
149
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Elazığ ve Kocaeli illerinde kedi ve köpeklerde görülen kulak hastalıklarının prevalansı
Canlıların dış dünya ile bağlantı kurmalarını sağlayan temel duyuları, hayvanların yaşam kalitelerini doğrudan etkilemektedir. Dış ve orta kulak hastalıkları kedi ve köpeklerde yaygın olarak görülen rahatsızlıklardandır. Kulak hastalıkları, hastalık ilerleyene ve geri dönüşü mümkün olmayan yapısal bozukluklara yol açana kadar genellikle sahipleri tarafından fark edilememektedir. Bu bağlamda kedi ve köpeklerde görülen kulak hastalıkları prevelansının belirlenmesi, kulak hastalıklarının erken teşhis edilmesi ve hayvan sahiplerinde farkındalık oluşturması açısından önem arz etmektedir. Bu çalışmada da Kocaeli ve Elazığ illerinde kliniklere getirilen kedi ve köpeklerde görülen kulak hastalıklarının prevelansının belirlenmesi amaçlanmaktadır. Bu amaçla Kocaeli ilinde kliniğe getirilen 112 ve Elazığ ilinde kliniğe getirilen 61 kedi ve köpeğin genel kulak muayenesi gerçekleştirilmiş ve otoskopla kulak kanalı ve kulak zarı incelenmiştir. Ayrıca radyografik görüntüleme yöntemleri (röntgen), mikrobiyolojik ve histopatolojik muayeneler yapılmıştır. Hastalıklar teşhis edildikten sonra kaydedilmiş ve kulak hastalıkları ile ilgili değerlendirmeler istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Araştırma sonucunda Kocaeli'nde kulak hastalıkları prevelansının (%12,9) Elazığ'a (%1,7) oranla daha yüksek düzeyde olduğu; hayvanların temizlik, beslenme ve barınma koşullarının iyileştirilmesinin bu olguların azalmasında etkili olacağı, periyodik olarak klinik muayenelerinin yapılmasının bu hastalıkların tanısının erken konularak hızlı ve etkili bir tedavi sürecine olanak sağlayacağı belirlenmiştir.
Farelerde deneysel kuru göz modelinin tedavisinde farklı bitkisel (goji berry, yeşil çay, cennet hurması) yapraklardan elde edilen ekstraktların terapötik etkilerinin karşılaştırılması
Kuru göz sendromu, oküler yüzeyin hasarı ile birlikte gözyaşı film instabilitesi, görme bozuklukları ve semptomları ile karakterize multifaktöriyel bir hastalıktır. Bu çalışmanın amacı, cennet hurması, yeşil çay ve goji berry yapraklarından elde edilen ekstraktların kuru göz modelindeki terapötik etkilerini karşılaştırmaktır. 28 adet BALB/c dişi fareler rastgele ve her grupta 7 denek olacak şekilde olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Gruplar; kuru göz (KG), goji berry (GB), yeşil çay (YÇ) ve cennet hurması (CH) olarak isimlendirildi. Deneklerin sağ gözlerine 14 gün boyunca günde 2 kez % 0,2'lik Benzalkonyum Klorür (BAK), 15 ile 30. günlerde KG grubundaki deneklerin sağ ve sol gözlerine % 0,9'luk SF ve ekstrakt gruplarındaki deneklerin sağ ve sol gözlerine ise ekstraktlar günde 3 kez 5 µl dozunda uygulandı. 0.gün tüm parametrik test (Endodontik absorbent paper point testi, korneal boyanma testi ve gözyaşı kırılma zamanı testi) sonuçları arasındaki farkın önemsiz (P>0,05), 15.günde ise farkın önemli (P<0,05), 20,25 ve 30.günde uygulanan testlerin verilerine göre en iyi sonuçların diğer gruplara göre anlamlı bir fark göstermese de YÇ grubunda olduğu saptanmıştır (P> 0.05). Western-blot analizde, interlökin-1 alfa (IL-1α) , tümör nekrozis faktör alfa (TNF- α) ve nükleer faktör kappa B (NF-Kb) ekspresyon seviyeleri en yüksek KG, en düşük ise YÇ, nükleid eritroid ilişkili faktör-2 (Nrf-2) seviyesi en yüksek YÇ grubunda ölçülürken, gruplar arası fark önemlidir. Histopatolojik analizde, damar ve yangı hücre sayısı KG (+) grubunda yüksek, YÇ grubunda ise düşük olup bu farklar anlamlıdır (P<0.05). İmmunohistokimyasal analizde TNF-α,IL-1α, NF-kB ve NrF-2 için, KG (+)'in KG (-) 'den yüksek ancak ekstrakt gruplarından düşük olduğu belirlenmiş olup bu farklar anlamlıdır (P<0.05). Sonuç olarak; yeşil çay yaprağından elde edilen ekstraktın KG'li olgularda goji berry ve cennet hurması ekstraktlarına göre daha faydalı etkiler oluşturduğu görülmektedir.
Yarış atlarında yumuşak damağın dorsale deplasmanının insidansının araştırılması
Bu çalışmada safkan arap ve ingiliz yarış atlarında görülen yumuşak damağın dorsale deplasmanının insidansının araştırılması amaçlandı. Çalışmanın materyalini Elazığ hipodromuna getirilen safkan 400 at oluşturdu. İdman ve yarış sonrası muayeneye getirilen atlar travaya alındı. Dudak veya kulağa yavaşa takılarak hayvanlar zapt-ı rap altına alınarak, endoskopik muayeneye hazır hale getirildi. Endoskopik muayenede aparat nasal ventralden girilerek hava keseleri, epiglottis, larinx kıkırdakları ve yumuşak damak muayeneleri yapıldı. Muayene esnasında hayvana yutkunma refleksleri yaptırılarak, yumuşak damağın epiglottis üzerinden ayrılıp ayrılmamasına bakıldı. Atlarda yumuşak damağın dorsale deplasmanı (YDDD) hastalığının cinsiyete göre görülme sıklığı erkeklerde %32.8, dişilerde %25.0 olarak belirlendi. Hastalığın ortaya çıkmasında cinsiyete göre bir farklılık tespit edilmedi YDDD hastalığının ırklara göre görülme sıklığı arap atlarında %30.6, ingiliz atlarında %28.5 olarak belirlendi. Hastalığın ırklara bağlı görülme sıklığının ırklararası istatistiki bir farklılık belirlenmedi. Atlarda YDDD hastalığının yaşa göre görülme sıklığı yaş artıkça %3.6 oranından %76.2 oranına doğru lineer bir artış göstermektedir. Hayvanların yaşa bağlı olarak görülme sıklığını yaş ilerledikçe arttığı tespit edildi. Sonuç olarak; 400 adet atta yapılan araştırmada hastalığın görülme insidansının %29,5 olduğu ve yaş ilerledikçe görülme sıklığının arttığı görüldü.
Effects of ozonated oils (sesame oil, nigella sativa oil and hypericum perforatum oil) on wound healing process in rats
In this study, the effects of three different ozonated oils (sesame oil, Nigella sativa oil and Hypericum perforatum oil) on wound closure rate, healing process and possible complications were examined macroscopically and microscopically. Twenty-one adult Wistar albino female rats were used in the study. Subjects were divided into three groups, i.e. (Early wound healing (7 days), medium wound healing (14 days) and late wound healing (21 days). Four full-thickness skin wounds of equal size (10 mm in diameter) to the back regions of all rats were formed. The wound was left open during healing. While the first wound (control group) received no treatment the second wound, ozonated sesame oil, in the third wound ozonated Nigella sativa oil and lastly ozonated hypericum perforatum oil were used. The first, second and third main groups were euthanized on days 7, 14 and 21, respectively. There was no significant difference in wound healing between groups in the first 7-day. In the 14 day groups, it was found that the healing was better in the group of Nigella sativa oil and sesame oil group (P<0.05). In 21 day groups all wound healing was improved, but Nigella sativa oil group had earlier improvement compared to the others (P<0.01).As a result, the best wound healing was achieved with Nigella sativa oil and sesame oil. Keywords: Wound healing, ozonated Sesame oil, ozonated Nigella sativa oil, ozonated Hypericum perforatum oil
Ratlarda deneysel olarak oluşturulan kornea alkali yanıklarının tedavisinde amniyon sıvısının etkinliğinin araştırılması
Korneanın epitel bütünlüğünü bozan direkt veya endirekt sebeplerden kaynaklanan bir yıkımlanma olduğu zaman, mikroorganizmaların gözün epitelden geçişine izin vererek korneada ülserasyon başlatabilir. Kornea alkali yanıkları da korneanın bütünlüğünü bozarak ülser hatta perforasyona yol açabilirler. Kornea alkali yanıklarında sağaltım uygulanırken şu hususlara dikkat edilir. Kimyasal ajan ortamdan uzaklaştırılır ve reepitelizasyon yeniden oluşması sağlanır. Bunun için çok sayıda medikal tedavi seçeneği mevcuttur. Bunlardan biride amniyon zarı ve amniyon sıvısı uygulamalarıdır. Amniyon zarı barındırdığı çok sayıdaki büyüme faktörü sayesinde epitelizasyonu hızlandırır, fibroblastik aktiviteyi artırır ve böylece kollajen sentezine katkıda bulunarak ağrı ve enflamasyonu azaltıcı etki gösterir. Bu çalışma korneada deneysel olarak oluşturulan alkali yanıklar üzerine amniyon sıvısının etkinliğini araştımak amacıyla yapılmıştır. Çalışmada toplam 30 adet dişi albino rat kullanıldı. Ratlar rastgele 3 eşit gruba ayrıldı. I. ve II. gruplarda anestezi altında sağ gözlerde alkali yanık oluşturuldu. Bu amaçla 3 mm'lik filtre kağıdına emdirilen 2 N NaOH solüsyonu 40 saniye süreyle kornea üzerinde bekletildi. III. Grupta ise herhangi bir işlem yapılmadı. Yirmi gün süreyle I. ve III. gruptaki ratlara sığır amniyon sıvısı, II. gruptaki ratlara ise serum fizyolojik günde 3 kez ikişer damla damlatıldı. Bu süre içerisinde oküler bulgular endirekt oftalmoskop ile korneadaki klinik iyileşme fluroscein ve rose bengal boyama kullanılarak değerlendirildi. Yirminci günün sonunda tüm gruplardaki ratlara ötenazi uygulandı. Korneadaki epitel iyileşme histopatolojik ve biyokimyasal olarak da incelendi. Klinik muayeneler sonunda gözyaşı sekresyonu, gözyaşı kırılma zamanı (GYKZ), fluroscein ve rose bengal boyama sonucu ile elde edilen bulgular amniyon sıvısı uygulanan I. grupta daha tatmin ediciydi, kontrol grubundaki ratlarda elde edilen sonuçlar birinci gruba göre daha kötüydü. Yapılan biyokimyasal değerlendirmelerde ise I. gruptaki ratlarda korneadaki GSH-Px, MDA ve GSH düzeylerindeki artış biyokimyasal olarak ortaya konulmuştur. Histopatolojik muayenelerde ise II. gruptaki ratların kornealarında I. gruba göre ödem ve vaskülarizasyon oldukça yaygın bir durumdaydı. Sonuç olarak amniyon sıvısının kornea alkali yanıklarında etkili olduğu, medikal ya da operatif tedaviye ek olarak kullanılmasının yararlı olacağı kanısına varılmıştır.
Ön çapraz bağ rupturlarının onarımında supramid ve karbon fiber iplik kullanılması ve uygulama sonuçlarının klinik ve radyolojik olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmada tavşanlarda deneysel olarak oluşturulan ÖÇB (ön çapraz bağ) kopmalarının karbon fiber iplik ve supramid iplik kullanılarak sağaltılması, sonuçlarının klinik ve radyolojik olarak değerlendirilerek bu iplerin ÖÇB kopmalarının sağaltımında yeni bir alternatif olup olmayacağının belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırmada farklı ağırlık ve cinsiyette olmak üzere 20 adet Yeni Zelanda ırkı tavşan kullanılmıştır. Anestezi altında lateral parapatellar ensizyonla ekleme ulaşılarak ÖÇB kesilip uzaklaştırılmıştır. Bir matkap ucuyla tibia'nın medial yüzünde eklem içindeki yüzeye çıkacak şekilde bir tünel açılmıştır. Femurun lateral kondilusu içerisinden geçecek şekilde ÖÇB' nin yapışma yönünde ikinci bir tünel açılarak, karbon fiber ve supramid iplikleri önce tibianın medialindeki daha sonra femurun lateral kondilusundaki tünelden geçirilerek femurun lateral yüzüne tibianın medial yüzüne yerleştirilen titanyum ve akrilik buton ile sabitlenmiştir. Sabitleme işleminden sonra bölge usulüne uygun olarak kapatılıp, postoperatif bakım yapılmıştır. Olgular 6 ay boyunca gözetim altında tutularak klinik ve radyolojik muayeneleri yapılmıştır. 15., 30., 45., 60., 75., 90., 105., 120., 135., 150., 165., 180. günlerde röntgen görüntüleri alınmış olup, 6. ayda uyutulmuştur. Alınan sonuçlara bakılarak, tavşanlarda ÖÇB kopmalarının sağaltımında karbon fiber iplik uygulanan bacakların supramid iplik uygulanan bacaklardan daha iyi hareket yeteneğine ulaştığı kanısına varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Tavşan, ön çapraz bağ, intraartiküler stabilizasyon, sentetik greft
Tavşanlarda deneysel olarak oluşturulan nervus radialis ve nervus ulnarisin hasarının akupunktur ile tedavisi ve iyileşmesinin elektromiyografik, patolojik ve biyokimyasal yönden değerlendirilmesi
Perifer sinir hasarları veteriner hekimlikte önemli yer tutan problemler arasındadır. Çoğunlukla kedi ve köpek gibi pet hayvanlarında sıklıkla karşılaşılan perifer sinir hasarları operatif ve medikal birçok tedavi yöntemi kullanılarak tedavi edilmeye çalışılmaktadır. Son yıllarda başta beşeri hekimlik olmak üzere veteriner hekimlikte de perifer sinir hasarlarında çok sayıda alternatif tedavi yöntemi kullanılmaktadır. Bu tedavi yöntemlerinden biride elektroakupunkturdur. Elektroakupunktur uygulamaları, perifer sinir hasarlarının tedavisinde kullanılan operatif ve medikal sağaltıma ek olarak destekleyici amaçla kullanılmaktadır. Yapılan bu çalışmada akupunktur, tavşanların radial ve ulnar sinirlerindeki hasarı tedavi etmek amacıyla kullanılmıştır. Çalışmada elektroakupunkturun erken ve geç dönem radial ve ulnar sinir hasarlarındaki etkinliği klinik, elektromiyografik, biyokimyasal, immuno histo kimyasal ve histopatolojik yönlerden değerlendirildi. Çalışmada toplam 28 adet Yeni Zelanda ırkı tavşan kullanıldı. Tavşanlar; akut sinir hasarlı deney grubu (ASH), kronik sinir hasarlı deney grubu (KSH), pozitif kontrol grubu (PK) ve negatif kontrol grubu (NK) olmak üzere dört gruba ayrıldı. ASH, KSH ve PK grubundaki tavşanlarda radial ve ulnar sinirler üzerinde hasar oluşturmak için; tavşanlara 5 mg/kg dozda ksilazin hidroklorür ve 35 mg/kg dozda ketamin hidroklorür ile anestezi yapıldı. Traş ve dezenfeksiyon işlemi yapıldıktan sonra rutin cerrahi işlemlerle operasyon bölgesi açıldı. Pleksus brachialisin n. radialis ve n. ulnaris olarak dallandığı yerin 1cm distalinden hemostatik klemp yardımıyla sinirler 60 saniyelik basınca maruz bırakıldı. NK grubundaki tavşanların sinirlerinde ise hasar oluşturulmadı. ASH, KSH ve NK grubundaki tavşanların LI-4, LI-10, LR-3 ve ST-36 elektroakupunktur noktaları kullanılarak gün aşırı olmak üzere toplam 15 seans elektroakupunktur uygulaması yapıldı. PK grubundaki tavşanlara ise elektro akupunktur uygulaması yapılmadı. Tedavi süresi boyunca yapılan klinik muayeneler ve elektromiyografik değerlendirmeler sonucunda ASH grubundaki tavşanların KSH grubundaki tavşanlara göre daha fazla iyileşme gösterdikleri tespit edildi. Aynı zamanda KSH grubundaki tavşanlarda da PK grubundaki tavşanlara göre olumlu yönde sonuçlar alındı. Çalışmanın sonunda tavşanlara anestezi altında dekapitasyon işlemi uygulandı. Radial ve ulnar sinir dokuları histopatolojik, immunohistokimyasal ve biyokimyasal yönden değerlendirildi. Histopatolojik yönden yapılan incelemelerde, ASH ve KSH gruplarındaki tavşanların radial ve ulnar sinirlerinde dejeneratif odakların PK grubundakilere göre daha az olduğu saptandı. İmmunohistokimyasal yönden yapılan incelemelerde, ASH ve KSH grubundaki tavşanların radial ve ulnar sinir dokularında sinir büyüme faktörü (NGF) ve S100 immunreaktivitesinin PK grubundakilere göre daha fazla olduğu saptandı. Yine yapılan biyokimyasal incelemeler sonucunda ASH ve KSH grubundaki tavşanların radial ve ulnar sinirlerinde tespit edilen antioksidan düzeylerinin NK grubundakilerle istatistiksel yönden anlamlı bir farkı olmamasına rağmen, PK grubundakilerle istatistiksel yönden anlamlı bir fark oluştuğu tespit edildi. Sonuç olarak elektroakupunkturun hem akut hem de kronik sinir hasarlarında etkili bir tedavi metodu olduğunun saptanmasının yanı sıra, akut vakalarda kronik vakalara göre daha etkili olduğu tespit edildi. Bu etkinlik gerek klinik ve elektromiyografik değerlendirmelerle, gerekse patolojik ve biyokimyasal değerlendirmelerle doğrulandı.
