
433
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
2011-2020 yılları arasında Dicle Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalına başvuran ve malign adneksiyal kitle nedeniyle opere edilen hastaların değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada over kanseri ile tüm bu bilinenleri de göz önünde bulundurarak; over kanserinin etyopatogenezi, tanısı, prognozu ile ilgili faktörleri retrospektif olarak inceleyip risk altındaki popülasyonun belirlenmesi ve bu sayede daha sık ve erken kontrol altına alınıp kansere ilerlemeden veya erken evrede yakalamaya çalışmak amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Çalışmamıza Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'nda 1 Ocak 2011- 31 Aralık 2020 tarihleri arasında adneksiyal kitle nedeniyle opere edilen ve nihai patoloji sonucu malign olarak sonuçlanan toplam 99 hasta dahil edildi. Borderline sonuçlanan hastalar çalışmamıza dahil edilmemiştir. Bu 99 hastanın yaşı, gravide-paritesi, menapozal durumu, ek hastalık varlığı, semptomları, CA-125 düzeyi, tümör yükü kalıp kalmadığı, tümör çapı ve yapısı, asit varlığı, implant varlığı, lenf nodu tutulumu, frozen patoloji sonucu, tümör tipi, evre, komplikasyon olup olmdığı araştırıldı. Bulgular: Bu çalışmada tanı anında ortalama yaş 51.04 olarak tespit edilmiştir. Hastaların % 55.6 hastanın postmenapozal olduğu görülmüştür. En sık rastlanan tümör tipi epitelyal tümörler olarak tespit edilmiştir. Hastaların daha çok ileri evrede oldukları tespit edilmiştir. CA-125 seviyesi yükseldikçe evrenin de ilerlediği görülmüştür. Evre ile lenf nodu ve asit mayi varlığı ilişkisi incelendiğinde ileri evrelerde lenf nodu tutulumu ve asit mayi varlığının arttığı görülmüştür. Rezidü tümörü olan hastalarda CA-125'in daha yüksek olduğu ortaya konmuştur. Lenf nodu tutulumu olan hastalarda CA-125 düzeyi tutulmayanlara göre daha yüksek bulunmuştur. Asit mayi var olan hastalarda olmayanlara kıyasla CA-125 düzeyinin daha yüksek olduğu görülmüştür. Bilateral tümörü olan hastalarda unilateral olan hastalara göre CA-125'in daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Epitelyal tümörlerde CA-125 düzeyinin diğer tümör tiplerine göre daha yüksek olduğu görülmüştür. Sonuç: Çalışmamız over kanserinin daha çok ileri yaşta, postmenapozal kadınlarda ve sıklıkla ileri evrede tespit edildiğini ortaya koymuştur. Tümör belirteci olarak en sık kullanılan CA-125'in evre, rezidü tümör, lenf nodu tutulumu, asit mayi varlığı, tümörün bilateralitesi, tümör tipi ile ilişkili olduğu görülmüştür. Ayrıca evrelerle ilişkili olabilecek lenf nodu tutulumu ve asit mayi de incelenmiş ve evre arttıkça lenf nodu tutulumu ve asit mayi varlığının paralellik gösterdiği tespit edilmiştir.
İnfertilite nedeniyle laparoskopik cerrahi uygulanan hastaların gebelik sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: İnfertilite nedeniyle laparoskopik cerrahi uygulanan hastaların gebelik sonuçlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal ve Metod: Çalışmamızın materyalini Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğine 01 Ocak 2017- 30 Eylül 2021 tarihleri arasında primer veya sekonder infertilite tanıları ile diagnostik histereskopi (H/S) sonrası laparoskopi (L/S) eşliğinde adezyolizis, kromotubasyon ve laparoskopik cerrahi (kistektomi, kist ekstirpasyonu, neosalpingostomi vb.) yapılan 58 hasta oluşturmaktadır. Hastalara L/S işlemi infertilite alanında uzman cerrahlar tarafından yapıldı. Öncelikle tüm hastalara laparoskopik gözlem yapıldı. Sonrasında uterin kaviteye uterin manipulatör aracılığı ile metilen mavisi verilerek kromotübasyon yapıldı ve bulgular not edildi. Ardından intrakaviter patoloji olduǧu izlenen hastalar çalışma dışı bırakıldı. Pelvik adezyon, hidrosalpinks, over kisti veya tubal tıkanıklık izlenen hastalara laparaskopik cerrahi müdahele yapıldı. Bulgular: Hastaların 34'ü (%58,6) primer infertilite, 24'ü (%41,4) sekonder infertilite olarak saptandı. Hastaların geçirilmiş jinekolojik cerrahi öykülerine göre 58 hastanın 11'inin (%19) daha önce cerrahi öyküsü mevcuttu. Tubal cerrahi ve adezyolizis yapılan hasta sayısı 27 (%46,5). Over cerrahisi (kistektomi, kist ekstirpasyonu) yapılan hasta sayısı 14 (%24.1). Hastaların laparoskopik cerrahi işlem sonrası takiplerinde 58 hastadan 19'unda (%32,8) gebelik elde edilmiş, 39'unda ise gebelik elde edilememiş. Yapılan cerrahi işlem sonrası gebelik elde edinceye kadar geçen sürenin medyan değeri 9 ay (min-max değer: 4-24 ay) olarak hesaplandı. Gebelik elde eden 19 hastanın 3'ü İVF ile, 3'ü İUİ ve 13 tanesi herhangi bir işlem yapılmadan gebelik elde etmiştir. Canlı doğum elde eden 17 hastanın 6'sı normal vajinal doğum ile, 11'ine ise sezeryan yapılmıştır. Sonuç: İnfertilite nedeniyle laparoskopik cerrahi yapılan hastalarda sık saptadığımız pelvik patolojilerin (adezyonlar, tubal ve overyan patolojiler) düzeltilmesiyle operasyon sonrası gebelik sonuçlarına olumlu katkıda bulunduğunu düşünmekteyiz.
Gebeliğin indüklediği hipertansif olgularda bazı erken tanı metodlarının (Plazma Fibronektin` i, idrar kalsiyum/ kreatinin oranı ve roll-over testi) değerlendirilmesi
50 ÖZET Tabloya özgü klinik tam anlamıyla yerleşmeden preeklampsinin ortaya çıkacağı tahmin edilebildiği taktirde -etiyolojisi hala bugün bile karanlık olan- bu sendromun önlenebilirliği son yilllarm güncel konuları arasındadır. İşte bu nedenle çalışmamızda preeklampsi erken tanı yöntemlerinden, plazma fibronektini, idrar kalsiyum/kreatinin oranlan ve roll-over testinin yararları araştırılmış; klinik uygulamadaki yerleri tartışılmıştır. Çalışmaya, kronik hipertansiyonu veya sistemik hastalığı olmayan 121 normotensif gebe dahil edilmiştir. Postpartum 2. güne kadar izlenen olguların 94 'ünde kan basıncı normal kalırken; 20 'sinde geçici hipertansiyon, 7 'sinde preeklampsi ortaya çıkmıştır. Araştırılan testlerden idrar kalsiyum/kreatinin oranlarının erken tanıda yararlı olabileceğine dair kanıt elde edilememiştir. Kontrol grubu ve hipertansif gruplar arasında oranlar açısından anlamlı fark bulunamamıştır (p>0,05). Roll-over testi ile hipertansiyon gelişen hastalar arasında ise anlamlı bir istatistiksel ilişki saptanmıştır (p<0,05). Ancak, terapötik girişimlere olanak sağlayacak bir tarama testi kriterleri bakımından sensitivite düşük kalmıştır (geçici hipertansiyon için %25, preeklampsi için %40). Fibronektin ise çalışma grubumuz için 450 mg/l olarak hesaplanan cut-off değeri baz alındığında, preeklampsinin önceden tahmin edilmesinde %86 sensitivite, %89 spesifite ile oldukça yararlı bulunmuştur. Ancak, geçici hipertansiyon için sensitivite hayli düşüktür (%4). Ayrıca, araştırmamızda fibronektinin ÎUGG gelişecek gebeliklerin erken tanısında da faydalı olabileceğini düşündüren ön bulgular elde edilmiştir.
Kliniğimizdeki preterm doğumların maternal ve fetal sonuçlarının 5 yıllık değerlendirilmesi
Preterm doğum, gebeliğin yaşayabilirlik sınırından sonra ve 37 hafta veya 259 günden önce doğumun gerçekleşmesidir. Preterm doğumlar perinatal morbidite ve mortalitenin en önemli nedenidir. Çalışmamıza, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı kliniğinde Eylül 2010 ile Ağustos 2014 yılları arasında, 24 hafta ile 36 hafta 6 gün arasında doğum yapan 5613 gebeden preterm doğum yapmış 649 hastanın dosyası ve bu gebelikler sonucu doğmuş olan yenidoğanların ilk bir saatlik değerlendirmeleri dahil edildi. Daha önce bir veya daha fazla sezeryan öyküsü olup ek obstetrik bir problemi olmayan hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Veriler hastane elektronik veri tabanından elde edildi. Bu hastalardan, 25'i (%3.85) 18 yaş ve altı, 471'i (%72.57) 19-34 yaş arası, 153'ü (%23.57) 35 yaş ve üzerindeydi. En küçük gebemiz 14 yaşında, en büyük gebemiz 48 yaşındaydı. Daha önce hiç doğum yapmamış 99 gebe (%15.3), bir kez doğum yapmış 95 gebe (%14.6), iki doğum yapmış 89 gebe (%13.7), üç doğum yapmış 44 gebe (%6.8), dört doğum yapmış 45 gebe (% 6.9) beş veya daha fazla doğum yapmış 73 gebe (%11.2) mevcuttu. Çalışmamızda preterm doğum oranı %11.56 olarak bulunmuştur. Preterm doğumların (%25.4) preterm eylem, (%23.7) PPROM (preterm eylem + erken membran rüptürü) nedenli olmuştur. Erken doğumların %50.9'u ise maternal-fetal problemler nedeniyle gerçekleşmiştir. Bu grup içerisinde en fazla hpertansif hastalıklar bulunmaktır (%23.7). Doğum haftası ile yenidoğan ilk bir saati değerlendirildiğinde, doğum haftası azaldıkça yenidoğan yoğun bakıma yatış (p<0.000), entübe edilip yenidoğan yoğun bakıma yatış (p<0.000), PM-RDS ön tanısıyla yenidoğan yoğun bakıma yatış (p<0.001), doğduktan sonra ex (p<0.001) gibi komplikasyonların arttığı görüldü. Erken doğum nedeni ile antenatal kalış süreleri arasında anlamlı fark ızlenmedi. Çalışmamızda, diabet olanlarla olmayanların yenidoğan yoğun bakıma yatışları arasında anlamlı fark izlendi. Erken doğum nedeni ile postnatal kalış süreleri arasında anlamlı fark izlendi(p<0.000). Preeklampsi, eklampsi ve HELLP ile komplike gebeliklerde sezaryenle doğum hızı %85.7 olarak saptandı. Çalışmamızda antenatal steroid uygulanan grupta yeni doğan yoğun bakıma yatışın daha fazla görüldü. Preterm doğum halen özellikle fetal morbidite mortalitenin önemli bir nedeni olup bu hasta gruplarının önceden tespit edilmesi, risk faktörlerinin belirlenip önlemlerinin alınması ve özellikle doğan bebeklerin yenidoğan yoğun bakım koşullarının olduğu merkezlerde takibi ve tedavisi ile neonatal morbidite ve mortalitede iyileşme olacağı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: preterm doğum, preterm eylem, fetal morbidite, mortalite
Laparaskopik 2D ve 3D görüntüleme yöntemlerinin, laparaskopik cerrahi beceri üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Laparaskopi eğitiminde önemli bir yere sahip olan ve simülasyon cihazı niteliğinde olan training box kullanılarak 2D ve 3D görüntüleme sistemlerinin, belirlenen egzersiz aşamalarını laparoskopik olarak tamamlama süresi üzerindeki etkisini karşılaştırmaktır. Materyal metot: Daha önce laparoskopi tecrübesi olmayan asistan ve intörn doktorlardan oluşan 64 kişi, her grupta eşit sayıda katılımcı olacak şekilde kapalı zarf yöntemi ile iki gruba ayrıldı. 32 kişilik gruba 2D görüntüleme (Grup A) geri kalan 32 kişiye ise 3D görüntüleme (Grup B) sistemi üzerinde belirlenen sırayla (fasülye, halka transferi, enjektör uçlarını enjektör kapaklarına yerleştirme, sütur atma) 4 aşamalı egzersiz yöntemleri programı uygulandı. Bulgular: Fasülye transferinde, 2D de ortalama süresi 62.50 sn, 3D de ortalama süresi 50 sn (p=0.047); halka transferinde , 2D de ortalama süresi 59 sn, 3D de ortalama süresi 43 sn ( p=0.002); enjektör kapağı yerleştirme, 2D de ortalama süresi 170 sn, 3D de ortalama süresi 70 sn (p=0.002); sütür atma işlemi, , 2D de ortalama süresi 71 sn, 3D de ortalama süresi 48.50 sn (p=0.014) bulundu. Gözlük, önceki bilgisayar kullanıcılığı, cinsiyet, intörn ve cerrahi asistan olma değişkenlerinin süre üzerinde istatistiksel olarak fark oluşturmadığı gözlendi(p>0.05) . Sonuç: 3D sistemin, 2D laparaskopiye göre süre açısından becerilerin daha hızlı öğrenildiği , daha kısa sürede yapıldığı saptandı. Jinekolojik endoskopi eğitiminde 3D laparoskopik sistemle egzersizlere başlamanın , el-göz koordinasyon becerilerini, derinlik algısını, mekansal oryantasyonu, kavrama, sütür atmayı daha kısa sürede gerçekleştiğini saptadık. Bu konu ile ilgili daha fazla sayıda, uzun süreli ve kapsamlı çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır.
Tuboovaryan apse olgularının 6 (altı) yıllık istatistiksel analizi
Amaç: Bu çalışmamızın amacı; kliniğimizde tuboovaryan apse (TOA) tedavisi gören hastaların retrospektif olarak klinik ve laboratuar sonuçlarını değerlendirmek ve uygulanan tedavi yöntemleri ve sonrasında gelişen komplikasyonları incelemektir. Materyal – Metod: Ocak 2009 ve Nisan 2015 tarihleri arasında, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğimizde tuboovaryan apse tanısıyla takip edilen 100 hastaya ait kayıtlar retrospektif olarak analiz edildi. Hastalara ait demografik veriler, risk faktörleri, klinik ve laboratuar sonuçları, uygulanan tedavi yöntemleri ve gelişen komplikasyonlar kaydedildi. Bulgular: Hastaların yaşları 15 ile 79 arasında değişmekle beraber, ortalama 36,46 ± 11,6 idi. Hastaların %73'ü multipardı. Hastaların başlıca şikayetleri; pelvik ağrı (%100), ateş (%19) ve vajinal akıntı (%27)'idi. Rahim içi araç kullanım prevelansı %7, pelvik inflamatuar hastalık prevelansı %29 olarak saptandı. Cerrahi girişim öyküsü olan hastaların, son 6 ay içinde geçirilmiş intrauterin veya intraabdominal operasyon prevelansı %60,5 olarak saptandı. Klinik bulgu olarak; hastaların %25'inde 38˚C ve üzerinde ateş, lökosit değerleri için >10.000/μL değer baz alındığında, hastaların % 70'inde lökositoz, >12000/μL baz alındığında hastaların %55'inde lökositoz, hastaların %85'inde yüksek sedimentasyon hızı, %92'sinde C-reaktif protein yüksekliği tespit edilmiştir. Hastaların lökosit değerleri açısından uygulanan tedavi şekilleri arasında istatistiksel olarak anlamlılık tespit edilmedi (p> 0,05). Tüm hastalara medikal tedavi uygulandı. Hastaların 38'inin sadece medikal tedavi ile, 47'sinin medikal tedaviye ek olarak cerrahi tedavi ile, 15'inin medikal tedaviye ek olarak USG eşliğinde drenaj tedavisi ile iyileşme sağladığı tespit edildi. Fertilitesini korumak isteyen hastalara USG eşliğinde, L/S ile veya L/T ile apse drenajı uygulandığı saptandı. Hastaların %10'u postmenopozal dönemde olup, bu hastaların çoğuna rezektif cerrahinin uygulandığı görüldü. Cerrahiye giden tüm hastaların; 17'sine drenaj, 14'üne salpingoooferektomi, 3'üne sadece salpenjektomi, 1'ine histerektomi+salpenjektomi, 2'sine histerektomi+unilateral salpingoooferektomi (TAH+USO), 10'una histerektomi+bilateral salpingoooferektomi (TAH+BSO) uygulandığı saptandı. Cerrahi uygulanan hastalarda gelişen komplikasyonlar incelendiğinde; hastalarımızın % 6,3'ünde intraop bağırsak yaralanması geliştiği ve bu hastalara intraop genel cerrahi tarafından primer bağırsak onarımı yapıldığı tespit edildi. Hastaların % 8,5'inde ise postop dönemde yara yeri enfeksiyonu geliştiği gözlendi. Hastaların hastanede yatış süreleri incelendiğinde; ortalama 7,9 ± 6 gün olarak tespit edildi. Medikal tedavi uygulanan hastaların hastanede ortalama yatış süresi 6,9 ± 2,8 gün, cerrahi tedavi uygulanan hastaların hastanede ortalama yatış süreleri 8,0 ± 8,03 gün ve USG eşliğinde drenaj yapılan hastalarda ise, hastanede ortalama yatış süreleri 10,5 ± 3,9 gün olarak tespit edildi. Sonuç: Morbidite ve mortalite yönünden önemli bir hastalık olan tuboovaryan apsede hastanın yaşı, gebelik istemi ve klinik tablo göz önünde bulundurularak hastaya en uygun tedavi yöntemi seçilmelidir. TOA'yı takip eden yüksek morbidite ve azalmış fertilite oranları nedeniyle hastaların erken tanı alması, medikal tedaviye hemen başlanması ve medikal tedaviye yanıtsız durumlarda cerrahi tedaviye başvurulması oldukça önemlidir. Ayrıca medikal tedaviye cevapsız kalıp tekrardan cerrahi tedavi istemeyen hastalarda USG eşliğinde drenaj da akılda tutulması gereken bir seçenek olmalıdır. Anahtar Kelimeler: Tuboovaryan Apse (TOA), Pelvik İnflamatuar Hastalık (PIH), Medikal Tedavi, Cerrahi Tedavi, USG Eşliğinde Drenaj
Stres üriner inkontinans tedavisinde transobturator tape operasyonu etkinliğinin değerlendirilmesi ve uzun dönem sonuçları
Amaç: Stres üriner inkontinansın tedavisinde birçok cerrahi yöntem tanımlanmıştır. Ancak altın standart yöntem belirlenememiştir. Bu çalışmanın amacı stres tipte idrar kaçırması olan kadın hastalarda transobturator tape prosedürünün etkinliğini incelemek, intraoperatif ve postoperatif komplikasyon sıklığını belirlemek, hastaların objektif ve sübjektif kür sonuçlarını belirlemektir. Hastalar ve Yöntem: Çalışmamıza Ocak 2010-Aralık 2014 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğine üriner inkontinans şikayeti ile başvuran ve SÜİ veya MÜİ tanısı ile TOT operasyonu geçiren 46 hasta dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 46,35±9,27 (26-67) idi. Hastaların operasyon öncesi demografik özellikleri, fizik ve pelvik muayene bulguları, Q tip testi, stres testi, yaşam kalite anket skorları (İncontinence İmpact Questionnaire (IIQ-7) ve Urinary Distres İnventory (UDI-6)) kaydedilmişti. İntraoperatif komplikasyonları, erken postoperatif ve geç postoperatif komplikasyonları kaydedilmişti. Ortalama takip süresi 32,13±12,038 ay (12-60) olan hastalar telefonla aranarak çalışma hakkında bilgi verildi. Çalışmaya katılmayı kabul eden hastalar çağrıldı. Hastalar stres test, hasta şikayetleri, pelvik muayene, Q tip test, yaşam kalite skorları ve komplikasyonlar açısından tekrar değerlendirildi. Operasyon öncesi ve sonrası sonuçlar karşılaştırıldı. Bulgular: Operasyona alınan 46 hastadan 30'unda (%65,2) stres üriner inkontinans, 16'sında (%34,8) ise mikst üriner inkontinans mevcuttu. Hastaların hiçbirisinde mesane ya da üretrada yaralanma ya da vasküler yaralanmaya bağlı istenmeyen etkiler gözlenmemişti. Geç postoperatif dönemde ise 1 hastada (%2,2) denova urge inkontinans, 1 hastada (%2,2) vajinal erozyon gelişmişti. Ortalama izlem süresi 32,13±12,038 ay'dı (12-60). Hastalar şikayet bazında değerlendirildiğinde, 1 (%2,2) hastanın şikayetlerinde artma gözlendi. Hastalardan 4'ünün (%8,7) şikayetlerinde herhangi bir değişiklik olmamıştı. Hastaların 22'sinin (%47,8) şikayetlerinde azalma olmuştu. Hastaların 19'u (%41,3) ise şikayetlerinin tamamen geçtiğini ifade etti. Hastaların 41'inde (%89,1) operasyonun başarılı olduğu, 5'inde (%10,9) ise operasyonun başarısız olduğu tespit edildi. Preop ve postop yapılan değerlendirmede, IIQ-7 ve UDI-6 anketlerindeki tüm sorular için verilen cevaplarda anlamlı iyileşme olduğu görüldü. Sonuç: Sonuç olarak, transobturator yaklaşım uzun dönem sonuçları ve düşük morbidite sonuçları ilestres üriner inkontinans tedavisinde etkili ve güvenilir bir yöntemidir. Retropubik yaklaşıma iyi bir alternatif olarak, transobturator yaklaşımı destekleyecek literatürde yeterli veri vardır ve transobturator yaklaşım stres üriner inkontinans tedavisinde yeni altın standart olma potansiyeline sahiptir.
