
90
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Akut sigara dumanının adherensine etkisi
Pulmoner tromboembolide 30 günlük mortalite ile ilişkili radyolojik ve laboratuvar faktörler
GİRİŞ VE AMAÇ: Pulmoner tromboemboli (PTE), mortalite riskinin hızlı saptanması gereken, solunum sisteminin acil durumları arasında bulunan bir hastalıktır. Çalışmamızda, hastanemiz Göğüs Hastalıkları bölümünde yatışı olan bilgisayarlı tomografi pulmoner anjiyografi ile doğrulanmış PTE'si olan hastalarda demografik, klinik özelliklerin, laboratuvar ve radyolojik bazı faktörlerin 30 günlük mortalite ile ilişkisinin incelenmesi, PTE yönetimi ve tedavisinin yönlendirilmesine yardımcı olabilecek yeni sonuçların ortaya konulması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Göğüs Hastalıkları Servis ve YBÜ'de 01.01.2020 ve 15.10.2022 tarihleri arasında pulmoner emboli tanısıyla yatış verilmiş hastaların sosyodemografik, laboratuvar ve radyolojik özellikleri, hastaların elektronik dosyaları ve arşiv dosyaları retrospektif olarak incelenmiştir. BULGULAR: Çalışmamızda yer alan 204 hastanın 75'i (%36,8) erkekti. Mortal seyreden hastaların yaşlarının ortanca değeri 82 yıl olarak bulundu. Mortalite 29 kişide gelişmişti (%14,2). Hastaların yaşının, sPESI skorlarının ve ESC 2019 kılavuzuna göre mortalite riskinin yüksekliği; tedavide trombolitik kullanımı varlığı; nabız yüksekliği; SaO2 ve sistolik tansiyon düşüklüğü; GFR ≤ 60 mL/dk/1.73 m2 olması; D-dimer, BUN, RDW ve CRP düzeylerinin yüksekliği, GFR, albümin düzeylerinin düşüklüğü; BUN-albümin, CRP-albümin ve nötrofil-lenfosit oranlarının yüksekliği 30 günlük mortalite ile ilişkili bulunmuştur (p < 0,05). D-dimer düzeyleri ile trombüs yükü arasında aynı yönde, orta düzeyde ve istatistiksel olarak önemli ilişki bulunmuştur (p < 0,001). SONUÇ: Pulmoner tromboembolide yaş, bahsi geçen klinik, laboratuvar özelliklerin birlikte değerlendirilmesi ile hastaların erken mortalitesi daha yüksek kesinlikte öngörülebilecektir. Anahtar Kelimeler: Pulmoner tromboemboli, 30 günlük mortalite, yaş, nabız, SaO2, sistolik tansiyon, GFR, BUN, albümin, CRP, NLR, D-dimer.
Hemoptizi nedenleri, klinik özellikleri, tedavi ve sonuçlarının değerlendirilmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Hemoptizi şikâyeti olan hastalarda kanamanın nedenini, yerini saptamak ve hızla doğru tedavi yöntemini seçmek oldukça önemlidir. Çalışmamızda hemoptizi ile başvuran hastaların, etyolojik tanıları, klinik ve radyolojik bulguları, kanama yeri ve miktarı ile tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde Nisan 2022 ve Mayıs 2023 tarihleri arasında acil servise veya göğüs hastalıkları polikliniğine başvuran ve hemoptizi tanısı konulan 18 yaş üstü hastaların kayıtları retrospektif olarak incelenmiştir. BULGULAR: Çalışmamıza, yaş ortalaması 55,44±16,86 olan, 229'u (%69,4) erkek, 101'i (%30,6) kadın, 330 hasta dâhil edildi. Hemoptizi nedeni olarak, en sık pnömoni (%21,5), ikinci sıklıkta malignite (%19,7) saptandı. Erkek hastalarda, sigara kullanma öyküsü anlamlı yüksek idi. Erkek hastalarda malignite ve KOAH, kadın hastalarda bronşiektazi daha fazla belirlendi. Radyolojik olarak; Toraks BT'de en sık bül-amfizem (%20,0), ikinci sıklıkta kitle (%19,7) tespit edildi. Bül-amfizem ve kitle bulgusu, erkek hastalarda ve sigara öyküsü olanlarda anlamlı yüksek bulundu. Kanama miktarı olarak, en sık 'balgamla karışık kanama' (%57,6) görüldü. Bronkoskopi bulgusu olarak, en sık malignite uyumlu endobronşial lezyon (%40,3) izlendi. Erkek hastalarda, sigara içme öyküsü olanlarda, 45 yaş üzeri olanlarda malignite tanısı yüksek idi. SONUÇ: Hemoptizi şikâyeti olan hastalarda, en sık iki etyolojik tanı arasında ayırım için, sigara öyküsü ve yaş durumunun anlamlı katkısı bulundu. Sigara öyküsü olanlarda etyolojik incelemede, toraks BT ve bronkoskopi bulgularının yüksek oranda malignite lehine sonuçlanması sigaranın hemoptizide önemli bir etken olduğunu göstermektedir. Yaşı ileri ve sigara içen hastaların, öncelikle malignite yönünden araştırılmaları önerilir.
Sarkoidoz ve ateroskleroz ilişkisi: Az bilinen bir komorbidite
Sarkoidoz; nedeni tam olarak bilinmeyen, tutulan bölgelerde non kazeifiye granülomatöz inflamasyonla karakterize multisistemik bir hastalıktır. Ateroskleroz ise; toplumda çok yaygın görülen, büyük ve orta boy arterlerin daralmasına veya tıkanmasına yol açan bir hastalıktır. Bu çalışmada asemptomatik sarkoidoz hastalarında aterosklerozun önceden ön görülmesinde aterojenik belirteçlerin ve ultrasonografik değerlendirmenin (intima-media kalınlığı ve tepe sistolik akım (PSV)) etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda 10.10.2017-10.02.2018 tarihleri arasında Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Kliniği‟ne başvuran ve sarkoidoz tanısı ile izleme alınan 44 hasta ve yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş 53 sağlıklı kontrol grubunu alındı. Katılımcıların laboratuvar, solunum fonksiyon testi ve karotis ultrasonografi değerleri incelendi. Çalışmamıza dâhil edilen sarkoidoz hastalarının %70,5‟i kadın idi ve yaş ortalaması 35,36±7.18 yıl idi. Kontrol grubunun %64,2‟si kadın ve yaş ortalaması 33.58±8.13 yıl idi. Sarkoidoz hastalarının %20,5‟i kontrol grubunun %26,4‟ü sigara kullanıyordu (P=0,492). Hastaların %77,2‟si Evre 1 ve Evre 2 hastalar iken sade 10 hasta (%22,7) Evre 3 ve Evre 4 idi. Hastaların sadece 5‟i hala steroid tedavisi alıyordu. C-Reaktif Protein sarkoidoz hastalarında anlamlı düzeyde yüksek bulundu (P<0,001). Sarkoidoz grubunda HDL kolesterol düzeyi kontrol grubundan daha düşük iken, diğer kolestroller daha yüksek düzeyde saptandı. Tiroid fonksiyon testi her iki grupta benzer olarak saptandı. Intima-media kalınlığı sarkoidoz hastalarında daha yüksek idi. Yine Tepe Sistolik akın hızı (PSV) değeri sarkoidoz hastalarında daha yüksek saptandı. Aterojenik belirteçler (Aterojenik Indeks (AI), Aterojenik Sabit (AC) ve Kardiyojenik Risk Oranı (CRR)) sarkoidoz hastalarında daha yüksek olarak saptandı. Intima-media kalınlığı ile PSV, AI, AC, CRR, Trigliserid ve VLDL arasında pozitif bir korelasyon varken HDL ile negatif korelasyon saptandı. PSV ile aterojenik belirteçler (AI, AC, CRR) ve kolesteroller (TG ve VLDL) arasında pozitif korelasyon ve HDL ile negatif korelasyon saptandı. Sonuç olarak; sarkoidoz hastalarında ateroskleroza yatkınlık mevcuttur. Asemptomatik sarkoidoz hastalarında aterosklerozu öngörmede aterojenik belirteçler (AI, AC ve CRR) ve karotis arter intima-media kalınlığı ve PSV kullanılabilir. Yine hastalık evresinin ve kortikosteroid kullanımının ateroskleroz gelişimine etkisinin inceleneceği prospektif çalıĢmalara ihtiyaç vardır.
Akciğer kanseri hastalarında metastaz paternleri ve prognoza etkisinin araştırılması
Bu çalışmada akciğer kanseri tanısı konan hastaların uzak organ metastazlarının insan ömrüne olan etkisini retrospektif olarak incelemeyi amaçladık. Çalışmaya akciğer kanseri tanısı konan 430'u erkek (%89), 53'ü kadın (%11) toplam 483 hasta dahil edildi. Hastaların demografik verileri, radyolojik dağılımı, tanı yöntemleri, TNM evrelemesi, metastaz yerleri, başvuru semptomları, histopatolojik tipleri, yaşam süreleri, dosya taraması yapılarak kaydedildi. Kaydedilen verilerin sıklığı, sağkalıma etkileri araştırıldı. Olguların en sık başvuru semptomları dispne(%34,6) ve öksürüktü(%33,7). Olguların çoğunluğu(%43,4) skuamöz hücreli karsinomdu. Olguların %85,6'sının sigara öyküsü mevcuttu. Tanı yöntemi olarak %58,8 oran ile bronkoskopik bronş biyopsisi en çok kullanılmaktaydı. En sık metastaz yeri %37 ile iskelet sistemi olurken, ikinci sıklıkta %25,2 ile beyin gelmekteydi. Akciğer kanseri nedeniyle herhangi bir tedavi alan hastaların sağkalımı daha uzun olduğu saptandı (p<0,001). Akciğer kanseri olan hastaların bir yıllık sağkalımına bakıldığında; kemik metastazı olmayanların olanlara göre (p=0,018), karaciğer metastazı olmayanların olanlara göre (p=0,009), surrenal metastazı olmayanların olanlara göre (p=0,020), karşı akciğer metastazı olmayanların olanlara göre (p=0,020) sağkalımının daha uzun olduğu görüldü. Akciğer kanseri olan hastaların beş yıllık sağkalımına bakıldığında; kemik metastazı olmayanların olanlara göre (p=0,006), beyin metastazı olmayanların olanlara göre (p<0,001), karaciğer metastazı olmayanların olanlara göre (p<0,001), surrenal metastazı olmayanların olanlara göre (p=0,045), karşı akciğer metastazı olmayanların olanlara göre (p=0,045) sağkalımının daha uzun olduğu görüldü. Sonuç olarak, akciğer kanseri olan hastalarda histopatolojik alttip, metastaz bölgesi ve tedavi yöntemi sağkalımı etkilemektedir.
Mevsimsel değişiklikler pulmoner embolizmsıklığı ve mortalitesi üzerindeetkiliolabilir mi?
Giriş ve amaç: Meteorolojik koşulların kardiyovasküler morbidite ve mortalite üzerine etkisi uzun zamandır bilinmektedir. Bununla birlikte VTE'nin en ciddi kliniği olan PE'nin gelişimi ile mevsimsel değişiklikler arasındaki ilişkiyi inceleyen çok az çalışma yayınlamıştır.Bu tez çalışması, kliniğimizdetanı konulan PE vakalarının sıklığında dönemsel farklılıklar olması nedeniyle; PE sıklığı ile mortalitesi üzerinde mevsimsel değişikliklerin etkilerini araştırmak üzere yapılmıştır. Gereç ve yöntem: 01.01.2014 ile 01.01.2019 tarihlerini kapsayan beş yıllık dönemde Afyon Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Kliniği tarafından akut PE tanısı konulan402 hastanın verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Araştırmaya 18 yaş ve üzeri, PE tanısı spiral toraks BT ile doğrulanmış hastalar dahil edilmiştir. Hastaların yaş ve cinsiyetleri, başvuru ayları, PE'nin radyolojik olarak masif veya nonmasif oluşu, PE gelişimindeki risk faktörleri, başvuru anındaki başlıca laboratuar parametreleri ( wbc, nötrofil, lenfosit, hemoglobin, platelet, D-dimer, CRP), pulmoner arter basıncı (PAB) değerleri, wells skorları, wells skorlarına göre PE gelişme olasılıkları, sPESI skorları, tedavileri ve akıbetleri kaydedilmiştir. Bulgular: Mevsimlere göre PE gelişme sıklığına bakıldığında en fazla hasta ilkbahar mevsiminde (n=115, %28,6) görülmüştür. Bunu sonbahar mevsimi (n=99,%25) izlemiştir. En az hasta sayısı kış ve yaz aylarında eşit olarak (n=94, %23,4) olarak saptanmıştır. PE gelişen hasta sayılarının aylara göre dağılımlarına bakıldığında en fazla hasta kasım (n=48, %11,9) ve nisan (n=47, %11,7) aylarında saptanmıştır. Mevsimlere ve aylara göre olgu dağılımı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,001).Mortalite oranlarında mevsimsel farklılık gözlenmemiştir (p=0,663). Aylara göre prognoz değerlendirildiğinde ölüm oranlarının farklılıklar gösterdiği ancak bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı saptanmıştır (p=0,582). Kaydedilen sayısal verilerden sadece wbc düzeyinin mevsimlere göre dağılımı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,045). Hastaların yaş, wbc, nötrofil, lenfosit, plt, D-dimer, CRP, PAB değerleri ve sPESI ve wells skorları ile prognoz arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Sonuç: PE gelişim sıklığının mevsimsel değişim gösterdiğine dair gözlemimiz doğrulanmıştır. En fazla PE olgusu ilkbaharda saptanmıştır. Ancak mevsimler ile prognoz arasında istatistiksel anlamlı fark gösterilememiştir. PE gelişimi ile mevsimsel değişimler arasındaki bağlantıyı açıklayabilmek için; bu hastalarda çeşitli hematolojik parametreleri inceleyen ve atmosfer basınç ölçümlerini de dahil eden geniş kapsamlı prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Pulmoner embolizm, mevsimler, mortalite
Teofilin kullanan KOAH'lı hastalarda sitokrom P450 (CYP1A2) gen polimorfizmlerinin taranması
Torasik outlet sendromunda cerrahi tedavinin etkinliği
Akciğer rezeksiyonları sonrasında ampiyem gelişiminde neden sonuç ilişkisi ve tedavi yöntemleri
Ayaktan ve yatarak pulmoner emboli tanısı konulan hastaların klinik sınıflandırmaya göre laboratuvar ve radyolojik parametrelerinin değerlendirilmesi
Amaç: Pulmoner tromboemboli (PTE), genellikle alt ve üst ekstremite derin venlerinden kaynaklanan bir veya birçok trombüsün koparak sistemik dolaşımdan pulmoner vasküler yatağa taşınması ile ortaya çıkmaktadır. Tanısının konması güçtür ve özgül bir klinik tablo ile ortaya çıkmadığı için gözden kaçmaktadır. Buna karşılık, erken tedavinin son derece etkili olması nedeniyle, erken tanı konması çok önemlidir. Bu çalışmada Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi İzzet Baysal Eğitim ve Araştırma Hastanesini Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalına başvurarak pulmoner tromboemboli tanısı alan hastaların klinik sınıflandırılmalarına göre laboratuvar ve radyolojik değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya 2019 – 2021 tarihleri arasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi İzzet Baysal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs Hastalıklarına başvurup pulmoner emboli tanısı alan hastalar alınmıştır. Dışlama kriterleri dikkate alındığında örneklem 100 hasta üzerinde tamamlanmıştır. Araştırmada bakılan parametreler ; derin ven trombozu varlığı, sistolik Pulmoner Arter basıncı yüksekliği, D-dimer ve Troponin-I değerleri, trombolitik verilip verilmemesi, Pulmoner emboli tipi, pulmoner emboli yeridir. Bulgular: Belirtilen tarihler arasında çalışmaya alınan toplam 100 hastanın 42'si kadındır. Semptomatik dağılıma bakıldığında hastaların %70,0'ı nefes darlığı, %14,0'ı göğüs ağrısı ile başvurmuştur. Hastaların %67'ının sistolik pulmoner arter basıncı PABs )yüksekliği vardır. Klinik-radyolojik ve labaratuar değerlendirmeye göre hastaların %40,0'ı submasif pulmoner emboli, %45,0'ı non-masif pulmoner embolidir. BT anjiyografi yerleşimlerine göre pulmoner emboli en sık pulmoner emboli segmenter yerleşimlidir. (%51,0'ında) Kadınların D-dimer değerleri erkeklere göre daha yüksektir. Sistolik pulmoner arter basıncı yüksekliği olanların, sistolik pulmoner arter basıncı yüksekliği olmayanlara göre yaş ortalaması daha yüksek, daha fazla trombolitik tedavi verilmiş, daha fazla masif ve submasif pulmoner emboli görülmektedir. Pulmoner embolisi ana dalda olanların segmenter ve subsegmenter dalda olan embolilere göre sistolik pulmoner arter basıncı anlamlı derecede daha yüksektir. Submasif pulmoner embolinin D-dimer değeri masif ve nonmasif pulmoner emboliye göre ve Anadaldaki pulmoner emboli D-dimer değeri segmenter ve subsegmenter pulmoner emboliye göre anlamlı derecede yüksek saptanmıştır. Masif pulmoner embolinin Troponin I değeri submasif ve nonmasif pulmoner emboliye göre anlamlı derecede yüksek saptanmıştır. Sonuç: Sistolik pulmoner arter basıncı yüksek bulunan hastaklarda masif ve submasif pulmoner emboli saptanma olasılığı daha yüksektir. Anadalda pulmoner embolisi bulunan hastaların D-dimer değeri diğer emboli yerleşimlerine göre anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur. Masif pulmoner embolinin Troponin I değeri diğer emboli tiplerine göre anlamlı derecede yüksek saptanmıştır.
Obstruktif uyku apnesi- overlap sendromunda klinik, laboratuar ve polisomnografik özelliklerin değerlendirilmesi
Amaç: Obstrüktif uyku apnesi (OSAS), uyku sırasında solunum çabası olmasına karşın ağız ve burunda hava akımının olmadığı, tekrarlayıcı total ya da parsiyel üst solunum yolu obstrüksiyonları ile karakterize bir uyku bozukluğudur. Overlap sendromu (OS); OSAS'ın kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), astım ve interstisyel akciğer hastalığı (İAH) gibi akciğer hastalıkları ile birlikteliği için kullanılan bir terimdir. Kronik akciğer hastalıkları OSAS'a neden olmakta ve OSAS'da kronik akciğer hastalıklarının kontrolünü zorlaştırmaktadır. Her iki hastalık grubu için takipte sorun yaşandığında mutlaka diğer hastalık açısından araştırılması gerekmektedir. Bu çalışmada OSAS hastalarındaki OS'nun sıklığını, hastaların klinik, laboratuvar ve polisomnografik özelliklerini değerlendirerek bu hastaların erken tanısı ve tedavisi için gerekli parametreleri saptamayı amaçlıyoruz. Gereç ve Yöntem: Mart 2019 - Ağustos 2023 tarihleri arasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi İzzet Baysal Eğitim ve Araştırma Hastanesi uyku merkezinde polisomnografi (PSG) yapılarak OSAS tanısı konulan 1135 hasta dahil edilmiştir. Bağımsız değişkenler; yaş, cinsiyet, sigara öyküsü, ek Hastalık ,uzun süreli oksijen tedavisi (USOT) kullanımı, ejeksiyon fraksiyonu (EF), sistolik pulmoner arter basınçı (sPAB), hematokrit değeri, bağımlı değişkenler; kayıt süresi, etkin uyku süresi, NonREM N1 evresi, N1 yüzdesi, N2 evresi, N2 yüzdesi, N3 evresi, N3 yüzdesi, REM evresi, REM yüzdesi, obstrüktif apne, santral apne, miks apne, Hipopne, apne hipopne indeksi (AHİ), ortalama satürasyon, minimum satürasyon, nabız/dakika sayısı idi. Bulgular: 1135 hastanın 115'inde kronik akciğer hastalıkları mevcut olup OS oranı %10,1 olarak saptandı. OS olgularında en sık astım (%75.7) ikinci sırada KOAH (%21,7) ve en az olarak da İAH (%2,6) birlikteliği saptandı. Tüm hastaların ortalama yaşı 48,8, kadın/erkek oranı %29,2/%70,8 idi. OS olan hastalar izole OSAS grubuna göre; daha yaşlı, kadın oranı daha yüksek ve sigara maruziyeti daha fazla idi. OS grubunda komorbiditeler, USOT kullanımı daha fazla idi. PSG verilerinden N3 ve REM süresinin OS grubunda anlamlı olarak daha kısalmış olduğu izlendi. Obstrüktif apne sayısı, santral apne sayısı, miks apne, hipopne sayısı, AHİ ve kalp ritmi/dk açısından iki grup arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Ortalama oksijen satürasyonu OS grubunda anlamlı olarak daha düşüktü. sPAB, EF ve Hct değeri açısından da gruplar arasında farklılık saptanmadı. KOAH'lı hastaların ortalama FEV'i %58,3 19,6 iken XIII astım-OS grubunun solunum fonksiyonları korunmuştu. Kronik akciğer hastalık grupları ile OSAS evreleri arasında anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: OSAS tanısı konulan hastalar ileri yaşta, özellikle kadın cinsiyette, sigara öyküsü mevcut, komorbiditeleri fazla ve ortalama oksijen satürasyonları düşük ise OS açısından uyanık olunmalıdır. OS'ye eşlik eden astım veya KOAH bulunması halinde bu hastalıkların da solunum fonksiyonlarının çok ağır derecede bozulmuş olması beklenmemelidir. PSG verilerinde izlenen N3 ve REM uyku evrelerinin kısalması bu hastalıklar için bir kompanzasyon mekanizması olabilmektedir.
