Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
Discipline

Obstetrics and Gynecology

Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty

788

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İleri evre endometrium kanserine etki eden faktörler ve histopatolojik tip ile sırı'nin önemi

2014-2020 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Uygulama ve Araştırma Hastanesi'nde opere edilen ve patoloji sonuçları endometrium kanseri ile uyumlu gelen 219 hastanın verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Evrelendirme yapılarak hastaların yaş, gravida, parite, grade, BMI, LVSI, tümör çapı, myometrial invazyonları, servikal, adneksiyel ve omental tutulumları, lenf nodu metastazları incelendi. Preoperatif dönemdeki görüntüleme yöntemleri; preoperatif ve postoperatif Ca 125 ve Ca 19-9 seviyeleri arşivden taranarak değerlendirildi. Hastalar endometrioid ve non-endometrioid endometrium kanseri; erken evre ve ileri evre endometrium kanseri olarak 2 ye ayrılarak histopatolojik tipe ve ileri evre evrelendirmeye etki eden faktörler incelendi. Sayısal ve kategorik değişkenler için tanımlayıcı istatistik, univariable sayısal normal dağılan değişkenler için student's t-testi, normal dağılmayan sayısal değişkenler için Mann-Whitney U testi kullanıldı. Kategorik değişkenler için ki-kare testi kullanılarak veriler değerlendirildi. Non-endometrioid endometrium kanserine sahip olan hastaların endometrioid tiptekilere göre daha ileri yaşta (p=0.02) ve ileri evrede (p=0.03) olduğu, postmenopozal süreç açısından karşılaştırıldığında bu hastalarda sayı ve oranın daha fazla (p=0.01) olduğu, BMI'ın anlamlı olarak daha düşük (p<0.0001) olduğu tespit edilmiştir. Evre açısından bakıldığında ise histolojik tip, BMI, preoperatif ve postoperatif grade, batın sitoloji, tümör boyutu, LVSI, preoperatif Ca 125 değerleri ve SIRI anlamlı olarak değerlendirilmiştir. Özellikle histolojik tip ve SIRI'nin ileri evre endometrium kanserinde önemli bir belirleyici faktör olabileceğini tahmin etmekteyiz. Prospektif ve hasta sayısının daha fazla olduğu çalışmalarla daha anlamlı sonuçlar elde edilebileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: "endometrium kanseri"; "ileri evre"; "SIRI"; "histopatoloji

Endometrial neoplazmlarEndometriyumHistopatoloji+3
Duygu Alime Almalı
Gaziantep University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Plasenta perkreatalı hastalarda ön uterin bölgenin segmenter rezeksiyonu öncesinde bilateral ana iliak arterlerin geçici olarakklemplenmesi

Son 50 yılı aşkın süredir sezaryen doğumlarda artış nedeniyle plasenta invazyon anomalileri hızla artmaktadır. Plasenta invazyon anomalilerinin en ileri ve ciddi formu olan plasenta perkreata, yaşamı tehdit eden önemde olup maternal morbidite-mortalite ile ilişkili bir durumdur. Amerikan Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (ACOG); hemorajik morbidite riski nedeniyle plasenta perkreata vakalarında plasenta yerinde bırakılarak sezaryen histerektomisi önermekte olup; cerrahi yönetim için her vakanın kişiselleştirilmesi gerektiğini vurgular. Doğurganlığın korunabilmesi bir endişe konusu olduğundan literatürde çeşitli konservatif yöntemler denenmiştir. Bazı toplumlarda hastanın rahminin alınması, kadınsı özelliklerinin en önemli tarafını yitirmesi gibi görülmektedir. Son zamanlarda geliştirilen konservatif yöntemler kadınların psikolojik ve sosyal durumlarını, hayat kalitesini önemli ölçüde etkileyerek bu durumun iyileştirilmesinde etkisi olabilir. Yaptığımız çalışmada plasenta perkreatalı olan hastalarda uterus ön duvarının segmenter çıkartılması öncesinde uterusu besleyen ana damarlardan ana iliak arterin klemplenmesiyle operasyon süresince kanama miktarını azaltmak, kan ürünlerine olan ihtiyacı azaltmak ve rahmini korumak isteyen veya çocuk istemi olan hastalarda rahim koruyucu cerrahi yapmaktır. Çalışmamız prospektif gözlemsel olup Mayıs 2022-Mayıs 2023 tarihleri arasında, kliniğimize başvuran plasenta perkreata tanılı en fazla eski 3 sezeryanı olanlar, ileri derece servikal invazyonu veya parametrial tutulumu olmayan hastalar dahil edildi. Hastaların hepsine sezeryan sırasında ön uterin segment rezeksiyonu yapıldı. Bu hastaların 19'una uterin segment rezeksiyonu öncesi ana iliak arterler geçici olarak klemplenirken 17 hastaya herhangi bir devaskülarizasyon olmadan sadece ön uterin bölgeye segmenter rezeksiyonu yapıldı. Acil şartlarda peripartum histerektomi uygulanan hastalar, koruyucu cerrahi planlanıp histerektomi yapılmak zorunda kalınan hastalar ve dosya verilerinde eksiklik bulunan hastalar çalışmamıza dahil edilmedi. Çalışmamızın sonucunda plasenta perkratalı gebelerin sezeryanında uterin segment rezeksiyonu sırasında rezeksiyon öncesinde bilateral ana iliak arterler geçici süre klemplenen hastalar ile sadece segmenter rezeksiyon yapılan hastalar arasında kanama miktarı karşılaştırılmış ve uterin segment rezeksiyonu öncesi ana iliak arterlerin geçici klemplenmesi yapılan hasta grubunda kanama açısından anlamlı fark olduğu bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Plasenta Akreta, Spektrum, Uterus, Koruyucu Cerrahi

ArterlerCerrahi-kadın doğumHemorajiler+6
Mustafa Baturalp Barut
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Düşük risk yüksek risk HPV pozitif ve normal hastalarda natural killer aktivite düzeyinin belirlenmesi

Yüksek riskli HPV pozitif (16,18),diğer yüksek riskli HPV pozitif (31,33,35,39,45,51,52,56,58,59,66,68 ) ve HPV negatif hastalarda natural killer düzeyinin belirlenmesi aralarında anlamlıkantitatif fark olup olmadığının belirlenmesidir. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve doğum polikliniğine 2022-2023 yılları arasında başvuran reproduktif yaş gurubu kadınlardan kronik hastalığı olmayan kronik ilaçkullanımı olmayan immunsupresif tedavi almayan kadınlardan rutin HPV taraması yapıldı eş zamanlı hastalardan venöz 8cc kan örnekleri alınarak sarı jelli tüplere alındı. Yeni tanı alan yüksek riskli (16,18),diğer yüksek riskli HPV (31,33,35,39,45,51,52,56,58,59,66,68) ve HPV negatif çıkan hastalar 3 ayrı guruba ayrıldı. HPV test sonuçları ve kan örneği sonuçları raporlandı. Bu sonuçlar yapılan istatiksel analizde Sayısal değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu Shaphiro Wilk testi ile test edilmiştir. Normal dağılan değişkenlerin üç grupta karşılaştırılmasında ANOVA ve LSD testleri, normal dağılmayan değişkenlerin üç grupta karşılaştırılmasında Kruskal Wallis ve Dunn testleri kullanılmıştır. Kategorik değişkenler arasındaki ilişkiler Ki-kare testi ile test edilmiştir. NK değişkenine kesim noktası belirlemek için ROC curve analizi yapılmıştır. Analizlerde SPSS 22,0 Windows versiyon paket programı ve MedCalc19.7.1 paket programı kullanılmıştır. P<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. NK sonuçları bakımından HPV 16, 18 + olan grup ile HPV diğer yüksek pozitif (31,33,35,39,45,51,52,56,58,59,66,68)olan grup (D+) arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır(p=0,544). HPV Negatif olan grubun NK sonuçları HPV pozitif olan(HPV 16,18+ ve diğer yüksek HPV+ 31,33,35,39,45,51,52,56,58,59,66,68) D+ grupların sonuçlarına göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Sigara içme durumu bakımından gruplar arasında farklılık bulunmuştur(p=0,021). NK laboratuvar düzeyleri HPV enfeksiyonunda, ucuz ve kullanışlı belirteçler olabilir. Bu konuda yapılacak daha geniş ölçekli ve yüksek katılımlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Bu çalışmada HPV enfeksiyonuna karşı adaptif yanıtta NK hücrelerinin önemli bir rol oynadığına dair yeni bulgular saptanmış oldu. Bu fikir, NK hücre immün gözetimi ile ilgili boylamsal çalışmaların, serviks kanseri onkolojik sonuçlarını geliştirmeye yönelik potansiyel olarak yeni immünoterapötik stratejilere yol açacak. Anahtar Kelime: HPV, natural killer aktivitesi, yüksek riskli pozitif HPV, diğeryüksek riskli HPV, HPV negatif hastalar

Genital hastalıklarGenital hastalıklar-kadınKatil hücreler-doğal+3
Murat Günenç
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer sezaryen olan hastalarda kerr insizyonunun tek kat ya da çift kat onarım tekniklerinin transvaginal ultrasonografi ile karşılaştırılması

Ülkemizde de gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi sezaryen doğum sıklığının giderek arttığı görülmektedir. Doğumların yaklaşık %21'nin sezaryen ile olduğu kayıtlara geçmiştir. Sonraki gebeliklerde izlenen plasenta invazyon anomalisi, uterinrüptür gibi komplikasyonların geçirilmiş uterin cerrahi ve sezaryen doğum sayısı ile doğru orantılı olduğu anlaşılmaktadır. Uterus kesi hattında ortaya çıkan patolojik iyileşme veya iyileşmenin yetersizliği olarakta düşünebileceğimiz istmosel olarak adlandırılan skardefekti görülme sıklığı artmıştır. İsthmosel ve neden olduğu obstetrik ve jinekolojik sorunlar ele alındığında sezaryen sonrası istmosel oluşma nedenlerini anlamak ve mümkün oldukça önleyici teknikler geliştirmek oldukça önemlidir. Bu amaçla yapılan araştırma sayısı her geçen gün artış göstermektedir. Çalışmamızda sezaryen ile doğum sonrası uterus kapatma tekniklerinin skardefekti ve istmosel oluşumu üzerine etkilerini TVUSG ile karşılaştırmak planlanmıştır. Çalışmaya Ocak 2023 – Mayıs 2023 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğine başvuran elektif veya acil sezaryen endikasyonu verilen 50 hasta katıldı. Daha önce geçirilmiş uterin cerrahi öyküsü olanlar, 37.gebelik haftasından önceki preterm gebelikler, plasenta invazyon ve yerleşim anomalisi olanlar çalışmaya dahil edilmedi. Kriterlere uygun 50 hasta iki gruba randomize edildi. Randomizasyon için permütasyon yöntemiyle hastalar ikişer ikişer sırayla iki gruba dağıtıldı. Her iki grupta da batına pfannensteil insizyonla uterusa kerr insizyonla girildi. Uterus onarımı tek kat kilitli yapılan hastalar grup 1'e dahil edildi, uterus onarımı çift kat sütürasyon ile yapılanlar grup 2'ye dahil edildi. Operasyon sonrası 3.ay ve 6.ay arasında hastalar kontrole çağrılarak TVUSG ile sezaryen skarı ve istmosel oluşumu değerlendirildi. Çalışmaya katılan hastaların tamamı kontrole geldi ve 50 hasta iki gruba ayrılarak istmosel gelişimi ve skar dokusu açısından birbirleri ile karşılaştırıldı. Gruplar arasında yaş, BMI, gebelik haftası, ek hastalıklar açısından anlamlı fark izlenmedi. Tek kat kilitli grupta çift kat gruba göre isthmosel daha fazla izlendi. Hiçbir hastada istmosel nedenli şikayet görülmedi. İsthmosel görülenlerde posterior myometrium tabakasında herhangi bir patoloji gelişimi izlenmedi. Çalışmamızın sonucunda çift kat kapatma yönteminin istmosel ve skar defekti gelişimini azalttığı anlaşıldı ve istatistiksel olarak anlammlı bulundu. Sezaryen sonrasında uterin defektin bu yöntemle onarılması ile daha iyi sonuçlar elde edileceği öngörülmektedir. Bununla beraber daha önce yapılan çalışmalarda en uygun kapatma tekniğinin net bir şekilde ortaya konulamadığı anlaşılmaktadır. Bunun sebebi istmosel oluşumunda uterus onarım tekniklerinin dışında da birçok faktörün etkili olması olabilir. Daha fazla hasta sayısı ve ek özelliklerin sıkı bir şekilde standardize edilmesiyle yapılan çalışmalar en uygun tekniğin belirlenmesinde etkili olacaktır. Çalışmamızın aynı yöndeki çalışmalara fikir vereceği kanaatindeyiz. Anahtar Sözcükler:Uterus kapatma yöntemi, sezaryen doğum, istmosel, skardefekti.

Cerrahi işlemler-operatifCerrahi-kadın doğumSezaryen operasyonu+4
Harun Reşid Türkmenoğlu
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pelvik enflamatuar hastalık tanısı olan hastalarda endometrial-endoservikal IL-1ß, IL-6, IL-10 düzeylerinin belirlenmesi

Amaç: Pelvik inflamatuar hastalıkta endoservikal-endometriyal dokudaki proinflamatuar sitokinlerin(IL-1β, IL-6 ve IL-10) tedavi öncesi ve sonrasında düzeylerini karşılaştırdık. Bununla da pelvik inflamatuar hastalıkta sitokinlerin patogenezdeki ve hastalığın progresyon sürecindeki rolünü belirlemeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: Hastalık kontrol ve önleme merkezi (CDC) kriterlerine göre majör kriterlerden ikisine eşlik eden en az bir minör kriteri olan 10 Pelvik inflamatuar hastalık (PIH ) tanısı almış ve beraberinde ultrasonografide veya tomografide adneksiyel kitle izlenen 10 tuboovaryan apse (TOA) tanısı almış ve 19 kontrol grubu hastası çalışmaya alındı. PIH ve TOA olgularda tedavi öncesi ve 14 günlük antibiyoterapi sonrası endoservikal-endometriyal dokuda IL-1β, IL-6 ve IL-10 düzeyleri çalışıldı. Ayrıca, tedavi öncesi ve tedavi sonrası serum lökosit, nötrofil ve C reaktif protein düzeyleri değerlendirildi. Bu belirteçler kontrol grubu ile de karşılaştırıldı. Bulgular : TOA ve PIH olgularla kontrol grubu olgulari arasinda gravida ve parite açısından kıyaslamalarda anlamlı bir fark gözlenmemiştir. PIH ve TOA olgularında doku örneklerinde tedavi öncesi ve tedavi sonrası IL-6 ve IL-10 düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p<0,05). TOA olgularında doku örneklerinde tedavi öncesi ve tedavi sonrası IL-1β düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p<0,05). TOA olgularında serumda tedavi öncesi ve tedavi sonrası Lökosit , nötrofil ve CRP düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p<0.05). Ancak PIH olgularında serumda Lökosit ve nötrofil düzeyleri ile serumda aynı markerlerin tedavi sonrası düzeyleri arasında anlamlı bir fark gözlemlenmedi (p>0,05), sadece serumda tedavi öncesi ve tedavi sonrası CRP düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0,05). PIH ve TOA olgularinin doku örneklerinde IL-1β, IL-6 ve IL-10 ve serumda Lökosit ve nötrofil düzeylerinin tedavi sonrası ile kontrol grubunda aynı markerlerin düzeyleri arasinda istatistiksel olarak anlamli bir fark bulunmadı (p>0,05). Sonuç : IL-1β, IL-6 ve IL-10 düzeyleri PIH patogenezinde önemli bir rol oynamaktadır. Bu sitokinlerin doku düzeylerinin belirlenmesi PIH tanısında ve hastalığın progresyonunun öngörüsünde yardımcı bir belirteç olarak kullanılabilir. Anahtar kelimeler: Interlökin-1β (IL-1β), Interlökin-6 (IL-6 ), pelvik inflamatuar hastalık , proinflamatuar sitokinler.

AdneksitC reaktif proteinHastalık+6
Aygun Mammadzada
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Birinci trimester uterin arter doppler ölçümlerinin hiperemezis gravidarum hastalarında klinik önemi

Amaç: Birinci trimester uterin arter doppler ölçümleri ve ikili test biyokimyasal markırların hiperemezis gravidarumlu hastalarda karşılaştırılması. Gereç ve yöntem: Çalışma Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurul onayı alındıktan sonra, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, perinatoloji ünitesinde yürütüldü. Birinci trimester antenatal tarama testi için perinatoloji kliniğimize başvuran, 11-14 hafta arası, canlı, tekil gebeliği olan 207 ardışık hasta çalışmaya alındı. Araştırmaya dahil edilen bütün hastalara, ikili tarama testi öncesi demografik özellikleri ve PUQE test soruları sorularak kaydedildi. Birinci trimester antenatal tarama sırasında, bütün hastalarda NT ölçümü ve uterin arter doppler ölçümü yapıldı ve kombine test ( NT+ikili test) istendi. Tüm hastalardan rutin tam idrar tahlili alınarak laboratuara gönderildi. PUQE skoruna göre < 6 puan alanlarda bulantı-kusma hafif, 7-12 puan arası alanlarda bulantı-kusma orta, 13 puan ve üstünde alanlarda ise bulantı-kusma ağır olarak değerlendirilmiştir. Bu hastaların 131'i Grup I'de (PUQE skoru ≤ 6 olan hastalar/ hafif hiperemezis); 76'sı Grup II'de (PUQE skorı > 6 olan hastalar/ orta+ağır hiperemezis) yer aldı. Grup I, hiperemezis gravidarum grubu (Grup II) için kontrol grubu olarak kabul edildi. Bu iki grup karşılaştırıldı, iki grup arasında doppler ve biyokimyasal parametreler açısından bir fark olup olmadığına bakıldı. Verilerin analizinde IBM SPSS 21,0 (Statistical Package for Social Sciences Chicago, USA) programı kullanılarak, student, Anova, Mann u whitney ve ki–kare testleri uygulandı. P<0,05 değeri istatiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Grup I'de 131, Grup II'de ise 76 olmak üzere toplam 207 hasta çalışmaya dahil edildi. Sağ ve sol uterin arter doppler PI, RI, ortalama PI, ortalama RI, bilateral notch (+) değerleri açısından gruplar arasında benzer sonuçlara ulaşıldı (p>0.05). Grup I ve Grup II, hastaların ikili test taramasında bakılan PAPP-A (p=0,9), B-HCG (p=0,5) ve NT mom (p=0,9) değerleri açısından karşılaştırıldığında anlamlı olarak istatiksel bir fark saptanmadı. İki grup arasında yaş, VKİ , gravide, parite parametreleri açısından anlamlı istatiksel bir fark saptanmadı (p>0.05). Grup I ve Grup II'deki hastalar; spot idrarda ketonüri açısından karşılaştırıldığında ise istatiksel olarak anlamlı bir fark saptandı. Grup II 'de ketonürinin daha sık olduğu görüldü. Grup I'de 3 hastada ketonüri saptanırken (%2,4 ), Grup II'de 11 hastada (%17,2 ) ketonüri saptanmış olup, p<0,01 olarak bulundu. Grup I ve Grup II'deki hastalar; spot idrarda, idrar yolu enfeksiyonu bulgusu (lökosit pozitifliği ,bakteriüri ve lökosit esteraz varlığı) açısından karşılaştırıldığında ise p>0,4 olarak saptandı ve istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Sonuçlar: Biz bu çalışmamızda; birinci trimesterde yapılan uterin arter doppler ölçümleri ve ikili test biyokimyasal markırlar ile hiperemezis gravidarum şiddeti (PUQE skoruna göre) arasında bir ilişki bulamadık. PUQE testinin ketonüri olan hastaların tespit edilmesinde etkin olduğunu gördük.

