Bolu Abant İzzet Baysal University
Anabilim Dalı

Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı

Bolu Abant İzzet Baysal University

242

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan çocuklarda duyu profili, ağrı ve nosiseptin düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Çalışmamızda; DEHB tanılı olguların nosiseptin düzeyleri, duyu profili ve algılanan ağrı şiddetinin, hem hiçbir psikopatolojisi olmayan çocuklarla karşılaştırılması ve hem de algılanan ağrı şiddeti ve nosiseptin düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi planlanmıştır. Bilindiği kadarıyla, literatürde DEHB tanılı çocuklarda duyu profilini değerlendiren çalışmalar mevcut olmakla birlikte, duyusal değişiklikleri herhangi bir mediyatörle ilişkilendiren bir çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamızda katılımcıların kan nosiseptin düzeyine ait verilerin elde edilmesi amaçlanmış olup, gruplar arasında nosiseptin düzeyi ve duyu profili farklılıkları, DEHB tipi ve nosiseptin düzeyi arasındaki ilişki ve duyusal hassasiyet ile nosiseptin düzeyi arasındaki ilişkinin saptanması hedeflenmektedir. Araştırmamızda çocuk psikiyatri polikliniğine başvuru sonrası DEHB tanısı saptanan veya herhangi bir psikopatoloji gözlenmeyen 6-12 yaş arası çocuklar dahil edilmiştir. DEHB grubuna dahil edilen çocukların, DEHB'ye yönelik herhangi bir psikofarmakolojik ajan kullanmamış olması kriteri belirlenmiştir. Kan nosiseptin düzeyini değerlendirebilmek için, iki saatlik açlığın ardından 2 ml periferik kan örneği, uygun kitler kullanılarak, kit prospektüsüne uygun olacak şekilde çalışılmıştır. Dahil edilme kriterlerini karşılayan katılımcıların bakımverenlerine, DP-1 ve CADÖY-K verilmiş ve ölçeklerin araştırmacı eşliğinde doldurulması istenmiştir. Vaka ve kontrol grupları arasında nosiseptin seviyeleri vaka grubunda 316,44 ± 179,93 ng/L iken, kontrol grubunda 249,67 ± 112,27 ng/L olarak saptanmış olup bu değerin vaka grubunda anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüştür. Nosiseptin düzeyleri DEHB görünümleri arasında ise ilişki kurulamamıştır. Kan alımı sonrasında yapılan VAS sonucunda, vaka ve kontrol grupları arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Çocuk ağrı puanı ile ebeveyn ağrı puanı orta düzeyde pozitif yönde ilişkilendirilmiştir. Dunn duyu profilinin duyusal kadranlarında vaka ve kontrol grubu arası farklılık bulunmuştur.

Cansu Çınar
Trakya University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ergenlerde kendine zarar verme davranışının OXTR- rs53576,rs2254298 ve CD38-rs3796863 Gen Polimorfizmleri ile İlişkisinin İncelenmesi

Çalışmamızda, ergenlerde kendine zarar verme davranışı ile Oksitosin Reseptörü rs53576, rs2254298 ve Farklılaşma Kümesi 38 rs3796863 polimorfizmleri arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Kendine zarar verme davranışı olan ergenlerle, benzer psikiyatrik tanılara sahip olup bu davranışı bulunmayan klinik kontrol grubu ve sağlıklı kontrollerin genotip dağılımları karşılaştırılmıştır. Ayrıca aleksitimi, dürtüsellik, bağlanma stilleri ve psikolojik sağlamlık değişkenlerininin bu genetik varyantlarla etkileşimi ve kendine zarar verme davranışı ile ilişkileri değerlendirilmiştir. Örneklemimiz, psikiyatrik değerlendirmeleri tamamlanmış 12-18 yaş aralığında 50 kendine zarar verme davranışı olan ergen, 46 klinik kontrol ve 53 sağlıklı kontrolden oluşmaktadır. Klinik gruplara Sosyodemografik Veri Formu, Toronto Aleksitimi Ölçeği, Barratt Dürtüsellik Ölçeği-Kısa Form, Çocuk ve Genç Psikolojik Sağlamlık Ölçeği-12, İlişki Ölçekleri Anketi ve Kendine Zarar Verme Davranışı Değerlendirme Envanteri uygulanmıştır. Genotiplendirme çalışmaları DNA örneklerinden real-time polimeraz zincir reaksiyonu yöntemiyle gerçekleştirilmiştir. Kendine zarar verme davranışı ile değerlendirilen polimorfizmler arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Ancak rs3796863 polimorfizmi için genotip dağılımlarında sağlıklı grup diğerlerinden ayrışmıştır. Polimorfizmler ile aleksitimi, dürtüsellik, bağlanma ve psikolojik sağlamlık arasında ilişki bulunmamıştır. Kendine zarar verme grubunun aleksitimi, dürtüsellik ve korkulu bağlanma düzeyleri daha yüksek; psikolojik sağlamlık puanları daha düşük saptanmıştır. Parçalanmış ailede yaşamak, düşük ders başarısı ve düşük psikolojik sağlamlık kendine zarar verme davranışı için risk faktörleri olarak belirlenmiştir. Bulgularımız, rs3796863 polimorfizminin psikiyatrik bozuklukların gelişiminde rol oynayabileceğini ancak bu bozukluklara sahip ergenlerde kendine zarar vermenin ortaya çıkmasında genetikten ziyade aleksitimi, psikolojik sağlamlık, bağlanma stilleri ve dürtüselliğin daha belirleyici olduğunu göstermektedir. Özellikle parçalanmış aile öyküsü, düşük akademik başarı ve zayıf psikolojik sağlamlık birlikteliği olan ergenlerin yakından izlenmesi gerekmektedir.

Lara Naz Kulaksız
Trakya University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yaygın anksiyete bozukluğu tanılı ergenlerde yeme tutumlarının HTR2A gen polimorfizmleri ile ilişkisinin incelenmesi

Çalışmamızda Yaygın Anksiyete Bozukluğu tanılı ergenlerde yeme tutumlarının Serotonin Reseptörü 2A polimorfizmleri ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yaygın Anksiyete Bozukluğu tanılı ergenler ve sağlıklı kontrollerin genotip dağılımları karşılaştırılmıştır. Ayrıca sosyodemografik özelliklerin ve dürtüselliğin bu genetik varyantlarla etkileşimi ve yeme tutumları ile ilişkileri değerlendirilmiştir. Örneklemimiz, psikiyatrik değerlendirmeleri tamamlanmış 12-18 yaş aralığında 46 Yaygın Ankisyete Bozukluğu tanılı ergen ve 47 sağlıklı kontrolden oluşmaktadır. Sosyodemografik Veri Formu ve Çocukluk Çağı Anksiyete Tarama Ölçeği Ebeveyn Formu tüm katılımcıların ebeveynleri tarafından doldurulmuştur. Tüm katılımcılara Çocukluk Çağı Anksiyete Tarama Ölçeği Çocuk Formu, Yeme Tutum Testi-40 ve Barratt Dürtüsellik Ölçeği- Kısa Formu uygulanmıştır. Genotiplendirme çalışmaları DNA örneklerinden real-time polimeraz zincir reaksiyonu yöntemiyle gerçekleştirilmiştir. Hasta grubunun polimorfizmlerin dağılımı açısından sağlıklı kontrol grubuyla arasında fark görülmemiştir. Hasta grubundaki ergenlerin sağlıklı grup ile kıyaslandığında daha yüksek dürtüsellik ve yeme tutum testi puanlarına sahip olduğu gösterilmiştir. Ancak bu fark istatistiksel açıdan anlamlı bulunmamıştır. Hasta grubunda ölçeklere göre korelasyon analizi yapıldığında yeme tutumu puanları ile anksiyete alt ölçek puanları arasında pozitif yönlü zayıf ilişkiler saptanmıştır. Benzer şekilde dürtüsellik puanları ile anksiyete alt ölçek puanları arasında pozitif yönlü zayıf ilişkiler bulunmuştur. Polimorfizm değerlendirmesinde rs6311 polimorfizmleri alt ölçeklere göre karşılaştırıldığında ebeveyn ve çocuk anksiyete formlarının sosyal fobi alt ölçek puanları, CT/TT polimorfizmlerine sahip ergenlerde anlamlı olarak daha yüksek saptanmıştır. Bulgularımız yeme bozukluğu riskinin ortaya çıkmasında birçok farklı değişkenin rol oynadığını, anksiyete ve genetik faktörlerle doğrudan bir ilişkisi bulunmadığını ortaya koymaktadır. Çalışmamız kapsamında serotonin reseptör 2A gen polimorfizmlerinin yeme bozukluğu gelişimindeki etkisi sınırlı bulunmakla birlikte, özellikle rs6311 polimorfizminin sosyal anksiyete bozukluğuna yatkınlık oluşturabileceği saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Yaygın Anksiyete Bozukluğu, serotonin reseptörü 2A, serotonin reseptör gen polimorfizmi, yeme tutumu, dürtüsellik

Sezin Aysan Turgut
Trakya University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu'nda nötrofil lenfosit, platelet lenfosit, monosit lenfosit oranları; ortalama platelet hacmi ve sistemik immün inflamasyon indeksinin incelenmesi

Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) patofizyolojisinde, sistemik inflamasyon, önemli bir faktör olarak giderek daha fazla tanınmaktadır. Ancak, tam kan sayımlarından türetilen periferik inflamatuar biyobelirteçlerin DEHB'deki yararlılığını araştıran çalışmalar sınırlı kalmaya devam etmektedir. Bu çalışmada; DEHB tanılı çocuklar ile sağlıklı popülasyondaki çocukların, nötrofil lenfosit oranı (NLR), platelet lenfosit oranı (PLR), monosit lenfosit oranı (MLR), ortalama platelet hacmi (MPV), sistemik immün inflamasyon indeksi (SII), sistemik inflamasyon yanıt indeksi (SIRI) ve sistemik inflamasyon toplam indeksi (AISI) değerleri açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır. DEHB tanılı çocukların önde gelen klinik görünümleri ve semptom şiddetlerine göre bu değerlerin incelenmesi de çalışmanın diğer bir amacıdır. Çalışmamız, 2019-2023 yılları arasında Süleyman Demirel Üniversitesi Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine başvuran ve DEHB tanısı alan 6-18 yaş arası çocuk ve ergen olgular (n=154) ile sağlıklı kontrol grubunun (n=77) tıbbi kayıtlarının retrospektif olarak incelenmesiyle gerçekleştirilmiştir. Olgu ve kontrollerin tam kan sayımı testlerinden elde edilen inflamatuar belirteçler analiz edilmiştir. Ayrıca, olguların Turgay DSM-IV Temelli Çocuk ve Ergen Yıkıcı Davranış Bozuklukları Tarama ve Derecelendirme Ölçeği, Conners Aile Derecelendirme Ölçeği, Güçler ve Güçlükler Anketi ve Yenilenmiş Çocuk Ergen Anksiyete Depresyon Ölçeği sonuçları kaydedilmiştir. DEHB'li çocuk ve ergenler ile sağlıklı kontroller arasında NLR, MLR, PLR, MPV, SII, SIRI ve AISI değerleri açısından anlamlı bir fark bulunmamıştır. Ayrıca, dikkat eksikliği baskın ve kombine görünümler de periferik inflamatuar belirteç seviyelerinde anlamlı bir değişiklik göstermemiştir. MPV değeri ile dikkat eksikliği ve PLR oranı ile hiperaktivite/dürtüsellik semptom şiddeti arasında zayıf bir korelasyon tespit edilmiştir. NLR oranı, majör depresif bozukluk ve yaygın anksiyete bozukluğu ölçek puanlarıyla zayıf bir korelasyon göstermiştir. Çalışmamız, yeni inflamasyon oranlarından SIRI ve AISI'nin DEHB hastalarında değerlendirildiği ilk çalışma olma özelliğini taşımaktadır. Sonuçlarımızda, inflamatuar belirteçler ile gruplar arasında anlamlı farklar tespit edilmemiş olsa da, bu sonuçların birçok karıştırıcı faktörden etkilenebileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Bu nedenle, daha geniş örneklem gruplarıyla yapılacak boylamsal çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Süleyman Emre Özyürek
Süleyman Demirel University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kendine zarar verme davranışı olan ergenlerde otistik özellikler, bağlanma, aleksitimi ve duygu tanıma becerilerinin incelenmesi

Kendine zarar verme davranışı (KZVD), ölüm niyeti olmaksızın gerçekleştirilen, tekrarlayıcı ve doğrudan vücut dokusuna zarar veren davranışları ifade etmektedir. Bu çalışmada, KZVD gösteren ergenlerde otistik özellikler, bağlanma örüntüleri, aleksitimi düzeyi ve duygu tanıma becerilerinin değerlendirildiği; bu psikososyal değişkenlerin KZVD ile olan ilişkilerinin çok boyutlu olarak incelendiği vaka-kontrol temelli bir araştırma gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya, 12–18 yaş aralığında olan ve son 1 yıl içinde en az bir kez KZVD öyküsü bildiren 40 ergen ile yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş 40 sağlıklı kontrol grubu olmak üzere toplam 80 kişi dahil edilmiştir. Katılımcılara; Otizm Spektrum Anketi (OSA), Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAÖ), Ebeveyn ve Arkadaşlara Bağlanma Envanteri (EABE), Gözlerden Zihin Okuma Testi (GZOT), Yenilenmiş Çocuk Ergen Anksiyete Depresyon Ölçeği (ÇADÖ-Y) ve Kendine Zarar Verme Davranışı Değerlendirme Envanteri (KZVDDE) uygulanmıştır. Katılımcılara ait sosyodemografik bilgiler, araştırmacı tarafından oluşturulan bir veri formu aracılığıyla kaydedilmiştir. Olgu grubunun OSA, TAÖ ve EABE puanları kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek; GZOT puanları ise anlamlı düzeyde düşüktür. Kız ergenlerde KZVD başlangıç yaşı daha düşük ve uygulanan yöntem sayısı daha fazladır. Regresyon analizlerinde, KZVD çeşit sayısı otistik özellikler ve aleksitimi düzeyi tarafından anlamlı olarak yordanmıştır. Bağlanma puanları, KZVD'nin sosyal işlevleriyle; aleksitimi düzeyi ise otonom işlevleriyle anlamlı ilişkiler göstermiştir. Ayrıca duygu tanıma becerileri, hem bağlanma hem de aleksitimi düzeyi ile orta düzeyde ilişkili bulunmuştur. Bu bulgular, KZVD'nin sadece eşlik eden psikiyatrik tanılarla değil; sosyal biliş, gelişimsel eğilimler ve kişilerarası ilişkiler bağlamında da ele alınması gerektiğini göstermektedir. Bulgular, risk altındaki ergenlerin daha kapsamlı şekilde değerlendirilmesi ve önleyici müdahale programlarının bu alanlara yöneltilmesi açısından önemlidir.

Fatıma Betül Sümen
Süleyman Demirel University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Suça sürüklenen çocuklarda üstbilişler, başa çıkma becerileri, bağlanma ve sosyal desteğin duygusal ve davranışsal sorunlar üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Suça sürüklenen çocuk (SSÇ) tanımı, yasalarda suç sayılan bir fiili işlediği iddiası ile hakkında soruşturma ya da kovuşturma başlatılan ya da işlediği eylemden ötürü hakkında güvenlik tedbiri alınan çocuk şeklinde yapılmaktadır. Çeşitli çalışmalarda çocukları suça sürükleyen dikkat sorunları, okul ve akran sorunları, aile sorunları gibi çeşitli psikiyatrik sorunların üzerinde durulmuştur. Bu psikiyatrik sorunlar, özetle duygusal ve davranışsal sorunlar başlığı altında toplanabilir. Bu çalışma, SSÇlerde sık görülen duygusal ve davranış sorunların üstbilişler, başa çıkma becerileri, bağlanma ve sosyal destek ile etkileşimlerinin değerlendirildiği vaka-kontrol temelli kesitsel bir araştırmadır. Çalışmaya 50 SSÇ ile 12-18 yaşlarında 50 sağlıklı kontrol olmak üzere, toplam 100 çocuk dahil edilmiştir. Katılımcılara, Üstbiliş Ölçeği Çocuk ve Ergen Formu, Çocuk ve Ergenler İçin Başa Çıkma Ölçeği, Ebeveyn ve Akrana Bağlanma Envanteri-Kısa Formu, Çocuklar İçin Sosyal Destek Değerlendirme Ölçeği ve Güçler ve Güçlükler Anketi-Ergen Formu uygulanmış ve her bir katılımcının sosyodemografik bilgileri kaydedilmiştir. Çalışmada olgu ve kontrol grupları arasında üstbilişler, başa çıkma becerileri, bağlanma, sosyal destek ve duygusal davranışsal sorunlar açısından anlamlı fark bulunmamıştır. SSÇlerde olumsuz üst endişelerin, olumsuz başa çıkma becerisinin, ebeveyne yabancılaşmanın duygusal ve davranışsal sorunları arttırdığı, bununla birlikte aktif başa çıkma becerisinin, ebeveyne güvenli bağlanmanın, aile, akran ve öğretmenden alınan sosyal desteğin duygusal ve davranışsal sorunları azalttığı bulunmuştur. Araştırma bulguları SSÇlerde duygusal ve davranışsal sorunların üstbilişler, başa çıkma becerileri, bağlanma ve sosyal destekle ilişkisini göstermektedir. Bu bulgular, SSÇlerle çalışan ruh sağlığı uzmanlarının, değerlendirme süreçlerine üstbilişsel işlevleri ve başa çıkma becerilerini dahil etmesinin, bağlanma temelli terapi yaklaşımlarının ve aile ve öğretmene yönelik psikoeğitim programlarının suça sürüklenmelerin önlenmesi ve SSÇlerin topluma kazandırılması açısından önemine vurgu yapmaktadır.

Emre Ertürk
Süleyman Demirel University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Otizm spektrum bozukluğu tanısı olan çocuk ve ergenlerde Neurexin kan düzeyinin sağlıklı çocuklar ile karşılaştırılması ve otizm klinik şiddeti ile ilişkisi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, Otizm Spektrum Bozukluğu tanısı olan çocuklarda çocuk ve ergenlerde Neurexin kan düzeylerinin ve inflamasyon belirteçlerinin sağlıklı çocuklar ile karşılaştırılması ve Otizm Spektrum Bozukluğunun klinik şiddeti arasındaki ilişkiyi karşılaştırarak incelemektir.Gereç ve Yöntem: Çalışmada OSB tanılı 88 hasta ile herhangi bir psikiyatrik ya da nörolojik hastalığı olmayan 78 sağlıklı kontrol grubu dahil edilmiştir. Nöropsikiyatrik özellikler ÇODÖ, Sosyal İletişim ölçekleriyle değerlendirilmiştir. Kan neurexin plazma düzeyleri ELİSA yöntemiyle belirlenmiştir.Bulgular: OSB'li çocuklarda, cinsiyet, yaş ve BKİ fark etmeksizin plazma NRXN2A ve NRXN2B düzeyleri tipik gelişenler ile istatiksel olarak anlamsız sonuçlandı. NRXN2A ve NRXN2B düzeyleri her iki grupta kendi içinde korele olarak bulundu. WBC ve nötrofil düzeyleri ise OSB'li grupta tipik gelişenlere göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı. Sonuç: Çalışma sonucunda, OSB hastalarında NRXN2A ve NRXN2B düzeylerinin tipik gelişen gruba göre anlamsız olduğu görülürken, OSB'li grupta kan inflamasyon belirteçlerinden WBC ve nötrofil düzeyleri yüksek olarak saptandı. Bu bulgular, OSB'nin patofizyolojisi ve sinaptogenez ve bunun perifere yansıması ile inflamasyon arasındaki karmaşık ilişkilerin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olan önemli ipuçları sunmaktadır.Anahtar kelimeler: OSB, Neurexin, İnflamasyon

Ayşe Büyükateş
Selçuk University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) olan çocuklarda ghrelin, obestatin, retinol bağlayıcı protein-4, adipsin düzeyleri ile ghrelin/obestatin oranının iştah ve yeme davranışı üzerine etkilerinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmada, DEHB tanılı çocuk ve ergenlerde serum ghrelin, obestatin, adipsin, RBP-4 düzeyleri ve ghrelin/obestatin oranının sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması ve bu parametrelerin yeme davranışlarıyla ilişkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 129 DEHB tanılı ve 105 sağlıklı kontrol çocuk-ergen dahil edilmiştir. Katılımcılara ÇDŞG-ŞY-T ile psikiyatrik değerlendirme yapılmış; DEHB şiddeti TDSM-IV-Ö, yeme davranışları ÇYDA ve Ç-BGÖ ölçekleriyle değerlendirilmiştir. Boy, kilo, bel çevresi ölçülerek VKİ hesaplanmış, 8 saatlik açlık sonrası alınan kan örneklerinde adipsin, ghrelin, obestatin, RBP-4 düzeyleri ELISA ile ölçülmüş; ghrelin/obestatin oranı hesaplanmıştır. Bulgular: Her iki grup karşılaştırıldığında, yaş, cinsiyet, VKİ ve bel çevresi kontrol edilerek yapılan analizlerde; DEHB grubunda serum obestatin, RBP-4 ve adipsin düzeyleri anlamlı olarak daha yüksek, ghrelin düzeyleri ise benzer bulunmuştur. Ayrıca, DEHB grubunda ghrelin/obestatin oranı anlamlı düzeyde daha düşük saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamız, DEHB tanılı çocuk ve ergenlerde serum adipsin, obestatin ve RBP-4 düzeylerinin anlamlı olarak yüksek, ghrelin/obestatin oranının ise düşük olduğunu göstermiştir. Ayrıca DEHB tanılı grupta hedonik açlık ve içme tutkusu skorları kontrollere göre daha yüksek bulunmuştur. Bulgularımız, bu moleküllerin DEHB'nin biyolojik temellerinde rol oynayabileceğini ve bozulmuş yeme davranışları aracılığıyla artmış obezite riskine katkıda bulunabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, Ghrelin, Retinol Bağlayıcı Proteinler, Adipokinler, İştah.