Üniversitemizde doğum yapan kalp hastalarının 3(üç) yıllık istatiksel incelenmesi
Çalışmamızın esas amacı tersiyer bir merkez olan hastanemizin kalp hastalığı ve gebelik olgularına ait deneyimini irdelemek, kalp hastalığı olan gebelerin perinatal ve maternal sonuçlarını değerlendirerek, bu tip gebelere en uygun yaklaşımı belirlemeye çalışmak. Ocak 2013 ile aralık 2015 yılları arasında Kadın doğum kliniğimizde yatışı yapılan, sonrasında doğumunu hastanemizin çeşitli birimlerinde (genel ameliyathane, doğumhane ve kalp hastanesi ameliyathanesi) gerçekleştiren, 120 gebe kalp hastası retrospektif olarak incelendi. Gebelerin, kalp hastalığının tipine göre, perinatal ve maternal sonuçları değerlendirildi. Çalışmamızda 120 doğum yapan kalp hastası içinde en sık görülen kardiyak hastalık romatizmal kalp kapak hastalığıydı (%55). Kalp ritim bozuklukları ise ikinci sırada yer aldı (%12,5). IE (Infektif Endokardit) profilaksisi yapılan hasta sayısı 62 olup, oran olarak %51,6 olarak tespit edildi. Çalışmamızda hiçbir hastada maternal mortaliteye rastlanmayıp, 22 hastada post-op kardiyoloji yoğun bakım ihtiyacı olmasından dolayı maternal morbidite olarak sayıldı (%18,3). Yenidoğan mortalite sayısı 2 (%1,66) ve morbidite sayısı ise 6 (%5) olarak tespit edildi. NYHA sınıflamasına göre 20 hasta Sınıf III ve IV, 100 hasta ise Sınıf I ve II kalp hastalarıydı. En sık doğum şekli sezaryen ile doğum olup, çalışmamıza esas teşkil eden 120 hastadan 97' si (%80,8) hasta daha çok obstetrik endikasyonlarla sezaryena alındı. Sonuç olarak kalp hastalığı olan gebeler, bu konuda deneyimli kardiyoloji hekimi, anestezi hekimi ve doğum hekiminin oluşturduğu bir ekip tarafından takip edilmelidir. Doğum sonrası yenidoğan yoğun bakım şartlarına sahip pediatri kliniği ve bu konuda tecrübeli hekimlerin de bulunması gerekir. Uygun yaklaşım ve ekip anlayışı ile olguların büyük bir kısmında ciddi sorunlar olmadan çocuk sahibi olabilirler. Anahtar kelimeler: Kalp hastalığı, Gebelik, Maternal morbidite, NYHA
Gebeliğe bağlı intrahepatik kolestaz: 48 vakanın fetal ve maternal sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Perinatoloji kliniğimizde takip edilen gebeliğe bağlı intrahepatik kolestaz tanılı hastaların fetal - maternal sonuçlarının değerlendirilmesi ve bu hastaların gebelik yönetiminin tartışılması. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Dicle Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Obstetri kliniğine Ocak 2011 -Aralık 2015 tarihleri arasında başvuran ve gebeliğe bağlı intrahepatik kolestaz (GBİHK) tanısı alan 48 hasta incelendi. Başvuru esnasındaki bilgiler hastane arşivi ve hasta dosyaları incelenerek toplandı. Bulgular: Gebeliğe bağlı intrahepatik kolestaz tanılı hastaların ortalama yaşları 27.6±6.5 idi. Üç hastada çoğul gebelik mevcuttu. Gebelerin ortalama doğum haftaları 36.1±3.1 idi. Hastaların %48'i (n=23) otuz yedinci gebelik haftasından önce doğum yaptı. 5. dk ortalama APGAR 8.19±1.73 idi. Sezaryen ile doğum oranı %56.25 (n=27) idi. Yeni doğan yoğun bakıma kabul oranı %10.6 idi. Yenidoğan bebeklerin %76.5'i (n=39) erkek %23.5 'i (n=12) kız olarak izlendi. Amnion sıvısında mekonyum pasajı oranı % 8.3 (n=4) olarak bulundu. Perinatal mortalite oranı %3.92 idi. Maternal mortalite izlenmedi. Sonuç: Gebeliğe bağlı intrahepatik kolestaz tanısı klinik bulgu ve laboratuvar sonuçlar ile konur. Hastalığın ayırıcı tanısı dikkatli bir şekilde yapılmalı, ayırıcı tanı üzerinde dikkatle durulmalıdır. Antenatal dönemde fetal ve maternal takip dikkatli bir şekilde yapılmalı, tedavi ve doğum süreci hastaya göre planlanmalıdır. Yüksek prematüre doğum riski nedeniyle yenidoğan yoğun bakım ihtiyacı göz önünde bulundurulmalıdır. Anahtar kelimeler: Gebelik, intrahepatik kolestaz, fetal sonuçlar
Konjenital veya edinilmiş uterin patolojisi olan infertil hastalarda histereskopik onarım sonrası gebelik sonuçları
ÖZET Amaç: Primer, sekonder infertilite tanısı ile başvuran, konjenital veya edinsel uterin pataoloji tespit edilen olgularda histeroskopik onarım sonrası gebelik sonuçlarının incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Ocak 2011-Aralık 2014 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğine primer, sekonder infertilite nedeni ile başvuran hastalara H/S yapıldı. Operasyon esnasında herhangi bir konjenital veya edinsel intrauterin patolojisi olan hastalara müdahale edildi. Müdahale edilen 52 hastaya hastane arşiv kayıtlarından elde edilen telefon numaraları aranarak ulaşıldı. Yapılan klinik çalışmayla ilgili bilgi verilip sözlü onamları alındı. Hastaların operasyon öncesi ve sonrası yaş, gravide, parite, yaşayan çocuk ve diğer demografik yapılarıyla ilgili sorular soruldu. Bu hastaların tamamına önce diagnostik L/S ve H/S yapıldı. Ardından patoloji olduğu izlenen hastalara operatif H/S ile müdahale edildi. Ardından operasyon sonrası gebelik sonuçları değerlendirldi. Bulgular: Primer infertil (Pİ) %46'ı (n=24) idi. Sekonder infertil (Sİ) %54'ü (n=28) idi. Pİ'de gebelik izlenmedi. Sİ'de ise 65 gebelik izlendi. Bu gebeliklerin%69.23'ü (n=45) spontan abortustu,%10,76'ı (n=7) preterm, %20'i (n=13) term doğumdu. Sİ'de hasta başına düşen canlı doğum oranı %53,5'di. Pİ'de operasyon sonrası 17 gebelik tespit edildi. Operasyon sonrası Pİ'de hasta başına canlı doğum oranı %58,3'tü. Bu gebeliklerin %11,7'si (n=2) spontan abortus, %11,7'si (n=2) preterm doğum, %76,4'ü (n=13) term doğumdu. Sİ'de ise operasyon sonrası 31 gebelik tespit edildi. Operasyon sonrası Sİ'de hasta başına canlı doğum oranı %67,8'di. Bu gebeliklerin %32'si (n=10) spontan abortus, %12,9'u (n=4) preterm doğum, %54,8'i (n=17) term doğumdu. Sonuç: Uterin kaviteye konjenital veya edinsel bir patoloji nedeni ile müdahale edilen infertil hastalarda operatif H/S sonrası hastaların spontan abortus sayıları azalırken term doğum ve canlı doğum sayısında artışlar izlendi. Anahtar Kelimeler: İnfertilite, konjenital uterin anomali, histereskopi
HPV DNA bakılan hastaların smear ve kolposkopik biyopsi sonuçlarının retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Smear ve HPV-DNA testinde anormallik saptanan hastalarda serviksin kolposkopik olarak incelenerek preinvaziv-invaziv neoplazi bulunma olasılığı yuksek olan hasta grubunu tespit etmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda; 01.06.2015-31.05.2016 tarihleri arasında, eş zamanlı HPV DNA ve smear bakılan 1753 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Smearler sıvı bazlı sitoloji ile alınmıştır. Smear sonuçları, Bethesda Sistemi 2001 ile yorumlanmıştır. HPV DNA Genotiplendirme çalışması Roche marka Cobas 4800 sisteminde, Cobas 4800 HPV Test kullanılarak Real Time PCR(polimeraz zincir reaksiyonu) yöntemiyle çalışılmıştır. Kolposkopik muayeneler; LEİSEGANG marka BG/LED model, teaching monitor bağlanılabilen binoküler kolposkop ile serviks incelenmiştir. Verinin istatistiksel analizi SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) 18 istatistik paket programında yapılmıştır. Çalışmamızdaki bütün değerlendirmeler % 95 güvenle yapılmıştır. Anlamlılık düzeyi p=0.05 olarak öngörülmüştür. Kategorik verilerin incelenmesinde Pearson ki-kare testi, ki-kare test kullanılmıştır. Tanımlayıcı istatistiklerle demografik bulgular özetlenmiştir. Bulgular: Kadın doğum jinekoloji polikliniğine başvuran ve eş zamanlı HPV DNA ve smear bakılan toplam 1753 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 41,89±12,19 bulunmuştur. Çalışmaya dahil edilen 1753 hastanın %93,3 benign (n:1639), %6,7 anormal smear (n:114) sonucu tanısı almıştır. Anormal smear sonuçlarının %53,5'i LSIL (n:61), %13,1'i HSIL (n:15), %29'u ASCUS (n:33), %2,6'sı ASC-H (n:3), %1,8'i AGUS (n:2) tanısı almıştır. Hastaların %87,7'si HPV DNA negatif (n:1538), %8,7'si HPV DNA pozitif (n:152), %3,6'sı geçersiz-hücre yetersizliği (invalid) (n:63) sonuç almıştır. HPV-DNA pozitif hastaların 46 tanesi HPV DNA 16+ (%30,3), 13 tanesi HPV-DNA 18+ (%8, 5), 93 tanesi HPV-DNA diğer HR (yüksek risk) (%61,2) tespit edilmiştir. Hastaların sadece 72 (%27) tanesine kolposkopik biyopsi yapılmıştır. Kolposkopik biyopsi sonuçlarının %34,7'si benign (n:25), %45,8'i LSIL (n:33), %16,7'si HSIL (n:12), %2,8'i karsinoma in situ (n:2) olarak tespit edilmiştir. Sonuç: Düşük gradeli lezyonlarda preinvaziv bir lezyonu atlamamak veya gereksiz invaziv uygulamalardan kaçınmak için; sitolojiye ek olarak HPV DNA testi ve kolposkopi eşliğinde muayene yapılmalıdır. Anahtar kelimeler: Smear, HPV DNA, kolposkopi
Plasenta yerleşme anomalisi sonrası oluşan gebeliklerin sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Plasenta yerleşme anomalisi nedeniyle sezaryen olan hastaların sonrasındaki gebeliklerinin sonuçlarının değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'nde, Ocak 2010-Aralık 2015 tarihleri arasında sezaryen olan, transvajinal ultrasonografi ile plasenta previa tanısı konulan hastalar dahil edildi. Çalışma kapsamında 178 hastaya ulaşılıp hastaların plasenta previa sonrasında oluşan gebeliklerinin sonuçları değerlendirilmiştir. Verilerin analizi için SPSS 22 (Statistical Package fort he Soical Sciences) paket programı kullanıldı. Bulgular: Kliniğimizdeki 6 yıllık dönemde toplamda 8427 doğumun olduğu, bu doğumların 1823' ünün (% 21.6) normal doğum, 6604' ünün (%78.4) ise sezaryen olduğu tespit edildi. Yapılan doğumların 420'sinin (% 5) plasenta previa nedeniyle olduğu tespit edildi. Hastaların yaş aralığı 18-50 olup yaş ortalaması 31.1±5.77 idi. 61 (%34.3) hastanın sezaryen sonrası tekrar gebe kaldığı tespit edildi. Grup 1'deki hastaların tekrar gebe kalma oranı %40.4 (n:40) iken Grup 2'de tekrar gebe kalma oranı %26.6 (n:21) idi. Grup 1 gebeliklerin 28'inin(%75.7) miad olarak sonlandığı, 9'unun(% 24.3) ise miad olmadan sonlandığı tespit edildi. Grup 2'deki gebeliklerin 15'inin (%88.2) miad olarak sonlandığı, 2'sinin (% 11.8) ise gebeliğinin miad olmadan sonlandığı tespit edildi. Adetlerinde değişim olduğunu söyleyen yalnızca 21 kadın (%11.79) tespit edildi. Bu kadınların 9'u (%42.85) Grup 1 iken 12'si (%57.14) Grup 2'den oluşmaktaydı. Sonuç: Yaptığımız çalışmada uterus koruyucu cerrahi yapılan hastalarda sonrasında düşük tehlikesi yaşanması, sezaryen sırasında veya sonrasında kan takılma, doğum öncesi hastaneye yatış, sonraki gebeliğin sonlandırılma haftası açısından anlamlı fark bulunamamıştır. Bundan dolayı sezaryen sırasında uygulanan süturların uterus üzerinde zararlı etkilerinin bulunmadığı kanaati oluşmaktadır. Anahtar Kelimeler: Plasenta previa, sezaryen, gebelik
Neredeyse kaybedilecek obstetrik hasta profilleri (maternal near miss), prevalansı, tedavi yaklaşımı, sonuçları ve prognostik faktörlerin değerlendirilmesi
Amaç: Neredeyse kaybedilecek obstetrik hasta profilleri, prevalansı, tedavi yaklaşımı, sonuçları ve prognostik faktörlerin değerlendirilmesidir. Materyal ve Metod: Bu çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde, Ocak 2013-Aralık 2017 tarihleri arasında doğum yapmış veya doğum yaptıktan sonra kliniğimize refere edilen Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) kriterlerine göre neredeyse kaybedilecek obstetrik hasta (NKH) profili tanı kriterlerine uyan hastalar ve maternal ölüm (MÖ) gerçekleşen hastalar dahil edilmiştir. Çalışma kapsamında 217 Neredeyse kaybedilecek obstetrik hasta ve 19 maternal ölüm gerçekleşen hastanın bilgileri değerlendirildi. Hastalar Grup-1 (hipertansif gebelikler), Grup-2 (hemorajik hastalıklar), Grup-3 (dekolman plasenta ve Dissemine intravasküler koagülasyon) ve Grup-4 (diğer sistemik hastalıklar) olarak sınıflandırıldı. Hastalara ait demografik veriler (yaş, gravide, parite, abortus, yaşayan çocuk sayısı, gestasyonel haftaları, gebelik takiplerinin yapılıp yapılmadığı), fizik muayene bulguları, jinekolojik ve obstetrik öyküleri, doğum şekilleri, laboratuar parametreleri (tam kan, biyokimya, koagulasyon parametreleri), yapılan transfüzyon tipi ve miktarları, hastalara hastanemizde ve/veya öncesinde yapılan cerrahi müdahaleler, hastaneye yatış sonrası gelişen komplikasyonlar, hastaların yoğun bakımda kalış süreleri, dış merkezden hastanemize olan uzaklığın tahmini saat olarak uzaklığı gibi bilgiler hastane arşiv dosyalarından ve elektronik arşiv veri tabanından temin edilmiştir. Verilerin analizi için SPSS 22 (Statistical Package fort he Soical Sciences) paket programı kullanıldı. Bulgular: Kliniğimizdeki 5 yıllık dönemde toplamda 9386 doğum 9327 canlı doğum gerçekleşti. Neredeyse kaybedilecek obstetrik hasta insidansı 100 canlı doğumda 2,33 olarak değerlendirildi. Maternal ölüm insidansı ise 100.000 canlı doğumda 203 olarak bulundu. Neredeyse kaybedilecek obstetrik hastaların 35'i (%16,1) normal vajinal doğum, 181'i (%83,4) sezaryen ile doğumunu gerçekleştirirken 1 (%0,5) hastaya ise histerotomi yapıldığı görüldü. Grup 1 hastalar kendi içerisinde değerlendirildiğinde NKH grubu MÖ grubu ile kıyaslandığında AST, ALT, LDH, INR, PTZ ve D-dimer değerlerinin ölen hastalarda daha yüksek, fibrinojen değerinin ölen hastalarda daha düşük olduğu istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Grup 2'de NKH ve MÖ gerçekleşen hastalar karşılaştırıldığında ölen hastalarda Plt değerlerinin yaşayan hastalardan daha düşük, WBC, AST, ALT, LDH, üre, Cr, INR, PTZ, APTT ve D-dimer değerlerinin daha yüksek olduğu ve bu değerler arasında istatistiksel anlamlılık olduğu görüldü (p<0,05). Grup 3'te NKH ve MÖ gerçekleşen hastaların laboratuvar parametreleri karşılaştırıldığında ölen hastalarda AST, ALT, LDH değerlerinin yaşayan hastalardan yüksek olduğu ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Grup 4'te NKH ve MÖ gerçekleşen hastaların laboratuar parametreleri karşılaştırıldığında AST, ALT, LDH, üre, Cr, INR, APTT, ve D-dimer değerlerinin ölen hastalarda daha yüksek olduğu görüldü ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0,05). Neredeyse kaybedilecek obstetrik hastalardan hemorajik hastalıklar ve dekolman ve dissemine intravasküler koagülasyon (DİK) grubu karşılaştırıldığında dekolman ve DİK grubuna yapılan eritrosit süspansiyonu (ERS), taze donmuş plazma (TDP), aferez trombosit, random trombosit, hemokompetan ve taze tam kan transfüzyon ortalaması daha fazla bulunmakla beraber yapılan TDP, random trombosit, hemokompetan ve taze tam kan ürünleri transfüzyonu ortalaması istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Hastaların yoğun bakımda kalma süreleri değerlendirildiğinde NKH ortalamasının 3,14 gün, MÖ gerçekleşen hastaların 7,05 gün olduğu görülmekte ancak MÖ gerçekleşen hasta sayısının az olması sebebi ile istatistiksel bir değerlendirmeye gidilememektedir. Hastalara dış merkezde müdahale yapılıp yapılmadığı, kliniğimiz olan 3. Basamak sağlık kuruluşunda müdahalede bulunulup bulunulmadığı ve mortalite arasındaki ilişki değerlendirildiğinde dış merkezde müdahale edilen hastaların mortalite oranlarının daha yüksek olduğu istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Hastaların yaşadıkları yerden hastanemize olan tahmini uzaklıkları değerlendirildiğinde NKH ortalama 2,43 saatte MÖ gerçekleşen hastalar ise ortalama 3,2 saatte hastanemize ulaşmaktadır. Maternal ölüm gerçekleşen hasta sayımız az olduğundan yine istatistiksel bir değerlendirmeye gidilememiştir. Sonuç: Yaptığımız çalışmada NKH ve MÖ grupları karşılaştırıldığında laboratuar parametreleri bakımından anlamlı bulunan değerlerin prognoz üzerine olumsuz etkili olacağı ve mortaliteyi öngörmede hekime yol gösterici olacağını öngörmekteyiz. Dış merkezde uygun şartlarda müdahalede bulunulmayan hastaların mortalite oranlarının daha yüksek olduğu bu hastalara sağlanacak uygun merkezlerde yapılacak girişim ve tedaviler ile maternal mortalitenin azaltılabileceğini öngörmekteyiz. Hastaların transfer sürelerinin uzun olmasının da mortalite ve morbiditeye katkıda bulunduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Neredeyse kaybedilecek obstetrik hasta, maternal morbidite, maternal mortalite
