Çukurova University
Discipline

Neurosurgery

Çukurova University

150

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Transsfenoidal mikroskopik hipofiz cerrahisi: Remisyon ve komplikasyon oranlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi

Amaç Hipofiz adenomlarının tedavisinde cerrahi önemli bir yer teşkil etmektedir. Transsfenoidal mikroskopik cerrahi, etkin bir seçenek olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışmamızda tek cerrah tarafından opere edilmiş olan hipofiz adenomu hastalarının postop tetkik sonuçları ile kür/remisyon oranlarını değerlendirmeyi hedefledik. Gereç ve Yöntem Çalışmamıza tek cerrah tarafından, transsfenoidal mikroskopik yolla opere edilmiş 111 hasta dahil edildi. Hastaların hormon aktiflikleri sınıflandırıldı ve adenom boyutları preop olarak değerlendirildi. Postop dönemde yapılan tetkiklerine ulaşılarak kür/remisyon kriterlerini karşılayıp karşılamadıkları belirlenmeye çalışıldı. Bulgular Yapılan değerlendirmelerde, 111 hastanın toplamında %63,9 kür/remisyon kriterleri karşılandığı görüldü. Akromegali hastalarında %74,1, cushing hastalarında %80, prolaktinomalı hastalarda %42,8 ve non fonksiyone adenomu olan hastalarda %43,3 olarak belirlendi. Mikroadenomlarda %93,3, makroadenomlarda %65,1 ve dev adenomlarda %10 olarak kür/remisyon kriterlerinin karşılandığı izlendi. Kavernöz sinüs invazyonu olan tüm boyut ve tiplerdeki adenom hastalarında %36,9 oranında kür/remisyon kriterleri görülürken, bu oranın kavernöz sinüs invazyonu olmayan tüm boyut ve tiplerdeki adenom hastalarında %87'e çıktığı görüldü. %12,6 geçici diabetes insipitus, %7,2 rinore, %1,8 kanama komplikasyonları görüldü. Kalıcı diabetes insipitus, enfeksiyon, hipofizer yetmezlik saptanamadı. Mortalite %0,9 olarak belirlendi. Sonuç Hipofiz adenomların cerrahi tedavisinde, transsfenoidal mikroskobik cerrahi bir alternatif olarak karşımıza çıkmaktadır. Dezavantajları olduğu gibi, avantajları ile, özellikle parasellar ve suprasellar yayılımı olmayan hipofiz adenomlarının cerrahi tedavisinde başarılı sonuçları ve düşük komplikasyon oranlarıyla etkin bir yöntemdir.

AdenomlarHipofiz beziHipofiz hastalıkları+6
Gökhan Vatandaş
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fibroblast büyüme faktörü-2 bloklamasının tavuk embriyosunda kraniyal sütür gelişimine etkileri

Kranial kubbenin normal büyümesi ve morfogenezi, sütürlerdeki hücre proliferasyonu ile kranial kemiklerin kenarlarındaki osteogenez arasındaki dengeyi yansıtmaktadır. Klinik bir durum olan kraniyosinostozda, erken osteojenik farklılaşmadan dolayı sütürler prematür birleşir ve kraniofasiyal malformasyon meydana gelir. Günümüzde, bazı fibroblast büyüme faktör (FGF) reseptör genlerindeki mutasyonlar major kraniyosinostotik sendromlar için sorumlu tutulmuştur. Tavuk embriyosu kranial kubbelerindeki endojen FGF-2 ligandlarının seviyelerini manipüle etmek ve morfogenezi bozmak için antikor bloklama yöntemi kullanılmıştır. FGF-2'nin yüksek ve düşük seviyeleri farklı tepkiler verilmesine neden olmaktadır. Bu farklı seviyeler arasındaki denge normal kranial morfogenezi sağlamaktadır. Bu çalışmada, literatür bilgileri ışığında deneysel model olarak tavuk embriyosu gelişimi kullanılarak FGF-2 bloklaması ile kranial sütür gelişimi, deneysel kraniyosnostoz oluşumuna etkisi ve kemikleşme öncesi ve sonrasında oluşabilecek değişikliklerin morfolojik, histolojik ve protein düzeyinde incelenmesi amaçlandı. Bu süreçte oksidatif stres ile hücre ölümünün ilişkisi araştırıldı. Çalışmamızda Bornova Veteriner Kontrol ve Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü'nden temin edilen spesifik patojen içermeyen (SPF, specific pathogen free) 120 adet tavuk yumurtası kullanıldı. Yumurtalar, 37,5oC sıcaklıkta, yaklaşık %60-80 nem orana sahip etüvde inkübe edildi. Dört deney grubu oluşturuldu. Birinci grup kontrol grubu 20 denek. İkinci grup fosfat tampon solüsyonu (PBS; Posphate buffer solution) verilen, üçüncü grup 0,01 μg/ml anti-bFGF-2 ve dördüncü grupta 0,1 μg/ml anti-bFGF-2 ile bloklama yapılan grup olarak oluşturuldu. İkinci üçüncü ve dördüncü gruplar içinde uygulama yapılan günlere göre E2 (2. gün), E4 (4. gün), E6 (6.gün), E8 (8. gün) olmak üzere 4 alt grup oluşturuldu. PBS verilen 2. grupta her alt grup için 5'er adet toplam 20 adet, anti-FGF-2 ile bloklama yapılan 3. ve 4. gruptada her alt grupta 10'ar adet toplam 80 adet denek kullanıldı. Gelişimin farklı aşamalarında anti-temel fibroblast büyüme faktörü-2 (anti basic fibroblast growth factor 2, anti-bFGF-2) uygulandı. Fertilize yumurtalar inkübatörde 15 gün süresince inkübe edilerek 2., 4., 6. ve 8. günlerde her gruba ameliyat mikroskobu yardımı ile 1 doz olmak üzere umblikal kord etrafına 0,1 ve 0,01µg/ml olacak şekilde PBS içinde antikor ile bloklama uygulandı. E15 günü sakrifiye edildikten sonra alınan örnekler Bouin tespit solüsyonu ile fikse edildi, rutin doku takibine alınarak parafine gömüldü ve 5 μm'lik seri kesitler alındı. Makroskobik gelişim etkilenmesi morfolojik olarak, mikroskobik etkileşim Hematoksilen-Eozin, Mason Trikrom, Vonkossa ve Alizerin Red ile histokimyasal ve oksidatif stres için anti-eNOS, çoğalma için anti-PCNA ve hücre ölümü için TUNEL ile immunositokimyasal yöntemle boyanarak incelendi. Gelişimin makroskobik karşılaştırmaları morfometrik ölçümler ile boyamaların karşılaştırmaları skorlama ile gerçekleştirildi. Farkların ortaya konmasında Graphpad istatistik yazılımı kullanıldı. Tek yönlü ANOVA analizi ile yapılan karşılaştırmalarda p<0,05 anlamlı olarak kabul edildi. E4 ile E8 embriyolarının antikor ile bloklanması sonrasında E15 günü yapılan morfolojik, histolojik ve immunositokimyasal bulgularda beklenen kraniyosnostoz oluşumunun gerçekleşmediği, yerine kıkırdak hâkimiyetinin varlığı saptandı. Örneklerde morfolojik bozukluk, anomali veya gelişme geriliği gibi patolojiler saptanmadı. Antikor bloklaması ile oluşan ancak sistemik yapıyı etkilemeyen FGF-2 için sütürlerdeki eNOS boyaması ile gösterilen oksidatif stres durumunu değiştirerek PCNA ile saptanan çoğalmanın devamına ve apoptoz ile belirlenen hücre ölümüne etki yaptığı gözlendi. Bu etkilerin en belirgin bir biçimde E8 embriyolarında görüldüğü ve oluşan etkinin ve farklılıkların istatiksel olarak anlamlı olduğu saptandı. Bulgularımız FGF-2'nin anlamlı ve tekrarlanabilir bir biçimde kranial gelişimde önemli rol oynadığını, bloklandığı takdirde sütür kapanmasında gecikmeye neden olduğunu gösterdi. FGF'ün normalde kemik gelişimini hızlandırdığı ancak sütürlerde kapanmayı geciktirdiği bilgisine parelel olarak bu faktörü bloklamanın kapanmayı erkenleştirmesini beklerken tam tersi bir etkinin varlığı saptandı. Sütür aralarının bu beklenmedik etki ile daha da genişlediği izlendi. Bu sonuçlar, bloklamaya bağlı başka yan etkiler görülmemesi nedeni ile antikor ile bloklamanın kraniyosnostozlularda tedavi amaçlı kullanılabileceğini düşündürdü. Kraniyosnostoz ve fibroblast büyüme faktörü-2 ilişkisinin ve kullanılan oksidatif stres ve apoptoz ilişkisinin ileri teknikler ile daha ayrıntılı incelenmesi bu hastalıktan mağdur olan insanlara daha kaliteli bir yaşam sunmak için önemli bilgiler oluşmasını sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Fibroblast Büyüme Faktörü, Tavuk embriyo, kranial sütür, kraniyosinostoz, histoloji, oksidatif stress, apoptoz.

ApoptozisEmbriyoFibroblast büyüme faktörü+5
Tamay Şimşek
Manisa Celal Bayar University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Oleokantalin nöroblastoma hücresinde oksidatif stres ve apoptoz üzerine etkisinin araştırılması

Nöroblastom (NB) genellikle sporadik olarak ortaya çıkan , çocukluk döneminin en sık görülen ekstrakraniyal tümördür. Pediatrik kanser tedavisindeki gelişmelere rağmen (Cerrahi,kemoterapi, radyoterapi) yaşama oranı %40'ların altında kalmaktadır. Bu nedenle diğer santral sinir sistemi tümörlerinde olduğu gibi nöroblastomada da farklı tedavi Nöroblastoma da diğer birçok tümörde olduğu gibi, apopitoz tümör gelişimi için önemli bir mekanizmadır ve bu konuda çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Yapmış olduğumuz çalışmada,sızma zeytinyağından elde edilen bir fenolik komponent olan oleokantalin kültür ortamındaki nöroblastoma kanser hücreleri üzerine hücre canlılığı, oksidatif stres, nörit inhibisyonu ve apoptotik etkilerini araştırdık. Oleokantal maddesinin nöroblastoma kanser hücrelerini doz bağımlı olarak etkilediği ve IC50 dozunda her dört etkinin de daha belirgin olarak saptandığı gözlemlendi.

ApoptozisMerkez sinir sistemi neoplazmlarıNeoplazmlar+2
Ülkü Ünlü Ünsal
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İdiopatik normal basınçlı hidrosefalide endoskopik third ventrikülostomi ve ventriküloperitoneal şant uygulamasının karşılaştırılması: Retrospektif çalışma

Amaç: Normal basınçlı hidrosefali tedavisinde ventriküloperitoneal şant (VPS) kullanılmaktadır. Son yıllarda alternatif tedavi seçeneği olarak da endoskopik third ventrikülostomi (ETV) uygulanmaya başlanmıştır. Burada iki tedavi tipinin İNBH'de hem etkinliği hem de komplikasyonlar açısında kıyaslamak ve birbirlerine olan üstünlüklerini vurgulamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: İNBH tanısı alan 58 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. 35 hastaya VPS ve 23 hastaya ETV uygulanmıştır. Tedavi tiplerinin etkinliği ve komplikason oranları karşılaştırılmış, bu amaçla Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) kullanılarak hastaların postoperatif İNBHES skorunda iki birim düşme primer fayda olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: VPS uygulananlarda klinik iyileşme % 68,6 iken, ETV uygulanlarda % 43,5 oranında saptanmıştır. Aralarındaki fark istatiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. (p= 0,151) Komplikasyon oranları ise, VPS uygulananlarda % 27,5 iken ETV uygulananlarda % 4,3; aralarındaki fark ise istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur.(p= 0,042) Sonuç: ETV İNBH hastalarında VPS uygulamasına alternatif tedavi seçeneği olarak düşünülebilir. Her şeye rağmen ETV'nin VPS'ye tedavi üstünlüğünü söyleyebilmek için İNBH'li hastalarda ETV ile VPS uygulamasını karşılaştıran kontrollü prospektif randomize çalışmalara ihtiyaç vardır.

EndoskopiHidrosefaliPeritoneovenöz şönt+1
Mevlana Akbaba
Çukurova University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel spinal kord hasarında AC-SDKP uygulamasının NLRP3 inflamazom kompleksi ve kan-spinal kord bariyeri üzerine etkileri

Amaç: Bu çalışmanın amacı, Ac-SDKP (N-acetyl-seryl-aspartyl-lysyl-proline) tedavisinin deneysel spinal kord hasarında NLRP3 inflamatuar kompleksi ve kan-spinal kord bariyeri (KSKB) geçirgenliği üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Çalışma, AC-SDKP'nin inflamasyon yanıtı ve KSKB bütünlüğü üzerindeki düzenleyici potansiyelini değerlendirmeyi hedeflemiştir. Giriş: Omurilik yaralanmaları, merkezi sinir sisteminde koruyucu bariyerlerin zayıflamasına yol açarak inflamatuar süreçleri tetikler ve kan-omurilik bariyerinde (KSKB) geçirgenliği artırır. Bu geçirgenlik artışı, hasarlı dokuya inflamatuar hücrelerin geçişini kolaylaştırmakla birlikte, bariyerin bozulmasına ve nöroprotektif etkinin azalmasına neden olabilir. NLRP3 inflammasomu, omurilik yaralanması sırasında aktive olan inflamatuar bir kompleks olarak dikkat çeker. NLRP3 inflammasomunun aktivasyonu, inflamasyon sürecinin artmasına yol açarak hasarın şiddetlenmesine katkıda bulunur.AC-SDKP (N-acetyl-seryl-aspartyl-lysyl-proline) adlı immünomodülatör bir peptidin, inflamasyonu düzenleyici etkileri ile KSKB'nin bütünlüğünü koruma potansiyeline sahip olduğu düşünülmektedir. AC-SDKP'nin NLRP3 inflammasomunun aktivitesini baskılayarak, inflamatuar yanıtı kontrol altına alabileceği ve böylece omurilik yaralanmalarında KSKB'nin korunmasına katkıda bulunabileceği hipotezi bu çalışmanın temelini oluşturmaktadır. Bu araştırma, AC-SDKP'nin omurilik yaralanma modelinde NLRP3 inflammasomu ve KSKB üzerindeki etkilerini detaylı olarak incelemeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Çukurova Üniversitesi Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulu'nun onayı ile gerçekleştirilmiştir. Deneylerde 300-350 gram ağırlığında, 3-6 aylık 78 erkek Wistar sıçan kullanılmıştır. Sıçanlar üç ana gruba ayrılmıştır: herhangi bir işlem yapılmayan ve yalnızca örnek alınan kontrol grubu (n=10), yalnızca laminektomi işlemi uygulanan sham grubu (n=20) ve spinal kord hasarı (SKH) oluşturulan deney grubu (n=48). Deney grubu, SKH sonrasında kendi içinde iki alt gruba ayrılmıştır: yalnızca serum fizyolojik verilen deney kontrol grubu (n=24) ve AC-SDKP tedavisi uygulanan tedavi grubu (n=24) Elde edilen doku örnekleri ışık ve elektron mikroskobik yöntemler ile biyokimyasal ve moleküler biyolojik metotlar kullanılarak analizler yapıldı. Tüm gruplarda IL-1β, IL-18, NLRP3, kaspaz-1, NeuN, MMP-9, NF-κB, Okludin, klaudin-5 ve VE-cadherin düzeyleri araştırıldı. IL-1β ve IL-18 seviyeleri biyokimyasal analizlerle (Elisa) tespit edildi. NeuN, MMP-9, Okludin, klaudin-5 ve VE-cadherin seviyeleri immünohistokimyasal yöntemlerle belirlendi. NF-κB, NLRP3, kaspaz-1, IL-1β, IL-18 ekspresyon seviyeleri ise qRT-PCR yöntemi ile gösterildi. Bulgular: Tedavi grubunda, NF-ΚB ve NLRP3 inflammasom aktivitesi baskılanmıştır. İnflamatuar sitokinlerden IL-1β ve IL-18'in düzeylerinde azalma gözlenmiş, Bu bulgular, AC-SDKP'nin inflamasyonu kontrol altına alma etkisini göstermektedir. Ayrıca, tedavi sonrası okludin, klaudin ve VE-kaderin gibi bariyer bütünlüğünü sağlayan proteinlerin ekspresyon seviyelerinin arttığı kaydedilmiştir. Bununla birlikte, KSKB geçirgenliğinde beklenenin aksine bir artış gözlenmiş ve bu durum, tedavi süresince mikroglia ve makrofaj gibi inflamatuar hücrelerin aktivasyonuna bağlı olarak gelişmiş olabileceği şeklinde yorumlanmıştır. Mikroskopik incelemelerde, AC-SDKP'nin inflamatuar hücre sayısını azaltıcı ve ödemi hafifletici etkileri gözlemlenmiştir. Sonuç: Bu çalışmanın bulguları, AC-SDKP'nin omurilik yaralanması durumunda inflamasyonu düzenleyici ve doku iyileşmesini destekleyici özellikler sergilediğini göstermektedir. AC-SDKP tedavisi, NF-Κb ve NLRP3 inflammasom aktivitesini baskılamıştır. İnflamatuar yanıtı azaltarak IL-1β ve IL-18 gibi sitokin seviyelerini düşürmüştür. NLRP3 inflammasomunun aktivitesindeki bu baskılama, inflamasyon sürecinin kontrol altına alınmasına ve hasarlı dokuda daha az inflamatuar hücre birikimine katkı sağlamıştır. Aynı zamanda, AC-SDKP tedavisinin KSKB bütünlüğünü destekleyen okludin, klaudin ve VE-kaderin gibi proteinlerin ekspresyonunu artırdığı gözlenmiştir. Ancak, KSKB geçirgenliğinde gözlenen artış, AC-SDKP'nin nöroprotektif etkinliğini sınırlandırabilecek bir faktör olarak değerlendirilmektedir ve bu artışın inflamatuar hücrelerin aktivasyonuna bağlı olabileceği düşünülmektedir.AC-SDKP'nin omurilik yaralanmasında inflamasyon kontrolünde ve iyileşme sürecinde umut vadeden bir ajan olabileceği anlaşılmaktadır. Ancak, NLRP3 inflammasomu ve KSKB geçirgenliği üzerindeki etkilerinin daha iyi anlaşılması için uygun doz, tedavi süresi ve inflamatuar yanıt üzerindeki uzun vadeli etkilerinin ileri çalışmalarda detaylandırılması gerekmektedir. AC-SDKP, inflamasyon kontrolü ve doku iyileşmesi açısından potansiyel sunmakla birlikte, KSKB geçirgenliği ve güvenlik profili açısından daha fazla araştırmaya ihtiyaç duymaktadır.

