
2.944
Arşivlenen Tez
9
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Finansal yeniliklerin piyasalara olan etkisi
Enformasyon ve iletişim teknolojilerinin gelişimi, tarihsel süreçte ekonomik ve sosyal alanda büyük değişim yaşanmasına neden olmuştur. Sermaye hareketlerinin serbestleşmesiyle ve özellikle iletişim teknolojilerinde yaşanan gelişmelerle finansal işlemler elektronik piyasalar aracılığı ile küresel ölçekte gerçekleşmektedir. Temelde ekonomik aktörlerin sürekli daha yüksek kâr elde etme isteklerinden kaynaklanan finansal yenilikler, yeni finansal teknolojiler, kurumlar ve piyasalar ile oluşan yeni finansal araçlar ve hizmetler olarak tanımlanabilir. Ekonomide reel piyasaları da etkileyen finansal yenilikler; verimlilik ve iktisadi büyüme üzerinde de etkili olmuştur. Ancak, finansal yeniliklerin para talebinde değişikliliklere neden olması, finansal sistemin istikrarını bozabilecek bir gelişmenin yeni finansal araçlar ile diğer ülkelere de kolaylıkla sıçrayabilmesi gibi etkileri nedeniyle finansal yenilikler bazı belirsizlik ve riskler oluşturmaktadır. Bu çalışmada finansal yenilik kavramı açıklandıktan sonra finansal yeniliklerin oluşturduğu etkilerin çeşitli iktisat teorileri ışığında değerlendirilmesi ve Türkiye ekonomisinde finansal yenilik boyutunun ve etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır; Türkiye'de, yeni finansal araç ve hizmet kullanımının artarak devam ettiği sonucuna varılmıştır.
Öncü göstergeler yaklaşımına göre finansal krizler ve Türkiye örneği
Ekonomi yazınının oluşmaya başladığı 1800'lü yıllardan beri ekonomide yaşanan krizler inceleme konusu olmuş, iktisatçılar bu krizlerin oluşumunu anlamaya ve açıklamaya çalışmışlardır. Günümüze kadar yapılan kuramsal çalışmalar sonucunda kriz kuramları adı verilebilecek geniş bir yazın oluşturulmuştur. Söz konusu yazın, dünya ekonomisinde yaşanan gelişmelerin de etkisiyle, yapılan yeni çalışmalarla giderek genişlemekte ve canlılığını korumaktadır.Çalışmanın temel amacı; finansal krizlerin öngörüsünde yaygın olarak kullanılan Kaminsky, Lizondo ve Reinhart (KLR) Modeli ile ekonomi alanındaki uygulamaları görece yeni olan Yapay Sinir Ağları (YSA) Modelini birlikte kullanarak, Türkiye ekonomisinde yaşanabilecek olası finansal krizler için bir erken uyarı sistemi geliştirmektir. Çalışmada Türkiye ekonomisine ait Ocak 1992 - Mart 2011 dönemini kapsayan veri seti kullanılarak, KLR ve YSA Modelleri ile bir erken uyarı sistemi geliştirilmeye çalışılmıştır. Dolar kurundaki, gecelik faiz oranındaki ve Merkez Bankası brüt döviz rezervlerindeki yüzde değişim ile hesaplanan Finansal Baskı Endeksi (FBE) bağımlı değişken, otuz iki makroekonomik gösterge de bağımsız değişken olarak kullanılmıştır. Türkiye örneğinde sınanan her iki model, 1994 ve 2001 krizlerini on iki ay önceden öngörerek doğru sinyaller üretmektedir.
Türkiye'de hava kargo taşımacılığının gelişimi
Bu çalışmanın üç temel amacı vardır. Birincisi, hava yolcu ve kargo taşımacılığını kapsayan havayolu taşımacılığı sektöründe küresel ölçekte yaşanan hızlı gelişimin nasıl ve ne yönde olduğunu ortaya koymaktır. İkincisi, hava kargo taşımacılığı sektörünün taşınan mallar, firmalar vb. bağlamında yapısını ve sonrasında ise sektörün dünya çapındaki gelişimini göstermektir. Üçüncüsü ise, hava kargo taşımacılığının Türkiye'deki gelişim sürecini, ülkedeki ve dünyadaki gelişmeler bağlamında incelemek; bu alt sistemin ülkenin ekonomik büyümesi üzerindeki etkisine bakmak ve son olarak bu alana yönelik devlet tarafından geliştirilen politikaları tanıtmaktır.
Türkiye'nin ithalatında yeni korumacılığın bir aracı olarak anti-damping uygulamaları
?Türkiye'nin İthalatında Yeni Korumacılığın Bir Aracı Olarak Anti-Damping Uygulamaları? isimli bu çalışmanın amacı, dünya ekonomisinde 1970'li yıllardan itibaren önemi gittikçe artan yeni korumacı eğilimlerin ortaya çıkış nedenlerini ve geleneksel anlamdaki korumacılıktan farklı yönlerini inceleyerek, yeni korumacılığın araçlarından biri olan anti-damping önlemlerini Türkiye'nin ithalatı açısından analiz etmektir.Üç bölümden oluşan çalışmamızın birinci bölümünde, dünya ticaretinde yeni korumacılık akımının tarihsel gelişimi anlatılmış, bu akımın kullandığı tarife dışı engeller tanımlanmış ve yeni korumacılığın dünya ticareti üzerindeki etkileri incelenmiştir. İkinci bölümde, damping kavramının iktisadi ve hukuki açıdan tanımı yapılarak, dampingin koşullarının, amacı ve etkilerinin neler olduğu açıklanmış ve DTÖ Anti-Damping Anlaşması irdelenmiştir. Üçüncü bölümde ise, öncelikle, Türkiye'de anti-damping mevzuatının tarihsel gelişimi anlatılmış, uygulanan anti-damping önlemlerine ilişkin sayısal veriler kullanılarak, bir dış ticaret politikası olarak anti-dampingin ülkemizin ithalatındaki önemi belirlenmeye çalışılmış ve bu önlemlerin daha etkin kullanılmasına ilişkin bazı önerilerde bulunulmuştur.Anti-damping önlemlerinin ithalatımıza etkisini görebilmek için seçili 25 eşyada, dampinge karşı vergi öncesi durum ile sonrası durumu anlamak için yapılan karşılaştırmada, önlem getirilen 25 eşyanın büyük bir bölümünde önleme tabi ülkelerden gerçekleştirilen ithalatın büyük ölçüde gerilediği görülmüştür. Diğer yandan, değişim oranı pozitif bir değer olarak görünen bazı eşyalarda, önleme rağmen ithalatın arttığı gözlemlenmiştir.
Tarım sektöründeki toprak verimi, kişi başına düşen gelir ve toprak değişkenlerinin karşılaştırması, trend eğrilerinin belirlenmesi ve bulguların ima ettiği sonuçlar: İspanya, G. Kore ve Türkiye (1980-2008)
Tezin ilk bölümünde, İspanya Kore ve Türkiye'deki tarım sektöründe, katma değer cinsinden tarımsal hasıla, tarımsal nüfus, tarımsal emeğin ortalama veriminin EOVT ve EOVT değişkeninin İspanya/Türkiye ve Kore/Türkiye kıyaslamasını katsayı cinsinden veren [(EOVT)İSP /(EOVT)TR ve (EOVT)KOR /(EOVT)TR] değişkenlerinin 1980-2008 arasında nasıl değiştiği saptanıp, incelenmiş; bu zaman serilerinden türeyen doğrusal olmayan trend eğrileri ve büyüme patikaları yıllık değişim oranları, her bir değişken ve ülke için SPSS programı vasıtasıyla belirlenmiş; böylece hesaplanmış olan istatistikler analiz edilmiş ve çarpıcı birkaç sonuca ulaşılmıştır:Birinci bölümde, çok açık olarak ortaya çıktı ki, dönem boyunca İspanya ve Kore'nin EOVT performansının Türkiye'ninkine kıyasla önemli ölçüde yüksek olmasının, tarımsal çıktıyı arttırma boyutundaki göreli performanslarından değil de hemen hemen İspanya ve Kore'nin tarımsal nüfusunu çok hızlı bir oranda düşürürken; Türkiye'nin tarımsal nüfusunun 28 yılda sadece %12'lik bir düşüş göstererek neredeyse sabit kalmasından kaynaklanmıştır.İkinci bölümde, FAO istatistikleri, gizli işsizliği de ekleyip verirken, İLO ve TÜİK istatistikleri gizli işsizliği hesaba katmadan verdikleri ve dolayısıyla iki veri seti arasında %80'i aşan farklar varolduğu için İkinci Bölümde, LT yerine ?TN? ile ve EOVT yerine de ?TNbQ? ile çalışmak yeğlenmiştir.Eğer tarımsal istihdam başına ve tarımsal nüfus başına düşen brüt gelirin önemli bir ölçüde arttırılması için endüstriyel olgunluğa erişmiş her ülkenin nesiller evvel başarmış olduğu gibi, tarımsal nüfusun, TN/?N oranını ve LT/?L oranını da %4-%5'in altına çekecek biçimde sadece oransal olarak değil, mutlak olarak da düşmesi şarttır. Yani, Türkiye'deki tarımsal nüfusun, 1980-2008 döneminde, 18.4 milyondan 15.5 milyona düştüğü gibi sadece 1.19 kat değil, gelecek 25 yılda yaklaşık üç kat daha düşerek 5 milyon civarına inmesi gerekir.Bu konuda yapılacak çalışmalar, Türkiye'nin geleceğine ait yol-haritası bağlamında önem arz edecektir.
Türkiye'de hanehalkının yaptığı cepten sağlık harcamaları ve bu harcamaları belirleyen faktörler: 2000-2010 dönemi
Cepten yapılan sağlık harcaması, hanelerin veya bireylerin sağlık hizmetine ulaşabilmek için direkt olarak hizmet sunucusuna yaptıkları ve kendilerine geri ödenmeyecek olan harcamalardır. Sağlık hizmetleri finansman yöntemlerinden biri olan cepten yapılan sağlık harcamaları, hem bireyleri hem de sağlık sektörü finansmanını etkilediği için bu harcamaların boyutu tespit edilmelidir.Bu çalışmada sağlık, sağlık hizmetleri, sağlık ekonomisi, Türkiye'de sağlık sistemi ve finansmanı üzerinde durulmuştur. Türkiye'de hanelerin yaptığı sağlık harcamalarını etkileyen faktörlerin belirlenmesi amacıyla TÜİK tarafından yayınlanan 2010 yılı Hanehalkı Bütçe Anketi mikro veri seti kullanılarak, lojistik regresyon ile model tahmin edilmeye çalışılmıştır.Yapılan çalışmalar sonucunda; Türkiye'de hane reisinin isteğe bağlı sigorta kapsamında olduğu, kadın olduğu ve evli olduğu haneler ile hanede 5 yaş ve altı, 65 yaş ve üstü birey bulunan ve hanede günlük faaliyete engel fiziksel ya da zihinsel problemi olan bireyin olduğu hanelerin, diğer hanelere göre cepten sağlık harcaması yapma olasılıklarının daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca gelir düzeyi arttıkça hanelerin cepten sağlık harcaması yapma olasılığının arttığı sonucuna ulaşılmıştır.
Sürdürülebilir kalkınma çerçevesinde çevre sorunlarıyla mücadele aracı olarak kirlilik izinleri piyasasının etkinliği
Sanayi devrimi ile başlayan insan faaliyetlerinin dünyanın doğal dengesi üzerindeki yıkıcı etkisi, taşıma kapasitesinin üzerine çıkmıştır. Nüfus artışı, kentleşme, sanayileşme ve ekonomik büyüme ile ağırlaşan çevre sorunları; küresel iklim değişikliği, su kaynaklarının azalması, ozon tabakasının incelmesi, çölleşme ve gıda sorunu gibi pek çok sorunun ortaya çıkmasına yol açmıştır.Çevre sorunlarına çözüm arayışları içerisinde üç ana eğilim bulunmaktadır: Sıfır büyüme yaklaşımı, iktisadi büyümeye devam edilmelidir yaklaşımı ve sürdürülebilir kalkınma yaklaşımı.Sürdürülebilir kalkınma yaklaşımı, çevresel kaynakların kullanımı konusunda bugünkü kuşaklar ile gelecek kuşaklar arasında denge gözeten bir kalkınma anlayışıdır. Bu yaklaşımda çevre sorunlarına çözüm arayışında kirlilik izinleri piyasası (emisyon ticareti) önemli bir yer tutmaktadır.Bu çalışma, sürdürülebilir kalkınma yaklaşımı çerçevesinde kirlilik izinleri piyasasının (emisyon ticaretinin) etkin olup olmadığını tespit etmeye çalışmaktadır. Çalışmada ulaşılan sonuç, çevre sorunlarına çözüm bulma çerçevesinde kirlilik izinleri piyasasının etkin olmadığı yönündedir.
John Kenneth Galbraith'in iktisadi düşüncesi
John Kenneth Galbraith, ana akım iktisat düşüncesini eleştiren düşünceleriyle ön plana çıkmış ve genellikle, disiplinlerarası çalışmalar döneminden çok önce disiplinlerarası bir yaklaşımı benimsemiştir. Bugün artık, Amerikan Kurumsal İktisadi düşüncesinin önemli temsilcilerinden birisi olarak gösterilen Galbraith görüşlerini, tarihsel ve kurumsal olgular çerçevesinde ifade etmiştir. Çünkü Galbraith iktisadı, sürekli değişen ve gelişen toplumların incelenmesini konu alan bir bilim olarak görmüştür.Bu çalışma, Galbraith'in iktisadi düşüncesi ve iktisadi düşüncesinin temellerine odaklanmaktadır. Çalışmada Galbraith'in etkilendiği iktisadi düşünce akımlarının en başında gelen Kurumsal İktisat, Keynesyen İktisat, Post Keynesyen İktisat ve çağdaş Marksistlerle olan bağlantıları da incelenmektedir.Galbraith'in en temel iktisadi düşünceleri ise, üç önemli eseri olan Amerikan Kapitalizmi ve Dengeleyici Güç Kavramı, Bolluk Toplumu ve Yeni Sanayi Devleti içerisinde şekillenmiştir. Galbraith'in teorileri bu anlamda aşama aşama gelişen bir seyir izlemektedir.Galbraith özellikle, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra hızlı bir sanayileşme sürecine giren Amerikan toplumunun yaşadığı iktisadi dönüşümleri analiz etmiştir. Galbraith'in bu analizlerinin özünde; İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerika'da biriken zenginlik, dev şirketler, dev şirketlerin teknostrüktür olarak adlandırılan yönetici sınıfı, tüketici ve firma davranışları gibi konular yatmaktadır.Bu çalışmanın amacı da, Galbraith'in bu noktadaki özgün fikirlerini incelemek ve kendisinin iktisadi düşünce geleneği içerisindeki yerine ilişkin değerlendirmeler yapmaktır.
