
353
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Dental implant cerrahisinde pre-operatif radyolojik kemik densitesi değeri ile subjektif kemik kalitesi puanlaması, yerleştirme torku ve rezonans frekans analizi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
İmplant tedavisinin başarısı açısından implantın yerleştirileceği bölgedeki kemik boyutlarının yeterli olmasının yanı sıra kemik kalitesinin uygun olması da büyük önem taşımaktadır. Bu sebeple, tedavinin başarısı için, kemik kalitesinin işlem öncesinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Dental implantlar, osseointegrasyon tanıtıldıktan sonra dental rehabilitasyonda popüler bir alternatif tedavi yöntemi olmuştur. Dental implantların başarısı ve sağkalım oranı, yerleştirilmiş dental implantların sayısındakı hızlı bir artış ile birlikte giderek daha önemli hale gelmiştir. Dental implant tedavisinin başarısı, implant yerleştirilecek bölgedeki mevcut kemiğin miktarı ve kalitesinden etkilenmektedir. Çalışmalar kalitesiz ve yetersiz kemik miktarı olan vakalarda yerleştirilen implantlar için yüksek başarısızlık oranları göstermiştir1. Bu nedenle, ameliyat öncesi kemik yapısının kesin bir şekilde değerlendirilmesi tedavi planlaması sırasında çok önemlidir. Kemik kalitesi implant stabilitesinin sağlanmasında dikkate alınması gereken önemli bir faktördür. İyi bir stabilite implant kemik entegrasyonuna olumlu etki etmektedir. Bu nedenle, literatürde kemik kalitesi değerlendirilmesi için çeşitli sınıflandırma sistemleri ve prosedürleri tanımlanmıştır. İmplant yerleştirilme işlemi sırasında kemik kalitesi hakkında cerrahın sübjektif değerlendirmesiyle implant stabilitesi tahmin edilebilir. İmplant yerleştime işlemi sırasında ve sonrasında yerleştirme tork testi ve rezonans frekans analizi (RFA) ile implant stabilitesi objektif olarak değerlendirilebilir. Bütün bu yöntemler implant cerrahisi sırasında kemik kalitesi hakkında bilgi vermektedir. Bununla birlikte; bu öngörülebilir tekniklerin, ameliyat sırasında kullanılan yöntemlerle korelasyon göstererek ameliyat öncesinde yeterli implant stabilitesi sağlanabilmesi konusunda bilgi vermesi gerekmektedir. Bu nedenle, son yıllarda preoperatif kemik yoğunluğunun değerlendirilmesinde CT kullanma konsepti daha objektif bir yöntem olarak tanıtılmıştır. Birçok araştırmada CT kemik yoğunluğu ve primer implant stabilitesi arasındaki ilişki bildirilmiştir. Fakat hastaların CT taraması sırasında yüksek radyasyona maruz kalması olumsuz bir durumdur. Son zamanlarda, özel olarak kafa ve boyun bölgesinin görüntülenmesi için tasarlanmış konik ışınlı CT (CBCT) tekniği tanıtıldı. CBCT CT ile karşılaştırıldığında yüksek çözünürlüklü görüntüleme, potansiyel olarak daha düşük radyasyon dozu ve daha düşük maliyetler gibi avantajlar sayılmaktadır. Öte yandan, CBCT'nin dağınık radyasyon da dahil olmak üzere, X-ray detektörlerinin sınırlı dinamik aralığı ve kemik yoğunluğu ile doğrusal bir korelasyonu olmayan yoğunluk değerlerinin olması gibi birçok dezavantajlarıda vardır. Sınırlı kontrastlı çözünürlülük, düşük kontrastlı CBCT görüntülerini tanımlanabilirliği açısından olumsuzluk oluşturmaya devam etmektedir. Fakat, son yıllarda yapılan çalışmalarda CBCT kemik yoğunluk değerleri ve kesitli CT'den alınmış Hounsfield birimi(HU) arasında anlamlı bir korelasyon bildirilmiştir. Yeni yapılmış bir çalışmada, Sonuç olarak, CBCT görüntülerinden alınmış kemik yoğunluğu değerleri tartışmalıdır. Literatürde, CBCT kullanarak tahmin edilen kemik yoğunluğu ve primer implant stabilitesi arasındaki korelasyonla ilgili çalışmalar sınırlıdır. Bu temel bilgileri dikkate alarak, bu çalışmanın amacı CBCT elde edilmiş kemik yoğunluğu değerinin yerleştirme tork değeri (ITV), radyofrekans analizi (RFA) parametreleriyle, kemik kalitesi ve implant boyutları, konumu, hastaların yaş ve cinsiyet dahil olmak üzere farklı klinik değişkenlerle korelasyonunudeğerlendirmektir. Anahtar Sözcükler: Dental implant, kemik densitesi, konik hüzmeli bilgisyarlı tomografi (CBCT), rezonans frekans analizi (RFA), yerleştirme torku (ITV).
Perikoronitisli mandibular 3. molar dişlerin; tükürük total antioksidan/oksidan seviye ve oksidatif stres indeksi üzerine etkileri
ÖZET PERİKORONİTİSLİ MANDİBULAR 3. MOLAR DİŞLERİN; TÜKÜRÜK TOTAL ANTİOKSİDAN/OKSİDAN SEVİYE VE OKSİDATİF STRES İNDEKSİ ÜZERİNE ETKİLERİ Fatih ÖZDEMİR Doktora Tezi, Ağız Diş ve Çene Cerrahisi Anabilim Dalı Tez danışmanları: Prof. Dr. Metin GÜNGÖRMÜŞ, Prof. Dr. İnci Rana KARACA Nisan 2018, 79 Sayfa Perikoronitis, kısmen sürmüş bir dişin kuronunu çevreleyen yumuşak dokuların inflamasyonu olarak tanımlanabilir. Son yıllarda yapılan araştırmalar, reaktif oksijen türlerinin, birçok enflamatuar hastalıkların patogenezi ile ilişkili olduğunu ve doku hasarında önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Bununla birlikte perikoronitisle ilişkili çok farklı çalışmalar yapılmış olmasına rağmen, daha önce perikoronitisle oksidatif stres arasındaki ilişkinin değerlendirildiği herhangi bir çalışma yapılmamıştır. Bu nedenle, bu çalışma perikoronitisli mandibular 3. molar dişleri bulunan hastaların oksidatif stres düzeylerinin belirlenmesi ve sağlıklı bireylerle karşılaştırılması amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya 26'sı perikoronitisli, 27'si sağlıklı olmak üzere toplam 53 kişi dâhil edildi. Bu bireylerden uyarılmamış tükürük örneği toplanarak, total antioksidan seviye (TAS), total oksidan seviye (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ) seviyeleri biyokimyasal olarak ölçüldü ve elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Yapılan analizler sonucunda, TAS seviyeleri yönünden gruplar arasında önemli bir fark olmadığı (p>0,05), perikoronitisli bireylerin tükürük TOS ve OSİ seviyelerinin kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu ve iki grup arasında istatistiksel olarak önemli bir fark olduğu (p=0,001) tespit edildi. Sonuç olarak, bu çalışmanın sınırları içerisinde perikoronitisli bireylerin tükürük TOS ve OSİ değerlerinin sağlıklı bireylere nazaran daha yüksek olduğu ve kronik perikoronitisin oksidatif stres oluşumuna neden olabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Sözcükler: perikoronitis, antioksidan, oksidan, oksidatif stres
Temporomandibuler eklemin redüksiyonlu anterior disk deplasmanında retrospektif olarak ultrason tedavisi, gece plağı uygulaması ve flurbiprofen'in (majezik 100 MG tablet sanovel ®) etkinliklerinin karşılaştırılması
Temporomandibuler Eklemin Redüksiyonlu Anterior Disk Deplasmanı genellikle ağzın hem açılması hem de kapanmasını sırasında duyulan resiprokal klik ile karakterizedir. Kapanış sırasında duyulan klik anteromedial disk deplasmanının (ADD) bir işaretidir ve kapanış sırasında alınan klik ne kadar geç alınırsa prognoz o kadar iyidir. Açılma sırasında duyulan klik sesi ise, kondilin keskin üst kısmına denk gelen deplase diskin redüksiyonunu ifade eder. Eğer eklem içi basınç düşükse, disk yerine geri dönerken klik oluşmaz, erken açılma sırasında klik oluşur ve bu klik hafif bir ADD'nın işaretidir, geç fazda alınan klik ise daha ciddi bir rahatsızlığın belirtisidir. Açma kliği kondil disk morfolojisine, kas çekimine ve superior retrodiskal laminanın çekimine bağlı olarak açmanın herhangi bir safhasında oluşur. Hastalarda ağız açmada kısıtlılık olabilir. Ağzın açılmasının ilk aşamasında ve protrüzyon hareketinde mandibulanın etkilenen tarafa doğru deviasyonu izlenebilir. Bozukluğun erken safhasında ağrı genellikle olmaz, ileri safhada ise sekonder kas spazmına bağlı olarak oluşabilir ve ağrı TME çevresindeki yumuşak dokulardan kaynaklanır. Temporomandibuler eklemin redüksiyonlu anterior disk deplasmanında parafonksiyonun bir belirtisi olarak kaslarda gerginlik olabilir. Kas spazmları mandibulanın postural pozisyonunu değiştirebilir. Bu durumda oklüzyon değişebilir. Elevatör kaslardaki spazm sonucu da ağız açma zorlaşır. Yapılan bu retrospektif çalışma bu grup hastalarının tedavisinde gece plağı, ultrason tedavisi ve flurbiprofen ilaçların etkinliği araştırılmıştır. Gece plağı sert alçıdan elde edilen model üzerine kopoliester materyalden yapılmış 2mm kalınlığında sert plak üst dişlere adapte edilir. Ultrason, muskuloiskeletsel problemlerde sıklıkla kullanılan bir fizik tedavi yöntemidir. Ultrason; eklemlerde derin ısı oluşturur, bu yöntemle; kapsül dışı yumuşak doku gerginliği arttırılarak eklem yapıları tedavi edilir. Yapılan bu retrospektif çalışma 18 yaşından büyük, 54'ü kadın (% 84,4) ve 10'u erkek (% 15,6) toplam 64 hasta üzerinde yapılmıştır. Elde edilen sonuçlara göre, kontrol grubu dışındaki gruplarda VAS, protruziv, eklemin sola/sağa lateral hareketleri ve ağız açıklığı hareketlerin ölçüm zamanları arasında farklılık bulunmaktadır. Anahtar kelimeler: Ultrason, Gece plağı, Flurbiprofen, Redüksiyonlu Anterior Disk Deplasmanı.
Deneysel tek doz steroid enjeksiyonlarının kemik dokusu üzerine etkisinin histopatolojik ve biyokimyasal olarak incelenmesi
Kortikosteroidler adrenal korteks tarafından salgılanan steroid yapıdaki hormonlardır. Bu hormonların laboratuvarda sentezlenen analogları olan sentetik formları yarım yüzyıldan fazla bir süredir birçok hastalığın tedavisinde kullanılmaktadır. Bu ilaçların tedavi edici etkilerinin yanı sıra, birçok doku ve sistem üzerinde önemli yan etkilere neden oldukları, yüksek dozda ve uzun süreli kullanılmaları durumunda osteoporoz, kemik fraktürleri, aseptik nekroz gibi ciddi komplikasyonlara neden oldukları bilinmektedir. Kortikosteroidlerle yapılacak olan tedavilerin süresi, hastalığın seyri ve şiddetine göre değişiklikler gösterebilmektedir. Bu ilaçlar genel tababette daha ziyade yüksek dozlarda ve uzun süreli uygulanırken, diş hekimliği pratiğinde genellikle düşük dozlarda, kısa süreli ve ekseriyetle tek doz halinde uygulanmaktadır. Bununla birlikte, bu ajanların düşük ve/veya tek doz halinde uygulanması durumunda da osteonekroz gibi ciddi koplikasyonların meydana gelebileceği belirtilmektedir. Bu çalışma tek doz steroid enjeksiyonlarının kemik dokusu üzerine etkisinin histopatolojik ve biyokimyasal olarak incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışma, 48 Wistar Albino cinsi erkek sıçan üzerinde gerçekleştirildi. Denekler, her bir grupta 12 deney hayvanı olacak şekilde biri kontrol üçü deney grubu olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Deney gruplarına tek doz intramusküler 2, 4 ve 20 mg/kg olacak şekilde metilprednizolon uygulandı. Gruplardaki hayvanların yarısı 1. hafta diğer yarısı ise 4. haftanın sonunda sakrifiye edilerek kan ve kemik örnekleri toplandı. Yapılan değerlendirmeler sonucunda, 2, 4 ve 20 mg/kg tek doz kortikosteroid uygulamalarının histopatolojik olarak femur ve kondil başında önemli bir değişikliğe neden olmadığı, ancak kemik metabolizmasını gösteren OPG değerlerinin deney gruplarında daha düşük, RANKL, IL-33, LDL kolesterol değerleri ve RANKL/OPG ve LDL/HDL kolesterol oranlarının ise daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak, bu çalışmanın sınırları içerisinde her ne kadar histopatolojik olarak önemli bir değişik olmadığı gözlenmese de, kemik metabolizmasını gösteren biyokimyasal markerlar göz önünde bulundurulduğunda tek doz kortikosteroid uygulamalarının kemik metabolizmasında önemli değişikliklere neden olduğu ve kemiğin yapım-yıkım dengesinin yıkım yönünde değiştiği söylenilebilir.
Düşük yoğunluklu lazer uygulamasının endodontik cerrahi sonrası yumuşak ve sert doku iyileşmesi üzerine etkileri
AMAÇ: Bu prospektif çalışmanın amacı; endodontik cerrahi sonrası düşük yoğunluklu lazer tedavisinin (DYLT) yumuşak ve sert doku üzerindeki muhtemel klinik yararlarını ölçmektir. YÖNTEM: Maksiller kesici dişlere endodontik cerrahi yapılan 76 hasta bu çalışmaya dahil edildi. Hastalar randomize olarak kontrol grubu ve lazer grubu olmak üzere ikiye ayrıldı. Lazer grubunda operasyondan hemen sonra ve postoperatif 7 gün boyunca hergün lazer uygulaması yapıldı. Kontrol grubunda lazer uygulaması yapılmadı. Hastalar ağrı (Visual analogue scale, VAS), ödem, ekimoz, kullanılan toplam analjezik tablet sayısı, yumuşak doku iyileşmesi, periapikal indeks, defekt alanı, defekt hacmi, kemik densitesi ve yaşam kalitesi indeksleri [Oral Health Impact Profile-14 (OHIP-14) (Ağız Sağlığıyla İlişkili Hayat Kalitesi İndeksi-14) ve General Oral Health Assessment Index (GOHAI) Genel Ağız Sağlığı Değerlendirme İndeksi)] bakımından karşılaştırıldı. BULGULAR: 71 hasta çalışmayı tamamladı (Kontrol grubu n=37, lazer grubu n=34). Lazer grubu kontrol grubuna kıyasla ödem, yara iyileşmesi ve kullanılan toplam analjezik tablet sayısı bakımından, ameliyat sonrası 1., 3. ve 7. günlerde istatistiksel olarak daha iyi sonuçlar göstermiştir. Ameliyat sonrası 1. günde iki grup arasında ekimoz açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yokken, 3. ve 7. günlerde lazer grubunda ekimozlarda istatistiksel olarak anlamlı bir azalmanın olduğu görüldü. VAS skorları, lazer grubunda kontrol grubuna kıyasla, hastaların postop 1. ve 3. günlerde ağrılarının anlamlı derecede daha düşük olduğunu ortaya koydu. OHIP-14 ve GOHA indekslerinde, lazer grubu operasyon sonrası 1. ve 3. günlerde kontrol grubuna kıyasla belirgin şekilde daha iyi sonuçlar verdi; bununla birlikte, sonuçlar postop 7. günde iki grup arasında karşılaştırılabilir düzeydedir. Lazer grubu kontrol grubuna kıyasla, postop 3. ayda kemik yoğunluğu, defekt hacmi, defekt alanı ve periapikal indeks bakımından belirgin olarak olumlu sonuçlar verdi. SONUÇ: Bu çalışma ile endodontik cerrahi sonrası DYLT uygulamasının, yumuşak ve sert doku iyileşmesini geliştirdiği ve özellikle iyileşme döneminin erken fazında ağrı ve yaşam kalitesi açısından olumlu sonuçlar gösterdiği sonucuna varıldı.