Mustafa Maraşlı
Bezmialem Vakıf University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçan overinde iskemi reperfüzyon hasarında diazoksidin koruyucu etkisinin incelenmesi

Sıçan Overinde İskemi Reperfüzyon Hasarında Diazoksidin Koruyucu Etkisinin İncelenmesi Amaç: Deneysel olarak over torsiyonu modeli oluşturduğumuz sıçanlarda, diazoksidin iskemi /reperfüzyon doku hasarını önlemedeki etkinliğini araştırmaktır. Gereç ve yöntem: Bu randomize kontrollü deneysel çalışmada, 35 adet reprodüktif dönemde, dişi Wistar Albino cinsi sıçan kullanıldı. Her grupta 5 adet olacak şekilde rasgele 7 eşit gruba ayrıldı. Grup 1 (S): sham grubu, sadece laparatomi yapılan grup. Grup 2 (İ): 3 saat iskemi yapılan grup. Grup 3 (İ/R3): 3 saat iskemi sonrası 3 saat reperfüze edilen grup. Grup 4 (İ/R3+D): 3 saat reperfüzyon sonrası diazoksid verilen grup. Grup 5 (İ/R24): 3 saat iskemi sonrası 24 saat reperfüze edilen grup. Grup 6 (İ/R24+D): 24 saat reperfüzyon sonrası diazoksid verilen grup. Grup 7 (DMSO): Standardizasyonu sağlamak için, diğer gruplarda diazoksid dimetil sülfoksid (DMSO) ile çözündüğünden, sadece DMSO verilen grup. Bütün gruplardan işlem sonrası kan alındı ve bilateral ooferektomi yapıldı. Comet assay yöntemi ile DNA hasarı değerlendirildi. Oksidatif stres parametrelerinden doku TAS, TOS, OSI, katalaz, plazma TAS, TOS ve OSI çalışıldı. Ayrıca, western blot yöntemi ile apoptozis değerlendirildi. Bulgular: İskemi grubuna göre, 3 saat reperfüzyon sonrası diazoksid verdiğimiz grupta DNA hasarının anlamlı derecede azaldığını gözlemledik (p=0,04). Oksidatif stres parametrelerine baktığımızda, doku TOS'un 3 saat reperfüzyon sonrası ilaç verdiğimiz grupta ve 24 saat reperfüzyon sonrası ilaç verdiğimiz grupta, iskemi grubuna göre istatiksel olarak anlamlı olarak azalmış olduğunu değerlendirdik (p=0,04, p=0,04). Doku OSİ'yi, diazoksidin çözünmesi için DMSO verdiğimiz kontrol grubunda 3 saat reperfüzyon sonrası diazoksid verdiğimiz gruba göre anlamlı olarak yüksek bulduk (p=0,05). Plazma TOS ve plazma OSİ'yi, kontrol grubunda, 3 saat iskemi reperfüzyon grubuna ve 24 saat iskemi reperfüzyon grubuna göre anlamlı derecede düşük bulurken (p=0,01; p=0,03), kontrol grubu ile 3 saat reperfüzyon sonrası ilaç grubu arasında da istatiksel olarak anlamlı fark saptadık (p=0,00). Ayrıca; 3 saat reperfüzyon sonrası diazoksid verdiğimiz grupta, 3 saat reperfüzyon grubuna göre anlamlı olarak azalmış olarak değerlendirdik (p=0,01). 3 saat reperfüzyon grubu ile diazoksidin çözünmesi için DMSO verdiğimiz kontrol grubu arasında da istatiksel olarak anlamlı fark bulduk (p=0,03). 3 saat iskemi sonrası diazoksid verdiğimiz grupta, 24 saat reperfüzyon grubuna (p=0,00)ve 24 saat reperfüzyon sonrası diazoksid verdiğimiz gruba göre anlamlı derecede düşük saptadık (p=0,03). Aynı zamanda plazma TOS ve OSİ'nin, ilaçsız 24 saat reperfüzyon grubunda, DMSO grubuna göre anlamlı derecede yüksek olduğunu gözlemledik (p=0,01). Plazma TAS, doku TAS, doku katalaz açısından gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulamadık. Ayrıca, western blot yöntemi ile ölçülen bax, bcl-2 ve kaspaz 3 gen ekspresyonlarında, gruplar arasında anlamlı fark bulamadık. Sonuç: Bulgularımız diazoksidin, over iskemi reperfüzyon hasarında, süre ile bağlantılı olarak, kısmen oksidatif stresi azalttığını göstermektedir. Diazoksidin etkisinin, reperfüzyon süresi ile ters orantılı olarak daha iyi olduğu söylenebilir. Klinik olarak, over torsiyonunda etkin tedavinin cerrahi girişimle torsiyonun düzeltilmesi olmasına rağmen, cerrahi müdaheleye ek olarak bu safhada uygulanacak olan diazoksid gibi antioksidan maddelerle detorsiyonla oluşabilecek hasar azaltılabilir.

Elif Aslı Sarıoğlu Yardımcı
Bezmialem Vakıf University · İstanbul Bezm-i Alem Valide Sultan Vakıf Gureba Eğitim Araştırma Hastanesi
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fetal kilo tahmininde yumuşak doku kalınlık ölçümünün kullanılması

ÖZET Amaç: Fetusun ultrasonografik değerlendirilmesi ve fetal kilo tahmini günümüzde obstetride bir rutin haline gelmiştir. Sonografik fetal kilo tahmini ile doğum öncesi fetal kilo tahmini yapılarak doğum yönteminin belirlenmesinde temel tanı aracına dönüşmüştür. Biz de buradan yola çıkarak rutinde kullanılan fetal sonografik parametreleri dışında yumuşak doku parametrleri kullanarak fetal kilo tahmini ile yumuşak doku kalınlığı arasında korelasyonu yakalamaya çalıştık. Amacımız, preterm ve term doğumlarda doğumdan önceki 48 saat içinde fetal kilo tahmini yapılarak doğum şeklini ve ultrasonla fetal kilo tahmininin doğruluk oranını belirlemek için yeni bir formül üretilebilmesi veya yumuşak doku kalınlığının fetal kilo tahmininde yerini açıklamaktır. Gereç ve Yöntemler: Bezmialem Vakıf Universitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'ne Temmuz 2018 ve Haziran 2019 tarihleri arasında doğum için başvurmuş 24.-42. gebelik haftasında, tekil canlı gebeliği olan toplam 231 gebenin tahmini fetal ağırlık ölçüleri doğumhanede bulunan Voluson 730 Pro marka cihaz kullanılarak ölçüldü. Ultrasonografik ölçüm yapıldıktan sonra maksimum 48 saat içinde doğuran hastalar çalışmaya dahil edildi. Tahmini fetal doğum ağırlığı biparietal çap (biparietal diameter -BPD), kafa çevresi (head circumference- HC), karın çevresi (abdominal circumference -AC), femur boyu (femur length- FL) fetal biyometrik parametreleriyle Hadlock formülü kullanılarak hesaplandı, ek olarak yumuşak doku kalınlığı UK-uyluk kalınlığı, KK-kol kalınlığı, OK-omuz kalınlığı aynı seansta ölçüldü. Bulgular: Fetusların intrapartum ultrasonografi ile yapılan tahmini doğum ağırlığı ile doğumdan hemen sonra ölçülen gerçek doğum ağırlığı arasındaki farka, aynı zamanda interobserver ve intraobserver arası korelyasyona bakıldı. Fetal kilo tahmini ve doğum kilosu ile yumuşak doku parametreleri arasında korelyasyona bakıldı, omuz kalınlığı arttıkça doğum kilosunun da arttığı istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Kol kalınığı ile doğum kilosu arasında korelyasyon istatiksel olarak anlamlı bulunmadı. Uyluk kalınlığı ile doğum kilosu arasında hafif bir korelyasyon olduğu veya bu korelyasyonu iyi düzeyde yakalmak için daha çok sayda vakaya ihtiyaç olduğu sonucuna varıldı. VIII Sonuç: Yumuşak doku parametreleri ile fetal kilo tahmini ve gerçek doğum kilosu arasındaki korelyasyonu etkileyen maternal – demografik ve fetal özellikler vardır. Yumuşak doku kalınlık ölçümlerinin fetal biyometriye eklenerek yapılması mevcut kullanılan Hadlock formülünden fetal kilo tahmini yapması bakımından benzerdir. Toplumumuza uygun fetal kilo tahmininde daha başarlı formüllerinin geliştirilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Fetal yumuşak doku paramterleri kullanılarak fetal kilo tahmini yapılan formüller doğum eyleminde yapılan gelişme geriliği ve fetal makrozomi gibi durumlarda kullanılması açısından ümit vaat etmektedir. Anahtar Kelimeler: fetal kilo tahmini, ultrasonografi, gerçek doğum ağırlığı, yumuşak doku parametreleri

Doğum ağırlığıFetüsKilo değişimi+2
Mehrıban Alıyeva
Bezmialem Vakıf University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Doğum sırasında uygulanan fundal basının anal sfinktere olan etkisinin 3D transperineal ultrason ile değerlendirilmesi

Amaç: Doğumun ikinci evresinde uygulanan fundal basının (Kristeller manevrası) anal sfinkter üzerindeki etkisini araştırmak. Gereç ve Yöntemler: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'nde Nisan 2019 ve Nisan 2020 tarihleri arasında 37 gebelik haftası üstünde ilk vajinal doğumunu yapan 73 gebe çalışmaya dahil edildi. Fundal bası (kristeller manevrası) uygulanan kadınlar vaka olarak alındı. Perineal yırtıkların oluşumunu etkileyebilecek obstetrik ve fetal parametreler incelendi. Tüm kadınlara doğumdan 24-48 saat sonra transperineal 3/4D ultrason yapıldı. Transperineal ultrason sonuçları vakalar ve kontroller arasında karşılaştırıldı. Obstetrik anal sfinkter yaralanmasında (OASY) bağımsız risk faktörlerini tanımlamak için çok değişkenli lojistik regresyon analizi yapıldı. Bulgular: Çalışmaya toplam 73 kadın dahil edildi. 37 kadına fundal bası uygulandı. Hastaların vücut kitle indeksleri benzerdi. Fetus demografik özellikleri incelendiğinde istatiksel olarak anlamlı fark mevcut değildi. Fundal bası uygulanan grubun ortalama ikinci evre süresi 57,3 ± 19,2 dk , kontrol grubunun 37,3 ± 8,6 dk idi (p<0,0001). Hiçbir hastada klinik muayenede 3./4. derece perineal laserasyon izlenmedi. Fakat trasnperineal ultrason sonrası, her iki grupta birer "yarım ay" işareti bulgusu (half moon sign) gözlendi. Mediolateral epizyotomi belirgin olarak kristeller grubunda yüksekti (p <0,0001). Sonuç: Fundal basınç grubunda anlamlı anal sfinkter hasarı gözlenmedi. Mediolateral epizyotomi ve doğumun ikinci evresi belirgin olarak kristeller grubunda yüksekti. 3 boyutlu transperineal ultrasonografi, hastalar için rahatsızlık vermeden hemen doğum sonrası anal sfinkter hasarının belirlenmesinde ve vajinal doğum sırasında fark edilmeyen erken sfinkter yaralanmalarının saptanmasında yardımcı olur. Anahtar Kelimeler: fundal bası, kristeller manevrası, obstetrik anal sfinkter hasarı, transperineal ultrason

Anal kanalDoğumFundal bası+3
Hande Nur Öncü
Bezmialem Vakıf University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endometriozis hastalarında preoperatif ve postoperatif uyku ve yaşam kalitesi analizi

Giriş: Endometriozis endometriyal gland ve dokunun uterus dışında bulunması ile karakterize kronik jinekolojik bir hastalıktır. Asemptomatik seyredebileceği gibi, infertilite, kronik pelvik ağrı, dismenore, disparoni gibi semptomlar ile seyredebilir. Hastalar fiziksel olarak devamlı ağrı hissetmelerinin yanı sıra bu ağrı nedeniyle yaşam kalitesi, uyku kalitesi ve cinsel yaşam kalitesini de etkilemektedir. Bu çalışmada endometriozis hastalarının operasyon öncesi ve sonrası dönemlerde yaşam, uyku ve cinsel fonksiyon kalitesini doğrulanmış anketlerin kullanımı ile karşılaştırarak, aralarındaki farkı tespit etmeyi amaçladık. Materyal Metod: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde 2020-2021 yılları arasında Kadın Hastalıkları Ve Doğum Kliniğine başvuran 18-60 yaş arası endometriozis ön tanısı ile opere olup histopatolojik olarak endometriozis tanısının doğrulandığı, preoperatif ve posteropatif 3. Ayda kalite ölçek anketlerini kabul eden hastalar olmak üzere 56 kadın hasta dahil edildi. Hastalara operasyon öncesi ve operasyondan 3 ay sonra dismenore, disparoni ve kronik pelvik ağrı için VAS ile değerlendirme ve Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi (PUKİ) (PSOI), Sabahçıl-Akşamcıl Anketi (Turkish Version Of The MEQ), Endometriozis Sağlık Profili Anketi (EHP-30), Kadın Cinsel İşlev Ölçeği (FSFI) Anketi uygulandı. Bu iki dönem karşılaştırılarak analiz yapıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 56 kadın hastanın yaş ortalaması 36,82 ±7.77 (22-54) idi. ASRM evrelendirmesine göre oranlar; %35,7 (n=20) Evre 1 endometriozis, %28,6 (n=16) Evre 2 endometriozis, %14,3 (n=8) Evre 3 endometriozis, %21,4 (n=12) Evre 4 endometriozisdi. Çalışmamızda operasyon sonrası hastaların ağrı skorlarında, yaşam, cinsel fonksiyon ve uyku kalitesinde istatiksel olarak anlamlı iyileşme izlendi. (p<0,001) Sonuç: Endometriozis özellikle yaşanan yüksek ağrı skorları nedeniyle hastaların yaşam, cinsel fonksiyon ve uyku kalitesini olumsuz yönde etkileyen bir hastalıktır. Hastaların şikayetine, fertilite durumu göz önünde bulundurulara cerrahi veya medikal tedavi yapılabilir. Tedavi yöntemi olarak tercih ettiğimiz operasyon ile hastaların ağrı skorlarının gerilediğini ve yaşam, cinsel fonksiyon ve uyku kalitesinin olumlu yönde düzeldiğini gösterdik.

Belfin Nur Arıcı Halıcı
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sezaryen sonrası normal doğum planlanan gebelerde sonografik uterin alt segment kalınlık ölçümünün prediktif değeri

Amaç: Dünyada sezaryen oranları her geçen gün artmaktadır. Önceden sezaryen doğum yapmış birçok kadın için sezaryen sonrası vajinal doğum (SSVD) uygulanabilir bir prosedürdür. Çalışmamızda SSVD başarısında sonografik uterin alt segment ölçümlerinin prediktif değerini incelemeyi amaçladık. Yöntem: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'nde 2019 ve 2021 yılları arasında SSVD amacıyla takibe alınan gebelerin verileri retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya 18-45 yaş arası, daha önce 32.hafta ve üzerinde alt segment transvers insizyonu ile sezaryen doğum yapmış, verteks prezentasyon, tahmini fetal ağırlığı 4250 gr altında olan, antenatal takiplerde herhangi bir fetal anomali saptanmayan gebeler dahil edildi. Tüm hastalara 36-39. gestasyonel haftada transvajinal ultrasonografi ile alt segment total kalınlık, rezidüel myometriyal kalınlık ve servikal kanal uzunluğu ölçümleri yapıldı. Hastaların temel demografik, obstetrik, klinik ve sonografik verileri, maternal ve neonatal sonuçları kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 65 hastadan 45'inde (%69,2) SSVD denemesi başarılı oldu, 20 hasta (%30,8) sezaryen doğum gerçekleştirdi. İki grup temel demografik veriler açısından benzerdi (p>0.05). Başarılı SSVD grubunda 10 (%22,2), başarısız grupta ise 17 (%85) hastaya doğum indüksiyonu uygulanmış ve istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir (p<0,001). Hospitalizasyon sırasındaki BISHOP skorları değerlendirildiğinde başarılı SSVD grubunda anlamlı olarak yüksek görülmüştür [5(1-11) vs 2(1-11) p<0.001]. Servikal uzunluk, başarılı SSVD grubunda anlamlı olarak daha kısayken total alt segment kalınlığı (TASK) ve rezidüel myometriyal kalınlıkta (RMK) iki grup arasında fark izlenmemiştir [sırasıyla (37.48±9.08 vs 41. 4±6, p=0.047), (4.49±1.33 vs 4.72±1.97,p>0.05), (2.04±0.8 vs 2.07±0.92, p>0.05)]. Çalışmamızda sadece 1 olguda SSVD esnasında uterus ve mesane rüptürü gelişmiştir; olgunun alt segment kalınlığı 2,3mm, rezidüel myometrial kalınlığı 1,1mm olarak kaydedilmiştir. Lojistik regresyon analizinde doğum indüksiyonun, SSVD başarısını anlamlı derecede azaltan tek faktör olduğu ortaya konmuştur (p=0.036). Sonuç: Alt segment ölçümlerinin SSVD başarısını öngörmede değeri yoktur. SSVD başarısını öngören en önemli faktör doğumun spontan başlamasıdır. Anahtar Kelimeler: Sezaryen Sonrası Vaginal Doğum, Sezaryen, Total Alt Segment Kalınlığı, Ultrasonografi, Uterin Rüptür

DoğumGebelikRüptür+4
Irana Gorchıyeva
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntrauterin inseminasyon sikluslarında luteal faz desteği için subkutan ve vajinal progesteronun etkinliğinin karşılaştırılması

Amaç: Gonadotropinle indüklenen IUI sikluslarında luteal faz desteği için subkutan ve vajinal progesteronun etkinliğini karşılaştırarak gebelik oranlarının incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesinde Nisan 2022 ve Haziran 2022 tarihleri arasında prospektif randomize kontrollü olarak yürütüldü. Açıklanamayan infertilite, anovulasyon ve hafif erkek faktör nedeniyle IUI uygulanan hastalar çalışmaya dahil edildi. Toplamda 146 hasta iki gruba randomize edildi. Hastalara inseminasyon sonrası ilk günden itibaren 1. gruba intravajinal progesteron (LUTINUS® 100 mg vajinal tablet, Ferring GmbH Wittland/Kiel/Almanya) günde 1 kez, 2. gruba subkutan progesteron (PROLUTEX® 25 mg Enjeksiyonluk Çözelti, IBSA Group, Lugano, Switzerland) günde 1 kez verildi. İşlem sonrası 15. gün kanda gebelik testi yapılarak gebelik oranları kaydedildi. Çalışma sonucunda hastaların betahCG pozitifliği, biyokimyasal gebelik, klinik gebelik, devam eden gebelik oranları karşılaştırıldı. Bulgular: Toplamda 137 hastaya IUI uygulanmıştır. Çalışma sonucunda gruplar arasında demografik veriler, sperm parametreleri ve siklus karakteristikleri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık izlenmemiştir. Hastaların gebelik sonuçları incelendiğinde klinik gebelik ve devam eden gebelik oranları vajinal progesteron ile luteal faz desteği uygulanan grupta subkutan progesterona göre daha yüksek izlenmiştir [RR 2.63; 95% CI, 1.26–5.49; p=0.011 ve RR 2.87; 95% CI, 1.21–6.79; p=0.019]. Biyokimyasal gebelik ve missed abort oranları açısından gruplar arasında anlamlı fark izlenmemiştir [RR 0.63; 95% CI, 0.18–2.16; p=0.690 ve RR 1.91; 95% CI, 0.36–10.1; p=0.718]. Sonuç: Gonadotropinlerle indüklenen IUI sikluslarında luteal faz desteği için vajinal progesteron subkutan progesterona göre anlamlı derecede daha yüksek klinik gebelik ve devam eden gebelik oranı sağlamaktadır Anahtar kelimeler: iui, luteal faz desteği, vajinal progesteron, subkutan progesteron