Ali Ufuk Keçebaş
Çukurova University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Omurilik travmasında ve omurga fraktürlerinde dekompresif laminektominin nörolojik geri kazanım üzerine etkisi

Amaç: Omurilik yaralanmasında, birçok hayvan çalışmasında erken dekompresyon ile nörolojik geri kazanımın arttığı gösterilmiştir. Klinik çalışmaların sonuçlarında ise dekompresif cerrahinin zamanlaması konusunda farklı sonuçlar bildirilmiştir. Literatürde çokça tartışılan diğer bir konu ise dekompresif cerrahinin anterior veya posterior yaklaşımla uygulamanın karşılaştırılmasıdır. Omurga fraktürü ve omurilik yaralanması saptanmış olan hastalarımıza erken dönemde uyguladığımız laminektomi ile yapılan dekompresyonun nörolojik fonksiyonlarda geri kazanım üzerine etkisinin retrospektif incelenmesi amaçlanmıştır.Materyal- Metod: Bu çalışma Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalında Ocak 2001-Ocak 2010 tarihleri arasında nonpenetre omurga fraktürü nedeniyle acil laminektomi ile dekompresyon ve posterior stabilizasyon operasyonu yapılan toplam 71 hasta arasından yapıldı. Çalışmaya ek nörolojik hasar oluşturacak kafa travması, intraabdominal ve torakal travması olmayan ve kontrole gelen 54 hasta dahil edilerek geriye dönük analiz edildi.Sonuçlar: Travma etyolojisinde trafik kazaları başta gelen neden olup hastaların %55,6'sında araç içi trafik kazası, %37'sinde yüksekten düşme, %7,4'ünde motosiklet kazasıydı. Araştırmaya dahil edilen hastaların % 77,77'si erkek (n:42), % 22,22'si kadındı (n:12) ve en sık 31?40 yaş grubundaydı (n:18, %33,3). Hastaneye başvuru anında ASIA B grubu ve lomber yerleşim sıktı. Travma yerleşimi servikal bölgede olan 8 hastanın 6'sında (%75,0)torakal bölgede 11 hastanın 8'inde (%72,7), lomber bölgede 24 hastanın 14'ünde (%58,3) ASIA skorlarında iyileşme mevcuttu. Hastaların %65,1' inde ASIA skorlarındaki iyileşme göstergesi olan artış istatistiksel olarak anlamlı saptandı (%65,1 (n=28) artış p<0,001). İyileşme tüm travma bölgeleri ve 20?50 yaş grubunda anlamlı olarak saptandı (21?30 yaş p=0,010, 31?40 yaş p=0,004, 41?50 yaş p=0,046).Sonuç: Çalışmamızda elde ettiğimiz sonuçlar doğru uygulanım ile laminektomi ve posterior stabilizasyonun nörolojik düzelmeyi arttırdığını göstermektedir. Posterior yaklaşım, majör organ hasarı olan multitravmalı hastalarda daha hızlı uygulanabilmekte ve daha az komplikasyonla ile sonuçlandırılabilmektedir. Operasyon sırasında epidural hematom drenajı, dura hasarının tamirinin kolaylıkla yapılabilmesi de laminektominin üstünlüğü olarak görmekteyiz.

DekompresyonLaminektomiOmurga+1
Emin Mehmet Eminoğlu
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Osteoporotik vertebra fraktürlerinde perkütan kifoplasti uygulaması esnasında hiperekstansiyon uygulamasının kifoz redüksiyonuna etkisi

Osteoporotik Vertebra Fraktürlerinde Perkütan Kifoplasti Uygulaması Esnasında Hiperekstansiyon Uygulamasının Kifoz Redüksiyonuna Etkisi Giriş ve Amaç: Çalışmamız osteoporotik vertebra fraktürlerinde perkütan kifoplasti esnasında hiperekstansiyon uygulamasının kifoz redüksiyonuna etkisini incelemektedir. Bu çalışma, perkütan kifoplasti yönteminin farklı cerrahi pozisyonlarda etkinliğini değerlendirmekte ve hasta konforunu artırmayı hedeflemektedir. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif çalışmada Ocak 2024 ile Ekim 2024 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesine osteoporotik vertebra fraktürü sebebiyle başvuran, perkütan kifoplasti endikasyonuna uygun tanı alan ve rastgele seçilen 100 hasta rastgele iki gruba bölünerek, 50 hastaya balon uygulaması ve çimentolama sırasında ters fleksiyon uygulanmış, diğer 50 hastaya ise standart balon kifoplasti prosedürü uygulanmıştır. Hastaların işlem öncesi spinal MR ve skolyoz grafileri, işlem sonrasında ise skolyoz grafileri çekilmiş ve ilgili ölçümler bu görüntülemeler üzerinden yapılmıştır. Kontrol ve çalışma grupları arasında AO Spine-DGOU Osteoporotik Kırık Sınıflamasına ve kemik yoğunluk testlerine göre karşılaştırmalar yapılmıştır. Bu karşılaştırmada anterior vertebra yüksekliği, sagittal indeks, COBB açısı, sagittal vertikal aks,VAS skoru ve kifotik açılanma parametreleri değerlendirilmiştir. Bulgular: Araştırmada yer alan hastaların gruplara göre klinik özellikleri değerlendirilmiş ve sonuçlar analiz edilmiştir. Kontrol grubunda ortalama yaş 70,2 ± 11,8, çalışma grubunda ise 66,9 ± 12,5 olarak belirlenmiştir. Cinsiyet dağılımı ve kırık seviyeleri gruplar arasında anlamlı fark göstermemiştir. Anterior vertebra yükseklikleri, sagittal indeksler, Cobb açıları, kifotik açılanma, sagittal vertikal aks ve Visual Analog Scala skoru ölçümleri karşılaştırılmış ve her iki grupta da işlem sonrası preoptan postopa doğru anlamlı iyileşmeler gözlemlenmiştir. Yapılan ölçümlerde kifotik açılanma düzelmesi ve sagittal indeks değişimi açısından kontrol ve çalışma grupları arasında anlamlı farklar tespit edilmiştir. Kontrol grubu ile çalışma grubu arasında preop dönemden postop döneme sagittal indeks değişimleri açısından anlamlı fark bulunmuştur (Z=-3,744; p<0,001). Kontrol grubu ile çalışma grubu arasında postop dönem kifotik açıları açısından anlamlı fark bulunmuştur (Z=-2,782; p<0,05).Bulgular hiperekstansiyon pozisyonda yapılan kifoplastinin prone pozisyona göre kifotik açılanma düzelmesi ve sagittal indeks artışı açısından daha faydalı olduğunu göstermektedir. Sonuç: Çalışmamızın sonucunda çalışma grubu olarak incelediğimiz hiperekstansiyon pozisyonu verilerek yapılan balon kifoplastinin kontrol grubu olarak incelenen prone pozisyonundaki balon kifoplastiye göre tüm incelenen parametrelerden (COBB açıları, kifotik açılar, sagittal indeks, anterior vertebra yükseklikleri, sagittal vertikal aks ve Visual Analog Scale) hiperekstansiyon lehine kifotik açı ve sagittal indekste anlamlı sonuç verdiğini ortaya koymaktadır. Benzer bir çalışmanın planlanması halinde, çalışmamızın parametrelerinden daha geniş kapsamlı, kontrol görüntüleme ve hasta takibi süresinin uzun olduğu, hasta sayısının daha fazla olduğu çalışmaların sonuca daha belirgin katkılar sunacağı kanaatindeyiz. Anahtar kelimeler : ,Hiperekstansiyon, Kifoplasti, Kifoz ,Osteoporotik, Perkütan

Halil Emre Alcan
Çukurova University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Osteoporotik vertebra kompresyon kırıklarının tedavisi sonrası yeni gelişmiş osteoporotik vertebra kompresyon kırıklarının risk faktörleri

Osteoporotik vertebra kompresyon kırıkları (OVKK), yaşlı bireylerde sık görülen, ağrı ve fonksiyon kaybına yol açan ciddi bir sağlık sorunudur. Bu kırıkların tedavisinde kifoplasti, vertebra yüksekliğini restore edebilmesi ve daha düşük çimento kaçağı riski sunması nedeniyle sık tercih edilen minimal invaziv bir yöntemdir. Ancak, kifoplasti sonrası yeni vertebra kırığı gelişimi klinik açıdan önemli bir sorundur ve bu kırıkların gelişiminde rol oynayan risk faktörleri tam olarak açıklığa kavuşmamıştır. Bu çalışmada, kifoplasti sonrası yeni vertebra kırığı gelişen hastalarda risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem Çalışma, 2019-2023 yılları arasında kliniğimizde kifoplasti uygulanan ve dahil edilme kriterlerini karşılayan 139 osteoporotik hastanın retrospektif olarak değerlendirilmesi ile gerçekleştirilmiştir. Hastalar, kifoplasti sonrası yeni vertebra kırığı gelişenler (n=33) ve gelişmeyenler (n=106) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Yaş, cinsiyet, kırık seviyesi, kemik dansitometrisi (T ve Z skorları), osteoporoz tedavisi, vücut kitle indeksi, hipertansiyon ve diyabet öyküsü, çimento parametreleri (dozaj, kaçağı, dağılım ve yayılım), anterior vertebral yükseklik, Cobb ve kifotik açılar, VAS skoru ve sagittal indeks değişkenleri karşılaştırılmıştır. Bulgular Yeni kırık gelişen hastalarda yaş ortalamasının daha yüksek, T ve Z skorlarının ise anlamlı düzeyde daha düşük olduğu saptanmıştır. Kırık seviyeleri açısından T12 ve L1 bölgelerinde yeni kırık gelişimi daha sık görülmüş ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Ayrıca, anterior vertebral yükseklik restorasyonunun yetersiz olduğu ve sement distribution'un idealden sapma gösterdiği durumlarda yeni kırık gelişimi ile ilişki olduğu tespit edilmiştir. Sonuç Çalışmamızın bulguları, kifoplasti sonrası yeni vertebra kırığı gelişiminde ileri yaş, düşük kemik mineral yoğunluğu ve belirli kırık seviyelerinin önemli rol oynadığını göstermektedir. Ayrıca, yetersiz çimento dağılımı ve yetersiz vertebral yükseklik restorasyonu da risk faktörleri arasında yer almaktadır. Bu doğrultuda, riskli hasta gruplarının erken tanımlanması, osteoporoz tedavisinin etkin uygulanması ve cerrahi tekniklerin dikkatle planlanması, kifoplasti sonrası yeni kırıkların önlenmesinde kritik öneme sahiptir. Anahtar Sözcükler: Osteoporotik Vertebra Kırığı, Risk Faktörleri, Perkütan Kifoplasti, Perkütan Vertebroplasti, Yeni Kırık Gelişimi, PMMA

Burak Tutuş
Çukurova University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Travmatik omurga yaralanmalarında yapılan tedavi ile ligamanlar ve kifoz açısı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

AMAÇ:Bu çalışmada torakolomber travmalı hastalarda gelişen kifotik açılanmanın operasyon sonrası kontrollerinde ölçülen kifotik açılanma ile birlikte değerlendirilerek yapılan cerrahinin etkinliğinin karşılaştırılması ve anterior girişimin hangi hastalara ilk etapta yapılması gerektiğini saptamak hedeflendi.HASTALAR VE YÖNTEM: Manisa Celal Bayar Üniversite hastanesi Beyin ve Sinir cerrahisi kliniğinde 2007 Ocak 2012 Ocak tarihleri arasında travma sonrası omurga yaralanması ile başvuran ve cerrahi yapılarak tedavi edilen poliklinik takipleri olan yirmi dokuz(29) hasta yerel etik kurul onayı alındıktan sonra çalışmaya alındı . Hastaların preoperatif ve postoperatif muayeneleri direkt grafi , bilgisayarlı tomografi ve magnetik rezonans görüntüleri incelendi.BULGULAR: Hastaların 19'u erkek 10'u kadın toplam sayı 29 idi. 29 hastalık grubumuzda Torakolomber bileşkede T11 kırığı olan 3 hasta , T12 kırığı olan 5 hasta, L1 kırığı olan 8 hasta, L2 kırığı olan 7 hasta tesbit edildi. İncelenen 29 hastadan 18'ine sadece posterior cerrahi, 11'ine posterior ve anterior cerrahi birlikte uygulanmıştır. Yapılan istatistiksel değerlendirmede her iki grup arasında yaş açısından anlamlı fark yoktu yaşlar benzer olarak bulundu. Hastaların takip süreleri toplamda 20,62 ay olarak bulundu ,Cerrahi gruplar arasında yapılan değerlendirmede sadece posterior cerrahi (ort:13,67) yapılan grup ile posterior ve anterior cerrahinin(ort:32,00) birlikte yapıldığı grup arasında takip sürelerinde istatiksel olarak anlamlı fark tesbit edilmedi. İki cerrahi grup arasında hastaların VKİ'lerine göre dağılımlarında anlamlı fark olmadığı istatistiksel olarak görüldü. Hastalara yapılan cerrahi öncesi ve sonrası lateral direkt grafi kullanarak yapılan sagital indeks karşılaştırması yapıldı her iki grupta düzelme yönünde değişiklik saptandı gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı.TARTIŞMA: Temel de yük paylaşım teorisini kullanarak ,önkolon hasarı ciddi olmayan hastalara tercih ettiğimiz sadece posterior cerrahi de sonuçlarımız sağlanan Sİ ve ASIA değerlerinde ki değişiklik ile doğru kurgu olduğunu göstermektedir. Kombine cerrahinin tercih edildiği grup ise temelde ön kolonun ve anterior longitudinal ligamanın hasarlı olduğu ve yüksek kifotik açılanmanın mevcut olduğu grup idi. Kombine cerrahi ile ön kolon desteği yapılan bu grupta sağlanan SI ve ASIA değerleri takip süresince korunmuştur. Kliniğimizde bu cerrahi yöntem uygulanırken literatürde yayınlanan komplikasyonlar görülmedi. Cerrahi deneyim gerektiren bir yöntem olsa da ön kolon desteği gerektiren anterior longitudinal ligaman hasarı ve kifotik açılanması olan hastalarda daha çok tercih edilmesi ve böylece daha fazla fonksiyonel segmental ünitenin korunması gerektiği fikrindeyiz.