Asiklovir ve pensiklovirin rekürrent herpes labialisin semptomatik tedavisi üzerine etkinliklerinin karşılaştırılması
Rekürrent herpes labialis, herpes simpleks virüs-1 (HSV-1) enfeksiyonlarının en çok görülenidir. Özellikle stresli dönemlerde ve bağışıklık sisteminin zayıfladığı durumlarda ortaya çıkan rekürrent herpes labialis; lezyon yerinde ağrı, kaşıntı, yanma, şişlik gibi rahatsızlıklara yol açar. Rekürrent herpes labialisin semptomatik tedavisinde genellikle topikal antiviral ilaçlar kullanılır. Bu çalışma asiklovir ve pensiklovir isimli iki farklı topikal ilacın rekürrent herpes labialisin semptomatik tedavisi üzerine etkinliklerinin karşılaştırılması amacıyla yapıldı. Çalışmaya 70 hasta dahil edilerek hastalar eşit sayıda 2 gruba ayrıldı. Bir gruptaki hastalara topikal asiklovir tedavisi uygulanırken, diğer gruba topikal pensiklovir tedavisi uygulandı. Lezyonların kabuklanma ve kabuk kaybetme (iyileşme) süreleri kaydedildi. Hastaların 1. 3. 5. 7. ve 10. günlerdeki kontrollerinde ağrı, kaşıntı, yanma, gibi semptomları takip edildi ve elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Ayrıca depresyon, anksiyete ve stres ölçeği (DASS-21) kullanılarak hastaların duygu durumları değerlendirildi. Lezyonların kabuklanma ve kabuk kaybetme süreleriyle ilgili iki ilaç arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi. Kullanılan araştırma ilacı göz önüne alındığında kontrol seanslarında kaşıntı, yanma, semptomlarıyla ilgili anlamlı bir fark görülmedi. 1. günde ağrı skorları arasında anlamlı bir farklılık bulunmazken, 3. gün kontrolünde asiklovir grubu ve pensiklovir grubu arasında anlamlı farklılık görülmüştür. DASS-21 ölçeği sonuçlarına göre hastaların, depresyon yönünden %62,8'i, anksiyete yönünden %34,2'si, stres yönünden %39,9'u orta ve üzeri şiddette bulgu vermiştir. Anahtar Sözcükler: Rekürent Herpes Labialis, Herpes Simpleks, HSV, Asiklovir, Pensiklovir
Kompozit greft materyalinin (HA-TCP/COL) dental implant çevresinde onlay greft materyali olarak kullanımının yeni kemik oluşumuna etkisinin değerlendirilmesi
Son yıllarda implant cerrahisinin gelişmesiyle birlikte, kemik greft materyalleri kullanımı diş hekimliğinde daha fazla önem arz eder ve daha yaygın kullanılır hale gelmiştir. Değişen ve artan ihtiyaçlar araştırmacıların yeni kemik greft materyalleri geliştirilmesine yoğunlaşmalarına neden olmaktadır. Bu greft materyallerinden birisi de üç boyutlu kompozit greft (HA-TCP/Col) materyalidir. Doğal kemik dokusunun inorganik yapısını büyük oranda Hidroksiapatit (HA) oluştururken organik yapısını ise Tip 1 kollajen oluşturmaktadır. Bu yapıyı taklit etme amacıyla üretilen üç boyutlu kompozit greft materyallerinin başarılı sonuçlarıyla ilgili literatürde çalışmalar mevcuttur. Ancak kompozit greft materyalinin implant çevresinde onlay kullanımı ile ilgili literatürde yeterli sayıda çalışma gözlemlenememiştir. Bu deneysel çalışmada, implant çevresinde kompozit greft materyalinin onlay kullanımının sonuçları, onlay olarak otojen bone ring kullanımı sonuçlarıyla ve soket içerisinde kompozit greft kullanımı sonuçlarıyla karşılaştırılarak değerlendirilmiştir. Çalışmada toplam 4 adet erkek koyun kullanılmıştır. Koyunların pelvis bölgesinde 10 mm çapında ve 2 mm derinliğinde 4'er adet (onlay grupları), 10 mm çapında ve 6 mm derinliğinde 2'şer adet (soket grupları) defekt oluşturulmuştur. Her koyuna toplam 6 adet 3.7 mm çapında 10 mm boyunda implant yerleştirilmiştir. İmplantların çevresinde otojen ring blok greftler ve kompozit greftler uygulanmıştır. Tüm hayvanlar 12 haftalık iyileşme periyodunun ardından sakrifiye edilmiştir. İmplant ve çevresindeki greft yerleştirilen alan blok olarak çıkarılmış, elde edilen kesitlerle histomorfometrik inceleme yapılmıştır. Sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Sonuç olarak, üretilen kompozit greft materyalinin onlay olarak kullanımı otojen ring blok kullanımıyla karşılaştırıldığında, otojen greft grubu, kemik implant kontağı ve oluşan kemik hacmi açısından daha başarılı bulunmuş, ancak sonuçların istatistiksel olarak anlamlı bir fark ortaya koymadığı saptanmıştır. Ayrıca kompozit greft materyalinin onlay ve soket içerisinde implant çevresinde kullanımında da kemik implant kontak oranı ve oluşan yeni kemik hacmi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark yaratmadıkları tespit edilmiştir. Anahtar Sözcükler: İmplant, kompozit greft, onlay greftleme, otojen greft, histomorfometri Anahtar Sözcükler: İmplant, kompozit greft, onlay greftleme, otojen greft, histomorfometri
Ağrılı temporomandibular eklem bozukluklarında sıvı trombositten zengin fibrin uygulamasının klinik etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Wilke's sınıflandırmasına göre 3,4 ve 5 gruplarında ağrılı temporomandibular rahatsızlığı yaşayan ve artrosentez endikasyonu olan hastalarda yapılan artrosentez işlemine ilave olarak sıvı trombositten zengin fibrin uygulamasının klinik semptomlarda iyileşmeye etkinliğinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Yaşları 18 ile 64 arasında değişen ve Wilke's sınıflandırmasına göre 3,4 veya 5. sınıfta değerlendirilen 17'si kadın, 19'u erkek 36 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. 18 hastaya sadece artrosentez işlemi uygulanmış (kontrol grubu), 18 hastaya ise artrosentez işlemine ilave olarak sıvı trombositten zengin fibrin enjeksiyonu (deney grubu) uygulanmıştır. Gruplarda tabakalı randomizasyon yapılmıştır. Bu nedenle her grupta üçü yaşlı, üçü genç olmak üzere 6 hastadan oluşan Wilke's 3, Wilke's 4 ve Wilke's 5 alt grupları oluşturuldu. Hastaların görsel analog skala (VAS), Maksimum Ağız Açıklığı (MAA), lateral hareket kapasitesi ve Helkimo Klinik Disfonksiyon İndeksi ölçümleri başlangıç, 10. gün, 30. gün ve 3. ay sonu itibariyle yapıldı. Bulgular: Her iki grupta da VAS, MAA, lateral hareket ve Helkimo Klinik Disfonksiyon İndeksi ölçümlerinde iyileşme olduğu gözlendi. Gruplar arası kıyaslamada, deney grubundaki hastalardaki iyileşmenin kontrol grubundaki hastalardaki iyileşmeye göre anlamlı derecede yüksek olduğu saptanmıştır. Ayrıca, sıvı trombositten zengin fibrin uygulamasının VAS ve Helkimo Klinik Disfonksiyon skorları üzerindeki etkisinin, Wilke's 3 grubunda, Wilke's 4 ve Wilke's 5 grubuna göre anlamlı derecede yüksek olduğu saptanmıştır. Sonuç: Ağrılı temporomandibular eklem bozukluğu olan hastaların tedavisinde, artrosentez işlemine ilave olarak sıvı trombositten zengin fibrin enjeksiyonun, klinik semptomlarda iyileşmeyi arttırdığı gözlenmiştir. Ayrıca, bu elde edilen iyileşme Wilke's 3 sınıfındaki hastalarda diğer hastalara göre daha yüksektir.
Flepli ve flepsiz implant cerrahisi uygulamalarının doku iyileşmesi ve hasta konforu açısından kıyaslanması
Dental implantlar dişsiz boşlukların tedavisi amacıyla yıllardır diş hekimliğinde kullanılmaktadır. Dental implant tedavisinin başarılı olabilmesi için implantların uygun konum ve açıda yerleştirilmesi gerekmektedir. Teknolojik gelişmeler hastaların ve hekimlerin beklentilerini artırmıştır. Teknik hassasiyetten ödün vermeden ameliyat esnasında ve sonrasında hastaların konforlu bir süreç geçirmesini sağlayacak teknikler geliştirilmeye çalışılmıştır. Bilgisayar destekli yöntemler içeren bu klinik çalışmada çift taraflı diş eksikliği olan hastalarda Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi (KIBT)'den elde edilen veriler ışığında sanal ortamda implant planlaması yapıldı. Laboratuvar aşamasında %10 baryum sülfat içerikli rezin tarama protezleri hazırlandı. Bu protezler hasta ağzında iken KIBT görüntüleri elde edildi. Bir tasarım şirketinde StentCad implant planlama yazılımı kullanılarak 3 boyutlu implant planlamaları yapıldı. Hastaların bir tarafına cerrahi rehberler ile implantlar yerleştirildi. Diğer tarafına ise geleneksel yöntem ile implantlar yerleştirildi. Gruplardaki dişsiz bölgelerin dağılımı ve ameliyat sırası randomize olarak belirlendi. Ameliyat aşaması iki cerrahi işlem arasında 4 hafta olacak şekilde gerçekleştirildi. İmplant cerrahisinden 3 ay sonra implant üstü protezler yapıldı. Ameliyattan sonrasındaki süreçte yumuşak ve sert doku değişiklikleri ve hasta konforunu değerlendiren kayıtlar karşılaştırıldı. Çalışmamızda gruplar arasında ameliyattan sonra yapılan ölçümlerde ağrı, ödem, ekimoz, toplam aneljazik sayısı, marjinal kemik kaybı, periodontal indeks ve gingival indeks arasında anlamlı fark bulunmadı. Ancak flepsiz cerrahi grubunda ameliyat süresi daha kısa olarak ölçüldü. Hasta konforu açısından Ağız Sağlığı Etki Profili-14 (OHIP-14) ve Genel Ağız Sağlığı Değerlendirme İndeksi (GOHAI) parametrelerinin 1. ve 3. günde daha düşük olduğu görüldü. Sonuç olarak, tek diş eksikliği için uygulanan flepsiz implant cerrahisinin, geleneksel implant cerrahisine kıyasla, postoperatif klinik ve radyolojik bulgular üzerinde anlamlı etkisinin olmadığı, hasta konforu açısından cerrahi işlem sonrasındaki 1. ve 3. günlerde anlamlı düzeyde olumlu etkisinin olduğu tespit edildi. Anahtar kelimeler: Flepsiz cerrahi, cerrahi rehber, minimal invaziv cerrahi, dental implant
Ortognatik cerrahi sırasında intraoperatif analjezik olarak uygulanan tenoksikam ve parasetamolün postoperatif ağrı üzerine etkisinin retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Ortognatik cerrahi ile oluşan postoperatif ağrı hasta konforunu önemli ölçüde etkilemektedir. Postoperatif ağrının giderilmesi amacıyla non-steroid antiinflamatuar ilaçlar, kortikosteroidler ve opioid analjezikler kullanılabilmektedir. Bu çalışmanın amacı, ortognatik cerrahi sırasında intraoperatif olarak uygulanan tenoksikam ve parasetamolün ağrı üzerine etkisini retrospektif değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Belirlenen kriterlere uygun 63 dosya verisi ile çalışma gerçekleştirildi. Postoperatif ağrı kontrolü için, uygulanan analjezik türlerine göre hastalar iki gruba ayrıldı. Tenoksikam 20 mg (35 hasta) veya parasetamol 10 mg/kg (28 hasta) ekstübe edilmeden IV olarak uygulanan hastalar çalışmaya dahil edildi. Postoperatif dönemdeki saatlik takiplerde VAS verilerinden 0, 1, 3, 6, 12, 24, 36 ve 48. saatteki değerler ile bulantı kusma varlığı ve opioid analjezik ihtiyacı kaydedilen dosyalardaki veriler değerlendirildi. Bulgular: Tenoksikam grubu ve parasetamol grubu arasında postoperatif saatlik takiplerde VAS değerleri arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Tenoksikam grubunda bulantı ve kusma parasetamol grubundan daha yüksek görülürken istatiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmedi. Ek opioid gereksinimlerinde de tenoksikam grubu ile parasetamol grubu arasında anlamlı bir fark bulunamadı. Sonuç: Ortognatik cerrahi geçiren hastalarda intraoperatif tenoksikam uygulaması ile parasetamol uygulaması karşılaştırıldığında, tenoksikam grubu hastalarında daha düşük VAS skorlarının gözlendiği ve analjezik etkinliğin yeterli olduğu tespit edilmiş, ancak istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Benzer şekilde bulantı kusma varlığı ile ek opioid gereksinimi arasında da istatiksel olarak yakın sonuçlar edildi. Anahtar Kelimeler: Ağrı, Ortognatik Cerrahi, Analjezi
Kemik augmentasyon yöntemlerinin implant başarısı üzerine etkilerinin değerlendirilmesi: Kesitsel bir çalışma
Dental implantlar diş eksikliklerinin giderilmesi için kullanılan popüler ve etkin bir tedavi yöntemidir. Diğer yandan diş kaybı sonrası oluşan alveolar kemik atrofisi ve anatomik limitasyonlar, implant yerleştirilmesini engelleyebilir. Bu tür vakalarda, başarılı ve stabil bir implant uygulaması için kemik augmentasyon yöntemleri kullanılmaktadır. Çalışmamız 2010-2019 yılları arasında dental implant yerleştirilmiş 130 hastadaki 764 implant üzerinde yapıldı. Yerleştirilen 764 implanttan; 400'ü augmentasyon uygulanmadan yerleştirilen 1. grup'ta, 364'ü ise augmentasyon uygulanarak yerleştirilen 2. grup'ta yer almıştır. Alveolar augmentasyon olarak; yönlendirilmiş kemik rejenerasyonu, kret ayırma (split), maksiller sinüs tabanı yükseltilmesi ve onley blok otojen greftleme yöntemleri uygulanan hastalar dahil edilmiştir. Tüm implantlarda gingival indeks, plak indeksi, cep derinliği (mm), Pembe Estetik Skor (PES) ve marjinal kemik kaybı (mm) ve alanı (mm2) ölçüldü. Çalışmamızda kemik augmentasyonu uygulanarak yerleştirilen implantların klinik başarısı ile augmentasyon uygulanmadan yerleştirilen implantların klinik başarısı karşılaştırıldı. Ortalama sondalama cep derinliği, augmentasyon yapılan grupta yapılmayan gruba kıyasla daha yüksek bulunmuştur (P=0,003). Ortalama PES skoru, augmentasyon yapılmayan grupta daha yüksek bulunmuştur (P=0,027). Marjinal kemik kaybı ve alanı açısından gruplar arasında fark bulunamadı. Ortalama sondalama cep derinliği, sinüs augmentasyonu grubunda YKR grubuna göre daha yüksek bulundu (P=0,036). PES 5 skoru, sinüs grubunda kret split grubuna göre daha yüksek bulundu (P=0,049). Ortalama vertikal marjinal kemik kaybı, kret split grubunda sinüs grubuna göre daha fazla bulundu (P=0,006). Augmentasyon yapılan tüm gruplar (n=364) ve yapılmayan grup (n=400) arasında implant başarısı (P=0.654) ve sağkalımı (P=0.289) açısından anlamlı bir fark bulunmadı.
Mandibular prognatizmli hastalarda ortognatik cerrahi sonrası kondilde meydana gelen pozisyonel ve hacimsel değişikliklerin retrospektif olarak değerlendirilmesi
Amaç: Şiddetli mandibular prognatizmi bulunan hastalarda bilateral sagittal split samus osteotomisi sonrasında kondil hacmi ve pozisyonunda meydana gelen değişimlerin incelenmesi. Materyal ve Metot: Bu çalışmaya mandibular prognatizmi olup, çift çene ortognatik cerrahi uygulanmış 24 hasta (12 erkek ve 12 kadın) dahil edildi. Hastalardan konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) kayıtları cerrahi öncesi ve cerrahiden 12 ay sonra alındı. KIBT kayıtlarının DICOM görüntüleri Dolphin Imaging Version 11.95 yazılımı (Dolphin Imaging & Management Solutions, Chatsworth, Calif) kullanılarak üç boyutlu olarak değerlendirildi. Parametrelerin normal dağılım gösterip göstermemesine göre 'paired t test' veya 'Wilcoxon signed rank test' uygulanarak istatistiksel analiz yapıldı. Bulgular: Cerrahiden sonra kondil pozisyonunda saptanan değişiklikler, cerrahi öncesi kondil pozisyonu ile kıyaslandığında, istatiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Ancak kondillerin aksiyal düzlemde istatistiksel olarak önemli miktarda medyale doğru rotasyon yaptıkları görülmüştür. Preoperatif ve postoperatif görüntüler kıyaslandığında, her iki kondil hacminde istatistiksel olarak önemli bir değişiklik saptanamamıştır. Sonuç: Bulgularımız çoğunlukla mandibular prognatizmli cerrahi hastalarında cerrahi sonrasında kondillerin aksiyal düzlemde medyale doğru rotasyon yaptıklarını göstermektedir. Bu rotasyon kondiler rezorbsiyona, dişsel ve iskeletsel instabiliteye ve relapsa yol açabileceği değerlendirilmektedir. Bu bulgu ortodontik tedavi ve ortognatik cerrahi planlamasından önce ve cerrahi esnasında göz önünde bulundurulmalıdır.