Beyzanur Soylu
Selçuk University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuk ve ergenlerde intihar amaçlı olmayan kendine zarar verme davranışlarının nörotrofik faktör düzeyleri ve rezilyans ile ilişkilerinin incelenmesi

Giriş ve Amaç: İntihar amaçlı olmayan kendine zarar verme davranışı (KZVD), ölüm niyeti olmaksızın vücut dokusuna kasıtlı zarar verilmesiyle karakterize bir klinik tablodur. KZVD'nin ortaya çıkışı ve sürdürülmesinde rol oynayan biyolojik süreçler ile koruyucu psikososyal etmenlerin birlikteliği halen yeterince açıklığa kavuşmamıştır. Sinir sistemi gelişimi, nöroplastisite ve stres yanıtında rol alan nörotrofik faktörlerin KZVD ile ilişkili olabileceği; rezilyansın ise çocuk ve ergenlerde kendine zarar verme davranışına karşı koruyucu olabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmada, KZVD olan çocuk ve ergenlerde nörotrofik faktör düzeyleri ve rezilyansın sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması ve bu değişkenlerin KZVD'nin klinik özellikleriyle ilişkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kesitsel vaka–kontrol desenindeki çalışmaya, son bir yılda beşten fazla KZVD bildiren 10–18 yaş arası 88 çocuk ve ergen ile psikiyatrik tanısı bulunmayan 82 sağlıklı çocuk ve ergen yazılı onamları alınarak dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara sosyodemografik veri formu, ÇGPSÖ-12 uygulanmış; psikiyatrik tanılar ÇDŞG ŞY T ile değerlendirilmiş, KZVD özellikleri Kendine Zarar Verme Davranışı Değerlendirme Envanteri (KZVDDE) ile sorgulanmıştır. Rutin tetkiklerden arta kalan kan örneklerinden elde edilen serumlarda BDNF, NGF, CDNF, GDNF ve NT 3 düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçülmüştür. Bulgular: KZVD grubunun ÇGPSÖ 12 medyan puanı 35 (30–41), kontrol grubunun ise 52 (45–56) olup rezilyans düzeyi KZVD grubunda anlamlı derecede daha düşük bulunmuştur (p<0,001). Nörotrofik faktörlerin serum düzeyleri KZVD'li ergenlerde kontrollere göre anlamlı olarak yüksektir ve yaş, cinsiyet, VKİ ve hane geliri kontrol edildiğinde grup farkının BDNF, CDNF, GDNF ve NT-3 için sürdüğü görülmüştür. KZVD grubunda kullanılan yöntem sayısı ile rezilyans arasında negatif yönde ilişki saptanmış, yöntem sayısı ile nörotrofik faktörler arasında anlamlı ilişki görülmemiştir. Tüm örneklemde NGF düzeyleri ile rezilyans arasında zayıf düzeyde ters yönlü korelasyon belirlenmiştir. Hiyerarşik lojistik regresyon analizinde NGF'nin KZVD grubunda yer alma ile en güçlü ilişkiyi gösterdiği, NT-3'ün ise ters yönde ilişkili olduğu saptanmıştır. Tartışma: KZVD olan çocuk ve ergenlerde rezilyansın düşüklüğü ile KZVD'de kullanılan yöntem sayısı arasındaki ilişki, rezilyansı artırmaya yönelik müdahalelerin KZVD'nin önlenmesi ve tedavisinde rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Nörotrofik faktörler birlikte değerlendirildiğinde NGF'nin KZVD ile en belirgin ilişkiyi göstermesi ve NT-3'ün KZVD ile ters yönde ilişkili bulunması, bu iki belirtecin KZVD'nin nörobiyolojik boyutunu anlamada dikkate değer olabilir. Komorbiditeler ve ilaç kullanımı gibi etkenler göz önünde tutularak yapılacak uzunlamasına çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İntihar amaçlı olmayan kendine zarar verme davranışı, nörotrofik faktörler, BDNF, NGF, CDNF, GDNF, NT 3, rezilyans, ergen

Nörotrofik faktörlerNörotrofinlerPsikolojik dayanıklılık
Afife Nur Orpay
Selçuk University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ergenlerde majör depresif bozukluğun belirti profilinin incelenmesi

Bu çalışma, en az bir Majör Depresif Bozukluk (MDB) belirtisi ile polikliniğe yönlendirilen ergenlerde depresif belirti profilinin incelendiği tanımlayıcı ve kesitsel bir çalışmadır. Çalışmaya 11-18 yaş arasında 191 ergen (137 kız, 54 erkek) dahil edilmiştir. Tüm ergenlere Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu DSM-5 (K-SADS-PL) psikiyatrik tanı görüşmesinin yanı sıra Çocuklar için Depresyon Değerlendirme Ölçeği-Gözden Geçirilmiş Versiyonu (ÇDDÖ-R) ve Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu uygulanmıştır. Ergenlerin 73'ü (% 38,3) MDB tanısı almış, 118'i (% 61,7) almamıştır. MDB tanısı alan ergenlerde yaş, babanın yaşı, babada psikiyatrik hastalık sıklığı tanı almayanlara göre anlamlı oranda daha yüksek bulunmuştur. MDB tanısı alan ergenlerde; okul işlevselliğinde bozulma, keyif almada güçlük çekme, sosyal içe çekilme, uyku bozukluğu, iştahta bozulma, fiziksel yakınma, aşırı suçluluk, düşük özgüven, depresif duygular ve özkıyım düşünceleri belirtileri tanı almayanlara göre anlamlı oranda daha sık görülmüştür. MDB tanısı alanlarda vejetatif belirtilerden iştahta bozulma belirtisi ile hastalığın şiddeti ilişkili bulunmuştur. Tüm örneklemde latent sınıf analizi (LCA) yöntemi ile "Yüksek Belirti Sınıfı'' ve "Düşük Belirti Sınıfı'' isimlerini verdiğimiz iki alt örtük sınıf tespit edilmiştir. Yüksek Belirti Sınıfı'nda yaş, başvuru süresi, MDB sıklığı ve şiddeti anlamlı oranda yüksektir. Daha çok ebeveynlerin başvuru nedenlerinden olan irritabilite yakınması, Düşük Belirti Sınıfı'nda Yüksek Belirti Sınıfı'na göre anlamlı oranda daha sıktır. İki sınıf arasında yorgunluk, irritabilite ve hastalıklı fikir oluşturma belirtileri farklılık göstermemiştir. MDB belirtisi ile başvuran ergenlerde özellikle irritabilitenin ayırt edici bir tanı ölçütü olmayabileceği ve başta vejetatif belirtiler olmak üzere depresif belirtilerin irdelendiği daha büyük örneklem içeren çalışmaların yapılması gerektiği düşünülmektedir. Heterojen bir tanı olan MDB tanısının ergenlerde daha homojen örtük sınıflar belirleyerek kolay tanınabilir duruma getirilmesi ve bu sınıfların tedavi önceliğinin olması ancak böyle çalışmalar ile olanaklı olacaktır. Anahtar sözcükler: Depresyon, ergenler, belirtiler, gizli sınıf analizi, profil

Emine Şanlıtürk Kayan
Hacettepe University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Geçmişteki akran zorbalığının geç ergenlik dönemindeki benlik saygısı, duygu düzenleme ve psikopatolojiye etkisi

Bu araştırmada geçmişteki akran zorbalığı öyküsü ile şimdiki benlik saygısı düzeyi, duygu düzenleme güçlükleri, sosyal uyum güçlükleri, bağlanma örüntüleri kimlik dağılması ve psikiyatrik tanıların ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde eğitimini sürdüren 18-24 yaş aralığındaki 100 öğrenci dahil edilmiş ve katılımcıların kendilerinden aydınlatılmış onam formu ile onam alınmıştır. Araştırmacı tarafından Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu doldurulmuştur. Olweus Öğrenciler için Akran Zorbalığı Anketi, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği, Sosyal Uyum Kendini Değerlendirme Ölçeği, Ergenlikte Kimlik Gelişimi Değerlendirme Ölçeği, Kısa Semptom Envanteri, Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri, Beck Depresyon Envanteri, İlişki Ölçekleri Anketi- Ergen Formu ve Duygu Düzenlemede Güçlükler Ölçeği katılımcılar tarafından doldurulmuştur. Katılımcıların psikiyatrik değerlendirmeleri klinisyen tarafından SCID-5-CV kullanılarak yapılmıştır. Çalışmaya katılan öğrencilerin %40'ı zorba, kurban ya da zorba-kurban olarak akran zorbalığına karıştığını bildirmiştir. Katılımcılar "zorbalığa karışan grup" ve "zorbalığa karışmayan grup" olarak sınıflandırılmış, bu iki grup psikiyatrik tanılar, benlik saygısı, duygu düzenleme, bağlanma, sosyal uyum ve kimlik dağılması açısından karşılaştırılmıştır. Akran zorbalığına karışan grubun, zorbalığa karışmayan gruba göre, benlik saygısı düşük, güvensiz bağlanma oranı yüksek, duygu düzenleme güçlükleri fazla, anksiyete bozukluğu tanısı alma oranı yüksek, kimlik dağılması oranı fazla bulunmuştur. Akran zorbalığına karışmanın bu örneklemde sosyal uyumu etkilemediği görülmüştür. Akran zorbalığının benlik saygısında düşmeyi, güvensiz bağlanmayı, kimlik dağılmasını ve anksiyete bozukluğu tanısını yordadığı saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Akran zorbalığı, benlik saygısı, duygu düzenleme, kimlik dağılması, bağlanma örüntüleri, psikiyatrik tanı

Sıla Tunç
Hacettepe University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

12-18 yaş aralığında dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanısının ve ilişkili faktörlerin makine öğrenmesi ile incelenmesi

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB); 12 yaşından önce başlayan, dikkatsizlik ve hiperaktivite-dürtüsellik boyutlarında işlevselliği etkileyen belirtiler ile seyreden, nörodavranışsal bir hastalıktır. Alan yazıda şikâyetleri ilk kez ergenlik/erişkinlik döneminde ortaya çıkan, çocukluk döneminde belirtisi olmayan ve/veya belirtisi olup kişinin işlevselliğinin etkilenmediği ancak ergenlik dönemi ile semptomatik olan bireyler geç başlangıçlı DEHB olarak tanımlanmıştır. Geç başlangıç fenomeninin geç sendromal düzeye ulaşan eşik altı DEHB'yi temsil ettiği, farklı bir nörogelişimsel bozukluk olduğu veya depresyonu temsil eden bir alt grup olduğu şeklinde çeşitli görüşler mevcuttur. Bu çalışma, pediatri polikliniğinden DEHB özellikleri ile psikiyatri kliniğine ilk kez yönlendirilen, herhangi bir tedavi almayan ergenlerde sosyodemografik, gelişimsel ve klinik özellikler, eşlik eden psikiyatrik hastalıklar, duygusal, davranışsal ve bilişsel sorunlar, yönetici işlev fonksiyonları, işlevsellik, algılanan stres düzeyi, anksiyete ve depresif belirtiler açısından DEHB tanısı alan ve almayan olguların karşılaştırılarak ergenlik döneminde DEHB'nin klinik profilinin incelendiği; DEHB tanısı alan ergenlerin "başlangıç yaşı" temel alınarak çocukluk ve geç başlangıçlı DEHB'nin karşılaştırıldığı bir çalışmadır. Elde edilen veriler ile ergenlik döneminde DEHB tanısının tahmini için makine öğrenmesi algoritmaları kullanılarak model oluşturulmuş; çalışmanın ilk aşaması kesitsel tanımlayıcı, ikinci aşaması metadolojik olacak şekilde yürütülmüştür. Çalışmaya 12-18 yaş arasında 203 ergen (101 kız, 102 erkek) dahil edilmiş, ergenlere Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam boyu Versiyonu (K-SADS-PL) psikiyatrik tanı görüşmesi, Conners-Wells Ergen Özbildirim Ölçeği-Yenilenmiş Uzun Formu (C-WEÖÖ-U), Weiss İşlevsellikte Bozulma-Özbildirim Formu (WIBÖ-Ö), Algılanan Stres Ölçegi (ASÖ) ve Çocuklarda Anksiyete ve Depresyon Ölçeği-Yenilenmiş/Çocuk Formu (ÇADÖ- Y)'nu; ebeveynlerine ise Conner's Ana/Baba Derecelendirme Ölçeği (CADÖ-48), Weiss İşlevsellikte Bozulma Ölçeği Ebeveyn Formu (WİBÖ-E) ve Yönetici İşlev Davranışlarını Derecelendirme Ölçeği (YİDDÖ-ABF) verilmiştir. K-SADS-PL ile yapılan değerlendirmede ergenlerin %21.2'si DEHB tanısı alırken, DEHB tanısı alanların %53.5'i çocukluk, %46.5'i geç başlangıçlıdır. DEHB tanısı alan ergenlerin; doğumda anne yaşının daha küçük, doğum sonrası komplikasyonların daha yüksek, baba eğitim düzeyinin daha düşük, aile yapısının tek ebeveyn, geniş/ dağılmış aile özellikleri taşıdığı, ailede DEHB öyküsünün daha sık olduğu belirlenmiştir. DEHB tanısı alan ergenlere Yıkıcı Davranış Bozuklukları'nın daha fazla eşlik ettiği, duygusal, davranışsal ve bilişsel sorunların, öfke kontrol zorluğunun ve aile ve akran ilişkilerinde sorunların daha sık olduğu, işlevselliğin birçok alanda olumsuz etkilendiği, yönetici işlevlerin daha şiddetli bozulduğu belirlenmiştir. DEHB tanısı almayan ergenlerde daha yüksek oranda Sosyal Anksiyete Bozukluğu tanısı saptanırken algılanan stres düzeyi, anksiyete ve depresyon belirtileri açısından gruplar arasında fark izlenmemiştir. DEHB tanısı alan ergenlerden geç başlangıçlı grupta kız cinsiyetin ve klinik görünümde dikkatsizlik tipinin baskın, ailede DEHB öyküsünün daha az ve daha düşük oranda Yıkıcı Davranım Bozuklukları'nın eşlik ettiği; yönetici işlev göstergesindeki bozulmanın daha az şiddette olduğu belirlenmiştir. Ergenlik döneminde DEHB tanısının tahmini için oluşturulan modellerden Rastgele Orman (RF) algoritması %88.7 oranında yüksek doğruluk değerine ulaşarak tanıyı tahmin performansı en yüksek model olurken DEHB tanısının tahmininde modelin performansını en iyi şekilde optimize eden değişkenler önem sırası ile yönetici işlev fonksiyonları, ergen özbildirimine dayanan Conners toplam puanı, ailede DEHB öyküsü, ebeveyn bildirimine dayanan CADÖ-48 toplam puanı olmuştur. Bu çalışmada ergenlik döneminde DEHB tanısının tahmininde rastgele orman ağacı algoritması kullanılarak makine öğrenmesi algoritmalarının etkinliğine dikkat çekilmiştir. Ergenlik döneminde yönetici işlev fonksiyonlarının değerlendirilmesinin klinik tanının tahmininde en önemli öznitelik olduğu belirlenmiştir.

Nagihan Özer
Hacettepe University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kendine zarar verme davranışı gösteren ergenlerin 5 yıllık takip çalışması

Kendine zarar verme davranışı, bilinçli bir ölüm arzusu olmaksızın kişinin kendi vücudunda çeşitli derecelerde doku hasarına neden olan kasıtlı ve amaçlı eylemler olarak tanımlanmaktadır. Bu davranış genellikle ergenlik döneminde başlamakta ve yetişkinlik döneminde de devam edebilmektedir. Çalışmanın amacı, ergenlik döneminde başlayan kendine zarar verme davranışının seyrinin incelenmesine katkıda bulunmaktır. Bu amaçla erken ergenlik döneminde KZVD nedeniyle polikliniğe başvurmuş olan 51 genç ve onlarla yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilen KZVD'si olmayan 57 genç 5 yıl sonra değerlendirilerek KZVD'nin devam etmesiyle ilişkili risk faktörleri saptanmaya çalışılmıştır. Çalışmaya alınan gençler klinik görüşmeye ek olarak Sosyodemografik Veri Formu, KZVD Tarama Anket Formu, Duygu Düzenlemede Güçlükler Ölçeği, Beden Tutum Ölçeği, Stresle Başa Çıkma Ölçeği, Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri, İlişki Ölçekleri Anketi Ergen Formu, Kısa Semptom Envanteri, Ergenlikte Kimlik Gelişimi Değerlendirme Ölçeği ve Beck Depresyon Ölçeği ile değerlendirilmiştir. KZVD gösteren gruba ek olarak Ottawa Kendine Zarar Verme Envanteri uygulanmıştır. Ergenlik döneminde KZVD bulunan grubun kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha fazla parçalanmış ailede yetiştiği, ruhsal/fiziksel hastalık öyküsüne sahip olduğu, duygudurum düzenleme ve stres yönetiminde güçlük yaşadığı, kendilerini daha az beden bütünlüğüne sahip ve daha az sağlıklı algıladığı, daha fazla kimlik sorunu yaşadığı ve daha yüksek psikiyatrik patolojiye sahip olduğu saptanmıştır. 5 yıl sonra KZVD'nin devam etmesini yordayan etken kimlik dağılması olarak saptanmıştır.

ErgenlerHasta takibiKendine zarar verme davranışı+4
Nazlı Merve Korkmaz
Hacettepe University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Trikotillomani tanısı olan ergenlerde dürtüsellik: Klinik ve nöropsikolojik özelliklerin incelenmesi

Trikotillomani (TTM), saç/kıl kaybı veya incelmesi ile birlikte işlevsellikte bozulma ile sonuçlanabilecek tekrarlayıcı saç/kıl çekme davranışı ile karakterize psikiyatrik bir hastalıktır. TTM'nin etiyopatogenezine yönelik çalışmalarda, dürtüselliğin potansiyel bir "nörobilişsel endofenotip" olarak araştırıldığı görülmektedir. Buna karşın TTM tanısı konan çocuk ve ergenlerde dürtüselliğin değerlendirildiği çalışma oldukça kısıtlıdır. Bu çalışma TTM tanısı konan ergenler ve sağlıklı kontrol gruplarında dürtüselliğin farklı boyutlarını içeren klinik ve nöropsikolojik özellikleri karşılaştırmak ve dürtüsellik ile TTM şiddeti ve eşlik eden anksiyete ve depresyon belirtileri arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini 12-18 yaş arasında, TTM tanısı konan 23 kız ergen ve herhangi bir psikiyatrik hastalık tanısı almayan 20 kız ergen oluşturmaktadır. Tüm katılımcılar Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu, Çocuklarda Anksiyete ve Depresyon Ölçeği-Yenilenmiş Çocuk Formu (ÇADÖ-Y), Barratt Dürtüsellik Ölçeği-Kısa (BDÖ-K) ve Massachusetts Genel Hastane Saç/Kıl Yolma Ölçeği'ni (MGH-SY) doldurmuş, araştırma grubunda eşlik eden psikiyatrik hastalıkları belirlemek ve kontrol grubunda psikiyatrik hastalık tanısını dışlamak için klinisyen tarafından K-SADS-PL uygulanmıştır. Çalışmaya katılan ergenlerin tümünde dürtüsellik Eriksen Flanker Testi, Dur Sinyali Tepki Süresi (DSTS) Testi, Yap/Yapma Testi ve Balon Analog Risk Testi (BART) ile davranışsal olarak değerlendirilmiştir. TTM tanısı konan ergenlerde kontrol grubuna göre klinik olarak değerlendirilen dürtüsellik düzeyi ile anksiyete ve depresyon belirtilerinin daha yüksek olduğu, bu ergenlerin dürtüselliğin farklı boyutlarını değerlendiren davranışsal görevlerde (DSTS Testi ve BART) daha kötü bir performans sergiledikleri ve sosyal anksiyete belirtilerinin TTM şiddetini yordadığı tespit edilmiştir. Bu çalışmanın sonuçları TTM'nin nörobilişsel özelliklerinin daha iyi anlaşılması için dürtüselliğin farklı boyutlarının incelenmesinin önemli olduğuna işaret etmektedir.

Hande Günal Okumuş
Hacettepe University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuk ve ergen psikiyatrisi kliniğine başvuran ergenlerde ve annelerinde geçmiş travma öyküleri, bağlanma özellikleri, zihinselleştirme becerileri ve ebeveynlerin duygusal erişilebilirliklerinin incelenmesi

Bu çalışma herhangi bir psikiyatrik hastalığı olan ergenler ve anneleri ile herhangi bir psikiyatrik hastalığı olmayan ergenler ve annelerinin çocukluk çağı travmaları, bağlanma özellikleri, zihinselleştirme becerileri, ebeveynlerin duygusal erişilebilirlikleri açısından karşılaştırıldığı, ergenlerde ve annelerinde bu faktörlerin birbirleriyle ilişkilerinin incelendiği kesitsel bir çalışmadır. Ayrıca ergenlerin çocukluk çağı travmaları ile psikiyatrik belirtileri arasındaki ilişkide ergenlerin bağlanma özelliklerinin, zihinselleştirme becerilerinin ve psikolojik dayanıklılıklarının, annelerin çocukluk çağı travmaları ile ergenlerin psikiyatrik belirtileri arasındaki ilişkide ise annelerin bağlanma özelliklerinin, zihinselleştirme becerilerinin ve duygusal erişilebilirliklerinin aracı rolleri değerlendirilmiştir. Çalışmaya 12-18 yaş arasında, herhangi bir psikiyatrik hastalığı olan 100 ergen ve herhangi bir psikiyatrik hastalığı olmayan 65 sağlıklı ergen olmak üzere toplam 165 ergen ve annesi alınmıştır. Araştırma grubundaki ergenlerde psikiyatrik tanıları belirlemek ve kontrol grubundaki ergenlerde psikiyatrik tanıları dışlamak için Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşamboyu Versiyonu (ÇDŞG-ŞY) kullanılmıştır. Çalışmaya katılan ergenler Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (ÇÇTÖ), İlişki Ölçekleri Anketi-Ergen (İÖA-E), Yansıtıcı İşleyiş Ölçeği-Ergen (YİÖ-E), Ebeveyn Duygusal Erişilebilirliği Ölçeği (EDEÖ), Çocuk ve Genç Psikolojik Sağlamlık Ölçeği (ÇGPSÖ) ve Kısa Semptom Envanteri (KSE) formlarını doldurmuştur. Çalışmaya katılan ergenlerin anneleri ise Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (ÇÇTÖ), İlişki Ölçekleri Anketi (İÖA), Yansıtıcı İşleyiş Ölçeği-Kısa (YİÖ-KF) ve Ebeveyn İçsel Düşünme İşlevselliği Ölçeği (EİDİÖ) formlarını doldurmuşlardır. Çalışma sonucunda psikiyatrik hastalığı olan ergenlerin, sağlıklı kontrollere göre duygusal ihmal, fiziksel ihmal, duygusal istismar, fiziksel istismar ve cinsel istismar olmak üzere tüm çocukluk çağı travmalarının, korkulu ve saplantılı bağlanma özelliklerinin daha fazla olduğu, güvenli bağlanma özelliklerinin, zihinselleştirme becerilerinin ve psikolojik dayanıklılıklarının daha düşük olduğu bulunmuştur. Psikiyatrik hastalığı olan ergenlerin annelerinin, kontrol grubundakilere göre çocukluk çağı travmalarının, saplantılı bağlanma özelliklerinin, zihinselleştirme öncesi zorluklarının ve zihinsel durumlara ilişkin belirsizlik düzeylerinin daha fazla olduğu, bu annelerin duygusal erişilebilirliklerinin daha düşük olduğu bulunmuştur. Tüm örneklem değerlendirildiğinde, ergenlerde çocukluk çağı travmalarının güvenli-güvensiz bağlanma özellikleri, zihinselleştirme becerileri, psikolojik dayanıklılık düzeyleri ve psikiyatrik belirtiler ile ilişkili olduğu gözlenmiştir. Ayrıca ergenlerin çocukluk çağı travmalarının annelerin çocukluk çağı travmaları ile ilişkili olduğu gözlenmiştir. Ergenlerin psikiyatrik belirtilerini en önemli düzeyde etkileyen değişkenler ergenlerin çocukluk çağı travmaları ve saplantılı bağlanma özellikleri olarak belirlenmiştir. Ergenlerin çocukluk çağı travmaları ile psikiyatrik belirtileri arasındaki ilişkiye ergenlerin güvenli ve saplantılı bağlanma özelliklerinin ve psikolojik dayanıklılıklarının aracılık ettiği, annelerin çocukluk çağı travmaları ile ergenlerin psikiyatrik belirtileri arasındaki ilişkiye ise annelerin zihinselleştirme öncesi zorluklarının ve duygusal erişilebilirliklerinin aracılık ettiği bulunmuştur.