Avrupa Birliği'nde ve Türkiye'de bölgesel kalkınma ajansları
Bu çalışma, iki ana bölümde Avrupa Birliği'nde ve Türkiye'de Bölgesel Kalkınma Ajanslarının gelişimini irdelemiştir. Bölgesel kalkınma yazını ve Yeni Bölgeselcilik düşüncesinin ışığında Avrupa Birliği'nde Bölgesel Politika ve Ajansların nasıl şekillendikleri ortaya konulmaya çalışılmıştır. Ajans uygulamasının Avrupa Birliği içindeki yaygınlığına vurgu yapılmıştır. Çalışmada, özel olarak yeni bir araç olan Kalkınma Ajanslarının Türkiye'de bölgesel kalkınma farklılıklarının azaltılmasına hizmet edip edemeyeceği sorgulanmıştır. Ortaya konulan tartışmaların varlığında Türkiye'de Kalkınma Ajanslarının bölge içi ve bölgelerarası kalkınmışlık farklarının azaltılmasına hizmet edebileceği belirtilmiştir.Anahtar Sözcükler:1. Yeni Bölgeselcilik2. Bölgesel Politika3.Bölgesel Kalkınma Ajansı4. BKA5. Stratejik Bölgesel Plan
Türkiye'de temel makro ekonomik değişkenler ile yatırımları ve istihdamı teşvik yasalarının istihdam üzerine etkileri
Bu tez çalışmasının hazırlanması ardındaki temel neden, işsizlik sorununun 2000 yılı ardından Türkiye'de ön plana çıkmış olmasına karşın Literatürde Türkiye için benzeri bir çalışmanın bulunmamasıdır. Ayrıca Türkiye için yapılmış istihdam ve işsizliği inceleyen çalışmaların çoğunlukla yalnız bir değişken ile işsizlik yada istihdam arasındaki nedenselliği araştırmaya yönelik olduğu görülmüştür. Tez çalışması, makro ekonomik değişkenler ve politika değişkenlerinin istihdam değişkeni üzerindeki etkilerini aynı model içerisinde incelemektedir ve makro ekonomik değişkenlerin istihdam değişkeninin etkileme güçlerinin büyüklüğü açısından bilgiler sunmaktadır. Bu sayede istihdama yönelik politikalar çerçevesinde makro ekonomi politikalarının öncelikli hedeflerinin neler olması gerektiğine ilişkin ön bilgiler vermektedir. Bu yönü ile Türkiye için yapılmış diğer çalışmalardan ayrılmaktadır.Çalışma, Türkiye Ekonomisi için makro ekonomik değişkenler olan Reel GSYH, Reel Faiz Oranı, Reel Döviz Kuru, İhracatın İthalatı Karşılama Oranı ile politika değişkenleri olan, ücret üzerindeki yükler ve 5084 ve 5763 sayılı iki Yatırımları ve İstihdamı Teşvik Yasasının istihdam üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Yukarıda adı geçen temel makro ekonomik değişkenlerin istihdam üzerindeki dinamik etkilerini incelemek için Pesaran ve Shin (1998) tarafından geliştirilen genelleştirilmiş etki-tepki analizi, Vektör Hata Düzeltme Modeli (VHDM) kullanılarak yapılmıştır.Etki-tepki analizin elde edilen sonuçlar, çalışmaya konu olan temel makro ekonomik değişkenlerden, ihracatın ithalatı karşılama oranı değişkeninin, istihdam üzerinde en güçlü dinamik etkiye sahip değişken olduğu göstermiştir. Bu bulguya ek olarak, reel GSYH değişkeninde görülen artışların, istihdamı artırıcı yönde kalıcı etkiye sahip olduğu anlaşılmıştır. Ayrıca, reel faiz oranı değişkeninde görülen bir artışın, istihdam değişkenini kalıcı olarak azalttığı yönünde bulgular elde edilmiştir ve ulusal parada görülen değer artışlarının istihdamı negatif yönde etkilediği fakat bu etkinin güçlü olmadığı anlaşılmıştır. Bu bulgular çerçevesinde, ihracatın ithalatı karşılama oranı değişkenini etkilemeye yönelik tedbirlerin yapısal önlemlere dayanması gerektiği düşünülmektedir. Söz konusu politikanın ekonomik büyümenin sağlanması ve faiz oranlarının artmamasına yönelik önlemler ile desteklenmesi durumunda etkinliğinin artacağı düşünülmektedir. Yukarıda açıklanan yaklaşımlar, ücret üzerindeki yükleri düşürecek politikalar ve istikrarlı bir döviz kuru politikası ile tamamlanmalıdır. Bunun yanında istihdama yönelik teşvik politikalarının ulusal kapsamlı olmasının daha etkin sonuçlara yol açması beklenebilir.Anahtar Sözcükler:1.İstihdam, 2.Makro Ekonomik Değişkenler, 3.Teşvik Yasaları, 4.İşsizlik, 5.Türkiye Ekonomisi
Türkiye'nin vergi yapısı ve Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze vergi yapısındaki değişmelerin ekonomik etkileri
Çalışmamızdaki amaç cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze kadar Türk vergi sisteminin yapısını tarihi süreç içerisinde analiz etmek, vergi yapısını oluşturan ve bu yapıda değişiklik yapan kanunları dönemler itibariyle özetlemek, bu kanunlarının çıkarılış amaçlarını açıklamak ve vergi yapısındaki değişikliklerin ekonomi üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Her bölümde o dönemle ilgili olarak Türkiye ekonomisinin ekonomik yapısı ile ilgili çerçeve bilgiler verilmiştir.Çalışmamızda özellikle vergi kanunlarının yayımlandığı resmi gazetelerden faydalanılmış, her bir kanun ayrı bir başlık halinde incelenmiştir. Ayrıca toplanan vergilerin, gayrisafi yurt içi hasıla ve toplam vergi hasılatı gibi büyüklükler içerisindeki oranlarına bakılmış olup OECD ülkeleri ile kıyaslaması yapılmış, Türk vergi yapısının sağlam temellere oturtulması için yapılan ve yapılması gereken reformlardan bahsedilmiştir. Anahtar Kelimeler:1. Banka2. Ekonomi3. Gelir4. Kanun5. Vergi
İktisat teorisinde kar
Bu çalışmada iktisat teorisinde kar kavramı üzerine odaklanılmıştır. Kar, iktisat teorisi içerisinde kapitalist sistemin işleyişi ve istikrarı açısından önemli bir değişken olarak değerlendirilebilir. Aynı zamanda kar, bölüşüm teorisi içerisinde yer alan önemli bir gelir grubunu da temsil etmektedir. Karın önemi bu şekilde ifade edilebilirken bu çalışma içerisinde klasik, Marksist ve neoklasik iktisadi düşünce okullarının kara bakış açıları değerlendirilecektir.Klasik iktisadi düşünce, karı, emek değer teorisi çerçevesinde sermaye birikimi ve iktisadi gelişme sürecinin önemli bir kaynağı görmekte ve bu anlamda karın kapitalist sistem içerisindeki önemine vurgu yapmaktadır. Çalışma kapsamında incelenen diğer bir görüş olan Marksist iktisadi düşüncede kar, kaynağını artı değerden almakta ve kapitalist sistemin işleyişi gereği, artı değerin kaynağı ise üretim sürecinde kullanılan emeğin çalışma süresi ile emek gücünün devamını sağlamak için gereken ücret arasındaki farktan ortaya çıkmaktadır. Marksist iktisadi düşünce, klasik emek değer teorisinin çelişkilerinden yararlanarak kapitalizmin mübadele yasalarının emek ürününün tümünün emeğe gitmesini önlediğini ve karın kaynağı olan artı değerin kapitalist tarafından ele geçirildiğini öne sürmüştür.Klasik ve Marksist iktisadi düşüncedeki toplumsal sınıf kavramı, neoklasik iktisadi düşüncede yerini bireye bırakmıştır. Neoklasik iktisadi düşüncenin analiz birimi olan bireyler iki temel ekonomik olgudan tüketim kararı aldıklarında tüketici, üretim kararı aldıkları zaman ise üretici olarak ortaya çıkmakta, böylelikle, klasik ve Marksist iktisadi düşüncenin analiz birimi olan sınıflar ve üretim kesimlerinin yerini tüketici ve üretici ayrımı ile bireysel tüketim ve üretim kararları almaktadır Neoklasik iktisadi düşünce, toplumu, bir bireyler toplamı olarak görmüş ve bununla birlikte klasik emek değer teorisinin yerine de fayda değer teorisini geliştirerek iktisadi düşünce içinde yeni bir yaklaşım benimsemiştir. Neoklasik iktisadi düşünce için vurgulanması gereken önemli bir nokta, klasik ve Marksist iktisadi düşünceden farklı olarak faiz ve kar gelirlerini birbirinden ayrılmış olmasıdır. Neoklasik iktisadi, her üretim faktörünün üretime yaptığı katkıya eşit getiri sağladığını, bunun hakça bir paylaşım olduğunu, belirli varsayımlar altında toplam ürünün bütün girdiler arasında paylaşıldığını, geriye hiçbir artık kalmadığını gösteren bölüşüm kuramını kurmaya çalışmışlardır. Kar, neoklasik iktisadi düşüncede girişimcinin üretim süreci sonunda elde ettiği geliri ifade etmektedir ve bu anlamda girişimcinin üretime yaptığı katkıya eşit olduğu da neoklasik bölüşüm teorisi çerçevesinde söylenebilir.Anahtar Sözcükler1.Bölüşüm2.Kar3.Artı Değer4.Emek değer teorisi5.Fayda değer teoris
Dünya ekonomisinde değişen dengeler ve yükselen ekonomilerin artan önemi
İlk defa Goldman Sachs tarafından 2001 yılında klasik büyüme modellerinde yer alan gelişmekte olan ülkelerdeki sermayenin yüksek getirisine ve az gelişmiş ülkelerin, gelişmiş ülkelerdeki mevcut teknolojiyi uyarlayabilme şansı varsayımlarına dayanarak ortaya atıldığında büyük tartışmalar yaratan BRIC kavramı ile ilgili değerlendirmeler, dünya ekonomisinde arda arda yaşanan hızlı ekonomik büyüme ve 2008 Küresel Krizi süreçleri sayesinde bugün daha sağlıklı olarak yapılabilmektedir. Gerek küresel büyüme gerekse kriz döneminde gösterdikleri performans ile Rusya dışındaki BRIC ülkeleri, üç büyük ekonomik blokla önemli bir yakınsama süreci içine girmişlerdir. Yakınsama, bu üç ülkede farklı oranlarda gerçekleşmektedir. Yakınsama süreci en hızlı Çin'de yaşanırken bu ülkeyi Hindistan takip etmektedir. Rusya ise diğer BRIC ülkeleri gibi, ürün yelpazesini zenginleştiremeyip doğal kaynak ve enerji ihracatına bağımlılığını sürdürdüğünden uluslararası konjektürel gelişmelerden fazla etkilenmekte olup Çin, Hindistan ve Brezilya'dan farklı bir portre çizmektedir. Kısacası, 1980 ve 1990'larda ekonomik güç merkezleri olarak gösterilen üç büyük ekonomi bloğunun bugün ağırlıklarının nispeten azaldığını ve çok kutuplu bir dünyaya doğru yol aldığımızı rahatlıkla söyleyebiliriz.Türkiye'nin 1980'den sonra dışa açılması, Türk firmalarının rekabet gücünü arttırıp, ekonominin tarım ekonomisinden sanayi ekonomisine geçmesini sağlayarak kişi başına düşen geliri çarpıcı bir şekilde yükseltse de dışa bağımlığılığı artarak sürmektedir. Türkiye'den daha sonra dışa açılan Çin, Hindistan ve Brezilya ekonomileri ise kontrollü serbestleşme ve bilinçli kalkınma politikaları ile daha hızlı ve istikrarlı bir gelişme sürecine girerek dünya çapında markalar yaratmışlardır. Dolayısı ile bu üç ülkenin girmiş oldukları yakınsama süreci Türkiye Ekonomisi için geçerli değildir.