Dentofasiyal deformiteli hastalarda ortognatik yaşam kalitesi anketinin Türkçe uyarlamasının geçerlik ve güvenirliği
Diş hekimliği alanında bireylerin yaşam kalitelerini etkileyen önemli sağlık problemlerinden biri de dentofasiyal problemlerdir. Gelişimsel ve kronik bir durum olan dentofasiyal problemlerde bireylerin tedavi olmak istemesinin ana sebebi anormal yüz görünümünün sosyal handikaplarından doğar. Çiğnemede zorluk, rahatsızlık ve ağrı (özellikle TME disfonksiyonuna bağlı) gibi fonksiyonel problemler de tedavi ihtiyacının doğmasında etkilidir fakat genelde hastanın yüz görünümünün sosyal anlamda yarattığı negatif etkilerin gölgesinde kalır. Bu nedenle de doğrudan yaşam kalitesi konusuna dönüşür. Bu çalışmanın amacı "Ortognatik Yaşam Kalitesi Anketi"nin Türkçe' ye çevrilmesi ve Türk popülasyonuna kültürel adaptasyonunun sağlanmasıdır. Kültürel adaptasyon işlemi Beaton ve ark. larının yayınladıkları rehber doğrultusunda gerçekleştirildi. Bu prosedür 6 aşamadan oluşmaktadır. Bunlardan ilki başlangıç çevirisinin uzman kişiler tarafından yapılması, ikinci olarak çevirilerin birleştirilmesi ve üçüncü olarak çevirilerin tekrar İngilizce' ye çevrilmesidir. Dördüncü aşamada çevirilerin son halinin uzman komite tarafından değerlendirilmesi sonunda final versiyonun test edilmesi ve son olarak da bu sürecin değerlendirilip uygun bir çeviri olduğuna karar verilmesi aşamalarını kapsamaktadır. Doğrulama sürecinde, Ortognatik Yaşam Kalitesi Anketi (OQLQ) sonuçları daha önce Türkçe geçerlik ve güvenirliği yapılmış olan OHIP-14 (Ağız Sağlığı Etki Ölçeği-14), SF-36 (Kısa Form-36) anketleriyle ve VAS (Görsel Analog Skala) ile karşılaştırıldı. Çalışmaya katılan hastalara araştırmaların detayları anlatıldı ve bu hastalar tarafından aydınlatılmış onam formu imzalandı. Çalışmaya Sınıf II veya Sınıf III iskeletsel deformitesi olan, anterior açık kapanış, laterognati, vertikal maksiller fazlalık veya bunların kombinasyonları nedeniyle ortognatik cerrahi endikasyonu olan hastalar, cerrahi öncesi hazırlık aşamasında olan ortodontik tedavisi henüz başlamamış olan hastalar, büyüme gelişimini tamamlamış hastalar, Türkçe bilen ve Türkçe konuşan hastalar dahil edildi. Daha önceden ortognatik cerrahi yapılmış olan, maksillofasiyal travma öyküsü olan, dişsiz olan, dudak damak yarığı olan, kraniofasiyal deformitesi olan, mental retarde olan ve sendromu olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Çukurova Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'ne başvuran, dentofasiyal deformite tanısı konulan, ortodontik tedavi de dahil olmak üzere herhangi bir tedavi başlanmamış olan 69 hastaya 3 anketin (OHIP-14, SF-36, OQLQ) Türkçe versiyonu uygulandı. Bunlara ek olarak hastaların kendi görünümleri ve fonksiyonlarını puanlayacağı VAS değerlendirmesi de yapıldı. Aynı hastalara bir hafta sonra OQLQ testi ikinci kez uygulandı. Çalışmaya dahil edilen 69 hastanın yaş ortalaması 23,57± 6,61 idi (min:18 max:51). Güvenirlik analizlerinde OQLQ' nun alt grubunda cronbach alpha sayıları sırasıyla; deformitenin sosyal yönleri alt grubunda 0,944 (p<0,001), fasiyal estetik alt grubunda 0,873 (p<0,001), oral fonksiyon alt grubunda 0,894 (p<0,001), deformitenin farkındalığı alt grubunda 0,887 (p<0,001) bulundu. OQLQ anketinin geçerliği analiz edildiğinde SF-36'nın alt gruplarıyla anket arasındaki ilişkinin zayıf olduğu saptandı, OHIP-14'ün fonksiyonel sınırlılık alt grubuyla OQLQ' nun oral fonksiyon alt grubu yüksek korelasyon gözlenirken diğer alt gruplar ile orta derecede korelasyon gözlenmiştir. VAS değerlendirmesi OQLQ-TR alt gruplarından oral fonksiyon ile yüksek derecede korelasyon gözlenirken diğer alt gruplarla orta derecede korelasyon gösterdi. Bu çalışmanın sonuçlarına göre OQLQ' nun Türkçe versiyonu geçerli ve güvenilir bulunmuştur. Bu anketin tekrarlanabilir, geçerli ve güvenilir olması dentofasiyal deformitesi olan ve Türkçe bilen hastaların hayat kalitelerinin değerlendirilebilmesi açısından faydalı bir araç haline gelmesini sağlamıştır. Anahtar Sözcükler: Dentofasiyal Deformite, Ortognatik Yaşam Kalitesi Anketi, OQLQ, Psikolojik Değerlendirme
Yüz asimetrisi nedeniyle ortognatik cerrahi uygulanan hastalarda postoperatif stabilitenin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Bir bireyin büyüme ve gelişimi sırasında, maksillofasiyal yapılar genetik ve çevresel faktörlere bağlı olarak gelişir. Bu yapıların büyümesi orantısız ve anormal şekilde gerçekleşirse dentofasiyal deformite meydana gelebilir. Bu deformite gelişimsel veya edinilmiş olabileceği gibi travma, enfeksiyon ve diğer dış etkenlerin bir sonucu olarak da karşımıza çıkabilmektedir. Dentofasiyal anomaliler, hafif dentoalveoler düzeyden, estetik açıdan yüz görünümünü etkileyebilecek şiddetli iskeletsel bozukluklara kadar değişkenlik gösterebilmektedir. Fasiyal asimetri yüzün iki tarafı arasındaki boyut veya ilişki uyumsuzluğudur. Fasiyal asimetrinin teşhisinde fotoğraflar, anteroposterior radyografiler, panoramik radyografiler ve 3 boyutlu görüntüleme yöntemi (KIBT) kullanılır. Bu çalışmanın amacı; yüz asimetrisi nedeniyle ortognatik cerrahi uygulanan hastalarda ameliyat öncesi ve sonrası dönemde çekilen konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) görüntüleri üzerinde yapılacak ölçümler ile uzun dönem stabilitenin değerlendirilmesidir. Bu retrospektif çalışmaya Çukurova Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'ne başvuran dentofasiyal deformiteli hastalardan çalışma kriterlerine uygun olan 14 hasta dahil edildi. Olguların 9'u kadın (%64,3), 5'i erkekti (%35,7). Olguların yaş ortalaması 29,35 ± 3,97 (21-36 yaş) yıldı. Fasiyal asimetrinin tedavisi için uygulanan bilateral sagital split osteotomisi (BSSO) sırasında posterior bükme osteotomisi yöntemi uygulandı. Tüm hastalardan ortognatik cerrahi ameliyatı öncesinde (T0), ameliyat sonrası 10.günde (T1) ve ameliyat sonrası 6 – 12 ay aralığında (T2) KIBT görüntüleri alındı (Planmeca Romexis, Helsinki, Finlandiya; 90 Kv; 10 mA; ekspoz süresi,13,5 sn; voksel boyutu, 0,4 mm). Alınan KIBT'ler üzerinde postoperatif stabilitenin değerlendirilmesinde bigonial mesafe, Menton (Me) deviasyonu, mandibuler kant miktarı ve ramus eğimi açısı ölçümleri yapıldı. Bu parametreleri ölçmek için Dolphin Görüntüleme 3D Surgery yazılımı (Dolphin Imaging 11.95 premium, Dolphin Imaging & Management Solutions, Kaliforniya, ABD) kullanıldı. Kemik segmentleri arasındaki boşluğun iyileşmesi aksiyel kesitte değerlendirildi. Elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edildi. Bigonial mesafe (mm) ölçümleri değerlendirildiğinde T0 ile T1 ve T1 ile T2 dönemleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p>0,05). Diğer yandan, T2 döneminde T0 dönemine kıyasla bigonial mesafe miktarı istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha yüksek bulundu (p=0,005). T0 dönemindeki Me deviasyonu (mm) T1 ve T2 dönemleri ile kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (sırasıyla; p<0,001, p<0,001). Diğer yandan, Me deviasyonu açısından T1 ve T2 dönemleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilemedi (p>0,05). Mandibular kant miktarı (mm) ve Ramus eğimi açısı (derece) ölçümlerinde dönemler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p>0,05). PBO ile proksimal segment arasındaki kemik boşluğunun iyileşmesi değerlendirildiğinde hastaların %85,7 (n=12)'sinde tam kemik dokusuyla iyileşme, %14,3 (n=2)'ünde ise kallus dokusuyla iyileşme tespit edildi. Hiçbir hastada kötü iyileşme belirlenmedi. Sonuç olarak, bu çalışmada yüz asimetrisi olan hastalarda BSSO sırasında yapılan PBO ile kemik intereferenslerinin ortadan kaldırıldığı, proksimal segmente gelecek olan laterotrüziv kuvvetlerin minimalize edildiği, kondil pozisyonunun korunduğu ve bunun sonucunda da relaps gelişme riskinin azaldığı belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Yüz Asimetrisi, Ortognatik Cerrahi, Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi, Postoperatif Stabilite.
Mandibulanın ileri ilerletme ve beraberindeki rotasyon hareketinde kullanılan farklı fiksasyon yöntemlerinin karşılaştırılması
Çalışmamızda mandibulanın ileri derecede ilerletilmesi ve beraberinde saat yönünün tersine rotasyon hareketi gerektiren vakalarda, bilateral sagittal split ramus osteomisi sonrası kullanılan fiksasyon yöntemlerinin karşılaştırılması amaçlanmaktadır. 25 adet mandibulanın sertlik değerine uygun sentetik rezin hemimandibula modeli, 3 boyutlu planlama tekniğiyle kesisi yapılmış şekilde standart olarak üretilmiştir. Ardından modeller 5 gruba ayrılarak, ilerletme ve saat yönünün tersine rotasyon hareketine uygun şekilde 5 farklı metot ile fikse edilmiştir. Her gruptaki denek sayısı 5 adettir (n=5). Segmentleri fikse ederken Grup 1 için 1 adet dört delikli miniplak ve 4 adet minivida (Trimed Medikal Tic. A.Ş., Ankara, Türkiye); Grup 2 için 2 adet 4 delikli miniplak ve 8 adet minivida (Trimed Medikal Tic. A.Ş., Ankara, Türkiye); Grup 3 için mandibula üst kenarına tek sıra halinde yerleştirilmiş 3 adet bikortikal vida (Trimed Medikal Tic. A.Ş., Ankara, Türkiye); Grup 4 için ters – L konfigürasyonunda yerleştirilmiş 3 adet bikortikal vida (Trimed Medikal Tic. A.Ş., Ankara, Türkiye); Grup 5 için ise 1 adet bikortikal vida ile birlikte 1 adet 4 delikli miniplak ve 4 adet minivida (Trimed Medikal Tic. A.Ş., Ankara, Türkiye) kullanılmıştır. Hazırlanan modeller 2 nokta test modeli için dizayn edilmiş servohidrolik test cihazına aynı noktadan sabit bir şekilde kuvvet uygulanacak şekilde yerleştirilmiştir. Sırasıyla her gruptaki 5'er örneğe molar bölgesinde oluşturulmuş çentikten 1 mm/dak hızla doğrusal kuvvet uygulanmıştır. Örneklerin kırılma noktasına kadar uygulanan tüm kuvvet ve deplasman değerleri bilgisayar ortamına kaydedilmiştir. Gruplar arasındaki ortalamalar, non – parametrik Kruskal-Wallis testi ile değerlendirildi. 1 ile 5 mm deplasman değerleri arasında uygulanan kuvvetler arasında anlamlı fark bulundu. Tolere edilebilir sınırlardaki 1-3 mm deplasman değerlerinde hibrit fiksasyon yapılan Grup 5 modellerinin daha iyi stabilite gösterdiği; ardından sırasıyla Grup 4 ve Grup 3 örneklerinin izlediği; miniplak ile fiksasyon yapılan grupların ise daha düşük stabilite değerlerine sahip olduğu gözlenmiştir.
Sosyal medyanın gömülü yirmi yaş dişi operasyonu yapılacak hastaların perioperatif anksiyetesi üzerine etkisi
Sosyal Medyanın Gömülü Yirmi Yaş Dişi Operasyonu Yapılacak Hastaların Perioperatif Anksiyetesi Üzerine Etkisi Gömülü üçüncü molar dişi çekiminin sıklıkla anksiyeteye neden olduğu bilinmektedir. Anksiyete hem hasta hem cerrah üzerinde negatif etkiye sahiptir. Çalışmamızda gömülü üçüncü molar dişini çektirmeden önce sosyal medya içeriklerini izlemiş ve izlememiş olan hastaların anksiyete farkı değerlendirilmiştir. Çalışmamız gömülü mandibular üçüncü molar dişini çektirmeden önce sosyal medya içeriklerini izlemeyen (grup 1) 82 hasta ve operasyon öncesinde sosyal medya içeriklerini izleyen (grup 2) 80 hasta olmak üzere 162 hasta üzerinde yapılmıştır. Grup 2'nin anksiyete düzeyi grup 1'den MDAS ve STAI anksiyete skorlamaları değerlendirildiğinde daha yüksek bulunmuştur (Sırasıyla P= 0,001 ve P= 0,034). Hastaların eğitim durumu, diş hekimi ziyareti, diş hekimine gitme sıklığı, gömülü diş operasyonu geçmişi ile anksiyete açısından bazı farklar tespit edilmiştir; eğitim düzeyi lise ve üniversite olan hasta gruplarında grup 2'nin MDAS anksiyete skoru, grup 1'in MDAS anksiyete skoruna göre yüksek bulunmuştur (Sırasıyla P=0,044 ve P=0,024). Benzer şekilde eğitim düzeyi lise olan hasta grubunda grup 2'nin STAI anksiyete skoru, grup 1'in anksiyete skoruna göre yüksek bulunmuştur (P=0,037). Öncesinde diş hekimine giden hasta grubunda grup 2'nin MDAS anksiyete skoru, grup 1'in anksiyete skoruna yüksek bulunmuştur (P<0,001). Diş hekimi ziyareti sıklığı gruplarından problem hissedince diş hekimine giden hasta grubunda grup 2'nin MDAS anksiyete skoru, grup 1'in anksiyete skoruna göre yüksek bulunmuştur (P=0,008). Gömülü diş operasyon geçmişi olmayan hasta grubunda grup 2'nin MDAS anksiyete skoru, grup 1'in anksiyete skoruna göre yüksek bulunmuştur (P=0,002). Cinsiyet açısından değerlendirildiğinde grup 1'de kadın hastaların MDAS anksiyete skoru erkek hastalara göre yüksek bulunmuştur (P=0,003), grup 2'de ise cinsiyetin anksiyeteye etkisi bulunamamıştır. Ayrıca grup 2'deki hastalar sosyal medya türü ve içeriği bakımından değerlendirilmiştir ve anksiyete ile ilişkisi bulunamamıştır.
Oral ve maksillofasiyal cerrahide geleneksel yöntemle üretilen plaklarla lazer sinter yöntemiyle üretilen plakların mekanik performansının karşılaştırılmalı değerlendirilmesi
Oral ve maksillofasiyal cerrahide travma tedavi yöntemlerinden biri açık redüksiyon ve internal fiksasyondur. Rekonstrüksiyon plakları açık redüksiyonda kullanılan fiksasyon aygıtlarından birisidir. Bu plaklar paslanmaz çelik veya titanyum alaşımlardan üretilmektedir. Titanyum alaşımlar içerisinde Ti6Al4V ELI sık kullanılan bir alaşım türüdür. Çalışmamızın amacı; Ti6Al4V ELI plakalardan CNC yöntemiyle ve Ti6Al4V ELI toz alaşımdan lazer sinterleme (selektif lazer ergitme) yöntemiyle üretilen rekonstrüksiyon plaklarının mekanik özelliklerinin değerlendirilmesini yapmaktır. Bu amaçla her iki grupta 54mm uzunluğunda 3mm kalınlığında 30 adet rekonstrüksiyon plağı üretildi. Statik 3 nokta bükme testi, yorulma testi, burulma testi, vickers sertlik testi, SEM-EDS, XRD, ICP-OES ve sonlu elemanlar analizleri yapıldı. Sonlu elemanlar analizi statik 3 nokta bükme testinin validasyonu şeklinde gerçekleştirildi. Statik 3 nokta bükme testinde elde edilen maksimum eğme kuvveti, akma kuvveti ve akma yer değiştirme miktarı ile burulma testindeki maksimumu tork değerlerine Mann Whitney U testi uygulandı. Sertlik analizi sonuçlarına bağımsız örneklem t testi uygulandı. Yorulma testi sonucunda CNC grubu plaklar 1.000.000 çevirim sayısına 60N'da ulaşırken lazer sinter grubu plaklar 40N'da ulaşmıştır. ICP-OES analizinde Ti oranları CNC grubunda %92,57 lazer sinter grubunda %91,32 bulunmuştur. Sonlu elemanlar analizi sonucunda ise plağın karşılayabileceği maksimum gerilim miktarı 862,5Mpa bulunmuştur. Maksimum eğme kuvveti, akma kuvveti ve maksimum tork değerlerinde CNC grubu lazer sinter grubundan istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Akma yer değiştirme miktarlarında lazer sinter grubu daha yüksek değerlere elde etmiştir ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Vickers sertlik testi sonuçlarında ise lazer sinter grubu plaklar CNC grubundan plaklardan istatistiksel olarak anlamlı şekilde üstün bulunmuştur. Lazer sinter yöntemiyle kişiye özel plaklar üretilirken plağın tasarımı, şekli, boyu ve kalınlığı değiştirilerek mekanik özellikler iyileştirilebilir. Ayrıca üretim (lazer dalga boyu, odak çapı, katman kalınlığı vb.) ve ısıl işleme ait parametreler (ısıl işlem sıcaklığı, süresi vb.) de değiştirilerek mekanik olarak üstün özelliklere sahip plaklar elde edilebilir. Çalışmamız bu noktada yol gösterici olacaktır.