Toraks bilgisayarlı tomografide UİP (olağan interstisyel pnömoni) paterni olup antifibrotik tedavi başlanan hastalarda takip edilen parametreler ve progresleri
Amaç:İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF), olağan interstisyel pnömoninin (UİP) radyolojik ve histolojik özellikleri ile ilişkili, nedeni bilinmeyen kronik, fibrozan interstisyel pnömonidir. İdiyopatik pulmoner fibrozis, önemli bir mortalite ve morbidite sebebi olup birçok kanserden daha mortal seyredebilmektedir.Çalışmamızda yüksek rezolüsyonlu bilgisayarlı tomografide (YRBT) UİP paterni olan hastaların takipte kullanılan parametrelerini, bu parametreler ile hastalığın progresyonu arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarmayı ,hastaların progresyonlarını saptamayı hedefledik. Ayrıca UİP paternine sahip bu hastalara dikkat çekmeyi, erken tanının progresyona olan etkisini ve mortalite istatistiklerinde tanı olarak gözden kaçmamasını hedefledik . Gereç ve Yöntem: Araştırmamızı 01.01.2019/01.01.2024 tarihleri arasında Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs Hastalıkları polikliniğine başvuran, toraks bilgisayarlı tomografide UİP paterni mevcut olup interstisyel akciğer hastalığı tanısı alan ve antifibrotik tedavi tarafımızca başlanan hastalar retrospektif olarak hastane bilgi yönetim sistemi (HBYS) veri tabanından taranarak bulundu.Hastaların dosyalarından yaşları, cinsiyetleri, başvuru yakınmaları, fizik muayene bulguları ,ek hastalıkları, sigara kullanımları, meslekleri, çeşitli maruziyetleri ile ilgili bilgiler kaydedildi.Kontrol takiplerde bakılan solunum fonksiyon testi (SFT), sistemik immun inflamasyon (SII) indeks, 6 dakika yürüme testi (6 DYT), laboratuvar değerleri yine hasta verisinden temin edildi.Tanı sonrası sağkalım süreleri ve yaşam kaliteleri değerlendirilerek not alındı. Hastaların ölüm bilgilerine sağlık bakanlığı ölüm bildirim sistemi (ÖBS)'den ulaşıldı. Bulgular: : YRBT'de UİP paterni saptanan ve tarafımızca antifibrotik başlanan toplam 40 hasta dahil edildi.Hastalarının yaş ortalaması 68,2±7,19 yıl olup %82,5'si (n=33) erkek, hastaların %40'ı işçi idi. %85,29'unda en az bir komorbidite mevcuttu.30 paket-yıl ve üzerinde sigara içenlerin oranı %45 belirlendi.Hastaların %90'ında nefes darlığı, %87.5'inde öksürük,%57.5'inde balgam, %17.5'inde göğüs ağrısı mevcut idi. Çalışmaya dahil edilenlerin %87,5'inde dinlemekle ral, %7,5'inde ronküs duyulurken %5'inin normal olarak değerlendirildi.Pirfenidon kullanan 24, nintedanib kullanan 16 hasta mevcut idi.İki antifibrotik ilaç kullanımıyla FVC (Zorlu Vital Kapasite) değişimleri arasında istatistiksel anlamlı bir ilişki saptanmadı (p>0,05).Pirfenidon kullananlarda %25,nintedanib kullananlarda %12.5 mortalite saptandı.Hastaların %67.5'inde antifibrotik ilaç yan etkisi görüldü.En sık görülen yan etkiler sırasıyla ; kaşıntı (%28.57), bulantı-kusma (%17.86), ishal (%17.86), ciltte kızarıklık kaşıntı (%14.29), kilo kaybı (%14.29) olarak değerlendirildi.40 hastanın 8'i mortal seyretmiş olup bunların 3'ünde eşlik eden malignitesi mevcut.Hastaların %73,33'ünde malignite yokken(n=33), %15,56'sında malignite var(n=7), %11,11'inde(n=5) ise 5 yıllık süreçte yeni oluşan akciğer malignitesi tespit edildi. 30 hastanın son nötrofil ölçümü ilk ölçümünden yüksekken 10 hastanın düşük olduğu belirlendi.İlk ve son ölçüm arasında lenfosit ve platelet sayıları açısından istatistiksel anlamlı farklılık görülmezken, nötrofil değerleri açısından istatistiksel anlamlı düzeyde fark mevcuttu (p<0,001).İlk ve son ölçüm SII indeks medyan değeri 532.61 iken 5 yıllık zaman zarfında 794.32 hesaplanmıştır.Son ölçümün istatistiksel anlamlı düzeyde yüksek olduğu belirlendi (p<0,05).Mortal seyredenlerin 5 yıldaki FVC kaybı %-20.71,mortal seyretmeyenlerde %-16.87 olarak hesaplandı. Karbonmonoksit difüzyon kapasitesi (DLCO) kaybı 5 yılda ortalama -%21.51 idi.Mortalite saptanan hastaların 5 yılda,6 DYT'inde yürüme mesafesindeki azalma -%28,36 saptandı.6 DYT'inde SPO2'deki düşüş 5 birimden fazla olanların %35.71'i mortal seyretti. Sonuç:UİP radyolojik paterni, İPF'de en sık görülür.Akciğer fonksiyonlarında ilerleyici düşüş ve yüksek mortalite ile ilişkilendirilmiştir.Bu hastaların takibinde kullanılan parametreler SFT , DLCO, SPO2, 6 DYT, radyolojik görüntülemesi,laboratuvar değerleri prognoz hakkında bilgi verir. Tanı,tedavi ve prognostik belirteçler ile ilgili daha geniş çaplı araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelime:UİP patern,prognoz,mortalite,takip parametreleri
Akciğer kanseri rezeksiyonu olan hastalarda venöz tromboembolizm gelişmesini etkileyen faktörler
AMAÇ: Dünyada kanser nedeni ile gelişen ölümlerin en önemli nedenlerinden biri akciğer kanseridir. Cerrahi tedavi en etkin tedavi şekli olup; evre 1, 2 ve seçilmiş evre 3 hastalarda tercih edilmektedir. Akciğer kanseri rezeksiyonu sonrasında en önemli sorunlardan biri venöz tromboembolizmdir (VTE). Hem kanser hem de majör cerrahi VTE için ayrı ayrı risk oluşturmaktadır. Akciğer rezeksiyonu sonrası dönemde %2,3 oranında VTE saptanmıştır. Göğüs cerrahisi hastalarında teknik ve hastalığa özgü nedenlerden dolayı VTE önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. VTE önlenebilir bir hastalık olup risk faktörlerinin farkında olup profilaksiye dikkat edilmelidir. Bu prospektif kohort çalışmasında amacımız; akciğer rezeksiyonu yapılan akciğer kanseri hastalarında VTE gelişme oranını ve gelişmesindeki risk faktörlerini saptamaktır. GEREÇ ve YÖNTEM: Araştırmamıza Eylül 2023 ve Aralık 2024 tarihleri arasında Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi İzzet Baysal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs Cerrahisi bölümünde akciğer kanseri nedeni ile opere edilen 45 hasta dahil edildi. Araştırmanın bağımlı değişkeni; pulmoner embolizm (PE) ya da derin ven trombozu (DVT) varlığıdır. Bağımsız değişkenleri; Caprini risk değerlendirme modeli (Caprini RAM) skoru, araştırma grubunun tanımlayıcı özellikleri, PE ya da DVT ile ilgili özellikleri, araştırma grubunun risk faktörleri ve araştırma grubunun ek hastalıkları ile ilgili özellikleridir. BULGULAR: Araştırmaya dahil edilen hastaların medyan yaşı 65 (31-79) idi. Hastalarda erkek hakimiyeti olup, kadın /erkek oranı:8 (%17,8) /37 (%82,2) idi. En sık görülen kanser türü adenokanserdi. Hastaların evrelendirilmesinde; 26'sı (%57,8) evre 1A, 6'sı (%13,3) evre 1B, 5'i (%11,1) evre 2B, 5'i (%11,1) evre 4A, 2'si (%4,4) evre 2A, 1'i (%2,2) evre 3A'ydı. Hastaların %93,3'ünde en az bir komorbidite mevcuttu. En sık görülen komorbiditeler; kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) (%24,4), koroner arter hastalığı (KAH) (%24,4) ve obezite (%24,4) olarak sıralanmaktadır. Komorbiditelerden sadece KOAH'ın varlığı PE/DVT gelişimi ile ilişkili saptandı (grup 1'de %75, grup 2'de %19.5, p=0.04). 6 hasta (%13,3) neoadjuvan kemoterapi aldı. 34 hasta (%75,6) Video yardımlı toraks cerrahisi (VATS) yöntemi ile opere edildi, en sık lobektomi prosedürü uygulandı (%57,8, n=26). Ortalama cerrahi süresi 221.1±65.1 dk idi. Hastaların Caprini RAM medyan değeri 9(6-14)'du. Hastaların 11'i (%24,4) Caprini RAM yüksek riskli grupta, 34'ü (%75,6) orta risk grubunda yer almakta olup Caprini RAM düşük riskli olan hastamız yoktu. PE/DVT gelişenlerin %50'sinin Caprini RAM skoru yüksek riskli olup hastaları Caprini RAM skoruna göre gruplandırdığımızda; yüksek riskli olan grubun %18,2'sinde, orta riskli grubun %5,9'unda PE/DVT gelişmesine rağmen bu sonuç istatiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,247). Hastaların 4'ünde (%8,9) PE/DVT gelişti. PE/DVT gelişmesinde ortalama süre 94.2±34,8 gündü. Bu 4 hastanın 2'sinde (%50) DVT, diğer 2'sinde (%50)'PE gelişti. PE gelişen hastaların birinde trombüs yerleşimi segmental dalda iken diğerinde ise ana pulmoner arterde izlendi. DVT gelişen hastaların tamamı unilateral yerleşimliydi. PE/DVT grubunun %50'si mortal seyretti. SONUÇ: Araştırmamızda akciğer kanseri rezeksiyonu olan hastalarda; cerrahinin şekli, büyüklüğü ve süresi, kanserin türü ve evresi, hastanede yatış süresi, mobilizasyon zamanlaması, postoperatif komplikasyonların gelişmesi, emboli profilaksisinin uygulanması ve Caprini RAM skorundan bağımsız olarak %8,9 oranında PE/DVT geliştiği saptandı. Postoperatif 4 aylık dönem PE/DVT gelişmesi açısından önemli olup bilhassa yüksek Caprini RAM skorunu olan hastaların yakın takibi gerekmektedir. Antikoagülan kemoprofilaksi süresi için yol gösterici olan Caprini RAM'da yer alan komorbiditelerden KOAH'ın öngörülen puanın daha yüksek olması gerektiği düşünülmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Venöz tromboembolizm, pulmoner emboli, derin venöz trombozu, akciğer kanseri, postoperatif, Caprini RAM skoru, risk faktörleri
KOAH'lı hastalarda stabil ve akut atak dönemlerinde total antioxidant status (TAS) ve total oxidant status (TAS) düzeylerinin değerlendirilmesi
Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH); zararlı gaz ve partiküllere karşı havayolları ve akciğerin artmış kronik inflamatuvar yanıtı ile ilişkili ve genellikle ilerleyici özellikteki kalıcı hava akımı kısıtlanması ile karakterize, yaygın, önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalıktır. KOAH patogenezinde oksidan-antioksidan dengesizliği önemli bir mekanizmadır. KOAH'ta oksidatif strese yol açabilecek birden fazla mekanizma söz konusudur. İnflamasyon, infeksiyonlar, hipoksi, sigara içimi, antioksidan cevap azlığı bunların başlıcalarıdır. Bu çalışmamızda sağlıklı kontrollerle KOAH'lı hastalarda stabil ve atak dönemlerinde sağlıklı kişilere göre oksidan-antioksidan sistemlerini değerlendirmeyi ve karşılaştırmayı amaçladık. Araştırma Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Kliniğinde, Mayıs 2017 – Nisan 2018 tarihleri arasında yürütüldü. Araştırmaya hastanemiz Göğüs Hastalıkları Polikliniğine başvuran ve daha önce bir göğüs hastalıkları uzmanı tarafınca GOLD 2015 kriterleri esas alınarak KOAH tanısı konulan (post bronkodilatör FEV1 / FVC < %70) hastalardan 21 stabil KOAH'lı hasta ve 21 atak döneminde (nefes darlığı, öksürük ve balgam miktar-pürülansında akut artış) KOAH'lı hasta ile Göğüs Hastalıkları polikliniğine değişik nedenlerle başvurmuş hasta yakını ve kurum içi çalışanlardan oluşan akciğer ve akciğer dışı sistemik inflamatuar veya bir başka kronik ya da sistemik hastalığı olmayan 21 sağlıklı kişi kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen tüm katılımcıların cinsiyet, yaş, vücut kitle indeksi kaydedildi; sigara öyküsü sorgulandı. Solunum fonksiyon testleri, arter kan gazı ile serum örneklerinden; beyaz küre, hemoglobin, hematokrit, platelet, nötrofil %, MCV, CRP, sedimantasyon, TAS ve TOS düzeyleri çalışıldı ve kaydedildi. KOAH atak ve stabil grupları kendi aralarında ve sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldı. Çalışma verileri SPSS 22.0 programı kullanılarak KOAH atak ve stabil grupları kendi aralarında ve sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldı, dağılım özelliklerine göre parametrik veya nonparametrik yöntemler kullanılarak analiz edildi. Üç grup arasında FEV1/FVC, FEV1, FVC, pCO2, pO2, %SpO2, beyaz küre sayısı, nötrofil % oranı, CRP ve ESR değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. Hemoglobin, hemotokrit, MCV, platelet ve pH düzeylerinde üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Oksidan-anti oksidan mekanizmayı değerlendirilmek üzere üç grup arasında bakılan parametrelerden TAS düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmazken, TOS ve OSİ düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptandı. KOAH atak ve stabil grupları kendi aralarında karşılaştırıldığın da TOS , OSİ, FEV1, FVC, pO2, %SpO2, CRP ve nötrofil % düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. . Yapılan analizlerde WBC ile TOS arasında pozitif korelasyon saptandı, diğer parametrelerde korelasyon saptanmadı. Çalışmamızda KOAH hastalarında oksidan-anti oksidan dengesizliğnin değerlendirilmesinde TAS, TOS ve OSİ düzeylerine bakılmasının istatistiksel olarak daha anlamlı değişimler oluşturduğu saptandı. KOAH atak hastalarında daha fazla olmak üzere tüm KOAH hastalarında oksidan streste anlamlı artış olduğu saptanmıştır. Oksidan streste artış olmasına rağmen stabil KOAH ve KOAH atak hastalarında antioksidan düzeyinde artış saptanamamıştır.
KOAH'ta ınfluenza ve pnömokok aşılanma sıklığı
Genel Bilgiler: Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), tüm dünyada önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir. KOAH olgularının önemli bir kısmında hastaneye yatışın ve mortalitenin nedenini pnömokokkal hastalık ve influenza oluşturmaktadır.İnfluenza ve pnömokok aşısı uygulanan KOAH'lı hastalarda hastaneye başvurularının, hospitalizasyonun ve mortalitenin azaldığı raporlanmıştır. Bu nedenle aşı uygulaması, hem maliyet etkin hem de hayat kurtarıcı bir yaklaşımdır. Amaç: KOAH'lı hastalarda influenza ve pnömokok aşılanma sıklığını, KOAH'ta aşılanmayı etkileyen faktörleri, aşılanmama davranışının altında yatan nedenleri saptamaktır. Materyal-Metod: Bu çalışma, ŞUBAT 2019-MAYIS 2019 tarihleri arasında Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğine ayaktan başvuran, herhangi bir göğüs hastalıkları uzmanı tarafından KOAH tanısı konmuş 104 kişi üzerinde yürütülmüştür. GOLD 2019 raporuna göre SFT değeri FEV1/FVC %70'in altında olan kadın ve erkek hastalar çalışmaya dahil edilmiş; herhangi bir dışlama kriteri seçilmemiştir. Hastaların sosyo-demografik özellikleri,son bir yıl içinde grip aşısı ve son beş yıl içinde pnömokok aşısı yaptırıp yaptırmadıkları, aşı yaptırdılarsa yaptırma gerekliliğini nasıl öğrendikleri, aşı yaptırmadılarsa neden yaptırmadıkları sorgulandı ve bulgular kaydedildi. Bulgular: KOAH evresi ile her yıl grip aşısı yaptırma gerekliliğini bilme durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır(p=0,019). Bununla birlikte KOAH evresi ile son bir yıl içerisinde grip aşısı yaptırma durumu arasında anlamlı fark yoktur (p=0,434). KOAH evresi ile son beş yılda pnömokok aşısı yaptırma ve pnömokok aşısı yaptırma gerekliliğini bilme durumu arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,559 ve p=0,495). Son beş yıl içerisinde pnömokok aşısı yaptıranların %22,2'si son bir yıl içerisinde grip aşısı yaptırmışken, son beş yıl içerisinde zatürre aşısı yaptırmayanların %98,7'si son bir yıl içerisinde grip aşısı da yaptırmamıştır. Son bir yıl içerisinde grip aşısı yaptıranların %85,7'si her yıl grip aşısı yaptırması gerektiğini bilmektedir(p<0,001). Son beş yıl içerisinde pnömoni aşısı yaptıranların tümü pnömoni aşısını yaptırması gerektiğini bilmektedir(p<0,001). Sonuç: Son bir yıl içerisinde grip aşısı yaptıranların çoğunluğunun her yıl grip aşısı yaptırılması gerekliliğini bildiği görülmüştür. Aynı şekilde son beş yıl içerisinde pnömoni aşısı yaptıranların tamamı pnömokok aşısı yaptırılması gerekliliğini bilenlerdir. Son beş yıl içerisinde pnömoni aşısı yaptırmayanların çoğunluğu son bir yıl içerisinde grip aşısı da yaptırmamıştır. Anahtar Kelimeler: KOAH, aşı, pnömokok, influenza.
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı(KOAH) hastalarında inhaler cihazların yanlış kullanımı ve buna etken faktörler
Bu çalışmaya, KOAH tanısıyla rastgele toplam 75 hasta dahil edildi. Çalışma grubundaki hastaların yaşı, cinsiyeti, eğitim durumu, yaşadığı yer, hastalık süresi,sigara içme durumu, ilacı tarif eden, göğüs hastalıkları tarafından takip durumu, kullanılan cihaz çeşidi, ilaçtan memnun olma durumu ve cihazı kullanırken yeterli inhalasyon, doğru nefes, ağız yıkama ve toplam skorları çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri,inhaler cihazın kullanımı ile ilgili herhangi bir eğitim alıp almadığı ve aldıysa eğitimi kimin verdiği; inhalerin cihazların kullanım basamakları ile ilgili sorular içeren aynı zamanda hastaların cihaz kullanımı ile ilgili hangi aşamada ve neden hata yaptıklarını sorgulayan gözlem formu dolduruldu. Hastaların hastalık süresi, Göğüs Hastalıkları Uzmanı takibi ve cihaz çeşidine göre Cihaz kurulumu, yeterli inhalasyon, nefes tutma, ağız yıkama ve toplam skoruyla değerlendirilmesi yapıldı.
B.A.İ.B.Ü. Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalına 1 ocak 2018 – 1 ocak 2019 tarihleri arasında başvuran interstisyel akciğer hastalıklarının incelenmesi
İnterstisyel akciğer hastalıkları (İAH) , birçok akut ve kronik akciğer hastalığını kapsamaktadır. Çalışmamızda Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı'na 1 Ocak 2018 ve 1 Ocak 2019 tarihleri arasında başvuran interstisyel akciğer hastalığı olarak değerlendirilen hastaların klinik, radyolojik ve demografik özelikleri ile tanı alma yöntemleri ve tedavi şekillerini değerlendirmeyi amaçladık. Yeni İAH tanısı alan 92 hastayı dahil ettiğimiz çalışmamızda hastaları tanı gruplarına göre değerlendirip tanı koyma yöntemleri ve uygulanan tedavi şekillerini ele aldık. Hastalarımızın 23'i ( % 25) kadın , 69'u (%75 ) erkek olup , yaş ortalaması 62.23 ± 11.78 (32-88 ) idi. En fazla görülen başvuru şikayetinin nefes darlığı (% 77.6) ve öksürük (%64.7) olduğu görüldü. Fizik muayene bulguları incelendiğinde en sık ince ral (%61) ve çomak parmak (%23) saptandı. Hastaların tanılarına bakıldığında; 23 hastaya idiyopatik pulmoner fibrozis (%25), 14 hastaya nonspesifik interstisyel pnömoni (% 15.2), 14 hastaya pnömokonyoz (%15.2), 10 hastaya sarkoidoz (%10.8) , 7 hasta hipersensitivite pnömonisi (%7.6), 6 hastaya ilaca bağlı akciğer hastalıkları (%6.5), 6 hastaya kollajen doku hastalığına bağlı interstisyel akciğer hastalığı (%6.5), 5 hastaya langerhans hücreli histiositozis (%5.4), 4 hasta respiratuar akciğer hastalığı (%4.3), 2 hastaya lenfosittik interstisyel pnömoni (%2.1), 1 hastaya kriptojenik organize pnömoni (%1.0) tanısı kondu. Solunum fonksiyon testleri incelendiğinde ortalama FEV1 değeri %77.38 ± 19.54 , FVC değeri 83.76 ± 20.07 , FEV1/FVC oranı 74.45 ± 11.09 olarak saptandı. DLCO ortalama değeri 56.56 ± 21.63 olarak bulundu. Tanı yöntemleri değerlendirildiğinde; 72 hastaya klinik ve radyolojik yöntemle (%78.3), 10 hastaya videotorakoskopi (VATS) ile (%10.9) , 7 hasta mediastinoskopi (MX) ile (%7.6) , 3 hastada bronkoskopik tanı yöntemleri ile (%3.3) tanı konulmuştur. Hastalara uygulanan tedavi şekillerine bakıldığında %29.3 steroid tedavisi , %18.5 antifibrotik tedavi başlandığı, %35.9'nun ise ilaçsız takip edildiği; geri kalanlara ise semptomatik ve inhaler tedavi verildiği görüldü. Sonuç olarak İAH, göğüs hastalıkları polikliniğine başvuran hastaların yaklaşık %15'ini oluşturmaktadır ve ayırıcı tanıda göz önünde bulundurulmalıdır. Çalışmamızda literatürde olduğu gibi en sık İPF , sarkoidoz, pnömokonyoz görülmüştür. Tanı koymada zorluklar olmakla birlikte radyolojik teknikler ve biopsi yöntemlerinin artması ile daha kolay tanı konulabilmektedir .