Üniversitemiz hastanesinde doğum yapan yüksek riskli yaş grubu (adölesan ve ileri yaş) gebeliklerinin maternal ve fetal sonuçlarının reprodüktif yaş grubu gebelikleri ile karşılaştırılması
ÖZET Amaç: Bu araştırmanın amacı, anne ve fetüs için yüksek riskli kabul edilen 19 yaş altı gebelikleri ve 35 yaş üzeri gebelikleri analiz etmek, klinik özelliklerini aynı zaman dilimi içinde kontrol grubu olarak alınan 19-35 yaş gebelikler ile karşılaştırarak, riskli yaş grubu gebeliklerin maternal ve fetal olumsuz sonuçlarını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Hastanemize 01 Ocak 2017 ile 31 Aralık 2017 tarihleri arasında başvuran ve doğumu gerçekleştiren 1164 gebe retrospektif olarak irdelendi. Hastalar adölesan, reprödüktif ve ileri yaş grubu olmak üzere üç gruba ayrılarak incelendi. Adölesan ve ileri yaş (yüksek risk) grubu gebelikler kontrol (normal kabul edilen reprodüktif yaş) grubu ile karşılaştırıldı. Çalışmamızın verileri; maternal yaş, gravida, parite, gebelik yaşı, doğum haftaları, sistemik hastalıkların öyküsü, konjenital anomali ve IUGR varlığı, amnıyotik sıvı miktarı, doğum şekilleri, sezaryen endikasyonları, ek cerrahi işlemler, yenidoğanın 1. ve 5. dakika APGAR skorları, doğum ağırlıkları, cinsiyetleri, mortalite ve morbidite verileri hastane kayıtlarından elde edildi. Verilerin değerlendirilmesinde Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) 15.0 for Windows (SPSS Inc. Chicago, IL, USA) paket programı kullanıldı. İstatiksel analizlerde, kategorik verilerin karşılaştırılmasında Ki-Kare analizi kullanılmış olup, çoklu karşılaştırılmasında ANOVA, normal dağılım göstermeyen sürekli değişkenlerin çoklu karşılaştırılmasında non parametrik yöntem olan Kruskal Wallis testi uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya alınan toplam 1164 gebe kadın; riskli yaş grubu (adölesan ve ileri yaş) 365 ve kontrol grubu 799 kadın olmak üzere gruplara ayrıldı. Riskli yaş grubu kadınların 29'u adölesan, 336'sı ise ileri yaş grubu gebeliklerden oluşmaktaydı. Çalışmaya alınan gebe kadınların ortalama yaşı 30.82±6.24 (14-49) olarak bulundu. Adölesan grubun yaş ortalaması 17.96±0.99 ve ileri yaş grubunun yaş ortalaması ise 39.17±2.92 olarak tespit edildi. Çalışmamızda, gravida ortalaması 4.10±2.47 (1-13), parite ortalaması 2.46±2.01 (0-10), gestasyonal yaşı <34 hafta gebelerin oran %28.60, 34-37 hafta %22.16, 37-39 hafta %34.79, 39-42 hafta %14.18, >42 hafta %0.26 olarak bulundu. Vaginal doğum oranı %19.16 (n: 223), sezaryen doğum oranı %80.84 (n: 941) bulundu. Genel anestezi oranı %11.94 (n: 139), spinal anestezi oranı %69.07 (n: 804) idi. Yenidoğan ağırlığı 3.33±1.05 kg, 1. dakika APGAR skoru ortalaması 5.14±1.98 ve 5. dakika APGAR skoru ortalaması 7.46±2.26 (0-10) ve olguların %9.11 IUGR tespit edildi. Amniyotik sıvı volümü: %77.84 (n:906) hastada normal, %8.42 (n: 98) hastada anhidroamniyos, %8.68 (n: 101) hastada oligohidroamniyos, %5.07 (n: 59) hastada polihidroamniyos tespit edildi. Çalışmamızda tüp ligasyonu oranı %21.31 (n: 248) diğer ek cerrahi girişimler oranı %17.18 (n: 200) olarak bulundu. Hastalar yaş gruplarına göre karşılaştırıldığında, gravida, parite, doğum şekli, anestezi şekli, prezentasyon, doğum ağırlığı, 5. dakika APGAR skoru, gestasyonel yaş, IUGR, amniyotik sıvı volümü, BTL, ek cerrahi işlemler ve komorbid hastalık gibi parametrelerde istatiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Sonuç: Riskli yaş grubundaki adölesan gebelerde IUGR, preterm eylem, sezaryen oranları yüksek bulunurken, ileri yaş grubundaki gebelerde ise maternal mortalite oranı, gebeliğin hipertansif hastalıkları, gestasyonel diabetes mellitus (GDM), plasenta yerleşim ve invazyon anomali oranları yüksek bulundu. Dolayısıyla, adölesan ve ileri yaş gebeliklerin tespit edilmesi durumunda olası risklere karşı daha ciddi antenatal takiplernin yapılması ve gerekli tıbbi önlemlerin alınması konusunda tüm ilgili sağlık kuruluşlarının ve çalışanlarının ve çalışanlarının daha dikkatli davranması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Riskli yaş grubu gebelikleri (adölesan ve ileri yaş gebelikleri), maternal ve fetal sonuçlar
Plasenta previa tanısı olan hastaların hematolojik parametrelerinin plasenta yapışma anomalisi ile ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı 2013-2017 yılları arasında hastanemize başvuran plasenta previa tanılı hastaların hematolojik parametrelerinin plasental yapışma anomalileri ile ilişkisinin değerlendirilmesidir. Materyal–Metot: Bu çalışmada Ocak 2013 –Aralık 2017 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Kliniği'ne başvuran, plasenta previa tanısı konulup doğumu kliniğimizde gerçekleştirilen vakalar retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Geçirilmiş uterin cerrahisi olmayan plasenta previa tanılı 257 (%33) hasta grup 1'i; geçirilmiş uterin cerrahisi olan 396 (%51) hasta grup 2'yi; kliniğimize sancı veya su gidişi şikayetleri ile başvuran ek hastalığı olmayan 120 (%16) hasta grup 3'ü oluşturmaktadır. Hastalara ait demografik veriler, jinekolojik ve obstetrik öyküleri, doğum anındaki gebelik haftaları, doğum şekli (sezaryen/vajinal doğum), vakanın alınma şekli (acil/elektif), intraoperatif veya postoperatif yapılan kan transfüzyon tipleri ve miktarları, anestezi şekli (genel/spinal), operasyon sırasında veya operasyon sonrası yapılan ek cerrahi işlemler, yenidoğan cinsiyet, ağırlık, 1. ve 5. dakika Apgar skorları, doğum yılı, doğum öncesi hemoglobin, hematokrit, trombosit, lökosit, mpv, nötrofil/lenfosit oranı, trombosit /lenfosit oranları değerlendirildi. Veriler hastanenin elektronik arşiv veri tabanından, hasta dosya bilgilerinden ve ameliyat notlarına ulaşılarak temin edildi. Bulgular: Çalışma hastalarının ortalama yaşları grup 1'de 30.96±6.25; grup 2'de 32.34±5 3; grup 3'de 28.58± 6.7 olarak bulundu. Kliniğimizde plasenta previa insidansının 2013-2017 yılları arasında arttığı tespit edildi. Çalışma gruplarının hemoglobin (HGB) düzeyi, hematokrit düzeyi (HCT), lenfosit sayısı (LYM), eritrosit dağılım genişliği (RDW), platelet dağılım genişliği (PDW) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Çalışma gruplarının platelet lenfosit oranı (PLR) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p< 0.05). Çalışma grupları ortalama platelet volümü (MPV) ve nötrofil lenfosit oranı (NLR) açısından karşılaştırıldığında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0.05 ). Çalışmadaki Grup 1 hastaların %74'ü (190 hasta) acil , %26'sı (67 hasta) elektif olarak operasyona alınmıştır. Grup 2 hastaların %74'ü (292 hasta) acil , %26'sı ise (104 hasta) elektif olarak operasyona alınmıştır. Grup 1 hastaların %32,7'sine genel anestezi; %67,3'ne de spinal anestezi uygulanırken; Grup 2 hastaların %39,9 oranında genel anestezi , %60,1'ine ise spinal anestezi uygulanmıştır. Çalışmamız oluşturan gebelerin doğurdukları bebeklerin doğum ağırlığı arasında her üç grupta anlamlı fark tespit edilmezken 1. ve 5. dakika apgar değerleri grup 1 ve grup 2'de anlamlı düşük tespit edildi(p<0.05). Grup 1'i oluşturan hastaların bebeklerinin %42' sinin kız cinsiyete, %58'sinin erkek cinsiyet olduğu, Grup 2'yi oluşturan hastaların bebeklerinin %49'nun kız cinsiyet, %51'nin erkek cinsiyet olduğu görülmüştür. Grup 3'ün bebeklerinin %45'i kız cinsiyete, %55'i ise erkek cinsiyet sahipti. Çalışma grupları arasında transfüzyon ihtiyacı açısından anlamlı fark olduğu tespit edilmiştir.Plasenta previa hastalarının %96,2'sinde komplikasyon izlenmezken %3,8'inde komplikasyon saptanmıştır. Komplikasyon gelişen hastalar grup 2 hastalar olup, bu hasta sayısı 25 idi. Bu 25 hastanın %88'inde (22 hasta) mesane hasarı, %8'inde (2 hasta) mesane+üreter yaralanması, %4'ünde (1 hasta) sol hipogastrik arter yaralanması olduğu görülmüştür. Kliniğimizdeki plasenta previalı hastaların % 95,1'inde (621 hasta) fertilite koruyucu cerrahi uygulanırken %4,9'na (32 hasta) histerektomi yapılmıştır. Histerektomi yapılan hastalarda sadece 1 tanesi grup 1 olup geriye kalan hastalar grup 2 hastaları idi. Plasenta previa hastalarından relaparotomi sadece grup 2'de % 1,26 (5 hasta) olarak bulundu. Sonuç: Morbidite ve mortalite açından önemli bir hastalık olan plasenta previa insidansının arttığı tespit edildi. Plasenta previanın ileri yaş, artmış doğum ve sezaryen sayısı ile ilşkili olduğu tespit edildi. Plasenta previa hastalarında ortalama doğum haftası 35,2± 2.7 olarak bulundu. Plasenta previa hastalarında erkek cinsiyet oranı daha fazla idi. Plasenta previa ile kan parametreleri ilişkisi incelendiğinde her üç grup arasında ortalama MPV düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Her üç grup karşılaştırıldığında PLR grup 2 hastalarında anlamlı farklı iken, NLR düzeyleri açısından gruplar arasında fark tespit edilmedi. Plasenta previa tanılı olguların acil sezeryan oranının elektif sezeryan oranından bariz yüksek olduğu ve plasenta previa hastalarına spinal anestezi oranının, genel anestezi oranından daha yüksek olduğu tespit edildi. Plasenta previa tanılı hastalarının %4,9'una histerektomi, %95'ine fertilite koruyucu cerrahi yapıldığı görüldü. Plesanta previa hastalarına yapılan operasyonlarda çok az komplikasyon geliştiği ve gelişen komplikasyonlar içinde mesane yaralanmasının en fazla orana sahip olduğu tespit edildi. Anahtar Kelimeler: Plasenta previa, MPV, PRL, NRL
Obstetrik nedenlere bağlı gelişen posterior reversible ensefalopati sendromu olgularının erken saptanması, tedavi yaklaşımı, yönetimi ve sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Amacımız obstetrik nedenlere bağlı gelişen posterior reversible ensefalopati sendromunun (PRES) görüntüleme yöntemleri kullanılarak kranial değişikliklerin erken saptanması ve yönetimini ele almaktır. Materyal ve Metod: Çalışma kapsamında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde, Ocak 2010-Aralık 2017 tarihleri arasında 48 posterior reversible ensefalopati sendromu tanısı alan ve 37 normal kranial görüntüleme saptanan hastaların bilgileri değerlendirildi. Hastalar Grup-1 (Posterior reversible ensefalopati sendromu), Grup-2 (normal kranial görüntüleme) olarak sınıflandırıldı. Hastalara ait demografik veriler, fizik muayene bulguları, laboratuar parametreleri, hastalara hastanemizde ve/veya öncesinde yapılan cerrahi müdahaleler, hastaneye yatış süresi, hastaların yoğun bakımda kalış süreleri, hastaların başka kliniğe transferi sağlanıp sağlanmadığı gibi bilgiler hastane arşiv dosyalarından ve elektronik arşiv veri tabanından temin edildi. Bulgular: Kliniğimize 7 yıllık dönemde toplamda 274 şiddetli preeklampsi ve eklampsi tanısı alan gebe başvurmuştur. Bu hastalardan nörolojik semptom tarifleyen 94 hastaya ek görüntüleme yöntemleri istenmiştir. İntrakranial kanama+DIC olan 2 hastanın maternal ölümle sonuçlandığı görüldü. Bu çalışmaya ek görüntüleme yöntemlerine başvurulan hastalardan 48 (% 56,47) hasta grup 1 olarak, 37 (%43,53) hasta grup 2 olarak adlandırıldı. Toplamda 85 hasta çalışmaya dahil edildi. Grup 1 hastalarda ALT, PT, INR değerinin Grup 2 hastalara göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,05). PLT ve albumin değerinin Grup 1 hastalarda anlamlı olarak daha düşük olduğu izlendi (p<0,05). Grup 1 hastaların hastanede kalma süreleri 8.44 gün, grup 2 hastaların 6.54 gün olduğu görülmektedir. Grup 1 hastalarda 32'sinin (%66,67) grup 2 hastalarda 20'sinin (%54,05) yoğun bakım ihtiyacı olduğu saptandı. Hastaların 56'sına (%65,88) kliniğimizde, 29'una (%34,22) dış merkezde ilk müdahalesinin yapıldığı tespit edildi. Sonuç: Yaptığımız çalışmada Grup 1 ve Grup 2 hastaları karşılaştırıldığında laboratuar parametreleri bakımından anlamlı bulunan değerlerdeki değişikliklerin erken tespit edilip, erken müdahale edildiğinde prognoz üzerine olumlu etkili olacağı ve posterior reversible ensefalopati sendromunu öngörmede hekime yol gösterici olacağını öngörmekteyiz ve maternal morbidite ve mortalitenin azaltılabileceğine katkıda bulunduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Hipertansiyon, preeklempsi, posterior reversible ensefalopati sendromu