Temporomandibular eklemin internal bozukluklarının tedavisinde İ-PRF'in etkinliğinin araştırılması
Bu çalışmanın amacı temporomandibular eklem internal bozukluklarına sahip hastalarda eklem içi yıkamayı takiben i-PRF enjeksiyonu ile hyalüronik asit enjeksiyonunun etkinliklerini karşılaştırmaktı. Bu amaçla 47 hasta rastgele iki gruba dağıtıldı. İlk gruptaki hastalara artrosentez sonrası eklem içi sodyum hyalüronat, ikinci gruba ise otolog i-PRF enjeksiyonu yapıldı. Tedavinin etkinliği palpasyonda eklem ağrısı, maksimum ağız açıklığı, mandibulanın ipsilateral, kontralateral ve protrüziv hareket sınırları ve davranışsal teste göre kıyaslandı. Bu değerler işlemden hemen önce, işlemden 1, 3 ay ve 6 ay sonra kaydedildi. Grup içi ve gruplar arası farklar istatistiksel olarak analiz edildi. Başlangıç değerleri protrüziv hareket sınırı hariç benzerdi (P > 0,05). Protrüziv hareket sınırı i-PRF grubunda daha düşüktü. İşlem sonrasında ağrı iki grupta da azaldı. İşlem sonrası 1. ayda i-PRF daha başarılı iken 3 ve 6. aylarda hyalüronik asit ile benzer sonuçlar alınmıştır. Maksimum ağız açıklığı üzerine iki grupta da olumlu sonuçlar alınmış ancak iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır. Mandibulanın ipsilateral hareketi üzerinde iki grupta da anlamlı bir etki gözlenmemiştir. Mandibulanın kontralateral hareketi üzerinde hyalüronik asitin bir etkisi gözlenmemiş, i-PRF'in ise 6. ayda olumlu etkileri kaydedilmiştir. Mandibulanın protrüziv hareketi üzerine hyalüronik asit kayda değer bir etkide bulunmamış, i-PRF ise tüm zamanlarda artışa neden olmuştur. Davranış anketi içerisindeki ağrı, engellilik ve psikoloji skorları üzerinde hyalüronik asit ve i-PRF olumlu etkiler göstermiş, iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamasına rağmen i-PRF daha başarılı görülmüştür. Temporomandibular eklem internal bozukluklarına sahip hastalarda artrosentez sonrası i-PRF enjeksiyonu etkin görülmüş, ağrı, mandibulanın kontralateral ve protrüziv hareketlerinde hyalüronat enjeksiyonundan daha iyi etkinlik gösterdiği sonucuna ulaşılmıştır.
İlaçla ilişkili çene osteonekrozu gelişen hastalarda mandibular trabeküler kemiğin fraktal analiz yöntemiyle incelenmesi
Bifosfonatlar başta onkoloji olmak üzere birçok tıbbi alanda kullanılan önemli ilaçlardır. Multiple myelom, metastatik kanser ve osteoporoz hastalarında çoklu tedavide antirezorptif veya antitümör potansiyelleri için reçete edilirler. Bifosfonat ile ilişkili çene osteonekrozu terimi ilk olarak 2003'te Robert E. Marx tarafından ortaya atılmıştır. 2007 yılında Amerikan Oral ve Maksillofasiyal Cerrahlar Birliği Komisyonu bifosfonat ile ilişkili çene osteonekrozunu (BRONJ) bu tedaviler sonrası sıkça görülen bir komplikasyon olarak tanımlamıştır. Bu durum malign kemik metastazlarını ve osteoporozu tedavi etmek için bifosfonat alan hastalarda gözlenmiştir. 2014 yılında Amerikan Oral ve Maksillofasiyal Cerrahlar Birliği Komisyonu, BRONJ'un terimini İlaçla İlişkili Çene Osteonekrozu (MRONJ) olarak değiştirmiştir. Bu değişiklik, diğer antirezorptif (denosumab) ve antianjiogenik tedavi ile ilişkili çene osteonekrozu vakalarının tespit edilmesi nedeniyle gerekli görülmüştür. Fraktal, kendine benzeme özelliğine sahip; kare, daire, üçgen gibi yaygın geometrik şekillerle tanımlanamayan, karmaşık bir yapı kümesi olarak karakterize edilir. Bir yapıdaki artan karmaşıklık fraktal boyutta (FD) da artışa neden olur. FD'si yüksek olan yapılar daha karmaşık iken, düşük FD'ye sahip yapılar daha basit bir düzen gösterir. Panoramik görüntüler üzerinde fraktal boyut değerlendirmesi MRONJ'un mandibuladaki erken değişiklikleri hakkında bilgi verebilmektedir. Çalışmamızın amacı MRONJ'un daha sık görüldüğü mandibuladaki erken değişikleri ve bu değişikliklerin mandibulanın hangi bölgelerinde daha erken görülebileceğini fraktal boyut analizi ile belirlemekti.Bu retrospektif çalışmada, yaş ortalaması 64,2 olan 30 MRONJ hastası ve yaş ve cinsiyet açısından eşleşmiş 30 kontrol hastası dahil edilmiştir. Kontrol hastalarının sistemik rahatsızlıkları bulunmamaktadır. Hastalara ait panoramik (OPG/ Planmeca Promax, Helsinki, Finlandiya) görüntüler seçilmiş, TIFF formatında dışa aktarılmış ve Image J yazılımına (National Institutes of Health, Bethesda, MD, ABD) kaydedilmiştir. Görüntülerin standardizasyonu için anatomik yapı dikkate alınarak trabeküler kemiği içerecek şekilde belirli alanlar (region of interest – ROI) seçilmiş ve Image J programında fraktal boyut (FB) analizi yapılmıştır. Her örneğin FB analizi, kutu sayma yöntemi kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Verilerin istatistiksel analizinde Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) 25.0 paket programı kullanıldı. Seçilen alanlar aşağıdaki şekildedir:ROI-1 Nekrotik alanın merkezindeROI-1A. Nekrotik alanın simetriği olan sağlam kemikteROI-2. Sigmoid çentik ile mandibular foramen arasındaki alanın geometrik merkezindeROI-3. Mental foramenin önünde/mezialindeki bölgedeROI-4. Mandibular foramenin altında gonial bölgedeROI-5. İkinci küçük azı dişinin distal tarafında, mandibular kanalın üstündeki bölgede.ROI' lerin ortalaması alındığında ise MRONJ'lu hastaların, kontrol grubunda yer alan hastalara göre ROI5 ölçümlerinin anlamlı olarak daha düşük olduğu tespit edildi. Diğer ROI bölgelerinde anlamlı bir farklılık gözlenmedi.Sonuç olarak MRONJ'un erken değişikliklerini saptamada FB analizinin kullanımının yararlı olabileceği söylenebilir. ROI 5 bölgesi değerlendirmede kullanılabilecek referans bölgesi olarak önerilebilir.
Gömülü mandibular 3. molar çekiminden sonra meydana gelen komplikasyonlar ile oksidatif stres arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Sürme zamanı geldiği halde çeşitli sebeplerle ağız içinde yer alamamış dişler gömülü diş olarak adlandırılır. Tüm dişler arasında gömülü kalma insidansı en yüksek olan dişler mandibular üçüncü molarlardır. Bu yüzden gömülü üçüncü molar operasyonları ağız, diş ve çene cerrahisi pratiğinde en çok gerçekleştirilen işlemlerdir. Bu operasyonlar sonunda çeşitli komplikasyonlar ortaya çıkabilmekle beraber en sık rastlanılanları ağrı, ödem ve trismustur. Bu komplikasyonların cerrahi travmaya bağlı olarak enflamatuar yanıt sonucu ortaya çıktığı bilinmektedir. Reaktif oksijen türlerinin (ROT) son zamanlarda yapılan bilimsel araştırmalarda birçok fizyolojik ve patolojik durumla ilgili olduğu ve enflamasyonda etkin bir görev aldığı gösterilmektedir. Bununla birlikte diş hekimliğinde oksidatif stres ile ilgili birçok çalışma yapılmış olmasına rağmen gömülü mandibular üçüncü molar operasyonlarından sonra meydana gelen komplikasyonlarla oksidatif stres ilişkisini değerlendiren herhangi bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu sebeple, bu çalışma gömülü mandibular üçüncü molar dişleri bulunan hastaların oksidatif stres seviyelerinin belirlenmesi ve postoperatif komplikasyonlarla olan ilişkisini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya gömülü mandibular üçüncü molar dişi bulunan 47 hasta dâhil edilmiştir. Hastalardan preoperatif ve postoperatif 3. günde tükürük örnekleri alınarak total antioksidan seviye (TAS), total oksidan seviye (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ) değerleri analiz edilmiştir. Hastaların ayrıca preoperatif ve postoperatif 3. gün ödem, ağrı ve ağız açıklığı değerleri kayıt edilmiştir. Yapılan değerlendirmeler sonucunda postoperatif 3. günde hastalarda belirgin derecede ödem, trismus meydana geldiği ve ağrı skorlarının yüksek olduğu ve postoperatif 3. günde TAS, TOS ve OSİ değerlerinin belirgin düzeyde düştüğü belirlenmiştir (p<0,001). Bununla birlikte postoperatif TAS, TOS ve OSİ değerleriyle postoperatif komplikasyonlar arasında herhangi bir korelasyon olmadığı, ancak preoperatif TAS ile ödem, preoperatif TOS ile trismus arasında pozitif bir korelasyon olduğu gözlenmiştir. Elde edilen bu bulgulara dayanarak cerrahi girişim ve travmayla oksidatif stres arasında bir ilişki olduğu söylenilebilir.
Düşük enerji seviyeli lazerlerin diş çekimi sonrasında kemik iyileşmesi üzerine olan etkisinin incelenmesi
Bu araştırmada, düşük enerji seviyeli lazer terapisinde kullanılan Helyum-Neon (He-Ne) ve Galyum-Aluminyum-Arsenid (GaAlAs) lazerlerin diş çekimi sonrası kemik iyileşmesi üzerindeki etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla 30 adet dişi albino Wistar rat kullanılmıştır. Tüm deneklerin maksiller sağ kesici dişlerinin çekimi yapılmıştır. He-Ne ve GaAlAs lazerin 6 J/cm2 ve 10 J/cm2 enerji dozlarında uygulandığı dört grup ve lazer uygulanmayan bir kontrol grubu oluşturulmuştur. Lazer grubundaki ratlara He-Ne ve GaAlAs lazerler diş çekimini takiben iki enerji düzeyinde 7 gün boyunca uygulanmıştır. Diş çekimini takiben 30 günlük süre sonunda tüm denekler sakrifiye edilerek, kemik iyileşmesi histolojik, immünohistokimyasal ve radyolojik olarak değerlendirilmiştir. Bu incelemeler sonucunda, 10 jolule/cm2 enerji düzeyinde GaAlAs lazer uygulaması ile daha organize ve kompakt görünümlü kemik doku oluştuğu izlenmiştir. Bu çalışma ile düşük enerji seviyeli lazer uygulamasının kemik iyileşmesinde etkili bir yöntem olduğu görülmüştür.
Ağız diş ve çene cerrahisi kliniğine ağrı yakınması ile başvuran hastalarda kişilik özellikleri ve diş tedavi deneyimleri ile ağrı algısı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada Gazi Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız Diş ve Çene Cerrahisi Kliniği'ne ağrı yakınması ile başvurmuş olan hastalarda anksiyete seviyeleri ve kişilik özellikleri ile ağrı algısı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Tarama türündeki çalışmada 5 bölümden oluşan bir anketten faydalanılmıştır. Anketin ilk bölümünü demografik özellikler ve öykü, ikinci bölümünü orofasial ağrının özellikleri, üçüncü bölümünü hastaların kaygı düzeyini ölçmekte kullanılan Modifiye Dental Anksiyete Skalası (MDAS), dördüncü bölümünü ağrı düzeyinin saptanmasında kullanılan VAS oluşturmaktadır. Son olarak hastaların kişilik özelliklerinin değerlendirildiği beşinci bölümünü de SCL-90 (Symptom check list-90) oluşturmaktadır. Anketlerden elde edilen veriler Ki-Kare analizi yapılarak frekans ve yüzdelere dönüştürülmüştür.Sonuç olarak yaş, cinsiyet gibi demografik özellikler; dental kaygı düzeyi; olumsuz diş hekimi deneyimleri ve kişilik özellikleri ile ağrı algısı arasında anlamlı bir ilişki bulunduğu gözlenmiştir.
Posterior rezorbe üst çenede, farklı tasarımlarda ve boyutlarda dental implant uygulaması ile kemik üzerinde oluşan stresin üç boyutlu sonlu elemanlar stres analizi yöntemi ile karşılaştırılması
Branemark tarafından osseointegrasyon teriminin tanımlanmasından günümüze, dental implantların kullanımı her geçen gün hız kazanmaktadır. Eksik dişlerin yerine konmasında klasik protetik tedavilerin yanında, implant uygulaması da tercih edilir konuma gelmiştir.Osseointegre dental implantlar, parsiyel protez ve total protez kullanan ve kullanım zorluğu yaşayan hastalar için de başarılı bir tedavi seçeneği haline gelmiştir. Ancak implant uygulamalarında üst çene anatomisindeki varyasyonlar, özellikle premolar ve molar diş bölgelerine komşu maksiller sinüsler, bu bölgede implant uygulamasını bazen kısıtlamaktadır. Maksiller sinüslerin kret tepesine doğru fazlaca sarkmış olması nedeniyle bu bölgede implant uygulaması için dikey yönde yeterli kemik varlığı her zaman mümkün olmayabilir. İmplant uygulaması için yeterli kemik elde etmek amacıyla literatürde birçok teknik tanımlanmıştır. Bu teknikler sayesinde maksiller sinüs tabanı ile alveoler kret tepesi arası 3-4 mm'lik kemik kemik yüksekliği implant uygulaması için yeterli olabilmektedir.Bu çalışmanın amacı 3 boyutlu sonlu elemanlar stres analizi yöntemini kullanarak, posterior maksiller bölgede sinüs lifting yapılmış, greft uygulanmış ve greft uygulanmamış olan örneklerde farklı implant tasarımlarını çiğneme kuvvetleri altında karşılaştırmaktır. Bu amaçla, 2 farklı implant tasarımı, maksiller sinüs elimine edilmiş, sinüs lifting yapılıp greft uygulanmış ve greft uygulanmamış örneklerde karşılaştırılmıştır. Bu amaçla atrofik posterior maksillanın bir modeli gerçek bir hastanın arşivdeki Bilgisayarlı tomografi görüntüleri, Marc 2005 programı kullanılarak modele edilmiştir. Aynı program ile farklı tasarımda implant modelleri, greft uygulanan maksiller sinüs, yükleme koşulları modele edilmiş ve teknik olanakların elverdiği ölçüde gerçek yaşamdaki çiğneme kuvvetlerine yakın kuvvetler altında stres analizi yapılmıştır. Greft uygulanan modellerde uygulanmayan modellere göre daha düşük stres değerleri ölçülmüştür.Anahtar Kelimeler: implant, maksiller sinüs, sonlu elemanlar stres analizi, sinüs yükseltme işlemi, kemik greftleri
Ankaferd Blood Stopper ile düşük enerji seviyeli lazerin sinir dokusu iyileşmesi üzerine etkilerinin histopatolojik ve biyokimyasal olarak karşılaştırılması
Ankaferd Blood Stopper'ın sinir rejenerasyonu üzerine etkinliğini, düşük enerji seviyeli lazer terapisiyle karşılaştırmak amacıyla gerçekleştirilen bu çalışmada 72 adet rat kullanılmış ve sağ siyatik sinirde ezilme yaralanması oluşturulmuştur. Deney hayvanları 1. grup kontrol, 2. grup ABS, 3. grup DESL ve 4. grup ABS+DESL olmak üzere 4 ana grup ve 3., 5. ve 12. hafta olmak üzere sakrifikasyon zamanlarına göre 3 alt gruba ayrılmışlardır. Alınan örneklerde histopatolojik değerlendirme yapılmış ve GAP-43 protein ifadelenmesi istatistiksel olarak değerlendirilmiştir.Kontrol grubuna göre diğer tüm gruplarda GAP-43 proteininde anlamlı artış saptanmıştır. ABS grubunda DESL'ye göre anlamlı derecede yüksek, her iki işlemin yapıldığı ABS+DESL grubunda ise ABS grubuna benzer düzeyde GAP-43 proteini saptanmıştır. Histolojik olarak ABS'nin kontrol grubuna göre erken dönemde ödemi baskılayıp, kapillerleri arttırdığı, ilerleyen dönemde ise inflamasyonu şiddetlendirdiği, aksonal dejenerasyonu arttırdığı ve alerjik reaksiyon, fibrotik değişikliklere sebep olduğu görülmüştür. DESL grubunda ise kontrol grubuna göre ödem azalırken, aksonların rejenere olduğu görülmüş ve yan etki saptanmamıştır. ABS+DESL grubunda, ABS grubuna benzer etkiler görülmüştür.