COVİD-19 tanılı olgularda seri D-dimer ölçüm sonuçlarının; klinik ve radyolojik bulgular, laboratuvar verileri ve hastalık seyri ile ilişkisi
AMAÇ: COVID-19 enfeksiyonunda koagülopatiye bağlı tromboembolik olay gelişme sıklığı yüksektir. Fibrin bozunma ürünü olup tromboz yükünü gösteren D-dimer molekülü COVID-19' da yüksek saptanmaktadır. Bu çalışmanın amacı; COVID-19 tanılı hastalarda seri D-dimer ölçümlerinin klinik, radyolojik ve laboratuvar değerleri ile ilişkisine bakarak prognozu, mortaliteyi ve venöz tromboembolik olayları öngörmedeki katkısını belirlemektir. YÖNTEM: COVID-19 PCR test pozitifliği ve/veya Toraks BT'de tipik COVID-19 pnömonisi bulguları olan, 16.03.2020 - 16.03.2021 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi pandemi servisinde ve/veya COVID-19 yoğun bakım ünitesinde izlenen, dahil olma ve dışlama kriterlerini karşılayan tüm olgular elektronik kayıtlardan retrospektif taranıp, bir aylık süreçte en az beş kez D-dimer düzeyi bakılan hastalar çalışmaya alınmıştır. BULGULAR: Çalışmada toplam 350 hasta değerlendirilmiş olup 140'ı (%40) izlemde hayatını kaybetmiştir. Tüm hasta grubunda başvuru D-dimer ortalama değeri 3,4 ∓7,1 iken son ölçülen D-dimer ortalaması 4,5∓8,3 saptanmıştır. Eksitus olan hastalardaki başvuru D-dimer ortalaması 4,2∓7,7, son ölçülen D-dimer ortalaması 9,7∓11; yaşayan hastalarda ise başvuru D-dimer ortalaması 2,9∓6,6, son D-dimer ortalaması 1,1∓2,1 dir. Bu bulgular doğrultusunda mortaliteyle D-dimer düzeyi arasında anlamlı ilişki bulunmuştur (p:< 0,05). İlk 8 günlük D-dimer seyrine bakıldığında; eksitus olan ve/veya CALL, GRAM skoru yüksek olan hastalarda D-dimer düzeyleri daha yüksek seyretmekte olup, yükselişi giderek artmaktadır. Eksitus olmayanlarda ve/veya düşük CALL, GRAM skoru olan hastalarda ise düşük seviyelerde stabil seyrederek azalma trendi göstermektedir. D-dimer seyrinde; eksitus olmayanlarda anlamlı fark saptanmazken, eksitus olanlarda anlamlı fark saptanmıştır (p=0,037). CALL skor, GRAM skor ve Radyolojik skor arttıkça son ölçülen D-dimer düzeyi bunlarla ilişkili olarak artmaktadır (rspearman: 0,41, rspearman: 0,492, rspearman: 0,2, p:<0,001). Takipte PTE gelişen hastaların D-dimer düzeylerinin başvuru sırasında belirgin yüksek olduğu, ilerleyen günlerde antikoagülan tedaviyle düşüş gösterdiği; takipte PTE geliştiği gösterilemeyen olguların ise "başvuru anında D-dimer düzeylerinin" daha düşük olduğu, ilk 14 günde yükseliş gösterdiği ve sonrasında stabil seyrettiği görülmektedir. Oksijen desteği, HFO, NIMV ve IMV ihtiyacı varlığı ile son ölçülen D-dimer düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir (p≤0,001). SONUÇ: COVID-19 olguları özelinde seri D-dimer düzey ölçümü yapılmasının prognozu öngörmede değerli ve yararlı olabileceği, bu stratejik yaklaşımın tüm venöz tromboembolik hastalık süreçlerinde kullanılabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimler: COVID-19, prognoz, seri D-dimer ölçümü, tromboemboli
Sağlığın sosyal belirleyicileri ve sağlıkta eşitsizlik, kronik obstrüktif akciğer hastalığı şiddetini etkiliyor mu?
Amaç: Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), yaşam boyu zararlı partiküllere veya gazlara maruziyet, anormal akciğer gelişimi gibi çeşitli dinamik gen-çevre etkileşimlerinin sonunda gerçekleşen; yaygın, önlenebilir ve tedavi edilebilir bir solunum yolu hastalığıdır. KOAH, hastadan hastaya büyük çeşitlilik gösterebilen, ayrıca aynı hastada da süreç içerisinde değişkenlikler gösterebilen heterojen bir hastalıktır ve dünyada en sık ölüme neden olan üçüncü hastalık olarak bilinmektedir. Küreselleşmenin (neoliberalizm) ve serbest pazar ekonomisinin (kapitalizm) etkisini giderek artırdığı 20.yüzyılın ortalarından itibaren, KOAH dahil kronik hastalıkların giderek arttığı görülmektedir. Bu artışın; sağlığın sosyal, ekonomik ve fiziksel belirleyicilerindeki farklılıkların derinleşmesi ile yakından ilişkili olduğu düşünülmektedir. KOAH olgularının büyük çoğunluğunun düşük-orta gelirli ülkelerde yaşamasına rağmen, uluslararası tanı ve tedavi rehberlerinin genellikle gelişmiş ülkelerin verileri ile hazırlandığı, bireyler ve toplumlar arasındaki sosyoekonomik farlılıklara yeteri kadar önem verilmediği bilinmektedir. Bu çalışmada, SSB ve bu belirleyicilerin ortaya çıkarmış olduğu sağlık eşitsizliklerinin, KOAH şiddetine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: 01.09.2020-01.09.2021 tarihleri arasında İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Polikliniği, Göğüs Hastalıkları Servisi veya Acil Servis'te; göğüs hastalıkları hekimlerince değerlendirilmiş olan olgular arasından KOAH tanısına sahip olan olgular çalışmaya dahil edilmiştir. Retrospektif yapılan değerlendirmede, bulguları astım veya interstisyel akciğer hastalığı (İAH) ile uyumlu olan veya exitus olan olgular ile çalışmaya katılmayı kabul etmeyen olgular çalışma dışı bırakılmıştır. Olguların yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi (VKİ), maruziyet öyküsü, ısınma tipi, ek hastalık varlığı, eğitim durumu, gelir seviyesi, sosyal sınıf gibi özellikleri; sık alevlenme, dispne algısı ve hava yolu obstrüksiyonunun şiddeti açısından çok değişkenli lojistik regresyon analizi modelleri ile karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmaya, dahil edilme kriterlerini karşılayan 167 olgu alınmıştır. Olguların %18'ini kadın (n=30), %82'sini erkek (n=137) olgular oluşturmuştur. Olguların %41,9'unun son 1 sene içerisinde sık alevlenme yaşadığı, %63,5'inin yüksek şiddette dispne algısına , %40,7'sinin ağır veya çok ağır şiddette 'zorlu ekspiryumun 1. saniyesindeki volüm' (FEV1) yüzdesine sahip olduğu saptanmıştır. Anksiyete ve pulmoner hipertansiyon (PHT) tanılı olmak ile hastalık şiddeti arasında ters orantılı bir ilişki olduğu görülmüştür. Eğitim durumu, ekonomik durum veya sosyal sınıf açısından düşük seviyeye sahip olan veya ısınma yöntemi olarak biomas yakıtları kullanan olguların, diğer olgulara kıyasla 2 ile 28 kat arasında daha kötü KOAH sonuçlarına sahip olduğu saptanmıştır. Sonuç: Sağlığın sosyal belirleyicileri ve sağlıkta eşitsizliğin, KOAH üzerindeki olumsuz etkilerini gösteren bu çalışma, KOAH'ta hastalık şiddetinin risk faktörleri arasında ilk olarak sosyoekonomik farklılıkların incelenmesi gerektiğini ve KOAH tedavisinin,medikal tedavinin ötesinde bir konu olduğunu düşündürmüştür. Ülkemizde en sık ölüme neden olan dördüncü hastalık olarak bilinen KOAH'ın ülkemizdeki yaygınlığını, risk faktörlerini ve SSB'nin; hastalık gelişimi,hastalık şiddeti ve mortalite riski üzerine etkisini araştıran ulusal düzeyde bir saha araştırmasına ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar kelimeler: Kronik obstrüktif akciğer hastalığı, sağlığın sosyal belirleyicileri, sağlıkta eşitsizlik, sosyal sınıf, sosyoekonomik durum
Zor astım tanılı olguların klinik bulgularının retrospektif değerlendirilmesi
AMAÇ: Astım sık görülen kronik solunum yolu hastalıklarından biridir. Zor astım, astım olgularının küçük bir kısmını oluştursa da, sık acil servis başvuruları,hastane yatışları ve ilaç maliyetleri nedeniyle astım ilişkili maliyetlerin yarısından fazlasını oluşturmaktadır. Bu çalışmanın amacı, tek merkezli bir poliklinikte tedavisi zor astım hastalarının tedavi ve yönetimini değerlendirerek kontrol durumlarını belirlemektir. METOD: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Polikliniği'ne 31.12.2009 - 31.12.2019 yılları arası başvuran, 18 yaş üzeri zor astım tanılı olgular çalışmaya dahil edilmiştir. Anamnez notlarına göre dahil edilme kriterlerini karşılayan 106 olgunun semptomları, astım atak sıklıkları, astım nedeni ile hastane yatış öyküleri, astım kontrol testleri, almakta oldukları tedaviler, spirometri sonucu elde edilen değerleri, kan tetkiklerinde bakılan IgE, eozinofil değerleri, deri prick testleri kaydedilmiştir. Hastaların tedavi yanıtları ve kontrol durumları değerlendirilmiştir. BULGULAR: Çalışmaya 77 (%72,6) omalizumab tedavisi altında, 29'u (%27,4) standart astım tedavisi ile takip edilen toplam 106 hasta dahil edilmiştir. İki tedavi grubu arasında demografik veriler, başlangıç semptomları, solunum fonksiyon testleri açısından anlamlı fark yok saptanmadı. Ancak, omalizumab tedavisi alan grupta tedavi sonrası FEVₗ (p=0,006) ve FVC (p<0,001) artışı standard tedavi grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Ayrıca omalizumab kullanan grubun omalizumab kullanmayan grup ile karşılaştırıldığında omalizumab kullanan grupta AKT skorlarında (p<0,001) yükselme, semptomlarda azalma, hastane yatış (p=0,003) ve sistemik steroid kullanımında (p<0,001) azalma olduğu saptanmıştır. İki grup arasında anlamlı fark bulunmuştur. SONUÇ: Zor astım olguları; semptomlar, astım kontrol testleri, solunum fonksiyon testleri, deri prick testleri, kan eozinofil ve IgE seviyeleri değerlendirilmiştir. , Çalışmamızın sonuçlarına göre, uygun olan zor astımlı hastalara omalizumab tedavisi başlanması hastalarda klinik kontrolün sağlanmasına ve yaşam kalitesinde artışa katkı sağlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Ağır astım, zor astım, omalizumab, astım tedavisi
Dokuz Eylül Üniversitesi göğüs hastalıkları konseyinde son 10 yılda değerlendirilen tekli ve çoklu pulmoner nodüllerin izlem sonuçları, malignite oranları ve malignite belirleyicileri
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde 2011-2021 yılları arasında Göğüs Hastalıkları-Göğüs Cerrahisi ortak konseyinde değerlendirilen pulmoner nodülü olan hastaların izlem sonuçlarını, malignite oranlarını ve malignite belirleyicilerini ortaya koymaktır. METOD: Dokuz Eylül Üniversitesi Göğüs Hastalıkları-Göğüs Cerrahisi konseyinde Aralık 2011-Şubat 2021 tarihleri arasında değerlendirilen 576 hastanın konsey notları, demografik verileri, risk faktörleri, klinik bulguları, ön tanıları, toraks BT bulguları, PET bulguları ve patoloji sonuçları kaydedilmiştir. Hastaya ve nodüle ait faktörler ile histopatolojik tanı arasındaki ilişki araştırılmıştır. BULGULAR: Çalışmada 113'ü (%46,6) SPN, 129'u (%53,3) MPN nedeniyle konseye çıkarılan 242 hasta değerlendirilmiştir. Tek değişkenli regresyon analizinde nodül çapının 8,5 mm'den büyük olması, nodülün soliter olması, kısmi solid yoğunlukta olması, ek malignite varlığı, nodülün spiküle, lobüle ve düzensiz kenar özelliği göstermesi konseyde malign ön tanı alma açısından istatistiksel açıdan anlamlı bulunmuştur. Çok değişkenli regresyon analizinde maligniteyi öngörmede en önemli parametreler; nodül çapının >8,5 mm olması (OR=7,9 %95GA (3,4-18,3), p<0,001) ve spiküle, lobüle, düzensiz kenar özelliği (OR=6,8 %95GA (3,1- 15,1), p<0,001) olarak saptanmıştır. Doku tanısı alınan hastalarda ise ileri yaş (p=0,021) ve eşlik eden KOAH varlığı (p=0,025) ile malign histopatolojik tanı arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. (p=0,021, p=0,025 sırasıyla) SONUÇ: Pulmoner nodüller, erken evre radyolojik bulgusu olma olasılığı taşıması nedeni ile büyük klinik öneme sahiptir. Hastalar multidisipliner yaklaşımla değerlendirilmeli, anamnez ve izlem notları daha düzenli bir şekilde kaydedilmelidir. Anahtar Kelimeler: Soliter Pulmoner Nodül, Multipl Pulmoner Nodül, Multidisipliner konsey, Akciğer kanseri
Pandemi dönemi ve öncesinde fiberoptik bronkoskopi yapılan hastaların retrospektif analizi
AMAÇ: Bu çalışmada amaç kliniğimizde FOB yapılan hastaların demografik özelliklerinin tanımlanması, işlem endikasyonlarının belirlenmesi, toraks BT bulgularının değerlendirilmesi, FOB bulgularının saptanması, FOB ile ilişkili komplikasyonların gözden geçirilmesi, FOB kültür ve FOB patoloji sonuçlarının değerlendirilmesiyle birlikte pandemi dönemi ve pandemi öncesi dönemlerini birbiri ile karşılaştırmak amaçlanmıştır. Tanı alan hastalarda pandemi sürecinin bu sonuçları etkileyip etkilemediği araştırılmıştır. METOD: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Bronkoskopi Ünitemizde Pandemi dönemi (11 Mart 2020 – 10 Mart 2021) ve pandemi öncesi dönemde (11 Mart 2019 – 10 Mart 2020) FOB yapılan hastalar retrospektif olarak taranmıştır. Demografik bilgiler, yaşamsal veriler, görüntüleme ve işlem raporları dahil tüm hasta verilerine elektronik hasta kayıt sisteminden ulaşılmıştır. 18 yaşından küçük olanlar ve sistemde yeterli verisi olmayan hastalar dahil edilmemiştir. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 663 hastanın retrospektif olarak verileri taranmıştır. 427 (%64,4)' si erkek, 236 (%35,6)'sı kadın olup FOB yapılan hastaların çoğunluğunu erkekler oluşturmaktadır. Hastaların yaş ortalaması 59,7±13,4'dir. FOB yapılan 663 hastanın 337 tanesine FOB ile tanı konmuştur. FOB ile tanı alan 337 hastanın arasında 133 tanesi (%39,5) malignite tanısı almıştır. 99 hasta (%29,4) interstisyel akciğer hastalığı, 78 hasta (%23,1) pnömoni, 19 hasta tüberküloz (%6,5) ve 5 hasta da diğer tanıları almıştır. Dönemden bağımsız tanı konma oranı %50.8 olarak saptanmıştır. Covid-19 pandemisi öncesinde FOB yapılan 542 hastanın 266 tanesine tanı konarak FOB ile tanı konma oranı %49,0 olarak bulunmuştur. Covid-19 pandemisi sırasında 121 hastanın 71 tanesine tanı konmuş, bu oran %58,6 'ya yükselmiştir. Pandemi öncesi ve pandemi döneminde malignite tanısı alan 377 hasta kendi içinde demografik özelliklerine göre incelenmiştir. Tanı alan grup içinde kadın hastaların sayısı 122 olup, 27 (%22,1) tanesi malignite tanısı almış, 95 (77,9) tanesi ise malignite tanısı almamıştır. Tanı alan grup içinde erkeklerin toplam sayısı 215 olup 106 (%49,3) tanesi malignite tanısı almış. 109'u (%50,7) ise malignite tanısı almamıştır. Tanı alan 337 hasta içinde yapılan değerlendirmede malignite tanısı alan hastaların yaş ortalaması 64,7±9.2 dir. Malignite tanısı alan hastalar 39-85 yaş arasındadır. Malignite tanısı alan hastalar içinde sigara kullanma bilgileri olan 320 hasta saptanmıştır. Aktif içici grupta olan 109 hastanın 62 tanesi (%56,9), sigarayı bırakan grupta 93 hastadan 44 tanesi (%47,3), hiç içmemiş grupta 113 hastadan 18 tanesi (%15,3) malignite tanısı alan grupta idi. Sigara kullanım öyküsü olup paket/yıl bilgisine ulaşılan 202 hasta incelendiğinde malignite tanısı alan grupta paket-yıl 48.5 iken malignite dışı tanı alan hastalarda ise 36.2 olarak saptanmıştır. Döneme göre malignite tanısı alan hastalar incelendiğinde, pandemi öncesinde tanı alan 266 hastanın 95 (%35,1)'inin malignite tanısı aldığı saptanmış olup, pandemi dönemindeki 71 hastanın 40 tanesinin (%56.3) malignite tanısı aldığı saptanmıştır. Aralarındaki farklılık anlamlı olarak saptanmıştır (P<0,001). Malignite tanısı alanlardaki histopatolojik sınıflandırma sırası ile skuamöz hücreli karsinom, adenokarsinom ve küçük hücreli karsinom olmuştur. Döneme göre yapılan değerlendirmede oranları değişse de sıralaması değişmemiştir. SONUÇ: Pandemi dönemi ve öncesindeki birer yıllık dönemlerde FOB yapılan hastalar incelendiğinde pandemi döneminde hasta sayısında belirgin düşüş olduğu saptanmıştır. Bu düşüş pandemi döneminde uygulamaya konulan sokağa çıkma yasakları, hastanelerdeki elektif vakaların ertelenmesi, acil vakalara öncelik verilmesi ile açıklanabilir. Zorlu pandemi şartlarında malignite ön tanılı hastalara FOB yapılması aksatılmamış olup, aksine malignite tanısı alan hastaların oranında anlamlı bir artış olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Bronkoskopi, Tanı, Malignite, Pandemi Dönemi, Pandemi Öncesi Dönem
Kronik obstrüktif akciğer hastalığında toraks bilgisayarlı tomografi histogram analizinin klinik değerlendirmeye katkısı
Amaç: Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), kronik hastalıklar arasında tüm dünyada önde gelen sebeplerden biridir. Günümüzde KOAH tanısı, spirometrede sabit obstrüksiyonun saptanmasıyla konulmaktadır ancak spirometre, hastalığın erken evrelerde tanınmasında yetersizdir. Toraks bilgisayarlı tomografi (BT) kantitatif yöntemleri, erken aşamalarda hava yolu obstrüksiyonunu saptamak için etkili bir yöntem olabilir; ancak, hala bu konuda yeterli kanıt bulunmamaktadır. Bu nedenle, bu çalışma, pre-KOAH ve KOAH gruplarının dansitometrik toraks BT histogram analiz bulgularının klinikle beraber değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Yöntem: Ön tanı olarak KOAH kodlanmış 40-80 yaş olgulardan toraks BT'si ve spirometre verilerine ulaşılanlar çalışmaya dahil edildi. Risk faktörü ve/veya semptomları olup spirometrelerinde FEV₁/FVC (1.saniyedeki zorlu ekspiratuar volümün zorlu vital kapasiteye oranı) %70'in altında olanlar KOAH, risk faktörü ve/veya semptomları olduğu halde spirometrede FEV₁/FVC değeri %70'in üzerinde olanlar pre-KOAH olarak ayrıldı. Toraks BT'lerinde kantitatif dansitometrik analiz yapıldı. Literatürde tanımlanmış radyolojik olarak amfizem tanımı kullanıldı. Buna ek olarak hava hapsi tanımı için ekspiryum BT gerektiği için retrospektif çalışmamızda elimizde olan inspiryum BT'lerde hava hapsi kavramına alternatif olabilecek transizyonel hava zonu tanımlandı. Bulgular (akciğer hacmi, minimum ve ortalama atenüasyonlar, transizyonel hava zonu yüzdesi, amfizem yüzdesi) klinik veriler (sigara öyküsü, nefes darlığı, alevlenme sayısı) fonksionel (FEV₁ (1.saniyedeki zorlu ekspiratuar volüm), %FEV₁, FVC (zorlu vital kapasite), %FVC, FEV₁/FVC) ile birlikte karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya 106 KOAH, 57 pre-KOAH olmak üzere 163 olgu dahil edilmiştir. Total akciğer analizinde KOAH grubunda pre-KOAH'a göre hem transizyonel hava zonu yüzdesinde (sırasıyla 51,4 ± 15,6 ve 43,9 ± 23,3, p= 0,032) hem de amfizem yüzdesi (sırasıyla 3,87 (0,94-11,48) ve 0,28 (0,11-1,11), p<0,001) KOAH grubunda anlamlı olarak yüksek saptandı. KOAH grubunda total akciğer ortalama atenüasyonu (-830,0 [(-855,6) - (- 803,3) HU), pre-KOAH'tan (-808,2 [(-830,0) - (-768,5) HU) anlamlı olarak düşük saptandı (p<0,001). KOAH grubunda total akciğer amfizem yüzdesi dispne şiddeti ile korele iken (r=0,194, p=0,046) pre-KOAH'ta dispne ile korele histogram parametreleri total akciğer transizyonel hava zonu yüzdesi (r= -0,366, p=0,005), akciğer hacmi (r= -0,330, p=0,012) ve ortalama atenüasyon (r= 0,280, p=0,035) değerleriydi. viii Dansitometrik analiz verilerinin spirometrik değerler ile korelasyonu incelendiğinde, total akciğer amfizem hacim yüzdesinin tüm spirometrik değişkenlerle anlamlı korelasyonu saptanırken FEV₁/FVC'nin değerlendirmeye alınan tüm radyolojik değişkenlerle anlamlı olarak korele olduğu tespit edildi. Sonuç: Çalışmanın bulguları, pre-KOAH'tan KOAH'a geçişte akciğer yoğunluğunun düşüp amfizematöz hacim ve oluşturulan transizyonel hava zonu yüzdesinin arttığını göstermektedir. Amfizem yüzdesinin KOAH kliniğinde önemli olduğu görülmüşken transizyonel hava zonunun ise pre-KOAH grubunda klinik ile korele olduğu tespit edilmiştir. Böylelikle KOAH ve KOAH düşünülen hastaların klinik değerlendirmesinde BT'nin etkin bir yöntem olabileceği düşünülmüş, ileride yapılacak daha geniş popülasyona sahip prospektif çalışmalarla amfizem ve çalışmamızda tanımlanmış transizyonel hava zonunun miktarı için sınır değerlerinin netleştirmesi ile bu etkinliğin artacağı ön görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Kronik obstrüktif akciğer hastalığı, pre-KOAH, akciğer atenüasyonu, histogram analizi, amfizem
Hastanede yatarak tedavi gören COVİD-19 tanılı hastaların taburculuk sonrası semptomlarının bir yıllık izlemi
Amaç: Çalışmamızda 15 Mart 2020-30 Ekim 2020 tarihleri arasında COVID-19 nedeniyle Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne yatarak tedavi alan hastalarda taburculuk sonrası hangi semptomların görüldüğü ve bu semptomların ne kadar süre ile devam ettiğini araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya 15 Mart 2020-30 Ekim 2020 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne COVID-19 tanısı ile yatıp şifa ile taburcu olan 386 hasta alındı. Herhangi bir psikiyatrik hastalığı olanlar, demans, alzheimer gibi bilişsel hastalığı olanlar, sorulara cevap vermek istemeyenler, ex olanlar ve 18 yaşından küçük olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastaların, Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Hasta Veri Sistemi (MİA-MED) üzerinden yaş, cinsiyet gibi demografik verilerinin yanında hastaneye ilk başvurusundaki semptomu, PA AC ve toraks BT bulgusu, COVID PCR sonuç tarihleri, hastanede kaldığı süre, hastanın yattığı birim (yoğun bakım ünitesi, servis), ek hastalıkları ve COVID-19 sebebiyle uygulanan ilaçlar veri toplama formuna kaydedildi. Hastalara PCR pozitifliklerinin üçüncü ayında poliklinik kontrolünde veya telefon ile ulaşılıp, posttravmatik stres bozukluğu (PTSB) anketi, Beck anksiyete, depresyon ölçekleri uygulandı. Ölçeklerle birlikte hastalara semptomları sorularak cevapları kaydedildi. Üçüncü ay takibinde semptomu olduğunu belirten hastalar sonraki takiplere dahil edildi. Diğer takipler PCR pozitifliğinin 6. ve 12. aylarında yapıldı. Hastalara semptomları sorularak cevapları kaydedildi. Bulgular: Çalışmamıza 386 hasta alınmış olup kriterleri karşılamayan 176 hasta dışlandıktan sonra 210 hasta ile tamamlandı. Hastaların %91,9'unda yatışta herhangi bir semptom olduğu görülürken, %34,8'inde ateş, %27,1'inde halsizlik, %25,7'sinde öksürük ve %20'sinde nefes darlığı izlendi. Üçüncü ay takipte, 35 hastada (%16,7) halsizlik, 26 hastada (%12,4) nefes darlığı ve 11 hastada (%5,2) öksürük mevcuttu. Altıncı ay takipte, 17 hastada (%8,1) nefes darlığı ve 12 hastada (%5,7) halsizlik olduğu görülürken, 3 hastada (%1,4) unutkanlık, hastada (%0,5) uyku bozukluğu ve 1 hastada (%0,5) saç dökülmesi geliştiği saptandı. 19 hasta (%9) altıncı ay takipte yeni hastalık tanısı aldığını belirtti. On ikinci ay takipte, 20 hastada (%9,5) nefes darlığı ve 7 hastada (%3,3) halsizlik olduğu, 2 hastada (%1) uyku bozukluğu ve 1 hastada (%0,5) unutkanlık tespit edildi. 3 kişide (%1,4) yeni hastalık olduğu görüldü. Üçüncü ay takipte ölçülen Beck Depresyon , Beck Anksiyete ve Post Travmatik Stres Bozukluğu (PTSB) skorları; medyan Beck depresyon skoru 4 (IQR: 1-8), Anksiyete skoru 4 (IQR: 1- 10) ve PTSB skoru 3 (IQR: 0-11) hesaplandı. 170 hastada (%81,3) minimal, 25 hastada (%12) hafif, 10 hastada (%4,8) orta ve 4 hastada (%1,9) şiddetli depresyon izlendi. Hastaların %56,9'unun anksiyete düzeyi hafif, %27,7'sinin orta ve %15,4'ünün şiddetliydi. 155 hastada (%74,2) hafif, 22 hastada (%10,5) orta, 18 hastada (%8,6) ciddi, 14 hastada (%6,7) orta-ciddi PTSB mevcuttu. Sonuçlar: Çalışmamızda, bir yıllık takibin sonunda hastaların semptomlarının azalan oranlarda devam ettiği görüldü. Diğer yandan, COVID enfeksiyonunun çeşitli düzeylerde psikiyatrik açıdan hastaları etkilediği de saptandı.