BağlanmaDuygusal erişilebilirlikPsikolojik dayanıklılık+2
Mine Aybı Turanoğlu
Hacettepe University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Otizm özellikleri gösteren ve göstermeyen dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanılı çocuk ve ergenlerin duygu düzenleme, yaşam kalitesi ve klinik özellikler bakımından karşılaştırılması

Bu çalışmada Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) tanısı konan çocuk ve ergenlerden otizm özellikleri gösterenlerin bu özelliği göstermeyenlere göre; duygu düzenleme becerileri, klinik özellikleri, yaşam kaliteleri ve işlevsellik düzeyi bakımından farklı bir grubu temsil edebileceğinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada nörolojik ve/veya işlevselliği bozabilecek seviyede ciddi bir kronik hastalığı olmayan, Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB), anlıksal yetersizlik, şizofreni açılımı kapsamında bozukluklar, iki uçlu duygudurum bozukluğu tanılarından herhangi birini karşılamayan, 8-16 yaş aralığındaki DEHB tanılı katılımcılardan otizm özellikleri gösteren grupta 50 katılımcı ve otizm özellikleri göstermeyen grupta ise 64 katılımcı bulunmaktadır. Psikopatolojileri saptamak amacıyla Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli (ÇDŞG-ŞY-T) kullanılarak yarı yapılandırılmış klinik görüşme yapılmıştır. Otizm özelliklerini belirlemek amacıyla ebeveynlerin doldurduğu Sosyal Cevaplılık Ölçeği (SCÖ) kullanılmıştır. Sosyoekonomik-sosyokültürel düzey, Hollingshead-Redlich ölçeği ile sınıflanmıştır. Katılımcılar duygu düzenleme becerisi, klinik özellikler, yaşam kalitesi ve işlevsellik düzeyi bakımından çocukların doldurduğu Çocuklar İçin Anksiyete Duyarlılık İndeksi (CADİ), Duygusal Reaktivite İndeksi (DRİ), Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇİYKÖ)- Çocuk / Ergen Formu ve ebeveynlerin doldurduğu Güçler ve Güçlükler Anketi (GGA), Duygusal Reaktivite İndeksi- Aile Formu (DRİ-A), Weiss İşlevsellikte Bozulma Ölçeği (WİBÖ)-Ebeveyn Formu, Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇİYKÖ)-Ebeveyn Formu, Aile Değerlendirme Ölçeği (ADÖ) ile değerlendirilmiştir. Çalışmada DEHB tanılı çocuklardan otizm özellikleri gösterenlerin, göstermeyenlere göre anlamlı düzeyde daha yüksek irritabilite düzeyi ve daha fazla ayrılık anksiyetesi eş tanısı olduğu, psikososyal yaşam kalitesinin ve sosyal işlevselliğinin anlamlı düzeyde daha fazla bozulduğu, güncel olarak bildirilen dil-konuşma becerilerinin anlamlı düzeyde daha zayıf olduğu bulunmuştur.

Duygu düzenlemeErgenlerHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğu+3
Buket Kılıç
Hacettepe University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kendine zarar verme davranışı olan ergenlerde psikopatoloji, kimlik durumu ve zihinselleştirme becerilerinin ilişkisinin incelenmesi

Kendine zarar verme davranışı (KZVD), kişinin intihar niyeti olmaksızın vücut dokusuna kasıtlı hasar vermesi olarak tanımlanmıştır. Ergenlerde KZVD tedavisinde zihinselleştirme temelli yaklaşımlar etkili bulunmakla birlikte KZVD gösteren ergenlerde zihinselleştirme sorunlarını araştıran çok az sayıda ampirik çalışma mevcuttur. Bununla birlikte KZVD, kimlik dağılması, psikopatoloji ve zihinselleştirme ilişkisini beraber değerlendiren herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışma ergenlerde KZVD'nin kimlik dağılması, psikopatoloji ve zihinselleştirme ile ilişkisini değerlendirmek amacıyla oluşturulan kesitsel desenli bir vaka kontrol çalışmasıdır. Araştırmanın örneklemini 12-18 yaş arasında, KZVD gösteren 56 ergen, KZVD göstermeyip en az bir psikiyatrik tanı alan 45 ergen ve KZVD göstermeyip herhangi bir psikiyatrik tanı da almayan 52 ergen oluşturmaktadır. Tüm katılımcılar KZVD Tarama Anket Formu, Sosyodemografik Bilgi Formu, Ergen Kimlik Değerlendirme Ölçeği (EKDÖ) ve Gençler için Kendini Değerlendirme Formunu (YSR) doldurmuş, KZVD gösterenler ise ek olarak Kendine Zarar Verme Davranışı Değerlendirme Envanterini (KZVDDE) doldurmuştur. Çalışmaya katılan tüm ergenlerin zihinselleştirme becerileri "The Movie for the Assessment of Social Cognition'' (MASC) ile değerlendirilmiştir. KZVD gösteren ergenlerde kimlik dağılması daha sık, psikopatoloji düzeyi daha yüksek ve zihinselleştirme becerisi ise daha düşük bulunmuştur. Bu çalışmanın sonuçları KZVD gösteren ergenlerde kimlik, psikolojik sorunlar ve zihinselleştirmeyi de içeren çok boyutlu değerlendirmenin gerektiğine işaret etmektedir. Mevcut çalışmanın KZVD, kimlik dağılması, psikopatoloji ve zihinselleştirme ilişkisini beraber değerlendiren ilk çalışma olmasından dolayı ileride yapılacak benzer desenli uzunlamasına ve toplum temelli çalışmalarla bu verilerin çoğaltılması önemli olacaktır.

ErgenlerKendine zarar verme davranışıPsikopatoloji+1
Ayşe Selma Yenen Menderes
Hacettepe University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obez ve fazla kilolu ergenlerde yeme davranışları ile duygudurum belirtileri arasındaki ilişki

Bu çalışma normal kilolu, fazla kilolu ve obez ergenlerde yeme davranışları ile duygudurum belirtilerinin ve ikisi arasındaki ilişkide önemli olabilecek değişkenlerin karşılaştırıldığı kesitsel bir çalışmadır. Çalışmaya 12-18 yaş arasında, toplam 145 (45 normal kilolu, 45 fazla kilolu, 55 obez) ergen alınmıştır. Tüm gruplardaki ergenlere Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi - Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu DSM-5 (K-SADS-PL) psikiyatrik tanı görüşmesinin yanı sıra Yeme Bozukluğu İnceleme Ölçeği (YBİÖ), Duygusal Yeme Ölçeği-Çocuk ve Ergen Formu (DYÖ-Ç), Hollanda Yeme Davranışı Anketi (HYDA), Çocuklar için Depresyon Ölçeği (ÇDÖ), Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri (DKSE), Sürekli Öfke ve Öfke İfade Tarzı Ölçeği (SÖÖTÖ), Duygu Düzenlemede Güçlükler Ölçeği (DDGÖ) ve Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ) uygulanmıştır. Çalışmaya katılan ergenlerin annelerine ise Hollanda Yeme Davranışı Anketi (HYDA), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Duygudurum Bozuklukları Ölçeği (DBÖ), Duygudurum Bozuklukları Ölçeği-Ebeveyn Formu (DBÖ-EF), Sürekli Öfke ve Öfke İfade Tarzı Ölçeği (SÖÖTÖ) ve Duygu Düzenlemede Güçlükler Ölçeği (DDGÖ) uygulanmıştır. Fazla kilolu ve obez ergenlerin YBİÖ, DYÖ-Ç ve HYDA puanları normal kilolu ergenlere göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Fazla kilolu ve obez ergenlerin ÇDÖ, DSKE, SÖÖTÖ, DDGÖ ve RBSÖ puanları normal kilolu ergenlere göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Fazla kilolu ve obez ergenlerin annelerinin BDÖ, BAÖ, DBÖ, DBÖ-EF, SÖÖTÖ, DDGÖ, HYDA puanları normal kilolu ergenlere göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Fazla kilolu ve obez ergenlerin en az bir psikopatoloji tanısına sahip olma oranı (% 70), duygudurum bozuklukları oranı (% 35) ve anksiyete bozuklukları oranı (% 31) normal kilolu gruba göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Fazla kilolu ve obez ergenlerin duygudurum bozukluğu belirti varlığı, anksiyete bozukluğu belirti varlığı ve yeme bozukluğu belirti varlığı normal kilolu gruba göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Fazla kilolu ve obez ergenlerin ÇDÖ ve DBÖ-EF puanları ile DYÖ-Ç puanları arasında pozitif yönde bir ilişki saptanmıştır. Fazla kilolu ve obez grupta duygudurum bozukluğu olanların YBİÖ, DYÖ-Ç ve HYDA puanları duygudurum bozukluğu olmayanlara göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Fazla kilolu ve obez kızların YBİÖ, ÇDÖ, DSKE, DDGÖ ve RBSÖ puanları erkeklere göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Fazla kilolu ve obez ergenlerin HYDA puanları ile annelerinin HYDA puanları arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Fazla kilolu ve obez erkeklerin duygudurum (depresif, hipomanik/manik, kaygı ve öfke) belirtileri ile yeme (tıkınırcasına ve duygusal yeme) davranışları arasında bir ilişki saptanırken, fazla kilolu ve obez kızların duygudurum (depresif, kaygı ve öfke) belirtileri ile yeme (kısıtlayıcı ve duygusal yeme) davranışları arasında bir ilişki saptanmıştır. Fazla kilolu ve obez grupta duygudurum belirtileri ile duygusal yeme davranışları arasındaki ilişkide cinsiyet moderatör değişken olarak, duygu düzenleme becerileri mediatör değişken olarak saptanmıştır. Fazla kilolu ve obez grupta duygusal yeme davranışlarını doğrudan yordayan faktörler hipomanik/manik belirtiler, öfke düzeyleri, DEHB tanısı alma durumu; dolaylı yordayan faktörler hipomanik/manik belirtiler, öfke düzeyleri ve benlik saygısı olarak bulunmuştur. Sonuç olarak, fazla kilolu ve obez ergenlerde duygudurum belirtileri ile duygusal yeme davranışları arasındaki ilişkinin duygu düzenleme becerilerindeki bozukluktan kaynaklanıyor olabileceği düşünülmektedir. Gelecekte yapılacak çalışmalarda daha büyük örnekleme ulaşmak ve duygu düzenlemeyle ilgili genlerdeki varyasyonların yeme davranışlarıyla ilişkisini incelemek faydalı olacaktır.

BeslenmeBeslenme davranışıBeslenme durumu+5
Makbule Esen Öksüzoğlu
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ergenlerde riskli akıllı telefon kullanımı ve ilişkili etkenler

Bu çalışma çocuk ve ergen ruh sağlığı ve hastalıkları polikliniğine başvuran ergenlerde riskli akıllı telefon kullanımı ve ilişkili olabilecek değişkenlerin karşılaştırıldığı kesitsel bir çalışmadır. Çalışmaya 12-18 yaş arasında, toplam 165 ergen alınmıştır. Tüm ergenlere Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi - Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu DSM-5 (K-SADS-PL) psikiyatrik tanı görüşmesinin yanı sıra Akıllı Telefon Bağımlılığı Ölçeği (ATBÖ), Türkçe Nomofobi Ölçeği (TNÖ), Young İnternet Bağımlılığı Ölçeği (YİBÖ), Çocuklar İçin Bilgisayar Oyun Bağımlılığı Ölçeği (BOBÖ), Çocuk ve Ergenler İçin Sosyal Destek Değerlendirme Ölçeği (SDDÖ), Duygu Düzenlemede Güçlükler Ölçeği (DDGÖ), Ebeveyn Duygusal Erişilebilirliği Ölçeği (EDEÖ), Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri (DSKE), Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ), Çocuklar İçin Depresyon Ölçeği (ÇDÖ), Ergenler İçin Sosyal Kaygı Ölçeği (SKÖ), Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ) ve Yaşam Kalitesi Ölçeği (YKÖ) uygulanmıştır. Çalışmaya katılan ergenlerin annelerine ise Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Türkçe Nomofobi Ölçeği (TNÖ), Erişkinler İçin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu Kendi Bildirim Ölçeği (E-DEHB-KBÖ) ve Conner's Ebeveyn Değerlendirme Formu (CEDF) uygulanmıştır. Çalışmaya alınan ergenler ATBÖ puanı kesim noktası 100 olarak belirlenerek, yüksek bağımlılık riski olan grup (N = 72) ve düşük bağımlılık riski olan grup (N = 93) olarak ikiye ayrılmıştır. Ayrıca TNÖ puanı kesim noktası 60 olarak belirlenmiş, orta-yüksek nomofobik grup (N = 97) ve düşük nomofobik grup (N = 68) olarak ikiye ayrılmıştır. Yüksek bağımlılık riski olan grubun daha fazla psikopatoloji (duygudurum bozuklukları, majör depresif bozukluk, Dikkat eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), Karşıt olma karşı gelme bozukluğu) tanısı aldığı, daha fazla depresif ve kaygı belirtileri olduğu, daha yüksek dikkat eksikliği ve hiperaktivite belirtisi olduğu, daha fazla duygu düzenlemede güçlükler yaşadığı, daha düşük benlik saygısı, uyku ve yaşam kalitesi olduğu, internet bağımlılığının daha yüksek olduğu, aile ve arkadaş sosyal desteğinin daha düşük olduğu ve anne ve baba duygusal erişilebilirliğinin daha düşük olduğu gözlenmiştir. Yüksek riskli gruptaki ergenlerin ebeveynlerinin daha fazla depresif, kaygı ve dikkat eksikliği ve hiperaktivite belirtisi olduğu, daha fazla nomofobi düzeylerinin olduğu saptanmıştır. Orta-yüksek nomofobik grubun daha fazla psikopatoloji (duygudurum bozuklukları ve DEHB) tanısı aldığı, daha fazla depresif ve kaygı belirtileri olduğu, daha fazla duygu düzenlemede güçlükler yaşadığı, daha düşük benlik saygısı, uyku ve yaşam kalitesi olduğu, internet bağımlılığının daha yüksek olduğu ve baba duygusal erişilebilirliğinin daha düşük olduğu gözlenmiştir. Orta-yüksek nomofobik gruptaki ergenlerin ebeveynlerinin de daha fazla nomofobi düzeylerine sahip olduğu saptanmıştır. Akıllı telefon bağımlılığı düzeylerini yordayan faktörler; nomofobi düzeyleri, depresif belirtiler, bilgisayar oyun bağımlılığı, dikkat eksikliği ve hiperaktivite belirtileri ve annenin duygusal erişilebilirliği olmuştur. Nomofobi düzeylerini yordayan faktörler ise akıllı telefon bağımlılığı düzeyleri, ebeveynin nomofobi düzeyleri ve annenin duygusal erişilebilirliği olarak saptanmıştır. Sonuç olarak akıllı telefon bağımlılığı ve nomofobi ile psikiyatrik belirtilerin ve tanıların ilişkili olduğu düşünülmektedir. Gelecekte yapılacak çalışmaların akıllı telefon bağımlılığı tanı kriterleri oluşturularak tekrarlanması daha genellenebilir sonuçlar açısından faydalı olacaktır. Anahtar sözcükler: Riskli akıllı telefon kullanımı, nomofobi, internet bağımlılığı, bilgisayar bağımlılığı, ergen.

Akıllı telefonlarBağımlılıkBilgisayar kullanımı+5
Yusuf Selman Çelik
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Multiple skleroz tanısı olan ergenlerin manyetik rezonans görüntülemesinde volümetrik ölçümlerin kognitif fonksiyonlar, anhedoni ve depresyonla ilişkisinin değerlendirilmesi

Bu çalışma çocukluk çağı MS (çMS) tanısı almış olan 12-18 yaş aralığındaki ergenler ve ebeveynleri ile kontrol grubu olarak belirlenen baş ağrısı şikayeti ile kliniğe başvuran 12-18 yaş aralığındaki ergenler ve ebeveynlerindeki psikososyal etkilenmenin karşılaştırıldığı ve ayrıca her iki gruptaki ergenlerde izlenen anhedoni, yorgunluk ve depresyonun beyin volumetrik ölçümleri ile ilişkisinin değerlendirildiği ve çMS tanılı ergen grubunun WISC-IV ile belirlenen kognitif parametreleri ile beyin volumetrik ölçümleri arasındaki ilişkinin araştırıldığı kesitsel bir çalışmadır. Çalışmaya 12-18 yaş aralığında toplam 66 (41'i çMS tanılı, 25'i baş ağrısı şikayeti bulunan) ergen katılmıştır. Her iki gruptaki ergenlere Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam boyu Versiyonu (ÇDŞG-ŞY) psikiyatrik tanı görüşmesi uygulanmıştır. Çalışmaya katılan ergenler Çocuklar için Depresyon Ölçeği, Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), Snaith-Hamilton Haz Ölçeği, Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği Ergen Değerlendirme formu, Anne Baba Tutum Ölçeği, Çocuklar için Durumluk-Sürekli Kaygı Ölçeği ve Yorgunluk Şiddeti Ölçeği doldurmuştur. Çalışmaya katılan ergenlerin ebeveynleri Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeği Ebeveyn Değerlendirme Formu, Başa Çıkma Tutumlarını Değerlendirme Ölçeği (COPE), SCL-90 Belirti Tarama Listesi doldurmuşlardır. Her iki grupta yer alan ergenlere uygulanan beyin MRI görüntülerinin volümetrik değerlendirmesi yapılmıştır. Beyaz cevher, gri cevher, subkortikal gri cevher, kortikal gri cevher, serebellar gri cevher, serebrum, serebellum, hipokampus, talamus, lateral ventriküller, üçüncü ve dördüncü ventriküller olmak üzere 12 anatomik bölgenin hacimleri ve bu hacimlerin intrakranial kavitelerine oranı ile elde edilen yüzdeleri gruplar arasında değerlendirilmiştir. ÇDŞG-ŞY ile yapılan psikiyatri değerlendirme sonucunda çMS tanılı ergenlerin %14,6'sında MDB, %12,2'sinde distimi, 17,1'inde anksiyete bozuklukları, %17,8'sinde DEHB, %2,4'ünde KOKGB ve yine %2,4'ünde Enüresiz tanısı olduğu tespit edilmiştir. Çocukluk çağı MS grubunda kontrol grubuna göre psikiyatrik tanı sıklığının yüksek olduğu gözlenmiştir. Ergenler depresyon, anhedoni ve yorgunluk belirtileri açısından karşılaştırıldığında gruplar arasında anlamlı fark izlenmemiştir. Ancak çMS grubunda uyku kalitesinin kontrol grubuna göre daha düşük olduğu gözlenmiştir. Depresif ve kaygı belirtilerin, yorgunluğun artışının çMS tanılı ergenlerde uyku kalitesini düşürdüğü tespit edilmiştir. Ebeveynleri değerlendirmek için kullanılan ölçeklerde anne-baba tutumları açısından gruplar arasında fark izlenmediği ancak kontrol grubunda yer alan ebeveynlerin psikopatolojilerinin daha sık olduğu ve çMS tanısı olan ergenlerin ebeveynlerinin sorun odaklı başa çıkma yolunu daha sık kullandıkları dolayısıyla bunun ruhsal hastalık ruhsal hastalık görülme oranını azaltmış olabileceği düşünülmüştür. Çocukluk çağı MS hastaları WISC-IV testiyle kognitif açıdan değerlendirildiğinde; çMS grubundaki ergenlerin Çalışma Belleği Zeka Bölümü, Algısal Akıl Yürütme Zeka Bölümü ve Tüm Zeka Puanlarının evren ortalamasından düşük olduğu bulunmuştur. Gruplar beynin volümetrik ölçümleri ile değerlendirildiğinde subkortikal gri cevher beyin yüzdesi, talamus beyin yüzdesi ve volümü, lateral ventriküller beyin yüzdesi, üçüncü ventrikül beyin yüzdesi ve volümü açısından anlamlı fark saptanmıştır. Beynin volümetrik değerlendirmesinde çMS hastalarının hipokampus ve talamus volümleri ile kognitif parametreler arasında ilişki bulunmuştur. Çocukluk çağı MS tanılı ergenlerin anhedoni, depresif ve yorgunluk belirtileri ile beynin volümetrik ölçümleri arasındaki ilişki gözlenmemiştir. Çocukluk çağı MS hastalarında hastalık süresi, relaps sayısı ve ilk atak yaşı ile değerlendirilen kliniklerinin, yaşam kalitesi, beynin volümetrik ölçümleri ve kognitif fonksiyonlar ile ilişkisi araştırılmıştır. Hastalık süresi, relaps sayısı ve ilk atak yaşı beyin atrofisi ile ilişki olduğu gösterilmiştir. Hastalık süresinin uzamasının Çalışma Belleği Zeka Bölümü, İşleme Hızı Zeka Bölümü ve Tüm Ölçek Zeka puanını düşürdüğü bulunmuştur. Hastalık süresi ve relaps sayısının artışının çMS tanılı ergenlerin yaşam kalitesini düşürdüğü gözlenmiştir. Ayrıca çMS tanılı ergenlerde uyku kalitesinin düşüklüğü, depresif belirtilerin ve yorgunluğun artışının yaşam kalitesini düşürdüğü tespit edilmiştir. Çalışmamızın bulguları değerlendirildiğinde çMS tanılı ergenlerin bilişsel ve etkilenme açısından risk altında olabileceği görülmüştür. Olası bilişsel ve psikososyal etkilenmenin anlaşılması ve daha iyi ele alınabilmesi için daha fazla araştırmaya ihtiyaç bulunmaktadır.