Ankaferd Blood Stopper'ın kemik dokusu iyileşmesi üzerine olan etkilerinin deneysel olarak incelenmesi
Oral ve maksillofasiyal bölgede, konjenital ya da geli?imsel malformasyonlar, travma, enfeksiyon gibi çe?itli nedenlerle kemik defektleri olu?abilmektedir. Olu?an kemik defektlerinin rekonstrüksiyonu modern cerrahinin en zor uğra?ılarından biri olarak kabul edilmektedir. Günümüze kadar pek çok ara?tırmacı kemik defektlerinin hızlı ve ba?arılı bir ?ekilde onarımını sağlamak amacıyla çe?itli çalı?malar yapmı?tır.Bu çalı?mada, lokal hemostatik ajan olan Ankaferd Blood Stopper? ın (ABS) kemik dokusu iyile?mesi üzerine olan etkilerinin histopatolojik ve immünohistokimyasal olarak değerlendirilmesi amaçlanmı?tır.Çalı?mada 24 adet Yeni Zelanda tipi beyaz erkek tav?an kullanılmı?tır. Tav?anların tibiasında, bilateral olarak 5 mm çapında 2 adet kemik defekti olu?turulmu?tur. Sol tibiadaki proksimal defekte ksenojenik kemik grefti (Bio-Gen Mix) ve ABS karı?ımı yerle?tirilmi?, distal defekte ise 0,1 cc ABS uygulanmı?tır. Sağ tibiada açılan proksimal defekte ksenojenik kemik grefti ve serum fizyolojik (SF) karı?ımı yerle?tirilmi?, distal defekte ise 0,1 cc SF uygulanmı?tır. 24 adet tav?an 4 e?it gruba ayrılarak, 7., 15.,30. ve 45. günde sakrifiye edilmi?tir. Elde edilen örnekler histopatolojik ve immünohistokimyasal olarak değerlendirilmi?tir.Yapılan histopatolojik değerlendirme sonucunda ABS uygulanan örnekler ile kontrol grubundaki örnekler arasında, kemik dolum miktarı açısından anlamlı bir fark bulunmamı?tır. ABS uygulanan örneklerde 15. günde inflamasyon düzeyinin daha dü?ük olduğu görülmü?tür. 7. ve 30. gün guplarında ABS uygulanan defektlerdeki endosteal kemikle?me miktarı daha yüksek bulunmu?tur. Hiçbir örnekte yabancı cisim reaksiyonuna rastlanmamı?tır. Yapılan immünohistokimyasal analizde ABS uygulanan örneklerdeki Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü (VEGF) ve Osteokalsin (OC) ekspresyonu anlamlı derecede yüksek bulunmu?tur.Anahtar Kelimeler: Ankaferd Blood Stopper, kemik iyile?mesi, ksenojenik kemik grefti, vasküler endotelyal büyüme faktörü, osteokalsin127
Yumuşak doku lazer cerrahisinin doku iyileşme sürecindeki etkinliğinin araştırılması
Alışılmış yöntemle karşılaştırıldığında lazerin bilinen avantajlarının epulis fissuratumun tedavisinde sağlanıp sağlanmadığı araştırılmıştır. Çalışma, kliniğimizde epulis fissuratum ön tanısını alan ve tedavi planlamasında cerrahi eksizyon zorunluluğu bulunan 22 hasta üzerinde yapılmıştır. Lezyonların eksizyonları aynı hastada hem bistüri cerrahisi hem de ?diyot? lazer cerrahisi ile gerçekleştirilmiştir. Cerrahi eksizyonlar sonrasında yara iyileşme sürecinde iki farklı cerrahi teknik dört parametre altında karşılaştırılmıştır. Bunlar konvansiyonel mikrobiyolojik yöntemler ile tetkik edilen mikrobiyolojik kültür numuneleri, dijital iyileşme analizi ile gerçekleştirilen klinik olarak iyileşmenin takibi, işlem sırasında ve sonrasında kanama varlığı ve 1., 2., 5., 10. günlerde cerrahi alanlarda hissedilen ağrı skorlarıdır. Tüm parametreler için elde edilen veriler istatistiki olarak değerlendirilmiştir. Teknikler arasında doku iyileşme hızı karşılaştırıldığında ise lazer cerrahisi ile oluşturulan yaralarda iyileşmenin daha geriden geldiği izlenmiştir. Ancak 30. günlük postoperatif iyileşme ve değerlendirme periyodunun tümü ele alındığında iki teknik arasında arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulanamamıştır. Bu çalışmanın sonuçları, geniş alan kaplayan lezyonların eksizyonunda diyot lazer kullanımın kanamasız bir cerrahi alan yaratarak, sütursuz bir cerrahiyi beraberinde getirmesi ve sahip olduğu antibakteriyel etki ile konvansiyonel bistüri cerrahisi yerine uygulanabilecek alternatif güvenilir bir yöntem olabileceğini göstermiştir. Ancak cerrahi sonrası doku iyileşme hızı ve hissedilen ağrı varlığı konularında lazer cerrahisinin bistüriye karşı üstünlüğünden bahsetmek çalışmada mümkün olmamıştır. Bu konular üzerinde kesin bir yargıya varmak için daha fazla çalışmaya ihityaç olduğu düşünülmektedir.
Gömülü alt yirmi yaş dişi operasyonları ve anksiyete
Klinik tecrübe ile öngörü sağlanabilse de aynı cerrahi işlem uygulanacak hastalarda, işlem öncesi ve işlem bittikten sonraki anksiyete seviyeleri birbirinden çok farklı olabilir. Bu çalışmada, alt gömülü yirmi yaş diş ameliyatı olan hastaların anksiyete seviyeleri ile hastaların demografik özellikleri, önceki diş hekimi tecrübeleri, operasyon sürecine ilişkin beklentileri, hekimin yaptığı preoperatif ve postoperatif değerlendirme arasındaki ilişkinin istatistiksel olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmaya, alt gömülü yirmi yaş dişlerine sahip yaşları 17 ila 51 arasında değişen 53 kadın, 47 erkek toplam 100 herhangi bir sistemik rahatsızlığı olmayan hasta dahil edilmiştir. Süreklik envanteri uygulamasının ardından iki hastada, sürekli kaygılarının çok yüksek olması sebebiyle bu hastalar araştırma kapsamı dışında tutulmuş ve araştırmaya 51 kadın, 47 erkek olmak üzere 98 hasta ile devam edilmiştir. Operasyon öncesinde hastalara durumluk-süreklilik I formları verilmesinin ardından, preoperatif değerlendirme için alınan panoramik radyografilerde dişin klasifikasyonu yapılıp, hastalara sorulan sorular ile önceki deneyimleri ve operasyona ilişkin beklentileri not edilmiştir. Anksiyetenin tedavi öncesi belirlenmesi, hastanın anksiyete düzeyinin azaltılmasına ve hekimin gerekli önlemleri alarak daha başarılı bir tedavi yapmasına olanak sağlayacaktır. Bazı durumlarda preoperatif anksiyete çok yüksek seviyede ise sedasyon veya premedikasyon gibi yöntemlerle, hastanın daha konforlu bir operasyon geçirilmesi sağlanmalıdır. Tedavi bitiminde anksiyete seviyesinin belirlenmesi ise hastaların ameliyat sonrasındaki analjezik ihtiyacını belirlememiz açısından önemli olacaktır. Elde edilen sonuçların ışığı altında, Durumluk-Süreklilik anket formunun Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Anabilim Dalı?nda yapılmakta olan rutin alt gömülü yirmi yaş dişi ameliyatları sırasında kullanımının uygunluğu ve ne sıklıkta kullanılabileceği değerlendirilmiştir.
Mandibular anterior segmental osteotomilerde osteotomize segmentin değişik miktarlardaki süperior repozisyon simulasyonları sonrasında greftli ya da greftsiz olarak uygulanan farklı fiksasyon konfigürasyonlarının erken dönem etkilerinin biyomekanik açıdan incelenmesi
Bu çalışmanın amacı mandibular anterior segmental osteotomiler sonrasında vertikal, horizontal ve oblik anterior oklüzal kuvvetler altında farklı fiksasyon konfigürasyonlarının ve osteotomi boşluğunun rekonstrüksiyonu için kullanılan greft materyalinin mekanik davranışının incelenmesidir. Bu çalışmada kadavra mandibulasının CBCT verilerinden elde edilen üç boyutlu sonlu eleman modellerinde mandibular anterior segmental osteotominin 3 ve 5 mm miktarlardaki süperior repozisyonları simule edilmiştir. Tüm süperior repozisyon modelleri için greftli ve greftsiz olmak üzere iki ayrı model oluşturulmuştur. Osteotomi boşluğu demineralize dondurulmuş kurutulmuş blok kemik allogrefti ile rekostrükte edilmiştir. Greftli ve greftsiz modeller için iki adet sağ ve sol L plak ile iki adet I plaktan oluşan üç farklı fiksasyon konfigürasyonu oluşturulmuştur. Osteotomize segment üzerinde üç yönde çiğneme kuvvetlerini yansıtan anterior oklüzal kuvvetler simule edilmiştir. Von Mises ve asal stres değerleri osteotomize segmentin farklı miktarlardaki süperior repozisyon simulasyonları için hesaplanmıştır. Bu çalışmada sağ L plak konfigürasyonunun diğer fiksasyon yöntemleri ile karşılaştırıldığında en stabil fiksasyonu sağladığı sonucuna varılmıştır. Plaklar ve vidalar üzerindeki en yüksek Von Mises stres değerleri ve kemikler üzerindeki en yüksek asal stres değerleri greftsiz modellerde bulgulanmıştır. Von Mises ve asal stres değerleri 5 mm süperior repozisyonda 3 mm süperior repozisyona göre daha yüksek bulunmuştur. Greft materyali fiksasyonlar ve kemik üzerindeki streslerin azalmasına belirgin oranda katkıda bulunmuştur.
L-karnitinin oral mukozada yara iyileşmesi üzerine etkisinin farklı yöntemlerle incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, enflamasyonun azaltılması ve ciltte mevcut yaraların iyileştirilmesi için kullanılmakta olan L-karnitinin ağız içi yaraları iyileştirici potansiyelini araştırmaktır. Bu amaçla Wistar albino sıçanların yanak mukozasında çizgisel ve dairesel yara modelleri oluşturulmuştur. Bu çalışmada L-karnitin, doza bağımlı etkilerinin de araştırılması amacıyla 100 mg/kg/gün ve 200 mg/kg/gün dozlar i.p. yolla uygulanmıştır. Yara iyileştirici aktivite sonuçlarının karşılaştırılması amacıyla, standart yara iyileştirici madde olarak E vitamini kullanılmıştır. Kontrol grubuna herhangi bir farmakolojik ajan uygulanmamıştır. Yaraların oluşturulmasını takiben 10 günlük süre sonunda tüm denekler sakrifiye edilerek, yara iyileşmesi biyokimyasal, biyomekanik ve histopatolojik olarak değerlendirilmiştir. Yara kontraksiyonu ile karakterize iyileşme süreci de test edilmiştir. L-karnitinin antienflamatuvar etkisi in vivo deneysel model kullanılarak tespit edilmiştir. Ayrıca, L-karnitinin matriks metalloproteinaz enzimlerinin inhibisyonu üzerine etkileri in vitro olarak analiz edilmiştir. Bu incelemeler sonucunda, 100 mg/kg/gün dozunda uygulanan L-karnitinin mukozadaki yaralarda 10 günde tamamen kapanma sağladığı tespit edilmiştir. Sonuç olarak, L-karnitinin yara iyileşmesini olumlu yönde etkilediği ve yara iyileşmesine hız kazandırabildiği gözlenmiştir. Vücutta sentezlenebilen bir madde olması, yan etkilerinin az olması, temin edilmesinin kolay ve kullanımının pratik olması gibi avantajları olan L-karnitin; ileri çalışmaların yapılması ile gelecekte yara tedavisinde kullanılabilecek bir maddedir.