Endobronşiyal ultrasonografi yapılan olgularda lenf nodu görünümü özelliklerinin histopatolojik tanı ile korelasyonu
AMAÇ: Endobronşiyal ultrasonografi (EBUS) ile malign lenf nodlarını öngörmede kullanılan sonografik kriterler değişkenlik göstermektedir. Bu çalışmada lenf nodlarının EBUS görüntülerini değerlendirerek maligniteyi öngörmek için sonografik kriterleri belirlemeyi amaçladık. METOD: Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı'nda Mayıs 2016-Temmuz 2020 tarihlerini kapsayan dönemde EBUS yapılan olgular retrospektif olarak incelenmiştir. Lenf nodlarının ultrasonografik görüntüleri; boyut (kısa aks >1cm veya ≤ 1 cm), şekil (yuvarlak veya oval), sınır özellikleri (belirgin veya belirsiz), koagülasyon nekrozu bulgusu (var veya yok), merkezi hiler yapı (var veya yok) ve ekojenite (homojen veya heterojen) özelliklerine göre değerlendirilerek, sonografik bulgular ile patolojik inceleme sonuçları arasındaki ilişki araştırılmıştır. Maligniteyi öngörmede anlamlı saptanan altı kriter (her kritere bir puan verilerek) ile skorlama (EBUS skoru) oluşturulmuştur. BULGULAR: Çalışmamızda 967 olgu ve 1987 lenf nodu değerlendirilmiştir. Lenf nodlarının 765'i (%38,5) malign olarak saptanmıştır. Tek değişkenli analizde boyut >1 cm, yuvarlak şekil, belirgin sınırı olması, merkezi hiler yapı yokluğu, nekroz bulgusu varlığı ve heterojen olma; maligniteyi öngörmede istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p tüm kriterler <0,001). Çok değişkenli regresyon analizinde maligniteyi öngörmede en önemli parametreler; heterojenite ve nekroz bulgusu varlığı olarak saptanmıştır (OR=5,9 %95GA [4.2-8.2], OR=3,1 [2.2-4.5] sırasıyla). EBUS skoru ≥ 4 olanların malign sonuçlanma oranı; EBUS skoru ≤3 olanlara göre 30,0 kat daha fazla saptanmıştır. EBUS skoru için yapılan ROC analizinde eşik değer 3,5 ve bu değerin sensitivitesi %84,7, spesifitesi %84,5, pozitif prediktif değeri (PPD) %77,3, negatif prediktif değeri (NPD) %89,3 saptanmıştır. SONUÇ: Bu çalışmada EBUS skorlamasının, malign lenf nodlarını öngörmede yüksek sensitivite ve spesifiteye sahip olduğu saptanmıştır.
SARS-CoV-2'nin hekimlerin psikolojisine etkisi olarak tükenmişlik sendromu
Amaç: Aralık 2019'da etkenin Ağır Akut Solunum Sendromu Koronavirüsü-2 (SARS-CoV2) pnömoni salgını patlak verdi. Hastalık 2019 koronavirüs hastalığı (COVID-19) olarak isimlendirildi. Tükenmişlik ise çalışan bireylerde, "kişinin ihtiyaçları ve işinin talepleri arasındaki uyumsuzluğun artması" ile oluşan bir süreç olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışmada, SARS-CoV-2 pandemisinde Türkiye'de çalışan hekimlerin tükenmişlik düzeyleri ve ilişkili risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamızda "Sosyodemografik Veri Formu" ve "Maslach Tükenmişlik Ölçeği (MTÖ)" olmak üzere iki kısımdan oluşan anket formu kullanılmıştır. Pandemi döneminde aktif görev yapmakta olan hekimlere 17-22 Mayıs 2020 tarihleri arasında, anket ve gönüllü onam formu internet üzerinden iletişim numaralarına gönderilmiştir. Bunlara ek olarak Türk Toraks Derneği ve diğer meslek ve sağlık kuruluşlarının iletişim grupları ile hedef kitleye ulaşılmıştır. Tükenmişlik, her bir katılımcının Duygusal Tükenme (DT), Duyarsızlaşma (D) ve Kişisel Başarı Eksikliği (KBE) olmak üzere üç alt ölçekten aldığı puanlarla değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 366 (%41) araştırma görevlisi, 328 (%36,7) uzman, 181 (%20,3) öğretim üyesi ve 18 (%2) pratisyen hekim olmak üzere 893 kişi katıldı (kadın=%56.7 ve ortalama yaş=38.54±11.58 yıl). Pandemi biriminde görev alan hekimlerin (n=730, %81.7) tükenmişlik düzeyleri görev almayanlara göre daha analımlı olarak yüksekti (p<0.001). Tükenmişlik skorları yaş ile negatif, nöbet sayısı ile pozitif yönlü koreleydi (p<0.001). Ayrıca, mesleğini değiştirmek isteyenlerin (n= 296, %33,1) ve ailesine veya kendisine yeterli vakit ayıramadığını düşünenlerin (n=476, %53,3) tükenmişlik skorları anlamlı olarak daha yüksekti (p<0.001). Sonuç: Çalışmamız bildiğimiz kadarı ile SARS-CoV-2 pandemisinde ülkemizdeki hekimlerin tükenmişlik sendromunun araştırıldığı, çok merkezli ilk çalışmadır. Elde edilen sonuçlar ile önlenebilir risk faktörlerinin ve öncelikli grupların saptanması, tükenmişliğin olumsuz sonuçlarının önüne geçilmesinde büyük önem taşımaktadır.
İnsidental saptanan subplevral ve perifissürel nodüllerin iki yıllık yakın takip sonuçları
Bu çalışmanın amacı, subplevral ve perifissürel nodüllerin iki yıllık yakın takip sonuçlarını incelemektir. Çalışmamızda, farklı yaş ve cinsiyet gruplarından toplam 104 hasta üzerinde yapılan bilgisayarlı tomografi taramaları kullanılarak subplevral ve perifissürel nodüllerin sıklığı, büyüklüğü ve morfolojik özellikleri incelenmiştir. Hastalar, sigara kullanımı, ailede malignite öyküsü ve eşlik eden hastalıklar açısından değerlendirilmiş, nodüllerin zaman içindeki değişimleri kaydedilmiştir. Çalışmamızda subplevral nodüllere sahip hastaların %54,8'i tek, %45,2'si birden fazla nodüle sahiptir. Perifissürel nodüller ise toplam hastaların %22,1'inde tespit edilmiştir. İlk BT ölçümünde nodüllerin medyan çapı 5,5 mm iken, iki yıl sonunda yapılan son ölçümde bu değer 5,0 mm olarak bulunmuştur. Genel nodül stabilite oranı %80,6 iken, nodül artışı %11,7, azalma %4,9 ve kaybolma %2,9 olarak gözlemlenmiştir. İki yıllık periyotta, subplevral ve perifissürel nodüller genellikle stabil seyretmiş, ancak az bir kısmında boyut değişikliği gözlenmiştir. Plevral fissürlere yakın, üçgen veya oval şekilli nodüller genellikle intrapulmoner lenf nodları olarak kabul edilir ve bu nodüllerin 6 mm'ye kadar olanları takip gerektirmez ancak bitişik fissürü aşan veya eşlik eden bir malignite bulunan durumlarda perifissüral nodüllerin takip edilmesi önerilmiştir. Araştırma bulgularımız, akciğer nodüllerinin özelliklerinin hastaların cinsiyet, hastalık durumu ve diğer klinik özelliklerine bağlı olarak değişkenlik gösterdiğini ortaya koymaktadır. Erkek hastalarda buzlu cam tipi nodüller daha sık görülürken, KOAH-astım komorbiditesi olanlarda düzensiz sınırlı, solid tümörü olanlarda ise spiküler uzantılı ve kalsifikasyon içeren nodüller daha yaygındır. Kardiyak hastalığı olanlarda nodüller genellikle periferik konumda bulunurken, diyabet hastaları arasında perifissürel konum daha sık rastlanmaktadır. Ayrıca, solid tümörlü hastaların tedaviye devam etmeme olasılıkları anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Bu hastalarda patolojik tanı alma ve nodül artışı olasılıkları da yüksektir. Solid ve düzgün sınırlı olmayan nodüller ile subsolid, pür buzlu cam, düzensiz sınırlı ve kavite özellikli nodüller, patolojik tanı alma ve tedaviye devam etme olasılıklarının arttığı durumlar arasındadır. Patolojik sonuçlara göre, %85,6'sında herhangi bir patolojik tanı yokken, %14,4'ünde patolojik bir sonuç bulunmuştur. Tanısal örnekleme sonuçlarına göre, bronkoskopik ve EBUS yöntemleri çoğunlukla nondiagnostik veya benign sonuçlar vermiş, en etkili yöntem transtorasik biyopsi ve mediastinoskopi olmuştur. Son durumda ise hastaların %51,9'u herhangi bir tedavi almaksızın takibe devam ederken, %29,8'i takipten çıkmıştır. Tanısal örnekleme yapılan hastalar, yapılmayanlara göre patolojik son tanı alma, nodül büyümesi ve tedaviye devam etme olasılıklarının daha yüksek olduğunu göstermiştir. Bulgularımız, bu tip nodüllerin yakın takibinin, potansiyel malign transformasyonları erken saptamada önemli olabileceğini göstermektedir. Çalışmamız literatüre yararlı bilgiler sağlamakla birlikte rastlantısal saptanan subplevral ve perifissürel nodüllerin takip kriterleri ve malignite riski hakkında daha fazla kanıtın olması gerektiği kanısındayız.
Pulmoner embolisi olan kanserli hastalar ve kanseri olmayan hastaların karşılaştırmasında kanserin mortalite ve morbiditeye etkisi
Amaç: VTE, mortalite ve morbiditesi yüksek, tekrarlayabilen, önlenebilir bir hastalıktır. Kanserin tromboza yatkınlıkta önemli rol oynadığı bilinmekte olup, çalışmamızda, kanser-emboli birlikteliğinin mortalite üzerine etkisini araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: 1 Ocak 2018 ile 31 Temmuz 2024 tarihleri arasında, Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Acil Servis'ten Göğüs Hastalıkları'na danışılmış olan 12.008 acil konsültasyonu ve 2636 Tıbbi Onkoloji Klinik konsültasyonu taranarak hasta bilgilerine, hastane elektronik hasta kayıt sistemi MİAMED üzerinden retrospektif olarak ulaşılmıştır. Çalışma popülasyonunu, 1 Ocak 2018 ile 31 Temmuz 2024 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Acil Servis'e başvuran, PE tespit edilerek Göğüs Hastalıkları'na konsülte edilmiş olup ayaktan tedavi edilen ya da servise yatırılmış tüm 18 yaş ve üzeri PE hastaları ile Tıbbi Onkoloji/Hematoloji Kliniği'nde yatarak takip edilirken PE tespit edilip Göğüs Hastalıkları'na konsülte edilmiş olan tüm 18 yaş ve üzeri PE hastaları oluşturmaktadır. Çalışmaya alınan malignitesi olan ve malignitesi olmayan PE'li hastalar yaş, cinsiyet, sigara içimi, tanı anında ki troponin, pro-BNP, trombosit değerleri, derin ven trombozu varlığı, komorbidite varlığı, hastanede kalış süresi, yoğun bakım ünitesine yatış oranı, kanseri olan hasta grubunda kanserin alt tipi ve tüm nedenlere bağlı hastane içi mortalite açısından karşılaştırılmıştır. Tanımlayıcı analizlerde frekans verileri sayı (n) ve yüzde (%) olarak, sayısal veriler ise ortalama±standart sapma, ortanca (1.-3. Çeyreklik) kullanılarak gösterilmiştir. Kategorik verilerin karşılaştırılmasında, Ki-kare (ꭕ2) testi ve Fisher'ın kesin ki-kare testi kullanılmıştır. Sayısal verilerin normal dağılıma uygunluğu Kolmogorov-Smirnov testi ile incelenmiştir. Bağımsız iki gruptaki normal dağılan sayısal verilerin dağılımı İndependent Samples T testi ile, normal dağılmayan sayısal verilerin dağılımı Mann Whitney U testi ile değerlendirilmiştir. Sağ kalımın tek değişkenli analizlerle incelenmesi log rank testi ile yapıldı. Çok değişkenli analizde, önceki analizlerde belirlenen olası faktörler kullanılarak sağkalımı öngörmedeki bağımsız etkenler geriye doğru (backward) seçim yöntemi ile Cox regresyon analizi kullanılarak incelendi. Sağkalım hızları Kaplan-Meier sağkalım analizi kullanılarak hesaplandı. Sağ kalım üzerine benzer etki gösteren birbiri ile ilişkili parametrelerden modele klinik açıdan anlamlı olanlar seçildi. Model uyumu ve dönemsel riskin oransallığı varsayımları rezidüel (Schoenfeld ve Martingale) analizleri kullanılarak değerlendirildi. Tüm testler için istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışma süresi boyunca Göğüs Hastalıkları'na konsülte edilen 12.008 Acil Servis hastası ve 2636 Tıbbi Onkoloji Klinik hastası olmak üzere toplam 14.644 hastanın dosya bilgilerine ulaşılarak incelendi. PE tanısı konulmuş 368 hasta çalışma grubu olarak seçildi. Bunların 67'si ayaktan takip edilirken, 301 hasta hastanede yatış ile takip edilmişti. Hastaların yaş ortalaması 63,38±15,55 idi. PE'li hastalarının %18,2'sinin (n=51) aktif sigara içicisi olduğu ve ortalama 38,94±31,91 yıldır sigara içtikleri tespit edildi. PE tanılı hastaların %53,5'inde (n=197) malignite mevcut olup, en sık akciğer kanseri (%20.7, n=76) ve kolon kanseri (%5.4, n=20) olduğu görüldü. Hastaların %42,9'u (n=158) KT/RT almaktaydı. Malignitesi olan hastalarda sigara içimi, son altı ay içinde hastaneye yatış sıklığı ve PE nedeni ile hastaneye yatış süresi malignitesi olmayan hastalara göre anlamlı yüksek bulundu (sırasıyla p=0,003, p<0,001, p=0,020). Malignitesi olmayan hastalarda ek hastalık varlığı, malignitesi olan hastalara göre anlamlı yüksek saptandı (p<0,001). Malignitesi olan hastaların CRP düzeyi, malignitesi olmayan hastalara göre anlamlı yüksek bulunurken; platelet düzeyleri, malignitesi olmayan hastalara göre anlamlı düşük saptandı (sırasıyla p=0,006, p=0,013). Lökosit, troponin ve pro-BNP değerlerinde iki grup arasında anlamlı farklılık bulunmadı. Malignitesi olan hastalarda eşlik eden enfeksiyon ve hastane içi mortalite oranları, malignitesi olmayan hastalara göre anlamlı yüksek saptandı (sırasıyla p=0,002, p=0,006). Çalışmamızda tüm kanser gruplarında, en sık histopatolojik alt tipin adenokarsinom (%27,41) olduğu görüldü. Hastaların CRP düzeyi, PE klinik sınıflaması ve enfeksiyon varlığının sağkalım üzerine etkilerini belirlemek için oluşturulan modele göre; CRP düzeyinin 1 birim yükselmesinin 1,003 kat (%95 GA=1,000-1,005, p=0,036), enfeksiyon eşlik eden hastalarda enfeksiyon eşlik etmeyen hastalara göre 2,973 kat (%95 GA=1,293-6,840, p=0,010), nonmasif PE olan hastalara göre; submasif PE olan hastalarda 4,668 kat (%95 GA=2,258-9,653, p<0,001), masif PE olan hastalarda ise 9,997 kat (%95 GA=4,991-20,025, p<0,001) daha sağ kalımı azalttığı görüldü. Sonuç: Literatürde, pulmoner tromboembolide mortalite ile ilişkili pek çok risk faktörü daha önce tanımlanmıştır. Yaptığımız çalışmada, kanseri olan PE'li hastalarda tüm nedenlere bağlı mortalite oranını kanseri olmayan PE'li hastalara kıyasla daha yüksek saptadık. Bu nedenle kanser varlığının pulmoner tromboembolide mortalite riskini arttıran faktörlerden biri olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Pulmoner emboli, kanser, mortalite
İdiyopatik pulmoner fibrozis olgularında altı dakika yürüme testi sonundaki satürasyonun başlangıç değerine dönüş süresinin prognostik belirteçlerle ilişkisi
AMAÇ: İdiyopatik pulmoner fibroziste (İPF) fonksiyonel egzersiz kapasitesi ve prognozu değerlendirmede 6 dakika yürüme testi (6DYT) sıklıkla kullanılmaktadır. Ancak 6DYT sırasındaki ve sonrasındaki oksijen satürasyonu değişimlerine ilişkin yeterli çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamızda başlangıç satürasyonuna dönüş süresinin prognostik faktörler ve pulmoner hipertansiyon ile ilişkisini araştırdık GEREÇ VE YÖNTEMLER: Kesitsel çalışmamıza, 2021–2022 yılları arasında, İTF Göğüs Hastalıkları İnterstisyel Akciğer Hastalıkları Polikliniğinde takip edilen, güncel rehberlere göre tanı almış, İPF olguları dahil edildi. Olguların demografik verileri kaydedildi. Tüm olgulara spirometri, difüzyon kapasitesi ölçümü, arter kan gazı analizi, transtorasik ekokardiyografi, satürasyonu ve kalp hızını sürekli ölçüp kaydeden cihaz eşliğinde 6DYT yapıldı. Test sonrasında başlangıç satürasyonuna dönüş süresi, mesafe-satürasyon oranı (DSP), cinsiyet-yaş-fizyoloji (GAP) indeksi ve birleşik fizyolojik indeks (CPI) skorları hesaplandı. Olguların sosyodemografik ve klinik özelliklerinin yanı sıra Modifiye Tıbbi Araştırma Konseyi Anketi (mMRC) ve Dispne-12 (D-12) Ölçeği ile dispne şiddeti, Çok Boyutlu Yorgunluk Envanteri (MFI-20) ile yorgunluk şiddeti ve St George's Solunum Anketi (SGRQ) ile yaşam kalitesi değerlendirildi. (Etik kurul dosya No:2021/227450) BULGULAR: Çalışmaya toplam 50 İPF olgusu (35 erkek, 15 kadın, yaş:66.8±7.3) dahil edildi. Yirmi olguda (%40) PH saptandı. Olguların ortalama FVC: %77.8±19.3, DLCO: %52.9±17.1, 6DYM: 385.7±90.6m, GAP indeks skoru: 3.5±1.5 idi (28 evre 1,18 evre 2,4 evre 3). Başlangıç satürasyona dönüş süresi 135.6±73.5sn idi. Başlangıç satürasyonuna dönüş süresi uzadıkça GAP indeksi (Rs=0.870, p<0.001), GAP evre (Rs=0.826, p<0.001), CPI skoru (Rs=0.906, p<0.001), 6DYT'de desatürasyon varlığı (Rs=0.801, p<0.001), FVC%/DLCO% (Rs=0.432, p=0.002), sPAB (Rs=0.492, p=0.001), TRV (Rs=0.504, p=0.001), mMRC (Rs=0.913, p<0.001), MFI-20 (Rs=0.944, p<0.001), D-12 ölçeği (Rs=0.915, p<0.001) ve SGRQ skoru (Rs=0.927, p<0.001) artarken, FVC (%) (Rs=-0.627, p<0.001), DLCO (%) (Rs=-0.892, p<0.001), oda havası PaO2 (Rs= -0.779, p<0.001), DSP (Rs=-0.835, p<0.001), 6DYM (Rs=-0.763, p<0.001) azalmaktaydı. Çoklu regresyon analizinde satürasyon derlenme süresi, 6DYM ve GAP indeks skoru ile bağımsız ilişkili bulundu (sırasıyla p=0.030, p<0.001). SONUÇ: Çalışmamızdaki bulgular ışığında ,6DYT sırasında ve sonrasında başlangıç değerlerine dönüş sağlanana kadar sürekli satürasyon ve kalp hızı takibi yapılmasını uygun olduğu kanısına varıldı. Uzamış satürasyon derlenme süresi olan İPF hastalarının hipoksemi ve pulmoner hipertansiyon açısından ileri tetkik edilmesinin önemli olduğunu düşünmekteyiz
Pulmoner hipertansiyon olgularımızın özellikleri, sağkalımları ve sağkalıma etki eden faktörler