AnhedoniBilişsel işlevlerDepresyon+4
Kemal Saruhan
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Okul öncesi çocuklarda işlevsel olmayan ebeveynlik tutumlarının ve bakım veren işlevselliğinin ekran kullanımı ve sosyal iletişim sorunları üzerindeki etkisinin incelenmesi

Amaç: Dijital medya kullanımı son yıllarda giderek artmakta ve çocukların fiziksel ve ruhsal gelişiminde etkileri olduğu bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı erken dönem dijital medya kullanımının sosyal iletişim sorunları ile olan ilişkisi ve bu ilişkiye ebeveyn tutum ve işlevselliğinin moderasyon etkisinin incelenmesidir. Yöntem: Çalışmaya 18-36 ay arasında 162 çocuk ve ebeveyni dahil edilmiştir. Katılımcılar OSB, gelişimsel gerilik ve tipik gelişim grubu olmak üzere üç grupta incelenmiştir. Sosyal iletişim sorunlarını değerlendirmek üzere klinik görüşme yapılmış ve Rapid Interactive Screening Test for Autism in Toddlers (RITA-T) uygulanmıştır. Ebeveynler, Sosyodemografik Veri ve Dijital Medya Kullanım Formu, Ebeveynlik Ölçeği ve Weiss İşlevsellikte Bozulma Ölçeği (WİBÖ) doldurmuştur. Ebeveynlik Ölçeği iç tutarlılığı düşük bulunduğundan ileri analizlere dahil edilmemiştir. Bulgular: Katılımcıların günlük ortalama 2.72 (S = 0.96) saat ekrana maruz kaldığı tespit edilmiştir. Atipik gelişim gösteren iki grubun dijital medya kullanım sürelerinin tipik gelişim gösteren gruba kıyasla daha fazla olduğu gösterilmiştir. Katılımcıların dijital medya kullanımına başladıkları yaş düştükçe ve günlük dijital medya kullanım süresi arttıkça RITA-T toplam puanları artış göstermektedir. Sosyal iletişim sorunlarını açıklamada en önemli sosyodemografik yordayıcıların çocuğun cinsiyeti ile sosyoekonomik düzey olduğu, dijital medya kullanımına ilişkin en önemli yordayıcıların ise ekran süresi ile ebeveynin olumsuz etki algısı olduğu tespit edilmiştir (ΔR2=0,27, p<0,001). Ebeveyn işlevselliğinin moderasyon etkisi gösterilememiştir. Sonuç: Tanıdan bağımsız olarak dijital medya kullanım süresi ile sosyal iletişim sorunları arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Sosyal iletişim sorunlarının incelenmesinde ekran süresinin yanında, cinsiyet, sosyoekonomik düzey ve ebeveynlerin ekran kullanımıyla ilgili olumsuz algılarının da göz önünde bulundurulması bu çok boyutlu ilişkiyi anlama açısından faydalı olabilir. Anahtar Sözcükler: Ekran Suresi, Sosyal, ileticim. Okul Oncesi Cocuk, Otizm Spektrum Bozukluğu

Ceren Tosun
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

18-36 ay arası otizm spektrum bozukluğu olan çocuklarda çocuk duyusal işlemleme sorunlarının, ebeveyn duygu düzenleme güçlüğü ve sosyal iletişim sorunları üzerindeki etkisinin incelenmesi

Amaç: Duyusal işlemleme, çocukların sosyal iletişim becerilerinin gelişiminde kritik bir rol oynar ve atipik duyusal işlemleme örüntüleri, sosyal etkileşimlerde zorluklara yol açabilmektedir. Bu çalışma, küçük çocuklarda gelişimsel özelliklerine göre duyusal işlemleme örüntüleri ve ebeveyn duygu düzenleme güçlüğünün sosyal iletişim üzerindeki etkisini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Elde edilen bulguların, erken müdahale stratejilerinin geliştirilmesine katkı sağlaması beklenmektedir. Yöntem: 18-36 ay arasındaki 50 OSB, 49 gelişimsel gerilik, 51 tipik gelişim grubu olmak üzere 150 çocuk çalışmaya dahil edilmiştir. Değerlendirmeler, Sosyodemografik Veri, Küçük Çocuklarda Otizm için Hızlı Etkileşime Dayalı Tarama Testi (RITA-T), Çocukluk Otizmini Derecelendirme Ölçeği (ÇODÖ), Bebeklik Çağı Duyu Profili 2 (TSP-2), Duygu Düzenlemede Güçlükler Ölçeği (DDGÖ) ve Erken Gelişim Evreleri Envanteri (EGE) kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Çalışmamız klinik, kesitsel, tanımlayıcı ve çok merkezli bir araştırma olarak tasarlanmıştır. Bulgular: OSB grubunda genel, işitsel ve dokunsal duyusal işlemlemenin yanı sıra duyusal kaçınma, duyusal kayıtsızlık ve duyusal hassasiyetin anlamlı derecede atipik olduğu bulunmuştur. RITA-T puanları, OSB grubunda işitsel ve görsel süreçlerde anlamlı olarak daha yüksek olup, tüm çocuklarda duyusal kayıtsızlık, hassasiyet, genel, işitsel ve görsel süreçler RITA-T puanlarıyla ilişkili bulunmuştur (p<0.05). İşitsel ve görsel süreçlerde atipik işlemleme arttıkça RITA-T puanlarının yükseldiği gözlemlenmiştir (p<0.05). Regresyon analizinde, görsel ve işitsel süreçlerin RITA-T ile ilişkili olduğu (p<0.05) ancak ÇODÖ'den bağımsız anlamlı bir ilişki olmadığı saptanmıştır. Ebeveyn duygu düzenleme güçlükleri ile çocukların sosyal iletişim becerileri arasında ise anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0.05). Sonuç: OSB'li çocuklarda işitsel, dokunsal, duyusal hassasiyet, kaçınma ve kayıtsızlık alanlarında belirgin farklılıklar olduğu gösterilmiştir. Duyusal işlemleme farklılıkları arttıkça sosyal iletişim becerilerinin değiştiği gözlemlenmiştir. Ancak, otizm semptomlarının şiddeti kontrol edildiğinde bu ilişkinin anlamlılığını kaybetmesi, duyusal işlemleme ve sosyal iletişim arasındaki ilişkinin daha karmaşık olduğunu düşündürmektedir. Özellikle işitsel ve görsel duyusal atipik işlemlemenin sosyal iletişim zorluklarıyla ilişkili olması, duyusal odaklı erken müdahalelerin faydalı olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Sözcükler: Duyu İşlemleme, Sosyal İletişim, Otizm Spektrum Bozukluğu

Rümeysa Deniz Dedeli
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) ve anksiyete bozukluğu tanılı ergenlerin yaşam kalitesinin değerlendirilmesinde anne-ergen tutarlılığı ve ilişkili faktörlerin incelenmesi

Amaç: Yaşam kalitesi değerlendirmelerinde bilgi kaynakları arasındaki bildirim tutarlılığı genellikle düşük-orta düzeyde bildirilmektedir. Bu çalışmada, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) ve anksiyete bozukluğu (AB) tanılı ergenlerde, ergenin yaşam kalitesi algısına ilişkin anne-ergen bildirimleri arasındaki tutarlılığı ve bu tutarlılığı etkileyebilecek faktörleri incelemek amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma, 14-18 yaş aralığında, 54 DEHB ve 55 AB tanılı ergen ve anneleriyle gerçekleştirilmiştir. Klinisyen, Sosyodemografik Veri Formu ve Klinik Global İzlenim-Hastalık Şiddeti'ni; ergenler, Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği-Ergen Formu ve Anne-Ergen İlişki Niteliği Ölçeği-Ergen Formu'nu; anneler ise Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği-Ebeveyn Formu, Anne-Ergen İlişki Niteliği Ölçeği-Anne Formu ve Ebeveyn Stres Ölçeği'ni doldurulmuştur. Ayrıca, DEHB tanılı ergenlerin anneleri Turgay Çocuk ve Ergenlerde Davranış Bozuklukları için DSM-IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği'ni, AB tanılı ergenlerin anneleri ise Çocuklarda Anksiyete ve Depresyon Ölçeği-Yenilenmiş-Ebeveyn Formu'nu doldurmuştur. Veriler korelasyon, çoklu regresyon ve moderasyon analizleriyle değerlendirilmiştir. Bulgular: AB grubundaki ergenlerin yaşam kalitelerine dair anne-ergen bildirimleri arasında orta düzeyde korelasyon bulunurken, DEHB grubunda anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. AB grubunda ergenlerin yaşam kalitesini, anne bildirimlerine göre semptom şiddeti (ΔR2=0,60; p<0,001), ergen bildirimlerine göre olumlu anne-ergen ilişkisi yordarken (ΔR2=0,16; p=0,007); DEHB grubunda ergenlerin yaşam kalitesi üzerinde etkili tek değişken, ergen bildirimlerine göre semptom şiddetidir (ΔR2=0,20; p=0,008). Semptom şiddeti, ebeveyn stresi ve anne-ergen ilişkisinin yaşam kalitesi raporlarında anne-ergen bildirim tutarlılığı üzerinde moderatör etkisi saptanmamıştır. Sonuç: DEHB ve anksiyete bozukluğu tanılı ergenlerde yaşam kalitesi değerlendirmelerinde ebeveyn ve ergen bildirimleri farklılaşabilmekte ve bu farklılaşmada tanı türü, semptom şiddeti ve aile ilişkileri gibi etkenler rol oynamaktadır. Anahtar Sözcükler: Anksiyete Bozuklukları, Bildirim Tutarlılığı, Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, Yaşam Kalitesi

Betül Kırlangıç Reichpietsch
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Multipl Skleroz tanılı ergenlerde anksiyete ve depresyonun yaşam kalitesi üzerine etkisinde aleksitimi ve yüzden duygu tanımanın aracılık rolü

Amaç: Multipl skleroz (MS), pediatrik yaş grubunda nadir görülmekte olup; hastalığın bu popülasyondaki etkilerine dair literatür sınırlıdır. Bu çalışmanın amacı, MS tanılı ergenler ile MS tanılı olmayan yaşıtlarını yaşam kalitesi, anksiyete, depresyon, aleksitimi ve yüzden duygu tanıma düzeyleri açısından karşılaştırmak ve MS tanılı ergenlerde ilgili değişkenlerin yaşam kalitesi üzerindeki doğrudan ve dolaylı etkilerini incelemektir. Yöntem: Çalışmamızda 43'ü MS grubunda ve 44'ü karşılaştırma grubunda olmak üzere 14-18 yaş arası toplam 87 katılımcı değerlendirilmiştir. Katılımcılara Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Formu – Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli (ÇDŞG-ŞY-DSM-5-T) ve Yüzler Testi uygulanmıştır. Ayrıca katılımcılar tarafından Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇİYKÖ) 13-18 Yaş Ergen Formu, Çocuklarda Anksiyete ve Depresyon Ölçeği – Yenilenmiş (ÇADÖ-Y), Toronto Aleksitimi Ölçeği – 20 (TAÖ-20) doldurulmuştur. Bulgular: MS grubunda (%58,14), karşılaştırma grubuna (%18,18) kıyasla anlamlı olarak daha yüksek oranda psikiyatrik tanı saptanmıştır. İki grup arasında yaşam kalitesi, anksiyete, depresyon, aleksitimi öz bildirim düzeyleri ve yüzden duygu tanıma becerisi açısından anlamlı farklılık bulunmamıştır. MS grubunda anksiyete, depresyon ve aleksitimi ile yaşam kalitesi arasında anlamlı negatif korelasyon gösterilmiştir. Yaş ve depresyonun, yaşam kalitesini anlamlı olarak yordadığı tespit edilmiştir. Anksiyete ve depresyonun yaşam kalitesi üzerine etkisinde aleksitimi ve yüzden duygu tanımanın aracılık rolü anlamlı bulunmamıştır. Sonuç: MS tanılı ergenlerde psikiyatrik tanı oranı yüksektir. Depresif belirti düzeyi, yaşam kalitesi üzerinde etkili bir değişkendir. Bulgular, hastaları depresif belirtiler açısından değerlendirmenin önemine işaret etmektedir. Aleksitimi ve yüzden duygu tanımanın aracılık rolü, daha geniş örneklemli çalışmalarda değerlendirilmelidir.

Beyza Nur Sandıkçı
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanılı çocukların kantitatif elektroensefalografi sonuçları ile yüzden duygu tanıma ilişkisi, gözlerden zihin okuma ve empati becerilerinin incelenmesi

Amaç: Çalışmamızda DEHB tanılı çocukların Kantitatif Elektroensefalografi (Q-EEG) sonuçları ile yüzden duygu tanıma ilişkisi, gözlerden zihin okuma ve empati becerilerinin incelenmesi, konu ile ilgili literatüre katkı sağlanması ve olası bazı araştırma alanlarına kaynak olunması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamıza DEHB tanılı 35 ve sağlıklı 26 çocuk dahil edilmiştir. Klinisyen tarafından yarı-yapılandırılmış görüşme ve Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli (ÇDŞG-ŞY-DSM-5-T) uygulandı. Değerlendirmeler; Conners Ebeveyn Derecelendirme Ölçeği (CADÖ-YK), Weiss İşlevsellikte Bozulma Ölçeği-Ebeveyn Formu (WİBÖ-E) ve Griffith Empati Ölçeği-Ebeveyn Formu, Conners Öğretmen Derecelendirme Ölçeği (CÖDÖ-YK), Gözlerden Zihin Okuma Testi (GZOT) ve Ekman Yüzden Duygu Tanıma Testi esnasında eş zamanlı elde edilen Q-EEG veri analizleri kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Bulgular: DEHB grubunda kontrollere göre CADÖ-YK, CÖDÖ-YK, WİBÖ-E puanları istatistiksel olarak anlamlı yüksek; Empati ve GZOT değerleri ise istatistiksel olarak anlamlı düşük bulunmuştur. Gruplar arasında Amplitüd-Oksipital-Üzgün parametresinde azalma, Latans-Merkezi-Nötr, Latans-Frontal-Nötr ve Latans-Parietal-Nötr alt faktörlerinde ise uzama istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. DEHB tanısıyla CADÖ-YK, WİBÖ-E, CÖDÖ-YK, Latans-Merkezi-Nötr, Latans-Frontal-Nötr ve Latans-Parietal-Nötr değerleri pozitif korelasyon; empati, GZOT ve Amplitüd-Oksipital-Üzgün negatif korelasyon göstermiştir. DEHB tanısıyla ilişki saptanan bu değişkenler, bağımlı değişken olarak aracılık ve yol analizi modeline dahil edilmiştir. Sonuç: Çalışmamızda DEHB'nin davranışsal, bilişsel ve nörofizyolojik işlevlerinin bütüncül olarak değerlendirilmesi amacıyla aracılık ve yol analizi modellemeleri kullanılmıştır. EEG verileri ile ölçeklerin aracılık etkisi incelenmiş, katılımcı sayısının yeterli olmaması ve EEG'de uygulanan görevin pasif olmasından dolayı aracılık etkisinin sınırlı olduğu görülmüştür. Sonuçlar, DEHB'nin bilişsel işlemlemede nörofizyolojik farklı yansımaların olduğunu göstermektedir. Çalışmamızın geniş örneklemli DEHB gruplarıyla tekrarlanmasının, gelecekte yapılacak çalışmalar için öncü olacağı düşünülmektedir.

Hiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğu
Elif Anaç
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tip 1 diyabet tanılı çocuklarda diyabet yönetim metodu ile akran zorbalığı, depresyon, anksiyete ve yaşam kalitesi ilişkisinin incelenmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, Tip 1 diyabet (T1DM) tanısı almış çocuk ve ergenlerde uygulanan diyabet yönetim yöntemleri ile akran zorbalığına maruz kalma, anksiyete, depresyon ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkileri incelemektir. Yöntem: Çalışmamızda 59'u T1DM grubunda ve 47'si karşılaştırma grubunda olmak üzere 8-18 yaş arası toplam 106 katılımcı değerlendirilmiştir. Araştırma kapsamında hem çocukların öz bildirimlerine hem de ebeveyn değerlendirmelerine dayalı veriler toplanmış ve Çocuklar İçin Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (ÇADÖ), Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇİYKÖ), Güçler ve Güçlükler Anketi (GGA) ile Akran Zorbalığı Belirleme Ölçeği (AZBÖ) kullanılmıştır. Elde edilen veriler korelasyon ve regresyon analizleri ile değerlendirilmiştir. Bulgular: T1DM tanılı çocuklarda akran zorbalığına uğrama sağlıklı kontrollerle kıyaslandığında anlamlı fark bulunamamıştır. T1DM grubunda yaşam kalitesi skorları daha yüksek, anksiyete ve depresyon semptomlarıysa daha düşük bulunmuştur. T1DM tanılı hastaların diyabet yönetim metoduna göre kıyaslandığı grup içi analizde ise yönetim metodunun; anksiyete ve depresyon semptomları, akran zorbalığı ve yaşam kalitesi skorları açısından anlamlı farklılık oluşturmadığı görülmüştür. Sonuç: Bulgularımız, T1DM tanılı çocuklarda güncel diyabet teknolojilerinin kullanımının tek başına yaşam kalitesi, anksiyete depresyon semptomları ve akran zorbalığı gibi psikososyal faktörler üzerinde geleneksel diyabet yönetim metoduna üstünlüğünün olmadığını ortaya koymaktadır. Güncel diyabet teknolojilerinin geleneksel diyabet yönetimine göre üstünlükleri olduğu gibi, zorlukları da vardır. Çalışmamızın bulguları, güncel diyabet teknolojilerinin hasta konforunu sağlamada yeterli gelmediği ve bu alanın halen teknolojik gelişmelere ihtiyaç duyduğu anlamına gelmektedir. Bunun yanı sıra T1DM'de psikososyal iyilik haline etki edebilecek diğer faktörlerin araştırılması da önem arz etmektedir.

Yasemin Merve Ayrancı
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yavaş bilişsel tempo belirtileri olan çocuk ve ergenlerde işlevsellikte bozulma ile ödül duyarlılığı, üstbiliş, psikolojik sağlamlık ve öz-şefkat arasındaki ilişkinin incelenmesi

Amaç: Bu çalışma, çocuk ve ergenlerde Yavaş Bilişsel Tempo (YBT) belirtilerinin işlevsellikte bozulma düzeyiyle özgül ilişkisini ve bu ilişkide öz-şefkat, psikolojik sağlamlık, pekiştireç duyarlılığı ile üstbilişin düzenleyici etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 8–18 yaş arası YBT, DEHB, YBT+DEHB ve sağlıklı kontrol gruplarından oluşan toplam 221 çocuk ve ergen katılmıştır. Veriler; Barkley Çocuk Dikkat Anketi, Turgay DSM-IV'e Dayalı Davranım Bozuklukları Tarama ve Değerlendirme Ölçeği, Weiss İşlevsellikte Bozulma Ölçeği-Ebeveyn Formu, Çocuklarda Anksiyete ve Depresyon Ölçeği-Çocuk ve Ebeveyn Formları, Öz-Şefkat Ölçeği, Pekiştireç Duyarlılığı Ölçeği, Üstbiliş Ölçeği-Çocuk ve Ergen Formu ve Çocuk ve Genç Psikolojik Sağlamlık Ölçeği aracılığıyla toplanmıştır. Bulgular: İşlevsellikte bozulma düzeyi, YBT ve DEHB semptomlarının komorbid olarak izlendiği YBT+DEHB grubunda en yüksek düzeyde bulunmuştur. YBT semptomları; öz-şefkat, psikolojik sağlamlık, ödül duyarlılığı ve üstbilişsel işlevlerle zayıf ila orta düzeyde negatif yönde ilişkili bulunmuş; ceza duyarlılığı ile anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. YBT'nin işlevsellik üzerindeki özgül etkisi, eşlik eden psikopatolojik belirtiler ve bireysel psikolojik faktörler kontrol edildiğinde istatistiksel anlamlılığını yitirmiş ya da sınırlı düzeyde kalmıştır. Bununla birlikte, öz-şefkat, psikolojik sağlamlık ve ödül duyarlılığı, YBT ile işlevsellikte bozulma düzeyi arasındaki ilişkide anlamlı ancak etkisi görece sınırlı bir düzenleyici rol oynamıştır. Sonuç: YBT semptomları, çocuk ve ergenlerde farklı işlevsellik alanlarında klinik olarak anlamlı güçlüklerle ilişkili olmakla birlikte, bu semptomların özgül ve belirleyici etkilerinin genellikle sınırlı düzeyde kaldığı görülmektedir. YBT'nin değerlendirilmesinde, bu semptomların işlevsellik üzerindeki etkilerinin; bireyin eşlik eden psikopatolojik belirtileri ve bireysel psikolojik kaynaklarıyla birlikte, çok boyutlu ve bütüncül bir yaklaşımla ele alınması, klinik uygulamalar açısından daha uygun bir değerlendirme sağlayabilir. Anahtar Sözcükler: Yavaş Bilişsel Tempo, İşlevsellikte Bozulma, Öz-Şefkat, Psikolojik Sağlamlık, Pekiştireç Duyarlılığı

Büşra Çirkin
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanısı olan hastalarda davranım bozukluğu belirtilerinin öngörücüleri

Bu çalışma Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) tanısı ile en az 5 yıllık takibi olan, dahil etme ölçütlerini karşılayan, çalışmayı katılmayı kabul eden 12-18 yaş arasındaki olguların, davranım bozukluğu belirtilerinin öngörücülerinin, duygu tanıma, empati becerileri, katı duygusuz özellikleri ve aile ilişkileri açısından değerlendirilmesine ve bulguların sağlıklı kontrol olguları ile karşılaştırılmasına dayanan kesitsel bir çalışmadır. Çalışmaya 12-18 yaş arasında, 18 kız ve 31 erkekten oluşan 49 hasta ve araştırma grubu ile yaş, cinsiyet ve sosyoekonomik-sosyokültürel düzey açısından eşleştirilmiş 23 kız ve 30 erkek toplam da 53 sağlıklı kontrol alınmıştır. Araştırma grubundaki ergenlerde şimdiki ve geçmiş dönemdeki DEHB tanısını doğrulamak ve kontrol grubundaki ergenlerde psikiyatrik hastalıkları dışlamak için KSADS-PL kullanılmıştır. Ergenler, Conners-Wells Ergen Özbildirim Ölçeği Uzun Formu (CWEÖÖ-U), KA-Sİ Çocuk ve Ergenler İçin Empatik Eğilim Ölçeği, Katı-Duygusuz Özellikleri Tarama Ölçeği (ICU-TR), Güçler ve Güçlükler Anketi (GGA), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Gözlerden Zihin Okuma Testi-Gözler Testi ile değerlendirilmiş, ebeveynlerine Conners Anababa Dereceleme Ölçeği - Yenilenmiş̧/Uzun (CADÖ-Y/U), Turgay Dikkat Eksikliği ve Yıkıcı Davranış Bozuklukları için DSM-IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği - Ebeveyn Formu - (T-DSM-IV-Ö ), Aile Değerlendirme Ölçeği (ADÖ), Griffith Empati Ölçeği-Anne Baba Değerlendirme Formu verilmiştir. Çalışma sonucunda DEHB olan ergenlerin duygu tanıma zorluklarının daha fazla olduğu, bilişsel empatide zorluk, katı-duygusuz özelliklerinin belirgin olduğu, aile ve sosyal işlevsellik sorunlarının daha yüksek olduğu gösterilmiştir. Davranım bozukluğu (DB) belirtileri gösteren DEHB'lerin DB belirtileri eşlik etmeyen gruba göre daha fazla davranım, duygusal, aile, öfke kontrol ve sosyal problemleri gösterdikleri; bilişsel alanlarda belirgin empati zorluklarının olduğu, depresyon ölçek puanlarının daha yüksek olduğu gösterilmişken; Davranım bozukluğu belirtisi eşlik eden DEHB ile duygu okuma, katı-duygusuz özellikler açısından anlamlı farklılık göstermemiştir. Tüm örneklem değerlendirildiğinde bilişsel empati eksikliği, aile problemleri, duygusal problemler, davranım problemleri, öfke kontrol problemleri, depresif belirtiler, karşı gelme, hiperaktivite, kaygı ve utangaçlığın davranım bozukluğu belirtilerini öngörebilecek değişkenler olabileceği belirlenmiştir.