CerrahiLigamentlerOmurga+4
İsmail Seymen Özdemir
Manisa Celal Bayar University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hidrosefali tedavisinde endoskopik üçüncü ventrikülostominin etkinliği ve başarısını etkileyen faktörler

Amaç: Hidrosefali, beyin omurilik sıvısının (BOS) üretim–emilim dengesinin bozulmasıyla ortaya çıkan, ventriküler genişleme ve artmış intrakraniyal basınç ile karakterize bir klinik tablodur. Cerrahi tedavi temel yaklaşım olup, şant sistemlerinin uzun dönem sorunları nedeniyle endoskopik üçüncü ventrikülostomi (EÜV) önemli bir alternatif hâline gelmiştir. Bu çalışmanın amacı, EÜV'nin hidrosefali tedavisindeki etkinliğini değerlendirmek ve EÜV Başarı Skoru (ETVSS) dâhil olmak üzere cerrahi başarıyı etkileyen faktörleri araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Kasım 2016–Aralık 2022 tarihleri arasında üçüncü basamak bir merkezde EÜV uygulanan 144 hastanın kayıtları retrospektif olarak incelenmiş; yalnız hidrosefali tanısı alan ve koroid pleksus koagülasyonu yapılmadan EÜV uygulanan 113 hasta çalışmaya dâhil edilmiştir. Hastalar yaş, cinsiyet, hidrosefali tipi, etyoloji, primer/sekonder EÜV uygulaması, preoperatif ETVSS ve radyolojik bulgular açısından değerlendirilmiştir. Pre- ve postoperatif MRG ölçümleriyle Evans indeksi, FH/ID oranı ve Bikaudat indeksi hesaplanmış; üçüncü ventrikül taban çöküklüğü (ÜVTÇ–bowing) bulgusu kaydedilmiştir. Postoperatif en az 6 ay boyunca ek BOS girişimi gerekmeyen ve klinik düzelme gösteren hastalar "başarılı EÜV" olarak tanımlanmıştır. İstatistiksel analizlerde Ki-Kare, Fisher ve Mann-Whitney U testleri kullanılmıştır. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 26,16 yıl olup %54'ü çocuk, %46'sı erişkindir. Genel EÜV başarı oranı %75,22 (n=85) bulunmuştur. Başarı oranı yaş grupları arasında klinik olarak değişiklik göstermesine rağmen bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildir (p>0,05). En sık etyolojik neden hem çocuk hem erişkin grupta posterior fossa tümörüdür. Obstrüktif ve non-obstrüktif hidrosefali tipleri arasında başarı açısından fark bulunmamıştır (p=1,000). Obstrüksiyon etyolojisine göre saf mekanik ve inflamatuar gruplar arasında başarı farkı istatistiksel olarak anlamlı değildir (p=0,278). Primer EÜV uygulamalarında başarı oranı %78,43 iken sekonder uygulamalarda bu oran %45,45 olup fark anlamlıdır (p=0,026). Klinik düzelmesi tam olan hastalarda başarı oranı %98,31 ile en yüksek düzeyde saptanmıştır (p<0,001). Preoperatif ETVSS arttıkça başarı oranı yükselme eğilimi göstermiş olsa da istatistiksel olarak anlamlı değildir. ÜVTÇ('Bowing') varlığı başarı oranını artırmamış, radyolojik başarı ile anlamlı ilişki saptanmamıştır (p=0,828). Başarılı vakalarda postoperatif radyolojik ölçümlerde anlamlı küçülme gözlenirken (Evans, FH/ID, Bikaudat; tümü p<0,001), başarısız vakalarda anlamlı değişiklik saptanmamıştır. Komplikasyon oranı %23,89 olup BOS fistülü EÜV başarısızlığıyla anlamlı düzeyde ilişkilidir (p=0,00019). Komplikasyon gelişen hastalarda tekrar cerrahi gereksinimi anlamlı şekilde daha yüksektir (p=0,0012). Sonuç: EÜV hidrosefali tedavisinde yüksek başarı oranına sahip etkili bir yöntemdir. Primer uygulamalarda başarı belirgin şekilde daha yüksektir. Postoperatif radyolojik ventrikül küçülmesi cerrahi etkinliğin güçlü bir göstergesidir. BOS fistülü gelişimi EÜV başarısızlığının önemli bir prediktörüdür. Yaş, etyoloji, hidrosefali tipi, ETVSS ve ÜVTÇ bulgusu başarıyı klinik olarak etkileyebilmekle birlikte istatistiksel düzeyde anlamlılık göstermemiştir. Anahtar sözcükler: Hidrosefali, Endoskopik üçüncü ventrikülostomi, ETVSS, ventrikülostomi başarısı, BOS fistülü.

Diana Seredneva
Çukurova University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Düşük ve yüksek dereceli glial tümörlü hastalarda total oksidan ve total antioksidan kapasitenin karşılaştırılması

Bu çalışmada glial kitlesi olan hastalarda, hem tümör dokusu hem de plazma ortamındaki oksidatif değişikliklerin araştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca düşük ve yüksek dereceli gliomalar arasında bu açıdan fark olup olmadığı da araştırılmıştır. Çalışma 16 düşük, 20 yüksek dereceli gliomalı hasta ve 20 sağlıklı gönüllünün oluşturduğu kontrol grubu olmak üzere 56 bireyde yapıldı. Tümör gruplarından ameliyat öncesi kan ve ameliyat sırasında tümör dokusu örnekleri alındı. Kontrol grubundan ise sadece kan örnekleri alındı. Örneklerde Erel'in spektrofotometrik yöntemi ile TAS (total antioksidan seviye), TOS (total oksidan seviye) ve OSİ (oksidatif stres indeksi) ölçüldü. Yapılan ölçümlerde tümör gruplarının plazma TAS ve TOS değerleri kontrol plazmalarına oranla istatistiksel olarak anlamlı düşüktü (p<0.05). OSİ değerlerinde ise istatistiksel anlamlı farklılık tesbit edilmedi (p>0.05). Ayrıca yüksek ve düşük dereceli glioma olgularının plazma örneklerinde de TAS, TOS ve OSİ açısından gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmedi. Tümör dokusu örneklerinde ise yüksek dereceli gliomaların TAS ve TOS düzeylerinin düşük derecelilere göre istatistiki olarak anlamlı derecede yüksek olduğu (p<0.05) OSİ değerlerinde ise anlamlı farklılık olmadığı bulundu (p>0.05). Glial tümörlerde histopatolojik derece arttıkça oksidatif dengenin değişkenlik gösterdiği fakat bu durumun plazmaya yansımadığı gözlenmiştir. Kanda hem oksidatif hem de antioksidatif maddelerin sağlıklı bireylere oranla azaldığı izlenmektedir. Büyük olasılıkla bu tür patolojilerde, oksidan maddeleri azaltmak için çalışan antioksidanların bizzat kendileri de tüketime bağlı olarak azalmaktadır.Anahtar kelimeler: Glial tümör, Oksidatif stres, Toplam antioksidan seviye, Toplam oksidan seviye

AntioksidanlarBeyin neoplazmlarıGlioma+6
Kadir Çınar
Gaziantep University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serebral anevrizmalı hastaların cerrahi tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi

Bu çalışmada; serebral anevrizmalı olguların cerrahi tedavi sonuçlarını irdeleyerek literatüre katkı sağlamayı amaçladık. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve sinir cerrahisi kliniğinde 30.03.1998- 12.12.2011 tarihleri arasında serebral anevrizması olan 286 hasta ameliyat edildi. Bu seri hem subaraknoid kanamalı (n=238, % 83.2) hem de insidental anevrizmalı (n=48, % 16.8) hastaları içeriyordu. Bu 286 hastanın cerrahi tedavi sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmamızda, olguların kadın erkek oranı 172/114 (1.51) ve yaş ortalaması 50.56 (8-86) idi. 286 olgunun 45'i (% 15.73) çoğul anevrizma nedeniyle ameliyat edildi. 268 olguya klipaj uygulanırken, komplex anevrizmalı 4 hastada trapping beraberinde ECA-ICA bypass cerrahisi uygulandı. 286 olgunun 48' i (% 16.78) postoperatif erken dönemde eksitus oldu. 6. ayın sonunda kalıcı nörolojik kayıpların oranı % 6.6 (n=19) olarak tesbit edildi. Ölüm nedenleri , yeniden kanama (n=8), akciğer enfeksiyonuna sekonder sepsis (n=4), akut miyokard infarktüsü (n=3), beyin ödemi (n=2) ve vazospazma bağlı iskemi (n=31) idi. 75 olguda klinik vazospazm gelişti (% 26.22). Bu olguların 31' i (% 41.3) eksitus oldu. 21 (% 28) olguda ise kalıcı nörolojik kayıp gelişti. Hipertansif 12 hastanın 8' i (% 66.6) cerrahi sonrası gelişen yeniden kanama nedeniyle hayatını kaybederken, 4' ünde (% 33.3) ise kalıcı nörolojik kayıp gelişti. Sonuç olarak; hipertansiyon, yeniden kanama, vazospazm ve ileri yaş gibi bazı önemli faktörlerin varlığının, ölüm ve sakatlık oranlarını belirgin ölçüde artırdığını tespit ettik (p=0,001).Anahtar Kelimeler: Komplikasyon, Tedavi Sonuçları, Cerrahi, Serebral Anevrizma.

CerrahiCerrahi tedaviKomplikasyonlar+3
Hasan Şimşek
Gaziantep University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel serebral iskemide dekompressif kraniektomi, hipertonik salin ve mannitol tedavilerinin etkileri

Amaç: Serebral iskemi ciddi mortalite ve morbidite nedenidir. Serebral dokuyu iskemi hasarından koruyacak stratejiler önemlidir. Bu çalışmayla anestezi altındaki sıçanlarda uyguladığımız serebral iskemide cerrahi ile medikal tedavinin ayrı veya birlikte uygulanması ile serebral infarkt alanına etkisini karşılaştırdık.Yöntem: Otuz adet erişkin erkek Sprague-Dawley sıçan altı gruba ayrıldı. Anestezi uygulandı. Serebral iskemi modeli sağ CCA oklüzyonu ile sağlandı. Kontrol (Grup 1, n= 5) 1 ml/kg serum fizyolojik, CCAO+Hipertonik salin (HS) (Grup 2, n= 5) 1 ml/kg % 3 hipertonik salin, CCAO+Mannitol (MN) (Grup 3, n=5) 1 gr/kg %20 mannitol tedavisi verildi. Dekompressif kraniektomi (DK) CCA oklüzyonunu takiben 12. saatte 4, 5 ve 6. gruplara uygulandı. Hiç ilaç verilmeden sadece DK ve CCAO yapılan grup 4 olarak alındı (grup 4, n=5). CCAO+DK+HS grubuna (Grup 5, n=5) 1 ml/kg %3 hipertonik salin, CCAO+DK+MN grubuna (Grup 6, n=5) 1 gr/kg %20 mannitol tedavisi verildi. Tedaviler CCAO takiben 1, 12 ve 24.saatlerde yapıldı. İskeminin 24. saati sonunda sıçanlar dekapite edildi. % 2'lik TTC ile boyanan serebral kesitlerin fotoğrafları çekildi. İnfarkt alanının toplam kesit alanına oranı yüzde değer olarak hesaplandı. p < 0.05 düzeyi anlamlı kabul edildi. Bulgular enfarkt alanlarının ortalama değerleri karşılaştırıldığında; Grup 1'de enfarkt alanı % 27.90, Grup 2'de % 13.73, Grup 3'de %15.05, Grup 4'de %10.57, Grup 5'de %8.07 ve Grup 6'da %9.71 idi.Sonuç: Bu çalışma ile serebral iskemide medikal tedavi grupları arasında bir fark olmadığı, dekompressif kraniektominin medikal tedavi gruplarına göre iskemik enfarkt hacminde ileri düzeyde azalma gösterdiği izlendi. Enfarkt hacmini azaltmaya yönelik kombine tedavi yaklaşımları olumlu sonuçlanmıştır.Anahtar Kelimeler: Deneysel serebral iskemi, dekompressif kraniektomi, mannitol, hipertonik salin

Beyin iskemisiDekompresyonKraniyotomi+2
Mehmet Hüseyin Akgül
Düzce University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel kafa travmasında Pregabalin'in akut dönemdeki antienflamatuar, antiödem ve koruyucu etkisi

Amaç: Travmatik beyin hasarı, primer ve sekonder hasar mekanizmalarını içerir. Sekonder hasar, saatler veya günler sonra ortaya çıkmakta ve birçok karmaşık fizyopatolojik mekanizmaya bağlı olarak oluşmaktadır. Yapılan çalışmalarda, Pregabalin ?2-? alt ünitesi ile kalsiyum kanallarına kuvvetli bağlanır, sonuçta glutamat, noradrenalin, serotonin, dopamin ve substans P gibi çeşitli eksitatör nörotransmitterlerin salınımında bir azalmaya neden olur. Çalışmamızda, ağır kapalı diffüz beyin travması oluşturulan ratlara, travma oluşturulduktan sonra akut dönemde pregabalin tedavisi verilerek antiödem, antienflamatuar ve nöroprotektif etkisinin araştırılması amaçlandı.Metod: Bu deneysel hayvan çalışmasında ağırlıkları 300- 350 g arasında değişen 32 adet erkek erişkin Spraque- Dawley sıçanı kullanıldı. Denekler her grupta sekiz sıçan olacak şekilde Kontrol (K); Travma (T); Travma sonrası pregabalin (T + P); Sadece Pregabalin P) gruplarına ayrıldı. Çalışmada pregabalin izotonik ile sulandırılarak intraperitoneal olarak verildi. Travma + medikasyon sonrası 84. saatte sıçanlar dekapite edilerek örnekler histopatolojik olarak incelendi.Bulgular: Travma grubu ile travma sonrası pregabalin verilen grup arasında kanama açısından bir fark olmadığı (p:0.368), enflamasyon açısından ise anlamlı fark (p: 0.003) olduğu görülmüştür. Yine bu gruplar arasında ödem açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktur (p=0,131). Travma grubunda 8 denekte, travma sonrası pregabalin verilen grupta 6 denekte ödem görülmüştür. 2 denekte ödem görülmemiştir.Sonuç: Çalışmamızın sonuçları akut travmatik beyin hasarında, pregabalinintedavisinin enflamasyonu azaltarak sekonder travmatik beyin hasarına karşı koruyucu olabileceğini göstermiştir. Sonuç olarak pregabalinin insanlarda akuttravmatik beyin hasarının tedavisinde yararlı bir seçenek olabileceği düşünüldü. Pregabalin farklı dozlar ve sürelerde uygulanarak antiödem etkinliği açısından daha geniş çalışmalar yapılabileceği düşünüldü.Anahtar sözcükler: Travmatik beyin hasarı, nöroprotektif etki, beyin ödemi, pregabalin.

Antienfektif ajanlarBeyinBeyin yaralanmaları+5
Hikmet Aytekin
Düzce University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel kafa travmasında karnitin'in akut dönemdeki antiödem ve koruyucu etkisi

Amaç: Travmatik beyin hasarı, primer ve sekonder hasar mekanizmalarını içerir. Sekonder hasar, saatler veya günler sonra ortaya çıkmakta ve birçok karmaşık fizyopatolojik mekanizmaya bağlı olarak oluşmaktadır. L-karnitin vücutta enerji üretimi ve yağ metabolizmasında önemli bir rol oynamaktadır. Yağ asitlerinin mitokondri içine taşınması, hücre membranının korunması ve ayarlanması, serbest KoA için gerekli ortamın sağlanması ve ATP'nin elde edilmesini optimize etmek gibi etkileri bulunmaktadır. L-karnitin hücre iyon konsantrasyonun korunması için kullanılan Na/K ATPaz için ATP sağlamakta ve böylece hücre çeperinin onarımı için süreç sağlamaktadır. Çalışmamızda amacımız karaciğer, böbrek ve çeşitli nörolojik hastalıklar gibi birçok alanda faydası kanıtlanmış olan L-karnitinin travmatik beyin yaralanmasında nöroprotektif etkisini ve beyin ödemi üzerine tedavi etkinliğinin olup-olmadığını değerlendirmektir.Metod: Bu deneysel hayvan çalışmasında ağırlıkları 300- 350 g arasında değişen 40 (kırk) adet erkek erişkin Spraque- Dawley sıçanı kullanıldı. Denekler her grupta 10 (on) sıçan olacak şekilde Kontrol (S); Travma (T); Travma sonrası L-Karnitin (T + K) ve L-Karnitin (K) gruplarına ayrıldı. Çalışmada 100 mg/kg L-karnitin 3. ve 4. grublara (T+K ve K grublarına) intraperitoneal olarak verildi. Travma + medikasyon sonrası 72. saatte sıçanlar dekapite edilerek örnekler histopatolojik olarak incelendi.Bulgular: Travma grubu ile travma sonrası L-karnitin verilen grup arasında ödem açısından istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu (p:0.0001), nöronal hasar açısından anlamlı bir fark olduğu (p:003), enflamasyon açısından da anlamlı farkın (p:003) olduğu görülmüştür. Travma grubunda 10 denekte, travma sonrası L-karnitin verilen grupta 4 denekte ödem görülürken, 6 denekte ödem görülmemiştir. Travma grubunda 10 denekte enflamasyon gözlenirken, travma sonrası L-karnitin verilen grupta 3 denekte enflamasyon görülmüş, 7 denekte enflamasyon görülmemiştir. Travma grubunda 5 denekte hafif nöronal hasar ve 5 denekte orta şiddetli nöronal hasar gözlenirken, travma sonrası L-karnitin verilen grupta 7 denekte hafif nöronal hasar gözlenmiş, 3 denekte nöronal hasar görülmemiştir.Sonuç: Çalışmamızın sonuçları akut travmatik beyin hasarında, L- karnitin tedavisinin ödem, enflamasyon ve nöronal hasarı azaltarak sekonder travmatik beyin hasarına karşı koruyucu olabileceğini göstermiştir. Sonuç olarak L-karnitin insanlarda akut travmatik beyin hasarının tedavisinde yararlı bir seçenek olabilmekle beraber farklı dozlar ve sürelerde uygulanarak L-karnitinin antiödem, enflamasyon ve nöroprotektif etkinliğinin ispatlanması için daha kapsamlı çalışmalar gerekmektedir.Anahtar sözcükler: Beyin ödemi, L-karnitin, nöroprotektif etki, sekonder hasar, travmatik beyin hasarı.

