
Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı
Bolu Abant Izzet Baysal University60
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Bir üniversite hastanesi çocuk psikiyatri polikliniğine konsülte edilen hastaların sosyodemografik özellikleri, konsültasyon istem nedenleri ve konulan psikiyatrik tanıların değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde ayaktan ve yatarak tedavi gören çocuk ve ergenler için istenen psikiyatri konsültasyonlarının geriye dönük incelenmesidir. Gereç ve yöntem: Çalışmada 01.01.2014-01.06.2018 tarihleri arasındaki sürede konsültasyonu istenen ayaktan ve yatarak tedavi gören hastaların kayıtları geriye dönük olarak taranmıştır. Araştırmacı tarafından Konsültasyon Bilgi Formuna; demografik özellikler, konsültasyon isteyen bölüm, konsültasyon istem nedeni, hastanın tıbbı tanısı, değerlendirme sonrası konulan psikiyatrik tanı ve önerilen tedavi verileri doldurulmuştur. Veriler SPSS 20.0 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: 4 yıl 6 aylık süre içinde ayaktan ve yatarak tedavi gören 818 çocuk ve ergen hastadan psikiyatri konsültasyonu istenmiştir. Değerlendirilen 818 hastanın %57.3'ü kız, %42.7'i erkek olarak bulunurken, olguların yaş ortalaması 11.53 ± 4.26 yıl olarak saptanmıştır. Olguların %52.9'unu yatarak tedavi gören, %47.1'ini ayaktan takip edilen hastalar oluşturmaktadır. En sık konsültasyon isteyen klinikler; sırasıyla genel pediatri (%38.8), çocuk acil (%17.4) ve çocuk nöroloji-nöroloji (%8.2) kliniğidir. Olguların %23.3'ü değerlendirilen kesitte psikiyatrik tanı almamıştır. Psikiyatrik tanılar; en sık %11.1 oranla uyum bozukluğu, ikinci sıklıkta %9.8 oranla depresif bozukluk, üçüncü sıklıkta %7.6 oranla dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanılarıdır. Olguların % 11.5'inin intihar girişiminde bulunduğu saptanmıştır. Değerlendirilen olguların %52.9'una medikal tedavi uygulanmıştır. En sık %22.4'üne SSGI grubu antidepresanlar önerilmiştir. Sertralin (%14.7) en sık önerilen psikotropik moleküldür. Sonuç: Bu çalışmada, ayaktan veya yatarak tedavi gören hastalardan, psikiyatri konsültasyonu istenen çocuk ve ergenlerde, yüksek oranda psikopatoloji saptanmıştır. Konsültasyon sürecinin sağlıklı işlemesi bakımından klinikler arası işbirliğinin önemli olduğu düşünülmektedir. Çocuk acil servisinin en sık konsültasyon isteyen 2. birim olması dolayısıyla, acil servis ile işbirliğinin arttırılması ve acil servislerde psikiyatrik değerlendirme için fiziki şartların iyileştirilmesi önerilmektedir. Ülkemizde Türkiye Çocuk ve Genç Psikiyatrisi Derneği öncülüğünde, konsültasyonlar için ortak bir değerlendirme ve uygun tedavilerin yaygınlaşması adına KLP kılavuzu hazırlanmasının faydalı olacağı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Konsültasyon, Liyezon, Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi,
Akne tanılı ergenlerde izotretinoin tedavisinin hipokampus temelli öğrenme, ruhsal bozukluk semptomları, zihin kuramı ve bilişsel duygu düzenleme becerilerine etkilerinin değerlendirilmesi
ÖZET: Amaç: Cilt hastalıkları ve psikiyatrik bozuklukların ilişkisi uzun zamandır araştırılmaktadır. Bu tez çalışmasında akne vulgaris (AV) tanısı alan ve on iki haftalık izotretinoin tedavisi kullanan ergenlerde, tedavi öncesi ve sonrasında yarı yapılandırılmış görüşme ile DSM-5 ölçütlerine göre psikopatolojilerin, öz bildirim ölçeği ile değerlendirilen depresyon, anksiyete, obsesyon yakınmaları, beden algısı ve benlik saygısının, bellek ve görsel-uzamsal işlevlerin, bilişsel duygu düzenleme becerilerinin, empati, aleksitimi ve geniş otizm spektrum bozukluğu fenotipi belirtilerinin değişiminin değerlendirilmesi amaçlanmıştır Yöntem: Tek merkezli, prospektif, klinik temelli bu çalışmada Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Dermatoloji polikliniğine Kasım 2023- Kasım 2024 tarihleri arasında başvuran 12-18 yaş arasındaki ergen katılımcılar değerlendirilmiştir. Katılımcılara İzotretinoin tedavisine başlamadan önce klinisyen tarafından psikopatoloji ve şiddetlerini değerlendirmek amacıyla Okul çağı çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi (K- SADS-PL) ve Klinik Global İzlem Ölçeği (KGİ) uygulanmıştır. Öznel olarak bildirdikleri depresyon ve anksiyete yakınmalarını değerlendirmek için Çocuk Anksiyete ve Depresyon Ölçeği- Gözden Geçirilmiş Çocuk Formu (RCADS-CV) kullanılmıştır. Duygu düzenleme becerileri, empati, aleksitimi ve benlik saygısı düzeyleri, eşik altı otizm spektrum bozukluğu (OSB) belirtileri, vücut algılarını değerlendirmek amacıyla sırasıyla Çocuk ve Ergenlerde Duygu Düzenleme Ölçeği (ÇEDDÖ), Duygu Düzenleme Güçlükler Ölçeği (DERS), KA-Sİ Empati Ölçeği Ergen Formu (KA-Sİ-E), Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAÖ-20), Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ), Otizm Spektrum Anketi- Ergen Formu (OSA-E), Vücut Algısı Ölçeği (VAÖ) kullanılmıştır. Bilgi işlem hızı ve seçici dikkat/ çeldiricilere karşı koyabilme becerisi için Stroop testi (SCWT), işitsel ve sözel algı ve kısa süreli bellek için görsel işitsel sayı dizileri (GİSD A ve B formları), kısa süreli bellek için sayı dizisi öğrenme testi (SDÖT-9) ve zihin kuramı (ZK)/ emosyon tanıma becerileri için gözlerden zihin okuma testi (RMET) kullanılmıştır. Ayrıca sosyodemografik özellikleri değerlendirmek amacıyla Sosyodemografik Veri formu kullanılmıştır. Testler 12 haftalık tedavi sonrasında tekrarlanmıştır. Bulgular: Çalışmaya çoğunluğu kız (n= 49, % 62,8) ve on ikinci (n= 36, % 46,2) sınıf öğrencisi olan toplam 78 ergen dahil edilmiştir. Akne tanılı kız ergenlerin akademik başarıları erkek ergenlerinkine göre anlamlı ölçüde daha yüksektir. Tüm örneklemde akne süresi ortancası 24.0 (IQR= 24.0) aydır. Kızların akne süre ortancaları erkeklere göre anlamlı derecede daha yüksektir. Tüm örneklemde iki ergenin geçmişte Yaygın Anksiyete Bozukluğu (YAB) (biri kız, % 50.0), üçünün Özgül Fobi (biri kız, % 33.3), beşinin Obsesif Kompulsif Bozukluk (üçü kız, % 60.0), birinin enürezis (kız, % 100.0), ikisinin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite bozukluğu (DEHB) (biri kız, % 50.0), ikisinin Karşıt Olma Karşı Gelme Bozukluğu (KOKGB) (biri kız, % 50.0) ve birinin Motor Tik Bozukluğu (erkek, % 100.0) tanılarını karşıladığı görülmüştür. Diğer yandan değerlendirme sırasında dört ergenin Majör Depresif Bozukluk (MDB) (üçü kız, % 75.0), ikisinin Panik Bozukluk (biri kız, % 50.0), ikisinin YAB (biri kız, % 50.0), üçünün Özgül Fobi (biri kız, % 33.3), beşinin OKB (üçü kız, % 60.0), birinin enürezis (kız, % 100.0), ikisinin DEHB (biri kız, % 50.0), ikisinin KOKGB (biri kız, % 50.0) ve birinin motor tik bozukluğu (erkek, % 100.0) tanılarını karşıladığı saptanmıştır. Tedavi öncesi kız ergenlerin separasyon anksiyetesi ve panik bozukluğu alt ölçek puanlarının ortancalarının erkeklerinkine göre anlamlı derecede daha yüksek olduğu görülmüştür. Kız ergenlerin klinik olarak anlamlı panik bozukluğu yakınmaları bildirme oranları erkeklerinkine göre anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur. ÇEDDÖ- Yeniden değerlendirme alt ölçek puan ortalamalarının erkeklere göre anlamlı ölçüde yüksek olduğu görülmüştür. Erkek ve kız AV tanılı ergenlerin DERS alt ölçek ve toplam puanları ortancalarının anlamlı fark göstermediği görülmüştür. Kız ergenlerin duygusal, bilişsel ve toplam empati puanlarının ortalamalarının erkeklerinkine göre anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüştür. TAÖ-20 alt ölçek puan ortalamaları cinsiyetler arasında anlamlı fark göstermemektedir. Erkek ergenlerin OSA-E hayal gücü alt ölçeği puan ortalamalarının kızlarınkine oranlara anlamlı ölçüde yüksek olduğu saptanmıştır. Erkek ve kızların VAÖ toplam puan ortalamaları birbirlerinden anlamlı fark göstermemektedir ancak vücut imajından yüksek memnuniyet bildiren kızların (n= 39, % 79.6) oranı erkeklerinkinden (n= 16, % 55.2) anlamlı derecede daha yüksektir. Cinsiyetler arasında GİSD- A ve B ve SDÖT-9 puan ortalamaları ve RMET doğru yanıtları bakımından anlamlı fark saptanmamıştır. Korelasyon analizleri ile AV tanılı ergenlerin akne sürelerinin RCADS-CV Yaygın Anksiyete Bozukluğu ve Major Depresif Bozukluk puanları ile anlamlı, pozitif ve zayıf korelasyon gösterdiği görülmüştür. Erkeklerde akne süresinin ÇEDDÖ – Yeniden değerlendirme puanları ile anlamlı korelasyon göstermediği (rho= 0.31, p=0.107) ancak ÇEDDÖ- Bastırma puanları ile anlamlı, pozitif ve orta düzeyde korelasyon gösterdiği görülmüştür (rho= 0.49, p=0.007). Erkeklerde akne süresi ile OSA-E dikkati kaydırma alt ölçeği puanları anlamlı, negatif ve zayıf-orta korelasyon göstermektedir (rho= -0.40, p=0.034). AV tanılı ergenlerde akne süresi ile Vücut Algısı Ölçeği (VAÖ) toplam puanları arasında anlamlı, negatif, zayıf korelasyon saptanmıştır (Spearman non-parametrik korelasyon analizi, rho= -0.30, p=0.008). Bu ilişki erkeklerde anlamlı bulunmamıştır (rho= -0.30, p=0.117). Kızlarda ise anlamlılık düzeyine erişmektedir (rho= -0.32, p=0.026). Kızlarda akne süresinin RBSÖ Kişiler arası ilişkilerde tehdit hissetme puanı ile anlamlı, pozitif ve zayıf korelasyon gösterdiği (rho= 0.29, p=0.046) görülmüştür. Akne süresi ile SCWT-5-Hata sayısının anlamlı, pozitif ve zayıf korelasyon gösterdiği görülmüştür (rho= 0.23, p=0.046). Erkeklerde akne süresi ile SCWT-5 hata sayısı arasındaki korelasyonun orta dereceye yükselmektedir (rho= 0.45, p=0.014). Tüm örneklemde akne süresi ile GİSD- İşitsel Sözel test puanları anlamlı, pozitif ve zayıf korelasyon göstermektedir (rho= 0.26, p=0.021). Kızlarda akne süresi ile GİSD- İşitsel Sözel test puanları arasında anlamlı, pozitif ve zayıf (rho= 0.32, p=0.026), GİSD- Görsel Sözel test puanları arasında ise anlamlı, negatif ve zayıf (rho= -0.30, p=0.035) korelasyon gözlenmiştir. Erkeklerde akne süresi ile RMET doğru yanıt sayıları arasında anlamlı, pozitif ve zayıf düzeyde korelasyon saptanmıştır (rho= 0.37, p=0.046). Çalışmanın ikinci aşamasına 31 hasta katılım göstermiştir. 12 haftalık İzotretinoin tedavisi sonrası yapılan değerlendirmede dört katılımcının MDB tanısını karşıladığı (tümü kız), iki katılımcının YAB tanısı aldığı (tümü kız), üç ergenin ÖF tanısı aldığı (biri kız), birinin DEHB (kız) ve bir diğerinin de motor tik bozukluğu (erkek) tanısı aldığı görülmüştür. Kız AV tanılı ergenlerin RCADS-CV panik bozukluk alt testi ortancalarının erkeklerinkine göre anlamlı derecede daha yüksek olduğu görülmüştür. RCADS-CV MDB alt ölçek puan ortancalarının tedaviyi tamamlayanlarda anlamlı derecede arttığı (Z= -2.2, p=0.030) görülmüştür. DERS- Hedefler, Dürtü ve Stratejiler alt ölçek puan ortancalarının tedavi sonrası anlamlı ölçüde arttığı görülmüştür. DERS- Farkındalık alt ölçeği puan ortancaları tedavi sonrası azalma eğilimindeyken, DERS- toplam puan ortancalarının tedavi sonrası artma eğiliminde olduğu saptanmıştır. İzotretinoin tedavisini tamamlayan ergenlerin tedavi sonrası KASİ-EEÖ Bilişsel ve Toplam Empati puan ortancalarının tedavi öncesine göre anlamlı derecede azaldığı görülmüştür. İzotretinoin tedavisi öncesi ve sonrası TAÖ-20 alt ölçekleri puanlarının ortancaları arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Tedavi sonrası OSA-E ayrıntıya dikkat alt ölçeği puan ortancalarının tedavi öncesine göre anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüştür. Tedavi sonrası VAÖ ortancaları cinsiyetler arası anlamlı fark göstermemektedir. İzotretinoin tedavisinin on ikinci haftasını tamamlayan kız ergenlerin SCWT-4 hata ve düzeltme sayı ortancalarının erkeklerinkine göre anlamlı derecede daha düşük olduğu görülmüştür. AV tanılı ergenlerden izotretinoin tedavisini tamamlayanların tedavi sonrası SCWT-2 ve 5 sürelerinin ortancalarının tedavi öncesine göre anlamlı derecede daha düşük olduğu saptanmıştır. İzotretinoin tedavisinin tamamlanması sonrasındaki RMET toplam doğru yanıt ortancaları tedavi öncesine göre anlamlı derecede daha düşüktür (Wilcoxon İşaretli Sıralar testi, Z= - 4.1, p=0.000). Sonuç: Bulgularımız ergenlerde AV tanısının hem tedavi öncesi hem de izotretinoin tedavisi sonrası içe yönelim sorunları ile ilişkili olabileceğini ve izotretinoin tedavisinin duygu düzenleme üzerinde olumsuz bir etkisi olduğunu, empati becerilerinde azalmayla ilişkili olduğunu, zihin kuramı becerilerini olumsuz yönde etkilediğini düşündürmektedir. Dermatolojik tedavi yanında ruhsal ve psikososyal işlevselliklerinin de değerlendirilerek saptanan sorunlara erkenden müdahale edilmesi önerilebilir. Ayrıca İzotretinoin tedavisinin psikopatolojiye uzun dönem etkileri, beden algısı ve benlik saygısı, bellek ve görsel-uzamsal işlevler, bilişsel duygu düzenleme becerileri, empati, aleksitimi ve geniş otizm spektrum bozukluğu fenotipi belirtilerine etkisinin değerlendirilebilmesi için ek çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Tekrarlayıcı davranışların boyutsal değerlendirmesi Türkçe geçerlik ve güvenirlik çalışması
Giriş: ''Tekrarlayıcı davranışlar'' veya '' kısıtlı ve tekrarlayıcı davranışlar'' (KTD), tekrarlama, katılık, bağlama uygun olmama ve uyuma dönük olmama gibi özelliklerle karakterize edilen bir grup olağan dışı davranışı tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Kısıtlı ve tekrarlayıcı davranışların epidemiyolojisi ile ilgili çalışmalar, daha çok Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) tanılı bireylere odaklanmış olup, genel popülasyondaki yaygınlığına dair veriler oldukça kısıtlıdır. KTD'lerin değerlendirilmesi, tanı konulması ve müdahale planlanması açısından büyük önem taşımasına rağmen, bu belirtilerin sistematik olarak değerlendirildiği çalışmaların sayısı sınırlıdır. Bu bağlamda, Kısıtlı ve Tekrarlayıcı Davranışların Boyutsal Değerlendirmesi Ölçeği ("Dimensional Assessment of Repetitive and Restrictive Behaviors", DARB) gibi diğer nörogelişimsel bozukluklar için de kullanılabilecek bir ölçeğin Türkçe geçerlik ve güvenirliğinin değerlendirilmesi planlanmıştır. Bu çalışmanın amacı, KTD'lerin değerlendirilmesi, tanı konulması ve müdahale planlanması süreçlerinde kullanılabilecek güvenilir ve geçerli bir ölçme aracının Türkçe diline uyarlanmasıdır. Yöntem: Bu çalışma, T.C. Bolu Abant İzzet Baysal ÜTF İzzet Baysal EAH Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya Dikkat Eksikliği/ Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), Özgül Öğrenim Güçlüğü (ÖÖG), Tik Bozuklukları/ Obsesif Kompulsif Bozukluk (Tik-OKB), Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB), Zeka Geriliği/ Gelişim Gecikmesi (ZG/ GG) olmak üzere beş grup dahil edilmiştir. Çalışmaya 3-18 yaş arası 148 çocuk ve ergen katılmıştır. DARB'ın geçerliliğini test etmek amacıyla; Tekrarlayıcı Davranışlar Ölçeği- Revize Türkçe Sürümü (TEDÖ-R-TV), Dunn Duyu Profili, Sosyal Yanıtlılık Ölçeği, Sosyal İletişim Ölçeği, Çocukluk Otizmi Derecelendirme Ölçeğini, Adolesan Yetişkin Duyu Profili ölçekleri kullanılmıştır. Bulgular: DARB güvenilirliği için hesaplanan Cronbach alfa katsayısı örneklemimizde 0.97 olarak saptanmıştır. İlk olarak, örneklemin faktör analizine uygun olup olmadığı 98 madde ile Kaiser- Meyer- Olkin (KMO) örneklem yeterliği ve Bartlett küresellik testi ile değerlendirilmiştir. KMO değeri 0.783 olarak saptanmış ve bu değer > 0.70 olduğu için örneklemin faktör analizi için yeterli olduğu düşünülmüştür. Bileşen sayısını değerlendirebilmek için yamaç grafiği ile değerlendirme yapılmıştır. Madde- bileşen korelasyon matrisi, DARB'ın tüm maddelerinin varsayılan on üç bileşenden en az biri ile ≥ ± 0.30 korelasyon gösterdiğini desteklemiştir. Dolayısıyla ölçekten madde çıkarılmasına gerek olmadığı düşünülmüştür. Doğrulayıcı Faktör Analizi (DFA) ile varyansın %55.0'ini açıklayan sekiz faktör belirlenmiştir. DARB'ın 8 faktörlü yapısı için hesaplanan HTMT oranları bu yapının ayırt edici geçerliğini desteklemektedir. Kullanılan ölçeklerle karşılaştırılmasında, DARB'ın özgün alt ölçek puanlarının dış geçerliğini destekleyebileceği düşünülmüştür. Sonuç: DARB ölçeği, Türkçe dilinde geçerli ve güvenilir bulunmuş olup standardize bir ölçüm aracı özelliklerini taşımaktadır. DARB ölçeğinin, yaygın gelişimsel bozukluklar alanında yürütülen çalışmalara ve klinik uygulamalara önemli katkılar sağlayacağı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: DARB, geçerlik, güvenirlik, kısıtlı ve tekrarlayıcı davranışlar, OSB, ölçek
Dikkat eksikliği/ hiperaktivite bozukluğu tanılı çocuk ve ergenlerde üstbilişsel beceriler, çalışma belleği, zihin kuramı ve psikolojik sağlamlığın tedavi ile ilişkisi
Amaç: Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) olgularında belirtilerin ilaçla yönetiminde ilaç tatili halen uygulanabilen ancak kanıta dayalı temeli kısıtlı bir yaklaşımdır. Çalışmamızın amacı Kasım 2023- Aralık 2024 tarihleri arasında kliniğimizde Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanısı ile takip edilen ve ilaç tedavisi başlanan Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) olgularının tedavi öncesi, sonrası ve ilaçlarına ara veren olgularda ilaç tatili sonrası üst bilişsel becerileri, çalışma belleği, zihin kuramları, stresle başa çıkma becerileri ve psikolojik dayanıklılıklarının değerlendirilmesidir. İkincil hedef olarak 12 yaş ve üzeri ergen Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) olgularında tedavi öncesi ve sonrası yeme davranışı değerlendirilmiştir. Yöntem: Katılımcılara tedavi öncesi, en az 8 hafta tedavi sonrası ve ilacına ara verenlerde en az 2 hafta ara sonrası sosyodemografik form, Okul çağı çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi (K- SADS-PL), Klinik Global İzlem Ölçeği (KGİ), Üstbiliş Ölçeği- Çocuk ve Ergen Formu (ÜBÖ-ÇE), Sözel Olmayan İpuçlarını Algılama Becerileri Testi (SOİAB), Gaf Tanıma (Faux-Pas) Testi- Çocuk Formu (GTT-Ç),Sayı Dizisi Öğrenme Testi (SDÖT), Çocuk ve Genç Psikolojik Sağlamlık Ölçeği (ÇGPSÖ-12), Hollanda Yeme Davranışı Anketi (HYDA), Çocuk ve Ergenler İçin Stresle Başa Çıkma Ölçeği (ÇESBÖ) ve Çocuk ve Ergenlerde Davranım Bozuklukları İçin DSM -IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği (ÇEDBTDÖ) uygulanmıştır. Analizlerde Wilcoxon işaretli sıralar ve Friedman non-parametrik varyans analizi kullanılmış ve p 0.05 olarak alınmıştır (çift yönlü). Bulgular: Çalışmaya 11.0 ± 2.6 yaşında DEHB tanılı (% 75.0 Bileşik, % 25.0 Dikkat eksikliği önde gelen) 56 olgu (% 76.8 erkek) dahil edilmiştir. Tedavi sonrası 32, ilaç tatili sonrası 12 olgu değerlendirilebilmiştir. Tedavi sonrası KGİ belirti şiddetinin tedavi öncesine göre anlamlı derecede azaldığı ve ilaç tatili sonrası belirti şiddetinin tedavi sonrası şiddete benzer olduğu görülmüştür. Ebeveyn bildirimleri tedavi sonrası ve ilaç tatili sonrası hiperaktivite/ dürtüsellik belirtilerinin tedavi öncesine göre anlamlı derecede düşük ve benzer olduğunu desteklemektedir. Tedavi sonrası GTT-Ç doğru yanıtları anlamlı derecede artmış ve ilaç tatili sonrası ile benzer bulunmuştur. Diğer testlerde tedavi öncesi, sonrası ve ilaç tatili sonrası performans anlamlı fark göstermemektedir. Sonuç: Bulgularımız ilaç tedavisinin klinisyen tarafından değerlendirilen DEHB belirtilerinin ve ebeveynlerce değerlendirilen hiperaktivite/ dürtüsellik semptomlarının şiddetini azalttığını, zihin kuramı performansını artırabileceğini ve bu etkinin iki haftalık ilaç tatili sonrası devam edebileceğini düşündürmektedir. DEHB tanılı çocuklarda ilaca daha uzun süre verilen araların etkileri ek çalışmalarla değerlendirilmelidir. Anahtar kelimeler: çalışma belleği, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, üst bilişsel beceriler, psikolojik dayanıklılık, stresle başa çıkma becerileri, yeme davranışı, zihin kuramı
Juvenil miyoklonik epilepsi ve pediyatrik migren olgularında emosyonel şemalar, emosyon düzenleme sorunları ve öznel yakınmalar arasındaki ilişkilerin değerlendirilmesi ve emosyonel şemalar ve emosyon düzenleme sorunlarının kontrol grubu ile karşılaştırılması
Amaç: Bu araştırmanın amacı, juvenil miyoklonik epilepsi (JME) ve pediyatrik migren tanılı 12-18 yaş ergenlerde emosyonel şemaları (erken dönem uyumsuz şemalar), duygu düzenleme becerilerini ve öznel psikiyatrik yakınmaları değerlendirmek; bu değişkenler arasındaki ilişkileri incelemek ve klinik grupları sağlıklı ergenlerle karşılaştırmaktır. Yöntem: Tek merkezli, klinik temelli vaka-kontrol tasarımındaki çalışma 01.09.2024-01.02.2025 tarihleri arasında Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nörolojisi Anabilim Dalı polikliniğinde ve Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğinde yürütülmüştür. JME (n=30) ve pediyatrik migren (n=30) tanılı ergenler ile yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş sağlıklı kontrol grubu (n=20) çalışmaya dahil edilmiştir (toplam N=80). Katılımcılara Young Şema Ölçeği Kısa Form-3 (YŞÖ-KF3), Ergenler İçin Duygu Düzenleme Ölçeği (EİDDÖ), Kısa Semptom Envanteri (KSE) ve Stroop Testi-TBAG Formu (SCWT) uygulanmış; migren grubunda Pediyatrik Migren Özürlülük Değerlendirme Ölçeği (PedMIDAS) ile işlevsel özürlülük değerlendirilmiştir. Psikiyatrik tanılar K-SADS-PL görüşmesi ile belirlenmiş, klinisyen değerlendirmesiyle belirti şiddeti Klinik Global İzlem Ölçeği-Şiddet (KGİ-Ş/CGI-S) üzerinden puanlanmıştır. Veriler gruplar arası karşılaştırmalar ve korelasyon analizleri ile değerlendirilmiştir. Bulgular: YŞÖ-KF3 alt ölçeklerinde JME grubunun iç içelik puanı migren ve kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmuştur (p=0,009). Kendini feda etme ve dayanıksızlık/karamsarlık (zarar görmeye açıklık-kötümserlik) şemaları ise her iki klinik grupta kontrol grubuna kıyasla daha yüksektir (sırasıyla p=0,026 ve p=0,029). EİDDÖ alt ölçek puan ortalamaları gruplar arasında anlamlı farklılık göstermemiştir (p=0,452); ancak hem migren hem JME grubunda bazı şema alanları ve işlevsiz duygu düzenleme puanları KSE anksiyete, depresyon ve olumsuz benlik gibi öznel yakınmalarla pozitif ilişkili bulunmuştur. KSE alt ölçek puan ortalamaları açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Buna karşın klinisyen tarafından KGİ ile değerlendirilen belirti şiddeti gruplar arasında farklılık göstermiş; klinik gruplarda daha yüksek şiddet düzeyleri gözlenmiştir (p<0,001). Nöropsikolojik değerlendirmede, hasta gruplarında özellikle SCWT-2 hata ve düzeltme sayıları daha yüksek; interferens koşulunda (SCWT-5) tamamlanma süresi JME grubunda daha uzun bulunmuştur. Sonuç: JME ve pediyatrik migren tanılı ergenlerde belirli erken dönem uyumsuz şemaların daha belirgin olması ve bu şemaların öznel psikiyatrik yakınmalarla ilişkili bulunması, kronik nörolojik hastalıklarda biyopsikososyal yaklaşımın önemini desteklemektedir. Bu nedenle nörolojik izlem ve tedavinin yanı sıra, ergenlerin psikososyal açıdan da değerlendirilmesi; şema odaklı yaklaşımlar ve duygu düzenleme becerilerini hedefleyen psikososyal müdahalelerin tedavi planına entegre edilmesine ihtiyaç duyulabilir. Anahtar Kelimeler: Juvenil miyoklonik epilepsi, pediyatrik migren, ergen, erken dönem uyumsuz şemalar, duygu düzenleme, Stroop testi.