Ortognatik cerrahi uygulanan hastalarda postoperatif memnuniyetin değerlendirilmesi
Bu araştırmanın amacı Gazi Üniversitesi Ağız Diş ve Çene Cerrahisi Kliniği?ne dentofasiyal deformite onarımı için başvuran ve ortognatik cerrahi uygulanmış hastalarda postoperatif hasta memnuniyetinin değerlendirilmesidir. Çalışmaya en az 6 ay önce cerrahi tedavi uygulanmış, ortodontik tedavisi tamamlanmış ve herhangi bir sendromu olmayan 20?si kadın 16?sı erkek toplam 36 birey dahil edildi. Hastalar uygulanan cerrahi teknik göz önüne alınarak; Lefort I osteotomisi (Grup 1),BSSRO operasyonu (Grup 2) ve çift çene operasyonu (Grup 3) olarak 3 ayrı gruba bölündü ve hastalara; ilk bölümü demografik bilgiler ve hasta öyküsünden oluşan, ikinci bölümü ise operasyon sonrası hasta memnuniyetini ölçmek için kullanılan PSPSQ (Post Surgical Patient Satisfaction Questionnaire) anketini içeren bir form doldurtuldu. Çalışmadan elde edilen verilerin istatistiksel analizi SPSS 20,0 paket programında yapıldı ve p<0,05 değeri anlamlı kabul edildi. Hastaların ortognatik cerrahinin fonksiyonel ve psikososyal sonucundan duyduğu postoperatif memnuniyetin oldukça yüksek olduğu; fakat gruplar arasında anlamlı bir fark olmadığı görüldü. Çalışmanın, dahil edilen birey sayısının azlığı ve operasyon sonrasında geçen sürenin standardize edilememesi gibi kısıtlılıkları mevcuttur. Ortognatik cerrahi sonrası memnuniyetin; yaş, cinsiyet, eğitim gibi demografik özellikler, deformitenin şiddeti, kullanılan fiksasyon tekniği gibi alt gruplara bölünerek ayrıntılı olarak değerlendirilebilmesi için daha fazla bireyin dahil edildiği ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Üst çene tam dişsizlik olgularında uygulanan farklı sayı ve çaptaki implantların kemik üzerinde oluşturdukları streslerin üç boyutlu sonlu elemanlar stres analizi yöntemi ile karşılaştırılması
Osseointegre implantlar 1960'ların sonunda, parsiyel ya da tam dişsiz hastaların rehabilitasyonu için kullanılmaya başlanmış, ardından bu alandaki farkındalık artarak sürmüş ve tedaviye talep artmıştır. Son yıllarda dental implantolojideki gelişmeler ile birlikte, implant destekli sabit protezler, geleneksel hareketli protezlere bir alternatif olarak kabul edilmiştir. Buna rağmen bazı klinik çalışmalarda değişen oranlarda başarısızlık bildirilmiştir. Kötü oral hijyen, kötü kemik niteliği/niceliği , hastanın sistemik durumu ve kullanılan materyalin cinsi implant başarısızlığının sebepleri olarak gösterilmiştir. İmplantta mikrohareketlilik ve implant kemik birleşim yerinde aşırı stres oluşumu, implant çevresi kemik kaybı ve başarısızlığın olası nedenleridir. Kemiğin mekanik yüklemeye verdiği biyolojik yanıt ve implantın konumu başarıyı etkilemektedir. Kuvvet kemiğe implant aracılığıyla iletildiği için dikkatli planlama ve planlamaya uygun şekilde implantın yerleştirilmesi, kemikte uygun stres dağılımının sağlanabilmesi için önemli faktörlerdir. Bu nedenle kemik-implant-protez arası fonksiyonel kuvvet transferi ve buna eşlik eden stres dağılımı her bir komponentin fiziksel özellikleri ve uzaysal yapılanma modeline bağlıdır. Bir çok çalışma, maksillada mandibulaya oranla daha yüksek oranda implant kaybı bildirmiştir. Maksiller kemiğin nitelik ve niceliğinin implant kaybında önemli etken olduğu düşünülmektedir. Maksilla tam dişsizlik olgularında, hastanın rehabilitasyonu implant destekli hareketli tam protez veya implant destekli sabit protez ile sağlanabilmektedir. Tedavi planlanırken maliyet, estetik, implant üzerine gelen yük miktarı gibi birçok faktör göz önünde bulundurulmalıdır. Bu çalışmanın amacı 3 boyutlu sonlu elemanlar stres analizi yöntemi kullanılarak, tam dişsiz üst çene olgularında, implant destekli hareketli protez planlanan hastalarda farklı sayıda ve çapta implant tasarımlarının meydana getirdiği kuvvet dağılımlarının karşılaştırılmasıdır. Bu amaçla dişsiz maksillanın bir modeli gerçek bir hastanın arşivdeki bilgisayarlı tomografi görüntüleri, Marc 2005 programı kullanılarak modele edilmiştir. Aynı program ile implant modelleri, implant üstü ball ataçman ve yükleme koşulları modele edilerek teknik olanakların elverdiği ölçüde gerçek yaşamdaki çiğneme kuvvetlerine yakın kuvvetler altında stres analizi yapılmıştır. Çalışmada farklı sayıda ve çapta implant uygulanan 6 grup oluşturulmuş ve stres değerleri gruplar arası karşılaştırılmıştır. Dört implant uygulanan modeller 2 implant uygulanan modeller ile karşılaştırıldığında 4 implant uygulanmış gruplarda kortikal kemik, spongioz kemik ve implant üzerinde daha düşük stres değerleri ölçülmüştür. Anahtar kelimeler: Dental implant, dişsiz maksilla, sonlu elemanlar stres analizi, implant destekli hareketli protez
Farklı cerrahi tekniklerle yerleştirilen implantların primer stabilitelerinin karşılaştırılması
Ağız diş ve çene cerrahisi klinik pratiğinde diş eksiklikleri dental implant ve implantların taşıyıcılığında yapılan protezler ile giderilebilmektedir. Hem başarılı osseointegresyon için hem de anında yükleme yapabilmek için en önemli koşulların başında primer stabilite gelmektedir. Çalışmamızın amacı yoğun spongiyoz kemik dokusuna sahip ( D3-D4 kemik ) alanlara farklı cerrahi yöntemler uygulayarak yerleştireceğimiz dental implantların primer stabilizasyonlarının değerlendirilmesidir. Bu çalışmada mezbaha hayvanından elde ettiğimiz kemik dokusu, konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) ile dansitometrik olarak değerlendirilmiş ve implant yuvalarının benzer kemik yoğunluğuna sahip bölgelerde oluşturulması sağlanmıştır. Bu planlama doğrultusunda dar çaplı frezleme grubu (n=7), standart frezleme grubu (n=7) ve boyun açıcı frezleme grubu (n=7) olmak üzere 3 farklı cerrahi teknikle dental implantlar yerleştirilmiştir. Yerleştirilen implantlar üzerinde ise biyomekanik testler (yerleştirme ve söküm torku) ve rezonans frekans analizi (RFA) ile primer stabilizasyon değerleri ölçümleri yapılmıştır. Bu ölçümlerin sonuçlarına göre dar çaplı frezleme grubu ve standart frezleme grubunun primer stabilite değerleri boyun açıcı frezleme grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur(p<0.05). Sonuç olarak D3-D4 kemik tiplerinde boyun açıcı frez kullanımının implantın primer stabilitesini azalttığı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: dental implant, primer stabilite, yerleştirme torku, söküm torku, RFA
Konik ışınlı bilgisayarlı tomografinin kemik dansitesi ölçüm doğruluğunun değerlendirilmesi
Bu tez çalışmasında mezbahaneden elde ettiğimiz taze sığır kostası üzerinde radyografi (bilgisayarlı tomografi –BT ve konik ışınlı bilgisayarlı tomografi-KIBT) çekerek kemik yoğunluğunu değerlendirmeyi ve elde ettiğimiz verileri mekanik ve manyetik stabilite ölçüm metodları ile karşılaştırmayı amaçladık. Kostalara toplamda 20 adet 4,1 mm çapında 10 mm uzunluğunda dental implant yerleştirildi. İmplant yerleştirmeden önce pilot frezle 10 mm uzunluğunda implant yerleri belirlendi ve bu bölgelerin 4,1 mm genişliğinde 10 mm uzunluğundaki kemik alanının yoğunluğu BT ve KIBT ile HU (Hounsfield Unit) birimlerinde ölçümleri yapıldı. Daha sonra standart frezleme protokolü sonrası implant yuvaları oluşturuldu ve fizyodispenser eşliğinde implantlar yerleştirildi. Primer stabilite mekanik ölçümleri olan yerleştirme ve söküm torkları sayısal değerler olarak kaydedildi. Ardından osstell cihazı ile RFA değerleri ölçüldü. İstatiksel olarak HU değerleri, mekanik ve manyetik primer stabilite ölçümleri arasındaki korelasyon değerlendirildi. Sonuç olarak, taze sığır kostasında konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ve tıbbi bilgisayarlı tomografinin kemik yoğunluğu ölçümü arasındaki ilişkiyi değerlendirdik ve istatiksel olarak aralarında anlamlı bir ilişki bulamadık. Anahtar Kelimeler: Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi, yerleştirme torku, osstell RFA, bilgisayarlı tomgrafi, Hounsfield Unit.
Yönlendirilmiş kemik rejenerasyonunda kişiye özel dijital olarak tasarlanmış titanyum mesh kullanımının retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, vertikal, horizontal veya kombine alveolar kemik defektlerinin tedavisinde, dijital olarak tasarlanmış kişiye özel titanyum mesh kullanılarak uygulanan yönlendirilmiş kemik rejenerasyonu (YKR) işlemlerinin klinik ve radyografik başarısının değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Toplam 33 olgu (24 kadın, 9 erkek) çalışmaya dâhil edildi; 19'u sınıf III, 14'ü sınıf IV defekt olarak sınıflandırıldı. Tüm olgularda CAD/CAM ile kişiye özel titanyum mesh kullanıldı ve greft olarak İSKKM-DDKKA kombinasyonu tercih edildi. Postoperatif dönemde konik ışınlı BT ile planlanan ve rejenerasyonu sağlanan kemik hacimleri, vertikal kazanım ve mesh uyumu değerlendirildi. Bulgular: Ortalama planlanan kemik hacmi 889,73 mm³, elde edilen hacim ise 680,88 mm³ olup, genel başarı oranı %78'dir. Ortalama vertikal kazanım 2,47 mm, mesh uyumu %84,64'tür. Olguların %21,2'sinde mesh ekspozu gözlenmiştir. Defekt lokalizasyonu, çene bölgesi veya diş sayısı ile başarı arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Ancak komplikasyon gelişen olgularda başarı oranı (%62) ve vertikal kazanım, komplikasyonsuz olgulara (%83) kıyasla anlamlı düzeyde düşüktür. Sonuç:Dijital tasarımlı kişiye özel titanyum meshler ile uygulanan YKR, vertikal ve horizontal kemik ogmentasyonunda yüksek klinik ve radyolojik başarı sunan güvenilir bir yöntemdir. Düşük komplikasyon oranına rağmen, özellikle mesh ekspozu başarıyı ve kemik kazanımını olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle, cerrahi planlama ve yumuşak doku yönetimi kritik öneme sahiptir.
Zonguldak ilinde bulunan hastaların akılcı ilaç kullanımı hakkındaki farkındalığının değerlendirilmesi
Osman CİHAN, Zonguldak İlinde Bulunan Hastaların Akılcı İlaç Kullanımı Hakkındaki Farkındalığının Değerlendirilmesi, Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi, Uzmanlık Tezi, Zonguldak, 2022 Günümüzde ilaç kullanımı, sağlık hizmetleri açısından olmazsa olmaz bir konumdadır. Akılcı ilaç kullanımı, ilaçların hem bireysel hem de toplumsal düzeyde hastalıkların önlemesindeki rolünden dolayı ayrı bir öneme sahiptir. Akılcı olmayan ilaç kullanımı ise ülkemizdeki sağlık harcamalarında ciddi bir paya sahiptir. Bu çalışma Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi 'ne başvuran hastaların akılcı ilaç kullanımı konusundaki bilgi, tutum ve davranışlarının belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi 'ne başvuran 370 hasta dahil edilmiştir. Hastalara akılcı ilaç kullanımı ile bilgi düzeyi ve tutumlarını değerlendirmek üzere 20 soruluk bir anket uygulanmıştır. Çalışmamızdan elde edilen Veriler IBM SPSS Statistics 23 programına aktarılarak analiz edilmiştir. Çalışma verileri değerlendirilirken kategorik değişkenler için dağılımlar (Sayı, %) verilmiştir. İki kategorik değişken arasında ilişki olup olmadığına Ki Kare Testi ile bakılmıştır. Ki kare testi için gruplarda yeterli sayılara ulaşılamadığı durumlarda grup birleştirmeleri yapılmış ve test tekrar uygulanmıştır. Sonuçlar yorumlanırken anlamlılık düzeyi olarak; p<0,05 alınmıştır. Katılımcıların çoğunluğunun (%51,4'ü) erkek; %55,1'inin 16-29 yaş aralığında olduğu; %56,8'i Lisans mezunu; %4,1'nin kronik hastalığının olduğu ve %13,5'inin düzenli ilaç kullandığı görülmüştür. Ayrıca katılımcıların çoğunluğunun (%37,8'inin) öğretmen; %50'sinin geliri giderinden az olduğu; %12,2'sinin sosyal güvencesinin olmadığı gözlenmiştir. Katılımcıların çoğunluğu (%71,6'sının) ilaç saklama talimatını okuyup dikkat ettiği; %85,1'inin ilacın son kullanım tarihine dikkat ettiği; %60,8'nin muayene olmadan eczaneden ilaç aldığı; %18,9'unun başkalarının tavsiyesi ettiği ilacı kullandığı; %83,3'ünün ilacın prospektüsünü okuduğu; çoğunluğunun (%50'snin) arta kalan ilacı gerektiğinde kullanmak üzere sakladığı; çoğunluğunun (%40,5'i) ilaçlara özel odada ilaçları sakladığı belirlenmiştir. Akılcı olmayan ilaç kullanımı, ülkemizde olduğu gibi dünyadaki diğer ülkelerde de görülen evrensel bir sorundur. Akılcı ilaç kullanımı konusunda dünyada ve ülkemizde belli bir yol alınsa da ilaçların kullanım sorunları devam etmektedir. Akılcı ilaç kullanımı bilincinin aşılanması için örgün ve yaygın eğitim olanakları kullanılmaya ve geliştirilmeye devam edilmelidir. Eğitim yanında, kazanılan tutum ve davranışların korunması ve desteklenmesi için gerekli idari düzenlemeler yapılmalıdır. Bu yüzden hekimlerin objektif bilgiye ulaşabilmesi için ülkemizde mezuniyet öncesi ve sonrası eğitim gözden geçirilmelidir. Hekimlerin akılcı ilaç kullanımın çoğu bileşenleri konusunda, bilgi düzeylerini yetersiz görmeleri, ülkemizde mezuniyet öncesi ve sonrasında bu konuda ciddi sorunların olduğunu ortaya koymaktadır
Temporomandibular eklem muayenesi yapılan hastaların şikayetlerinin anket çalışması ile değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı temporomandibular eklem disfonksiyon (TMD) nedeni ile kliniğimize başvuran hastaların, şikayetlerini sorgulayan tarama anketi uygulanarak, elde edilen verilerin, birbirleriyle ilişkisini incelemek ve değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya kliniğimize 30.11.2020-30.11.2021 tarihleri arasında TMD şikayeti ile başvuran hastalar dahil edildi. Çalışma 158'i kadın (ort. yaş 34,42±14,24), 43'ü erkek (ort. yaş 31,26±12,96) olmak üzere toplam 201 hasta (ort. yaş 33,75±14,00) üzerinde gerçekleştirildi. Çalışmaya dahil edilen hastalar cinsiyet, yaş, meslek grubu, medeni durum ve sistemik hastalığının olup olmamasına göre 5 gruba ayrıldı. Hazırlanan anket formundaki sorular hastalara araştırmacı tarafından açıklandıktan sonra hastaların sorulara verdiği cevaplar aynı araştırmacı tarafından anket formuna kaydedildi. Hazırlanan anket formundaki sorular ile hastaların ağrı şikâyeti, çiğneme kabiliyeti, bruksizm ve çene eklemlerinden gelen ses şikâyetleri değerlendirildi. Anket formundan elde edilen veriler ile şikayetlerin hem bu 5 hasta grubu ile olan hem de şikayetlerin birbirleri ile olan ilişkisi incelendi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen kişilerin %54,7'sinde şu anda ağrı vardı. %55,2'sinde diş sıkma veya gıcırdatma alışkanlığı vardı. %74,6'sında çiğneme veya konuşma sırasında ağrı artışı vardı. %35,8'inde ağız açmada kısıtlılık vardı. %65,7'sinde çenesindeki probleme bağlı olarak yeme güçlüğü vardı. %57,7'sinde çeneden ses gelme vardı. Ağrı şiddeti ortalaması ve standart sapması 5,13±2,85 iken çiğneme zorluk skoru ise 4,32±3,17'ydi. Temporomandibular bozukluk şikayeti ile başvuran hastaların ağrı şikayeti özellikle kadın hastalarda daha fazlaydı. Çiğneme konuşma sırasında ağrı artışı en belirgin şikayetti. Ağrı ve çiğneme zorluğu arasında bir ilişki vardı. Sonuç: Temporomandibular eklem bozuklukları nedeni ile eklemde ağrı ve ses şikayeti, ağız açmada kısıtlılık gibi problemler ortaya çıkmaktadır. Özellikle eklemdeki ağrı şikayeti hastaların çiğnemede zorluk yaşamalarına neden olmaktadır. Bu da hastaların hayat konforunu düşürmektedir. Bu nedenle hastaların daha detaylı teşhis ve tedavi planlamasına ihtiyaç vardır.