BeyinBeyin hastalıklarıBeyin ödemi+3
Osman Akgül
Düzce University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel kafa travmasında etanercept'in akut dönemdeki antiödem, antienflamatuar ve nöroprotektif etkisi

Amaç: Travmatik Beyin Hasarı (TBH), primer ve sekonder hasar mekanizmalarını içerir. Sekonder hasar, saatler veya günler sonra ortaya çıkmakta ve birçok karmaşık fizyopatolojik mekanizmaya bağlı olarak oluşmaktadır. Yapılan çalışmalarda etanerceptin beyin ve spinal kordu sekonder hasardan korumak için lökosit infiltrasyonunu engellediği ve böylece beynin enflamatuar cevabını durduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda, ağır kapalı diffüz beyin travması oluşturulan sıçanlara, travma oluşturulduktan sonra akut dönemde etanercept tedavisi verilerek antiödem, antienflamatuar ve nöroprotektif etkisinin araştırılması amaçlandı. Metod: Bu deneysel hayvan çalışmasında ağırlıkları 250-350 g arasında değişen 40 adet erkek erişkin Spraque- Dawley sıçanı kullanıldı. Denekler her grupta on sıçan olacak şekilde Kontrol (K); Travma+Serum Fizyolojik (T+SF); Travma sonrası dexametazon (T+D); Travma sonrası etanercept (T+E) gruplarına ayrıldı. Çalışmada etanercept ve dexametazon izotonik serum ile sulandırılarak intraperitoneal olarak verildi. Travma+medikasyon sonrası 90. saatte sıçanlar dekapite edilerek örnekler histopatolojik ve immünohistokimyasal olarak incelendi. Bulgular: Ödem ve enflamasyon değişkenlerine göre Travma+SF ve travma+deksametazon grupları arasında istatiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu (p=0,027), nöronal hasar, astrositik hasar ve glial apoptoz değişkenlerine göre ise anlamı bir farklılık olmadığı tespit edilmiştir (p>0,05). Travma+SF ve travma+etanercept grupları arasında tüm değişkenlere göre istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmiştir (p=0,003). Travma+deksametazon ve travma+etanercept grupları arasında ise ödem ve enflamasyon değişkenlerine göre (p=0,032) ve nöronal hasar, astrositik hasar ve glial apoptoz değişkenlerine göre (p=0,004) istatiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışmamızın sonuçları; akut travmatik beyin hasarında, etanercept tedavisinin enflamasyonu ve ödemi, glial apoptozisi, nöronal ve astrositik hücre hasarını azaltarak sekonder travmatik beyin hasarına karşı koruyucu olabileceğini göstermiştir. Sonuç olarak etanerceptin insanlarda akut travmatik beyin hasarının tedavisinde yararlı bir seçenek olabileceği düşünüldü.

Antiinflamatuar ajanlarBeyinBeyin yaralanmaları+6
Ömer Aykanat
Düzce University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Servikal sagital denge parametrelerinin 1 ve 2 seviye anterior servikal diskektomi ve füzyon (ACDF) yapılan hastalarda değişimi

Bu çalışmada Ocak 2015-Ocak 2017 arasında Düzce Üniversitesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı'nda ameliyat edilen 18-70 yaş arası, 1 ve 2 seviye yumuşak servikal disk hernisi olan, radyolojisiyle semptomları ilişkili, 3 hafta tıbbi tedaviden yanıt alamayan ve füzyonlu anterior servikal diskektomi yapılan 55 hasta çalışmaya dahil edilmiş, çalışma retrospektif olarak yürütülmüştür. Etik kurul onayı tez içinde yer almaktadır. Hastaların tümünün ameliyat öncesi ve sonrası servikal MRG ve iki yönlü servikal grafi tetkikleri yapılarak, nörolojik muayeneleri ve Vizuel Analog Skala değerleri ve sagittal denge parametrelerinden servikal lordoz açısı (SLA), C2 tilt (C2T), kranial insidans (Kİ) ve kranial eğim (KE) ölçümleri yapıldı. C2T, SLA, Kİ, KE ölçümleri ile ameliyat sonrası 1. Gün, 15. gün ve 3. aydaki VAS değerleri değerlendirildi. Ameliyat öncesi ve sonrası dönemde ölçülen SLA, KE, C2T, Kİ değerlerindeki değişimlerin ağrı ile korelasyonu değerlendirildi. Ameliyat öncesi ve sonrası dönemde ölçülen Kİ, KE, C2T ve SLA açısı ölçüm değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Her seviye için ve 2 seviye disk hernileri için de tüm ameliyat sonrası zamanlarda VAS değişimi istatistiksel olarak anlamlıydı. Bu araştırmanın asıl konusu olan, iyileşme ile paralel olarak servikal sagittal denge parametrelerin değişimi konusunda araştırmamızın sonuçları hipotezimizi desteklememekle birlikte, servikal sagittal parametrelerin restorasyonu SLA, KE ve C2T parametreleri için normal popülasyon değerlerine ameliyat sonrası dönemde giderek yaklaşmıştır. SDH sonuçlarında da omurga cerrahisinin diğer alanlarında olduğu gibi klinik düzelme radyolojik düzelmeden önce gelmektedir. Servikal sagittal denge parametrelerin ameliyat sonrası uzun dönem sonuçlarında istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edilebileceği düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Servikal sagittal denge, servikal disk hernisi, cerrahi tedavi, servikal lordoz açısı, C2 tilt, kranial insidans, kranial eğim

AğrıCerrahiDiskektomi+7
Çiğdem Erdin
Düzce University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preoperatif servikal sagital dizilimin anterior servikal diskektomi ve füzyon (ACDF) sonrası cerrahi sonuçlara etkisi

Servikal disk hernisi, boyunda intervertabral diskin merkez yapısının dış tabakadaki yırtıktan, sinirler ve omuriliğin geçtiği kanala doğru taşmasıdır. Günlük yaşam aktivitelerini ve yaşam kalitesini etkileyerek, bireysel zarar ve özürlülüğe neden olabilen bir hastalıktır. Sagittal servikal dizilim bozuklukları ise servikal lordozun azalması ya da artması, servikal kifoz gelişimi, baş önde pozisyonu varlığı, segmental kifoz varlığı, üst servikal lordozun artması ya da azalmasıdır. Bu uzmanlık tezi anterior servikal diskektomi ve füzyon (ACDF) uygulanan 80 olguda ameliyat öncesi ve sonrasında servikal sagittal dizilim ve klinik sonuçları arasındaki ilişkiyi araştıran retrospektif bir çalışmadır. Bu çalışmanın amacı anterior servikal diskektomi ve füzyon (ACDF) ameliyatı ile servikal dizilim bozukluğu ve servikal disk hernisi semptom ve klinik bulguları arasındaki ilişkiyi incelemektir. Olguların tamamının ameliyat öncesi ve sonrasında lateral servikal radyografileri temin edildi ve servikal dizilimleri Toyama tiplendirmesi kullanılarak değerlendirildi. Klinik sonuçlar ise nörolojik muayene ve VAS skoru kullanılarak değerlendirildi. Olguların takiplerinde, servikal sagittal dizilimde anlamlı düzelme tespit edildi. Serimizde VAS skorları erken ve geç dönem takiplerinde istatistiksel olarak anlamlı azalma gösterdi. Servikal sagittal profile göre iyileşme oranları arasındaki farklara bakıldı. Bu çalışma göstermiştir ki; anterior servikal diskektomi ve füzyon ameliyatı, klinik ve radyolojik bulgularda anlamlı düzelme sağlamaktadır. Ameliyat öncesi mevcut sagittal profil ameliyat sonuçları üzerinde etkilidir.

AğrıAğrı ölçümüDiskektomi+5
Canan Subaşı Kalaycı
Düzce University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda deneysel spinal kord hasarlanma modelinde alemtuzumab' ın etkisinin araştırılması

Travmatik yaralanmalar arasında en zor yaralanma olan omurilik yaralanması; önemli bir morbidite ve mortalite sebebidir. Primer ve sekonder hasarlanma mekanizmaları; spinal kord yaralanmalarında önemli rol alırlar. Bu çalışmada, ratlara uygulanan deneysel spinal kord yaralanma modelinde, Alemtuzumab? ın sekonder mekanizma üzerine etkileri araştırılmaktadır. Bu çalışmada, 24 adet Long Evans cinsi erkek rat kullanıldı. Ratlar, rastgele 4 farklı gruba ayrıldı. Grup 1; kontrol grubu, Grup 2; (Travma grubu) tedavi verilmeden travma uygulanan grup olarak belirlendi. Grup 3A; travma sonrası 1 mg / kg (sc) Alemtuzumab verilip 72 saat sonra sakrifiye edilen grup, Grup 4A; travma sonrası 1 mg / kg (sc) Alemtuzumab verilip 120 saat sonra sakrifiye edilen grup olarak belirlendi. Travma modelinde; T6, T7 laminektomi sonrası, 60 saniye boyunca anevrizma klibi (Yaşargil) ile doğrudan spinal kordda, travma oluşturuldu. Ratlar, fonksiyonel iyileşmenin değerlendirilmesi amacıyla, klinik motor muayene skalası (Drummond ve Moore? a göre) ile eğik düzlem (Inclined Plane) testine tabi tutuldu. Ratların sakrifikasyonu sonrasında, biyokimyasal (MDA ve GSH ölçümleri) ve histopatolojik incelemelerde kullanılmak üzere, plazma ve doku örnekleri alındı. Çalışmanın sonucunda, MDA ve GSH analizleri; gruplar arasında, Alemtuzumab lehine anlamlı faklılık gösterdi. Histopatolojik analizler de tedavi grupları lehine değerlendirildi. Alemtuzumab, deneysel spinal kord yaralanmasında; sekonder hasarlanma mekanizmasının zararlı etkilerini azalmasıyla, antiinflamatuar ve antioksidan bir ajan olarak hizmet edebilir.

AlemtuzumabSpinal kordSpinal kord yaralanmaları+3
Halil İbrahim Süner
Gazi University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ventriküloperitoneal şant cerrahisi uygulanan hastalarda subdural hematom gelişimi

Subdural hematomlar (SDH) sıklıkla kafa travması sonucu gelişen kanamalar olup serebral atrofiye sekonder köprü venlerin gerilmesi, intrakranial basınç düşüşü ve antiagregan/trombolitik kullanımı ise diğer sık etiyolojik nedenlerdir. Bu tezde vetriküloperitoneal (VP) şant cerrahisi sonrası SDH gelişimini kolaylaştıran olası risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Kliniğimizde 2010-2020 yılları arasında VP şant cerrahisi uygulanan ve en az 3 ay takibimizde olup cerrahi sonrası SDH gelişen hastalar retrospektif olarak incelendi. Hastaların yaş, cinsiyet, operasyon öncesi Evans indeksi, operasyon öncesi baş çevresi, hidrosefalinin tipi, şantın kraniuma giriş tarafı ve noktası, kullanılan VP şantın tipi, eşlik eden hastalıkları, antikoagülan ilaç kullanım öyküleri kaydedildi. Verilerin istatistiksel analizi için kategorik değişkenlerin gruplar arası karşılaştırılmasında Pearson Ki-kare testi, normal dağılmayan sürekli veri için bağımsız grupların karşılaştırılmasında Mann-Whitney U testi kullanıldı. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak belirlendi. Çalışmaya dâhil edilen 499 hastadan 79'unda (%15) VP şant cerrahisi ardından SDH geliştiği görüldü. Pediatrik hastalarda 2 yaş üzerinde, erişkin hastalarda 58 yaş üzerinde SDH riskinde artış görüldü. Ayrıca erkek cinsiyet ve Kocher giriş noktası kullanılarak ventriküler katater yerleştirilen hastalarda SDH gelişme oranı göre daha sık oranda saptandı (p<0,05). Hastaların büyük bölümünde (%35) VP şant cerrahisi ardından ilk 1 ay içerisinde SDH gelişimi saptandı. Asetil salisilik asit kullanımı, erişkin hastalarda baş çevresi 52 cm altındaysa ve pediatrik hastalarda ise Evans indeksinin %48'in üzerinde olması SDH gelişimini kolaylaştıran risk faktörleri olarak görüldü. İleri yaş, erkek cinsiyet, Evans indeksi >%48, Kocher girişli ventriküler kateter yerleştirilmesi, asetilsalisilik asit kullanımı VP şant cerrahisi ardından SDH gelişimi açısından anlamlı risk faktörleridir. Anahtar kelimeler: Hidrosefali, subdural hematom, ventriküloperitoneal şant cerrahisi

CerrahiHematomaHidrosefali+1
Fatih Demir
Fırat University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mikroskobik unilateral yaklaşım ile bilateral dekompresyonun total laminektomi ve füzyon ile karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmada, lomber spinal stenozlu (LSS) hastalarda bilateral dekompresyon için mikroskopik unilateral laminotomi (ULYBD) ve posterior füzyonlu laminektomi sonuçlarının karşılaştırılması amaçlandı. Yöntemler: 2015-2022 yılları arasında LSS tanısı konan 123 hastanın retrospektif analizi yapıldı. Hastalar iki gruba ayrıldı: Grup 1'e ULYBD ve Grup 2'ye füzyon ile konvansiyonel laminektomi uygulandı. Demografik veriler, cerrahi parametreler (süre, kan kaybı, transfüzyon ihtiyacı), hastanede kalış süresi ve Görsel Analog Skala (VAS) ve Odom's skorları dahil olmak üzere ameliyat sonrası sonuçlar değerlendirildi. Bulgular: Grup 1'de Grup 2'ye kıyasla anlamlı olarak daha kısa cerrahi süre (134.86 ± 30.99 vs. 225.44 ± 70.22 dakika, p <0.01) ve daha düşük kan kaybı (347.8 ± 141.1 vs. 496.5 ± 254.8 mL, p <0.01) vardı. Hastanede kalış süresi ve diren kalma süresi de Grup 1'de anlamlı olarak azaldı (p <0.01). Ameliyat sonrası VAS ve Odom' s skorları her iki grupta da anlamlı iyileşmeler göstermiştir (p <0.01); ancak 12 aylık takipte bu sonuçlar açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmemiştir (p> 0.05). Grup 1, Grup 2' ye kıyasla daha düşük transfüzyon oranları ve daha az komplikasyonla daha erken iyileşme göstermiştir. Sonuç: ULYBD, LSS için füzyonlu geleneksel laminektomiye güvenli ve etkili bir alternatif olup; daha kısa cerrahi süre, daha az kan kaybı ve daha hızlı iyileşme sağlar. Bu bulgular, omurga cerrahisinde minimal invaziv tekniklerin avantajlarını vurgulamaktadır. Uzun vadeli sonuçları doğrulamak için daha ileri prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.

Serhat Hızal
Zonguldak Bülent Ecevit University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ventriküloperitoneal şant cerrahisi uygulanan hastalarda abdominal psödokist gelişimi

Ventriküloperitoneal şant cerrahisi hidrosefali tedavisinde kullanılan en yaygın yöntemdir. İleri teknolojiye rağmen ventriküloperitoneal şant (VPŞ) cerrahisinin komplikasyonları bu hastalarda bazen ciddi sorunlar oluşturmaktadır. Abdominal psödokist (APK) oluşumu VPŞ cerrahisinin nadir ancak önemli bir komplikasyonudur. Bu tezde VPŞ cerrahisi uygulanan hastalar gelişen APK komplikasyonu yönünden incelendi. Kliniğimizde Ocak 2006 – Haziran 2020 tarihleri arasında VPŞ cerrahisi uygulanan hastalar retrospektif olarak incelendi. Çalışmamıza dahil edilen tüm hastalar yaşları, cinsiyetleri, başvuru şikayetleri, takip süreleri, etiyolojileri, eşlik eden hastalıkları, cerrahi ve APK gelişimi arasındaki zaman aralıkları, APK boyutları, kan ve beyin omurilik sıvısı (BOS) örneklerindeki bazı biyokimyasal parametreler, tanı yöntemleri ve uygulanan tedaviler açısından değerlendirilerek elde edilen veriler kaydedildi. Gruplar arası kategorik değişkenlerin karşılaştırılmasında ki-kare analizi uygulandı. Sürekli değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu Shapiro-Wilk testi ile değerlendirildi. İkili grupların karşılaştırılmasında normal dağılıma uyan değişkenlerde Student T testi normal dağılıma uymayan değişkenlerde ise Mann Whitney U testi kullanıldı. Analizlerde istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. VPŞ cerrahisi uygulanan toplam 1578 hastadan takiplerinde APK gelişen 25 (%1,58) hasta çalışmaya dahil edildi. Olguların 17'si (%68) pediatrik, 8'i (%32) ise erişkin yaş grubundaydı. Ortalama yaş 15 olarak bulundu. En genç hasta 5 aylık, en yaşlı hasta 73 yaşında idi. Yine hastaların 10'u (%40) erkek, 15'i (%60) kadındı. VPŞ cerrahisi ile APK gelişimi arasındaki süre ortalama 4,9 yıl olup en kısa süre 12 gün en uzun süre 21.6 yıldı. Hastaların 17 sinde nöral tüp defekti mevcuttu. 3 hasta asemptomatik olduğundan konservatif tedavi ile takibe alındı. Enfeksiyonu olan 7 hastanın kisti boşaltılıp eş zamanlı eksternal ventriküler drenaj uygulandı ve antibiyotik tedavisi başlandı. 15 hastada laparoskopik veya açık cerrahi ile kist boşaltılıp batın ucu farklı bir alana yönlendirildi. Takiplerde toplam 2 olguda nüks görüldü ve bu olguların bir tanesinde ventrikülplevral şanta diğerinde ise ventriküloatriyal şanta geçildi. APK şant disfonksiyonlarının nadir ancak önemli bir nedeni olup bu konuda geniş serilerin olduğu çok az çalışma vardır. VPŞ cerrahisi uygulanan hastalar abdominal şikayetlerle başvurduğunda APK özellikle akılda tutulmalı, ultrasonografi ile hızlıca tanı konulup tedaviye karar verilmelidir. BOS protein yüksekliği ve PLT yüksekliği APK oluşumu açısından risk faktörü olabilir. Anahtar kelimeler: Hidrosefali, abdominal psödokist, ventriküloperitoneal şant cerrahisi