Amaç: Pulmoner hipertansiyon (PH), pulmoner arter basıncının (PAB) artışı ile karakterize, farkındalığı son zamanlarda artmakta olan nadir görülen bir hastalıktır. Dünyada farklı ülkelerde yapılmış PH kayıt çalışmaları mevcuttur. Pulmoner hipertansiyon mortalite riski yüksek bir hastalık olup, mortalite riskini değerlendirmeye yönelik birçok farklı risk skorlamaları oluşturulmuştur. Bizim çalışmamızın amacı; 2010 yılından itibaren İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Pulmoner Hipertansiyon Kliniğinde rehberlere uygun şekilde sağ kalp kateterizasyonu (SKK) yapılıp PH tanısı konulan ve takip edilmekte olan hastaların özellikleri, sağkalımları ve sağkalımlarına etki eden faktörlerin incelenmesidir. Gereç ve Yöntemler: İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Pulmoner Hipertansiyon Kliniği'nde 2010 Ocak-2022 Ocak tarihleri arasında SKK ile PH tanısı konulan 260 olgu çalışmaya alındı. Bu olguların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya tüm PH grupları ve pulmoner arteriyel hipertansiyon (PAH)'ın alt grupları dahil edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, PH grubu, ek hastalıkları, semptomlarının başlangıcından tanıya kadar geçen süreleri, takip süreleri, tanı anındaki Dünya Sağlık Örgütü-Fonsiyonel Sınıfı (DSÖ-FS) , transtorasik ekokardiyografi bulguları (sistolik PAB,perikardiyal efüzyon ), pro-beyin natriuretik peptid (pro-BNP) değerleri, SKK bulguları, altı dakika yürüme mesafesi (6DYM), solunum fonksiyon testlerinden birinci saniyedeki zorlu ekspiratuvar hacim (FEV1 ml,%), zorlu vital kapasite (FVC, ml, %), karbon monoksit difüzyon kapasitesi değerleri (DLCO, %), aldıkları PAH spesifik tedaviler, tedavi yan etkileri, kullandıkları antikoagülan tedaviler, kronik tromboembolik pulmoner hipertansiyon (KTEPH) olguları için pulmoner endarterektomi (PEA) yapılıp yapılmadığı kaydedildi. SKK tarihi tanı tarihi olarak alındı. Hastaların sağkalımları ve sağkalıma etki eden faktörler analiz edildi. (Etik Kurul Dosya No: 2021/2092) Bulgular: Çalışmamızda 260 PH olgusunun dosyaları retrospektif olarak incelendi. Çalışma popülasyonunun çoğunluğu (%75.8) kadın idi. Ortalama yaş 54.6±16.6 olup, tanıya kadar geçen ortalama süre 13 ay olarak belirlendi. Tanı aşamasında hastaların çoğu FS II (%45.4) ve FS III (%48.5) idi. Pulmoner hipertansiyon klinik sınıflamasına göre hastaların çoğunluğu Grup 1-PAH (%55) ve KTEPH grubunda (%30) toplanmıştı. PAH alt grupları incelendiğinde; bağ doku hastalığına bağlı PAH (%23.1) ve idiyopatik pulmoner arteriyel hipertansiyon (%20.8) grubu çoğunluk teşkil ediyordu. 145 (%55.8) hastanın ek hastalığı mevcuttu. Olguların %35'nin monoterapi, %26.2'nin ikili tedavi, %11.5'nin üçlü tedavi aldığı görüldü. KTEPH hastalarından 18'ine PEA uygulanmıştı. Çalışma grubunu oluşturan PH hastalarının ortalama sağkalım süresi 89.5±6.3ay olup, 1,3 ve 5 yıllık sürvi sırası ile %86, %73, %65 olarak saptandı. DSÖ-FS'ye göre sağkalım süreleri FS II, III ve IV için sırası ile 124±9.5ay, 68.1±8.1 ay, 31.8±6.3 ay olarak saptandı. Grup 1-PAH ve grup 4-KTEPH grubunun 1, 3 ve 5 yıllık sağkalımları analiz edildi. PAH grubunun ortalama sağkalım süresi 85.5±8.1ay, KTEPH grubunun sağkalım süresi 92.7±10.6 ay idi. PAH olgularımızın 1,3,5 yıllık sağkalım oranları sırası ile %86, %70, %62 bulundu. KTEPH olgularımızın 1,3,5 yıllık sağkalımları sırası ile %89, %83, %69 olarak bulundu. PAH alt gruplarından idiyopatik pulmoner arteriyel hipertansiyon (İPAH), bağ doku hastalıkları ile ilişkili pulmoner arteriyel hipertansiyon (BDH-PAH) ve konjenital kalp hastalıkları ile ilişkili pulmoner arteriyel hipertansiyon (KKH-PAH) hastalarının 1,3 ve 5 yıllık sağkalımları analiz edildi. İPAH grubunun ortalama sağkalım süresi 87.8±12.9, BDH-PAH grubu için 71.6±11.9, KKH-PAH grubu için 101.5±8.3 ay idi. Çalışmamızda sağkalımı etkileyen önemli parametreler; yaş (p=0.004), DSÖ-FS (FS II; p<0.005, FS III; p<0.005, FS IV; p=0.029), 6 DYM (p=0.001), DLCO (p<0.005), hemodinamik verilerden kalp debisi (p=0.002) ve kardiyak indeks (p=0.025) olarak bulundu. Sonuç: PH hastalarımızın beş yıllık sağkalımı, hastalıkla ilgili farkındalığın artması, erken tanı ve spesifik ilaçların geliştirilmesi nedeniyle önemli ölçüde iyileşme gösterdi. Çalışmamızda sağkalımı etkileyen önemli parametreler DSÖ-FS, 6 DYM, DLCO, kalp debisi ve kardiyak indeks olarak bulundu. Anahtar Kelimeler: Pulmoner arteryel hipertansiyon, pulmoner hipertansiyon, sağkalım, risk faktörleri.
İdiyopatik pulmoner fibrozis hastalarında laktat düzeyinin nokturnal hipoksemi ve pulmoner hipertansiyon ile ilişkisi
AMAÇ: Nokturnal hipoksemi, eforla desatürasyon ve pulmoner hipertansiyonun idiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) prognozuna olumsuz etkisi gösterilmiştir. Bu nedenle bu üç komorbid durumun erken tespiti için belirteçlerin araştırılması hastalık prognozuna olumlu katkı sağlayacaktır. Çalışmamızda arter kan gazı (AKG) laktat düzeyinin nokturnal hipoksemi, eforla desatürasyon ve pulmoner hipertansiyon ile ilişkisini araştırdık. GEREÇ VE YÖNTEMLER: Kesitsel çalışmamıza, 2019–2020 yılları arasında, İTF Göğüs Hastalıkları İnterstisyel Akciğer Hastalıkları Polikliniğinde takip edilen, güncel rehberlere göre tanı almış, hipoksemik solunum yetersizliği olmayan İPF olguları dahil edildi. Olguların yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, ek hastalıkları ve semptom süreleri kaydedildi. Tüm olgulara spirometri, difüzyon kapasitesi ölçümü, gündüz arter kan gazı analizi, 6 dakika yürüme testi (6DYT), transtorasik ekokardiyografi, nokturnal oksimetri ve/veya polisomnografi yapıldı. (Etik kurul dosya No:2019/1440). BULGULAR: Gündüz hipoksemisi olmayan 25 İPF olgusu çalışmamıza dahil edildi. Yedi olguda (%26.9) pulmoner hipertansiyon (PH) saptandı. Olguların üçünde saturasyonun %90'ın altında geçtiği süre uykuda geçen sürenin %20'sinden fazlaydı, 17'sinde (%85) obstrüktif uyku apne tanısı mevcuttu (9 hafif, 3 orta, 5 ağır şiddette). PH saptanan 7 olgunun laktat düzeyi diğerlerine göre farklılık göstermedi. Eforla desaturasyon saptanan 9 olgunun gündüz AKG'de laktat düzeyi diğerlerine göre daha yüksekti (gündüz AKG'de laktat: 1.42±0.38mmol vs. 1.16±0.87mmol p=0.049, sabah uyanır uyanmaz AKG'de laktat: 1.38±0.68mmol vs. 1.08±0.44mmol p=0.379). İPF olgularında gündüz alınan AKG'deki laktat düzeyi sabah uyanır uyanmaz alınan AKG'deki laktat düzeyi (Rs=0.604, p=0.002) ve 6DYT'deki desatürasyon (Rs=0.401, p=0.047) ile korelasyon göstermekteydi. Sabah uyanır uyanmaz alınan AKG'deki laktat düzeyi ile uyku süresindeki minimum saturasyon (Rs=-0.490, p=0.015), nokturnal desaturasyon yüzdesi (Rs=0.445, p=0.029), apne hipopne indeksi (Rs=0.537, p=0.018) ve oksijen desatürasyon indeksi (Rs=-0.674, p=0.002) korele idi. Nokturnal hipoksemi parametreleri, eforla desaturasyon ve pulmoner hipertansiyon varlığı ile oluşturulan modelde çoklu regresyon analizinde laktat düzeyinin sadece nokturnal hipoksemi ile bağımsız ilişkili olduğu saptandı (p=0.034). SONUÇ: Çalışmamızda gündüz arter kan gazındaki laktat düzeyinin eforla desatüre olan olgularda arttığı, sabah uyanır uyanmaz alınan arter kan gazındaki laktat düzeyinin nokturnal hipoksemi ile ilişkili olduğu ve nokturnal hipoksemi ile pulmoner hipertansiyon arasında ilişki olduğu gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: İdiyopatik pulmoner fibrozis, laktat, pulmoner hipertansiyon, nokturnal hipoksemi, eforla desatürasyon
Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Kliniğinde 2018-2020 yılları arasında pnömoni tanısı alan hastaların restrospektif değerlendirmesi
Kliniğimizde 2018-2020 tarihlerinde pnömoni tanısı ile takip edilen 204 hastanın demografik, klinik, laboratuvar ve radyolojik özellikleri ile birlikte tanı ve tedavi yaklaşımları, tedavi sonuçları, yatış süreleri ve mortalite oranlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Kliniği'nde 10.11.2018-10.11.2020 tarihleri arasında ICD10 kodu; J18-J14 ve alt kırımları (pnömoni) tanısı girilen hastalar hastane otomasyon sisteminden retrospektif olarak taranmıştır. Hastaların 123 (%60,3)'ü erkek ve 81 (%39,7)'i kadın olup, yaş ortalaması 63,25±17,24 idi. 204 hastanın 172 (%84,4 )'sinde ek hastalık mevcuttu; bunların 58 (%33)'inde hipertansiyon, 50 (%29)'sinde diabetes mellitus, 33(%19,1)'inde KOAH olduğu, diğerlerinde ise sıklık sırasıyla astım, serebrovasküler olay, kalp yetmezliği ve malignite olduğu görüldü. 104 (%49) hastadan kan kültürü alındığı ve 4 (%3,8)'ünde üreme olduğu, 2 hastanın antibiyotik tedavisinin üreme sonucuna göre değiştirildiği görüldü.126 (%61,7) hastadan balgam kültürü alındığı ve 48 (%38,2)'inde üreme olduğu ve bunlardan toplam 72 mikroorganizma izole edildiği görüldü. Bu mikroorganizmaların görülme sıklığına göre 11 (%15)'inin Klebsiella pneumoniae, 8 (%11,1)'inin Pseudomonas aeruginosa olduğu saptandı. 48 hastanın 10 'unda antibiyotik tedavisi kültür sonucuna göre değiştirildiği saptandı. 48 hastanın 17 (%35,4)'sinin balgam kültürü mevcut antibiyotiğine dirençli idi ve sadece 5 (%10,4) hastanın antibiyotiğinin değiştirildiği görüldü. 204 hastadan 6 (%2,9)'sında İnfluenza Virus tespit edilmiştir. Hastaların en çok 64 (%26,6)'üne amoksisilin-klavulanik asit/ampisilin-sulbaktam + klaritromisin ve 62 (%25,8)'sine kinolon başlanmıştı. 58 (%28,4) hastanın ilk başlanan ampirik antibiyotik tedavisinin değiştirildiği görüldü. Sefalosporin başlanan 11 hastanın 1'ine tedavinin hastanede başlandığı, 10'una yatış öncesi başlandığı, bu hastalardan tümünün tedavisinin değiştirildiği görüldü. PSI risk skoru yüksek olan hastaların NIMV ihtiyacı ile yoğun bakım ihtiyacı olduğu ve komplike pnömoni olma olasılıklarının daha yüksek olduğu, ancak bu hastaların 28 günlük mortalite oranlarının farklı olmadığı görüldü. Balgam ve kan kültüründe üreme olan hastaların PSI risk skorlarının çoğunlukla 4 ve 5 olduğu görüldü (p=0,01). İleri yaşta olan hastaların yatış sürelerinin daha uzun ve mortalite oranlarının daha yüksek olduğu görüldü (sırasıyla p=0,03, p=0,04). Komplike pnömonisi olan hastaların yatış sürelerinin daha uzun olduğu görülmüştür (p=0,03). GFR'si düşük olan hastaların mortalite oranlarının daha yüksek olduğu saptanmıştır (p=0,03). En çok antibiyotik değişikliği yapılan grubun PSI risk skorunun 5 olduğu bulunmuştur (p=0,02). Taburculuk sonrası 1 ay içinde tekrar pnömoni kliniği ile hastaneye başvuran hastaların PSI risk skorlarının daha çok 4, 5 olduğu görülmüştür (p=0,01). Pnömoni tanısı ile hastaneye yatan hastaların daha çok ileri yaş ve ek hastalığı olduğu dikkati çekti. İleri yaş, yüksek PSI skoru, komplike pnömoni ve azalmış GFR mortaliteyle ilişkili idi. Başvuru sırasında hastalarda PSI risk skorunun klinik ile birlikte değerlendirilmesinin prognozu öngörmede etkili olduğu saptandı. Çalışmamızda balgam ve kan kültürü sonuçlarının klinik takip ve tedaviyi yönlendirmede kısıtlı olduğu görüldü. Bulgularımızın literatüre katkı sağlayabileceğini düşünmekteyiz.
İstanbul bölgesinde mycobacterium tuberculosis pekin genotipinin diğer tüberküloz genotipleri ile klinik ve bakteriyolojik olarak karşılaştırılması
Amaç: İstanbul'daki tüberküloz hastalarının Pekin genotipi taşıyanlarının sosyo-demografik özellikleri, radyolojik özellikleri, tedavi yanıtları, ilaç dirençleri gibi özelliklerini Pekin genotipi olmayan tüberküloz hastalarıyla kıyaslamaktır. Gereç ve Yöntem: İstanbul' da 2013-2019 yılları arasında Verem Savaşı Dispanserleri'ne kayıtlı, ilaç direnç testleri yapılmış, İstanbul Üniversitesi Deneysel Tıp Araştırmaları Enstitüsü'nde (DETAE) Tüberküloz ve Moleküler Epidemiyoloji biriminde spoligotyping tiplendirme yöntemiyle genotip tayini bulunan olguların kayıtları retrospektif olarak taranarak veriler toplandı. Saptanan 86 Pekin suşu hastasının ve randomize olarak seçilen 146 Pekin suşu olmayan toplamda 232 olgunun dosyası tarandı ve karşılaştırıldı. Hastaların yaşı, cinsiyeti, uyruğu, memleketi, medeni durumu, BCG skarı, tüberkülozlu hasta ile temas öyküsü, kronik ek hastalık varlığı, madde kötüye kullanımı öyküsü olup olmadığı, HIV enfeksiyonu varlığı, sigara öyküsü, alkol öyküsü, olgu tanımı, radyolojik yaygınlık durumu, kavite varlığı, yurtdışı seyahat öyküsü, Çin/Avrasya bölgesinden kişi ile temas öyküsü, H/R/E/SM/H+R direnç varlığı/herhangi bir ilaca direnç olup olmadığı, tanı şekli, tutulan organ, verilen tedavi, tedavi sonuçları vaka bilgi formuna kaydedildi. Bulgular: Pekin grubunda 86 (%37.1), kontrol grubunda 146 (%62.9) hasta olmak üzere toplamda 232 hasta çalışmaya dahil edildi. Pekin grubunda kontrol grubuna kıyasla hastaların yaşı anlamlı olarak daha düşük (p<0.001); yabancı uyruklu olma (p<0.001), yurtdışı seyahat öyküsü (p<0.001), Çin/Avrasya bölgesinden kişi ile temas öyküsü (p<0.001), bekar olma oranı(p=0.004), akciğer dışı tutulum (p=0.017), önceden tedavi görmüş olma (p=0.003), tedavi başarısızlığı (p=0.001), H/R/E/SM/H+R direnci/herhangi bir ilaca direnç oranı (p<0.001) anlamlı olarak daha yüksek saptandı. Pekin grubu ve kontrol grubu içerisindeki yeni olguların R, H+R ve herhangi bir ilaca karşı direnç paternlerine bakıldığında Pekin grubu yeni olguların direnç paterni kontrol grubunun yeni olgularına göre anlamlı olarak (p<0.001) daha yüksekti. Pekin grubu içerisinde T.C. uyruklu kişiler ile yabancı uyruklu kişiler arasında direnç paternleri açısından anlamlı farklılık saptanmadı. Sonuç: Türkiye'de görülme sıklığı artan Pekin suşunun ilaç direnci ve tedavi başarısızlığı ile ilişkisi mevcuttur. Etkin tüberküloz kontrolü sağlamak açısından rutin olarak genotipleme yapmanın kontrol programına katkı yapıp yapmayacağı konusunda ileri çalışmalar yapılmasının yararlı olabileceği düşünülmektedir.
İnterstisyel akciğer hastalıklarında lenfosit hakim bronkoalveolar lavajın hastalık yönetimine ve tedaviye katkısı
Amaçlar: Bronkoalveolar lavaj (BAL); klinik, laboratuvar ve radyolojik yöntemlerle beraber kullanıldığı zaman interstisyel akciğer hastalıklarında tanıya yardımcı yöntemlerden biridir. BAL'da lenfosit hakimiyeti spesifik tanı koymak, ayırıcı tanı spektrumunu daraltmak ve tedaviye yanıtı öngörebilmek amacıyla kullanılmaktadır. Çalışmamızda lenfosit hakim BAL'ın hastalık yönetimine katkısını ve tedaviye yanıtını değerlendirmeyi amaçladık. Hastalar ve Yöntemler: Çalışmaya interstisyel akciğer hastalığı ön tanısı ile BAL yapılmış, BAL'da lenfosit hücre hakimiyeti saptanan hastalar (n=75) alındı. Hastaların demografik bilgileri ile laboratuvar, spirometrik, radyolojik bulguları ve BAL sonuçları analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların %46,7'si erkekti ve yaş ortalamaları 49,81±15,66 (18-78) idi. Hastaların çoğunluğu sarkoidoz (n=26), hipersensitivite pnömonisi (n=11) ve idiyopatik interstisyel pnömoni (n=10) tanısı aldı ancak %4'üne herhangi bir tanı konulamadı. İdiyopatik interstisyel pnömoni ve bağ dokusu hastalığı ilişkili interstsiyel akciğer hastalığı tanılı hastalarda BAL'da eozinofil oranı daha yüksekti (p=0,006). Sarkoidoz hastalarının hiçbirinde BAL'da eozinofil hakimiyeti ve mikst patern görülmedi (p=0,006, p=0,049). BAL'da eozinofil hakimiyeti, konsolidasyon paterni olan hastalarda daha fazla idi (p=0,006). Konsolidasyon ve retiküler paterni olan hastalarda BAL'da mikst patern fazla iken; nodüler paterni olan hastaların hiçbirinde BAL'da mikst patern izlenmedi (p=0,018). Hastaların %58,3'üne steroid tedavisi verildi. Steroid tedavisine yanıtla ilgili BAL sonuçlarında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık saptanmadı. Buzlu cam ve nodüler paterni olan hastaların tedaviye yanıtı daha iyiydi (p=0,021). Tedaviye iyi yanıt veren hastalarda; ilk 6 aylık takipte FVC değerleri, 6-12 aylık takipte ise DLCO değerleri daha yüksek bulundu (p=0,031, p=0,076). Sonuçlar: BAL uygun teknikle yapıldığında ve klinik, laboratuvar ve radyolojik yöntemlerle birleştirildiğinde tanısal olabilmektedir. Sarkoidoz tanısında BAL'da sadece lenfosit hakimiyeti görülmesi tanıya yardımcı olmaktadır. BAL'da hangi hücre hakimiyeti olursa olsun tedaviye yanıtı öngörmemektedir. Tedaviye yanıtın değerlendirilmesi için ilk 6 ayda FVC, 6-12. ayda DLCO ile takip edilmesi daha uygun görünmektedir.