Antitrombotik ve antikoagülan ilaç kullanan hastaların konsültasyon sonuçlarının oral cerrahi öncesi değerlendirilmesi
Çalışmamızın amacı çeşitli sebeplerle antikoagülan ve antitrombotik ilaç kullanan hastalar için oral cerrahi işlem öncesi yazılan konsültasyonlarla ilişkili verileri sunmak ve bu bireylerin oral cerrahi işlem sırasındaki risk durumlarını incelemektir. Konsültasyona gönderilen hastaların, yaş ve cinsiyet dağılımları, hastalara tıp hekimince önerilen medikal düzenleme protokolleri oransal olarak incelenmiştir. Bu çalışma; Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız Diş ve Çene Cerrahisi Anabilim Dalına 15/01/2022 - 15/06/2022 tarihleri arasında oral cerrahi tedavi için başvuran kardiyovasküler hastalıklar sebebiyle antitrombotik veya antikoagülan tedavi altında olan 300 hastanın, tedavi öncesinde birimde görev yapan hekimler tarafından yazılıp kardiyoloji tarafından cevaplanan konsültasyon formlarının prospektif olarak incelenmesiyle yapılmıştır. Çalışmaya 18 yaş üstündeki hastalar dahil edilmiştir. Hastaların yaşları 23 ile 85 yıl arasında değişmekte olup ortalama 62.05±10.62 yıldır. Hastaların %39'u (n=117) kadın, %61'i (n=183) erkektir. Hastaların %17.3'ü (n=52) antikoagülan, %46.7'si (n=140) antitrombotik, %12.3'ü (n=37) yeni nesil antikoagülan, %23.7'si (n=71) ise kombine tedavi almaktadır. Hastaların %18.7'sinde (n=56) rejim değişikliği gerçekleştirilirken, %54'ünün (n=162) rejimine ara verilmiş, %27.3'ünün (n=82) ise rejimine devam edilmiştir. En sık kullanılan ilaçlar ASA ve Klopidogrel'dir. En sık ara verilen ilaçlar %38.3 (n=62) ile ASA ve %37 (n=60) ile Klopidogrel'dir. Konsülte edilen hastaların %57,7' si(183 hasta) yüksek risk grubundadır ve bu hastaların konsülte edilmesi cerrahi açıdan doğru bir karardır. Yüksek risk grubunun yaş cinsiyet ve kullanılan ilaçla ilişkisi vardır bu hastaların tespit edilmesi önemlidir. Yeni nesil antikoagülan veya tek başına ASA ya da Klopidogrel kullanan hastaların kanama riski düşüktür ve işlem öncesi rejime ara verilmesine gerek yoktur. Antitrombotik ve antikoagülan kullanan hastalarda oral cerrahi tedavi öncesi kullanılan ilaçlar açısından düzenleme ya da değerlendirme yapılması bilimsel kanıtlardan yola çıkılarak oluşturulan kılavuzla olmaktadır. Olası kanama komplikasyon risklerinin azaltılması ve tedavilerin standartlaştırılması için otoritelerce hazırlanan kılavuzların takip edilmeleri son derece önemlidir. Bu bağlamda hekimler güncelleştirmeleri takip etmelidirler. Anahtar kelimeler: Antitrombotik-antikoagülan ilaçlar, oral cerrahi, konsültasyon
İmmediyat implantasyon için posterior mandibulanın konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) ile değerlendirilmesi
Amaç: Cerrahi işlem öncesinde yapılan planlama oldukça önemlidir. Mandibula posteriorda oluşabilecek diş kaybı sonrası soketlerin immediyat rehabilitasyonu için ilgili bölgenin anatomisini çok iyi bilmek gerekir. Bunun için en uygun araç KIBT'dir. Gereç Yöntem: Çalışmamızda fakültemize başvuran 18 yaşından büyük 120 hastanın (61 kadın- 59 erkek) Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi görüntüleri arşiv taraması ile retrospektif olarak incelendi. Herhangi bir endikasyon (gömülü diş değerlendirme, implant planlama, kist-tümör değerlendirme, apikal rezeksiyon gibi) ile KIBT görüntüsü alınan ve sağ veya sol posterior mandibulada dişleri bulunan hastaların görüntüleri incelendi. Bulgular: Mental foramen, mandibulanın ön bölgesinin en önemli anatomik işaretlerinden biridir ve konumu uygulanacak cerrahi için kritiktir. Bizim çalışmamızda en sık 2. Premolar dişlerin kök ucunda izlenmiştir. İmplant yerleştirilen bölgedeki kemik kalınlıkları da çok önemlidir ve 1 mm den küçük kemik kalınlığı rezorpsiyona neden olabilir. Çalışmamızda 2. Premolar dişlerin %86'sının bukkal kemik kalınlıkları 1 mm den küçüktür. Sonuç: Bu bölgedeki osteotomiler sırasında lingual konkavitenin varlığı lingual plağın delinme riskini arttırdığından özel dikkat gerektirir. Ağız tabanındaki iyatrojenik yaralanmalarda yanlış yönlendirilmiş frezler veya diskler sonucu şiddetli kanamalar meydana gelebilir. Konkavite bulunan mandibulalarda bu riskler çok yüksektir. Çalışmamızda en riskli diş 2. Molar diş bulunmuştur. Neredeyse yarısında büyük konkaviteler izlenmiştir. Mandibular kanala bitişik yapıları içeren implant yerleştirme prosedürlerinde yüksek yaralanma riskinden kaçınmak için kanalın ve nörovasküler demetin intraosseöz seyri hakkında kesin bilgi gereklidir. Çalışmamızda 2. Molar dişlerin kök uçları mandibular kanala oldukça yakın bulunmuştur. Bu sonuçlara göre özellikle 2. Premolar ve 2. Molar dişlere yapılacak immediyat implantasyondan önce KIBT inceleme oldukça faydalı olacaktır. Anahtar Kelimeler: İmmediyat implantasyon, posterior mandibula, KIBT
Panoramik radyografide maksiller premolar ve molar dişlerin köklerinin sinüsle ilişkisine göre diş çekimi sonrası oroantral açıklık oluşma insidansının değerlendirilmesi
Furkan ÇAM, Panoramik Radyografide Maksiller Premolar Ve Maksiller Molar Dişlerin Köklerinin Sinüsle İlişkisine Göre Diş Çekimi Sonrası Oroantral Açıklık Oluşma İnsidansının Değerlendirilmesi, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi, Diş Hekimliği Fakültesi, Ağız Diş ve Çene Cerrahisi Anabilim Dalı, Uzmanlık Tezi, Zonguldak, 2023 Amaç: Maksiller premolar ve molar dişlerin köklerin sinüs membranıyla ilişkide olabilmektedir. Maksiller premolar ve molar dişlerin çekimi sonrası sinüs membran perforasyonu karşılaşılan komplikasyonlardan biridir. Bu çalışmanın amacı, diş hekimliği fakültesinin ağız diş ve çene cerrahisi kliniğine çeşitli nedenlerle diş çekimi için başvuran hastaların, panoramik radyografide kök sinüs ilişkisine göre çekim sonrası sinüs membran perforasyonu meydana gelme insidansını belirlemek ve sinüs membran perforasyonu gözlenen vakaların panoramik radyografilerini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Diş çekimi yapılan hastaların panoramik radyografide değerlendirmeleri yapılmıştır. Bulgular: Çalışmada toplamda 1142 diş çekilmiştir ve çekim sonrası 31 vakada sinüs membran perforasyonu görülmüştür. Diş çekimi sonrası Sinüs membran perforasyonu görülme insidansı %2,7 olarak bulunmuştur. Çekim sonrası sinüs membran perforasyonu gözlenen vakalarda birinci ve ikinci molar dişlerin köklerinden kaynaklı olması, üçüncü molar ve ikinci premolara göre anlamlı bulunmuştur. Sonuç: Diş çekimi sonrası sinüs membran perforasyonu gözlenebilen bir komplikasyon olabileceğinden, diş hekimi panoramik radyografinin değerlendirmesini çekim öncesinde mutlaka yapmalı, çekim sonrasında bu komplikasyonun meydana gelip gelmediğini kontrol etmelidir. Anahtar Sözcükler: Sinüs membran perforasyonu, panoramik radyografi, diş çekimi, maksiller molar ve premolar dişler
Antidepresan ilaç kullanan hastaların Bruksizm açısından değerlendirilmesi
Çalışmamızın amacı antidepresan ilaç kullanımı olan hastaların bruksizm bulguları açısından değerlendirilmesidir. Çalışmamız Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız Diş ve Çene Cerrahisi kliniğine başvuran 118 hasta üzerinde yapılmıştır. Hastalara uygulanan 6 soruluk bir anket ve klinik değerlendirme yöntemleri ile bruksizm tespiti yapılmıştır. Klinik olarak masseter kası palpasyonunda ağrı ve hipertrofi varlığına, diş aşınmalarına, ağız içi bukkal mukozadaki izlere bakılmış ve hastaların temporomandibular eklem muayeneleri yapılmıştır. Hastalarından elde edilen veriler; seçici serotonin geri alım inhibitörü (SSGİ) ve serotonin noradrenalin geri alım inhibitörü (SNGİ) tipi antidepresan ilaçlar olarak 2 grupta değerlendirilmiştir. Ayrıca hastaların ilaç kullanma süreleri göz önüne alınarak; 1 yıldan kısa veya uzun süreli kullanımlarına göre gruplandırılıp elde edilen veriler ayrı bir değerlendirilmiştir. 118 hastanın; %81,4'ü (n= 96) kadın, %18,6'sı (n=22) erkektir. Hastaların yaşları 18 ile 77 arasında değişmekte olup ortalama yaş 42.6 ± 14,3 yıldır. Hastaların %57,6'sı (n=68) SSGİ, %42,4'ü SNGİ (n=50) grubu antidepresan kullanmaktadır. SNGİ grubunda bruksizm oranı SSGİ grubundan anlamlı (p<0.05) olarak daha yüksekti. İlaç kullanım süresi 1 yıl üstü olan grupta bruksizm oranı ilaç kullanım süresi 1 yıl altı olan gruptan anlamlı (p<0.05) olarak daha yüksekti. SSGİ ve SNGİ grubu antidepresanların kullanımı sonrası istenmeyen bir etki olarak bruksizm gelişebilmektedir. Hastaların ve bu ilaçları reçete eden hekimlerin ilaç kullanımıyla gelişebilen bruksizme karşı farkındalığının arttırılması; bruksizm gelişmesi halinde erken teşhisinin ve tedavisinin yapılması, hastanın kullanılan antidepresan ilaç tedavisinin gözden geçirilmesi ve gerekliyse yeniden planlaması açısından oldukça önemlidir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Bruksizm, Antidepresan ilaçlar, SSGİ, SNGİ
Mandibulada gömülü yirmi yaş dişi pozisyonlarının angulus kırığına etkisi; Sonlu elemanlar analizi
Mandibula yüz iskeletinde bulunan diğer kemiklere kıyasla en büyük ve en güçlüsüdür. Buna rağmen yüz yaralanmalarında en çok kırılan kemiktir. Mandibulada kırığın yeri çeşitli faktörlere bağlıdır. Bunlar; çarpma noktasının bölgesi, çiğneme kaslarının hareketi, kırılma anındaki kondil pozisyonu, diş okluzyonu, kemik dokusunun kalitesi ve darbenin yönü olarak sıralanabilir. Gömülü alt üçüncü molar dişlerin alt çenenin angulus kırıklarıyla ilişkisi birçok epidemiyolojik çalışmanın konusu olmuştur. Mandibulada yirmi yaş dişi varlığının, özellikle gömülü veya kısmen gömülü olduğu durumlarda mandibular angulus bölgesinde kırılma riskini iki-dört kat artırdığı öne sürülmüştür. Fakat gömülü dişin kemik içerisindeki pozisyonunun angulus kırığına etkisi bilinmemektedir. Bu çalışmanın amacı farklı pozisyonlardaki gömülü yirmi yaş dişinin angulus kırılganlığı üzerindeki etkisini değerlendirmektir.Yirmi yaş dişleri mandibula içerisinde meziyoanguler, vertikal, horizontal ve distoanguler pozisyonda gömülü kalmaktadırlar. Ayrıca komşu diş ile ramus ön kenarı arası mesafedeki değişim ile farklı pozisyonları mevcuttur.Çalışmamızda bu farklı tiplerdeki gömülü dişler ayrı ayrı bilgisayar üzerinde modellenmiştir ve gömülü yirmi yaş dişinin kemik içerisindeki pozisyonun mandibulanın farklı noktalarına gelen travma karşısında angulus bölgesinde oluşturduğu stres değerleri belirlenmiştir. Araştırma, üç boyutlu sonlu elemanlar stres analizi yöntemi ile statik lineer analiz yapılarak gerçekleştirilmiştir. Çalışmamızın sonucunda modellenen gruplarda angulus bölgesinde en çok stres oluşturan kuvvet ipsilateral angulustan uygulanan kuvvet olarak bulunmuştur. Simfizden uygulanan kuvvette bütün gömülü diş tiplerinin bukkal çevresinde lingual alana göre daha fazla stres birikimi görülmüştür. Kontrol modeli ile diğer modeller karşılaştırıldığında angulus lingual alanda ölçülen stres değerlerinde farklılık gözlenmemiştir. İpsilateral kuvvette sınıf II ve sınıf III modelde lingual alanda stres fazla iken sınıf I modelde dişin bukkal çevresinde stres birikimi fazla bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Gömülü yirmi yaĢ diĢi, travma, sonlu eleman analizi, mandibular angulus
Mandibulada uygulanan manafokal ,bifokal ve trifokal distraksiyon osteogenezisinin biyomekanik ekiklerinin analizi yöntemi ile araştırması
Distraksiyon osteogenezi; dereceli olarak uygulanan çekme kuvvetiyle, ayrılan kemik segmentlerinin yüzeyleri arasında yeni kemik formasyonlarının meydana geldiği biyolojik bir olaydır. İskelet doku ve bunu örten yumuşak doku üzerinde gerilim oluşturan çekme kuvveti, distraksiyon vektörüne paralel olarak yeni kemik oluşumunu uyarır. Çalışmamızda değişik tipteki mandibular defeklerin kapatılması amacı ile üç farklı tipte intraoral distraksiyon biyomekanik etkileri ile incelenmiştir. 3 boyutlu tam dişli genç erkek hastalardan alınan mandibula tomografileri kullanılarak MSC MENTAT (MSC Software Corporation, Santa Ana, Ca, Amerika) version 2005 programı yardımıyla model oluşturma işlemleri tamamlanmıştır. The MSC MARC 2005 (MSC Corporation, Santa Ana, CA, 92707, USA) Finite Element Solver yazılımı kullanılmış ayrıca kemik doku ve fiksasyon apareylerinde oluşan stres dağılımları da hesaplanıp şematize edilmiştir. Fiksasyon materyallerinde ve kemik dokularda tespit edilen streslerin karşılaştırılmasında Mega Pascal biriminde Von Mises Stres, Maksimum Principle Stres ve Minimum Principle Stres değerleri kullanılmıştır. Monofokal ve trifokal modellerde streslerin lokalizasyonu itibari ile bakıldığında stresin birinci vidalar ve bu bölgedeki plaklar etrafına toplandığı gözlemlenmiştir, ancak model bifokal modelde bu stres alanlarının bütün vidalar ve etrafındaki plaklarda yaygın olduğu saptanmıştır.
Temporomandibular eklem rahatsızlığı bulunan kadın hastalardaki östrojen değerleri ve sinoviyal sıvı içerisindeki TNF-α, IL-1ß, IL-6, IL-8, IL-10 ve IL-12 seviyelerinin değerlendirilmesi
Temporomandibular eklem (TME) rahatsızlıkları TME'nin yapısını, mastikatör kasları veya her ikisini birden ilgilendiren bir grup rahatsızlığı içermektedir. Temporomandibular eklem hastalıklarının kadınlarda daha sık görülmesi TME rahatsızlıklarının gelişiminde cinsiyet hormonlarının etkili olabileceği ihtimalini ortaya koymaktadır. Cinsiyet hormonlarından olan östrojenin TME rahatsızlıklarının gelişiminde önemli bir rol oynadığı düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı TME rahatsızlığı bulunan kadın hastalardaki östrojen seviyesi ve TNF-α, IL-1ß, IL-6, IL-8, IL-10 ve IL-12'nin sinoviyal sıvıdaki konsantrasyonlarının değerlendirilmesidir. Çalışmamız tek taraflı TME rahatsızlığı olan 36 kadın hasta üzerinde yürütülmüştür. Hastalar östrojen seviyelerine (Yüksek ve düşük) ve tedavi başarısına göre (Başarılı ve başarısız) iki alt gruba ayrılmıştır. Tüm hastalara artrosentez tedavisi uygulanmış ve hastalar en az altı ay takip edilmiştir. Sinoviyal sıvısı örnekleri artrosentez işlem sırasında alınmıştır. Hastalara ait serum östrojen seviyeleri kan örnekleri alınarak tespit edilmiştir. Östrojen ve sitokin seviyeleri işlem öncesinde, klinik bulgular ise hem işlem öncesinde hem de işlem sonrasında kayıt edilmiştir. Daha sonra bu klinik ve laboratuvar bulguları karşılıklı değerlendirilmiştir. Çalışmamızın sonucunda östrojenin artrosentezin etkinliği üzerinde olumsuz bir etkisi olduğu görülse de artrosentez işleminin yüksek ve düşük östrojen seviyelerinde ağrıyı rahatlatmada etkili olduğu görülmüştür. Tedavi açısından başarılı ve başarısız gruplara ait sitokin seviyeleri arasında anlamlı bir fark tespit edilemese de TNF-α'nın düşük östrojen seviyesiyle ilişkili olduğu görülmüştür. Bunun yanında IL-1ß'nın kronik ağrı ile, düşük IL-8 ve IL-12 konsantrasyonlarının ise palpasyon ile hissedilen TME ağrısı ile ilişkili olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak östrojenin klinik ve biyokimyasal bulgular ile ilişkili olduğu belirlenmiştir. Ayrıca östrojen seviyesinin 36.48 pq/ml'nin üzerinde olduğu hastaların TME rahatsızlıkları gelişimine yatkın olabileceği ve bu hastalara uygulanan artrosentez tedavisinin etkinliğinin daha düşük olabileceği düşünülmektedir.
Atrofik maksillanin rehabilitasyonunda farklı implant konfigürasyonlarının ve farklı kemik yoğunluklarının etkilerinin sonlu elemanlar analizi ile incelenmesi
Atrofik maksilada implant rehabilitasyonu az miktarda ve düşük kalitede kemik varlığı nedeniyle sorun teşkil etmektedir. Kemik greftleme ve sinüs elevasyonu teknikleri implant yerleştirilecek bölgeyi desteklemek amaçlı kullanılan teknikler arasındadır. Kemik greftleme ve sinüs elevasyonu komplikasyon riskleri taşıyan invaziv teknikler olarak bilinirler. Kısa ve açılı implant kullanımı bu invaziv tekniklere alternatif olarak gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı atrofik maksillada sabit protez tasarlanması için kullanılan açılı uzun, kısa vertikal ve uzun vertikal implantların etkilerini sonlu elemanlar analizi yöntemi (SEY) ile biyomekanik yönden karşılaştırmaktır. Çalışmada 3 boyutlu (3D) Solidworks Bilgisayar destekli yazılım progamı kullanılarak orta düzeyde sinüs pnömatizasyonuna sahip bir maksilla modellendi. Yirmi altı model oluşturuldu ve modeler D2 ve D3 kemik grupları olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Tip 2 kemik modeli 1.5 mm kortikal kemikle kaplı trabeküler kemikten, Tip 3 kemik ise 0.75 mm kortikal kemikle kaplı trabeküler kemikten oluşmaktadır. Atrofik maksilla modelindeki implantlar farklı sayı, boy ve distal eğim açısında olacak şekilde modifiye edildiler. Tüm modellerde hibrit protez tasarlandı. Çiğneme kuvvetini simüle etmek amaçlı 150 N'luk kuvetler bilateral olarak 1. premolar, 2. premolar ve 1. molar bölgeden aksiyal olarak uygulandı. İmplantların etrafındaki stres 'Solid Works' programı kullanılarak ölçüldü ve sonuçlar karşılaştırmalı olarak değerlendirildi. Sonuçlar implanttaki boy artışının modellerdeki stres dağılımına pozitif etki ettiğini gösterdi. Distaldeki implantın açılı kullanılmasının vertikal kullanımına nazaran kemikte daha yüksek stres değerleri oluşturduğu tespit edildi. Atrofik maksilla için optimal implant sayısının 7 olduğu tespit edildi.