Doğum ağırlığı %90 persentilin üzerinde olan (LGA) bebeklerin beş yıllık retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı 2014-2018 yılları arasında kliniğimizde doğumu yaptırılan large for gestational age (LGA) bebeklerin ve annelerin doğum öncesi ve doğum sonrası parametrelerinin ve takip sırasında gelişen komplikasyonlarının değerlendirilmesidir. Materyal-Metot: Bu çalışmada Ocak 2014-Aralık 2018 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Obstetri Kliniği'nde doğumu yaptırılan LGA bebekler ve LGA bebek doğuran hastalar retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bu çalışmaya 399 hasta dahil edildi. Hidrops fetalisi olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Hastaların demografik özellikleri, gebelik ve bebek verileri, doğum şekli (vaginal doğum/sezaryen doğum), sezaryen yapılan hastaların sezaryen endikasyonları değerlendirildi. Veriler hastanenin elektronik hasta bilgi arşiv veri tabanından, hasta dosyalarından ve ameliyat notlarından ulaşılarak temin edildi. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 32,34±6,63, gravidaları 5,16±2,65 ve pariteleri 3,55±2,36 olarak tespit edildi. Hastaların gebelik haftaları 37,12±2,840 hafta, bebeklerin doğum ağırlığı 3922,46± 643,546 gr olarak tespit edildi. Bebeklerden erkek cinsiyet % 60,4 (241) , kız cinsiyet % 39,3 (158) tespit edildi. Hastaların % 28,5'inde diyabet, %11,3'ünde polihidroamniyozis, % 4'ünde plasental invazyon anomalisi, % 9'unda preeklampsi tespit edildi. Hastaların doğum şekli değerlendirildiğinde % 83,7 (334) hasta sezaryen yapıldığı ve en sık sezaryen endikasyonunun % 55,3 (184) ile geçirilmiş sezaryen olduğu tespit edildi. Komplikasyonlar değerlendirildiğinde; % 3,25 (13) hastada doğum sırasında komplikasyon gelişmiş olduğu tespit edildi. % 4,8 (19) hastanın bebeğinde fetal anomali tespit edilmiş olup en sık hidrosefali anomalisi görüldü. İnrauterin mort fetalis % 5,01 (20) hastada görüldü. LGA doğum oranına bakıldığında yıllara göre dağılımının benzer olduğu tespit edildi. % 52,6 (210) hastanın bebeğinin 4000 gr ve üstünde olduğu tespit edildi. Sonuç: LGA bebek insidansını en çok arttıran maternal sebeplerden biri olan diyabet oranı literatür ile uyumlu bulunmuştur. Maternal ve fetal morbidite ve mortalite açısından tüm gebeler tarama programlarına dahil edilerek diyabet taranmalı ve diyabet tanısı alan gebelere uygun tedavi verilerek sıkı kan şekeri takibi ile kontrol edilmelidir. LGA doğum oranının literatürde yapılan çalışmalarda yıllar geçtikçe artmış olmasına rağmen çalışmamızda benzer olarak tespit edildi. LGA bebeklerin büyük çoğunluğunu literatür ile uyumlu olarak makrozomik fetüsler oluşturmaktadır. Tüm tetkik ve tedavilere rağmen önlenemeyen LGA tespit edilen hastalarda uygun yaklaşım ile maternal ve fetal morbidite ve mortaliteyi azaltmak mümkün olabilir. Anahtar Kelimeler: Large for gestational age, Diyabet, Makrozomi
Kadın hastalıkları ve doğum polikliniğine başvuran hastalarda aşırı aktif mesane prevalansı saptanması ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
Amaç Kadın hastalıkları ve doğum polikliniğine başvuran hastalarda aşırı aktif mesane prevalansının saptanması ve yaşam kalitelerinin değerlendirilmesidir. Materyal ve Metot Polikliniğimize 01.06.2018-31.11.2018 tarihlerinde başvuran 7072 hastadan gebeler, sistemik hastalığı veya ilaç kullanımı olanlar, aktif idrar yolu enfeksiyonu geçirenler, pelvik organ cerrahisi olanlar ve beden kitle indeksi > 40 olanlar çalışma dışı tutuldu. Geri kalan 999 hastaya OAB-V8 aşırı aktif mesane sorgulama uygulanarak 8 ve üzeri puan alanlara KİNG SAĞLIK ANKETİ uygulandı. Veriler, SPSS 17.0 paket programına göre değerlendirildi. Bulgular Katılımcı olan 999 hastanın 171 (%17,2)'inde aşırı aktif mesane saptandı. Hayat kalitesi en çok bozulanlar ilaç kullanımını bırakanlardı. Aşırı aktif mesanelilerde çocukluk çağı enürezis noktürna %29,24 ve sigara içiciliği %45,35'tir. Koit inkontinansının da aşırı aktif mesanelilerde yüksek olduğunu saptadık. Genel sağlık durumu, inkontinans etkisi, rol limitasyon, fizik limitasyon, sosyal limitasyon, kişisel ilişki, duygu durum, uyku enerji düzeyi semptom şiddetlerinin aralarındaki ilişkilerine bakıldığında bölümler arası pozitif ilişki olduğu görülmüştür. Sonuç Aşırı aktif mesane sendromunun doktora başvuru şikâyeti olarak görülmediği ve detaylı bir anamnez ve fiziki muayene ile saptanabileceği saptandı. Sigara içiciliği ve çocukluk çağı enürezis hikâyesinin de bağımsız risk faktörleri olabileceğini düşünüyoruz. Aşırı aktif mesanelilerde semptomlar şiddetlendikçe eşleriyle olan ilişkilerini ve kendi duygu durumlarını olumsuz etkilediğini gözlemledik. Farkındalığının arttırılmasının ve risk faktörlerinin azaltılmasının tanı kolaylaştırıp, hayat kalitesinin arttırılması sağlayabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler Aşırı aktif mesane, prevalans, king sağlık anketi, yaşam kalitesi, üriner inkontinans
Kliniğimizde cerrahi uygulanan myom olgularının preoperatif ve postoperatif değerlendirilmesi: 5 yıllık tersiyer merkez deneyimi
Amaç: Bu çalışmamızda, klinik olarak leiomyom tanısı konulmuş ve opere edilen olguların, operasyon şekillerini karşılaştırmak, ameliyatlar sırasında ve sonrasında yapılan kan transfüzyon durumlarını, post operatif yatış sürelerini, preoperatif ve postoperatif hemoglobin ve hematokrit değerlerini değerlendirmek, anestezi tiplerini karşılaştırmak, dren kullanımı ve komplikasyon gelişme durumlarını tespit etmek amacıyla 378 hasta retrospektif olarak incelendi. Materyal Metod: Çalışma kapsamında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları Ve Doğum kliniğinde 1 Ocak 2014 ve 31 Aralık 2018 tarihleri arasında leiomyom tanısı alan ve ameliyat yapılmış 378 olgu retrospektif olarak ele alınmıştır. Olguların demografik (yaş, gravida, parite, hastanede yatış süresi, leiomyom sayısı, leiomyom büyüklüğü ve dren ) özellikleri, laboratuar (hemoglobin ve hematokrit düzeyleri) tetkikleri ve ameliyat bilgileri hastane arşiv dosyalarından ve arşiv veri tabanından temin edildi. Verilerin analizinde SPSS 22.0 paket programı aracılığıyla tanımlayıcı istatistikler, Ki Kare, Student t testleri kullanılmış ve p<0,05 çıkan değerler anlamlı olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Olgularımızın 169 (%44,7)'una laparatomi ile myomektomi, 156 (%41,3)'sına total abdominal histerektomi, 15 (%4)'ine L/S(laparaskopi) ile myomektomi, 13 (%3,4 )'üne TLH(total laparaskopik histerektomi), 12 (%3,2)'sine sezaryen sırasında myomektomi, 9 (%2,4)'una operatif histeroskopi ile myomektomi, 4 (%1,1)'üne vajinal myomektomi yapıldığı saptandı. Yaş ortalaması total abdominal histerektomide 46,8,myomektomide 36,7 idi.Olguların başvuru şikayetleri değerlendirildiğinde; en sık kanama düzensizliği ile 164 (%43,5) hastanın, ikinci sıklıkta ise ağrı şikayeti ile 140 (%37) hastanın başvurdukları saptandı. Olguların postoperatif patoloji sonuçları incelendiğinde; leiomyom uteri (leiomyom,dejenere leiomyom,atipik leiomyom) tanısı alan 341 (%88,2) hasta, leiomyoma uteri + adenomyozis tanısı alan 32 (%8,4) hasta , 13 (%3,4) hastada da stump saptanmıştır. Postoperatif dönemde 1 hastamızda yara yeri enfeksiyonu gelişmiştir. Yapılan ameliyatlar sırasında 5 hastada bağırsak yaralanması ve 1 hastada da mesane yaralanması görülmüştür. Sonuç: Genç hastalarda daha çok uterus koruyucu cerrahinin tercih edildiği gözlenmiştir. Abdominal cerrahide komplikasyonlar daha fazla olabilmektedir. Laparaskopik ve robotik cerrahinin gelişmesi ile minimal invaziv cerrahinin önemi giderek artmaktadır. Bunu karşılaştırmak için ileri prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Leiomyoma uteri, histerektomi, myomektomi, histeroskopi.
Plasental growth faktör ve uterin arter doppler indekslerinin kombine tarama testi ile birlikte değerlendirilmesinin iskemik plsental hastalıkları öngörme etkinliği
PLASENTAL GROWTH FAKTÖR VE UTERİN ARTER DOPPLER İNDEKSLERİNİN KOMBİNE TARAMA TESTİ İLE BİRLİKTE DEĞERLENDİRİLMESİNİN İSKEMİK PLASENTAL HASTALIKLARI ÖNGÖRME ETKİNLİĞİ Amaç: Rutin kombine tarama testine eklenecek uterin arter doppler indeks ve plasental growth faktör maternal serum düzey tayininin iskemik plasental hastalıkların öngörüsündeki etkinliğini araştırmak. Yöntem: : Prospektif gözlemsel çalışmamız Eylül 2014 ile Eylül 2015 tarihleri arasında değerlendirilen 465 gebeye ait sonuçları içermektedir. Hastalar Grup I kontrol grubu (n:378) ve Grup II iskemik plasental hastalık saptanan hastalar (erken başlangıçlı preeklampsi (n:4), geç başlangıçlı preeklampsi (n:11) ve intrauterin gelişme geriliği (n:19)) olarak 2 grupta incelendi. Ayrıca Grup II kendi içinde Grup II a (erken başlangıçlı preeklampsi ve intrauterin gelişme geriliği olan olgular) ile Grup II b ( geç başlangıçlı preeklampsi) olarak alt gruplara ayrılarak ileri değerlendirmeler yapıldı. Bulgular: Çalışmamız 465 hastanın gebelik sonuçları ile tamamlanmıştır. Çalışma kriterlerine uymayan hastaların sonuçları çıkarıldıktan sonra 412 hastanın gebelik sonucuyla tez yazılmıştır.378 kontrol (%91.7) ve 34 hastalık grubu (%8.3) sonuçları karşılaştırılmıştır. VKİ, sistolik kan basıncının, sol uterin arter ve ortalama uterin arter PI değerlerinin, PAPP-A, plasental growth faktör değerleri ve fetal ağırlığın gruplararası anlamlı olarak farklı olduğu izlenmiştir. Sonuç: Birinci trimester uterin arter doppler incelemesi ve maternal serum plasental growth faktör düzey tayini iskemik plasental hastalıkları öngörmede etkindir. Anahtar kelimeler: preeklampsi, intrauterin gelişme geriliği, plasental growth faktör.
Uterin leiomyomu olan ve olmayan olgularda bazı klinik ve laboratuvar bulgularının karşılaştırılması
Uterusun mezenşimal tümörlerinden olan ve uterus düz kasından köken alanleiomyomların etyolojisi üzerine birçok çalışma yapılmıştır.Uterus leiomyomu kadınlarda en sık görülen pelvik tümörlerdir. Reprodüktifkadınlarda rapor edilen insidans %20-25`dir. Bu tümörlerin tanı hızı reprodüktif yıllardailerleyen yaş ile artmaktadır.Leiomyomun menstrüel siklus bozukuluğuna neden olduğunu iki grup arasındakifarktan görmekteyiz.Siklus düzeni ile şikayet arasında orta düzeyde pozitif bir korelasyon saptandı.Leiomyomu olan ve leiomyomu olmayan hastalarımızda tiroid hormon düzeyleri ilemenstrüel siklus düzeninin değerlendirmesinde anamlı fark bulunamamıştır.Hasta ve kontrol grubu arasında kliniğe başvuru şikayetlerinde leiomyomu olanhastalar %86 oranında anormal uterin kanama ve karında şişkinlik-ağrı şikayeti ile başvuruyaparken, leiomyomu olmayan hastalar ise bu oran %41' de kalmıştır .
Endometriozis ön tanılı 69 olgunun tedavi modalitelerinin karşılaştırılması
Çal mam z n amac Dicle Üniversitesi T p Fakültesi Kad n Hastal klar veDo um klini inde endometriozis tedavisinde uygulanan tedavi modalitelerininetkinlik, güvenirlilik aç s ndan kar la t r lmas d r.Çal mam zda endometriozis ön tan s yla tedaviye karar verilen 69hastan n 40 na laparoskopi, 16 s na laparotomi, 13 üne kombine tedavi(preoperatif medikal tedavi veya postoperatif medikal tedavi) uyguland .Her 3 gruptaki olgular n da l m nda ya , medeni durumu, meslek, sigarakullan p kullanmad , ikayetleri, fertilite durumu, infertil hastalar n tedavisonras gebelik durumu, gebelik olu anlar n hangi yöntemle gebe kald , tedaviöncesi ve sonrastümör belirteçleri, tedavi öncesi ve sonrasUSG ik bulgularkaydedildi. 3 grup aras nda yada l m n n homojen olmadgörüldü vegruplar aras nda istatiksel olarak anlamlfarkl l k oldu u tespit edildi (p=0.002).Laparotomik cerrahi grubu daha ileri ya taki hastalara, laparoskopik cerrahidaha genç hastalara uygulanm t . Gruplar aras nda tümör belirteçleri tedaviöncesi ve sonraskar la t r ld . CA 15-3 düzeyinde 3.grupta istatiksel olarakanlamlfarkl l k izlendi (p=0.015). Gruplar aras nda medeni durum, meslek,sigara kullan p kullanmad , tedavi öncesi ve sonrasa rikayetinin durumu,tedavi öncesi infertilite ikayeti olanlar n gebelik durumu ve tedavi öncesi vesonrasUSG bulgulararas nda istatiksel olarak anlamlbir farkl l k izlenmedi.Tedavi sonrasgebelik olu anlar n gebelik meydana gelme yöntemi aç s ndan1.grup lehine istatiksel olarak anlaml farkl l k oldu u izlendi (p=0.036).
Serviksin premaling ve malign lezyonlarının tanısında smear, kolposkopi ve histopatoloji korelasyonu
G R AMAÇServiks kanseri s kl , tüm kad n kanserleri içerisinde geli memi ülkelerdebirinci, tüm dünyada ikinci s ray almaktad r. Preinvaziv dönemde insitu servikskanserinin yakalanmas tedavi ba ar s n %100 k lmakta, invaziv dönemde 5 y ll ksa kal m % 50 ye dü mektedir. Servikal kanserin preinvaziv dönemde yakalanmas ndageleneksel tarama yöntemi PAP smeardir. Geli mekte olan ülkelerde sitoloji temelliservikal taramalar n uygulanmas ndaki zorluklar nedeniyle; servikal neoplazinin erkentan s için smear ve kolposkopi, smear ve sitoloji,smear ve histopatoloji,kolposkopi vesitoloji ,kolposkopi ve histopatoloji aras ndaki korelayon amaçlad k.METOT:Bu çal ma Dicle Üniversitesi T p Fakülesi Kad n Hastal klar veDo um Anabilim Dal Nisan 2007-Temmuz 2008 tarihleri aras nda kolposkopiünitesine refere edilen 450 evli hastan n tümüne ya , meslek, gebelik say s , korunmayöntemi (kondom-OKS-R A kullan m , koitus interruptus,depo provera) , e itimdurumu, sigara kullan m öyküsü hakk nda sorular içeren form (Ek-1:Form) dolduruldu.Tüm olgularda önce spekulum muayenesi yap ld . Spekulum muayenesinde tüm vajen,forniksler ve serviks detayl olarak incelendi. Daha sonra sitoloji için cytobrush ileservikal smear al narak lam üzerine ince bir ekilde yay ld ve hemen alkol ile fikseedildi. Serviks, 10 cc serum fizyolojik ile slat l p subepitelyal vaskuler yap lar incelendi.Takiben, % 5 lik asetik asit solusyonu uyguland ktan sonra Leisegang marka BG/LEDmodel, teaching monitor ba lan labilen binoküler kolposkop ile serviks incelendi. Önceküçük, sonra büyük büyütmelerle (x7.5, x15, x30) tüm serviks normal ve anormalkolposkopik bulgular aç s ndan de erlendirildi. Hasta kay tlar klinik kolposkopi kay tdefterine, sonra da Microsoft Office 2008 Excell program taban nda olu turulan kay tsistemine aktar ld . Hem pap smear, hem serviks biopsi sonucu olan 450 hastan nsonuçlar analiz edilerek prediktif bulgular n n de erlendirilmesinde SPSS program veistatistik yöntem olarak Spearman s, Chi-Square yöntemleri kullan lm t r.BULGULAR: Çal maya al nan tüm olgunun ya ortalamas 40.48 saptand .Çal maya al nan olgular n gebelik say lar na göre da l mlar incelendi. 28 (%0.062)olgu nullipar , 70(%0.155) olgu 1 2 , 119(%0.264) olgu 3 4 ve 233(%0.517) olgu5 gebelik say s na sahip idi.Kolposkopi bak lan hastalar n ya ortalamas 40,48 saptand . Normal kolposkopikbulgusu olanlar n ya ortalamas 41,29 , anormal kolposkopik bulgusu olanlar n yaortalamas 42,40 , Ektropion olanlar n ya ortalamas 33,94 , kronik servisit olanlar nya ortalams 42,80 ve leri evre servikal Tümör olanlar n ya ortalams 44,43 saptand .Anormal sitoloji ile histopatoloji aras ndaki korelasyon istatistiksel olarak anlamlolarak tespitedildi (r =0.273,P<0.05). Anormal sitoloji ile anormal kolposkopi bulgusuaras ndaki korelasyon istatistiksel olarak anlaml olarak tespitedildi (r =0.211,P<0.05).Anormal kolposkopi bulgusu ile histopatoloji aras ndaki korelasyon istatistikselolarak ileri derecede anlaml tespit edildi ( r=0.613, p<0.002). Bizim çal mam zda smearSensitivite oran %26,7, spesifite %92,2, PPD=%57,6, NPD=%92 olarak hesapland .Kolposkopinin sensitivite oran %92,9, spesifite oran %67,1, PPD=%52,NPD=%96olarak hesapland .