Türkiye'de vergi gelirlerinin alt-kalemlerinin GSYH'ya oranları (1998-2008); bunların OECD ve AB ülkelerindeki değerlerle kıyaslanması (1965-2007) ve Türkiye'de yalan matrah beyanı yoluyla gerçekleştirilen vergi kaçakçılığı
Bu tezin ilk bölümünde Türkiye'deki konsolide bütçe gelirlerinin ve toplam vergi gelirlerinin; vergi-gelirleri içinde dolaylı ve dolaysız vergilerin; dolaysız vergiler içinde gelir vergisi, kurumlar vergisi ve servet unsurlarından alınan vergiler gibi ana kalemlerin; ve de gelir vergisinin önemli alt kalemleri olan maaş ve ücretlerden alınan vergiler ile ?beyannameye ta'bi vergi mükelleflerinden alınan gelir vergisi?nin GSYİH'a oranları ve bu oranların 1998-2008 arasındaki değişimi incelenmiştir. İncelemelerde kullanılan rakamlar; Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı (GİB) istatistiklerindeki ham verilere dayanarak, tarafımızdan yeniden derlenip düzenlenerek daha okunabilir tablolar halinde metin içinde sunulmuş; GİB'in orijinal ham verileri ise Eklere konmuştur.İkinci Bölümde, Bütçe Gelirlerinin yukarıda sıralanmış olan ana-kalemlerinin ve bunların en önemli alt kalemlerinin GSYİH'ya oranlarının Türkiye ile AB-15, AB-19 ve OECD ülkelerinin ortalaması ve de seçilmiş olan 8 OECD ülkesinin bazılarının karşılaştırılması yapıldı. Bu bölümde ham veriler olarak, 1965'e kadar geri giden ama 1965-2000 arasını `yıllık' değil de `5-Yıllık' olarak veren OECD İstatistikleri kullanıldı. Bu veriler; çeşitli OECD ülkeleri, AB ve OECD ortalamaları ile Türkiye'nin vergi gelirleri ve alt kalemlerinin GSYİH oranlarını uzun vadeli bir dönem için karşılaştırma olanağı sağladılar. 1980-2006 dönemi için dolaysız vergilerin dolaylı vergilere Türkiye'deki oranı, AB-15, AB-19 ve OECD ortalamalarının ve seçilmiş sekiz OECD ülkesindeki oranlar ile karşılaştırıldı. Türkiye'de, 1980-2008 arası, dolaylı-vergilerin payının ne denli arttırılmış olduğunu iyi özetleyen bir tabloda (dolaysız/dolaylı)x-ülkesi / (dolaysız/dolaylı)Türkiye katsayıları hesaplanıp sunuldu.Üçüncü Bölümde, ilkönce Türkiye'deki kamu açığı ve vergi sistemine ilişkin sorunsalın tanımı yapılıp yansımaları özetlendi: 2008 krizi öncesinde bile %4.5 düzeyinde olan ?sosyal güvenlik fonları açığı dahil kamu açığının GSYH'a oranı? 2009 yılında %10'u bulmuştur. Ama bunun nedeni, kamu harcamalarının aşırı yüksek olmasına bağlanamaz. Çünkü Türkiye'de kriz öncesinde kamu harcamalarının GSYH'a oranı OECD ve AB ülkelerine kıyasla neredeyse 2 kat daha düşüktür. Dolayısıyla OECD ve AB ülkeleri ortalamalarına kıyasla çok düşük düzeylerde olan vergi gelirlerinin GSYİH'e oranı yükseltilmesi ve bunun dolaysız/dolaylı vergi oranını arttırarak yapılması gereğini ima eder. Konuya ilişkin iki temel boyut belirlendi: (i) Uygulanan gelir vergisi çizelgesi müterakki değildir; en alt gelir dilimine %15; en üst gelir dilimi olarak tanımlanan 50,000TL ve üstüne ise sadece %35 marjinal vergi oranı uygulanmaktadır. Bunun yerine ikame edilmesi gereken müterakki niteliklere sahip örnek bir vergi çizelgesi hazırlandı ve bunun türettiği ortalama vergi oranı tablo ve grafiği sunuldu. (ii) Türkiye'de gelir vergisi kaçağının hemen hemen tamamı ?kayıt-dışı? olmayan, yani kaydı olan ve beyannamesini veren mükelleflerin matrahlarını gerçek matrahlarının (ortalama olarak) matrahlarının sadece %5'ini beyan etmeleri yoluyla gerçekleşmektedir. Bu; gerek GİB orijinal istatistiklerine dayanan mikro bir yaklaşımla gerekse Milli Gelir İstatistiklerine dayanan makro bir yaklaşımla gösterildi.Tanımlanmış bu iki soruna eş-anlı çözüm getirilebildiği ve müterakki bir gelir vergisi çizelgesi ve de gelişmiş ülkelerdekine benzer etkin ve toleranssız bir vergi toplama sisteminin alt-yapısı ile birlikte ihdasını da içeren köklü bir vergi reformları yapılabildiği takdirde, ortaya çıkacak iktisadî sonuçlar özetlendi: Neticede, hem Kamu Açığının hem de faiz ödemelerinin GSYİH'e oranı, şimdikinin üçte-biri veya dörtte-biri düzeyine indirilmiş, hem gelir dağılımını düzeltici nitelikte ve sosyal-adalet ilkelerine çok daha uygun bir gelir vergisi sistemi yaratılmış, hem vergi gelirleri ve dolaysız vergi gelirlerinin GSYİH'a oranı arttırılmış ve bu değişkenler bağlamında AB-19 ülkeleri ortalamasına önemli bir ölçüde yaklaşılmış, hem de alt-yapı ve beşeri sermaye yatırımlarının GSYİH'daki payı önemli ölçüde arttırılmış ve dolayısıyla Türkiye'nin kalkınma çabasına çok önemli bir katkıda bulunulmuş olacağı sonucuna varıldı.Anahtar Sözcükler;1.Vergi Kaçakçılığı2.Yalan Matrah Beyanı3.Vergi Matrahı4.Vergi Geliri5.GSYH
Küresel gıda krizi nedenleri etkileri ve uygulanan politikaların etkinliği
2006 yılından itibaren hızla artmaya başlayan gıda fiyatları 2008 yılının haziran ayında son 30 yılın en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Bu durum özellikle yoksul ülkeleri olumsuz olarak etkilemiş ve gıda güvenliği olarak adlandırılan tehlikeye atmıştır. 1,5 yıl içerisinde 100 milyondan fazla insan açlıkla karşı karşıya kalmıştır. Bu durum pek çok insanı etkilediği için gıda krizi veya gıda fiyat krizi olarak adlandırılmıştır.Gıda krizinin pek çok sebebi vardır. Artan dünya nüfusu, yüksek petrol fiyatları, değişen tüketim kalıpları, tarım sektöründeki altyapı sorunları, spekülatif yatırımlar bu sebeplerin bazılarıdır. Sebeplerin etkileri üzerinde bilim adamları arasında tam bir uzlaşma sağlanamamış olsa da, dünyada özellikle yoksul ülkeleri etkileyen bir gıda krizinin olduğunu herkes kabul etmektedir. Bu sebeplerin dışında gıda krizinin en büyük sebebi satın alım gücünün olmaması başka bir ifade ile yoksulluktur.Gıda krizi özellikle gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkeleri etkilemiştir. Özellikle bu ülkelerde yaşayan yoksul insanlar daha fazla desteğe ve yardıma ihtiyaç duymuşlardır. Gıda krizi sebebiyle artan kamu harcamaları bütçe açıklarına sebep olmuş ve bu ülkeler de bütçe açıklarından kurtulabilmek için uluslararası desteğe ihtiyaç duyar hale gelmişlerdir.Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, FAO yoksul ülkelere yardım eden başlıca uluslararası kuruluşlardandır. Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu gıda krizinin etkilerini azaltmak için milyarlarca dolarlık fon yaratmış olmalarına rağmen politika ve önlemlerinin gıda krizine yol açtığı yönündeki eleştirilerle de karşı karşıya kalmışlardır.Bir ülke Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu'nun yardımına ihtiyaç duyarsa onların kurallarına göre uymak zorundadır. Bu kurallara göre devletin ekonomideki payı azaltılmalı, özelleştirme özendirilmeli, gıda yardımları ve tarım teşvikleri azaltılmalı, ithalatın önündeki engeller kaldırılmalıdır. Bu gibi koruyucu tedbirlerin kaldırılması, ülkedeki işsizliği ve yoksulluğu ciddi şekilde arttırmıştır. Üretilen tarım ürünleri miktarı ve gıda alımını sağlayan gelir düzeyinde önemli azalmalar meydana getirmiş ve gıda krizi özellikle yoksul ülkelerde yıkıcı etkiler yaratmıştır.Anahtar Sözcükler1.Gıda Krizi2.Gıda Güvenliği3.Açlık4.Uluslararası Para Fonu5.Dünya Bankası
Küreselleşme sürecinde devlet / toplum kompleksinin dönüşümü ve Türkiye'de ulusötesi sermayenin yükselişi: Koç Holding örneği
Bu çalışmada günümüz kapitalist sisteminin bundan yüz yıl öncesine göre çok daha ulusötesi bir karakterde olduğu öne sürülmektedir. Bu önerme etrafında, birinci bölümde ?ulusötesi kapitalist sınıf? (UKS), ?devletin ulus-ötesileşmesi? ve ?ulusötesi tarihsel blok? gibi anahtar kavramlar tanıtılıyor. Bu bölüm, aynı zamanda, ulusötesi tarihsel materyalist yaklaşımın temel kavram ve yaklaşımlarını incelemektedir. Burada günümüzde kapitalist sınıfın farklı fraksiyonları ve kapitalist büyük güçlerin arasında yaşanan yerel ve küresel mücadelelerin bazı belirli biçimleri çözümlenmektedir. Bu bağlamda çalışma küresel politik ekonomiyi Kees van der Pijl tarafından geliştirilen ?ulusötesi ve sistemik mücadeleler? kavramına dayanarak anlamaya ve açıklamaya çalış-maktadır.Çalışmanın ikinci bölümünde ?kapitalist sınıf?, ?sınıf fraksiyonları? ve ?sınıf bilinci? gibi diğer bazı temel kavramlar tartışılmaktadır. Ulusötesi fenomeni ve dünyada UKS oluşumu süreçleri de bu bölümün inceleme kapsamına giren konulardır. Burada kapitalist sisteme bugün sahip olduğu ulusötesi niteliğini kazandıran bazı gelişmeler sıralanmaktadır. Bu gerek altyapısal ve gerekse üstyapısal gelişmeler UKS oluşumunun ampirik belirleyicileri olarak da ele alınabilir. Bunlar; 1) UÖŞ'lerin ve iştiraklerinin yaygınlaşması, 2) uluslararası doğrudan yatırımlardaki (UDY) keskin artışlar, 3) Sınır-ötesi birleşme ve satın alma işlemlerindeki (B&SA'lar) artış, 4) Her çeşit ulusötesi stratejik ittifakların artışı, 5) Ulusötesi ortak yönetim kurulu üyeliklerindeki artış, 5) Ulusötesi iş çevrelerinin özel forumlarının dikkat çekici yükselişi.Üçüncü ve dördüncü bölümlerde bu altı gelişme sırasıyla Türkiye ekonomisi ve Koç Holding örnek olayı üzerinden ele alınmaktadır. Buradaki temel so-runsal, Türkiye'de UKS oluşumuna zemin sağlayan bir ortamın var olup olmadığını anlamaktır. Ortaya çıkarılan bulgular, Türkiye'nin Locke'cu Batı'ya entegrasyonu ile Türkiye'de UKS oluşumu süreçlerinin birbiriyle yakından ilişkili, iç içe geçmiş gelişmeler olduğunu göstermektedir. Koç Topluluğu gibi dinamik ulusötesi sermaye gruplarının varlığı ise Türkiye'deki UKS varlığının en güçlü delilleri olmaktadır.