İdiyopatik pulmoner fibrozisde radyolojik görüntülemenin klinik korelasyonunun kantitatif bilgisayarlı tomografi ile analizi
Amaç: İdiyopatik pulmoner fibrozisde akciğer hasarının kantitatif analiz kullanılarak değerlendirilmesi olasılığı son yıllarda YRBT'nin daha da önem kazanmasını neden olmuştur ve hastalığın gidişatının makul bir göstergesi olarak görülmüştür. İPF'de YRBT ile yapılan radyolojik görüntülemenin, hastalığın seyrinde günlük pratikte sıklıkla kullanılan SFT, AKG ve 6 DYT gibi klinik testler ve bunların sonuçları ile korelasyonunun kantitatif bilgisayarlı tomografi ile analizi amaçlanmıştır. Hastalar ve Yöntem: Çalışmaya güncel rehberlere göre tanı almış klinik olarak stabil, YRBT çekimi olan ve bu çekim ile +/- 30 gün süre zarfı içerisinde SFT (FEV1, FVC, FEV1/FVC, DLCO), 6 DYT ve AKG (pH, pCO2, pO2, SpO2) değerlendirmeleri olan olgular(n=63) alındı. YRBT kantitatif parametreleri olan MLD, kurtosis, skewness ve % HAA, yarı-otomatik akciğer parankim segmentasyonu ile DICOM tabanlı görüntü işleme yazılımı kullanılarak hesaplandı. Akciğer; üst bölge, karina seviyesinin üzerindeki alan, alt bölge inferior pulmoner ven seviyesinin altındaki alan ve üst-alt bölgeler arasındaki alan orta bölge olarak 3 bölüme ayrıldı ve bölünmüş YRBT modeli olarak isimlendirildi. Bütün parametreler bu 3 bölüm için de hesaplandı. Hastaların demografik bilgileri, klinik testleri ile radyolojik bulguları analiz edildi. Bulgular: Olguların spirometrik değerlendirmeleri ile; MLD, % HAA ve bölünmüş akciğer dansiteleri arasında negatif korelasyon saptanırken, tüm skewness ve kurtosis sonuçları arasında pozitif korelasyon saptandı. PaO2 ile skewness ve kurtosis değerleri arasında istatistiki anlamlı pozitif korelasyonlar saptandı. PaCO2 ile üst segment akciğer dansitesi arasında anlamlı pozitif korelasyon görüldü. 6 DYT yürüme mesafesi ile kantitatif parametreler arasında anlamlı ilişki görülmedi. 6 DYT başlangıç SpO2 ile MLD, total skewness, total kurtosis, üst- orta segment LD, skewness ve üst-orta-alt segment kurtosis arasında istatistiki anlamlı ilişki görülürken bitiş SpO2 ile tüm parametreler arasında istatistiki anlamlı ilişki saptandı. Sonuç: İPF olgularında YRBT kantitatif analizi sonucu elde edilen akciğer dansitesi, skewness ve kurtosis ölçümlerinin SFT, AKG ve 6 DYT testi gibi klinik değerlendirmeler ile korele olduğu bulunmuştur. Görsel değerlendirme yerine ölçülebilirlik üzerine dayalı objektif bir sonuç veren kantitatif analiz, İPF hastalarında klinik durumu ön görme yetisini değerlendirmede olanacak sağlayacaktır.
Obezite cerrahisi planlananlarda uykuda solunumsal problemler ve stop-bang ile venöz bikarbonatın tanıya katkısı
Giriş: Obezite, uykuda solunum bozuklukları (USB) için en önemli risk faktörüdür. Morbid obezlerde bu risk daha da yüksektir. Bu olgularda bariatrik cerrahi ile kalıcı ve etkin kilo kaybı sonucunda USB bulgularında anlamlı düzelmeler sağlanabilmektedir. Preoperatif dönemde birçok olguda USB değerlendirmesi objektif olarak yapılamamaktadır. Bu durum perioperatif morbidite ve mortaliteyi etkilemektedir. Bu çalışmanın birincil amacı bariatrik cerrahi planlanan olgularda preoperatif dönemde USB varlığını saptamaktır. İkincil amaç ise STOP-BANG dahil uyku anketleri ve serum bikarbonat değerinin USB'yi saptamadaki başarısını ölçmek ve bariatrik cerrahinin USB üzerine etkisini değerlendirmektir. Metod: İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi, Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı, Uyku Laboratuvarı'nda bariatrik cerrahi adayı olgular prospektif olarak değerlendirildi (Etik kurul dosya no: 2018/1262). Her olguda yakınmalar, mallampati skoru, boyun çevresi, vücut kitle indeksi (VKİ), spirometrik ölçümler, STOP-BANG ve modifiye STOP-BANG skorları, Epworth uykululuk skalası (EUS), Pittsburgh uyku kalite indeksi (PUKİ) ve venöz bikarbonat değerlendirildi. Olgulara polisomnografi (PSG) yapıldı ve çalışma sabahı arter kan gazı alındı. USB nedeniyle noninvaziv mekanik ventilatör (NIMV) başlanan olgularda tedavi uyumuna bakıldı. Opere olan olgulara postoperatif altıncı ayda kontrol PSG yapılarak USB açısından değişiklikler değerlendirildi. Bulgular: Bariatrik cerrahi adayı 41 olgunun %90.2'sinde obstrüktif uyku apne (OUA), %19.5'inde obezite hipoventilasyon sendromu (OHS) saptandı. STOP-BANG ≥3, modifiye STOP-BANG ≥3 ve PUKİ≥5 olanlarda OUA daha sıktı (p değerleri sırasıyla 0.049, 0.002, 0.003). OUA için en yüksek duyarlılığa sahip anket modifiye STOP-BANG (%100), en yüksek spesifiteye sahip anket PUKİ (%75) idi. EUS ise en düşük duyarlılığa (%40.5) sahipti. OHS olan ve olmayan gruplar arasında uyku anketi verileri benzerdi (p>0.05). Venöz bikarbonat ≥27 mmol/L olmasının OHS için duyarlılığı %100, spesifitesi %81.8 idi (p=0.000). Opere olan 27 olgunun kilo, VKİ ve boyun çevresi değerleri preoperatif döneme göre anlamlı azaldı (p<0.001). Postoperatif altıncı ayda STOP-BANG skoru, oksijen desatürasyon indeksi (ODİ) ve apne-hipopne indeksi (AHİ); preoperatif döneme göre anlamlı azaldı (sırasıyla 4.9±1.6'dan 3.4±1.4'e düştü, p<0.001; 26.7±27.4'ten 16.1±16.9'a düştü, p=0.002; 34.6±34.8'den 19.5±21.6'a düştü, p<0.001). Bariatrik cerrahi ile OUA'lı olgu sayısı postoperatif 6. ayda (%62.9), preoperatif döneme (%88.8) göre anlamlı azaldı (p=0.016). Opere olanların %18.5'inde preoperatif dönemde OHS varken, postoperatif dönemde bu oran %3.7 saptandı. Bariatrik cerrahi ile NIMV ihtiyacı %70.4'ten %44.4'e düştü (p=0.016). Sonuç: Bariatrik cerrahi planlanan olgularda USB sıktır. Bu olgularda preoperatif dönemde OUA için STOP-BANG, modifiye STOP-BANG ve PUKİ anketleri ve OHS için venöz bikarbonat ≥27 mmol/L olması değerlidir. Bariatrik cerrahi hem OUA hem de OHS'de anlamlı düzelme sağlamıştır. Anahtar kelimeler: Bariatrik cerrahi, obstrüktif uyku apne, obezite hipoventilasyon sendromu, STOP-BANG, serum bikarbonat, polisomnografi
Sarkoidoz hastalarında pulmoner hipertansiyon sıklığı
Giriş: Sarkoidoz ilişkili pulmoner hipertansiyon önemli derecede morbiditesi olan ve yüksek mortaliteyle seyreden önemli bir komplikasyondur. Etiyolojisi multifaktöriyel olup sıklığı konusunda çok az çalışma mevcuttur. Çalışmamızın amacı sarkoidozda pulmoner hipertansiyon sıklığını belirlemek ve erken tanısı için kolay ulaşılabilir olan testlerle ilişkisini araştırmaktır. Metod: Çalışmamıza 1996-2020 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı İnterstisyel akciğer hastalıkları polikliniğinde takip edilen 106 sarkoidoz hastası dahil edildi. Olguların yaş, cinsiyet, sigara anamnezleri, mesleki ve çevresel maruziyetleri, ek hastalıkları, kullandığı ilaçlar, sarkoidoz evreleri, mevcut şikayetleri, takip süreleri, sarkoidoz sebebiyle aldıkları tedaviler ve süreleri, vücut kitle indeksleri, fonksiyonel kapasiteleri kaydedildi. Tüm hastalara solunum fonksiyon testi, difüzyon kapasitesi ölçümü ve 6 dakika yürüme testi yapılarak veriler kaydedildi. Hastalar transtorasik ekokardiyografi ile değerlendirilerek PH şüphesi yüksek olan hastalara sağ kalp kateterizasyonu yapıldı. (Etik kurul dosya No:2020/56). Bulgular: 106 sarkoidoz hastası çalışmaya dahil edildi. Olguların 78'i (%73.6) kadın, 38'i (%26.4) erkekti. Ortalama yaşları 49.5±10.4 (23-72)/yıl olup ortalama tanı yaşı ise 42.6±9.8 (18-69)/yıl idi. Yirmi kişide (%18.9) takip süresinde nüks saptanmış olup, 58 kişi (%54.7) daha önce sarkoidoz için tedavi almıştı. Ortalama tedavi süresi 27.6±37.7/ay idi. Sarkoidoz evrelerine bakıldığında olguların %84,9'u evre II ve III'tü. Ortalama 1. saniye zorlu ekspiratuar volümü (FEV1) 2434.3±827 mL (830-5300mL), zorlu vital kapasite (FVC) 3177.2±1230 mL (1260-6710 mL), difüzyon kapasitesi (DLCO) 82.9±16.2 mmol/(min*kPa), 6 dakika yürüme mesafesi 423.6±79/m idi. Ekokardiyografide TRV ≥ 2.9 m/s değeri saptanan olgulara yapılan sağ kalp kateterizasyonu sonucu %2.83 (n=3) oranında prekapiller pulmoner hipertansiyon saptandı. TRV ≥ 2.9 m/s olan grupta EF değeri TRV < 2.9 m/s olan gruptan anlamlı (p=0.037) olarak daha düşüktü. Yine bu grupta halsizlik anlamlı olarak daha yüksek (p=0.04) olmasına rağmen diğer semptomlarda gruplar arasında anlamlı bir farklılık gözlenmedi. Spearman korelasyon analizinde sarkoidozda PH varlığıyla; TTE'de ölçülen sPAB artışı (Rs=0.305, p=0.004), yaş (Rs=0.218, p=0.025), halsizlik (Rs=0.283, p=0.006), nefes darlığı (Rs=0.184, p=0.059), göğüs ağrısı (Rs=0.265, p=0.06), hipertansiyon (Rs=0.0226, p=0.020) ve hipotiroidi (Rs=0.315, p=0.001) arasında pozitif korelasyon saptandı. Fonksiyonel değerlendirmede ise FEV1 (mL)(Rs=-0.199, p=0.041) ve FVC (ml) (Rs=-0.201, p=0.039) ile negatif korelasyon saptanırken PH'li grupta FVC değeri 1110.5 ml daha düşük bulundu. Pulmoner hipertansiyon ile DLCO değerinin %60'ın altında olması arasında pozitif korelasyon (Rs=0.413, p<0.001) ile 6 DYM arasında ise negatif korelasyon (Rs=-0.221, p=0.020) saptandı. Pulmoner hipertansiyonlu grupta 6 DYM 103.6 m daha düşük bulundu. Sonuç: Çalışmamızda sarkoidozlu hastalarda pulmoner hipertansiyon sıklığı %2.83 olarak bulundu. Pulmoner hipertansiyon ile FVC (Rs=-0.201, p=0.039) ve 6 dakika yürüme mesafesi (Rs=-0.221, p=0.020) arasında negatif korelasyon; DLCO oranının %60'ın altında olmasıyla ise pozitif korelasyon (Rs=0.413, p<0.001) saptandı. Anahtar Kelimeler: Sarkoidoz, pulmoner hipertansiyon, solunum fonksiyon testleri, 6 dakika yürüme testi, difüzyon kapasitesi
Kistik fibrozis dışı erişkin bronşektazi hastalarındaatak sayısı, hastaneye yatış ve mortalite ile ilişkili faktörlerin belirlenmesi
Amaç: Bu çalışma, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Kliniği'nde takip edilmiş olan kistik fibrozis dışı erişkin bronşektazi hastalarının atak sayıları, hastaneye yatış sayıları ve mortaliteleri ile ilişkili faktörleri belirlemeyi amaçlamaktadır. Yöntem: 01.01.2016 ve 01.12.2021 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalığı Kliniği'nde klinik ve radyolojik olarak kistik fibrozis dışı bronşektazi tanısı almış olan 203 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların verileri hastane bilgi sistemi üzerinden tarandı. Sosyodemogrofik veriler, etiyolojik faktörler, solunum fonksiyon testleri, radyolojik bulgular, tedaviler ve laboratuvar sonuçları kaydedildi. Bu faktörlerin; acil servis başvurusu, poliklinik başvurusu, hastane yatışı ve mortalite ile ilişkileri değerlendirildi. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 49,26±15,45 (18-87) olarak saptandı. Hastaların 109'u (%53,7) erkek, 94'ü (46,3) kadındı. En sık görülen etiyolojik neden 89 (%43,3) hastayla idyopatik bronşektazi idi. En sık görülen komorbid hastalık 54 (%26,6) hastayla astımdı. Balgam örnekleri incelendiğinde; 65 (%32) hastada Pseudomonas aeruginosa, 38 (%18,7) hastada Haemophilus influenza, 14 (%6,9) hastada da Streptococcus pneumoniae üredi. 40 (%19,7) hastada da Pseudomonas aeruginosa kolonizasyonu saptandı. Hastalarda en çok kullanılan parenteral antibiyotik sulbaktam-ampisilin olarak saptandı. En sık kullanılan oral antibiyotikler; amoksisilin-klavunat, klaritromisin ve florokinolon grubuydu. COVİD-19 geçiren 33 (%16,2) hasta saptandı. COVİD-19 enfeksiyonu ile yaş arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Eşlik eden KOAH tanısı varlığının acil servis başvurusu (p=0.004), servis yatışı (p=0.042), yüksek bronşektazi şiddet indeksi (p=0.000) ve yüksek mMRC dispne skoru (p=0.000) ile ilişkili olduğu saptandı. Acil servis başvurusunun; inhaler tobramisin kullanımıyla (p=0.010), uzun süreli oksijen tedavisiyle (p=0.003), non-invaziv mekanik ventilatör kullanımıyla (p=0.036), bronşektazi nedenli cerrahi rezeksiyon öyküsüyle (p=0.004), düşük solunum fonksiyon testleriyle (FEV1, FVC, PEF) (p=0.000, p=0.000, p=0.000), yüksek bronşektazi şiddet indeksiyle (p=0.000), Pseudomonas aeruginosa (p=0.001), Streptococcus pneumoniae (p=0.011), Klebsiella pneumoniae (p=0.040) üremeleriyle ile ilişkili olduğu saptandı. Poliklinik başvurusunun ise, kistik bronşektazi varlığıyla (p=0.022), Pseudomonas aeruginosa üremesiyle (p=0.003) ve kolonizasyonuyla (p=0.001) anlamlı olarak ilişkili olduğu saptandı. Servis yatışının; KOAH varlığıyla (p=0.007), nebülize tobramisin (p=0.000), USOT (p=0.000) ve NIMV (p=0.036) kullanım öyküleriyle, bronşektazi nedeniyle cerrahi geçirmiş olmayla (p=0.000), düşük solunum fonksiyon testleriyle (FEV1, FVC, PEF) (p=0.000, p=0.000, p=0.000), kistik bronşektazi varlığıyla (p=0.009), yüksek bronşektazi şiddet indeksiyle (p=0.000), balgamda Pseudomonas aeruginosa üremesiyle (p=0.000) ve kolonizasyonuyla (p=0.000), balgamda Pnömokok (p=0.046), Moraxella catarrhalis (p=0.015) ve Metisiline dirençli Staphylococcus aureus (p=0.042) üremeleriyle ilişkili olduğu saptandı. Mortaliteye bakıldığında ise yüksek mMRC skorunun (p=0.046) ve düşük PEF düzeylerinin (p=0.049) mortalite riskini arttırdığı saptandı (sırasıyla OR=5.0, %95 GA [1.031-24.135], OR= 1.2, %95 GA [0.998-1.000]). Çalışmada sekonder olarak KOAH varlığının, yüksek mMRC dispne skoru ile ilişkili olduğu saptandı (p=0.000). Yüksek bronşektazi şiddet indeksi düzeyinin; KOAH varlığı (p=0.000), kistik bronşektazi varlığı (p=0.010) ve düşük vücut kitle indeksi (p=0.037) ile ilişkili olduğu saptandı. Kistik bronşektazi hastalarında solunum fonksiyon testlerinin (FEV1, FVC, PEF) kistik bronşektazisi olmayan hastalara göre anlamlı olarak daha düşük olduğu saptandı. Yine kistik bronşektazisi bulunan hastaların balgam kültürlerinde; Pseudomonas aeruginosa (p=0.005), Moraxella catarrhalis (p=0.047) ve Klebsiella pneumoniae (p=0.026) üremelerinin kistik bronşektazisi olmayan hastalara oranla daha yüksek olduğu saptandı. Sonuç: Bronşektazi hastalarının hastane başvurularının ve hospitalizasyonlarının; KOAH varlığıyla, inhaler tobramisin kullanımıyla, USOT'yle, NİMV'le, bronşektazi nedenli cerrahi rezeksiyon öyküsüyle, düşük solunum fonksiyon testleriyle (FEV1, FVC, PEF), balgam kültüründe Streptococcus pneumoniae, Klebsiella pneumoniae, Pseudomonas aeruginosa, Moraxella catarrhalis ve Metisiline dirençli Staphylococcus aureus üremeleriyle, yüksek BŞİ düzeyleriyle, yüksek mMRC düzeyleriyle ve kistik bronşektazi varlığıyla ilişkili olduğu saptandı. Yüksek mMRC düzeylerinin ve düşük PEF değerlerinin mortalite riskini arttırdığı saptandı (sırasıyla OR=5.0, %95 GA [1.031- 24.135], OR= 1.2, %95 GA [0.998-1.000]).
Pulmoner emboli hastalarında plevral efüzyon varlığının prognoza etkisi
Amaç: PE hastalarında plevral efüzyon sıklığını bulmayı, plevral efüzyonu olan ve olmayan PE hastalarının hastanede kalış süresini ve mortalite üzerine etkisini karşılaştırarak, plevral efüzyonu olan PE hastalarının prognoza etkisini değerlendirmeyi amaçladık Gereç ve Yöntem: Çalışma retrospektif olarak planlandı. Çalışmaya 01.01.2016 ile 31.12.2021 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları polikliniğine başvurmuş veya Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi acil servisine başvurarak Göğüs Hastalıkları tarafından değerlendirilen hastalar arasında I26 ICD koduyla tarama yapılarak dahil etme kriterlerini karşılayan hastalar çalışmaya alındı. Bulgular: Çalışmamızda yer alan 482 hastanın yaş ortalaması 60,57±17,84 yıl olup, 234'ü (%48,5) kadın, 248'i (%51,5) erkekti. Çalışmaya alınan hastalardan 350'si (%72,6) BTPA ile tanı alırken, 132 (%27,4) hasta V/Q sintigrafisi ile tanı konulduğu görüldü. Hastaların 179'unda (%37,1) plevral efüzyon izlendi. Plevral efüzyon izlenen hastaların 109'unda (%60,9) plevral efüzyon unilateraldi. Plevral efüzyon boyutuna bakıldığında 125 (%69,8) hastada efüzyon minimal boyuttayken, 50 (%27,9) hastada orta düzeyde, 4 (%2,2) hastada ise masif plevral efüzyon vardı. Plevral efüzyonu olan ve olmayan hastaların hastane yatış gün sayılarının anlamlı farklılık göstermediği ancak plevral efüzyonu olan hastalarda YB yatış gün sayılarının daha yüksek olduğu saptandı (p=0,13 p=0,01). Plevral efüzyonu olan hastalarda hastane yatışı, YB yatışı daha yüksek olarak izlendi, bir aylık ve üç aylık sağ kalım oranlarının ise daha düşük olduğu görüldü (p<0,05). Ancak taburculuk durumuna bakıldığında ise benzer düzeyde taburculuk ve hastane içi ölüm olduğu saptandı (p>0,05). Bir aylık sağ kalım olasılığını, 65 yaş üzeri hastaların 11,40 kat, BT'de sağ ventrikülü dilate olan hastaların 8,89 kat, sigara kullanan hastaların 3,44 kat, HT olan hastaların 2,91 kat azalttığı görüldü. Üç aylık sağ kalım olasılığını, 65 yaş üzeri hastaların 7,35 kat, BT'de sağ ventrikül dilate olan hastaların 13,78 kat, TTE'de sağ ventrikül dilate olan hastaların 13,31 kat ve sigara kullanan hastaların 2,97 kat azalttığı saptandı. Sonuç: Çalışmamız plevral efüzyonu olan PE hastalarında hastane ve yoğun bakım yatışların efüzyonu olmayanlara göre daha yüksek olduğunu ve hastane içi ölüm oranları arasında istatistiksel faklılık göstermese de, 1 ve 3 aylık mortalitenin plevral efüzyonu olan grupta daha yüksek olduğunu bulmuştur. Ancak çalışmamız plevral efüzyon varlığının PE'deki mortalitede bağımsız bir risk faktörü olmadığını saptamıştır. Bununla birlikte PE hastalarında plevral efüzyonun oldukça yaygın olduğunu ve mortalite ile ilişkili olabileceğini veya doğrudan olmasa da dolaylı olarak mortaliteye olumsuz anlamda katkı sağlayabileceğini ve PE'deki prognozu kötü yönde etkileyebileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Pulmoner emboli, plevral efüzyon, prognoz, sağ kalım
ALS olgularında gündüz ve geceye ait solunumsal problemler
Giriş: Amiyotrofik Lateral Skleroz (ALS) hızlı ilerleyen fatal bir nöromusküler hastalıktır. Sağkalım tanı konulduktan sonra ortalama 1-3 yıldır. Hastalar genellikle solunum kas zayıflığına sekonder solunum yetmezliği ile kaybedilmektedir. Solunum kasları hastalığın herhangi bir döneminde etkilenebilir. Solunumsal problemlerin sıklığı ve mortalite belirteçleri net değildir. Bu çalışmanın amacı ALS hastalarında gündüz ve gece gelişebilecek solunumsal problemleri değerlendirmek, bu problemleri öngörebilecek parametreleri araştırmak ve mortaliteyi etkileyen faktörleri değerlendirmektir. Metot: İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi, Göğüs Hastalıkları polikliniğine ALS tanısı ile gelen hastaların dosyaları retrospektif olarak değerlendirildi. İlk poliklinik başvurusundaki bilgiler (yakınmalar, forse vital kapasite-FVC, maksimum inspiratuar ve ekspiratuar basınçlar, sniff nazal inspiratuar basınç, zirve öksürük akımı-PCF, arter kan gazları), uyku çalışmaları, takip bilgileri ve sağkalım kaydedildi. Bulgular: İlk başvuruda 327 hastanın (180 E, 147 K, yaş 60.31±11.56 yıl) solunum fonksiyon ölçümleri düşüktü, %14.68'inde paradoksik abdominal solunum, %14.98'inde hiperkapni, %35.17'sinde diyafram disfonksiyonu mevcuttu. Takipte %13.46'sı hiç kontrole gelmemişti. %64.71'inde obstruktif uyku apne mevcuttu. Bir yıllık sağkalım %81.3, üç yıllık sağkalım %52.2 ve 5 yıllık sağkalım %37.1 idi. Yaş≤50, ekstremite başlangıçlarda, ambulatuar olanlarda, FVC>%50, PCF> 270 L/dk ve diyafram disfonksiyonu olmayanlarda sağkalım daha iyi idi. Sonuç: ALS hastalarında ilk başvuruda solunumsal problemler sıktır. Yaş, başlangıç tipi, ambulatuar non-ambulatuar durumu, FVC, PCF ve diyafram disfonksiyonu sağkalımı etkiliyor.