Davranış bozukluklarıDuyguDuygu tanıma+2
Havvana Horozcu Saltık
Hacettepe University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Anoreksiya nervoza tanısı olan ergenlerde bilinçli farkındalığın ve ilişkili etmenlerin incelenmesi: Mükemmeliyetçilik, duygu düzenleme ve ruminasyon

Bu çalışma anoreksiya nervosa (AN) tanısı olan ergenler ile hastalığın remisyon döneminde olanlar ve herhangi bir psikiyatrik hastalığı olmayan ergenlerin mükemmeliyetçilik, ruminasyon, duygu düzenleme ve bilinçli farkındalık becerileri açısından karşılaştırıldığı kesitsel bir çalışmadır. Ayrıca bu değişkenlerin yeme bozukluğu belirtileri, depresyon ve anksiyete belirtileri ile ilişkisi de değerlendirilmiştir. Çalışmaya 12-18 yaş arasında, AN olan 20 ergen, AN hastalığının remisyon döneminde olan 16 ergen ve araştırma grubu ile yaş, cinsiyet ve sosyoekonomik-sosyokültürel düzey açısından eşleştirilmiş 40 sağlıklı kontrol alınmıştır. Araştırma grubundaki ergenlerde şimdiki ve geçmiş dönemdeki AN tanısını doğrulamak ve kontrol grubundaki ergenlerde psikiyatrik hastalıkları dışlamak için KSADS-PL kullanılmıştır. Ergenler, Yeme Bozukluğu Değerlendirme Ölçeği (YBDÖ), Beş Boyutlu Bilinçli Farkındalık Ölçeği (BBBFÖ), Duygu Düzenlemede Güçlükler Ölçeği (DDGÖ), Beden Bölgelerinden ve Özelliklerinden Hoşnut Olma Ölçeği (BBÖHOÖ), Frost Çok Boyutlu Mükemmeliyetçilik Ölçeği (FÇBMÖ), Ruminatif Tepkiler Ölçeği, Kısa Formu (RTÖ-KF) ile değerlendirilmiştir. Ayrıca Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Çocukluk Çağı Anksiyete Tarama Ölçeği (ÇATÖ)'den yararlanılmıştır. Çalışma sonucunda AN olan ergenlerin yeme bozukluğu şiddetinin daha yüksek olduğu, daha fazla duygu düzenleme güçlüğü yaşadığı, mükemmeliyetçiliklerinin daha fazla olduğu, saplantılı düşünmeye (brooding) daha fazla sahip oldukları ve daha düşük bilinçli farkındalık becerilerine sahip oldukları bulunsa da depresyon ve anksiyete düzeylerine göre ölçek puanları düzeltildiğinde sadece yeme bozukluğu belirti şiddetinde olan farklılık anlamlılık göstermiştir. AN grubunda beden bölgelerinden hoşnutsuzluk yeme bozukluğu belirtilerinde yordayıcı iken, bilinçli farkındalıkta duygu düzenleme güçlükleri yordayıcı değişken olarak bulunmuştur. Tüm örneklem değerlendirildiğinde de beden bölgelerinden hoşnutsuzluk ve depresif belirtilerin yeme bozukluğu belirtilerini yordayan, duygu düzenleme güçlüklerinin ve mükemmeliyetçiliğin ise bilinçli farkındalık becerilerini yordayan risk etkenleri olabileceği belirlenmiştir.

AnoreksiAnoreksiya nervozaDuygu düzenleme+4
Neşe Dikmeer Bektaş
Hacettepe University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Anoreksiya nervoza olan kız ergenlerde beden imgesinin fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme ile çalışılması

Anoreksiya Nervoza (AN) beden imgesinde bozuklukla birlikte ciddi ölçüde düşük beden ağırlığına yol açacak şekilde yemenin kısıtlandığı psikiyatrik bir bozukluktur. AN'de beden imgesi bozukluğunun aydınlatılmasına katkı sağlamak amacıyla yürüttüğümüz bu çalışmada fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRG) yöntemi kullanıldı. Araştırmamızın örneklemine on iki AN tanısı olan, dokuz major depresyon tanısı olan ve on hiçbir psikiyatrik tanısı olmayan kız ergen dahil edildi. Tüm katılımcılara psikiyatrik tanı görüşmesinin yanı sıra yeme bozukluğu, beden imgesi bozukluğu, depresyon ve anksiyete belirti düzeyi, obsesif kompulsif belirti düzeylerini ölçmek amacıyla özbildirim ölçekleri uygulandı. fMRG'de kullanılacak blok desendeki görev için katılımcıların standart kıyafetler ile fotoğrafları çekilerek orijinal görüntülerinin yanı sıra daha kilolu ve zayıf görselleri hazırlandı. Görüntüleme sonrası görseller kendisine yakınlık, memnuniyet ve kaygı düzeyi için puanlatıldı. Görevdeki görsel bloklarının beyinde oluşturduğu aktivasyonlar incelendiğinde, her üç grupta da kilolu görsellere yönelik benzer şekilde oksipitotemporal bölgede diğer görsellere oranla daha geniş çaplı aktivasyonlar olduğu görüldü. Ancak aktivasyon düzeyleri için üç grup arasında anlamlı farklılık bulunamadı. Zayıf görsellerde orijinal görsellere kıyasla, depresyon ve sağlıklı kontrol grubunda görülen frontal korteks ve insula aktivasyonlarının AN grubunda görülmediği; AN grubunda zayıf görseller için parietal kortekste aktivasyonlar olduğu saptandı. Depresyon grubunda her kategoride singulat korteks, bazal ganglia gibi orta hat limbik yapıların aktive olduğu görüldü. Bulunan aktivasyon farklılıkları ile ölçek ve görsel puanlamaları arasında korelasyonlar saptandı. Tüm bulgular değerlendirildiğinde AN hastalarının kendi görsellerine yönelik dikkatlerinin yüksek olduğu ve değişikliklere duyarlı olduğu anlaşılmaktadır. AN hastalarının zayıf görsellerini orijinal görsellere kıyasla hem öznel olarak hem de nörobiyolojik olarak depresyon tanısı olan ve sağlıklı ergenlerden daha farklı değerlendirdikleri saptanmıştır. Tüm katılımcılarda kilolu görselleri için beden imgesi ile ilişkili beyin bölgelerindeki aktivasyonların düzeyleri orijinal ve zayıf hallerine göre daha fazla olmuştur. Sonuç olarak AN hastalarının bedenlerini değerlendirirken gösterdikleri yanlılıkların beden imgesini bilişsel ve emosyonel değerlendirme süreçlerinde meydana gelen bir bozukluktan kaynaklanıyor olabileceğini düşündürmektedir.

Anoreksiya nervozaBeden imajıErgenler+2
Yağmur Karakuş Aydos
Hacettepe University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Üstün zekalı olgularda sosyal biliş ve dismorfoloji

Giriş: Üstün zekalı (ÜZ) çocukların sosyal ve duygusal olarak, yaşıtlarından farklı özellikleri olabileceği ve ruh sağlığı açısından risk altında oldukları bilinmektedir. ÜZ çocukların biyopsikososyal açıdan sağlıklı yetişkinler olabilmeleri için erken yaşta zeka düzeylerinin saptanması, üstün zekaya yönelik uygun eğitim alabilmeleri, duygusal ihtiyaçlarına yönelik rehberlik edilmesi, ebeveyn ve öğretmenlerin bilgilendirilmesi önem taşımaktadır. Sosyal biliş, insanın sosyal ortamda bilgiyi nasıl işlediğine dair bir bakış açısı sunmaktadır. ÜZ çocuklarda sosyal bilişle ilgili kısıtlı sayıda çalışma bulunmaktadır. Morfolojik yapı ve santral sinir sistemi ektodermden köken aldığı için nörogelişimsel bozukluğu olan olgularda morfolojik olarak bazı farklılıkların görülebileceği öne sürülmektedir. Literatür incelendiğinde ÜZ çocuklarda dismorfolojik özellikleri ve sosyal bilişi birlikte değerlendiren çalışma bulunmamaktadır. Amaç: Bu çalışmanın birincil amacı 8-16 yaş aralığındaki ÜZ çocuklarda sosyal bilişsel beceriler ve dismorfolojik özelliklerin benzer yaş ve cinsiyet dağılımındaki normal mental kapasiteye sahip psikiyatrik tanısı olmayan sağlıklı kontrollerle karşılaştırılmasıdır. Ayrıca ÜZ çocuk örnekleminde psikiyatrik tanı dağılımları ve sıklığının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Ek olarak, ÜZ çocukların ebeveynlerinin geniş fenotipik otistik özelliklerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırmamızın örneklemi, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniği'ne başvuran ruhsal şikayetler nedeni ile ya da zeka düzeyinin belirlenmesi amacı ile başvuran ve Wechsler Çocuklar için Zeka Ölçeği-Revize edilmiş versiyonu ile üstün zekalı olduğu belirlenmiş 8-16 yaş aralığındaki çalışmanın içleme ve dışlama kriterlerini karşılayan olgular dahil edilmiştir. Normal zekalı sağlıklı kontrol grubunu herhangi bir psikiyatri başvurusu veya yakınması olmayan yaş, cinsiyet, sosyoekonomik bakımdan olgularla benzer özelliklere sahip ancak birebir eşleşme yapılmamış olgulardan oluşmaktadır. Çalışmaya alınan tüm olgulara sosyodemografik veri formu uygulanmıştır. Tüm olguların psikiyatrik değerlendirmesi Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi- Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli-Türkçe Uyarlaması (ÇDŞG-ŞY-T) kullanılarak yapılmıştır. Tüm olgularda davranış değerlendirmesine yönelik Çocuk Davranış Değerlendirme Ölçeği ve yıkıcı davranış bozukluklarına yönelik Yıkıcı Davranım Bozuklukları için DSM-IV' e dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği kullanılmıştır. Sosyal bilişsel beceriler Yüzler Testi, Gözler Testi, Anlam ve İlişkileri Kavrama Testi ile değerlendirilmiştir. Duygu düzenleme becerileri, Duygu Düzenlemede Güçlükler Ölçeği (DDGÖ) ile belirlenmiştir. Otistik özelliklerini belirlemeye yönelik olarak Otizm Spektrum Tarama Ölçeği (OSTÖ) ve Sosyal Cevaplılık Ölçeği (SCÖ) kullanılmıştır. Ebeveynlerin otistik özelliklerini değerlendirmeye yönelik Otizm Spektrum Anketi kullanılmıştır. Tüm olgular dismorfoloji bulgularına yönelik olarak Çocuk Genetik Hastalıkları uzmanı tarafından muayene edilmiştir. Minör fiziksel anomaliler, Phenotypic Abnormalities: Terminology and Classification (Mercks ve ark.2016) listesine göre ayrıntılı olarak detaylandırılmıştır. Bulgular: Çalışmamız 29 ÜZ ve psikopatoloji tanılı olgu (ÜH), 22 ÜZ sağlıklı olgu (ÜS) ve 29 normal zekalı sağlıklı kontrol (SK) ile gerçekleştirilmiştir. ÜS grubunun yaş ortalaması 11.4 (SS:2.1) yıl, ÜH grubunun yaş ortalaması 10.8 (SS:2.5) yıl ve kontrol grubunun yaş ortalaması ise 9.3 (SS:1.2) yıl olarak saptanmıştır. Gruplar arasında cinsiyet ve sosyodemografik özellikler açısından anlamlı fark olmamakla beraber; anne-baba eğitim düzeyi açısından farklılık mevcuttur. Sosyal biliş testlerine bakıldığında; Yüzler testinin toplam puanı ve alt ölçek toplam puanlarında her üç grup olguda (ÜH, ÜS ve SK) istatistiksel anlamda farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Gözler testi (p=0.039) ve Anlam ve ilişkileri kavrama testinde (p<0.001), ÜS ve ÜH grubu kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek puan alırken, ÜH ve ÜS grubu arasında istatistiksel farklılık saptanmamıştır (p>0.05). OSTÖ ölçeği her 3 grupta istatistiksel olarak benzer çıkmakla beraber; SCÖ ölçeği puanları ÜH ve ÜS grubunda birbirine benzer ancak kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptanmıştır (p<0.001). Duygu düzenleme becerilerini değerlendirmeye yönelik olarak DDGÖ kullanılmış ve farkındalık alt ölçeği hariç her üç grup skorları birbirine benzer çıkmıştır. Ancak ÜH grubu farkındalık alt ölçeği puanı ÜS ve SK grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptanmıştır (p=0.004). Her üç grubun anneleri arasında Otizm Spektrum Anketi skorlarında fark saptanmazken; kontrol grubunun babaları ÜS ve ÜH grubunun babalarına göre yüksek puan almıştır (p=0.013). Hem ÜS hem de ÜH grubunda normal zekalı SK grubuna göre anlamlı olarak daha sık minör fiziksel anomali saptanmıştır (p<0.001). Sonuç: Çalışma sonuçlarımıza göre, sosyal bilişsel beceriler ÜS ve ÜH grubunda benzer olup normal zekalı SK grubuna göre daha gelişmiş saptanmıştır. Psikiyatrik hastalığın eşlik ettiği ÜH grubunun duygu düzenleme ölçeği farkındalık alt ölçek puanlarındaki yükseklik bu alanda yaşadıkları güçlükleri işaret etmektedir. Psikiyatrik hastalığın eşlik etmediği üstün zekalı ya da normal zekalı çocukların duygu düzenleme becerileri farklılaşmamıştır. Ek olarak minör fiziksel anomalilerin üstün zekalı çocuklarda normal zekalı yaşıtlarına göre daha sık görüldüğü anlaşılmıştır. Anahtar kelimeler: Üstün zekalı çocuklar; sosyal biliş; zihin kuramı; minör fiziksel anomaliler, emosyonel düzenleme, otizm spektrum bozuklukları

Ayşegül Satar
Ege University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Madde kullanım bozukluğu olan ergenler ve madde kullanım bozukluğu olan ergenlerin sağlıklı kardeşlerinin çocukluk çağı travması, psikolojik dayanıklılık ve beyin görüntüleme açısından değerlendirilmesi

Giriş: Madde kullanım bozukluğunda (MKB) genetik etkenlerin yanında çevresel faktörlerin de etkili olduğu bilinmektedir. Çevresel faktörler travma benzeri stres etkenleri ya da aile, okul, akran desteği gibi olumlu etkenlerdir. Genetik etkenler arasında ise beyin yapısal özellikleri sayılabilir. Beynin yapısal özelliklerinin kalıtımsallığı göz önünde bulundurulduğunda, MKB' de kardeşler ile yapılacak beyin görüntüleme çalışmaları oldukça değerlidir. MKB olan ergenler ile onların sağlıklı kardeşlerinin karşılaştırılması, madde kullanım bozukluğuna yatkınlık ve dayanıklılıkla ilgili beyin yapısal özelliklerinin değerlendirilmesini sağlayacaktır. MKB'de erişkin kardeşler ile yapılan beyin görüntüleme çalışmaları oldukça sınırlıyken, literatürde şimdiye kadar ergen kardeşler ile yapılmış bir beyin görüntüleme çalışması bulunmamaktadır. Amaç: Çalışmamızda 13-19 yaş arasında MKB tanısı alan ergenler ile MKB tanılı ergenlerin sağlıklı kardeşleri beyin görüntüleme bulguları, psikolojik dayanıklılık, çocukluk çağı travması açısından karşılaştırılmıştır. Aynı zamanda gruplar, Difüzyon Tensör Görüntüleme (DTG) yöntemi ile beyaz cevher bütünlüğü açısından karşılaştırılmıştır. Yöntem: Araştırmamızın örneklemi Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Alkol ve Madde Bağımlılığı Araştırma ve Uygulama Merkezine (EÜTF EGEBAM) başvuran,13-19 yaş arası MKB olguları ve bu olguların madde kullanımı öyküsü olmayan sağlıklı kardeşleri ile madde kullanımı öyküsü olmayan sağlıklı kontrol grubu ile oluşturulmuştur. Kontrol grubu, kardeşler grubu ile yaş, cinsiyet, sigara kullanımı açısından eşleştirilmiştir. Çalışmaya alınan tüm olgulara sosyodemografik veri formu (SDVF) uygulanmıştır. Tüm olguların psikiyatrik değerlendirmesi Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi- Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli-Türkçe Uyarlaması (ÇDŞG-ŞY-T) kullanılarak yapılmıştır. Tüm olgulara ergen psikolojik dayanıklılık ölçeği (EPDÖ) ve çocukluk çağı travmaları ölçeği (ÇÇTÖ) verilmiş, olguların ebeveynlerine de çocuğun davranışlarını değerlendirmeleri amacıyla Conners Ebeveyn Ölçeği-Yenilenmiş Formu uygulanmıştır. Olguların beyin yapıları Difüzyon Tensor Görüntüleme (DTG) ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza 20 MKB olgusu, 20 MKB olgularının sağlıklı kardeşleri ve 19 kontrol olgusu alınmıştır. Yaş ortalamaları MKB grubunda 17, kardeşler grubunda ve kontrol grubunda 15 olarak saptanmıştır. Örneklemimizdeki tüm olgular erkektir. Gruplar arasında psikiyatrik ek hastalık, okul devam durumu ve sınıf tekrarı açısından anlamlı farklılık vardır. (p<0,05) Conners ölçeğinin "Karşı gelme", "Bilişsel problemler-Dikkatsizlik", "Hiperaktivite", "DEHB (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu) indeksi", "Sosyal problemler", "Psikosomatik", "Huzursuzluk-impulsivite", "Duygusal değişkenlik", "Globalindeks-toplam", "DSM4 dikkatsizlik", "DSM4HiperaktiviteDürtüsellik", "DSM4Toplam" alt ölçeklerinin puan ortalamaları arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). MKB grubunda ÇÇTÖ'nün "Fiziksel istismar", "Fiziksel ihmal", "Duygusal istismar" alt ölçekleri puanı ve "Toplam travma puanı" diğer iki gruba göre anlamlı düzeyde daha fazla gözlenmiştir (p<0,05). Psikolojik dayanıklılık ölçeğinde MKB grubu, kardeşler grubuna ve kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşük puanlar almıştır (p<0,05). Çalışmamızda MKB grubunun, sağ superior paryetal bölge ve sağ superior longitudinal fasikülüs bölgelerindeki fraksiyonel anizotropi (FA) değerleri, kardeşler ve kontrol grubuna göre düşük bulunmuştur (p<0,05). FA değerleri açısından farklılık gözlenen bir diğer bölge olan sağ orta frontal bölgede ise kontrol grubu, MKB grubu ve kardeşler grubuna göre daha yüksek FA değerlerine sahiptir (p=0,01). Sağ superior frontal bölge ve forseps minör fasikülünde FA değerleri kardeşler grubunda, kontrol grubuna ve MKB grubuna göre daha yüksek bulunmuştur (p<0,01). Sonuç: Çalışma sonuçların göre MKB grubundaki olguların kardeşlerine ve kontrol grubuna göre daha fazla fiziksel ve duygusal istismara uğradığı, fiziksel olarak ihmal edildiği ve toplamda daha fazla travmaya maruz kaldığı gözlenmiştir. Madde kullanım bozukluğu olanların akran, aile ve okul desteklerinin daha az olduğu; psikolojik dayanıklılığın diğer alt ölçekleri olan uyum boyutu, mücadele azmi ve empati ölçeklerinden de daha düşük puanlar aldıkları gözlenmiştir. Difüzyon tensor görüntüleme yöntemi sonuçlarında, MKB grubunda sağ superior paryetal bölge, sağ superior longitudinal fasikül, sağ orta frontal bölge, sağ superior frontal bölge ve sağ forceps minör yolağında FA değerlerinde düşüklük saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Madde Kullanım Bozukluğu; Beyin Görüntüleme; Psikolojik Dayanıklılık; Çocukluk Çağı Travması

BeyinErgenlerKardeşler+4
Hakan Kayış
Ege University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Anoreksiya nervoza ve eksojen obezite tanılı 11-18 yaş arası olgularda dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ek tanısı ve takıntılı spor yapma davranışının incelenmesi.