Ticari bankalar için alternatif döviz pozisyonu yönetim stratejileri: Türk bankacılık sistemi açısından bir değerlendirme
Sabit kur sisteminden serbest kur sistemine geçilmesi ve finansal serbetleşme, bankaların yabancı para cinsinden işlemlerinde de büyük artışları beraberinde getirmiş, bu durum bankaların döviz pozisyonları nedeni ile maruz kaldıkları kur riskini artırmıştır.Bankalar açık döviz pozisyonları nedeniyle büyük zararlarla karşı karşıya kalabilmektedirler. Bu nedenle kur riski, özellikle geleneksel mevduat bankaları için aktif bir şekilde yönetilmesi ve korunması gereken bir konudur. Bankaların döviz pozisyonu yönetiminde kur riskinin tamamen ortadan kaldırılması mümkün olmamakla birlikte bunların belli bir güven aralığında kontrollü bir şekilde yönetilmesi mümkündür. Türk Bankacılık Sektörü Özel Sermayeli Mevduat Bankaları Grubuna ait Aralık 2002-Eylül 2009 bilançoları incelendiğinde, Grubun zaman zaman yüksek miktarda yabancı para döviz pozisyonu taşıdığı bu nedenle büyük oranda kur riskine maruz kaldığı görülmektedir.Bu noktada vadeli türevler ticari bankalara kur riskten arındırılmış bir döviz pozisyonu yönetim imkanı sunmaktadır. Özel Sermayeli Mevduat Bankaları Grubu açısından türev ürünlerin kullanımı suretiyle kur riskinden arındırılmış alternatif bir döviz pozisyonu yönetimi oluşturmak olası zararlardan korunmak için mümkün ve gerekli görünmektedir.Anahtar Sözcükler1.Ticari Bankalar2.Döviz Pozisyonu3.Kur Riski4.Türev Ürünler5.Riskten Korunma
1980 sonrası Türkiye kalkınma deneyiminin uluslararası boyut bağlamında değerlendirilmesi
1980 ile birlikte dünya çapında yeni tek biçimli ekonomi yönetimi anlayışı hakim olmuştur. Bu anlayış ülkeleri ?aynı? gören, aralarındaki farklılığı dikkate almayan neoliberalizmdir. Neoliberalizmin hakimiyetiyle `altın çağ'ın Keynesyen ekonomi politikalarından vazgeçilmiştir. Ayrıca kalkınma anlayışı da değişmiş, makroekonomik göstergelere odaklanılmıştır. Bu dönemin bir başka özelliği gelişmekte olan ülkelerde ortaya çıkan borç krizidir. Borç krizi ile birlikte birçok ülke IMF ile anlaşmalar yaparak istikrar politikaları uygulamaya başlamıştır. İstikrar politikasının yanı sıra ekonomi yönetiminde yapısal dönüşümlerde yaşanmıştır. Bu dönüşümler, Washington Uzlaşısı ve daha sonra revize edilmiş hali olan Post-Washington Uzlaşısı ile tanımlanan ekonomi politikalarından oluşmaktadır.Brezilya ve Arjantin örneklerine bakılırsa IMF istikrar programının sonucuna ulaşılabilir. Bu iki ülkede uygulanan IMF istikrar politikaları istikrarsızlığa neden olmuştur. Ayrıca bu ülkelerde IMF politikalarını uygulamanın neden olduğu yapısal problemler, ülkelerin kalkınma hamlelerini engellemiştir.Türkiye de 1980 ile birlikte yapısal bir dönüşüm geçirmiştir. Artık liberal, dışa açık, piyasa merkezli bir ekonomi anlayışı geçerlidir. Bu dönüşümün faili IMF ve Dünya Bankası'dır. Türkiye bu iki kurum ile yaptığı anlaşmaların yönlendiriciliğinde bu dönüşümü geçirmiştir. En son olarak ise yine bu kurumlarla yapılan anlaşmalar çerçevesinde, Post-Washington Uzlaşısı'na uygun düzenlemeler yapılmıştır. Devletin ekonomik aktör konumu yapısal reformlarla edilgenleştirilerek, belirleyicilik uluslararası kurumlar ve bu kurumların mantığına uygun düzenlenen ulusal teknokrat kurullara devredilmektedir. Sonuç kalkınma ve neolibaral ?kalkınma?da başarısızlığın yanı sıra ekonomi yönetiminde bağımsızlığın kaybedilmesidir.Anahtar Sözcükler:1.Kalkınma2.Neoliberalizm3.Yapısal Dönüşüm4. Uluslararası Kurumlar5.Washington Uzlaşısı
Türkiye'de belediye borçlarının genel bütçeye etkileri: 1980-2009 dönemi analizi
Türkiye'de belediyeler 1990 sonrası dönemde oluşan finansman ihtiyaçlarını karşılamak için sıklıkla borçlanma yoluna başvurmuşlardır. Özellikle bu dönemde Hazine garantili dış borçlanma belediyeler için çok cazip bir kaynak haline gelmiştir. Çünkü Hazine garantisi ile verilen krediler geri ödenmediğinde Hazine borçlu duruma gelerek belediyelerin bu borçlarını üstlenmektedir.Belediyelerin borcunu ödememesi sonucu Hazine tarafından öngörülemeyen bu tutarlar nedeniyle oluşan nakit problemleri, hem kamu harcamalarının finansmanı için toplanan vergi ve vergi dışı gelirlerin Hazinenin nakit açıklarında kullanılmasına, hem de beklenenden daha fazla gerçekleştirilen borçlanma nedeniyle faiz giderlerinin artmasına neden olmuştur. Sonuçta bu giderler bütçe açığını artırıcı bir etki meydana getirmiştir.2000'li yıllarda yürürlüğe giren yasal düzenlemelerle Hazine üzerinde ciddi yük oluşturan garantili kredilere sınırlandırmalar getirilmesi ile belediyelerin Hazine garantili dış borç stokunda ve üstlenilen garantili kredilerde azalışlar yaşanmıştır. Bu azalışlar nedeniyle Hazine garantilerinden kaynaklanan bütçe açıkları da azalmıştır. Ancak önceki dönemlerin birikimi sonucu vadesi geçmiş Hazine alacakları ile beraber belediyelerin diğer kamu kurumlarına olan iç borçları yıllar itibariyle artış göstermiş ve uzlaşma müessesesi adı altında yapılan yasal düzenlemelerle bu borçlara ait alacakların bir kısmı silinmiştir. Silinen bu alacaklar yine bütçe açıklarını artırıcı bir etki meydana gelmiştir.Sonuçta 1990'lı yıllarda oluşan bütçe açıklarının bir nedeni belediyelerin garantili dış borçlarının Hazine tarafından üstlenilmesi iken, 2000'li yıllarda bu nedenlerden biri ?uzlaşma müessesesi? ile alacakların silinmesi olmuştur.Anahtar Sözcükler:1.Bütçe açıkları2.Belediyeler3.Borçlanma4.Hazine garantili borçlanma5.Uzlaşma
Türkiye'de elektrik piyasasında fiyat oluşumunun dünü, bugünü ve geleceği
Ekonomik kalkınmanın ve büyümenin yanında, yurttaşlar için de zorunlu bir mal olan elektrik enerjisine, toplumun her kesiminin kolay bir şekilde ulaşabilmesi, herkesin rahatça ödeyebileceği bir fiyattan satılmasına bağlıdır. Elektrik fiyatları geçmişte üretim, iletim ve dağıtım alt kesimlerinin tümünün devlet tekelindeki piyasa yapısında, belli ölçüde kamu yararı da gözetilerek elektrik KİT'lerinin maliyetleri ile hükümet programları ve enflasyon hedeflerine göre belirlenmekteydi. Devletin egemen olduğu dikey bütünleşikli bu yapıda sübvansiyonlar ve diğer teşvik unsurları fiyatların günümüze oranla daha düşük olmasını sağlamaktaydı. Piyasada önce devlet tekelinin kaldırılması, sonra da hükümetlerce yürütülen serbestleştirme çalışmaları ve özelleştirmelerle birlikte devletin sadece iletim sektöründe yer aldığı, üretim ve dağıtım pazarlarının özel kesime bırakıldığı bir piyasa yapısına geçiş hedefi büyük ölçüde gerçekleşmiştir. 4628 sayılı Yasa'nın çıkarılması sonrası Geçiş Dönemi olarak ifade edilen alt aşamada üretim ve dağıtım özelleştirmelerinin tamamlanmasıyla piyasanın yeniden yapılandırması sonucu, toptan piyasada fiyatların belli ölçülerde sunum ve istem dengesine göre marjinal fiyatlandırma ile belirlendiği bir yapı kurulmuştur. 2013 yılında geçilmesi tasarlanan son aşamada ise bütün piyasanın anlık sunum ve istem durumuna göre belirlendiği bir yapı kurulmuş olacaktır. Böyle bir ortamda belirlenecek, zorunlu olarak kullanılması gereken bir mal olan elektriğin fiyatının da geçmiş yıllardaki karar alma mekanizmalarının belirlediği fiyatlardan farklı olacağı açıktır. Özel sektörün egemen olduğu bir yapıda elektrik fiyatlarının gelecekte daha fazla artacağı yaşanan birkaç olayla gözler önüne serilmiştir.Buna göre, AB ve diğer uluslararası kuruluşların dayatmalarıyla stratejik açıdan önemli olan enerji ve elektrik konusunda Türkiye'nin kendi karar alma haklarını önce özel sektöre daha sonra uluslararası tekellere devredeceği olasılığının yüksek olduğu bir ortamda, belirlenecek olan bir fiyatlandırma yapısı da Türk toplumunun gönenci ve ülkenin geleceği açısından önemli sorunlar oluşturacaktır.
Medya ekonomisi ve Türkiye'de basın piyasasının ekonomik analizi
Bilginin üretiminde ve toplum geneline yayılmasında büyük öneme sahip olan medya, yaşanan hızlı teknolojik gelişmelerin etkisiyle etkinliğini arttırmış, toplumu etkileme özelliğin yanı sıra ekonomideki önemli yeri neticesinde söz konusu çalışmaya konu olmuştur.1980'lerde uygulanmaya başlayan neo-liberal politikalardan gerek ülkemizdeki gerekse Dünya `da ki medya piyasaları etkilenmiş, mülkiyet yapısında ve yatırım yapan sermayenin niteliğinde değişiklikler olmuş, bunun sonucunda da medyada yoğunlaşma eğilimleri ortaya çıkmıştır.Bu çalışmada medya ekonomisinin yapısı incelenmiş, Basın Ekonomisi başlığı altında basın gelir ve gider yapısına değinilerek, basında yoğunlaşma analiz edilmiş ve birçok faaliyetlerinden biri medya olan Türkiye'deki büyük grupların yapısı incelenerek basın piyasadaki azımsanamayacak payları ortaya konulmuştur.
Küresel ekonomide uluslararası ekonomik kuruluşların yeni sorumluluğu ve rolü
Uluslararası ekonomik kuruluşlar, küresel ekonomiyi düzenleyen ve şekillendiren kuruluşlardır. Uluslararası ekonomik kuruluşlardan en önemlileri, hiç kuşkusuz, IMF, WB ve WTO'dur.IMF ve WB, 1944 yılında kurulmuş olup, IMF, ödemeler bilançosu ile ilgili sorunlarda ülkelere kısa vadeli kredi olanakları sağlama görevini üstlenmişken, WB ise, II. Dünya Savaşı sonrası ülkelere, kalkınmalarına yönelik krediler vermiştir. Kuruluşuna yönelik ilk adımı 1947 yılında GATT'ın oluşumu ile atılan WTO ise, belirlediği belli kurallar çerçevesinde küresel ticareti düzenleyen temel kuruluş olmuştur.II. Dünya Savaşı sonrasında, küresel ekonomide yer alan önemli ekonomik olaylara paralel olarak, uluslararası ekonomik kuruluşların rol ve sorumluluklarında, zamanla bazı değişiklikler ortaya çıkmıştır. 1980'lerde finansal piyasaların liberalizasyonu ile ortaya çıkan küreselleşme, bu rol ve sorumlulukların değişimine yol açan temel etken olmuştur. Bu dönemden itibaren, uluslararası ekonomik kuruluşlar, küresel ekonomideki konumları dolayısıyla sorgulanmaya başlanmış ve dünya genelinde küresel boyutta tepkilerle karşılaşmışlardır.Çalışmanın amacı, IMF, WB ve WTO olmak üzere üç ekonomik kuruluşun, küresel ekonomideki rol ve sorumluluklarındaki değişimlerini, küresel ekonomide vuku bulan olaylarla ilişkili bir biçimde ortaya koymak ve bu uluslararası ekonomik kuruluşların yeni rol ve sorumluluklarının ne olduğu konusunda ayna görevi üstlenmektir.
Tam üyelik sürecinde Türkiye ve AB üyesi ülkelerin sosyo?ekonomik gösterge performanslarının karşılaştırmalı analizi
1959 yılında Türkiye'nin AET'ye katılım talebi ile başlayan ve bugün Türkiye'nin önemli politik hedeflerinden biri haline gelen Avrupa Birliği'ne tam üyelik süreci 3 Ekim 2005 tarihinde müktesebata uyum müzakereleri ile farklı bir boyuta taşınmıştır. Bu kapsamda Türkiye'nin ekonomik ve sosyal göstergeleri AB üye ve aday ülkelerin göstergeleri ile karşılaştırılarak Türkiye'nin üyelik olasılığı yani Kopenhag kriterlerine uyumu incelenmiştir.Çalışmada çok değişkenli istatistik tekniği olan temel bileşenler analizi kullanılarak ülkelerin gelişmişlik durumlarını karşılaştırmaya olanak veren endeksler hesaplanmıştır. 20 sosyal değişken ile Sosyal Gelişmişlik Endeksi, 22 iktisadi değişken ile İktisadi Gelişmişlik Endeksi ve 42 sosyo-ekonomik değişken ile Kalkınmışlık Endeksi türetilmiştir. Endeks değerleri sonucuna göre ülkeler sıralanarak Türkiye'nin üye ve aday ülkelere göre yeri belirlenmiştir.Analiz sonucunda elde edilen bulgulara göre, Türkiye Sosyal Gelişmişlik Endeksinde 24., İktisadi Gelişmişlik Endeksinde 28., Kalkınmışlık Endeksinde ise 25. sırada yer almaktadır. Türkiye'nin tespit edilen bu sosyal ve ekonomik konumu, Kopenhag Kriterlerini karşılamada yetersiz olduğunu göstermektedir. Buna göre, Türkiye'nin yakın bir gelecekte AB'ye üye olma olasılığının düşük olduğu değerlendirilebilir. Ayrıca diğer aday ülkelerden Hırvatistan'ın ekonomik ve sosyal durumu, AB üye ülkelerine nazaran kötü olmakla beraber bu ülkenin üyelik olasılığı Türkiye'den daha yüksek görülmektedir. Makedonya ise aday ülkeler arasında en az kalkınmış ülkedir.
1980 sonrası ekonomik krizlerin karşılaştırmalı bir analizi: Türkiye örneği
Bu çalışmada 1980 sonrası ekonomideki yapısal dönüşüm ve 1989 yılında sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi sonrasında yaşanan ekonomik krizler incelenmiştir. Bu bağlamda; 1980 yılından sonra ilk ciddi kriz olma niteliği taşıyan 1994 krizi, 1997 Güneydoğu Asya ve 1998 Rusya krizleri, 2000-2001 krizi ve 2008 küresel ekonomik krizi çalışma kapsamına alınmıştır.Türkiye ekonomisinde yaşanan ekonomik krizlerin çıkış nedenleri ve kriz sonrasında ekonomi üzerinde yarattığı etkiler aynı değildir. Çalışmada ekonomik krizler, çıkış kaynağı açısından ülke ekonomisinden kaynaklanan krizler ve dış şoklardan kaynaklanan krizler olarak sınıflandırılmıştır.Çalışma; kriz teorileri ile ilgili yapılan literatür taraması ve istatistiki veriler ışığında krizlerin oluşum nedenlerinin ve Türkiye ekonomisinde yarattığı etkilerin benzer ve farklı yönlerini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu doğrultuda ilk bölümde literatürdeki ekonomik krizler ile ilgili kavramsal çerçeveye yer verilmiştir. İkinci bölümde 1980 sonrası ekonomik krizlerin nedenleri ve gelişimi üzerinde durulmuştur. Üçüncü bölümde ise makroekonomik değişkenler seçilerek ekonomik krizlerin etkilerinin karşılaştırmalı analizi yapılmıştır.Çalışma; incelenen kriz dönemlerinin makroekonomik değişkenler üzerinde benzer etkilerinin olmasının yanı sıra farklı etkiler de gösterdiğini ortaya koymuştur. Çalışma kapsamında incelenen bütün kriz dönemlerinde GSYİH'deki büyüme oranı önemli ölçüde düşmüş, ekonomi daralmıştır. İşsizlik oranlarındaki değişime bakıldığında ise 1994 krizinde işsizlik oranının yükselmediği ancak incelenen diğer kriz dönemlerinde işsizlik oranının yükseldiği görülmüştür. Kriz dönemlerinde enflasyonist bir eğilim mevcuttur. Dış ticaret göstergelerine bakıldığında ise ithalatın bütün kriz dönemlerinde azaldığı ancak ihracatın ülke ekonomisinden kaynaklanan 1994, 2000-2001 krizlerinde arttığı, dış şoklardan kaynaklanan 1997 Güneydoğu Asya, 1998 Rusya ve 2008 küresel krizlerinde ise azaldığı görülmüştür.
