&Eozin, PAS (Periodic acid schiff), PASM (Periodic acid methenamine silver), trikrom boyalı histolojik preparatlar ile C4d, CMV, SV40 özel immünhistokimya boyalı preparatlar arşivden çıkartılarak ışık mikroskobik olarak güncel Banff sınıflamasına göre tekrar değerlendirilmiştir. Banff elementer lezyonları yaygınlık ve şiddetine göre skorlanmıştır. M.Haas ve ark.larının önerdiği yöntem ile aktivite ve kronisite skorları belirlenmiştir. Alternatif olarak S. Sethi ve ark.larının native biyopsilerde kullanılmasını önerdikleri kronisite skoru da hesaplanmıştır. Hastalara ait demografik veriler, prognozla ilişkili klinik değişkenler hastane bilgi sisteminden ve hasta takip formlarından elde edilmiştir. Aktivite ve kronisite skorlarının graft prognozu ile korelasyonu, duyarlılık ve seçicilik değerleri hesaplanmıştır. Verilerin analizi "SPSS for Windows 11,5" paket programında yapılmış, p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda rejeksiyon tipinin graft kaybı ve graft sağkalım süresi ile ilişkisi saptanmamıştır. Graft kaybı olan ve olmayan gruplar arasında Kronisite skoru-Haas, total biyopsi skoru, kronisite skoru-Sethi anlamlı olarak farklı bulunmuştur. Aktivite skoru ise sınırda anlamlı düzeyde fark göstermiştir. Graft kaybı olan grupta, olmayan gruba göre biyopsi anındaki kreatinin (Cr) düzeyleri daha yüksek, eGFR düzeyleri daha düşük ve nakil-biyopsi arası süre daha uzun bulunmuştur. Graft sağkalım süresi kronisite skorları ve total biyopsi skoru ile ters yönlü ilişki göstermiştir. Biyopsi sonrası 1. yıl Cr değeri kronisite skorları ve total biyopsi skoru arttıkça istatistiksel anlamlı olarak artış göstermektedir. Aktivite skoru graft sağkalım süresi ve biyopsi sonrası 1.yıl Cr değeri ile ilişkisiz bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda rejeksiyon tipi ile graft prognozu açısından ilişki saptanmamıştır. M. Haas ve S. Sethi'nin önerdiği kronisite skoru ve total biyopsi skoru hesaplamasının graft sağkalım süresi ile ilişkisinin bulunması sebebi ile biyopsi raporunda tanı kategorisi yanında aktivite ve kronisite skorunun bildirilmesinin faydalı olacağı düşünülmüştür. Bu şekilde Banff sınıflandırmasının tanısal sınıflandırma sistemi olması ile birlikte bu sınıflandırmanın prognostik performansı da artabilir. Hastaların tekrar eden biyopsilerinde lezyon skorlarındaki değişim ile progresyon ya da regresyon daha kolay takip edilebilir. Bu haliyle raporlamanın klinisyenler için hasta izlemi ve tedavi yönetiminde standardizasyonu kolaylaştıracağı öngörülmüştür.

AllogreftBiyopsiBöbrek hastalıkları+3
Elif Özgür
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çölyak hastalığında duodenal mukozal patoloji spektrumunun değerlendirilmesinde intraepitelyal lenfositlerin değeri

Amaç: Çalışmamızda TCRδ monoklonal H-41 antikoru kullanılarak duodenal mukozada γδ+ İEL varlığının değerlendirilmesi; klinik ve serolojik tanı güçlüğü yaşanan ÇH olgularında γδ+ İEL'lerin tanısal öneminin belirlenmesi, hafif villus değişikleriyle karakterli çölyak olgularının non-çölyak İELozislerden ayrımının sağlanması ve H&E, CD3+ ve γδ+ İEL sayılarını diğer morfometrik histopatolojik veriler ile kombine ederek diskriminant analiz eşliğinde ÇH'nin histopatolojik tanısının kesinliği ve güvenirliğinin arttırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: AÜTF Erişkin ve Çocuk Gastroenteroloji Bilim Dallarında 2010-2021 yılları arasında tanı almış 117 aktif çölyak hastası (29 tip 1, 29 tip 2, 39 tip 3) ile glutensiz diyet ile takip ve tedavi edilen 20 tedavili çölyak olgusu çalışmanın 'çölyak' grubu olarak seçilmiştir. Serolojisi negatif, dispepsi, anemi veya diyare gibi çeşitli nedenlerle biyopsi alınan, biyopside normal villus/kript yapısı olmasına karşın İEL artışı gösteren 26 non-çölyak İELozis olgusu ile dispeptik nedenlerle duodenum biyopsisi alınıp normal olarak değerlendirilen 24 kontrol olgusu da 'çölyak-dışı' tanı gruplarını oluşturmuştur. Bu hastalara ait duodenum biyopsilerinin H&E ve CD3 boyalı kesitlerine patoloji arşivinden ulaşılmış, ÇH tanı biyopsilerinin tümü 'güncellenmiş Marsh klasifikasyonuna' göre tekrar tiplendirilmiştir. Olgulara ait parafin bloklardan alınan kesitlere γδ T hücre markerı olan anti-TCRδ antikoru uygulanmıştır. Kantitatif ve morfometrik incelemeler ışık mikroskobunda ve AÜ BAP A14023003 nolu BAP projesi ile kurulan dijital patoloji ünitesinde preparatların taranmasıyla bilgisayar ortamında değerlendirilmiş, İEL sayı ve dağılımları ile villus yüksekliği, kript derinliği ve villus/kript oranı ölçülerek kaydedilmiştir. Verilerin analizi "SPSS for Windows 11.5" paket programında yapılmış, p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: "Çölyak" grubunda TCRγδ+ İEL sayısı ve TCRγδ+ İEL'lerin toplam İEL sayısına oranı "non-çölyak" grubuna göre anlamlı yüksektir. TCRγδ+ İEL sayısı CD3 ve H&E-İEL sayısına göre "çölyak" ve "non-çölyak" gruplarını biribirinden ayırmada daha yüksek performans göstermiştir. "Çölyak" grubunu "non-çölyak" grubundan ayırmada en yüksek sensitivite ve spesifisiteye sahip kesim noktalarını belirlemek için yapılan ROC analizi sonucunda TCRγδ+ İEL sayısının "çölyak-dışı" grubu "çölyak" grubundan ayırmada bir kriter olarak kullanılabileceği gözlenmiştir. γδ+ İEL sayısı için eşik değerin %84,54 sensitivite ve %84 spesifisite ile 9,5 İEL/100 enterosit olduğu saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda aktif çölyak hastalığında ve glutensiz diyet tedavisi altındaki çölyak tanılı olgularda TCRγδ+ İEL sayısının çölyak dışı olgulara göre anlamlı şekilde yüksek olduğu ve monoklonal H-41 antikorunun γδ+ İEL'leri spesifik olarak saptayabildiği izlenmiştir. Serolojik ve histopatolojik bulguların "borderline" olduğu durumlarda rutin histopatolojik ve immünohistokimyasal incelemeye ek olarak TCRδ antikoru ile γδ+İEL'lerin değerlendirilmesinin doğru tanıya ulaşmayı kolaylaştıracağını öngörmekteyiz. Sonuç olarak, çalışmamızda kullanılan yöntemin çölyak hastalığının tanısında kullanılacak bir 'histopatolojik algoritma' olarak rutin patoloji pratiğine katkı sağlayacağı kanısındayız.

Bağırsak mukozasıDuodenal hastalıklarDuodenum+4
Eda Nur Kozan
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mikrobt solid paternli akciğer tümörlerinin birbirinden ayrımında kullanılabilir mi?

Amaç: Akciğer kanseri dünyada ve ülkemizde oldukça sık görülen ölümcül bir kanserdir. Mikroskopik inceleme, diğer tümörlerde olduğu gibi, tanı için altın standarttır. Farklı patternler gösteren akciğer tümörleri arasında bir grup tümör solid organizasyon gösterir. Solid paternli adenokarsinomlar, yassı hücreli karsinomlar ve tipik karsinoid tümörler bunlar arasında bulunmaktadır. Mikro bilgisayarlı tomografi (mikroBT), X-ışınları kullanan bir tomografik yöntemdir. Normal bilgisayarlı tomografiye benzer bir çalışma prensibi vardır; ancak mikroBT'nin voksel boyut hassasiyeti 1-50 mikrometre arasında değişmektedir. Bu da BT'lerde görüntülenebilenlerden çok daha hassas çözünürlüğe ulaşmaya fırsat verir. MikroBT ile histopatolojik görüntülere benzer görüntüler elde edilmesi mümkündür. Bu çalışmada mikroBT ile solid paternli farklı tip akciğer tümörünün birbirinden ayrılıp ayrılamayacağının analizi, tümöral ve non-tümöral akciğer parankiminin ayrılmasının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada daha önce anabilim dalımızda tanı almış olan solid patern gösteren üç ayrı tip akciğer tümörüne ait birer hematoksilen-eozin kesit 3D HISTECH, Panoramic P250 Flash 3, Version Panoramic Scanner 3.0.2. ile taranarak tüm lam görüntüler ("whole slide image"/WSI) elde edilmiştir. Bu tümörlerin kesitlerine ait parafin bloklardan Bruker Skyscan 1275, (Kontich, Belgium) ile mikroBT görüntüleri elde edilmiştir. Bu görüntüler WSI'ler ile karşılaştırılarak incelenmiştir ve WSI'ler üzerinde seçilen "region of interest" (ROI) alanları ile elde edilen mikroBT görüntüleri üzerine aktarılmıştır. Elde edilen "volume of interest" (VOI) sahaları üzerinde yapılan hesaplamalar ile ortaya çıkan yapısal parametreler (yüzde nesne hacmi, yapısal kalınlık, kesişim yüzeyi, doğrusal yapı yoğunluğu, bağlantılılık, bağlantılılık yoğunluğu, açık gözeneklilik, kapalı gözeneklilik, yapı model indeksi) kullanılarak tümör alanlarının non-tümöral alanlardan ve tümörlerin birbirinden ayırt edilip edilemeyeceği araştırılmıştır. Verilerin analizinde IBM SPSS Statistics for Windows 23 programı kullanılmıştır. Kruskal Wallis testi, Mann-Whitney U testi, kümeleme analizi, Cohen's Kappa katsayısı, receiver operating characteristic (ROC) eğrisi, duyarlılık, seçicilik, 2 "univariate" lojistik regresyon analizi, Spearman's rho korelasyon katsayısı analizleri yapılmıştır. P<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Bu yöntemle, parafin blok düzeyinde, tümöral ve non-tümöral sahaların ayırıcı tanısının, mikroBT'den elde edilen sayısal parametreler aracılığıyla güvenle ayrılabileceği bulunmuştur (tüm p değerleri=0.00). Ayrıca solid akciğer adenokarsinomlarının, tipik karsinoid tümörlerden, yüzde nesne hacmi (YNH) parametresi açısından ayrıldığı bulunmuştur (p=0.011). Ayrıca bu çalışmada mikroBT ile hesaplanan yapısal parametreler ile bunların histolojik karşılıkları arasındaki ilişkiler ortaya konmuştur. Sonuç: MikroBT insan tümörlerinin tanısında kullanılma potansiyeli taşıyan bir yöntemdir. Bu yöntem rutin histopatolojik incelemeye yardımcı bir yöntem olarak kullanılabileceği gibi, üç boyutlu bir incelemeyi kısa sürede ve doku bütünlüğünü bozmadan yapabilme yeteneği ile gelecekte bazı alanlarda histopatolojik incelemenin yerine geçebileceği düşünülebilir. Tümörlü alanların tümörsüz alanlardan mikroBT parametreleri aracılığı ile ayrılabildiğini gösteren çalışmalar bulunmakla birlikte, mevcut çalışma literatürde solid paternli akciğer tümörlerinin birbirinden ayrılmasını araştıran ülkemizdeki ve dünyadaki ilk çalışma niteliğindedir. Bu çalışma ile henüz çok az veri bulunan bir alanda bu yeni yöntemin kullanımı ve olası yararına ait bilgi elde edilmiştir. Akciğer kanserinin sıklığı düşünüldüğünde bu yöntem Türkiye'de ve dünyada milyonlarca hasta için kullanılabilecek bir bilgiyi üretme potansiyelini taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: akciğer karsinomu, histopatoloji, mikro bilgisayarlı tomografi, parafin blok, yapısal parametreler

AkciğerAkciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmları+3
Selim Sevim
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mikrosatellit stabil ve instabil endometrium kanserleri arasında tedavi hedefi olabilecek immünhistokimyasal belirteçlerin morfolojik ve klinik parametreler eşliğinde karşılaştırılması

Amaç: Çalışmamızda, CD3, CD4, CD8, CD45, PD-L1 antikorları kullanılarak, mikrosatellit instabil ve stabil endometrioid tip endometrium kanserlerinin, tümör immün mikroçevresi açısından farklılıklarını değerlendirmek; tümör immün mikroçevresinin, histopatolojik veriler ile birlikte hastaların prognozu üzerindeki etkisini araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: AÜTF Tıbbi Patoloji Anabilim dalında Ocak 2020 – Aralık 2022 yılları arasında endometrioid tip endometrium kanseri tanısı almış ve MMR sistem defekti açısından immünhistokimyasal olarak araştırılmış, çalışmaya dahil edilme kriterlerini sağlayan, 108 hasta seçildi. Bunlardan 51'inde immünhistokimya ile MMR sistem defekti gösterilmişti (MMRd). 57'sinde İHK ile MMR protein kaybı mevcut değildi (MMRp). 51 MMRd vakası içerisinden, PCR-MSI testi veya NGS ile mikrosatellit instabilitesi gösterilen vakalar "MSI/MMRd" grup (n=35) olarak belirlendi. Moleküler analizler ile mikrosatellit instabilitesi gösterilememiş 16 vaka ve 57 MMRp vaka birlikte "MSS/MMRp" grubu (n=73) oluşturdu. Hastalara ait HE ve MSH2, MSH6, PMS2, MLH1, ER, PR, p53 boyalı preparatlara patoloji arşivinden ulaşıldı. Tüm vakalarda, FIGO evre, FIGO histolojik derece, prognostik risk grubu, lenfovasküler invazyon varlığı ve yaygınlığı, lenf nodu metastazı, myometrial invazyon derinliği, MELF tipi invazyon varlığı ve yaygınlığı, farklı diferansiyasyon paternleri (skuamöz, müsinöz) ve paternlerin yaygınlığı, histolojik varyantlar, nekroz varlığı ve yaygınlığı, komedonekroz, psammomatöz kalsifikasyon varlığı, tümör lokalizasyonu, ER ve PR ile tümör hücrelerinin boyanma yüzdeleri, MSH6, PMS2, MLH1, MSH2 ve p53 ekspresyon durumları yeniden değerlendirildi. Vakaların tümörlü arşiv bloklarından, her vaka için en az 2 en çok 5 adet, 1 milimetre çapa sahip kor seçilerek, 6 adet doku mikrodizin bloğu oluşturuldu. Doku mikrodizin bloklarından hazırlanan CD3, CD4, CD8, CD45 boyalı kesitler dijital patoloji ünitesinde tarandıktan sonra bilgisayar ortamında değerlendirildi, tümör içinde ve tümör stromasında, milimetrekaredeki CD3, CD4, CD8 ve CD45 pozitif boyanan lenfosit sayıları (dansite) hesaplandı. Doku mikrodizin bloklarından hazırlanan PD-L1 kesitleri dijital ortamda değerlendirildi, pozitif boyanan neoplastik hücreler ve boyanmayan neoplastik hücreler sayılarak kombine pozitif skor ve milimetrekaredeki pozitif tümör hücre sayısı hesaplandı. Ayrıca, PD-L1 ile pozitif boyanan stromal mononükleer inflamatuar hücrelerin, tümör stromasının yüzdece ne kadarını kapladığı belirlendi. Tümördeki ve stromal lenfositlerdeki PDL1 boyanması 2 şekilde gruplandırıldı. Öncelikle, "negatif", "<%1", "%1-25", ">%25" 2 şeklinde dörtlü, ardından "negatif" ve "pozitif: (<%1) + (%1-25) + (>%25)" şeklinde ikili grup oluşturuldu. Verilerin analizi, SPSS 23.0 (IBM, Armank, NY, ABD) programı ile yapıldı, p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: MSI/MMRd grup, MSS/MMRp gruba göre daha ileri evre, yüksek histolojik derece, büyük tümör boyutu göstermiş; daha sık ve daha yaygın MELF tipi invazyon, LVİ ve nekroz içermişti. MSI/MMRd grupta lenf nodu metastazı, komedonekroz ve psammom daha sıktı. İntratümöral CD3 ve CD8 pozitif lenfosit yoğunluğu, total CD8 pozitif lenfosit yoğunluğu, stromal lenfositlerdeki ve tümöral hücrelerdeki PD-L1 yoğunluğu MSI/MMRd grupta anlamlı olarak daha fazlaydı. Yaygın MELF tipi invazyon izlenen vakalarda, stromal lenfositlerdeki PD-L1 miktarında artış izlendi. Yapılan sağkalım analizlerinde, mikrosatellit instabilitesi/MMR sistem defektinin sağkalım, nüks, metastaz üzerinde etkisi izlenmemekle birlikte; ileri yaş, lenfovasküler invazyon, lenf nodu metastazı, yüksek derece ve ileri evre, psammom, yaygın nekroz, derin myometrial invazyon yüksek prognostik risk grubu azalmış sağkalım ile ilişkili bulundu. Bunlardan, yaygın LVİ, yaygın nekroz ve derin myometrial invazyon nüks/metastaz gelişimi ile de ilişkiliydi. LVİ, nekroz yaygınlığı, FIGO derecesi ve myometrial invazyon parametreleri kullanılarak yapılan çok değişkenli Cox analizinde, sağkalım üzerinde, FIGO derecesi ve nekroz yaygınlığı bağımsız prognostik etki göstermekteydi. Ayrıca PD-L1 ile tümör hücrelerinde boyanma izlenmeyen "negatif" grupta sağkalım anlamlı olarak azalmıştı. Tümör içi CD8 pozitif lenfosit yoğunluğunda azalma MSI/MMRd grupta azalmış sağkalım ile ilişkili iken, MSS/MMRp grupta stromal CD4 pozitif lenfositlerde artış, azalmış sağkalım ile ilişkiliydi. Sonuç: MSI/MMRd grupta kötü prognostik morfolojik bulgular daha sık izlenmektedir; buna rağmen, MSI/MMRd tümörlerin, sağkalım ve nüks/metastaz gelişimi açısından MSS/MMRp gruptan farklılık göstermemesinin nedeni, kuvvetle muhtemel immün mikroçevrelerinin birbirinden farklı olmasıdır. MSI/MMRd grupta, intratümöral CD8 yoğunluğundaki artışın uzamış sağkalım ile ilişkili bulunması da bu düşünceyi kanıtlamaktadır. Tümör hücrelerinde ve stromal lenfositlerde PD-L1 ifadesinin prognostik önemine dair literatürde çelişkili sonuçlar mevcuttur. Bizim çalışmamızda, tümör hücrelerinde artan PD-L1 ifadesinin uzamış sağkalım ile ilişkili bulunması, PD-L1 ve CD8 pozitif hücre miktarlarının korelasyon göstermesi ile ilişkili olabilir. Anahtar Kelimeler: Endometrial karsinoma, mikrosatellit instabilitesi, tümör mikroçevresi, prognoz, immün kontrol noktası.