LVAD ile takip edilen hastalarda Covid-19 prevalansı, seyri ve mortalitesi
Amaç: Türkiye'de 11 Mart 2020 tarihinde ilk COVID-19 vakasının görülmesinin ardından LVAD işlemi yapılmış olan hastalar taranmış , bu hastaların COVID-19' a yakalanma oranları, semptomları, hospitalizasyon durumları, radyolojik bulguları ve prognoz ve mortaliteleri incelenmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 2012 ve 2022 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyovasküler Cerrahi Kliniğinde yatan 102 hasta ile başlanmıştır. 1 hasta 18 yaşından küçük olması nedeni ile diğer 9 hasta da veri girişleri olmadığından veya COVID-19 pandemisinden önce ex olmasından dolayı çalışmaya dahil edilmedi. Elektronik tıbbi kayıtlar kullanılarak hasta demografik bilgileri, klinik özellikler, laboratuvar, yönetim ve sonuçlar çıkarıldı. Takip verileri 12 Mart 2023'e kadar toplandı. Bu hastaların Türkiye'de ilk COVID-19 vakasının görüldüğü tarih olan 11 Mart 2020'den itibaren COVID-19 'u saptamak amacıyla yapılan reverse transkriptaz polimeraz zincir reaksiyonu (rt-PCR) testleri tarandı ve test sonuçları kayıt edildi. Tüm SARS-CoV-2 testleri, nazofaringeal sürüntü yoluyla örnek toplandıktan sonra reverse transkriptaz polimeraz zincir reaksiyonu (rt-PCR) testleriydi. COVID-19 PCR pozitif olan hastaların COVID- 19 enfeksiyonu süresince başvuru semptomları (öksürük, balgam, nefes darlığı, hemoptizi, göğüs ağrısı, koku kaybı ve diğer semptomlar) radyolojik bulguları ( Akciğer grafisi ve bilgisayarlı tomografideki bulgular), COVID-19 enfeksiyonu süresince verilen tedaviler (antiviral, antibakteriyal , steroid ve diğer tedaviler), 93 hospitalizasyon durumları (ayaktan takip, servis ve yoğun bakım ünitesi yatışı) incelendi. Bulgular: Çalışmamızdaki tüm hastaların 11' i (%11.9) u COVID-19 PCR pozitiftir. COVID-19 tanısı alan hastaların en sık semptomu öksürük, ateş ve nefes darlığı olmuştur. 7' sinde (%63,6) öksürük, ateş ve nefes darlığı görülmüştür. 3' ünde (%27,3) balgam, 1'inde ( %9,1) hemoptizi olmuştur. 1 hastada anosmi görülmüştür. Hiçbir hastada Gastrointestinal Semptomlar görülmemiştir. COVID-19 tanısı alan hastaların 10' u (%91) hospitalize edilmiş ve bu hastaların 5' i (%50) yoğun bakım ünitesinde takip edilmiştir. 1 hasta ise ayaktan takip edilmiştir. COVID-19 tanısı alan hastaların radyolojik incelemelerinde 6 (%54,5) hastanın Postero- Anterior Akciğer Grafisi'( PAAG ) de bilateral infiltrasyon mevcut, 4 (%36.4) hastanın PAAG 'sinde patoloji görülmemiştir. 4 (%36,4) hastanın BT Toraks'ı COVID-19 Pnömonisi ile uyumludur, yani bilateral yaygın yamalı buzlu cam alanları izlenmiştir. COVID- 19 tanısı alan hastaların 3'ü (%27.3) antiviral tedavi olarak favipravir , 6'sı (%54.5) favipravir' e ek olarak metilprednizolon almıştır. COVID-19 tanısı alan hastaların SP02 ortalaması 93,0 ± 6,8'dir. COVID-19 tanısı alan hastaların 7' si (%63.6) sı ex olmuştur. Bu hastaların 4' ü (%36.3) yatış sırasında ,3' ü (%27.4) enfeksiyon sonrası 1 yıl içinde ex olmuştur. Sonuçlar: COVID-19' a bağlı semptomlara bakıldığında öksürük genel popülasyon ile benzer oranda en sık semptom olurken, göğüs ağrısı ve nefes darlığı genel popülasyona kıyasla daha yüksek oranda görülmüştür. LVAD' lı hastaların genel popülasyona göre COVID-19 a bağlı hastane yatış oranları ve mortalite oranları yüksek bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Mekanik Dolaşım Desteği, LVAD, COVID-19, SARS-CoV-2, transplantasyon
Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Polikliniğinde 01 ocak 2015 - 01 ocak 2021 tarihleri arasında 'idiyopatik intersitisyel pnömoni' tanısı konulan hastalarda sağ kalımı etkileyen faktörlerin retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda, Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Polikliniğinde 01 Ocak 2015 - 01 Ocak 2021 tarihleri arasında IIP tanısı alan hastaların, demografik özellikleri (yaş, cinsiyet), sigara içme özellikleri, mesleksel ve çevresel maruziyetleri, komorbiditeleri, solunumsal semptomları, spirometrik solunum fonksiyon testleri, karbonmonoksit diffüzyon testleri, 6 dakika yürüme mesafe testleri, IIP tedavisinde kullandığı ilaçları ve bunlarla 1 yıllık, 3 yıllık ve 5 yıllık sağ kalım arasındaki ilişkilerin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Polikliniği'nde 01 Ocak 2015 - 01 Ocak 2021 tarihleri arasında 18 yaş üzeri IIP tanısı konulan hastalar çalışmaya dahil edildi. Histopatolojik örnekleme önerilmesine rağmen örneklemeyi kabul etmeyen veya IIP tanısı konulduktan sonra uzun süreli takibi olmayan hastalar araştırmaya dahil edilmemiştir. Bulgular: Çalışmamıza IIP tanısı alan toplam 342 hasta dahil edildi. Hastalarının yaş ortalaması 65,4 ± 11,3, ortancası 66 (min=26 – max=92) olarak saptandı. 156 (%45,6) hasta 65 yaşın altında (<65 yaş) ve 186 (%54,4) hasta 65 yaş ve üzerinde olduğu analiz edildi. Erkek ve kadın hastaların yaş ortalamaları arasında anlamlı bir fark görülmedi (p>0,05). Hastaların 68'i (%19,8) NSIP, 197'si (%57,4) IPF, 12'si (%3,5) RB-ILD, 17'si (%5) DIP, 26'sı (%7,6) COP, 13'ü (%3,8) LIP, 2'si (%0,6) PPFE ve 8'i (%2,3) sınıflandırılamayan gruba ait olduğu saptandı. Hastaların 99'u (%28,9) hayatında hiç sigara içmeyen, 208'i (%60,6) sigara kullanımını bırakan, 35'i (%10,2) halen sigara içmeye devam eden bireyler olarak bulundu. Hastaların başvuru sırasındaki solunumsal semptomlarına bakıldığında; 266'sında (%77,8) dispne, 262'sinde (%76,6) öksürük, 30'unda (%8,8) göğüs ağrısı, 62'sinde (%18,1) balgam, 3'ünde (%0,9) hemoptizi şikayetlerinin olduğu belirlendi. Solunum fonksiyon testlerinde FVC (LT) düzeyi 2,42 ± 0,82, % FVC oranı ortalaması %71,2 ± 17,7, FEV1 (LT) düzeylerinin ortalaması 2,19 ± 0,73, FEV1/FVC oranı için ortalama 90,1 ± 7,19, % DLCO ortalaması %59,98 ± 19,1, DLCO/VA değerleri için ortalama 89,81 ± 21,85, Altı Dakika Yürüme Testi (6DYT) mesafe bulguları ortalama 323,59 ± 117, İstirahat değerleri ortalaması 94,89 ± 3,63, 6DYT sonrası SpO2 değerleri ortalaması 91,39 ± 5,18 olarak saptandı. Eforla desatürasyon görülen hasta sayısı 197 (%57,4), desatürasyon görülmeyen hasta sayısı 119 (%34,7) olarak belirlendi. Hastaların mortalite oranlarında 209'unun (%61,1) hayatta olduğu, 133'ünün (%38,9) eksitus olduğu görüldü. Hastaların genel sağkalım analizlerine bakıldığında; 1 yıllık sağkalımın %90,9, 3 yıllık sağkalımın %73,5, 5 yıllık sağkalımın %52,7 olduğu belirlendi. 65 yaş altı hastaların ortalama sağkalım sürelerinin 50,55 ± 1,33 ay olduğu, 65 yaş ve üzeri hastaların ortalama sağkalım sürelerinin 44,47 ± 1,48 ay olduğu saptandı. Hastaların sigara öykülerine göre sağkalım hızları karşılaştırıldığında 1, 3 ve 5 yıllık sağkalım oranlarının hiç sigara kullanmamış hastalarda sırasıyla %85,9, %65,6 ve %44,1 iken, sigara kullanımını bırakmış olan hastalarda sırasıyla %91,8, %74,1 ve %53,3, aktif içici olan hastalarda ise sırasıyla %97,1, %91,4 ve %70 olduğu görüldü. Hastaların tanı yöntemine göre sağkalım hızlarına bakıldığında 1, 3 ve 5 yıllık sağkalım oranları radyolojik yöntemle tanı alanlarda sırasıyla %89,6, %68,8 ve %46,9 iken, histolojik yöntemle tanı alan hastalarda sırasıyla %93, %80,5 ve %60,8 olarak belirlendi. Ortalama sağkalım süreleri FVC (%) değeri %50'nin üzerinde olanlarda 49,26 ± 1,03 (47,26 – 51,27) ay iken, %50 ve altında olan hastalarda 31,58 ± 3,47 (24,78 – 38,39) ay olarak saptandı. DLCO değeri %40'nin üzerinde olanlarda 51,96 ± 0,99 (50,02 – 53,90) ay iken, %40 ve altında olan hastalarda 35,39 ± 3,35 (28,83 – 41,95) ay olduğu belirlendi. 6DYT mesafesi 250 m'nin üzerinde olan hastalarda 52,26 ± 1,07 (50,17 – 54,35) ay iken, 250 m ve daha kısa olan hastalarda 40,44 ± 2,52 (35,5 – 45,39) ay olduğu bulundu. Ortalama sağkalım süreleri desatüre olmayan hastalarda 55,36 ± 1,13 (53,14 – 57,56) ay iken, desatüre olan hastalarda 42,75 ± 1,44 (39,93 – 45,57) ay olarak saptandı. Ortalama sağkalım süreleri SpO2 düzeyleri %90'nın üzerinde olan hastalarda 53,47 ± 1,07 (51,37 – 55,58) ay iken, SpO2 düzeyleri %90 ve altında olan hastalarda 41,8 ± 2,09 (37,70 – 45,90) ay olduğu belirlendi. Sonuç: İdiyopatik interstisyel pnömonilerde mortalite yüksektir. Çalışmamızda, hastaların >65 yaş olması, patolojik örnekleme olmadan sadece radyolojik olarak tanı konulması, eşlik eden hipertansiyon, kardiyovasküler hastalık, KOAH ve malignitenin olmasının, DLCO değerinin ≤ %40, FVC değerinin < beklenenin %50 , 6 DYT 'inde yürüme mesafesinin < 250 metre olması ile istirahat SpO2 değerinin < %90 olması ve eforla oksijen satürasyonunda düşüklük olmasının sağ kalım riskini arttırdığı saptandı. Ancak bunlardan sadece malignite varlığı, DLCO' nun ≤ %40 olması ve eforla oksijen desaturasyonunda düşüklük saptanmasının anlamlı olduğu gösterildi. Anahtar Kelimeler: İdiyopatik İnterstisyel Pnömoniler, Diffüz Parankimal Akciğer Hastalıkları
CPAP tedavisi altında olan orta ve ağır obstrüktif uyku apnesi tanılı hastalarda, orofaringeal egzersizin etkinliği: Randomize kontrollü klinik çalışma
Amaç: Obstrüktif Uyku Apnesi (OUA) önemli bir halk sağlığı sorunudur. CPAP (Continuous positive airway pressure) tedavi için en önemli seçenek olarak görülmektedir; ancak hastalığın etiyolojisi için kalıcı çözüme yönelik tedavi seçeneklerine ihtiyaç vardır. Orofaringeal egzersiz eğitimi bu açıdan bir çıkış yolu olabilir. Bu araştırmada; en az bir aydır CPAP tedavisi kullanmakta olan OUA tanılı hastalarda; 3 aylık orofaringeal egzersizin; yaşam ve uyku kalitesi üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma randomize kontrollü kinik çalışma olarak planlanmıştır. Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Uyku Merkezi'nde Polisomnografi (PSG) yapılmış ve en az bir aydır CPAP kullanan, Göğüs Hastalıkları polikliniklerine başvuran orta ve ağır OUA tanılı 18-65 yaş arası hastalardan oluşan 74 olgu tarandı. Uygun özellikleri taşıyan 20'si olgu, 21'i kontrol olmak üzere toplam 41 hasta randomize edilerek çalışmaya dâhil edildi. Her hasta Epworth Uykululuk Ölçeği (EUÖ), Pittsburgh Uyku Kalitesi Ölçeği (PUKÖ), Short-Form Health Survey (SF-36), boyun çevresi, maksimum inspiratuar ve ekspiratuar Basınç (MIP- MEP), solunum fonksiyon testinde (SFT) FEV1, FVC, FEV1/FVC, maksimal istemli ventilasyon (MVV), vücut kitle indeksi (VKİ), bel-kalça oranı ile değerlendirildi. Olgu grubuna 3 ay sürecek şekilde günde bir defa yaklaşık 30 dakika yapılmak üzere orofaringeal egzersiz verildi. İlk uygulamalar birebir olarak yüz yüze hastanede yapıldı. Hastalara tarafımızca çekilmiş olan egzersiz videoları ve beraberinde egzersiz hareketlerinin basılmış çıktıları verildi. Olguların izlemi iki haftada bir gözetimli, aralıklı olarak da telefonla aranarak yapıldı. Üçüncü ay sonunda aynı değerlendirme parametreleri ile olgu ve kontrol grubu tekrar değerlendirildi. Bulgular: 41 hastanın dahil edildiği çalışmamızda yaş ortalaması 51.85±7.43, Apne-Hipopne İndeksi (AHİ) ortalaması 53.19±27.17 olarak saptandı. Olgu ve kontrol grubu arasında bazal demografik veriler, sigara içme durumu, AHİ, yaşam kalitesi ve antropometrik ölçümler açısından farklılık yoktu. Olgu grubu egzersiz öncesi ve sonrası karşılaştırıldığında SF-36 enerji/vitalite/canlılık (p=0.020), SF-36 ağrı (p=0.019), MİP (p=0.002), MEP (p=0.024) ve MVV (p=0.003) değerlerinde artış ve PÜKO toplam skorunda (p=0.036) azalma tespit edildi. Kontrol grubunda üçüncü ay sonunda SF-36 fiziksel fonksiyon skorlarında artış bulundu. Kontrol ve olgu gruplarının üçüncü ay sonunda değerlendirmelerinde boyun çevresi ve VKİ değerlerinde belirgin azalma saptanmıştır. Sonuç: OUA hastalarında uygulanan orofaringeal egzersiz eğitiminin SF-36 enerji/vitalite/canlılık skorunda artış ve PUKÖ toplam skorunda azalma sağlayarak sağlıkla ilgili yaşam kalitesini arttırdığı, MİP ve MEP değerlerini artırarak solunum kas gücünü arttırdığı ve SF-36 ağrı skorunda artış ile ağrı belirtilerini, MVV değerlerini artırarak havayolu direncini azalttığı saptandı. Ancak EUÖ, PUKÖ değerleri dolayısıyla da uykululuk ve uyku kalitesi üzerine fonksiyonel etkisi gözlenmedi. SFT değerlerine de etkisi gözlenmedi. Çalışmanın limitasyonu, kontrol PSG ile CPAP basınçlarında azalma ortaya çıkıp çıkmadığına bakılamaması olmuştur.
Pnömonektomi veya lobektomi uygulanan olgularda pulmoner arter güdüğünde trombüs gelişme sıklığı ve predikte eden faktörler
AMAÇ: Pnömonektomi/Lobektomi olgularının takibi sırasında, bazı olgularda pulmoner arter güdüğünde trombüs saptanmaktadır. Literatürde konu ile ilgili vaka bildirileri ve sadece akciğer karsinomlu olgularda yapılmış sınırlı çalışma dışında veri bulunmamaktadır. Bu çalışmada, hastanemizde akciğer karsinomu ya da diğer nedenlerle opere edilen olgularda takip sırasında pulmoner arter güdüğünde trombüs saptanma sıklığı ve buna yol açan risk faktörlerinin araştırılması, mevcut trombüsün klinik önemi ve rezolüsyon durumunun değerlendirilmesi amaçlanmıştır. METOT: Çalışma Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi'nde Ocak 2014 ile Aralık 2018 yılları arasında retrospektif olarak yürütüldü. Çalışmaya herhangi bir nedenle pnömonektomi veya lobektomi yapılan ve postoperatif kontrol kontrastlı toraks bilgisayarlı tomografisi çekilen erişkin olgular alındı. Hastaların demografik özellikleri, klinik bilgileri (sigara öyküsü, ek hastalıklar, kanser soygeçmişi, trombüse yatkınlık oluşturan durumlar), ameliyat bilgileri (ameliyat nedeni, ameliyat tarihi, pulmoner arter ligasyon tekniği, patoloji sonucu, malign ise evresi, ameliyat metodu), trombüs durumu (güdük trombüsünün tarihi, seyri, tedavi uygulanıp uygulanmadığı), pulmoner arter güdük uzunluğu, hastaların hastaneye son başvuru tarihi ve exitus durumu kaydedildi. BULGULAR: Çalışmanın yürütüldüğü 4 yıllık sürede pnömonektomi ve lobektomi yapılan toplam olgu sayısı 454 (93 pnömonektomi, 361 lobektomi) olup, bunların 350'si primer akciğer kanseri, 104'ü ise akciğer kanseri dışı nedenlerle opere edilmişti. Çalışmaya dahil edilen 202 hastanın takipte 9'unda (%4.5) pulmoner arter güdüğünde trombüs saptandı[Lobektomi yapılan 152 hastanın 4'ünde (%2.6), pnömonektomi yapılan 50 hastanın 5'inde (%10) güdükte trombüs saptandı (p:0.043)]. Malignite nedeni ile opere edilen 185 hastanın 9'unda (%4.8) güdükte trombüs saptanırken, akciğer kanseri dışı nedenlerle opere olan ve çalışmaya alınan 17 hastada güdükte trombüs görülmedi (p:1.00). Güdük uzunluğu trombüsü olanlarda ortalama 23 mm (min:9, max:40), trombüsü olmayanlarda ortalama 8 mm (min:0, max:68) olarak bulundu (p<0.001). Pulmoner arter ligasyon tekniği stapler olanlarda güdükte daha fazla trombüs saptandı (p:0.034). Takipte 4 hastanın trombüsünde değişiklik olmadığı, 3 hastada komplet, 1 hastada ise kısmi regresyon olduğu görüldü. 1 hasta ise tomografi kontrolü yapılmadan ex oldu. SONUÇ: Sonuç olarak, çalışmamızda herhangi bir nedenle lobektomi/ pnömonektomi yapılan hastaların %4.5'inde pulmoner arter güdüğünde trombüs geliştiği, trombüsün özellikle pnömonektomi yapılan, pulmoner arter ligasyonu stapler ile yapılan ve yine pulmoner arter güdük boyu uzun bırakılan olgularda daha sık saptandığı bulundu.