Dikkat eksikliği/ hiperaktivite bozukluğu tanılı çocuk ve ergenlerde görsel uzamsal becerilerin nöropsikolojik testler ve özbildirim ölçekleri ile değerlendirilmesi ve yaşam kalitesi ile ilişkilerinin belirlenmesi
Çocuk ve ergen psikiyatri klinik pratiğinde en sık görülen hastalıklardan biri olan Dikkat Eksikliği/ Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) nörogelişimsel bir hastalıktır. Son yıllarda DEHB'de yürütücü işlevlerle ilgili çalışmalar daha fazla ilgi çekmektedir. DEHB'de görme bozuklukları da DEHB olmayanlara göre daha yüksek oranlarda görülmektedir. Bu çalışmada DEHB tanılı çocuk ve ergenlerin görsel uzamsal becerilerinin renkli ve renksiz nöropsikolojik testlerle ölçülmesi, bunun yaşam kalitesi ve görme becerileriyle değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırma Bolu ve Bursa illerinde 2017 Nisan ve 2018 Ocak ayları arasında yürütülmüştür. Gruplar 10-18 yaş aralığındaki çocuk ve ergenlerden oluşmuştur (DEHB=41, Kontrol=45). Ebeveynlere Weiss İşlevsel Bozukluk Değerlendirme Ölçeği- Ebeveyn Formu (WİDÖ-E) ve Turgay DSM-IV Kökenli Yıkıcı Davranış Bozuklukları Belirti Tarama Ölçeği doldurtulmuştur. Çocuklar ise K-SADS-PL ile değerlendirme formu, Stroop- TBAG Formu, Benton Çizgi Yönü Belirleme Testi (BÇYBT) ve Görsel Etkinlikler Ölçeği (GEÖ) ile değerlendirilmiştir. Çalışma verileri SPSS 22.0 programı kullanılarak Gruplar arası karşılaştırmalarda dağılım özelliklerine göre parametrik veya nonparametrik yöntemler kullanılarak analiz edilmiştir. Yaş ortalaması kontrol grubunda 13.4 (SD= 2.0), DEHB grubunda 12.8 (SD=2.0) yıl olarak saptanmıştır. DEHB grubundaki cinsiyet dağılımı; erkeklerin oranı % 75.6, kızların ki ise % 24.4 olarak bulunmuştur (Erkek= 31; Kız=10). Kız grupta DEHB-DE önde giden tip daha sık görünürken (% 60.0), erkek grupta DEHB-Bileşik tip daha sık görülmekteydi (% 64.5). Bu DEHB grubunun % 58.5'inde (n= 24) en az bir eş tanı bulunduğu saptanmıştır. Saptanan eş tanılar sıklıklarına göre; Karşıt olma Karşı gelme Bozukluğu (KOKGB) (% 41.5, n=17), Davranım bozukluğu (% 19.5, n=8), Major Depresif Bozukluk (% 7.3, n=3), Ayrılık Kaygısı Bozukluğu (% 4.9, n=2) ve Özgül Fobiler (% 4.9, n=2) olarak sıralanmaktadır. Stroop-TBAG formunda TBAG-1 süre; TBAG-2 süre; TBAG-3; TBAG-4; TBAG-5 süre, hata ve düzeltme DEHB grubunda yüksek bulunmuştur. DEHB-DE alt tipleri ise testin ikinci bölümündeki hata ve düzeltme sayıları bakımından anlamlı fark göstermektedir. DEHB olguları kontrollere göre BÇYBT ile daha yüksek sorun göstermektedir. DEHB grubu ile kontrol grubu karşılaştırıldığında WİBÖ'deki puanların DEHB grubunda tüm alt ölçeklerde anlamlı derecede yüksekti. DEHB olgularının GEÖ'nin yansıma nedenli işlev bozukluğu hariç tüm alt ölçeklerinde daha yüksek düzeyde sorun bildirmiştir. DEHB olgularında özbildirimle değerlendirilen aydınlık-karanlık uyum sorunları ile WİDÖ-riskli davranışlar alt ölçeği negatif korelasyon göstermektedir. Görsel tarama ve işlem hızı ise benlik algısı ile pozitif korelasyon göstermektedir. DEHB'nin aile işlevlerini etkilediği ve KOKGB'nin DEHB'ye ek olarak aile işlevselliğine etkilerinin olduğu anlaşılmıştır. DEHB tanılı çocuklarda renkli ve renksiz görsel uyaranların algılanmasında sorunların olduğu görülmüştür. DEHB tanılı çocuklar, göz bozukluğunun kontrol edildiği çalışmamızda, öz bildirimlerinde gündelik hayatlarında görsel işlevlerle ilgili yaygın sorunlar tanımlamışlardır. Anahtar kelimeler: DEHB, yürütücü işlevler, Benton Çizgi Yönü Belirleme, Stroop, Weiss
Özgül öğrenme bozukluğu olan çocukların otonomik deri iletkenliği göstergeleri ve empati becerilerinin sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması: Kontrollü bir araştırma
Amaç: Özgül Öğrenme Bozukluğu (ÖÖB) olan çocukların sözel olmayan ipuçlarını algılamayla ilgili güçlükleri literatürde gösterilmiştir. Sözel olmayan ipuçlarını algılama sırasındaki elektrodermal aktivite (EDA) değişimlerini incelemeye yönelik çalışma sayısı ise oldukça azdır. Çalışmamızın amacı ÖÖB tanılı ve kontrol grubunda olan çocukların duygusal ve davranışsal güçlükler açısından, sözel olmayan iletişim becerileri açısından, duyguları anlama ve bu sırada ölçülen EDA değişimleri ve yanıt latansları açısından ve empati düzeyleri açısından karşılaştırılmaları ve bu değişenlerin korelasyonlarının incelenmesidir. Yöntem: Çalışma kesitsel, ileriye dönük bir çalışma olarak dizayn edilmiştir. Çalışmamız Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniklerinde Temmuz 2019-Eylül 2019 tarihleri arasında yürütülmüştür. Çalışma grubundaki çocuklarda tanı klinik olarak konmuş; komorbiditeler için Kiddie- Okul Çağı Çocukları için Afektif Bozukluklar ve Şizofreni Görüşme Envanteri- Şimdi ve Yaşam boyu Versiyonu uygulanmış; çalışma ve kontrol grubundaki çocuklara Klinik Global İzlenim Ölçeği (KGİÖ), Öğrenme Bozukluğu Belirti Tarama Listesi, Conners Öğretmen Derecelendirme Ölçeği, Conners Ebeveyn Derecelendirme Ölçeği, KA-Sİ Empati Eğilimi Ölçeği (KA-Sİ EEÖ) Çocuk Formu, Güçler ve Güçlükler Anketi (GGA) ve Sözel Olmayan İpuçlarını Algılama Becerileri Testi (SOİAB) kullanılmış elektrodermal aktivite ölçümü için GSR/derman@ aygıtı kullanılmıştır. Çalışmada istatistiksel olarak "p" değeri 0.05'in altı anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Belirtilen zaman aralığında araştırmamıza 31 ÖÖB tanılı ve 31 sağlıklı çocuk dâhil edilmiştir. ÖÖB grubunun yaş ortalaması 10.50 ± 1.07 yıl; kontrol grubunun yaş ortalaması 10.06±1.06 olarak tespit edilmiştir. İki grup arasında yaş, cinsiyet ve sosyodemografik değişkenler açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmemiştir (p> 0.05). Gruplar Conners ebeveyn ve öğretmen derecelendirme ölçeklerine göre değerlendirildiklerinde öğretmen derecelendirme ölçeği bakımından aralarında anlamlı fark olduğu; ebeveyn derecelendirme ölçeğinde ise bu farkın olmadığı görülmektedir. SOİAB sonuçları değerlendirmesinde ÖÖB'li çocukların, yüz ifadeleri, duruş ve hareketleri, ses tonlarını ve sosyal hikâyelerdeki sözel olmayan ipuçlarıyla aktarılan duyguları tanımak ve yorumlamakta kontrol grubuna göre daha fazla sorun yaşadıkları ve ÖÖB grubunda doğru yanıt sayılarının daha az olduğu görülmüştür (p değerleri sırasıyla 0.001; 0.001; 0.001; 0.005). ÖÖB grubunda kontrollere kıyasla, SOİAB testi içerisinde yer alan resim, video, ses ve hikâye uyaranlarına daha uzamış yanıt latansları görülmüştür (p değerleri sırasıyla 0.001; 0.001; 0.019; 0.006). SOİAB alt testlerinde saptanan EDA değişimleri açısından ÖÖB ve kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır. ÖÖB ve kontrol grubu KA-SI empati eğilimleri açısından karşılaştırıldığında gruplar arasında duygusal empati puanı (p = 0.346) ve empatik eğilim puanları (p = 0.127) açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadığı; bilişsel empati (p = 0.05) açısından ise istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu ve ÖÖB grubunun duygusal empati becerilerinin literatürle uyumlu olarak daha düşük olduğu görülmüştür. ÖÖB ve kontrol grubu GGA puanları açısından karşılaştırıldıklarında gruplar arasında akran sorunları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu (p = 0.002); diğer alt ölçekler açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadığı (tümü için p> 0.05) görülmektedir. KA-SI empatik eğilimleri ölçeği ile EDA aktivitesi arasında anlamlı korelasyon bulunmamıştır (p>0.05). ÖÖB tanılı çocukların empati düzeyleri ile duygusal ve davranışsal alanda yaşadıkları güçlükler arasında korelasyon incelendiğinde; duygusal empati düzeyi, bilişsel empati düzeyi ve toplam empatik eğilim puanı ile duygusal sorunlar, davranış sorunları, dikkat eksikliği ve hareketlilik sorunları alt ölçekleri arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif korelasyon bulunurken; sosyal sorunlar alt ölçeği arasında ise istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Sonuç: Çalışmamızda elde ettiğimiz bulgular ÖÖB grubunda sözel olmayan ipuçlarını algılama, empati ve duygusal ve davranışsal sorunların sağlıklı kontrollere göre daha fazla saptamamız literatürle uyumludur. Sözel olmayan ipuçlarını algılama değerlendirmesi sırasındaki deri iletkenliği değişiminin sağlıklı kontrollerden farklı olmadığı görülmüş olup literatüre bu açıdan katkı sağlayacağı düşünülmüştür; ancak bu konuda daha geniş örneklemli ileri çalışmalara gereksinim vardır.
Dikkat eksikliği/ hiperaktivite bozukluğu tanılı çocuk ve ergenlerde yürütücü işlevlerin ve uyku alışkanlıklarının tedaviyle olan ilişkisi
Dikkat Eksikliği/ Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB)'li olgularda sık görülen yürütücü işlev bozukluklarının tedaviyle iyileşme gösterdiğini bildiren pek çok çalışma mevcuttur. DEHB'li olgularda uyku problemlerinin de sık gözlendiği bilinmektedir. DEHB tedavi sürecinde metilfenidatın yan etkileri nedeniyle ilaç tatili verilip verilmemesi konusu halen tartışılmaktadır. Literatürde ise ilaç tatilinin DEHB belirti şiddeti üzerine etkilerini inceleyen kısıtlı sayıda çalışma bulunmakla birlikte ilaç tatilinin yürütücü işlevler ve uyku problemleri üzerine etkisini inceleyen çalışma bulunamamıştır. Çalışmamızda, DEHB'li olgularda tedavi öncesi, en az 8 hafta metilfenidat tedavisi sonrası ve en az 8 hafta ilaç tatili verildikten sonra olmak üzere üç kez yürütücü işlevler ve uyku problemleri değerlendirilmiş ve ilaç tedavisinin ve ilaç tatilinin yürütücü işlevler ve uyku problemleri üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmamız uzunlamasına bir çalışma olarak dizayn edilmiş ve Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğinde Eylül 2018- Eylül 2019 tarihleri arasında yürütülmüştür. Araştırmamıza Eylül 2018-Kasım 2018 tarihleri arasında polikliniğe başvuran, 7-18 yaş arasında olan, DEHB tanısı almış ve dahil edilme kriterlerini karşılamış olan 51 olgu katılmıştır. Çalışmaya katılan olgulara tedavi öncesi, tedavi sonrası ve ilaç tatili verdikten sonra Stroop testi ve Klinik Global İzlenim Ölçeği (KGİÖ) uygulanmıştır. Aynı zaman dilimlerinde ebeveynler tarafından doldurulmak üzere Conners Ebeveyn Derecelendirme Ölçeği-Kısa Formu (CEDÖ) ve Çocuk Uyku Alışkanlıkları Anketi (ÇUAA) ve öğretmen tarafından doldurulmak üzere Conners Öğretmen Derecelendirme Ölçeği-Kısa Formu (CÖDÖ) verilmiştir. Çalışma sonuçlarımıza bakıldığında takip sürecinde olguların 22'sinin (%43) tedaviyi bıraktığı gözlenmiştir. Çalışmamızda tedaviye devam eden ve tedaviye devam etmeyen gruplar karşılaştırıldığında sosyo-demografik veriler açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamış (p>0.05), sadece kardeş sayısı tedaviye devam etmeyen grupta anlamlı derecede daha fazla bulunmuştur (p=0.045). Tedaviye devam eden ve tedaviye devam etmeyen gruplar arasında hastalık şiddeti açısından anlamlı farklılık bulunmamıştır. Çalışmamıza katılan olgular KGİÖ ile değerlendirildiğinde, tedavi öncesine göre, tedavi sonrasında olguların istatistiksel olarak anlamlı daha düşük puan aldığı (p0.001) ve ilaç tatili verildikten sonra puanlarda anlamlı bir artış olduğu bulunmuştur (p0.001). Çalışmamıza katılan olguların CEDÖ alt ölçek puanları incelendiğinde, tedavi sonrasında tedavi öncesine göre DE alt ölçeğinde anlamlı derecede azalma olduğu gözlenmiştir (p0.001). Çalışmamıza katılan olguların CÖDÖ alt ölçek puanları incelendiğinde, tedavi sonrasında tedavi öncesine göre DE ve DS alt ölçeği puanlarında azalma olduğu gözlenmiştir (p değerleri sırasıyla: 0.014, 0.012). Çalışmamıza katılan olgulara uygulanan Stroop testi verileri incelendiğinde, tedavi sonrasında, tedavi öncesine göre 5 bölümde de tamamlama sürelerinde kısaldığı saptanmıştır. Tedavi sonrasında, tedavi öncesine göre Stroop 5'te daha az hata ve daha az düzeltme yaptıkları bulunmuştur (p=0.005, p=0.007). İlaç tatili verildikten sonra ise tedavi sonrasına göre Stroop 5'te daha fazla hata yaptıkları gözlenmiştir (p=0.037). Çalışmamıza katılan olguların ebeveynleri tarafından doldurulan ÇUAA alt ölçek puanları incelendiğinde, tedavi sonrasında, tedavi öncesine göre parasomnialar alt ölçeğinde anlamlı düzelme olduğu saptanmıştır (p=0.026). Çalışmamızın sonuçları genel olarak incelediğinde; DEHB tedavisinin yürütücü işlev bozukluklarında ve uyku problemlerinde iyileşmeye neden olduğu gözlenmiştir. Yaz tatilinde verilen ilaç tatilinin ise yürütücü işlevleri bozduğu ve uyku problemleri üzerine etkisi olmadığı saptanmıştır. Sonuç olarak, ilaç tatili kararının, klinisyen tarafından bireysel olarak kar-zarar dengesi gözetilerek verilmesi uygun olacaktır.
Yeme bozukluğu tanılı ergenlerde olumsuz çocukluk çağı yaşam olaylarının emosyon regulasyonu ve aleksitimi ile ilişkisinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı yeme bozukluğu(YB) tanılı ergenlerin olumsuz ve olumlu/yardımcı yaşam olayları maruziyetleri ile emosyon regülasyon(ER) becerileri ve aleksitimi özellikleri arasındaki ilişkiyi incelemek, yeme bozukluğu tanı kaybı olan grup ve olgu gruplarındaki psikiyatrik eştanılara sahip klinik kontrol grubu ile karşılaştırmaktır. Çalışmamız Dokuz Eylül Üniversitesi Çocuk ve Ergen Psikiyatri Polikliniğine başvuran, 80 ergenle gerçekleştirilmiştir. YB olan 32 ergen, geçmişte YB olan 16 ergen ve bunlarla psikiyatrik komorbiditeler açısından eşlenmiş 32 ergen olacak şekilde 3 grup oluşturulmuştur. K-SADS-PL-DSM-5 ile YB tanısı ve eşlik eden psikiyatrik tanılar belirlenmiş, sosyodemografik veri formu doldurulmuştur. Katılımcılara "Olumlu, destekleyici ve olumsuz çocukluk çağı yaşam olayları" yarı yapılandırılmış görüşmesi ve Çocuklar İçin Depresyon Değerlendirme Ölçeği Gözden Geçirilmiş Formu(CDRS-R) ölçeği uygulanmıştır. Ergenlerden öz bildirim ölçekleri olan Yeme Bozukluğu İnceleme Ölçeği(YBİÖ), Çocuklar için Aleksitimi Ölçeği(ÇAÖ), Ergenler için Duygu Düzenleme Ölçeğini(EİDDÖ) doldurmaları istenmiştir. Klinisyen tarafından Çocuklar İçin Genel Klinik İzlenim-Şiddet formu(CGI-S) doldurulmuştur. Olumlu/yardımcı yaşam olaylarının sayısı, kontrol grubunda, yeme bozukluğu grubuna göre daha fazla saptanmıştır; ancak olumsuz yaşam olaylarının sayısı açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Herhangi bir zamanda yeme bozukluğu tanısı olan grupta, kontrol grubuna göre, duygusal ihmal daha fazla saptanmıştır. YB grubu ve kontrol grubu karşılaştırıldığında, YB grubunda içsel işlevsel olmayan ER stratejileri ve duyguları tanımlamada zorluk anlamlı şekilde daha fazla saptanmıştır. YB grubunda olumsuz yaşam olayları ile içsel işlevsel olmayan ER stratejileri ve ÇAÖ-tüm puan arasında pozitif orta bir ilişki; olumlu/yardımcı yaşam olayları ile içsel işlevsel olmayan ER stratejileri ve ÇAÖduyguları açıklamada güçlük arasında negatif orta bir ilişki, dışsal işlevsel stratejiler arasında pozitif orta bir ilişki saptanmıştır.
Geçmişte otizm spektrum bozukluğu tanısı alan olgularda tedavi ve özel eğitim ardından ortaya çıkan tanı kaybının ve olguların karakteristik özelliklerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, Dokuz Eylül Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniğinde Otizm Spektrum Bozukluğu tanısı ile takip edilen bir grup olguda tanı kaybının ve mevcut klinik durumlarının değerlendirilmesi ve tanı kaybı saptanan olguların sosyodemografik ve klinik özelliklerinin Yüksek İşlevli Otizm tanısı ile halen izlenmekte olan olgular ile karşılaştırılmasıdır. Yöntem: Bu çalışma Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEÜTF) Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniğinde klinisyenler tarafından DSM-IV (2013 öncesi) veya DSM-5 tanı kriterlerine göre Otizm Spektrum Bozukluğu tanısı konmuş 4-18 yaş arası olgulardan izlemde tanı kaybı düşünülen olgular ile halen Yüksek İşlevli Otizm tanısını karşılayan toplam 60 olgudan oluşmaktadır. Çalışma için gerekli verilere hastaların tıbbi kayıtlarının geriye dönük incelenmesi ve yapılan klinik görüşmede alınan bilgiler ile ulaşılmıştır. Eşlik eden patolojilerin değerlendirilmesi için Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi – Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu (ÇDŞG – ŞY) görüşmesi yapılmıştır. Semptom şiddeti ve klinik özelliklerin değerlendirilmesi için Çocukluk Otizmi Derecelendirme Ölçeği (ÇODÖ), Güçler ve Güçlükler Anketi (GGA), Sorun Davranış Kontrol Listesi (SDKL) ve Sosyal İletişim Ölçeği (SİÖ) uygulanmıştır. Bilişsel düzey değerlendirmesi için tıbbi kayıtlarda mevcut ise standart zeka ve gelişim test sonuçları kaydedilmiştir. Bulgular: Tanı kaybı grubu, Yüksek İşlevli Otizm grubuna göre anlamlı olarak daha erken yaşta tanı almış ve özel eğitime başlamıştır (p=0.001). Okul öncesi eğitim süresi de tanı kaybı grubunda anlamlı olarak daha fazladır (p=0,023). Hem tanı anında hem de mevcut durumda ÇODÖ ile değerlendirilen semptom şiddeti tanı kaybı grubunda anlamlı olarak daha azdır (p<0.001, p<0.001). Erken verbalizasyon becerileri ve WÇZÖ-R puan ortalamalarında iki grup arasında anlamlı fark bulunamamıştır. Tanı kaybı grubunun %80'inde en az bir psikiyatrik tanı mevcuttur. SİÖ toplam puan ve SDKL toplam puanları YİO grubunda anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur(p<0.001, p=0.001). GGA Akran sorunları alt ölçek puanı ve toplam güçlük puanı YİO grubunda anlamlı olarak daha yüksektir (p=0.001, p=0.014). SİO toplam puanı ile tanı kaybına kadar geçen süre arasında pozitif yönlü orta düzeyde korelasyon olduğu saptanmıştır (p=0.004, r=0.507). Sonuç: Çalışmamızda otizm tanısı almış bir grup olguda özel eğitim ardından ortaya çıkan tanı kaybı tanımlanmaktadır. Tanı kaybı olsa dahi eşik altı semptomlar ve OSB dışı psikiyatrik tanılar yüksek oranda devam etmektedir. Erken tanı ve özel eğitim başlangıcı ile tanı anında daha az şiddetli OSB semptomları, olumlu gidişi etkileyen önemli etkenlerdendir.