Endometrial neoplazmlarEndometriyumMikrosatelitler+7
Ezgi Dicle Serbes
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prostat kanserinde kanserinde prognozu öngörmede immünohistokimyasal ve moleküler belirteçlerin katkısı

Prostat kanseri dünyada erkeklerde akciğer kanserinden sonra en sık görülen malignitedir. Amerikan Kanser Komitesi (AJCC)'nin verilerine göre metastatik prostat kanserli kişilerde 5 yıllık sağkalım oranı %31'dir. Prostat kanserine bağlı ölümün birincil nedeni, mevcut tedavi rejimlerine dirençli olması ve metastatik hastalığın ortaya çıkmasıdır. Transmembran proteaz serin 2 (TMPRSS2), transmembran serin proteaz ailesinin bir üyesidir. ETS ilişkili gen (ERG), tümör patogenezinde önemli rol oynayan onkogendir. TMPRSS2-ERG füzyonu sonucunda ERG'nin artan anormal ekspresyonu prostatik epitel farklılaşması, invazyon ve metastazda etkilidir. ERG ekspresyonunun inhibisyonu, hücre büyümesini durdurması nedeniyle prostat kanseri tedavisinde potansiyel bir hedeftir. Protein tirozin fosfataz ve tensin homoloğu (PTEN) ise tümör süpresör bir gendir. PTEN ekspresyon kaybı sonrasında, mammalian target of the rapamycin (mTOR) yolağının aktive olması, mTOR'a yönelik hedef tedaviler açısından önem kazanmıştır. Marker Of Proliferation Ki-67 (Ki-67) proliferasyon indeksi prostat kanserinde rutinde kullanılmayan, birçok kanserde agresifliğin ve prognozun belirleyicilerden biridir. Apparent Coefficient Diffusion (ADC) tümör değeri birçok organ kanserinde agresiflik belirteci olarak değerlendirilmektedir. ADC tümör değeri ve ADC oran değeri ile prostat kanseri agresifliği arasındaki korelasyon, literatürde birçok çalışmada analiz edilmiştir. Çalışmadaki amacımız, transrektal iğne biyopsi (TRİB) materyali ile sonrasındaki radikal prostatektomi (RP) materyalindeki Gleason skor (GS)'unu, agresifliği ve prognozu öngörmemizi sağlayabilecek immünohistokimya (İHK)'sal ve moleküler parametreleri değerlendirerek aktif izleme alınacak hastaları seçimine ve uygun tedavinin planlanmasına katkı sağlamaktır. Çalışmaya 2011 ve 2022 yılları arasında Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda prostat adenokarsinomu tanısı almış 150 hasta dahil edildi. Her hasta için TRİB ve RP örneklerinden 2'şer kor çalışmaya dahil edildi. Klinik veriler ve laboratuar bulguları hastane bilgi yönetim sisteminden elde edilmiştir. floresan insitu hibridizasyon (FISH) inceleme ile TMPRSS2-ERG füzyonu değerlendirildi. İHK'sal incelemede PTEN'de (Klon D4.3); ERG(Klon EPR3864) ve Ki-67 (Klon 30-9) antikorları kullanılmıştır. 150 hasta içeren çalışmamızda teknik işlemler sonrasında örneklerin bir kısmında doku kaybı olmuştur ve RP örneklerinde 105 hastanın 61'inde (%58,1); TRİB örneklerinde 49 hastanın 18'inde (%36,7) ERG füzyonu saptanmıştır. Füzyonlardan yalnızca 2 vakada delesyon yoluyla füzyon görülmüştür, diğer vakaların tümünde füzyon ayrılma yoluyla meydana gelmiştir. RP örneklerinde TMPRSS2-ERG gen füzyonu pozitif prostat kanserlerinin %9.5'i GS 6 ve %48.6'sı GS 7'dir. GS 7 olan hastaların primer ve sekonder paternleri ile füzyon varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (sırasıyla p<0,04, p<0,01). RP materyallerinde GS artan hasta grubunda ERG füzyon oranında istatistiksel olarak anlamlı artış mevcuttur (p=0,026). Füzyon durumu ile uzak metastaz, cerrahi sınır pozitifliği, perinöral invazyon (PNİ) ve biyokimyasal nüks arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır (p>0,05). ERG değerlendirilmesinde eşik değer 150 kabul ediğinde TRİB örneklerinde ERG ekspresyonu %19.5 oranında, RP örneklerinde %10,6 oranında; değerlendirme nükleer ekspresyon varlığı/yokluğu şeklinde kabul edildiğinde TRİB örneklerinde ERG ekspresyonu %42.2 oranında, RP örneklerinde %40,4 oranında tespit edilmiştir. RP örneklerinde her iki algoritmada tespit edilen ERG ekspresyon varlığı ve FISH yöntemi ile tespit edilen füzyon varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmıştır (sırasıyla p=0,0001, p=0,023). RP örneklerinde ERG değerlendirme algoritmasının her ikisinde de, ekspresyon olmayan hastalarda PNİ görülme oranında artış ve yüksek dereceli prostatik intraepitelyal neoplazi (HGPIN) görülme oranında azalma statiksel olarak anlamlı bulunmuştur (sırasıyla p=0,014 ve p=0,032). TRİB materyallerinde ERG ekspresyon yokluğunda aynı hastanın TRİB materyalinde PTEN ekspresyon kaybı artışında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık bulunmuştur (p=0,013). TRİB materyallerinde ERG ekspresyonu olmayan hastaların yine TRİB materyallerinde ve RP materyalinde PTEN ekspresyon kaybı artışında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık bulunmuştur (p=0,042). TRİB ve RP örneklerinde GS ve GG'lerine göre gruplandırılma yapıldığında PTEN ekspresyon kaybı ile bu gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Ki-67 proliferasyon indeksi eşik değeri %1 olarak alındığında TRİB örneklerinde GG 2 ve GG 3 olanlarda istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,01). Ki-67 proliferasyon indeksi ile PSA dansitesi ve tümör boyutu arasında istatistiksel olarak pozitif yönde anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,001). TRİB ve RP örneklerinde eşik değerler ≤1 ve ≥3 alındığında Ki-67 proliferasyon indeksi ile diğer klinikopatolojik parametreler arasında istatistiksel açıdan anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). RP örneklerinde ise her iki değerlendirme algoritmasıyla Ki-67 proliferasyon indeksi ile GG arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). MRG'de birçok farklı kanser tipinde tümörün ADC değeri, tanıda ve tümörün agresifliğinin değerlendirilmesinde belirteç olarak kullanılmaktadır. Çalışmamızda GG 2 ve GG 3 (GS7) olan gruplarda GG 1 (GS 6) olan gruba kıyasla ADC tümör değeri ile istatistiksel olarak anlamlı düşük bulunmuştur (p=0,01). ADC oran değeri ile GS ve GG arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). TRİB ve RP örneklerinde PTEN kaybı olanlarda, PTEN korunmuş olanlara göre ADC tümör değeri daha düşük gözlemlenmiştir. Ancak bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı saptanmamıştır (p>0,05). FISH inceleme ile RP materyallerinde ERG füzyonu olan hastalarda, füzyon olmayan hastalara kıyasla ADC değerleri rölatif olarak düşük saptanmıştır. Ancak bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı değildir (p>0,05). Çalışmamız FISH ve İHK yöntemi kullanılarak değerlendirilen ERG ve ADC değerlerini karşılaştıran literatürdeki ilk çalışma olacaktır. Bu konuda rutine katkı sunacak verilerin elde edilmesi için daha geniş hasta serilerinde çalışmalar yapılmasına ihtiyaç vardır.

BiyobelirteçlerMoleküler yapıNeoplazmlar+4
Nursinem Alkan
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğerin ileri evre skuamöz hücreli karsinomunda dek gen değişikliklerinin prognoz ve immünoterapi tedavisi ile ilişkisi

Küçük hücreli dışı akciğer karsinomları akciğer kanserlerinin en sık rastlanan tipidir. Küçük hücreli dışı akciğer karsinomlarının büyük bir kısmını skuamöz hücreli karsinom, adenokarsinom ve büyük hücreli karsinom oluşturmaktadır. Daha seyrek olarak diğer histolojik tipler görülmektedir. Küçük hücreli dışı akciğer karsinomlarında prognoz ve tedavideki en önemli parametre hastalığın evresidir. Erken evre tümörlerde klasik olarak cerrahi rezeksiyon önerilirken, ileri evre tümörlerde ise kemoradyoterapiye ek olarak özellikle son yıllarda, geçerliliği onaylı bir belirteç ile duyarlılığı saptanan tümörlerde immünoterapi ve genetik değişiklikler içeren tümörlerde sürücü onkogenin hedeflendiği tedaviler kullanılmaktadır. Küçük hücreli dışı akciğer karsinomlarında terapötik ajanlara uygun hedeflenebilir spesifik genetik değişikliklerin keşfedilmesi, rutin uygulamada bu genetik değişiklikleri saptayan moleküler testlerin önemini artırmıştır. EGFR, ALK, ROS1, RET, BRAF V600E, MET Ekson 14 ve NTRK genetik değişikliklerini hedefleyen tirozin kinaz inhibitörleri küçük hücreli dışı akciğer karsinomlarının bazı alt tipleri için Birleşik Devletler Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) onayı almıştır. Son zamanlarda sinonazal bölgede yeni bir antite olarak DEK::AFF2 füzyonu içeren skuamöz hücreli karsinomlar tanımlanmaya başlamıştır. Baş ve boyun bölgesinin DEK::AFF2 nonkeratinize skuamöz hücreli karsinomları agresif klinik davranışa sahip olmasına rağmen immünoterapiye karşı duyarlılığı bazı HPV negatif karsinomlarda bildirilmiş bir tümördür [1, 2]. Ancak akciğerin skuamöz hücreli karsinomlarında bu gen ile ilgili araştırma sayısı çok kısıtlıdır. DEK geni, birçok kanserde bildirilen potansiyel bir biyobelirteç ve onkogendir. DEK onkogeni, transkripsiyonel düzenleme, sinyal iletimi, diferansiyasyon, apoptoz, RNA işleme ve DNA replikasyonu gibi çeşitli önemli nükleer süreçleri yönlendirmek için SAP domaini ile DNA'ya bağlanır. Son zamanlarda DEK proteininin artan ekspresyonunun meme kanseri, serviks kanseri, nöroendokrin prostat kanseri, hepatoselüler karsinom, hematolojik maligniteler, mide adenokarsinomu ve akciğer kanseri dahil olmak üzere çeşitli neoplazmlarla ilişkili olduğu ortaya çıkmıştır. Bu durum DEK proteininin tümörün ilerlemesi ve tedavisi için potansiyel bir biyobelirteç ve belirleyici olabileceğini düşündürmektedir. Ancak DEK proteininin akciğer kanserindeki rolü tam olarak bilinmemektedir [3]. AFF2 geni, X kromozomunun (Xq28) uzun kolunda yer alan X'e bağlı bir gendir. Bu gen, AFF1/AF4, AFF2/FMR2, AFF3/LAF4 ve AFF4/AF5q31'i içeren AFF gen ailesine aittir. AFF2 geni esas olarak beyinde ifade edilir ve kodlanan protein sinaptik plastisitede rol alır. AFF2 proteini, transkripsiyon aktivatörü olarak işlev gören bir RNA bağlayıcı proteindir. AFF2 yeniden düzenlemeleri birçok malign neoplazi ile ilişkilendirilmiştir [4]. Öte yandan torasik malignitelerdeki terapötik fırsatlar, ileri evre akciğer kanserinin tedavisinde immün kontrol noktası inhibitörlerinin çoklu faz III çalışmaları ile önemli ölçüde değişmiştir. Artık en azından bir hasta alt grubunda immünoterapinin sitotoksik kemoterapiye üstünlüğü kanıtlanmıştır. Ayrıca birinci basamakta immünoterapi ve kemoterapinin birlikte kullanıldığı tedavilerin kanıtları da vardır. Programlanmış hücre ölümü-1 (PD-1)/programlanmış hücre ölümü-ligandı 1 (PD-L1) yolu hedefli immünoterapi, akciğer kanserinin tedavisinde etkili bir seçenek haline gelmiştir. Temel olarak PD-1 ligandının reseptörlerine, PD-L1 veya PD-L2'ye bağlanması, T hücresi aktivasyonunda rol oynayan kinazları inhibe ederek tümöre karşı doğuştan gelen sitotoksik T hücresi tepkisini önleyebilir [5]. Akciğer kanserinde PD-L1 proteininin ekspresyonunun prognostik bir faktör olması veya PD-1 bloke edici antikorlara yanıtı öngörmesi beklenir [6]. Biz bu çalışmada akciğerin ileri evre skuamöz hücreli karsinomunda floresan in situ hibridizasyon tekniği (FISH) ile DEK rearranjmanının sıklığını saptamak, reverse transkriptaz polimeraz zincir reaksiyonu testi (rt-PCR) ile DEK:AFF2 füzyonlu olguları belirlemek, bu gen değişikliğinin prognoza etkisini, PDL1 pozitifliği ve immünoterapi yanıtı ile ilişkisini araştırmayı planladık. Çalışmamıza Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Ana Bilim Dalı'nda 2017-2023 yılları arasında skuamöz hücreli karsinom tanısı alan; bronkoskopik biyopsi veya iğne biyopsi materyallerinden rastgele seçilmiş 128 hastayı aldık. Olguların tümünde DEK gen rearranjmanı, PD-L1 immünhistokimyasal ekspresyonu ile klinikopatolojik parametreler ve prognoz arasındaki ilişkiyi inceledik. DEK gen rearranjmanı tespit edilen 29 olguda rt-PCR yöntemi ile uygun primerler kullanarak DEK::AFF2 füzyonunu araştırdık. Olgularımızın tümüne (n=128) immünhistokimyasal yöntemle Ventana SP 263 klonu kullanarak PD-L1 uygulandık. Tümör hücrelerinde tümör proporsiyon skoru (TPS); PD-L1 membranöz boyanması %1'in altında olan %15.8 olgu, %1-50 arasında %62.4 olgu, %50'nin üstünde boyanma saptanan %21.8 olgu bulundu. PD-L1 boyanması ile cinsiyet, yaş, tümör çapı, tümör evresi, lenf nodu metastazı, uzak metastaz, nüks ve ölüm durumuna göre gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi (p>0,05). PD-L1 skorlaması ile total yaşam süresi arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). FISH yöntemi ile araştırmaya alınan 128 olgunun tümünde DEK rearranjmanı araştırıldı. Hastaların %21.8'inde DEK rearranjmanı tespit edildi. DEK rearranjmanı ile cinsiyet, yaş, tümör çapı, tümör evresi, lenf nodu metastazı, uzak metastaz, nüks ve sağkalım durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi (p>0,05). DEK gen rearranjmanı pozitif ve negatif olgular arasında total yaşam süresi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). FISH yöntemiyle DEK rearranjmanı saptanan 29 olguya uygun primerler kullanarak rt-PCR testi uygulandı. Yirmi dokuz olgunun tümünde DEK::AFF2 füzyonu tespit edildi. AFF2 füzyonu ile cinsiyet, yaş, tümör çapı, tümör evresi, lenf nodu metastazı, uzak metastaz, nüks ve sağkalım durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi (p>0,05). AFF2 füzyonu pozitif ve negatif olgular arasında total yaşam süresi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). DEK rearranjmanı/ DEK::AFF2 füzyonu tespit edilen olgularda PD-L1 ekspresyonunun %1'in altında olma oranı anlamlı şekilde yüksekti (p:0.010; p<0.05). DEK proteini birçok organdaki skuamöz hücreli karsinomlarda aşırı eksprese edilir ve tümörün başlatılmasında ve sürdürülmesinde aktif rol oynar. Bu proteinin düzenlenmesi ve fonksiyonu ile ilgili hala birçok açık soru olmasına rağmen, yüksek DEK protein ekspresyonu, yeni bir prognostik faktör olarak faydalı olabilir ve yeni bir terapötik hedef olabilir [7]. Sonuç olarak DEK rearranjmanı/ DEK::AFF2 füzyonu araştırılan ilk akciğer skuamöz hücreli karsinom serisidir. Ayrıca PD-L1 ve DEK rearranjmanı/ DEK::AFF2 füzyonu ilişkisi akciğerin skuamöz hücreli karsinom olgularında hiç karşılaştırılmamış olduğu için bizim çalışmamız literatürde bir ilktir. Bulgularımızın immünoterapi verilecek hastaları seçimine, prognoza ve hastaların skuamöz hücreli karsinomlarının patogenezini açıklamaya yardımcı olabileceğini düşünmekteyiz.