AbdomenCerrahiHidrosefali+2
Selman Kök
Fırat University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipofiz tümörlerinde transsphenoidal yolla endoskopik cerrahinin karşılaştırılması

Bu çalışmada hipofiz tümörlerinde transsphenoidal yolla endoskopik cerrahinin farklılıkları incelenmiştir. Araştırma, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi klinik araştırmalar ve etik kurul başkanlığından 20.06.2019 tarih ve 33479383/35 sayılı onay kararı ile Zonguldak Bülent Ecevit üniversitesi sağlık uygulama ve araştırma merkezi beyin ve sinir cerrahi kliniğinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya Ocak 2012 ve Aralık 2018 tarihleri arasından Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi sağlık uygulama ve araştırma merkezi beyin ve sinir cerrahi kliniğinde transnazal transphenoidal ve endoskopik yolla opere edilen 52 hipofiz tümörü tanılı hasta dahil edilmiştir. Hastalarda cinsiyet ayrımı gözetmeksizin 19-77 yaş arası hipofiz tümörü tanısı ile opere edilen hastaların anamnezleri, fizik ve nörolojik muayeneleri incelendi. Ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası hipofiz Magnetic Resonans Görüntüleme (MRG) tetkikleri ile hipofiz hormon düzeyleri olan hastalar çalışmaya alındı. Ameliyat öncesi hipofiz MRG görüntülerinde tümör boyutu üç eksende ölçüldü. Transsphenodial yöntemle opere edilmiş 26 ve endoskopik yöntemle opere edilmiş 26 hastanın ameliyat sonrası ortaya çıkan sonuçları retrospektik olarak sınıflandırıldı ve alt gruplar için ayrı ayrı karşılaştırıldı. Araştırma sonuçlarına göre Endoskopik ve Transsphenodial ameliyat tipi istatiksel olarak aynı çıkmıştır. Çalışmada vakaların yarısı Endoskopik diğer yarısı ise Transsphenodial ameliyat olduğu gözlenmiştir. Eksik bilgileri olan ve transkranial yolla opere edilen hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Çalışmada elde edilen veriler SPSS programı kullanılarak değerlendirildi. Bilgilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatiksel yöntemleri olarak sayı, yüzde kullanıldı.

AdenomlarEndoskopiHipofiz bezi+3
Recep Şavik
Zonguldak Bülent Ecevit University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multiple meningiomlarda mn1 gen overekspresyonu ve tipik-atipik meningiomlarla karşılaştırılması

Meningiomlar araknoidal "cap" hücrelerinden köken alan, biyolojik davranışları çoğunlukla iyi huylu, yavaş büyüyen ekstraaksiyel tümörlerdir. Meningiom tanılı hastaların %10'undan az bir kısmında ise tümör multiple olarak izlenmektedir. Kadınlarda erkeklere göre 2/1-3/2 oranında daha sık görülürler. Bu tümörlerin etiyolojisinde travma, radyasyon, konjenital faktörler ve bazı malignensilerin predispozisyonu yer alır. Kromozom 22'de sporadik dengeli t(4:22) translokasyonunun kırık noktasında saptanmış bir gen olan MN1 (meningioma-1) geni, meningioma tümör baskılayıcı geni olarak tanımlanmıştır. Transkripsiyon aktivatörü olduğu düşünülen MN1 geninin hematopoetik sistem maligniteleri gelişiminde de rolü olduğu yönünde çalışmalar bulunmaktadır. Fakat bu genin meningiomlar ile ilişkisi hala çözülememiştir. Bu çalışmada multiple meningiomlara MN1 gen overekspresyonunun eşlik edip etmediği, diğer solid tipik ve atipik meningiomlar ile karşılaştırılarak multiple meningiomlarda MN1 gen overekspresyonunun etkisinin olup olmadığı ve nasıl bir rol oynadığının araştırılması planlandı. Çalışmaya 25 multiple meningiom, 25 tipik meningiom ve 19 atipik meningiom hastası dahil edildi. Bu üç grup; MN1 geni over ekspresyonu, yaş, cinsiyet, tümörün yerleşim yeri ve büyüklüğü, epileptik nöbet ve tümörün histopatolojik alt tipi yönleriyle incelendi. Çalışmaya dahil edilen 69 hastanın 49'u kadın, 20'si erkekti. İncelenen hastaların yaş ortalaması 59, ortalama tümör büyüklüğü ise 38x41 mm izlendi. Tümörün yerleşim yeri açısından 3 grupta da en fazla konveksite yerleşimi görüldü ve 9 hastada nöbet şikayeti mevcuttu. Hastaların 22'si WHO grade II, 47'si WHO grade I özellikteydi. Elde edilen veriler istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Çalışmamızın sonucunda kadın cinsiyette MN1 geni ekspresyonu anlamlı bulunmakla beraber multiple, atipik ve tipik meningiomlarda MN1 geni overekspresyonu skoruna göre yapılan değerlendirmelerde anlamlı bir farklılık izlenmedi. Hasta grupları ve MN1 geni ekspresyonu arasında istatistiksel olarak korelasyon görülmemiş olsa da çalışmamızdaki hastaların %62,3'ünde MN1 geni ekspresyonu gözlenmesi, meningiom gelişiminde MN1 geninin rolünün olabileceğini düşündürtmektedir. Yapılacak farklı çalışmalarla MN1 geni ile meningiom arasındaki ilişki daha iyi anlaşılacak ve bu çalışmalar hastalığın seyri ile tedavi algoritmalarında yeni değerlendirmelere yön verecektir. Anahtar kelimeler: Meningiom, Multiple meningiom, MN1 geni

Gen ifadesiGenlerMenenjiom+1
Ahmet Cemil Ergün
Fırat University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Spinal stenoz ve lomber disk hernili hastalarda ligamentum flavumda BMP-2, VEGF ve D vitamin reseptör düzeylerinin değerlendirilmesi

Nöroşirurji pratiğinde disk hernisi ve spinal stenoz sık gözlenirler. Disk hernileri her yaşta görülebilen, intervertebral diskin fıtıklaşması sonucu klinik oluşturan, temelde aksiyel kompresyon ve dejenerasyona bağlı gelişebilen bir hastalıktır. Ligamentum flavumda (LF) histopatolojik değişiklikler beklenebilir. Spinal stenoz ise daha ileri yaşlarda karşılaşılan, LF'da elastik liflerin azalması, fibrozis oluşumu ve ossifikasyon gibi histopatolojik değişiklikler ile seyreden bir hastalıktır. Kemik morfogenetik protein 2 (BMP-2) osteoblastlar ve osteositler tarafından sentezlenen, primer olarak kemikte bulunan, ossifikasyonda önemli rol alan bir proteindir. Vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) vücutta birçok farklı hücreden sentezlenir, anjiogenezde rol alır. D vitamin reseptörü de (DVR) kemik ve kıkırdak dokularda esas olarak bulunan ve D vitaminin etkisini gösterebilmesi için gerekli olan reseptördür. Çalışmamızda spinal stenoz ve lomber disk hernisi hastalarında, LF dokularında BMP-2, VEGF ve DVR düzeylerinde farklılıklar olup olmadığını değerlendirmeyi hedefledik. Lomber disk hernisi ve spinal stenoz nedeniyle cerrahi uyguladığımız toplam 50 hasta değerlendirildi. Ameliyatta hastaların ligamentum flavumları uygun olarak toplandı. Patoloji laboratuvarında BMP-2, VEGF ve DVR immün reaktivitelerinin yaygınlığı histopatolojik olarak değerlendirildi. Veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences) programı kullanılarak analiz edildi. BMP-2 düzeylerinin her iki hastalıkta da birbirine yakın düzeylerde olduğu tespit edildi. VEGF düzeylerinin spinal stenoz hastalarının LF dokularında istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha yüksek olduğu görüldü. DVR düzeyleri ise spinal stenoz hastalarında anlamlı olarak daha düşüktü. Sonuç olarak, lomber disk hernisi ve spinal stenozda LF'da dejeneratif değişiklikler gelişmektedir. Spinal stenozda, lomber disk hernisine göre LF'da VEGF düzeylerinin daha fazla yükselmesi, DVR düzeylerinin ise belirgin olarak azalması hastalıktaki dejeneratif proçeslerin daha yoğun ve kronik olmasına bağlandı. Anahtar kelimeler: Lomber disk hernisi, Spinal stenoz, BMP-2, VEGF, DVR

Kemik morfojenik proteini 2ReseptörlerSpinal stenoz+4
Bilal Ertuğrul
Fırat University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meningiomlarda transient reseptör potansiyel melastatin2 ve transient reseptör potansiyel melastatin 7 iyon kanallarının ekspresyonunun histopatolojik incelenmesi ve difüzyon manyetik rezonans görüntüleme'de apperent difüzyon coefficient ölçümleri ile korelasyonu

Transient Reseptör Potansiyel Melastatin (TRPM) iyon kanalları plazma zarında +2 değerli kalsiyum (Ca2+ ) ve +2 değerli magnezyum (Mg2+ ) girişinde görevli katyon kanallarıdır. Çeşitli tümörlerde TRPM iyon kanalları ile ilgili çalışmalar yapılmıştır. Ancak meningiomlardaki ekspresyonu ve etkileri bilinmemektedir. Meningiom tanısında sıklıkla tercih edilen görüntüleme yöntemi Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) dir. Çalışmamızda meningiomlarda TRPM2 ve TRPM7 düzeyleri bakılıp, Beyin Difüzyon MR'da tümör, tümör çevresi ve simetrik beyin dokusundaki Apparent Diffusion Coefficient (ADC) sinyal farklılıkları değerlendirildi. Meningiom nedeniyle cerrahi uyguladığımız 30 hasta ile 2 grup oluşturuldu. Birinci grupta Tip 1 (benign) meningiomu olan 15, ikinci grupta tip 2 (malign) meningiomu olan 15 hasta vardı. Alınan tümör dokuları histopatolojik olarak incelendi. Aynı hastaların difüzyon MRG'lerinde ADC ölçümleri yapıldı. Elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences) programında analiz edildi. TRPM2 ve TRPM7 iyon kanalları tip 1 menengiom hastaları arasında karşılaştırıldığında anlamlı bir fark izlenmedi. Tip 2 menengiom hastalarında ise TRPM2 ekspresyonu TRPM7'ye göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak fazlaydı. Tip 2 menengiom hastalarında kitle üzerinde yapılan ölçümlerde ADC değerleri tip 1'e kıyasla anlamlı olarak düşüktü. Kitle çevresi değerleri ise tip 2' de kitle ve simetrik beyin dokusundan daha yüksekti. Sonuçta, hem tip 1 hem de tip 2 meningiomlarda TRPM2 ve TRPM7 iyon kanallarının ekspresyonu görüldü. Fakat tip 2 meningiomlarda TRPM2 ekspresyonu daha belirgindi. Tümör evresi arttıkça kitle ADC değerlerinin düşmesi yani difüzyonun azalması hipersellülarite ile ilişkilendirildi. Kitle çevresinde ise tümör derecesi arttıkça ADC değerlerinin artması, peritümöral ödemin artması ile ilişkilendirildi. Çalışmamız, menengiomlarda iyon kanallarına yönelik tedavi seçeneklerine ve tanıda difüzyon MRG'de ADC ölçümleri ile tümör derecesinin tespitine literatürel katkılar sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Meningioma, Transient Reseptör Potansiyel Melastatin, Difüzyon ağırlıklı görüntüleme

Difüzyon tensör görüntülemeMelastatinMenenjiom
Semih Çelik
Fırat University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Subtalamik çekirdek derin beyin stimülasyonu uygulanmış parkinson hastalarında serebral dokulardaki difüzyon değişimlerinin analizi

Parkinson hastalığı (PH), dopaminerjik nöronların sayı ve aktivitesinin azalmasıyla; tremor, rijidite ve bradikinezi gibi kardinal semptomların ortaya çıktığı nörodejeneratif bir hastalıktır. Bu çalışmamızda, bilateral subtalamik çekirdek (STN) derin beyin stimülasyonu (DBS) cerrahisi uyguladığımız Parkinson hastalarında operasyon öncesi ve operasyon sonrası stimülasyonun 3. ayında beynin farklı alanlarındaki olası appearant diffusion coefficient (ADC) değişikliklerini analiz etmeyi amaçladık. 2017-2019 yılları arasında PH tanısıyla STN-DBS cerrahisi uyguladığımız hastalar çalışmaya dâhil edildi. Hastaların ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası stimülasyonun 3. ayında difüzyon manyetik rezonans görüntülemeleri (MRG), Unified Parkinson Disease Rating Scale (UPDRS) III skorları, Beck ve Hamilton depresyon testlerinin sonuçları kaydedildi. Elde edilen parametrik verilerin karşılaştırılması Wilcoxon signed rank testi ile yapıldı. Sonuçlar %95'lik güven aralığında ve p<0,05 değerleri anlamlı olarak kabul edildi. Çalışmamız, 8'i erkek ve 5'i kadın olmak üzere toplam 13 hasta ile yapıldı. Beynin motor ve nöropsikiyatrik alanları başta olmak üzere toplam 32 farklı bölgeden yapılan ölçümlerin neticesinde tüm alanlarda ADC değerlerinde artış saptandı. Bunlardan sol korpus kallosum, sağ korona radiata, sol korona radiata, hipokampus, sağ insula, sol superior serebellar pedinkül, sol kaudat çekirdek ve sol putamen gibi sekiz lokalizasyonun ADC değişimleri istatistiksel olarak anlamlı görüldü. UPDRS III skorlarında %57 (p<0,05), Beck ve Hamilton depresyon skorlarında ise sırasıyla %25 ve %33 oranında iyileşme saptandı (p>0,05). Derin beyin stimülasyonu uygulanan Parkinson hastalarında serebral perfüzyonun değerlendirilmesinde difüzyon MRG ucuz, hızlı, radyasyon içermeyen, etkin ve güvenilir bir görüntüleme yöntemidir. Parkinson hastalarında STN-DBS tedavisi serebral dokularda kan akımını arttırarak motor ve nöropsikiyatrik semptomların düzelmesine katkı sağlar. Anahtar Kelimeler: Appearant difüzyon co-efficient, derin beyin stimülasyonu, nöromodülasyon, Parkinson hastalığı, subtalamik çekirdek.

Derin beyin stimülasyonuDifüzyon katsayısıParkinson hastalığı+3
Mehmet Beşir Sürme
Fırat University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratta klaustrumda oluşturulan stereotaksik lezyonların motor hareketler ve davranış üzerine olan etkileri

Klaustrum; beyinde bilateral neokorteks altında gri cevherde, insulanın hemen alt bölgesinde uzanan, putamenin dış yüzünün üstünde olan ince, kısmen düzensiz görünümde kortikal bir yapıdır. Birçok bölge ile bağlantılıdır. Frontal korteks (motor korteks, prefrontal korteks ve singulate korteks), oksipital lobdaki görme bölgeleri, temporal korteks, paryetooksipital korteks, arka paryetal korteks, frontoparyetal operkulum, somatosensorial bölgeler, prepiriform olfaktör korteks, entorhinal korteks, hipokampus, amigdala, kaudat nükleus ile bağlantıları mevcuttur. Klaustrumun davranışsal kortikal yapılarla olan yoğun bağlantıları tespit edilmesine karşın işlevsel rolü net olarak bilinmemektedir ve davranışlarla ilgili çalışma çok fazla yapılmamıştır. Bu çalışmada, stereotaksik unilateral ve bilateral girişimler ile anterior klastrumda sabit akım kaynağı ile elektriksel lezyon oluşturularak ile otomatik davranış kaydedici bir cihaz vasıtasıyla mobilizasyon, donma, yeme, içme davranışı, grooming, dönme, v.b. davranışları kaydedilerek analiz edilmiştir. Eş zamanlı olarak ratlarda ultrasonik sesler ultrasonik ses kaydetme programı ile incelenmiştir. Ardından anksiyete yükseltilmiş artı labirent testi ile tekrar değerlendirilmiştir. Bu çalışmada ventral KL lezyonunun donma, şahlanma gibi spontan davranışlarda istatiksel anlamlı değişikliğe yol açtığı gösterilmiştir. Artmış anksiyete ile ilişkili bulunan davranış değişikliklerine ek olarak; sağ KL lezyonarında içme davranışı süresinde anlamlı artış, tüm cerrahi geçiren gruplarda saat yönü ve saatin tersi yönüne dönme harketlerinde anlamlı azalma görülmüştür. Çalışma deneysel KL lezyonları ve spontan davranış üzerine etkinliği göstererek KL'un anksiyete-depresyondaki rolü üzerine yeni çalışmalar gerekliliğini göstermektedir.