İntihar düşüncesi ve girişimi olan ergenlerde psikolojik dayanıklılık ve erken dönem maladaptif şemaların incelenmesi
Erken dönem maladaptif şemalar (EDMŞ) psikopatoloji gelişimi için risk faktörleri arasında yer almakta, yetişkin örneklemlerinde yapılan çalışmalarda bildirildiği üzere intihar davranışına (İD) yatkınlık yaratabilmektedirler. Psikolojik dayanıklılık (PD) ise yaşamsal stresörler veya intiharla ilişkili risk faktörleriyle karşı karşıya kalındığında, bireyi intihar girişiminden alıkoyan en önemli içsel koruyucu faktördür. Çalışmamızda neden bazı bireylerin sadece intihar düşüncesine sahipken bazılarının intihar girişiminde bulunduğu sorusu psikolojik dayanıklılık ve erken dönem maladaptif şemalar bağlamında araştırılmıştır.10-18 yaş aralığındaki çalışma kriterlerine uygun hastalar, DSM-5 tanı kriterleri göz önüne alınarak psikiyatrik değerlendirmeleri yapılarak çalışmaya dahil edildi. Son 3 ay içinde intihar girişimi olan grup (İG), son 1 ay intihar düşüncesi olan grup (İD) ve klinik kontrol (KK) grubu olarak 3 grup oluşturuldu. İntihar davranışları Columbia İntihar Riskini Derecelendirme Ölçeği ile; psikolojik dayanıklılık düzeyleri Ergen Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği ve Duygusal Yılmazlık Ölçeği ile; maladaptif şemalar ise Çocuk ve Ergenler için Erken Dönem Uyumsuz Şema Ölçekler Takımı ile değerlendirildi. İD ve İG gruplarında klinik kontrollere göre sigara kullanımı daha sık, geçmiş intihar girişim öyküsü daha fazla, yaşamboyu kendiliğinden durdurulan girişimler daha fazla, kendine zarar verici davranış sıklığı daha yüksek, toplam psikolojik dayanıklılık düzeyleri daha düşük, İD grubunda 5 şema alanında, İG grubunda 3 şema alanında puanları daha yüksek bulunmuştur. İG grubunda, İD grubuna göre ise daha sık alkol kullanımı, daha fazla başkası tarafından engellenen girişim öyküsü ve daha sık gerçek girişim öyküsü görülürken iki grup arasında psikiyatrik tanılar, psikolojik dayanıklılık düzeyleri, duygusal yılmazlık düzeyleri, şema alanı ve şema alt ölçek puanları açısından anlamlı fark saptanmamıştır. İD grubunda şema alanı ve şema alt ölçek puanlarının daha yüksek oluşu dikkat çekmiştir. Kopukluk ve Reddedilmişlik Şema Alanı ile toplam psikolojik dayanıklılık seviyeleri arasında orta düzeyde korelasyon saptanmıştır. Toplam duygusal yılmazlık seviyelerinin ise Başkalarına Yönelimlilik Şema Alanıyla orta düzeyde, kalan tüm diğer şema alanlarıyla ise yüksek düzeyde korelasyon saptanmıştır. İD ve İG gruplarının benzer psikolojik dayanıklılık özelliklerine sahip olmaları göz önüne alındığında erken dönem maladaptif şemaların aktifleşmesi için olası tetikleyicilerin belirlenmesini konu alan çalışmalara ihtiyaç vardır. Ayrıca benzer psikolojik dayanıklılık düzeyleri, İD ve İG gruplarının ayrımında koruyucu faktörlerden öte risk faktörlerinin önemine tekrar dikkat çekmektedir.
Yıkıcı davranış bozukluğu olan çocuk ve ergenlerin ortam terapisinden faydalanımının değerlendirilmesi
Amaç: Yıkıcı davranış bozuklukları, çocuk ve ergenlerde psikiyatri başvurularının en sık nedenlerinden biridir. Çocuk ve ergenlerde yıkıcı davranış bozuklukları ailesel, akademik ve toplumsal alanlarda ciddi bozulmalara yol açmaktadır. Bu bozukluklar tedavi edilemediğinde yarattığı sorunlar yetişkin hayatta da artarak devam etmekte, suç davranışlarına ve antisosyal kişilik bozukluklarına sebebiyet vermektedir. Yıkıcı davranış bozukluklarının ortaya çıkardığı bu durum, bu bozuklukların etkin tedavisinin önemini ortaya koymaktadır. Bu çalışmanın amacı, Dokuz Eylül Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları yataklı tedavi biriminde yıkıcı davranış bozukluğu tanısı ile takip edilmiş çocuk ve ergenlerde ortam terapisinden faydalanımın incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın örneklem grubunu Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı yataklı tedavi biriminde DSM-IV veya DMS-V'e göre davranım bozukluğu veya karşıt olma karşı gelme bozukluğu tanısı ile takip edilmiş çocuk ve ergenler oluşturmuştur. Hastaların dosyaları geriye dönük olarak taranarak çalışma için gerekli verilere ulaşılmıştır. Çalışmaya 78 olgu alınmıştır. Olguların servisten yararlanımları Çocuklar İçin Genel Değerlendirme Ölçeği (The Children's Global Assessment Scale-CGAS) ve HoNOSCA-TR Klinik Gidiş Değerlendirme Ölçeği (Health of the Nation Outcome Scales - Children and Adolescents) ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Servis tedavisi sonunda olguların ortalama CGAS ölçek puanları 34,19'dan 53,08'e yükselmiş, ortalama HONOSCA-TR ölçek puanları 30'dan 19,94'e inmiştir. İki ölçekteki değişim de anlamlı düzeydedir (p< ,001). Yararlanım 13 yaş ve üzeri olgularda, 13 yaşın altındaki olgulara göre anlamlı düzeyde yüksektir (p= ,046). Yararlanım cinsiyetlere, DEHB eşlik durumuna, ebeveyn eğitim düzeyine göre farklılık göstermemektedir. Bireysel ve ailesel risk puanları yararlanıma anlamlı düzeyde etki etmemektedir. Yatış sırasındaki yüksek HONOSCA-TR puanı HONOSCA-TR değişim puanı ile pozitif yönde, orta düzeyde, istatiksel olarak anlamlı şekilde korelasyona (p< ,001), CGAS değişim puanı ile pozitif yönde, düşük düzeyde, istatiksel olarak anlamlı düzeyde korelasyona sahiptir (p= ,031). Yatış süresi ile CGAS değişim puanları pozitif yönde, orta düzeyde, istatiksel olarak anlamlı korelasyona (p= ,002), HONOSCA-TR değişim puanları pozitif yönde, düşük düzeyde, istatiksel olarak anlamlı korelasyona (p= ,015) sahiptir. Sonuç: Çalışmamızda yıkıcı davranış bozukluğu tanısı ile servise yatışı yapılan çocuk ve ergenlerin ortam terapisinden faydalandıkları bulunmuştur. Literatürde ortam terapisinin çeşitli psikiyatrik bozukluklara etkisini araştıran çalışmalar mevcut olsa da, yıkıcı davranış bozukluklarına etkisini araştıran çalışma sayısı oldukça kısıtlıdır. Çalışmamızın sonuçlarına göre olgular sadece yıkıcı davranış bozuklukları semptomları açısından değil, işlevselliğin birçok alanında ortam terapisinden fayda görmektedir. Bu bulgular, yıkıcı davranış bozukluklarının tedavisinde ortam terapisinin diğer tedavi yöntemlerine bir alternatif olduğunu göstermektedir. Çalışmamızda faydalanımın ebeveynin eğitim düzeyinden ve bireysel ve ailesel risklerden etkilenmediği bulunmuştur. Bu bulgu da ortam terapisinin geniş bir hasta popülasyonuna uygulanabilir olduğunu düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Yıkıcı davranış, Davranım bozukluğu, Karşıt olma karşı gelme bozukluğu, Ortam terapisi, Yataklı servis
Dikkat eksikliği/ hiperaktivite bozukluğu olan çocuk ve ergenlerde aile işlevselliği ve yürütücü işlevlerin aile işlevselliğine olan etkileri
Amaç: Son yıllarda DEHB'nin altta yatan sebebinin yürütücü işlev bozukluğu ile ilgili olduğu hipotezler ortaya konulmuştur (Russell A. Barkley,1997, Thomas Brown 2009). Bu hipotezlerin sonucu olarak hem performansa dayalı ölçümlerle, hem de ebeveyn ve öğretmenlere dayalı ölçekler aracılığıyla DEHB'de hangi yürütücü işlev bozukluklarının görüldüğü araştırılmaya başlanmıştır. DEHB ebeveyn-çocuk ilişkilerini ve aile işlevlerini etkileyen bir bozukluktur (Kandemir ve ark., 2014). Bu çalışmada, DEHB'nin aile işlevlerine etkilerinin ve DEHB'de görülen yürütücü işlev bozuklarının aile işlevlerine olan etkilerinin araştırılmasını amaçladık. Yöntem: Bu çalışma 2016 Ekim ve 2017 Mayıs ayı arasında AİBÜ Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine başvuran 8-17 yaş arasındaki DEHB tanılı hasta grubuyla yürütülmüş, kontrol grubu Bolu ilindeki ilk ve orta dereceli okullardan toplanmıştır. Sosyodemografik bilgiler araştırmacı tarafından oluşturulan sosyodemografik veri formu ile sorgulanmıştır. Araştırmaya katılan çocuk ve ergenlerdeki psikopatolojiler K-SADS formu aracılığıyla taranmıştır. Yürütücü işlevler stroop testi ve BRIEF-Ebeveyn formu aracılığıyla ölçülmüştür. DEHB belirtilerinin ve davranış sorunlarının şiddeti Turgay DSM-IV Kökenli Yıkıcı Davranış Bozuklukları Belirti Tarama Ölçeği aracılığıyla ölçülmüştür. Aile işlevlerinin değerlendirilmesi için Aile İşlevleri Değerlendirme Ölçeği (ADÖ) kullanılmıştır. Gruplar arası karşılaştırmalarda dağılım özelliklerine göre parametrik veya nonparametrik yöntemler kullanılmıştır. Yürütücü işlevlerin aile işlevine etkisi yol analizi ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda DEHB'de en sık görülen alt tipin kombine tip olduğu ve DEHB'nin erkek çocukların kız çocuklara oranının 2.6 olduğu bulunmuştur. DEHB'ye % 70.4 oranında komorbid bir psikopatolojinin eşlik ettiği bulunmuştur. En sık eşlik eden komorbiditenin KOKGB olduğu ve DEHB'ye % 57.4 oranında eşlik ettiği belirlenmiştir. DEHB'ye en sık eşlik eden komorbiditelerin KOKGB ve anksiyete bozuklukları olduğu sonucu elde edilmiştir. Çalışmamızda DEHB ile kontrol grubu arasında ADÖ-Gereken İlgiyi Gösterme ve ADÖ-Duygusal Tepki Verme alt ölçeklerinde farklılıklar olduğu belirlenmiştir. Eşlik eden KOKGB tanısı alan ve almayan DEHB olgularının ADÖ'nün iletişim, roller, gereken ilgi ve duygusal tepki alt ölçeklerinde farklılıklar gösterdiği bulunmuştur. Kız kontroller ve kız DEHB olgularının sadece Stroop TBAG-5 testi düzeltme sayıları bakımından anlamlı fark gösterdiği, erkek kontroller ve kız DEHB olgularının sadece Stroop TBAG-5 testi düzeltme sayıları bakımından anlamlı fark gösterdiği, erkek kontroller ve erkek DEHB olgularının da Stroop TBAG-3 süresi bakımından anlamlı fark gösterdiği belirlenmiştir. BRIEF ölçeğinde Dikkat Eksikliği Baskın Tip ve Hiperaktivite ve Dürtüselliğin önde geldiği tipin BRIEF- Başlatma alt testi bakımından anlamlı fark gösterdiği görülmüştür. Dikkat Eksikliği Baskın Tip, bileşik alt tipten ise Bastırma alt testi puan ortancaları bakımından anlamlı fark göstermektedir. Hiperaktivite ve Dürtüselliğin önde geldiği alt tip ise Bileşik tipten; bastırma, planlama ve organizasyon, materyal düzenleme, gözlem, davranış düzenleme ve üst biliş indeksleri ve global yürütücü işlevler bakımından anlamlı fark göstermektedir. DEHB olgularında hiperaktivite-dürtüsellik alt testi puanları ADÖ- Roller ve Genel İşlevler, KOKGB puanları ise ADÖ- İletişim ve Gereken İlgi alt test puanları ile anlamlı ilişki göstermektedir. DEHB olgularında BRIEF-Emosyonel kontrol alt testinin ADÖ-roller, gereken ilgi, davranış kontrolü ve genel işlevler alt ölçekleriyle ilişkili olduğu; üst biliş indeksi ve global yürütücü işlevlerin ADÖ-Davranış kontrolü alt ölçeğiyle ilişkili olduğu; davranış düzenleme indeksinin ADÖ-problem çözme alt ölçeği dışındaki tüm alt ölçeklerle ilişkili olduğu gösterilmiştir. BRIEF testi alt test puanları ile en yakın ilişkinin Stroop TBAG Testi dördüncü bölüm hata sayılarında gözlendiği saptanmıştır. Stroop TBAG-4 hata sayısının, BRIEF'in bastırma ve gözlem alt testinden oluşan toplam yürütücü işlev puanı ve ADÖ-Genel işlevler alt ölçeği ile ilişkili olduğu, AT-KOKGB ve DB puanlarından oluşan davranış sorunları puanıyla ADÖ genel işlevler alt ölçeğinin ilişkili olduğu belirlenmiştir. Sonuç: Çalışmamızda DEHB olgularının gereken ilgi gösterme ve duygusal tepki verme alt ölçeklerinde bozukluklar olduğu belirlenmiştir. KOKGB'unun DEHB'li olgularda aile işlevselliğinin bozulmasına ek katkı sağladığı saptanmıştır. DEHB'li bireylerde kontrol grubuna göre yürütücü işlev yetersizlikleri olduğu gösterilmiştir. DEHB'de davranış sorunlarının şiddeti arttıkça aile işlevlerinin daha fazla etkilendiği bulunmuştur. DEHB'de görülen yürütücü işlev bozukluklarının aile işlevselliğindeki bozukluklarla ilişkili olduğu belirlenmiştir. Anahtar kelimeler: DEHB, yürütücü işlevler, aile işlevleri
Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocuk ve ergenlerde görülen saldırgan davranışların narsisistik belirtiler ve benlik saygısı ile olan ilişkisi
Bu çalışmada Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu olan çocuk ve ergenlerde; benlik saygısı, narsisistik belirtiler, saldırgan davranışlar ve ilişkili faktörlerin araştırılması planlanmıştır. Bu amaçla Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı polikliniğinde Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu tanısıyla takip edilen 9-14 yaş erkek hastalar ve herhangi bir psikiyatrik tanısı olmayan, daha önce psikiyatriye başvurmamış cinsiyet ve yaş olarak hasta grubuyla eşleştirilmiş sağlıklı gönüllülerden oluşan kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. Çocuk ve ergenlerin sosyodemografik özelliklerini tespit etmek için sosyodemografik veri formu, var olabilecek psikopatolojileri saptamak için; Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli (ÇDŞG-ŞY-T) [Schedule for Affective Disorders and Schizophrenia for School Age Children–Present and Lifetime Version, K-SADS-PL] uygulandı. Ebeveynlere Güçler ve Güçlükler Anketi (Ebeveyn Formu), Çocuklar için Saldırganlık Ölçeği ailelere uygulanan Anne-Baba Formu (ÇSÖ-ABF), Narsisistik Kişilik Envanteri, Turgay DEHB Belirti Tarama Ölçeği uygulandı. Çocuk ve ergenlere yönelik Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği, Çocukluk Çağı Narsisizm Ölçeği kullanıldı. Hasta ve kontrol grupları sosyodemografik veriler açısından anlamlı farklılık göstermedi. Hasta ve kontrol gruplarını benlik saygısı açısından karşılaştırdığımızda kontrol grubunun benlik saygısını anlamlı olarak daha yüksek bulduk. Hasta grubunun narsisistik özelliklerinin, kontrol grubundan anlamlı düzeyde daha fazla olduğunu saptadık. Hasta grubunun ebeveyn GGA toplam güçlük puanını kontrol grubundan anlamlı düzeyde yüksek bulduk. Hasta grubunda saldırganlık davranışını silah kullanımı alt ölçeği haricindeki tüm alt ölçeklerde kontrol grubundan anlamlı seviyede fazla bulduk. Hasta grubunun ebeveyn GGA toplam puanları ile rosenberg çocuk benlik saygısı puanları arasında negatif yönlü orta derecede anlamlı korelasyon vardı. Çalışmamızdaki hasta grubunun rosenberg çocuk benlik saygısı puanları ile çocuk narsisizm ölçeği puanları arasında pozitif yönlü orta derecede anlamlı korelasyon saptandı. Sonuç olarak; DEHB tanısı ile takip edilen çocuk ve ergenlerin bir psikiyatrik tanısı olmayan çocuk ve ergenlere kıyasla daha düşük benlik saygısına, daha fazla narsisistik özelliklere ve daha fazla saldırganlık davranışına sahip olma ihtimali vardır. DEHB tanılı çocuklar; duygusal olarak, davranışsal olarak, akran ilişkilerinde ve sosyal hayatta daha fazla güçlük yaşayabilir. Narsisistik özelliklerin, kişinin hayatında bireysel ve ilişkisel alanlarda sorunlara yol açma riski göz önüne alındığında; DEHB'li çocuk ve ergenlerin hem tanının hem komorbiditelerin getirdiği davranış ve duygu düzenleme sorunlarının da eklenmesiyle işlevsellikleri daha da olumsuz etkilenebilir. DEHB'li çocuk ve ergenlerde narsisistik özelliklerin saptanması saldırgan davranışların azaltılmasına katkı sağlayabilir.
Seperasyon anksiyetesi olan çocukların ve annelerinin plazma oksitosin düzeyleri ve tedavi sonrası anksiyetedeki değişimle ı̇lişkisinin ı̇ncelenmesi
Arka plan ve Amaç: Oksitosinin bağlanmadaki rolü ve seperasyon anksiyetesi bozukluğu (SAB) etyolojisinde güvensiz bağlanmanın rolü bilinmekle birlikte; oksitosinin SAB biyolojik temelleri üzerindeki etkisi açıklığa kavuşturulmamıştır. Çalışmamızda SAB tanılı çocukların ve annelerinin plazma oksitosin düzeylerinin sağlıklı kontroller ile karşılaştırılması ve oksitosin düzeylerinin tedaviden 3 ay sonra anksiyetedeki değişimle ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya 6-12 yaş arası SAB tanılı 30 çocuk ve anneleri ile, 30 sağlıklı çocuk ve anneleri dâhil edilmiştir. Tüm olgular ÇDŞG-ŞY-DSM-5-T ile değerlendirildi. Ardından çocuklara anksiyete, depresyon, bağlanmayı değerlendirmek için ÇADÖ-Y, AKDÖ-ÇF, YİYE II ölçekleri ve annelerine depresyon ve anksiyeteyi değerlendirmek için YAAA, HDDÖ, HADÖ ölçekleri verilmiştir. Klinisyen KGİ doldurmuştur. Hasta grubu rutin takip ve tedavisi ardından, 3 ay sonra anneleri ile tekrar değerlendirilmiştir. Her iki gruptan ve annelerinden tedavi öncesi ve sonrası plazma oksitosin düzeylerini değerlendirmek için kan alınmıştır. Bulgular: Çalışmamızda SAB olan çocukların annelerinin plazma oksitosin düzeyleri kontrollere kıyasla anlamlı olarak düşük bulunmuştur; SAB olan çocukların annelerinin oksitosin düzeyi, çocuklarının tedavisi sonrası 3. ayda anlamlı düzeyde yükselmiştir. SAB olan çocukların plazma oksitosin düzeyleri ile kontrol grubu arasında bir farklılık saptanmamıştır. SAB olan çocukların plazma oksitosin düzeyleri tedavi sonrasında anlamlı düzeyde azalmıştır. SAB olan çocukların tedavi öncesi oksitosin düzeyleri ile tedavi öncesi bağlanma puanları arasında negatif bir ilişki saptanmıştır. Sonuç: Sonuçlarımız SAB'unda annelerin oksitosin düzeylerinin çocuklarınkinden daha fazla önemli olabileceğini göstermektedir. Ayrıca tedavi sonrası hem çocuklarda hem de annelerde plazma oksitosin düzeylerinin değişmesi oksitosinin SAB etyolojisinde önemli olabileceğini düşündürmektedir. SAB ile oksitosin düzeyleri arasındaki ilişki için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Seperasyon anksiyetesi, bağlanma, oksitosin, SSGI
Otizm spektrum bozukluğu olan çocuklar, sağlıklı kardeşleri ve sağlıklı kontrollerde nörofilament hafif zincir ve Tau protein seviyelerinin incelenmesi
Otizm spektrum bozukluğunun (OSB) etiyolojisinde çevresel ve genetik faktörlerin rolu bilinmektedir. Son yıllarda nöroaksonal hasar ve nörodejenerasyonun OSB etiyolojisindeki rolü üzerinde bazı araştırmalar ve çalışmalar yapılmıştır. Nörofilament Hafif Zincir (NfL) ve Tau Proteini nöroaksonal hasar ve nörodejenerasyonun birer belirteci olarak kullanılmaktadır. Literatürde ise birçok nörodejeneratif hastalığın etiyolojisine yönelik NfL ve Tau çalışmaları mevcut olup OSB ile bu iki proteinin ilişkisini inceleyen çalışmaların sayısı kısıtlıdır. Bu çalışmanın temel amaçları OSB teşhisi konulmuş çocuklardaki serum NfL ve Tau seviyelerinin OSB teşhisi konulmuş çocukların sağlıklı kardeşleri ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması, ek klinik özellikler ve hastalık şiddetinin bu biyobelirteç adaylarının serum düzeyleri ile olası ilişkisinin araştırılmasıdır. Çalışmamız DSM-5 tanı kriterlerine göre OSB teşhisi almış vaka grubu, OSB' li çocukların sağlıklı kardeşleri ve sağlıklı kontrol grubu olmak üzere 3 ayrı gruptan oluşmaktaydı. Vaka grubu ve sağlıklı kardeşlere 43 katılımcı, sağlıklı kontrollere 42 katılımcı dâhil edilmiş olup vaka grubu ile sağlıklı kontroller yaş ve cinsiyet açısından benzer tutuldu. Çalışma örnekleminin klinik ve sosyodemografik özelliklerini değerlendirmek için sosyodemografik veri formu, psikiyatrik tanıları değerlendirmek için Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli DSM-5-Türkçe (ÇDŞG-ŞY-DSM-5-T) kullanıldı. Ayrıca olgu grubunun klinik özelliklerini değerlendirmek için Çocukluk Çağı Otizm Değerlendirme Ölçeği, Sorunlu Davranış Kontrol Listesi, Güçler Güçlükler Anketi kullanıldı. Her üç gruptan kan örnekleri alındı. Serum örnekleri ELISA yöntemi ile değerlendirilerek NfL ve Tau düzeyleri ölçüldü. Araştırma verilerinin değerlendirilmesinde SPSS 26.0 programı kullanıldı. Vaka grubu 8 kız ve 35 erkek, sağlıklı kardeşler 19 kız ve 24 erkek ve sağlıklı kontroller 7 kız ve 35 erkekten oluşmaktaydı. Vaka grubunun yaş ortalaması ay olarak 72,20±28,60 iken, sağlıklı kardeşlerin yaş ortalaması 84,83±39,32, sağlıklı kontrollerin yaş ortalaması 73,85±27,67 idi. Ortalama yaş açısından vaka grubu ve sağlıklı kontroller benzerdi (p=0,149). Vaka grubunun serum NfL düzeyleri her iki kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu (sırasıyla p=0,031 ve p=0,008). Vaka grubunun serum Tau düzeyi ile her iki kontrol grubu arasında anlamlı fark bulunmadı (sırasıyla p=0,21 ve p=NS). OSB şiddetiyle NfL ve Tau düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık veya korelasyon saptanmadı (sırasıyla p=0,465, r=0,134 ve p=0,167, r= -0,250). Bu çalışmanın neticesinde OSB etiyolojisinde serum NfL düzeylerinin önem teşkil edebileceği düşünülmüştür. Ayrıca bazı OSB vakalarında da Tau' nun rol oynayabileceği düşünülmüştür. Serum NfL düzeyinin vaka grubu ile kontrol grupları arasında farklılık göstermesi OSB' de nöroaksonal hasarın varlığının olabileceğini düşündürmektedir. NfL ve Tau ile ilgili daha geniş örneklemlerde, uzunlamasına ve multidisipliner bir yaklaşımın olduğu daha çok çalışmaya ihtiyaç mevcuttur.
Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ve bilişsel kopma sendromu tanısı alan hastalarda Retinol Bağlayıcı Protein-4, Oreksin-A ve adipsin düzeyleri
Dikkatsizlik, hiperaktivite/dürtüsellik veya kombine tip olarak tanımlanan dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) çocukluk çağında en sık görülen nörogelişimsel bozukluktur. DEHB ile ilgili yapılan meta-analizlerde tüm dünyada sıklığının %5.29-7.1 arasında bildirilmiştir. Son yıllarda hayal kurma, boş bakma, uykulu görünme, yavaş hareket etme ve dikkatsizlik belirtileriyle seyreden bilişsel kopma sendromu (BKS) tanımlanmıştır. DEHB ve BKS ile ilgili yapılan araştırmalarda tanısal bir biyobelirteç tanımlanamamıştır. Bu çalışmanın amacı çocuk ve ergenlerde BKS tanısı alanlarda, DEHB tanısı alanlarda ve sağlıklı kontrol gruplarında Retinol Bağlayıcı Protein-4 (RBP-4), Oreksin A ve Adipsin düzeylerinin karşılaştırılmasıdır. Araştırmamıza Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi polikliniğine başvuran, 6-18 yaş arası çocuk ve ergenlerden araştırmaya katılmaya gönüllü BKS, DEHB ve sağlıklı kontrol grubundan oluşan toplam 85 çocuk ve ergen dahil edilmiştir. BKS tanısı alanların yaş ortalaması 12.172±2.86, DEHB tanısı alanların yaş ortalaması 10.5±2.71 ve kontrol grubunun yaş ortalaması 11.642±2.93'tür. Araştırmamızda Oreksin-A düzeyleri BKS ve DEHB gruplarında kontrollere göre düşük saptanmıştır. Davranım bozukluğu belirtileri olan DEHB'lilerde Oreksin-A düzeyleri artmaktadır. BKS grubunda Adipsin düzeyleri DEHB ve kontrol gruplarından daha yüksek saptanmıştır. Araştırmaya katılan BKS, DEHB ve kontrol gruplarının RBP-4 düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır. Araştırmamızda Oreksin-A düzeyleri literatürle benzer olarak DEHB'lilerde daha düşük saptanmıştır. Hipotalamustan üretilen ve başlıca uyku uyanıklık döngüsü, fiziksel aktivite ve iştahı düzenlemekten sorumlu olan Oreksin-A, serebral korteks ve serebellumda farklı bölgelerde de tespit edilmiştir. BKS grubunda da Orexin-A düzeyleri kontrollere göre düşük saptanmıştır. Çalışmamızda BKS grubunda Adipsin düzeyleri yüksek saptanmıştır. Araştırmalarda otoimmünite ile Adipsin ilişkisi dikkat çekmiştir ancak BKS ve DEHB ile ilgili literatürde başka bir araştırmaya rastlanmamıştır. DEHB ve BKS gruplarında RBP-4 ile ilgili anlamlı bir fark bulunmamıştır. Araştırmamız literatürde gözlendiği kadarıyla BKS ve DEHB gruplarının karşılaştırıldığı ilk biyomarker çalışmasıdır. Biyobelirteçten bahsedebilmek için daha büyük bir örneklem ve randomize kontrollü çalışmalarla desteklenmeye ihtiyaç vardır. Çalışmamız bu bağlamda literatüre başlangıç seviyesinde bir çalışma olmaktadır. Anahtar Kelimeler: DEHB, BKS, Adipsin, Oreksin-A, RBP-4
Otizm spektrum bozukluğu tanılı hastalarda bipolar bozukluk gelişimi ile VEGF, IGF-1 ve FGF-2 faktörlerinin ilişkisinin incelenmesi
Arka plan ve amaç: Otizm spektrum bozukluğu (OSB), belirtileri çocukluk çağında başlayan, sosyal alanda yetersizlikler ve sınırlı, tekrarlayıcı davranışlar ve ilgi alanları ile seyreden nörogelişimsel bir bozukluktur. OSB; dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB), anksiyete bozuklukları, duygudurum bozuklukları gibi diğer psikiyatrik bozukluklarla sıklıkla birlikte bulunabilir. Birlikte ortaya çıkan duygudurum sorunları, OSB tanılı olguların yaşam kalitesi üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Bu nedenle OSB tanılı olgularda bipolar bozukluğun (BB) doğru tespiti, daha hedefe yönelik bir tedavi verilmesini sağlayabilir ve hastaların işlev düzeyini ve yaşam kalitesini iyileştirebilir. Bununla birlikte, OSB tanılı gençlerde komorbid bozuklukların doğru bir şekilde tanılanması, semptom sunumundaki önemli örtüşmeler, tanısal gölgeleme, standart tanı kriterlerinin uygunluğuna ilişkin sorunlar ve fenomenolojik verilerin yetersizliği nedeniyle zor olmuştur. OSB tanılı olgularda duygudurum bozukluklarının etiyolojik yolları, birbirleriyle etkileşim halinde olan genetik, bilişsel, sosyal/davranışsal sistem ve fizyolojik/nörobiyolojik mekanizmalar içerir. Literatür incelendiğinde, beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF), vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF), fibroblast büyüme faktörü (FGF)-2, sinir büyüme faktörü (NGF), insülin benzeri büyüme faktörü (IGF)-1 vb. gibi çoklu nörotrofik ve/veya büyüme faktörü sistemlerinin nöroplastisitede anahtar rol oynadığı görülmekte ve nörotrofik/büyüme faktörü sistemlerinin disfonksiyonunun, duygudurum bozukluklarının patofizyolojisinde ve tedavisinde kritik bir rol oynayabileceği anlaşılmaktadır. Bu nedenle OSB tanılı olgularda BB gelişimi ile VEGF, IGF-1 ve FGF-2 faktörlerinin ilişkisinin incelenmesi hastalığın patofizyolojisi, tanı ve tedavisine yönelik önemli katkılar sağlayabilir. Yöntem: Çalışma, olgu grubu ve kontrol grubu olmak üzere iki gruptan oluşmaktaydı. Olgu grubuna DSM-5 tanı kriterlerine göre OSB ve BB tanısı almış 40 katılımcı, kontrol grubuna DSM-5 tanı kriterlerine göre OSB tanısı almış ancak duygudurum bozukluğu tanısı bulunmayan 40 katılımcı dahil edildi. Olgu grubu ve kontrol grubu yaş ve cinsiyet açısından benzerdi. Çalışma örnekleminin klinik ve sosyodemografik özelliklerini değerlendirmek için sosyodemografik veri formu, psikiyatrik tanıları değerlendirmek için Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli DSM-5-Türkçe (ÇDŞG-ŞY-DSM-5-T), otizm şiddetini değerlendirmek için Çocukluk Çağı Otizm Değerlendirme Ölçeği, sorunlu davranışlarını ve uykularını değerlendirmek için Sorun Davranışlar Kontrol Listesi ve Çocuklar için Uyku Bozukluğu Ölçeği, yaşam kalitesini değerlendirmek için Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeği okul ile ilgili sorunlar bölümü kullanıldı. Ayrıca olgu grubunun klinik özelliklerini değerlendirmek için Klinik Global İzlenim Ölçeği ve Çocukların Klinik Genel Değerlendirme Ölçeği kullanıldı. Her iki gruptan yaklaşık 5-8 ml venöz kan alınmıştır. Serum örnekleri ELISA yöntemi ile değerlendirilerek VEGF, IGF-1 ve FGF-2 düzeyleri ölçülmüştür. Bulgular: Olgu grubunun serum VEGF ve FGF-2 düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (sırasıyla p=0.002, p=0.021). İki grup arasında serum IGF-1 düzeyleri arasında fark saptanmamasına rağmen, IGF-1 düzeyleri olgu grubunda BB şiddeti ile negatif, BB epizod sayısı ile pozitif korelasyon göstermekteydi. Olguların BB ilk tanı yaşı küçüldükçe VEGF düzeyi artmıştır. Olguların CGAS skoru ile serum FGF-2 düzeyi negatif korelasyon göstermekteydi. Faktör düzeyleri ile OSB şiddeti, sorunlu davranışlar, uyku bozuklukları ve yaşam kalitesi arasında bir ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Bu çalışmadaki veriler serum VEGF ve FGF-2 düzeylerindeki farklılığın OSB tanılı çocuklarda BB gelişiminin etiyopatogeneziyle ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. VEGF ve FGF-2, OSB tanılı çocuklarda BB gelişimini saptamak açısından potansiyel bir biyobelirteç olabilir. Bunun için daha geniş örneklemlerde, daha fazla sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Otizm Spektrum Bozukluğu, bipolar bozukluk, duygudurum bozukluğu, VEGF, IGF-1, FGF-2, biyobelirteç
Zorunlu göçe maruz kalmış çocuklarda suça sürüklenme ile ilişkili faktörlerin araştırılması
Savaşlar, çeşitli şiddet olayları, kıtlık, soykırım ve siyasi sürgün gibi zorunlu nedenlere bağlı olarak göç etmek zorunda kalan çocuk ve ergenlerin göç öncesi, göç sırası ve göç sonrası yaşadıkları travmatik olayların değerlendirilmesi, bireysel, sosyal ve çevresel faktörlere bağlı gelişebilecek suça sürüklenme sebeplerinin belirlenmesi, aynı zamanda bu klinik verilerle ilişkili olabilecek sosyodemografik özelliklerin araştırılması planlanmıştır.
Bipolar bozukluk tip I tanılı ebeveyn çocuklarında psikopatoloji, travma, dissosiyasyon sıklığıve ilişkisi
ÖZET Arka plan ve Amaç: Bipolar Bozukluk tanılı kişilerin çocukları, hem bipolar bozukluk hem de diğer psikopatolojiler için yüksek riskli bir grubu oluşturur. Patolojinin ortaya çıkması için tanımlanan çevresel risk faktörlerinden birisi çocukluk çağı travmasıdır. Travma ve dissosiyasyon ilişkisi de literatürde tanımlanmış olup, bipolar bozukluk tanılı kişilerin çocuklarında dissosiyasyon bildiğimiz kararıyla daha önce araştırılmamıştır. Çalışmanın amacı bu yüksek riskli grupta psikopatoloji, travma ve dissosiyasyonu kontrol grubuyla kıyaslamaktır. Yöntem: İstanbul Tıp Fakültesi, Ruh Sağlığı ve Hastalıkları'nda takip edilen Bipolar Bozukluk tip I tanılı ebeveynlerin 11-17 yaş arası çocukları ve İstanbul Tıp Fakültesi personelinin duygudurum bozukluğu bulunmayan yakınlarının 11-17 yaş arasındaki çocukları çalışmaya alınmıştır. Psikiyatrik değerlendirme, Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli-DSM 5 versiyonu (ÇDŞG-ŞY-DSM-5-T) ile yapılmıştır. İki gruba Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği(CTQ), Ergen Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği(ADES), Güçler ve Güçlükler Anketi(SDQ) verilmiştir. Bulgular: Araştırmaya 31'i vaka, 31'i kontrol grubu olmak üzere toplam 62 çocuk birey dahil edilmiştir. Çalışamaya katılanların 33'ü (%53,2) erkek, 29'u (%46,8) kız olarak belirlenmiştir. Kızların yaş ortalaması 15,48 ± 1,55 iken erkeklerin yaş ortalaması 14,45 ± 1,94 olarak saptanmıştır.(p>0,05). Vaka grubunda eşik altı bipolar bozukluk, duygudurum bozukluğu, anksiyete bozukluğu(p<0,05) ve yaşam boyu psikopatoloji(p=0,001) anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Vaka grubunda CTQ total puanı, fiziksel ihmal ve duygusal istismar puanı anlamlı olarak yüksek saptanmıştır.(p<0,05). ADES ölçeği total ve alt puanları arasında anlamlı fark saptanmamıştır.(p>0,05) Sonuç: Araştırmamızda literatürle uyumlu olarak vaka grubunda duygudurum bozukluğu ve diğer psikopatoloji oranları yüksek saptanmıştır. Travma puanlarının yüksek olması riskli grupta hastalığın daha erken başlayacağı ve kötü gidişli olacağı çocukları belirleyebilir. Dissosiyasyon oranlarının toplum örneklemi ile aynı oluşu bipolar bozukluktaki duygudurum değişimlerinin travma ilişkili diğer patolojilere kıyasla daha biyolojik kökenli olduğunu belirleyebilir ve ayırıcı tanıda faydalanılması düşünülebilir. Riskli grubun uzun süreli takibi hem toplum ruh sağlığı açısından hem de bipolar bozukluğun seyrini anlamak açısından gerekli ve önemlidir.
Otizm spektrum bozukluğu tanısı alan erkek çocuklarda, inhibin B, AMH, DHEA-s serum düzeylerinin ve parmak oranının(2D/4D) sağlıklı kontroller ile kıyaslanması
Arka Plan ve Amaç: Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) erkeklerde kızlara göre daha yaygın görülmektedir. Erkek yanlılığına neden olan faktörlerden birisinin de androjen etkisi olabileceği düşünülmektedir. Bu androjenik etki ile ilgili özellikle prenatal dönemde testosteron, prepubertal dönemde İnhibin B ve Anti-Müllerian Hormon (AMH) suçlanılmakla birlikte İnhibin B ve Anti-Müllerian Hormon (AMH) ile erkek yanlılığı arasında ilişki henüz yeterince araştırılmamıştır. Bu çalışmada OSB'li erkek çocuklarda İnhibin B, AMH, DHEA-S (Dihidroepiandrosteron sülfat) düzeylerinin, ve 2D/4D parmak oranının normal popülasyon ile kıyaslanması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma, olgu grubu ve kontrol grubu olmak üzere iki gruptan oluşmaktaydı. Olgu grubuna DSM-5 tanı kriterlerine göre OSB tanısı almış 42 erkek katılımcı ve kontrol grububa sağlıklı gönüllülerden oluşan aynı sayıda erkek olgu dahil edildi. Çalışma örnekleminin klinik ve sosyodemografik özelliklerini değerlendirmek için sosyodemografik veri formu, psikiyatrik tanıları değerlendirmek için Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli DSM-5-Türkçe (ÇDŞG-ŞY-DSM-5-T) kullanıldı. Ayrıca olgu grubunun klinik özelliklerini değerlendirmek için Güçler Güçlükler anketi, Çocukluk Çağı Otizm Değerlendirme Ölçeği, Sosyal İletişim Ölçeği, Sorunlu Davranış Kontrol Listesi kullanıldı. Her iki gruptan yaklaşık 5-8 ml venöz kan alınmıştır. Serum örnekleri ELISA yöntemi ile değerlendirilerek İnhibin B, AMH ve DHEA-S düzeyleri ölçülmüştür. Ayrıca el antopemetrik ölçümleri için 2D/4D parmak oranı hesaplandı. Bulgular: Olgu grubunun serum İnhibin B düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p= 0.003). Serum DHEA-S düzeyleri ise olgu grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük saptandı (p=0.007). Her iki grubun serum AMH düzeyleri benzerdi (p>0.05). OSB şiddeti ile AMH düzeyleri arasında pozitif anlamlı bir korelasyon ilişkisi bulundu (R=0.281, p = 0.05). Sağ el 2D/4D parmak oranları olgu grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha düşük bulunurken (p<0,001), sol el için 2D/4D parmak oranları gruplar arasında benzerdi(p>0.05). Sol 2D/4D parmak oranı ile otizm şiddeti, sağ 2D/4D parmak oranı ile B kümesi otizm belirtilerinin şiddeti arasında anlamlı ilişki bulundu(p<0.05). Sonuç: Bu çalışmadaki veriler İnhibin B ve DHEA-S düzeylerindeki farklılığın OSB'de erkek yanlılığına katkıda bulunabileceğini düşündürmektedir. AMH ve 2D:4D parmak oranı ile ilgili sonuçlarımız, AMH ve 2D:4D parmak oranının OSB şiddeti ile ilişkili olabileceğini göstermektedir. Daha geniş örneklemlerde, daha fazla sayıda çalışma yapılması OSB'de erkek yanlılığının etyolojisinin anlaşılması açısından faydalı olacaktır.
Özgül öğrenme bozukluğu olan çocuklarda nörotrofik faktör serum düzeylerinin belirlenmesi
Amaç: Özgül öğrenme bozukluğu (ÖÖB) etiyolojisinde nörobiyolojik, genetik ve çevresel faktörlerin etkileşiminin rol oynadığı bilinmekle birlikte mekanizmalar açıklığa kavuşturulmamıştır. Sinir sisteminde nörogenez, nöronal migrasyon, nöroplastisite gibi fonksiyonlarda rol oynayan nörotrofik faktörlerin, bazı nörogelişimsel bozuklukların patofizyolojisinde rol oynadığı gösterilmekle birlikte, ÖÖB etiyopatogenezindeki rolü araştırılmamıştır. Çalışmamızda ÖÖB tanılı çocuklarda beyin kaynaklı büyüme faktörü (BDNF), glial hücre kaynaklı büyüme faktörü (GDNF), sinir büyüme faktörü (NGF), nörotrofin-3 (NT-3) serum düzeylerinin sağlıklı kontroller ile karşılaştırılması ve nörotrofik faktör düzeyleri ile ÖÖB'nin klinik özellikleri arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntemler: Çalışmaya 7-12 yaş arası ÖÖB tanılı 44 çocuk hasta grubu, 44 sağlıklı çocuk ise kontrol grubu olarak dahil edilmiştir. DSM tabanlı görüşmeye ek olarak Özgül Öğrenme Bozukluğu-Klinik Gözlem (ÖÖB-KG) Bataryası ile de tanı desteklenmiştir. Katılımcıların zekâ puanları Wechsler Çocuklar İçin Zekâ Ölçeği Geliştirilmiş Formu (WISC-R) ile belirlenmiş ve psikiyatrik hastalıkların varlığı Okul Çağı Çocuklar İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi- Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli-Türkçe Uyarlaması (ÇDŞG-ŞY-T) ile taranmıştır. Ayrıca tüm gruplara sosyodemografik bilgi formu ve Conners Ebeveyn Derecelendirme Ölçeği-Yenilenmiş Kısa (CADÖ-YK) verilmiştir. Her iki gruptan yaklaşık 5-8 ml venöz kan alınmıştır. Serum örnekleri ELISA yöntemi ile değerlendirilerek nörotrofik faktör düzeyleri belirlenmiştir. Bulgular: ÖÖB grubunda serum BDNF, NGF ve NT-3 düzeyleri sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. DSM-5'e göre sınıflandırılmış ağır ve hafif ÖÖB grupları arasında serum GDNF düzeyleri anlamlı düzeyde farklılık göstermiş, ağır ÖÖB'li olgularda serum GDNF düzeyleri daha düşük saptanmıştır. Okuma bozukluğunun şiddeti ile serum GDNF düzeyleri arasında da anlamlı ilişki saptanmış, okuma hızı daha yavaş olan çocuklarda serum GDNF düzeylerinin daha düşük olduğu bulunmuştur. Sonuçlar: Sonuçlarımız nörotrofik faktörlerin ÖÖB patofizyolojisinde potansiyel bir rolü olabileceğine dair kanıtlar sunmuştur. ÖÖB grubunda serum BDNF, NGF ve NT-3 düzeylerinin yüksek olması, nörogelişimsel hasara sekonder ve koruyucu bir yanıt olarak bu faktörlerin düzeylerinin artmış olabileceğini düşündürmüştür. Nörotrofik faktör düzeyleri ile ÖÖB arasındaki ilişkinin daha fazla araştırma ile doğrulanmasına ihtiyaç vardır.
Otizm spektrum bozukluğu hastalarında ADORA2A ekspresyon profilinin incelenmesi
Arka Plan ve Amaç: Otizm spektrum bozukluğunun etyopatogenezi hala aydınlatılamamış olsa da genetik faktörlerin bozukluk üzerindeki etkisinin belirgin ve çevresel etmenlerle ilişki içerisinde olduğu bilinmektedir. Bu çalışmamızda otizmli çocuk ve ergenlerde ADORA2A gen ekspresyon profilini inceleyerek fenotip üzerindeki etkilerini araştırmayı amaçladık. Yöntem: Çalışmaya DSM-5 tanı kriterlerine göre OSB tanısı almış 93 kişilik vaka grubu ile yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş 105 kişilik kontrol grubu dahil edildi. Katılımcılarla gerçekleştirilen görüşmelerde sosyodemografik verileri, hastalık şiddetleri ve ilişkili sorunlar tarandı ve kan örnekleri alınarak gen ekspresyon düzeyleri Gerçek Zamanlı PZR yöntemi ile belirlendi. İstatistiksel analizler R ve Sosyal Bilimler için İstatistik Paket Programları (SPSS, 21.0) kullanılarak gerçekleştirildi. Bulgular: Araştırmada vaka grubunda yer alan katılımcıların %86' si erkek, %14' ü kadın olup, ay cinsinden yaş ortalaması 108,73 ± 42,93 ay iken, kontrol grubunda yer alan katılımcıların %86,7' si erkek, %13,3' ü kadın olup, ay cinsinden yaş ortalaması 110,65 ± 46,33 aydı. Gruplar arasında cinsiyet ve yaş açısından anlamlı bir farklılık yoktu. Gen ekspresyon analizlerinden elde edilen sonuçlara göre ADORA2A gen ekspresyonunun vaka grubunda kontrol grubundan daha az eksprese edildiği gösterildi (vaka ort=3,327492, kontrol ort=2,911496, fold change=1,334219333). İstatistiksel olarak bu değişimin anlamlı olduğu saptandı (p=0.001504). Bunun yanı sıra vaka grubunda ÇODÖ semptom şiddeti ile ADORA2A ekspresyon düzeyi arasında anlamlı bir negatif yönde ilişki bulundu (p= 0,038). Ayrıca ADORA2A ekspresyon düzeyi ile SDKL-Yinelenen Davranışlar alt ölçeği arasında da negatif yönde anlamlı bir ilişki bulundu (p=0,046 ). Sonuç: ADORA2A geni ekspresyon profiline dair literatürde uzlaşılmış bir veri olmamasına rağmen, çalışmamızda saptanan sonuçlar bu genin ekspresyonunun otizm ile etyolojik açıdan ilişkili olabileceğine işaret edebilir. Aynı zamanda ADORA2A ekspresyon düzeyinin otizm belirti şiddeti ile negatif bir korelasyon göstermesi, bozukluğun spektrum boyutu ile de alakalı olabileceğini gösterebilir. Sonuçlarımız sonraki çalışmalar için bir temel teşkil edebilecek ekspresyon düzeylerinin, daha büyük örneklem gruplarında tekrarlanmasını gerektirmektedir.