Hande Karabaş
Pamukkale University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kutanöz skuamöz hücreli karsinomlarda programlanmış ölüm ligandı-1 (PD-L1) ve lenfosit aktivasyon geni-3 (LAG-3) ekspresyonlarının klinikopatolojik önemi

Skuamöz Hücreli Karsinomlar tanı konulan melanom dışı cilt kanserleri arasında ikinci sıklıkta yer almaktadır. Erken dönemde tanı konabilmekle birlikte melanom dışı deri kanserlerinden ölümde ilk sırada yer almaktadır. Çoğu vaka cerrahi eksizyon ile kolayca tedavi edilse de yüksek risk kriterlerine sahip ileri evre SHK vakaları nükseder, metastaz yapar ve ölüme neden olur ve bu vakaların tedavisi sınırlıdır. Ancak son yıllarda immünoterapi ve kontrol noktası inhibisyon tedavisi, SHK'nin tedavisinde umut vadetmektedir. Bu çalışmanın amacı SHK vakalarında immunohistokimyasal PD-L1 ve LAG-3 ekspresyonlarını incelemek ve bunun tümörün lokalizasyonu, TNM evresi, tümör invazyon derinliği, perinöral invazyonu ve tümör infiltre lenfosit miktarı gibi SHK için bilinen prognostik faktörleri ile ilişkisini değerlendirmektir. Böylece özellikle günümüzde tedavisi kısıtlı olan ileri evre SHK'de tümör ve immün hücreler tarafından PD-L1 ve LAG-3 ekspresyonunu bir prognostik gösterge ve tedavi için potansiyel hedefler olarak kullanabilmeyi amaçlamaktayız. Çalışmaya Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalında 2019-2020 yılları arasında deride skuamöz hücreli karsinom tanısı alan 74 olgu (25 olguda tümör kulak, 25 olguda yüz ve 24 olguda ekstremite yerleşimli) dâhil edildi. Olguların yaş ve cinsiyet dağılımı, yerleşim yeri, tümör boyutu, TNM evresi, invazyon derinliği, LVİ, PNİ durumu ve TİL miktarı incelendi. İmmunhistokimyasal olarak PD-L1 ve LAG-3 antikorları kullanıldı. Yapılan analizlerin sonucunda olgulara ait tümörlerin neredeyse tamamında (%91.5) PD-L1 ekspresyonu pozitifken LAG-3 ekspresyonu da olguların çoğunluğunda (%62,2) pozitif olarak bulundu. PD-L1 ekspresyonu ile tümör lokalizasyonu ve PNİ durumu arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı idi. Kötü prognozlu seyreden kulak yerleşimli vakalarda diğer lokalizasyonlara kıyasla PD-L1 ekspresyonu daha fazla pozitiflik göstermekte idi (p<0,001). PNİ bulunan tümörlerdeki PD-L1 ekspresyonu da bulunmayalara oranla fazla olarak saptandı (p=0,002). LAG-3 ekspresyonu ile erkek cinsiyet ve tümör lokalizasyonu arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Kulak yerleşimli vakalarda LAG-3 ekspresyonu diğer lokalizasyonlara kıyasla daha fazla pozitiflik göstermekte idi (p<0,001). Ayrıca PD-L1 ve LAG-3 ekspresyonları arasında anlamlı ilişki saptandı (p=0,002). LAG-3 ekspresyonu pozitif olan tüm olgularda PD-L1 ekspresyonu da pozitif olarak bulundu. Bulgular SHK'lerin tedavisinde klinik kullanıma yakın zamanda girmiş olan, PD-1/PD-L1'i hedef alan tedavileri desteklemektedir. Bununla birlikte vakalarımızın çoğunluğunda PD-L1 ve LAG-3'ün birlikte eksprese ediliyor olması özellikte tedaviye yanıtsız hasta grubunda umut vadetmektedir. Gelecekteki çalışmalarda daha fazla olgu sayısı içeren geniş serilerde immünhistokimyasal antikor klonları, kullanılan protokoller ve yorumlamalar standart hâle geldiği takdirde klinik kullanıma uygun hâle geleceği düşünülmektedir.

Karsinoma-yassı hücreliLenfosit aktivasyonuNeoplazmlar+2
Seda Baytekin Karaoğlan
Aydın Adnan Menderes University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Papiller tiroid kanserinde next genereration sequencing(NGS) moleküler multiple varyant analizi, histopatolojik ve immunhistokimyasal bulguların değerlendirilmesi

PTK tiroid malignitelerinin %90'indan fazlasını oluşturan en yaygın malign tiroid tümörü tipidir. Tiroid karsinomunun insidansı son birkaç dekaddır hızla artarken PTK'yı en yaygın malign endokrin tümör haline getirmiştir. Tiroid kanserinin son yıllarda moleküler patogenezinin anlaşılması daha etkili tedavi stratejilerinin geliştirilmesi için büyük umut vaat etmektedir. Çoğu PTK yavaş yayılım gösterse de bazıları agresif bir klinik seyir ile ilişkilidir. Histopatolojik ve moleküler parametreler ile PTK'nın farklı alt tiplerini belirlemek için kapsamlı araştırmalar yapılmıştır. Risk sınıflandırmasına yardımcı olmak için BRAF ve RAS gibi çok sayıda moleküler belirteç önerilmiştir. PTK'yı yüksek riskli ve düşük riskli gruplara ayırma kavramı, prognozu tahmin etme ve PTK'lı hastaların cerrahi ve cerrahi sonrası yönetimini optimize etme potansiyeli nedeniyle son zamanlarda ilgi odağı haline gelmiştir. Bu çalışmada PTK tanısı alan olgularda yeni nesil dizileme (Next Generation Sequencing, NGS) sistemiyle bölümümüzde tespit edilen somatik mutasyonların profilinin belirlenmesi ve moleküler belirteçlerin histopatolojik ve immunhistokimyasal parametrelerle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 2019-2021 yılları arasında Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda incelenen PTK tanılı olguların tiroidektomi materyalleri içerisinden NGS sistemiyle analiz edilen olgular dahil edildi. Toplam 74 olgunun hepsine immunhistokimyasal olarak Yüksek molekül ağırlıklı keratin (HMWK), Sitokeratin-19(CK19) ve Galektin-3 boyaları uygulandı. Çalışmada tümörlerin prognozunda rol oynayan histopatolojik bulgular, immunhistokimyasal CK19, galektin-3, HMWK ekspresyonları ve NGS ile genlerde saptanan patojenik mutasyonlar değerlendirilmiştir. İstatiktiksel analizler sonucunda BRAF mutasyonu ile immunhistokimyasal galektin-3 ve CK19 ekspresyon değerleri arasında anlamlı ilişki izlenmiştir. İmmunhistokimyasal galektin-3 ekspresyonu ile lenf nodu metastazı ve lenfovasküler invazyon arasında anlamlı ilişki izlenmiştir. İmmunhistokimyasal CK19 ekspresyonu ile lenfovasküler invazyon arasında anlamlı ilişki olduğu tespit edilmiştir. İmmunhistokimyasal CK19, HMWK ve galektin-3 ekspresyonlarının kendi arasında anlamlı korelasyonu tespit edilmiştir. Tümör boyutu ile lenf nodu metastazı, lenfovasküler invazyon ve kapsül invazyonu arasında anlamlı ilişki olduğu görülmüştür. Lenf nodu metastazı ile histopatolojik olarak saptanan psammom cisimcikleri ve kapsül invazyonu arasında anlamlı ilişki olduğu izlenmiştir. Daha önceki çalışmalarda BRAF pozitifliğinin hem kötü prognoz açısından hem de spesifik tedaviler açısından önemi gösterilmiştir. Bu nedenle tiroid materyallerinde NGS yöntemi ile bu genlerdeki mutasyonların analiz edilmesi olguların takip ve tedavisinde yol gösterici olabilir. NGS sonuçları daha efektif olmakla birlikte NGS cihazlarının ya da immünhistokimyasal BRAF'ın olmadığı laboratuvarda immünhistokimyasal bir alternatife ihtiyaç duyulabilir. Mevcut bulgularımız birçok merkezde sıklıkla çalışılan Sitokeratin-19 ve Galektin-3 boyanma yüzdelerindeki oransal artışın moleküler BRAF pozitifliği ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Sitokeratin-19 ve Galektin-3 birçok merkezde tanısal amaçlı olarak da kullanıldığı için, ek bir immünhistokimyasal boya, doku kaybı veya yöntem olmaksızın olguların moleküler BRAF açısından araştırılmasına hızlı bir yönlendirme potansiyeli sunabilir. BRAF mutasyonu pozitifliğinin kötü prognozla ilişkili olması ve bu mutasyonun immünhistokimyasal Sitokeratin-19 ve Galektin-3 oranları ile korele olması; bu iki immünhistokimyasal boyanın boyanma oranlarındaki artışın kötü prognozla ilişkili olduğuna dair fikir vermektedir.

Dizi analiziHistopatolojiKarsinoma+5
Haslet Hünler
Aydın Adnan Menderes University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinin farklımetastatik alanlarda yeni nesil dizileme ile tespitedilen mutasyon profilinin değerlendirilmesi veklinikopatolojik parametrelerle ilişkisi

en sık nedeni olup, tedavilerdek lerlemelere rağmen, tanı anında hastaların çoğunluğu metastat k olduğundan sağkalım oranları oldukça düĢüktür. KHDAK'ler nde hedefe yönel k tedaviler için gerekli olan moleküler çalıĢmalarda, primer tümör ve metastazları arasında heterojenlik vardır ve metastazlardaki mutasyonlar, primerden daha fazladır. Literatürde akciğer kanserinin farklı metastatik alanlardaki mutasyon profillerini ele alan az sayıda çalıĢma mevcuttur. Bu çalıĢmada, KHDAK tanılı olguların farklı metastat k alanlarından elde edilen biyopsilerde, Yeni Nesil Dizileme (YND) ile saptanan somatik mutasyonların belirlenmesi ve klinikopatoloj k parametrelerle l Ģk s n n değerlend r lmes amaçlanmıĢtır. Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalında, Moleküler Patoloji laboratuvarında YND ile, 2019-2022 arasında KHDAK tanılı, farklı metastatik alanlardan elde edilen biyopsileri değerlendirilen 128 olgu çalıĢmaya alındı. YaĢ, cinsiyet, histopatolojik tanılar, metastatik alanlar, sigara içme ve mutasyon durumları, YND sistemine ait panelde yer alan toplam 72 gen ve 4149 primer analiz sonuçları kaydedildi. Olgularda ortalama yaĢ 62.02 idi (YaĢ aralığı 31-89, SD:9.87). Erkek baskınlığı (%69) mevcut olup, olguların çoğunluğu Adenokarsinom (%91.4) morfolojisindeydi. Olguların 69 (%53.9)'unda sigara içme öyküsü mevcutken, erkeklerde bu oran %63.6 ile istatistiksel anlamlı olarak daha yüksekti (p=0.002). Beyinde metastaz saptananlarda sigara içme oranı daha yükseti (p=0.000). En sık lenf nodu metastazı (%39.8) saptanmıĢ olup, bunu beyin (%19.5), kemik (%13.3) ve karaciğer (%11.7) takip etmekteydi. Mutasyon varlığı ile karaciğer (p=0.012), kemik (p=0.002) ve plevra (p=0.008) metastazı arasında anlamlı iliĢkili mevcuttu. En sık saptanan mutasyonlar sırasıyla KRAS, NF1, TP53, EGFR, PTEN ve BRAF'tı. Erkeklerde KRAS (p=0.044), kadınlarda EGFR (p=0.000), sigara içenlerde ise KRAS (p=0.000) ve TP53 (p=0.001) mutasyonları daha sıktı. Beyin metastazlarında NF1 (p=0.001), karaciğerde ise BRAF mutasyonu (p=0.000) istatistiksel olarak anlamlıydı. En sık görülen mutasyon birliktelikleri; NF1-TP53, PTEN-TP53, NF1-PTEN'di. En sık XIII metastatik organ olan beyinde NF1-PTEN ve NF1-TP53 sık olup, lenf nodunda KRASTP53 ve NF1-TP53, kemikte ise NF1-TP53 daha sıktı. Sonuçlarımız saptanan mutasyonların kapsamlı bir Ģekilde değerlendirilmesinin, özellikle akciğer ADK'nun organ tropizm metastazlarını öngörmede ve bu mutasyonlara sahip hastaların takip ve tedavisinde, metastatik organlardaki tümörün mutasyonel durumunun da göz önüne alınması gerektiğini göstermektedir. Gelecekte KHDAK'ini tedavi etmek için NF1 gibi daha nadir ancak metastazlarda daha sık saptadığımız mutasyonları hedef alan yeni tedavi ajanları olacaktır. Bu nedenle bunları ve iliĢkili yolakları hedef alan ajanların ortaya konması, metastaz riskini azaltarak hastaların sağkalımı uzatabilecektir. Primer tümörler ve metastazlar arasında ortaya çıkan farklılıklar, tedavi stratejilerine ve yeni ilaçların geliĢtirilmesine rehberlik edecektir.

Dilara Akın
Aydın Adnan Menderes University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Echinococcus granulosus kistlerinde nekrozla bağlantılı doku değişiklikleri

Ekinokokkozis tarım ve hayvancılığın yaygın olduğu toplumlarda sıklıkla görülen paraziter bir hastalıktır. Türkiye'de Doğu Anadolu, İç Anadolu, Marmara ve Trakya bölgelerinde daha sık izlenmektedir. Klinik olarak yerleştiği organda basıya bağlı semptomlar gelişebileceği gibi bazı vakalarda rüptür, alerjik reaksiyonlar ve enfeksiyon gelişimi de görülebilmektedir.Bu çalışmada 63 olgu yaş, cinsiyet, lokalizasyon, histopatolojik incelemesi ve konak doku reaksiyonu olarak belirtilen alanda görülen nekrozun KE'daki tanısal değeri ve bunun diğer parametrelerle ilişkisi araştırılmıştır.Histopatolojik olarak kist komşuluğundaki nekrozlu dokuda eozinofil varlığı, diğer inflamatuar hücrelerden (nötrofil lökosit, dev hücre, mononükleer hücreler) daha belirgin olarak izlendi. Karaciğer ve akciğer yerleşimli kist hidatiklerdeki nekrozun, diğer lokalizasyonlara göre daha sık olduğu saptandı.İmmunohistokimyasal olarak nekroz izlenen ve izlenmeyen olgularda inflamatuar hücrelerin HLA DR DP DQ boyanma yaygınlığı karşılaştırılmış olup, nekroza uzak alanlardaki olgular ile nekroz izlenmeyen olguların yaygınlığı açısından sonuç anlamlı bulunmuştur. Dokularda meydana gelen nekrozun oluş mekanizması ve klinik önemi daha ileri çalışmalara gerek duymaktadır. Bu konuda nekrozla ilgili ek verilere gereksinim olduğu kanaatine varılmıştır.Anahtar sözcükler: Kistik ekinokokkozis, Echinococcus granulosus, Nekroz

Elif Burcu Aydın
İnönü University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endometrioid endometrial karsinom ve atipili hiperplazi/endometrioid intraepitelyal neoplazi olgularında PFK-P (Fosfofruktokinaz-platelet) ve PEA-15 (Phosphoprotein enriched in astrocytes-15kDa) ekspresyonunun önemi

Endometrial kanser, kadınlarda sık görülen kanserlerden biridir. Endometrial atipili hiperplazi/endometrioid intraepitelyal neoplazi (EAH/EIN) ise endometrial endometrioid karsinomun (EEK) prekanseröz lezyonudur ve ortak genetik değişiklikler içerir. PFK-P glikolizde görevli bir enzim olup hız kısıtlayıcı basamakta yer alır. PEA-15, hücre büyümesi ve metabolizması üzerinde etkileri olan ölüm efektör domain ailesi üyesidir. Kanserlerde PFK-P ve PEA-15'in ekspresyonun arttığı, sağkalım ile ilişkili olduğu bildirilmektedir. Çalışmamızda normal endometrium, EAH/EIN ve EEK gruplarında immünohistokimyasal olarak PFK-P ve PEA-15 ekspresyonunun farklı olup olmadığının belirlenmesi amaçlandı. Ek olarak, karsinom olgularında ekspresyon düzeyinin prognostik faktörler ile ilişkilisinin ortaya konması hedeflendi. Çalışmaya 2010-2015 yılları arasında EEK tanısı almış hastalar dâhil edildi. Küretaj materyalinde EAH/EIN, rezeksiyonunda EEK tanısı alan 32 hasta ile neoplazi dışı nedenle opere edilen 19 hastanın histerektomi materyalleri kontrol grubu olarak dâhil edildi. EEK grubunda PFK-P ekspresyonu EAH/EIN ve normal endometriuma göre daha yüksekti. PFK-P'nin karsinomlarda yüksek ekspresyonu karsinogenezde rol oynadığını düşündürmektedir. EAH/EIN'lerde PEA-15 boyanan tümöral hücre yüzdesi karsinoma göre daha düşüktü. PFK-P ve PEA-15 ekspresyon düzeyi EEK olgularında klinikopatolojik özellikler ve sağkalım ile ilişkili değildi. PFK-P ve PEA-15 ekspresyonunun karsinogenez sürecindeki rolünün ortaya konması ve prognostik öneminin belirlenmesi için ek çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: PFK-P, PEA-15, endometrioid endometrial karsinom, endometrioid intraepitelyal neoplazi, prognoz

Endometrial hiperplaziEndometrial neoplazmlarEndometriyum+6
Balça Begüm Cengiz
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnvaziv meme karsinomlarında klinikopatolojik özelliklerin değerlendirilmesi

Meme karsinomları kadınlarda en sık görülen ve en sık kansere bağlı ölüme yol açan neoplazilerdir. İnvaziv meme karsinomlarında patolojik inceleme ile hastaların tedavi ve takip sürecini etkileyen prognostik faktörler değerlendirilmektedir. . Hem histolojik tip hem de genetik çalışmaların yerine kullanılabilir hale gelen moleküler alt tiplendirme hastanın tedavi ve takip sürecini etkilemektedir. Bütün prognostik parametrelerin birlikte yorumlanarak kişiye yönelik, hastanın yararını artıracak tedavi seçeneklerinin belirlenmesi sık görülen bu tümörde önem kazanmaktadır. Bu çalışmada 2015- 2021 yılları arasında invaziv meme karsinomu tanısı alan 618 vakanın klinikopatolojik özellikler değerlendirildi. Vakalarımızda en sık görülen histolojik tip 453 (%73,3) vaka ile özel tip içermeyen invaziv meme karsinomlarıdır. Vakalar 13.St. Gallen Konsensus Konferansında kabul gören immünohistokimya temelli moleküler alt tiplere ayrıldığında en sık Luminal B benzeri HER2 pozitif alt tipte (216 vaka, %35,9) vaka mevcuttur. Tümör boyutu arttıkça aksiller lenf nodu metastazı görülme oranı artmaktadır (p<0,05). Moleküler alt tiplere göre bakıldığında Luminal A benzeri grupta düşük histolojik dereceli tümörler; HER2 pozitif ve üçlü negatif grupta ise yüksek histolojik dereceli tümörler daha fazladır (p<0,05). Tümörü infiltre eden lenfositlerin görüldüğü ve aktif inflamatuar yanıt derecesinin yüksek olduğu vaka sayısı; ER negatif, HER2 pozitif ve Ki-67 proliferasyon indeksi yüksek vakalarda daha fazla saptandı (p<0,05). İnvaziv meme karsinomlarının histopatolojik incelenmesinde prognozu etkileyen özellikler birlikte değerlendirilmelidir. Bu çalışma kurumumuzda yapılacak çalışmalar için bir kaynak olarak kullanılabilir. Genişletilerek yapılacak ek çalışmalar, sağkalım analizleri ve tedavi süreçlerinin değerlendirilmesine de katkı sağlayacaktır.