Optimal para alanları kuramı ve Türkiye'nin AB para sistemine katılım durumunun analizi
1990'lı yıllarda gelişen piyasa ekonomilerinin finansal krizlere maruz kalmaları dikkati çekmektedir. Meksika (1994), Asya (1997), Rusya (1998), Brezilya (1999) ve Türkiye (2000-2001) krizleri bu duruma örnek teşkil etmektedir. Finansal piyasalarda patlak veren kriz süreciyle karşılaşmadan önce, Meksika, Endonezya, Rusya ve Brezilya ve Türkiye'nin sürünen parite, Malezya ve Taylan'ın sürünen bant sistemi biçiminde ara kur sistemlerini uygulamış olmaları ara kur sistemlerinin sorgulanmasına neden olmuştur.Frankel (1999) çalışmasında ortaya konan İmkansız Üçleme Hipotezine? bağlı olarak Fischer (2001) çalışması ile güçlü biçimde dile getirilen ?İki Kutup? görüşü finansal küreselleşmenin gittikçe yükseldiği bu yeni dönemde gelişen piyasa ekonomilerinin kur sistemi tercihlerinin esnek kur veya sabit kur sistemlerinden birisi olması gerektiğini ifade etmektedir.Bu noktada, 2002 yılında uygulamaya geçtiği ?Güçlü Ekonomiye Geçiş? programı ile birlikte esnek kur sistemini tercih eden Türkiye için iki kutup görüşünü referans alalım:Böyle bir durumda yani sermaye hareketleri veri iken; imkânsız üçleme hipotezi üçgeninin bir köşesinde, Türkiye'nin uygulamakta olduğu esnek kur sistemi yer alırken, diğer köşesinde ise üyesi olmaya çalıştığı AB'nin para alanı olan Euro Bölgesi olmalıdır.Dolayısı ile iki kutup hipotezinin öngörüsü çerçevesinde Euro bölgesine dahil olmak Türkiye için uyguladığı esnek kur sistemi karşısındaki diğer tercih olmaktadır. Euro bölgesi bir (tek para birliği) parasal birlik olup, bir sabit kur sistemidir. Mundell (1961)'in çalışmasında ortaya konan ?Optimal Para Alanları Kuramı? parasal birlikler için kuramsal çatıyı oluşturmaktadır. Bu bağlamda bu tez çalışması Euro Bölgesinin Türkiye için optimal para alanı olup olmadığını sorgulamayı amaçlamaktadır. Tez çalışması aynı zamanda Calvo ve Reinhart (2002)'ın ortaya konan ?Dalgalanma Korkusu Hipotezi? çerçevesinde Türkiye'nin esnek kur sistemini gerçekte tam olarak uygulayıp uygulamadığını sorgulanmasını da ikincil (veya örtük) amacı olarak benimsemiştir.Türkiye'nin, esnek kur sistemi uygularken dalgalanma korkusu yaşayıp yaşamadığının saptamasına yönelik olan (bu örtük amacına yönelik olarak) Hausmann ve diğerleri (2001) çalışmasında üretilen döviz kuru oynaklık dizini (RVER) ve faiz oynaklık dizini (RVEI) dizinlerinden yararlanılmıştır.Tez çalışmasında Euro Bölgesinin Türkiye için bir optimal para alanı olup olmadığının belirlenmesinde VAR modeli ve OPA (optimal para alanı) endeksinden yararlanmıştır. VAR modeli ile Optimal Para Alanları kuramı literatürü çerçevesinde hem Türkiye ve Euro Bölgesi ülkeleri arasında, hem de Euro Bölgesi üyelerinin kendi aralarında arz ve talep şoklarının simetrisinin varlığı veya yokluğu analiz edilmiştir. Çalışmada bu analiz için gerekli olan arz ve talep şokları Blanchard ve Quah yöntemi kullanılarak her bir ülke için ayrı ayrı elde edilmiştir. OPA indeksinin hesaplanmasında ise Panel veri analizinden yaralanılmıştır.Her üç analizden elde edilen bulgulara göre, Türkiye esnek kur sistemi uygulamasına rağmen dalgalanma korkusu yaşamaktadır ve bu çerçevede esnek kur sistemini tam olarak uygulayamamaktadır. Diğer yandan hem VAR modeli bulguları hem de OPA endeksi Euro Bölgesinin Türkiye için bir optimal para sahası olmadığı yönündeki tezimizi doğrulamaktadır. Ayrıca, VAR modeli bulgularına göre Euro Bölgesi kendi içerisinde de bir optimal para sahası değildir. Dolayısıyla iki kutup görüşünün aksine tam esnek kur ve tam sabit kur sistemlerinden herhangi birini tercih etmek Türkiye için optimal çözüm sağlamamaktadır.Diğer yandan tez çalışması sonucunda Türkiye için her koşul ve zamanda geçerli bir döviz kuru sistemi önerisi olmadığı sonucuna varılmıştır. Bu bağlamda tez çalışmasının Türkiye için bir döviz kuru sistemi önerisi bulunmamaktadır.Tezde varılan sonuç genel olarak; Euro Bölgesinin kendi içerisinde bir optimal para sahası oluşturamadığı ve aynı zamanda Euro Bölgesinin Türkiye için bir optimal para sahası olmadığı yönündedir. Ayrıca tez çalışmasına göre Türkiye halen yürütmekte olduğu esnek kur sistemini uygulamakta da ciddi sorunlar yaşamaktadır.
Ekonomik istikrarın sağlanmasında mali kural: Brezilya ve Türkiye ekonomisi analizi
Dünya ekonomik bunalımı sonrasında ortaya çıkan Keynesyen İktisat 1960'lı yıllara kadar etkinliğini korumuştur. Keynesyen iktisat politikalarını uygulayan çoğu ülkede kamu borçlarında ciddi artış yaşanması ve 1970'li yıllarda ortaya çıkan stagflasyona Keynesyen iktisatçıların çözüm bulamaması, birçok ülkede Monetarist iktisat politikaları ön plana çıkmıştır. Aynı dönemde takdiri ekonomi politikalarının siyasi organlara geniş yetkiler sağlamasının ekonomide olumsuz sonuçlara yol açtığı ve bu nedenle kurala dayalı ekonomi politikalara yer verilmesi gerektiği yönündeki düşünceler tartışılmaya başlanmıştır. Özellikle 1980'lerden itibaren kamu finansmanı dengesizlikleri yaşayan ülkelerde mali disiplinin sağlaması için mali kural uygulamalarına yer verildiği görülmüştür.Bu çalışmanın amacı mali disiplin ve mali kural kavramlarını geniş bir şekilde açıklamak ve çeşitli ülkelerin mali kural uygulamalarını incelemektir. Ayrıca Brezilya ve Türkiye ekonomilerini mali kural uygulamaları bağlamında değerlendirip, genel ekonomik görünümleri hakkında bilgi vermektir.Çalışma kapsamında, ülkelerin mali kural kapsamında belirledikleri sayısal hedefler ile gerçekleşen değerler mukayese edilmiştir. Mali kural uygulamalarının genel olarak ülkelerin uzun dönemli ekonomik istikrarı sağlamasında etkili olduğu görülmüştür. Türkiye'deki mali kural benzeri uygulamaların siyasi müdahalelerle yumuşatıldığından dolayı uzun dönemli ekonomik istikrarın sağlanması için kurala dayalı maliye politikaların faydalı olabileceği ifade edilmiştir.
Türkiye'de uygulanan yoksullukla mücadele programları ve etkinlikleri
Yoksulluk, Türkiye'nin de dahil olduğu birçok ülkede en büyük sorunlardan birisidir. Türkiye yoksullukla mücadele etmeye resmi olarak 1990' lı yılların ortası gibi geç bir zamanda başlamıştır. Bu çerçevede ilk kez sekizinci kalkınma planı kapsamında yoksulluk konusunu araştırmak ve yoksulluğun etkilerinin hafifletilmesine yönelik bir strateji geliştirmek maksadıyla bir Özel İhtisas Komisyonu kurulmuştur.Türkiye'de yoksullukla mücadele konusunda en geleneksel yaklaşım, sistematik sosyal yardım şeması olmaması nedeniyle risk durumunda pek çok kişinin aile yardımları ile ayakta durmaya çalışmasıdır. Ancak ailenin yoksulluk riskini azaltma konusundaki işlevselliğinin azalmasıyla birlikte, Türkiye yoksullukla mücadele konusunda çeşitli girişimlerde bulunmaya başlamıştır. Bu girişimlerden en önemlisi1980 istikrar programına karşı artan tepkiler neticesinde 1986 yılında kurulan SYDTF' dur. Başlangıçta dağınık ve kurumsallıktan uzak faaliyetler sürdüren SYDTF, 2004 yılında kurumsal bir yapıya bürünmesiyle faaliyetlerine hız vermiştiTürkiye'de yoksulluk ve gelir eşitsizliği OECD ülkeleriyle karşılaştırıldığında oldukça yüksek düzeylerdedir. 1985-2005 yılları arasındaki dönemde Türkiye'de yoksulluğun genel eğilimi küçük bir düzeyde de olsa artış göstermiştir. Türkiye bu dönemde yoksullukla mücadelede başarılı olamamıştır. 2008 yılı itibariyle Türkiye'de yoksulluk oranı %17'dir. Kırsalda kente nazaran yoksulluk daha yaygındır. Hanehalkı büyüklüğü arttıkça yoksulluk riski artmakta, eğitim düzeyi arttıkça yoksulluk riski azalmaktadır.Türkiye'de yoksullukla mücadelenin gerekliliğinin kavranmasıyla birlikte yoksullukla mücadele hız kazanmıştır. Türkiye' de SYDTF yanında farklı kurumlar da sosyal yardım faaliyetleri sürdürmektedir. Ancak SYDTF her geçen gün bu konudaki rolünü güçlendirmektedir. Bu kapsamda SYDTF geleceğe yönelik projeleri ile, Türkiye'de yoksullukla mücadelede kurumlar arası eşgüdümü sağlayarak yoksullukla mücadelede daha etkin roller üstlenecektir.Anahtar Sözcükler:1. Yoksulluk2. Yoksullukla Mücadele3. Yoksulluğun ölçülmesi4. Mikro kredi5. Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Teşvik Fonu
1980 sonrası dönemde Türkiye'de genç işsizliğin ücret yapışkanlığı üzerindeki etkileri
İktisat literatüründe, üzerinde sıkça durulan konulardan biri olan ücret yapışkanlığı konusu, işgücü piyasaları ile ilgili yapılan analizlerin de temel belirleyicileri arasındadır. İşgücü piyasalarında dengenin oluşması ile ilgili tartışmalarda, ön plana çıkan ücret yapışkanlığı ile işsizlik arasındaki ilişki de pek çok çalışma ve araştırmada ele alınmıştır. Ancak, son yıllarda oldukça yüksek boyutlara ulaşan ve bazı karakteristik özelliklere sahip olan genç işsizlik ile ücret yapışkanlığı arasındaki ilişkinin incelenmesine yönelik çok az sayıda çalışma yapılmıştır.Bu çalışmada, ülkemizde de önemli bir sorun haline gelen yüksek genç işsizlik oranlarının, ücretler üzerindeki etkisi araştırılmaktadır. Bu amaçla, ücret katılıklarını açıklayan teorilere değinilmiş ve Türkiye işgücü piyasasının genel özellikleri incelenerek, ülkemizdeki genç işsizlik sorunu ele alınmıştır. Ayrıca, ülkemizde genç işsizliğin ücret yapışkanlığı üzerindeki etkisi ampirik yöntemle test edilmiş ve yapılan çalışma sonucunda, Türkiye'de genç işsizlik oranlarının, genel işsizlik oranlarından daha hızlı artmasının ücret yapışkanlığını artırdığı sonucuna ulaşılmıştır.
Üretimin mekânsal boyutu ve dış ticaret ilişkisi: Türkiye imalat sanayi üzerine bir uygulama
Günümüzde sanayi üretiminin belirli mekânlarda yığıldığı göze çarpmaktadır. Bu yığılmalar, ülke ekonomilerinin itici gücü haline gelmişlerdir. Bu durum sanayinin yığılmasına yol açan faktörlerin sorgulanmasını gerektirmektedir. Çünkü sanayi üretiminin yerleşimini belirleyen faktörler ve bu faktörlerin zaman içindeki etkisinin seyri büyük önem taşımaktadır. 1980'li yıllardan bu yana Türkiye hızlı bir şekilde dünya ekonomisi ile bütünleşme sürecine girmiştir. Bu sürecin, sanayinin yoğunlaşması üzerinde etkisinin olması beklenir.Bu doğrultuda, çalışmanın temel amacı, 1992-2007 yılları arasında Türk imalat sanayinin seçilmiş sektörlerindeki yığılmaları araştırmak ve bu yığılmaların belirleyicilerini ortaya koymaktır. Bu amaçla ilk önce söz konusu sektörlerin yığılmaları analiz edilmiş, daha sonra sektörlerin yığılmalarının belirleyicileri panel veri analizi ile tahmin edilmiştir.Çalışmanın sonuçlarına göre, ölçek ekonomileri ve endüstriler arası bağlantılar sanayinin yoğunlaşmasını pozitif yönde etkilemektedir. Buna karşılık faktör donatımı ve endüstri içi bağlantılar sektörlerin yoğunlaşmasını olumsuz yönde etkileyen değişkenlerdir.