Gallium aluminium arsenide diode lazerin temporomandibular eklemde oluşturulan deneysel osteoartrit üzerine erken dönemdeki biyostimülasyon etkisinin histopatolojik olarak değerlendirilmesi
Osteoartrit (OA); eklem kartilajlarını ve kemik yapılarını etkileyen kronik non-inflamatuar bir hastalıktır. Osteoartritin temporomandibular eklem (TME) tutulumunda tedaviye aşırı miktarda olan ya da tekrarlayan travmayı uzaklaştırma ile başlamak gerekmektedir. Hastalığın ilerleyen durumlarında non-steroidal anti-enflamatuar ilaç kullanımı, termal tedaviler, ultrason, kızılötesi ısı terapisi, serbest cisimlerin debridmanı, osteotomi ve protetik replasmana varan tedaviler uygulanmaktadır. Literatürde OA'nın TME tutulumunda Gallium Aluminium Arsenide diode lazer (Düşük Seviyeli Lazer) biyostimülasyonunun uygulandığı başka bir çalışma bulunmadığından tavşan eklemleri üzerinde deneysel olarak oluşturulmuş OA'ya lazer biyostimülasyonun kısa dönem histopatolojik etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu sebeple 21 adet ergin tavşan TME'sine sodyum mono iyode asetat enjeksiyonu ile bir ay sürede deneysel OA oluşturulmuştur. Çalışma Grubu 1'i oluşturan yedi adet tavşanının TME'lerine aralıksız emüsyon, 940 nm dalgaboyu, 5 W güç, 15 J/cm2 yoğunlukta, 9 sn süreyle, 48 saat arayla 14 seans lazer uygulanmıştır, Çalışma Grubu 2'i oluşturan altı adet tavşana da aynı parametreler ile 24 saat aralıklarla 28 seans lazer uygulanmıştır. Kontrol grubunu oluşturan sekiz adet tavşana ise deneysel OA oluşturup herhangi bir lazer tedavi prosedürü uygulanmamıştır. Deney prosedürü bitiminde bütün tavşanlar eş zamanlı olarak sakrifiye edilip TME'lerinin eklem kartilajları, osteokondral birleşimleri, kondrosit görünümleri ve subkondral kemikleşmeleri histopatolojik olarak değerlendirilmiştir. Çalışma sonunda lazer uygulanan çalışma gruplarındaki normal doku yüzdelerinin kontrol grubuna göre daha fazla oldukları görülmüştür ancak gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark görülmemiştir (p>0.05). Sonuç olarak, çalışmada kullanılan lazer biyostimülasyon protokolleri etkin bulunmamıştır. Osteoartrit tedavisinde daha etkili olabilecek lazer biyostimülasyon protokollerinin belirlenmesi için daha kapsamlı çalışmaların yapılmasına ihtiyaç olduğu sonucuna varılmıştır.
Trombositten zengin plazmanın temporomandibular eklem kartilajı üzerindeki yara iyileşmesine etkisi
Temporomandibular Eklem (TME) osteoartriti (OA) artiküler kartilaj ve kemiğin normal sentez ve dejenerasyonu arasında ki dengenin mekanik ve biyolojik olaylar ile bozulması sonucunda TME'de kemik, kartilaj ve eklemi destekleyen dokuları etkileyen bir hastalıktır. Trombositten zengin plazma (TZP) hastanın kendi kanından elde edilen örneğin santrifüjü ile konsantre trombosit ve ilgili büyüme faktörlerinden oluşur. Trombositten zengin plazmanın klinik kullanımı hücrelerde proliferasyon ve diferansiasyon ve doku remodelingi üzerindeki olumlu etkilerine bağlı olarak potansiyel iyileştirici özellikBu çalışmanın amacı TZP enjeksiyonunun temporomandibular eklem kartilajı ve subkondral kemik iyileşmesi üzerine etkisini değerlendirmektir. Çalışmamızda 16 Yeni Zelanda tavşanı, tek TZP enjeksiyon ve çoklu trombositten zengin plazma enjeksiyon olmak üzere rastlantısal olarak iki gruba ayrıldı. Literatürde belirtildiği şekilde OA modeli oluşturmak amacı ile tüm tavşanların temporomandibular eklemine bilateral olarak sodyum mono iodoasetat enjekte edildi. Sodyum mono iodoasetat enjeksiyonundan 4 hafta sonra tavşanlardan otolog kan alınarak TZP elde edildi. Trombositten zengin plazma sağ TME'ye tek enjeksiyon grubunda bir kez, çoklu enjeksiyon grubunda ise üç kez (haftada bir kez) enjekte edildi. Kontrol grubu olarak tüm hayvanların sol TME'sine her TZP enjeksiyon zamanında izotonik NaCl enjekte edildi. İlk TZP enjeksiyonundan 30 gün sonra tüm hayvanlar sakrifiye edildi. Çalışmanın sonunda TZP'nin TME kartilaj ve kemik yüzeylerine etkisi histopatolojik olarak değerlendirildi. Histolojk değerlendirme sonunda gruplar arasında kartilaj ve subkondral kemik rejenerasyonu açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmedi. Ancak çoklu TZP enjeksiyon grubunda kartilaj ve subkondral kemikte daha fazla iyileşme gözlendi. Bu sonuçlar doğrultusunda TME OA tedavisinde TZP enjeksiyonunun tek başına veya diğer tedavi modelleri ile beraber kullanılabileceğini düşünmekteyiz.
Konsantre edilmiş büyüme faktörünün dental implant primer stabilizasyonu üzerine etkinliğinin değerlendirilmesi
Diş kayıpları hastalarda fasiyal estetiğin bozulmasının yanısıra çiğneme ve konuşma problemine de neden olur. Bu kayıplar konvansiyonel protezlerle rehabilite edilebilecek olsa da bu protezlerin fonksiyonel olarak yeterli olmaması durumunda hastalar implant destekli protezlere ihtiyaç duyar. Canlı kemik ile yük taşıyan implant arasındaki direkt yapısal ve fonksiyonel bağlantıya osseointegrasyon denir. Osseointegrasyon prosesinde büyüme faktörlerinin ve ekstraselüler matriksten salınan iyileşmeyi sağlayıcı moleküllerin önemi büyüktür. Çalışmada implant için hazırlanan sokete ve implant yüzeyine hastanın kendi kanının santrifüjü sonucu elde edilen KBF (Konsantre Edilmiş Büyüme Faktörü) uygulanmıştır. İmplant kavitesine KBF uygulamasıyla büyüme faktörü ve iyileşme mediatörlerinin bölgeye daha hızlı gelmesi sağlanarak osseointegrasyon prosesinin daha erken dönemde başlaması, böylelikle osseointegrasyon prosesi için beklenen sürenin kısaltılması amaçlanmıştır. Maksilla anterior bölgede diş kaybı bulunan 12 hasta üzerinde çalışmaya dahil edildi. Çalışma grubunda hazırlanan implant kavitesinin duvarları implant yerleştirilmeden önce KBF membran ile örtüldü, kontrol grubunda ise konvansiyonel implant uygulaması yapıldı. Rezonans frekans analizi ölçümleri OstellTM cihazı ile ISQ olarak intraoperatif ve postoperatif 1. hafta ve takip eden 4. haftada yapıldı. Dönemler arasındaki ISQ değer farklılıkları değerlendirildi.Yapılan ölçümler sonucunda kontrol grubunda ilk 4 hafta ISQ değerlerinde düşüş gözlenirken, çalışma grubunda hafif yükselme görüldü. Çalışma ve kontrol grupları arasındaki ölçüm değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,05). Yapılan çalışma sonuçlarına göre KBF'nin implant primer stablizasyonu üzerinde pozitif etkileri olduğu gözlenmiştir.
Dental implant tedavisinin hayat kalitesi üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Modern diş hekimliğinde, implant tedavisi, diş kaybı nedeniyle azalan yaşam kalitesini artırmada en uygun tedavi seçeneği olarak görülmektedir. Ağız sağlığı etki profili (OHİP), erişkinlerde, ağız içi, ameliyat öncesi ve sonrası yaşam kalitesini ölçmede kullanılan en yaygın ölçektir. Çalışmanın amacı, dental implant uygulanan parsiyel veya total dişsiz hastalarda ağız sağlığı ile ilgili yaşam kalitesinin değerlendirilmesi ve implant tedavisinin yaşam kalitesini arttırma yönünde etkisinin olup olmadığının değerlendirilmesidir. Çalışma, cerrahi operasyona engel olacak herhangi bir sistemik kontraendikasyonu bulunmayan, maksilla veya mandibulada tek veya çoklu diş eksiklikleri bulunan 60 hasta üzerinde gerçekleştirildi. Hastalar 4 gruba ayrıldı. Total protez kullanan, hareketli bölümlü protez kullanan, sabit bölümlü protez kullanan ve protez kullanmayan dişsiz hastalar. Her bir grup 15 hasta içermektedir. Hastalara, implant cerrahisi öncesi, cerrahi operasyondan bir hafta sonra ve protetik restorasyon bir ay kullanıldıktan sonra hayat kalitelerindeki değişimi değerlendirmek için OHIP-14 anket formları uygulandı. Çalışmanın istatistiksel sonuçları değerlendirildiğinde, bütün gruplarda implant cerrahisi sonrası birinci haftada hastaların yaşam kalitelerinde istatiksel bir fark olmadığı; bununla birlikte protetik restorasyon sonrası tüm gruplarda yaşam kalitesinde artış olduğu görüldü. Sonuç olarak, dental implant tedavisi parsiyel ve total dişsiz hastaların yaşam kalitelerinde artış sağlamaktadır.
Farklı flep tekniklerinin yarı gömülü alt çene 3. molar dişlerin cerrahisi sonrası komşu 2. molar dişlerin periodontal sağlığı üzerine olan etkileri
Oral ve maksillofasiyal cerrahide 3M diş operasyonları ağrı, ödem ve komşu 2M dişte periodontal problemler gibi birçok post-operatif komplikasyonlara neden olabilir. Postoperatif komplikasyonları azaltmak için birçok farklı flep tekniği geliştirilmiştir. Bu çalışmanın amacı 3 köşeli laterale kaydırılan flep tekniği ile birlikte uygulanan primer kapatma yöntemi (FlepI tekniği) ve zarf flep ile uygulanan sekonder kapatma yönteminin (FlepII tekniği) 3M cerrahisi sonrası komşu 2M dişin periodontal sağlığı üzerine etkilerinin karşılaştırmalı olarak incelenmesidir.Çalışmaya bilateral simetrik mesio-vertikal veya vertikal yönde yarı gömülü 3M dişleri bulunan yaşları 18-28 arasında değişen 8 erkek, 22 kadın toplam 30 hasta dahil edilmiştir. Her iki 3M dişler aynı seansta çekilirken bir tarafa FlepI tekniği, diğer tarafa ise FlepII tekniği uygulanmıştır.Pre-operatif dönemde ve post-operatif 2., 7., 30. ve 90. günlerde ölçümler yapılmıştır. Ağrı VAS yöntemi ile, ödem fasiyal bölgelerden yapılan ölçümler ile alveolit ve yara enfeksiyonu klinik parametreler kullanılarak ve yara iyileşmesi de YİS (Yara İyileşmesi skalası) ile değerlendirilmiştir. Komşu 2M dişin periodontal sağlığının değerlendirilmesinde dişeti çekilmesi, klinik ataşman seviyesi, cep derinliği, plak indeksi, gingival indeks ve kanama indeksi parametreleri klinik ölçümler yapılarak gerçekleştirilmiştir. Tüm veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir.Bu çalışmanın sonucunda 3M cerrahisi sonrası FlepI tekniğinde ağrı, ödem ve 2M dişte klinik ataşman seviyesinin FlepII tekniğine göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla olduğu, 2M dişte dişeti çekilmesi, cep derinliği, plak indeksi ve kanama indeksi (+) olan yüzey sayısının ise daha az olduğu bulunmuştur (p<0,05). Gingival indeks değerleri açısından iki teknik arasında herhangi bir fark bulunamamıştır (p>0,05). Her iki teknikte plak indeksi ve gingival indeks ile cep derinliği arasında istatistiksel olarak pozitif bir korelasyon saptanmıştır (p<0,05) .Elde edilen bu veriler 3 köşeli laterale kaydırılan flep tekniğinin yarı gömülü 3M cerrahisinde komşu 2M dişin periodontal sağlığını korumak için kullanılabilecek alternatif bir yöntem olabileceğini göstermiştir.Anahtar kelimeler: 3 köşeli laterale kaydırılan flep, zarf flep, mandibular 3. molar, komşu 2. molar, periodontal sağlık
Preemptif uygulanan lornoksikamin alt çene 3. molar dişlerin cerrahisi sonrası oluşan ağrı, ödem ve vücut ısısı üzerine olan etkisinin incelenmesi
Gömülü 3. molar cerrahisi oral cerrahide en sık yapılan girişimdir ve sonrasında en sık görülen komplikasyonlar ağrı ve ödemdir. Bunun dışında az da olsa vücut ısısının yükselmesi de söz konusu olabilmektedir. Gömülü 3. molar cerrahisi sonrası postoperatif dönemde görülebilecek bu komplikasyonları en aza indirerek hastanın hayat kalitesini arttırmak amacıyla pek çok tedavi seçeneği üzerinde durulmaktadır. Bu amaçla en sık kullanılan ilaç grubu NSAİ'dir. Yapılan bu çalışmanın amacı preemptif uygulanan lornoksikamın gömülü 3. molar cerrahisi sonrası oluşan ağrı, ödem ve vücut ısısının yükselmesi üzerine olan etkilerini incelemektir.Bu çift kör ve rastgele yapılan çalışmaya, çift taraflı simetrik gömülü alt çene 3. molar çekim endikasyonu olan, yaşları 18-33 arasında değişen, toplam 43 birey ( 14 erkek, 29 bayan) dahil edilmiştir. Ödem miktarını ölçmek için tüm hastaların operasyon öncesi yüz ölçümleri yapılmıştır. Bütün hastaların operasyon öncesi vücut ısıları da ölçülmüş ve kaydedilmiştir. Preemptif grupta gömülü 3. molar cerrahisi öncesinde IV olarak 8 mg lornoksikam verilmiş, 25 dk. sonra nervus alveolaris inferior anestezisi yapılmış, gömülü alt 3. molar dişin cerrahi çekimi gerçekleştirilmiştir. Operasyon süresi, kullanılan anestezik miktarı, operasyona veya ilaca bağlı herhangi bir yan etki olup olmadığı kaydedilmiştir. Operasyon sonrası plasebo olarak serum fizyolojik verilmiş, hastalar postoperatif 1. ve 7. günde kontrol edilmiştir. 1 ay sonra bu prosedürün tersi aynı hastada simetrik konumda olan diğer gömülü alt 3. molar diş için uygulanmıştır.VAS yöntemi ile ağrı, yapılan fasiyal ölçümlerle ödem değerlendirilmiştir. VAS yönteminde operasyon sonrası ilk 12 saat içinde oluşan ağrının şiddeti, hastanın ilk 12 saat analjezik ihtiyacının olup olmadığı, ilk 5 gün içinde hastanın analjezik alıp almadığı ve hastanın analjezik memnuniyeti değerlendirilmiştir. Tragus-ağız köşesi, tragus-menton, göz köşesi-gonion arası mesafeler ekstraoral olarak şerit ölçüm yöntemi ile preoperatif, postoperative 1. ve 7. günlerde ölçülüp kaydedilmiştir. Yine her hastanın vücut ısısı dereceli termometre ile aksiller yoldan preoperatif, postoperatif 1. ve 7. günlerde ölçülmüştür.Verilerin istatistiksel analizi sonucunda preemptif analjezinin uygulandığı grupta ilk 12 saat içinde hissedilen ağrı şiddetinin daha az olduğu, ilk 12 saat içinde alınan analjezik miktarının daha az olduğu ve hasta memnuniyetinin daha fazla olduğu; aradaki farkların da istatistiksel olarak anlamlı bulunduğu belirlenmiştir (p<0.05). Preemptif lornoksikam verilen grupta özellikle ilk 5 saatlik dönemde hissedilen ağrı şiddetinin postoperatif gruba göre belirgin olarak daha az olduğu ve postoperatif dönemde ilk analjezik gereksiniminin de belirgin olarak daha uzun olduğu; aradaki farkların da yine istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur (p<0,001). İlk 5 gün alınan toplam analjezik miktarı açısından her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Her iki grup ödem ve vücut ısısı verileri açısından değerlendirildiğinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Çalışmada ayrıca kullanılan ilaca bağlı herhangi bir yan etki görülmemiştir.Yapılan bu çalışmanın sonuçları preemptif analjeziyi destekler niteliktedir. Preemptif verilen lornoksikamın analjezik etkisinin arttığı ancak ödem ve vücut ısısı üzerindeki etkisinin değişmediği saptanmıştır. Sonuçlar gömülü 3. molar cerrahisi sonrası postoperatif ağrının giderilmesinde preemptif kullanılacak lornoksikamın analjezik etkinliğinin ve güvenilirliğinin fazla ve yan etkisinin az olması nedeniyle güvenilir bir şekilde kullanılabileceğini göstermiştir.Anahtar Kelimeler: Preemptif analjezi, gömülü alt 3. molar, lornoksikam