Özge Bülbül
Eskişehir Osmangazi University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Oral kavite skuamöz hücreli karsinomlarında çeşitli klinikopatolojik parametrelerin prognoza olan etkisinin araştırılması

Oral skuamöz hücreli karsinom, gelişmekte olan ülkelerde sık rastlanan, son yıllarda gelişmiş ülkelerde de görülme sıklığı artan agresif bir kanser türüdür. Oral skuamöz hücreli karsinomlarda zaman içerisinde sağkalım açısından önemli ilerlemeler kaydedilememiştir. Farklı tedavi stratejilerine rağmen genel sağkalım oranları %50'nin altındadır. Bu nedenle, nüks riskini ve prognozu tahmin edebilecek düşük maliyetli, basit ve tekrarlanabilir histopatolojik parametrelere ihtiyaç duyulmaktadır. Çalışmamızda 2005 ve 2022 yılları arasında oral kavitede konvansiyonel skuamöz hücreli karsinom tanısı alan 78 olguda, standart klinikopatolojik prognostik parametreler yanı sıra son yıllarda gündeme gelen invazyon derinliği, tümör tomurcuklanması, tümör ilişkili lenfositler, tümör-stroma oranı, ekstranodal uzanım ve metastatik lenf nodu oranı gibi çeşitli parametrelerin prognostik önemi değerlendirildi. Tümörün yerleşim yeri, invazyon derinliği, tümör tomurcuklanması, perinöral invazyon, T evreleri, kemik ve/veya cilt invazyonu ve ekstranodal uzanımın hastalıksız sağkalım ile ilişkili olduğu görüldü. Kemik ve/veya cilt invazyonu ve ekstranodal uzanımın hastalıksız sağkalım açısından bağımsız değişken olduğu saptandı. Hastanın yaşı, tümör boyutu, invazyon derinliği, tümör tomurcuklanması, tümör ilişkili lenfositler, lenfovasküler invazyon, perinöral invazyon, cerrahi sınır durumu, T evreleri, kemik ve/veya cilt invazyonu, lenf nodu metastazı, metastatik lenf nodu oranı ve ekstranodal uzanımın genel sağkalım ile ilişkili olduğu görüldü. Hastanın yaşı, tümör boyutu, kemik ve/veya cilt invazyonu ve ekstranodal uzanımın genel sağkalım açısından bağımsız prognostik faktör olduğu saptandı. Çalışmamızda hasta sayısının nispeten az olması nedeni ile bulguların daha geniş hasta sayılarını içeren çalışmalar ile desteklenmesi gereklidir.

Histopatoloji
Damla Dikeç Özsoy
Eskişehir Osmangazi University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer tümör ve beyin metastazlarında PD-L1 ve VEGF-A ekspresyonunun korelasyonu ve prognostik parametreler ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Kanserler, erken evrede, yani henüz lokalize olduklarında tespit edilirse, tedavi genellikle başarılı olur. Ancak tümörler metastaz yapmaya başladığında, ölüm kaçınılmazdır. Tedavi, pek çok metastatik tümörü uzun süreler boyunca kontrol altında tutabilir, ancak beyin metastazları için bu durum farklıdır. PD-1/PD-L1 yolunun inhibe edilmesinin, ileri evre solid tümörlere sahip hastalarda belirgin regresyondan kalıcı remisyona kadar fayda sağlayabileceği gösterilmiştir. Antianjiyojenik (anti-VEGF) tedavinin düşük dozunun, TMÇ'yi immünosüpresiften immünstimülana yeniden programladığı gösterilmiştir. Çalışmamıza 2010-2022 yılları arasında primer tümör ve santral sinir sistemi metastaz tanısını merkezimizde almış 112 hasta dahil edildi. Primer-metastaz PD-L1 karşılaştırmasında istatistiksel olarak anlamlı ilişkiler bulundu. Ancak uygunluk/uyumluluk ölçütüne göre en fazla zayıf uyum saptandı. Primer-metastaz VEGF şiddeti arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu. Fakat uygunluk/uyumluluk ölçütüne göre çok zayıf uyum saptandı. PD-L1 ve VEGF arasındaki tek anlamlı ilişki, metastatik odakta VEGF boyanma oranı ile TPS arasında orta düzey pozitif korelasyonu olarak saptandı. Çalışmamız sonucunda PD L1 immünohistokimyasal belirleyicisinin metastatik odakta farklı ekspresyon gözlenebileceğinden hem primer tümöre hem de metastatik odağa uygulanması gerektiğini ortaya koymaktadır. PD-L1 ve VEGF immünohistokimyasal belirleyicileri arasındaki ilişkinin daha net saptanması açısından daha homojen ve daha geniş hasta serilerini içeren çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.

Osman Furkan Mülkem
Eskişehir Osmangazi University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rezeksiyon uygulanmış primer karaciğer kanserlerinin patolojik özellikleri

Hepatoselüler karsinom dünyada dördüncü sıklıkta görülen kanserdir. Bu çalışmada etyopatogenezdeki etkili olan faktörler (yaş, cinsiyet HBV gibi) tümörün paterni, diferansiasyonu, lenfovasküler invazyon ve prognostik parametreler arasındaki ilişki araştırılmıştır.İnönü Üniversitesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2005-2010 yılları arasında hepatoselüler karsinom tanısı almış 82 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Hematoksilen eozin (HE) boyalı kesitler tümörün histopatolojik özel tipi, diferansiasyonu, paterni, anjiolenfatik invazyonu, perinöral invazyonu, kapsül invazyonu, büyük damar invazyonu, tümör dışı karaciğer dokusunda siroz varlığı, displastik nodül varlığı ile yaş, cinsiyet dağılımı ve etyoloji tekrar değerlendirildi.Olguların yaşları 11-76 arasında değişmekteydi. Olguların % 89'u erkek, %11'i kadındı. Hem erkeklerde hem de kadınlarda en sık etken kronik HBV enfeksiyonu %73,1 idi.Olguların %43,9'u iyi diferansiye, %45'i orta derecede diferansiye, %9,7'si az diferansiyeydi. Erkeklerde HSK en sık orta derece diferansiye, kadınlarda en sık iyi diferansiyeydi.Hepatoselüler karsinom özel tipleri içerisinde yer alan Fibrolameller karsinom sadece bir olguda görüldü.Prognoz hakkında fikir vermek için hepatoselüler karsinom raporlarında, en büyük tümör çapı, diferansiasyon, özel tipleri, lenfovasküler invazyon, büyük damar invazyonu, kapsül invazyonu, zemine siroz varlığı belirtilmelidir.Anahtar Kelimeler: Hepatoselüler karsinom, fibrolameller karsinom, siroz, kronik viral hepatit, HBV.

CerrahiCerrahi-sindirim sistemiHepatit+6
Zeynep Nurkabul
İnönü University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Turgut özal Tıp Merkezinde 1992-2000 yılları arasında mesane kanseri tanısı alan olguların histopatolojik özellikleri ve bazı immünohistokimyasal yöntemlerle prognoz ilişkisinin değerlendirilmesi

ÖZET TURGUT ÖZAL TIP MERKEZİNDE 1992-2000 YILLARI ARASINDA MESANE KANSERİ TANISI ALAN OLGULARIN HİSTOPATOLOJÎK ÖZELLİKLERİ VE BAZI İMMÜNOHİSTOKİMYASAL YÖNTEMLERLE PROGNOZ İLİŞKİSİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ Bu retrospektif çalışma, İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dah'nda 1992-2000 yıllan arasında mesane kanseri tanısı almış olgulardan oluşmaktadır. Toplam 81 hastaya ait 91 materyal değerlendirildi. Hastaların yaş dağılımı 35-83 arasında değişmekteydi. Ortalama yaş 63'tü. Erkek hastaların kadın hastalara oram (87/4) 2 1.75 'ti. p27 indeksi, Ki-67 indeksi ve diğer histopatolojik prognostik özellikler (tümörün histolojik derecesi, patolojik evre, nekroz, lenfovasküler invazyon, stromal lenfoid hücre infîltrasyonu) değerlendirildi. Mesane tümörlerinin WHO- 1999 sınıflandırma sistemine göre yeniden değerlendirilmesinden sonra, tanılar aşağıda görülmektedir: Düşük malignite potansiyelli papiller ürotelyal neoplazi (LMPUN), 1 olgu (%1.1), Papiller ürotelyal karsinom (PUC), 37 olgu (%40.7), İnfiltratif papiller ürotelyal karsinom (IPUC), 19 olgu (%20.9), Infiltratif nonpapiller ürotelyal karsinom (INPUC), 27 olgu (%29.6), Yassı hücreli karsinom (SCC),2 olgu (%2.2), İndifferansiye karsinom (INDCA), 5 olgu (%5.5). p27 boyanması, Ki-67 indeksi ve histolojik derece, patolojik evre, lenfovasküler invazyon, nekroz ve stromal lenfoid hücre infiltrasyonundan oluşan diğer prognoz belirleyicilerini karşılaştırmada Ki-kare ve LSD testi kullanıldı. Ki-kare testi ile çok 50değişkenli analizlerde patolojik evre (P<0.05), lenfovasküler invazyon (P<0.05), nekroz (P<0.05), stromal lenfoid hücre infiltrasyonu (P<0.05) ve Ki-67 indeksi (P<0.05) anlamlı idi. Histolojik derece (P=0.073) ve p27 indeksi (P=0.154) anlamlı bulunmadı. LSD testi ile tek değişkenli analizlerde, tümör histolojik derecesi p27 indeksi (P<0.05), Ki-67 indeksi (P<0.05), lenfovasküler invazyon (PO.05), nekroz (P<0.05) ve stromal lenfoid hücre infiltrasyonu (P<0.05) ile korele idi, fakat patolojik tümör evresi (P=0.390) ile korelasyon saptanmadı. Anahtar Kelimeler: Mesane kanseri, prognostik özellikler, p27, Ki-67. 51

Hasan Gökçe
İnönü University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolorektal kanserlerde APOC1 ekspresyonunun prognostik parametreler ve sağkalım ile ilişkisinin araştırılması

Kolorektal kanserler, en sık görülen üçüncü kanser türü olup kansere bağlı ölümlerde ise 2. sırada yer almaktadırlar. Kolorektal kanser görülme sıklığı ve mortalite oranı dünya genelinde artmaktadır. Prognostik önemi olan birçok faktör tanımlanmıştır. Tümörün histolojik derecesi ve evresi, lenf düğümü metastazı, makroskopik tümör çapı prognostik faktörler arasında sayılabilir. Çalışmamızda kolorektal kanserlerde APOC1 ekspresyonunun prognostik faktörler ve sağkalım ile ilişkisini belirlemeyi amaçladık. Çalışmaya, hastanemiz arşivinden seçilen 90 kolon adenokarsinomu (19 iyi diferansiye, 55 orta derecede diferansiye, 16 az diferansiye) vakası dahil edildi. Hastalara ait cinsiyet, yaş, histolojik grade, makroskopik tümör çapı, lenfovasküler invazyon, perinöral invazyon, TNM evresi gibi klinikopatolojik parametreler ve sağ kalım durumlarına dijital arşivleme sisteminden ulaşıldı. Seçilen olgulara ait parafin bloklardan yapılan kesitlere immünhistokimyasal olarak APOC1 boyası uygulandı. APOC1 boyanma indeksi ile prognostik değerler ve sağkalım istatiksel olarak karşilaştrıldı. APOC1 boyanma indeksi ile olguların cinsiyet, yaş, tümör lokalizasyonu, histolojik grade, tümörü infiltre eden lenfositler, lenfovasküler invazyon, perinöral invazyon, N evresi, tanı anında uzak metastaz ve TNM evresi arasında anlamlı ilişki bulunmadı (p>0.05). APOC1 boyanma indeksi ile makroskopik tümör çapı ve T evresi arasında anlamlı ilişki tespit edildi (p<0.05). Sağkalım analizlerinde, yüksek APOC1 ekspresyonu gösteren hastaların sağkalım süresi, düşük ekspresyon gösteren hastalara göre daha kısa bulunmuş ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0.05). Cox regresyon analizi de yüksek APOC1 ekspresyonunun kötüleşen genel sağkalım ile ilişkili olduğunu göstermiştir (<0.05). Sonuç olarak, yüksek APOC1 ekspresyonunun daha kötü prognoz ile ilişkilendirilebileceği saptanmıştır. APOC1'in kolorektal kanserlerde bağımsız bir prognostik belirteç olarak kullanılabileceği tespit edilmiştir. APOC1, uygun hedefe yönelik tedavilerin planlanması ve yürütülmesi, ayrıca kolorektal kanserde sağkalım tahminlerinin iyileştirilmesi için umut verici olabilir. Anahtar Kelimeler: Kolorektal kanser, APOC1 ekspresyonu, Prognostik parametreler, Sağkalım, İmmünohistokimya,

Esra Çeçen
Fırat University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolonun prekanseröz lezyonları ve adenokarsinomlarında suprabasin ekspresyonunun araştırılması

Kolorektal kanserler, en sık görülen üçüncü kanser türü olup kansere bağlı ölümlerde ise 2. sırada yer almaktadırlar. Yaşam tarzı değişiklikleri nedeniyle insidansı artmaktadır. Yaklaşık %90'ı adenokarsinomlardan oluşmaktadır. Kolon adenokarsinomlarının çoğunluğu adenomlardan köken alırken daha küçük bir kısmı serrated yolaktan gelişmektedir. Adenomlar, en sık görülen neoplastik poliplerdir. Hiperplastik polipler ise en sık görülen serrated lezyondur. Suprabasin, epidermisin suprabazalindeki keratinositlerde ekspresyonu tanımlanan bir gen olup son yıllarda tümör invazyonu, progresyonu, metastazında işlevinin olduğu ve birçok kanserde yukarı regülasyon gösteren bir protoonkogen olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda kolon adenokarsinomları ve prekanseröz lezyonlarının Suprabasin ekspresyon düzeylerindeki farklılıkları ortaya koymayı amaçladık. Çalışmaya, hastanemiz arşivinden seçilen 45 kolon adenokarsinomu (15 iyi diferansiye, 15 orta derecede diferansiye, 15 az diferansiye), 45 adenom (15 tübüler adenom, 15 tübülovillöz adenom, 15 villöz adenom), 15 hiperplastik polip ve 15 normal kolon mukozası örneği alındı. Kesitlere immünohistokimyasal olarak Suprabasin uygulanarak gruplar arasındaki immünreaktivite farklılıkları araştırıldı. İyi diferansiye, orta derecede diferansiye ve az diferansiye adenokarsinom gruplarının immünreaktivite düzeyleri, diğer çalışma gruplarına göre istatistiksel anlamlı şekilde yüksek iken (p<0,001) bu gruplar arasında anlamlı bir fark elde edilememiştir. Tübüler adenom, tübülovillöz adenom ve villöz adenom grupları, hiperplastik polip ve kontrol ile kıyaslandığında ise immünreaktivitede hafif artış görülmekle birlikte istatistiksel anlamlı bir fark saptanamamıştır. Bu gruplar arasında da anlamlı bir farklılık elde edilememiştir. Hiperplastik polipler ile kontrol grupları arasında benzer immünreaktivite saptanmıştır. Sonuç olarak, kolon adenokarsinomlarında Suprabasin immünreaktivitesi diğer lezyonlar ve normale göre önemli şekilde artmaktadır. Tüm bu bulgularla kolon adenokarsinomlarının prekanseröz lezyonlarından ayrımında Suprabasin'in biyobelirteç olarak kullanılabileceği ve ayrıca Suprabasin'in adenokarsinom patogenezinde rolü olabileceği değerlendirilmiştir.

AdenokarsinomKolonKolon hastalıkları+5
İzzet Yağız İnallı
Fırat University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Epitelyal over tümörlerinde CDK9 ekpresyonunun prognostik parametreler ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Over kanseri dünya genelinde kadınlarda en sık görülen yedinci kanser türüdür. Bu tümörlerin yaklaşık %85 ile 95'i epitel hücrelerinden kaynaklanır. Epitelyal tümörler genelde 50 yaşından büyük kadınlarda görülür. Over kanseri insidansı ve ölüm oranları yaşla birlikte artar. Siklin bağımlı kinazlar, hücre döngüsü ve transkripsiyonun düzenlenmesinde rol oynayan serin treonin kinazlardır. Siklin bağımlı kinaz 9 (CDK9), büyüme, farklılaşma ve hücre ölümüne yanıt dahil olmak üzere birçok önemli biyolojik süreçte kritik öneme sahiptir. Bu tez çalışmasında, epitelyal over kanserinde (EOK) CDK9 ekspresyonunun prognostik parametreler ile karşılaştırılması ve prognoz ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya Fırat Üniversitesi Hastanesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı Laboratuvarına 2014-2022 yılları arasında gönderilmiş primer malign epitelyal over karsinomu tanısı alan 95 hasta dahil edilmiştir. Çalışmadaki olguların histolojik alt tip dağılımı 71'i (%74,7) seröz karsinom, 11'i (%11,6) endometrioid adenokarsinom, 5'i (%5,3) müsinöz adenokarsinom, 4'ü (%4,2) malign Brenner tümör, 4'ü (%4,2) berrak hücreli adenokarsinom şeklindedir. Olgulara ait parafin bloklardan yapılan kesitlere immünohistokimyasal CDK9 boyası uygulandı. Boyanma aralığı ve boyanma kuvvetinin çarpımı ile total skorlar hesaplandı. Olguların %5,3'ünün total skoru 2, %2,1'inin 3, %3,2'sinin 4, %61,1'inin 6 ve %28,4'ünün ise 9 olarak bulunmuştur. Olgular nihai skora göre %7,4'ü zayıf boyanma, %64,2'si orta derecede boyanma ve %28,4'ü ise kuvvetli boyanma göstermiştir. CDK9 nihai skoru ve diğer prognostik değerler istatistiksel olarak karşılaştırıldı. CDK9 ekspresyonu ile prognostik parametreler arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Çalışmaya alınan tüm olgular malign olup bunların %92,6'sında orta ve kuvvetli boyanma olması CDK9'un EOK patogenezinde rolü olduğunu göstermekle birlikte CDK9 inhibisyonunun EOK hastaları için alternatif tedavide uygulanabileceğini düşündürmektedir.