Ahmet Eren Seçen
Gazi University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ventriküloperitoneal şant cerrahisi uygulanan hidrosefali tanılı pediatrik olgularda operasyon öncesi ve sonrası işitme fonksiyonlarının değerlendirilmesi

Pediatrik nöroşirurji pratiğinde en sık karşılaşılan hasta grubu hidrosefali tanılı hastalardır. Hidrosefalik hastalarda işitmenin objektif olarak değerlendirilmesi ile ilgili olarak literatür tarandığında; yeterli sayıda hasta sayısından oluşan ve bilimsel kanıt düzeyi yüksek herhangi bir çalışma bulunamamıştır. Bu nedenle hidrosefalik hastalarda ventriküloperitoneal şant cerrahisi sonrasında işitme fonksiyonlarının ne yönde değişikliğe uğradığı işitsel uyarılmış beyinsapı cevapları (ABR) testi aracılığıyla değerlendirilip, sonuçlarını ortaya koymak amaçlandı. Ventriküloperitoneal şant cerrahisi uygulanan hidrosefali tanılı 20 yenidoğan hasta (13 kız, 7 erkek) çalışmaya dâhil edildi. Her hasta için operasyondan 1 gün önce, operasyon sonrası 7. Günde ve yine operasyon sonrası 90. günde ABR testleri yapıldı. 90 dB nHL, 70 dB nHL, 50 dB nHL ve 30 dB nHL klik uyarana karşı elde edilen işitsel beyinsapı yanıtlarının V. dalga latansları ile I-III, I-V dalgalar arası latans süreleri her iki kulak için kayıt altına alındı. Elde edilen parametrik veriler için varyans analizi ve farklı çekim dönemlerinden elde edilen sonuçlar arasındaki ilişkiyi ortaya koymak için ise post hoc Tukey's HSD testi kullanıldı. Sonuçlar %95'lik güven aralığında, anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirildi. Hastaların ABR test verilerinin ortalama değerleri dikkate alınıp, operasyon öncesi ve operasyon sonrası geç dönem elde edilen bütün sinir iletim hızları kıyaslandığında 0,2 ms'den daha hızlı bir iletim olduğu görülmüştür. Bu sonuçlar istatistiksel olarak 90 ve 50 dB ses şiddetinde test dönemleri arasında kıyaslama yapıldığında anlamlı çıkmasa da (p>0,05), 70 ve 30 dB ses şiddetinde yapılan kıyaslamalarda istatistiksel olarak anlamlı sonuçlara ulaşılmıştır (p<0,05). Geri dönüşümsüz beyin parenkim hasarına, kognitif bozukluklara, mental-motor retardasyona, özellikle sensörinöral tipte işitme kaybı neticesinde dil öğrenememe ve konuşamama gibi sekellere neden olan hidrosefalik hastalarda mümkün olan en kısa sürede tanı konulmalı ve tedavi geciktirilmemelidir. Anahtar kelimeler: Hidrosefali, İşitme, Uyarılmış beyinsapı cevabı, Ventriküloperitoneal şant cerrahisi

CerrahiCerrahi tedaviHidrosefali+6
Sait Öztürk
Fırat University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel spinal iskemi reperfüzyon yaralanmasında Vigabatrin'in etkileri

Giriş: Spinal kord iskemi-reperfüzyon yaralanması önemli ve katastrofik komplikasyonlara yol açabilen bir durumdur. Halen yoğun bir şekilde araştırılmasına karşın, spinal kordu korumaya yönelik bazı önlemler alınabilse de, geçerliliği kanıtlanmış, klinik uygulamaya geçebilecek alternatif ilaçlar bulunamamıştır. Bu çalışmamızda epilepsi tedavisinde kullanılan vigabatrin'in spinal iskemi reperfüzyon modelindeki nöroprotektif etkinliğini araştırmak istedik.Materyal / Metod:Kontrol grubu, iskemi-reperfüzyon grubu, düşük doz ve yüksek doz tedavi grupları olacak şekilde 24 Yeni Zellanda tavşanı 4 gruba bölündü. Kontrol grubuna sadece abdominal cerrahi yapılırken diğer gruplara tavşan aortik kros-klempleme metodu ile 30 dk spinal iskemi uygulandı. 48 saat boyunca günde 1 kez düşük doz grubuna 50mg/kg, yüksek doz grubuna 150 mg/kg intraperitoneal vigabatrin uygulandı. 48 saat boyunca nörolojik muayeneleri takip edildi ve takip süresi sonunda deneklerden kan örneği alındı ve lumbosakral spinal kordları eksize edilip sakrifiye edildiler. Deneklerin kan ve spinal kord örneklerinden glutatyon (GSH), malonildialdehit (MDA), ileri oksidasyon protein ürünleri (AOPP), süperoksit dismutaz (SOD),nitrik oksit (NO), bakıldı ve bu değerler spinal kordun histolojik incelemesi ve nörolojik skorlar ile karşılaştırıldı.Bulgular: Elde edilen değerler, düşük doz vigabatrinin iskemi reperfüzyon hasarında nöronal koruma yönünden etkili olduğu, yüksek doz vigabatrinin ise benzer etkileri olmasına karşın bunun her enzim değeri için anlamlı olmadığı ve nöronlar üzerinde toksik sayılabilecek etkilerinin olabileceğini göstermiştir.Tartışma: Spinal iskemi reperfüzyon modelinde kullandığımız vigabatrin'in antiepileptik etkinliği dışında nöroprotektif etkilerinin de olabileceğini ortaya koyduk. Ancak bu ilacın klinik kullanıma geçebilmesi için şüphesiz ileri araştırmalara ihtiyaç vardır.

AntikonvülsanlarReperfüzyonSpinal kord+3
Emre Durdağ
Gazi University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trigeminovasküler sistemin deneysel subaraknoid kanama sonrası gelişen serebral vazospazma etkisi

Bu çalışmada trigeminovasküler sistem uyarımının deneysel subaraknoid kanama modelinde meydana gelen vazospazmı engelleyici etkisini görmek istedik.Bu çalışmada 30 adet Sprauge-Dawley cinsi erkek sıçan kullanıldı. Gruplar; Sadece trigeminovasküler sistemin sakrifikasyondan ondört gün önce uyarıldığı ligasyon grubu. Trigeminovasküler sistemin sakrifikasyondan ondört gün önce uyarıldığı ve SAK oluşturulan grup. Sadece SAK oluşturulan grup. Trigeminovasküler sistemin sakrifikasyondan iki gün önce uyarıldığı ve SAK oluşturulan grup. Her hangi bir işlemin yapılmadığı kontrol grubundan oluşturuldu. Subaraknoid kanama oluşturulan deneklerde işlemin 48. Saatinde sakrifikasyon gerçekleştirildi.Histopatolojik incelemeler ve basiller arter lümen çapları ve duvar kalınlıklarının ölçümleri sonucunda en küçük ortalama arter lümen çapına sadece SAK yapılan grupta rastlandı. Aynı zamanda bu grupta diğer gruplarda gözlenmeyen ortalama damar duvar kalınlığında artış olduğu gözlendi. En büyük ortalama arter lümen çapına ise sadece trigeminovasküler sistemin uyarıldığı grupta rastlandı. Eş zamanlı olarak SAK yapılan ve trigeminovasküler sistemin uyarıldığı grupta ortalama arter çapları göz önüne alındığında damar lümeninde daralma olmadığı aksine kontrol grubundaki ortalama damar lümen çapındanda fazla bir damar lümen çapına ulaşıldığı ve damar duvar kalınlık artışının olmadığı izlendi.Sadece SAK oluşturulan deneklere nazaran eş zamanlı SAK ve ligasyon yapılan deneklerin ortalama arter lümen çapında ve duvar kalınlığında beklentimiz doğrultusunda koruyucu yönde bir fark saptanmıştır. Denek sayısının artırılarak yapılması durumunda sonuçların istatiksel olarak da anlamlı çıkacağı beklenmektedir.Tüm bu bulgular ışığında trigeminovasküler sistem uyarımının deneysel SAK modelinde oluşan vazospazm üzerinde koruyucu etkisinin olduğunu denek sayısının daha fazla olduğu çalışmalarla gösterilebileceği kanaatine vardık.

Serebrovasküler bozukluklarSubaraknoid kanamaTrigeminal sinir+1
Mustafa Gölen
Gazi University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel olarak beyin omirilik sıvısı kaçağı oluşturulan ratlarda lokal tachosil kullanımının dura iyileşmesi ve BOS kaçağı üzerine etkileri

Travma veya cerrahi sonrası olusan duramater kapanma defektleri,hastaların morbidite ve mortaliteleri üzerinde fatal sonuçlanabilecek kadar ciddiöneme sahiptir. Su ana kadar yapılan birçok araştırma ve uygulamalara rağmentam bir tedavi yöntemi bulunamamıştır. Dura iyileşmesinin hızlı ve sorunsuzgerçekleşmesi için duradan BOS kaçağının önlenmesi ve BOS kolleksiyonununengellenmesi önem arzetmektedir.Bu amaçla insan fibrinajen ve insan trombini katmanı ile kaplı kollojen birsüngerden oluşan TachoSil kullanılarak dural hemoztazı teşvik etmek, BOSkaçağına karşı mekanik bir bariyer oluşturmak ve dural rejenerasyonu sağlamakmümkün olacaktır.Çalışmada ağırlıkları 250-300 gram arasında değişen toplam 24 adetwistar cinsi erişkin erkek rat kullanıldı.Ratlar altışarlı gruplara ayrıştırılıp toplam 4grup oluşturuldu.Her ratın frontoparyetal bölgesine vertikal eksende orta hatta 15 numarabistüri ile cilt insizyonu yapıldı. Cilt flebi iki yana doğru disseke edilerek ekertöryerleştirildi.Mikroskop altında her ratın sağ frontoparyetal bölgesinde kemik incetur ile turlanarak yaklaşık 0.5x0.7cm ebadında dikdörtgen kraniektomi yapıldı.Dura vertikal insizyon ile açılıp iki yana doğru genişletildi. Yaklaşık 0.5 cm lik duradefekti oluşturuldu ve BOS gelişi izlendi.I. ve III. gruplar, erken ve geç kontrol grubu olarak seçildi. Bu guplaradura insizyonu yapılıp cilt primer onarıldı. II. ve IV. gruplar ise erken geç deneygrupları olarak seçıldi. Bu gruptaki ratlarda dura defekti üzerine TachoSilyerleştirildi.1. ve 6. haftaların sonunda ratlar sakrifiye edilip makroskobik olarakbakıldığında TachoSil konulan ratlarda BOS sızıntısına rastlanmazken, TachoSilkonulmayan ratlarda belirgin BOS sızıntısına rastlandı. Histopatolojikincelemelerin neticesinde TachoSil'in neo-dura oluşumunu olumlu yöndeetkilediği ve bu etkilerin istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü.

Dura materSerebrospinal sıvıSıçanlar+1
Burhan Yaşar
Gazi University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Travmatik intraserebral hemorajili hastalarda difüzyon MR bulguları ve serum S100b düzeylerinin lezyon progresyonu ile korelasyonu

Travmatik intraparankimal kanamaların progresyonu bu hastalardaki klinik kötüleşme ve ölümün en yaygın nedenidir. Hastaların başarılı şekilde tedavisi risk grubundaki hastaların belirlenip, progresyonunun nörolojik kötüleşme başlamadan saptanmasına ve tedavinin buna göre düzenlenmesine bağlıdır.Difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme (MRG) dakikalar içinde görüntü elde edilmesini sağlayan, kontrast madde kullanılmasını gerektirmeyen, kafa travmalı hastalarda kullanımı artan bir görüntüleme metodudur.S100B proteini kafa travmalı hastalarda beyin hasarını takiben önce BOS'a, daha sonra da kana salınmaktadır. S100B düzeyleriyle kafa travmasının şiddeti, nörolojik tablo ve prognoz arasında pozitif ilişki bulunmuştur.Amacımız; hafif ve orta kafa travmalı hastalarda difüzyon MR bulguları ve serum S100B düzeylerinin lezyon progresyonuyla korelasyonunu araştırmaktır.Çalışmamızda intraserebral hemoraji saptanan hafif veya orta kafa travmalı 30 hasta değerlendirildi. Hastalara travma sonrası ilk 6 saat içerisinde beyin difüzyon MRG tetkiki yapıldı. Ayrıca kabulde (1. saat), 24. ve 48. saatlerde BBT çektirildi ve aynı saatlerde plazma S100B düzeyleri bakıldı. Progresyon görülen ve görülmeyen bu iki hasta grubu karşılaştırıldı.Progresyon gösteren travmatik intraserebral hemorajilerde lezyon etrafındaki iskemik alanın progresyon göstermeyen hastalara göre oransal olarak daha geniş olduğu tespit edildi. Özellikle difüzyon MRG'deki iskemi/hemoraji oranı 2'nin üzerinde olanlarda progresyon riskinin çok artmış olduğu görüldü. Progresyon gösteren ve göstermeyen travmatik intraserebral hemorajili hastaların 1, 24 ve 48. saat serum S100B düzeyleri arasında ise progresyon gösteren grup lehine istatistiki anlamlı fark saptanmadı.Sonuç olarak; Difüzyon MRG'deki iskemi/hemoraji oranının progresyon riskinin belirlenmesine yardımcı önemli bir parametre olduğunu düşünüyoruz.

Difüzyon manyetik rezonans görüntülemeKafa yaralanmalarıProtein S+1
Osman Dönmez
Fırat University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hidrosefalik yenidoğanlarda ventriküloperitoneal şantın tiroid fonksiyonları üzerine olan etkileri

Hidrosefali ve konjenital hipotiroidi beyin parenkiminin diffüz hasarı ile seyreden ve çoğunlukla da diğer konjenital anomalilerle birlikte olması nedeni ile hem hasta açısından, hem de aile ve sosyal çevre açısından birçok problemlere neden olan hastalıklardır.Hidrosefaliye bağlı olarak artmış kafa içi basıncın hipotalamik-hipofizertiroid aksa olan etkileri ve sonrasında uygulanan ventriküloperitoneal şantın, yaşamın ilk 3 ayında tiroid fonksiyonlarını nasıl etkilediğinin incelenmesi bu çalışmanın amacıdır. Çalışmamıza hidrosefali tanısı konup, doğumdan sonra 10 gün içerisinde ventriküloperitoneal şant takılan 25 hasta ile, konjenital hipotiroidi ön tanısı ile takip edilen ancak tiroid fonksiyonları sınırda olan ve bu yüzden medikal tedavi başlanmamış 20 kontrol hastası dahil edildi. Hasta ve kontrol grubundaki hastalardan doğumdan sonraki 7., 30. ve 90. günlerde alınan kanlardan TSH, ST4 ve ST3 düzeyleri değerlendirildi ve karşılaştırmaları yapıldı. Hasta grubundaki 7. gün değerleri ventriküloperitoneal şant takılmadan önce alınan değerlerdir. Yedinci gündeki gruplar arasındaki TSH ve ST3 seviyesi, 30. gündeki ST3 düzeyi, 90. gündeki. TSH düzeyi hastalarda istatistiksel olarak yüksek bulunmuştur (p<0.05). 7. gündeki hasta ve kontrol gruplarında TSH ve ST3 arasındaki korelasyon önemli bulunmuştur (r=0.334 ve p=0.031). Hastalardaki 7.-30. ve 7.-90. gün TSH değerleri karşılaştırıldığında TSH değerinin normalleşmesi istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05).Sonuç olarak, VP şantın hidrosefalide erken dönemde beyin ödemini, kafa içi basıncı, inflamasyonu azaltırken, serebral kan akımını artırdığını ve geç dönemde ise miyelinizasyonu artırarak hipotalamik-hipofizer aksın sirkadian ritimde çalışmasını ve kognitif fonksiyonların düzelmesini sağladığını düşünüyoruz.Anahtar Kelimeler: Hidrosefali, Ventriküloperitoneal şant, Konjenital hipotiroidi, Tiroid hormonu

Bebek-yenidoğmuşHidrosefaliHipertiroidizm+3
Necati Üçler
Fırat University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Radyasyonun ratlarda erken ve geç dönemde beyin dokusunda endotelin-1 düzeyi üzerine etkisi