DöllemeDölleme-yapayGonadotropinler+4
Fulya Koç
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Polikistik over sendrom tanılı hastaların kan serum değerlerinde DNA hasarı ve oksidatif stresin değerlendirilmesi

Amaç: Polikistik over sendrom (PKOS) tanılı kadınlarda biyokimyasal androjen yüksekliği olan ve olmayan kadınların kan serumlarında oksidatif stres ve DNA hasarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma Nisan 2022 ve Kasım 2022 tarihleri arasında prospektif kohort olarak yürütüldü. Rotterdam kriterlerine göre PKOS tanısı konulan 16-40 yaş arası kadınlar ve sağlıklı kontrol hastaları dahil edildi. Çalışmaya toplam 178 hasta dahil edildi ve hastalar 3 gruba ayırıldı. 1. grup androjen yüksekliği olmayan PKOS'lu kadınlar, 2.Grup androjen yüksekliği olan PKOS'lu kadınlar ve 3.Grup sağlıklı kontrol hastalarından oluşmaktadır. Hastaların tümünden adetlerinin 2-5. gün arasında kan tahlilleri istenmiştir. Alınan bu örneklerden hormonal, metabolik ve lipid parametreleri bakılmış ve ayrıca kan serumlarından oksidatif stres ile DNA hasarı varlığı değerlendirilmiştir. Çalışma sonunda biyokimyasal androjen yüksekliğinin PKOS'lu kadınlarda oksidatif stres ve DNA hasarı üzerine etkisi ile metabolik parametreler ile ilişkisi incelenmiştir. Bulgular: Çalışmaya toplamda 178 hasta dahil edilmiştir. Rotterdam kriterlerine göre 112 PKOS hastası ve 66 kontrol hastası alınmıştır. PKOS hasta grubu androjen yüksekliği olan ve olmayan iki gruba ayrılmıştır. Gruplar arasında demografik özelliklerden VKİ en yüksek hiperandrojenemik PKOS grubunda bulunmuştur. Çalışma sonucunda hiperandrojenemik PKOS'lu grupta oksidatif stres hasarı, inflamatuvar marker ve DNA hasar değerleri artmış olarak bulunmuştur (p<0,05). Çalışmamızda androjen yüksekliği ile metabolik parametreler arasında ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmamızda biyokimyasal hiperandrojenemik PKOS'lu hastalarda artmış oksidatif stres hasarı, kronik inflamasyon ve DNA hasarı tespit ettik. Nonadrojenik PKOS'lu kadınlar da sağlıklı grup ile karşılaşılaştırıldığında oksidatif stres, kronik inflamasyon ve DNA hasarının artmış olduğunu bulduk. Fakat androjen yüksekliği ile metabolik parametreler arasında anlamlı bir ilişki tespit edemedik. PKOS ile metabolik sendrom ve lipid profili arasında anlamlı bir fark izlenmemiştir. Anahtar kelimeler: PKOS, hiperandrojenemi, DNA hasarı, oksidatif hasar, kronik inflamasyon

DNA hasarıHiperandrojenizmOksidatif stres+3
Havva Sevde Taha
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Over torsiyonu modeli oluşturulan sıçanlarda high sensitive C-reactive protein seviyelerinin tanısal değeri

Amaç: Deneysel olarak over torsiyonu modeli oluşturduğumuz sıçanlarda yüksek duyarlıklı C-reactive protein (hs-CRP) seviyelerinin erken tanıda yeri ve önemi araştırılmıştır. Over dokusunda iskemiye bağlı meydana gelecek hasarın boyutlarını hs-CRP düzeyinde değişiklikler ortaya koyup koymadığı incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Bu randomize kontrollü deneysel çalışma Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları Etik Kurulu izni ile, olarak Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı tarafından yürütüldü. Sprague-Dawley cinsi toplam 18 adet dişi sıçan çalışmaya dahil edilerek üç gruba ayrıldı. Grup 1 (Sham grubu): Sadece laparotomi uygulanan kontrol grubu (n=6), Grup 2: iki saat süreyle iskemi oluşturulan torsiyon modeli grubu (n=6), Grup 3: dört saat süreyle iskemi oluşturulan torsiyon modeli grubu (n=6). Her üç gruptan işlem öncesi ve sonrası kan örneği alındı. Bu örneklerde hs-CRP düzeyi ölçüldü. Sıçanların over materyalleri ışık mikroskobunda histolojik olarak skorlandı. Histopatolojik bulgular ve hs-CRP sonuçları değerlendirildi. Bulgular: Yapılan biyokimyasal değerlendirmede her üç grupta hs-CRP seviyelerinin işlem öncesi değerler anlamlı fark saptanmadı (p=0,37). Her üç grupta işlem sonrası değerler anlamlı fark saptanmadı (iki saat iskemi için p = 0,2; dört saat iskemi için p = 1). Hs-CRP seviyesindeki artış gruplar arasında kıyaslandığında Grup 2'deki artışta Grup 1'e göre (p < 0,001), Grup 3'deki artışta Grup 2 ve Grup 1'e göre anlamlı fark saptandı (sırasıyla, p < 0,001, p < 0,001). Histolojik değerlendirmede; Grup 2'de Grup 1'e göre interstisyel ödem (p = 0,3), hemoraji (p = 1), foliküler hücre dejenerasyonu (p = 0,56) ve iltihabi hücre infiltrasyonu (p = 1) arasında anlamlı fark gözlenmezken konjesyon bulguları arasında anlamlı fark izlendi (p = 0,01). Grup 3 ile Grup 2 kıyaslandığında interstisyel ödem (p = 1), konjesyon (p = 1), foliküler hücre dejenerasyonu (p = 0,241) ve iltihabi hücre infiltrasyonu (p = 1) arasında istatistiksel fark gözlenmezken hemoraji bulguları arasında anlamlı fark izlendi (p = 0,019). Grup 3 ile Grup 1 kıyaslandığında göre interstisyel ödem (p = 31), ve iltihabi hücre infiltrasyonu (p = 1) arasında anlamlı fark gözlenmezken konjesyon (p = 0,001), hemoraji (p = 0,019) ve foliküler hücre dejenerasyonu (p = 0,005) bulguları arasında anlamlı fark izlendi; Grup 3'deki değişikliklerin Grup 2 ye göre daha belirgin olduğu gözlemdi. Sonuçlar: Hs-CRP düzeyi, tek başına torsiyonun erken tanısını koymada yeterli olmazken seri takipleri torsiyon tanısını destekler.

Adneks hastalıklarC reaktif proteinOver+4
Taner Molla
Bezmialem Vakıf University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Postmenopozal kadınlarda kişiye özgü tedavi, tedavi modalitelerinin kemik mineral danstometrisi ve lipid profili üzerine olan etkisi ve hasta uyumu

ÖZET Postmenopozal Kadınlarda Kişiye Özgü Tedavi, Tedavi Modaütelerinin Kemik Mineral Dansitonıetrisi ve Lipid Profil Üzerine Olan Etkisi ve Hasta Uyumu Bu çalışmanın amacı menopoz sonrası dönemde uygulanan kişiye özgü farklı tedavi protokollerinin lipid profiline ve kemik mineral dansitesine olan etkisini araştırmak, tedavi rejimlerine olan hasta uyumunu saptamaktır. Çalışmaya retrospektif olarak en az 1 yıldır adet görmeyen menopozda 250 olgu dahil edildi. Olgular 5 grup halinde değerlendirildi. Kontrol grubuna en az 1 yıldır adet görmeyen menopozda 50 hasta dahil edildi. Tedavi grupları, günde 2.5 mg tibolon alan tibolon grubu, Günde 0.625 mg konjuge equine östrojen (Conjugated equine estrogen,CEE) + 2.5 mg Medroksiprogesteron Asetat(MPA) alan CEE + MPA grubu, 7.8 mg östradiol içeren transdermal östrojen grubu ve 60 mg/gün Raloxifene HC1 içeren raloxifene grubundan oluşmakta idi. Olguların tümünde menopoz sureleri ve ilaç kullanım süreleri, çalışmanın başlangıcındaki ve 1 yıl sonundaki Total Kolesterol, LDL Kolesterol, HDL Kolesterol ve Trigliserid seviyeleri, başlangıç ve 2 yıl sonrasındaki kemik mineral dansite (BMD) değerleri kaydedildi. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 12.0 programı kullanıldı. Çalışılan tüm parametrelerin kontrol grubunda başlangıç ve sonrasındaki sonuçlarının ve tedavi gruplarında tedavi öncesi ve sonrasında karşılaştırılmasında t testi kullanıldı ve p değerinin 0.005 'ten küçük değerleri istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde değerlendirildi. Kontrol grubunda ve tedavi gruplarında 1. yıl sonrası Total Kolesterol, HDL Kolesterol, LDL Kolesterol, Trigliserid seviyeleri ve 2. yıl sonundaki BMD değerleri başlangıç değerleri ile karşılaştırıldı. Kontrol grubunda, TK, LDL-K, TG seviyeleri yüksek olarak bulunurken, HDL-K ve BMD değerleri düşük olarak saptandı. Tibolon tedavi grubunda TK ve TG seviyelerinde düşme, HDL ve LDL-K seviyelerinde anlamlı bir değişiklik saptanmadı. CEE + MPA tedavi grubunda, TK, LDL-K seviyelerinde anlamlı düşük değerler, HDL-K seviyelerinde istatiksel olarak anlamsız bir yükselme ve TG değerlerinde yüksek değerler saptandı. Transdermal tedavi grubunda TK ve HDL-K seviyelerinde belirgin değişiklik saptanmazken, LDL-K seviyelerinde istatiksel olarak anlamsız düşme, TG seviyelerinde anlamlı düşme saptandı. Raloksifen tedavi grubunda; TK, HDL-K, LDL-K değerleri düşük, TG değerleri değişmemiştir. Tüm tedavi gruplarında BMD değerleri anlamlı bir şekilde yüksek olarak saptandı. Hasta uyumu oral tedavi gruplarında yüksek olarak saptandı. Anahtar sözcükler ". Kemik Mineral Dansitometrisi, Kişiye Özgü Tedavi, Lipid Profili, Menopoz vı

Ahmet Barış Güzel
Çukurova University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde yapılan pelvik organ prolapsusu cerrahisi sonuçlarımız

Amaç: Bu çalışmadaki amaç kliniğimizde yapılan pelvik organ prolapsusu cerrahisi sonuçlarını karşılaştırmaktır. Yıllara göre cerrahi prosedür seçimlerindeki farklılıkları ve ''65 yaş altı'' ile ''65 yaş ve üzeri'' popülasyonda tercih edilen cerrahi yöntemleri karşılaştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu tez çalışmasına 2018-2024 yılları arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'ne başvuran ve diğer polikliniklerden yönlendirilen "kadın genital prolapsusu", "uterovajinal prolapsus", "sistosel", "rektosel", "vajinal vaultun prolapsusu histerektomiden sonra" tanıları ile kliniğimizde opere edilen 298 hasta alınmıştır. Tüm hastaların demografik verileri, şikâyetleri, muayene bulguları, operasyon yöntemleri, hastanede yatış süreleri, yoğun bakım ünitesi ihtiyaçları, postoperatif takipleri, kan transfüzyon ihtiyaçları, komplikasyonları ve nüksleri ele alınmış; etki eden faktörler araştırılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda, kliniğimizde en sık yapılan pelvik organ prolapsusu cerrahisinin tüm yaş gruplarında laparoskopik sakrokolpopeksi olduğu görülmüştür. Verilerimiz 65 yaş ve üzeri hastalara obliteratif cerrahinin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla uygulandığını, 65 yaş altı hastalara kolporafi anterior posteriorun daha sık uygulandığını ve levator sütürünün daha sık koyulduğunu ortaya koymaktadır. Hastanede ortalama yatış günü ve yoğun bakım ünitesi ihtiyacının 65 yaş ve üzeri populasyonda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu gözlenmiştir. Yapılan operasyonların yıllara göre dağılım karşılaştırması yapıldığında anlamlı farklılıklar içerdiği gözlenmiştir. Sonuç: 65 yaş altı ve üzeri hastaların cinsel aktiviteleri ve ek hastalıkları da göz önüne alınarak obliteratif veya rekonstrüktif cerrahi açısından değerlendirilmeleri gerekmektedir. Uterus koruyucu cerrahi, histerektomi eklenen cerrahiler; meş cerrahileri, doğal doku onarımı içeren cerrahiler; eşzamanlı üriner inkontinans cerrahisi eklenen durumlar özenle düşünülerek ve hasta ile birlikte karar verilerek seçilmelidir. Yıllar içerisinde hekimlerin tercih ettikleri cerrahi prosedürlerde değişiklikler olabilmektedir. Önemli olan hastanın değerlendirilirken tüm özelliklerini gözeterek uygun olan prosedürün seçilmesidir.

Norda Üçkardeş Katarmiyan
Bezmialem Vakıf University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Laparoskopik histerektomide pelvik drenaj olarak vajinal cuff'a foley katater yerleştirilmesinin, abdominal dren yerleştirilmesiyle karşılaştırılması

Amaç: Enfekte pelvik hematom, histerektomilerin önemli bir komplikasyonudur. Pelvik drenaj uygulaması, bu komplikasyonların azaltılmasına katkı sağlayabilir. Bu çalışma laparosko-pik histerektomide pelvik drenaj olarak vajinal cuff'a Foley katater yerleştirilmesini, abdominal dren yerleştirilmesiyle karşılaştırarak; iki farklı drenaj yönteminin cerrahi ve postoperatif sonuç-lara etkisini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif çalışmaya 2024–2025 yılları arasında Bezmialem Va-kıf Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'nde laparoskopik histerektomi yapılan toplam 77 hasta dâhil edildi. Hastalar dren yerleştirme yöntemine göre iki gruba ayrıldı: Vajinal Foley dren yerleştirilen 41 hasta vaka grubunu (Grup 1), abdominal dren yerleştirilen 36 hasta ise kontrol grubunu (Grup 2) oluşturdu. Hastaların yaşı, vücut kitle indeksi (VKİ), kronik hastalıkları, antikoagülan ilaç kullanım öyküsü, geçirilmiş batın cerrahisi, histerektomi endikas-yonu ile ooforektomi veya sentinel lenf nodu diseksiyonu yapılıp yapılmadığı kaydedildi. Grup-lar; ameliyat süresi, preoperatif ve postoperatif hemoglobin düzeyleri ile bu düzeylerin değişimi, postoperatif C-reaktif protein (CRP) düzeyi, transfüzyon ihtiyacı, febril morbidite, pelvik hema-tom, postoperatif komplikasyonlar, postoperatif ağrı skoru, dren çekimi sırasında ağrı skoru, mobilizasyon kısıtlılığı, taburculuk süresi ve cerrahi yara yerinin kozmetik sonuçları açısından karşılaştırıldı. Bulgular: 77 hastanın demografik özellikleri değerlendirildiğinde her iki grup; yaş, VKİ, kronik hastalık varlığı, geçirilmiş abdominal cerrahi sayısı ve antikoagülan ilaç kullanım süresi açısından benzerdi. Vajinal dren grubunda ortalama ameliyat süresi anlamlı şekilde daha kısa izlendi (p=0,034). Postoperatif hemoglobin düzeyi vajinal dren grubunda daha yüksek olup bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,048). Preoperatif/ postoperatif hemoglobin değişimi abdominal dren grubunda daha yüksek bulunmasına rağmen, fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,070). Kan transfüzyon ihtiyacı abdominal dren grubunda daha sık gözlendi (Grup 1: %2,4; Grup 2: %13,9), ancak fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,092). Postoperatif 1. gün CRP düzeyi vajinal dren grubunda daha düşük olmasına rağmen fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,821). Dren çekimi sırasında hissedilen ağrı, vajinal dren grubunda anlamlı olarak daha düşük izlendi (p<0,001). Postoperatif ağrı skoru ve mobilizasyon kısıtlılığı skorları açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı (postop ağrı skoru: p=0,596; mobilizasyon kısıtlılığı: p=0,793). Grup 1 hastalarının %87,8'i 1. veya 2. postoperatif günde taburcu olurken, Grup 2 hastalarının %58,3'ü bu süre içinde taburcu edildi. Vajinal dren uygulanan hastalar, ab-dominal dren uygulanan hastalara kıyasla anlamlı şekilde daha erken taburcu edildi (p=0,017). Gruplar arasında postoperatif komplikasyon oranları benzerdi (vajinal dren %9,8 vs. abdominal dren %13,9; p=0,726). Her iki grupta da birer hastada (%2,4 ve %2,8) reoperasyon gereksinimi görüldü (p=1,000). Sonuç: Bu prospektif çalışma, laparoskopik histerektomide vajinal Foley dren ile abdo-minal dren uygulamasının cerrahi ve postoperatif sonuçlarını karşılaştırmıştır. Vajinal dren uy-gulaması; ameliyat süresini kısaltması, postoperatif hemoglobin değerinin daha yüksek seyret-mesi, dren çekiminde daha az ağrıya neden olması, taburculuk süresini kısaltması, enfeksiyon riskini artırmaması ve benzer komplikasyon oranlarına sahip olması nedeniyle hasta konforunu ön planda tutan güvenli bir yöntemdir. Bulguların, abdominal dren grubunda daha karmaşık olguların yer almış olmasından etkilenmiş olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Elde edilen veriler, vajinal dren yönteminin minimal invaziv cerrahi prensiplerine uygun, hasta merkezli bir yaklaşım sunduğunu ve klinik uygulamada abdominal dren yerine güçlü bir alternatif olabilece-ğini göstermektedir. Bu sonuçların doğrulanması için daha geniş örneklemli, randomize çalışma-lara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Laparoskopik histerektomi, dren uygulaması, vajinal dren, posto-peratif komplikasyonlar, pelvik hematom, ağrı

Süreyya Betül Eker
Bezmialem Vakıf University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Jinekoloji ve obstetrik'te preoperatif laboratuar testleri ile postoperatif komplikasyonların ilişkisi: Rutin preoperatif tetkikler gerekli midir?