Fatime Esen
Fırat University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sık görülen renal hücreli karsinom tiplerinde ve renal onkositomada podokaliksin ve asprosin ekspresyonunun değerlendirilmesi

Renal hücreli karsinomlar (RHK), ürogeniteal sistemin ölüm oranı en yüksek neoplazisidir. Böbrek tümörlerinin %80'den fazlasını RHK'lar, %10'dan az bir kısmını onkositomlar oluşturur. RHK'lar arasında en çok görülenler berrak hücreli (BHRHK), papiller (PRHK) ve kromofob RHK (KRHK)'lardır. Onkositomlar en sık görülen benign renal neoplazilerdir. Podokaliksin (PODXL), esas olarak podositlerin apikal yüzeyinde bulunur. Fizyolojik işlevlerinin yanında tümöral gelişimde de rol alır. Asprosin (ASP), adipoz dokudan salgılanan bir adipokindir. İnsülin direnci, obezite ve diyabetle ilişkilidir. Çeşitli malignitelerde de varlığı gösterilmiştir. Çalışmamızda sık görülen RHK'larda ve onkositomada Podokaliksin ve Asprosin ekspresyonlarını belirlemeyi amaçladık. Çalışmamıza hastane arşivimizden seçilen 15 BHRHK, 15 PRHK, 15 KRHK, 15 onkositoma tanılı 60 olgu ile tümör dışı alanlardan normal böbrek dokusu değerlendirilebilen 15 olgu alındı. Parafin kesitlerine immünohistokimyasal PODXL ve ASP antikorları uygulandı. BHRHK, PRHK, KRHK, onkositoma, normal böbrek dokusu glomerül ve tübül (NBDG, NBDT) gruplarından NBD grubunda PODXL immünreaktivitesi daha fazla izlenmiş olup istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,001). Ancak tümör grupları arasında anlamlı farklılık izlenmemiştir. Gruplar arası en yüksek ASP immünreaktivitesi onkositomlarda izlenmiş olup istatistiksel anlamlı fark saptanmıştır (p<0,001). BHRHK, PRHK ve KRHK ile NBDT grupları karşılaştırıldığında NBDT'de daha yüksek ASP immünreaktivitesi izlenmiştir. BHRHK ve KRHK ile NBDT arasında, BHRHK ile PRHK arasında istatistiksel anlamlı fark bulunmuştur(p<0,001). PRHK'da ASP immünreaktivitesi daha fazla izlenmiştir. ASP ekspresyonu NBD'de yalnızca tübüllerde görülmüştür. Bu çalışma ile PODXL'in BHRHK, KRHK ve onkositomlar için negatif yönde etkin olduğu, ASP'nin ise onkositomlar ile sık görülen RHK'ların ayrımı ve BHRHK ile PRHK ayrımında yararlı bir belirteç olabileceği düşünülmüştür.

Nida Canpolat Yıldız
Fırat University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Papiller tiroid karsinomunda braf V600E mutasyonu ile trop2 ve PD-l1 ekspresyonu arasındaki ilişki

Tiroid kanserleri içerisinde en sık görülen papiller tiroid karsinomudur (PTK). PTK varyantlarının histopatolojik özellikleri benzerlik gösterse de prognostik açıdan farklı davranışlar sergileyebilirler. Varyantlardaki prognoz farklılığına yönelik yapılan araştırmalarda mutasyon varlığı ve bazı moleküllerin ekspresyonunda artış bulundu. Son yıllarda malign tanısı alan olgu sayısındaki artış, moleküler yöntemlerin ilerlemesi, hedefe yönelik tedavilerin gelişmesi, erken tanı, prognoz ile hasta takibinde yol gösterecek belirleyicilere yönelik çalışmaların artmasına neden olmuştur. Çalışmamızda klasik varyant ve folliküler varyant papiller tiroid karsinomu tanısı alan olgularda BRAF V600E mutasyonu, trop2, PD-L1, galektin-3, HBME-1 ve CK19 ekspresyonunun prognostik parametreler ve histomorfolojik bulgularla ilişkisini immunohistokimyasal yöntemlerle araştırmayı amaçladık. Çalışmamızda 2010-2018 yılları arasında PTK tanılı 40 KVPTK, 40 FVPTK olgusuna ait parafin bloklara immunohistokimyasal olarak BRAF V600E, trop2, PD-L1, galektin-3, HBME-1, CK19 uyguladık. Sonuçları yaş, cinsiyet, histolojik tip, ekstratiroidal yayılım, stromal kalsifikasyon, psammom, tümör boyutu, multifokalitesi, tümör evresi, nüks/uzak metastaz, sağ kalım ile karşılaştırdık. Çalışmamızda KVPTK hastalarının %77.5, %95, %80, %97.5, %92.5, %92.5'i sırasıyla BRAF V600E, PD-L1, trop2, HBME-1, galektin-3 ve CK19 ile pozitifti. FVPTK hastalarının ise %82.5, %97.5, %35, %82.5, %45, %72.5'i sırasıyla BRAF V600E, PD-L1, trop2, HBME-1, galektin-3 ve CK19 ile pozitifti. Trop2 ve galektin-3 ekspresyonu ile histolojik tip arasında anlamlı ilişki saptandı. FVPTK ile yalnızca T evresi arasında anlamlı ilişki görüldü. Her iki varyant ile diğer parametreler arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuç olarak, BRAF V600E mutasyonunun kötü prognozla ilişkili olmadığını, PD-L1 ile trop2'nin yalnızca nüks/uzak metastaz prognostik parametresiyle ilişkili olduğunu saptadık. HBME-1, galektin-3 ve CK19 ekspresyonunun ise kötü prognozla ilişkili olduğunu tespit ettik. Anahtar Kelimeler: Papiller Tiroid Karsinomu, BRAF V600E, trop2, PD-L1

Gen ifadesiKarsinomaKarsinoma-papiller+5
Gülistan Menteş
Fırat University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glioblastomalardaki klinikopatolojik özelliklerin, ki-67 proliferasyon indeksi, İDF-1, EGFR, p53 mutasyonlarinin prognozla ilişkisinin retrospektif olarak değerlendirilmesi

Glioblastoma en sık görülen malign beyin tümörüdür. Literatürde glioblastomların morfolojik bulguları ile hasta prognozu arasındaki ilişkiyi inceleyen az sayıda yayın mevcuttur. Bu çalışmanın amacı glioblastomlarda gözlenen morfolojik özelliklerin (geniş nekroz, fokal nekroz, palizadlanan nekroz, mikrovasküler proliferasyon, atipi, sellülarite, lenfosit infiltrasyonu, mitoz, hücre tipi) ve IDH1, EGFR, p53 immünekspresyon sonuçları ile ki-67 proliferasyon indeksinin hasta prognozu üzerine etkisini araştırmaktır. Çalışmamızda Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2014-2017 yılları arasında glioblastoma tanısı almış 166 olguya ait preparatlar retrospektif olarak değerlendirildi. Olgularda incelenen morfolojik bulgular (geniş nekroz, fokal nekroz, palizadlanan nekroz, mikrovasküler proliferasyon, atipi, sellülarite, lenfosit infiltrasyonu, mitoz, hücre tipi) varlık/yokluk veya yoğunluk durumlarına göre sınıflara ayrıldı. IDH1, EGFR, p53 ekspresyonları, ki-67 proliferasyon indeksleri ise boyanma/boyanmama durumları veya boyanma yüzdelerine göre gruplandırıldı. Bu bulgular ile hastaların ameliyat sonrası sağkalım süreleri arasındaki ilişki araştırıldı. Sonuç olarak; glioblastomlarda gözlenen morfolojik bulgular, IDH1, EGFR, p53 ekspresyonları, ki-67 indeksi ile hastaların sağkalım süreleri arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı.

Epidermal büyüme faktörüGenler-P53Glioblastoma+6
Sevda Akyol
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik lenfositik tiroiditin IGG4 ilişkili hastalık ile ilişkisinin retrospektif olarak araştırılması

IgG4-İlişkili hastalık (IgG4-İH) iki binli yıllarda tanımlanmış, pek çok organ sistemini tutan, yoğun lenfoplazmositer infiltrasyon içinde artmış IgG4 pozitif plazma hücreleri içeren, fibrozis ile karakterize otoimmün bir hastalıktır. Kronik lenfositik tiroidit, tiroid bezinde lenfosit infiltrasyonu gösteren pek çok hastalığı kapsayan histopatolojik bir tanımlamadır. Literatürde IgG4-İH'ın tiroid bezini tutabildiğini gösteren yayınlar mevcuttur. Bu tutulum sonucu IgG4-Tiroiditi denen yeni bir antite tanımlanmıştır. Çalışmamızın amacı kronik lenfositik tiroidit tanısı verdiğimiz hastaların tiroid dokularını immünohistokimyasal olarak inceleyip; IgG4-ilişkili ve IgG4-ilişkisiz olarak ayırarak bu iki grubu histopatolojik, serolojik ve klinik farklılıkları açısından araştırmaktır. Çalışmamızda Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2017-2019 yılları arasında KLT tanısı almış 84 olgu incelenerek immünohistokimyasal olarak IgG4-ilişkili ve ilişkisiz olarak iki gruba ayrıldı. IgG4-ilişkili olarak değerlendirilen 9 olguda, diğer 75 olguya göre immünohistokimyasal olarak IgG4 pozitif plazmosit sayısı, IgG4/IgG pozitif plazmosit oranları (sırasıyla p<0,0001, p<0,0001); histopatolojik olarak lenfoplazmositer infiltrasyon, fibrozis (sırasıyla p<0,0001, p<0,0001); serolojik olarak anti-Tiroid peroksidaz ve anti-Tiroglobulin düzeyleri (sırasıyla p<0,0001, p<0,0001); klinik olarak hipotiroidi sıklığı açısından anlamlı bir yükseklik (p<0,0001) saptanırken; lenfoid folikül formasyonu, eşlik eden benign lezyonlar, tiroid bezi ağırlıkları, yaş ve cinsiyet ile anlamlı bir farklılık olmadığı görülmüştür. Sonuç olarak çalışmamızda IgG4-Tiroiditinin kronik lenfositik tiroiditlerin kalanına göre anlamlı histopatolojik, immünohistokimyasal, klinik ve serolojik farklılıkları olduğu ortaya konmuştur. Yeni bir tiroidit grubu olarak kabul edilmesi için genetik ve immünolojik farklılıklarının ortaya konacağı yeni çalışmalarla konunun incelenmesi gerekmektedir.

Hashimoto hastalığıHistopatolojiNöroendokrinoloji+5
Ziya Kokarağaç
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mesane kaynaklı papiller ürotelyal karsinomlarda mast hücre yoğunluğunun grade, invazyon derinliği ve rekürrens ile ilişkisi

Bu retrospektif çalışmada; mesane kaynaklı papiller ürotelyal karsinomlardaki mast hücre sayısının, bazı prognostik parametrelerle ilişkisini araştırmayı amaçladık. Bu parametreleri, grade (tümör derecesi), invazyon derinliği (evre) ve rekürrens olarak belirledik. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda, papiller ürotelyal karsinom tanısı alan 203 olgu, çalışmaya dahil edildi. Bu olgular, düşük ve yüksek dereceli, pTa, pT1, pT2, pT3 ve rekürrens var/yok olarak yedi alt gruba ayrıldı. Hastaların parafin bloklarına, histokimyasal boya olan "toluidine blue" uygulandı. Her vaka için elli büyük büyütme alanı sayılarak mast hücre sayıları hesaplandı. Mast hücre sayılarının, yaş, cinsiyet, grade, invazyon derinliği ve rekürrens varlığı/yokluğu ile ilişkilerine bakıldı. Mast hücre sayıları, yüksek dereceli noninvaziv tanılı grupta düşük dereceli noninvaziv gruba göre daha yüksekti ve istatistiksel olarak yüksek düzeyde anlamlıydı (p<0,01). Yüksek dereceli pTa, pT1, pT2 ve pT3 tanılı gruplar arasında evre arttıkça artan mast hücre sayıları izlendi ve aralarında istatistiksel olarak yüksek düzeyde anlamlı ilişki saptandı (p<0,01). Düşük dereceli noninvaziv hastalar, rekürrens olan ve olmayan olarak ayrıldı. Rekürrens olan grupta mast hücre sayıları, rekürrens olmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksekti (p<0,05). Mast hücrelerinin, tümörün invazivleşmesini sağlayan mediatörler salgıladığı ve anjiyogenezise sebep olduğu birçok çalışma ile gösterilmiştir. Papiller ürotelyal karsinom tanılı hastalarda, rutinde bakılacak olan mast hücre sayıları ile tümörün davranışı hakkında bilgi sahibi olunabilir. Ayrıca mast hücrelerini ve işlevlerini hedef alacak c-kit inhibitörü ilaçlar da, mesane kanserinde uygulanan kemoterapötik ajanlarla kullanılarak sağkalım oranları artırılabilir.

KarsinomaMast hücreleriMesane+7
Ayşe Gökçe Yıldız
Gaziantep University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glioblastomlarda STAT3'ün prognostik önemi

Glioblastom, beyin tümörleri arasında en kötü prognoza sahip olan, yaşam süresi kısa, tedaviye direnç ve cevap oranı yüksek bir tümördür. Tümörün agresifliği, invazyon ve proliferasyon aktivitesi, büyümesi, tedaviye direnç geliştirmesi ile ilgili birçok sinyal proteini mevcuttur. Yapılan araştırmalarda; bu sinyal proteinlerinin inhibisyonu ve aktivasyonu ile ilişkili ilaçlar ya da bu proteinlerin varlığının ya da yokluğunun prognoz ile ilişkilerinin bulunması amaçlanmıştır. STAT3 (sinyal düzenleyici ve transkripsiyon aktive edici gen) onkojenik transkripsiyon faktörüdür. Agresif ilerleme gösteren melanom, tiroid kanserleri, prostat kanseri, hodgkin lenfoma gibi çok sayıda tümörde aktivasyonu tanımlanmıştır. Normal hücrelere göre tümör hücrelerinde aşırı ekspresyonu antitümör tedavileri için bir hedef olarak görülmesini sağlamıştır. Yapılan birçok çalışmada; glioblastom hücrelerinde ve tümör mikro çevresinde STAT3'ün sürekli aktivasyonunun, hücre proliferasyonunu, antiapopitozu, invazyonu ve anjiogenezi arttırdığı ortaya konulmuştur. Bu da STAT3'ü terapotik hedef ve prognoz açısından dikkat çekici hale getirmiştir. Biz de çalışmamızda; glioblastom tanısı alan 252 olguyu retrospektif olarak inceledik. Son yıllarda yapılan çalışmalar ışığında STAT3'ün prognostik veri olarak kullanılması ve tedaviyi belirleyebilen bir immün belirteç olabilmesi amacıyla çalışmamızda STAT3 kullandık. Olgularda yaş, cinsiyet, sağ kalım süresi, histolojik özellikler, mitoz sayısı, Ki67, p53, IDH-1 boyanma durumu gibi parametreleri ve uygulanan tedavi seçeneklerinin, STAT3 ile ilişkisini araştırdık. Mevcut tedavi seçeneklerine yenilerini ekleyebilmek ve prognoz açısından anlamlı olabilecek belirteçleri bulmayı amaçladık. Ancak yaptığımız çalışmada; karşılaştırdığımız prognostik faktörlerle STAT3 arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptamadık.

Beyin neoplazmlarıGlioblastomaNeoplazmlar+2
Merve Esra Kara
Gaziantep University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bazal hücreli karsinomlarda CD56 ve SMA immünreaktivitesinin retrospektif olarak araştırılması

Bazal hücreli karsinom (BHK) insanda en sık görülen malignite olup, tüm deri tümörlerinin %70'ini oluşturur. BHK'ler keratotik, ekrin, apokrin, matrikal, sebase, folliküler diferansiasyon ve daha az sıklıkla, immünohistokimyasal belirteçlerle saptanabilen myoepitelyal, nöronal ve nöroendokrin diferansiyasyon gösterebilir. Günümüzde kökenleri tartışmalı olan BHK'lerin olası pluripotent kök hücre kökeni, histopatolojik olarak bu tümörlerin çok çeşitli diferansiyasyon gösteren formlarına rastlanmasındaki temel sebep olarak düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı, BHK'lerde nöroendokrin ve düz kas diferansiyasyon profilinin değerlendirilmesi ve elde edilen sonuçlar ile BHK'lerde histopatolojik subtipler ve rekürrens riski arasında ilişki olup olmadığının araştırılmasıdır. Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2013-2020 yılları arasında BHK ve bazoskuamöz karsinom tanısı almış 128 olgu çalışmaya dahil edildi. Tümörlerde immünohistokimyasal olarak CD56, Sinaptofizin, Kromogranin-A, Düz kas aktin (SMA), Desmin, Kaldesmon, Bcl-2 ve Ki67 ekspresyonları değerlendirildi. Nöroendokrin belirteçlerden CD56 ile olguların %77,3'ünde, Kromogranin-A ile %13,3'ünde ve Sinaptofizin ile %0,8'inde boyanma saptandı. Düz kas belirteçlerinden SMA ile olguların %78,1'inde boyanma görülürken Desmin ve Kaldesmon immünreaktivitesi gösteren tümör izlenmedi. Histopatolojik rekürrens risk grupları ile CD56 arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulundu (p<0,05). Rekürrens varlığı ve histopatolojik rekürrens risk grupları ile SMA arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Sonuç olarak, BHK'lerin büyük bir kısmında SMA ekspresyonu izlenirken diğer düz kas belirteçleriyle boyanma olmaması bu tümörlerde düz kas farklılaşmasını desteklememektedir. CD56 ekspresyonu BHK'lerin büyük bir kısmında saptanırken diğer nöroendokrin belirteçlerle boyanma oranının azlığı, CD56'nın tek başına nöroendokrin diferansiyasyon yönünde belirleyici olamayacağını göstermektedir. CD56 ile birlikte diğer nöroendokrin belirteçlerden en az birinin ekspresyonu BHK'lerde nöroendokrin farklılaşmayı destekleyebileceği gibi prognostik bir önemi yoktur. CD56, yüksek rekürrens riski gösteren gruptaki BHK'lerin tespitinde prognostik amaçla kullanılabilir. SMA ve CD56 antijenlerinin ayrıcı tanıdaki fonksiyonunun gösterilmesi adına farklı kutanöz tümörlerde ekspresyon oranları araştırıldıktan sonra, BHK'lerde tanısal amaçla kullanımı uygun olabilir.