Elazığ ve Adıyaman yöresinde sığırlarda ayak hastalıkları prevalansının araştırılması
Bu çalışmada; Adıyaman ve Elazığ yörelerinde, sığırlarda ayak hastalıklarının prevalansının araştırılması amaçlanmıştır. Bu yörelerde farklı yaş ve cinsiyette Adıyaman yöresinde 5000, Elazığ yöresinde 1000 baş olmak üzere toplam 6000 baş sığır, ayak hastalıkları ve tırnak deformasyonları yönünden incelendi. Adıyaman yöresindeki sığırlarda yapılan araştırmada 188 ayakta yalnızca tırnak deformitesi, 110 ayakta yalnızca ayak hastalığı görülürken, 164 ayakta ise tırnak deformitesi ile birlikte ayak hastalığı teşhis edildi. Elazığ yöresindeki sığırlarda yapılan incelemelerde 42 ayakta yalnızca tırnak deformitesi, 20 ayakta yalnız ayak hastalığı görülürken, 38 ayakta ise tırnak deformitesi ile birlikte ayak hastalığı tespit edilmiştir. Sonuç olarak aritmetik ortalamaları alındığında Adıyaman yöresi sığırlarda ayak hastalıklarının prevalansı % 9,24, Elazığ yöresi sığırlarda ayak hastalıklarının prevalansı %10 olarak tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Ayak hastalıkları, Prevalans, Sığır, Adıyaman, Elazığ
Elazığ ve Diyarbakır yöresi koyun ayak hastalıklarının değerlendirilmesi
Bu çalışmada Elazığ ve Diyarbakır bölgelerdeki koyunların ayak hastalıkları yönünden incelendi. Araştırmada 5000'i ilkbaharda ve 5000'i de sonbaharda olmak üzere toplam 10000 koyunun ayak hastalıkları yününden muayene edildi. Muayene edilen 10000 hayvanın 530'unda ayak lezyonu saptanmıştır. Lezyonların %47,17'i ilkbahar döneminde ,%52.83'ü sonbahar döneminde görüldü. Toplam hasta hayvanlardaki lezyonların % 51'i ön ayaklarda ,%49 arka ayaklarda tespit edilmiştir. Ayak lezyonların % 42,4 piyeten,% 30,3'si sinus interdigitalis , % 27,3'u tırnak deformasyonu olduğu görülmüştür. Sonuç olarak bu çalışma bulgularında bakıldığında merada otlayan hayvanlarda ayak hastalığı görülme olasılığı ağılda barındırılan hayvanlara göre bulundu. Ayrıca 2018 yılında ilkbahar ve sonbahar aylarında Elazığ ve Diyarbakır illerindeki koyunlarda ayak hastalıklar prevalansı % 5,3 olarak belirlendi Anahtar Kelimeler: Koyun, Ayak Hastalıkları, Elazığ, Diyarbakır
Oktil-siyanoakrilat ve fibrin yapıştırıcıların ensizyonel yara iyileşmesi üzerindeki etkileri
Yapılan bu çalışmada ipek iplik, oktil siyanoakrilat ve fibrin yapıştırıcıların ensizyonel yara iyileşmesi üzerine olan etkilerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada toplam 36 adet 2-3 aylık (250-300 gr) dişi Wistar albino rat kullanıldı. Ratlar rastgele 3 ana gruba ayrıldı (n=12). Genel anestezi altında gerçekleştirilen olan bu çalışmada ratların sırt bölgesinde, bel omurları çizgisinin her iki yanında, iki adet 3 cm uzunluğunda, birbirine paralel, longitudinal tam katlı ensizyonel deri yaraları oluşturuldu. Aynı işlemler bütün ratlarda gerçekleştirilerek, her ratta 2 adet olmak üzere toplam 72 adet ensizyonel deri yarası elde edildi. Birinci gruptaki ratlardaki deri ensizyonları 3/0 ipek iplikle basit ayrı dikiş uygulanarak kapatıldı. İkinci gruptaki ratlarda oluşturulan deri ensizyonları fibrin yapıştırıcı (FA) ile, üçüncü gruptaki ratlarda oluşturulan deri ensizyonları ise oktil-siyanoakrilat (OCA) ile kapatıldı. Operasyondan sonra, makroskobik olarak yaralardaki yangısal değişiklikler, enfeksiyon şekillenmesi ve yara açılması gibi komplikasyonların yanı sıra skar oluşumu değerlendirilerek kayıt altına alındı. Operasyondan sonra 3, 7, 14 ve 21. günlerde her gruptan 3'er adet rat ötenazi edilerek ve yara bölgelerinden sağlam deri kısımlarını da içeren deri örnekleri (her bir gruptan 6'şar adet) alındı. Alınan deri örnekleri iki parçaya ayrılarak bir parçası histolojik muayeneler için, diğer parçası ise yara gerilim direncinin ölçülmesi için kullanıldı. Yara kopma kuvvetlerinin ölçümleri sonucunda elde edilen veriler sadece 7. günde FA grubunda anlamlı bir artış olduğunu gösterdi (P<0.01). Histolojik bulgular ensizyonel yaraların iyileşmesinde en iyi sonucun OCA uygulanan grupta elde edildiğini gösterdi. Sonuç olarak, ensizyonel deri yaralarının kapatılmasında OCA doku yapıştırıcısının güvenli bir şekilde kullanılabileceği kanısına varıldı.
Tavşanlarda deneysel olarak oluşturulan kornea defektlerinin sağaltımı üzerine amniyon sıvısının etkinliğinin araştırılması
Bu çalışma korneada deneysel olarak oluşturulan epitel defektlerin iyileşmesi üzerine amniyon sıvısının etkinliğinin belirlenmesi amacıyla yapıldı. Çalışmada 14 adet Yeni Zellanda tavşanı kullanıldı. Genel anestezi ile birlikte lokal anestezi uygulandıktan sonra kornanın merkezinde trepan ile 3 mm çapında epitel defekt oluşturulan tavşanlar rast gele 2 gruba ayrıldı. Grup I deki tavşanlara amniyon sıvısı grup II'deki tavşanlara ise serum fizyolojik uygulandı. Topikal damlalar 20 gün boyunca günde 3 kez üçer damla olacak şekilde damlatıldı. Çalışmanın 7, 15 ve 20. gün klinik muayeneleri yapıldı ve fotoğrafları çekildi. Yirminci gün tavşanlar dekapite edildi ve histopatolojik inceleme yapıldı. Yapılan klinik muayenelerde GYKZ, fluroscein, rose bengal boyama, korneal bulanıklık ve korneal damarlaşma amniyon sıvısı uygulanan grupta daha iyi olduğu görüldü. Yapılan histopatolojik muayenelerde yangısal hücre infiltrasyonu ve yeni damar oluşumu bakımından gruplar arasında fark olduğu görüldü. Sonuç olarak amniyon sıvısının kornea epitel defeklerinde etkili olduğu, medikal ya da operatif tedaviye ek olarak kullanılmasının yararlı olacağı kanısına varılmıştır.
Hidroksiapatit esaslı biyoseramik malzemelerin ın vitro ve ın vivo biyouyumluluklarının belirlenmesi
Büyük kemik defektleri kendiliğinden iyileşmesi mümkün olmayıp greftlenmesi gerekir. Bu çalışmada tarafımızdan üretilen hidroksiapatit (HAp) esaslı biyoseramik malzemelerin in vitro ve in vivo biyouyumlulukların belirlenmesi amaçlandı. İn vivo deneyleri için her grupta 7 hayvan olacak şekilde 3 gruba ayrılan 42 adet Spraque Dawley ratları kullanıldı. Ratların genel anestezi altında proksimal tibianın medial bölgesinde ikişer adet 2 mm.'lik drille kemik defekti oluşturuldu. Oluşturulan defektlere 1. gruptaki olgulara kontrol grubu, 2. gruptaki olgulara ise tarafımızca üretilen alternatif HAp kemik greftleri ile dolduruldu. Üçüncü gruptaki olgulara da ticari hidroksapatit greftleri dolduruldu. Daha sonra operasyon bölgesi rutin cerrahi kurallara uygun olarak kapatıldı. Bütün ratlar postoperatif 14. ve 28. günlerde sakrifiye edildi. Histopatolojik değerlendirmelerde üretilen HAp impalantın kemikleşme sürecinde olduğu gözlendi. Sonuç olarak, üretilen HAp kemik grefti olarak kullanılabilirliği uzun süreli ve detaylı araştırmalar ile ortaya konulması yararlı olacağı kanısına varıldı. Anahtar Kelimeler: Hidroksiapatit, kemik defekti, rat
Siirt ve yöresindeki koyun ve keçilerde görülen göz hastalıklarının prevalansı
Bu araştırmada Siirt ve yöresindeki koyun ve keçilerde görülen göz hastalıkları prevalans bakımından araştırılarak hayvancılık sektöründeki önemi ve ekonomik etkilerinin ortaya konulması hedeflendi. Çalışmada 15.863 koyun ve 15.021 keçi kullanıldı. Koyunların 228'inde 12, keçilerin ise 48'inde 7 farklı göz hastalığı tespit edildi. Bu çalışmada Siirt ve yöresinde koyun olarak Hamdani melezi ve keçi olarak ise Kıl keçisi melezi hakim olduğu için ırk ayrımına gidilmedi. Göz hastalıklı verilerden koyunlarda 57'inde (%24.99) cornea hastalıkları, 41'inde (%17.98) sklerit, 38'inde (%16.66) epifora, 26'ında (%11.46) göz kapakları problemleri, 19'unda (%8.33) infeksiyöz keratoconjunctivitis (IKC-pink eye), 18'inde (%7.89) lökoma, 12'sinde (%5.26) mikroftalmi, 6'ında (%2.63) amaourosis, 4'ünde (%1.75) mantar, 4'ünde (%1.75) anemi, 2'inde (%0.87) chemozis ve 1'inde (%0.43) pterygium saptandı. Keçilerde ise 12 'inde (%24.99) cornea hastalıkları, 11'inde (%22.91) sklerit, 8'inde (%16.66) göz kapağı problemleri, 6'ında (%12.5) IKC-pink eye, 6'ında (%12.5) mikroftalmi, 4'ünde (%8.33) mantar ve 1'inde (%2.11) anemi saptandı. Sonuç olarak bu araştırmada toplanan verilerden yola çıkarak koyun ve keçilerde göz hastalıklarının Siirt ve yöresinde yaygın olduğu ve keratit, sklerit ve IKC-pink eye gibi hastalıkların önemli ekonomik kayıplara neden olduğu saptandı.
Ratlarda hyaluronik asit'in tendon iyileşmesi ve adezyon üzerine etkisi
Tendon yaralanmaları insan ve hayvanlarda sıklıkla karşılaşılan ve iyileşme sürecinde adezyon ve tendon kopması ile karşılaşılan sıkıntılı bir süreci içermektedir. Bu çalışmada tendon iyileşmesinde tekrarlayan hyaluronik asit (HA) uygulanmasının tendon iyileşmesi ve adezyon üzerindeki etkinliğinin makroskopik, biyomekanik ve histopatolojik olarak ortaya konulması amaçlandı. Çalışmamızda 6 aylık yaşında toplam 30 adet Spraq Dawley ratları kullanıldı. Ratlar 3 gruba ayrıldı. Anestezi sonrası primer tendon onarımı sonrası adezyon modeli oluşturuldu. Çalışmadaki 1. grup kontrol grubu olarak değerlendirildi ve operasyon sonrası herhangi bir tedavi uygulanmadı. İkinci grubundaki ratların tendon çevresine tez doz 0.075 ml/kg hyaluronik asit, 3. grup'taki ratlara ise operasyondan hemen sonra 3. 7. ve 14. günlerde ilaç uygulama tekrarlandı. Tüm ratlar sakrifiye edilen makroskopik, biyomekaniksel ve histopatolojik olarak değerlendirildi. Makroskobik, biyokmekanik ve histopatolojik değerlendirmeler sonucunda HA uygulanan 2. ve 3. gruplar herhangi bir tedavi uygulanmayan 1. gruba göre daha düşük skorlu olduğu görüldü. Makroskobik değerlendirme sonucunda, 2. ve 3. grup adezyon derecesi 1. gruba göre anlamlı olarak düşük idi (p< 0,05). İkinci grup ile 3 grup arasında makroskobik sonuçlar anlamlı değildi (p>0,05). İnflamasyon grup 3 den en düşük derecede idi (p< 0,05). Neovaskülarizasyon, fibroblastik proliferasyon ve fibrozis yönünden gruplar arasında farklılık gözlenmedi. Gruplar arasında gerim tension ortalamaları yönünden farklılık gözlense de istatistiksel değerlendirmede gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p>0.05). Sonuç olarak, tendon yaralanmaları sonrasında yapılan cerrahi tedaviyi takiben tekrarlanan HA uygulaması ile iligili daha detaylı çalışmalara yapılması kanısına varıldı.
Deri yaralarında çeşitli dikiş materyallerinin yara iyileşmesi üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Bu çalışmada ratlarda oluşturulan deri yaralarında yaygın olarak kullanılan ipek iplik, polipropilen ve daha az yaygın olarak kullanılan tıbbi doku yapıştırıcı ve cilt staplerinin iyileşme üzerine etkilerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirmelerinin yapılması amaçlanmıştır. Çalışmada toplam 60 adet 2 aylık winstar albino erkek rat kullanıldı. Denekler rastgele 5 ana gruba ayrıldı (n=12). Her bir grup kendi içerisinde 7 ve 14 günlük postoperatif takipleri yapılmak üzere 6'şar adetlik 2 alt gruba ayrıldı. 6 mg/kg dozunda kas içi Xylazine hydrochloride (Rompun, Bayer 23,32 mg/ml) ve 85 mg/kg kas içi Ketamin hydrochlorur (Ketalar, Parke-Davis, 50 mg/ml) uygulamaları ile anestezi sağlandı. Birinci grupta ( n=12) uluslararası standart 0 ipek iplik kullanıldı, ikinci grupta (n=12) uluslararası standart 0 polipropilen kullanıldı, üçüncü grupta (n=12) tıbbi doku yapıştırıcı kullanıldı, dördüncü grupta (n=12) doku stapleri kullanıldı, beşinci grup ise kontrol grubudur (n=12). Biyokimyasal sonuçlar antioksidan özelliğin yapıştırıcı ve stapler grubunda daha iyi olduğunu göstermiştir (P <0.001). Histopatolojik bulgular ise ensizyon yaralarında iyileşmede en iyi yara iyileşmesi sonuçlarının stapler grubunda olduğunu göstermiştir.Sonuç olarak ensizyonel deri yaralarında staplerin rahatlıkla kullanılabileği kanaatine varıldı.