Kronik pelvik ağrı skorlamasının preterm eylem ve doğum şekli üzerine olan etkisi
Amaç: Bu çalışmadaki temel amaç gebelik öncesi dönemde kronik pelvik ağrısı olan olgularda kronik pelvik ağrı skorunun preterm eylem ve doğum şekli ile olan ilişkisinin araştırılmasıdır.Materyal ve Metod: Eylül 2009 - Aralık 2010 arasında, Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Gebe Polikliniğine başvuran gebe kalmadan önce kronik pelvik ağrı öyküsü veren ve görsel analog ölçeğe (VAS) göre 6 puan ve üzerini alan 57 olgu araştırma kapsamında değerlendirildi. Tüm olgularda total kronik pelvik ağrı skoru uluslararası pelvik ağrı değerlendirme formuna (UPADF) göre hesaplandı.Bulgular: VAS'a göre ortalama pelvik ağrı skoru term grupta 7.33 ± 1.37, preterm grupta 7.90 ± 1.04 idi (p>0.05). Jinekolojik nedenlere bağlı olarak her iki grup arasında ovulasyon ağrısı skoru ortalaması, dismenore, adet kramplarının seviyesi skoru ortalaması, endometriozis şüphesi sıklığı açısından, preterm grupta daha fazla saptanmıştır (p<0.05, p<0.05, p<0.05, p<0.05, sırasıyla). Ürolojik nedenlere bağlı olarak her iki grup arasında mesane dolu iken ağrı skoru ortalaması, idrar yaparken ağrı skoru ortalaması, acil sıkışıklığınız sizi rahatsız eder mi?? şeklindeki soru ve interstisyel sistit şüphesi sıklığı açısından, preterm grupta daha fazla saptanmıştır (p<0.05, p<0.05, p<0.05, sırasıyla). Kas-iskelet sistemine bağlı olarak her iki grup arasında kas/eklem ağrısı skoru ortalaması, bel ağrısı skoru ortalaması, oturma ile ağrı skoru ortalaması açısından, preterm grupta daha fazla saptanmıştır (p<0.05, p<0.05, p<0.05, sırasıyla). Total ağrı skoru ortalaması, term grupta 38.33 ± 12.94, preterm grupta 52.43 ± 12.60 idi (p<0.01). Grup I'de olguların %72'si vaginal doğum yaparken, grup II'de olguların % 62'si vaginal doğum yaptı (p>0.05). Grup I'de olguların % 28'i sezaryen ile doğum yaparken grup II'de olguların % 38'i sezaryen ile doğum yaptı (p>0.05). Sadece normal doğum yapan olgular değerlendirildiğinde, Grup I'in toplam UPADF ağrı skoru 39.69 ± 12.22 iken grup II'nin (preterm) toplam UPADF ağrı skoru 56.38 ± 10.21 idi (p<0.05).Sonuç: Gebelik öncesi dönemde kronik pelvik ağrı skoru yüksek olan gebelerde preterm doğum oranı daha yüksek olarak bulunmuştur.Anahtar sözcükler: Preterm Eylem, Kronik pelvik ağrı, Sezaryen doğum, İnflamasyon.
Malign over tümörlerinde preoperatif trombositozun prognostik öneminin incelenmesi
Over kanseri, kadınlarda en sık görülen beşinci kanser olmakla birlikte, jinekolojik kanserler arasında ikinci sıklıkta görülmekte olup, jinekolojik kanser ölümlerinin en sık sebebidir. Over kanseri kadınlarda görülen kanserlerin %4' ünü, jinekolojik kanserlerin ise %25' ini oluşturur. Malign tümörlerde trombositoz ve prognostik önemi ile ilgili birçok çalışma yapılmıştır. Jinekolojik kanserlerde de trombositoz görülebilmektedir. Bu hastalarda saptanan preoperatif trombositozun; ileri evre hastalık, suboptimal sitoredüksiyon ve kötü yaşam süresiyle ilişkili olduğu bulunmuştur. Çalışmamızda amacımız malign over tümörlü hastalarda preoperatif trombositozun prognostik değerini araştırmaktır. Araştırma, 2005 ile 2009 yılları arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi (DÜTF) Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü'nde malign over tümörü tanısı alan hastalarla yapıldı. Hastalar trombositozu olanlar (Grup 1) ve olmayanlar (Grup 2) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hastaların demografik özellikleri bakımından fark saptanmadı . Grup 1 hastalarda CA 125 düzeyi, ileri evre ve asit miktarı istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde yüksek bulundu. Sonuç olarak, malign over tümörlü hastalarda preoperatif trombositozun bulunması, hastalığın ileri evre ve kötü prognozlu olması açısından yol gösterici olmalıdır.
Serviksin premalign lezyonlarında HPV taraması ve klinik önemi
Serviks kanseri, kadınlarda tüm yaşlarda meme ve akciğer kanserinden sonra üçüncü sıklıkta görülen bir kanser türüdür ve kadınlarda kansere bağlı ölümler içinde ikinci sırada yer almaktadır. Yapılan epidemiyolojik çalışmalar, serviks kanseri için majör risk faktörünün HPV olduğunu göstermiştir. Serviks kanserlerinde, klinik olarak iyi bilinen uzun bir preinvaziv sürecin varlığı ve serviksin kolay incelenebilir olması serviks kanserinin önlenebilmesinde önemli avantaj sağlamaktadır. Bu çalışmada, olgularımızda, servikal pap-smear tetkiki ile birlikte HPV varlığı araştırılmıştır. Smear sonucu premalign lezyon gelen 30 olgu ile smear sonucu normal olan 30 olgu çalışma kapsamına alındı. Hastalardan alınan servikal örneklerde PCR yöntemi ile HPV araştırıldı ve reverse hibridizasyon(Gen ID PCR) yöntemi kullanılarak HPV tiplendirilmesi yapıldı. Serviksin premalign lezyonlarına sahip olgular ile smear sonucu normal olan olgular, son doğum üzerinden geçen süre, cinsel aktiviteye başlama yaşı, sigara, kontraseptif kullanımı, yaş ve cinsel aktivite süresi arasındaki ilişki araştırıldı. Premalign lezyonu olan hastalara kolposkopik inceleme yapıldı. Premalign lezyonu olan olgu grubunda HR-HPV DNA(+)'liği yüksek oranda saptandı. Bölgemizde genel olarak HPV prevalansının nispeten yüksek olduğu görüldü. Anormal kolposkopik bulgular saptanan hastalarda HPV DNA (+) `liği yüksek oranda saptandı.. Bu çalışma sonucunda başlıca sonuçlarımız; Servikal sitolojik bulgularla HPV pozitifliği arasında korelasyon varlığı, yüksek onkojenik HPV saptanan olgularda ? 2 anormal kolposkopi bulgusunun saptanması idi.Anahtar Kelimeler:Smear, HPV, Kolposkopi
Erken membran rüptürü olgularında serviko-vajinal sekresyon prokalsitonin düzeyinin klinik önemi
Erken membran rüptürü (EMR) tüm gebeliklerin %5-10'unda görülmektedir. EMR neonatal yoğun bakım birimine kabul edilmeyi gerektiren prematüre doğum ve neonatal komplikasyonlar ile birleşik tek ve en yaygın teşhistir. Yine maternal ve fetal enfeksiyon, fetusta pulmoner hipoplazi, kord prolapsusu, fetal deformite gelişimi ve postnatal endometritis gelişimi ile ilişkili bulunmuştur. PEMR %20-50 oranında erken doğumla ilişkili olduğu için prematüriteden kaynaklanan neonatal sonuçlardan da sorumludur.Bu çalışmada yeni bir inflamatuar belirteç olarak kullanılmaya başlanan prokalsitonin molekülünün EMR'li hastaların servikovajinal sekresyondaki düzeyinin klinik önemini belirlemek amaçlanmıştır.Bu çalışma, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'na Eylül 2008 ile Eylül 2009 tarihleri arasında başvuran 100 gebe üzerinde yapılmıştır. Çalışmanın yürütülemesinde 50 gebeden oluşan hasta grubu ile 50 gebeden oluşan kontrol grubu oluşturuldu. Hasta grubu 24-36 hafta arasında gebeliği bulunan ve geleneksel yöntemlerle PEMR teşhisi konan gebelerden, kontrol grubu 20-37.haftalar arası gebeliği bulunan rutin kontrol amaçlı başvuran gebelerden oluşturuldu. Hasta ve kontrol grubunda hemogram tetkiki, ultrasonografi, idrar tetkiki, CRP ve servikovajinal sekresyonda PCT düzeyi, çalışıldı.Hasta grubunda CRP 25.42 mg/dL PCT 1.17 ng/dL kontrol grubunda CRP 6.22 mg/dL PCT düzeyi 0.05 ng/dL olarak saptandı. Bu değerler arasında istatiksel anlamlı fark saptandı. Klinik amnionit tespit edilen olgularda CRP 56.10 mg/dL, PCT 2.85 ng/dL olarak saptandı. Bu değerler klinik amnionit saptanmayan gruba göre istatiksel anlamlı yüksek saptandı.Prokalsitonin genarilize veya sistemik enfeksiyon tanısında yeni kullanılmaya başlanan bir parametredir. Bu nedenle gebe kadınlardaki durumu hakkında yeterli bilgi yoktur. PEMR'nin infeksiyöz etyolojisi düşünüldüğünde şüpheli intrauterin enfeksiyonlarda vajinal sekresyondaki PCT düzeyi yüksek olarak saptanmaktadır.Sonuç olarak EMR de izlmede ve intrauterin enfeksiyon gelişme riski açısından servikovajinal sekresyondaki PCT düzeyi önemlidir ve EMR'nin konservatif tedavisinde takipte kullanılabilir.
Jinekolojik kanser nedeni ile histerektomi yapılan olgularda ürodinami bulguları
Üriner inkontinans, istem dışı idrar kaybı olarak tanımlanmaktadır. Sadece alt üriner sistemin izole bir bozukluğu değil, birçok nedenle ortaya çıkabilen multifaktöriyel bir durumdur. Bu çalışmanın amacı, jinekolojik malignite nedeniyle histerektomi geçiren hastalarda ameliyat öncesinde ve sonrasında yapılan ürodinamik ölçümleri kullanarak operasyonun alt üriner sistem fonksiyonlarına etkisini araştırmaktır.Eylül 2008 ? haziran 2009 tarihleri arasında, Dicle Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'de jinekolojik pelvik malignite nedeniyle opere edilen 34 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalara operasyon öncesi dönemde ve operasyon sonrası 6. haftada olmak üzere iki kez ürodinamik inceleme yapıldı.Olguların 7'sinde (%21) operasyon sonrası ürolojik şikayetler ortaya çıkarken sadece 6 tanesi (% 18) yapılan ürodinamik test sonrası gerçek inkontinans olarak değerlendirildi. Üretral basınç profilinde, özellikle fonksiyonel üretra uzunluğunda histerektomi sonrası istatistiksel olarak anlamlı bir azalma gözlendi (p:0,003). MÜKB ve MÜB larının operasyon öncesi değerler ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak operasyon sonrası değerlerin azaldığı saptandı (sırasıyla p:0,004, p:0,048). Operasyon sonrası yapılan tetkiklerde işeme zamanının (mesane boşalma süresi) istatiksel olarak (p:0,002) uzadığı, fakat rezidü idrar miktarının (p:0,873) ve işenen hacmin istatistiksel olarak değişmediği (p:0,278) tespit edildi. SUİ gelişen grubun ürodinamik ölçümlerinde sadece MÜKB'nda (p:0,024), MÜB'ndaki (p:0,001) ve fonksiyonel üretral uzunluktaki (p:0,016) azalmanın diğer gruba göre istatistiksel olarak daha fazla olduğu saptandı.Alt üriner sistem disfonksiyonu, histerektominin en sık görülen uzun dönem sekellerindendir. Bugüne kadar yayınlanan pek çok derleme ve yayında, histerektominin üriner semptomlara sebep olduğu bildirilmiş fakat etki mekanizması net olarak ortaya konmamış, bununla ilgili çeşitli teoriler öne sürülmüştür. Çalışmamızda elde edilen verilere göre tesbit edilen üretra fonksiyonlarında ve uzunluğundaki anlamlı değişikliklerin; dokuların travmaya maruz kalmasına, uretra ve mesaneyi uyaran sinir pleksuslarındaki hasara ve doku damarlanmasındaki ve dolayısıyla beslenmesindeki bozulmaya bağlı olduğunu düşünmekteyiz. Histerektominin alt üriner sistem fonksiyonlarındaki bu istenmeyen etkilerinden kaçınmak, operasyon sırasında bilhassa disseksiyon yaparken dokulara dikkatli ve nazik yaklaşarak mümkün olacaktır.
Birinci ve ikinci trimesterde gestasyonel diyabet tarama ve tanı testlerinin karşılaştırılması
GDM'ü gebeliğin erken döneminde taramamızdaki amaç; yeterli glisemik kontrol sağlanamadığı takdirde diyabete bağlı oluşabilecek birçok komplikasyondan annenin ve fetusun korunmasının sağlanabilmesidir. Gebeliğin 24-28. haftaları arası yapılmakta olan 50 g glukoz tarama testi ile 75 g ve 100 g OGTT'nin gebeliğin daha erken dönemi olan 8-12. haftalarda yapılmasının GDM tespitindeki olası katkıları araştırıldı. Bu çalışmaya 64 gebe dahil edildi. 8-12. Gebelik haftaları arasında 50 g glikoz tarama testi ile yapılan ölçüm sonucu 6 (%9,4) kişide 140 mg/dl üzeri pozitif bulguya erişilmiştir. Bu test 24-28. haftaları arasında tekrarlandığında 8 (%12,5) kişide pozitifliğe rastlanmıştır. 8-12.haftalarda, 24-28.haftalarda taramaya göre pozitif tespit edilebilirlik (8 pozitifliğe karşılık 6 pozitiflik) açısından % 75 hassasiyete sahip bulunmuştur. 50 g diyabet tarama testinin hangi haftalarda yapılmasının daha fazla pozitiflik sağladığı karşılaştırıldığında ise 24-28. haftalarda 8-12. haftalarda yapılan taramaya göre istatistiki olarak anlamlı derecede (p<,05) daha fazla pozitif hasta tespit edilmiştir. 8-12. haftada uygulanan 75 g OGTT sonucu 8-12.haftalarda 1 olguya GDM tanısı konulmuş, 24-28. haftalarda yapılan testde ise 2 olguya GDM tanısı konulmuştur. 75 g OGTT standart dönem olan 24-28. hafta 8-12. haftalara çekilirse ilaveten 1 hastada (% 33.3) daha GDM tanısı konabilmektedir. Benzer şekilde ve zamanlamada uygulanan 100 g OGTT 8-12.haftada 1 olguya GDM tanısı konulmuş, 24-28.haftada ise 2 olguya GDM tanısı konulmuştur. 100 g OGTT de 75 g OGTT ye benzer şekilde standart dönem olan 24-28. gebelik haftası yerine 8-12. haftaya çekilirse ilaveten 1 hastaya (% 33.3) daha erken dönem olan 8-12. haftada GDM tanısı konabilmektedir. 75 g ve 100 g OGTT nin hangi haftalarda yapılmasının daha fazla GDM tanısı koydurduğu araştırıldığında ise 24-28. haftaların 8-12. haftalarda yapılan taramaya göre istatistiki olarak anlamlı derecede (p<,05) daha fazla GDM tanısı koydurduğu tespit edilmiştir. Bu çalışmada standart dönem olan 24-28. haftalar arası yapılan 75 g ve 100 g OGTT'nin 8-12. haftalarda yapılmasına göre istatistiki olarak anlamlı derecede üstün olduğu ve her ikisinin de eşit etkinlikte olduğu bulundu.