Mali kural mali disiplin ve Türkiye ekonomisinde istikrar
Bu çalışmada mali disiplin ve mali kural kavramları incelenmekte ve bu iki kavramın önemi araştırılmaktadır. Aynı zamanda bu kavramların anlaşılması için gerekli bazı tanımlamalara yer verilmiştir. Bu amaçla, ülke uygulamalarından örnekler sunulmuştur. Türkiye'nin genel ekonomik durumu göz önünde bulundurularak mali kural uygulamasının Türkiye için gerekliliği tartışılmaya çalışılmıştır. Ulaşılan genel yargı, kurala bağlı politikaların Türkiye için uygulanmasının gerekli olduğu yönündedir. Bu yargı yalnızca teorik bir yargıdır.
Finansal krizler ve kriz öncü göstergeleri: Türkiye uygulaması
Bu çalışmanın amacı, finansal krizleri tahmin etmek için; kriz öncü göstergelerinden, Türkiye ekonomisi için anlamlı olanların belirlenmesi ve sonuçlarının değerlendirilmesidir. Bu amaca ulaşabilmek için, finansal krizler gerçekleşmeden önce veya gerçekleştikten sonra belli başlı ekonomik değişkenlerin sergiledikleri davranışlar ve Türkiye ekonomisi üzerinde ortaya koydukları etkiler gözlenmiştir. 1990 ? 2010 yılları arasında Türkiye ekonomisinde meydana gelen üç finansal kaynaklı ekonomik kriz temel alınarak toplam 9 değişkenin öncü gösterge teşkil edip edemeyecekleri, çeyrek dönemlik veriler kullanılarak araştırılmıştır. Bunun için finansal krizlere ilişkin erken uyarı sistemleri literatüründe de sıklıkla başvurulan iki araç, spekülatif baskı endeksi ve sınırlı bağımlı değişken modellerinden logit model kullanılmıştır. Spekülatif baskı endeksi yaşanan krizlerin nicel hale getirilmesi, dolayısıyla da kriz bağımlı değişkeni belirleme işlevini görürken, logit model ise tespit edilen bağımsız değişkenlerle nicel hale getirilen kriz bağımlı değişkeni arasındaki ilişkileri saptama işlevini görmüştür.Anahtar Sözcükler:1.Finansal Kriz2.Öncü Göstergeler3.Kriz Tahmini4.Logit Model5.Türkiye
Türkiye imalat sanayinde KOBİ'lerde emeğin ortalama verimliliği alt sektörler kıyaslamaları ve trend analizleri
Sadece ekonomik hayatın değil, sosyal hayatın da vazgeçilmez unsurları olan KOBİ'lerin emek yoğun çalışmalarından dolayı istihdama katkıları, bölgesel farklılıkları ortadan kaldırmaları, sağladıkları verimlilik, vergi gelirlerine katkıları vb. birçok özelliklerine rağmen, kendi yapılarından ve dış etmenlerden dolayı bir çok sorunla karşı karşıya kaldıkları, ulusal ve uluslararası kaynaklardan yeterince yararlanamadıkları ve ekonomiye katkı açısından ortalamaların çok altında kaldıkları görülmektedir.Üretiminin büyük bir bölümünü imalat sektöründe gerçekleştirmekte olan ve emek yoğun üretim biçimini benimsemiş KOBİ'lerimizin üretimdeki payı, ülke ekonomisinin gelişmesi açısından büyük önem taşımaktadır.Tezimizin amacı; KOBİ'lerin mevcut durumu ve ekonomiye katkılarını ortaya koymak, özellikle imalat sanayindeki KOBİ'lerin ortalama emek verimliliklerinin analizini yaparak yansımalarını değerlendirmektir.Bu çerçevede; tezimizde KOBİ'lerimizin sahip olduğu önem, avantaj ve dezavantajları, yaşadıkları sorunlar incelenmiş, KOBİ'lerdeki istihdam ve çalışma koşulları ve bu koşulların iyileştirilmesine yönelik çalışmalar değerlendirilmiş, KOBİ'lerin toplam istihdam içindeki payı çeşitli kaynaklardan sağlanan istatistiklerle analiz edilmeye çalışılmıştır.Ayrıca, KOBİ'lere kamu ve kamu dışı sağlanan finansal ve diğer destekler, detaylı olarak anlatılmıştır. Çalışmada; Türkiye imalat sanayinde faaliyet gösteren KOBİ'lere ilişkin veriler, sektörel ve ölçeksel bazda değerlendirilmiş, bu inceleme yapılırken resmi kurumların istatistiki verileri kullanılmış, kütüphaneler, ağ sayfaları ve çeşitli kuruluşların raporları detaylı olarak taranmıştır.Sonuç olarak bu çalışmada; KOBİ'lerin ekonomimize sağladığı katkılar genel hatlarıyla ele alınmış, imalat sanayinde faaliyet gösteren KOBİ'lerin üretimdeki payı, imalat sanayi, hizmet sektörü ve Türkiye'de çeşitli işletme büyüklükleri için kişi başına yıllık ücret, emeğin ortalama verimliliği, ?emekçi-yıl? başına yaratılan sermaye geliri ve emeğin üretimdeki payı ortalama değerlerinin KOBİ'lerde aldığı değerlere oranı analiz edilmiş ve imalat sanayinde istihdamın her yıl bir önceki yıla göre önemli ölçüde artış göstermesine rağmen, KOBİ'lerde harcanan emeğin yeterince verimli olmadığı sonucuna varılmıştır.Anahtar Sözcükler1.KOBİ (Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmeler)2.İmalat Sanayi3.Emek4.Verimlilik5.Katma Değer
1929 krizi ve 2008 küresel ekonomik krizlerinin karşılaştırmalı analizi
2007 yılında ABD konut kredisi piyasasında patlak veren paniğin, 2008 yılında derinleşerek küresel bir krize dönüşmesiyle başlayan 2008 Küresel Ekonomik Krizi, çıkış özellikleri nedeniyle birçok ekonomist tarafından, Büyük Bunalım'ın çıkış sürecine benzetilmiş ve 2008 Küresel Ekonomik Krizi'nin başlamasıyla birlikte ?yine 1930'lardaki gibi büyük bir bunalım yaşanır mı? sorusu gündeme getirilmiştir. Her iki de kriz çıkış süreci yönünden birbirine benzese de, krize karşı alınan önlemler bakımından ve her iki krizin ortaya çıkmış olduğu dönemlerin özellikleri itibarıyla önemli farklılıklar sözkonusudur.Her iki krizin sözkonusu benzerlikleri ve farklılıkları, yani Büyük Bunalım ve 2008 Küresel Ekonomik Krizi'nin karşılaştırmalı analizi, bu tez çalışmasının ana eksenini oluşturmaktadır. Bu tez çalışmasında, her iki krizin de ortaya çıkış süreçlerinin, gelişiminin, derinleşmesinin detaylı olarak incelenmesi ve benzerlikleri ve farklılıklarıyla her iki krizin karşılaştırmalı analizinin incelenmesi amaçlanmıştır.2008 Küresel Ekonomik Krizi'ndeki birçok makroekonomik veri, Büyük Bunalım'daki makroekonomik verilerle benzerlik göstermektedir. Bununla birlikte, her iki krizin de ABD kaynaklı olması ve ABD'de başladıktan sonra küresel bir kriz haline gelmesi, her iki krizden önce de; bankaların ve finansal kuruluşların tehlikeli finansal faaliyetler içerisine girmiş olmaları, yetersiz düzenleme ve denetleme sisteminin varlığı, ABD'de menkul kıymet arz faaliyetlerinin artmış olması ve bu nedenle de finans piyasalarında spekülatif bir balonun oluşmuş olması, başlıca önemli benzerliklerdir.Büyük Bunalım döneminin öncesinde, yatırımcıların borçlanarak hisse senedi piyasasında yatırım yapması şeklinde kendisini gösteren spekülatif faaliyetler, 2008 Küresel Ekonomik Krizi'nde konut kredilerine dayanarak çıkarılan türev ürünlerin, denetime tabi olmaksızın tüm sisteme yayılması şeklinde kendisini göstermiştir.Anahtar Sözcükler:1- Büyük Bunalım,2- 2008 Küresel Ekonomik Krizi,3- Konut Kredisi,4- Deflasyon,5- New Deal Politikaları.
Finansal sistem içerisinde ödeme sistemleri ve hizmetleri: Türkiye örneğinde gözetim ve Avrupa Birliği uyum süreci
Bu çalışmada amaç, sorunsuz çalışan ödeme ve mutabakat sistemlerinin özelde finansal istikrar açısından merkez bankaları genelde de ülke ekonomisi için ne kadar önemli olduğunu ortaya koyabilmek ve bu konuda ülkemizde gözetim ve yasal altyapı konusunda yapılması gerekenler konusunda tavsiyelerde bulunmaktır.Ödeme sistemleri alanında gözetim rolü bulunan ve bu alana ilgisi son yıllarda giderek artan merkez bankalarının temel amaçlarından birisi, bu sistemlerin tasarım ve işleyişlerinde ortaya çıkabilecek risklerin azaltılmasını sağlayacak tedbirler almaktır. Finansal istikrarı sağlamayı temel hedeflerinden birisi kabul eden merkez bankalarının ödeme sistemlerinin gözeticisi olarak rolü, bu sistemlerden kaynaklanabilecek risklerin özellikle de sistemik riskin önlenmesidir.Ödeme ve mutabakat sistemleri alanında faaliyet gösteren CPSS veya IOSCO gibi kuruluşlar sistemlerinin tasarım ve işleyişinin daha etkin ve güvenilir olmasını sağlamak amacıyla temel ilkeler belirlemiş ve bu temel ilkelerin uygulanmasında da merkez bankalarının sorumluluklarını ortaya koymuştur. Söz konusu kuruluşlar aynı zamanda sistemlerin temel ilkelere uygunluğunun gözetimini yapacak merkez bankaları için gözetim alanında genel ilkeler ve yöntemler belirlemişlerdir.Ödeme ve mutabakat sistemlerinin gözetimi konusunda uluslararası uygulamalar incelendiğinde, merkez bankalarının bir çoğunun uluslararası standartlarla uyumlu ve belli bir yöntemle gözetim faaliyetini yürüttüğü tespit edilmiştir. Benzer şekilde, bazı ülkelerde söz konusu sistemlere ilişkin olarak merkez bankası kanunlarında yer alan genel hükümler dışında bu alanı düzenleyen özel kanunların yer aldığı görülmüştür. Bu özel kanunlar ödeme ve mutabakat sistemlerinin işleyişini ve gözetimini sağlam bir yasal altyapı ile desteklemektedir.Ülkemizde de söz konusu sistemlere ilişkin yürütülen gözetim faaliyeti yeterli görülmemektedir. Bu faaliyetin Merkez Bankasınca, uluslararası standartlara uygun olarak sistematik olarak ve ülkedeki tüm sistemleri kapsayacak şekilde yapılması gerekmektedir.Söz konusu gözetim faaliyetini desteklemek ve ödeme ve mutabakat sistemleri ile ödeme hizmetleri alanındaki yasal altyapıyı güçlendirmek için AB müktesebatını da dikkate alarak bu alana özel düzenlemeler yapılması, finansal istikrara katkı yapacak ve bu alandaki ihtiyacı da giderecektir.Anahtar Sözcükler1) Ödeme sistemleri2) Mutabakat3) Merkez bankaları4) Gözetim5) Finansal istikrar
Beşeri sermayenin unsurlarından eğitimin ekonomik kalkınma üzerindeki etkileri: 1980- 2008 dönemine ilişkin İran örneği
Beşeri sermaye, daha iyi eğitilmiş ve beceri kazandırılmış insan kaynağıdır. İyi eğitilmiş insan gücü ekonomik kalkınmanın önemli faktörüdür. Azgelişmiş ülkelerin çoğunda esas sorun, doğal kaynakları yönünden bir yoksulluk değil, insan unsurunun gelişmiş olmasıdır. Dolayısıyla bu unsurun en önemli sorunu insan kaynaklarının geliştirilmesidir. İran bilgi toplumu haline gelebilmesi için önünde ciddi sorunlar vardır. Bunların başında devletin yetersiz eğitim harcamaları, yükseköğretimden mezun olan kişilerin işsizlik sorunları kabul edilebilir. İran bilgi çağının stratejik kaynağı oluşturan bilgiyi üretecek insan gücü bakımından, gelişmiş toplumların gerisindedir.Bu çalışmada, beşeri sermayenin unsurlarından eğitimin ekonomi kalkınma üzerinde etkisi ortaya konulmasıyla birlikte bu açıdan İran gerçeği ele alınmıştır.Anahtar Sözcükler:1.Ekonomik Kalkınma2.Beşeri Sermaye3.Eğitim4.İran Örneği
Dünyada ve Türkiye'de su sorunu ve çok uluslu şirketler
Bu tez, hayatın devamını sağlayan, temel ihtiyacımız olan suyun, artan talebi karşılayabilmesinin çözümü olarak, özelleştirme politikasının önerilmesini irdelemek amacıyla yazılmıştır. Su sorununun boyutları belirlenerek, konu ile ilgili uluslararası alanda yapılan tartışmalar ve alınan kararlar neticesinde şebeke suyu hizmetinin özel sektöre devredilmesi ve uygulamaları incelenmiştir. Artan talep karşısında temiz suya erişimin sağlanması ve/veya arttırılması için gerekli altyapı yatırım ihtiyacının büyüklüğü ile özellikle GOÜ'deki finansman zorluklarını gösteren uluslararası kuruluşlar, su sorunun vahimiyetini vurgulayarak, suyu serbest mal statüsünden çıkararak kıt mal olarak kabul ettiler. Ekonomik bir mal haline gelen suyun en iyi özel sektör tarafından yönetileceği fikri, ÇUŞ'ların da desteğiyle örgütler ve kuruluşlar tarafından ülkelere empoze edilmeye başlandı. Kredi kuruluşları ülkelere kredi verirken özelleştirmeyi şart koştu. Böylece şirketlerin önü açıldı ve desteklenen bu şirketler dünya devleri haline geldiler.Bahsedilen süreç ve özelleştirme uygulamalarının sonuçlarının araştırıldığı bu tezde, özelleştirmenin tek ve iyi bir yöntem olup olmadığı üzerinde durulmuştur. Sonuç olarak tezde, özelleştirme uygulamalarının başarısızlıkları neticesinde, şebeke suyu hizmetinin tüketici kooperatifleri tarafından verilmesinin daha etkin ve etkili olacağı düşüncesine varılmıştır.Anahtar Sözcükler1.Su Sorunu2.Su Hakkı3.Uluslararası kuruluşlar4.Özelleştirmeler5.Çok Uluslu Şirketler