Tavşanlarda deneysel osteoartrit modelinde sığır amniyotik sıvısı ve hiyaluronik asidin eklem içi enjeksiyonlarının kıkırdak doku üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması
Bu deneysel çalışmada tavşanların genu eklemlerinde oluşturulan osteoartritis (OA) modelinde sığır amniyotik sıvısının kıkırdak doku üzerinde oluşturacağı etkilerin araştırılması ve hiyaluronik asit ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada 21 adet tavşan kullanılmış olup, sağ dizlerinin ön çapraz bağları OA oluşturmak amacıyla kesildi. Tavşanlar 4 hafta sonra rastgele 3 eşit gruba ayrıldı. Birinci grup tavşanlara birer hafta ara ile 3 kez eklem içi 0.5 mL sığır amniyotik sıvısı (SAS), ikinci grup tavşanlara birer hafta ara ile 3 kez eklem içi 0.5 mL hiyaluronik asit (HA) enjekte edildi. Üçüncü grup tavşanlar ise kontrol grubu (KONT) olarak ayrıldı ve herhangi bir uygulama yapılmadı. Tüm deneklerin operasyona alınmadan önce ve operasyonu takiben 30, 90 ve 120. günlerde sağ genu eklemlerinin posterio-anterior ve medio-lateral pozisyonda radyografileri alındı. Alınan radyografilerin radyolojik değerlendirmesi Kellgren- Lawrence skorlaması kullanılarak yapıldı. SAS ve HA gruplarında daha çok 2 ve 3. evre bulgular görülürken, KONT grubunda 3 ve 4. evreler görüldü. En son uygulanan eklem içi enjeksiyondan 12 hafta sonra bütün tavşanlar kas içi yüksek doz anestezik madde uygulanarak ötenazi edildi. Femur ve tibia eklem yüzleri Mankin skorlaması kullanılarak ayrı ayrı histopatolojik olarak değerlendirildi. Değerlendirme sonucunda femur eklem kıkırdağı SAS grubu ortalaması 4.85; HA grubu ortalaması 5.00; KONT grubu ortalaması 11.71 olarak hesaplandı. Tibial eklem yüzünün SAS grubu ortalaması 5.00; HA grubu ortalaması 5.14; KONT grubu ortalaması 9.57 olarak tespit edildi. Bu değerlendirmelere ek olarak grupların hem femoral hem de tibial eklem yüzleri kaspaz-3, kaspaz-8 ve MMP-13 kullanılarak immunohistokimyasal olarak değerlendirildi. SAS ve HA grubunda zayıf-orta şidette ve %30-40 boyanma gözlenirken, KONT grubunda şiddetli ve %60-70 oranında boyanma görüldü. OA'nın ileri derecede olduğununun bir göstergesi olan apoptozis (programlı hücre ölümü) yüzdesinin, kontrol grubunda diğer gruplara göre yüksek olduğu tespit edildi. Alınan sonuçların istatistiksel değerlendirilmesinde Mann-Whitney U Testi kullanıldı. Tüm istatistiksel sonuçlarda SAS ve HA grupları arasında anlamlı bir fark bulunmazken KONT grubu ile aralarında ileri derecede önemli fark bulundu (P<0.01). Sonuç olarak, büyüme faktörlerinden zengin inert bir sıvı olan SAS'ın, tavşan deneysel OA modelinde kıkırdak dokudaki dejeneratif değişikliklere karşı koruyucu etkisinin olması nedeniyle kıkırdak koruyucu tedavi ajanlarına alternatif olabileceği kanısına varıldı.
Gaziantep ve yöresinde gözlenen sığır ayak hastalıklarının insidansı ve tedavileri üzerine gözlemler
Ayak hastalıkları ve deforme olmuş tırnaklar sığır yetiştiriciliği ve ekonomisinde önemli bir yere sahiptir. Bu çalışma Gaziantep ve yöresindeki sığırlarda gözlenen ayak hastalıklarının insidansını belirlemek ve tedavi sonuçlarının ortaya konulması amacıyla yapıldı. Çalışmanın materyalini 1912 adet sığır oluşturdu. Bu sığırların 1818 adedi (%95.09) dişi, 94 adedi (%4.91) ise erkekti. Bu çalışmadaki sığırların 1042'sinin (%54.50) holştayn, 649'unun (%33.94) simental, 143'ünün (%7.48) montofon, 56'sının (%2.93) yerli, 22'sinin (%1.15) melez olduğu gözlendi. Ayak hastalığı bulunan 213 adet sığırın %13.43'ünün holştayn, %8.93'ünün simental, %7.69'unun montofon, %5.35'inin yerli ve %4.54'ünün melez olduğu tespit edildi. Bu hastalıklar en çok üç yaşında gözlendi (%25.35). En çok (29 olgu, %13.62) interdigital hiperplazi, en az görülen ayak hastalığı ise ökçe ve taban eziği (4 olgu, %1.88) olduğu tespit edildi. Bu çalışmada 123 (%52.34) sivri tırnak, 43 (%18.30) burulmuş tırnak, 36 (%15.32) yayvan ve geniş tırnak, 14 (%5.96) makas tırnak, 11 (%4.68) ayrık tırnak ve 8 (%3.40) küt tırnak gözlendi. Tırnak deformasyonlarının, ayak lezyonlarının oluşumunda etkili olduğu saptandı. Ayak lezyonlarının %42.22'sinin tırnakta yer alan deformasyonlardan kaynaklandığı tespit edildi. Sonuç olarak, Gaziantep ve yöresinde gözlenen sığır ayak hastalıklarının yıllık insidansı 2014-2015 yılları arasında %11.14 olarak tespit edilmiştir. Sığır yetiştiricileri ayak bakımının sebepleri, sonuçları ve ayak hastalıkları oluşumu üzerindeki önemi hakkında bilgilendirilmiştir.
Deneysel kemik defektlerinin iyileşmesi üzerinde biyoaktif cam ile mineralize ve demineralize kemik matriksinin etkilerinin incelenmesi
Kemik defektlerinin onarımında otojen, allojen kemik greft materyalleri ve alloplastik materyaller geçmişten günümüze kullanılmıştır. Kemik defektlerinin onarımı üzerine araştırmalar günümüzde halen devam etmektedir. Bu çalışmada tavşanlarda deneysel kemik defektlerinin iyileşmesi üzerinde biyoaktif cam, mineralize kemik matriksi (MBM) ve demineralize kemik matriksi (DBM)'nin etkilerinin incelenmesi ve klinik, radyolojik ve histolojik bulguların karşılaştırılması sonucunda en iyi greft materyalinin hangisi olduğunun belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 14 adet 4-5 aylık erkek Yeni Zelanda tavşanı kullanıldı. Tavşanlar rastgele, 30 ve 60 günlük postoperatif takipleri yapılmak üzere 7'şer adetlik 2 gruba ayrıldı. Genel anestezi altında, tavşanların her iki tibiasının proksimal metafizine yakın mesafede ikişer adet olmak üzere her tavşanda dört adet tibial defekt oluşturuldu. Oluşturulan 56 adet defektten 14 adedi boş bırakılarak kontrol grubu olarak değerlendirildi. Geriye kalan defektler her bir grupta 14 adet olmak üzere sırasıyla biyoaktif cam, MBM ve DBM ile dolduruldular. Böylece, her tavşanda tüm greft grupları oluşturuldu. Klinik ve radyolojik muayeneler operasyondan hemen sonra, 15, 30, 45 ve 60. günlerde gerçekleştirildi. Postoperatif 30. ve 60. günlerde tavşanlar sakrifiye edildikten sonra greft uygulanan bölgeleri içeren kemik bölümü alınarak histolojik kontrolleri gerçekleştirildi. Radyolojik ve histolojik muayeneler sonucunda biyoaktif cam grubundaki kemik iyileşmesinin diğer gruplara göre daha iyi olduğu belirlendi. Sonuç olarak, biyoaktif camın erken dönem kemik iyileşmesini önemli miktarda artırdığı ve iyi bir kemik greft materyali olarak rahatlıkla kullanılabileceği kanısına varılmıştır. Çalışma sonuçlarının kemik grefti kullanımının zorunlu olduğu klinik olgularda greft materyali seçiminde kolaylık sağlayacağı, kısa sürede daha iyi iyileşmenin elde edilmesi ile hasta refahına katkıda bulunacağı düşünülmektedir.
Investigation of effectiveness polypropylene mesh coated bovine amniotic membrane with adhesion barrier (polyethylene glycol) in repair of abdominal wall hernias in rats
The purpose of this experimental work was to investigate the effectiveness of polypropylene mesh coated bovine amniotic membrane with 5% Polyethylene glycol 4000 as adhesion barrier in the repair of experimental 2 x 2 cm of abdominal hernias in rats. Thirty-two rats were divided into four groups. A 2 cm x 2 cm defect was created in the full thickness of abdominal muscle on the anterior abdominal wall at a distance of 1 cm from the xiphoid process. Polypropylene mesh was implanted in the abdominal cavity with 0/2 vicryl as inlay simple interrupted sutures (Group I,II,III,IV). The bovine amniotic membrane was cover the abdominal face of the graft (Group III and Group IV). It was given before the abdominal closure 5 ml of 5% Polyethylene glycol 4000 (Group II and Group IV) and 5 ml of 0.9% NaCl (Group I and Group III). After 21 days following the operations, a total of 32 rats were euthanized. Macroscopic evaluation was performed according to the scoring system. Grafts were excised along with abdominal wall for histopathological evaluation and were evaluated under light microscope with respect to fibrosis and inflammation. SPPS 22 program was used for statistical analysis. The differences between the groups was evaluated by Kruskal Wallis analysis of variance and Mann-Whitney U test. Comparison of the groups in terms of macroscopic adhesion severity grade; Group IV (Polypropylene mesh, bovine amniotic membrane and 5 % Polyethylene glycol 4000 ) was significantly different from Group I (Control group) (p <0.05). Group II (Polypropylene mesh and 5 % Polyethylene glycol 4000) was not significantly different from Group III (Polypropylene mesh, bovine amniotic membrane and 0.9 % NaCl) (p >0.05). Group II and Group III were not significantly different from Group I (Control group) (p >0.05). Similar results were obtained in the comparison of groups according to fibrosis and inflammation. According to the results of this experimental study, the combined use of bovine amniotic membrane and 5% Polyethylene glycol 4000 were helpful to prevent the complications of polypropylene mesh. Key Words: Polypropylene mesh, Polyethylene glycol, amniotic membrane, hernia, adhesion.
Kedilerde intramuskuler ve intranazal uygulanan medetomidin'in kalp boyutu, sedasyon seviyesi ve vital parametreler üzerine olan etkilerinin belirlenmesi
Bu çalışmada,bir alfa-2 adrenerjik agonist olan medetomidin, iyi bilinen sedatif ve analjezik etkileri nedeniyle kedilerde yaygın olarak kullanılır. Ancak, kapsamlı bir literatür araştırması, bugüne kadar İN ve İM yollarıyla verilen medetomidinin kedilerde kardiyak boyuta etkilerini araştıran hiçbir çalışma ortaya koymamıştır. Bu nedenle, bu çalışmanın amacı medetomidinin İN ve İM uygulanmasının kedilerde kardiyak boyuta olan etkilerini değerlendirmek ve karşılaştırmaktır. Çalışmaya 14 erkek kedi dahil edildi. Her iki gruba da medetomidin (İN medetomidin veya İM medetomidin) 0,08 mg/kg dozunda uygulandı. HR, RR, RT, SpO2, SAP ve DAP verileri ve sedasyon parametreleri kaydedildi. Radyografik görüntüler (Tb), (T0), 5 (T5), 15 (T15), 30 (T30), 45 (T45) ve 60 (T60) dakikalarda dört görünümde (sağ lateral, sol lateral, ventro-dorsal ve dorso-ventral) alındı. Vertebral Kalp Skoru (VHS), R-VHS, L-VHS, VD-VHS, DV-VHS, T4-R-VHS ve T4-L-VHS ölçümleri kullanılarak değerlendirildi ve Kardiyotorasik Oran (KTO), VD-KTO, DV-KTO, VD T6-10, DV-T6-10 ve R T5-7 ölçümleri kullanılarak değerlendirildi. Sonuç olarak, her iki uygulama yolunda da VD-KTO değerlerinde başlangıç değerine kıyasla önemli artışlarla sonuçlandı ve bu parametre için iki grup arasında önemli bir fark yoktu. Kediler hem İN hem de İM medetomidin uygulamasını iyi tolere etti ve çoğu klinik parametrede önemli bir fark gözlenmedi, bu da her iki yöntemin de sedasyon oluşturmada eşit derecede etkili ve güvenli olduğunu gösteriyor. İM yolu sedasyonun ve yan yatmanın daha hızlı başlamasına yol açarken, gruplar arasında iyileşme süreleri veya genel klinik sonuçlarda önemli bir fark yoktu.
Keçilerde deneysel olarak oluşturulan ön çapraz bağ rupturlarının musculus peroneus longus ve musculus tibialis cranialis tendoları ile sağaltımı: Radyografik, artroskopik ve histopatolojik değerlendirmeler
Ön çapraz bağ kopuğu, arka ektremite topallıklarının büyük bir kısmını oluşturan, veteriner hekimliğinde önemli yere sahip olan bir hastalıktır. Ön çapraz bağ kopuğunun sağaltımında, intraartiküler, ekstraartiküler ve osteotomi teknikleri olarak çok sayıda yöntem tanımlanmıştır. İntraartiküler teknikte otojen ya da sentetik materyaller tercih edilmektedir. İntraartiküler stabilizasyon amacıyla deri, fasia lata, ligament, kemik–patellar ligament ve tendolar gibi otogreftler kullanılmaktadır. Bu deneysel çalışmada keçilerde ön çapraz bağ kopuğunun sağaltımında intraartiküler stabilizasyon yöntemi kullanılarak iki farklı oto greft Musculus Peroneus Longus (MPL) ve Musculus Tibialis Cranialis (MTC) kullanıldı. On iki adet ergin dişi keçi iki ana gruba ayrıldı. Bütün deneklerin operasyon öncesi sağ ve sol diz eklemlerinin fiziksel ve radyografik muayeneleri yapıldı. Operasyondan sonra altıncı aya kadar fiziksel radyografik ve artroskopik muayeneler yapıldı. Altı ay sonunda bütün denekler ötenazi edilerek diz ekleminin makroskobik ve mikroskobik incelemesi yapıldı. Ön çapraz bağ kopuğu tedavisinde MPL ve MTC tendo otojen greftlerinin intraartiküler stabilizasyon ile uygulanması sonucu elde edilen klinik, radyografik, artroskopik, makroskopik ve histopatolojik bulguları değerlendirildiğinde her iki greftin de ön çapraz bağ kopuğu vakalarında altı aylık sürede herhangi bir komplikasyon oluşturmadığı ve kullanılabilirliğinin olduğu görüldü. Sonuç olarak kullanılan otogreftlerin çapraz bağ ligamentine dönüştüğü ve rahatlıkla kullanılabileceği artroskopik ve histopatolojik olarak ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: Keçi, ön çapraz bağ, intraartiküler stabilizasyon, otogreft, artroskopi
Ratlarda oluşturulan iskemik buton modelinde lavanta ve altın otu yağının intraabdominal adezyonlar üzerindeki etkilerinin belirlenmesi
Bu çalışmada, Lavandula angustifolia (LA) ve Helichrysum arenarium (HA) yağlarının deneysel rat adezyon modelindeki etkilerini karşılaştırmalı olarak değerlendirmek amaçlandı. Çalışmada, 60 günlük, erişkin, dişi Wistar albino türü toplam 36 rat (ortalama ağırlık: 350±37 g) kullanıldı. İntraabdominal adezyon modeli, iskemik buton tekniği kullanılarak oluşturuldu ve ardından hayvanlara intraabdominal yolla steril serum fizyolojik (Kontrol grubu), LA yağı (75 mg/kg) ve HA yağı (1500 mg/kg) uygulandı. Operasyon sonrası 14. günde tüm hayvanlar ötenazi edilerek değerlendirmeye alındı. Makroskobik adezyon değerlendirmesi, histopatolojik değerlendirme, Picro-Sirius Red boyaması ve TGF-α, VEGF-α, TNF-α ve Caspase-3 düzeylerinin ölçümü gerçekleştirildi. Makroskobik adezyon skorları gruplar arasında anlamlı farklılık göstermedi (p = 0.363). Ancak histopatolojik değerlendirmede HA grubunda fibrozis ve inflamasyon skorlarının anlamlı şekilde daha yüksek olduğu saptandı (p < 0.001). Picro-Sirius Red boyası ile yapılan kolajen değerlendirmesinde de HA grubunda belirgin fibrotik gelişim gözlendi. İmmünohistokimyasal analizlerde, TGF-α ve VEGF-α seviyeleri Kontrol ve LA gruplarında daha yüksek bulunurken; proinflamatuvar sitokin TNF-α ve apoptoz belirteci Caspase-3 seviyelerinin HA grubunda anlamlı şekilde arttığı tespit edildi (p < 0.05). Sonuç olarak, hem LA hem de HA yağları intraabdominal adezyon gelişimini etkiledi; ancak HA uygulaması, belirgin şekilde daha yoğun inflamatuvar yanıt ve fibrotik doku gelişimi ile ilişkilendirildi. Bu bulgular, Helichrysum arenarium yağının yangı oluşturan etkiler gösterdiğini ve adezyon gelişimini artırabileceğini ortaya koyarken, Lavandula angustifolia yağının ise görece daha az inflamasyon ve fibrozise neden olarak potansiyel koruyucu etkilere sahip olabileceğini düşündürmektedir. Bu veriler, bitkisel kaynaklı ajanların operasyon sonrası adezyonların önlenmesindeki rolünü anlamak adına önemli bir temel oluşturmakta olup, daha kapsamlı moleküler analizlerle desteklenmesi gereken öncül nitelikte bulgular sunmaktadır.