Cerrahi menopoz olgularında hormon tedavisinin serum iskemi modifiye albümin düzeyi üzerine etkisi
Kadınlar kardiyovaskuler hastalıklara erkeklerden yaklaşık 10 yaş daha gec yakalanmakta, dolayısıyla kadın cinsiyet bir koruma faktoru olarak kabul edilmektedir. Ancak kadınlarda risk menopozdan sonraki donemde, hızla artmakta ve bu artıştan endojen ostrojenin koruyucu etkisinin ortadan kalkması sorumlu tutulmaktadır. Postmenopozal hormon tedavisi menopozal yakınmaların sıklığını ve ciddiyetini azaltırken, kadının yaşam kalitesini de arttırmaktadır. Son 10 yıla kadar olan gozlemsel calışmaların sonucları postmenopozal HT'nin kadını kardiyovaskuler olaylardan koruduğunu ve koroner arter hastalığı riskini %35-50 oranında azalttığını duşundurmuştur. Ancak yakın zamanda yapılan randomize calışmalar HT'nin kardiyak yonden yararının olmadığını gostererek gozlemsel calışma verilerini doğrulamamıştır.Bu çalışmamda cerrahi menopoz olgularında östradiol hemihidrat içeren hormon tedavisinin serum İMA düzeyi üzerine etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Bir yıllık süre zarfında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Menopoz Polikliniğinde cerrahi menopoz tanısı almış ve menopozal semptomlar nedeni ile hormon tedavisi planlanan 30 cerrahi menopoz olgusunda hormon tedavisi (2 mg Östradiol Hemidrat) öncesi ve sonrasında (3. Ay, 6.Ay, 12 Ay) serum İMA düzeyi ölçüldü. Araştırma grubunda ortalama yaş 47.60 ± 2.34 olarak bulunmuştur. Araştırma grubunda, serum İMA düzeyi 3 aylık hormon tedavisi sonrasında 0.610 ± 0.096 değerinden, 0.484 ± 0.080 değerine düşmüştür Serum İMA düzeyi 6.ayda yükselerek 12. Ayında 0.580 ± 0.089 değerine yükselmiştir.Bu bulgular, WHI ve HERS çalışmalarıyla uyumlu olarak; HT nin menapoza bağlı iskemik süreci engellemediğini göstermiştir. Günümüzde bu randomize calışmaların verileri ışığında postmenopozal kadınlarda kardiyovaskuler hastalıktan koruma amacı ile HT başlanması önerilmemektedir.
Doppler sonografinin intrapartum fetal distress ve yenidoğan parametrelerinin öngörüsündeki yeri
DOPPLER SONOGRAFİNİN İNTRAPARTUM FETAL D İ STRESS VE YENİDOĞAN PARAMETRELERİNİN ÖNGÖRÜSÜNDEKİ YERİ Amaç: Doğum eyleminin aktif fazı öncesinde , uterin arter , umblikal arter , umblikal ven ve orta serebral arter doppler parametrelerinin , fetal distress ve kötü neonatal sonuçları öngörme gücünü değerlendirmektir. Yöntem: : Prospektif gözlemsel çalışmamız Dokuz Eylül Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Ocak 2015 ile Ocak 2016 tarihleri arasında doğumun aktif fazı öncesinde değerlendirilen 211 komplike olmayan tekil gebeye ait sonuçları içermektedir. USG ile tüm gebelerin fetal biyometrileri , umblikal arter , uterin arter , orta serebral arter doppler parametreleri , umblikal ven akım hızı ve umblikal ven çapı hesaplandı. Her bir gebenin umblikal ven debisi hesaplandı. Hiçbir gebenin doğum sürecine müdahale edilmedi. Doğum sonrasında , hangi doppler parametrelerinin intrapartum fetal distress ya da kötü neonatal sonuçlar ile ilişkili olabileceği değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamız 211 hastanın gebelik sonuçları ile tamamlanmıştır. Yenidoğan yoğun bakım ihtiyacı gösteren ve göstermeyen olgular karşılaştırıldığında , her iki grubun doppler parametrelerinde anlamlı bir fark saptanmadı. Umblikal arter pi değerinin fetal distress gelişen grupta anlamlı olarak daha yüksek olduğu fakat diğer doppler parametrelerinin fetal distress öngörüsünde anlamlı fark yaratmadığı saptandı. Umblikal ven debisinin fetal distress ve kötü neonatal sonuçları öngörmede anlamlı bir yararı saptanmadı. Sonuç: Umblikal arter , uterin arter , orta serebral arter doppler parametreleri ve umblikal ven akım miktarının , doğumun aktif fazı öncesinde değerlendirilmesi , intrapartum fetal distress ya da kötü neonatal sonuçları öngörmede faydalı değildir. Anahtar kelimeler: fetal distress , umblikal ven akımı , fetal doppler , doğum
Preeklampside serum NT-proBNP düzeyinin değerlendirilmesi
Preeklampsi, proteinüri, ödem ve sıklıkla diğer organ sistemi bozukluklarının eşlik ettiği, gebelikle oluşan bir hipertansiyon sendromudur. İnsidansı % 6?8 olan, bilinmeyen etiyolojiler kompleksi olarak tanımlanması mümkün olan bir gebelik patolojisidir. Preeklampsinin erken tanısı ve uygun tedavisinin yapılabilmesi, böylece maternal ve fetal mortalitenin azaltılması oldukça önemlidir. Preeklampsinin klinik belirtilerinin ilk saptandığı zaman bile maternal ve fetal birçok fizyopatolojik değişiklikler ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden son yıllarda çalışmalar preeklampsinin klinik belirtileri ortaya çıkmadan hastalığa tanı koyabilme amacına yönelmiştir. Bu amaçla çalışmamızda preeklampsinin erken tansında serum Nt-proBNP seviyesinin risk faktörü olarak kullanılıp kullanılamayacağının saptanmasını amaçlanmıştır. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü'ne Eylül 2009 ile Aralık 2009 tarihleri arasında başvuran, 30-40 hafta arası 51 preeklamptik gebe ile herhangi bir medikal problemi olmayan 30-40 hafta arası 38 normal gebe çalışmamıza dahil edilmiştir. Gruplar arası demografik özellikler karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı tespit edilmiştir. Preeklampsili ve normotansif gebe grubu karsılaştırıldığında; preeklampsili gebe grubunda SKB ve DKB yüksek olduğu ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu saptanmıştır. Hastaların serum NT-pro BNP seviyeleri karşılaştırıldığında, preeklamptik gebelerde NT-proBNP seviyelerinin önemli derecede anlamlı oranda yüksek olduğu saptanmıştır.Sonuç olarak, preeklampsi grubunda kontrol grubuna göre NT-proBNP düzeyini istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptadık bunu literatürlerde desteklemektedir. Preeklamptik hastalardaki yüksek NT-proBNP düzeyi dikkate alınmalı ve prognostik bir faktör olarak kullanılmalıdır.
Kliniğimizde adneksiyal kitle tanısıyla opere edilen 35 yaş ve altındaki olguların retrospektif analizi
Amaç: Adolesan ve erken reprodüktif çağdaki adneksiyal kitlelerin benign/ malign ayırımında kullanılan tanı yöntemlerini ve ameliyat sırasında yaklaşımları irdelemekYöntem ve Gereçler: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı jinekoloji servisinde, Şubat 2000- Kasım 2010 tarihleri arasında adneksiyal kitle öntanısı ile ameliyat edilen 35 yaş ve altındaki 630 olgunun dosyaları geriye dönük irdelendi. İstatiksel analizlerde Ki-kare testi ve T-testi kullanıldı, p<0,05 değeri anlamlı kabul edildi.Bulgular: Histopatolojik sonuç hastaların 554'ünde (%87,9) benign, 18'inde (%2,8) borderline ve 58'inde (%9,2) malign olarak belirlenmiştir. Benign ve malign grupların ameliyat öncesi demografik özellikleri karşılaştırıldığında yaş, gebelik ve doğum sayısı açısından fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmazken klinik ve ultrasonografik değerlendirmede kist rüptürü ve assit gruplar arasında anlamlı bulunmuştur. CA125, CA15-3, CEA, CA19-9, AFP ortalama değerleri benign grupta malign gruba göre düşük izlendi(p<0.05). Benign histopatolojik kitlelerden tüm yaş gruplarında en sık matür kistik teratom (184 olgu, %33,2) endometrioma (132 olgu, %23,8) ve seröz kistadenom (90 olgu, %16,2) görülmüştür. Malign tümörlerden 21 yaş altında en sık germ hücreli tümörler (12 olgu,%70,5) ve 21 yaş üzerinde epitelyal tümörler (31 olgu,%56,3) görülmüştür. 22 olgu (%44) evre I, 3 olgu (% 6) evre II, 14 olgu (% 28) evre III, 11 olgu (% 22) evre IV olarak bulunmuştur. Uygulanan ameliyat tiplerine göre en sık kist/ kitle ekstirpasyonu (%70,32),ikinci sırada USO (%17,78), üçüncü sırada evreleme cerrahisi (%4,44) yapılmıştır.Sonuç: Adneksiyal kitlelerin ameliyat öncesi benign ve malign olarak ayırımında kullanılan hiçbir tanı yöntemi tek başına yeterli değildir. Over tümörleri çocukluk ve adolesan dönemlerinde nadir görülmelerine rağmen, bu yaş grubunda en sık görülen genital tümörlerdir. Genç hasta grubunda da yüksek oranda malignite potansiyelinin bulunması ve gelecekteki fertiliteyi etkilemesi nedeniyle, adneksiyal kitle varlığında ayrıntılı klinik ve patolojik değerlendirme yapılmalıdır.Anahtar kelimeler: adneksiyal kitle, malignite, cerrahi yaklaşım
Kliniğimizde tanı konulan genital sistem anomalili olguların retrospektif analizi
Bu çalışmamızda Şubat 2005 ile Nisan 2010 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi (DÜTF) Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğine tedavi amacıyla yatırılan genital sistem anomalisi tanısı alan 95 hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi.Müller kanalları, kadın üreme sisteminin taslağını oluşturur. Organogenez sırasında tuba uterina, uterus, serviks ve vaginanın üst kısmının oluşumu ile sonuçlanan farklılaşma basamaklarına uğrarlar. Bu farklılaşma basamaklarında oluşabilecek herhangi bir hata birçok değişik malformasyonun ortaya çıkmasına neden olabilmektedir. Müller anomalileri, uterus ve vaginanın agenezisi, uterus ve vaginanın duplikasyonu veya uterus kavitesinin minör anomalileri gibi farklı şekillerde kendilerini gösterebilirler.Tüm hastaların bilgileri hastane dosyalarından alındı. Tüm hastalar, Toshiba 140A ve Volusen 730 pro 4D ultrason cihazı ile transabdominal veya transvaginal ultrasonografi muayeneleri yapılmıştı.Bu çalışmaya dahil edilen hastaların: 34'ü (%35.80) primer infertilite, 21 (%22.20) pelvik ağrı, 11 (%11.60) habituel abortus ve 5'i (%5.26) akut batın şikayetleri ile kliniğimize başvurduğu saptandı. Çalışmada 35 (%36.84) hastada uterus septus, 15'inde (%15.78) uterin hornu olan uterus unikollis-unikornis tespit edilmiştir.Çok farklı klinik sunumlarından dolayı Müller kanalı anomalilerinin tanısı gecikmektedir. Doğru tanıya ulaşıldıktan sonra, her anomali tipi için geliştirilmiş birçok farklı tedavi seçeneğinden hastaya en uygun olanı seçilmelidir. Konjenital uterin anomalilerin genel popülasyondaki gerçek prevalansı tam olarak bilinmemekle birlikte, en sık görülen uterin anomali, uterus septus (%90) olup, bunu bikornuat uterus (%5) ve uterus didelfis (%5) izler.Sonuç olarak müller kanalı anomalilerinin farklı klinik tablolar ile karşımıza çıkabileceği, jinekolojik muayene ve ultrason ile kolay tanı konabileceği unutulmamalıdır.
Preeklampsinin metabolik sendrom kriterleri ile ilişkisi
Gebelikte ortaya çıkan preeklampsi, sadece gelişmekte olan ülkelerde değil gelişmiş olan ülkelerde bile önemli bir sağlık sorunur. Maternal ve fetal mortalite ve morbiditenin en önemli sebeplerinden birisi olmasına rağmen etyolojisi ve öngörümü hakkında kesin bilgiler yoktur. Amacımız metabolik sendrom kriterleri ve IGF-1 ile preeklampsinin ilişkisini araştırmak, ağır preeklampsinin öngörümünde etkili olup olmadıklarını belirlemektir.Bu çalışma 1 Aralık 2010-31 Mayıs 2011 tarihleri arasında DÜTF Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğine başvuran 12 hafif preeklampsi, 36 ağır preeklampsi, 30 sağlıklı gebe üzerinde yapıldı. Çalışma kapsamına alınan gebeler arasında yaş, gravide, parite ve vücut kitle indeksi (VKİ) açısından anlamlı bir fark saptanmadı. Hematolojik değerlerden hemotokrit değeri ağır preeklamptik olgularda çok anlamlı yüksek bulunurken, platelet ve lökosit değerleri açısından anlamlı fark bulunamadı. Biokimyasal değerlerden AST, ALT, LDH ve üre değerleri ağır preeklampsi grubunda daha yüksek olmakla birlikte hafif ve ağır preeklampsi grubunda yüksek bulundu. Albumin değerleri hafif preeklaampsi grubunda anlamlı olarak düşüktü. Kreatinin ve açlık kan glikozu açısından gruplar arasında anlamlı fark yoktu. Bebek kilo ve boy değerleri, ağır preeklampsi grubunda diğer gruplara göre anlamlı düşük bulunurken hafif preeklampsi ve kontrol grubu arasında anlamlı bir fark izlenmedi. Ağır preeklampsi grubunda VLDL değerleri çok anlamlı yüksek bulunurken LDL, HDL, trigliserit, total kolesterol, insülin, c-peptid, insülin direnci ve İGF-1 açısından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunamadı (P>0.05).Sonuç olarak vücut kitle indeksleri aynı olan sağlıklı gebelerle karşılaştırıldığında preeklamptik gebelerde kan basıncı ve VLDL seviyeleri daha yüksek iken; LDL, HDL, trigliserit, total kolesterol, açlık glikoz, insülin, c-peptid, insülin direnci ve İGF-1 seviyeleri arasında anlamlı bir fark yoktu. Bu çalışma preeklampsinin oluşumunda metabolik sendrom ve İGF-1'in tek başına katkısının olmadığı kanaatine varıldı.Anahtar Kelimeler: preeklampsi, metabolik sendrom, insülin direnci, IGF-1
Tubal infertilite açısından risk faktörü olan ve risk faktörü olmayan hastaların histerosalpingografi sonuçlarının değerlendirilmesi
İnfertilite korunmasız düzenli cinsel ilişkiye rağmen bir yıl boyunca gebe kalamama durumudur. İnfertilite reprodüktif dönemdeki çiftlerin yaklaşık %10-15 `ini etkiler. Bu çalışmamıza Mayıs 2011-Kasım 2011 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Kadın Hastalıkları Ve Doğum Anabilim Dalı jinekoloji polikliniğine çocuk sahibi olamama şikayetiyle başvurup infertilite tanısı alan ve sadece tubal patensinin değerlendirilmesi için HSG planlanan 174 olguyu dahil ettik ve bu olguları tubal obstrüksiyon için her hangi bir risk faktörünü taşıyanlar ve taşımayanlar olmak üzere iki gruba ayırdık. Grup 1(n:47) risk faktörü taşıyan, Grup 2(n:127) risk faktörü taşımayan hastalardan oluşturuldu. Risk faktörü taşıyan (Grup 1) ve risk faktörü taşımayan (Grup 2) olguları yaş ortalaması, ortalama evlilik süresi ve ortalama infertilite süresi açısından değerlendirdiğimizde iki grup arasında belirgin farklılık yoktu. HSG sonuçlarından, infertilite açısından standart ilk değerlendirme sonrası başlayacağımız tedaviye en önemli katkıyı tespit edilen iki taraflı tubal obstrüksiyon sunar. Risk faktörü taşıyan grupta HSG de bilateral tubal obstrüksiyon oranı, risk faktörü taşımayan gruba göre anlamlı şekilde fazlaydı. Ayrıca risk faktörü taşımayan olguların % 92, 9' da her hangi bir tubasından geçiş tespit edildi ve HSG sonucu tedavi şeklimizi değiştirmedi. İnfertilite tanılı olgular öykü, jinekolojik muayene ve vajinal ultrasonografi ile dikkatli değerlendirilir ve tubal patoloji için yüksek risk grubu oluşturulursa, bu olgular için HSG anlamlı sonuçlar verecektir. Her hangi bir tubal risk faktörü taşımayan olgular ise anlamlı katkıyı sağlamayan, ağrılı ve radyasyon tehlikesi göz ardı edilemeyen HSG işleminden korunmuş olacaktır.