JinekolojiObstetrikPostoperatif komplikasyonlar+1
Süleyman Cansun Demir
Çukurova University
1994
00
Master'sOpen AccessTR

Birinci basamak sağlık merkezlerinde çalışan hemşirelerin gebelikte yetersiz beslenmeye ilişkin bilgilerinin değerlendirilmesi

Gebelik döneminde yeterli düzeyde beslenme hem kadın hem de fetüs için önemlidir. Araştırma; birinci basamak sağlık merkezlerinde çalışan hemşirelerin, gebelik dönemindeki kadınların beslenme durumlarına ilişkin bilgilerini tespit etmeyi amaçlamaktadır. Araştırmanın birinci bölümünde sosyodemogrofik veriler, ikinci bölümünde MNA-SF ölçeği ve üçüncü bölümde de Kendi Kendine Beslenme Değerlendirme Skoru (SANS) soruları bulunmaktadır. MNA-SF ölçeği tarama ve değerlendirme olarak 2 bölümdür. Tarama puanı ortalaması 11,32±2,04 ve toplam değerlendirme puanı 17,28±4,87'dir. Toplam değerlendirme puanı ortalaması (SANS) 3,70±7,70'dir. Gelir memnuniyetine göre tarama puanı ve toplam değerlendirme puanı farklılık göstermektedir. Ayrıca tarama puanı ve toplam değerleme puanının beslenme durumu öz değerlendirme sonucuna göre farklılık gösterdiği belirlenmiştir. Sonuç olarak hemşirelerin gebelerde yetersiz beslenme durumuna ilişkin bilgi düzeylerinin orta düzeyde olduğu ve bilgilerinin birçok faktöre bağlı olarak değişkenlik gösterdiği saptanmıştır.

BeslenmeBeslenme bozukluklarıBeslenme incelemeleri+6
Faten Abdullah Ahmed Ahmed
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Habituel abortuslu hastalarda trombofilinin araştırılması

Habituel abortuslu hastalarda trombofilinin araşrıtılmasıHabituel abortus, birbirini izleyen en az iki ya da daha fazla gebeliğ 20.ingebelik haftası önce spontan olarak sonlanması r. Habituel abortuslar, obstetriktendan dıetiyolojik ve prognostik faktör tayininde en yetersiz kalı konulardan biridir.nanTekrarlayan düşüklerin % 68'inde neden idiyopatiktir. Hemostatik hataları plasentalnnda kanı ğyatak damarları tı klı yol açabilmesinden yola çı larak, gebelik sı ndaa kı rasıkoagülasyon faktörlerindeki beklenmeyen değ ikliklerin düş oluşiş ük umuna nedenolabileceğ düşi ünülebilir. Gebeliğ baş lıgidişin arı atıiçin etkili bir uteroplasentaldolaş ş r ve bu dolaş hemostaz bozukluklarıı arttı ım m ndan etkilenebilir. Bu yüzdenmaternal trombofililer (Faktör V Leiden, Protrombin G20210A, MTHFR C677TmutasyonlarıProtein C, Protein S ve AT-III eksiklikleri) obstetrik açı önemli, danpatolojilerdir. Literatürde bu parametrelerin tekrarlayan fetal kayıplarla ilişkilişolduğ destekleyen çalıunu malar mevcuttur.şÇalımada Faktör V Leiden, Protrombin G20210A, MTHFR C677Tmutasyonları ve Protein C, Protein S, Antitrombin III eksikliklerine bağ gelişna lı entrombofilinin tekrarlayan düşüklerdeki rolünün, bu mutasyonları prevalansıilenşaraşrıtılarak ortaya konulmasıamaçlanmı r.tışÇalımaya Aralı 2004- Mart 2006 tarihleri arası Çukurova Üniversitesik ndaTı Fakültesi Kadı Hastalıp n kları Doğ Anabilim Dalı habituel abortus tanıve um 'na sıile başvuran 66 hasta ve 74 kontrol hastasıdahil edilmiş Hasta grubunu idiopatiktir.olarak tanımlanan tekrarlayan gebelik kaybıolan hastalar oluşturmaktadı Vaka ver.şıkontrol grubuna ait hastalarda yukarı ismi geçen parametreler çalılarak tespitdaı rı .edildi iki grup arası karş tıldında laşşÇalı sonucunda habituel abortus ve kontrol gruplarıma arası Protein C vendaAntitrombin III değerleri açından anlamlıfark bulunurken, Faktör V Leiden,sıProtrombin G20210A, MTHFR C677T mutasyonları Protein S değ arasıve eri ndakifark istatiksel olarak anlamsıbulunmuşz tur.Anahtar kelimeler: Tekrarlayan gebelik kaybıTrombofili.,VII

Etibar Eminov
Çukurova University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hormon tedavisi alan premenopozal ve postmenopozal kadınların mammografi bulgularındaki değişiklikler

ÖZETHormon tedavisi alan premenapozal ve postmenapozal kadınların mammografibulgularındaki değişikliklerTüm dünyada hormon tedavisi üç ana endikasyon için onay almıştır. Bunlarvasomotor semptomların tedavisi, ürogenital atrofinin önlenmesi ve osteoporozunönlenmesidir. Tüm bu nedenlerden dolayı kişiye özgü düzenlenmiş bir hormon tedavisininsağlayacağı yarar tartışmasızdır. Bununla birlikte meme kanseri riskini arttırdığında dairtartışmalar halen sürmektedir.Mammografi, meme kanserinin erken tanısında altın standart olan bir yöntemdir.Elli yaş üzerindeki kadınlarda meme kanserine bağlı mortaliteyi belirgin orandaazaltmaktadır. Her ne kadar mammografi meme lezyonlarının tanısında en duyarlı yöntemolsa da duyarlılığı % 85-90'nın üzerine çıkmamaktadır. Bunun en önemli nedeni yoğunmeme dokusunun, altında yatan lezyonu gizleme eğilimidir. Mammografilerin kullanımıkolaydır ve mammografideki dansite artışı, artmış meme kanseri riski ile yüksek orandailişkilidir. Hormon tedavisinin değişik çalışmalarda % 25 olguda meme dansitesinde artışile ilişkili olduğu söylenmektedir. Bu durum hormon tedavisi altındaki hastaların takibindememenin değerlendirmesini önemli kılmaktadır.Bu çalışmadaki amacımız, hormon tedavisi alan perimenopoz ve postmenopozaldönemdeki kadınların mammografi bulgularındaki değişiklikleri incelemek idi. Bu amaçla2000-Aralık 2005 tarihleri arasında Ç.Ü. Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum ADMenapoz Kliniğine başvuran, toplam 630 olgu çalışmaya alındı. Hastaların 441'i hormontedavisi alan hastalardan oluşuyordu. 189 hasta herhangi bir tedavi almayan kontrol grubuidi. Çalışmaya alınan olguların hormon tedavisi öncesi ve sonrası çekilmiş mamografileriretrospektif olarak değerlendirildi. Mamografiler, pattern değişikliği, lezyon değişikliği vedansite değişikliği açısından değerlendirildi.Çalışma sonucunda tibolon ve konjuge oral östrojen+MPA alan grupta % 3oranında LSK/SK (Dens) meme patterni oranı artarken siklik tedavi alanlarda % 4oranında artış oldu. Sadece oral östrojen alan grupta pattern değişikliği izlenmedi. Hormontedavisi almayan grupta ve Transdermal östrojen alan grupta ise hormon tedavisisonrasında tam tersi lipomatö meme patterni artmış olarak saptandı. Hormon tedavisivialanların ilk ve ikinci grafileri topluca değerlendirildiğinde ise dens meme oranı % 6'dan% 10'a çıkmıştı. Hormon tedavisi sonrası çekilen grafilerde lezyon insidansındaki artış %3,9 ile en çok oral östrojen alan grupta görüldü. Hormon tedavisi alanlarda dansite artışıgenel olarak % 16 iken HRT almayanlarda bu oran % 4,7 idi. En çok dansite artışı sikliktedavi alan grupta (% 41) sonra konjuge ösrojen+MPA alan grupta (% 23) gözlenmiştir.Anahtar kelimeler: menopoz, hormon tedavisi, mammografi.vii

Sedat Kızıltepe
Çukurova University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erken evre endometrium kanserinde laparoskopik cerrahinin laparatomik cerrahi ile karşılaştırılması

ÖZETEndometrium kanseri geliş ülkelerde 1970'li yımiş llardan sonra en sı görülenkğıkadı genital sistem kanseri haline gelmiş ve 1988 yında Fİn tir lı GO'nun aldı kararagöre cerrahi evrelemeyi gerektirir. Günümüzde pek çok merkezde cerrahi evrelemelaparotomik olarak yapılmaktadı Erken evre endometrium kanseri laparoskopikr.ıyaklaş alternatif olarak önerilmektedir.mşBu çalımada, kliniğimize başvuran klinik olarak evre 1 endometrium kanseriştanı almı hastalara evreleme için yapı laparatomik operasyonları aynısı lan ,ğzı ı rdıendikasyonla yaptı mı laparoskopik operasyonlarla karş tı k. Mart 2005-Mayılaş ssı ş2006 yı arası kiniğlları nda imize başvuran endometrium kanseri tanı almı54 hasta ikigruba ayrı . Grup 1'deki (n=26) hastalara laparoskopik cerrahi evreleme; grup 2'dekildı(n=28) hastalara laparatomik yolla cerrahi evreleme prosedürü uygulandıHastalar yaş. ,şsüresi,BMI, perioperatif ve postoperatif komplikasyon, operasyon ve hastanede kalıtoplanan lenf nodu sayı, pre-op ve post-op hemoglobin değsı erleri açındansıı rı .karş tıldı Grup 1 ve grup 2'deki hastaları demografik verileri(yaş BMI,laş n ,histopatolojik tanıbenzerdi.)Perioperatif komplikasyon görülme oranıgrup 1'de anlamlıolarak yüksekbulundu(p<0.05,grup 1'de %15.3,grup 2'de 0). Postoperatif komplikasyon görülmeoranı grup 2'de grup 1'e göre 1.5 kat fazla bulundu. Grup 2'de en sı görülenise kkomplikasyon yara yeri enfeksiyonu idi. Her iki grup için bakı postoperatiflanhemoglobin değerlerinin ortalamaları arasında anlamlı bir fark bulunamadı.Laparoskopi grubunun operasyon süresi anlamlıolarak uzun bulundu. Laparoskopikcerrahide ortalama operasyon süresi 239.6 dk, laparatomik cerrahide ise 119.1 dk idi veşsüresi laparoskopi grubundabu fark anlamlıkabul edildi(p<0.05). Hastanede kalışortalama 6.6 gün, laparatomi grubunda ise 13.6 gündü. Ortalama hastanede kalısüresilaparoskopi grubu için anlamlıolarak kı idi. Operasyonlar sı nda çı lan lenfsa rası kartınodu sayı laparoskopi grubunda anlamlısı olarak yüksek bulundu.VSonuç olarak, erken evre endometrium kanseri için laparoskopik cerrahiı ı rı ğ ıevreleme operasyonlarıklasik laparatomik yaklaşmlarla karş tıldında etkili velaşgüvenilir bir cerrahi alternatif gibi görünmektedir.Anahtar kelimeler: Erken evre endometrium kanseri, laparoskopi, cerrahievrelemeVI

Handan Özge Ağar
Çukurova University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preeklampik gebelerde vasküler endotelyal büyüme faktörü ve solubl fms benzeri tirozin kinaz ? 1 düzeyleri ve bunların birbirleri ile olan ilişkileri.

ÖZETPreeklampik Gebelerde Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü Ve Solubl Fms Benzeri Tirozin Kinaz ? 1 Düzeyleri Ve Bunların Birbirleri İle Olan İlişkileri.Amaç:Bu çalışmanın amacı, preeklampsi patogenezinde vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) ve solubl fms benzeri tirozin kinaz-1 (sFlt-1)'in rollerini ortaya koymak olup bu amaçla biz plazma VEGF ve sFlt-1 düzeylerini ve bunların birbirleri ile olan ilişkilerini değerlendirdik.Gereç Ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Perinatoloji Kliniğine 01.09.2006?01.09.2007 tarihleri arasında başvuran 60 preeklamptik gebe çalışmaya alındı. Aynı gebelik haftasındaki 60 normotansif gebe de kontrol grubu olarak alındı. VEGF ve sFlt?1 düzeyleri ELİSA yöntemi ile ölçüldü.Sonuçlar: Preeklamptik gebelerde kontrol grubu ile karşılaştırıldığında plazma serbest VEGF düzeyleri belirgin olarak düşüktü (4?11 pg/ml'ye karşılık 9?24 pg/ml; p=0,002;<0,05) Ne var ki, preeklamptik olgularda normotansif gebelere göre plazma sFlt-1 düzeyleri ise belirgin olarak yüksekti. (4899?9962 pg/ml'ye karşılık 900?3954 pg/ml; p=0,002;<0,05) Sistolik ve diyastolik kan basıncı ile plazma sFlt-1 düzeyi arasında pozitif bir ilişki, plazma serbest VEGF düzeyi ile sistolik ve diyastolik kan basıncı arasında negatif bir ilişki ve plazma serbest VEGF ile sFlt-1 düzeyleri arasında kuvvetli negatif bir ilişki mevcuttu.Yorum: Biz VEGF ve sFlt-1'in preeklampsi patogenezi ile ilişkili olduğunu bulduk. Azalmış serbest VEGF düzeyleri ile artmış sFlt?1 düzeylerinin endotel hücre yaşamı ve fonksiyonlarını bozabilmesine rağmen, her iki molekülün preeklampsi patogenezindeki spesifik rollerinin ortaya konabilmesi için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler:Vasküler endotelyal büyüme faktörü, preeklampsi,gebelik, solubl fms benzeri tirozin kinaz-1

Necdet Özbilen
Çukurova University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova üniversitesine başvuran infertil çiftlerde in vitro fertilizasyon endikasyonları

Bizim bu çalışmadaki amacımız kliniğimize başvuran infertil çiftlerde in vitro fertilizasyon ve intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu endikasyonlarının incelenmesidir. Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniği infertilite polikliniğine Mayıs 2005 ? Mayıs 2007 tarihleri arasında başvuran; in vitro fertilizasyon, intra sitoplazmik sperm enjeksiyonu/ embriyo transferi endikasyonu konulmuş 866 çift endikasyonlar ve infertilite etyolojileri açısından değerlendirildi. Bu hastalara infertilite etyolojisini araştırmaya yönelik öykü, yaş, fizik muayene, jinekolojik muayene, menstrüel siklusun 3. günü Estradiol, Folikül Stimülan Hormon değerleri, histerosalpingografi, yaşadığı il, vücut kitle indeksi, endikasyonu olan hastalara yapılan laparotomi, laparoskopi ve histeroskopi sonuçları, hastaların eşlerinin yaşı, yapılan spermiogram, testis biyopsisi sonuçları, eşlik eden hastalık, aile öyküsü sonuçları incelendi. Çalışmaya alınan 866 çiftin endikasyonları incelendiğinde; 379 çiftte (% 43,8) erkek faktörü, 313 çiftte (% 36,1) açıklanamayan infertilite, 153 çiftte (% 17,7) kadın faktörü, 21 çiftte (% 2,4) erkek faktörü ile birlikte kadın faktörü tesbit edildi. Kadın faktörü grubundaki 153 hastanın 82'sinde (% 53,6) tuboperitoneal faktör, 29'unda (% 19) oligoanovulasyon, 37'sinde (% 24,2) endometriozis, 5'inde (% 3,3) Oligoanovulasyon ile birlikte endometriozis tesbit edildi. Çalışmamızda açıklanamayan infertilite ve erkek faktörü oranları yüksek bulundu. Kadın infertilitesi oranları daha düşüktü. Yüksek erkek faktörü oranı bölgemizin Akdeniz iklimine sahip olması nedeniyle yazları kuru ve sıcak geçmesi, erkeklerde eski dönemlere oranla daha fazla sayıda slip iç çamaşırı giyilmesi ve testislerin vücuda daha yakın durması ve normalden sıcak olmasına bağlı olabilir. Bölgemizin tarım ve sanayi bölgesi olması, tarımda kullanılan insektisitlerin kontrolsüz kullanımı ve bu maddelere maruz kalınması erkek infertilitesi ile ilişkilendirilebilir. Ancak bu konuda kimyasallarla ilgili ayrıntılı toksikolojik çalışmaların yapılması gerekmektedir. Bölgemizde akraba evlilikleri sıktır. Akraba evliliklerinin sık olması toplumda gen sıklığında değişikliklere yol açar. Aynı gen ya da genotiplere sahip kişiler artar. Bu bozukluklarda sperm sayısı azlığı ile ilişkili olabilir.

İn vitro
Ramazan Ali Kılınç
Çukurova University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Postmenopozal dönemdeki kadınlara uygulanan hormon tedavisi ve antimuskarinik ilaçların üriner inkontinans üzerine etkisi

During the last century life expectancy of the women gets longer in the developed countries. This is resulted in increase of postmenopausal women population. In the menopausal period, because of the estrogen deficiency, low genitourinary system gets atrophy functional disorders like dysurea, nocturea, urgency, urinary incontinence and recurrent urinary tract infection occurs. These symptoms might prevented by hormone replacement therapy. It is supported that urinary incontinance is associated with menopause, however, no direct causative relationship between estrogen deficiency and urinary incontinence determined. In the menopausal period, ovarian failure, psychosomatic disorders and tissue aging are occured and which of these cause urinary incontinence is not known. As urinary incontinence prevalance is increasing after the fifth year of menopause, incontinence may be because of body aging. According to the controlled randomised studies, estrogen alone or with progestrerone does not improve urinary symptoms. The objective of this study is to evaluate the effect of hormone replacement therapy on urinary incontinence in postmenopausal women. It is performed between 1 September 2004 and 31 August 2005 in Cukurova University, Faculty of Medicine, Obstetrics and Gynecology Department, Menopause Unit 124 postmenopausal women who had urinary incontinence were included into the study. The patients were randomised to four groups. In group 1 patients had estrogen alone or hormone replacement therapy. In group2 ptients had trospiyum chlorid, in group three tolderodine and in group 4 only local estrogen. Follow up was done each 3 months for 1 year. During the followups subjective parameters were evaluated. In this prospective cross-sectional cohort study face to face questionnaire was used. According to our study, in the patients who took only hormone replacement therapy only subjective improving were observed. Among all the groups, the patients who took tolderodine symptoms were significiantly improved.

Svetlana Kulıyeva
Çukurova University
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Jinekolojik kanser tanısı olan hastalara uygulanan nefes egzersizinin bulantı kusma ve anksiyete üzerine etkisi.