Kastre edilen köpeklerde Yamamoto yeni skalp akupunktur yönteminin analjezik etkinliğinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada, kastre edilen köpeklerde postoperatif ağrının yönetiminde Yamamoto Yeni Skalp Akupunkturu'nun (YNSA) analjezik etkinliğinin araştırılması amaçladı. Ortalama yaşı (± standart sapma) 22 ± 12 ay ve ağırlığı 29 ± 7 kg olan yirmi sağlıklı köpek rastgele olarak YNSA grubuna veya kontrol grubuna atandı (her grupta n = 10). Akupunktur, anestezi indüksiyonundan 20 dakika önce başlatıldı ve operasyon boyunca temel B, C ve D akupunktur noktaları kullanılarak sürdürüldü. Akut ağrı, Glasgow Kompozit Ağrı Ölçeği-Kısa Formu (CMPS-SF) ve Colorado Eyalet Üniversitesi Köpeklerde Akut Ağrı Ölçeği (CSU-CAP) kullanılarak başlangıçta (T0), 0.5 (T0.5), 1 (T1), 2 (T2), 4 (T4), 6 (T6), 8 (T8), 12 (T12), 16 (T16), 20 (T20), ve 24. (T24) saatlerde değerlendirildi. Tükürük kortizol seviyeleri T0, T0.5, T2 ve T24 zaman noktalarında ölçüldü. Postoperatif kurtarma analjezisi ihtiyacı ve fentanil dozları kaydedildi. YNSA grubu, kontrol grubuna kıyasla iştahın geri dönüş süresinde anlamlı olarak daha kısa süre gösterdi (p = 0.036) ve T0.5'te CMPS-SF skorları (p <0.001) ile T0.5 (p <0.001), T16 (p = 0.029), T20 (p = 0.029) ve T24 (p = 0.029)'te CSU-CAP skorları anlamlı şekilde daha düşüktü. YNSA grubunda kurtarma analjezisine ihtiyaç duyan köpek sayısı anlamlı şekilde daha azdı (1 köpek vs 10 köpek, p = 0.002) ve uygulanan fentanil dozları anlamlı şekilde daha düşüktü (1 doz vs 12 doz, p <0.001). Tükürük kortizol düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamakla birlikte, YNSA grubunda gözlemlenen genel azalma eğilimi potansiyel bir stres azaltıcı etkiyi düşündürmektedir. Sonuç olarak, perioperatif YNSA uygulaması, ağrı skorlarını azaltmış ve postoperatif kurtarma analjezisi ihtiyacını düşürmüştür. Bu bulgular, kastre edilen köpeklerde postoperatif ağrının yönetiminde YNSA'nın multimodal analjezik protokollere etkili bir tamamlayıcı olarak kullanılabileceğini desteklemektedir.
Ratların eksizyonel yara modelinde sığır kolostrum bazlı jelin yara iyileşmesi üzerine etkilerinin belirlenmesi
Bu çalışma Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulu'ndan temin edilen 27 adet rat üzerinde gerçekleştirildi. Ratlar her grupta 9 rat olacak şekilde rastgele 3 gruba ayrıldı. Grup NC negatif kontrol grubu olarak belirlendi ve %0,9'luk izotonik tuzlu su solüsyonu uygulandı. Grup CG tedavi grubu olarak değerlendirildi ve kolostrum bazlı jel (Vita-Enriched Colostrum Gel, Environ, Güney Afrika) uygulandı. Grup BG ise pozitif kontrol grubu olarak belirlendi ve BepanJel yara iyileştirici jel (BepanJel®, Bayer, İstanbul) uygulandı. Yaralara 14 gün boyunca günlük olarak tedavileri uygulandı ve pansuman yapıldı. Yara boyutları 3., 7. ve 14. günlerde ölçülerek makroskobik iyileşme değerlendirildi. Aynı günlerde yaralardan histopatolojik ve immünohistokimyasal analizler için örnekler alındı. Özellikle 14. günde, CG ve BG gruplarında NK grubuna göre yara yüzey alanlarının anlamlı düzeyde daha düşük olduğu tespit edildi (p<0.05). Histopatolojik değerlendirmede, CG ve BG gruplarında epitelizasyon, fibrozis ve anjiyogenez bulgularının daha belirgin olduğu, inflamatuar hücre infiltrasyonunun ise azaldığı gözlendi (p<0.05). Picro Sirius Red boyamasında en olgun ve organize kolajen liflerinin BG grubunda yer aldığı, CG grubunda ise orta düzeyde kollajen birikiminin gözlendiği saptandı. İmmünohistokimyasal analizlerde, NK grubuna göre CG grubunda Caspase-3 ve TNF-α ekspresyonlarının azaldığı, TGF-α ve VEGF ekspresyonlarının ise arttığı gözlendi. BG grubunda bu değişimlerin daha belirgin olduğu görüldü.
Sevofloran genel anestezisindeki köpeklerde Propofol ve Tiyopental indüksiyonunun hematolojik, biyokimyasal ve kardiyovasküler etkilerinin araştırılması
Bu çalışmada, sevofluran genel anestezisine alınan köpeklerde propofol ve tiyopental indüksiyonunun hematolojik, biyokimyasal ve kardiyovasküler değişikliklerin araştırılması ve klinik kullanılabilirliğinin belirlenmesi amaçlandı. Çalışma materyalini MAKÜ Veteriner Fakültesi Cerrahi Kliniğine çeşitli operasyonlar için getirilen 14'ü erkek, 6'sı dişi, beden ağırlıkları 6-33 kg (ort, 22,35±9,43 kg) arasında değişen 20 adet köpek oluşturdu ve köpekler rastgele iki gruba (propofol grubu n=10, tiyopental grubu n=10) ayrıldı. Her iki gruptaki köpeklere preanestezik olarak 1 mg/kg morfin uygulamasını takiben 0,3 mg /kg dozunda midazolam uygulandı. Preanestezi sonrası ilk gruba 4 mg/kg dozunda propofol; ikinci gruba ise 11 mg/kg dozunda tiyopental sodyum uygulanarak indüksiyon sağlandı. Çalışmada tüm köpeklerin anestezi öncesinde ve ventilasyon başlangıcından itibaren altmış dakika boyunca kardiyovasküler, hematolojik ve biyokimyasal parametreler kaydedildi. Çalışmaya dahil edilen olguların anestezi öncesi ve intraoperatif dönemde beşer dakika aralıklarla kaydedilen ortalama nabız değerlerinde; propofol grubunda 30'uncu dakikadan, tiyopental grubunda ise ventilasyon başlangıcından itibaren istatistiki olarak anlamlı bir düşüş belirlendi ve bu her iki gurup arasında 50. dakikadan itibaren istatistiki açıdan anlamlı bulundu. Çalışmadaki olguların ortalama RBC, HGB ve HCT değerlerinin hem propofol hem de tiyopental grubunda, ventilasyon başlangıcından itibaren azalmaya başladığı ve bunun 15'inci dakikadan itibaren istatistiki açıdan anlamlı düzeyde olduğu belirlenirken tüm bu değerlerin her iki grupta da 45'inci dakikada istatistiki açıdan anlamlı olmayan düzeyde arttığı görüldü. Üre değerinin her iki grupta da intraoperatif dönem boyunca istatistiki açıdan anlamlı olmayan düzeyde arttığı saptandı. Tiyopental grubundaki olgularda üre değerinin ventilasyon başlangıcından itibaren referans aralığın (8-28 mg/dl) üzerinde olduğu görüldü. ALT değerlerinin propofol grubundaki olgularda ventilasyon başlangıcında yükseldiği ardından anestezi sonuna kadar azaldığı, tiyopental grubundaki olgularda ise intraoperatif dönem boyunca azaldığı, bu azalmanın her iki grupta da istatistiki açıdan anlamlı düzeyde olmadığı tespit edildi. Yapılan çalışmadan elde edilen veriler ışığında; bilinen kardiyovasküler ve böbrek hastalığı olan köpeklerin indüksiyonunda tiyopental sodyumun, şiddetli karaciğer hastalığı olanlarda propofolün, anemisi olan hastalarda ise her iki ilacın kontrollü kullanılması gerektiği sonucuna varıldı.
Köpeklerde gingivitisin tedavisinde ozonlanmış yağ ve PRP uygulamasının etkinliğinin karşılaştırılması
Köpeklerde Gingivitisin Tedavisinde Ozonlanmış Yağ ve PRP Uygulamasının Etkinliğinin Karşılaştırılması Bu çalışma, gingivitis teşhis edilen köpeklerde ozonlanmış zeytinyağı (saf ozonoid) ile PRP kullanımının etkinliğinin karşılaştırılması amacıyla yapıldı. Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi Cerrahi Kliniğine getirilen periodontal yıkımlanma olmadığı tespit edilen 2. ve 3. derece gingivitis teşhisi konulan 14 köpek çalışmaya dâhil edildi. İlk gün tüm vakalarda her iki yarımda da izotonik tuzlu su kullanılarak detartraj işlemi yapıldı. Detartraj işlemini takiben sağ yarıma saf ozonoid sol yarıma ise PRP uygulandı. Uygulanan tedavi 3. ve 7. günlerde tekrar edildi. Tüm köpeklerde 14. günde sağ ve sol yarımda elde edilen klinik muayene bulguları klinik ve istatistiksel olarak kıyaslandı. Saf ozonoid kullanılan sağ yarımda ve PRP kullanılan sol yarımda 0, 3,7 ve 14. günlerde hem Gİ hem de Kİ' inde istatistiki açıdan gerilemeler olduğu hatta saf ozonoid kullanılan sağ yarımda gingivitisin klinik bulgularının tamamen iyileştiği gözlendi. Ayrıca köpeklerdeki Gİ ve Kİ skorları arasındaki doğrusal ilişkinin değerlendirilmesi sonucunda iki indeks arasında pozitif yönde yüksek derecede korelasyon tespit edildi. Sonuç olarak; saf ozonoidin PRP'ye göre gingivitis olgularında daha etkin bir iyileşme sağladığı, uygulama kolaylığı ve ucuz maliyetli olması açısından PRP'ye alternatif olarak kullanılabileceği kanısına varıldı. Anahtar kelimeler: Köpek, Gingivitis, Ozonlanmış yağ, PRP
Kastamonu belediye mezbahasına getirilen sığırlarda yabancı cisim insidansı ve komplikasyonlarının araştırılması
Yabancı Cisim Sendromu; Türkiye'de sığırlarda yaygın olarak görülen sindirim sistemi hastalık grubundan olup, çeşitli yabancı cisimlerin alınması sonucu meydana gelmektedir. Bunlardan özellikle batıcı olanları, çıkarılmadığı takdirde ölümle sonuçlanabilen komplikasyonlara yol açabilmektedir.Bu çalışma ile Kastamonu ilindeki sığırlarda yabancı cisim insidansı ve komplikasyonları araştırılmış olup, konu ile ilgili hayvan sahiplerinin bilinçlendirilmesi ve ekonomik kayıpların önlenmesi amaçlanmıştır.Kastamonu Belediye Mezbahasına 15 Haziran 2011-15 Nisan 2012 tarihleri arasında kesim amacıyla getirilen 1994 sığırın 1126 (% 56.4)'sını Simental, 402 (% 20.1)'sini Montafon, 355 (% 17.8)'ini Holştayn siyah alaca, 69 (% 3.4)'unu Yerli Kara 28 (% 1.4)'ini Aberdeen Angus oluşturmuştur. Ayrıca materyallerin % 0.9'luk bölümünü de sırasıyla, 7 Manda, 3 Hereford, 2 Şarole ve 2 Kırmızı Alaca oluşturmuştur. İncelenen hayvanların 1737 (% 87.2)'sini erkek ve 257 (% 12.8)'sini dişi sığırlar oluşturmuştur.Yapılan çalışmada hayvanların 1530 (% 76.7)'inde yabancı cisim belirlenirken, bu yabancı cisimlerden 33 (% 2.1)'unun rumen ve retikulum mukozasına battığı, 1497 (% 97.9)'inin ise rumen ve retikulum mukozasına batmadığı görülmüştür.Materyallerde bulunan yabancı cisim ve sayısı sırasıyla; 1227 (% 80.2) kum ve taş parçaları, 122 (% 8) mıknatıs, 101 (% 6.6) tel, 49 (% 3.2) çivi, 27 (% 1.7) poşet, ip ve yular, 4 (% 0.3) metal parçaları olarak kaydedilmiştir.Elde edilen veriler yaş, cinsiyet, doğum ve yetiştirilme şekli gibi faktörlerin yabancı cisim alımında etkili olduğunu göstermiştir. Sonuç olarak yabancı cisimlere karşı yeterli koruyucu önlemlerin alınmadığı kanısına varılmıştır.