İdiyopatik pulmoner fibrozis tanılı hastalarda MUC5B ve tert genleri varyantlarının incelenmesi
Amaç: İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF), etyopatogenezi tam olarak aydınlatılamamış, hastalık gelişiminde genetik ve çevresel faktörlerin birlikte rol aldığı düşünülen bir hastalıktır. Çalışmamızda İPF'li olgularda MUC5B ve TERT allellerinin dağılım özellikleri, hastalık üzerindeki tek tek ve birlikte oluşturdukları etkileri, hastalığın fenotipik ve klinik özellikleri arasındaki ilişkinin belirlenmesini amaçladık. Yöntem: Bu çalışma, Kasım 2018 ile Ekim 2019 tarihleri arasında hastaneye başvuran İPF hastaları ve sağlıklı kontrol grubu üzerinde gerçekleştirildi. 2018 ATS/ERS/JRS/ALAT Klinik Uygulama Kılavuzu'na uygun olarak İPF tanı kriterlerini karşılayan, multidisipliner konseylerle tanı konulmuş İPF hastaları olgu grubuna dahil edildi. İAH için bilinen nedeni ve İPF dışında klinik olarak önemli hastalığı olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Kontrol grubu ise kendisinde ve ailesinde İPF tanısı olmayan, ayrıca bilinen bir malignite ve akciğer hastalığı, solunumsal yakınması olmayan bireylerden oluşturuldu. Olguların demografik, klinik, fizyolojik, radyolojik ve patolojik verileri muayene sırasında veya hastane elektronik veri kayıt sisteminden elde edildi. UİP radyolojik sınıflaması 2018 yılında yayınlanan ATS/ERS/JRS/ALAT Klinik Uygulama Kılavuzu'na göre yapıldı. Olguların periferik kan örneklerinden silika kolon yöntemi (Exgene Blood SV Mini, GeneAll, Korea) ile genomik DNA eldesi gerçekleştirildi. DNA konsantrasyonu spektrofotometrik olarak incelendi. TERT (NC_000005.10: g.1286401C>A, NM_198253.2: c.1574-3777G>T, rs2736100) ve MUC5B (NM_002458.2: c.-3133G>T, rs35705950) hedef varyant bölgeleri PCR yöntemiyle çoğaltıldı (LightSNiP Assay, TIB MOLBIOL, Germany). Allellere özgül floresan probların erime eğrisi (melting curve) analizi ile haplotip değerlendirmesi gerçekleştirildi. Kantitatif PCR analizleri LightCycler 480 II (Roche) cihazı ve LightCycler480 SW1.5 (Roche) programı ile gerçekleştirildi. Bulgular: Çalışmaya 82'si (%84,5) erkek, 15'i (%15,5) kadın olmak üzere 97 İPF hastası; 68'i (%80) erkek, 17'si (%20) kadın olmak üzere 85 sağlıklı toplam 182 olgu alındı. İPF hastalarının yaş ortalaması 67,6±8,6, kontrol grubunun ise 67,5±6,1 idi. Çalışmamızda İPF hastalarının %5,2'si ailesel, %94,8'i sporadik idi. İPF hastalarının %30,9'u A risk alleli taşımazken, %69,1'inin en az bir risk alleli taşıdığı gözlendi. Kontrol grubunun ise %35,3'ü A risk alleli taşımazken %64,7'si en az bir risk alleli taşımaktaydı. İPF olgularında, kontrol grubuna göre A allel frekansının hafif artmış olduğu gözlense de istatistiksel olarak anlamlı değildi. Çalışmamızda literatürle uyumlu olarak MUC5B rs35705950 varyantı ile İPF duyarlılığı arasında anlamlı bir ilişki bulundu. GG genotipine sahip bireylerle karşılaştırıldığında; bir risk alleli taşıyan olgularda (GT) hasta olma riskinin 7 kat (OR 7, 95 % CI 3.316-14.775, p<0.001), iki risk alleli taşıyan olgularda (TT) ise risk alleli dozuna bağlı olarak 10,5 kat daha fazla olduğu saptandı (OR 10.5, 95 % CI 2,209-49,902, p<0.001). TERT ve MUC5B geni birlikte değerlendirildiğinde; risk alleli sayısı 3-4 olan grubun İPF riski hiç risk alleli taşımayan gruba göre 14,545 kat daha fazla olduğu saptanmıştır (OR 14.545, 95% CI 2,811-75,271, p=0.004). İPF'li olgular MUC5B genotipleri bakımından GG ve GT+TT olarak sınıflandırıldığında en az bir risk alleli taşıyan olguların tanı yaşı ortalaması 68 iken, GG grubunun 62 idi. GG grubu ile karşılaştırıldığında GT+TT grubunun tanı yaşı istatistiksel olarak anlamlı seviyede daha yüksek saptandı (p<0,05). Literatürle uyumlu bir şekilde MUC5B için iki risk alleli taşıyan olgularda (TT) ortalama FVC (%PRED) değeri 1 risk alleli taşıyan olgulara (GT) göre istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek saptandı (p<0,05). Ortalama FEV1/FVC (%PRED) değeri ise bu grupta istatistiksel olarak anlamlı seviyede daha düşük saptandı (p<0,05). İPF hastalarının bazal fizyolojik durumu, hastalık başlangıç yaşı, ailesel/sporadik durumları ile TERT geni allel dağılımları arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Ancak A risk allelini taşımayan grupta bu alleli taşıyan gruba göre GAP skoru istatistiksel olarak anlamlı seviyede daha yüksek bulundu (p= 0,040). Sonuçlar: Bu çalışma, literatürle uyumlu olarak MUC5B rs35705950 varyantı ile İPF riski arasında anlamlı ve güçlü bir ilişki ortaya koymuştur. Toplumumuzdaki İPF olgularında ise TERT geni varyant dağılımlarının kontrol grubuna göre farklılık olmadığı ayrıca TERT geni allelleri ile incelenen fenotipik özellikler arasında anlamlı bir ilişki olmadığı görülmüştür. Çalışmamız, sınırlılıkları bulunmakla birlikte özellikle Türk toplumuna ait ilk verileri oluşturması açısından literatüre katkı sağlamaktadır.
Pulmoner tromboemboli tedavisinde maliyet
Amaç: Çalışmamızın primer amacı Pulmoner Tromboemboli (PTE) tedavisinde kullanılan K vitamini antagonisti (VKA), düşük molokül ağırlıklı heparinler (DMAH) ve yeni oral antikoagülanların (YOAK) sağlık sistemimize getirdiği maliyet yükünü belirlemektir. Sekonder olarak ise farklı tedavi seçeneklerinin uzun dönem komplikasyonlarını (reemboli, KTEPH, kanama vb.) tespit etmeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde Mayıs 2016-Mart 2018 tarihleri arasında PTE tanısı alan hastalar prospektif olarak gözlemlendi. Hastane yatışı maliyetleri akut dönemde Göğüs Hastalıkları Servisi'ne yatırılarak yalnızca PTE nedeni ile tedavi verilen hastalar üzerinden hesaplandı. İdame dönem maliyetleri çalışma süresince PTE tanısı ile polikliniğimize düzenli olarak başvuran tüm hastalar üzerinden yapıldı. İdame dönem maliyetleri hastane yatış maliyetlerinden bağımsız olarak hesaplandı. Ayaktan tedavi verilen hastaların tanı günü, taburcu edilen hastaların taburculuk günü idame dönem maliyet hesaplamasının başlangıcı olarak kabul edildi. İdame dönemdeki toplam takip süresi 6 aydı. Gelişen komplikasyonlar, komplikasyonların maliyetleri ile KTEPH sıklığı tespit edildi. Veriler ortalama ± Sd (standart sapma) ve median ± IQR (çeyrekler arası açıklık) olarak sunuldu. İstatiksel olarak anlamlı değer p<0,05 olarak alındı. Bulgular: Toplam 148 hasta çalışmaya dâhil edildi. Hastaların 55'i (%37.2) erkek, 93'ü (%62.8) kadın ve medyan yaş 68 (18-95) idi. Akut dönemde yatırılarak tedavi verilen hastalardan VKA ile taburcu edilenlerin (n:22) DMAH ile taburcu edilenlere kıyasla (n:22) hastane yatış süresi ve maliyetlerinin arttığı gösterildi (1316.82 TL 7,5 gün / 803.36 TL, 5 gün p<0,001). YOAK ile taburcu edilen hasta sayısının (n:2) azlığı ve bu hastalara akut dönemde DMAH verilmesi nedeni ile istatistiksel analiz yapılamadı. İdame dönemin 6.ayında DMAH tedavisi maliyetlerinin VKA maliyetlerine kıyasla anlamlı olarak fazla olduğu gösterildi (6.927,15 ± 2.687,67 TL / 698.29 ± 483.51 TL p<0,001). Bununla birlikte 6.aydaki VKA maliyetlerinin YOAK maliyetlerine kıyasla daha düşük olma eğilimi olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı fark gösterilemedi (698.29 ± 483.51 TL / 1.050,81 ± 300.28 TL p=0.140). Komplikasyon gelişimi açısından tedavi seçenekleri arasında fark görülmedi. Sonuç: Pulmoner Tromboemboli'nin idame tedavisinde DMAH kullanımı VKA ve YOAK tedavilerine kıyasla maliyet yükünü belirgin olarak artırmaktadır. VKA tedavisi ise YOAK ile tedaviye kıyasla daha düşük maliyette olma eğilimindedir. Komplikasyon ve KTEPH gelişimi açısından tedavi ajanları arasında fark görülmemektedir.
Gündüz aşırı uykululuk halinin saptanmasında melatoninin tanısal değeri
Amaç: Tedavi görmeyen, ya da tedavi uyumu iyi olmayan uyku apneli (UA) olgularda sıklıkla artmış gündüz uykululuk hali (GAUH) ile karşılaşılmaktadır. Bu nedenle bu olguların, araç kullanması ya da dikkat gerektiren tehlikeli işlerde çalışmaları hem hasta ve hem de etrafı için sorun oluşturabilmekte, trafik ve iş kazalarına neden olabilmektedir. Gündüz uykululuk hali pratikte sıklıkla subjektif testler ile değerlendirilmekte ve bu da yanılmalara neden olabilmektedir. Bu olgularda gündüz uykululuk halinin daha objektif bir marker ile değerlendirilmesi amacıyla, gündüz melatonin ölçümünün uyku halini belirlemedeki tanısal değeri araştırılacaktır. Metot: Çalışma, Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı'nda, 1 Aralık 2017 ile 31 Mayıs 2019 tarihleri arasında prospektif olarak yürütüldü. Olası uyku bozukluğu tanısı ile hastanemiz Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Uyku Polikliniğine başvuran ve polisomnografi (PSG) yapılan hastalardan, çalışmaya katılmayı kabul eden tüm erişkin olgular çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, uyku ilişkili semptomları ve polisomnografi kayıtları kaydedildi. Olgularda gündüz aşırı uykululuk hali yapan hastalıklar sorgulandı. Melatonin düzeyini etkilemesi muhtemel ilaç kullananlar çalışma kapsamı dışında tutuldu. Gündüz uyku hali sorgulaması için Epworth ve Stanford uyku skorlamaları kullanıldı. PSG sonuçları "Normal", "Uyku Apne Sendromu" ve "Diğer" (Basit Horlama, Huzursuz Bacak Sendromu, Üst Solunum yolu rezistansı sendromu, Vardiyalı Çalışma, Jet Lag, vb) olarak raporlanan hastalarda serum melatonin düzeyi ölçümü için öğleden sonraki çalışma saatleri içerisinde (14:00-16:00 arasında) 5 cc venöz kan örneği alındı ve numune çeşitli işlemlerden geçirilerek melatonin düzeyi çalışıldı. Bulgular: Çalışmaya katılan toplam 171 vaka içerisinde, melatonin düzeyini etkilemesi muhtemel ilaç kullanan 77 vaka analizlerden dışlandı. Çalışmaya dahil edilen 94 olgunun (7 Normal, 79 Obstrüktif Uyku Apne ve 8 Santral Uyku Apne) 77'si (%81.9) erkek, 17'si (%18.1) ise kadındı. Hastaların ortalama yaşı 47.2±12.3 (E: 46.2±11.6, K: 52.0±14.5) ve ortalama vücut kitle indeksi (BMI) 33.4±6.0 (E: 33.1±5.3, K: 34.8±8.7) olarak saptandı. Hastaların başvuru semptomları arasında sıklıkla sorgulanan gündüz aşırı uyku hali (GAUH), tanıklı apne ve horlama görülme sıklığı sıra ile %81.6 (71 olgu), %77.4 (65 olgu) ve %96.9 (86 olgu) saptandı. Epworth uyku skoru 10 ve üzerinde olan hasta oranı, gündüz aşırı uyku şikayeti ile başvuran hastalarda %66.2 (47/71 olgu), gündüz aşırı uyku şikayeti olmayan hastalarda ise %6.3 (1/16 hasta) bulundu (p<0.0001). Serum melatonin değerleri ile hastaların demografik özellikleri (yaş, boy, kilo, cinsiyet ve vücut kitle indeksi) ve hastalık parametreleri (AHİ, Desaturasyon indeksi ve minSaO2 arasında bir korelasyon bulunmadı. Yine serum melatonin değeri ile uyku parametreleri (Epworth ve Stanford uyku skorları) arasında korelasyon saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızda öğleden sonra ölçülen serum melatonin düzeyi ile gündüz uyku hali arasında anlamlı ilişki bulunamadı. Benzer şekilde serum melatonin düzeyi ile uyku apne ağırlığını yansıtan apne-hipopne indeksi ve diğer polisomnogrfik parametreler (desaturasyon indeksi, minSaO2 vb.) arasında da anlamlı ilişki bulunamadı.
Akciğer rezeksiyonlarında preoperatif değerlendirmede kullanılan kardiyopulmoner egzersiz testinin postoperatif komplikasyonları öngörmedeki rolü
Amaç: Akciğer rezeksiyonlarında pre-op değerlendirme çok önemlidir. Akciğer kapasitesinin değerlendirmesinde kullanılan spirometrik ölçümlerin post-op komplikasyonları öngörmedeki rolü kısıtlıdır. Kardiyopulmoner Egzersiz Testi (KPET), pre-op değerlendirmenin önemli bir adımıdır. KPET parametrelerinden pikVO2 aerobik kapasiteyi yansıtır ve düşük değerleri post-op komplikasyonlarla ilişkilidir. Ancak son çalışmalarda VE/VCO2'nin post-op morbiditeyi öngörmede pikVO2'ye üstün olduğu; mortalitenin ise bağımsız öngörücüsü olduğu bildirilmiştir. Bu çalışmanın amacı, akciğer rezeksiyonu planlanan hastaların pre-op akciğer kapasitelerinin değerlendirilmesinde kullanılan spirometrik çalışmalara ek olarak KPET uygulanması ile hastaların cerrahiye uygunluğunu belirlemek ve post-op gelişebilecek komplikasyonları öngörmektir. Yöntem: Bu prospektif gözlemsel çalışmaya akciğer kanseri, enfeksiyon, bronşektazi, konjenital lobar amfizem tanılı yaş ortalaması 57 olan (24-76) 30 hasta dahil edildi (22 erkek, 8 kadın). Her biri solunum fonksiyon testi ve KPET ile değerlendirildi. Cerrahi sonrası solunum fizyoterapisi programına alınan hastaların post-op komplikasyon ve taburculuk takibi yapıldı. Sonuç: 22 lobektomi, 5 bilobektomi ve 3 pnömonektomi yapıldı. Post-op mortalite gerçekleşmedi. Ventilatuar yetmezlik, atelektazi, uzamış hava kaçağı gibi respiratuar komplikasyonlar ve taburculuk süresinin uzamasına neden olan yara yeri enfeksiyonu morbiditeyle ilişkiliydi. FEV1 KPET parametreleriyle uyumlu değildi (P>0,05). pikVO2 düzeylerinde komplikasyonlu hastalarda farklılık yoktu. VE/VCO2 eğimi 35'ten küçük olanlarda komplikasyon gerçekleşmedi. Lojistik regresyon analizine göre yaş ve VE/VCO2 eğimindeki artışlar post-op morbiditeyi artırmakla birlikte VE/VCO2 post-op morbiditenin bağımsız öngörücüsüdür. Anahtar Kelimeler: akciğer rezeksiyonu, risk sınıflaması, VE/VCO2
Yeni tanı almış idiyopatik pulmoner fıbrozis hastalarında yaşam kalitesi
Amaç: Yeni İPF tanı konulmuş ve hiç tedavi almamış İPF'li hastalarda dispne, öksürük, uyku bozukluğu, anksiyete, depresyon ve fizyolojik parametrelerin yaşam kalitesi üzerindeki etkisini değerlendirmek. Yöntem: Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniği'ne başvurmuş, klinik, radyolojik ve patolojik değerlendirme neticesinde İPF tanısı konulan hastalardan çalışmaya katılmayı kabul eden 40 hasta alındı. 2018 ATS/ERS/ JRS/ALAT Klinik Uygulama Rehberi'ne uygun olarak İPF tanı kriterlerini karşılayan, multidisipliner konseylerle tanı konulmuş, hastane elektronik veri kayıt sisteminde ayrıntılı klinik, fizyolojik, radyolojik ve/veya histopatolojik verileri olan İPF hastaları çalışma grubuna dahil edildi. Hastalar tedavi öncesi egzersiz kapasitesi, solunum fonksiyonları, dispne şiddeti, depresyon, uyku ve yaşam kalitesi açısından değerlendirildi. Fonksiyonel egzersiz kapasitesini değerlendirmek amacıyla 6DYT, solunum fonksiyonlarını değerlendirmek için solunum fonksiyon testi (SFT) ve DLCO, İPF evresini belirlemek için GAP indeksi, dispneyi değerlendirmek amacıyla BORG dispne ve MMRC skalası, anksiyete ve depresyon düzeyinin belirlenmesinde Hastane Anksiyete Depresyon Skalası (HAD), uyku kalitesini değerlendirmek için PUKİ, yaşam kalitesini ölçmek için SF36 ve SGRQ, ve ek olarak Leicester Öksürük Anketi (LÖA) kullanıldı. Bulgular: Bu çalışmaya 6'sı kadın ve 34'ü erkek olmak üzere toplam 40 İPF olgusu dahil edildi. Hastaların ortalama yaşı 67 ± 9 yıl, ortalama ağırlığı 77 ± 13 kg idi. SGRQ toplam skoru ile MMRC dispne skala skoru, BORG skala skoru, Anksiyete (HADS-A) ve PUKİ skoru arasında anlamlı korelasyon görüldü. St. George Solunum Anketi (SGRQ) toplam skoru ile FVC, DLCO (karbon monoksit difüzyon kapasitesi), 6DYT mesafe ve GAP indeksi arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Hastalar, SF36 fiziksel fonksiyon, fiziksel rol, genel sağlık algıları, enerji, sosyal fonksiyon, emosyonel rol ve mental sağlık açısından önemli ölçüde kötü puan aldı. MMRC skorları, yedi SF-36 alt parametreleri ile anlamlı korelasyon, PUKİ ise dört SF36 alt parametreleri ile anlamlı korelasyon gösterdi. HAD ile SF36 alt parametreleri arasında anlamlı negatif korelasyonlar bulundu. İPF'li hastaların % 27.5 ve % 17.5'inde sırasıyla depresyon ve anksiyete belirtileri vardı, HAD-A skoru ortalaması 7 ± 4, HAD-D skoru ortalaması 7 ± 4 idi. Depresyon ve anksiyete ile FVC, 6DYT mesafe ve GAP indeksi arasında anlamlı korelasyon bulunmadı. PUKI skoru 4 [3-7,5] idi. Çalışmaya katılan hastaların % 40'ının uyku kalitesi düşük saptandı. Uyku kalitesi ile vücut kitle indeksi, yaş ve cinsiyet arsında ilişkili olmadığı görüldü. Çoklu regresyon analizi sonucunda MMRC, PUKİ toplam ve HAD anksiyete skorunun SGRQ toplam skoru için bağımsız etken olduğu saptandı. Sonuçlar: Bu çalışmada İPF hastalarında yaşam kalitesini belirleyen en önemli faktörlerin dispne, uyku kalitesi ve anksiyete olduğu gösterildi. Bu hastalarda yaşam kalitesini iyileştirmek için anksiyete, uyku kalitesi, nefes darlığı başta olmak üzere semptom farkındalığını artırmanın ve semptomların palyasyonuna yönelik tedavi seçeneklerini değerlendirmenin, hastaların yaşam kalitesini ve tedaviye uyumunu artıracağı beklenebilir. Bu konuda yapılacak çok merkezli ve daha fazla sayıda hasta içeren çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Akut pulmoner embolide erken mortalite risk değerlendirilmesinde QSOFA'nın prediktif değeri
Amaç: Çalışmamızda akut PTE hastalarında erken mortalite risk sınıflamasında PESI ve sPESI yerine üç parametre içeren etkinliği kanıtlanmış qSOFA kullanarak mortalite risk sınıflamasını hastayı gördüğümüz ilk anda laboratuar verilere dayanmadan hızlıca belirlemek amaçlanmaktadır. Bu nedenle sepsis hastalarında bakılan, organ disfonksiyonunu hızlı bir şekilde tahmin etmek için kullanılan qSOFA skoru kullanılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, Ocak 2019 ve Mayıs 2020 tarihleri arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Kliniği'nde yürütüldü. Çalışmaya göğüs hastalıkları servisi, polikliniği, yoğun bakımı ve hastanemiz acil servisinde akut PTE tanısı konulan, ayaktan ve yatarak takip edilen hastalar dahil edildi. Hastaların akut PTE erken mortalite risk sınıflamasını belirlemek için PESI, sPESI ile birlikte qSOFA skorlamaları hesaplandı. Akut PTE'de mortalite risk sınıflamasını tahmin etmede qSOFA puanı düzeyinin doğruluğunu karşılaştırmak için ROC analizi kullanılmıştır. qSOFA puan değişkeni için ROC eğrisi altındaki alan (EAA) %95 güven aralıklarıyla hesaplanmıştır. İstatistiksel olarak p<0.05 anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışma süresince objektif olarak Pulmoner Tromboemboli (PTE) tanısı konulan ve takip edilen 123 hasta prospektif olarak gözlemlendi. Hastaların 46'sı erkek, 77'si kadın ve medyan yaş 72 (19-102) idi. qSOFA değerine göre hastaların; 51'i (%41,5) 0(sıfır) puan, 46'sı (37,4) 1 (bir) puan, 17'si (%13,8) 2(iki) puan, 9'u (%7,3) 3(üç) puan aldı; 97'si (%78,9) düşük risk grubunda (qSOFA<2), 26'sı (%21,1) yüksek risk grubunda (qSOFA ≥2) idi. Hastaların qSOFA puan değeri, akut PTE'de erken mortalite risk sınıflaması ile karşılaştırıldığında qSOFA puanı yüksek olan hastaların akut PTE'de erken mortalite risk sınıflamasında yüksek risk grubunda olduğu görüldü (p<0,001). Akut PTE hastalarında erken mortalite risk ikili sınıflaması (düşük- yüksek) qSOFA puan değeri ile karşılaştırıldığında; qSOFA puanı akut PTE'de mortalitesi risk sınıflamasında mortalitesi yüksek olan grupta yüksek bir değerde olduğu bulundu (sensitivitesi % 100, spesifitesi % 54,26, EAA: 0,884, 95 % güven aralığı 0,814-0,935) (p değeri <0,001) qSOFA riski yüksek (≥2) 26 hastanın % 69,2' si akut PTE'de erken mortalite risk ikili sınıflamasında yüksek risk gurubunda olduğu gösterildi (p<0,0001). Sonuç: Çalışmamız qSOFA skorlama sisteminin akut PTE hastalarında erken mortalite risk sınıflamasının yapılabilmesinde faydalı olabileceği kanaatini oluşturmuştur. qSOFA skoru, reperfüzyon tedavisine ihtiyaç duyan, potansiyel olarak yaşamı tehdit eden hemodinamik dekompansasyon veya kollapsı olan akut PTE hastalarının belirlenmesinde yol göstericidir. Yüksek qSOFA (≥2) değeri tespit edildiği anda hasta yakından izlenmeli reperfüzyon tedavisi için ön hazırlık yapılmalıdır. Bu konuda daha fazla çalışma yapılmasına ihtiyaç vardır.