Yanagisawa ve arkadaşları tarafından 1988 yılında domuz aorta endotelinden izole edilen Endotelin-1 (ET-1), 21 aminoasitten oluşan bir nöropeptid olup bilinen en güçlü vazokonstriktör maddedir. ET-1 prostat, over, kolon, serviks, meme, böbrek, akciğer, merkezi sinir sistemi dahil olmak üzere birçok tümör tiplerinde ilgili bir büyüme faktörüdür. İyonize radyasyon biyolojik bir maddeden geçtiğinde o maddeyle etkileşir. Bu etkileşme sırasında birçok fiziksel, fiziko-kimyasal, kimyasal ve biyolojik olaylar zinciri sonucunda asıl biyolojik cevap oluşur. Radyasyon en yoğun çalışılan karsinojendir. Aynı zamanda tümör progresyonuna da neden olmaktadır. İn vitro olarak iyonize radyasyona maruz kalan insan endotelyal hücrelerinde Endothelin-1 gibi vazoaktif aminlerin üretiminin arttığı gösterilmiştir. Bu deneysel çalışmada radyasyonun ratlarda erken ve geç dönemde beyin dokusunda Endotelin-1 düzeyi üzerine etkisini araştırdık ve tümör gelişiminde ve progresyonunda etkisini tartıştık. Çalışmamızda 28 adet 4-6 haftalık (150-200 gr), Sprague Dawley rat kullanıldı. Kontrol grubu dahil herbiri 7 rattan oluşan 4 grup oluşturuldu. Çalışma 30 gün sürdürüldü. Kontrol grubu hariç diğer gruplara 7 Gy radyasyon verildi. Radyasyon verilen gruplar 1.gün, 7.gün ve 30.günde dekapitize edilip beyin dokularındaki ET-1 düzeyleri çalışıldı. Çalışmamızda kontrol grubuna göre 1.gün, 7.gün ve 30.günde doku ET-1 düzeylerinde azalma olmasına rağmen istatiksel olarak p>0,05 olduğu için anlamlı kabul edilmedi. Gruplar kendi aralarında karşılaştırıldığında ET-1 düzeylerinde minimal değişikler saptandı. İstatiksel olarak p>0,05 olduğu için istatiksel olarak anlamlı kabul edilmedi. Sonuç olarak erken ve geç dönemde radyasyon etkisi ile beyin dokusu ET-1 düzeyleri anlamlı bir ilişki bulunamadı. Bu bulgumuz radyasyona bağlı sekonder beyin tümörü oluşumunda yada malignite derecesinin artışında radyasyonun etkisinin ET-1 düzeyi üzerinden olmadığını göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Endotelin-1, Beyin, Radyasyon, Kanser

BeyinEndotelinlerNeoplazmlar+2
Ahmet Kılınç
Fırat University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Beyin ve sinir cerrahisi ana bilim dalına trafik kazası nedeni ile başvuran ağır kafa travmalı olguların retrospektif incelenmesi,

daha sonra yüklenecek

Glasgow koma ölçeğiKafa yaralanmalarıRetrospektif çalışmalar+3
Hakan Pazarlı
Zonguldak Bülent Ecevit University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lomber disk cerrahisinde insizyon büyüklüğünün ameliyat sonrası paraspinal adele iyileşmesine etkisi

Amaç: Subperiostal mikrodiskektomi tekniğinin kas koruyucu etkisinin ekartör ve insizyon büyüklüğü ile olan ilişkisi tartışmalı bir konudur. Bu çalışmada subperiostal mikrodiskektomi tekniğinde daha küçük insizyon ve daha küçük ekartör kullanımının adele iyileşmesi ve yaşam kalitesi üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroşirürji Anabilim Dalı'nda lomber disk hernisi tanısı ile ameliyat edilen 100 hasta üzerinde uygulanan retroprospektif bir çalışmadır. Çalışmada 2 ayrı grup oluşturulmuş olup her iki grubun postoperatif lomber MR görüntüleri karşılaştırılarak sonuca varılmıştır. Hastalar 2 cm'den büyük standart orta hat insizyonu ve büyük ekartör (Taylor ve büyük Caspar) uygulanarak konvansiyonel subperiostal lomber mikrodiskektomi yapılanlar ve 2 cm'den küçük standart orta hat insizyonu ve küçük ekartör (mini Caspar) uygulanarak konvansiyonel subperiostal lomber mikrodiskektomi yapılanlar olmak üzere 2 ayrı gruba ayrılmıştır. MR görüntüleme, kas boyutunda azalma ve yağ birikiminde artmayı gösterdiğinden, bu araştırma için tercih edilen yöntem olmuştur. Bulgular: Cerrahi sonrası her iki grup arasında cinsiyet, yaş ,sistemik hastalıkların ,erken ya da geç mobilizasyonun paraspinal adele atrofisi üzerinde anlamlı etkisinin olmadığı tespit edilmiştir. Cerrahide kullanılan ekartörün ve insziyonun büyüklüğünün paraspinal adele atrofisi üzerine anlamlı şekilde etksinin olduğu gözlenmiştir (p:0.001). Küçük ekartör ve insizyon kullanılan grupta hastaların % 60'ında atrofi tespit edilmemiştir. % 28'inde hafif atrofi , % 10'unda orta atrofi ve % 2'sinde ağır atrofi tespit edilmiştir. Büyük ekartör ve insizyon kullanılan grupta ise hastaların % 28'inde atrofi izlenmemesine rağmen % 26'sında hafif atrofi , % 36'sında orta atrofi ve % 10'unda ağır atrofi tespit edilmiştir. Sonuç: Peroperatif doku travmasının, daha sonraki kas denervasyonu ve atrofisi ile ilişkili olabileceği bilinmektedir. Bu çalışmada kas atrofisi gelişmesinin en aza indirilebilmesi, mikrodiskektominin küçük retraktör ve küçük insizyon kullanılarak yapılması sonucunda kas dokusunu koruyucu özelliğinden kaynaklandığını düşündürmektedir. Bu durum da, lomber disk hernisi tedavisinde bu tekniklerin kullanımını teşvik etmektedir.

CerrahiDiskektomiLomber vertebra+3
Emrah Keskin
Zonguldak Bülent Ecevit University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda deneysel spinal kord yaralanmasında hesperidinin nöroprotektif etkisi

Amaç: Ratlarda deneysel spinal kord travması oluşturup bu model üzerinden biyokimyasal ve elektronmikroskobik inceleme yaparak, hesperidin'in oksdiatif hasara karşı koruyucu etkisini doza bağımlı araştırmayı amaçladık. Yöntem: Çalışma 4 grup ve her grupta 10 adet wistar Albino cinsi rat olacak şekilde planlandı. G1: Sadece laminektomi G2: Laminektomi +Ekstradural klip G3: Laminektomi+Ekstradural klip+Düşük doz hesperidin (50 mg/kg) G4: Laminektomi+Ekstradural klip+Yüksek doz hesperidin (100 mg/kg) Laminektomiler torakal 7-10 seviyesinde yapıldı. Spinal kord travması, ekstradural klip 1 dakika süre ile uygulanarak oluşturuldu. G3 grubuna 50 mg /kg G4 grubuna ise 100 mg /kg hesperidin travmayı takiben intraperitoneal olarak uygulandı. Denekler 24. saatin sonunda sakrifiye edildi. Bulgular: Lipid peroksidasyon son ürünü olan malonildialdehit (MDA) düzeylerinde ilaç gruplarında (G3,G4) istatistiki olarak anlamlı derecede azalma tespit edimedi. Serum Total antioksidan seviyeleri (TAS) incelendiğinde de belirgin fark gözlenmedi. Deneysel spinal kord travma sonrasında alınan spinal kord örneklerinin morfolojik incelemesinde G2 ve G3 gruplarının nöron sayılarında belirgin azalma tespit edilmiştir. Yüksek doz hesperidin uygulanan G4 grubunun nöron sayısında kontrol grubuna benzerlik tespit edilmiştir. Sonuç: Elde edilen bu bulgular hesperidinin spinal kord travması sonrasında oluşan nöronal kayıpta belirgin düzelme sağlanmasında etkili olabileceği düşünülmektedir.

HesperidinMikroskopi-elektron taramalıOksidatif hasar+3
Hasan Ali Aydın
Zonguldak Bülent Ecevit University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rat periferik sinir hasarı modelinde Duloksetin'in etkileri

Giriş: Periferik sinir hasarı, oldukça karmaşık mekanizmaları içeren, dejenerasyon ve rejenerasyon süreçlerinin işlediği bir patofizyolojiye sahiptir. Rejenerasyonu artırmaya yönelik pek çok çalışma yapılmaktadır. Bu çalışmada, santral sinir sisteminde nöroprotektif ve restoratif etkinlikleri bilinen duloksetin'in periferik sinir hasarı sürecindeki etkisi incelenmiştir.Gereç ve Yöntem: Toplam 36 rattan oluşan denekler yalancı operasyon, kontrol ve deney gruplarına ayrılarak siyatik sinirlerinde periferik sinir ezilme yaralanması modeli oluşturulmuştur. Bu modelde 3 gün ardışık olarak intraperitoneal yolla verilen duloksetin'in etkileri araştırılmıştır. İncelemeler 1 ve 6. haftalarda histomorfometrik olarak akson sayımı ve myelin kalınlığı ölçümünü, elektrofizyolojik olarak yüzeyel ve iğne CMAP amplitüt ölçümlerini ve yaş kas ağırlık ölçümlerini içerecek şekilde yapılmıştır.Sonuç: Duloksetin, periferik sinir rejenerasyonuna olumlu katkı sağlamamıştır. Hatta geç dönemde akson sayısını artırmasına rağmen myelin kalınlığında azalma ve kas kütle kaybında artışa yol açmıştır. Elektrofizyolojik testlere anlamlı bir etkide bulunmamıştır.

DuloksetinPeriferik sinirlerSinir dejenerasyonu+3
Mehmet Tönge
Gazi University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gliomalarda MR spektroskopi ile Kİ-67 proliferasyon indeksi arasındaki korelasyonun incelenmesi

Beyin tümörleri; tüm hastalıklar içinde en dramatik türlerden birini oluşturmaktadır. Beyin tümörü olan hastalarda tümörün proliferatif aktivitesinin tedavi öncesi belirlenmesinin terapotik strateji üzerinde çok önemli bir etkisi vardır. Fakat proliferasyon belirteci olan Ki?67 indeksi ile yapılan histolojik inceleme yalnızca cerrahi yolla elde edilen tümör numunelerine uygulanabilmektedir.Çalışmamızın amacı beyin tümörlerinde MRS (MR Spektroskopi) ile ölçülebilen kolin (Cho), kreatin (Cr), N-Asetil Aspartat (NAA), lipid seviyeleri ile tümörün proliferasyon aktivitesinin tahmininin mümkün olup olamayacağını araştırmak ve ardından bu seviyeleri cerrahi olarak elde ettiğimiz tümör numunesinin Ki?67 işaretleme indeksi ile karşılaştırmaktır.Bu çalışmaya Haziran 2005 - Temmuz 2007 tarihleri arasında kliniğimizde cerrahi olarak tedavi edilen 30 gliomalı hasta dahil edildi. 30 hastanın tümüne cerrahi öncesi MRS yapıldı. Postoperatif tümör dokuları immünohistokimyasal boyanma yöntemi ile boyanıp Ki?67 proliferasyon indexi hesaplandı.Çalışmamızda yüksek grade'li glial tümörlerin hem Ki?67 proliferasyon indekslerinin hemde Cho, lipid, Cho/Cr, Cho/NAA değerlerinin oldukça yüksek olduğu saptandı. İstatistiksel analizlerde MRS'de ki Cho, NAA, lipid, Cho/Cr ve Cho/NAA oranları ile Ki?67 proliferasyon indeksi arasında istatiksel olarak anlamlı sonuçlar bulundu ( p<0.001 ). Bu sonuçlarla glial bir kitlede invivo olarak ölçtüğümüz MRS değerleri ile tümörün proliferasyon aktivitesinin tahmininin mümkün olacağını düşünüyoruz.

GliomaSpektral bileşenler
Ebru Gerçek Aktaş
Fırat University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kafa travmalarında difüzyon MR ile tespit edilen hemorajik ve iskemik lezyonların serum NT-proBNP düzeyleri ile korelasyonu

Kafa travması sonrası bilgisayarlı beyin tomografisi (BBT) acil değerlendirmede ve tedavi gerekebilecek durumların tespitinde önemlidir. BBT ile iyi bir yapısal görüntüleme yapılabilmektedir. Ancak, bazen nörolojik bozuklukları açıklamakta yetersiz kalabilmektedir. Manyetik rezonanas görüntüleme (MRG) ile hem yapısal hem de fizyolojik değerlendirme yapılabilmektedir. Özellikle Difüzyon MR kolay uygulanabilirliği ve tanı koyduruculuğuyla değerlidir.Kardiyak ventriküllerden volüm ve basınç yüklenmesine bağlı olarak salgılanan Brain/B-tipi natriüretik peptid (BNP), natriüretik ve vazodilatatör bir faktör olup, serebral kan akımını düşürebilir. PreproBNP olarak salınır ve N-Terminal proBNP ve BNP'ye ayrılır. Vücutta etki gösteren BNP'dir. Fakat kısa sürede kandan kaybolmaktadır. Kanda uzun süre varolan, günün her saatinde eşit miktarda salgılanan NT-proBNP ölçümü tercih edilir. Kafa travması sonrası BNP plazma konsantrasyonunun arttığı bildirilmiştir. Ancak sıklıkla ağır kafa travmalı hastalarda çalışılmıştır. Amacımız hafif ve orta dereceli kafa travmalarında difüzyon MR da tespit edilen iskemik ve hemorajik lezyonların serum NT-proBNP düzeylerini değerlendirmektir.Çalışmamızda kafa travmalı 30 hasta değerlendirildi. Travma öyküsü olmayan 10 kişilik kontrol grubu normal serum NT-proBNP değerlerini belirlemek için oluşturuldu. Hastalara yatışlarından itibaren 24. saatte ve 48. saatte beyin difüzyon MR çekildi. Aynı dönemlerde plazma NT-proBNP düzeyleri bakıldı. 24. ve 48. saat Intraaksiyal hemoraji (IAHEM) ve Intraaksiyal iskemi (IAISC) değerleri ile 24. ve 48. saat BNP değerleri arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulundu.Sonuç olarak, serum NT-proBNP değerlerinin kafa travmaları sonrası intraaksiyal lezyonu geniş olan hastalarda daha küçük intraaksiyal lezyonlulardan yüksek olabileceği izlendi. Ayrıca travmanın ilerleyen saatlerinde serebral parankimal lezyon boyutları artan hastalarda serum NT-proBNP değerlerinin de artmasının belirlenmesi, serum NT-proBNP değerlerinin serebral parankimal hasarın boyutlarının takibinde önemli olabileceğini düşündürmektedir.

HemorajilerKafa yaralanmalarıManyetik rezonans görüntüleme+3
Bekir Akgün
Fırat University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glial tümörlerde serbest yağ asitlerinin tümör dokusu ve kandaki düzeyi ile tümör malignitesi arasındaki ilişki

Glial tümörler mortalitesi ve morbititesinde yükseklik ve görülme sıklığında artış nedeniyle araştırmacılar için öncelikli ilgi alanlarından biridir. Bu tümörlerin tedavi planlanmasında tümörlerin doğasının iyi tanımlanması önemlidir. Gerek yağ asiti gerek metobolitlerinin artan tümör derecesiyle orantılı olarak arttığı araştırılmaktadır. Bu çalışmamızda tümör derecesi ile kan ve doku yağ asitleri düzeyi arasında nasıl bir ilişki olduğu araştırıldı.Fırat üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin Cerrahi Kliniğinde 2008?2010 yılları arasında ameliyat edilen ve patolojik tanısı glial tümör olan 40 hasta çalışmamıza alındı. Doku örneklerinden lipitlerin ekstraksiyonu Hara ve Radin metoduyla yapıldı. Gaz kromatografisi ile analiz edildi. Sonuçlar toplam yağ asitleri içinde her bir yağ asiti için % miktar olarak belirlendi.Çalışmaya katılan 40 hastanın 24'ü erkek,16'sı kadındı. 17 hasta yüksek, 23 hasta düşük dereceli glial tümör olarak rapor edildi. Yüksek derece tümörlü erişkin hastalarda C20:4 düzeyi dokuda yüksekti (p<0.05). Düşük dereceli tümörlü hastalarda ise tümör dokusundaki C22:0 düzeyinin yüksekliği istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). Yüksek ve düşük dereceli tümörlü hastaların serum yağ asitleri karşışaltırıldığında: C20:4, C22:0, C24:1 düzeyleri düşük dereceli tümörlerde yüksekti (p<0.05). Düşük dereceli tümörlü 0?19 yaş grubu hastalarda sature yağ asiti düzeyi yüksekliği istatistiksel olarak oldukça anlamlıydı ( p<0.001).Yağ asitleri düzeyindeki değişikliklerin bağımsız prognostik değerlerinin tespiti için elde ettiğimiz bulgular klinik araştırmalarla desteklenmelidir. Genç yaş ve düşük dereceli tümörlü hastalarda C18:0 ve C20:0 düzeyi yüksekliğinin bu hastalarda iyi prognoz göstergesi olduğunu düşünmekteyiz. Özellikle serum düzeylerinin yüksek çıkması ameliyat sonrası dönemde hasta prognozunun öngörüsünün belirlenmesinde kullanılabilir. C18:0 ve C20:0 yağ asitleri düzeyi poliansatue yağ asitlerinin tümör dokudaki pro-apopitotik ve antiproliferatif aktivitesi ile ilişkilidir.