V-gel® supraglottik solunum yolu cihazı kullanılan kedilerde düşük ve yüksek akım izofluran anestezisinin karşılaştırılması
Bu çalışmada, izofluran genel anestezisine alınan ve V-Gel® supraglottik solunum yolu cihazı (SGAD) kullanılan kedilerde düşük akım ve yüksek akım anestezisinin klinik kullanılabilirliğinin belirlenmesi amaçlandı. Çalışma materyalini Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Kliniğine çeşitli şikayetlerle getirilen 16 kedi oluşturdu. 16 olgunun, 14'ü erkek, 2'si dişi kediden oluşmaktadır. Kedilerin düşük akım anestezi (DAA) ve yüksek akım anestezi (YAA) için ağırlıkları sırasıyla 2,55-5 kg (ort, 3,43±0,29 kg) ve 3,1-5 kg (ort, 4,04 ± 0,21 kg) arasında değişmektedir. 16 adet kedi rastgele eşit iki gruba (DAA grubu n=8, YAA grubu n=8) ayrıldı. Tüm kedilere trankilizan olarak 1,1 mg/kg asepromazin maleat oral yolla verildi. 20 dakika sonra intravenöz yolla 4 mg/kg dozunda propofol uygulandı. İndüksiyonu takiben V-Gel® supraglottik solunum yolu cihazı ile entübasyon sağlandı. DAA grubuna başlangıçta 0,8 L taze gaz akımı ve vaporizatör ayarı %3'e getirilerek izofluran verildi. Sonra akım 0,2 L'ye indirilerek end tidal izofluran MAC konsantrasyonu 1,6-1,8 olacak şekilde idame edildi. YAA grubuna başlangıçta 0,8 L taze gaz akımı ve vaporizatör ayarı %3'e getirilerek izofluran verildi. Sonra taze gaz akımı değiştirilmeden end tidal izofluran MAC konsantrasyonu 1,6-1,8 olacak şekilde idame edildi. Uygulanan cerrahi girişim bitmesinden 15 dakika önce analjezi oluşturmak amacıyla butorfanol deri altı uygulandı. Son deri dikişi ile birlikte DAA grubunda taze gaz akımı 0,8 L'ye çıkarıldı ve vaporizatör kapatıldı. Hemodinamik parametreler, venöz kan gazı (anestezi öncesi, anestezi süresince, spontan solunum geldiğinde), dinamik kompliyans, ekstübasyon süresi, sarf edilen izofluran ve oksijen miktarları değerlendirildi. DAA grubunda sarf edilen ortalama izofluran ve oksijen miktarı sırasıyla 3,13±0,64 ml ve 25,88±2,25 L'dir. YAA grubunda sarf edilen ortalama izofluran ve oksijen miktarı sırasıyla 9,38±0,92 ml ve 49,25±2,14 L'dir. Her iki grup için çalışma sonucuna göre hemodinamik parametreler, venöz kan gazı sonuçları, dinamik kompliyans ve ekstübasyon sürelerinde benzer sonuçlar elde edildi. V-Gel® kullanılarak yapılan düşük akım anestezi, izofluran idamesinde yeterli donanıma sahip anestezi cihazı ve yakın monitörizasyon şartlarında, yakın laktat düzeyi takibiyle güvenle uygulanabileceği kanısına varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Düşük akım, Kedi, İzofluran, V-Gel®, Yüksek akım
Köpeklerde uzun kemik kırıklarının titanyum elastik çivi (TEÇ) ile sağaltımı
Bu çalışmada, köpeklerin uzun kemik kırıklarında, titanyum elastik çivi (TEÇ) ile tedavinin, kırık iyileşmesi ve klinik uygulanabilirliği yönünden değerlendirilmesi amaçlandı. Bu amaçla, Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi Cerrahi kliniğine getirilen 4 köpeğin 5 farklı uzun kemik kırığı, çalışma materyalini oluşturdu. Olguların diazepam ve propofol ile indüksiyon sonrası entübe edilen köpeklerin genel anestezisi izofluran ile sürdürüldü. Kırık tespit edilen ekstremite, kırık kemiğin proksimal ve distalindeki ekleme kadar tıraş edilmesi sonrası aseptik cerrahi için hazırlandı ve kırık bacak üstte kalacak şekilde köpek yan yatırıldı. TEÇ uygulaması ya retrograd ya da anterograd olarak gerçekleştirildi ve çivi kırık hattına kadar ilerletildi. Kırık uçlarının redüksiyonu ya traksiyon ile endirekt ya da kırık hattı üzerinden bir mini deri ensizyon ile direkt olarak gerçekleştirilmesi sonrasında TEÇ diğer fragmentin metafizine kadar ilerletildi. Operasyon sonrası ilgili ekstremite destekli bandaja alındı ve operasyon sonrası dönemde olgulara 7 gün süreyle kas içi yolla sefazolin (22 mg/kg/gün) uygulandı. Kırık iyileşmesi postoperatif 0 (anesteziden çıkan hastanın ayağa kalktığı an), 10, 20, 20 ve 40. günlerde radyografik muayene ile yürüme-ağırlık yüklenebilme ve ağrı skorları doğrultusunda değerlendirildi. Vakaların hiç birinde operasyon bölgesinde enfeksiyona rastlanmadı. Olguların postperatif 40. gün muayenesinde bölgesel ağrı, yürüme ve ağırlık yüklenebilme ve radyografik iyileşme sokorlarına dikkate alındığında klinik iyileşmenin bir numaralı olgu hariç 40. günde sekonder kemik iyileşmesi ile tamamlandığı belirlenmiştir. Sonuç olarak köpeklerde uzun kemik kırıklarının TEÇ ile tedavisinin, postoperatif enfeksiyon ve klinik iyileşme süresi dikkate alındığında geleneksel rijit intramedüller çivilemeye alternatif bir yöntem olabileceği kanısına varıldı. Anahtar kelimeler: Kırık, Köpek, Titanyum elastik çivi, Uzun kemik
Köpeklerde anestezi derinliğinin elektriksel uyarımla elde edilen göz kırpma refleksiyle ilişkisinin araştırılması
Bu çalışmada, köpeklerde göz kırpma refleksinin anestezi derinliği ile ilişkisi ve göz kırpma refleksinin anestezi derinliğini belirlemedeki etkisine ek olarak bundan elde edilebilecek parametrelerin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışma materyalini MAKÜ Veteriner Fakültesi Cerrahi Kliniğine çeşitli operatif amaçlar için getirilen 11'i dişi, 5'i erkek, beden ağırlıkları 13-30 kg (ort, 21,31±1,41kg) arasında değişen 20 adet köpek oluşturdu. Tüm köpeklere anestezi indiksiyonu amacıyla 4 mg/kg dozunda propofol uygulandı. Bunu takiben anestezi idamesi sevofluran ile sağlandı. Köpekler için derin anesteziyi sağlayan end tidal MAK değeri olan 2,9 MAK değerinde anestezi sabit tutuldu. Operasyon bitimini takiben 2,9 end tidal MAK değerinden başlanarak azalan her 0,1'lik MAK değeri için supraorbital sinire elektriksel uyarı verilerek her iki orbikularis okuliden göz kırpma parametreleri kaydedildi. Elde edilen verilerden R2c parametresinin latans ve süresi ile diferansiyel latans hariç diğer tüm latans, amplitüd ve süre değerleri ile MAK arasında anlamlı bir ilişki bulundu. Göz kırpma parametrelerinin MAK'a bağlı elde edilme başarı oranları ortaya konuldu. Bazı literatürlerde R2c değeri yüzlekleşen anestezi için bir kriter olarak kabul edilmiştir. Operasyon boyunca anestezi sırasında yüzlek anesteziyi göstermede kriter olarak kabul edilen R2c değeri yüzeysel anesteziyi gösterecek şekilde eldeedilemedi. Ancak R2c değeri bir kere elde edildikten sonra daha düşük MAK değerlerinde tekrar göz kırpma refleksi için verilen uyarı hastalar tarafından tolere edilemedi. Bu yüzden tekrar uyarı verilmedi. R2c değeri için ortalama end tidal MAK değeri 0,88 olarak elde edildi. R2c değerinin anestezi sırasında yüzlek anesteziyi göstermede bir kriter olamayacağı düşünüldü.
Yeni Zelanda tavşanında (oryctolagus cuniculus) penetran keratoplasti sonrası trombositten zengin plazma, otolog serum ve göbek kordonu serumunun kornea iyileşmesi üzerine etkileri
Bu çalışmada, penetran keratoplasti sonrasında otolog kan serumu (OKS), trombositten zengin plazma (TZP) veya göbek kordon serumu (GKS) uygulamlarının kornea iyileşmesi, greft re-epitelizasyonu ve sağlam epitelyum koruması üzerine olası etkilerini ortaya koymak amaçlandı. Çalışmanın hayvan materyalini 120 Yeni Zelanda tavşanı oluşturdu. Penetran keratoplasti sonrası tavşanlar; TZP, OKS, GKS, Penetran Keratoplasti (PK), kontrol ve donör kornea olmak üzere uygulama gruplarına ve bunlar da kendi içerisinde postoperatif 7, 14, 21 ve 84 gün süreyle takip edilen beşerli alt gruplara ayrıldı. Penetran keratoplasti sonrası korneal iyileşme sürecinin klinik değerlendirmesinde; korneal vaskülarizasyon bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak bir fark saptanmazken (p>0,05), haftalara göre 3 ve 12 haftalık grupların ortalamaları 1 haftalık gruba göre yüksek ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Histopatolojik değerlendirmede; stromanın paralel lamella diziliminin PK grubunda 12 haftada ulaştığı değere OKS ve TZP gruplarında 3 haftada ulaşmasının yanında 1, 2 ve 3 haftalık gruplardan elde edilen bulguların ortalamaları, 12 haftalık gruba göre yüksek ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Penetran keratoplasti sonrası tavşanların % 30'unda stromal overgrowth gelişiminin uygulama gruplarına göre dağılımı PK grubunda % 50, TZP'de % 35, GKS'de % 20 ve OKS'de % 15 oranlarında tespit edildi. Korneada yara bölgesi damar sayısının haftalara göre sürekli arttığı ve hem uygulama gruplarında hem de 12 haftalık alt uygulama gruplarında OKS, TZP ve GKS'nin PK grubuna göre istatistiksel olmayan ancak gözleme dayalı düşük olduğu dikkat çekti. Korneadaki yangısal hücre sayısının da haftalara paralel olarak zaman içerisinde arttığı gözlendi ancak 12 haftalık grupta önceki haftalara göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek bulundu ve yangısal hücre sayısı ile damar sayısı arasında pozitif bir korelasyon belirlendi. İmmunohistokimyasal değerlendirmede; CD4+, CD8+ ve MHC-II bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmezken, 12 haftalık grupta diğer haftalara göre yüksek ve anlamlı bulundu (p<0,05). PK sonrası ilk üç haftalık süreçte xxviii OKS, TZP ve GKS'nin, PK grubuna göre MHC-II ve CD4+ hücre aktivasyonu arttırmadığı fakat uygulanan kan ürünlerinin 12. haftada MHC-II ve CD4+ sayısını istatistiksel olarak anlamlı derecede arttırdığı tespit edildi (p<0,05). OKS, TZP'nin, PK grubuna göre postoperatif ilk üç haftada CD8+ T hücre aktivasyonunda artışa neden olmadığı fakat 12 haftada istatistiksel olarak anlamlı derecede bir artışın şekillendiği görüldü. Bu reaksiyonların OKS ve TZP aracılı olarak hem CD4+ hem de CD8+ T lenfosit yanıtını içerdiği görüldü. GKS aracılı olarak ise daha çok CD4+ T hücre aracılı yanıtın şekillendiği dikkati çekti. Sonuç olarak penetran keratoplasti sonrası OKS, TZP ve GKS'nin korneal iyileşmede, greft re-epitelizasyonu, paralel lamella dizilimi ve vaskülarizasyon üzerine olumlu etkileri varken 12. haftada yara bölgesinde CD4+, CD8+ ve MHC-II pozitif hücre sayısını arttırdığı kanısına varıldı.
Genel anestezi altındaki köpeklerde endotrakeal tüp boyutunun ultrasonografik ölçümler kullanılarak belirlenmesi
Veteriner tıbbında endotrakeal tüp boyutunu belirlemek için vücut ağırlığı, trakeanın palpasyonu, burun septumunun genişliği ve torasik radyografi yöntemleri kullanılmaktadır. Köpeklerde ırk, konformasyon, yaş ve vücut ağırlığı trakeal çapı etkilediğinden, doğru tüp seçimi için bir standart oluşturulamamıştır. Bu çalışma ile köpeklerde laringeal geçişin en dar noktası olan rima glottis'in transtrakeal muayenesinin yapılması ve ultrasonografi kullanılarak yapılan ölçümler ile endotrakeal tüp boyutunun belirlenmesindeki etkinliğinin araştırılması amaçlandı. Çalışmaya Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi Cerrahi Kliniğine çeşitli nedenlerle getirilen vücut ağrlıkları 4,75-42 kg (22,79±9,47) arasında değişen 7'si brahiosefalik ırk, 58'i melez ırk olmak üzere toplam 65 ırktan köpek dahil edildi. Tüm köpeklerde anestezi indüksiyonu öncesinde endotrakeal tüp boyutunun belirlenmesi için torasik radyografik görüntüler alındı. Ardından tüm hastalarda laringeal geçişin rima glottis bölgesinde transtrakeal ölçümler yapıldı. Çalışmaya dahil edilen tüm hastalar klinik rutine göre belirlenen endotrakeal tüpler ile entübe edildi ve uygun boyuttaki endotrakeal tüp hava kaçak testleriyle belirlendi. Hava kaçak testlerinde, kaçak sesi 10-20 cmH2O basınç arasında duyulduğunda tüpün boyutu uygun olarak kabul edildi. Endotrakeal tüplerin iç ve dış çap korelasyonları karşılaştırıldığı zaman entübasyonda kullanılan endotrakeal tüpler ile röntgene göre kullanılacak endotrakeal tüpler arasında pozitif yönde zayıf bir ilişki olduğu ve ultrasonografi ölçümlerine göre kullanılacak endotrakeal tüpler arasında pozitif yönde güçlü bir ilişki olduğu belirlendi. Ultrasonografi ölçümlerine göre belirlenen endotrakeal tüplerin, entübasyonda kullanılacak tüplerin iç ve dış çaplarını %98 oranında açıklayabildiği tespit edildi. Endotrakeal tüp boyutlarının belirlenmesinde torasik radyografiye dayalı ölçümlerin etkili olmadığı fakat, laringeal geçişin en dar bölgesinin ultrasonografik ölçümlerinin etkili olduğu düşünüldü. Özellikle zor entübe edilen brahiosefalik ırklarda oldukça etkili olması nedeniyle örneklem büyüklüğünün artırılarak brahiosefalik ırklarda ayrı bir çalışma yapılması gerektiği önerilir.
Köpeklerin uzun kemik kırıklarında operasyon öncesi ve sonrası sinirsel iletimlerindeki değişimlerin araştırılması
Araştırmada Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Veteriner Fakültesi'ne trafik kazası şikayeti ile getirilen 6' sı erkek, 10' u dişi olan trafik kazalı 16 köpek kullanılmıştır. Bu çalışmada fakülteye getirilen bütün hayvanların kaza sonrası kırık olmayan kontralateral ekstremitelerinin EMG kayıtları, kırık bulunan ekstremitelerinin operasyon öncesi, hemen operasyon sonrası ve postoperatif 10. gün EMG kayıtları alınmıştır. Elde edilen verilerin amplitüd değerleri, latansları ve iletim hızları hesaplanmış, operasyon öncesi ve sonrası periferik sinir iletimlerindeki değişikliklerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Köpeklerde epidural olarak uygulanan bupivakain morfin kombinasyonunun bolus, aralıklı bolus ve sürekli infüzyonunun etkilerinin karşılaştırılması
Bu çalışmada, sevofluran genel anestezisine alınan köpeklerde epidural anestezide kullanılan morfin-bupivakain kombinasyonunun bolus, aralıklı bolus ve sürekli infüzyon şeklinde verilmesinin etkilerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Bu araştırmada hayvan materyali olarak Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Kliniği'ne ovariohisterektomi operasyonu için getirilen, ASA sınıflandırmasına göre I veya II. sınıfta yer alan ve klinik muayenesinde kardiyovasküler bir hastalık tespit edilmeyen 12 adet köpek dahil edilip köpekler rastgele 3 gruba (bolus (B) grubu n:4; aralıklı bolus (AB) grubu n:4; sürekli infüzyon (Sİ) grubu n:4) ayrıldı. Olguların yaşlarının 2-6 yaş arasında (ort, 3,33±0,98 yaş) ve vücut ağırlıklarının 13-27 kg arasında (ort, 19,95±5,19 kg) olduğu belirlendi. Operasyon öncesinde bütün gruplara, preanestezik olarak 0,5 mg/kg dozunda damar içi diazepam ardından 4 mg/kg dozunda damar içi propofol uygulanarak entübe edildi. Anestezinin idamesi için sevofluran kullanıldı. Epidural analjezi oluşturmak amacıyla 0,1 mg/kg-1 dozunda morfin ve 1,0 mg/kg-1 dozunda %0.5 bupivakain kombinasyonu epidural boşluğa toplam verilecek sıvı miktarı 0,4ml/kg'a ayarlanılarak, toplam ilaç karışımı 0,22ml/kg olacak şekilde dozu ayarlanıldı. İlaç dozu toplam verilecek sıvı miktarını karşılamadığı durumda toplamda 6 ml'yi geçmeyecek şekilde %0,9 izotonik NaCL eklendi. 1.Grup Bolus (B) (n:4): Epidural boşluğa, hazırlanan çözelti epidural kateter yardımıyla 30 sn.'de uygulandı. 2.Grup Aralıklı Bolus (AB) (n:4): Epidural boşluğa, hazırlanan çözelti epidural kateter yardımıyla 10 dk'da tamamlanacak şekilde hesaplanan toplam sıvı hacmi 5'e bölünerek 2'şer dk arayla uygulandı. 3.Grup Sürekli İnfüzyon (Sİ) (n:4): Epidural boşluğa, hazırlanan çözelti epidural kateter yardımıyla 20 dk içerisinde sabit hızda uygulandı. Hastaya ait ağırlık, yaş, cinsiyet, ırk bilgileri, hastada kullanılan endotrakeal tüp boyutları, uygulanan ilaç miktarları ve uygulanma zamanları, entübasyon ve ekstübasyon saatleri ile anestezi süreci boyunca her 10 dakikada bir takip edilen monitörizasyon parametreleri, kompliyans, minimal alveolar konsantrasyon (MAC), dakika hacmi (MV) solunum sayısı, nabız, puls oksimetre, noninvaziv kan basıncı (NIBP) ve vücut ısısı (0C) kaydedildi. Operasyonun tamamlanmasının ardından sevofluran idamesi kesilerek, köpekte yutkunma refleksinin başlaması ile ekstübasyon gerçekleştirdi. Epidural kateter, tüm olgularda epidural uygulama bittikten hemen sonra çıkartıldı. Olguların ağrı skorlaması; fizyolojik değişikliklerin (kalp frekansı, solunum sayısı, kan basıncı, beden ısısı) ve hayvan davranışlarının (palpasyona yanıt, aktivite, mental durum ve havlama) temel alındığı Melbourne Üniversitesi Ağrı Değerlendirme Skalasına göre postoperatif 1, 2, 4, 6, 8, 12, 18 ve 24. saatlerde gerçekleştirildi. Toplam ağrı skoru 7'nin üzerine çıkan olgularda ek analjezi uygulaması planlandı. Çalışmaya dahil edilen olguların sensorial blok ve istemli motor bloğunun değerlendirilmesinde; preoperatif, postoperatif 1, 2, 4, 6, 8, 12, 18 ve 24. saatlerde ölçülerek veriler kaydedildi. Motor blok Dr. Jay McDonnell'ın oluşturduğu değerlendirme tablosuna göre değerlendirildi. Bunlara ek olarak, hastaların postoperatif 1, 2, 4, 6, 8, 12, 18 ve 24. saatlerde solunum sayısı, nabız, puls oksimetre, noninvaziv kan basıncı (NIBP) ve vücut ısısı (oC) değerleri ölçülerek kaydedildi. Bupivakain-morfin kombinasyonu kullanarak sürekli infüzyon, aralıklı bolus ve bolus yolla epidural anestezi uygulamalarında meydana gelen analjezi Melbourne Ağrı Skalası ile karşılaştırılarak sürekli infüzyon grubu hastaların en yüksek, bolus grubundakilerin ise en düşük ağrı skoruna sahip oldukları ortaya kondu ve bu veriler doğrultusunda bolus grubun daha etkili analjezi sağladığı insanlardan elde edilen literatür verileri ile uyum gösterdi. Ayrıca çalışmamızdaki olguların hiçbirinde postoperatif toplam ağrı skorunun 7 ve üstü bir değere ulaşmaması ve hiçbir olguda ek analjeziğe gereksinim duyulmaması sürekli infüzyon ve aralıklı bolus uygulamalarının da yeterli analjezi sağladığını gösterdi. Motor blok ile sensoriyal blok süreleri karşılaştırıldığında motor bloğun en uzun sürekli infüzyon, en kısa da bolus grubunda devam ettiği; sensoriyal bloğun ise sürekli infüzyon grubunda diğer iki gruba oranla daha uzun sürdüğü belirlendi. Ovariohisterektomi uygulanan hastalarda operasyon ve epidural anestezi sonrası meydana gelen motor ve sensoriyal bloğun süresi ile analjezinin kalitesi ve uzunluğunun anestezik maddenin veriliş şekillerine bağlı olarak gösterdiği farklılıkların ortaya konması amacıyla yaptığımız çalışmada elde ettiğimiz veriler ışığında; sürekli infüzyon uygulamasının diğer iki uygulamaya göre daha uzun süreli postoperatif analjezi sağladığı, motor ve sensoriyal blok meydana getirdiği; bolus uygulamasının ise UMPS'a göre daha etkili analjezi sağladığı görüldü. Ayrıca hiçbir ek analjeziğe gereksinim duyulmaması ve tüm köpeklerin nörolojik bir sekel veya komplikasyon olmaksızın anesteziden iyileşmesi sebebiyle her üç yöntemin de farklı avantajlar sağladığı ve köpeklerde uygulanabilir olduğu sonucuna varıldı.