Otizm spektrum bozukluğu tanılı çocukların kliniği ile ebeveynlerinin kronotip özellikleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada, otizm tanılı çocukların otizm semptomlarının şiddeti ile ebeveynlerinin uyku kalitesi ve kronotip özellikleri arasındaki ilişki araştırılmıştır. Çalışmaya, Temmuz 2022-Ocak 2023 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğinde otizm tanısı ile takip edilmekte olan veya ilk kez otizm tanısı konulan olgular ve ebeveynleri dahil edilmiş olup olguların otizm tanısı DSM-5 tanı kriterlerine göre konulmuştur. Otizm tanılı çocukların sosyodemografik özelliklerini saptamak için sosyodemografik veri formu kullanılmış olup otizm semptomlarının şiddetini değerlendirmek için Çocukluk Otizmi Derecelendirme Ölçeği ve Otizm Davranış Kontrol Listesi kullanılmıştır. Ebeveynlerin uyku kalitesinin değerlendirmek için Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi, kronotip özelliklerini değerlendirmek için Sabahçıl-Akşamcıl Anketi (MEQ) kullanılmıştır. Bu çalışmada, 88 anne ve 83 baba MEQ ölçeğini tamamlamıştır. MEQ ölçeği kullanılarak yapılan değerlendirmeye göre, annelerin kronotip özelliklerine göre dağılımı şu şekildedir: %4,5'i akşamcıl tipe yakın, %52,3'ü ara tip, %39,8'i sabahçıl tipe yakın ve %3,4'ü kesinlikle sabahçıl olarak sınıflandırılmıştır. Buna karşılık, babaların kronotip özelliklerine göre dağılımı şu şekildedir: %1,2'si kesinlikle akşamcıl, %3,6'sı akşamcıl tipe yakın, %59'u ara tip, %31,3'ü sabahçıl tipe yakın ve %4,8'i kesinlikle sabahçıl olarak sınıflandırılmıştır. Doğum sonrası küvöz öyküsü ve uyku sorunlarına sahip çocukların babalarının uyku kalitesinin düşük olduğu, annelerin ise otizm semptomlarının şiddeti azaldığında daha iyi uyuduğu bulunmuştur (P<0.05). Düzenli ilaç kullanan çocukların annelerinin uyku ilacı kullanımının arttığı tespit edilmiştir (P<0.01). Otizm semptomlarının şiddeti arttıkça, ebeveynlerin kronotip özelliklerinin akşamcıl tipe doğru kaydığı görülmüştür (P<0.05). Otizm semptomlarının şiddeti arttıkça, ebeveynlerin uyku kalitesi düşerken, annelerin uyku kalitesinin daha fazla etkilendiği saptanmıştır. Sonuç olarak; bu çalışma güncel literatürü incelediğimiz kadarıyla, otizm tanılı çocukların ebeveynlerinin uyku kalitesi ve kronotip özelliklerini değerlendiren ilk çalışma olduğu için literatüre önemli katkılar sağlamaktadır. Çalışma, ebeveynlerin uyku kalitesinin iyileştirilmesinin otizm semptomlarını azaltabileceğini ve semptomların azaltılmasının ebeveynlerin uyku kalitesini artırabileceğini öne sürmektedir. Ayrıca, otizmli çocukların semptomlarının şiddetinin, ebeveynlerin kronotip özelliklerini akşamcıl tipe kaydırarak çeşitli sağlık sorunlarına neden olabileceği belirtilmektedir. Bu nedenle, otizmli çocukların semptomlarının azaltılması için tedaviye başlamak, özellikle annelerin uyku ve yaşam kalitesini olumlu yönde etkileyebilir.
Özgül öğrenme bozukluğu olan çocuklarda akran zorbalığı sıklığı ve ilişkili faktörlerin araştırılması
Arka Plan ve Amaç: Özgül öğrenme bozukluğu (ÖÖB) olan çocukların normal gelişim göstermekte olan yaşıtlarına göre akran zorbalığına daha fazla katıldıkları birçok çalışmada gösterilmiştir. Ancak ÖÖB popülasyonunda, olguların akran zorbalığı katılımcı rollerine göre gruplara ayrılarak, akran zorbalığı ve klinik özellikleri ilişkisini değerlendiren araştırmaya rastlanmamıştır. Bu çalışmada, öğrenme bozukluğu olan çocuklarda akran zorbalığı sıklığını ve ilişkili faktörleri incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızın ilk basamağında öğrenme bozukluğu olan çocuklarda akran zorbalığı sıklığını belirlemek amacıyla 114 ÖÖB'li olgu dahil edildi. Dsm tabanlı görüşmeye ek olarak Özgül Öğrenme Bozukluğu-Klinik Gözlem (ÖÖB-KG) Bataryası ile psikometrik testle de tanı desteklenmiştir. Olweus Öğrenciler için Akran Zorbalığı Anketi verilerek olguların katılımcı rolü gruplarına ayrılması sağlandı. İkinci aşamada ÖÖB olan çocuklarda akran zorbalığı ile ilişkili faktörlerin araştırılması kapsamında 93 olgu incelenmiştir. Olguların 40'ı hiçbiri (kontrol grubu), 40'ı kurban grubunu, 10'u zorba-kurban grubunu, 3'ü ise zorba grubunu oluşturmaktaydı. Olgulara Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu (ÇDŞG-ŞY) ile yarı yapılandırılmış tanısal görüşme çizelgesi uygulanmıştır. Ayrıca tüm gruplara sosyodemografik bilgi formu, Çocuk ve Ergenler İçin Sosyal Destek Değerlendirme Ölçeği, Güçler ve Güçlükler Anketi-ebeveyn formu (GGA-AB) ve Conners Ebeveyn Derecelendirme Ölçeği-Yenilenmiş Kısa (CADÖ-YK) gereçleri verilmiştir. Bulgular: ÖÖB olan çocukların yarısının kurban, zorba veya zorba-kurban rolünde akran zorbalığında yer aldıkları bulunmuştur. Kurban ve kontrol grubu karşılaştırmasında, algılanan düşük arkadaş desteğinin (p<0,001) ve yüksek öğretmen desteğinin (p=0,002) kurban olmayı predikte ettiği tespit edildi. Ayrıca hiç arkadaşı olmama veya bir arkadaşı olma durumunun kurban olma riskini artırdığı belirlendi (p=0,020). Algılanan sosyal aile desteğinde istatistiksel anlamlılık görülmemiş olmakla beraber (p=0,532), aile bütünlüğünün bozulması kurban olma riskini artırmaktadır (p=0,026). Son olarak yaşam boyu psikiyatrik komorbiditenin artması kurban olmayı predikte ettiği belirlendi (p=0,038). Sonuç: Bulgularımız ÖÖB olan çocuklarda akran zorbalığının sıklıkla görüldüğüne dikkat çekmiştir. ÖÖB'li bireylerin sosyal destek düzeylerinin ve özellikle akran ilişkilerinin ele alınması, uygun müdahalelerin sağlanması yararlı olacaktır.
Gebe ergenlerde dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, dürtüsellik ve ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi
Bu çalışmada bir grup gebe ergende Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), dürtüsellik, yaşam kalitesi ve ilişkili faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'ne başvuran 12-19 yaş arası 50 ergen gebe ve sosyodemografik özellikler açısından benzer 55 kontrol çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm olgular Barrat Dürtüsellik Ölçeği-11 (BDÖ-11), Conners-Wells Ergen Özbildirim Ölçeği uzun formu (CWEÖÖ-U) ve Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇİYKÖ) ile dürtüsellik, DEHB ve yaşam kalitesi açısından taranmıştır. Ayrıca çalışma grubunda herhangi bir gebelikten korunma yöntemi kullanılıp kullanılmadığı, gebelik haftası, gebelik komplikasyon(lar)ı, varsa önceki gebelikler, bebeğin babasının yaşı; ve her iki grupta katılımcıların yaşı, eğitim durumu, daha önce psikiyatrik tanı alıp almadığı, medeni durumu, kiminle birlikte yaşadığı, adli bir süreci olup olmadığı, cinsel olarak aktif olup olmadığı, sigara, alkol ve madde kullanım öyküsü ve geçirilmiş travma öyküsü olup olmadığı kaydedilmiştir. Çalışma grubunda DEHB ve dürtüsellik, kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede yüksek saptanmıştır. ÇİYKÖ alt ölçeklerinde fiziksel sağlık alt ölçek puanlarının gebe ergenlerde kontrol grubuna kıyasla daha düşük olması, gebelikte fiziksel sağlığın olumsuz etkilendiği göstermektedir. Sosyodemografik verilere bakıldığında çalışma grubunun eğitim düzeyinin kontrol grubuna kıyasla daha düşük olduğu, çalışma grubunun büyük bir kısmının okula devam etmediği ve okula devam eden gebelerin de akademik başarılarının kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde düşük olduğu görülmektedir. Ayrıca gebe ergenlerin annelerinin, kontrol grubunun annelerine göre daha az eğitim almış olduğu ve 18 yaş altında gebe kalma oranlarının daha yüksek olduğu izlenmiştir. Ölçekler arası korelasyonlara bakıldığında, CWEÖÖ-U alt ölçekleri ( aile problemleri, duygusal sorunlar, DEHB indeksi, DSM-IV DEHB semptom alt ölçekleri ) ile ÇİYKÖ alt ölçekleri arasında saptanan istatistiksel olarak anlamlı negatif korelasyon, DEHB varlığının olguların yaşam kalitesini belirgin olarak bozduğunu desteklemektedir. Sonuç olarak; tedavi edilmemiş DEHB ve dürtüsellik; riskli cinsel davranışlar, erken yaşta başlayan cinsel deneyimler, korunmasız cinsel ilişki gibi nedenlerle erken ve planlanmamış gebelik riskini belirgin oranda artırmaktadır. Ergen gebeliği hem fiziksel ve ruhsal açıdan yeterli olgunluğa erişmemiş olan ergenin hem de doğacak çocuğun sağlığı açısından tüm dünyada önemli bir sorun teşkil etmektedir. Ergen anneler kendi eğitimlerini sürdüremedikleri gibi bilgi deneyim eksikliği ve ekonomik yetersizlikler sebebiyle çocuklarına kaliteli bakım, sağlık ve eğitim sağlamakta zorluk yaşayabilirler ve bu durum nesiller boyu devam eden bir yoksulluk döngüsüne neden olabilir. Tüm bu nedenlerle, bu riskli grubu daha iyi tanımak ve erken müdahale, koruma ve destek programlarının hazırlanması, ergen gebeliğinin ve olası olumsuz sonuçlarının azaltılması açısından faydalı olacaktır. Anahtar kelimeler: Ergen gebeliği, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, dürtüsellik, yaşam kalitesi
Otizm spektrum bozukluğu hastalarında hedef gen TMLHE ekspresyon profilinin incelenmesi
Otizm spektrum bozukluğunun (OSB) etiyopatogenezi tam olarak aydınlatılamamış olsa da, birçok çalışma OSB'de genetik etmenlerin önemini vurgulamaktadır. Bu genetik mekanizmaların olgular arasında geniş heterojenite gösterdiği ve nörogelişimden sorumlu genlerin ifadesini etkileyebilen çevresel faktörlerle etkileşim içerisinde OSB etiyopatogenezinde kompleks bir biçimde rol oynadığı gösterilmiştir. Bu çalışmada TMLHE (Trimetillizin Hidroksilaz, Epsilon) geninin ekspresyon profilini inceleyerek fenotip üzerindeki etkilerini araştırmayı amaçladık. Yöntem: Çalışmaya DSM-5 tanı kriterlerine göre OSB tanısı almış 100 kişilik hasta grubu ile yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş OSB tanısı almayan 100 kişilik kontrol grubu dahil edildi. Katılımcılarla gerçekleştirilen görüşmelerde sosyodemografik verileri, otizm şiddetleri ve ilişkili sorunlu davranışlar tarandı ve kan örnekleri alınarak gen ekspresyon düzeyleri Gerçek Zamanlı PZR yöntemi ile belirlendi. İstatistiksel analizler R ve Sosyal Bilimler İçin İstatistik Paket Programı (SPSS, 21.0) paket programları kullanılarak gerçekleştirildi. Bulgular: Araştırmada hasta grubunda yer alan katılımcıların %87'si erkek, %13'ü kadın olup, ay cinsinden yaş ortalaması 111,33 ± 43,53 ay iken, kontrol grubunda yer alan katılımcıların %85'si erkek, %15'ü kadın olup, ay cinsinden yaş ortalaması 110,56 ± 42,85 aydı. Gruplar arasında cinsiyet ve yaş açısından anlamlı bir farklılık yoktu. Gen ekspresyon analizlerinden elde edilen sonuçlara göre TMLHE gen ekspresyonunun hasta örneklerinde kontrol örneklere göre istatistiksel olarak sınırda anlamlı şekilde daha yüksek olduğu gösterildi (p=0.048). (hasta ort=7,9, kontrol ort=7,6, fold change=0,06). Olgularda ekspresyonu etkilemeyen yanlış anlamlı mutasyonların çoğunlukta olabilmesi, olası posttranskripsiyonel ve posttranslasyonel değişiklikler, ekspresyon düzeyini değiştirebilecek diğer tüm faktörlerden etkilenmiş olabilmesi, ya da düşük protein ekspresyonunun olası kompansasyonu sonucu olarak yüksek gen ekspresyonu olabilmesi bu durumu açıklayabilir. Sonuç: TMLHE geni ekspresyon profiline dair literatürde uzlaşılmış bir veri olmadığı göz önünde bulundurulduğunda, sonraki çalışmalar için bir temel olabilecek çalışmamızda saptanan 2 ekspresyon düzeylerinin eşlik eden olası genetik değişikliklerle ilişkiselliğini tespit etmek için, TMLHE geni ile koeksprese edilen diğer genlerin genomik ve transkripsiyonel değişiklikleri, TMLHE geninin testin uygulandığı kan dışındaki diğer dokulardaki ekspresyon düzeyleri, TMLHE gen ürününün biyokimyasal analizleri de dahil edilerek daha büyük örneklemde araştırılması otizmin etiyolojisine dair genetik etmenlere dair kavrayışımızı arttıracaktır. Anahtar Sözcükler: Otizm Spektrum Bozukluğu, TMLHE, Gen Ekspresyonu
Otizm spektrum bozukluğu tanılı çocuklarda kronotip özellikleri ve kronotip özelliklerin klinik bulgularla ilişkisi
Çalışmamızda OSB tanılı çocuklardaki kronotip özellikleri ve bu özellikler ile otizm semptomlarının şiddeti arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca kronotip kavramından ayrı düşünülemeyecek olan uykunun otizmin semptom şiddetiyle ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır. Çalışmaya, Temmuz 2022- Temmuz 2023 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğinde OSB tanısı ile takip edilmekte olan veya ilk kez OSB tanısı konulan 4-11 yaş arasında olan 100 çocuk ve onların ebeveynleri katılmıştır. Çalışmaya katılan OSB tanılı çocukların başka bir metabolik, nörogenetik veya nörolojik hastalığa sahip olması dışlama kriteri olarak belirlenmiştir. Çocukların OSB tanıları DSM-5 tanı kriterlerine göre konulmuş olup; otizmin derecesi Çocukluk Otizmi Derecelendirme Ölçeği (CARS) ile belirlenmiştir. Çalışmanın gereçlerinde; OSB tanılı çocukların sosyodemografik verilerini elde etmek amacıyla sosyodemografik veri formu, otizminin semptom şiddetini belirlemek amacıyla Otizm Davranış Kontrol Listesi (ODKL) ve Çocukluk Otizmi Derecelendirme Ölçeği (CARS), uyku kalitesini değerlendirmek amacıyla Çocuk Uyku Alışkanlıkları Anketi (ÇUAA), kronotip özelliklerini değerlendirmek amacıyla da Çocukluk Dönemi Kronotip Anketi (ÇDKA) kullanılmıştır. Araştırmamızda OSB tanılı çocuklarda belirlenen kronotip özellikleri incelendiğinde; çocukların %21'inin sabahçıl, %59'unun ara form, %20'sinin de akşamcıl kronotip olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Akşamcıl kronotip özelliklerine sahip olan otizm tanılı çocukların; ara form ve sabahçıl kronotip özelliklerine sahip olan otizm tanılı çocuklardan daha sık uyku problemi gösterdikleri belirlenmiştir (p<0,001). Uyku problemleri olan otizm tanılı çocukların otizm semptom şiddetinin de fazla olduğu tespit edilmiştir (p<0,01). Akşamcıl kronotip özelliklerine sahip otizm tanılı çocukların otizm semptom şiddeti; ara form kronotip özelliklerine sahip otizm tanılı çocukların otizm semptom şiddetinden daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Otizm semptom şiddetinin sorgulandığı insanlarla ilişki (p=0,01), duygusal tepkiler (p<0,05), görsel tepki (p<0,05), korku ya da sinirlilik (p=0,01), sözel olmayan iletişim (p<0,05), etkinlik düzeyi (p<0,05) alanlarında yaşanan sıkıntının; akşamcıl kronotip özellikleri gösteren otizm tanılı çocuklarda ara form kronotip özellikleri gösteren otizm tanılı çocuklardan daha şiddetli olduğu saptanmıştır. Otizm semptom şiddetinin sorgulandığı; taklit (p<0,05), duygusal tepkiler (p<0,05), bedenin kullanımı (p<0,05), nesne kullanımı (p<0,01), değişikliğe uyum (p<0,05), görsel tepki (p<0,01), dinleme tepkisi (p<0,01), tatma, koklama, dokunma tepkisi ve kullanımı (p<0,01), korku ya da sinirlilik (p<0,01), sözel olmayan iletişim (p<0,05), etkinlik düzeyi (p<0,01), zihinsel tepkilerin düzeyi ve tutarlılığı (p<0,01) alanlarında sıkıntı yaşayan otizm tanılı çocukların daha fazla uyku problemi olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak; otizm tanılı çocukların kronotip özellikleri ve kronotip özelliklerin otizmin semptom şiddetiyle ilişkisini araştıran çalışmalar nicel ve nitel olarak yetersiz olmakla birlikte; bu çalışmanın bu alandaki çalışmalar açısından literatüre katkısı olacağını düşünmekteyiz. Çalışmamız kronotip özellikler ve kronotipin sıkı bir ilişki içinde olduğu uyku kavramı ile otizmin semptom şiddeti arasındaki ilişkiye dikkat çekmektedir. Bu açıdan değerlendirildiğinde otizm tanılı çocuklarda; uyku kalitesinin optimal düzeyde olmasını sağlamanın ve sirkadiyen ritmin optimal düzeyde işleyişini hedeflemenin otizm semptom şiddetini hafifletmek açısından önemli olabileceği çalışmamız tarafından öne sürülmektedir. Bu açıdan muayeneye alınan otizm tanılı çocuklarda rutin olarak uyku özelliklerini detaylı bir şekilde sorgulamak önemlidir. Otizm tanılı çocuklar ve aileleri için kapsamlı müdahale programları geliştirmek amacıyla bu çocuklarda uyku ve sirkadiyen ritim bozuklukları detaylı olarak değerlendirilmeli, davranışsal ve farmakolojik yönetim stratejilerine dahil edilmelidir. Anahtar kelimeler: otizm, çocuk, uyku, kronotip, sirkadiyen
Yavaş bilişsel tempo tanılı çocuk ve ergenlerde serum nitrik oksit, sirtuin-1, matrix metalloproteinaz-9 ve telomeraz düzeylerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada, Yavaş Bilişsel Tempo (YBT) tanılı çocuk ve ergenlerde serum NO, SIRT-1, MMP-9 ve telomeraz düzeylerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları bölümüne başvuran ve YBT tanısı alan çocuk ve ergenler, ebeveynlerinin onamı alınarak dahil edilmiştir. Kontrol grubu ise; istatistiksel olarak cinsiyet ve yaş açısından benzer seçilen çocuk ve ergenlerden oluşmuş, yine ebeveynlerinden onam alınarak çalışmaya dahil edilmişlerdir. Tüm olguların sosyodemografik özelliklerini saptamak için sosyodemografik veri formu, YBT'nin değerlendirilmesi için Barkley Çocuk Dikkat Anketi (BÇDA), eşlik eden Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) semptomlarının saptanması için Conners Ebeveyn Derecelendirme Ölçeği Kısa Formu (CEDÖ-KF), yürütücü işlevlerini değerlendirmek için Stroop ve İz Sürme Testi (İST) kullanılmıştır. Gelen hasta ve kontrol gruplarından kan alınıp, biyokimya tüpüne konularak santrifüj edildikten sonra çalışılana kadar -80 C de bekletilmiştir. Tüm kanlar tamamlandıktan sonra hastalar ve kontrollerin serum NO, SIRT-1, MMP-9 ve telomeraz düzeyleri ELİSA kitleriyle çalışılmıştır. Yapılan çalışmada hasta grubunun serum SIRT-1 ve telomeraz düzeyi kontrol grubundan anlamlı düzeyde yüksek, MMP-9 ve NO düzeyi ise anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. Ayrıca hasta grubunda BÇDA ve CEDÖ-KF'nin tüm alt ölçek puan ortalamalarının kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek olduğu izlenmiştir. Yine hasta grubu yürütücü işlev değerlendirme testlerinde (Stroop ve İST) kontrol grubuna kıyasla daha kötü performans sergilemiştir. Sonuç olarak bizim çalışmamızda YBT tanılı çocuk ve ergenlerin yürütücü işlev performansları daha zayıf olarak izlenmiştir. Bilişsel işlevlerle ilişkili olduğu düşünülen biyobelirteçlerden NO, SIRT-1, MMP-9 ve telomeraz düzeyleri YBT'de ilk kez değerlendirilmiş ve bahsi geçen moleküller hasta grubunda sağlıklı kontrollere kıyasla anlamlı olarak farklı bulunmuştur. YBT kişinin yaşamında akademik, sosyal ilişkiler, yaşam kalitesi gibi işlevsellik alanlarını olumsuz etkileyen bir bozukluk olduğundan, YBT tanılı çocuk ve ergenleri daha iyi tanımak ve YBT'nin patofizyolojisini daha iyi anlamak adına yapılacak çalışmalar oldukça önem arz etmektedir. Anahtar kelimeler: Yavaş Bilişsel Tempo, NO, SIRT-1, MMP-9, telomeraz
Hematopoietik kök hücre nakli sonrası izole odada kalan çocuklarda yalnızlık algısı ve posttravmatik stres bozukluğunun araştırılması
Amaç: Bu çalışmada, hematopoietik kök hücre nakli yapılan çocuklarda izole odada kalma ve ekran maruziyeti yoğunluğunun yalnızlık algısına etkisi ve olası post-travmatik stres bozukluğunun araştırılması ve kontrol grubu ile kıyaslanması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Pediatrik Onkoloji Servisi'nde yatan kemik iliği nakli yapılmış ve yapılmamış olan 8-18 yaş çocuk hastalar üzerinde yürütülmüştür. Çalışmamıza 3 farklı gruptan hasta dahil edilmiştir. İlki hematopoietik kök hücre nakli yapılmış izole odada kalmış çocuklar, ikincisi benzer maligniteler nedeniyle hematoloji onkoloji servisinde daha önce yatışı olmuş ancak kemik iliği nakli yapılmamış ve izole odada kalmayan çocuklar, üçüncü grup ise sağlıklı kontrol grubu. Bu üç grup yalnızlık algısı ve ekran maruziyeti, anksiyete, depresyon ve posttravmatik stres bozukluğu açısından karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çocuk travma (ÇTSS-TÖ) ölçek puanlarının (özellikle ağır ve çok ağır travma), kontrollerle kıyaslandığında, kemik iliği transplantasyonu (KİT) uygulanan ve uygulanmayan hasta grubunda anlamlı şekilde artmış olduğu izlendi (p<0.001). Problemli medya kullanımı ve yalnızlık algısı ölçek puanları ise, KİT uygulanan hasta grubunda, KİT uygulanmayan hasta grubuna ve kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek (sırasıyla p=0.013 ve p<0.001) bulundu. Sosyal fobi, ayrılma anksiyetesi bozukluğu, yaygın anksiyete bozukluğu ve major depresif bozukluk t skoru değerlerinin KİT uygulanan ve uygulanmayan hasta grupları arasında fark yaratmadığı, ancak her iki hasta grubunda da kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek düzeylerde olduğu (p<0.001) saptandı. Buna karşın; panik bozukluk ve obsesif-kompulsif bozukluk t skoru değerleri ise tersine KİT uygulanmayan hasta grubunda, KİT uygulanan hasta grubuna ve kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek düzeyde (sırasıyla p<0.001 ve p=0.013) idi. KİT uygulanan hasta grubu ile kontrol grubu arasında ise anlamlı bir fark ortaya saptanmadı. Yakın arkadaşı olma yüzdeleri KİT uygulanmayan hasta grubunda (p=0.003), sosyal medya kullanım yüzdeleri KİT uygulanan hasta grubunda düşüktü (p=0.089). Bununla birlikte oyun oynama amaçlı akıllı telefonu kullanma durumunun KİT uygulanan ve uygulanmayan hasta grubunda, kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek düzeylerde olduğu (p=0.008), buna karşın mesajlaşma ve konuşma amaçlı kullanmanın ise kontrol grubuna göre anlamlı şekilde düşük düzeylerde olduğu saptandı (p<0.001). Sonuç: Kemik iliği nakli yapılan hastalarda travma ve yalnızlık, sosyal fobi, ayrılık/yaygın anksiyete ve majör depresif bozukluk düzeyleri daha yüksek bulunurken, panik bozukluk ve obsesif-kompulsif bozukluk düzeyleri kontrollerden farklı değildir.