Giriş: AN ve DEHB dürtüsellik alt yapısında gelişip, toplumun özellikle genç nüfusunu etkileyerek günümüzde kendinden sıkça söz ettirerek halk sağlığı sorunu haline geldikleri bilinmektedir. Genç nüfusta yaygınlığı giderek artan obezite ise psikiyatri otörlerince ruhsal bozukluk snıflamasına girmeye aday bir sorun olmasına rağmen, ne yazık ki yapılandırılmış ruh sağlığı tanı ve tedavi kılavuzlarında yerini alamamıştır. Diğer taraftan obezite ve YB'nin birlikte görülmesi, obezitenin aslında yeme bozukluğunun bir sonucu ya da sebebi değil, aynı psikopatolojinin farklı bir görünümü olduğunu ve bu durumun; içinde dürtüselliği de barındıran bir spektrum bozukluğu olabileceğini düşündürtmektedir. AN, DEHB ve obezite tanılı gençlerin hayatlarının bir bölümünde aşırı egzersiz yaptığı, belli dönemlerde bağımlılık boyutuna varan davranışlar gösterdiği gözlenmiştir. Literatür tarandığında görülmüştür ki; bu bozuklukların dürtüsellik zemininde gelişen ortak bir etyopatogenezi paylaştıkları varsayımı ve bu varsayımda egzersiz bağımlılığının bu hastalıklara eşlik edebilecek farklı bir problem olabileceği çıkarımıyla ilgili dünyada ve ülkemizde herhangi bir çalışma yoktur. İnsan sağlığına ve ülke ekonomisine de oldukça zararı olan obezite ve YB'nin aynı hastalığın farklı görüntüsü olması hipotezinin doğrulanması ise tedavide yeni bir ekolü de beraberinde getirecektir. Çalışmamızın amacı AN ve obezite tanılı 11-18 yaş arası olgularda ek DEHB bulguları ve egzersiz bağımlılığını değerlendirmektir. Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Ergen Birimi Polikliniği'nde AN tanısı ile takip edilen 11- 18 yaş arası 30 olgu, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Endokrinoloji Bilim Dalı'nda eksojen obezite ile takip edilen 11-18 yaş 30 olgu ve çalışma grubuna benzer sosyodemografik özelliklere sahip 30 sağlıklı olgu çalışmamızın örneklemini oluşturmaktadır. Öncelikle tüm olgular DSM-V tanı kriterleri ve KSADS uygulaması yapılarak iki ayrı araştrımacı tarafından değerlendirildi. Değerlendirme sonucu eşlik eden eşik altı psikiyatrik semptomların saptanması durumunda hastaların işlevselliği ve semptomların şiddeti GAS kullanılarak değerlendirildi. Olguların uygunsuz yeme tutum ve davranışları YTT, depresyon belirtileri 15 yaş altı gençler için CDI, 15 yaş ve üzeri için BDÖ, anksiyete belirtileri STAI-Durumluk ve Süreklik Kaygı Ölçekleri, duygu düzenlemedeki güçlükleri DDÖ, antisosyal özellikte davranış sorunları ve sosyal bilişsel özellikleri ICU, egzersiz bağımlılığı semptom ve şiddetlerini EBÖ-21 ile değerlendirildi. Olguların DEHB belirtileri DEHB-Aile ölçeği, OSB ilişkili özellikleri ise ailelerin doldurğu ASSQ ile değerlendirilmiştir. Hasta gruplarında, hastalığın şiddetini değerlendirmeye yönelik olarak, CGI-S uygulandı. Elde edilen veriler SPSS istatistik programı ile analiz edildi. Bulgular: Obezite grubunun DEHB belirti düzeyi AN olguları ve sağlıklı kontrollerden anlamlı ölçüde yüksektir. AN olgularının DEHB belirtileri düzeyi de sağlıklı kontrollerden yüksektir ancak bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı düzeyde değildir. AN olgularının egzersiz bağımlılığı riski obezite ve sağlıklı kontrollerden anlamlı düzeyde yüksektir. AN olgularının emosyon düzenleme becerileri obezite ve sağlıklı kontrollere göre anlamlı ölçüde kötüdür. AN ve obezite olguları sağlıklı kontrollere göre anlamlı ölçüde fazla miktarda OSB ile ilişkili özellik taşımaktadır. AN ve obezite olgularının depresyon puanları sağlıklı kontrollerden yüksektir. AN olgularının STAI anksiyete ölçeği skorları obezite olgularından yüksek, obezite olgularının anksiyete skorları ise sağlıklı kontrollerden yüksektir. Bu bulgulara ek olarak egzersiz bağımlılık düzeyinin artması ile anksiyete düzeyinin ve emosyonel düzenlemede sorunların artması arasında aynı yönde bir ilişki vardır. Ancak bu ilişkide hangi faktörün neden, hangisinin sonuç olduğu bilinmemektedir. Sonuç: Bu çalışmada AN ve obezite olgularının tümünde DEHB bulgularının sağlıklı popülasyondan daha fazla görüldüğü saptanmıştır. Hem AN hem de obezite gruplarının sosyal becerileri ve emosyonel becerilerinde bozukluklar olduğu, OSB özellikleriyle örtüşen yanları olduğu görülmüştür. Günümüzde henüz bir ruhsal hastalık olarak tanımlanmayan obezitenin, bir yeme bozukluğu olan AN ile örtüşen birçok psikopatolojik özelliği olduğu saptanmıştır. Egzersiz bağımlılığının AN'de ikincil olarak ortaya çıkma riskinin yüksek olduğu ve bu durumun önemli bir morbidite sebebi olduğu görülmüştür. Çalışmamızın bulguları, söz konusu hastalıkların tanı ve tedavisinde etkili ve kalıcı bir yaklaşım için bu hastalıklarda DEHB belirtilerinin, sosyal bilişsel bozuklukların ve egzersiz bağımlılığının tanınmasının önemini vurgulamaktadır.

Beslenme ve yeme bozukluklarıHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğuÇocuk obezitesi
Orçun Demir
Ege University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Esrar bağımlılığı tanısı alan 14-18 yaş arası olguların sosyal bilişsel becerilerinin değerlendirilmesi ve klinik değişkenlerle ilişkisinin incelenmesi

Giriş: Esrarın emosyon tanıma üzerine yaptığı etki tam olarak açıklanmamıştır. Prefrontal, hipokampal ve serebellar bölgeler CB1 (central cannabinoid) reseptörün yoğun olduğu bölgeler olup sosyal kognisyon açısından kritik alanlardır. Kognisyon yetersizliğinin esrar kullanımının sıklığına ve uzunluğuna bağlı olduğu düşünülmektedir. Uzun süreli esrar kullanımı nörotoksik etkiye bağlı olarak kalıcı azarlara yol açmaktadır. Madde bağımlılığı olan olgularda DEHB'nin sık eşlik etmesi bu iki hastalığın beraber değerlendirilmesi gerekliliğini gözler önüne sermektedir. DEHB, bilişsel, akademik, ailesel ve mesleki işlevler gibi günlük yaşamın çeşitli alanlarının yanı sıra sosyal işlevsellikte de bozulma ile ilişkilidir. Amaç: Bu çalışmada DSM 5 tanı ölçütlerine göre en az 1 yıldır esrar kullanım bozukluğu (EB), DEHB eş tanılı ergenlerde sosyal kognisyon değerlendirilmesi ve bulguların sağlıklı kontrol olguları ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca EB ve EB+DEHB olan çocukların duygu düzenleme becerileri, kaygı düzeyleri değerlendirilip, sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılması hedeflenmiştir. Ek olarak emosyon regülasyonunda güçlüğün, kaygı düzeyleri ve madde isteğinin olguların kliniğine ve sosyal biliş bozukluğunun şiddetine etkisini saptamak amaçlanmaktadır. Yöntem: Çalışmaya Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Psikiyatrisi polikliniğine başvuran EB (n=30), EB ve DEHB birlikteliği (n=28) olan 14-18 yaş arası ergenler ve aynı yaş grubundaki kontrol grubu (n=30) alındı. Olgulara; sosyodemografik veri formu, eşlik eden belirtiler için K-SADS uygulanmış, ek psikiyatrik tanısı olmayan olgular çalışmaya alınmıştır. Olguların eşlik eden psikiyatrik bulgularının olması durumunda, bu bulguların hastanın işlevselliğini ne düzeyde etkilediğini değerlendirmek amacıyla GAS kullanılmıştır. Tüm olgularda; yıkıcı davranım bozukluklarının değerlendirilmesine yönelik DEHB ölçekleri kullanılmıştır. Olguların depresif belirti BDÖ ile değerlendirilmiştir. Anksiyete düzeylerine yönelik STAI-Durumluk ve STAI-Sürekli Kaygı Ölçekleri kullanılmıştır. Tüm olguların duygu düzenlemede güçlük düzeyleri ise DDGÖ ile değerlendirilmiştir. Esrar kullanım bozukluğu tanı alan gruplarda esrar isteği değerlendirmek için likert tipi görsel skala kullanıldı. Tüm olgulardan çalışmaya gönüllü olduklarını belirten bilgilendirilmiş onam alınmıştır. Olgulara sosyal bilişin değerlendirilmesine yönelik, gözler testi, yüzler testi, beklenmeyen sonuçlar testi, gaf testi, ima testi ve anlamı ve ilişkileri kavrama testleri uygulanmıştır. Bulgular: Sosyal bilişsel becerileri değerlendirdiğimiz tüm testlerde, EB ve EB+DEHB grupları, kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yetersizlik göstermiştir. Duygu düzenlemede yaşanan güçlükleri değerlendirmek amacıyla kullanılan DDGÖ'nin toplam puanı, EB ve EB+DEHB gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Çalışmamızda EB+DEHB olgularının sosyal kognisyon testlerinde EB grubuna göre istatisiksel olarak anlamlı bozulma göstermemeleri, küçük örneklem grubundan kaynaklanabilir. Sonuç: EB ve DEHB'de sosyal fonksiyonlardaki yetersizlik birçok çalışmada gösterilmiştir. Çalışmamızın verileri, bu hastalıkların daha etkin ve kalıcı tedavisi için, olguların sosyal bilişsel özelliklerinin tanınması ve hastaya özgü tedavi yaklaşımlarının buna göre belirlenmesinin önemini ortaya koymaktadır.

BağımlılıkBilişBiliş bozuklukları+4
Joanna Maria Kıyak
Ege University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Cinsel istismara uğramış kız ergenlerde cinsel travmanın beyinde yaptığı yapısal değişikliklerin araştırılması

Giriş: Çocuk ve ergenlerin cinsel istismarı kısa ve uzun dönemde olumsuz sonuçlara neden olan, tüm toplumu derinden etkileyen bir halk sağlığı sorunudur. Ergenlik döneminde beyinde genetik olarak programlanmış, gelişimsel süreçlerle ilişkili nöroplastik değişiklikler meydana gelir.Bu gelişimsel sürecin ve nöroplastik değişikliklerin ergenlik döneminde cinsel istismar nedeniyle sekteye uğraması beyin yapı ve fonksiyonlarında, beyin devreleri arasındaki bağlntılarda değişikliklerin meydana gelmesine zemin hazırladığı bilinmektedir. Bu çalışmada ergenlik döneminde cinsel istismara maruz kalmış ruhsal belirti göstermeyen dayanıklı grubu, ergenlik döneminde cinsel istismara maruz kalmış ruhsal belirti gösteren dayanıksız grubu olguları ile istismara uğramamış ergenlerin beyin görüntülemelerinin birbiri ile kıyaslanarak beyinde meydana gelen yapısal değişikliklerin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: 14-18 yaş aralığında toplam 84 olgu, 30 cinsel istismara uğramış ruhsal belirti gösteren dayanıksız grubu , 28 cinsel istismara uğramış ruhsal belirti göstermeyen dayanıklı grubu ve hasta grubuyla benzer yaş, cinsiyet ve sosyoekonomik düzeyde 26 cinsel istismara uğramamış sağlıklı kontrol grubu çalışmaya alındı. Dayanıklı ve dayanıksız grupların ayrımında öncelikle klinisyen tarafından ergen ve ebeveyni ile yarı yapılandırılmış ruhsal hastalık tarama görüşmesine ( K-SADS Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi –şimdi ve yaşam boyu versiyonu ) göre mevcut psikiyatrik hastalığın varlığı ve yokluğuna göre iki gruba ayrıldı. İkinci aşama olarak dayanıklı ve dayanıksız gruplara dahil edilecek ergenlerin belirlenmesinde Connor Davidson psikolojik sağlamlık ölçeği uygulandı.Tüm olgulara sosyodemografik veri formu, Beck Depresyon Ölçeği, STAI-1ve STAI-2 Kaygı Ölçeği, Duygu Düzenlemede Güçlükler Ölçeği, Başa Çıkma Tutumlarını Değerlendirme Ölçeği, Mizaç Karakter Envanteri, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği, Aileden ve Arkadaşlardan Algılanan Sosyal Destek Ölçeği uygulandı.Olgulara Ege Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda WISC-R/WAIS-R zeka testleri yapıldı.Ege Üniversitesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda 3 tesla MRG 189 cihazı (Siemens verio, Erlangen, Almanya) kullanılarak yapısal Kranial Manyetik Rezonans Görüntüleme çekildi. MRI görüntülerinin analizleri Freesurfer (version 6.0) bilgisayar programı ile yapıldı.Kortikal ve subkortikal yapılar Desikan atlası kullanılarak lokalize edidi ve sonrasında gri maddedeki verteks sayısı dikkate alınarak kortikal kalınlık analizleri yapıldı. Elde edilen bu ROI (Region of Interest) değerleri daha sonra SPSS istatistik programı ile analiz edildi. Bulgular: Yapılan karşılaştırmalarda travmaya maruz kalmış ergenlerin, yaşlarının kontrol grubundan daha küçük olduğu görülmüştür. Seçim sırasında aynı yaş grubundan kontroller alınmış ise de kontrol grubunun daha homojen yaşlardan oluşması varyans analizindeki farka neden olmuştur. Dayanıksız grubun depresyon ve anksiyete skorlarının dayanıklı ve kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu tespit edilmiştir.Connor Davidson Psikolojik Sağlamlık Ölçeğinde dayanıklı grubunun puanlarının dayanıksız ve kontrol grubundan daha yüksek olduğu görülmüştür. Diğer yandan travma şiddetinin değerlendirildiği Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeğinde dayanıksız grubun değerlerinin dayanıklı gruptan daha fazla olduğu izlenmiştir. Tüm alt ölçeklerde ve toplam skorda dayanıksız grup değerleri, dayanıklı grup değerlerinden yüksektir. Kontrol grubu tüm alt ölçeklerde ve toplam skorda dayanıksız grup ile fark gösterirken, dayanıklı grup ile sadece toplam skor, duygusal istismar ve cinsel taciz alt ölçeklerinde fark göstermektedir. Olumsuz olaylar ile başa çıkma ölçeği COPE puanları açısından dayanıklı grup ile kontroller arasında fark yokken, dayanıksız grup ise diğer gruplara göre daha düşük skor göstermiştir. Ergenlerin zeka düzeylerinin değerlendirilmesinde ise her 3 grupta birbirinden fark göstermektedir. Dayanıksız grupta IQ düzeyleri kontrol ve dayanıklı gruba göre daha düşük iken, dayanıklı grup ortalama IQ değeri kontrol grubundan farklı idi. Sonuç: Bulgularımız ergenlik döneminde cinsel istismara maruz kalmanın beyin gelişimi ve nöral plastisite üzerine etkilerine işaret etmektedir. Anahtar Kelimeler:Ergen cinsel istismarı, dayanıklılık, manyetik rezonans görüntüleme, kortikal kalınlık, amigdala hacmi , hipokampüs hacmi

Melek Hande Bulut Demir
Ege University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ile birlikte ağır bilişsel tempo (sluggish cognitive tempo) olan olguların arterial spin labeling yöntemiyle değerlendirilmesi

Özet: Ağır Bilişsel Tempo (Sluggish Cognitive Tempo) uykulu görünüm, yavaş hareket etme, yavaş düşünme ve içe yönelim sorunları ile karakterize bir klinik belirti kümesidir. Son 20 yılda SCT alanında farklı araştırmalar ortaya çıkmıştır. SCT hastalarında erken veri işleme ve dikkati devam ettirmenin bozuk olduğu ve posterior beyin bölgelerinin dikkat sorunlarıyla ilişkili olduğu öne sürülmüştür. Böylelikle biz bu araştırmada posterior bölgeler özellikle olacak şekilde bazı beyin bölgelerini araştırmayı hedefledik. SCT komorbiditesi olan DEHB li çocuklarda spesifik beyin bölgelerinde kontrol grubuna kıyasla farklı bir pattern gösterip göstermediğini ölçmeyi amaçladık. SCT grubu 40 olgudan ve kontrol grubu 24 olgudan oluştu. MR çekimlerinde go-nogo testi kullanıldı ve Arterial Spin Labelling kullandığımız yöntemdi. MR verisinin istatiksel analizi go task i sırasında hem hasta hem kontrol grubunda aktivasyon olduğunu gösterdi. Bu aktivasyon en yaygın olarak SCT komorbid DEHB-Dikkat eksikliği baskın alt tipinde görüldü. No go task sırasında tüm hasta grubu ve koNtrol grubunda aktivasyon gözlendi fakat her iki hasta grubu arasında anlamlı istatiksel farklılık yoktu. Lingual gyrus, occipital fusiform gyrus, precuneus, posterior cingulat gyrus'un bazal(dinlenim) ve aktive halleri arasında anlamlı istatiksel farklılık görüldü. Bu dikkat sorunlarının geri döndürülmesi için bir kompansasyon mekanizmasına bağlı olabilir olarak düşünüldü. Sonuç olarak çalışmamızda hipotezimize paralel olarak posterior beyin bölgelerinde bozulma saptadık.

BilişBiliş bozukluklarıDikkat+5
Muharrem Burak Baytunca
Ege University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yavaş bilişsel tempo (Sluggish Cogniti,ve Tempo-SCT) ile dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocuk ve ergenlerde kranial fonksiyonel magnetik rezonans görüntüleme bulgularının araştırılması

Giriş: Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB), çocukluk çağında başlayan, kişinin yaşına uygun olmayan dikkatsizlik, hiperaktivite ve impulsitive ile karakterize kişinin gelişimini ve işlevselliğini etkileyen nörogelişimsel bir bozukluktur. SCT (Sluggish Cognitive Tempo-Yavaş Bilişssel Tempo); hayale dalıp gitme, uyanık kalmada zorlanma, enerjide düşüklük, kendi dünyasında yaşama, şaşkın görünümde olma gibi klinik belirtiler gösteren bir bilişsel uyarılma ve uyanıklık bozukluğudur. Daha önce SCT DEHB'nin bir alt tipi olarak düşünülmüş olsa da yapılan son araştırmalar ayrı bir bozukluk olduğunu desteklemektedir. Amaç ve Yöntem: SCT komorbid DEHB tanılı olguların sağlıklı kontrollerden beyin metabolizması, kanlanması ve beyaz cevher bağlantıları bakımından farklı bulunacağı öngörülmüştür. Araştırmamız SCT komorbid DEHB tanılı olguların fonksiyonel MRG bulguları açısından değerlendirilmesi, sağlıklı kontrol olgularıyla karşılaştırılması bunun sonucunda SCT etiyolojisine dair bilgiler edinmeyi amaçlayan kesitsel ve tanımlayıcı bir araştırmadır. Olgular polikliniğimize başvuran hastalardan seçilmiştir. Bulgular: Hasta örneklemi 24 SCT-DEHB-DEB, 18 SCT-DEHB-BT ve 24 sağlıklı kontrol olgusundan oluşmaktadır. Sosyodemografik özellikler ve semptom şiddeti yönünden olgular bulundukları grupların özelliklerini taşımaktadırlar. Görüntüleme bulguları açısından SCT komorbid DEHB ve SCT-DEHB-BT olgularında go taskı sırasında kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde hiperaktivasyon saptanmıştır. SCT-DEHB-DEB olgularında kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde bir farklılık saptanmamıştır. Tartışma: Çalışmamız SCT komorbid DEHB hastalarının sağlıklı kontrol grubu ile fMRG bulgularının karşılaştırıldığı ilk çalışmadır. Bizim çalışmamızda SCT olgularına dikkat gerektiren bir görev verildiğinde posterior beyin bölgelerin (Oksipital Bölge, Angular Girus, Lateral Oksipital korteks, superior ve inferior divizyonlar) daha aktif olarak çalıştığı saptanmıştır. Bazı araştırmacılara göre posterior bölgedeki bu aktivasyon yaşam boyu süren dikkat eksikliği semptomlar için kompansatuar bir mekanizma olarak düşünülmektedir.

Burcu Kardaş
Ege University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İntravenöz immunglobulin tedavisi alan ağır immün yetmezlikli hastalarda ruhsal durum özellikleri, yaşam kalitesi ve aile özellikleri

Amaç: Primer immün yetmezlik (PİY), ciddi morbidite ve mortaliteye yol açan çocukluk çağı kronik hastalıklarındandır. Son yıllarda tedavide görülen gelişmelerle bu hastalarda sağ kalım oranları artmıştır. Bununla birlikte bu hastalar ve aileleri kronik hastalığın getirdiği zorluklarla mücadele etmektedirler. Kronik hastalıkla yaşamanın getirdiği güçlüklerin bu hasta grubunda psikopatoloji görülme sıklığını arttıracağı ve yaşam kalitelerini olumsuz etkileyeceği düşünülmektedir. Bununla birlite bu populasyonda sağlıkla ilişkili yaşam kalitesini ve psikopatolojiyi değerlendiren çok az sayıda çalışma mevcuttur. Çalışmamızda, intravenöz immunglobulin (IVIG) tedavisi alan PİY'li çocuklarda yaşam kalitesinin ve ruhsal durum özelliklerinin, çocuklarda başka bir kronik hastalık grubu olan Juvenil İdiopatik Artrit (JİA) tanısına sahip olan çocuklarla ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırılarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamıza 4-18 yaş aralığında olan 44 PİY, 32 JİA tanılı çocuklar ve 30 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Araştırmaya alınan olguların psikiyatrik değerlendirmesinde, Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu kullanılmıştır. Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeği çocuk formları, Çocuklar için Depresyon Envanteri, Çocukluk Çağı Anksiyete Tarama Ölçeği çocuk formları uygun şekilde hasta tarafından doldurulmuştur. Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeği ebeveyn formları, 4-18 Yaş Çocuk ve Gençler İçin Davranış Değerlendirme Ölçeği-Anne-Baba Formu ve Ruhsal Belirti Tarama Listesi anneler tarafından doldurulmuştur. Bulgular: IVIG tedavisi alan PİY, JİA ve sağlıklı kontroller arasında psikopatoloji görülme sıklığı açısından farklılık saptanmıştır. Bu durum duygudurum bozuklukları görülme sıklığının 3 grup arasında farklı olmasından kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte PİY ve JİA arasında psikopatoloji ve duygudurum bozukluğu görülmesi açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Olguların yaşam kalitesi PİY ve JİA gruplarında sağlıklı kontrollere göre daha düşük olarak tespit edilmiştir. PİY ve JİA grupları arasında ise yaşam kaliteleri açısıdan farklılık saptanmamıştır. Ruhsal belirti tarama testiyle yapılan değerlendirmede PİY ve JİA grupları açısından önemli bir farklılık saptanmazken, her iki hasta grubundaki anneler sağlıklı kontrollere göre daha fazla psikiyatrik semptom bildirmişlerdir. Sonuç: Sonuç alarak, PİY'li hastalarda psikopatoloji görülme oranı JİA'lı hastalar ile benzer, sağlıklı kontrollerden yüksek bulunmuştur. Yaşam kalitesi skorları da JİA'lılarla benzer, sağlıklı kontrollerden düşük bulunmuştur. PİY'li hastalarda hastaneye geliş sıklığı, IVIG alma sıklığı, geçirilen enfeksiyon sayısı ve hastalığın ağırlık düzeyi duygudurum bozukluğu görülme sıklığı ile ilişkili bulunmuştur. Annelerin ruhsal durum özellikleri de PİY ve JİA grubunda benzer bulunurken, sağlıklı kontrollerden farklılık göstermiştir. PİY'li hastalardaki psikopatoloji ve duygudurum bozukluğu görülme sıklığı annelerde psikiyatrik semptomların görülme durumuyla ilişkili saptanmıştır.