Gen ifadesiKarsinomaKarsinoma-bazal hücreli+3
Selin Yirmibeş
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolorektal adenokarsinomlarda lizil oksidaz ve maspin ekspresyonun, tümör mikroçevresi, moleküler profili ve prognostik parametreler ile ilişkisi

Giriş: Kolorektal kanserler, dünyada ve ülkemizde sık görülen mortalite nedenlerindendir. Hastalığın yönetiminde ve prognoz tayininde mevcut prognostik parametreleri destekleyecek yeni belirteçlere ihtiyaç duyulmakta olup bu konu araştırmacıların ilgi odağını oluşturmaktadır. Son zamanlarda tümörün mikroçevresi ve moleküler profili daha yakından incelenmeye başlanmıştır. Bu bağlamda tümör progresyonunu aydınlatmaya yönelik maspin ve lizil oksidaz (LOX) gibi yeni immün belirteçler gündeme gelmektedir. Kolon karsinomları da dahil olmak üzere birçok tümörde maspin ve LOX ekspresyonunun tümör progresyonu ve hasta prognozuyla ilişkili farklı sonuçlara sahip araştırmalar mevcuttur. Amaç: Bu retrospektif çalışmada amacımız epitelyal mezenkimal transizyon (EMT) ve onkogenezde rolü olduğu bildirilen LOX ve maspin'in kolorektal karsinomlarda ekspresyonunu değerlendirerek tümör tomucuklanması, tümöre karşı gelişen immün ve desmoplastik yanıt gibi histopatolojik verilerle; mismach repair protein (MMR) ekspresyon profili ve moleküler özellikleri ile ilişkisini değerlendirmektir. LOX ve maspin arasındaki ilişkiyi inceleyerek bu antikorların immunohistokimyasal patolojik prognostik bir belirteç olarak önemini ortaya koymak ve sağkalım üzerine etkisini incelemek amaçlanmıştır. Tümör tomucuklanmasının, tümöre karşı gelişen immün yanıtın ve desmoplastik stroma paterninin prognozu yansıtmadaki rolünü değerlendirmek hedeflenmiştir. Materyal ve metod: Çalışmamıza, Ankara Şehir Hastanesi'nde Şubat 2019 tarihinden itibaren Eylül 2021 tarihine kadar laboratuvarımıza gönderilmiş kolorektal rezeksiyon materyalinde kolorektal adenokarsinom tanısı almış, MMR ekspresyonu ve KRAS, NRAS, BRAF mutasyon analizi yapılmış 101 olgu dahil edilmiştir. Tümör tomurcuklanması, desmoplastik stroma paterni, az diferansiye hücre kümeleri, tümöre karşı gelişen immün yanıt gibi özellikle mikroçevreyi yansıtan histopatolojik özellikler için patoloji arşivinden çıkarılan tümör içeren lamlar yeniden değerlendirilmiştir. Seçilen bloklardan her bir tümör örneğinden iki adet olacak şekilde tümör merkezinden ve invaziv kenarından uygun alanlar işaretlenip 3 mm çapında doku korları parafin bloklardan çıkarılıp doku mikro dizilimi bloğu oluşturulmuştur. İmmünohistokimyasal olarak maspin ve LOX antikorları uygulanıp sonuçlar değerlendirilmiştir. Elde edilen tüm sonuçlar istatiksel olarak incelenmiştir. Bulgular: LOX ekspresyonu ile ADK (az diferansiye hücre kümeleri) derecesi arasında anlamlı ilişki tespit edilmiştir. Tümörün epitelyal komponentinde LOX ekspresyonu arttıkça stromadaki LOX ekspresyonun da arttığı gözlenmiştir. Stromadaki LOX ekspresyonu ile tümör tomurcuklanması arasında anlamlı ilişki saptanmış olup yüksek LOX ekspresyonunda yüksek tomurcuklanma dereceleri tespit edilmiştir. LOX'un hem tümör epitelyal hem stromal ekspresyonu ile maspin ekspresyonu arasında anlamlı ilişki izlenmiştir. Stromada kuvvetli LOX ekspresyonu saptanan vakalarda mikst ve nükleer maspin ekspresyonunda artış dikkati çekmiştir. Evre IV hastalarda yüksek LOX ekspresyonu azalmış progresyonsuz sağkalım ile ilişkili bulunmuştur. Maspinin nükleer ekspresyonu ile tümör tomurcuklanması, mikst ekspresyonu ile lenfovasküler invazyon arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. Sitoplazmik maspin ekspresyonun genel sağkalım ve hastalıksız sağkalımda azalma ile ilişkisi olduğu tespit edilmiştir. Çalışmamızda yüksek tümör tomurcuklanması ile kötü diferansiyasyon, sık lenfovasküler invazyon ve korunmuş MMR ekspresyonu arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. Yüksek dereceli tümör tomurcuklanmasında azalmış genel sağkalım izlenmiştir. Desmoplastik stroma paterni değerlendirildiğinde immatür stromada yüksek tümör tomurcuklanması ve sık lenfovasküler invazyon gözlenmiştir. Tümör lokalizasyonu ile moleküler özellikler, tümör subtipi, MMR ekspresyon durumu ve genel sağkalım arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. Moleküler profil ile tümör subtipi ve genel sağkalım ilişkili bulunmuştur. Sonuçlar: Bulgular, kolorektal kanserlerde tümör tomurcuklanmasının evreden bağımsız prognozla ilişkili olduğunu ve stroma paterni ile ilişkisi nedeniyle EMT (Epitelyal-mezenkimal transizyon) ile yakından ilişkili olabileceğini göstermektedir. LOX ve maspin arasındaki ilişki tespit edilmiş olup tümör progresyonunda kritik öneme sahip EMT ile yakından ilişkili olduğunu destekleyen sonuçlar elde edilmiştir. Tümörün histolojik özelliklerinin ve yerleşim yerinin moleküler profilini yansıtabileceği gösterilmiş, histolojik ve moleküler özelliklerin prognoza olan etkisi belirlenmiştir.

AdenokarsinomGen ifadesiKolorektal neoplazmlar+6
Ayça Dilşad Çağlayan
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Servikal sitolojilerde tanısal doğruluk açısından thin prep manuel tarama ve thin prep görüntüleme sisteminin karşılaştırılması

III. ÖZET SERVİKAL SİTOLOJİLERDE TANISAL DOĞRULUK AÇISINDAN THİN PREP MANUEL TARAMA VE THİN PREP GÖRÜNTÜLEME SİSTEMİNİN KARŞILAŞTIRILMASI Dr. Özge Dilara ÇOLAKKADIOĞLU Uzmanlık Tezi, Patoloji Anabilim Dalı Tez Yöneticisi: Prof. Dr. Suna ERKILIÇ 2014, 83 Sayfa Serviks karsinomları kadınlarda en yaygın görülen malignitelerden biridir. Pap Test servikal kanser taramasında kullanılan ve çok yaygın olan bir prosedürdür. Basit, güvenilir ve maliyet etkin bir yöntem olması nedeniyle servikal lezyonların değerlendirilmesinde ilk sırada yer alır. Bu çalışmada servikovajinal yaymalarda yaygın kullanılan Thin Prep manuel (TPM) tarama yöntemi ve son yıllarda kullanımı artmış yeni bir metod olan Thin Prep Görüntüleme Sisteminin (TGS) tanısal doğruluk açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır. Manuel tarama ile önceden taranmış 1300 yayma, TGS ile yeniden incelenmiştir. Sonuçlar bunlardan doku tanısı olan 290 olgunun histolojik tanıları ve manuel tarama sonuçları ile karşılaştırılmıştır. TGS ile TPM arasında sensitivite açısından belirgin farklılık bulunmuş olup (TGS: 94.1, TPM: 62.7), spesifite açısından belirgin farklılık bulunmamıştır (TGS: 99.5, TPM: 99.1). TGS servikovajinal yaymalarda yararlı bir metoddur. Dezavantajları olmasına rağmen bu yönteme uyum sağlandığı zaman avantajları fazladır. Anahtar Kelimeler: Servikal sitoloji, Thin Prep, Görüntüleme Sistemi

KarsinomaKliniksel laboratuvar teknikleriNeoplazmlar+4
Özge Dilara Çolakkadıoğlu
Gaziantep University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endometrial karsinomlarda hücre adezyon moleküllerinin prognostik önemi

Giriş ve amaç: Endometrial karsinom gelişmiş ülkelerde post-menopozal kadınlarda en sık görülen jinekolojik kanserdir. Endometrial kanser tedavisinde karşılaşılan en büyük zorluklardan biri, adjuvan tedaviden fayda görebilecek hastaların cerrahi sonrası ek tedavi gerektirmeyen hastalardan ayırt edilmesidir. Güncel verilere göre klinikopatolojik kriterlerle belirlenen risk grupları ve hastalarda görülen rekürrrens oranları arasında uyumsuzluk bulunmaktadır. L1 hücre adezyon molekülü (L1CAM; CD171) ve beta katenin gibi hücre adezyon moleküllerinin hasta rekürrens ve prognozlarını tahmin edebilecek potansiyel biyobelirteçler olabileceği yönünde çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmanın amacı endometrium karsinomunun en sık görülen alt tipi endometrioid endometrial karsinom tanısı alan olgularda L1CAM ve beta katenin ekspresyonunun klinikopatolojik parametreler, prognoz, nüks ve sağkalımla ilişkisini incelemektir. Gereç ve yöntem: Çalışmada Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Patoloji Anabilim Dalı arşivinde, Ocak 2013- Aralık 2023 tarihleri arasında evreleme cerrahisi uygulanmış, patolojik incelemesi sonucu endometrioid endometrial karsinom tanısı almış toplam 141 olgunun tümör hacmi, fiksasyon ve takip kalitesi bakımından en uygun lamları seçildi. Olguların histolojik tanı, histolojik derece, myometrium invazyon varlığı/derinliği, lenfovasküler invazyon ve servikal stromal invazyon varlığı yeniden değerlendirildi. İmmünohistokimyasal olarak uygulanan L1CAM ekspresyonu için tümörde görülen %10'un üzerindeki membranöz boyanma, beta katenin için nükleer boyanma pozitif kabul edildi. Olgulara ait yaş, hastalığın evresi, tümör derecesi, lenfovasküler invazyon, lenf nodu metastazı durumu, nüks varlığı, genel sağkalım ve hastalıksız sağkalım verileri kaydedildi. L1CAM ile beta katenin ekspresyonuyla klinikopatolojik parametreler arası ilişki ve sağkalıma etkisi istatistiksel analizle hesaplandı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 141 olgunun 28'inde (%19,9) L1CAM pozitifliği, 20'sinde (%14,2) beta katenin pozitifliği görüldü. L1CAM ekspresyonu ile hastalık progresyonu ve nüks arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Log Rank test ile analiz edildiğinde L1CAM ekspresyonu gösteren olguların düşük hastalıksız sağkalım sürelerine sahip olduğu saptandı. Beta katenin ekspresyonu ile genç yaş ve %50'den düşük myometrial invazyon arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Beta katenin pozitif olguların tümöral evrelere göre düzenlenen risk grupları arasında, düşük riskli grupta daha çok, düşük-orta riskli grupta daha az görüldüğü istatistik olarak anlamlı bulundu. Sonuç: L1CAM hastalık progresyonu ve nüksü tahmin etmede önemli bir biyobelirteç olmaya adaydır. Çalışmamızda L1CAM pozitif olgularda daha sık nüks görülmesi ve hastalıksız sağkalım sürelerinin düşük olması gelecekte adjuvan terapi alacak hastaların daha isabetli belirlenmesi ve hasta yönetimi için umut vaat edicidir. Beta katenin adezyon molekülünün genç ve düşük riskli hastalarda görülmesine rağmen literatürde bahsedildiği gibi nüksü ön görmesi çalışmamızda doğrulanamamıştır. Bu sonuç metastaz/nüks patogenezinden sorumlu CTNNB1 mutasyonu ve onun öncüsü olarak gösterilen immünohistokimyasal beta katenin boyanmasının yeterli duyarlılıkta örtüşmeyebileceğini akla getirmektedir.

Muhammet Hikmet Nazar
Bezmialem Vakıf University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Renal hücreli karsinomlarda claudın ekspresyonunun tanısal ve prognostik önemi

Amaç: Renal hücreli karsinom tüm kanserlerin % 2-3' ünü, böbrekte izlenen kitlesel lezyonların % 90'dan fazlasını oluşturur. Böbreğin eozinofilik ve granüler sitoplazmalı tümörleri arasında onkositom, renal hücreli karsinomun kromofob, papiller ve şeffaf hücreli tiplerinin eozinofilik varyantları sayılabilir. Bu tümörlerin birbirinden ayrımında kullanılabilecek markır arayışları devam etmektedir. Bu amaçla çalışmamızda renal hücreli karsinom tipleri ile onkositom olgularına claudin 1, 3, 4, 7 ve 8 uygulandı. Sonuçlar grade, evre, prognostik ve tanısal değer açısından karşılaştırıldı.Gereç ve yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda tanı almış 134 adet renal hücreli karsinom olgusuna ait eksizyon örnekleri alındı. Olguların 72'si şeffaf, 26'sı kromofob, 24'ü papiller ve 12'si onkositom idi. Doku örnekleri % 10'luk formaldehitte tespit edilerek, parafine gömüldü ve histolojik kesitler hazırlandı. Hematoksilen eozin boyası uygulanarak ışık mikroskobik inceleme yapıldı. İmmünohistokimyasal yöntem ile uygulanan claudin 1, 3, 4, 7 ve 8'in boyanma şiddeti, yaygınlığı ve lokalizasyonu değerlendirildi.Bulgular: Claudin 1 ile kromofob renal hücreli karsinom'da % 73,1 membranöz, onkositomda % 91,7 sitoplazmik boyanma izlendi. Claudin 3 ile şeffaf hücreli renal hücreli karsinom'un % 81,9' unda boyanma izlenmezken, onkositomlarda % 100 sitoplazmik boyanma izlendi. Claudin 4 ile şeffaf hücreli renal hücreli karsinom'da % 95,8, papiller renal hücreli karsinomun % 75, kromofob renal hücreli karsinomun % 34,6'sında boyanma izlenmezken, onkositom vakalarının % 100'ü sitoplazmik boyandı. Claudin 7 ile kromofob renal hücreli karsinom'da % 84,6 membranöz, onkositomda % 91,7 sitoplazmik boyandı. Claudin 8 ile şeffaf hücreli renal karsinomda % 73,6, papiller renal hücreli karsinomda % 44,4 boyanma yokken, kromofob renal hücreli karsinomun % 47,4 membranöz, onkositomda ise % 100 sitoplazmik boyanma izlendi. Onkositom'da sitoplazmik boyanma, kromofob'da membranöz boyanma kabul edildiğinde spesifite claudin 7 için % 91, sensitivite % 92 idi. Kromofob membranöz, onkositom sitoplazmik boyandığında ise spesifite % 91, sensitivite % 84 idi.Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda, claudin 1, 7, 8' in onkositom ve KRH ayrımında kullanılabileceğini, claudin 3 ve 4'ün ise ŞHRHK'un eozinofilik varyantı ile onkositom ayrımında yardımcı olabileceğini saptadık. Claudin 1, 3 ve 8'in ise özellikle papiller renal hücreli karsinomda prognostik önemini tespit ettik. Bulgularımız claudin'lerin renal hücreli karsinom tiplerinin ayırıcı tanısında ve prognostik parametre olarak panel içinde kullanılabileceğini göstermektedir. Bu konuda daha geniş serilerde çalışmalar yapılıp, tedaviye olan katkıları da değerlendirilmelidir.Anahtar sözcükler: Claudin, kromofob, onkositom, papiller, renal hücreli karsinom

AdenomlarBöbrekBöbrek neoplazmları+4
Bermal Biçen Hasbay
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hepatosellüler karsinomda eEZH2, Bmi-1, HSP70, CAP2 ve glutamin sentetaz proteinlerinin immünohistokimyasal yöntemle araştırılması ve bulguların agresif klinik davranıştaki rolünün değerlendirilmesi

Giriş-Amaç: Hepatosellüler karsinom, genel olarak kronik karaciğer hastalığı veya siroz zemininde gelişen, dünya genelinde en ölümcül olan tümörler arasında ön sıralarda yer alan, karaciğerin primer bir tümörüdür. Dünyada 5. en sık görülen kanser olup, kansere bağlı ölümlerde 3. sırada yer almaktadır. Bu çalışmada Hepatosellüler karsinomda EZH2, Bmi-1, HSP70, GS ve CAP2 proteinlerinin ekspresyonunu ve agresif klinik davranış üzerindeki etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç-Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı?nda 2007-2012 yılları arasında incelenen 50 Hepatosellüler karsinom olgusu dahil edildi ve immünohistokimyasal yöntem ile EZH2, Bmi-1, HSP70, GS ve CAP2 antikorları uygulandı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların 41?i (% 82) erkek, 9?u (% 18) kadındı. Hastaların 29?u eks olmuştur ve tahmini yaşam süreleri 30±3 (24-37) ay olarak belirlenmiştir. Hastaların 22?sinde (% 44) damar invazyonu mevcut olup invazyon olan grupta ortalama yaşam süresi 16±3 ay iken, invazyon izlenmeyen grupta ise 36±4 ay idi ve bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.019). Glutamin Sentetaz ile 22 olguda (% 44) düşük düzeyde, 28 olguda (% 56) yüksek düzeyde ekspresyon saptanmıştır. Ekspresyon düzeyleri yüksek olgularda, tahmini yaşam süresi 15±2 ay iken; GS?ın düşük düzeyde ekspresyon gösterdiği olgularda ortalama yaşam süresi ise 38±4 ay olarak belirlenmiştir (p=0,018). Bmi-1 ile 32 (% 64) vakada düşük, 18 vakada (% 36) yüksek düzeyde ekspresyon görülmüştür. Bmi-1 ile yaşam süresi karşılaştırıldığında ekspresyon düzeyi yüksek olan grupta ortalama yaşam süresinin daha kısa olduğu saptanmıştır (p=0,008). Bmi-1 sonuçları ile tümör çapı kıyaslandığında, Bmi-1 ekspresyon düzeyi yüksek olan grupta tümör çapının daha büyük olduğu saptanmıştır (p=0.037). Damar invazyonu olan grubun Bmi-1 ekspresyon düzeyinin daha yüksek olduğu görülmüştür (p=0.004). EZH2 ile 36 olguda (% 72) düşük düzeyde, 14 olguda (% 28) yüksek düzeyde ekspresyon izlenmiştir. Düşük düzeyde ekpresyon izlenen 36 hastanın 23?ü, yüksek düzeyde ekspresyon izlenen 14 hastanın ise 6?sının eks olduğu öğrenilmiştir. EZH2 ekpresyon düzeyleri ile hastaların yaşam süreleri arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0,034). Tartışma-Sonuç: Bu çalışma GS, EZH2 ve Bmi-1?in Hepatosellüler karsinom tanısında ve takibinde prognostik bir gösterge olarak kullanılabileceğini göstermiştir. Bu proteinlerin ekspresyon düzeyi arttıkça yaşam süresinin kısaldığı görülmüştür. GS, EZH2 ve Bmi-1 ekspresyonu ile HSK gelişimi ve malign davranışı arasında açık bir ilişki olduğu saptanmıştır. Böylece, GS, EZH2 ve Bmi-1, HSK?a karşı yeni tedavi stratejilerinin geliştirilmesinde hedef moleküller olabilir. Anahtar Sözcükler: Hepatosellüler karsinom, GS, EZH2, Bmi-1, İmmünhistokimya