Uluslararası reel faiz oranı serisindeki kalıcılığın yapısal kırılma durumunda incelenmesi
Çalışma, reel faiz oranı serilerindeki yapısal kırılmaların dikkate alınması durumunda, reel faiz oranlarındaki kalıcılığın oldukça düşük düzeyde olduğunu göstermektedir. İncelenen ülkelerin Tayland hariç hepsinde bir şokun reel faiz oranı üzerindeki yarı ömrünün ortalama olarak çeyrek yıl olduğu görülmektedir. Yapısal kırılmaların analize dahil edilmesinin reel faiz oranlarının kalıcılığı konusundaki bulguları değiştirdiği görülmekte olup, bu sonuçların teorik modeller üzerindeki etkilerinin incelenmesi gerekmektedir.Anahtar Kelimeler:1. Yapısal Kırılma2.Reel Faiz Serisinin Kalıcılığı
Bankacılık sektöründe sermaye düzenlemelerinin makroekonomik etkileri: Türk bankacılık sektörü üzerinden bir inceleme
İktisat politika belirleyicilerinin temel hedefi düşük enflasyon oranı ile istikrarlı ve kabul edilebilir bir büyüme oranını yakalamaktır. Bu hedef doğrultusunda para politikası ekonomik politikalar içinde önemli bir yere sahiptir. Para politikasının en azından kısa vade ekonomik faaliyet üzerinde belirgin etkileri olduğu konusunda bir fikir birliği söz konusu olmakla birlikte etkilerin boyutları farklılık arz etmektedir. Nitekim birçok araştırmacı bu etkileşim kanalının detaylarını ve işleyiş mekanizmasını merak etmiş incelemiştir. Bu kapsamda en geniş haliyle parasal aktarım mekanizması çerçevesi oluşmuştur. Bu çerçevenin içinde ise farklı alt kanalların gözlemlerle veya kuramsal olarak kurulduğu görülmektedir. Bu farklı kanalların ayrıştırılmasına duyulan ihtiyaç ise esas olarak finansal piyasaların yapısı, gelişmişliği gibi farklılaşmalardan kaynaklanmaktadır. Nitekim bankacılık sektörünün finansal sistem ve ekonomi içindeki rolü, kredi kanalı olarak adlandırılan kanalın öne çıkmasına neden olmuştur. Kredi kanalının varlığı ise klasik politika araçlarının etkilerinin artmasına neden olmaktadır. Klasik kredi kanalında bankacılık sektörünün etkili bir biçimde ekonomik sistem içinde yer aldığı, ancak bankacılığın pasif yapısının sisteme tanıştırılmadığı görülmektedir. Bankacılık sektörünün pasifleri üzerinden ekonomiye olan etkileri, iktisat politikasından uzak bir biçimde kredi sıkışması ve banka sermaye düzenlemeleri yazınlarında irdelenmiştir. Bu çalışmada kredi sıkışması ve banka sermaye düzenlemeleri yazınındaki unsurlardan yararlanarak, kredi kanalının hem tek kalemli olarak ele alınan yükümlülüklerine sermaye kalemi eklenerek, kredi kanalının sermaye kanalı ile yeniden tesisi yapılmıştır. Buradan elde edilen çerçeve de Türk bankacılık sektöründe faaliyet gösteren 31 adet mevduat bankası için sınanmıştır. Elde edilen ekonometrik sonuçlar söz konusu sermaye kanalının istatistikî olarak anlamlı olmadığı sonucunu verirken, bu sonuçların, ekonomik konjonktürdeki değişimle ve küresel borçlanma olanaklarındaki farklılaşma ile değişeceği düşünülmektedir. Ayrıca Türk Bankacılık Sektörünün yasal alt sınırların üzerinde sermaye yeterliliğine sahip olduğu bu konjonktürün, banka sermaye düzenlemesine yönelik yeni küresel eğilimlere bağlı olarak değişecek olması, bu kanalın etkililiğini artırması beklenmektedir. Nitekim ekonometrik sonuçlarda ilgili değişkenin işareti hep beklenen yönde elde edilmiştir. Ayrıca diğer bir önemli sonuç, bankacılık sektörünün pasif yapısına ilişkin daha detaylı bilgilerle, modelin daha geliştirilebileceği ve bankacılık sektörü aktifinin de daha detaylandırılmasıyla sermaye düzenlemeleri kavramının küresel eğilimlere paralel bir biçimde makro sağlamlılık düzenlemeleri olarak genişletilmesine fayda görülmektedir. Bu sınamaların yapılması için uygun veri ve perspektifin gelişmesi gereklidir.
Enflasyon hedeflemesi ve Türkiye'de para politikası kuralı uygulaması
Bu çalışmanın amacı Türkiye'de 2002-2005 yılları arasında örtük, 2006 yılından itibaren ise açık bir biçimde uygulanan enflasyon hedeflemesi stratejisinin temel özelliklerini ortaya koyarak, bu dönemde Merkez Bankası'nın geriye dönük reaksiyon fonksiyonunu tahmin etmektir. Taylor Kuralı'nın açık ekonomi modelinden yola çıkılarak aylık veriler üzerinden Genelleştirilmiş Momentler Metodu ile yapılan tahminde, reel mevduat faizlerinin enflasyonun hedeflenen değerlerinden sapmasına, ekonomideki çıktı açığına ve kurlardaki oynaklığa olan duyarlılığı incelenmiştir. Analiz sonucunda enflasyon hedeflerinden sapma, çıktı açığı ve döviz kurlarındaki oynaklığın faiz kararlarının belirlenmesinde etkili olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Para kavramı üzerine karşılaştırmalı bir analiz: Marx, Keynes, Simmel
Bu çalışmada Marx, Keynes ve Simmel'ın teorik katkıları çerçevesinde paraya ilişkin kavramsal bir analiz geliştirilmiştir. Paraya ilişkin kavramsal analizin temel çıkış noktalarından birini, ?para nedir?? şeklindeki kavramsal soru oluşturmaktadır. Bu soru bu Tez'de nesnel bir varlık olarak para ile bir toplumsal ilişki olarak para arasındaki kategorik ayrım temelinde tartışılmıştır. Böylelikle para verili bir nesne olarak alınmak ya da görünüşteki işlevselliği içinde değerlendirilmek yerine, parayı ortaya çıkaran toplumsal ilişkiler analiz edilmiş, para kavramsal bir olgu olarak tanımlanmıştır.Ele alınan yazarların, özelde parayı ve genel olarak iktisadı nasıl kavramsallaştırdıkları tartışması, bu çalışmanın özünü oluşturmaktadır. Bu analiz kavramsal ve yöntemsel bir içerikte yürütülmüş olup, bir yandan yazarlar karşılaştırmalı olarak ele alınırken, diğer yandan da özgün bir yaklaşım geliştirilmeye çalışılmıştır.
Türkiye'nin kaynak gereksinimi çerçevesinde reel sektörün dış borçlanması
Bu çalışmada, TCMB Sektör Bilançoları kullanılarak, finansal krizlere ?bilanço? yaklaşımı çerçevesinde, 1998-2009 dönemi için Türkiye'deki finansal olmayan firmalar kesimine ilişkin ?olumsuz bilanço etkisi?nin varlığı ile yükümlülük dolarizasyonunun belirleyenleri araştırılarak; Türk Lirası'ndaki reel değer kayıplarının söz konusu kesimin yatırımlarını ne yönde etkilediği incelenmiştir. Ayrıca, küresel likidite koşulları ve risk algılamalarındaki olumsuz bir değişiklik karşısında, aynı kesimin bilanço kaynaklı çeşitli kırılganlıkları irdelenmiş ve ekonomik büyüme için gerekli olan dış kaynak gereksinimi çerçevesinde, Türkiye'de finansal olmayan firmalar kesimince sağlanan dış kaynağın ne ölçüde üretken kapasite ve dış borç geri ödeme kabiliyetini arttırıcı faaliyetlerde kullanıldığı tartışılmıştır.Çalışma sonucunda ulaşılan temel bulgular aşağıdaki şekilde özetlenebilir: İlk olarak, yurt içi tasarrufların ekonomik büyümenin finansmanında yetersiz kalması nedeniyle Türkiye ekonomisi sürekli bir dış kaynak gereksinimi içerisindedir. İkinci olarak, döviz cinsinden yükümlülüklerini döviz cinsinden gelirleri ile eşleştirmeyen ve dolayısıyla kur riskine açık olan Türkiye'deki finansal olmayan firmalar kesimi için ?olumsuz bilanço etkisi? önermesi geçerlidir; Türk Lirası'ndaki reel değer kaybı, daha yüksek yükümlülük dolarizasyonuna sahip sektörler için daha düşük bir yatırım seviyesine işaret etmektedir. Üçüncü olarak da, Türkiye'nin dış kaynak kullanımı, bir taraftan, tasarruf kısıtını hafifletirken, diğer taraftan da, sürdürülebilir büyümeye tehdit oluşturan bazı kırılganlıkları arttırmaktadır.
Doğrudan yabancı sermaye ve CO2 emisyonu ilişkisi: Türkiye örneği (1974-2010)
Küreselleşmenin yaygınlaşmasıyla birlikte ülkeler arsındaki sınırlar ortadan kalkmış ve DYY dünyanın bir ucundan öteki ucuna akmaya başlamıştır. Sıkı çevresel düzenlemelerin yokluğu gibi nedenlerden ötürü kirli endüstrilerin gelişmiş ülkelerden, gelişmekte olan ülkelere doğru kayması ve gelişmekte olan ülkelerde kirlilik emisyonlarının artması söz konusu olmuştur. Literatürde bu durum "kirlilik sığınağı hipotezi" olarak belirtilmiştir. Bu çalışmanın amacı Türkiye'de DYY ve CO2 emisyonu arasındaki ilişkileri belirlemektir. Bu çalışmada Engle-Granger Eşbütünleşme testi ve Toda ve Yamamoto Nedensellik testi kullanılarak, CO2 emisyonu ve DYY arasındaki ilişki 1974-2010 dönemi için yıllık verilerle incenmiştir. Eşbütünleşme testinden elde edilen sonuçlar CO2 emisyonu ve DYY'ın eşbütünleşik olduğunu göstermiştir. Ayrıca Hata Düzeltme modeli ve Toda ve Yamamoto nedensellik test sonuçları DYY ve CO2 emisyonu arasında çift yönlü bir nedensellik olduğunu göstermektedir. Amprik çalışmadan elde edilen sonuçlar Türkiye için Kirlilik Sığınağı Hipotezinin geçerli olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Doğrudan Yabancı Sermaye, Eşbütünleşme, Nedensellik, Kirlilik Sığınağı Hipotezi
Avrupa Birliği ve Türkiye'de ihracata yönelik devlet yardımlarının ihracat performansına etkisi: Ekonometrik bir analiz
Bu çalışmada, AB ve Türkiye'de uygulanmakta olan ihracata yönelik devlet yardımlarının ihracatı etkileme derecesini ortaya koymak; böylece AB ve Türkiye'nin belirlemiş oldukları hedeflere ulaşıp ulaşamayacağı konusunda bazı öngörülerde bulunabilmek ve elde edilecek bilgiler dâhilinde Türkiye özelinde, politika uygulayıcılarına yönelik bazı önerilerde bulunma amaçlanmaktadır. Bu doğrultuda, devlet yardımlarının ihracat performansına etkisi AB 15 ülkeleri ile Türkiye'ye ait 1996 – 2013 dönemine ait veriler kullanılarak panel veri yöntemi ile analiz edilmiştir. Analiz sonucunda elde edilen bulgular, ihracata yönelik devlet yardımlarının AB 15 ülkeleri ve Türkiye'nin ihracat performansları üzerindeki etkisinin pozitif ve anlamlı olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: İhracat Teşvikleri, İhracat Performansı, Devlet Yardımları
Türkiye ekonomisinde enerji tüketimi ile ekonomik büyüme ilişkisi (1972-2011)
Enerji bazı biyofiziksel modellerde üretim sürecinde iş gücü ve sermaye tarafından kullanılan önemli bir faktör olarak kabul görmektedir. Özellikle Sanayi Devrimi ve 1973 petrol krizinden sonra enerji tüketimi Dünya'da önemli ölçüde artış göstermiştir. Bu çalışmada enerji tüketimleri (petrol, elektrik, kişi başına ve toplam birincil enerji tüketimi, karbon dioksit salınımı) ve ekonomik büyüme arasındaki nedensellik ilişkileri 1972-2011 döneminde Türkiye ekonomisi için Johansen-Juselius eş-bütünleşme testi, Dolado-Lütkepohl VAR, genelleştirilmiş etki-tepki ve varyans ayrıştırma analizleri kullanılarak tahmin edilmiştir. Johansen-Juselius eş-bütünleşme testi sonuçlarına göre uzun dönemde enerji tüketimi ve ekonomik büyüme arasında herhangi bir ilişki bulunamamış, fakat Dolado-Lütkepohl VAR analizi sonuçları enerjinin kısa dönemde Türkiye ekonomisi için önemli bir girdi olduğunu göstermiştir. Tek yönlü nedensellik petrol, elektrik, birincil enerji tüketimi ve karbondioksit salınımından ekonomik büyümeye doğrudur ancak ampirik bulgular tersi yönde bir nedensellik ilişkisini desteklememektedir. Genelleştirilmiş etki-tepki ve varyans ayrıştırma analizleri Dolado-Lütkepohl VAR analizinin bulgularını desteklemektedir.