Çocuk psikiyatrisi
Binay Kayan Ocakoğlu
Ege University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sorun çözme terapisinin ergen alkol-madde kullanım bozukluklarındaki etkinliğinin araştırılması

Giriş: Alkol-madde kullanım bozuklukları (AMKB), çok sayıda kişiyi etkileyen, pahalı sonuçları olan ve tekrarlayan bir hastalık olarak tanımlanmaktadır. Sorun Çözme Terapisi (SÇT), insanın günlük yaşamda karşılaştığı problemler veya sorun durumlar karşısında zorlanmasından ve bu zorlanmanın sonucu gelişen bir takım ruhsal durumların çözümlenmesinde kullanılabilen bir sağaltım yöntemidir. Amaç: Çalışmamızda, ergen yaş grubunda alkol-madde kullanım bozukluğu tanısı almış hastalarda bir bilişsel davranışçı terapi (BDT) yöntemi olan, sorun çözme terapisinin etkinliğinin araştırılması amaçlanmaktadır. Yöntem: Tüm olgulara K-SADS ve WISC-R/WAIS-R uygulanarak tedaviye uyumu engelleyecek düzeyde ek psikopatolojileri olan ve/veya mental retardasyonu olan olgular çalışma dışı bırakılmıştır. 30 olgu SÇT, 16 olgu kontrol grubunda alınmıştır. BDE, KAYBÖ, TMA, GSSÇE, BAPİ her iki gruba ilk görüşmede uygulanmıştır. Her iki grubunda rutin poliklinik görüşmeleri devam etmekle beraber SÇT grubuna ek olarak 5 hafta süreyle SÇT uygulanmıştır. 5 haftanın sonunda ölçekler her iki gruba da ikinci kez uygulanmıştır. Bulgular: Örneklemin %45.7'si (n=21) kız, %54.3'ü (n=25) erkek, yaş ortalaması 16,3 ± 0,84 olarak belirlenmiştir. Tüm sosyo-demografik veriler, olguların madde kullanım özellikleri, komorbid psikopatolojileri ve ölçeklerin birinci ölçülen ortalama skorları sonuçlarına göre gruplar birbirine benzer bulunmuştur. BDE ve KAYBÖ her iki grupta da istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşüş göstermiştir. SÇT grubunda BDE'nin düşüşü daha fazla olmuştur. SÇT grubunun TMA ve GSSÇE ortalama skoru yükselirken, kontrol grubunda bu iki ölçekte azalma gözlenmiştir. BAPİ ortalama skoru SÇT grubunda düşerken, kontrol grubunda yükselmiştir. Sonuç: Çalışmamızda BDT + ilaç kombinasyonun depresyon skorlarını daha fazla azaltması açısından yazınla uyumlu bulunmuştur. Terapi alan grubun tedavi motivasyonun artması ve bununla paralel bağımlılık şiddetinin azalması da yazın ile uyumludur. AMKB tanılı bireylerde komorbid tanıların tedavi seyrini olumsuz yönde etkilediği bilinmektedir. Bununla birlikte düşük tedavi motivasyonu olan hastaların daha fazla kayma yaşadıkları da bilinmektedir. Bir BDT tekniği olan SÇT hem ek psikopatolojilerin sağaltımında hem de tedavi motivasyonunun artırılmasında etkili bulunmuştur. Ancak örneklem sayılarının artırılmasına ve başka çalışmalara ihtiyaç vardır.

Ömer Kardaş
Ege University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocukluk çağı şizofreni ve bipolar bozukluk hastalarında istismar-çocukluk çağı travmaları

Her dört çocuktan biri 18 yaşında önce travmatik bir deneyim yaşamaktadır. Bu travmatik yaşantılar cinsel, fiziksel, duygusal istismar veya fiziksel ve duygusal ihmal şeklinde olabilmektedir. Çocuk istismarı ve ihmali dünyanın her yerinde rastlanan, konunun üzerine gidildikçe sıklığının oldukça fazla olduğu anlaşılan bir durumdur. Psikiyatrik hastalıkların da istismar ve ihmallerin ilişkisi klinisyenler tarafından iyi bilinmektedir. Bipolar bozukluk oldukça yüksek kalıtım oranlarına sahip olmakla birlikte psikososyal stresörlerin ilk ve takip eden atakların ortaya çıkmasında etkili olduğu düşünülmektedir. Erişkin başlangıçlı şizofrenide de varsanılar ve sanrılar gibi psikotik bulguların çocukluk çağı travmaları ile ilişkisi, bu hasta gruplarında çocukluk çağı travmalarının yüksek oranlarda olduğu, gösterilmiştir. Bu hastalıkların erişkin görünümlerinde çocukluk çağı travmaları araştırılmış bir konu iken, çocukluk çağı başlangıçlı formlarındaErken başlangıçlı şizofreni ve Bipolar Bozukluk hastalarında çocukluk çağı travmalarının varlığını, sıklığını ve şiddetini araştırmak; bu çocukluk çağı travmalarının türleri ve şiddetleri ile psikiyatrik tablodaki semptomların çeşitliliği ve şiddeti arasındaki ilişkiyi incelemek, travmanın yaşam kalitesi üzerindeki etkisini araştırmak amaçlanmıştır. travmaların varlığı ve travmanın hastalık ile ilişkisi, üzerinde henüz çalışılmamış bir konudur.

Bipolar bozuklukYaşam kalitesiÇocuk istismarı+4
Harun Erdem
Ege University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yavaş bilişsel tempo (sluggish cognitive tempo-sct)ile dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocuk ve ergenlerde diffusion tensor ımaging (dtı) görüntüleme bulgularının araştırılması

Giriş: Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), dünya genelinde okul çağı çocuklarında %3-5 prevelansı ile en sık görülen psikiyatrik bozukluklardan birisidir (Polanczyk ve ark., 2015). SCT (Sluggish Cognitive Tempo-Yavaş Bilişssel Tempo); hayale dalıp gitme, uyanık kalmada zorlanma, enerjide düşüklük, kendi dünyasında yaşama, şaşkın görünümde olma gibi klinik belirtiler gösteren bir bilişsel uyarılma ve uyanıklık bozukluğudur. Daha önce SCT, DEHB'nin bir alt tipi olarak düşünülmüş olsa da yapılan son araştırmalar ayrı bir bozukluk olduğunu desteklemektedir. Amaç ve Yöntem: Çalışmamızın amacı SCT (Yavaş Bilişsel Tempo) ve komorbid DEHB tanılı olguların difüzyon tensör görüntüleme (DTG) bulgularını sağlıklı kontrollerle karşılaştırmaktı. Çalışmamıza 18 SCT-DEHB-Bileşik Tip, 24 SCT-DEHB-Dikkat Eksikliği Baskın Tip ve 24 sağlıklı kontrol olgusu dahil edilmiştir. DTG parametreleri olan Fraksiyonel anizotropi (FA), Aksiyel, radiyal ve mean diffüzyon (AD, RD, MD) parametrelerini elde edebilmek için tüm beyin beyaz madde yolaklarını değerlendiren Tract Based Spatial Statistics yöntemini kullandık. Ana hipotezimiz SCT olgularının DTG parametrelerinin sağlıklı kontrollere göre farklı çıkacağı yönündeydi.. Bulgular: Difüzyon Tensör görüntüleme bulguları açısından SCT komorbid DEHBDEB olgularında sağ ve sol serebral pedinkül, sağ ve sol internal kapsülün anterior ve posterioru, sağ forniks olmak üzere istatistiksel olarak anlamlı FA artışı tespit edilmiştir (P<0,05). SCT ve DEHB-BT olgularında kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde bir farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Tartışma: Çalışmamız SCT komorbid DEHB hastalarının sağlıklı kontrol grubu ile difüzyon tensor görüntüleme bulgularının karşılaştırıldığı ilk çalışmadır. Özellikle SCT semptomlarının baskın olduğu olguların seçildiği örneklem grubumuzda bu alanların SCT' ye özgü alanlar olabileceğini düşündürmektedir. DEHB olgularındaki yüksek oranda bildirilen SCT komorbiditesinin göz önüne alınmamasının DEHB ve DTG çalışmalarında elde edilen tutarsız sonuçlara etkisi olmuş olabilir

Gül Ünsel Bolat
Ege University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bipolar bozukluk tanısı almış olan 13-19 yaş arasındaki ergenlerin prodromal belirtiler açısından incelenmesi

Giriş: Bipolar bozukluk, bozulmuş aile ve arkadaşlık ilişkileri, kötü akademik performans, hospitalizasyon, intihar girişimleri gibi belirgin problemlere yol açan halk sağlığı sorunudur. Yüksek morbidite, mortalite ve kronik seyir göz önüne alındığında, bipolar bozuklukta erken tanı ve tedavinin kritik olduğu görülmektedir. Bu çalışmada, bipolar bozukluğu olan ergenlerin hastalık tanısı almadan önce öncül belirtiler yaşayıp yaşamadığı, öncül belirtiler yaşıyorlarsa bu belirtilerin bipolar bozukluğa özgü olup olmadığının saptanması amaçlanmıştır. Yöntem: 13-19 yaş aralığında toplam 121 olgu (30 erken başlangıçlı psikoz (EBP), 33 bipolar bozukluk (BB) ve hasta grubu ile yaş ve sosyo-ekonomik seviye bakımından eşlenmiş 58 sağlıklı kontrol (SK)) çalışmaya alındı. Tüm olgulara sosyodemografik veri formu, ÇDŞG-ŞY, Çocukların Global Değerlendirme Skalası ve Premorbid Uyum Ölçeği uygulandı. EBP grubundaki hastalar için ilk psikotik atak dönemindeki ve son değerlendirmedeki Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği puanları, BB grubu için yaşam boyu çizelgesi, ÇDŞG-ŞY sonuçları, 2 çocuk ve bir erişkin psikiyatristinden oluşan juriye sunuldu ve hastanın tanısı üç kişilik jürinin ortak karara varması durumunda kabul edildi. Prodromal dönemin sorgulanması için, her hastaya literatürden faydalanarak oluşturulmuş 79 belirtinin ilk atak öncesinde var olup olmadığı, varsa şiddeti, sıklığı ve kötüleşmesi sorgulandı. Yalnızca orta ve ciddi seviyede olan ve ilk manik atak veya psikotik atak öncesinde yeni ortaya çıkan veya kötüleşen semptomlar prodromal belirti olarak kabul edildi. Bulgular: BB grubunda ortalama prodromal dönem süresi 26,310 ay, EBP grubunda 23,312,1 aydı. BB grubunun %87,9'unda, EBP grubunun ise %73,4'ünde prodromal dönem 12 aydan uzundu. BB grubunda görülen prodromal belirtiler çoğunlukla genel belirti, eşik altı depresif belirti ve eşik altı manik belirti semptom kümelerinden oluşmaktaydı ve olguların %50'den fazla görülen belirtiler: depresif duygudurum (%66,7), sinirlilik (%63,6), karşıt olma davranışları (%51,5), okul işlevselliğinde bozulmaydı (%51,5). Prodromal semptomların çoğu, EBP ve BB gruplarında benzer sıklıkta görülmekteydi. Yalnızca enerji artışı, özgüven artışı, dürtüsellik, özkıyım düşünceleri, uykusuzluk, karşıt olma davranışları ve öfke patlamaları BB grubunda, süphecilik ise EBP grubunda, istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha yüksek sıklıktaydı. Prodromal dönem belirti kümeleri açısından ise EBP ve BB ayrımında, her iki grup arasında görülme sıklığı açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmasa da 3 depresif belirti olmasının BB riskini; temel belirti, APS ve 2 negatif belirtinin bulunmasının ise EBP riskini yaklaşık olarak iki kat arttırdığı saptandı. EBP ve BB grupları arasında görülme sıklığı açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanan AMSS'nin varlığının BB riskini 5,61 kat; Kısa Süreli Geçici ve Sınırlı Psikotik Semptomun bulunmasının ise EBP riskini 4,69 kat arttırdığı bulundu. BB grubunu SK'den ve EBP'den ayırt etmekte ön gördürücü olan semptom kümeleri lojistik regresyon aracılığıyla değerlendirildi. Analize göre, SK ile kıyaslandığında, istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde AMSS'nin (p=0,034) ve 2 depresif belirtinin (p=0,007) varlığının BB riskini arttırdığı tespit edildi. BB ile EBP ayrımında ise yine istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde Kısa Süreli Geçici ve Sınırlı Psikotik Semptom (p=0,016) varlığının EBP riskini, AMSS (p=0,003) ve DEHB (p=0,012) varlığının ise BB riskini arttırdığını saptandı. Sonuç: BB'nin işlevselliği yaşam boyu ciddi derecede etkileyen, yüksek morbidite ve mortalite ile seyreden psikiyatrik bir bozukluk olması sebebiyle, prodromal dönem, hastalığın ortaya çıkmasının engellenmesi, geciktirilmesi ya da şiddetinin hafifletilmesi açısından önemli bir hedeftir. Çalışmamızda BB olan ergenlerin çok büyük kısmında erken müdahaleye imkan tanıyacak uzunlukta prodromal dönem olduğu, özellikle eşik altı ve manik belirti kümesinin BB'yi SK'dan ayırt edici olduğu, EBP ile BB'nin prodromal dönemlerinin ayırt edilmesinde ise Kısa Süreli Geçici ve Sınırlı Psikotik Semptom, AMSS belirti kümesi ve DEHB tanısının yol gösterici olabileceği bulunmuştur.

Helin Yılmaz
Ege University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanısı alan hastalarda serum galektin-1 ve galektin-3 parametrelerinin değerlendirilmesi

Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), belirtileri yaşam boyu sürebilen bir nörogelişimsel bozukluk olup etiyopatogenezi multifaktöryel etkenlerden oluşmaktadır. Bu bozuklukta hala net bir biyobelirteç mevcut değildir ve yapılan birçok çalışmaya rağmen etiyopatogenezi henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada inflamatuar mekanizmalarla bağlantılı galektin-1 ve galektin-3'ün serum düzeylerinin DEHB'li çocuklarda sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması ve belirti şiddeti ile serum düzeyi ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza 7-12 yaş aralığında DEHB tanılı 37 ve sağlıklı 36 çocuk dahil edildi. Klinisyen tarafından Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi–Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu (ÇDŞG–ŞY) ve psikolog tarafından Wechsler Çocuklar İçin Zekâ Ölçeği-Gözden Geçirilmiş Formu (WISC-R) uygulandı. Ebeveynler Sosyodemografik Veri Formu'nu ve Turgay Yıkıcı Davranış Bozuklukları için DSM-IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği (YDB-TDÖ)'ni doldurdu. Venöz kan örnekleri alındı, serum galektin-1 ve galektin-3 düzeyleri ölçüldü. Gruplar arasında serum galektin-1 ve galektin-3 düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Dikkat eksikliği baskın tip ve bileşik tip gruplarında, YDB-TDÖ karşıt olma puanı ile galektin-3 arasında negatif korelasyon saptanmıştır. İmmün sistemle ilişkili galektin-1 ve galektin-3 gibi inflamatuar parametrelerin DEHB etiyopatogenezindeki yerini anlamak ve tanısal bir biyobelirteç olarak gösterilebilmesi için çalışmamızdaki kısıtlılıkları ele alan daha büyük örneklemlerle daha ileri çalışmalara ihtiyaç olduğu düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, Galektin-1, Galektin-3, İnflamatuar parametreler

Galektin-1Galektin-3Hiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğu+2
Tunahan Kurukahveci
Mersin University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanılı çocuklarda serumda neuregulin-1, neuregulin-2, neuregulin-3 düzeyleri

Amaç: Çocukluk çağının en sık görülen nörogelişimsel bozukluğu olan Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), genetik ve çevresel faktörleri içeren çeşitli faktörlerle ilişkilidir ancak, etiyolojisi halen net olarak olarak aydınlatılamamıştır. Büyüme faktörleri nörogenez, gliogenez, hücresel göç, hücre farklılaşması, sinaps oluşumu ve buna bağlı olarak nöral gelişimin düzenleyicileri olarak kabul edilir. Literatürde DEHB ile çeşitli büyüme faktörleri arasındaki ilişkiyi inceleyen çok sayıda araştırma mevcuttur. Bu çalışmada bir büyüme faktörü olan neuregulin ailesi üyelerinden olan neuregulin-1 (NRG-1), neuregulin-2 (NRG-2) ve neuregulin-3 (NRG-3) serum düzeylerinin DEHB tanılı çocuk ve ergenler ve sağlıklı kontroller arasında karşılaştırılması ve DEHB belirti şiddeti ile biyokimyasal değişkenlerin arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma hasta grubu NEÜ Meram Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları AD Polikliniği'ne başvuran ve DSM-5 kriterlerine göre DEHB tanısı alan 8-18 yaş arası 101 katılımcı ile oluşturulmuştur. Çocukların muayeneleri sırasında klinisyen tarafından Sosyodemografik veri formu, Hollingshead-Redich Ölçeği, Okul Cağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli Türkçe Uyarlaması (CDŞG-ŞY-T) uygulanmıştır. Anne-babalar Çocuk ve Ergenlerde Davranım Bozuklukları için DSM-IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği (T-DSM-IV-Ö) ölçeğini doldurdular. Çalışmaya katılan çocuk ve ergenler ise Çocuklarda Anksiyete ve Depresyon Ölçeği-Yenilenmiş Formu (ÇADÖ-Y)'nu doldurdular. Kontrol grubuna Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları AD Polikliniği'ne başvuran 8-18 yaş arası, herhangi bir psikopatolojisi olmayan, kronik, fiziksel, metabolik, aktif enfektif hastalığı olmayan 51 katılımcı dahil edildi. Klinisyen tarafından Sosyodemografik veri formu, Hollingshead-Redich Ölçeği dolduruldu. Anne-babalar Çocuk ve Ergenlerde Davranım Bozuklukları için DSM-IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği (T-DSM-IV-Ö) ölçeğini doldurdu. Çalışmaya katılan çocuk ve ergenler ise Çocuklarda Anksiyete ve Depresyon Ölçeği-Yenilenmiş Formu (ÇADÖ-Y)'nu doldurdu. Hasta ve kontrol grubundaki tüm katılımcılardan 5 ml venöz kan örnekleri alınıp santrifüj edildi. Alınan serum örneklerinde biyokimyasal değişkenlerin düzeyleri Enzyme Linked Immuno Sorbent Assay (ELISA) yöntemi ile belirlendi. Bulgular: Çalışmamızda kontrol grubuna kıyasla DEHB grubunda serum NRG-1 ve NRG-3 düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı. Serum NRG-2 düzeyleri açısından ise gruplar arasında anlamlı düzeyde bir farklılık tespit edilmedi. NRG-1 Serum düzeyi ile T-DSM-IV-Ö ebeveyn formu hiperaktivite/dürtüsellik alt ölçek puanları arasında pozitif yönde anlamlı bir korelasyon saptanmıştır. Serum NRG-2 ve serum NRG-3 seviyeleri ile T-DSM-IV-Ö ebeveyn formu alt ölçekleri arasında herhangi bir korelasyon saptanmamıştır. Sonuç: Saptadığımız yüksek serum NRG-1 ve NRG-3 düzeylerinin beyindeki ekspresyonlarını tam olarak yansıtıp yansıtmadığını net bir biçimde ön görememekle birlikte DEHB'de beyin gelişimi, nörotransmisyon modülasyonu, prefrontal korteks plastisitesi ve çeşitli bilişsel süreçleri organize eden NRG-ErbB sinyal yolağındaki bozulmaların bir belirteci olabilir. NRG ailesi ve DEHB arasındaki ilişkiyi aydınlatmak için daha fazla çalışma yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: DEHB, neuregulin-1, neuregulin-2, neuregulin-3

Hiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğuNörogulin 1Nörogulin 2+3
Mehmet Berat Taş
Necmettin Erbakan University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yeme bozukluğu hastalarında bilişsel esnekliğin ve duygu tanımanın incelenmesi

Amaç: Çalışmamızın birincil amacı adölesan yaş grubu yeme bozukluğu hastalarında bilişsel esneklik ve duygu tanımanın sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılarak değerlendirilmesidir. Diğer bir amacımız ise bilişsel esneklik ve duygu tanıma arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Yöntem: Çalışmamıza Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Erişkin ve Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Anabilim Dalı Poliklinikleri'ne başvuran ve çalışmaya katılmayı kabul eden 12- 18 yaş aralığındaki Anoreksiya Nervoza (AN), Bulimiya Nervoza (BN) ya da Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu (TYB) tanısı almış 46 hasta, yaş ve öğrenim yılı açısından eşlenmiş 40 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Katılımcıların tanılamaları Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi- Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu (ÇDŞG-ŞY) ile yapılmış ve her hasta için sosyodemografik veri formu doldurulmuştur. Bilişsel Esneklik Ölçeği (BEÖ) katılımcılar tarafından doldurulmuş, Sözel Olmayan İpuçlarını Tanıma Becerisi- Duygu Tanıma Testi (SOİAB-DT) ve bilişsel esnekliği değerlendirmek için Stroop Testi ve Berg Kart Eşleme Testi (BCST) bilgisayar ortamında uygulanmıştır. Bulgular: BEÖ puanları değerlendirildiğinde YB hastaları sağlıklı kontrol grubundan daha düşük puanlar almıştır. YB grubunda BEÖ puanı en yüksek olan grup TYB, en düşük olan BN grubudur. Nöropsikolojik testler değerlendirildiğinde; BCST perseveratif hata yüzdeleri Yeme Bozukluğu (YB) hastaları ve sağlıklı kontrol grubu arasında farklı bulunmamıştır. Fakat Stroop Enterferans etkisi TYB grubunda; hem sağlıklı kontroller hem de diğer iki YB grubuna kıyasla daha yüksektir. YB grubu ve sağlıklı kontrol grubunun SOİAB-DT'den aldıkları puanlar arasında fark bulunmamıştır. Bununla birlikte YB alt grupları, sağlıklı kontrollerle kıyaslandığında; AN grubu ses tonları ve sosyal hikayelerden duygu tanıma alt alanlarında daha yüksek puan elde etmiştir. YB grubunun duygu tanıma performansı ve set değiştirme güçlüğü arasında negatif yönde bir ilişki bulunmuş; fakat bu ilişki yanıt inhibisyonu ve duygu tanıma arasında görülmemiştir. Sağlıklı kontrol grubunda ise duygu tanıma ve bilişsel esneklik arasında ilişki bulunmamıştır. Sonuç: YB hastalarının kendilerini bilişsel esneklik alanında daha katı buldukları fakat nöropsikolojik testlerde set değiştirme alanında sağlıklı kontrollere göre farklılık olmadığı 2 görülmüştür. Yalnızca TYB grubunda yanıt inhibisyonunda daha fazla zorlanma görülmüştür. Bu durum literatürde erişkin YB hastalarının çizdiği nörobilişsel profilden daha farklı görünmektedir. Beklenilenin aksine YB grubunda duygu tanıma güçlükleri bulunmamış hatta AN grubu tiksinme ve korku duygusunu daha iyi tanımıştır. Bu sonuçlar duygu tanıma güçlüklerinin ve bilişsel katılığın YB için çekirdek bir yapı olmayabileceğini düşündürmektedir. Tüm bu bilgiler ışığında bu konuda yapılacak ileriki çalışmalara ihtiyaç vardır.