Bu çalışma, jinekolojik kanser tanısı olan hastalara uygulanan nefes egzersizinin bulantı kusma ve anksiyete üzerine etkisini değerlendirmek amacıyla yürütülmüştür. Araştırma, deney ve kontrol grupları olmak üzere randomize kontrollü bir çalışma şeklinde tasarlanmış olup, Kasım 2024 – Mart 2025 tarihleri arasında Ankara Etlik Şehir Hastanesi Onkoloji Hastanesi Ayaktan Kemoterapi Ünitesi'nde yürütülmüştür. Araştırmanın örneklemi, jinekolojik kanser tanısı almış ve kemoterapiye yeni başlayacak (birinci kür) evre 1,2 ve 3 hastalardan seçilmiş olup belirlenen dahil edilme kriterleri doğrultusunda belirlenmiştir. Örneklem büyüklüğü G*Power 3.1.9.2 programı ile hesaplanmış ve her bir grup için 52 hasta olacak şekilde, toplam 104 hasta araştırmaya dahil edilmiştir. Deney grubuna, her üç kür boyunca kemoterapi öncesi ve sonrası nefes egzersizi uygulanmıştır. Hastalar, kürler arasında telefonla aranarak nefes egzersizlerini uygulamaları hatırlatılmış ve anksiyete, bulantı veya kusma yaşadıklarında egzersizi uygulamaları gerektiği belirtilmiştir. Kontrol grubuna ise yalnızca standart hemşirelik bakımı uygulanmıştır. Bulgular incelendiğinde; kontrol ve deney grubu hastalarından üç kür sonunda elde edilen verilere ilişkin tüm Cronbach Alfa katsayılarının 0.60'ın üzerinde olduğu ve çarpıklık-basıklık değerlerinin ±1.5 aralığında yer aldığı saptanmıştır. Dolayısıyla Rhodes Bulantı Kusma ve Öğürme İndeksi, VAS Ağrı Skalası ve Beck Anksiyete Ölçeği aracılığıyla toplanan verilerin tutarlı ve güvenilir olduğu, normal dağılım varsayımını karşıladığı belirlenmiştir. Bu nedenle araştırmanın analizlerinde parametrik yöntemler kullanılmıştır. Sonuç olarak, nefes egzersizinin jinekolojik kanser tanısı almış ve ayaktan kemoterapi ünitesinde kemoterapi alan hastalarda bulantı, kusma ve anksiyete düzeylerini azaltmada etkili olduğu saptanmıştır.

Didem Gül
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Health Sciences
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serum ve periton sıvısındaki sitokin seviyelerinin endometriozis tanısındaki yeri

Amaç:Endometriozisi olan hastaların periton sıvısı ve serumlarında İnterlökin-1, 6, 8, 11, 18, TNF-?, PAPP-A, Leptin ve CA-125 seviyelerini değerlendirerek hastalığın klinik tanısını sağlayacak non-invazif ve pratik testin araştırılması amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem:Etik Kurul onayı alındıktan sonra, Haziran 2005- Aralık 2007 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalına başvuran ve laparoskopi yapılan hastalar çalışmaya alındı. Bu çalışmada endometriozisi olan 15 olgu hasta grubuna, endometriozisi olmayan olgulardan 22'si ise kontrol grubu olarak belirlendi. Laparoskopi sırasında hasta ve kontrol grubundan alınan periton sıvısı ve kan örnekleri Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi biyokimya laboratuarında İnterlökin-1, 6, 8, 11, 18, TNF-?, PAPP-A, Leptin ve CA-125 seviyeleri ölçüldü.Bulgular:Hastaların medyan yaşı 30 (min-maks: 20-44), medyan BMI 25 (min-maks: 20-31) idi. Yapılan istatistiksel testler sonucunda endometriozisi olan hastaların serum CA-125 seviyesi anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,03). Disparonisi olan kişilerin periton sıvısı İnterlökin-18 seviyesi düşük bulundu (p=0,029). Hasta grubunun periton sıvısı leptin seviyesi kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde düşüktü (p=0,007).Sonuç:Endometriozisin etiyopatogenezinde birçok sitokin sorumlu tutulmaktadır. Periton sıvısı leptin seviyesi ileri evre endometrioziste azalmıştır. Kan CA-125 seviyesi endometriozis tanısı ve takibinde kullanılabilecek bir testtir. Yapılan çalışmada literatür ile uyumlu sonuçlar bulunmuştur.Anahtar Kelimer: Endometriozis, Sitokin, Pertion Sıvısı, Serum, Laparoskopi.

Asit sıvısıEndometriyozSitokinler
Ebru Ünal
Çukurova University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fetal trombofilinin preeklampsi ve intrauterin büyüme geriliği olgularında etkisi

Amaç: Amacımız preeklampsi ve intrauterin büyüme geriliği olgularında maternal ve fetal trombofili aranarak bu hastalıkların oluşumundaki etkilerini araştırmaktır.Gereç ve yöntem: Çalışmaya Mart 2007- Şubat 2008 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'na başvuran 50'si çalışma grubu 50'si sağlıklı olmak üzere toplam 100 gebe dahil edildi. Çalışma grubu da preeklamptik grup (39 hasta) ve preeklampsi+IUGR grubu (11 hasta) olarak 2 alt gruba ayrıldı.Doğum sırasında tüm annelerden B12, folik asit, homosistein ve Faktör V Leiden, MTHFR 667, MTHFR 1298, Protrombin 20210 mutasyonları, bebekten de fetal kordondan kan alınarak Faktör V Leiden, MTHFR 667, MTHFR 1298, Protrombin 20210 mutasyonları çalışıldı.Sonuçlar: Çalışma grubu ile kontrol grubu incelendiğinde anne yaşı (p=0,329), gebelik sayısı (p=0,239) ve doğum sayısı (p=0,679) açısından istatistiksel olarak farklılık gözlenmemiştir. Ancak gebelik haftası (p<0.001) ve doğum ağırlığı (p<0.001) açısından her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur. Çalışma ve kontrol grubundaki gebelerin serum B12, folat ve homosistein seviyeleri karşılaştırıldığında serum B12 (p=0,124) ve folat (p=0,609) düzeylerinde istatistiksel olarak fark saptanmamış ancak homosistein (p<0.001) seviyeleri arasında iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Çalışma grubu ve kontrol grubu arasında hem maternal hem de fetal Faktör V Leiden, MTHFR 667, MTHFR 1298, Protrombin 20210 mutasyonlarının sıklığı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı.Yorum: Homosistein seviyeleri çalışma grubunda kontrol grubuna göre yüksek saptanmasına rağmen, maternal ve fetal Faktör V Leiden, MTHFR 667, MTHFR 1298, Protrombin 20210 mutasyonları gibi kalıtsal trombofililer ile preeklampsi ve intrauterin büyüme geriliği arasında ilişki bulmadık.Anahtar kelimeler: Fetal trombofili, maternal trombofili, preeklampsi, intrauterin büyüme geriliği.

Fetal gelişme geriliğiHipertansiyonKan pıhtılaşması+2
Meliz Onbaşıoğlu
Çukurova University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tekrarlayan gebelik kaybı olan olgularda endometriyal CD56+ Natural Killer hücrelerinin araştırılması

Amaç: Tekrarlayan gebelik kayıplarında, endometriyumda bulunan CD56pozitif Natural Killer hücrelerinin etiyolojideki rolünü araştırmak.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya, Şubat 2006-Mayıs 2008 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı polikliniğine başvuran, hiçbir düşük nedeni bulunmayan 2 veya daha fazla gebelik kaybı olan kadınlar hasta grubu olarak; 2 veya daha fazla canlı doğum yapmış, düşüğü olmayan kadınlar ise kontrol grubu olarak alındı. Çalışma vaka-kontrol şeklinde yapıldı. CD56pozitif Natural Killer hücresi bakmak için alınan endometriyal biyopsiler menstruel siklusun 21-24. günlerinde Pipelle aleti ile alındı. Dokular parafin blok yapıldıktan sonra kesilerek CD56 birincil antikoru ile boyandı ve ışık mikroskobunda 400 büyütme ile 10 alanda CD56 ile pozitif boyanan hücre sayıldı. Hasta ve kontrol grubundaki bütün kadınlardan biyopsi alındığı gün de serumda progesteron değerine bakıldı.Bulgular: Hasta ve kontrol grubu yaş ve gebelik sayısı açısından benzerdi. Endometriumdan elde edilen CD56poziitif Natural Killer hücre sayısı hasta grubunda daha az bulundu (p>0,05).Sonuç: Bu çalışmaya göre tekrarlayan gebelik kaybı için düşük etyolojisini açıklamakta uterin CD56pozitif NK hücre sayısı anlamlı değildir.Anahtar kelimeler: CD 56, natural killer hücresi, tekrarlayan gebelik kaybı

AbortusEndometriyumGebelik+1
Hale Erbaş
Çukurova University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gebelikte bulantı kusması olan kadınların hastaneye yatış endikasyonunun belirlenmesinde PUQE (Pregnancy-Uniqe Quantification of Emesis and Nausea) skorlaması ile fizik muayene bulguları ve laboratuar sonuçlarının karşılaştırılması

Gebelikte Bulantı Kusması Olan Kadınların Hastaneye Yatış Endikasyonunun Belirlenmesinde PUQE (Pregnancy-Uniqe Quantification of Emesis and Nausea) Skorlaması ile Fizik Muayene Bulguları ve Laboratuar Sonuçlarının KarşılaştırılmasıAmaç: Bulantı kusması olan gebelerin hastaneye yatış endikasyonunu belirlemede kısa ve basit bir skorlama sistemi olan, PUQE skorlama sistemi ile laboratuar ve fizik muayene bulgularını karşılaştırmayı ve yatış endikasyonunu belirlerken fizik muayene ve laboratuar sonuçlarına ihtiyaç duymadan, kısa ve pratik bir şekilde yatışa karar verebilmeyi hedefledik.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 01 Temmuz 2008 ile 28 Şubat 2009 tarihleri arasında hastanemize başvuran, bulantı-kusma yakınması olan, ?14 hafta'lık, canlı, tekil gebelikler dahil edildi. Hastaların klinik ve laboratuar değerlendirmesinin yanı sıra PUQE puanlama sistemi için anket de uygulandı. Hastaneye yatış ihtiyacı olduğu düşünülen ya da ayaktan tedaviye alınan gebeler PUQE puanı ve vücut kütle indeksi açısından değerlendirildi. Gruplar arası farklılıklar student-t testi veya ki-kare testi kullanılarak değerlendirildi.Bulgular: Çalışma döneminde kıstaslara uyan 250 hasta değerlendirmeye alındı. Hastaların yaş, vücut kütle indeksi, gebelik haftası ve PUQE puan ortalaması sırasıyla 27,9±5,5 (17?42); 24,94±4,6 (16?44); 9,3±2,4 (3?14); 6,26±3,54 (3-15)'dır. Hastaneye yatanlarla yatmayanlar arasında yaş, gebelik haftası, gravidite ve parite açısından farklılık saptanmamıştır. Ancak hastaneye yatış endikasyonu verilen hastalarda VKİ anlamlı olarak daha düşük (P=0,016), PUQE puan ise anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur(P=0,000). Hastaneye yatış endikasyonunun belirlenmesinde PUQE puanlama sistemi fizik muayeneyle karşılaştırılmasında duyarlılık % 96,34, özgünlük % 80,23, pozitif öngörü değeri % 92, negatif öngörü değeri ise % 90,28 olarak bulunmuştur.Sonuç: VKİ azalması ve PUQE puanının artması hastaneye yatış ile sıkı uyum göstermektedir. PUQE skorlaması geblikteki bulantı-kusmanın şiddetini tayin etmede etkin bir yöntemdir ve gebelikte bulantı-kusmadan yakınan hastalarda yatış endikasyonunu belirlemek için de kullanılabilir.Anahtar Kelimeler: Bulantı, kusma, gebelik, hastaneye yatış, PUQE puanlama sistemi

BulantıGebelikHastaneye yatırma+2
Mete Sucu
Çukurova University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preeklamptik gebelerde prepartum dönemde maternal serum vasküler hücre adezyon molekülü 1 ve fibronektin düzeyleri

Amaç: Bu çalışmanın amacı, preeklampsi patogenezinde Vasküler Hücre Adezyon Molekülü ve Fibronektin'in rollerini ortaya koymak olup bu sebeple prepartum dönemde plazma seviyeleri ölçülmüştürGereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Perinatoloji Kliniğine 01.03.2008 ? 01.03.2009 tarihleri arasında başvuran 80 preeklamptik gebe çalışmaya alındı. Tüm preeklamptik hastlar perinatoloji servisine yatırılıp izlendi. Aynı gebelik haftasındaki 80 normotansif gebe de kontrol grubu olarak alındı. Vasküler Hücre Adezyon Molekülü 1 ve Fibronektin düzeyleri Enzyme Linked Immunosorbent Assay yöntemi ile ölçüldüBulgular: Preeklamptik gebelerde kontrol grubu ile karşılaştırıldığında plazma Vasküler Hücre Adezyon Molekülü 1 ve fibronektin değerleri anlamlı olarak yüksek bulundu (sırasıyla P:0,043 ve 0,0001). Preeklamptik gebelerde, plazma fibronektin ve Vasküler Hücre Adezyon Molekülü 1 konsantrasyonları ve sistolik- diastolik kan basıncı değerleri arasında pozitif korelasyon saptandı ve ayrıca doğumda gebelik haftası ve bebek ağırlığı değerleri ile sistolik ?diastolik kan basıncı değerleri arasında negatif korelasyon saptandıSonuç: Biz çalışmamızda Vasküler Hücre Adezyon Molekülü 1 ve Fibronektin değerleri ile preeklampsi patofizyolojisi arasında ilişki olduğunu saptadık. Yükselmiş Vasküler Hücre Adezyon Molekülü 1 ve fibronektin değerlerinin endotel disfonksiyonu ile ilişkili olduğunu saptamamıza rağmen her iki molekülün preeklampsi patogenezindeki spesifik rollerinin ortaya konabilmesi için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardırAnahtar Sözcükler: Vasküler Hücre Adezyon Molekülü, Fibronektin, Preeklampsi, Gebelik.

Adezyon molekülleriFibronektinlerGebelik+2
Eren Doğan
Çukurova University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gestasyonel trofoblastik hastalık oluşumu ve prognozu bakımından MDM2 gen ekspresyonu, P53, C-ERBB-2 ve Kİ-67 ekspresyonu ile klinik parametrelerinin değerlendirilmesi

Amaç: mdm2 gen ekspresyonu, p53 ekspresyonu, c-erbB-2 ekspresyonu, Ki-67 ekspresyonu ve klinik parametrelerin gestasyonel trofoblastik hastalık oluşumu ve prognozundaki etkilerinin değerlendirilmesi.Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Jinekolojik Onkoloji Birimi'nde Ocak 1997- Ağustos 2009 tarihleri arasında gestasyonel trofoblastik hastalık tanısı alarak takip ve tedavi olmuş, Çukurova yöresinde yaşayan 81 hasta ile 23 kontrol olgusu olmak üzere toplam 104 olgu çalışmaya alındı. Hem vaka ve kontrol grubu, hem de vaka grubu alt gruplara ayırılarak yapılan değerlendirmede mdm2 gen ekspresyonu, p53 ekspresyonu, c-erbB-2 ekspresyonu, Ki-67 ekspresyonu,yaş, gravida, parite, abortus, sigara kullanımı, infertilite öyküsü, kan grubu ve beta-hCG değerleri analiz edildi.Bulgular: Vaka ve kontrol grubu arasında p53 ekspresyonu ve parite değişkenleri bakımından anlamlı sonuç elde edilirken diğer değişkenler bakımından sonuçlar benzer bulundu. Vaka grubu, iyi ve kötü klinik prognoza sahip vakalar olmak üzere ikiye ayırılarak değerlendirildiğinde; mdm2 gen ekspresyonu, p53 ekspresyonu, c-erbB-2 ekspresyonu ve beta-hCG seviyesi değişkenleri bakımından anlamlı sonuç elde edilirken diğer parametreler bakımından sonuçlar benzer bulundu.Sonuç: p53 ekspresyonu ve parite sayısı gestasyonel trofoblastik hastalık oluşumunda etkili değişkenler olup, hastalık için tanısal olarak anlamlı bulundu. mdm2 gen ekspresyonu, p53 ekspresyonu, c-erbB-2 ekspresyonu ve beta-hCG seviyesi değişkenleri gestasyonel trofoblastik hastalığın kötü prognostik gelişiminde anlamlı bulundu. Değerlendirmeye alınan diğer değişkenler ile gestasyonel trofoblastik hastalık oluşum ve prognozu arasında ilişki saptanamadı.Anahtar kelimeler: gestasyonel trofoblastik hastalık, mdm2, p53, c-erbB-2, Ki-67, beta-hCG.

Genler-C-Erbb-2
Burcu Özbakır Dülger
Çukurova University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

IVF-ICSI-ET sikluslarinda luteal faz desteği için verilen progesteron ve progesteron + östradiolün gebelik oranlarina etkisi

Amaç: Gonadotropin releasing hormon analogları (GnRHa) kullanılarak kontrollü ovarian hiperstimulasyon yapılan IVF- ICSI-ET sikluslarında, luteal faz desteği için tek başına progesteron ile progesterona ilave olarak verilen östrojen ile elde edilen gebelik oranlarını karşılaştırmaktır.Gereç ve Yöntem: GnRH anologunun kullanıldığı kontrollü ovaryan hiperstimülasyon sikluslarında luteal fazda agonist tedavisi kesildikten sonra hipofizer baskılanma devam edeceği için luteal faz ortasında östrojen ve progesteron seviyelerinde düşme olmaktadır. Bu çalışma ile rutin olarak luteal faz desteği amacıyla kullanılan progesteron desteğine ek olarak östrojen kullanılmasının gebelik oranlarını iyileştirip iyileştirmediğini araştırdık. Çalışmamız Aralık 2008-Ekim 2009 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları-Doğum Kliniğinin Yardımla Üreme Merkezi Ünitesinde prospektif olarak kadın yaşı 20 ile 40 olan 142 infertil hasta alınarak yapıldı. 71 hastaya vajinal yoldan 90 mg progesteron jel, 71 hastaya aynı doz progesterona ek olarak haftada bir transdermal östrojen verildi. Embriyo transfer günü ve embriyo tranferi sonrası 12. Günde E2 serum seviyeleri ölçüldü. Her iki grup serum E2 seviyeleri, ßhCG pozitifliği, devam eden gebelik oranları, biyokimyasal abortus, klinik abortus oranları açısından karşılaştırıldı.Bulgular: Çalışmaya alınan hastalardan progesteron + östrojen alan grupta ßhCG pozitifliği 20 (% 28,2), progesteron alan grupta ise 18 (% 25,4) tesbit edildi. Devam eden gebelik oranları progesteron + östrojen alan grupta 11 (% 15,5), progesteron alan grupta ise 10 (% 14,1) hastada tesbit edildi. Biyokimyasal abortus progesteron + östrojen alan grupta 7 (% 9,9), progesteron alan grupta ise 6 (% 8,5) hastada tesbit edildi. Klinik abortus her iki grup da 1 (% 1,4) hastada tesbit edildi.Sonuç: Çalışmamızda progesterona östrojen eklemenin ßhCG pozitifliği, devam eden gebelik, biyokimyasal ve klinik abortus oranlarına etkisi olmamıştır. Östrojen eklenen grupta embriyo transfer günü ve embriyo transferi sonrası 12. Gün E2 seviyelerinde anlamlı değişiklik izlenmedi. Gebe olanların 12. Gün E2 seviyeleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulundu. Çalışmadan çıkarılacak sonuç luteal faza östrojen eklemenin faydası yoktur. Embriyo transferi sonrası 12. Gün E2 seviyesi OHSS gelişmemiş olan hastalarda gebeliğin bir göstergesi olabilir.Anahtar Kelimeler: IVF-ICSI-ET siklusları, GnRH agonisti, Luteal faz desteği, progesteron, östrojen.