BiyobelirteçlerGlutaminKaraciğer+4
Elif Çalış
Çukurova University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mezenkimal tümörlerin tanı ve ayırıcı tanısında yeni immünohistokimyasal belirleyicilerin öneminin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Mezenkimal neoplaziler kimi zaman en deneyimli patologlar için bile tanısal tuzaklar içerir. Mezenkimal tümörler 50'den fazla malign ve 100'den fazla benign alt tip içerirler. Bu tümörler, nadir görülmeleri ve çok çeşitli morfolojileri nedeniyle zor tanınırlar. Sarkomlar, erişkinlerde görülen tüm solid tümörlerin % 1'ini oluşturur. Tanıya ve ayırıcı tanıya yönelik olarak son yıllarda moleküler genetik ve immünohistokimyasal belirleyicilerde sürekli yeni gelişmeler olmaktadır. Bu çalışmanın amacı daha önce sarkom tanısı alan olguların WHO 2013 sınıflamasına dayandırılan yeni bilgilerle ve yeni immünohistokimyasal belirleyicilerle tanısal olarak yeniden değerlendirilmesi, mezenkimal tümör tanısında bu belirleyicilerin öneminin saptanmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2000 yılından günümüze kadar tanı almış 183 malign mezenkimal tümör olgusu 2013 WHO sınıflamasına göre yeniden değerlendirilmiştir. Ayrıca tanı anında uygulanmış olan immunhistokimyasal yöntemlere ek olarak morfolojilerine göre uygulanan yeni belirleyicilerle (MUC-4, STAT6, TLE1, TFE3, MDM2, CDK4) yeniden incelenmiş ve tanı değişiklikleri değerlendirilmiştir. Bulgular: Bu çalışmada 183 olgudan 61'inin tanısı değişmiştir. Bunlardan 20 olgunun tanıları 2013 yılında değişen WHO sınıflamasıyla MFH iken andiferansiye PS olarak, 3 olgu ise yeni sınıflamaya Miksofibrosarkom tanısınının girmesiyle MFH'den Miksofibrosarkom olarak değişmiştir. 38 olgunun ise uygulanan immünohistokimyasal belirleyiciler ile tanıları değiştirilmiştir. Tanısında en sık değişiklik olan gruplar leiomyosarkom ve liposarkomdu. Sonuç: Yeni immünohistokimyasal belirleyiciler yumuşak doku tümörlerinin tanısında son derece önemli role sahiptir. Ancak bu belirleyicilerin tanıya katkısı, deneyimli bir patolog tarafından morfolojik değerlendirme yapılıp, uygun olanların seçimi ile mümkündür. Anahtar Kelimeler: Mezenkimal tümörler, sarkom, İHK (MUC-4, TLE-1, MDM-2, CDK-4, STAT-6, TFE-3)

Biyobelirteçler-tümörNeoplazmlarSarkom+3
Sevil Karabağ
Çukurova University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

R-CHOP ve CHOP kemoterapi rejimi alan diffüz büyük B hücreli lenfomalı hastalarda sitogenetik ve immünfenotipik özelliklerin araştırılması ve bu özelliklerin sağkalım üzerine etkisinin belirlenmesi

Amaç: Diffüz Büyük B hücreli lenfomalar (DBBHL) erişkinlerde en sık görülen Non-Hodgkin lenfoma histolojik alt tipidir. Bu lenfomalar; tedavi edilmediğinde ölümcül seyreden, klinik, morfolojik, immunfenotipik ve sitogenetik olarak heterojen bir gruptur. Hastaların yarısından fazlası Ritüksimab ile kombine edilmiş antrasiklin bazlı kemoterapi rejimi; R-CHOP (siklofosfamid, doksorobusin, vinkristin, prednizon+ritüksimab; immünoterapi) ile kür edilirken cevaplar heterojen olup birçok hasta, hastalık nedeniyle kaybedilmektedir. Bu çalışmanın amacı; R-CHOP ve CHOP tedavisi almış DBBHL olgularında klinik özellikler, MYC, BCL2, BCL6 translokasyonunu ve BCL2, CD5, Siklin D1, Ki67 protein ekspresyonunun sağkalım ile ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 268 R-CHOP ve CHOP tedavisi almış DBBHL olgusu değerlendirilmiştir. Bu olgularda immunhistokimyasal yöntem ile BCL6, CD10, MUM1, BCL2, CD5, Siklin D1 ve Ki-67 protein ekspresyonu belirlendi. Floresan İn Situ Hibridizasyon (FİSH) yöntemiyle MYC, BCL2, BCL6 gen yeniden düzenlenmesi varlığı araştırılarak Double Hit ve Triple Hit lenfoma olguları belirlendi. Tüm DBBHL olgularında ve Double Hit/Triple Hit lenfoma olgularında sağkalıma etkili olabilecek immünfenotipik ve sitogenetik özellikler araştırıldı. Bulgular: Tüm olguların; yaş, cinsiyet, tutulum yeri ve immünfenotipik subtipleri ile sağkalımları arasındaki ilişkiler değerlendirildiğinde; nodal tutulum yeri ile sağkalım süresi arasında istatistiksel olarak anlamlı sonuç bulundu (p=0,011). Bununla birlikte MYC, BCL2, BCL6 gen yeniden üzenlenmesi varlığı 18 olguda (% 6,7) saptanırken MYC translokasyon varlığının kısa sağkalım süresi ile ilişkili olduğu saptandı (p=0,021). Double hit ve Triple hit olarak belirlenen olgular ile bu kompleks karyotipik anomaliyi içermeyen olgular arası yapılan sağkalım analizinde DHL/THL olan grupta sağkalım süresinin istatistiksel olarak daha kısa olduğu görüldü (p=0,044). Ayrıca DHL/THL olan 18 olguda (% 6,7) Ki67 proliferasyon indeksinin daha yüksek olduğu dikkati çekti (p=0,005). Tüm olgularda BCL2, CD5, Siklin D1 protein ekspresyonu, Ki-67 proliferasyon indeks yüksekliği ve BCL6, BCL2 translokasyon varlığı ile sağkalım arasında istatistiksel olarak anlamlı sonuç bulunmadı. Sonuç: DBBHL'lar; histomorfolojik ve genetik olarak heterojen bir grubu oluşturduklarından farklı klinik gidişe, tedavide farklı yanıta ve sağkalıma sahiptirler. Etkili tedavi rejimlerinin belirlenmesi ve sağkalımın uzatılabilmesi için bu genetik farklılıkların özellikle proliferatif indeksi yüksek olgularda ortaya konması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Sözcükler: Diffüz Büyük B hücreli Lenfoma, Double Hit lenfoma, Triple Hit lenfoma, MYC, BCL2, BCL6 gen yeniden düzenlenmesi, Sağkalım analizi.

Antineoplastik ajanlarGenlerGenler-Bcl-2+5
Perihan Alsancak
Çukurova University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endometrial endometrioid karsinomunun myoinvazyon paternlerinin rutin histopatolojik, immunohistokimyasal ve prognostik parametreler ile ilişkisi

Amaç: Çalışmamızda endometriumun endometrioid karsinomu olgularında myoinvazyon paternlerinin, diğer histopatolojik ve immunohistokimyasal parametreler, rekkürrens, lenf düğümü metastazı, uzak metastaz ve genel sağkalım ile karşılaştırılması yanı sıra tanımlanan bu paternlerin birbiriyle karşılaştırılması ve literatürdeki verilerle değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı arşivinde yer alan, histerektomi materyallerinden endometrial endometrioid karsinomu olan 144 olgu seçildi. Olgularda literatürde tanımlanan itici, diffüz-infiltratif, MELF, adenomyozis benzeri ve adenoma malignum tipi myoinvazyon paternleri yanı sıra klasik histopatolojik parametreler değerlendirildi. Elde edilen veriler diğer histopatolojik ve immunohistokimyasal parametreler, rekkürrens, lenf düğümü metastazı, uzak metastaz ve genel sağkalım ile karşılaştırıldı. Bulgular: Myometrial invazyon paternleri incelendiğinde itici patern gösteren tümörlerin, daha erken evrede (p<0,001) olduğu, daha az servikal stromal tutulum (p=0,02) oluşturduğu izlendi. Ayrıca daha az myometrial invazyon derinliği (p=0,04), daha az lenfovasküler invazyon oluşturduğu (p=0,01) ve daha düşük Ki-67 proliferasyon indeksi gösterdiği (p<0,001) bulundu. Bu bulgular itici patern izlenen tümörlerin iyi prognozlu olduğunu gösterdi. Diffüz-infiltratif patern gösteren tümörlerin, histolojik derecesinin daha yüksek (p=0,014), daha ileri evrede olduğu (p=0,002), daha çok servikal stromal invazyon (p=0,02) ve LVİ oluşturduğu (p=0,03) gözlendi. MELF paterni izlenen tümörlerin ise daha derin myometrial invazyon oluşturduğu (p=0,04) ve lenfovasküler invazyonla da ilişkili olduğu gösterildi (p=0,04). Ancak çalışmamızda lenf düğümü metastazı ile MELF paterni arasında anlamlı ilişki bulunmadı. MELF paterni izlenen tümörlerin %33,3'ü MSI tümör olduğu görüldü ve aralarında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Yapılan sağkalım analizlerinde histolojik derece, tümör boyutu, myometrial invazyonun 1/2'yi aşıp aşmaması, myometrial invazyon derinliği, servikal stromal tutulum, lenf düğümü metastazı ve evre istatistiksel olarak anlamlı bulunan değişkenlerdir. Ayrıca myometrial invazyon paternlerine bakıldığında, itici patern izlenen tümörlerde diffüz-infiltratif patern izlenen tümörlere göre sağkalımın daha iyi olduğu (p=0,004) ve diffüz-infiltratif patern izlenen tümörlerin itici patern izlenen tümörlere göre ölüm riskinin 3,2 kat fazla olduğu saptandı (p=0,044). Sonuç: Endometrioid karsinomlarda, myometrial invazyon paternlerinin prognostik değeri son zamanlarda araştırılan bir konu olmuş ve bu konuda çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Çalışmamızda, itici paternin daha iyi prognostik faktörlerle, diffüz-infiltratif paternin ise daha kötü prognostik faktörlerle, MELF paterninin ise lenfovasküler invazyon ile ilişkisini gösterdik. Myometrial invazyon paternlerinin prognostik faktörlerle ilişkisini daha kesin tanımlamak için bu konuyla ilgili daha geniş ve daha ileri çalışmalara gereksinim olduğu düşünülmüştür. Anahtar Sözcükler: Endometrioid karsinom, myometrial invazyon paternleri, itici patern, diffüz-infiltratif patern, MELF paterni.

Fatma Sezen Çavdaroğlu Deveci
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nodal diffüz büyük B hücreli lenfoma, NOS'larda BCL2, MYC, P53, CD5 ve CD30 immünohistokimyasal belirteçlerinin prognoza etkisi

Amaç: Diffüz büyük B hücreli lenfoma, başka türlü sınıflandırılamayan (DBBHL,NOS) olgularında BCL2, MYC, CD30, CD5 ve P53 ekspresyonlarının saptanması, bu belirteçlerin hastaların prognostik verileri ile ilişkilerinin incelenmesi ve DBBHL,NOS olgularındaki prognostik değerlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 2001-2021 yılları arasında tanı almış, tanı anında ekstranodal tutulumu bulunmayan toplam 71 nodal DBBHL,NOS olgusu değerlendirilmiştir. Bu olguların 61'inin klinik prognostik verilerine ulaşılmıştır. Olgularda immünohistokimyasal yöntemle BCL2, MYC, CD30, CD5 ve P53 ekspresyonları çalışılmıştır. Elde edilen bulguların birbirleriyle, klinik ve laboratuvar prognostik parametreleri ile ilişkileri ve sağ kalım süresine etkileri araştırılmıştır. Bulgular: MYC pozitif (p=0,023) ve P53 pozitif olguların (p=0,042) anlamlı, BCL2 pozitif olguların (p=0,073) sınırda anlamlı düzeyde düşük sağ kalım ile ilişkisi saptanmıştır. CD30 pozitif olgular daha yüksek sağ kalım ile ilişkili bulunmuştur (p=0,015). MYC ve P53'ün kötü prognostik etkilerinin diğer belirteçler ve IPI skorundan bağımsız şekilde de bulunduğu tespit edilmiştir. Yüksek ECOG performans skoru, evre, IPI skoru ve LDH seviyesi; <1510/μL mutlak lenfosit sayısı, <12,35 g/dL hemoglobin, <3,95 g/dL albümin değerleri, <%20 CD3 pozitif hücrelerin tüm lenfoid hücrelere oranı ve >60 yaş da düşük genel sağ kalım ile anlamlı düzeyde ilişkili saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda MYC ve P53'ün DBBHL,NOS'larda kötü prognozu IPI skorundan bağımsız şekilde öngören belirteçler olarak kullanılabileceği saptanmıştır. Bu iki belirtecin aşırı ekspresyonlarının birlikte görüldüğü olguların daha kötü prognostik ayrı bir grup olarak değerlendirilebileceği öngörülmüştür. MYC ve BCL2'nin aşırı ekspresyonlarının beraber görüldüğü, kötü prognozlu seyreden double-ekspresör olguların belirlenmesi ve bu olgularda translokasyon analizi önerilebilmesi açısından BCL2 pozitifliğinin de araştırılması gerektiği sonucuna varılmıştır. Ayrıca düşük CD3 yoğunluğunun düşük sağ kalım ile IPI skorundan bağımsız ilişkisi saptanmıştır. Prognostik açıdan en anlamlı sonuca ulaşmak için MYC, P53, CD3 ve NCCN-IPI skorundan oluşan yeni bir risk skorlamasının kullanılması önerilmiştir. Anahtar kelimeler: Diffüz büyük B hücreli lenfoma, MYC, BCL2, CD5, CD30, P53

Necmettin Can Özkanbaş
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntestinal tip mide adenokarsinomlarının invazyon sürecinde tümör stroması ve tümör mikroçevresinin özellikleri, L-Caldesmon ve periostin ile ilişkisi

Amaç: Bu çalışmada, intestinal tip mide adenokarsinomlarında tümör mikroçevresi (TMÇ), tümör tomurcuklanması (TT), stromal reaksiyonlar ve tümör ilişkili makrofajların prognoza etkisi araştırılmıştır. Ayrıca, tümör stromasının değerlendirilmesinde L-Caldesmon (L-CaD) ve Periostin'in rolü incelenmiş ve bu belirteçlerin prognoz ile ilişkisi değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı arşivinde bulunan, 2010-2020 yılları arasında mide adenokarsinomu tanısı almış ve total veya subtotal gastrektomi uygulanmış 100 olgu retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Histopatolojik özellikler, TT, desmoplastik stromanın niteliği, TMÇ ile ilişkili immünolojik belirteçler (CD68, CD163) ve stromal belirteçler (L-CaD, Periostin) immünohistokimyasal (İHK) yöntemler ile analiz edilmiştir. Çalışmada istatistiksel analizler SPSS 23.0 programı kullanılarak gerçekleştirilmiş, sağkalım analizleri Cox regresyon testleri ile yapılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 100 olgunun yaş ortalaması 62,65 ± 11,89 olup, %69'u erkekti. Tümörlerin %65'i proksimal, %35'i distal yerleşimliydi. Tümör tomurcuklanması yüksek olan gruplarda (TT 3), lenfovasküler invazyon (LVİ), perinöral invazyon (PNİ) ve lenf nodu metastazı (LNM) oranlarının anlamlı olarak daha yüksek olduğu bulundu (p<0,05). CD163 pozitif makrofaj oranı, tümör evresi ile pozitif korelasyon gösterirken, yoğun lenfositik yanıt gösteren olgularda CD68 ve CD163 ekspresyon seviyelerinin yüksek olduğu tespit edildi (p<0,001). Periostin ekspresyonu tümör progresyonu ile ilişkili bulunmuş, invaziv sınırdaki Periostin seviyesinin CD68 ve CD163 ile anlamlı ilişki gösterdiği belirlenmiştir (p<0,01). Sonuç: Mide adenokarsinomlarında tümör tomurcuklanması, lenfovasküler ve perinöral invazyon ile ilişkili olup, prognozda önemli bir belirteç olarak değerlendirilebilir. CD163 pozitif makrofajlar, tümör ilerlemesiyle ilişkili immünosupresif mikroçevreyi desteklemektedir. Periostin'in, TMÇ'de stromal etkileşimlerde ve tümör progresyonunda etkili olabileceği düşünülmektedir. Bu sonuçlar, mide adenokarsinomlarında prognoz değerlendirmesinde TMÇ bileşenlerinin dikkate alınmasının önemini ortaya koymaktadır.

Semptomlar ve genel patoloji
Elif Aydın
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nodal diffüz büyük B hücreli lenfoma, NOS''larda mikroçevre ve kontrol noktası blokajı ilişkili moleküllerin (PD-1, PD-l1, CTLA-4, CD163 ve CD14) prognoza etkisi

Amaç: Diffüz büyük B hücreli lenfomalarda (DBBHL) tümör mikroçevresi ve kontrol noktası blokajı ilişkili moleküllerden olan programlanmış hücre ölümü 1 (PD-1), programlanmış hücre ölümü ligand 1 (PD-L1), sitotoksik T lenfosit-ilişkili antijen 4 (CTLA-4), CD163 ve CD14'ün ekspresyonunun saptanması, bu verilerle hastaların prognostik verilerinin karşılaştırılarak bu belirteçlerin DBBHL olgularında prognozu öngörüp göremeyeceğinin belirlenmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: 1998-2017 yılları arasında tanı alan, tanı anında bilinen ekstranodal tutulumu bulunmayan toplam 52 nodal DBBHL, başka türlü sınıflandırılamayan (DBBHL, NOS) olgusu değerlendirilmiştir. Bu olgulardan 44'ünde klinik prognostik verilere ulaşılmıştır. İmmunohistokimyasal yöntemle PD-1, PD-L1, CD163, CD14 ve CTLA-4 çalışılmış, CTLA-4 ile sağlıklı boyanma elde edilememesi nedeniyle bu belirteç çalışmadan çıkarılmıştır. Elde edilen sonuçların birbirleriyle ve klinik ve laboratuvar prognostik belirteçlerle ilişkisi araştırılmıştır. Bulgular: PD-1 ekspresyonu <5 pozitif hücre/BBA olan olguların daha düşük genel sağ kalıma sahip oldukları gözlenmiştir (p=0,005). PD-L1, CD163 ve CD14 ile sağ kalım arasında ise anlamlı ilişki saptanmamıştır. PD-L1 ve CD14 boyanma oranlarının non-GCB subtipinde GCB subtipine göre daha fazla olduğu görülmüştür. Ayrıca, >60 yaş, ECOG performans skoru ≥2, evre IV hastalık, yüksek IPI skoru (3-5), LDH yüksekliği, düşük albumin düzeyi, düşük hemoglobin düzeyi, düşük periferik kan lenfosit sayısı, yüksek periferik kan nötrofil/lenfosit oranı, yüksek periferik kan platelet/lenfosit oranı, MYC ≥%40 olan olguların genel sağ kalımlarının daha kötü olduğu saptanmıştır. Sonuç: Son yıllarda kontrol noktası ilişkili moleküller ve tümör mikroçevresinin DBBHL, NOS'larda prognoza etkisi araştırmalara konu olmaktadır. Çalışmamızda DBBHL, NOS'larda tümörü infiltre eden PD-1 pozitif lenfosit (TİL) sayısı düşük olan olguların düşük sağ kalım oranlarına sahip oldukları ve PD-1 pozitif TİL sayısının prognozu öngörmede yararlı bir gösterge olabileceği sonucuna varılmıştır. Buna karşın PD-L1, CD163 ve CD14 ile sağ kalım arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. DBBHL, NOS'un heterojen bir lenfoma grubu olduğu göz önüne alındığında, daha kesin sonuçlar elde edilebilmesi için geniş serilerde yapılacak yeni çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar kelimeler: Diffüz büyük B hücreli lenfoma, tümör mikroçevresi, PD-1, PD-L1, CD163, CD14