Erken başlangıçlı bipolar bozukluk tanısı olan hastalarda antidepresan tedavisi ile ortaya çıkan mani gelişimine katkıda bulunan risk faktörlerinin araştırılması
Amaç: Erken başlangıçlı Bipolar bozukluk (BPB) ciddi bir hastalık seyri ve kötü prognoz ile ilişkilidir. BPB'ın ortaya çıkması %60 oranında 20 yaş altında olmakla birlikte prepubertal başlangıçlı BPB olan çocuklar, puberte sonrası başlangıçlı BPB olanlara göre hastalık seyri yaklaşık 2 kat daha şiddetlidir. Buna göre, çocuk ve ergen olgu grubunda BPB'yi başlatıcı faktörlerin tespit edilmesi önem kazanmıştır. Bu faktörlerin içerisinde kanıtlanmış en önemli bulgu ailede BPB öyküsünün olmasıdır. Ayrıca Antidepresan Tedavisi ile Ortaya çıkan Mani (ATOM) gelişimi de önemli bir risk faktörü olarak düşünülmüş olup DSM 5' te bipolar bozukluğun bir belirtisi olarak antidepresan ilaç kaynaklı BPB'in kavramlaştığı görülmektedir. Çocuk ve ergen yaş grubunda ATOM gelişimine yol açan biyolojik faktörler daha önce araştırılmamış olup bu projede özellikle hipotalamo-pitüiter-tiroid ve hipotalamo-pitüiter-gonadal eksenler değerlendirilerek bu duruma yol açan biyolojik bir öngördürücü bulunması amaçlanmıştır. Yöntem: Bu çalışma Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniğine başvurmuş ve BPB tanısı ve majör depresif bozukluk tanısı almış 9-18 yaş aralığındaki çocuk ve ergenler dahil edilmiştir. Olgular 2 gruba ayrılacak şekilde seçilmiştir. Bu gruplar; ATOM ve Unipolar Depresyon olarak adlandırılmış olup toplamda 60 çocuk ve ergen alınmıştır. Bu olgulara Çocuklar için Global Değerlendirme Ölçeği ve Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği uygulanmıştır. Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Endokrinolojisi Bilim Dalı tarafından çalışmaya dahil edilen olguların puberte ve genel gelişim evrelemesi yapılmıştır. Hipotalamik-pitüiter-tiroid eksenini değerlendirmek için tiroid hormon düzeyleri ve tiroid otoantikorlarları düzeyleri bakılmıştır. Sex steroidlerinin dahil olduğu hipotalamik-pitüiter-gonadal eksenin değerlendirilmesinde ayrıntılı puberte muayenesi yapılmış ve puberte ile ilişkili hormonların (FSH, LH, Total Testesteron, Serum Estradiol, DHEA-S) kan düzeyi belirlenmiştir. Bulgular: ATOM oluşumunda tespit edilen risk faktörleri olarak; otoimmun tiroid hastalığı (Hashimato tiroidi) (OR=3.6; %95 GA:1.1-12.2; p=0.035), eşlik eden panik bozukluk öyküsü (OR=10.9; %95 GA:1.9-62.6; p=0.007), postpartum depresyon (OR=5.5; %95 GA:1.6-18.5; p=0.005) ve otoimmun tiroid hastalığı (OR=3.6; %95 GA:1.1-11.1; p=0.022) olması tespit edilmiştir. ATOM grubunda cinsel (p=0.001) ve fiziksel istismar (p=0.049) puanlarının ve genel toplam travma puanlarında (p=0.011) anlamlı olarak daha yüksek olduğu gösterilmiştir. Pubik kıllanma başlangıç yaşı incelendiğinde ATOM grubundaki hastalarında pubik kıllanmanın daha erken yaşta başladığı tespit edilmiştir (p=0.001). Ayrıca gonadal steroid düzeylerinde, ATOM grubu Unipolar Depresyon grubu ile cinsiyete göre karşılaştırıldığında kız cinsiyet grubunda total testosterone (p=0.020) ve DHEA-S (p=0.035) düzeylerinin anlamlı olarak yüksek olduğu saptanırken, erkek grubunda ise sadece DHEA-S (p=0.029) düzeylerinde anlamlı yükseklik saptanmıştır. Sonuç: Anti-TPO antikorlarının ve puberte ile ilişkili hormonlardaki saptanan dengesizliklerin ATOM fenotipinin oluşumu ile ilişkilidir. Otoimmun tiroid hastalığı ve puberte değerlendirmesinin özellikle riskli gruplarda antidepresan tedavisi öncesinde yapılmasını içeren, farklı sosyodemografik özelliklere sahip örneklemlerde randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Üniversite öğrencileri arasında çocukluk çağı cinsel istismar sıklığı, cinsel istismar bildirim sıklığı ve bildirim ile ilişkili faktörler
Amaç:Bu çalışma, geç ergenlik döneminde yer alan üniversite öğrencileri arasında çocukluk çağı cinsel istismar mağduriyeti ve mağdur gençlerin cinsel istismarı biri ile paylaşma sıklığını belirlemek, cinsel istismar bildirimini etkileyen faktörleri tanımlamayı amaçlamaktadır. Yöntem: Çalışmanın örneklemini, Karadeniz Teknik Üniversitesi'nde öğrenim gören 18 yaşını doldurmuş 24 yaşından küçük toplam 1249 öğrenci oluşturmaktadır. Katılımcılar, literatürdeki benzer çalışmalara dayanarak hazırlanan 'çocukluk çağı cinsel istismarı bildirim anketini' tamamlamışlardır. Ankette mağdurların istismar özelliklerini inceleyen çoktan seçmeli soruların yanı sıra bildirimi engelleyen faktörleri bireysel, ailesel ve toplumsal engellere kategorize eden 28 madde yer almıştır. Katılımcılar ayrıca Beck Depresyon Ölçeği ve Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeğini de doldurmuşlardır. Elde edilen veriler SPSS 23.00 programına girilmiş ve gerekli istatistiksel analizler yapılmıştır. Bulgular: Katılımcıların %41.6'sı çocukluk çağında en az bir kez cinsel istismar mağduru olduklarını belirtmişlerdir. Mağdurların %56.3'sü kadın, %43.7'si erkektir. Mağduriyet ile cinsiyet arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır. En yaygın istismar tipi %39.9 ile temas içermeyen tip olurken, diğer tipler sırasıyla %9.4 ile dokunma-dokundurtma tipi, %1 ile penetrasyon tipi cinsel istismardır. Kız cinsiyette temas içermeyen ve dokunma-dokundurtma tipi cinsel istismar mağduriyetleri anlamlı oranda daha yüksektir. Penetrasyon tipinde ise cinsiyetler arası farklılık saptanmamıştır. Mağdurların %1.9'u her üç tipe maruz kalmışlardır. İstismar faili olarak en sık arkadaşlar tanımlanmıştır. Mağdurların herhangi bir istismar tipini birine bildirme oranı %51.7, adli bildirimde bulunma oranı ise %4.6'dır. Bildirim en sık arkadaşlara yapılmıştır. Erkek cinsiyette istismar bildirimi anlamlı olarak daha düşüktür. Mağdur katılımcıların depresyon puanları anlamlı oranda daha yüksek, benlik saygıları anlamlı olarak daha düşüktür. Çocukluk çağı cinsel istismarı bildirmeme nedeni olarak en sık 'Bu olayı önemsemedim' seçeneği işaretlenmiştir. Çocukluk çağı cinsel istismarı, en sık bireysel engeller, sonrasında toplumsal ve ailesel engeller nedeniyle bildirilmemiştir. Çocukluk çağı cinsel istismarına ilk maruz kalma yaşı azaldıkça, bildirilmeme nedeni olarak belirtilen ailesel ve toplumsal engellerin oranı önemli ölçüde artmıştır. Sonuç: Bu çalışma, Türkiye'de çocukluk çağı cinsel istismarı bildirimi üzerine yapılmış ilk çalışmadır. Bildirimde bulunmama nedenleri cinsiyete, ilk maruz kalınan yaşa ve istismarın tipine bağlı olarak değişebilir. Bu çalışma, çocukluk çağı cinsel istismarı farkındalık eğitimlerinde ve çocuklar için güçlendirme programlarında bildirim engellerine odaklanmanın gerekli olduğunu göstermektedir.
Madde kullanımı olan ergen ve gençlerde sosyal medya bağımlılığı ve oyun bağımlılığının değerlendirilmesi
Çalışmamızda Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi AMATEM ve/veya Çocuk Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine madde kullanımı nedeni ile başvuran ergen ve gençlerde sosyal medya bağımlılığı, dijital oyun bağımlılığı ve yalnızlık değerlendirilmiştir. Araştırmaya madde kullanımı nedeni ile başvuran, ayaktan veya yatarak tedavi gören, 15-24 yaş arası, çalışmaya katılamaya gönüllü 93 hasta alınmıştır. . Kontrol grubu olarak da; çevre okullarda öğrenim gören ve küçük işletmelerde çalışan, yaşamının herhangi bir döneminde madde kullanım öyküsü olmayan, yaş ve cinsiyet açısından hasta grubuyla benzer özelliklere sahip 91 sağlıklı gönüllü birey alınmıştır. Her iki gruba da Sosyodemografik Veri Formu, Ergenler İçin Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği Kısa Formu, İnternette Oyun Oynama Bozukluğu Ölçeği Kısa Formu ile UCLA Yalnızlık Ölçeği uygulandı. Hasta grubuna ek olarak Madde Kullanım Bozuklukları Tanıma Testi-Genişletilmiş uygulandı. Çalışmamızda hasta ve kontrol grubunda yaş ortalamaları, cinsiyet, anne ve baba yaşları açısından anlamlı fark saptanmadı. Hasta grubunun vücut kitle indeksi (VKİ) ortalaması, kontrol grubuna kıyasla istatistiksel açıdan anlamlı düşük bulunmuştur. Hasta grubunda eğitim seviyesi, okula devam etme, ders başarısı kontrollere kıyasla istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük saptandı. Annenin eğitim durumu ve işi bakımından her iki grupta istatistiksel farklılık olmamakla birlikte; babanın eğitim durumu ve işi olması açısından her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu, üniversite eğitimi alan baba sayısının kontrol grubuna kıyasla hasta grubunda daha az olduğu saptandı. Aile gelir düzeyinin kontrol grubuna kıyasla hasta grubunda daha düşük olduğu bulundu. Ailesi ayrı veya parçalanmış olan sayısı kontrol grubuna kıyasla hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha fazla saptandı. Sigara kullanım oranı hasta grubunda, kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı. Madde bağımlılığı olan ergen ve gençlerin İOOB ölçek puanları anlamlı olarak düşük; yalnızlık ölçeği puanları kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha yüksekti. Madde bağımlısı ergen ve gençlerin ölçek puanlarının korelasyonuna bakıldığında sosyal medya bağımlılığı ölçek puanları ile DUDİT-E olumlu ve olumsuz alt ölçek puanları arasında pozitif bir ilişki saptanmıştır. Bununla birlikte DUDİT-E tedavi motivasyonu alt ölçek puanı ile yalnızlık arasında negatif bir ilişki bulunmuştur. Çalışmamızın sonuçlarına göre; madde kullanım bozukluğu olan ve tedavi alan ergen ve gençlerin kontrollü şekilde dijital oyunlara ilgilerinin arttırılması gençlerin madde kullanma isteğinde azalma ve böylelikle tedavi uyumunda artış gibi faydalar sağlayabilir. Ayrıca madde bağımlılığı yalnızlıkla yakından ilişkili olduğu için ergenlerde yalnızlığa yönelik psikososyal müdahalelerde bulunmak madde bağımlılığına karşı koruyucu olabilir. Bunun yanında toplumsal bağlamda aile bütünlüğünü korumaya yönelik önlemler alınması dolaylı olarak bağımlılıkla mücadelede yine koruyucu önlemler arasında sayılabilir.
Primer immün yetmezliği olan çocukların ebeveynlerinde covid-19 pandemi süreci ile ilişkili anksiyete bozukluğu ve travma sonrası stres bozukluğunun değerlendirilmesi
Bu çalışmada, Primer immün yetmezliği (PİY) olan çocukların ebeveynlerinin COVID-19 pandemi ile ilişkili anksiyete ve posttravmatik stres düzeylerini araştırmak amaçlanmıştır. Çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Alerji ve İmmünoloji bölümünde takipleri süren, Primer immün yetmezliği (PİY) olan çocukların ebeveynleri dahil edilmiştir. Kontrol grubu olarak; cinsiyet, yaş ve sosyoekonomik açıdan hasta grubu ile eşleştirilmiş çocukların ebeveynleri çalışmaya dahil edilmiştir. Sosyodemografik özellikleri, uyku alışkanlıklarını, sosyal medya kullanım alışkanlıklarını saptamak için sosyodemografik veri formu, COVID-19 ile ilgili bilgi düzeylerini saptamak için araştırmacılar tarafından oluşturulmuş COVID bilgi anketi, COVID-19 pandemisi sürecindeki anksiyete düzeylerini değerlendirmek için Yaygın Anksiyete Bozukluğu-7 (YAB-7) Ölçeği ve post travmatik stres düzeylerini değerlendirmek için ise PTSB Soru Listesi – Sivil Versiyonu kullanılmıştır. Hasta ve kontrol gruplarının anksiyete ve post travmatik stres düzeyleri karşılaştırıldığında; hasta grubunun ebeveynlerinde anksiyete ve post travmatik stres düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Hasta ve kontrol grubu uyku ile ilgili parametreler açısından karşılaştırıldığında; hasta grubunda uyku süresi az (< 6 saat) olanları oranı, anlamlı derecede yüksekti. Hasta grubunun uyku kalitesi kontrol grubuna göre daha kötü olmakla birlikte her iki grup arasında anlamlı fark yoktu. Klinik parametrelerin birbirleriyle ilişkine bakıldığında; kontrol grubunda klinik parametreler arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki yoktu. Hasta grubunda ise anksiyete ve post travmatik stres düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki vardı. Yine hasta grubunda; uyku süresi az (< 6 saat) olanların, uyku süresi fazla (> 6 saat) olanlara göre; hem anksiyete hem de post travmatik stres düzeyleri daha yüksekti.Sonuç olarak primer immün yetmezliği olan çocukların ebeveynleri COVID-19 pandemisi sürecindeki anksiyete ve post travmatik stres düzeyleri kontrol grubundaki ebeveynlere kıyasla daha yüksek olarak bulunmuştur. Bu bulgular primer immün yetmezliği olan çocukların ebeveynlerinin pandemi sürecinde ruhsal açıdan risk altında olduklarını göstermektedir. Bu bakımdan özellikle devam etmekte olan pandemi sürecinde ve olası diğer pandemi süreçlerinde risk grubundaki çocukların ebeveynlerine ruhsal açıdan verilecek profesyonel destek çok büyük önem arz etmektedir.
Morbid obez ve obez çocuklarda psikopatolojilerin ve yavaş bilişsel temponun değerlendirilmesi
Çağımızın en büyük halk sağlığı sorunlarından biri sayılan obeziteyi Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) aşırı ve anormal yağ birikimi olarak tanımlamaktadır. Çocukluk ve ergenlik döneminde sıklığı gittikçe artan obezite, yetişkinlik dönemi obezitesine de doğrudan katkıda bulunur. Obezite gelişimine katkıda bulunan birçok faktör vardır. Bunlar çevresel, genetik, hormonal, yaşam tarzına bağlı endojen veya eksojen obezite olabilmektedir. Obezite sıklığı hem erişkinlerde hem de çocuklarda özellikle düşük ve orta gelirli ülkelerin kentsel bölgelerinde hızla artmaktadır. Küresel boyutta çocukluk obezitesinin 1975'ten bu yana 8 kat arttığı görülmüştür. Çocukluk çağında gittikçe artan obezite prevelansına bağlı olarak; tip 2 diabetes mellitus, hipertansiyon, yağlı karaciğer hastalığı, obstruktif uyku apne sendromu ve dislipidemi dahil birçok yetişkin dönem hastalığı zemini oluşmaktadır. Çocuklarda obeziteye en çok neden olan şey; genetik yatkınlığı olan çocuklarda fazla kalori alımıdır. Bu da pozitif enerji dengesine neden olmaktadır. Her ne kadar en sık neden bu olsa da çoğunlukla tek bir neden olmadığından bu çağda obezite değerlendirilirken nedenler ve komorbiditeler incelenmelidir. Bunların incelenmesi yaşam tarzı müdahaleleri beraber hedefe yönelik girişim yapılmasını sağlar. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu(DEHB) temelde iki ana semptom kümesi içerisinde toplanmaktadır. Bu iki ana semptom kümesi ise dikkat eksikliği baskın tip ve hiperaktivite baskın tip olarak ayrılmaktadır. Bu iki tip arasında her ne kadar bazı farklılıklar olsa da kendi aralarında geçişkenlik göstermektedir. DEHB'nin özellikle dikkat eksikliği alt tipinde görülen ve hiçbir semptom kümesine oturtulamayan bir grup hasta mevcuttur. Bu grup hastada görülen; harekete geçmede zorlanma, uyuşuk olma, uykulu görünme, kafası karışık gibi görünme, zihin bulanıklığı, çabuk yorulma benzeri semptomlar Yavaş Bilişsel Tempo(YBT) denilen başka bir belirti grubu altında kümelenmiştir. Her ne kadar bazı otoritelerce DEHB varyantı olarak düşünülse de son dönemde YBT'nin başka bir hastalık olduğu görüşü ön plandadır. Yavaş bilişsel tempo(YBT) özellikle DEHB'nin dikkat eksikliği alt tipiyle beraber görülmekle birlikte DEHB'ye sıklıkla eşlik eden davranım bozukluğu, karşıt olma karşıt gelme bozukluğu(KOKGB)' den ziyade depresyon, anksiyete bozukluğu ve sosyal içe çekilme ile daha sık komorbiditesi mevcuttur. Literatürde YBT ve çocukluk çağı obezite arasındaki ilişkiyi değerlendiren bir araştırma bulunmamaktadır. Bu çalışma bu alanda literatürde olan boşluğu doldurmayı ve çocukluk çağı obezitesinin psikiyatrik komorbiditelerle ilişkisine farklı bir pencereden bakmayı amaçlamaktadır.
Cinsiyet gelişim bozukluğu nedeniyle opere olmuş ergenlerde cinsiyet rolleri ve ebeveynlerde posttravmatik stres bozukluğunun değerlendirilmesi
Bu çalışmada, cinsiyet gelişim bozukluğu nedeniyle opere olmuş ergenlerde posttravmatik stres bozukluğu, psikopatoloji yaygınlığı, beden algısı, cinsiyet rolleri, yaşam kalitesi, gelecek beklentileri ve ebeveynlerde posttravmatik stres bozukluğunun değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamız Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Çocuk Cerrahisi bölümlerinde takipleri devam eden hastalardan 12-18 yaş arasındaki gönüllü, zihinsel gelişim geriliği ve daha önce psikiyatriye başvurusu olmayan 20 ergen ve ebeveyni ile yürütüldü. Okuma-yazmayı bilmeyen, ağır tıbbi ya da mental hastalığı ve mental retardasyonu olanlar çalışmaya alınmadı. Kontrol grubu olarak daha önce herhangi bir sebeple çocuk psikiyatrisi polikliniğine başvurusu olmayan, bilinen önemli bir tıbbi rahatsızlık öyküsü ve zihinsel gelişim geriliği bulunmayan, yaş ve cinsiyet açısından hasta grubu ile eşleştirilmiş 12-18 yaş arası 20 ergen ile ebeveyni dahil edildi. Bütün ergen ve ebeveynler kliniğe davet edildi ve bir çocuk psikiyatristi tarafından değerlendirildi. Var olabilecek psikopatolojilerini saptamak amacıyla 12-18 yaş aralığındaki olgulara geliştirilmiş yarı yapılandırılmış bir tanı görüşmesi olan Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu (ÇDŞG-ŞY/K-SADS-PL) verildi. Ebeveynlerin çocuk yetiştirme tutumlarının ve stresle başa çıkma becerilerinin değerlendirilmesi için, her iki gruba Aile Hayatı ve Çocuk Yetiştirme Tutumu Ölçeği (AHÇYTÖ) ve ebeveynlere travma sonrası stres bozukluğunu değerlendirmek için PTSB soru listesi sivil versiyonu verildi. Travma sonrası stres bozukluğunu değerlendirmek için 12-18 yaş aralığındaki olgularda Çocuklar İçin Travma Sonrası Stres Tepki Ölçeği (ÇTSS-TÖ/ CPTSD-RI), benlik saygısını değerlendirmek için ise Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği kullanıldı. Ergenlere Bem Cinsiyet Rolleri Ölçeği, Vücut Algısı Ölçeği, Ergen Gelecek Beklentileri Ölçeği, ergenlerin yaşam kalitelerini değerlendirmeye yönelik kendilerine ve ebeveynlerine ayrı ayrı "Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği" (ÇİYKÖ) verildi. Çalışma grubunda kontrol grubuna göre ruhsal hastalık tanısı alma oranı yüksek bulunmuştur. Çalışma grubunda en çok konulan tanı enürezis nokturnadır. Çalışma grubundaki ergenlerin ebeveynlere göre yaşam kalitesi daha düşük bulunmuştur. Ebeveyn ve ergenlerin travma puanları arasında her iki grupta anlamlı fark bulunmamıştır. Ancak hastalıklarını bilen ergenlerin ebeveynlerinin daha düşük travma puanları olduğu görülmüştür. Aile Hayatı ve Çocuk Yetiştirme Tutumu Ölçeği ile elde edilen tüm alt puanlarda çalışma grubu ve kontrol grubu arasında anlamlı fark bulunmuştur. Cinsiyet rolleri, beden algısı, benlik saygısı ve ergen gelecek beklentileri açısından çalışma ve kontrol grubu arasında fark saptanmamıştır. Cinsiyet gelişim bozukluğu nedeniyle opere olmuş ergenlerde cinsiyet rollerinin, beden algısının, gelecek beklentilerinin, kendilerinde ve ebeveynlerinde posttravmatik stres bozukluğunun ve psikopatolojilerin değerlendirilmesi için daha geniş örneklemi olan kapsamlı çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar kelimeler: cinsiyet gelişim bozukluğu, ergen, ebeveyn, psikopatoloji, travma
Yineleyen depresif bozukluk ve bipolar bozukluk tanılı ebeveynlerin ergenlik çağındaki çocukları ve eşleştirilmiş sağlıklı kontrollerin ergenlik çağındaki çocuklarında duygusal çatışmaların çözümlenmesi ve yıkıcı duygudurum bozukluğu tanısının yaygınlığı
Amaç: Son yıllarda yapılan araştırmalar çocukluktaki epizodik irritabilitenin erişkinlikteki bipolar bozuklukla, ağır ve süreğen irritabilitenin ise daha çok unipolar depresyon ve anksiyete bozuklukları ile ilişkili olduğunu göstermiştir (Stringaris ve ark. 2009, 2012). Bu çalışmalar doğrultusunda DSM 5'te yeni bir tanı olarak kronik irritabilite ve öfke patlamaları yaşayan çocukları tanımlayan Yıkıcı Duygu durum Düzensizliği Bozukluğu (YDDB) tanısı Depresif Bozukluklar başlığı altında yer almıştır. Bu araştırmada Yineleyen Major Depresif Bozukluk ve Bipolar Bozukluk tanılı ebeveynlerin çocuklarında ruhsal bozuklukların yapılandırılmış görüşme ile değerlendirilmesi, YDDB tanısının yaygınlığı, bilişsel (Stroop Testi- TBAG formu) ve emosyonel çatışmaların (Emosyonel Stroop) çözümlenmesinin değerlendirilmesi ve sağlıklı kontrollerin çocukları ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: 2015 Ocak-Haziran ayları arasında araştırma merkezine başvuran ve Depresyon ve İlişkili Bozukluklar ile Bipolar ve İlişkili Bozukluklar tanılarını almış erişkin hastaların geriye dönük dosya taraması yapılmıştır. Yapılan taramalar sonucunda Yineleyen Depresif Bozukluk ve Bipolar Bozukluk tanılarını karşıladığı düşünülen hastalara ulaşılmış ve 12-16 yaş arası çocuğu olup dışlama ölçütleri dışında kalan hastalar SCID ile değerlendirilmiştir. Sonuçta çalışmamızda yineleyen depresif bozukluk, bipolar bozukluk ve sağlıklı kontrol grubunda toplam 81 aile ve 90 çocuk yer almıştır. Çocuklara KDSADS uygulanmış, ek olarak KDSADS içerisinde yer almayan, araştırmacılar tarafından DSM 5 ölçütlerine dayalı olarak oluşturulan ve ön analizleri yapılan YDDB modulu uygulanmıştır. Çocuklarda bilişsel çatışma çözümlemesi için Stroop testi TBAG formu, emosyonel çatışma çözümlemesi için araştırmacılar tarafından oluşturulan ve ön analizleri yapılan yüz-kelime paradigmasına dayalı emosyonel stroop testi uygulanmıştır. Bulgular: K-SADS ile yapılan değerlendirmelerde en sık karşılanan tanı %18.9 ile DEHB iken bunu %10.1 ile ayrılık anksiyetesi, %7.9 ile KOKGB takip etmektedir. Ebeveyn bildirimlerine göre hiç bir çocuk herhangi bir DDB tanısı almaz iken çocuk bildirimlerinde %5.5 çocuk yaşam boyu MDB tanısını karşılamaktadır. Tüm örneklemde ebeveynlerden alınan bilgilerle Yıkıcı Duygudurum Düzensizliği Bozukluğu DSM-5 tanı ölçütleri sorgulandığında 5 olgunun (% 5.5) değerlendirme sırasında ve yaşam boyu bu tanıyı karşıladığı saptanmıştır. Ergenlerden alınan bilgilerle ise bu oran % 4.4 (n=4) olarak saptanmıştır. Ebeveynlerden alınan bilgilere göre tanı alan olguların üçü UP, geri kalanları ise BP grubundandır. Çocuk Davranış Değerlendirme Ölçeği-Disregülasyon profili T puanı > 210 olan çocukların duygudurum düzenleme sorunları ile karakterize olan bir patolojiyi gösterebileceği kabul edildiğinde (Mbekou ve ark. 2014) hem anne hem de babaların doldurduğu ölçeklerde ikişer olgunun (% 2.2) patolojik sınırda skorlar elde ettiği görülmüştür. Bu olgulardan biri UP, diğeri ise BP grubundadır. Stroop testi TBAG formunda tüm kartlarda testi tamamlama süreleri BP > UP > kontrol şeklinde sıralanmaktadır. Emosyonel Stroop testinde ise BP grubundaki ergenlerin UP ve kontrol gruplarına göre anlamlı ölçüde daha geç yanıt verdikleri görülmüştür (Mann-Whitney U testi, Ki Kare= 6.2, p=0.05). Sonuç: Bu araştırmada Hem ebeveyn hem de çocuklardan alınan bilgilere göre tüm gruplarda en sık tanının DEHB olduğu, tüm örneklemde ebeveynlerden alınan bilgilerle 5 olgunun (% 5.5) YDDB tanısını karşıladığı, YDDB tanısı için UP ve BP gruplarında anlamlı fark saptanamadığı, Stroop Testi- TBAG formunda BP tanılı ebeveynlerin çocuklarının anlamlı derecede uzun yanıt latansı gösterdiği, emosyonel Stroop paradigmasında BP ebeveyn çocuklarının diğer iki gruba göre anlamlı ölçüde daha geç yanıt verdikleri ve daha çok hata yaptıkları ancak bu farkın son deneme bloku içerisinde ortadan kalktığı görülmüştür.