Fertilizasyon-in vitroGonadorelinGonadotropinler+5
Çiğdem Akçabay
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Epitelyal over kanserlerinde neoadjuvan kemoterapi sonrası uygulanan sitoredüktif cerrahi ile primer sitoredüktif cerrahinin karşılaştırılması

Amaç: Over kanserlerinin en sık görülen türü epitelyal over kanseridir. Hastaların büyük kısmı ileri evrelerde tanı almaktadır. Epitelyal over kanserlerinde birincil tedavi yaklaşımı cerrahidir. Cerrahi öncesi kemoterapi uygulanması ile yeterli cerrahiyi sağlamak, işlem sırasında kan kaybını azaltmak, gelişebilecek komplikasyonları en aza indirgemek, hastanede kalış süresini azaltmak ve hastaların yaşam kalitesini artırmak amaçlanmaktadır. Bu çalışmada cerrahi öncesi kemoterapi uygulanan olgular ile direk cerrahi yapılan olguların sonuçları karşılaştırılmıştır.Gereç ve Yöntem: 2006-2009 yılları arasında epitelyal over kanseri nedeniyle ameliyat olan evre IIIC ve IV hastalar geriye dönük olarak değerlendirildi. Neoadjuvan kemoterapi sonrası sitoredüktif cerrahi uygulanan hastalar grup 1, birincil sitoredüktif cerrahi uygulunan hastalar grup 2 olarak değerlendirildi. Gruplar arasında ameliyat süreleri, yeterli cerrahinin yapılabilirliliği, ameliyat sırasında ve sonrasında gelişen komplikasyonlar, ameliyat sırasında kan transfüzyonu gereksinimleri, hastanede kalış süreleri ve ortalama sağ kalım süreleri karşılaştırıldı. Sonuçlar arasında istatistiksel önem düzeyi için p değeri <0,05 olarak alındı.Bulgular: Birinci grupta 30 hasta, ikinci grupta ise 28 hasta yer almaktadır. Grup 1'de optimal sitoredüksiyon oranı %80 iken ikinci grupta bu oran % 67,9 olarak saptanmıştır (p=0,373). Grup 1'de ameliyat süresi ortalama 122,3 dakika, grup 2'de ise ortalama 151,3 dakika olarak saptanmıştır (p=0,001). Her iki grupta da ameliyat sırasında komplikasyon gelişmemiştir. Grup 1'deki hastaların % 39,7'sine, grup 2'deki hastaların ise % 78,6'sına kan transfüzyonu yapılmıştır (p=0,008). Grup 1'de hastanede kalış süreleri ortalama 8,6 gün iken grup 2'de ortalama 11,3 gün olarak saptanmıştır (p=0,08). Grup 1'deki hastalarda ameliyat sonrasında komplikasyon ve yoğun bakım ihtiyacı gelişmemiştir. Grup 2'deki hastalarda ise ameliyat sonrasında % 14,3 oranında komplikasyon ve % 14,3 oranında yoğun bakım ihtiyacı gelişmiştir. Grup 1'deki hastalarda ortalama sağ kalım süreleri 37,5 ay, grup 2'deki hastalarda ise 35,4 ay olarak saptanmıştır (p=0,791).Sonuç: Neoadjuvan kemoterapi uygulaması sonrası yapılan cerrahi ile hastaların ameliyat süreleri, yapılan kan transfüzyonu, hastaların hastanede kalış süreleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalmıştır. Her iki gruptaki hastaların, ameliyat yeterlilikleri ve hastaların ortalama sağkalım süreleri açısından bakıldığında neoadjuvan kemoterapi sonrası cerrahi grubunda artmıştır ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır.Anahtar Kelimeler:Epitelyal over kanseri, neoadjuvan kemoterapi, sitoredüktif cerrahi, komplikasyon.

Antineoplastik ajanlarCerrahiCerrahi-kadın doğum+4
Mustafa Katar
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uterin Septum'lu olgularda histeroskopik septum insizyonu sonrası gebelik sonuçları

Amaç: Tekrarlayan gebelik kaybı öyküsü veya primer infertilite tanısı ile başvuran ve uterin septum tespit edilen olgularda histeroskopik septum insizyonu sonrası gebelik sonuçlarının retrospektif olarak incelenmesidir.Gereç ve Yöntem: Ocak 2002-Aralık 2007 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği İnfertilite Polikliniğine primer infertilite veya tekrarlayan gebelik kaybı nedeniyle başvuran ve HSG'de uterin septum tespit edilen 76 hasta çalışmaya dahil edildi. 27 hasta primer infertil, 49 hasta tekrarlayan gebelik kaybı öyküsü olan grupta idi. Tüm olgulara genel anestezi altında laparoskopi eşliğinde histeroskopik septum insizyonu operasyonu uygulandı. Postoperatif takip süresi 18± 8 ay olarak alındı. Her iki grup operasyon öncesi ve sonrası toplam gebelik sayısı, toplam abortus, preterm, term doğum sayısı, kümülatif canlı doğum oranları, doğum şekilleri, kontrol HSG'leri ve reopere olmaları açısından karşılaştırıldı.Bulgular: 55 (% 72,4) hastanın komplet, 21 (% 27,6) hastanın inkomplet septumu mevcuttu. Operasyon sonrası 76 hastanın 55 (% 72,4)'i gebe kaldı, toplam gebelik sayısı 79 idi. Bunun 14 (% 17,8)'ü spontan abortus, 12 (% 15,2)'si preterm doğum, 53 (% 67)'ü term doğum olarak tespit edildi. Operasyon öncesi % 3,4 olan kümülatif canlı doğum oranı operasyon sonrası % 70' e yükselmiştir.Sonuç: Uterin septumun histeroskopik insizyonu kolay uygulanabilir ve etkin bir yöntemdir. Özellikle tekrarlayan gebelik kaybı öyküsü olan hastalarda operasyonun başarısı primer infertil olan hastalara göre daha fazladır.Anahtar Kelimeler:Mülleryan anomali, uterin septum, histeroskopik metroplasti

AbortusGebelikHisteroskopi+4
Aslı Altınordu Atcı
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anti-Müllerian Hormonunun (AMH) IVF hastalarında over rezervini belirlemekteki rolü

ÖZETAnti-Müllerian Hormonunun (AMH) IVF Hastalarında Over Rezervini Belirlemekteki RolüAmaç: Over rezervini belirlemede AMH(anti-müllerian hormon)'un diğer kullanılan rezerv belirteçleriyle kıyaslayarak etkinlik ve güvenirliliğini tespit etmektir.Gereç- Yöntem: Çalışmamız Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinde prospektif olarak planlandı. Eylül 2009-Temmuz 2010 tarihleri arasında hastanemiz Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezinde yaşı 18-45 arası olan 89 infertil çift değerlendirmeye alındı. Hastalar ilk başvurduklarında öyküleri alınıp, fizik muayene ve pelvik muayeneleri yapıldı. Adetin 3.günü bazal serum FSH, LH, E2, prolaktin, sT3, sT4, TSH seviyeleri ölçüldü. Aynı gün AMH için kan alınıp, Eliza yöntemiyle AMH değerleri ölçüldü. Transvaginal ultrason ile over volümü ve AFC (antral folikül sayısı) belirlendi. Çalışmamızda tüm hastalara GnRH agonisti ile long protokol uygulandı. 18 mm'den büyük folikül gelişen hastalardan oosit toplama işlemi yapıldı. Tedavi başarısı toplanan oosit sayısına göre belirlendi. Toplanan oosit sayısı >=4(iyi yanıt), <4(kötü yanıt) olarak 2 gruba ayrıldı. Daha sonra elde edilen sonuçlar over rezerv tespitinde kullanılan diğer parametrelerle istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Ayrıca AMH ile gebelik oranları arasında istatistiksel ilişki olup olmadığı araştırıldı.Bulgular: İki grup arasında infertilite süresi (p: 0,867), vücut kitle indeksi (p: 0,819), LH (p: 0,779), E2 düzeyleri (p: 0,487) ortalamaları açısından anlamlı fark görülmemiştir. İki grup arasında yaş (p: 0,027), serum FSH (p: 0,036) , MİF düzeyleri (p: 0,001), hCG günü E2 düzeyleri (p: 0,001) , antral folikül sayısı (p: 0,002), hCG günü folikül sayısı (p:0,001), matür oosit sayısı (p: 0,001) istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermiştir. MİF için cut off değeri 0,24 ng/ml alındığı zaman sensitivitesi % 82,1; spesifitesi % 72,7 olarak saptandı. MİF en yüksek sensitivite ve spesifiteye sahip bulundu. MİF>0,24 ng/ml olan grupta 24 (% 39,3), diğer grupta ise 3 (% 10,7) gebelik izlendi ve p=0,006 idi gruplar istatistiksel olarak farklı bulunmuştur. MİF>0.24 ng/ml olan grupta 17 (% 27,8) canlı gebelik, diğer grupta ise 2 (% 7,1) canlı gebelik izlendi ve p=0,075 idi ve gruplar istatistiksel olarak farklı bulunmamıştır.Sonuç: Serum AMH seviyesi ile over cevabı arasında kuvvetli ilişki olduğunu gördük. Aynı zamanda yüksek MİF seviyeleri kimyasal gebelik başarısıyla da ilişkilidir. Ancak canlı doğumla MİF arasında herhangi bir ilişki saptanmamıştır.Anahtar kelimeler: IVF-ICSI-ET siklusları, AMH/MİF, over rezervi, gebelik

Antimüllerian hormonEmbriyo nakliFertilizasyon-in vitro+6
Haççe Yeniçeri
Çukurova University
2011
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kontrollü Overyan Hiperstimülasyon (KOH) uygulanan Olgularda Overyan Hiperstimülasyon Sendromu (OHSS) görülme insidansı

Amaç: Overyan hiperstimülasyon sendromu gonadotropinlerle yapılan ovulasyon indüksiyonunun iatrojenik bir komplikasyonudur. Bu çalışmada; kliniğimizde IVF- ICSI / ET siklusuna alınan ve kontrollü overyan hiperstimülasyon uygulanan olgularda OHSS insidansını belirlemek amaçlandı. Bunun yanında OHSS risk faktörleri açısından OHSS gelişen ve gelişmeyen gruptaki hastaların karşılaştırılması hedeflendi.Gereç ve yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezinde 01 Ocak 2006 ve 30 Aralık 2009 tarihleri arasında kontrollü overyan hiperstimülasyon yapılan IVF- ICSI / ET siklusları incelendi. Hastalar OHSS gelişen ve gelişmeyen olarak iki gruba ayrıldı. Her iki gruptaki hastaların dosyaları yaş, kilo, boy, vücut kitle indeksi, PKOS varlığı, önceki OHSS öyküsü, bazal USG bulguları, adetin 3. günü bakılan E2, FSH, LH seviyeleri, kullanılan tedavi protokolü, kullanılan gonadotropin dozları ve süreleri, hCG dozları ve tipi, hCG günü matür folikül sayısı ve E2 konsantrasyonu, aspire edilen preovulatuar folikül sayısı, aspire edilen küçük folikül sayısı ve toplanan oosit sayıları ve gebelik olup olmadığı açısından tarandı.Bulgular: OHSS gelişen gurupta 69 siklus, gelişmeyen grupta ise 1373 siklus mevcuttu. Çalışmamızda orta şiddetli OHSS insidansı % 4, şiddetli OHSS insidansı % 0,2 olarak bulundu. Tüm OHSS vakaları için ise insidansımız % 4,7 idi. Bazal LH değeri, LH/FSH oranı ve hCG günü E2 değeri yüksek olan hastalarda OHSS gelişimi daha fazla izlendi. OHSS gelişen grubun hCG günü matür folikül sayısı, aspire edilen preovulatuar folikül sayısı, aspire edilen küçük folikül sayısı ve toplanan oosit sayıları OHSS gelişmeyen gruba göre daha yüksekti (p=0,0001). PKOS olan hastalarda OHSS gelişme riski PKOS olmayan hastalara göre 7,6 (% 95 GA 4,3-13,5) kat daha fazladır. Gebelik oluşan gruplarda OHSS riski oluşmayana göre daha fazladır (p=0,0001). OHSS öyküsü olan hastalarda OHSS gelişme olasılığı olmayanlara göre 15,2 (% 95 GA 4,71-49,35) kat daha fazla bulundu. Yine hCG günü E2 değeri 3000 pg/ml'nin üzerinde olanlarda OHSS gelişme olasılığı 7,7 (% 95 GA 4,6-12,8) kat daha fazla saptandı. Antagonist protokol ile long luteal agonist protokol karşılaştırıldığında OHSS gelişimi açısından aralarında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p=0,069). Çalışmamızda OHSS gelişimi açısından üriner 10000 IU ve rekombinant 250 mcg hCG arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p=0,992). Yaş, VKİ, LH/FSH tek değişkenli analizde risk faktörü olarak bulunsa da çoklu logistik regresyon analizi sonucunda OHSS için bir risk faktörü olmadığı saptanmıştır. OHSS gelişen grup (n=69) OHSS tipine bakıldığında 51 hasta erken tip,18 hasta ise geç tip OHSS idi. Yine hastaların 8 tanesi hafif, 58 tanesi orta, 3 tanesi şiddetli OHSS idi.Sonuç: Çalışmamızda gebelik, E2 değerinin >3000 pg/ml olması, LH/FSH oranının>2 olması, PKOS öyküsü OHSS için risk faktörü olarak bulundu. Riskli olgularda kontrollü olarak uygun folikül gelişimini sağlayacak en düşük dozda tedavi verilmelidir ve tedavi protokolleri bireyselleştirilmelidir. Tedavi esnasında folikül gelişimi, ultrasonografi ve östradiol takibi ile yakından izlenmelidir. Gerekli vakalar hastaneye yatırılmalı ve yakından takip edilmelidir.Anahtar kelimeler: IVF-ICSI/ET siklusları, hCG, östradiol, gonadotropin, OHSS

Embriyo nakliFertilizasyon-in vitroGonadotropinler+6
Hüseyin Kunter Tatar
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

IVF-ICSI-ET sikluslarında luteal faz desteği için verilen progesteronun intramuskuler ve intravajinal kullanımının gebelik oranlarına etkisinin karşılaştırılması

İn Vitro Fertilizasyon - Embriyo Transferi Sikluslarında Luteal Faz Desteğinde İntramusküler ve Vajinal Progesteron Kullanımının Gebelik Oranlarına EtkisiAmaç: Gonadotropin releasing hormon analogları (GnRHa) kullanılarak kontrollü ovaryan hiperstimulasyon yapılan İn Vitro Fertilizasyon - Embriyo Transferi sikluslarında, luteal faz desteği için intramuskuler progesteron ve vajinal progesteron ile elde edilen gebelik oranlarını karşılaştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya kontrollü ovaryen hiperstimulasyon ile birlikte İn Vitro Fertilizasyon - İntrasitoplazmik Sperm Enjeksiyonu - Embriyo Transferi yapılan 66 hasta dahil edildi. Oosit toplanma gününden başlayarak 32 hastaya vajinal (günlük 90 mg jel) ve 34 hastaya intramuskuler progesteron (günlük 50 mg) verildi. İki grup arasında ß-hCG pozitifliği(?20 mİU/mL), klinik gebelik, canlı doğum ve implantasyon oranları karşılaştırıldı.Bulgular: İn Vitro Fertilizasyon - İntrasitoplazmik Sperm Enjeksiyonu ve Embriyo Transferi yapılan kadınlarda oosit toplanma günü başlanarak günde bir kez vajinal jel(90 mg) veya intramuskuler progesteron (50 mg) kullanılması ile benzer oranlarda ß-hCG pozitifliği, klinik gebelik, implantasyon oranları ve canlı doğum oranları görülmüştür.Sonuç: Luteal faz desteği olarak kullanılan vajinal progesteron desteği sonuçları ile intramuskuler progesteron desteği ile elde edilen sonuçlar benzer görüldü. Vajinal yolla progesteron desteğinin effektif ve hastalar tarafından daha kolay tolere edilebilen bir metod olması, luteal faz desteğinde vajinal yolun altın standart olmasını sağlamaktadır.Anahtar Kelimeler: in vitro fertilizasyon, intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu -embriyo transferi siklusları, progesteron, luteal faz desteği

EmbriyoEmbriyo nakliEnjeksiyonlar+7
Mehmet Murat Işıkalan
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Normal over rezervine sahip infertil hastalarda IVF-ICSI-ET Sikluslarında GnRH agonist uzun protokol ile gnrh antagonist protokolün karşılaştırılması

Normal Over Rezervine Sahip İnfertil Hastalarda IVF-ICSI-ET Sikluslarında GnRH Agonist Uzun Protokol İle GnRH Antagonist Protokolün KarşılaştırılmasıAmaç: Normal over rezervine sahip infertil hastalarda rekombinant FSH (rFSH) kullanılarak kontrollü overiyan stimülasyon yapılan IVF-ICSI-ET sikluslarında, GnRH agonist uzun protokol ile fleksible multidoz GnRH antagonist protokolü karşılaştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinin Yardımla Üreme Merkezi Ünitesinde 01.01.2007 ? 01.03.2010 tarihleri arasında kontrollü over stimülasyonu (KOS) için rekombinant FSH kullanılmış ve sonrasında IVF-ICSI-ET uygulanmış 1765 hastanın dosyaları retrospektif olarak taranarak kullanıldı. 649 hastaya rekombinant FSH ile GnRH agonist long protokol uygulanmış olduğu tespit edildi. 249 hastaya ise rekombinant FSH ile fleksible multidoz GnRH antagonist tedavisi uygulandığı tespit edildi. Belirlenen kriterlere uyan 121 rekombinant FSH ile GnRH agonist uzun protokol uygulanan hasta ve 53 rekombinant FSH ile fleksible multidoz GnRH antagonist protokol uygulanan hasta olmak üzere, toplamda 174 hasta çalışmaya dahil edildi. Seçilen hastaların dosyalarından gerekli bilgilere ulaşıldı. İki grup arasındaki ortalama; hCG pozitiflik oranlarının, klinik gebelik oranlarının (6-7 hafta fetal kalp atımı pozitif gebelik), eve giden bebek oranlarının, ortalam toplam FSH stimülasyon sürelerinin, kullanılan ortalama toplam FSH dozlarının, hCG günü follikülometri sonuçlarının (14-16 mm ve ?17 mm follikul sayıları), hCG günü östradiol düzeylerinin, hCG günü endomertriyal kalınlıklarının, elde edilen oosit sayılarının, Metafaz II oosit sayılarının, fertilizasyon oranlarının (fertilize oosit sayısı/ICSI uygulanan oosit sayısı x 100), implantasyon oranlarının (oluşan gebelik kesesi sayısı/transfer edilen embriyo sayısı x100) karşılaştırılması yapıldı.Bulgular: Çalışmaya alınan hastalardan GnRH antagonist protokolde kullanılan ortalama toplam stimülasyon süresi 8,57 ± 1,26 gün iken GnRH agonist grupta 9,47 ± 1,56 gün olarak bulundu (p<0,001). GnRH antagonist protokolde kullanılan ortalama toplam FSH dozu 1368,4 ± 271,97 IU iken GnRH agonist grupta 1474,38 ± 283,53 IU olarak bulundu (p=0,023). hCG gününde elde edilen ortalama toplam 17 mm ve üzeri follikül sayıları incelemesinde iki grup arasınada istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi (p=0,007). Tedavi sonrası elde edilen ortalama toplam oosit sayıları GnRH antagonist protokolde 6,49±3,97 iken GnRH agonist long protokolde 8,15±4,37 bulunmuştur (p=0,019). Uygulanan protokole göre iki grup arasında toplanan oosit sayısı bakımından istaistiksel olarak anlamlı fark mevcuttur (p=0,019, <0,05). hCG pozitiflik oranları GnRH antagonist grupta % 35,8 iken GnRH agonist grupta % 34,7 bulunmuştur (p=0,508). Eve giden bebek oranları GnRH antagonist protokolde % 28,25 iken, GnRH agonist long protokolde % 27,3 bulunmuştur (p=0,503).Sonuç: Çalışmamızda, yardımla üreme teknikleri için kontrollü over stimülasyon programında kullanılan fleksible multidoz GnRH antagonist protokolünün, GnRH agonist uzun protokolüne kıyasla stimülasyon süresi daha kısa ve kullanılan ortalama toplam FSH dozu daha azdır. Folliküler gelişim ve elde edilen total oosit sayıları anlamlı derecede daha az olmakla beraber; metafaz 2 oosit sayısı, fertilize oosit sayısı, elde edilen toplam embriyo sayısı benzerdir. Yine hCG pozitiflik oranları, klinik gebelik oranları, eve götürülen bebek oranları benzer bulunmuştur. Sonuç olarak fleksible multidoz GnRH antagonist protokolünün, GnRH agonist uzun protokol ile benzer etkinlikte olduğu söylenebilir.Anahtar Kelimeler: Normal over rezervli infertil hastalar, IVF-ICSI-ET siklusları, GnRH agonist uzun protokol, fleksible multidoz GnRH antagonist protokol.