BeslenmeBeslenme bozukluklarıBeslenme ve yeme bozuklukları+4
Özge Çelik Büyükceran
Ankara University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan çocukların sosyal becerilerinin, zihin kuramı ve yürütücü işlevler bağlamında değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada 6-12 yaş arası Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) tanılı kız ve erkek çocukların sosyal uyum ve becerilerini zihin kuramı, yürütücü işlevler ve duygu tanıma bağlamında değerlendirmek ve sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Ankara Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniklerine başvuran 6-12 yaş arası DEHB tanısı alan 59 çocuk dahil edilmiştir. Kontrol grubu olarak da DEHB grubu ile yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş herhangi bir psikiyatrik rahatsızlığı olmayan 49 çocuk dahil edilmiştir. Katılımcılara çalışma hakkında bilgi verilerek çalışmaya davet edilmiş ve kabul edenlerden yazılı onam formu alınmıştır. İlk görüşmede çocuklar ve aileleri ile sosyodemografik veri formu doldurulmuş ve psikiyatrik tanı görüşmesi (ÇGDŞ-ŞY-T) yapılmıştır. Bu görüşmenin sonunda ailelerin doldurması için Çocuk ve Ergenlerde Davranım Bozuklukları İçin DSM-IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği, Yenilenmiş Conners Ebeveyn Derecelendirme Ölçeği ve SUBÖ verilmiştir. Çocukların öğretmenlerinin doldurması içinse Çocuk ve Ergenlerde Davranım Bozuklukları İçin DSM-IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği ve Yenilenmiş Conners Sınıf Öğretmeni Derecelendirme Ölçeği verilmiştir. İkinci görüşmede çocuklara zeka değerlendirmesi için WÇZÖ-IV; zihin kuramı becerilerini değerlendirmek için Çikolata Testi, Dondurma Kamyonu Testi ve Faux Pas (Pot Kırmayı Fark Etme) Testi; yürütücü işlev becerilerini değerlendirmek için WKET, Stroop Testi ve İz Sürme Testi (PEBL Launcher Version 2.1. ile bilgisayar ortamında) ve son olarak sözel olmayan ipuçlarını anlama ve duygu tanıma becerilerini değerlendirmek amacıyla SOİAB uygulanmıştır. Tüm analizler IBM SPSS 25.0 ile yapılmış ve anlamlılık derecesi 0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: DEHB grubu kontrol grubuna kıyasla SUBÖ tüm alt ölçek puanları ve toplam puanda daha yüksek puanlar almıştır. DEHB ve kontrol grubunun zihin kuramı test performansları benzer bulunmuştur. Üç yürütücü işlev testinde de DEHB grubu kontrol grubuna göre daha kötü performans göstermiştir. Kontrol grubu üç SOİAB puanında DEHB grubundan daha yüksek puan almış ve tiksinme duygusunu daha kısa sürede tanımıştır. Kontrol grubu WÇZÖ-IV'ün çoğu puan türünde anlamlı olarak daha yüksek puan almıştır. Grupların zihin kuramı ve yürütücü işlev test performansları ile SUBÖ puanları arasında ilişki bulunmuştur. SOİAB toplam süre puanı ile SUBÖ-İD arası korelasyon saptanmıştır. Grupların TÖZP ile SUBÖ puanları arasında korelasyon saptanmıştır. Grupların ebeveyn ve öğretmen formlarındaki dikkatsizlik ve aşırı hareketlilik-dürtüsellik belirtileri ile SUBÖ puanları arasında da ilişki saptanmıştır. Sonuç: DEHB grubu tüm SUBÖ alt ölçek puanları ve toplam puanda daha yüksek puan almıştır. Hipotezlerimizin aksine grupların zihin kuramı test performansları benzer bulunmuştur. Yürütücü işlev testlerinde DEHB grubu daha kötü performans göstermiştir. SOİAB puanları ve süre puanları açısından gruplar arası anlamlı farklar saptanmıştır. Grupların zihin kuramı becerileri, yürütücü işlev test performansları, SOİAB puanları, TÖZP ve ebeveyn-öğretmen formlarındaki DEHB belirtileri ile SUBÖ puanları arası anlamlı korelasyonlar saptanmıştır. Çalışmamız bildiğimiz kadarıyla literatürde DEHB'li çocukların sosyal becerilerini zihin kuramı, yürütücü işlevler ve duygu tanıma bağlamında değerlendiren ve birbiriyle ilişkilendiren ilk çalışmadır. Bu yönüyle çalışmamızın literatüre katkı yapacağı düşünülmektedir. Ancak ileride daha büyük örneklem gruplarıyla yapılacak izlem çalışmaları bu ilişkileri daha net olarak ortaya koyabilir. DEHB'deki sosyal uyum ve beceri eksikliklerine neden olan faktörlerin anlaşılması ve müdahale yöntemlerinin geliştirilmesi işlevselliğin iyileştirilmesi açısından önem taşımaktadır.

Hiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğuSosyal beceriYönetici işlevler+2
Ayşe Merve Güngör Yüksel
Ankara University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan çocuk ve ergenlerde otistik özelliklerin tedavi yanıtına ve yan etkilere olan etkisinin boylamsal olarak incelenmesi

Amaç: Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) tanısı konulan 6-12 yaş arasındaki çocuklarda, DEHB+otistik özellikler veya salt DEHB gruplarında monoterapi olarak veya diğer psikotrop ilaçlarla sürdürülen DEHB tedavisinin 12 hafta boyunca etkinliğini ve güvenliğini natüralistik bir seyirde değerlendirip; etki ve yan etki profilini ortaya koymak, etki ve yan etki profili açısından yordayıcı olabilecek etmenleri saptamaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine başvuran 6-12 yaş arası DEHB tanısı konulan ve ilaç başlanılması planlanan 84 hasta dahil edilmiştir. Bu olguların tedavi ve takibi Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğinde, araştırmacı gözetiminde gerçekleştirilmiştir. Hastayı takip eden hekim araştırma hakkında aileye kısaca bilgi vermiş ve çalışmaya katılmaya gönüllü olan olgular, araştırmacı hekime değerlendirme için yönlendirilmiştir. Yönlendirilen olgulara çalışma hakkında detaylı bilgi verilerek bilgilendirilmiş gönüllü onam formu imzalatılmıştır. Katılımcılara, ilaç kullanmaya başlamadan önce komorbiditeleri değerlendirmek amacıyla araştırmacı tarafından ÇDŞG-ŞY- DSM-5-T uygulanmıştır. Ayrıca tüm çocuklara Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Kliniğinde görevli uzman bir psikolog tarafından WÇZÖ-IV Zekâ Testi uygulanmıştır. Ardından çalışmaya dahil edilen hastalara ebeveyn ve öğretmenler tarafından doldurulan Sosyodemografik Veri Formu, Conners Ebeveyn Dereceleme Ölçeği-Yenilenmiş Uzun Form (CEDÖ-YU) ve Conners Öğretmen Derecelendirme Ölçeği-Yenilenmiş Uzun Form (CÖDÖ-YU), Otizm Spektrum Tarama Ölçeği (OSTÖ), Weiss İşlevsellikte Bozulma Ölçeği-Ebeveyn Formu (WİBÖ-E), Duyu Profili Bakımveren Anketi (DPB), Duyu Profili Adolesan/Yetişkin Anketi (DPA), Klinik Global İzlenim Ölçeği (KGİ) ve Barkley Stimulan Yan Etki Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır. Çalışmaya alınan çocuklardan takiplere devam edenlere tedaviden 2 hafta sonra telefon görüşmesi ile ebeveynlerden yan etkiler ile ilgili bilgi alınmış ve kaydedilmiştir. Ayrıca KGİ ölçeği ebeveynlere sorularak araştırmacı tarafından doldurulmuştur. Takiplere devam çocuklar için tedavi başlanmasından 4 hafta sonra yan etki, semptomlarda iyileşme ve tedavi yanıtını değerlendirmek için CEDÖ-YU ve CÖDÖ-YU, KGİ ve Barkley Stimulan Yan Etki Değerlendirme Ölçeği araştırmacı, ebeveyn ve öğretmen tarafından tekrar doldurulmuştur.Tedaviye yanıt ölçek puanlarında %40 ve üzeri azalma olarak kabul edilmiştir ve ilaca doz düzenlemesi yapılarak devam edilmiştir. 12 hafta sonra ilacı kullanmaya devam eden DEHB'li olgulara ilk görüşmede verilen tüm ölçekler tekrar verilmiş ve araştırmacı, ebeveyn ve öğretmen tarafından tekrar doldurulmuştur. Tüm analizler IBM SPSS 22.0 ile yapılmış ve anlamlılık derecesi 0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: DEHB ve otistik özelliklere sahip olan grup (OÖ+), sahip olmayan gruba göre (OÖ-) irritabilite, karın ağrısı ve tırnak yeme yan etkilerini anlamlı olarak daha fazla göstermişlerdir. OÖ+ grupta KOKGB komorbiditesi OÖ- gruba göre anlamlı olarak daha fazla bulunmuştur. Her iki grupta da tedavi sonrası CEDÖ-YU, CÖDÖ-YU, OSTÖ ve WİBÖ-E ölçek puanlarında azalma olduğu saptanmıştır. Sonuç: OÖ+ grupta irritabilite, karın ağrısı ve tırnak yeme yan etkileri OÖ- gruba göre anlamlı olarak fazla oranda saptanmıştır. DEHB tanılı OÖ+ ve OÖ- grupta tedavi sonrası irritabilite ve saldırganca/düşmanca tutum davranışında anlamlı bir azalma olduğu ve tedavi ile irritabilite şiddetinin azaldığı saptanmıştır. DEHB tanılı OÖ+ özellikleri olan çocuklar yan etkilere karşı daha hassas olabileceğinden dikkatli ve ihtiyatlı bir yaklaşım benimsenmesi gerektiğini, medikasyon planlarken düşük dozdan başlanmasını ve doz artışının yavaş yapılmasını önermekteyiz.

ErgenlerHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğuMetilfenidat+4
Ayşegül Akgül Doğru
Ankara University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Anksiyete bozukluğu olan okul öncesi çocuklarda Serum Nrf2/Keap1, Sestrin2 ve Süperoksit dismutaz seviyelerinin subklinik grup ve sağlıklı kontroller ile karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Anksiyete bozuklukları okul öncesi yaşta çocuklarda sık görülen psikiyatrik hastalıklardan biridir. Anksiyete bozuklarının etiyopatogenezinde birçok faktör araştırılmış ancak kesin kanıtlar henüz bulunamamıştır. Etiyopatogenezde araştırılan bir konu da oksidatif stresin artması ve antioksidan sistemin yetersiz kalmasıdır. Biz de çalışmamızda antioksidan sistem elemanlarında serum Nrf2, Keap1, Sestrin2 ve Süperoksit dismutaz düzeylerinin anksiyete bozuklukları için bir biyobelirteç olup olamayacağını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Anabilim Dalı polikliniğine başvuran 36-83 ay aralığındaki 22 katılımcı anksiyete grubunu, 22 katılımcı subklinik grubu ve 21 katılımcı kontrol grubunu oluşturmuştur. Katılımcılar ile DSM-5 ktirerlerine dayalı tanısal görüşme yapılmış ve Okul Öncesi Yaş Çocukların Psikiyatrik Değerlendirmesi (Preschool Age Psychiatric Assesment -PAPA- OÖÇ-PD) - Anksiyete Tarama Bölümü, Okul Öncesi Kaygı Ölçeği, Çocuklar İçin Kısa Mizaç Ölçeği ve 1,5-5 yaş Okul Öncesi Davranış Ölçeği (CBCL) kullanılarak anksiyete bozuklukları şiddeti değerlendirilmiştir. Her üç gruptaki katılımcılardan periferik venöz kan örneği alınarak ELİSA yöntemi ile serum Nrf2, Keap1, Sestrin2, Süperoksit dismutaz ve GABPa düzeyleri ölçülmüştür. Bulgular: Serum Nrf2 ve GABPa düzeylerinde gruplar arasında anlamlı farklılık bulunmuştur. Keap1, Sestrin2 ve Süperoksit Dismutaz düzeylerinde gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmamız bilindiği kadarıyla okul öncesi yaş dönemi anksiyete bozuklarında antioksidan sistemi değerlendiren ilk çalışmadır. Sonuçlarımız antioksidan sistemi elemanı Nrf2'nin ve mitokondriyal sistemde görevli GABPa'nın anksiyete bozukluklarında biyomarker olarak kullanılabileceğini düşündürse de geniş yaş aralığında geniş örneklemli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

AnksiyeteAnksiyete bozukluklarıAntioksidanlar+7
Elifnur Yıldırım
Ankara University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

3-6 yaş çocukların duygu düzenleme becerileri ve problemli davranışlarının annenin kişilik yapısı ile ilişkisi

Problem davranışlar; bireyin kendisine ve çevresine zarar veren ve içinde bulunduğu toplumun sosyal değerlerine uygunsuz olduğu için bireyin sosyal ortamların dışında kalmasına neden olan davranışlardır. Duygu düzenleme ise bir kişinin duygusal tepkileri izlemek, değerlendirmek ve değiştirmekten sorumlu olan dışsal ve içsel süreçlerini ifade eder. Duygu düzenleme becerilerinin erken çocukluktan itibaren gelişmeye başladığı bilinmektedir. Gelişimin ve öğrenmenin son derece hızlı olduğu okul öncesi dönemde, gelişim çevresel faktörlerin, özellikle de ebeveyn davranışları ve aile ortamının etkisi altındadır. Ebeveynler, çocuklarının davranışlarını ve duygu düzenleme becerilerini kalıtımsal etkenler kadar kişilik özellikleri ve ebeveynlik tutumları üzerinden de etkiler. Mevcut yazın gözden geçirildiğinde, çocukların problem davranışları ve duygu düzenleme becerilerinin çeşitli değişkenlere göre incelendiği araştırmalara rastlanmıştır. Annenin kişilik özellikleri ile çocukların problemli davranışlarının ilişkisini ve annenin kişilik yapısı ile çocuğun duygu düzenleme becerilerinin ilişkisini ayrı ayrı inceleyen çalışmalar da literatürde mevcuttur ancak annenin kişilik özelliklerinin çocuğun duygu düzenleme becerileri ve problemli davranışları ile olan ilişkisinin birlikte incelendiği ve 3-6 yaş grubu çocuklarını içeren herhangi bir çalışmaya rastlanmamıştır. Mevcut çalışmamızda, 3-6 yaş grubundaki okul öncesi çocukların problemli davranış ve duygu düzenleme becerilerinin annenin kişilik özellikleri ile, birbirleri ile ve sosyodemografik veriler ile ilişkisine ve annelerin kişilik özelliklerinin sosyodemografik veriler ile ilişkisine bakmayı amaçladık. Çalışmamızın örneklemini, araştırmaya katılmayı kabul eden ve gönderilen çevrim içi anket formunu eksiksiz şekilde dolduran 632 çocuk ve onların anneleri oluşturmaktadır. Araştırmaya katılan anneler tarafından Sosyodemografik Veri Formu, Anaokulu ve Anasınıfı Davranış Ölçeği (AADÖ), Duygu Düzenleme Ölçeği (DDÖ) ve Beş Faktörlü Kişilik Özellikleri Ölçeği (BFKÖÖ) doldurulmuştur. Çalışmamıza katılan çocukların %52,1'i erkek, yaş ortalaması 53,82 ± 11,12 aydır. Çalışmamızda tüm AADÖ toplam ve alt puanları ile tüm DDÖ toplam ve alt puanları arasında; çocukların AADÖ Dışa Yönelim puanları ile annelerin BFKÖ Dışa Dönüklük puanları ve çocukların AADÖ Antisosyal puanları ile annelerin BFKÖÖ Gelişime Açıklık puanları hariç; çocukların diğer tüm AADÖ toplam ve alt puanları ile tüm DDÖ toplam ve alt puanları ile annelerin tüm BFKÖÖ puanları arasında korelasyon saptanmıştır. Çalışmamızda, çocukların toplam DDÖ puanları ile annelerin BFKÖÖ Dışa Dönüklük ve Gelişime Açıklık puanlarının çocukların AADÖ Sosyal Beceri puanlarını olumlu yönde etkilediği saptanmıştır. Çocuğun yaşının da AADÖ Sosyal Beceri puanlarını olumlu yönde etkilemektedir. Çocuğun erkek cinsiyette olması ve ile annenin yaşı ise AADÖ Sosyal Beceri puanlarını olumsuz yönde etkilemektedir. Çocukların DDÖ toplam puanları ile annelerin BFKÖÖ Dışa Dönüklük puanları çocukların AADÖ Problem Davranış Toplam Puanı üzerine negatif etki yapmaktadır. Ayrıca annelerin Nevrotiklik puanları arttıkça çocuklardaki problemli davranış puanları artmaktadır. Erkek çocuklarda ve annenin eğitim durumunun daha yüksek olduğu ailelerde problemli davranışın daha fazla görüldüğü, çocuğun yaşı arttıkça problemli davranışın azaldığı saptanmıştır. Çocukların AADÖ Problem Davranış Toplam puanlarının DDÖ toplam puanları üzerinde negatif bir etkiye, AADÖ Sosyal Beceri Toplam puanlarının ise pozitif etkiye sahip olduğu görülmüştür. Annelerin BFKÖÖ Dışa Dönüklük ve Nevrotiklik puanlarının ise DDÖ toplam puanları üzerinde negatif etkiye sahip olduğu görülmüştür. Son olarak, çocuğun yaşı arttıkça toplam DDÖ puanlarının azaldığı ve annenin yaşı arttıkça toplam DDÖ puanlarının arttığı saptanmıştır. Sonuç olarak, çalışmamızda okul öncesi çocukların problem davranışları ve duygu düzenleme becerileri bazı sosyodemografik değişkenler ile ilişkili bulunmuş; ayrıca okul öncesi çocukların problem davranışları ve duygu düzenleme becerilerinin birbirini karşılıklı olarak etkilediği ve annenin bazı kişilik özelliklerinden de etkilendiği saptanmıştır. Bu risk faktörlerini bilmek problemlere erken dönemde müdahale edilebilmesine ve annelere yönelik farkındalık ve destek programlarının geliştirilmesine olanak sağlayabilir.

DuyguDuygu düzenlemeDuygusal sorunlar+5
Gözde Dokuz
Pamukkale University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Denizli ili lise öğrencilerinde akıllı telefon bağımlılığının aleksitimi, üst biliş ve öz şefkat ile ilişkisi

Akıllı telefon bağımlılığı ps൴koloj൴k, çevresel ve sosyal faktörler൴n et൴yoloj൴de b൴rl൴kte rol oynadığı düşünülen b൴r davranışsal bağımlılıktır. Üst b൴l൴ş, öz şefkat ve aleks൴t൴m൴n൴n akıllı telefon bağımlılığı ൴le ൴l൴şk൴s൴n൴ gösteren b൴rçok çalışma mevcuttur ancak herhang൴ b൴r yaş grubunda bu üç faktörün tümüyle ൴l൴şk൴s൴n൴ ortaya koyan b൴r çalışma bulunmamaktadır. L൴se öğrenc൴ler൴nde üst b൴l൴ş, öz şefkat ve aleks൴t൴m൴n൴n akıllı telefon bağımlılığı et൴yoloj൴s൴ndek൴ rolünü ortaya koyab൴lmek amacıyla 195 kız ve 153 erkek olan toplam 348 öğrenc൴ çalışmaya katılmıştır. Çalışmaya katılan öğrenc൴ler 2022-2023 eğ൴t൴m öğret൴m yılında Den൴zl൴ ൴l൴ merkez ൴lçelerde bulunan l൴selerde örgün eğ൴t൴me devam etmekte olan, ebeveyn൴n ve öğrenc൴n൴n çalışmaya katılmayı kabul ett൴ğ൴ 14-18 yaş arası b൴reylerden oluşmuştur. Katılımcılara Akıllı Telefon Bağımlılığı – Kısa Formu, Üst B൴l൴ş Ölçeğ൴ Çocuk ve Ergen Formu, Ergen İç൴n Öz Şefkat Ölçeğ൴ ve Toronto Aleks൴t൴m൴ Ölçeğ൴ doldurmaları ൴stenm൴şt൴r. Bulgular akıllı telefon bağımlılığı ൴le üst b൴l൴ş, öz şefkat ve aleks൴t൴m൴ arasında ൴stat൴ksel olarak anlamlı bulgular elde ed൴ld൴ğ൴n൴ göstermekted൴r. Akıllı telefon bağımlılığı ൴le üstb൴l൴ş ൴l൴şk൴s൴nde üstb൴l൴ş toplam puanının ve olumsuz üst düşünceler, batıl ൴nançlar, ceza ve sorumluluk algıları, b൴l൴şsel ൴zleme alt ölçek puanları akıllı telefon bağımlılığı olan öğrenc൴lerde daha yüksek olduğu, üstb൴l൴ş, olumsuz üst end൴şeler, batıl ൴nanç ceza ve sorumluluk ve b൴l൴şsel ൴zleme ൴le akıllı telefon bağımlılığı arasında güçlü düzeyde poz൴t൴f korelasyon olduğu saptanmıştır. Akıllı telefon bağımlılığı ൴le öz şefkat puanları arasında negat൴f yönde anlamlı b൴r ൴l൴şk൴ göster൴lm൴şt൴r. Aleks൴t൴m൴, duyguları tanımada güçlük, duyguları söze dökmede güçlük ൴le akıllı telefon bağımlılığı arasında güçlü düzeyde poz൴t൴f korelasyon olduğu saptanmıştır. Sonuçlar üst b൴l൴ş, öz şefkat ve aleks൴t൴m൴n൴n akıllı telefon bağımlılığı ൴le ൴l൴şk൴s൴ olduğunu ve akıllı telefon bağımlılığını öngörmede ve önlemeye yönel൴k müdahalelerde yol göster൴c൴ olab൴leceğ൴n൴ düşündürmekted൴r. Anahtar Kel൴meler: akıllı telefon bağımlılığı, üst b൴l൴ş, öz şefkat, aleks൴t൴m൴

Akıllı telefonlarAleksitimiDenizli+6
Tuğçe Söyleyici Mert
Pamukkale University
2023
00