D vitamini eksikliği nedeniyle tedavi alan polikistik over sendromlu hastaların klinik,metabolik ve ultrasonografik parametrelerinin değerlendirilmesi
AMAÇ: Polikistik over sendromlu hastaların (PCOS) farklı tedavi yöntemleri vardır. Bunlardan en sık kullanılan kombine oral kontraseptif (KOK) tedavisidir. Son yıllarda PCOS tedavisinde D vitamini içeren preparatların besin desteği olarak kullanımı giderek artmaktadır. Bu çalışmada, D vitamini eksikliği nedeniyle tedavi alan polikistik over sendromlu hastaların klinik, metabolik, ultrasonografik parametrelerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: Bu çalışma, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu izni alındıktan sonra gerçekleştirilmiştir. Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Üreme Endokrinolojisi ve İnfertilite Bilim Dalı Polikliniği'ne 01/12/2013-01/12/2014 tarihleri arasında başvuran Rotterdam kriterlerine göre polikistik over sendromu tanısı konulan toplam 95 hasta çalışmaya alınmıştır. D vitamini eksikliği nedeniyle tedavi alan polikistik over sendromlu hastaların 3 aylık tedavi sonrasındaki klinik, metabolik, ultrasonografik parametreleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir.Tüm olguların antropometrik ve kan basıncı ölçümleri ve modifiye Ferriman Gallwey skor hesaplamaları yapılmıştır. Serum açlık glukoz, açlık insulin, homeostatik insülin rezistans (HOMA-IR, prolaktin (PRL), tiroid stimülan hormon (TSH), yüksek dansiteli lipoprotein (HDL), düşük dansiteli lipoprotein (LDL), trigliserid (TG), total kolesterol, folikül stimüle edici hormon (FSH), luteinize edici hormon (LH), estradiol, total testosteron, serbest testosteron, seks hormon bağlayıcı globulin (SHBG), dehidroepiandrosteron sülfat (DHEAS), 25-OH D vitamini, 17-OH progesteron, OGTT, androstenedion parametreleri seviyeleri ölçülmüştür. Hastaların serbest androjen indeks, vücut kitle indeksi ve LH/FSH oranı hesaplanmıştır. Hastaların hastane veritabanında kayıtlı ultrasonografik bulguları ve klinik parametreleri tedavi öncesi ve sonrası olarak karşılaştırılmıştır. Tüm hastaların İstatistiksel analizi için The statistical Program for Social Sciences(SPSS,version 22) kullanıldı, p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. BULGULAR: Vitamin D3 verilen 95 hastanın sonuçları incelendi.Olguların yaşları 18-34 yaş arasında olup, ortalama yaş 23.26±4.22 olarak saptandı. Olguların başlangıç kiloları 45-81 kilo arasında olup,ortalama kilo 57.54±8.5 olarak saptandı. 95 hastanın 81'inde adet düzensizliği (%85.3), 87'sinde hirşutizm (%91.6) , 5'inde alopesi (%5.3) ve 52'sinde akne (%54.7) yakınması mevcuttu. Tedavi bitiminde hastaların 69'unda adet düzensizliği(%72.6), 84'ünde tüylenme (%88.4), 5'inde alopesi (%5.3) ve 48'inde (%50.5) akne yakınması mevcuttu.Vitamin D3 kullanımı sonrasında 0.ay ve 3.ay arasında kilo,bel çevresi,kalça çevresi,bel/kalça oranı, LH, FSH, estradiol, total testosteron, PRL, TSH, OGTT düzeyi, insülin, 17-OH progesteron, HDL, LDL, trigliserit, total kolesterol, açlık kan şekeri düzeyi, ortalama arteriyal kan basıncı, androstenedion, SHBG, VKİ, HOMA-IR, total over volümü değerleri arasında anlamlı farklılık izlenmedi. Ferriman gallwey skoru 0.ay ortalaması 10.6±2.01, 3.ay ortalaması ise 10.44±1.76 olarak saptandı ve bu değerde istatistiksel olarak anlamlı azalma saptandı(p<0.016). Adet düzeni 0. ay ortalaması 41.65±5.7, 3. ay ortalaması ise 40.16±5.31 olarak saptandı ve bu değerde istatistiksel olarak anlamlı azalma saptandı(p<0.001). 25-OH D vitamini düzeyi 0.ay 12.20±6.11 ng/ml, 3.ay ortalaması ise 22.42±10.87 ng/ml olarak saptandı ve bu değerde istatistiksel olarak anlamlı artma saptandı(p<0.001). DHEAS düzeyi 0.ay ortalaması 291.26±106.21 ug/dL, 3.ay ortalaması ise 281.60±95.33 ug/dL olarak saptandı ve bu değerde istatistiksel olarak anlamlı azalma saptandı(p<0.013). Free testosteron 0.ay ortalaması 1.92±0.70 pg/mL, 3.ay ortalaması ise 1.83±0.66 pg/mL olarak saptandı ve bu değerde istatistiksel olarak anlamlı azalma saptandı(p<0.001). LH/FSH oranı 0.ay ortalaması 1.22±0.75, 3.ay ortalaması 1.15±0.60 olarak saptandı ve bu degerde istatistiksel olarak anlamlı azalma saptandı(p<0.024). Total antral folikül sayısı 0. ay ortalaması 23.7±2.68, 3.ay ortalaması ise 23.25±2.48 olarak saptandı ve bu değerde istatistiksel olarak anlamlı azalma saptandı(p<0.002). Free androjen indeks düzeyi 0.ay ortalaması 1.33±0.87, 3.ay ortalaması ise 1.15±0.70 olarak saptandı ve bu değerde istatistiksel olarak anlamlı azalma saptandı(p<0.002). 25-OH D vitamin düzeyi artışı ile LH/FSH oranı düzeyi, total antral folikül sayısı, serbest androjen indeksi düzeyi, DHEAS düzeyi azalması korelasyonu, pearson korelasyon analizi ile değerlendirildi ve istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı[(p<0,05),(r: ±1)]. 25-OH D vitamin düzeyi artışı ile Ferriman Gallwey skoru azalması pearson korelasyon analizi ile değerlendirildi ve istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmıştır(p<0.024, r:-0,232). SONUÇ: Polikistik over sendromlu hastalarda vitamin D3 kullanımı sonrasında lipid parametreleri ve insülin rezistansında anlamlı bir azalma saptanmamıştır. Hiperandrojenizmin biyokimyasal parametrelerinde tedavi sonrası dönemde anlamlı azalma saptanmıştır. Hastaların menstrual sikluslarında tedavi sonrası anlamlı düzelme saptanmıştır. Hastaların tedavi sonrası yapılan ultrasonografisinde, tedavi öncesi döneme göre total antral folikül sayısında anlamlı azalma saptanmıştır.
Oksitosin ile doğum indüksiyonu alan anne bebeklerinin kord kanında oksidatif stres belirteçlerinin değerlendirilmesi
ÖZETObstetriğin temel amacı, sağlıklı bir fetüsün doğumunu hem anne hem de fetüs için minimal travma ile sağlamaktır. Kadınların çoğunda term veya terme yakın doğum sancıları spontan başlar. Bazı durumlarda ise doğum eylemi son adet tarihi (SAT) ne göre fetal matürasyon sağlanmasına rağmen spontan başlamaz. Bu durumda anneye indüksiyon ajanları verilerek annenin doğum eyleminin başlaması sağlanır. Yaptığımız çalışmada, eksojen indüksiyon ajanı olan oksitosinin fetüs üzerine etkisini araştırdık. Çalışmamıza 32 hasta kontrol, 33 hasta çalışma grubu (indüksiyon alan) olmak üzere iki gruba ayrılan 65 hasta dahil edildi. Doğum indüksiyonu ajanı olarak oxitosin kullandık. Doğumundan sonra, fetal kordan alınan venöz kanda çalışma yapıldı. Her iki grupta Total Oksidan statü (TOS), Total Antioksidan Statü (TAS) ,Nitrikoksit(NO), Asimetrik dimetilarginin(ADMA), Paraoksanaz(PANX) ve Malonildialdehid(MDA) çalışıldı ve karşılaştırıldı. Her iki grup yaş ve gebelik haftası yönünden homojendi.İndüksiyon alan grupta TAS, TOS, MDA, PANX değerleri kontrol grubuna göre yüksek idi. Her iki grup arasında sonuçlar açısından istatistiki olarak fark saptandı. Her iki grup arasında NO ve ADMA düzeyleri açısından fark olmadığı görüldü.İki grup arasında APGAR değerleri açısından istatistiği fark yoktu. İndüksiyon ile oksidatif stres markırlarının arttığı; fakat yeni doğan APGAR sonuçlarında fark olmadığı görüldü. Vücütta indüksiyon ile oluşan oksitatif stresin, antioksidan savunma sistemi tarafından kompanse edilebildiği düşünüldü; fakat bu konu ile daha geniş serilerle yapılmış çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: İndüksiyon, Doğum, Oxitosin, oksidatif stres
Endometriumun endometrioid kanserlerinde glut-1 ve maspin ekspresyon insidansı, rekürrens ve sağkalım ile ilişkisi
AMAÇ: Endometrriyum kanseri kadın genitel sisteminde en sık rastlanan malignitedir. En sık gözlenen semptomu postmenapozal kanamadır. Prognozu en çok etkileyen faktör evredir. Daha önce çeşitli kanser olgularında yapılan çalışmalarda GLUT-1 ve Maspin'in kanser evresi ve doğal olarak prognoz üzerine etkili olduğu gösterilmiştir. GLUT-1 ve Maspin'in tümör progresyonu ve metastatik yayılımda fonksiyonel olduğu gösterilmiştir. Bu araştırmanın amacı GLUT-1 ve Maspin ekspresyonunun endometrioid tip endometriyal kanserlerde artışını ve prognozu etkileyecek klinikopatolojik faktörler ile ilişkisini araştırmaktır. YÖNTEM: 2011-2012 yıllarında opere olmuş tip 1 endometriyum kanserli 68 olgunun patoloji blokları elde edildi. Sekretuar ve proliferatif endometriyum tanıları olan 68 kontrol hastası ile birlikte GLUT-1 ve Maspin boyamalarıyla immunohistokimyasal analizi yapıldı. Sonuçlar patologlar eşliğinde değerlendirildi. SONUÇLAR: GLUT-1 ve Maspin'in ekspresyonun yaygınlığı endometrioid adenokarsinomlarda belirgin olarak yüksek bulundu (p<0.001). GLUT-1 ve Maspin'in ekspresyon yaygınlığı, lenf nodu metastazı, peritoneal sitoloji pozitifliği, metastaz ve rekürrens ile korelasyon göstermedi. Hasta grubunda, LVSI ve myometriyal invazyon oranı, GLUT-1 yaygınlığı ile korelasyon gösterdi (p: 0,026 , p:0,024). Maspin yaygınlığında ise hasta grubunda sınıflandırılmış evre ve ek tedavi gereksinimi anlamlı olarak yüksek saptandı (p: 0,019, p:0,042). Sağkalım ise sınırda anlamlı olarak Maspin yaygınlığında düşük saptandı ( p: 0,085) TARTIŞMA: Bu çalışma GLUT-1 ve Maspin ekspresyonunun endometrioid tip endometriyal karsinomunda pozitif olarak görüldüğünü gösteren daha ileri bir kanıt oluşturmaktadır. Ayrıca GLUT-1'in tümör progresyonu ve metastazı için önemli bir etken olduğunu desteklemektedir. Çalışma sonucunda Maspin'in prognozu gösteren parametrelerde (evre, sağkalım kısalığı) daha etkili bir ajan olduğu görülmüştür. ANAHTAR KELİMELER: Endometriyum kanseri , GLUT-1 , Maspin , Prognoz
İntrafasyal veya ekstrafasyal teknik ile yapılan histerektomilerde ürodinamik parametrelerin karşılaştırılması
Amaç: Çalışmamızda İntrafasyal veya Ekstrafasyal Teknik ile Yapılan Histerektomilerde Ürodinamik Parametrelerin Karşılaştırılması amaçlanmıştır.Yöntem: Çalışmaya Ekim 2010-Nisan 2011 tarihleri arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı polikliniğine başvuran ve benign nedenlerle histerektomi endikasyonu alıp abdominal histerektomi ve/veya bilateral salpingoooferektomi uygulanan hastalar dahil edildi. Çalışmamıza 27 ekstrafasyal ve 24 intrafasyal histerektomi planlanan hasta alındı. Dışlanma kriterleri total prolapsus, inkontinansa neden olabilecek kronik medikal hastalık (kontrolsuz diabetus mellitus), vertabral patoloji (disk hernisi), nörolojik hastalıklar ve malign endikasyonlu histerektomi operasyonları olarak belirlendi.Çalışmamız için yerel etik kurul onayı alındı. Hastaların tümü bilgilendirildi. Onam formları imzalatıldı. Çalışmaya dahil edilen hastaların ürojinekolojik öyküleri alındı ve fizik bakıları yapıldı. Tüm hastalara transvaginal sonografik (TVS) değerlendirme, pelvik organ prolapsus değerlendirme sistemi (POPDS) evrelemesi ve preoperatif dönemde ve postoperatif altıncı haftada ürodinamik değerlendirme yapıldı. POPDS evrelemesine göre çalışma grubundaki hastaların hiçbiri Evre 2 ve üzeri bulunmadı. Her hastaya işlem öncesinde tam idrar tetkiki (TİT) yapıldı ve idrar kültür antibiogram (İKAB) için örnek alındı. İdrar kültüründe üreme olan hastalara antibiyotik tedavisi sonrası kontrol kültür sonucuna göre ürodinamik işlem uygulandı.Ürodinamik değerlendirmede hastalara sistometri uygulandı. Sistometrik ölçümlerde dolum fazı sonuçları değerlendirildi. Dolum fazında gönderilen hacim, maksimum detrusor basıncı değerlendirildi. Duysal sonuçları; İlk işeme, normal işeme ve güçlü işeme isteği (mL) ve bunların herbirinin mesane doluluğu, mesane içi basıncı, detrusor basıncı, inkontinansı olan olgularda kaçak noktası sonuçları değerlendirildi.Toplam 10 ürodinamik parametre 51 hastada histerektomi öncesi ve sonrası karşılaştırıldı. Normal dağılıma uyan değişkenlere paired t, uymayanlara wilcoxon testi uygulandı ve 0.05'in altındaki p değerleri ( p<0.05) istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Bulgular: Çalışmaya alınan 51 olgunun ortalama yaşı 48.49 ± 4.87 bulundu. Hastaların vücud kitle indeksi ortalaması 30.316 ±5.76 idi. Cerrahi sonrasında hiçbir hastada stres ya da urge inkontinans gelişmedi.Histerektomi sonrasında iki teknik arasında operasyon öncesi ve sonrası ürodinamik değerler karşılaştırıldığında, intrafasyal teknikte ekstrafasyala göre operasyon sonrası maksimum mesane kapasitesinde anlamlı bir azalma bulunmuştur. (p<0.05)Sonuç: İntrafasyal veya ekstrafasyal teknikle yapılan abdominal histerektomi sonrası de nova inkontinans geşilimi, ya da varolan inkontinans artışını düşündürecek anlamlı bir fark bulunmadı. Ürodinamik parametlerde, intrafasyal teknikte ekstrafasyala göre operasyon sonrası maksimum mesane kapasitesinde anlamlı bir azalma bulunmuştur. (p<0.05)
Obstetrik nedenlerle dissemine intravasküler koagulasyon gelişen hastaların değerlendirilmesi
Çalışmamızda obstetrik nedenlerle DİK gelişen hastaların antepartum değerlendirilmesi, gelişebilecek komplikasyonların önceden tahmini, önlenmesi ve maternal morbidite ve mortalitenin azaltılması yönünde hekime yol gösterici bilgilerin sunumunu amaçladık. Temmuz 2006-Haziran 2013 tarihleri arasında, kliniğimizde ve/veya dış merkezde doğumunu yapan veya doğum sonrası kliniğimize transfer edilen hastalar dahil edildi. Obstetrik nedenlerle DİK tanısı konulan hastalar çalışmaya dahil edildi ve hastaların DİK skorlaması International Society on Thrombosis and Haemostasis (ISTH) kriterlerine göre yapıldı. Hastalar etyolojilerine göre dört gruba ayrıldı. Bunlar grup-1 (hipertansif gebelikler), grup-2 (post-partum kanaması olanlar), grup-3 (dekolman plasentalı hastalar) ve grup-4 (diğerleri) olmak üzere sınıflandırıldı. Dış merkezde doğumunu yapan ve postpartum dönemde takip gerektiren hastalara yapılan cerrahi müdaheleler, kliniğimize transfer süreleri ve kliniğimizde değerlendirildikten sonra tekrar cerrahi müdahele gereken hastalar ile yapılan cerrahi müdaheleler not edildi. Taburculuk sonrası gelişen sekel ve komplikasyonlar, ex olan hastaların mortalite nedenleri kaydedildi. Çalışmamıza obstetrik nedenlerle DİK tanısı konulan 52 hasta dahil edildi. DİK nedeniyle 12 hastamız (12/52) ex olduğunu ve mortalite oranını %23,1 olarak tespit ettik. Obstetrik nedenlerle bağlı DİK görülme insidansı % 0,314 olarak bulundu. Başvuru esnasında hesaplanan DİK skorlamalarında ex olan hastaların tamamının aşikar DİK kriterlerine (?5 puan) uygun olduğu gözlendi. Ex olan hastaların ortalama değerini (5,75 ±2,34) olarak tespit ettik ve bu değerlerin diğer hastalara göre yüksek olduğu (4,97±2,00) görüldü fakat bu istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,303). DİK prognozu hakkında günümüzde yapılan çalışmalar az sayıda vakalarla sınırlıdır. Çalışmamıza göre artmış INR değerinin (>2,0) ve takiplerde yükselen LDH seviyesinin mortalite tahmininde öngörüde bulunabileceğini düşündürmekte fakat bunun için daha geniş serili çalışmaların olması kanaatindeyiz. Anahtar kelimeler: Yaygın damar içi pıhtılaşma, obstetrik kanama, relaparotomi, gebelik, etiyoloji, tedavi, patogenez, tanı
Amniyosentez uygulanan 217 olgunun analizi
Prenatal tanıda esas amaç, fetüsün sağlığı ile ilgili en erken zamanda bilgi sahibi olmak ve ailenin fetüsün geleceği ile ilgili en kısa sürede karar alabilmesini sağlamaktır. Prenatal tanı, invazif girişimler ve non-invazif taramalar olmak üzere ikiye ayrılır. Non-invazif tetkiklerin hala tarama düzeyinde kullanılması ve kesin tanı için invazif girişim tarafından doğrulanması gerekliliği invazif tanının öneminin korumasına neden olmaktadır. İnvazif girişimlerden koryonik villüs örneklemesi (CVS) oranının artmasına rağmen, genetik amniyosentez(AS) hala çok yaygın olarak invazif prenatal tanı yöntemi olarak kullanılmaktadır. AS gebeliğin her trimesterinde yapılıyor olmasına karşın, genetik AS genellikle gebeliğin 15-20 haftaları arasında uygulanmaktadır. Bu çalışma, Eylül 2011 ile Temmuz 2013 tarihleri arasında yapıldı ve çalışmaya 217 hasta alındı. Anamnez ve ultrasonografi (USG) ile değerlendirmede patolojik bulgu saptanan; kombine, ikili, üçlü ve dörtlü tarama testlerinde kromozomal anomali açısından yüksek risk bulunan; ileri anne yaşı olan ve maternal anksiyetenin olduğu gebelere kesin tanı için AS işlemi uygulandı. AS endikasyonları arasında, yüksek riskli triple test ilk sırada yer alırken, bunu sırasıyla birden fazla nedenle AS'nin yapıldığı kombine endikasyonlar ve patolojik USG bulguları takip etmektedir. AS uygulanan olguların ortalama yaşları 32,37±6.20, ortalama gebelik haftaları 17.58±1.80 olarak bulundu. Gebelerin hepsine tek girişle AS işlemi uygulandı. AS yapılan hastalarda kromozomal anomali oranı %8 olarak bulundu. Direkt AS işlemine bağlı fetal kayıp izlenmedi. AS, deneyimli ve konunun uzmanları tarafından yapılması, optimum transport ve kültür şartlarının sağlanması halinde, doğruluk ve güvenilirliği yüksek; işleme komplikasyonların çok düşük olduğu önemli bir invazif tanı yöntemidir. Sonuç olarak fetal kromozomal anomalilerin kesin tanısında, AS hala en yaygın kullanılan invazif prenatal tanı yöntemi özelliğini sürdürmektedir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: prenatal tanı, amniosentez, endikasyonlar, riskler, kromozomal anomali