Kedilerde torakolumbar vertebral kırık ve luksasyonların poliaksial vida/rod sistemi ile stabilizasyonu
Kedilerde vertebral kırık ve luksasyonlar belirli sebeplere bağlı olarak sıklıkla meydana gelmektedir. Bu kırık ve luksasyonlar özellikle torokaolumbar bölgeyi etkilemekte, sonucunda nörolojik defisitler meydana gelmekte bu da yaşamlarını olumsuz yönde etkilemekte hatta bakım şartlarının zorluğu nedeniyle ötenazi kararı dahi verilebilmektedir. Kedilerde vertebral kırık ve luksasyonlar için tedavi şeçenekleri sınırlıdır. Sıklıkla gerilim bandı stabilizasyonu, polimetilmetakrilat ve pin veya polimetilmetakrilat ve vida ile satbilizasyon yöntemleri kullanılmaktadır. Kedilerde vertebraların küçük kemik yapılara ve prosessus spinozuslara sahip olması gerilim bandı stabilizasyonunda, yumuşak dokuya ve sinir köklerine yapılan bası ve enfeksiyon riskinin fazla olması polimetilmetakrilat ile stabilizasyonda dezavantajlara neden olmaktadır. Vertebraların poliaksiyal vida ile stabilizasyonu insanlarda son 30 yılı aşkındır sıklıkla kullanılmaktadır. Köpeklerde de spinal fiksasyon, dejeneratif lumbosakral stenoz gibi durumlarda kullanılmaktadır. Yapılan literatür taramalarında kediler ile ilgili herhangi bir kullanımına rastlanılmamıştır. Yapılması planlanan bu tez çalışmasında kedilerin torakolumbar bölge vertebral kırık ve luksasyonlarının poliaksiyal vida/rod sistemi ile stabilizasyonu, bunun klinik ve nörolojik verilerinin ortaya konması ayrıca radyografi ve bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Kedilerde bupivakain ile epidural anestezinin kızıl ötesi kamera ve SEP ile tayini
Bu çalışmada epidural anestezinin başarısını doğrulamak amacıyla elektromiyografi ve kızılötesi termografi'nin kullanılabilirliği test edilmiştir. Çalışmanın materyalini Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesine ovariohisterektomi ve kastrasyon için getirilen, ASA sınıflandırmasına göre I. sınıfta yer alan ve klinik muayenesinde arka ekstremite, omurga kırığı ve kardiyovasküler bir hastalık tespit edilmeyen 20 adet, ortalama 3.4 yaşında ve ortalama 3,5 kg aralığında melez kedi kullanılıp, kediler deney ve kontrol grubu olmak üzere 2 gruba rastgele ayrılmıştır. Kediler entübe edilerek, sevofluran ile inhalasyon anestezisine alındı. Termografilerin alınabilmesi için arka ekstremitelerde 5 bölge (Bilateral lateral tibia, bilateral lateral femur, sakroiliyak) traş edildi. Epidural anestezi öncesi L7-S1, L6-L7, L6-L5 ve L5-L4 aralıklarından somatosensoriyel uyarılmış potansiyel kayıtları alındı. Çalışmada kullanılan kedilerin epidural enjeksiyon öncesinde, yüzey sıcaklıklarının ölçüleceği bölgelerin net görülebildiği 50 cm mesafeden kızılötesi termografik görüntü ve rektal sıcaklık değerleri kaydedildi. Asepsi ve antisepsiyi takiben lumbosakral bölgeden epidural boşluğa deney grubunda %0,5 bupivakain, kontrol gurubunda ise salin enjeksiyonu yapıldı. Her kediden enjeksiyon sonrası 5 dakika ara ile 30 dakika boyunca (0.dk, 5.dk, 10.dk, 15.dk, 20.dk, 25.dk ve 30.dk) kızılötesi termogram ve rektal sıcaklık değerleri kaydedildi. Son kızılötesi termografi kaydedildikten sonra epidural sonrası somatosensoriyel uyarılmış potansiyel kaydı alındı. Rektal sıcaklık değerleri bütün kedilerde anestezi süresi boyunca kademeli olarak azalmıştır ve grupların kendi aralarında bir fark gözlemlenmemiştir. Epidural anestezik olarak %0,5 bupivakain uygulaması yapılan 10 kedinin, epidural salin uygulanan 10 kediye göre potansiyel sürelerinde azalma, latans değerlerinde yükselme kaydedilmiştir. İstatistik olarak anlamlı değerlere sahip olmasına rağmen amplitüd değerleri klinik olarak anlamlı bulunmamıştır. İki gruptanda epidural enjeksiyon öncesi ve epidural enjeksiyonu takiben 5 dakika ara ile alınan kızılötesi termogramlarda da klinik ya da istatislik olarak anlamlı bir ısı değişim farkı gözlemlenmemiştir.
Non-brakiosefalik köpeklerde periodontal hastalığa yatkınlığın klinik ve termografik olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmada, Gingival İndeks (Gİ), Papil Kanama İndeksi (PKİ) ve Plak İndeksi (Pİ)'ne göre köpeklerin diş eti yangısı ve ağız hijyen derecesi belirlendi. Bu indeks dereceleri arasında, diş etinin farklı anatomik bölgelerinin, termal kamera yardımıyla ölçülen sıcaklıklarının karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmanın materyalini Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi Cerrahi Kliniği'ne getirilen, non-brakiosefalik ve diş etlerinde periodontal yıkımlanma gözlenmeyen, 2 yaş ve üzeri 140 köpek oluşturdu. Köpekler vücut ağırlığı 25 kg'a kadar olanlar 1. Grup ve vücut ağırlığı 25 kg'ın üzerinde olanlar 2. Grup olmak üzere iki gruba ayrıldı. Kliniğe getirilen köpeklerin muayene odasında 30 dakika süre ile istirahati sağlandı. Anesteziye alınmadan önce köpeklerin dudakları kaldırılarak diş etleri görünür haldeyken termal kamera ile ilk termogramları alındı. Daha sonra köpekler entübe edilerek anestezi cihazında inhalasyon anestezisine alındı. Köpeklerin dudakları kaldırılarak diş etleri görünür hale getirildi ve 20 cm mesafeden termal kamera yardımıyla sağ maksiller ve mandibular yarımın termogramları alındı. Aynı prosedür sol maksiller ve mandibular yarımda da tekrarlandı. Daha sonra tüm diş etlerine ait hiperemi, ödem, kanama ve plak yoğunluğu indeks sistemlerine göre kayıt altına alındı ve köpekler taburcu edildi. Elde edilen termogramlardan, köpeklerin her bir dişine ait diş etinin, serbest gingiva (SG), bağlı gingiva (BG) ve alveolar mukoza (AM) olmak üzere üç ayrı anatomik bölgesine ait sıcaklıkları kaydedildi. Kaydedilen sıcaklıklar kullanılan üç ayrı indeks sistemine göre ayrı ayrı sınıflandırıldı. Gİ ve PKİ'ne göre 1. Grup ve 2. Grup köpeklerin diş eti sıcaklıkları arasında anlamlı fark görülmedi. Bu sebeple Gİ ve PKİ'ne göre derecelendirilen diş eti sıcaklıklarında grup ayrımı gözetilmedi. Kanama görülmeyen diş etlerinin sıcaklığı, kanama görülen diş etlerinin sıcaklığından SG'da 0,27°C (p<0,01), BG'da 0,24°C (p<0,01) ve AM'da 0,26°C (p<0,01) daha yüksek sıcaklıkta olduğu bulundu. Plak yoğunluğunun diş eti yangısını belirlemede etkili olmadığı görüldü. Ayrıca sıcaklık ile PKİ dereceleri arasında anlamlı bir korelasyon tespit edilmedi. Sağlıklı köpeklerin maksiller SG sıcaklığının 36,25±1,43°C, BG sıcaklığının 36,81±1,37°C ve AM sıcaklığının 37,53±1,30°C olduğu; mandibular SG sıcaklığının 35,46±1,42°C, BG sıcaklığının 36,26±1,35°C ve AM sıcaklığının 37,01±1,22°C olduğu tespit edildi. Maksiller diş etlerinin mandibular diş etlerinden daha yüksek sıcaklığa sahip olduğu tespit edildi (p= ,000). Entübe edilmeden köpeklerin oral kavitelerinden elde edilen sıcaklık verilerinin değerlendirilmesi hatalı sonuçlara sebebiyet verdi. Termal kameranın köpeklerde diş eti hastalıklarının teşhisinde önemli katkıları olabileceği öngörüldü.
Tavşanlarda deneysel olarak oluşturulan glakom filtrasyon cerrahisi (GFC) üzerine mitomycin-C (MMC) ve siklosporin-A (CsA) nın etkilerinin araştırılması
Glakamatöz hastalarda sağaltım amacıyla gerçekleştirilen glakom filtrasyon cerrahisi (GFC, trabekülektomi) fistülünün işlevselliği granülasyon dokusunun inhibisyon süresine bağlıdır. Her biri 6?şardan olmak üzere kontrol, MMC ve MMC+CsA gruplarına ayrılan toplam 18 adet Yeni Zelanda tavşanının kullanıldığı mevcut çalışmada deneysel olarak oluşturulan GFC fistülünün tıkanmasında rol oynayan granülasyon dokusunun MMC ve MMC+CsA kombinasyonu kullanılarak inhibe edilmesi amaçlanmıştır. Tünel bölgesindeki kliniksel değişiklikler ve komplikasyonlar, 0-35. günler arasında belli Aralıklarla 7 kez oftalmoskop, gözyaşı üretim miktarı testi, tonometre ve gonioskop kullanılarak değerlendirilmiştir. Kullanılan grupların hiçbirinde operasyonla ilgili komplikasyona rastlanılmamıştır. Çalışma sonrası ötenazi edilen deneklerin sağ gözleri alınıp histopatolojik olarak değerlendirilmiştir. Kliniksel ve histopatolojik bulgulara göre, MMC ve MMC+CsA gruplarının tüm deneklerinde tünelin çalışma boyunca açık olduğu ve bu açıdan her iki grup arasında önemli bir farkın olmadığı belirlenmiştir. Tüm gruplara ait başlangıç GİB değerlerinde görülen belirgin düşüşün klinik ve histopatolojik bulguları desteklediği, çalışmanın sonuna doğru bu değerlerde meydana gelen artışın ise belirtilen bulgularla çeliştiği anlaşılmıştır. Operasyon sonrası GİB?te görülen önemli düşüşün operasyon stresinin aköz humör üretimini baskılaması ve fazla miktarda sıvının yeni oluşturulan tünel tarafından tahliye edilmesinden; çalışmanın sonlarına doğru tünel açık olduğu halde GİB?te yükselme meydana gelmesinin ise kullanılan deneklerin sağlıklı trabeküler ağa sahip olmasından kaynaklandığı sanılmaktadır. Gözyaşı üretim miktarı parametrelerinin kontrol ve MMC?ye göre MMC+CsA grubunda daha stabil bir dalgalanma gösterdiği belirlenmiş olup bu durumun CsA?nın gözyaşı üretim miktarı üzerine olan modülatör etkisinden kaynaklandığı sanılmaktadır. Sonuç olarak MMC veya MMC+CsA kombinasyonunun çalışma süresince tünelin granülasyon dokusuyla kapanmasını başarıyla önlediği ve bu açıdan aralarında dikkate değer bir farkın olmadığı belirlenmiştir. İki grup arasında oluşan farkın ise sadece CsA?nın kullanıldığı bir başka grubun ilave edilmesiyle yapılacak daha uzun süreli bir çalışmayla ortaya konulabileceği kanısına varılmıştır.