Antijenler-CDB lenfositleriLenfoma-büyük B-hücreli-yaygın+5
Ömer Atmış
Manisa Celal Bayar University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçan diz eklemi osteoartrit modelinde agrekanazların (ADAMTS-4 ve adamts-5) gelişim sürecine etkisi

AMAÇ: Bu çalışmada, sıçan diz ekleminde MIA ile indüklenen osteoartrit (OA) modelinde, farklı OA evrelerinde kıkırdak, sinovyum ve sinovyal fibroblastlardaki ADAMTS-4 ve ADAMTS-5'in immünohistokimyasal ekspresyonunun değerlendirilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Yirmi dört adet Wistar sıçanın her iki diz eklemine 4 mg MIA/eklem uygulaması ile model oluşturulmuş, 5. Gün (n=10), 2. Hafta (n=10), 4. Hafta (n=10), 8. Hafta (n=9) ve 10. haftada (n=6) sakrifiye edilen sıçanlardan alınan diz eklem örneklerinden sagittal ve frontal planda kesitler ele alınmıştır. HE ve Toluidine blue boyalı preparatlarda OA mikroskobik bulguları, Mankin ve OARSI/ OOCHAS skorları yanı sıra geliştirdiğimiz yeni bir skorlama sistemiyle değerlendirilmiştir. Kondrositler, sinovyal hücreler ve sinovyal fibroblastlardaki ADAMTS-4 ve ADAMTS-5 ekspresyonları en yoğun boyanma alanlarında yüzde cinsinden hesaplanmış, elde edilen veriler kontrol doku ve farklı evrelerdeki ekspresyonlarla, ayrıca Mankin, OARSI/ OOCHAS ve sinovit skorlarıyla korele edilmiştir. BULGULAR: Kıkırdakta dejenerasyon bulguları 2. haftadan itibaren ortaya çıkmaya başlamış; 8. ve 10. haftalarda şiddetli OA bulguları görülmüştür. ADAMTS-4 ekspresyonu 2. haftada belirgin artmış, kıkırdağın yüzeyel ve orta zonunda ekspresyon saptanmıştır. Son haftalarda ADAMTS-4 oranları tekrar artış eğilimi göstermiş ve tam kat ekspresyon izlenmiştir. ADAMTS-5 ekspresyonu ise son evrelerde kıkırdak lezyon şiddetinin ilerlemesiyle birlikte anlamlı derecede artmış, Mankin ve OARSI skorlarıyla güçlü korelasyon göstermiştir. İleri evrede, erken evreye göre kıkırdakta her iki enzim ekspresyonlarının anlamlı derecede yüksek olduğu saptanmıştır. Sinovyum ve fibroblastlarda her evrede yoğun enzim ekspresyonları izlenmiş olup sinovit skoruyla anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. SONUÇ: Bulgular, OA'da ADAMTS-4'ün hem erken hem geç evrede, ADAMTS-5'in ise lezyonların şiddetlendiği geç evrede etkin olduğunu, her iki enzimin birlikte OA patogenezinde önemli olduğunu düşündürmüştür. Sinovyumda ve fibroblastlarda, kıkırdağa oranla daha güçlü ve yaygın izlenen immünpozitiflik, sinovyumun agrekanazları üreterek OA gelişiminde önemli rol oynadığını düşündürmüştür. ANAHTAR KELİMELER: osteoartrit, sıçanda MIA ile indüklenen osteoartrit modeli, ADAMTS-4, ADAMTS-5.

Diz eklemiGenler-ADAMTSHayvan deneyleri+2
Özge Yaşlı
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bap1, Ezh2 ve 5hmc moleküllerinin melanom tanısında ve progresyonunda rolü ve öneminin araştırılması

Giriş-Amaç: Malign melanom, yıllık artan insidans oranıyla en ölümcül deri kanseridir. Erken dönemde melanom cerrahi ile tedavi edilebilirken, metastatik lezyonlarda yaşam süresi dramatik şekilde düşmektedir. Çalışmalar göstermektedir ki; melanomun gen haritası oldukça heterojen olup, özellikle epigenetik bozuklukların tanısal ve terapötik yeri diğer kanserlerde olduğu gibi günümüzde anahtar rolü kazanmıştır. Çalısmamızın amacı retrospektif olarak, hastanemizde tanı almış kutanöz malign melanom olgularına ait biyopsi örneklerini prognostik parametreler yönünden klinikopatolojik olarak yeniden değerlendirmek, immünohistokimyasal olarak BAP1, EZH2 ve 5hmC antikorlarının ekspresyonlarını değerlendirmek ve bu belirteçlerin tanıda ve prognoz ile yaşam süresi ile ilişkisini istatistiksel olarak araştırmaktır. Materyal-Method: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı arşivinde, 2010-2020 yılları arasında melanom tanısı almış toplam 114 olgu ve intradermal nevüs tanısı almış 49 olguya ait Hematoksilen- Eozin kesitler histopatolojik olarak yeniden değerlendirilmiştir. Ayrıca immünohistokimyasal olarak BAP1, 5hmC ve EZH2 uygulanmış, sonuçların klinikopatolojik parametreler ve sağkalım ile istatistiksel olarak ilişkisi araştırılmıştır. Bulgular: Melanom olgularının %59,7'si erkek olup, ortalama yaş 60,3 idi. Olguların %50,9' u ex olup, ortanca ölüm süresi 55 ay idi. BAP1 kaybı ile daha uzun süre ve yüksek oranda sağkalım, daha az lenf nodülü tutulumu ve daha düşük oranda ülserasyon olması arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. 5hmC kaybı ile yalnızca transit nodül varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. EZH2 skor ortalaması ile ülserasyon varlığı, Breslow derinliği, lenf nodu tutulumu, transit nodül varlığı, uzak metastaz olması ve eksitus olgu oranı arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır. Tartışma: BAP1 ve 5 hmC kaybı ve EZH2 ekspresyon artışı melanomda anlamlı rol almaktalardır. BAP1 kaybı iyi prognoz ve uzun sağkalım ile ilişkilidir. 5hmC kaybı melanoma progresyonda rol oynamaktadır. EZH2 artmış ekspresyonu melanoma progresyonda görev almakla birlikte kötü prognostik parametredir ve ölüm riskini arttırmaktadır. Bu belirteçler patogenetik ve prognostik rolleri ile birlikte; halen en ölümcül kanserlerden olan melanomun gerek hedefe yönelik gerek kombine tedavi planlamasında umut vaat etmektedir.

EpigenetikEpigenez-genetikGenler+3
Savalan Karım
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Oral kavite skuamöz hücreli karsinomlarında invazyon paternlerinin prognozla ilişkisi

Amaç: Çalışmamızda oral kavite SHK olgularında histopatolojik en kötü invazyon paterni (WPOI) ve tümör tomurcuklanmasının diğer histopatolojik parametreler, klinik veriler (rekürrens, lenf nodu ve uzak metastaz) ve genel sağkalım ile karşılaştırılması, bu verilerin literatürdeki verilerle birlikte değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı arşivinde yer alan, 2005-2021 yılları arasında eksizyonel biopsi ile tanı alan ve klinik bilgisi bulunan dudak ve oral kavite yerleşimli SHK olguları çalışmaya alındı. En kötü invazyon paterni (WPOI), tümör tomurcuklanması, hücre grup büyüklüğü, stromal ve epitelyal lenfosit infiltrasyonu, tümör stroma oranı, stromada desmoplastik reaksiyon tipi, tomurcuk-invazyon derinliği skoru ve stromal kategorizasyon skoru yanı sıra klasik histopatolojik parametreler hematoksilen-eozin boyalı kesitlerde değerlendirildi. Elde edilen veriler, klinik veriler ve genel sağkalım ile karşılaştırıldı, ayrıca dudak ve oral kavite SHK'larının invazyon paternleri ve diğer histopatolojik özellikleri birbiriyle karşılaştırıldı. Bulgular: Sağkalım oranları ve invazyon paterni ile ilgili histopatolojik paremetrelerin istatistiksel olarak anlamlı fark göstermesi nedeniyle dudak ve oral kavite tümörleri ayrı gruplar olarak değerlendirildi. Dudak ve oral kavite SHK'larında 5 ve üzeri tümör tomurcuklanması, tek hücre invazyonu, düşük stromal ve epitelyal lenfosit infiltrasyonu olan olgularda istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük genel sağkalım saptandı. Ayrıca dudak tümörlerinde stromadan zengin tümörler ve immatür stroma içeren tümörler de düşük genel sağkalım ile ilişkili bulundu. Her iki lokalizasyon için ayrı ayrı yapılan sağkalım analizlerinde WPOI ile genel sağkalım arasında ilişki saptanmamıştır. Ancak WPOI 4 ve 5 lenf nodu metastaz durumu açısından karşılaştırıldığında WPOI 5'in istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha çok lenf nodu metastazı ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Sonuçlar: Tümör tomurcuklanması, hücre grup büyüklüğü, stromal ve epitelyal lenfosit infiltrasyonunun dudak ve oral kavite SHK'sı patoloji raporlarında belirtilmesinin uygun olabileceği sonucuna varılmıştır. Ancak bu sonuçların daha geniş ve daha uzun izlem süreli çalışma grubu içeren yayınlar ve meta-analizler ile desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar Sözcükler: Oral kavite skuamöz hücreli karsinomu, en kötü invazyon paterni, tümör tomurcuklanması, hücre grup büyüklüğü

AğızAğız hastalıklarıAğız neoplazmları+4
Toros Taşkın
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mikrosatellit instabil kolorektal karsinom olgularında CDX2, SOX2, STAT1 ve BRAF V600E ekspresyonunun prognostik önemi

Amaç: MSI KRK'lar MSS tümörlerden farklı klinik ve patolojik özellikler sergilemekle birlikte, olumlu klinik gidiş ile ilişkilendirilmektedir. Bu iki tümör grubu arasındaki histopatolojik ve prognostik belirteç farklılıklarını ortaya koymak, bu antiteleri daha iyi tanımamıza olanak sağlayarak klinik yaklaşımı iyileştirir. Çalışmamızda, anabilim dalımızda tanı alan MSI ve MSS kolon tümörleri klinik ve histopatolojik olarak incelenerek bu tümörler arasındaki ayrımı ortaya koymak, prognostik anlamı olabileceğini düşündüğümüz CDX2, BRAF, SOX2 ve STAT1 ekspresyonlarının histopatolojik parametreler ve prognoza etkilerini saptamak hedeflenmiştir. Gereç ve yöntemler: 2000-2018 yılları arasında hastanemizde rezeksiyon materyali bulunan 593 kolorektal adenokarsinom olgusu doku mikroarray yöntemi ile incelenmiştir. İmmünohistokimyasal yöntemlerle MSI ve MSS tümörler saptanmıştır. Her iki tümör grubunda histopatolojik ve klinik parametreler incelenmiş, CDX2, BRAF, SOX2 ve STAT1 immün belirteçleri değerlendirilmiş, gruplar arasındaki farklılıklar belirlenmiştir. Ardından bu verilerin prognoz bilgilerine sahip olduğumuz 353 hasta üzerinden sağkalıma etkileri araştırılmıştır. Bulgular: MSI olguların %19,1'inde saptanmıştır. MSI tümörler, artmış tümör boyutu, diferansiasyon kaybı, sağ kolon yerleşimi ve müsinöz morfoloji ile ilişkili iken, MSS tümörler artmış perinöral invazyon ve uzak metastaz yanı sıra erken invazyon seviyeleri ile ilişkili bulunmuştur. Olgular temel histopatolojik prognostik parametreler olan invazyon derinliği ve lenf nodu metastazı kriter alınarak diğer histopatolojik bulgular eşliğinde karşılaştırılmıştır. MSS olgularda, derin invazyon seviyesi, yüksek TT, PDC ve lenf nodu metastazı ile ilişkili bulunmuştur. diferansiasyon kaybı, yüksek TT, PDC ve LVİ düzeylerinde iki grupta da lenf nodu metastaz oranları artış göstermiştir. İmmün belirteçler ile elimizdeki bulgular arasındaki ilişkiye baktığımızda, BRAF ekspresyonu; MSI, sağ kolon yerleşimi, artmış tümör boyutu ve kötü diferansiasyon, CDX2 ekspresyonu; MSS, sol kolon yerleşimi, iyi diferansiasyon ve azalmış PNİ, SOX2 ekspresyonu; kötü diferansiasyon ve artmış TİL, STAT1 ekspresyonu; MSI, sağ kolon yerleşimi, kötü diferansiasyon, erken invazyon seviyeleri, artmış TİL ve yüksek TT ile ilişkili bulunmuştur. MSI olgularda sağkalım daha yüksek izlenmesine karşın iki grup arasında anlamlı fark elde edilmemiştir. İleri yaş, cerrahi sınır pozitifliği, tümör perforasyonu, müsinöz morfoloji, diferansiasyon kaybı, LVİ, venöz invazyon, PNİ, tümör depoziti, LN metastazı, TT, PDC, ileri TNM evresi azalmış sağkalım ile, yüksek peritümöral lenfosit seviyeleri artmış sağkalım ile ilişkili bulunmuştur. MSS grupta yüksek CDX2 ve STAT1 nükleer ekspresyonu artmış sağkalım ile ilişkili bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda farklı mekanizmalarla gelişen ve farklı klinik yansımaları olan MSI ve MSS tümörler arasındaki farklılıklar ortaya konmuştur. MSI tümörler daha büyük boyutlu ve kötü diferansiye, daha sık müsinöz morfolojide olmalarına karşın daha iyi prognostik özelliklere sahip bulunmuştur. İleri yaş, cerrahi sınır pozitifliği, tümör perforasyonu, müsinöz morfoloji, diferansiasyon kaybı, LVİ, venöz invazyon, PNİ, tümör depoziti, LN metastazı, TT, PDC, ileri TNM evresi kötü prognostik faktör olarak saptanmıştır. CDX2 ekspresyonu MSS olgularda iyi prognozla ilişkili saptanmış ancak prognostik bir belirteç olarak kullanılacaksa ekspresyonunu değerlendirmede standardizasyon sağlanması gerektiği düşünülmüştür. Prognoz ve tedavi yanıtını öngörmede ve etkin tedavi yönetimi seçiminde yardımcı olacağı için KRK'larda BRAF mutasyonunun araştırılması gerektiği sonucuna varılmıştır. SOX2 ekspresyonu TİL artışı ile ilişkili saptanmış olup, immünoterapi tedavisinin başarısını öngörmede berlirteç olarak kullanılabileceği düşünülmüş ve prognoza etkisi ve klinikopatolojik parametrelerle ilişkisini açığa çıkarmak için daha fazla çalışmaya gereksinim duyulduğu saptanmıştır. STAT1'in prognostik bir belirteç olduğunu saptamakla birlikte, STAT1 ile ilgili immünohistokimyasal çalışmaların arttırılması ve değerlendirmenin standardize edilmesi gerektiği düşünülmüş, farklı yolaklarla prognoz üzerinde farklı etkiler ortaya koyduğu saptanmıştır. Ayrıca artmış TİL oranları ile immünoterapi tedavisini yönlendirebileceği bulunmuştur. Anahtar sözcükler: Mikrosatellit instabil kolorektal karsinom, CDX2, SOX2, BRAF, STAT1

BiyobelirteçlerBiyobelirteçler-tümörGen ifadesi+6
Özgecan Demir
Manisa Celal Bayar University
2022
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Papiller mikrokarsinomlarda tert mutasyonu sıklığının araştırılması; histopatolojik alt tip ve klinikopatolojik bulgularla ilişkisi

Amaç: Dünya Sağlık Örgütü 2017 sınıflamasında, ≤1 cm papiller karsinomlar, mikrokarsinom olarak adlandırılmakta ve insidansı giderek artmaktadır. Biyolojik davranışları genellikle iyi olmasına rağmen agresif olgular da bildirilmektedir. Son yıllarda cerrahi tedaviden kaçınılarak aktif izlem de seçenek olarak önerilmektedir. Bu nedenle mikrokarsinomlarda agresifliği öngörebilecek moleküler değişikliklerin saptanması önem kazanmıştır ve yapılan çalışmalar oldukça sınırlıdır. Çalışmamız papiller mikrokarsinomlarda; histomorfolojik özellikleri ve subtipleri inceleyerek, prognostik önemi bildirilen TERT genindeki değişiklikleri saptamayı ve tüm bu bulguların BRAF gen mutasyonu varlığında klinikopatolojik bulgularla korelasyonunu göstermeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2010-2019 yılları arasında tanı almış 95 papiller mikrokarsinom olgusu çalışmaya alınmıştır. Olgularda RT-PCR yöntemi ile TERT ekspresyon varlığı araştırılmış, histomorfolojik ve klinikopatolojik bulgularla ilişkisi değerlendirilmiştir. Ayrıca immunohistokimyasal yöntemle BRAF uygulanmış olgularımızdaki benzer özellikler ve her iki gen arasındaki korelasyon varlığı değerlendirilmiştir. Bulgular: Multifokalite, ekstratiroidal yayılım ve ≥0,5 cm tümör boyutu ile lenf nodu metastazı arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır. TERT ekspresyonu ile herhangi bir klinikopatolojik bulgu arasında ilişki saptanmamıştır. BRAF V600E mutasyonunun lenf nodu metastazı, lenfovasküler invazyon, ileri hastalık evresi ve klasik subtip ile istatiksel anlamlı ilişkisi gösterilmiştir. Sonuç: Papiller karsinomlarda düşük mortalite oranları uzun yıllardır değişmemektedir. Bu nedenle mikrokarsinom olgularında, cerrahi tedavinin gerekliliği tartışılmaktadır. Moleküler belirteçlerin prognozu öngörebilmesi, gereksiz cerrahiyi azaltmada etkili olacaktır. TERT mutasyonlarının tiroid kanserlerindeki agresiflikle korelasyonu papiller mikrokarsinomlar için de umut verici olarak karşımıza çıkmakta ve bu konudaki sınırlı sayıda çalışma literatürde yer almaktadır. Araştırmamızda TERT ekspresyonu bazı olgularda saptanmakla birlikte klinikopatolojik bulgularla ilişkisi gösterilememiştir. Bu sonuç, literatür ile uyumlu olup TERT molekülünün karsinogenezisin ileri evrelerinde rol almasının sonucu olarak değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: papiller mikrokarsinom, TERT, BRAF

Gen ifadesiHistopatolojiKarsinoma+3
Aslı Aydoğdu Yeşiloğlu
Çukurova University
2022
00