Enflasyon - nispi fiyat değişkenliği ilişkisi: Türkiye örneği
Günümüzde pek çok ekonominin enflasyon sorunu ile karşı karşıya olduğu ve enflasyonun adeta yaşamın bir parçası haline geldiği bilinmektedir. Enflasyonun nispi fiyat değişkenliği üzerinde etki yaratarak reel ekonomik değişkenleri etkileyebileceği uzun süredir kabul edilmektedir. Yüksek enflasyon dönemlerinde ekonomik birimlerin nispi/mutlak, geçici/sürekli fiyat değişimlerini doğru olarak algılamaları zorlaştığından nispi fiyatların ekonomik kararlara sinyal verme özelliği azalmaktadır. Bu nedenle, enflasyon nispi fiyatlarda değişkenliğe sebep olduğunda kaynakların etkin dağılımı engellenmekte ve refah kayıpları ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmanın amacı enflasyon oranı ile nispi fiyat değişkenliği arasındaki ilişkiyi Türkiye ekonomisinde hem harcama hem de bölge bazında ayrı ayrı test etmektir. Bu amaç doğrultusunda çalışmada öncelikle, 31 harcama grubunun 26 bölgedeki 2003: 01-2014: 01 dönemi tüketici fiyat endekslerinden yararlanılarak her bir harcama grubu ve bölgeye ilişkin enflasyon oranı ve nispi fiyat değişkenlik ölçütleri hesaplanmıştır. Daha sonra söz konusu iki değişken arasındaki ilişkinin yönü ve derecesini belirlemek için korelasyon analizi yapılmıştır. Ardından 31 harcama grubu ve 26 bölgenin her biri için ayrı ayrı oluşturulan ikili değişkenlerin Vektör Otoregresyon (VAR) modeli çerçevesinde Granger nedensellik testi, varyans ayrıştırması ve etki-tepki analizleri yapılmıştır. Harcama bazında yapılan analiz sonuçları, bazı harcama grupları için herhangi bir nedensellik ilişkisi tespit edilmemiş olmakla birlikte genellikle iki değişken arasında çift yönlü nedensellik ya da enflasyondan nispi fiyat değişkenliğine doğru bir nedensellik ilişkisi olduğunu göstermiştir. Bölge bazında yapılan test sonuçları ise harcama gruplarından farklı olarak birçok bölgede nedenselliğin yönünün nispi fiyat değişkenliğinden enflasyona doğru olduğunu göstermiştir.
Politik konjonktür dalgaları ve geleneksel fırsatçı modelin Türkiye'ye uygulanması (1950-2013)
Seçim dönemlerinde, politik nedenlerden dolayı ekonomik göstergelerde meydana gelen değişim politik konjonktür dalgaları olarak adlandırılmaktadır. Teorinin temelini, oy maksimizasyonu güdüsüyle hareket eden siyasal iktidarın makroekonomik politikalar aracılığıyla, iktisadi dalgalanmaları önlemek yerine bu süreci daha da hızlandırdığı düşüncesi oluşturmaktadır. İktidardaki politikacıların, seçimleri kazanabilmek amacıyla seçim öncesi işsizlikle; seçim sonrası enflasyonla mücadele etmesinin sonucu olarak, ekonomik göstergelerde seçim dönemleriyle eş zamanlı dalgalanmalar olacağı düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı, geleneksel fırsatçı modele göre Türkiye'de politik konjonktür dalgalarının varlığını analiz etmektir. Bu amaçla 1950-2013 döneminde yapılan 16 genel, 12 yerel seçim dönemi ile seçilen göstergeler arasındaki uyum, oran analizi yöntemiyle test edilmiştir. Politika araçları olarak genel bütçe gelir ve giderleri, M2 para arzı ile belediye gelir ve giderleri; politika çıktıları olarak enflasyon, işsizlik ve GSYİH kullanılmıştır. Göstergelere ait yıllık reel veriler alınarak yıllara göre değişim oranları, beş farklı dönem (1950-1959, 1960-1979, 1980-2000, 2001-2013 ve 1950-2013) halinde analiz edilmiştir. Alt dönemlere ve göstergelere ait ayrıntılar metin içinde yer almaktadır. Tüm yılları kapsayan 1950-2013 dönemi için yapılan analizde, göstergelerin %56,25 oranında teori ile uyumlu olduğu sonucuna ulaşılmıştır. İlginç olan, bu oranın genel ve yerel seçimler için aynı olmasıdır. Anahtar Sözcükler: Politik Konjonktür Dalgaları, Seçim Ekonomisi, Geleneksel Fırsatçı Model, Türkiye Ekonomisi, Politik Konjonktür
Türkiye işgücü piyasasına yönelik histeri etkisi analizi: Ratchet model uygulaması
Ülke ekonomilerinde yaşanan şokların ardından işsizlik oranlarının uzun dönem denge düzeyine dönmemesi histeri yaklaşımının ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Histeri yaklaşımına göre, NAIRU değeri cari işsizlik oranlarını otomatik olarak takip etmektedir. Söz konusu yaklaşım çerçevesinde tek ülke veya ülke grupları için İşsizlik oranları üzerinde histeri etkisi varlığını araştıran çok sayıda çalışma mevcuttur. Bununla birlikte konuyu Türkiye işgücü piyasası açısından ele alan çalışmaların sayısı sınırlıdır. Bu motivasyon ile 1988-2015 dönemine ait altışar aylık genel (15+ yaş), tarım dışı (15+ yaş), erkek (15+ yaş), kadın (15+ yaş), genç (15-24 yaş) ve yetişkin (25+ yaş) işsizlik verileri kullanılan çalışmada, Ratchet modeli yardımıyla Türkiye'nin işsizlik oranları üzerinde histeri etkisi varlığı araştırılmıştır. Ratchet modelinden elde edilen veriler analiz edildiğinde, yetişkin işsizliği dışındaki işsizlik oranları üzerinde histeri etkisinin mevcut olduğu sonucuna varılmıştır. Bu sonuçlar, Türkiye ekonomisinde yaşanan bir şokun ardından yetişkin nüfusa ait işsizliğin dışındaki işsizlik oranlarının uzun dönem denge düzeyine dönmediğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Histeri Etkisi, Ratchet Modeli, Türkiye işgücü piyasası, Ratchet Etkisi
Türkiye'de doğrudan yabancı yatırımlar ve ekonomik büyüme ilişkisi (1984-2013)
Doğrudan yabancı yatırımlar (DYY), çok uluslu şirketlerin (ÇUŞ) veya ülkelerin kendi ülkeleri dışında yatırım yapması ile meydana gelen sınırlar arası ticareti ifade etmektedir. İkinci Dünya savaşı sonrasında yaygınlaşan DYY 1980'li yıllarda meydana gelen küreselleşme hareketleri ile Dünya ekonomisinde önemli bir yer edinmiştir. Bu çalışmada Türkiye ekonomisi için 1984-2013 döneminde, DYY ile ekonomik büyüme, istihdam ve sermaye birikimi değişkenleri arasında nedensellik ilişkisi incelenmiştir. Değişkenler arasındaki nedensellik ilişkisi incelenirken Johansen-Juselius eş-bütünleşme testi, Granger nedensellik testi, Hsiao'nun Granger nedensellik testi, geliştirilmiş Sims nedensellik testi ve Toda-Yamamoto nedensellik testi uygulanmıştır. Johansen-Juselius eş-bütünleşme testi sonuçlarına göre DYY ile ekonomik büyüme, istihdam ve sermaye birikimi değişkenleri arasında uzun dönem ilişkisine rastlanmamıştır. Kısa dönem nedensellik ilişkisinin sınandığı Granger, Hsiao, geliştirilmiş Sims, Toda-Yamamoto nedensellik testlerinde benzer sonuçlar elde edilmiştir. Ampirik sonuçlar, ekonomik büyüme ve sermaye birikiminden DYY'ye doğru pozitif ve tek yönlü bir nedensellik ilişkisinin olduğunu, ancak DYY ile istihdam arasında herhangi bir nedensellik ilişkisinin olmadığını göstermektedir. Anahtar Kelimeler: DYY, Ekonomik Büyüme, İstihdam, Sermaye Birikimi, TodaYamamoto, Türkiye
Stagflasyon kavramı: 1987-2014 Türkiye örneği
1973 yılında gelişmiş ülkelerde ortaya çıkan kriz, ekonomi bilimine yeni bir kavram kazandırdı. Hem durgunluğun hem de enflasyonun bir arada meydana geldiği, bu yeni krize stagflasyon adı verildi. 1970'li yılların iktisatçılarına göre, bu durumun en belirgin nedeni OPEC üyesi ülkelerin petrol fiyatını yaklaşık üç kat artırmalarıydı. Keynesyen iktisada göre, hem durgunluk hem de enflasyonun bir arada görülmesi imkansızdı. Sonuç olarak, bu krize açıklama getiremeyen Keynesyen iktisat popülerliğini kaybetti. Türkiye'de 1977 yılında yaşanan durgunluğa enflasyonunda eşlik etmesi ile Türkiye ilk kez stagflasyon ile karşı karşıya kaldı. Türkiye'de çeşitli dönemlerde farklı krizler meydana gelmiştir. Bu çerçevede Türkiye ekonomisinde 1994, 2000, 2001 ve 2008 yıllarında meydana gelen krizler önemlidir. Yüksek enflasyon, sermaye hareketlerinde serbestleşme, bankacılık sektöründeki aksaklıklar ve gelişmiş ülkelerde meydana gelen krizlerin çeşitli kanallardan ülkemizi etkilemesi, bu krizlerin sebepleri arasında sayılabilir. Bu çalışma 1987:1-2014:4 döneminde Türkiye için stagflasyon üzerinde kamu harcamaları, kur, faiz oranı, para arzı ve petrol fiyatı etkisini ortaya koymaya amaçlamıştır. Bu doğrultuda stagflasyon, ilgili dönemde durgunluk ve enflasyonun bir arada görülmesi durumunda 1 tersi durumunda 0 değerini alan kesikli bir seri olarak oluşturulmuştur. İlgili makroekonomik göstergelerin stagflasyon üzerindeki etkileri logit model ile tahmin edilmiştir. Elde edilen bulgular 1987:Ç1-2014:Ç4 döneminde para arzı ve kamu harcamaları göstergelerinin stagflasyon üzerinde sırasıyla pozitif ve negatif yönde bir etki oluşturduğunu ortaya koymuştur. Diğer taraftan kur, faiz oranı ve petrol fiyatı göstergelerinin stagflasyon üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir etkisi tespit edilememiştir. Bulgular bütün olarak değerlendirildiğinde stagflasyon ile mücadele için para arzının artırılmaması, kamu harcamalarının artırılması gerektiği tespit edilmiştir.
Uluslararası dijital bölünmeyi etkileyen faktörler: Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler için bir uygulama
Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, gelişmiş sanayi toplumlarında yaşanan hızlı teknolojik gelişmeler, toplumsal yaşamın hemen her alanında önemli değişimler yaratmıştır. Bu süreçte bilgi ve iletişim teknolojilerindeki büyük gelişmelerin etkisiyle yeni bir toplumsal ve ekonomik yapı ortaya çıkmıştır. Teknoloji, ülke ekonomilerinin gelişmesinde ve toplum refahının artırılmasında önemli bir role sahiptir. Saat ve demiryolu tarifesi sanayi çağının simgeleridir. Bunlar zamanı saatler, dakikalar ve saniyeler olarak ifade eder. Bilgi çağının simgesi olan bilgisayar milyarda bir saniye içinde, binlerce mikrosaniye içinde düşünür. Bilgisayarın yeni iletişim teknolojisiyle bir araya gelmesi böylece modern topluma kökten yeni bir mekan ve zaman çerçevesi sunmaktadır. Bilgi ve İletişim Teknolojilerinin (BİT) mevcudiyeti ile bu teknolojilere erişim ve kullanımda yaşanan eşitsizliği anlatan dijital bölünme; sosyal, ekonomik ve politik faktörlere bağlı olabildiği gibi coğrafi şartlara da bağlı oluşabilmektedir. Bu çalışmada; "dijital bölünme" kavramı nedenleri ve türleriyle açıklanarak gelişmiş ve az gelişmiş ülkelerde dijital bölünmeye neden olan faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla öncelikle dijital gelişmişlik indeksi (IDI), Uluslararası Telekomünikasyon Birliğinin geliştirdiği yöntemle hesaplanarak bağımlı değişken olarak kullanılmıştır. Çalışmada 20 gelişmiş ve 16 gelişmekte olan ülke için 1995-2013 dönemini kapsayan dinamik panel regresyon analizi gerçekleştirilmiştir. Bütün ülkeler modelinde; bağımlı değişkenin gecikmeli değeri (network etkisi), patent, kişi başına düşen gelir, mal ve hizmet ithalatı, mevzuatın kalitesi, şehir nüfusu dijital bölünmeyi açıklamakta anlamlı bulunmuştur. Gelişmiş ülkeler modelinde; bağımlı değişkenin gecikmeli değeri, kişi başına düşen gelir, mevzuatın kalitesi ve şehir nüfusu ülkelerin dijital gelişmişlik düzeyini açıklamakta anlamlıdır. Gelişmekte olan ülkeler modelinde ise; bağımlı değişkenin gecikmeli değeri, kişi başına düşen elektrik tüketimi, kişi başına düşen gelir değişkenleri ülkelerin dijital gelişmişlik düzeyini açıklamakta anlamlı bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Bilgi, Teknoloji, Dijital Bölünme, BİT Gelişmişlik Indeksi.