Düşük akımlı sevofluran anestezisindeki köpeklerde azotprotoksitin kardiyovasküler sistem ve hemodinamik parametreler üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada, düşük akımlı sevofluran anestezisindeki köpeklerde azotprotoksit kullanımının kardiyovasküler, ventilasyon ve kan gazı parametreleri üzerine olan etkisinin değerlendirilmesi ve elde edilen veriler doğrultusunda klinik kullanılabilirliğinin belirlenmesi amaçlandı. Çalışma materyalini Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Kliniğine çeşitli şikayetlerle getirilen 20 köpek oluşturdu. Köpekler rastgele iki gruba (azotprotoksitli grup n=10, azotprotoksitsiz grup n=10) ayrıldı. Premedikasyon amacıyla her iki gruptaki hayvanlar için damar içi 1 mg/ kg dozunda diazepam ve kas içi 1 mg/kg dozunda morfin uygulandı. Her iki gruba da entübasyon öncesi 100 ml/kg/dk % 100 oksijen ile 2 dk preoksijenizasyon uygulanmasının ardından indüksiyon için 3-4 mg/ kg dozunda propofol verildi ve entübasyon sağlandı. Genel anestezide volatil anestezik ajan olarak % 2,9 minimal alveolar konsantrasyon dozunda sevofluran kullanıldı. Azotprotoksitli grup için gaz akımı % 50 oksijen % 50 azotprotoksit olarak ayarlanırken azotprotositsiz. grup için gaz akımı % 100 oksijen olarak ayarlandı. Her iki gruba da entübasyonun ilk 10 dakikasında, 100 ml/kg/dk normal akım uygulandıktan sonra, 14 ml/kg/dk düşük akıma geçildi ve operasyonun bitimine 10 dakika kala her iki grup içinde voparizatör kapatılıp tekrar normal akıma geçilirken azot protoksitli grup için azotprotoksitte kapatıldı. Anestezi süresince beşer dakika arayla kardiyovasküler parametreler, ventilasyon parametreleri kaydedildi ve anestezi öncesi, anestezinin 30. dakikası ve voparizatör kapatıldıktan 10 dakika sonra venöz kan gazı analizi yapıldı. Anestezi süresince her beş dakikada kaydedilen veriler sonucunda olguların nabız ve NİKB değerleri normal aralıkta bulundu ve hiçbir olguda hipotansiyona rastlanmadı. Olguların SpO2, EtCO2 ve kan gazı değerleri incelendiğinde iki gruptada hipoksi şekillenmediği görüldü. 1. ve 2. grupta sevofluranın MAK değeri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu ve N2O kullanılan grupta sevofluranın MAK değerinin daha yüksek olduğu tespit edildi. Her iki grup için kardiyovasküler ve ventilasyon parametrelerinde ve venöz kan gazı analizlerinde benzer sonuçlar elde edildi. Sonuç olarak uygun koşulların sağlanması kaydıyla köpeklerin genel anestezisinde oldukça avantajlı olduğu belirlenen DAA'da N2O kullanılmasının gerekli olmadığı sonucuna varılmıştır.
Köpeklerde fasiyal sinir iletiminin elektrofizyolojik ve klinik olarak incelenmesi
Fasiyal paraliz; fasiyal sinir disfonksiyonu, otitis media-interna, travma, hipotiroidizm, orta/iç kulak neoplazisi veya polinöropatilere bağlı periferik fasiyal sinirin hastalığına bağlı olabilir. Fasiyal sinir üzerine yapılan çalışmalar araştırıldığında veteriner hekimlği alanında yeterli bir çalışma olmadığı yapılan çalışmaların genellikle deney hayvanları ve fasiyal paraliz yaşayan küçük hasta gruplarıyla sınırlı olduğu görülmüştür. Yaptığımız bu tez çalışmasında fasiyal sinir elektromiyelografi verileri cinsiyet, kafa yapısı, yaş ve kotralateral gruplarına ayrılmıştır. Bu gruplar amlitüd, latans ve mesafe açısından karşılaştırılmıştır Çalışmamız neticesinde fasiyal sinire ait amplitüd ve latans verileri elde edilmiştir. Yaptığımız çalışmada yüksek olgu sayısı ile fasiyal sinire ait elektromiyelografik veriler elde edilmiştir. Bu veriler fasiyal pariliz bulunmayan köpeklerden elde edildiği için referans değerler olarak kabul edilebileceği düşünülmektedir. Bu araştırmaya, Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi Cerrahi Kliniğine getirilen ve çeşitli endikasyonlarla operasyona alınan, değişik ırk ve yaştaki 36'sı erkek, 14'ü dişi 50 köpek dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen köpeklerde indüksiyon amacıyla 4 mg/kg propofol intravenöz kullanılmıştır. Entübasyonun ardından anesteziye sevofluran ile devam edilmiştir. Otovideoskopik muayeneleri gerçekleştirilerek bulgular not edilmiştir. Yapılan çalışmada cinsiyet, yaş ve kontralateral değerler arasında bir fark olmadığı ancak kafa yapısının mesafe ölçümlerinde fark oluşturduğu görülmüştür. Çalışmamızda kafa yapısı açısından brahisefalik ve mezosefalik ırklar karşılaştırılabildiği için standardize edilmiş daha fazla çalışma yapılması önerilmektedir.
Kedilerde akustik refleksin beyin sapı işitsel uyandırılmış potansiyel (Baer) testi ile araştırılması
Veteriner hekimlerin ve pet sahiplerinin non-invaziv tanı testlerine duydukları ilginin artmasıyla birlikte temel odyolojik değerlendirme testleri daha sık kullanılır hale gelmiştir. Diğer test teknikleri ile değerlendirilemeyen beyin sapının işitme yollarındaki iletimin muayenesinde güvenli bir yöntem olarak BAER testi kullanılabilmektedir. Veteriner odyoloji alanında elde edilen bilgiler genellikle köpekler ve deney hayvanları üzerinde gerçekleştirilen çalışmalara dayanmaktadır. Bu çalışma ile beşeri hekimlikte yenidoğanlarda işitmenin değerlendirilmesinde kullanılan akustik refleksin, kedilerde BAER testi ile değerlendirilebilirliğini araştırmak ve geniş olgu sayısıyla, kedilerde klik uyaran BAER ile elde edilen yanıtların latans, amplitüd ve interpeak latans değerlerinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Bu araştırmaya, Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi Cerrahi Kliniğine getirilen ve çeşitli endikasyonlarla operasyona alınan, değişik ırk ve yaştaki 26'sı erkek, 24'ü dişi 50 kedi dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen kedilerde indüksiyon amacıyla 4 mg/kg propofol intravenöz kullanılmıştır, entübasyonun ardından anesteziye sevofluran ile devam edilmiştir. Otovideoskopik muayene ile dış kulağında enfeksiyon, paraziter enfestasyon bulunmayan ve kulak zarı normal görünen kedilerin, timpanogramları alınmış ve akustik refleks testi yapılmıştır. Ön muayene sonrası kedilerin BAER kayıtları, klik uyaran ile şiddeti 100 dB HL' den başlanarak 10' ar dB düşürülerek trasenin kaybolduğu eşik seviyeye kadar alınmıştır. Sonuçlar özellikle 90 dB, 100 dB ölçümlerinde akustik refleksi düşündürmektedir ancak bu konuyla ilgili daha fazla çalışma yapılması önerilmektedir.
Non-brakiosefalik kedilerde periodontal hastalığa yatkınlığın klinik ve termografik olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmada; Gingival İndeks (Gİ), Papil Kanama İndeksi (PKİ) ve Plak İndeksi (Pİ)'ne göre kedilerin diş eti yangısı ve ağız hijyen derecesi belirlendi. Bu indeks dereceleri arasında, diş etinin farklı anatomik bölgelerinin, termal kamera yardımıyla ölçülen sıcaklıklarının karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmanın materyalini Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesine ovariohisterektomi ve kastrasyon için getirilen, non-brakiosefalik ve diş etlerinde periodontal yıkımlanma gözlemlenmeyen, 1 yaş ve üzeri 50 kedi oluşturdu. Kliniğe getirilen kedilerin muayene odasında 30 dakika süre ile istirahati sağlandı. Anestezinin indüksiyonu sırasında pre entübe dönemde kedilerin dudakları kaldırılarak diş etleri görünür haldeyken termal kamera ile ilk termogramları alındı. Daha sonra kediler entübe edilerek anestezi cihazında inhalasyon anestezisine alındı. Kedilerin dudakları kaldırılarak diş etleri görünür hale getirildi ve 20 cm mesafeden termal kamera yardımıyla sağ ve sol maksiller ve mandibular yarımın termogramları alındı. Aynı prosedür rostral olarak insisiv dişler içinde uygulandı. Daha sonra tüm diş etlerine ait hiperemi, ödem, kanama ve plak yoğunluğu indeks sistemlerine göre kayıt altına alındı ve kediler işlemlerinin ardından taburcu edildi. Elde edilen termogramlardan, kedilerin her bir dişine ait diş etinin, serbest gingiva (SG), bağlı gingiva (BG) ve alveolar mukoza (AM) olmak üzere üç ayrı anatomik bölgesine ait sıcaklıkları kaydedildi. Kaydedilen sıcaklıklar kullanılan üç ayrı indeks sistemine göre ayrı ayrı sınıflandırıldı. Post entübe dönemde maksiller diş etlerinde Gİ dereceleri arasında SG bölgesinde (p=0,044<0,05); ayrıca mandibula bölgesinde ise SG, BG ve AM bölgelerinde (p=0,002<0.05) Gİ derecesi arttıkça sıcaklıkta önce düşüş sonrasında artış tespit edildi. Maksiller ve mandibular diş etlerinde Gİ0 derece olan SG, BG ve AM bölgelerinin kendi arasında bölgesel olarak SG-AM (r= 0,909°C ve p=0,000<0,05) ve BG-AM (r= 0,538°C ve p=0,037<0,05) arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulundu. Maksillar ve mandibular dişeti bölgelerinde sıcaklık farkında maksiller diş eti bölgelerinin (SG (r= 0,419±0,231°C ve p=0,071>0,05), BG (r= 0,457±0,231°C ve p=0,048<0,05) ve AM (r= 0,612±0,23°C ve p=0,006<0,05)) daha yüksek sıcaklığa sahip olduğu tespit edildi. Post entübe dönemde mandibulada PKİ dereceleri arttıkça AM bölgesinde sıcaklığın arttığı (p=0,048<0,05) sonucuna varıldı. Yine post entübe dönemde maksillada Pİ derecesi arttıkça SG bölgesinde (p=0,013; p<0,05) sıcaklıkta öncelikle bir düşüş sonrasında ise artış olduğu bulundu. Pre ve post entübe dönemde farklı Gİ, PKİ ve Pİ derecelerine sahip SG, BG ve AM bölgelerinin sıcaklık farkının karşılaştırıldığı analizde PKİ 2 hastalık derecesine sahip SG ve BG bölgelerinde istatiksel olarak pre entübe dönem sıcaklıklarının post entübe dönemden daha düşük olduğu (SG (r= -1.0334 ve p=0,023<0,05) ve BG (r=-0.8583p=0,043<0,05)) bulundu. Kedilerde yaş arttıkça Gİ derecesinin düştüğü ve Pİ derecesinin arttığı tespit edildi. Termal kameranın kedilerde diş eti hastalıklarının teşhisinde önemli katkıları olabileceği öngörüldü.
Tavşanlarda deneysel olarak oluşturulan kemik defektlerinin iyileşmesi üzerinde değişik greft materyalleri ve trombositten zengin fibrin'in etkilerinin incelenmesi
Kritik boyuttaki kemik defektlerinde iyileşmeyi sağlamak için greft kullanılması zorunluluğu bilinmektedir. Bu amaçla kullanılan birçok kemik greft materyali bulunmaktadır. Bu çalışmada, deneysel olarak oluşturulan kemik defektlerinde iyileşmeyi hızlandırmak için kullanılan doğal koral, hidroksiapatit (HA), trikalsiyum fosfat (TCP) ve trombositten zengin fibrin (TZF) uygulamasının kemik iyileşmesi üzerine etkilerinin araştırılması ve elde edilen bulguların karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada 24 adet Yeni Zellanda tavşanı kullanıldı. Tavşanların her iki tibiasının proksimal metafizine yakın mesafede ikişer adet olmak üzere her tavşanda dört adet tibial defekt oluşturuldu. Oluşturulan 96 adet defektin on iki adedi boş bırakılarak kontrol grubu olarak değerlendirildi. Geriye kalan defektler her birinden on iki adet olmak üzere koral, HA, TCP, TZF, koral+TZF, HA+TZF ve TCP+TZF ile dolduruldu. Operasyondan hemen sonra, 15, 30, 45 ve 60. günlerde klinik ve radyografik muayeneler gerçekleştirildi. Postoperatif 30. ve 60. günlerde ise her bir gruptan altı adet defekt bulunacak şekilde tavşanlar sakrifiye edilerek histopatolojik muayeneleri gerçekleştirildi. Radyolojik ve histolojik muayeneler sonucunda TZF kullanılan defektlerdeki kemik iyileşmesinin daha iyi olduğu belirlendi. Sonuç olarak, TZF'nin erken dönem kemik iyileşmesini önemli miktarda artırdığı, iyi bir greft materyali olarak rahatlıkla kullanılabileceği kanısına varılmıştır.
Deneysel olarak tendo calcaneus communis rupturu oluşturulmuş yeni zelanda tavşanında tenorafi sonrası trombositten zengin plazma ve tarantula cubensis özütünün tendo iyileşmesi üzerine etkileri
Bu çalışmada, deneysel olarak tendo calcaneus communis rupturu oluşturulmuş Yeni Zelanda tavşanında tenorafi sonrası trombositten zengin plazma ve tarantula cubensis özütünün tendo iyileşmesi üzerine etkilerini ortaya koymak amaçlandı. Çalışmanın materyalini 42 Yeni Zelanda tavşanı oluşturdu. Tenorafi sonrası tavşanlar trombositten zengin plazma (PRP), tarantula cubensis özütü (Theranekron) ve kontrol olmak üzere üç gruba ve bunlar da kendi içerisinde postoperatif 3 ve 7 haftalık süreyle takip edilen ikişerli alt gruplara ayrıldı. Tenorafi sonrası tendo iyileşme sürecinin makroskopik olarak adezyon değerlendirmesi yapıldığında kontrol ve Theranekron grubunda 3 ve 7 hafta arasındaki ortalama değerlerde anlamlı bir farklılık gözlenmediği (p > 0, 05) ancak PRP grubunda ise anlamlı bir farklılık bulunduğu gözlemlendi (p < 0, 01). Histopatolojik değerlendirmede ise gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar görülmekle birlikte, hücrelerin hizalanması, hücre çekirdeği morfolojisi, defektli bölgeden normal dokuya geçiş, defekt alanında vaskülarizasyon ve yangı parametreleri açısından iyileşmenin 3 ve 7 haftasında gruplar arasında anlamlı bir farklılık gözlenmedi. Sonuç olarak, Theranekronun 3 haftada olumlu bir etki göstermesine karşın 7 haftada kontrol grubundan dahi olumsuz bir iyileşme sürecine sahip olduğu, aksine PRP' nin ise 3 haftada lezyonların şiddetini artırmakla birlikte, 7 haftada çok daha başarılı bir iyileşme sürecine sahip olduğu ve PRP' nin bu anlamda uzun vadeli tendo iyileşme sürecine önemli derecede katkı sağladığı söylenebilir.
İstanbul yöresinde kedi ve köpeklerde deri hastalıklarının insidansı
Kedi ve köpeklerdeki deri hastalıklarına kliniklerde sıkça karşılaşılmakta ve oluşumunda uygun olmayan besleme, barınma ve bakım koşullarının önemli rol oynadığı ifade edilmektedir. Bu çalışmada İstanbul ilinde klinik, poliklinik, bakım-barınma ve rehabilitasyon hizmeti veren 26 küçük hayvan kuruluşunda saptanan deri hastalıklarının değerlendirilmesi yapılmıştır. Çalışmada; ırk, cins, yaş ve tür gibi faktörlerden hareketle deri hastalıklarının insidansları belirlenerek hangi hayvanların hastalıklardan daha fazla etkilendiği ve bu hastalıkların nedenlerinin ne olduğu saptanmaya çalışıldı. Çalışmada 653'ü köpek ve 347'si kedi olmak üzere toplam 1000 olgu kullanılmıştır. Köpeklerin 256 (%39,2)'sı genç (0-2), 153 (%23,5)'ü orta yaş (2-5) ve 244 (%37,3)'ü yaşlı (5-13); kedilerin ise 164 (%47,3)'ü genç (0-2), 92 (%27)'si orta yaş (2-7) ve 91 (%26)'i ise yaşlı (7-19) hayvanlardan oluşmaktaydı. Yapılan ddeğerlendirme sonucunda olguların 276'sında kaşıntılı dermatoz (Kedi: 103 (%29.7); Köpek: 173 (%26.5)), 210'nunda sinüs oluşumuyla karakterize hastalıklar (Kedi: 66 (%19); Köpek: 143 (%21.9)), 122'sinde uyuz (Kedi: 8 (%2.3); Köpek: 114 (%17.4)), 98'inde dermatofitozis (Kedi: 54 (%15.6); Köpek: 44 (%6.7)), 87'sinde nodüler dermatoz (Kedi: 28 (%8); Köpek: 59 (%9)), 64'ünde komplike vakalar (Kedi: 2 (%0.6); Köpek: 62 (%9.5)), 31'inde apse (Kedi: 22 (%6.3); Köpek: 9 (%1.4)), 23'ünde çevresel dermatoz (Kedi: 11 (%3.2); Köpek: 12 (%1.8)), 16'sında otitis externa (Kedi: 3 (%0.9); Köpek: 13 (%2)), 13'ünde ülseratif dermatoz (Kedi: 6 (%1.7); Köpek: 7 (%1)), 12'sinde endokrin dermatozu (Kedi: 3 (%0.9); Köpek: 9 (%1.4)), 11'inde yağlı kuyruk sendromu (Kedi: 11 (%3.2)), 10'unda othematom (Kedi: 2 (%0.6); Köpek: 8 (%1.2)), 7'sinde kabuklanma ve pullanma ile karakterize hastalıklar (Kedi: 2 (%0.6); Köpek: 5 (%0.8)), 4'ünde fotosensibilizasyon (Kedi: 4 (%1.2)), 3'ünde cushing sendrom (Köpek: 3 (%0.5)), 3'ünde atopi (Kedi: 3 (%0.9)), 3'ünde interdigital dermatitis (Köpek: 3 (%0.5)) ve 1'inde ise yaz dermatiti (Köpek: 1 (%0.2) belirlenmiştir. Sonuç olarak; kedi ve köpeklerdeki deri hastalıkları ile ırk, cins, yaş, beslenme, barınma ve bakım gibi faktörler arasında yakın bir ilişkinin olduğu saptanmıştır.