Embriyo nakliGnRHGonadotropinler+5
Önder Başeğmez
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gebelik öncesi sağlık hizmetinin kalite ve etkinliğinin birinci üç ayda eritrosit içi folik asit ve serum çinko düzeyleri ile değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada amacımız Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniklerine başvuran gebe ve üreme çağındaki gebe olmayan kadınların, açık nöral tüp defekti ile ilişkili olduğu bilinen eritrosit içi folik asit ve serum çinko düzeylerini ölçerek hastaların açık NTD açısından riskli olup olmadıklarını saptamaktır. Bunun yanında hastaların folik asitin önemi hakkında bilgi sahibi olup olmadıklarını görmek ve birinci basamak sağlık hizmetlerinin yeterliliğini değerlendirmektir.Gereç ve Yöntem: Çalışma grubu 12 haftanın altında gebeliği olan 97 hastadan, kontrol grubu ise herhangi bir şikayet ile Jinekoloji Polikliniği'ne başvuran 98 kadından (15-45 yaş) oluşmaktadır. Tüm hastaların yaş, memeleket, meslek, obstetrik öyküleri kaydedildikten sonra gebe grubuna folik asit kullanıp kullanmadıkları, kullandılarsa dozu ve süresi, folik asitin gebelikteki rolünden haberdar olup olmadıkları sorulmuştur. Gebe olmayan gruba da folik asitin gebelikteki rolü sorulmuştur. Hastalarımızın eritrosit içi folik asit düzeyleri ve serum çinko düzeylerine bakılmıştır.Bulgular: Çalışma ve kontrol gruplarının eritrosit içi folik asit düzeyleri anlamlı olarak farklıdır (p=0,003). Gebe grubunda da folik asit kullanan ve kullanmayan hastaların eritrosit içi folik asit düzeyleri anlamlı olarak farklı bulunmuştur (p=0,037).Çalışmaya katılan hastalara folik asitin gebelikteki rolü sorulduğunda hastalarımızın % 90,8'inin folik asitten haberdar olmadığı anlaşılmıştır. Serum çinko düzeylerinin ise iki grup arasında anlamlı fark göstermediği (p=0,113) ve normal sınırlarda olduğu saptanmıştır.Sonuç: Gebelerin yeteri kadar desteklenemeyen folik asit ihtiyacı gıdalara folik asit eklenerek karşılanabilir.Anahtar kelimeler: Nöral tüp defekti, folik asit, eritrosit içi folik asit, çinko

EritrositlerFolik asitGebelik+4
Esra Eser
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çoğul gebeliklerde perinatal sonuçlar

Amaç: Bu çalışmada kliniğimizde gerçekleşen, spontan çoğul gebelikleri ve invitrofertilizasyon yöntemi sonucu oluşmuş çoğul gebelikleri inceleyerek perinatal sonuçlarını retrospektif olarak değerlendirmeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalında Ocak 2005 ile Aralık 2009 tarihleri arasında gerçekleşen çoğul gebelikler retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya alınan olgular; gebeliklerinin yıllara göre dağılımı? gebelerin yaş ortalaması, ortalama gebelik haftası, parite, doğum şekli, doğum ağırlığı, EMR varlığı¸ gebeliklerin spontan mı yoksa tedaviyle mi oluştuğu, tedavi ile oluştuysa hangi tür yardımcı üreme tekniklerinin kullanıldığı, cinsiyet, sezaryen endikasyonları, abortus ortalamaları, doğum sırasındaki prezantasyonları, fetal problemler, gebeliklerin koryoniste ve amniyosite durumları, fetal redüksiyon, fetuslar arasındaki diskordans durumları gebelik anemisi, anneye kan transfüzyonu, serklaj, abortus imminens, emezis gravidarum, hiperemezis, APGAR değerleri? HTC doğum öncesi ve sonrası, RH uyuşmazlığı, BMI, yoğun bakım gereksinimleri, yatış nedenleri ölü doğan¸ gebelikte ortaya çıkan obstetrik komplikasyonlar açısından incelendi. Gruplar arasında morbidite ve mortalite yönünden fark araştırıldı.Bulgular: Çalışma kriterlerine uyan toplam 29 spontan ve 40 tedavi gebelik olgusu çalışmaya alındı. iki grup karşılaştırıldığında anne yaşı ortalamaları gruplar arası fark anlamlı bulundu. Bebeklerin ortalama gebelik haftaları ve ortalama doğum ağırlıkları her iki grupta da düşüktü ve gruplar arası fark anlamlı bulundu. Bebeklerin 1. ve 5. dakika APGAR değerleri ortalamaları karşılaştırıldığında spontan grupta ve tedavi grubunda sonuçlar benzerdi ve istatistiksel olarak anlamlı bulunamamıştır. Apgar skoru düşüklüğü ile prematürite ve immatürite arasında anlamlı ilişki saptandı. EMR sıklığında; Tedavi gebeliği ile spontan gebelik arasında istatistiksel olarak ilişkide anlamlı farklılık bulunamadı. Perinatal mortalite ile gebelik haftası ve düşük doğum ağırlığı arasında istatistiksel anlamlılık mevcuttu, yatış nedenleri, hastanede kalış süreleri, yoğun bakım gereksinimleri, ölen bebek sayıları açısından ortalamalar benzerdi. iki grup arasında anlamlı farklılık yoktu.

Anne ölümleriBebek ölümleriBebek-prematür+7
Necdet Öncü
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prognostic factors determining recurrence ın the early stage endometrium cancer

Amaç: Endometrial karsinom, endüstriyel ülkelerde görülen en sık jinekolojik malignitedir. Endometrial karsinomlu vakaların büyük çoğunluğu iyi prognozlu ve ekstrauterin yayılımı olmayan erken evre hastalardır. Bu çalışmanın amacı erken evre endometrium kanserlerinde rekürrens paternlerini ve rekürrens olan populasyondaki klinik açıdan önemli prognostik faktörleri tanımlamaktır.Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde 2000-2011 yılları arasında erken evre endometrium kanseri nedeniyle primer cerrahi uygulanan 223 vaka retrospektif olarak değerlendirildi (FIGO 1988-evre 1A ve 1B, FIGO 2009-evre 1A). Hastalar ortalama 36±2 aylık takip süresine alındı. Bu süre içerisinde rekürrens gelişmeyen hastalar grup 1 (n=200), rekürrens gelişen hastalar grup 2 (n=23) olarak sınıflandırıldı. Rekürrens yerleri izole vajen, pelvik ve ekstrapelvik tutulum olarak tanımlandı. Rekürrens gelişiminin öngörüsünde önemli olan yaş, parite, histolojik grade, histopatolojik tip, alt uterin segment tutulumu, lenfovasküler alan invazyonu, myometrial invazyon derinliği, myometrial kalınlık, myometrial invazyon yüzdesi, tumor free-distance ve tümör boyutu her iki grup arasında karşılaştırmalı olarak analiz edildi. Kategorik değişkenlerin karşılaştırılmasında Ki Kare test istatistiği kullanıldı. Gruplar arasında sürekli ölçümlerin karşılaştırılmasında Mann Whitney U testi kullanıldı. Risk ölçütü olarak Odds Ratio hesaplandı. Tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi p değeri < 0,05 olarak alındı.Bulgular: Birinci grupta 200 hasta, ikinci grupta ise 23 hasta yer almaktadır. Grup 1'de yaş ortalaması 56,4 iken, ikinci grupta 63,8 olarak bulundu (p=0,0001). Grup 1' in ortalama parite değeri 3,7 iken, grup 2'de 1,9 olarak bulundu (p=0,0001). Grup 1'deki hastalarda grade 1 histoloji oranı % 63,5 iken, grup 2'deki hastalarda grade 1 histoloji bulunmadı. Grade 3 histolojiye sahip vakaların hepsi grup 2 içerisinde saptandı (p=0,0001). Grup 1'de en sık görülen histolojik tip % 96 ile endometrioid adenokarsinom iken, grup 2'de % 58,3 ile endometrioid adenokarsinom, skuamöz diferansiasyon gösteren varyant olarak bulundu (p= 0,0001, OR 9,3, % 95 GA 3,77-23,28). Grup 1'de alt uterin segment tutulumu oranı % 10 iken, grup 2'de % 86,9 olarak bulundu (p=0,0001, OR 45,0, % 95 GA 13,9-144,8). Grup 1'de lenfovasküler alan invazyonu oranı % 16,5 iken, grup 2'de % 86,9 olarak bulundu (p=0,0001, OR 25,3, % 95 GA 8,1-78,8). Grup 1'de 2 cm üzeri tümör boyutu oranı % 13,5 iken, grup 2'de % 56,6 olarak bulundu (p=0,0001, OR 6,4, % 95 GA 2,6-15,7). Grup 1'de ortalama myometrial invazyon derinliği 4,2 mm iken, grup 2'de ortalama 5,1 mm olarak bulundu (p=0,0001). Grup 1'de ortalama myometrial kalınlık 20,3 mm iken, grup 2'de 14,5 mm olarak bulundu (p=0,0001). Grup 1'de myometrial invazyon yüzdesi 20,9 iken, grup 2'de 35,8 olarak bulundu (p=0,0001). Grup 1'de tumor free-distance ortalaması 16,1 mm iken, grup 2'de 9,4 mm olarak bulundu (p=0,0001). Grup 2'de % 62,5 oranla en sık izole vajinal rekürrensler olduğu saptandı (p=0,0001).Sonuç: Erken evre endometrium kanserinde klinikopatolojik prognostik faktörler olan yaş, parite, histolojik grade, histopatolojik tip, alt uterin segment tutulumu, lenfovasküler alan invazyonu, tümör boyutu, tumor free-distance, myometrial invazyon derinliği, myometrial kalınlık ve myometrial invazyon yüzdesi ile rekürrens gelişimi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki vardır.Anahtar Kelimeler: Erken evre endometrium kanseri, prognostik faktörler, rekürrens

Endometrial neoplazmlarEndometriyumNeoplazmlar+2
Selim Mısırlıoğlu
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Total abdominal histerektomi, vaginal histerektomi ve laparoskopik histerektomi sonuçlarının karşılaştırılması

Total Abdominal Histerektomi, Vaginal Histerektomi ve Laparoskopik Histerektomi Sonuçlarının KarşılaştırılmasıAmaç: Bu çalışmamızın amacı benign nedenlerle kliniğimizde yapılan TAH, VH ve LTH hastalarının verilerinin retrospektif olarak karşılaştırılarak uygun histerektomi tekniğinin bulunmasıdır.Gereç ve Yöntem: Bu amaçla 2007-2011 yılları arasında 94 TAH, 94 VH ve 47 LTH yapılan hasta yaş, preoperatif hematokrit değerleri, operasyon süresi, postoperatif hematokrit değerleri, hastanede kalış süresi, operasyon maliyeti ve komplikasyonlar açısından karşılaştırılmıştır.Bulgular: TAH grubunda ortalama yaş 48,9 (±8,0), VH grubunda ortalama yaş 63,3 (±11,3), LTH grubunda ortalama yaş 50,7 (±9,0) olarak hesaplandı. Histerektomi ile birlikte BSO yapılanların yaş ortalaması 52,4± 7,7 bulundu. Operasyon süresi TAH grubunda 63,7 (±18,4) dakika, VH grubunda 76,7 (±24,0), LTH grubunda 68,6 (±21,7) dakika olarak hesaplanmıştır. Hastanede kalış süresi TAH yapılanlarda 2,8 (±2,1) gün, VH yapılanlarda 3,0 (±2,0) gün, LTH yapılanlarda 2,1 (±0,8) gün olarak bulundu. Operasyon maliyeti ve kanama miktarı VH yapılanlarda; TAH ve LTH yapılanlara göre daha az olarak hesaplandı. Major komplikasyon olarak; TAH yapılan 1 kişide mesane hasarı, 1 kişide barsak yaralanması, VH yapılan 2 kişide mesane hasarı ve LTH yapılan 1 kişide üreter kesisi gelişti. LTH uygulanan hastalarda minor komplikasyon gelişmezken; VH uygulanan 2 hastada vaginal kafta hematom, TAH uygulanan 2 hastada kesi yeri enfeksiyonu, 1 hastada febril morbidite ve 1 hastada da vaginal kafta hematom izlenmiştir.Sonuç: Abdominal, vaginal ve laparoskopik histerektomi yöntemlerinin birbirlerine olan avantajları ve dezavantajları bilinmekle birlikte kliniğimizde abdominal histerektomi daha sık olarak uygulanmaktadır. Kliniğimizde son yıllarda laparoskopik histerektomiye verilen önemin artması ile vaginal histerektomi yapılamayan hastalara abdominal yol yerine laparoskopik yolun kullanılması tercih edilebilir.Anahtar Kelimeler: Vaginal histerektomi, total abdominal histerektomi, laparoskopik histerektomi.

HisterektomiHisterektomi-vaginal
Eda Kolağasıgil
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adölesan gebelikler: Maternal ve fetal sonuçlar

Amaç: Adölesan terimi çocukluktan erişkinliğe geçişi tanımlamakta ve Dünya Sağlık Örgütü adölesanlığın 10-19 yaşlar arasında olduğunu bildirmektedir. Hem gelişmiş hem gelişmekte olan tüm dünya ülkelerinde adölesan gebelikler çok önemli bir sağlık sorunu yaratmaktadır. Adölesan gebeler maternal ve fetal açıdan yüksek riskli gebeliklerdir. Bu çalışmada hastanemizde adölesan ve adölesan olmayan gebelerin obstetrik ve neonatal sonuçlarını karşılaştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Hastanemize 01.01.2008-01.08.2011 tarihleri arasında başvuran ve 20 hafta üzerindeki, canlı, tekil doğum yapan 19 yaş altı gebelerin ve aynı dönemde doğum yapmış 19 yaş üstü gebelerin gebelik ve doğum kayıtları retrospektif olarak incelendi. Grupların demografik özellikleri (yaş, gravida, parite, eşiyle resmi nikahlı olması, eşiyle akrabalık), obstetrik sonuçları (doğumda gestasyonel yaş, doğum şekli, doğum kilosu, 1. ve 5. dakika Apgar skorları. anemi varlığı) ve obstetrik komplikasyonlar (preterm doğum, intaruterin gelişme geriliği, oligohidramnios, gestasyonel diyabet, makrozomi, plasental anomali, fetal distres) açısından karşılaştırıldı. Sonuçlar arasında istatistiksel önem düzeyi için p değeri <0,05 olarak alındı.Bulgular: Adölesan grupta 80, adölesan olmayan grupta 102 kişi yer almaktaydı. Adölesan gruptakilerin yaş ortalaması 16,68±0,883 olup adölesan olmayanların yaş ortalaması 29,09±5,929 `dur (P<0,05). Adölesan yaş grubundaki kadınların gebelik sayılarının ortalaması 1,20±0,461 iken, adölesan olmayan kadınların gebelik sayılarının ortalaması 2.49±1.627 dur (p<0,05). Adölesan yaş grubundaki kadınların doğum sayılarının ortalaması 0,09±0,284 iken, adölesan olmayan kadınların doğum sayılarının ortalaması 1,25±1,431'dür (p<0,05). Adölesan kadınların 42'sinde (%52,5), adölesan olmayan kadınların 6'sında (%5,9) eşiyle arasında resmi nikâh yoktur (p<0,05). Adölesan grup ile olmayan grup eşiyle akrabalık olması açısından karşılaştırıldığında adölesan grupta 18 (%22,5), adölesan olmayan grupta10 (%9,8) kadın eşiyle akrabadır ( p< 0,05). Araştırmadaki adölesan kadınlar ortalama olarak 36,55±3,456 gebelik haftasında, adölesan olmayanlar ise 37,37±3,073 gebelik haftasında canlı doğum yapmıştır (p<0,05). Adölesan kadınların 31'i (%38,8) sezaryen ile doğum yaparken, adölesan olmayan kadınların 58'i (%56,9) sezaryen ile doğum yapmıştır (p<0,05). Adölesan olanların ve olmayanların bebeklerinin doğum ağırlığı (2796,69±812,345 gr, 2892,60±747,800 gr, p=0,717), birinci dakika apgar skorlarının ortalaması (6,96±2,292, 7,43±1,656, p=0,480), beşinci dakika apgar skorlarının ortalaması ( 8,41±2, 8,71±1,390,p=0,223) arasında anlamlı fark bulunmamaktadır. Adölesan olan grupta olmayan gruba oranla preterm doğum (%37,5 (30/80), %21,6 (22/102)), preeklamsi (%31,3 (25/80), %14,7 (15/102)), intrauterin gelişme geriliği (%20 (16/80), %9,8 (10/102), p=0,050), fetal distres (%20 (16/80), %8,8 (9/102)), konjenital anomali (%16,3 (13/80), %5,9 (6/102)), anemi (%40 (32/80), %12,7 (13/102)) anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. (p<0,05) Adölesan olan grup ile olmayan grup arasında plasental anomali (%1,3 (1/80), %2,9 (3/102), p=0,440), oligohidramnios (%18,8 (15/80), %9,8 (10/102)), p=0,082), gestasyonel diyabet (%5 (4/80), %9,8 (10/102), p=0,227), makrozomi (%6,3 (5/80), %4,9 (5/102), p=0,692) görülmesi açısından ise anlamlı fark saptanmamıştır.Sonuç: Adölesan gebelerde preterm doğum, preeklamsi, fetal distres, konjenital anomali oranlarının anlamlı derecede yüksek çıkması bu gebelerde maternal ve perinatal morbidite ve mortalite riskinin arttığını göstermektedir. Anne ve çocuk sağlığı ile ilgilenen sağlık çalışanlarının adölesan gebeliklerin önlenmesi ve karşılaşılması durumunda ise bu gebelerin sıkı antenatal takibi ve riskleri konusunda uyanık olması gerekmektedir.Anahtar kelimeler: Adölesan gebelik,fetal sonuçlar, maternal sonuçlar

Doğum-prematürErgenlerFetüs+6
Rauf Melekoğlu
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açıklanamayan infertilitede olası risk faktörü olarak herediter tromofilinin yeri