Çocukluk çağında ruhsal travmaya maruz kalan ergenlerde borderline kişilik bozukluğu gelişimini yordayan faktörlerin incelenmesi
Arka Plan ve Amaç: Borderline Kişilik Bozukluğuna (BKB) çocukluk çağı travmalarının çok sık eşlik ettiği birçok çalışmada gösterilmiştir. Ancak, çocukluk çağı travmaları ile BKB arasındaki nedensellik ilişkisi halen netlik kazanmamıştır. Çalışmamızda çocukluk çağında travmalara maruz kalan ergenlerde BKB gelişimini yordayan faktörleri araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya kliniğimize başvuran, 15-18 yaş arası ergenlerden Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeğine (ÇÇRTÖ) göre 12 yaş öncesi cinsel, fiziksel ve duygusal istismarlardan en az birine maruz kalmış olan olgulardan BKB olan 38 ve olmayan 38 olgu dâhil edildi. Tüm olgular, DSM-III-R Yapılandırılmış̧ Klinik Görüşmesi Türkçe Versiyonu, Kişilik Bozuklukları Formu (SCID-II) ile değerlendirildi. Ayrıca her iki gruptaki olgular Sosyodemografik Veri Formunu, Borderline Kişilik Ölçeğini (BKÖ), İlişki Ölçekleri Anketi-Ergen Formunu (İÖA-EF), Disosiyatif Yaşantılar Ölçeğini (DYÖ), Aile Değerlendirme Ölçeğini (ADÖ) ve Kısa Semptom envanterini (KSE) doldurdu. İstatistiksel analizde SPSS 21 paket programı kullanıldı. Bulgular: BKB kızlarda daha yüksekti (p=0,025). BKB olan olgular daha yüksek oranda psikofarmakolojik tedavi almaktaydı (p=0,025). En sık kullanılan psikofarmakolojik ajan antidepresan ilaçlardı. BKB olan olgular olmayan olgulara göre daha yüksek oranda cinsel istismara maruz kaldığını bildirdi (p=0,022). Diğer ihmal ve istismar türlerine maruz kalma oranları açısından iki grup arasında fark saptanmadı (p>0,05). Cinsel istismara uğrama yaşı (p=0,740), istismar sayısı (p=0,404), istismarın temas (p>0,05) ya da penetrasyon (p>0,05) içerip içermemesi, istismarın paylaşıldığı kişi (p=0,645), istismardan sonra tıbbi yardımın alınıp alınmadığı(p=0,932) iki grup arasında farklı çıkmadı. BKB olan grupta cinsel istismardan sonra geçen süre daha kısaydı (p=0,039). BKB olan grupta, Disosiyatif Yaşantılar Ölçeği (DES) puanı (p=0,004), Aile Değerlendirme Ölçeğinin Davranış Kontrolü alt ölçek puanı (p=0,044), Kısa Semptom Envanterinin (KSE) Olumsuz benlik (p=0,050), Depresyon (p=0,040), Anksiyete (p<0,001), Hostilite (p=0,005) alt ölçek puanları BKB olmayan gruba oranla daha yüksekti. OEÖ tüm puanı ve tüm alt ölçek puanları iki grup arasında farklı saptanmadı (p>0,05). Bağlanma stilleri açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark bulunmadı (p>0,05). ÇÇRTÖ'nin cinsel istismar alt ölçek puanı ile BKÖ'nün tüm puanı (p=0,005), intihar ve kendine zarar verici davranış alt ölçek puanı (p=0,026) ve psikoz benzeri durumlar alt ölçek puanları (p=0,018) koreleydi. Sonuç: BKB ile çocukluk çağı travmaları arasındaki ilişki uzun zamandır çalışılmaktadır. Çalışmamızda çocukluk çağı travmalarına maruz kalan ergenlerde BKB gelişen ve gelişmeyen olgular karşılaştırılmıştır. Sonuçlarımızın literatüre ve bu alanda çalışan klinisyenlere katkı sunacağını düşünmekteyiz.
Otizm spektrum bozukluğu hastalarında hedef gen MACROD2 ekspresyon profilinin incelenmesi
Arkaplan ve Amaç: Otizm spektrum bozukluğunun patogenezinde rol oynayan etmenler nihai olarak aydınlatılamamış olsa da, genetik faktörlerin büyük miktarda katkıda bulunduğu, bu genetik mekanizmaların olgular arasında geniş heterojenite gösterdiği ve çevresel faktörlerle etkileşim içerisinde kompleks bir biçimde rol oynadığı gösterilmiştir. Bu çalışmada MACROD2 geninin ekspresyon profilini inceleyerek fenotip üzerindeki etkilerini araştırmayı amaçladık. Yöntem: Çalışmaya DSM-5 tanı kriterlerine göre OSB tanısı almış 100 kişilik vaka grubu ile yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş OSB tanısı almayan 100 kişilik kontrol grubu dahil edildi. Katılımcılarla gerçekleştirilen görüşmelerde sosyodemografik verileri, hastalık şiddetleri ve ilişkili sorunlar tarandı ve kan örnekleri alınarak gen ekspresyon düzeyleri Gerçek ZamanlıPZR yöntemi ile belirlendi. İstatistiksel analizler R ve Sosyal Bilimler İçin İstatistik Paket Programı (SPSS, 21.0)paket programları kullanılarak gerçekleştirildi. Bulgular: Araştırmada vaka grubunda yer alan katılımcıların %87'si erkek, %13'ü kadın olup, ay cinsinden yaş ortalaması 111,33 ± 43,53 ay iken, kontrol grubunda yer alan katılımcıların %85'si erkek, %15'ü kadın olup, ay cinsinden yaş ortalaması 110,56 ± 42,85 aydı. Gruplar arasında cinsiyet ve yaş açısından anlamlı bir farklılık yoktu. Gen ekspresyon analizlerinden elde edilen sonuçlara göre MACROD2 gen ekspresyonunun vaka grubunda kontrol grubundan yaklaşık 2 kat daha az eksprese edildiği gösterildi (vaka ort=0,845, kontrol ort=3,332, fold change=-1,979). Ancak istatistiksel olarak bu değişim anlamlı değildi (p=0,250). Olguların yalnızca bir kısmında MACROD2 geni ve işlevleri otizm etiyolojisine katkıda bulunmuş olabilmesive MACROD2 geni içerisinde otizmle ilişkili olduğu belirlenen değişikliklerin doğrudan sözkonusu genden ziyade, komşuluğundaki diğer genlerin ekspresyonlarını etkiliyor olabilmesi bu durumu açıklayabilir. Sonuç: MACROD2geni ekspresyon profiline dair literatürde uzlaşılmış bir veri olmadığı göz önünde bulundurulduğunda, sonraki çalışmalar için bir temel olabilecek çalışmamızda saptanan ekspresyon düzeylerinin sonraki çalışmalarda eşlik eden olası genetik değişikliklerle ilişkisellik bağlamında ve MACROD2 geni komşuluğunda yer alan diğer genlerin genomik ve transkripsiyonel değişiklikleri de dahil edilerek araştırılması otizmin etiyolojisine dair genetik etmenlere dair kavrayışımızı arttıracaktır. Anahtar Sözcükler: Otizm Spektrum Bozukluğu, MACROD2, Makro Domain Ailesi, Gen Ekspresyonu
Adolesanlarda ı̇nternet oyun oynama bozukluğu ile kronotip ve uyku sorunları arasındaki ı̇lişki
Amaç: Çalışmanın amacı ergenlerde internet oyun oynama bozukluğu (İOOB) sıklığını belirlemek ve İOOB ile kronotip ve uyku sorunları arasındaki ilişkiyi incelmektir. Yöntem: Araştırma 12-18 yaş aralığındaki 660 ergen ile gerçekleştirilmiştir. Katılımcıların sosyo-demografik bilgileri ve internet oyun oynama alışkanlıkları tarafımızca oluşturulan "Sosyo-demografik Bilgiler ve Oyun Oynama Alışkanlıkları Anketi" ile değerlendirilmiştir. İOOB "İnternet Oyun Oynama Bozukluğu Ölçeği Kısa Formu", uyku ritmi "Çocuklara Yönelik Günlük Ritm Belirleme Ölçeği", uyku alışkanlıkları "Çocuk Uyku Alışkanlıkları Anketi (ÇUAA)" ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Bu çalışmada İOOB prevalansı %4.7 olarak belirlenmiştir. İOOB grubunun yaş ortalaması 14.7 kontrol grubunun yaş ortalaması 14.9 olarak belirlenmiş olup gruplar arasında anlamlı istatistiksel farklılık yoktur. İOOB grubunun %48.4'ü kız, %51.6'sı erkek; kontrol grubunun ise %60.3'ü kız, %39.7'si erkektir. Gruplar arasında cinsiyet açısından anlamlı farklılık tespit edilmemiştir. İOOB grubunda annede ve/veya babada psikiyatrik hastalık varlığı kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek saptanmıştır. ÇUAA alt ölçeklerinden "Yatma Zamanı Direnci", "Uyku Süresi", "Parasomniler", "Uykuda Solunumun Bozulması" ve "Gün İçinde Uykululuk" alt ölçek puanları İOOB grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksektir. Akşamcı kronotip olma İOOB grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek iken, ara kronotip olma kontrol grubunda İOOB grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek saptanmıştır. Sonuç: Bu çalışma İOOB'nin başta erkek ergenler olmak üzere 12-18 yaş aralığında ciddi bir oranda gözlendiğini, ebeveyn psikopatolojisinin, uyku sorunlarının ve akşam kronotipe sahip olmanın İOOB ile ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Bu çalışmada bireysel-ailesel özellikler ve uyku sorunları ile İOOB arasında belirlenmiş olan ilişkinin yönü net olarak değerlendirilmemiş olup gelecekte bu ilişkinin yönünü belirlemeye yönelik çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Bağımlılık, ergen, kronotip, internet, oyun, uyku.
Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ve dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğuna eşlik eden yavaş bilişsel tempo kliniği olan olguların mizaç özellikleri ve yürütücü ı̇şlevler açısından karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı DEHB tanılı olgular, DEHB tanısına eşlik eden YBT kliniği olan olgular ve kontrol olgularının karakter mizaç özellikleri ve yürütücü işlev özelliklerinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza DSM 5 kriterlerine göre DEHB tanısı konulan ve dahil edilme kriterlerini karşılayan 8 12 yaş aralığında 25 DEHB, 29 YBT'nin eşlik ettiği DEHB ve 26 kontrol olmak üzere toplam 80 olgu dahil edilmiştir. Olgulara Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli (ÇDŞG ŞY) uygulanmış olup DSM 5 tabanlı psikiyatrik görüşme yapılarak psikiyatrik değerlendirilmeleri yapılmıştır. Ebeveynlerden Kısa YBT Tarama Anketi, Barkley Çocuk Dikkat Anketi (BÇDA), Conners Ana Baba Değerlendirme Ölçeği Kısa Form (CADÖ KF), Yönetici İşlevlere Yönelik Davranış Değerlendirme Envanteri (BRIEF), Okul Çağı Çocukları için Mizaç Ölçeği (OÇÇMÖ) doldurmaları istenmiştir. BÇDA puanlarına göre YBT'nin eşlik ettiği DEHB grubu oluşturulmuştur. Çalışmaya dahil edilen olgulardan Davranışsal İnhibisyon Sistemi ve Davranışsal Aktivasyon Sistemi Ölçeği (DİS/DAS) ve Çocuklar İçin Mizaç ve Karakter Envanteri'ni (J TCI R) doldurmaları istenmiştir. Bulgular: YBT'nin eşlik ettiği DEHB'li çocuk ve ergenlerin YBT'nin eşlik etmediği gruba göre set değiştirme, başlatma, çalışma belleği, planlama, düzen, izleme, davranışsal index, üst biliş index yürütücü işlev değerlerinin ve CADÖ KF öğrenme sorunları ve kaygı puanlarının ve DAS eğlence arayışı puanlarının daha yüksek olduğu saptanmıştır. Sağlıklı grubun duygusallık, sebat etme ve çaba harcama değerleri YBT'nin eşlik ettiği DEHB grubundan daha yüksek olduğu, keşfetmekten heyecan duyma puanlarının ise daha düşük olduğu görülmüştür. Korelasyon analizlerine göre DEHB değerleri ile düzensizlik, psikosomatik ve ödüle duyarlılık değerlerinin pozitif ilişkili olduğu, YBT değerlerinin ise yabancılardan çekinme, psikosomatik, set değiştirme, duygusal kontrol, davranışsal ve global index puanları ile pozitif ilişkili olduğu saptanmıştır. Sonuçlar: Sonuçlar değerlendirildiğinde YBT'nin DEHB'den bağımsız olarak yürütücü işlev bozukluğuna neden olduğu bulunmuştur. Mizaç özellikleri açısından incelendiğinde YBT'nin daha çok zarardan kaçınma özelliğiyle DEHB'nin ise yenilik arayışı mizaç özelliğiyle ilişkili olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Yavaş Bilişsel Tempo, Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, Yürütücü işlevler, Mizaç, Karakter
Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanılı çocuklarda vestibüler değişiklikler ve metilfenidat tedavisinin vestibüler sisteme etkisi
Amaç: Çalışmanın amacı vestibüler fonksiyonlar ile Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) arasındaki potansiyel bağlantıyı incelemek, DEHB tanısı almış çocuklarda vestibüler fonksiyon bozukluklarının varlığını araştırmak ve Metilfenidat (MPH) tedavisinin vestibüler sistem üzerine olan etkisini incelemektir. Yöntem: Bu çalışmanın ilk aşamasına çocuk psikiyatri kliniğine başvuran 7-15 yaş aralığında, yeni DEHB tanısını almış 15 çocuk ve sağlıklı 12 çocuk katılmıştır. İkinci aşamada ise yeni DEHB tanısı alan 19 çocuk en az 3 ay süre ile kliniğine uygun dozda metilfenidat kullanarak değerlendirilmiştir. Çocukların psikiyatrik muayeneleri yapıldıktan sonra; Conner's Anne Baba Değerlendirme Ölçeği Kısa Formu (CADÖ), Atilla Turgay Çocuk ve Ergenlerde Yıkıcı Davranım Bozuklukları İçin DSM -IV'e Dayalı Tarama Ölçeği, Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi–Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli DSM-5 (KSADS-PL), Berg Pediatrik Denge Ölçeği (PBDÖ) uygulanmıştır. Vestibüler değerlendirme için ise Servikal Vestibüler Uyarılmış Miyojenik Potansiyel Test (c-VEMP), Oküler Vestibüler Uyarılmış Miyojenik Potansiyel Test (o-VEMP) ve Video Head Impulse Test (VHIT) uygulanmıştır. Bulgular: Sağlıklı grup ile ilk kez tanı alan DEHB grubu karşılaştırıldığında VHIT Lateral Gain, Anterior Gain, Posterior Gain ölçümleri için sağlıklı grupta daha yüksek ölçüm değerleri saptanmış, VHIT Lateral Asimetri, VHIT Larp Asimetri değerleri için ise DEHB grubunda daha yüksek olmak üzere anlamlı farklılık görülmüştür. C-VEMP N1, P1N1 Latans ölçümlerinde gruplar arası anlamlı farklılık bulunmuştur. Denge değerlendirilmesinde PBDÖ Puanları sağlıklı grupta daha yüksek olmak üzere anlamlı farklılık saptanmıştır. MPH tedavisinin etkilerini için VHIT Ralp asimetri ve VHIT Larp asimetri değerlerinde anlamlı değişim gözlenmiştir. PBDÖ, Conners Davranış Sorunu Alt Ölçeği, Conners Hiperaktivite Alt Ölçeği, Conners Kaygı Alt Ölçeği, Conners Öğrenme Sorunları Alt Ölçeği puanlarının değişimlerinde anlamlı farklılık bulunmuştur. Sonuç: Bu çalışmada DEHB tanısı alan çocukların motor koordinasyon ve denge sorunları yaşadığı, aynı zamanda vestibüler fonksiyonlarında da bozukluklar olduğu ortaya koyulmuştur. MPH tedavisinin ise denge becerilerinde iyileşme sağladığı ancak doğrudan vestibüler ölçüm değerlerine etkisinin olmadığı ön sonucuna varılmıştır. Vestibüler sistem ile DEHB arasındaki ilişkinin daha iyi anlaşılabilmesi için standart nöropsikiyatrik muayenenin yanı sıra vestibüler değerlendirmeyi de içeren geniş örneklemli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: DEHB, denge, vestibüler, video baş itme testi, vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller.
Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanısı alan okul öncesi dönemdeki çocuklarda beslenme davranışı, ebeveyn besleme tarzı ve antropometrik ölçümlerin araştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı, çocuk psikiyatri polikliniğine başvuran okul öncesi dönem DEHB'li çocukların gelişimsel beslenme özelliklerinin, yeme davranışlarının, ebeveynlerinin besleme tarzının ve bazı antropometrik ölçümlerinin sağlıklı grupla karşılaştırılmasıdır. Yöntem: Çalışmaya Temmuz 2018 ile Ocak 2019 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi Çocuk ve Ergen Psikiyatri polikliniğine başvuran klinik psikiyatrik muayene ve psikometrik değerlendirmeler sonucunda DSM-5 tanı ölçütlerine göre DEHB tanısı almış 4-6 yaş arasında 86 hasta alınmıştır. Araştırma grubu ile yaş ve cinsiyet bakımından eşleştirilmiş 75 sağlıklı ve gönüllü çocuktan kontrol grubu oluşturulmuştur. Çocukların araştırmacı tarafından boy, kilo, üst orta kolçevresi ve triseps deri kıvrım kalınlığı ölçümleri yapılmıştır. Tüm çocukların birincil bakım veren ebeveynine Davranışsal Pediatrik Besleme Değerlendirmesi Ölçeği (DPBDÖ), Ebeveyn Besleme Tarzı Anketi (EBTA), Çocuklarda Yeme Davranışı Anketi (ÇYDA), Sosyodemografik Veri Formu (SDVF), Gelişim Değerlendirme Formu (GDF), Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu ve Yıkıcı Davranım Bozukluğu Belirtilerinin Okul Öncesi Dönem Tarama ve Değerlendirme Ölçeği ve Conner's Anababa Derecelendirme Ölçeği (CADÖ), uygulanmıştır. Bulgular: Araştırma grubunda yer alan alan 86 çocuktan 62'si erkek (%72,1), 24'ü kız (%27,9), kontrol grubunda yer alan 75 çocuktan 50'si erkek (%66,7), 25'i kız (%33,3) cinsiyette idi. Araştırma grubunun yaş ortalaması 60.71±13.21 ay, kontrol grubunun yaş ortalaması 57.77±11.87 ay olarak saptandı. Araştırma grubundaki çocukların kontrol grubuna oranla daha kısıtlı çeşitte diyetle beslendiği saptanmıştır. Araştırma grubundaki çocukların Ağırlık-Z skoru ve BMI-Z skoru anlamlı oranda yüksek bulunmuştur. Araştırma grubundaki çocukların beslenmelerinde içme tutkusu, yeme problemi, yiyecek seçiciliği, geç dönem yiyecek reddi davranışlarını daha fazla gösterdiği saptanmıştır. Araştırma grubundaki çocukların ebeveynlerinin yardımcı besleme tarzını daha fazla gösterdikleri saptanmıştır. Araştırma grubundaki çocukların CADÖ ve DPBDÖ alt ölçek puanları arasındaki korelasyonlara bakıldığında "CADÖ hiperaktivite alt ölçeği" ile "", "DPBDÖ toplam puan", "erken dönem yiyecek reddi" ve "geç dönem yiyecek reddi "; "CADÖ dikkat eksikliği alt ölçeği" ile "DPBDÖ toplam puan", "yiyecek seçiciliği", "erken dönem pütürlü yiyecek reddi" ve "geç dönem yiyecek reddi " puanları arasında anlamlı pozitif korelasyonlar saptanmıştır. Tartışma: DEHB'nin temel özellikleri ile ilişkili olduğu düşünülen bozulmuş yeme alışkanlıkları gibi davranışsal problemler, beslenme davranışı ve besleme tarzı üzerinde etkili olabilir. Bu durum aşırı kilo/obezite gibi sorunlara yol açabilir. Erken yaşlarda yeme davranışı ile DEHB belirtileri arasındaki ilişkinin zamanında tanınması ve yönetilmesi; eşlik edebilecek diğer fiziksel ve ruhsal sorunları önleyerek çocuk ve ebeveynlerin yaşam kalitesi arttırılabilir.