Kliniğimizde tekrarlayan sezaryen sıklığı, anne ve bebek için sonuçları
ÖZET Son yıllarda sezaryen ile doğum oranı tüm dünyada artış göstermektedir. Sezaryen sayısı arttıkça, plasenta previa, plasenta akreata, uterus rüptürü, peripartum histerektomi gibi komplikayonların arttığı gösterilmiştir. Çalışmamızda, dört ve daha fazla sezaryen geçiren hastalar ile daha az sezaryen geçiren hastaların sıklığı, yönetimi, anne ve bebek üzerindeki sonuçları karşılaştırıldı. Sonuçlara dayanarak, gelişebilecek komplikasyonların önceden tahmini, anne ve bebek için morbidite ve mortalitenin azaltılması amaçlandı. Çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğine 01.01.2013-31.12.2013 tarihleri arasında başvuran ve sezaryenle doğum yapmış 635 hasta dahil edildi. Verilerine ulaşılamayan ya da çoğul gebeliği olan 18 hasta çalışmaya alınmadı. Çalışmaya dahil edilen 635 hasta iki gruba ayrıldı. Daha önce bir ve iki kez sezaryen geçiren hastalar birinci gruba, üç kez ve daha fazla sezaryen geçiren hastalar ikinci gruba dahil edildi. Çalışmamızda hastaların yaşları 18-51 arasında değişmekte olup, yaş ortalaması 31,38±5,21 olarak saptandı. İkinci grupta plasenta previa %7,9, plasenta akreata %6,3, uterus rüptürü %1,6, maternal yoğun bakım ihtiyacı %4,4, masif kanama %2,5, kan transfüzyonu %8 ve preterm doğum %42 olarak saptandı. Birinci grupta ise bu komplikasyonlar daha düşük oranlarda tespit edildi. Sonuç olarak, ikinci grupta birinci gruba göre maternal ve neonatal komplikasyon riskinde artış olduğunu tesbit ettik. Anahtar kelimeler: Tekrarlayan sezaryen, plasenta previa, plasenta akreata, postpartum kanama
Hipertansif gebeliklerde mevsimsel dağılım
Amaç: Preeklampsi materno-fetal morbidite ile mortalitenin önde gelen sebeplerinden biridir. Son yıllarda mevsimsel preeklampsi prevalansındaki değişiklikler dikkati çekmektedir. Bu nedenle çalışmamızda mevsimsel değişkenliklerin hipertansif gebelik sıklığını nasıl değiştirdiğini inceledik. Yöntem ve Gereçler: 1 Ocak 2013 ve 31 Aralık 2013 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi obstetrik kliniğine hipertansif gebelik nedeniyle yatışı yapılan 578 hasta retrospektif olarak incelendi. Primer hipertansiyon, hafif preeklampsi, ağır preeklampsi, eklampsi, HELLP Sendromu, süperempoze preeklampsi tanıları doğrulanan 480 hasta çalışmaya dahil edildi. Aylık periyotlar halinde bu hastalıkların görülme sıklığı ile mevsimler arasındaki olası ilişki incelendi. Bulgular: Hipertansif gebeliklerin mevsimsel dağılımın 147 hasta (%30,6) ile en çok kış, en az 88 hasta (%18,3) ile yaz aylarında olduğu izlendi. İkinci sıklıkta hastanın geldiği mevsim 139 hasta (% 29) ile ilkbahar, üçüncü sıklıkta ise 106 hasta (% 22,1) ile sonbahar olduğu görüldü. Aylara göre en çok hastanın geldiği ay 53 hasta ile ocak olup, bu bir yılda gelen 480 hastanın % 11'ne tekabül etmektedir. En az hastanın geldiği ay 28 hasta ile ağustos olup, % 5,8' e denk düşmektedir. Çalışmamızda ocak ile ağustos arasında 2 kata yakın bir fark olduğu izlenmiştir Sonuç: Çalışmamızda hipertansif gebeliklerin mevsimsel dağılımı anlamlı olarak farklı bulunmuştur. Mevsimsel değişikliklerin preeklamsi prevelansı üzerindeki etkisi ile ilgili literatürde çelişkili sonuçların bulunmasının nedeni, coğrafi ve iklimsel değişikliklerin farklı olmasının yanı sıra yapılan çalışmaların çoğunlukla tek merkezli çalışmalar olmasıdır. Diğer taraftan ağır preeklampsi ile ilgili veriler çok daha az olup ülkemizde ve dünyada geniş kapsamlı, çok merkezli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: preeklampsi, aylar, mevsim, hipertansif gebelik, eklampsi, help, süperempoze preeklampsi, kronik hipertansiyon
Plasenta previa totalis olgularının 5 yıllık analizi
Plasenta previa totalis; plasentanın alt uterin segmente yerleşip internal servikal osu tamamen kapatması durumudur. Çalışmamızda plasenta previa totalis olgularında gelişebilecek komplikasyonların önceden tahmini ve en önemlisi maternal morbidite ve mortalitenin azaltılmasını amaçladık. Çalışmamıza Ocak 2009-Aralık 2013 tarihleri arasında, kliniğimizde plasenta previa totalis ön tanısı ile doğumu gerçekleştirilen 224 hasta dahil edildi. Plasenta previa parsiyalis, plasenta previa marjinalis, aşağı yerleşimli plasenta ön tanılı hastalar çalışmamıza dahil edilmedi. Histopatolojik tanıları olmadığından dolayı bütün invazyon anomalileri plasenta akreata olarak tanımlandı. Hastaların demografik verileri, jinekolojik ve obstetrik öyküleri, operasyondaki kesi şekilleri, plasental yapışma anomalileri, labaratuar parametreleri, yapılan kan transfüzyonları incelendi. Anestezi şekli, vakanın alınma şekli, ek cerrahi müdaheleler, yeni doğan 1. ve 5. dakika apgar skorları, ağırlık, cinsiyetleri, gelişen komplikasyonlar ve yoğun bakım gereksinimleri değerlendirildi. Veriler hastane elektronik arşiv veri tabanı kullanılarak temin edildi. Çalışma süresince hastanemizde toplam 10580 doğumun gerçekleştiği saptandı. Yıllara göre sezaryen oranlarının artışına paralel olarak plasenta previa totalis ve plasenta akreata olgularının görülme sıklığında artış olduğu saptandı. Çalışmamızda 5 yıllık plasenta akreata sıklığı 100 doğumda 1 olarak tespit edildi. Çalışmamızda geçirilmiş sezaryen sayısı ile invazyon oluşumu açısından istatiksel olarak anlamlı artış olduğu saptandı (p<0,005). Gelişen tüm intraoperatif ve postoperatif komplikasyonların invazyonu olan hastalarda olduğu saptandı. Özellikle invazyon düşünülen plasenta previa totalis olgularında erken tanı, yeterli preoperatif hazırlık çok önemlidir. Hastalar multidisipliner yaklaşımın sunulabileceği, kan bankası ünitesi, erişkin yoğun bakım ve yeni doğan yoğun bakım ünitesi iyi olan tersiyer merkezlere sevk edilmelidir. Olguların elektif olarak operasyona alınmasının maternal morbidite ve mortalitenin azaltılmasında veya önlenmesinde önemli etkenler olduğu kanaatindeyiz. Anahtar kelimeler: Plasenta previa, plasenta akreata, obstetrik kanamalar, sezaryen, histerektomi
Adneksiyal kitlelerde malignite risk indeksinin (RMI'nın) histopatolojik tanılarla karşılaştırılması
Jinekoloji vakalarında adneksiyal kitlelere oldukça sık rastlanır. Adneksiyal kitleli vakalarda özellikle benign-malign ayrımının yapılması gerekir. Over kanseri vakalarının prognozunun kötü olması, diger kanser vakalarına kıyasla erken ve özgül uyarıcı belirtilerinin olmamasından dolayı geç tanı konulması bu hastalığın önemini artırmaktadır. Yaptığımız bu çalışma, benign-malign adneksiyal kitleleri preoperatif dönemde daha iyi tanımlayabilmek, adneksiyal kitlenin malignite olasılığını daha yüksek oranda öngörmek amaçlı yapıldı. Çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakütesi jinekoloji kliniğine başvuran 212 hasta dahil edildi. Bu çalışmada CA-125 düzeyi, ultrasonografik bulgular (bilateralite, solid komponent, asit varlıgı, metastaz varlıgı, multilokülarite) ve hastanın menopoz durumu incelenerek malignite risk indeksi (RMI) değeri hesaplandı, bu değerler postoperatif histopatolojik tanılarla karşılaştırıldı. RMI>200 olan vakalar malign kabul edilerek, olgular analiz edildi. Kendi çalışmamızda ultrasonografik bulgular kıyaslandıgında bilateralite ve solid alan varlığının maligniteyi öngörme açısından anlamlılıgının yüksek olduğu, multilokülaritenin ise diğerlerine kıyasla anlamlılığının en düşük olduğu görüldü. Malign ve benign kitlelerde RMI değerleri arasında anlamlı fark olduğu görüldü(p<000.1). Maligniteyi öngörme açısından RMI' nın; CA-125, yaş ve ultrason skoruna oranla daha üstün olduğu görüldü. Yaptığımız çalışmada RMI ve CA-125 için en uygun olacağını düşündüğümüz eşik değer hesaplaması yapıldı. Elde edilen eşik değerlerin, baz aldığımız değerlere göre daha yüksek duyarlılık ve özgüllükle olduğunu farkettik. Epitelyal kökenli malign over tümörleri ile epitelyal kökenli olmayan malign over tümörleri arasında RMI değerleri arasında anlamlı fark olduğu görüldü(p<000.1). Sonuç olarak; preoperatif dönemde yüksek duyarlılık ve özgüllüğe sahip, uygulanması kolay, ek maliyet gerektirmeyen ve herhangi bir girişimsel işleme gerek kalmadan hesaplanan RMI ile malign adneksiyal kitlelerin tersiyer merkezlere sevkedilmesinde doğru bir öngörü oluşturarak, adneksiyal kitlelerin daha iyi yönetilmesini sağlayacaktır. Anahtar kelimeler: Over kanseri, adneksiyal kitle, malign kitle indeksi
Kliniğimize başvuran ektopik gebelik olgularının 3 yıllık analizi
Ektopik gebelik, fertilize olmuş ovumun uterus dışında, sıklıkla da fallop tüplerine yerleşmesidir. Çalışmamızda kliniğimizde ektopik gebelik tanısıyla takip edilen hastaların risk faktörleri, tanıya giden adımlar ve tedavi yöntemleri irdelendi. Çıkacak sonuçlarla, risk faktörlerini en aza indirgemeyi, başvuru yapan hastalarda erken tanı yapabilmeyi, hastaların durumuna göre en uygun tedavi seçimini uygulamayı ve en önemlisi maternal morbidite ve mortalitenin azaltılmasını amaçladık. Çalışmamızda Temmuz 2011-Haziran 2014 tarihleri arasında, kliniğimizde ektopik gebelik tanısı ile tedavi edilen 192 olgu demografik özelliklerine, risk faktörlerine, tanısal yöntemlerine ve tedavi seçeneklerine göre değerlendirildi. Veriler hastane elektronik arşiv veri tabanı kullanılarak temin edildi. Çalışmamızda ektopik gebelik insidansı 30.8/1000 olarak bulundu. Takip edilen hastaların en sık 30-34 yaş (% 30.7) arasında olduğu ve en sık şikayetin karın ağrısı (% 80.2) olduğu görüldü. Hastaların % 41.7' sinde başta sezeryan olmak üzere çeşitli geçirilmiş batın operasyonu öyküsü olduğu, % 9.9 ' unda geçirilmiş ektopik gebelik öyküsü olduğu tespit edildi. Çalışmamızda 96 hastaya (% 50) metotreksat tedavisi uygulandı ve başarı oranı % 89.5 olarak bulundu. Cerrahi uygulanan hastalarda en sık cerrahi prosedürün (% 54) salpenjektomi olduğu tespit edildi. 37 hastada (% 19.2) ise izlem tedavisi yeterli oldu. Tedavi şekilleri ile belirli parametreler karşılaştırıldığında; geliş β-hCG seviyesinin yüksek olması, fetal kardiyak atımın pozitif olması, batında serbest mayi olması, gebelik haftasının büyük olması, kitle boyutunun büyük olması, hastanede kalış süresinin kısa olması ve kan replasmanı yapılması ile cerrahi tedaviye gidiş arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu saptandı (p<0,005). Ektopik gebeliğin teşhisi hastada ektopik gebelikten şüphelenmekle başlar. Dikkatli alınan anamnez, iyi bir pelvik ve fizik muayeneyi takiben başvurulan yardımcı tanı yöntemleri ve en önemlisi hastanın kliniği ve mevcut durumuna göre uygulanan tedavi yöntemleri hayat kurtarıcı olmaktadır. Anahtar kelimeler: Ektopik gebelik, risk faktörleri, metotreksat, medikal tedavi, cerrahi tedavi
Normal gebelerde hormonal dengenin vaginal smear ile kontrolü
Birinci trimesterde pelvik taban kas gücü ve servikal uzunluk ölçümünün erken doğum eylemini öngörmedeki etkinliği
Birinci Trimesterde Pelvik Taban Kas Gücü ve Servikal Uzunluk Ölçümünün Erken Doğum Eylemini Öngörmedeki Etkinliği Amaç: Birinci trimester pelvik taban kas gücü ve servikal uzunluk ölçümünün erken doğum eylemini öngörmedeki etkinliğini saptamak. Materyal ve Metot: Çalışma Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Gebe İzlem Polikliniğine 12 aylık süre içinde birinci trimester tarama testi yaptırmak için başvuran hastalar üzerinde uygulandı. Birinci trimester tarama testi sırasında servikal uzunluk ölçümü ve peritron marka perineometre ile pelvik taban kas gücü değerlendirmesi yapıldı. Takip edilen gebelerin doğum komplikasyonları not edildi. Erken doğum eylemi tanılı hastalar çalışma grubunu diğer hastalar ise kontrol grubunu oluşturdu. Pelvik taban kas gücünün erken doğum eylemini öngörmedeki ayırıcı özelliğini belirlemede ROC analizi kullanıldı. p<0.05 istatistiki anlamlılık olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmada toplam 303 gebe değerlendirildi. Ortalama yaşı 29.4±5.5, BMI 25.3±4.6kg/m² idi. idi. Medyan gravida 2 parite ise 1 idi. 91 (%30) kadının ilk gebeliği idi. 114 (%37.6) kadın daha önce hiç doğum yapmamıştı. 206 (%68) olguda abortus öyküsü yoktu. Pelvik taban kas gücü değerleri istirahat ve maksimum sıkma sırasında çalışma grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşüktü. Birinci trimester servikal uzunluğunda iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Erken doğum eylemi olacak gebelerde birinci trimesterde ölçülen pelvik taban kas gücünün daha zayıf olduğunu saptadık. Pelvik taban kas gücü değerlendirmesi erken doğum eyleminin öngörmede bir yöntem olarak kullanılabilir. Anahtar kelimeler: Pelvik taban, servikal uzunuk, birinci trimester, erken doğum
Laparoskopik cerrahi esnasında oluşan intraabdominal basınç (İAB) artışının ürodinamik parametreler üzerine olan etkileri
LAPAROSKOPİK CERRAHİ ESNASINDA OLUŞAN İNTRAABDOMİNAL BASINÇ ARTIŞININ ÜRODİNAMİK PARAMETRELER ÜZERİNE OLAN ETKİLERİ Amaç: Laparoskopik cerrahi esnasında oluşan intraabdominal basınç artışının ürodinamik parametreler üzerine etkisini araştırmak amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı polikliniğine başvuran ve benign nedenlerle laparoskopi endikasyonu alan hastalar dahil edildi. Çalışmamıza 20 hasta alındı. Dışlanma kriterleri Jinekolojik kanser tanısı koyulan hastalar, daha önce laparoskopi operasyon öyküsü olan hastalar, üriner sistem enfeksiyonu olan hastalar, üriner sistem taş hastalığı olan hastalar, üriner sistem malignensisi olan hastalar, ek jinekolojik operasyon gereken hastalar, çalışmaya dahil olmaya onam vermeyen hastalar olarak belirlendi. Çalışmamız için yerel etik kurul onayı alındı. Hastaların tümü bilgilendirildi. Onam formları imzalatıldı. Çalışmaya dahil edilen hastaların ürojinekolojik öyküleri alındı ve fizik bakıları yapıldı. Tüm hastalara transvaginal sonografik (TVS) değerlendirme, pelvik organ prolapsus değerlendirme sistemi (POPDS) evrelemesi ve preoperatif dönemde ve postoperatif altıncı haftada ürodinamik değerlendirme yapıldı. POPDS evrelemesine göre çalışma grubundaki hastaların hiçbiri Evre 2 ve üzeri bulunmadı. Her hastaya işlem öncesinde tam idrar tetkiki (TİT) yapıldı ve idrar kültür antibiogram (İKAB) için örnek alındı. İdrar kültüründe üreme olan hastalara antibiyotik tedavisi sonrası kontrol kültür sonucuna göre ürodinamik işlem uygulandı. Ürodinamik değerlendirmede hastalara sistometri uygulandı. Sistometrik ölçümlerde dolum fazı sonuçları değerlendirildi. Dolum fazında gönderilen hacim, maksimum detrusor basıncı değerlendirildi. Duysal sonuçları; İlk işeme, normal işeme ve güçlü işeme isteği (mL) ve bunların herbirinin mesane doluluğu, mesane içi basıncı, detrusor basıncı, sonuçları değerlendirildi. Toplam 11 ürodinamik parametre 20 hastada laparoskopi öncesi ve sonrası karşılaştırıldı. Normal dağılıma uyan değişkenlere paired t testi uygulandı ve 0.05?in altındaki p değerleri ( p<0.05) istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya toplam 20 hasta alındı. Bunların ortalama yaşı 31.40± 5.030 bulundu. Tüm olguların ortalama kilosu 63.750 ± 11.9026 kg bulundu. Tüm olguların ortalama boyu 160.1500 ± 7.25676 cm bulundu. Hastaların preop maksimum vesikal kompliansı ortalama 33.68±5.06 iken post p maksimum vesikal kompliansı ortalama 52.09±8.7 olup istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir (p<0.05). Sonuç: Laparoskopi sırasında oluşturulan pnömoperitonum sonucu maksimum vesikal kompliansında artış izlenmiştir. Bu artışın hastanın yaşı ile ilişkili olmadığı izlenmiştir.