Açıklanamayan İnfertilitede Olası Risk Faktörü Olarak Herediter Trombofilinin YeriAmaç: Bu çalışmadaki amacımız kliniğimize başvuran Açıklanamayan infertilite tanısı alarak invitro fertilizasyon-intrastoplazmik sperm enjeksiyonu/embriyo transferi planlanan infertil kadınlarda herediter trombofili paramatrelerinin incelenmesi ve daha önce hiçbir abortus öyküsü, trombofilinin sebep olabileceği tromboz öyküsü olmayan 45 yaş altı, doğum yapmış, fertil kadınlar ile karşılaştırılması sonucunda trombofili parametrelerinin infertilite sebebi olup olamayacağını araştırmaktır.Son yıllarda yapılan araştırmalarda; herediter trombofilinin (metilentetrahidrofolatredüktaz C677T, Factor V Leiden G1691A, prothrombin G20210A, D-Dimer) tekrarlayan düşükler ve başarısız invitro fertilizasyon denemelerinin yanısıra açıklanamayan infertilite ön tanısıyla in vitro fertilizasyon programına alınan hastaların anlamlı bir kısmında mevcut olduğu ve açıklanamayan infertilite tanısı ve tedavisinde yeri olabileceği tartışılmaktadır.Bu bilgiye dayanarak üremeye yardımcı tedavi polikliniğinde açıklanamayan infertilite ön tanısıyla invitro fertilizasyon-intrastoplazmik sperm enjeksiyonu/embriyo transferi programında tedaviye alınan hastalarda herediter trombofilinin infertilite etiyolojisindeki yeri ve güvenirliği açısından kullanılabilirliğini araştırmayı planladık. Böylece infertilite sebebi açıklanamayan hastaları herediter trombofili açısından da değerlendirip tedaviyi ona göre yönlendirmeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Hasta ve kontrol grubundaki tüm kadınlardan; Etilendiamintetraasetikasitli tüplere 2 cc venöz kan alınarak Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi İç Hastalıkları Hematoloji Laboratuvarında MagNA Pur LC cihazında polimeraz zincir reaksiyonu tekniğiyle methilentetrahidrofolatredüktaz C677T mutasyon, Factor V Leiden mutasyon ve prothrombin G20210A mutasyon kitleri kullanılarak; D-Dimer içinse koagülasyon tüpüne 4 cc venöz kan alınarak bekletilmeden yine Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi İç Hastalıkları Hematoloji Laboratuarı'nda Coag MDA Auto-Dimer kiti kullanılarak MDA II cihazından elde edilen sonuçlar değerlendirildi. Elde edilen sonuçlar SPSS 19.0 paket programında Pearson Chi-square ve Fishers Exact Testi and Students-t Testi kullanılarak değerlendirildi. P<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Sonuç: Açıklanamayan infertilite etiyopatogenezinde hala netleşmemiş noktalar mevcuttur. Çalışmamızın sonucu, Faktör V Leiden ve Faktör II G20210A ve methilentetrahidrofolatredüktaz C677T mutasyonları varlığının ve D-Dimer yüksekliğinin açıklanamayan infertilite ile istatistiksel anlamda ilişkisi olmadığını göstermiştir. Ancak sonuçların güvenilir olması ve klinik olarak kullanılabilmesi için daha büyük hasta ve kontrol grubu gerekmektedir.Anahtar Kelimeler: Açıklanamayan İnfertilite, Herediter trombofili

FertiliteFertilizasyon-in vitroKısırlık+3
Fikriye Işıl Adıgüzel
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trombofili saptanan gebelerde perinatal sonuçların değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda belirlediğimiz kriterler çerçevesinde trombofili saptanan ve gebe olarak başvuran hastalara uygulanan tromboprofilaksi ile perinatal sonuçları (gebelik kaybı, preeklampsi, preterm doğum, venöz tromboz vb) değerlendirdik. Kontrol grubunda da aynı dönemde trombofili taranıp trombofili taraması negatif olan hastalardaki benzer perinatal sonuçları gözlemlemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Araştırmamızda Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Gebe Polikliniğinde Haziran 2010 ile Şubat 2012 tarihleri arasında gebelik takibi yapılan hastalar yer aldı. Daha önce tekrarlayan gebelik kaybı nedeni ile düşük araştırması yapılmış olup, etyolojik nedenlerden sadece trombofili testleri pozitif çıkan hastalar çalışmaya dahil edildi. Bu hastalara gebeliğin ilk trimesterinde tromboprofilaksi başlandı ve hastaların demografik özellikleri, önceki gebelik öyküsü, trombofili tipi ve trombofilik defekt sayısı kaydedildi. Doğum şekilleri ve perinatal sonuçları prospektif olarak incelendi. Araştırmamızın kontrol grubu ise aynı dönem içerisinde gebe polikliniğine başvurup, tekrarlayan gebelik kaybı nedeni ile düşük araştırması yapılmış olan ve etyolojik nedene ait bulgu saptanamayan gebelerden oluşturuldu. Sonuçlar arasında istatistiksel önem düzeyi için p değeri <0,05 olarak alındı.Bulgular: Çalışmada rekürren gebelik kaybı nedeni ile gebelik öncesi etyolojik tarama yapılıp trombofili saptanan 60 gebe çalışma grubuna ve trombofili dahil etyolojik neden saptanamamış 50 gebe ise kontrol grubuna alınmıştır. Trombofili olan grup ile olmayan grup arasında 1. trimester kayıp (% 11,7 (7/60), % 8 (4/50), p=0,487), 2. trimester kayıp (% 0 (0/80), % 2 (1/50), p=0,487), 3. trimester kayıp (% 1,7 (1/60), % 0 (0/50), p=0,487), preeklampsi ve eklampsi gelişimi (% 3,3 (2/60), % 8(4/50), p=0,257), gebelik haftasına göre küçük bebek görülmesi (% 3,3 (2/60), % 4 (2/50), p=0,619), preterm doğum görülmesi (% 16,7 (10/60), % 10 (5/50), p=0,232), venöz tromboz gelişimi (% 11,7 (7/60), % 6 (3/50), p=0,246) oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Trombofili saptanan grupta sezaryenle doğum oranı % 55 (33/60) iken kontrol grubunda % 18 (9/50) olarak bulunmuş ve iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmiştir. (p=0,000)Sonuç: Çalışmamızda trombofili saptadığımız grupla trombofili saptanmayan grup obstetrik sonuçlar açısından karşılaştırıldığında; doğum şekli dışındaki diğer sonuçlarda istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Hastalara uygulanan tromboprofilaksi ile iki grup arasında benzer sonuçların çıkması olağan karşılanabilir. Tedavinin etkinliğini değerlendirmek ve trombofilinin gebelik üzerine etkilerini net olarak ortaya koyabilmek için daha geniş katılımlı, prospektif randomize çalışmalar planlanmasına ihtiyaç vardır.?

AbortusDoğum-prematürGebelik+4
Yusuf Taner Kafadar
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uterin sarkomlarda klinikopatolojik özellikler ve prognostik faktörler

Amaç: Uterin sarkomlar, uterusun; nadir, malign ve agresif seyirli tümörleridir. Bu çalışmanın amacı, son yirmi yıl boyunca kliniğimizde tedavi edilen uterin sarkomlu hastaların, retrospektif olarak, klinik ve patolojik özelliklerini değerlendirmek ve prognozu etkileyen faktörleri araştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde Mart 1991- Mart 2011 tarihleri arasında opere edilen ve düzenli takipleri yapılan 132 uterin sarkom hastasının arşiv dosyaları, klinik ve patolojik kayıtları incelendi. Hastaların klinik özellikleri, operasyon bilgileri, patolojik bulguları, adjuvan tedavileri ve takip bilgileri irdelendi ve sağkalıma etkileri araştırıldı. Kaplan-Meier ve Cox regression testleri kullanılarak, hastalıksız ve toplam sağkalım analizleri yapıldı. Tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi p=<0,05 olarak alındı.Bulgular: Hastaların 70'i leiomyosarkom, 33'ü karsinosarkom, 12'si endometrial stromal sarkom, 9'u undiferansiye endometrial sarkom, 5'i adenosarkom ve 3'ü botroid rabdomyosarkom histopatolojisine sahip idi. Hastaların yaş ortalaması 53,7±12,6 (17-78) olarak bulundu. Hastaların yaklaşık 2/3'ü postmenopozal dönemde, 1/3'ü premenopozal dönemde idi. Vajinal kanama, hastaların en sık başvuru nedeni (% 68,9) olarak tespit edildi. Tüm vakalara cerrahi uygulandı ve çoğuna (% 88) cerrahi prosedür olarak total abdominal histerektomi + bilateral salpingooferektomi yapıldı. Hastaların ortalama takip süresi 36 ay (4-198) idi. Toplam sağkalım medyanı 37 ay (% 95 GA, 28-45), iki ve beş yıllık toplam sağkalım oranları sırasıyla % 65 ve % 36 olarak bulundu. Hastalıksız sağkalım medyanı ise 29 ay (% 95 GA, 18-40), iki ve beş yıllık hastalıksız sağkalım oranları da sırasıyla % 59 ve % 33 olarak hesaplandı.Sonuç: Multivaryant analizlerin sonucunda, yaş, evre, lenfovasküler alan invazyonu ve lenfadenektomi hastalıksız sağkalımı etkileyen bağımsız faktörler olarak bulunurken; evrenin, toplam sağkalımın tek bağımsız prognostik faktörü olduğu saptandı.

Endometrial neoplazmlarKarsinomaNeoplazmlar+5
Ghanim Khatıb
Çukurova University
2012
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İn vitro fertilizasyon-intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu/embriyo transferi sikluslarında kadının yaşının oosit sayısı, oosit kalitesi, fertilizasyon, embriyo kalitesi ve gebelik oranları üzerine etkisi

Amaç: İn Vitro Fertilizasyon-İntrasitoplazmik Sperm Enjeksiyonu/Embriyo Transferi sikluslarında kadının yaşının oosit sayısı, oosit kalitesi, fertilizasyon, embriyo kalitesi ve gebelik oranları üzerine etkisini bulmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinin Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezinde 01.01.2009?01.01.2012 tarihleri arasında açıklanamayan infertilite gerekçesiyle Kontrollü Ovarian Stimülasyon için rekombinant Folikül Stimulan Hormon kullanılmış ve sonrasında İn Vitro Fertilizasyon-İntrasitoplazmik Sperm Enjeksiyonu/Embriyo Transferi uygulanmış 408 hastanın dosyaları retrospektif olarak tarandı. 408 hastanın verileri toplandıktan sonra hastalar 35 yaş altı ve üstü olmak üzere gruplandırıldı.İki yaş grubunda yaşın oosit sayısı, oosit kalitesi, fertilize oosit sayısı, Beta-Human Koryonik Gonadotropin pozitifliği, klinik gebelik ve canlı doğum sayılarına ait bilgiler tarandı.Bulgular: Artan yaşla beraber yardımcı üreme programlarındaki olumsuz gebelik sonuçlarını ortaya koyduğumuz çalışmamız literatürdeki diğer çalışmaların bulgularını destekler niteliktedir. 35 yaş ve üstü hastalarda 34 yaş altı hastalara göre toplanan oosit sayısında ve elde edilen oosit kalitesinde anlamlı bir azalma olduğu gözlenmiştir. (p=<0.01) 35 yaş ve üstü hastalarda 34 yaş altı hastalara göre kaliteli embriyo sayısında anlamlı bir azalma gözlenmemiştir. (p=0.07) 35 yaş ve üstü hastalarda 34 yaş altı hastalara göre fertilize oosit sayısında anlamlı bir azalma olduğu gözlenmiştir. (p=0.04) 34 yaş ve altında Beta- Human Koryonik Gonadotropin pozitifliği anlamlı şekilde daha yüksek (p=0.01), klinik gebelik anlamlı şekilde daha yüksek saptanmıştır. (p<0.01) 34 yaş ve altında canlı doğum oranı 35 yaş üstü hastalara göre anlamlı derecede daha yüksek saptanmıştır. (p=0.02)Sonuç: İn Vitro Fertilizasyon-İntrasitoplazmik Sperm Enjeksiyonu/Embriyo Transferi gibi pahalı tedaviler için başvuran hastalara danışmanlık sırasında yaşın gebelik sonuçları üzerine etkisi hakkında doğru bilgilendirip yardımcı üreme tekniklerini önermeden önce zayıf sonuçlar ve başarısızlık ihtimali çiftlere anlatılmalı, ebeveyn olma hayal ve umutları konusunda doğru yönlendirilmelidir.

Embriyo nakliFertilizasyon-in vitroGonadotropinler+6
Tuba Yar
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Evre IB2-IIA (bulky) serviks kanserinde farklı tedavi modalitelerinin değerlendirilmesi

ÖZETEvre IB2-IIA (Bulky) Serviks Kanserinde Farklı Tedavi Modalitelerinin DeğerlendirilmesiGiriş: Evre IB2?IIA (Bulky) serviks karsinomunun tedavisiyle ilgili belirsizlik sürmektedir. Bu çalışmada evre IB2?IIA (Bulky) olan serviks kanseri olgularının tedavi analizi yapıldı. Neoadjuvan kemoterapi sonrası radikal cerrahi ile Primer radikal cerrahinin etkinlikleri karşılaştırıldı.Materyal ve Metot: 2002-2009 yılları arasında evre IB2?IIA (Bulky) serviks kanseri tanısı alıp tedavi edilen 50 hastaya ait tıbbi veriler retrospektif olarak değerlendirildi. Radikal cerrahi grubunda hastalara radikal histerektomi + bilateral pelvik + paraaortik lenfadenektomi yapıldı. Neoadjuvan kemoterapi grubunda hastalara cisplatin/topotecan ve paclitaxel/carboplatin kemoterapi kombinasyonlarından biri verildi ve ardından radikal cerrahi uygulandı. Çalışmada her iki grup kendi içinde değerlendirildi ve yaşam süreleri üzerine etkili prognostik faktörler belirlenerek, sağkalım açısından gruplar karşılaştırıldı. Sonuçlar arasında istatistiksel önem düzeyi için p değeri <0,05 olarak alındı.Bulgular: 21 hastaya neoadjuvan kemoterapi sonrası radikal cerrahi yapıldı, 29 hastaya primer radikal cerrahi yapıldı. Hastaların ortanca takip süresi 36,0±14,0 ay ve tedavi öncesi ortalama tümör boyutu 50,2±7,6 mm'ydi. Gruplar arasında hastaların yaşı, tedavi öncesi tümör boyutu, takip süresi, çıkarılan lenf nodu sayısı açısından fark yoktu. Cerrahi-patolojik risk faktörlerinin sağkalım üzerine etkilerine bakıldı. Radikal cerrahi grubunda bütün parametrelerin sağkalımı istatistiksel olarak anlamsız etkilediği bulundu. Neoadjuvan kemoterapi sonrası radikal cerrahi grubunda lenfovasküler alan invazyonu, kemoterapi öncesi ve sonrası tümör boyutunun hastalıksız sağkalımı ve toplam sağkalımı istatistiksel olarak anlamlı etkilediği saptandı. Sağkalımı etkileyen prognostik faktörlerin multivaryant analizi yapıldığında tedavi öncesi tümör boyutunun hastalıksız sağkalım ve toplam sağkalımı anlamlı olarak etkilediği saptandı (p=0,006), (0,010). Bu çalışmada 50 hastanın 14'ünde (% 24,3) nüks geliştiği ve bunların 13'nün (% 92,9) öldüğü görüldü. Bunlarda hastalıksız sağkalım 11,4 ay ve ortalama toplam sağkalım 17,6 aydı.Sonuç: Bu çalışmada yüzde olarak radikal cerrahi geçirenler en iyi sağkalım oranlarına sahipti. Ancak tedavi seçeneklerinin birbirine üstünlüğü belirgin değildi. Bu evre tümörde multimodal yaklaşımların karşılaştırıldığı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.Anahtar Kelimeler: Evre IB2-IIA (Bulky) Serviks kanseri, Neoadjuvan kemoterapi, Radikal Histerektomi

Antineoplastik ajanlarCerrahi-kadın doğumHisterektomi+5
Asılbek Musaev
Çukurova University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Postdate gebelik nedeni ile doğum indüksiyonu uygulanan düşük servikal bishop skoru olan gebelerde indüksiyonun başarisini etkileyen faktörler

Amaç: Son adet tarihine göre 41. gebelik haftası ve daha uzun gebelik süresi olan, düşük servikal bishop skoru gösteren gebeliklerde, uygulanan doğum indüksiyonun başarısını etkileyen faktörleri bulmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Hastanemize Haziran 2012- Nisan 2013 tarihleri arasında gün aşımı gebelik tanısıyla yatırılan düşük servikal bishop skorlu 77 gebe prospektif olarak incelendi. Hastaların, gestasyonel haftası, gravida, parite, abortus, vücut kitle indeksleri, eğitim durumları, sigara kullanımı, hemoglobin düzeyleri, başlangıç bishop skorları, oksitosin desteği ihtiyacı olup olmaması, taşisistolü varlığı, doğum şeklinin nasıl gerçekleştiği, yenidoğanın 1.ve 5. dakika Apgar skoru, yenidoğanın doğum ağırlığı ve yenidoğanın yoğun bakım ihtiyacı olup olmadığı kaydedildi. İndüksiyona yanıt verip vajinal doğum yapanlar ile yanıt vermeyip sezaryen olan grup kaşılaştırıldı. Sonuçlar arasında istatistiksel önem düzeyi için p değeri <0,05 olarak alındı. Bulgular: 51?inin gebeliği vajinal doğumla, 26?sının gebeliği sezeryanla gerçekleşti. Sezaryen ile doğum yapan kadınların BMI ortalaması 28,0±3,3 iken, normal doğum yapan kadınların BMI ortalaması 30,1±4,4 bulundu (p<0,039). Normal doğum yapan kadınların doğum sayılarının ortalaması 1,2±1,4 iken, sezaryen ile doğum yapan kadınların doğum sayılarının ortalaması 0,27±0,87 bulundu (p<0,001). Vajinal doğum yapanlarda indüksiyonun başlangıcından doğuma kadar geçen süre ortalaması 13,4 ± 7,4 saat iken sezaryen ile doğum yapanlarda ortalama 19,3 ± 9,7 saat olarak bulundu (p<0,006). Taşisistoli izlenen kadınların 5?i de (% 100) sezaryen ile doğum yaparken, normal doğum yapan kadınların hiçbirinde taşisistoli izlenmedi(p<0,003) Vajinal yoldan doğum yapan kadınların bebeklerinin birinci ve beşinci dakika Apgar skorları daha yüksek bulundu. Her iki grup arasında hem birinci hem de beşinci dakika Apgar skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,005). Vajinal yoldan doğan doğan bebeklerin 4?ünün (% 7,8), sezaryen ile doğan bebeklerin 7?sinin (% 26,9) doğum sonrası, yenidoğan yoğun bakım ihtiyacı oldu (p=0,037). Sonuç: Doğum şeklini etkileyen faktörler olarak parite, BMI, indüksiyonun başlangıcından doğuma kadar geçen süre ve taşisistoli bulunmuştur. Parite ve taşisistolinin doğum şeklini tespit eden faktörler arasında önemli bir yere sahip olduğu saptanmıştır.

DoğumGebelikGebelik-uzayan+2
Kibar Gelegen
Çukurova University
2013
00