İntihar girişimi ve kendine zarar verme davranışı olan ergenlerde inflamatuar belirteçler ve bu belirteçlerin klinik bulgularla ilişkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniğine başvuran Kendine Zarar Verme Davranışı (KZVD) tanısı alan ve İntihar Girişimi (İG) olan 12-18 yaş arası ergenlerin klinik özelliklerini değerlendirmek ve periferik inflamatuar belirteçlerini incelemek ve sağlıklı kontrol grupla karşılaştırılmasıdır. Yöntem: Eylül 2018 ile Haziran 2019 tarihleri arasında çalışmaya dahil edilen ergenlere araştırmacı tarafından yarı yapılandırılmış bir görüşme çizelgesi olan Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu (ÇDŞG-ŞY) uygun klinik görüşme uygulanmış ve psikopatoloji varlığı belirlenmiştir. KZVD tanısı olan 38 ergen İG olan 38 ergen ve bu iki grupla yaş ve cinsiyet bakımından eşleştirilmiş 48 sağlıklı ve gönüllü ergenden kontrol grubu oluşturulmuş, Sosyo Demografik Veri Formu (SDVF), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyet Ölçeği (BAÖ), Beck Umutsuzluk Ölçeği (BUÖ), Barratt İmpulsivite Ölçeği (BİÖ), Sürekli Öfke ve Öfke İfade Tarzı Ölçeği SÖTÖ), Kendine Zarar Verme Davranışı Değerlendirme Ölçeği (KZVD-DÖ), Colombia İntihar Şiddeti Derecelendirme Ölçeği(C-İŞDÖ), Emosyon Regulasyonu Anketi (ERA) uygulanmıştır. Ayrıca tüm ergenlerin kan örneklerinden hemogram, hsCRP, IL-6, TNF-α parametreleri ölçülmüştür. Bulgular: KZVD, İG ve kontrol grupları yaş, cinsiyet, sigara kullanımı, Beden Kitle İndeksi (BKİ), aile sosyodemografik özellikleri açısından benzerdi. KZVD ve İG grupları psikiyatrik tanı açısından benzerdir. Gruplar klinik özelliklerine göre karşılaştırıldığında KZVD ve İG grubunda depresyon, anksiyete, umutsuzluk, dürtüsellik ve cinsel istismar puanlarının kontrol grubundan anlamlı yüksek olduğu, KZVD grubunda öfke, fiziksel ve cinsel istismar puanlarının İG ve kontrol grubundan anlamlı yüksek olduğu emosyon regülasyonu açısından grupların benzer olduğu bulunmuştur. Gruplar inflamatuar parametrelerine göre karşılaştırıldığında KZVD ve İG grubunda NLO ve TNF-α değerlerinin kontrol grubundan anlamlı yüksek olduğu İG grubunda IL-6 değerlerinin KZVD ve kontrol grubundan anlamlı yüksek olduğu bulunmuştur. Gruplar arasında klinik özellikler ve inflamatuar parametreler arasında anlamlı fark olduğu tespit edilen özelliklerin ilişkisi değerlendirildiğinde NLO ve IL-6'nın cinsel istismar ve depresyon puanları, TNF-α'nın anksiyete, depresyon, umutsuzluk, dürtüsellik, öfke ve istismar puanları ile korele olduğu bulunmuştur. İnflamatuar parametreler depresif olan ve olmayanlarda ayrı ayrı değerlendirildiğinde NLO ve TNF-α gruplar arasında benzer bulunurken IL-6 depresif olan ve olmayanlarda İG grubunda anlamlı yüksek olmaya devam ettiği bulunmuştur. Sonuç: KZVD ve İG grubunda inflamatuar parametrelerden NLO, TNF-α'nın kontrol grubuna göre anlamlı yüksek çıkması KZVD ve İG patogenezinde inflamatuar süreçlerin aracı rolünü düşündürmektedir. Ancak bu değişikliklerin neden sonuç ilişkisini belirleyebilmek için çalışmalara ihtiyaç vardır. IL-6'nın İG grubunda diğer iki gruptan yüksek olması IL-6'nın İG'e daha özgü bir yolakta rolü olabileceğini düşündürür. KZVD ve İG de NLO'nun depresyon ve cinsel istismar puanları ile korele olması cinsel istismar ve depresyonun KZVD ve İG riskini artırması etkisinde NLO' nun aracı rolü olabileceğini, IL-6'nın sadece İG grubunda artmış olması ve NLO ile benzer şekilde cinsel istismar ve depresyon puanları ile korele olması IL-6'nın İG için spesifik bir aracı yolakta rol oynayabileceğini düşündürmektedir. IL-6 değerinin depresif olan ve olmayan hastalarda İG grubunda anlamlı yüksek kalmaya devam etmesi IL-6'nın daha çok İG'e özgü bir belirteç olabileceğini düşündürmektedir.
Özgül öğrenme bozukluğu olan hastalarda motor beceri ile yürütücü işlevlerin değerlendirilmesi ve lateralizasyonla ilişkilerinin belirlenmesi
Amaç: ÖÖB'de işitsel ve görsel algı becerileri, işlemleme hızı, organizasyon, bellek, ince ve kaba motor beceriler, dikkat, soyutlama, sosyal yeterlilik alanlarında güçlükler yaşanmakta olup, bu problemler bazı nörolojik lateralize defisitlerle ilişkilendirilmiştir. Bu çalışmada ÖÖB'lilerin motor beceri ile yürütücü işlevlerin değerlendirilmesi ve lateralizasyonla ilişkilerini araştırmayı amaçladık. Materyal ve metot: Bu araştırma, İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Çocuk ve Ergen Psikiyatri polikliniğine başvuran, klinik muayene ve değerlendirmeler sonucunda DSM-5 tanı ölçütlerine göre ÖÖB tanısı almış 7-10 yaş arasında olan 35 olgu dâhil edildi. Araştırma grubu ile yaş ve cinsiyet bakımından eşleştirilmiş 35 sağlıklı çocuk ile 35 DEHB tanısı almış olgulardan oluşan iki ayrı kontrol grubu oluşturuldu. Edinburgh El Tercihi Anketi, YCADÖKF, YİYDDE Aile Formu, MABC-2 uygulandı. Çalışmanın istatistiksel analizlerinde IBM SPSS Statistics 22.0 programı kullanıldı. Bulgular: MABC-2 toplam puanlarında ÖÖB ve DEHB grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre daha düşük ortalama puan bulundu. MABC-2 alt ölçeklerinde ise ÖÖB grubunda, DEHB grubuna ve sağlıklı kontrol grubuna göre el becerisi puanında belirgin düşüklük saptandı. Hedefleme ve yakalama puanı DEHB'lilerde diğer iki gruba göre daha düşüktü. ÖÖB grubu puanı ise sağlıklı kontrollere benzerdi. Denge alt alan puanında ÖÖB ve DEHB grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre daha düşük puan saptandı. DEHB grubunun YİYDDE ölçek puanları daha yüksekti. YCADÖKF ve YİYDDE puanları arasındaki korelasyon analizinde ataklık/hiperaktivite YİYDDE alt ölçek puanlarıyla pozitif ilişkili bulundu. ÖÖB'de ise DEHB'ye göre global yönetici puan ve inhibisyon alt ölçeklerinde daha az bozulma ve set değiştirme, duygusal kontrol, başlatma, düzenli olma alt ölçeklerinde sağlıklı kontrollere benzer puanlar elde edildi. Yürütücü işlevler ve motor beceri puanlarının korelasyon analizinde MABC-2 puanı ile YİYDDE-GYİ puanı arasında negatif ilişki görüldü. El tercihi, ayak tercihi ve göz tercihi açısından gruplar arasında fark yoktu. Lateralizasyonlarına göre MABC-2 puanları ve YİYDDE puanları açısından fark yoktu. Sonuç: ÖÖB grubunda motor beceri ve yürütücü işlevlerde bozulmaların mevcut olduğu, bu alanların lateralizasyonla belirgin ilişkisinin olmadığı görülmüştür. Çalışmanın sonuçları ÖÖB gibi nörogelişimsel bozukluklarda çeşitli alanlarda işlev bozukluklarının söz konusu olabileceği sonucuna vurgu yapmaktadır.
Aile içi ve aile dışı cinsel istismar mağduru çocuk ve ergenlerin annelerinin geçmiş travma öyküsü ve bağlanma özelliklerinin birbirleriyle ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması
Amaç: Çocuğa yönelik cinsel istismar; çocukluk dönemi ruhsal gelişimini etkileyen en önemli travmalardan biridir. Olumsuz etkileri yaşam boyu görülebilir ve sonraki kuşaklara aktarılabilir. Bu çalışmanın amacı; aile içi ve aile dışı cinsel istismar olgularının bireysel farklılıkları, aldıkları tanıları; bununla birlikte aile içi veya aile dışı cinsel istismar mağduru çocuk ve ergenlerin annelerinde bağlanma özelliklerinin, ebeveynlik tutumlarının, çocukluk çağında cinsel travma veya başka travmaya maruz kalma özelliklerinin, aile işlevselliği ve cinsel istismar ile ilişkili risk faktörlerini belirlemektir. Yöntem: Araştırmanın örneklemini Dokuz Eylül Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı' na ilk kez başvuran veya takip edilmekte olan 60 çocuk, ergen ve anneleri ile daha önce çocuk psikiyatrisine başvurmamış ve istismara uğramamış 60 çocuk, ergen ve anneleri oluşturmuştur. Cinsel istismar grubuna Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi- Şimdi ve Yaşam Boyu versiyonu (ÇDŞG-ŞY) ile tanı konmuştur. Veriler Sosyodemografik Veri Toplama Formu, çocuk ve ergenlere yönelik Ana- Baba Tutum Ölçeği (ABTÖ); annelere yönelik Ana- Babaya Bağlanma Ölçeği (ABBÖ), Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (ÇÇTÖ), Aile Değerlendirme Ölçeği (ADÖ) ile değerlendirilmiştir. Çalışmanın verileri t testi, ki- kare, One-way ANOVA, binary lojistik regresyon analizi ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmada aile içi ve aile dışı cinsel istismar mağduru çocuk ve ergenlerin annelerinin ÇÇTÖ ile belirlenen ihmal ya da istismar oranı kontrollerden yüksek bulunmuştur. ABBÖ ile belirlenen güvenli bağlanma puanı kontrollerden anlamlı olarak düşük bulunmuştur. ABTÖ belirlenen ebeveyn tutumlarında; aile içi ve aile dışı cinsel istismar grubunda demokratik tutumların daha az olduğu, koruyucu- istekçi ve otoriter tutumların daha fazla olduğu bulunmuştur. ADÖ alt ölçek puanları cinsel istismar grubunda kontrollerden anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Cinsel istismar grubu annelerinde çocukluk çağı cinsel öyküsü olan anneler, çocukluk çağı cinsel istismar öyküsü olmayan annelere göre ABBÖ puanları daha düşük, ABTÖ demokratik puanları daha düşük, ÇÇTÖ ile belirlenen çocukluk çağında diğer ihmal ve istismar oranları daha yüksektir. Sonuç: Cinsel istismar mağduru çocuk ve ergenleri değerlendirirken hazırlayıcı faktörleri değerlendirmek özellikle annenin çocukluk çağı travmasını değerlendirmek önemlidir. Tedavinin anne- çocuk ikilisini kapsaması, kuşaklararası aktarılan travmanın olumsuz etkilerini kırmak için öncül olabilir. Anahtar Kelimeler: çocuklarda cinsel istismar, annelerin çocukluk çağı travmaları, annelerin bağlanma özellikleri, aile işlevselliği, anne- baba tutumları
Tıkınırcasına yeme bozukluğu olan veya olmayan eksojen obezite tanılı 12-18 yaş olguların sosyal bilişsel becerilerinin değerlendirilmesi ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması
Amaç: Çalışmamızın amacı, Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu tanısı olan ve olmayan eksojen obezite tanılı 12-18 yaş arasındaki çocuk ve ergenler ile eksojen obezite tanılı 12-18 yaş arası çocuk ve ergenlerin sosyal bilişsel becerilerinin değerlendirilmesi, duygusal ve klinik değerlendirmeler ile olan ilişkisinin araştırılması, bulguların kendi aralarında ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırılmasıdır. Yöntem: 32 TYB+Obezite, 32 Eksojen Obezite ve 64 sağlıklı kontrol olgusu sosyal biliş ve yeme bozukluğu psikopatolojiyi değerlendiren testlerden oluşan bir batarya uygulanmıştır. Bulgular: Sosyal bilisel becerileri değerlendirdiğimiz tüm testlerde TYB+Obezite ve Eksojen Obezite grubu, kontrol grubuna göre hipotezimizi destekleyecek şekilde emosyonel işlemleme de daha kötü performans göstermiştir. Depresyon, emosyonel düzenleme problemleri, yeme alışkanlıkları ve düzenleri ile çeşitli korelasyonlar olduğu saptanmıştır. Sonuç: TYB+Obezite ve Eksojen Obezite vakaları affektif Zihin Kuramı becerilerinde klinik özelliklerine bağlı olarak bozukluk olduğu saptanmıştır. Bilgimiz dahilinde; Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu tanısı olan 12-18 yaş ergen olgular ile emosyonel tanımlama ve emosyonel düzenleme becerilerini değerlendiren ilk çalışmadır.
Tıkınırcasına yeme bozukluğu olan ve olmayan eksojen obeziteli ergenlerde yürütücü işlevlerin ve dürtüselliğin değerlendirilmesi
ÖZET Amaç: Çalışmamızda, TYB tanılı eksojen obezitesi olan ve TYB tanısı olmadan eksojen obezitesi olan ergenlerde yürütücü işlevler ve dürtüsellik açısından değerlendirilmesi, yürütücü işlevlerde bozukluk olup olmadığının saptanması, dürtüsellikte artışın olup olmadığının saptanması ve bu özelliklerin birbirleri ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Ek olarak, hastalık grupları sağlıklı kontrollerle de karşılaştırılmıştır. Obezite ve TYB'nin ayrı ayrı ele alınmasının her iki hastalığın yürütücü işlevler ve dürtüselliğin bileşenleri açısından farklılıkların değerlendirilmesini sağlayacağı ve bunun da hastalıkların etyolojisi, klinik gidişi ve uygun tedavisi ile ilgili katkıda bulunacağı düşünülmüştür. Yöntem: Çalışmaya Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Gastroenteroloji, Hepatoloji ve Beslenme Bilim Dalı Polikliniği'nde ayaktan izlenen 13-18 yaşlar arası DSM-5 'e göre Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu tanısı alan obez (VKİ persentili yaş ve cinsiyete göre >95) 15 ergen ile Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu tanısı almayan obez (VKİ persentili yaş ve cinsiyete göre >95) 14 ergen ve yaş,cinsiyet açısından hasta grubuna benzeyen, obez olmayan (VKİ persentili yaş ve cinsiyete göre <85) ve DSM-5 tanı kriterlerine göre herhangi bir psikiyatrik hastalık tanısı olmayan 28 gönüllü ergen çalışmaya alınmıştır. Çalışmaya alınan çocukların sosyodemografik özellikleri kaydedildi. Çalışmaya katılan ergenlere tanısal bir psikiyatrik görüşme olan Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli (ÇDŞG-ŞY) uygulanmıştır. Tüm gruplara Wisconsin Kart Eşleme Testi (WKET), Stroop Testi, Barratt Dürtüsellik Ölçeği-10 (BDÖ), Yeme Tutumu Testi ve WISC_R ve WAIS zeka testleri uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda kontrol grubundaki babaların lise ve üzeri eğitim alma oranları olgu grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. TYB olmayan obez grubunda kontrol grubuna göre ailede daha fazla kronik tıbbi hastalığa sahip olduğu bulunmuştur. Olgu grubunun anlamlı olarak daha fazla düzenli spor yaptığı bulunmuştur. Stroop Testinde kontrol grubunda bölüm-1, bölüm-2 ve bölüm-4 süreleri istatistiki açıdan anlamlı olarak daha kısa bulunmuştur. Yürütücü işlevlerin ölçüldüğü Wisconsin Kart Eşleştirme Testi ve BDÖ-10 testinde gruplar arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır. Sonuç: Kontrol grubuna göre obezitesi olan TYB tanısı olan ve olmayan gruplar Stroop testinde daha düşük performans göstermelerine karşın WKET'de gruplar arasında bir fark saptanmamıştır. TYB tanısı olan ve olmayan obez ergenlerde yürütücü işlevlerin bir kısmında bozulma olmasına karşın yaygın bir bozulmanın olmadığı, ancak bu konuda daha fazla çalışma yapılması gerektiği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu, obezite, yürütücü işlevler, dürtüsellik
Patolojik internet kullanımı olan ergenlerde anne baba tutumları, algılanan sosyal destek ve duygu düzenleme becerileri
Patolojik İnternet Kullanımı (PİK), sıklığı giderek artan ve her geçen gün daha fazla insanı etkisi altına alan bir problemdir. Yapılan araştırmalarda interneti en sık kullananların ergenler olması, bu dönemde patolojik internet kullanımı ile ilişkili etkenlerin daha da önemsenmesine neden olmaktadır. Bu araştırma, patolojik internet kullanıcısı (PİK) olan ve olmayan ergenlerin anne baba tutumları, algılanan sosyal destek ve duygu düzenleme becerileri açısından karşılaştırıldığı kesitsel bir çalışmadır. Her iki grupta internet kullanım özellikleri ve eşlik eden psikopatolojiler de değerlendirilmiştir. Bu amaçla Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine başvuran 12-17 yaş arasındaki 176 ergen çalışmaya dahil edilmiş ve katılımcılardan araştırmacılar tarafından hazırlanan Sosyodemografik ve Klinik Bilgi Formu ile Young İnternet Bağımlılığı Ölçeği (YİBÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Durumluk ve Sürekli̇ Kaygı Ölçeğı̇ (DSKÖ), Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ), Anne Baba Tutum Ölçeği (ABTÖ), Ebeveyn Duygusal Erişilebilirliği Ölçeği (EDEÖ), Çocuk ve Ergenler için Sosyal Destek Değerlendirme Ölçeği (Ç-SDDÖ), Duygu Düzenlemede Güçlükler Ölçeği (DDGÖ), Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAÖ-20), Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (CTQ-28) ve Yaşam Doyum Ölçeği (YDÖ)'ni doldurmaları istenmiştir. Tüm katılımcılarda Young İnternet Bağımlılığı Tanı Ölçütleri klinik görüşme ile değerlendirilmiştir. YİBÖ puanlarına göre patolojik düzeyde internet kullandığı tespit edilen ve Young İnternet Bağımlılığı Tanı Ölçütleri'ni karşılayan 40 ergen araştırma grubunu oluşturmuştur. Yine YİBÖ puanlarına göre belirti göstermeyen ve Young İnternet Bağımlılığı Tanı Ölçütleri'ni karşılamayan ergenler arasından, araştırma grubuyla yaş, cinsiyet ve sosyoekonomik düzey açısından eşleştirilmiş 40 ergen kontrol grubunu oluşturmuştur. Araştırma ve kontrol grubundaki tüm ergenler ve ebeveynleri ile psikiyatrik hastalıkları taramak amacıyla, Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli (ÇDŞG-ŞY) kullanılarak klinik görüşme yapılmıştır. Bu değerlendirmeler sonucunda, tüm katılımcıların % 25'inin PİK olduğu, araştırma ve kontrol grubu arasında en anlamlı farkın düzenli zaman ayrılan bir hobi-uğraşı sahibi olma oranları arasında olduğu gözlenmiştir. İnternet kullanım alışkanlıkları açısından; en anlamlı farkın günlük internet kullanım süreleri arasında olduğu, bunun yanında ergenlerin online ve online olmayan oyun oynama oranları, internet kullanımları sırasında gizli kimlik kullanımları gibi değişkenlerde de anlamlı farklılıklar olduğu bulunmuştur. Ayrıca PİK grubundaki ergenlerin, anne baba tutumlarını daha ihmalkar algıladıkları, anne babalarının duygusal erişilebilirliklerini daha kısıtlı buldukları, arkadaşlarından algıladıkları sosyal desteğin ve yaşam doyumlarının daha düşük olduğu, duygu düzenlemede güçlükler yaşadıkları, duyguları ayırt etme/tanıma ve ifade etme becerilerinin yetersiz iv olduğu saptanmıştır. Ek olarak, kaygı belirtilerinin daha yüksek, benlik saygılarının ise daha düşük olduğu, daha fazla kaygı bozuklukları ve yıkıcı davranış bozuklukları tanıları aldıkları gösterilmiştir. İnternet kullanımı arttıkça patolojik internet kullanımı yaygınlığı da artmaktadır. Bu çalışmadan elde edilen bulguların, PİK olan ergenlerin tedavilerinde ve ergenlerde patolojik internet kullanımının önlenmesinde, önemli olabileceği düşünülmektedir.
Eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan prepubertal erkek çocuklarda otizm benzeri belirtilerin ve agresyonun serum testesteron, oksitosin, kortizol ve androstenedion ile ilişkisi
Bu çalışmada Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) tanısı konulan prepubertal erkek çocuklarda otistik özelliklerin ve saldırganlık düzeylerinin serum oksitosin, testesteron, oksitosin ve kortizol düzeyleri ile ilişkisi araştırılmıştır. Çalışmaya çocuk ve ergen psikiyatri polikliniğine ilk kez başvuran 6-10 yaş arasında DSM-V tanı ölçütlerine göre DEHB tanısı alan 83 çocuk dahil edilmiştir. Çalışmamıza ergenlikte görülebilecek hormon değişikliklerini göz önüne alarak sadece prepubertal erkek çocuklar dahil edilmiştir. Birçok psikiyatrik hastalık hormon düzeylerini etkilediğinden dolayı Karşıt olma karşıt gelme (KOKG) bozukluğu dışında ek psikiyatri tanısı olan ve wısc-4 zeka testi 75 altında olan hastalar çalışmaya alınmamıştır. Sosyal işlevsellikte bozulma ve otistik benzeri belirtiler 'SCÖ' (sosyal cevaplılık ölçeği) ve 'zihin kuramı testleri' ile, saldırganlık düzeyleri 'Çocuklar için Saldırganlık Ölçeği Anne Baba Formu' (ÇSÖ-ABF) ile değerlendirilmiştir. Çalışmamızda DEHB olan prepubertal çocuklarda otizm benzeri belirtiler ile zihin kuramı testleri sırasıyla yüksek ve düşük ile doğru ve yanlış olarak gruplandırılmıştır. Serum testesteron, kortizol, androstenedion ve oksitosin düzeyleri saat 8:00-10:00 arasında alınan serum örneklerinden belirlenmiştir. Çalışmamızda incelenen DEHB tanılı hastaların otistik belirti gösterme durumları ve zihin kuramı testleri arasında kan testesteron, androstenedion ve oksitosin düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Otistik belirtisi olmayan hastaların, otistik belirtisi olan çocuklara kıyasla kan testesteron düzeyi anlamlı olarak düşük iken oksitosin düzeyi anlamlı olarak yüksekti. Ayrıca otistik belirtisi olan hastaların kan androstenedion düzeyi, otistik belirtisi olmayanlardan anlamlı olarak yüksekti. Zihin kuramı yanlış olan hastaların kan testesteron ve androstenedion düzeyleri, zihin kuramı doğru olanlardan anlamlı olarak yüksek iken kan oksitosin düzeyi anlamlı olarak düşüktü. Çalışmamızda incelenen DEHB tanılı hastaların ÇSÖ-ABF toplam puanı ile kan testesteron düzeyi ve testesteron/kortizol oranı arasında pozitif yönde, güçlü düzeyde, oksitosin düzeyi arasında ise negatif yönde, güçlü düzeyde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Ek olarak serum kortizol ve androstenedion düzeyleri ile saldırganlık arasındaki ilişki saptanmamıştır. Bu bilgiler göz önüne alındığında otizmle benzer şekilde DEHB'de görülen sosyal kısıtlılıklarda, DEHB'nin kliniğini etkileyen dürtüsellik, saldırganlık, sosyal ilişkilerini etkileyen otistik belirtiler, zihin kuramı bozuklukları ve duygu tanıma gibi ileri sosyal işlevlerinde; oksitosin, testesteron, kortizol ve androstenedionun rolü olabileceği düşünülmüştür. Bu nedenle DEHB tanılı çocuk ve ergenlerde, daha çok otizmde araştırılan sosyal iletişim ve hormon araştırmalarının yapılması, etiyolojinin yanı sıra tedaviye de katkı sağlayacak yeni bilgilerin ortaya çıkmasını sağlayacaktır.