Ovariohisterektomi yapılan kedilerde postoperatif süreçte kullanılan elizabeth yakalık ve yara koruyucu korse (winpet®)'nin stres ve ağrı düzeyi üzerine etkisinin karşılaştırılması
Bu çalışmada, kedilerde ovariohisterektomi sonrasında Elizabethan yakalık (EY) ile yara koruyucu korse (YKK)'nin ağrı ve stres üzerindeki etkilerini karşılaştırması amaçlandı. Prospektif, randomize kontrollü klinik çalışmada, 26 sağlıklı dişi kedi yer aldı. Hayvanlar, orta hat celiotomy sonrası rastgele olarak iki gruba ayrıldı: EY grubu (n=13), Elizabeth yakalık takanlar ve YKK grubu (n=13), yara koruyucu korse takanlar. Değerlendirmeler, premedikasyon öncesinde (0) ve anestezi sonrası iyileşme sürecinde 6, 12, 24, 48, 72 ve 96. saatlerde yapıldı. Değerlendirmelerde UNESP-Botucatu Çok Boyutlu Kompozit Ağrı Skalası (MCPS)ve Glasgow Kompozit Ağrı Skalası-Kedi (CMPS-F) kullanıldı. Salya örnekleri, kortizol düzeyi ölçümleri için 0, 6, 12, 24, 48, 72 ve 96. saatlerde toplandı. Kediler ayrıca davranışsal olarak gözlendi ve istenmeyen davranışlar değerlendirildi. Sonuçlar, CMPS-F ve MCPS açısından gruplar arasında tüm zaman aralıklarında anlamlı farklılık göstermedi (p < 0.05). Kurtarıcı analjezik uygulaması, YKK grubunda 16 ve EY grubunda 17 uygulama ile gruplar arasında benzerdi (p = 0.88). Kortizol seviyeleri de gruplar arasında anlamlı bir fark göstermedi (YKK: 0.05 [0.05 - 0.3] ve EY: 0.05 [0.05 - 0.8]; p = 0.09). Davranışsal olarak, EY grubundaki 13 kediden 10'unun tasmalarını çıkarmaya çalışması veya kafa sallamasıyla (p <0.01) istenmeyen davranışlarda önemli farklılıklar ortaya koyarken, YKK grubunda hiçbir kedide istenmeyen davranış kaydedilmedi. Sonuç olarak, YKK ve EY'nin, ovariohisterektomi sonrası kedilerde ağrı ve stres üzerinde benzer etkilere sahip olduğu ancak EY kullanımı ile ilişkili istenmeyen davranışların stresi arttırdığı görüldü. Klinik önemi ise YKK'nin kedilerde daha rahat bir iyileşme deneyimi sunabilmesi ve yeni araştırmalar için yol gösterici nitelikte olmasıdır.
Kedilerde anestezi derinliğinin blink refleks ile ilişkisi
Bu çalışmada, kedilerde göz kırpma refleksinin anestezi derinliği ile ilişkisi ve göz kırpma refleksinin anestezi derinliğini belirlemedeki etkisine ek olarak bundan elde edilebilecek parametrelerin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışma materyalini Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Kliniğine çeşitli operatif amaçlar için getirilen 7'si dişi, 25'i erkek, beden ağırlıkları 1,8-5 kg (ort, 3,80±0,8 kg) arasında değişen 32 adet kedi oluşturdu. Tüm kedilere premedikasyon amacıyla midazolam 0,1 mg/kg dozunda ve butorfanol 0,4 mg/kg kullanıldı. Anestezi indiksiyonu amacıyla 4 mg/kg dozunda propofol uygulandı. Bunu takiben anestezi idamesi sevofluran ile sağlandı. Kediler için derin anesteziyi sağlayan end tidal MAK değeri olan 2,9 MAK değerinde anestezi sabit tutuldu. Operasyon bitimini takiben 2,9 end tidal MAK değerinden başlanarak azalan her 0,1'lik MAK değeri için supraorbital sinire elektriksel uyarı verilerek uyarının yapıldığı orbikularis okuliden kasından göz kırpma parametreleri kaydedildi. Yapılan çalışmada kedilerde sevofluran anestezinde kedilerdeki ortalama latans, amplitüd, süre değerleri ortaya kondu. Kedilerde tüm MAK değerlerinde R1 ve R2 olmak üzere sadece iki göz kırpma yanıtı ortaya kondu. Aynı zamanda göz parametrelerinden R1 latansı ile MAK arasında pozitif yönlü çok kuvvetli bir korelasyon, R2 latansı ile MAK arasında pozitif yönlü orta derecede bir korelasyon olduğu ortaya kondu. R1 amplitüd ile MAK arasında negatif yönlü çok kuvvetli bir korelasyon, R2 amplitüd ile MAK arasında pozitif yönlü orta derece bir korelasyon olduğu ortaya kondu. R1 süresi ile MAK arasında negatif yönlü orta derece bir korelasyon, R2 süresi ile MAK arasında negatif yönlü zayıf bir korelasyon olduğu ortaya kondu. Anestezi aşamaları ile MAK arasındaki ilişki karşılaştırıldığında sadece aşama II-uyanık aşamalar arasında R1 amplitüd ile R2 amplitüd anlamlı bulundu. Diğer tüm aşamalarda R1 latans, R2 latans, R1 amplitüd, R2 amplitüd anlamsız bulundu. Tüm kedilerin ortalama 0.43±0.20 MAK değerinde uyandığı ortaya kondu.
Ratlarda oluşturulan bakteriyel keratitis modelinde gülün (Rosa damascena) iyileşme üzerine etkileri
Yapılan bu çalışmada, ratlarda oluşturulan deneysel bakteriyel keratitis modelinde gül hidrosellerinin, post-enfeksiyon döneminde kornea iyileşmesi üzerine etkilerini klinik ve mikrobiyolojik yöntemlerle ortaya koymak amaçlandı. Çalışmanın hayvan materyalini 28 adet, dişi, sağlıklı, beyaz Spraque Dawley ırkı rat oluşturdu. Ratlar; bakteriyel keratitis sonrası Rosa damascena damla (RDD) uygulama grubu (7 adet), RD jel (RDJ) uygulama grubu (7 adet), pozitif kontrol (PK) grubu (7 adet) ve negatif kontrol (NK) grubu (7 adet) olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Enfeksiyon sonrası korneal iyileşme sürecinin klinik muayene açısından değerlendirilmesinde; korneal opasite ve korneal ödem bakımından gruplar arasında tedavi öncesi, 3. ve 5. günlerde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmazken, 7. günde RDD, RDJ ve PK gruplarının NK grubuna göre korneal opasite ve korneal ödemde istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edildi. Konjunktival hiperemi açısından; tedavi öncesinde istatistiksel olarak bir fark yokken, tedavinin 3., 5. ve 7. günlerinde istatistiksel olarak bir fark olduğu belirlendi. Konjunktival akıntı bakımından; tedavi öncesi, tedavinin 3. ve 7. günlerinde istatistiksel olarak bir fark yokken, tedavinin 5. gününde istatistiksel olarak bir fark olduğu belirlendi. Konjunktival ödem açısından; uygulama gruplarına göre tedavi öncesi, tedavinin 3., 5. ve 7. günlerinde istatistiksel olarak bir fark olmadığı bildirildi. Epitel erozyonu açısından; uygulama gruplarına göre tedavi öncesi, tedavinin 3. ve 7. günlerinde istatistiksel olarak bir fark olmadı. 5. günde epitel erozyonu açısından tüm uygulama grupları arasında istatistiksel olarak fark vardır. Mikrobiyolojik açıdan değerlendirildiğinde; tüm uygulama gruplarında 3. ve 7. günde RDD, RDJ ve PK gruplarının NK grubuna göre standart bakteri sayılarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmiştir. Sonuç olarak enfeksiyon sonrası RDD, ve RDJ'nin klinik muayene açısından korneal iyileşmede ve mikrobiyolojik analiz açısından standart bakteri sayısı üzerinde olumlu etkileri olduğu kanısına varıldı.
Kedilerde genel anestezide sevofluran uygulamasının intraoperatif doppler ultrasonografi aracılığıyla renal rezistif indeks üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada, kedilerde sevofluran ile gerçekleştirilen inhalasyon anestezisinin renal rezistif indeks üzerine etkilerinin intraoperatif Doppler ultrasonografi aracılığıyla değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışma materyalini Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesine kastrasyon başta olmak üzere tamamı elektif cerrahi için getirilen, klinik muayenesinde genel ve üriner sistem yönünden sağlıklı olarak değerlendirilen 20 adet farklı yaş, ağırlık, ırk ve cinsiyetten kediler oluşturdu. Kediler sevofluran ve izofluran uygulamasına göre 10'arlı iki gruba ayrıldı. Ultrasonografik Doppler incelemelerinde preoperatif rezistif indeks (Rİ) değerleri her iki böbreğin kraniyal, orta ve kaudal kutuplarındaki interlober veya arkuat arterlerden en az ardışık üç Doppler spektrumunun elde edilmesiyle ölçüldü. Operasyon öncesinde premedikasyon amacıyla tüm kedilere sefazolin 22 mg/kg ve butorfanol 0,1 mg/kg dozunda damar içi uygulandı. Anestezi indüksiyonunda propofol 4-6 mg/kg dozunda damar içi uygulandı. Anestezi idamesi bir grup için sevofluran diğer grup için izofluran ile sürdürüldü. Preoperatif renal Rİ ölçüm protokolü aynen uygulanarak intraoperatif ölçümler minumum alveolar konsantrasyon (MAK) 1.2, MAK 1.5 ve MAK 1.7 değerlerinde gerçekleştirildi. Kedilerde sevofluran ve izofluran volatil anestezikleriyle gerçekleştirilen inhalasyon anestezileri sonucunda minumum alveolar konsantrasyon miktarlarının artışıyla birlikte ultrasonografik Doppler incelemelerle elde edilen renal Rİ ve pulsatilite indeks (Pİ) değerlerinin de artış gösterdiği bulundu. Renal Rİ ve Pİ değerlerindeki artışların ise sevofluran ve izofluran volatil anestezik çeşidine göre farklılık göstermediği tespit edildi.
Farelerde deneysel kuru göz modeli üzerine farklı terapötik ajanların etkilerinin karşılaştırılması
Kuru göz sendromu (KGS); oküler yüzeye hasar verme potansiyeline sahip olan yangı, gözyaşı film osmolaritesinin artışı, instabilitesi ve görme bozukluğu ile karakterize multifaktöriyel bir hastalıktır. Gelişiminde; yaş, cinsiyet, çevre, hormon, beslenme, sistemik ve lokal etkili ilaçlar ve refraktif cerrahi gibi bazı risk faktörlerinin etkili olduğu bildirilmiştir. İnsanlarda kadın ve yaşlılar, hayvanlarda ise köpeklerde daha fazla görüldüğü rapor edilmiştir.KGS'nin teşhisinde, klinik belirtilere ilaveten gözyaşı üretim miktarı, prekorneal gözyaşı film (PGF) stabilitesi, oküler yüzey hasarı ve bu yüzeyde meydana gelen bazı sitolojik ve morfolojik değişiklikler gibi kriterlerden yararlanılmaktadır. Tedavisinde; klinik belirtilerin önlenmesi, başta yangı olmak üzere hastalık sürecinde etkili rol oynayan faktörlerin ortadan kaldırılması veya her ikisine yönelik medikal yöntemler kullanılmaktadır. Bu prensipten hareketle mevcut çalışmada, hastalığın tedavisinde sıkça kullanılan bazı ajanların terapötik etkileri karşılaştırılarak en etkili olanının belirlenmesi amaçlanmıştır.Çalışmada 112 adet BALB-C ırkı dişi fare rastgele ve eşit olarak kontrol ve deney olmak üzere iki gruba; her grup da kendi içinde 7'şer hayvanlık 8 alt gruba ayrıldı. Alt gruplar uygulandıkları ajana göre SF (Serum fizyolojik; % 0.009), SH (Sodyum hyaluronat; % 0.3), DİK (Diklofenak sodyum; % 0.1 ), PAT (Olopatadine; % 0.1), RET (Retinoik asit; % 0.01), FML (Fluorometanol; % 1), CsA (Siklosporin-A; % 0.05) ve DOK (Doksisiklin; % 0.025) olarak isimlendirildi. Altı haftalık çalışma süresince deney grubu olgular kuru göz kabinine (KGK) (sıcaklık; 21-25°C, relatif nem; < % 30, hava debisi; 15 L/dk, akım hızı; 2.3 ± 0.5 m/s); kontrol grubu olgular ise kafeslere (relatif nemi; % 50-80, sıcaklığı; 21-23°C) yerleştirildi. Çalışmanın 0-2. haftaları arasında her iki grup deneklere herhangi bir ajan uygulaması yapılmazken; 2-6. haftalar arasında tümünün sağ gözlerine günde 2'şer kez ve her defasında 5?l olmak üzere yukarıda belirtilen ajanlar lokal olarak uygulanmıştır.Tüm denekler; çalışmanın 0, 2, 4 ve 6. haftalarında göz kırpma sayısı, gözyaşı üretim miktarı, korneal fluorescein boyanma, gözyaşı kırılma zamanı (BUT), gözyaşı fluorescein temizlenme, impresyon sitolojisi ve korneal fluorescein permabilite testi yönünden değerlendirilmiştir.Çalışmanın 0. haftasında kontrol ve deney grupları ile bu gruplara ait alt gruplar tüm parametreler açısından değerlendirildiğinde aralarındaki farkın BUT (P<0.05) hariç önemsiz (P>0.05); 2, 4 ve 6. haftalarda ise tüm parametrelere göre önemli (P<0.05) olduğu belirlenmiştir.Çalışmanın 0. haftası ile karşılaştırıldığında 2. haftada tüm deney alt gruplarının; göz kırpma sayıları ve korneal boyanma skorlarının arttığı; gözyaşı üretim miktarları, goblet hücre sayıları, gözyaşı fluorescein temizlenmesi ve BUT'un azaldığı kaydedilmiştir. Terapötik ajanların etkileri 2 ve 6. haftalar arasında ve alt grup gibi değişkenler yönünden değerlendirildiğinde göz kırpma sayısına göre FML, gözyaşı üretim miktarına göre PAT, korneal fluorescein boyanma, BUT ve korneal fluorescein permabilite testlerine göre CsA, gözyaşı fluorescein temizlenme ve impresyon sitolojisine göre ise DİK'in en etkili ajan olduğu belirlenmiştir. Bu parametrelerin sonuçları birlikte değerlendirildiğinde ajanların 4 haftalık terapötik etkileri en iyiden en düşüğe doğru CsA, DİK, FML, PAT, RET, SH, DOK, SF şeklinde sıralanmaktadır. Bu ajanlardan ilk 3'ünün ortak ve yaygın etkilerinden yangının, hastalığın patogenezisinde önemli rol oynadığı anlaşılmaktadır. Buradan, KGS'nin tedavi sürecinde antiinflamatuar ajanların daima göz önünde bulundurulması gerektiği kanısına varılmıştır.Anahtar Kelimeler: KGS, Fare, Evaporatif Stres Faktörleri, Tedavi, Ajan