Beyin neoplazmlarıNeoplazm evreleriNeoplazmlar+2
Mehmet Koparan
Fırat University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diabetik ve diabetik olmayan lomber disk hernili olgularda kollajen tip ıx düzeylerinin karşılaştırılması

Günümüzde disk dejenerasyonu patogenezinde rol alan anabolik ve katabolik faktörler modern teknolojik incelemeler sayesinde tanımlanmaktadır. Bu çalışma Tip II diabetin lomber disk yapısındaki kollajen Tip IX'un immünhistokimyasal boyanma özelliklerinin karşılaştırılması üzerine yapılan bir ilk çalışmadır. Diabet süresi uzadıkça disk dokusunun beslenmesi ve fonksiyonel devamlılığının sağlanması zordur. Mikro ve makroanjiyopatik komplikasyonlar sonucunda disk ve diğer dokuların beslenmesi bozulur. Biriken toksik oksijen radikalleri ve laktat, kondrosit ve fibroblast benzeri hücrelerin rejenerasyon kabiliyetlerinin bozulmasına yol açar. Diabetik diskteki glikasyon son ürünlerinin kollajenlere enzimatik olmayan yollarla bağlanmaları sonucunda, mekanik özellikler bozulmuştur. Ayrıca büyük çoğunluğu obez olan bu hastalardaki lomber kompresif yüklerin fazlalığı dejeneratif diğer bir durumdur.Çalışmaya 30 diabetik ve diabetik olmayan toplam 60 hastanın diskektomi materyali dâhil edildi. Bu materyaller patoloji laboratuvarımızda parafin bloklar haline getirildi. Kesitler 4 ? m kalınlığında alındı. Rabbit polyclonal anti-human kollajen Tip IX immünhistokimyasal boya ile Ventana cihazında boyandı. Preparatların kollajen Tip IX boyanma şiddeti, boyanma oranı, immünreaktivite boyanma toplam skorları tespit edildi. Disk dejenerasyonuyla ilişkili diabetik diskektomi materyallerindeki kollajen Tip IX'un immünhistokimyasal boyanma özellikleri diabetik olmayan gruptan daha düşüktü (p=0,001*<0,01).Diabetik hastaların HbA1c düzeyleri, diabet süresi, yaş ve operasyon seviyeleri ile boyanma toplam skoru arasındaki istatistiksel korelasyonlar incelendi. Diabet süresi ile boyanma toplam skorundaki düşük sonucun regresyon testi anlamlıydı (ß=?0,016, t=?2,610, p=0,015*<0,05; F=3,688, p=0,017*<0,05; R2=0,270). Bu düşük sonuç HbA1c düzeyiylede ilişkiliydi.Sonuç olarak, diabet diskin direncine önemli katkısı olan Tip IX kollajen miktarını değiştirerek disk hernisi oluşumunu kolaylaştırıcı bir faktördür. Diabetik hastaların Tip IX kollajen miktarı diabetik olmayan gruptan daha düşüktü. Sonuçlarımız başka çalışmalarla da desteklenmelidir.Anahtar kelimeler: Lomber disk hernisi, Disk dejenerasyonu, Diabetes Mellitus, İmmünhistokimya, Kollajen Tip IX.

Diabetes mellitusHernilerKolajen+2
Lutfü Arıcı
Fırat University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda lomber laminektomi sonrası oluşan epidural fibrozisin engellenmesinde hiperbarik oksijen tedavisinin etkinliği

Bu çalışmada, deneysel bir hayvan modeli kullanılarak, hiperbarik oksijen tedavisinin, lomber laminektomi cerrahisi sonrasında gelişen epidural fibrozise ve epidural fibrozisin ağrı komplikasyonuna karşı etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır.Bu amaçla Wistar cinsi 24 adet rata L5 ? L6 seviyelerinden laminektomi cerrahisi uygulanmıştır. Cerrahilerden sonra denekler rastgele bir şekilde 3 farklı gruba ayrılmış ve birinci grup her hangi ek bir tedavi almadan 6 hafta boyunca takip edilmiştir. Diğer iki gruba ise sırasıyla 3 ve 7 gün boyunca 2,5 ATA basınç altında hiperbarik oksijen tedavisi uygulanmıştır. Altı hafta boyunca von Frey filamanları ile mekanik geri çekme eşik değerleri ölçülen denekler altıncı haftanın sonunda sakrifiye edilip cerrahiye uğramış spinal segmentleri histopatolojik olarak incelenmiştir.İnceleme sonuçlarına göre gruplar arasında epidural fibrozis ve fibroblast yoğunluğu açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır ancak hiperbarik oksijen alan gruplarda epidural fibrozisin daha az oranda geliştiği gözlenmiştir. Öte yandan mekanik geri çekme eşik değerleri açısından yapılan karşılaştırmada 4 ve 6. hafta sonunda hiperbarik oksijen tedavisi alan hayvanların, kontrol grubuna kıyasla, istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek geri çekme eşik değerlerine sahip olduğu tespit edilmiştir.Günümüzde birçok farklı endikasyon için başarı ile uygulanan hiperbarik oksijen tedavisinin, başarısız bel cerrahisi sendromuna neden olan epidural fibrozis üzerine ve epidural fibrozisin en önemli komplikasyonlarından birisi olan ağrı üzerine olumlu etkileri olduğu gösterilmiştir. Daha büyük örneklem büyüklüğüne sahip, farklı tedavi protokollerinin daha uzun sürelerde incelendiği çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Anestezi-epiduralFibrozHiperbarik oksijenasyon+2
Alp Özgün Börcek
Gazi University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda duyusal sinir defektlerinin onarımında motor sinir köprüsü kullanımının ciltteki etkilerinin anti-neural-cell adhesion molecule (NCAM) kullanılarak saptanması

Bu çalısmada ratlardaki duyusal sinir defektlerinin onarımında motor sinirköprüsü kullanımının; denerve cilt bölgesindeki etkilerinin neural cell adhesionmolecule (NCAM) kullanılarak saptanması amaçlanmıs olup; bu konuyla ilgilidaha önce yapılmıs bir çalısma bulunmamaktadır. Gerçeklestirilen çalısmada süralsinir defektini onarmada, tibial sinirin köprü olarak kullanıldığı end-to-sidekoaptasyon tekniğini; opere edilmemis, süral sinirde defekt olusturulmus ve süralsinir defekti uç-uca onarılmıs rat gruplarında karsılastırmak ve etkiliğini ciltte testetmek amaçlanmıstır. End organ (cilt) etkilerini test etmek amacıyla tümnöronlardan erken ve geç gelisimsel dönemde eksprese olan ve nöronlarlakomsuluğu bulunan tüm hücrelerle bağlantısı bulunan NCAM aktivitesikullanılmıstır. Çalısmada denerve alanlara sahip ratlardaki NCAM aktivitesi,innerve ve reinnerve olduğu düsünülen cilt bölgelerine sahip ratlardaki NCAMaktivitesiyle karsılastırılmıstır Ağrıya karsı cilt duyarlılığını test etmede ciltçimdikleme testi kullanılarak süral sinir innervasyon alanındaki denervasyon vereinnervasyon basarısıda test edilmistir.Yapılan duyusal fonksiyon testi sonucunda; innerve grubun tümündeolumlu yanıt, denerve grubun tümünde olumsuz yanıt, reinnerve edilen her ikigrupta da %87.5 oranında olumulu yanıt alınmıstır. Yapılan immünohistokimyasal71incelemede ise; denerve edilen grup ile uç-yan koaptasyon metodu ile reinnerveedilen gruptaki NCAM ekspresyonu, innerve kabul edilen grup ile end-to sidekoaptasyon metodu ile reinnerve edilen gruba göre istatistiksel olarak anlamlıdüsüs sergilemistir.Daha önce yapılmıs pek çok çalısmada periferik sinir onarımında uç-ucaonarımın altın standart olarak belirtilmesi ve end-to side sinir onarımının uç-ucaonarımın mümkün olmadığı durumlarda alternatif yöntem olarak gösterilmesi;NCAM ekspresyonu açısından bizim yaptığımız çalısma ile uyusmamaktaydı.Ancak bu konuda yapılmıs fazla çalısma olmaması ve NCAM ekspresyonununend-to-side onarım ile anlamlı artıs göstermesi üzerinde durulması ve tartısılmasıgereken bir konu haline gelmistir.

Adezyon molekülleriPeriferik sinir sistemi hastalıklarıPeriferik sinirler+5
Soner Çivi
Gazi University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel spinal kord iskemi-reperfüzyon yaralanmasında gabapentinin etkileri

Bu çalışmada, tavşanda iskemi-reperfüzyon modeli kullanılarak, daha önce farklı çalışmalarda nöroprotektif etkisi çalışılmış olan gabapentinin, koruyucu etkisi araştırıldıÇalışma, Gazi Üniversitesi rektörlüğü Deney Hayvanları Etik Kurul Başkanlığı' nın izniyle, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Deneysel Araştırma Merkezinde gerçekleştirildi. Benzer amaçtaki çalışmalarda sıklıkla tercih edilen, abdominal aortaya kros-klemp uygulaması örnek alınıp, omurilikte meydana gelecek iskemi-reperfüzyon hasarı değerlendirildiKontrol, iskemi, düşük doz ve yüksek doz tedavi grupları 6' şar adet tavşandan oluşan gruplara ayrıldı. Kontrol grubu sadece abdominal cerrahiye maruz kalırken, diğer gruplardaki deneklere 30 dakika süresince aortik kros-klemp uygulaması sonrası reperfüzyon sağlandı. Düşük doz grubuna 30mg/kg, yüksek doz grubuna 200mg/kg gabapentin %0.9 NaCl ile karıştırılarak intraperitoneal olarak verildi. 6, 24, 48 saatlerde nörolojik muayeneleri takip edildi ve 48 saatin sonunda deneklerin doku ve kan örnekleri alınarak sakrifiye edildilerEtkileri değerlendirmek için, plazma ve doku örneklerinde, malondialdehit (MDA), ileri düzey oksidasyon protein ürünleri (AOPP), nitrik oksid (NO), glutatyon (GSH), süperoksid dizmutaz (SOD) düzeyleri biyokimyasal olarak, omurilik dokusu da histopatolojik olarak değerlendirilip, sonuçlar istatistiksel olarak hesaplanıp, gruplar arasında mukayese edildi. Ayrıca deneklerin Tarlov skoru ile fonksiyonel değerlendirmeleri yapıldıSonuç olarak, düşük doz ve yüksek doz gabapentinin intraperitoneal olarak uygulanması, tavşan spinal kordunda, infrarenal aortik oklüzyon modeliyle oluşturulan iskemi-reperfüzyon hasarına karşı koruyucu etkisi olduğu gösterilmiştir. Her iki grup arasında, nöroprotektif etki bakımından, istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır.

Aydemir Kale
Gazi University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel geçici fokal serebral iskemi uygulanan ratlarda Quetiapine' in nöronal apopitozisdeki nöron koruyucu etkisi

Serebral iskemi mortalite ve morbiditenin en önemli nedenleri arasındadır. Sadece nörolojik bir problem olmayıp, psikiyatrik ve medikal birçok komplikasyona sebep olabilmekte, bu problemlerde hastanın iyileşmesini geciktirmektedir. Bu nedenle primer ve sekonder serebral iskemik olayları önlemek, nöronal korumayı sağlamak için bugüne kadar birçok çalışma yapılmıştır. Son çalışmalarda özellikle penumbra alanı ve apoptotik hücre ölümü hedef noktaları oluşturmaktadır.5HT-2 reseptör blokerlerinin apoptozisi önleyebileceğine dair bulgular üzerine, atipik antipsikotik ilaç olan ketiapinin iskemi sonrası özellikle penumbra alanındaki apoptozisi önleyebileceği düşünülerek bu çalışma yapıldı. Toplam 30 hayvanın bulunduğu, 6'şar hayvanlı 5 grup oluşturuldu. K-I grubuna hiçbir işlem yapılmadı ve yeterli iskemi yapıldığına dair diğer gruplarla karşılaştırmak için kullanıldı. K-II grubu geçici fokal serebral iskemi sonrası 1. günde, K-II grubu ise geçici fokal serebral iskemi sonrası 3. günde sakrifiye edildi. D-I grubu iskemi sonrası ketiapin verilip 1.gün, D-II grubu iskemi sonrası hergün ketiapin verilip 3. gün sakrifiye edildi. Tüm örnekler immunohistokimyasal olarak TUNEL yöntemiyle boyanıp apoptotik hücreler sayıldı. Ketiapinin, zamana bağlı giderek artan apoptotik hücre ölümünü azalttığı istatistiksel saptandı( K-III / D-I: p=0,002 ve K-III / D-II p: 0,004).Şimdiye kadar iskemide nöronal koruyucu olarak araştırılan etken maddelerin birçoğunun klinik kullanımdan uzak olması, ketiapinin ise halihazırda klinik kullanımda olan, etkin, güvenilir bir ilaç olması nedeniyle bu çalışma önem arz etmektedir. Bizim sonuçlarımız ve literatür bilgileri ışığında ketiapinin, hem serebral iskemide nöronal koruyucu olarak hem de iskemiden kaynaklanan nöropsikiyatrik sorunların çözülmesinde yardımcı olabileceği görüşündeyiz.

Muhammet Bahadır Yılmaz
Gazi University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel spinal kord iskemi-reperfüzyon yaralanmasında İnfiliksimabın etkileri

Bu çalışmada spinal arterio-venöz malformasyon, spinal tümör cerrahisi veya torokal aorta cerrahisi gibi uyğulamalar sonucu oluşabilecek iskemi reperfüzyon hasarının önlenmesinde bir TNF alfa reseptör blokörü olan infiliksimab'ın etkisi araştırıldı.Çalışma Gazi Üniversitesi Rektörlüğü Deney Hayvanları Etik Kurul Başkanlığı'nın izniyle Gazi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı Mikrocerrahi ve Araştırma Laboratuvarı'nda gerçekleştirildi. İskemik hasar için son zamanlarda sistemik etkileri daha az olduğu için güvenilir bulunan tavşanlarda renal arter distalinden ve iliak arter proksimalinden abdominal aortaya klipaj uygulanması deney modeli seçildi.Denekler herhangi bir tedavi uygulanmayan ancak aortik klipaj aşamasına kadarki cerrahiye tabi tutulan kontrol grubu, tedavi uygulanmayan ancak aortik klipaj dahil tüm cerrahi prosedüre tabi tutulan iskemi reperfüzyon grubu ve intra peritonal olarak infiliksimab uygulanan ve iskemi oluşturulan tedavi grubu olmak üzere üç gruba ayrıldı.İnfiliksimab'ın etkilerini değerlenirmek için doku örneklerinde malondialdehit (MDA), redükte glutatyon (GSH), okside protein düzeyi (AOPP) ve süperoksit dismutaz (SOD) düzeyleri biyokimyasal olarak değerlendirilirken, histopatolojik olarakta iskemik hasardan en çok etkilenen spinal kord seğmenti olan L5 düzeyinden alınan kesitler incelendi. Ayrıca denekleri tarlov skoru ile fonksiyonel değerlendirmeleri yapıldı.Tüm bulguların değerlendirilmesi sonucunda infiliksimab, tavşan spinal kordunda, infra renal aortik oklüzyon modeliyle oluşturulan iskemi reperfüzyon hasarına karşı koruyucu etkisi olduğu gösterilmiştir.

Çağatay Güven
Gazi University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serebral iskemi reperfüzyon hasarı modelinde visnagin'in farklı dozlardaki nöroprotektif potansiyelinin incelenmesi

Giriş ve Amaç: Serabral iskemi, beynin kan akışının azalmasına sekonder olarak nöral dokular için gerekli olan oksijenasyonun kesintiye uğramasıdır. Morbidite ve mortalitenin en önemli nedenleri ararısında iskemik inme yer alır. İnme; hemorajik inme ve iskemik inme olarak ikiye ayrılır. Yaklaşık olarak inmelerin %88'ini iskemik inme oluşturur. İskemik inmelerin çoğunluğunu MCA'dan beslenen alanlarda görülür. İskemik inmede günümüzde 2 tip tedavi yaklaşımı öne pılandadır. Bunlar rekanalizasyon ve nöroproteksiyondur. Rekanalizasyonda kabul edilen tek medikal tedavi seçeneği rtPA'dır. rtPA'nın iskemik inmede ilk 4,5 saatte kullanılabilmesi sebebiyle kullanımı sınırlıdır. Bu nedenle kullanımı daha geniş tedavi protokolleri üzerinde çalışılmaktadır. İskemik inmede bir dizi farklı mekanizmalar rol oynamaktadır. Nöroproteksiyon, bu biyokimyasal ve moleküler olayların önlenip veya yavaşlatılmasıyla ilgili beyni iskemiye karşı koruma gayretidir. Bu amaca uygun birçok antioksidan, antiinflamatuvar, antiapoptotik ve antisitotoksik ajanlar kullanılmıştır. Kromon ve furan'ın bir bileşik türevi olan visnagin furanokromonu halk arasında kürdan otu olarak ta bilinen hıltan bitkisinde yoğun miktarda bulunmaktadır. Latince adı Ammi visnaga olan hıltan bitkisi yenilebilir yabani bitkiler arasında yer almakta ve Türkiye ve Fas gibi ülkelerde bulunmakta ve toplumda geleneksel tıpta yoğun şekilde kullanılmaktadır. Yapılan toksikolojik incelemelerde visnagin'in majör kaynağı olan kürdanotu'nun deney hayvanlarında yüksek dozlarda dahi toksikolojik bir etki göstermedi bildirilmiştir. Bu bitkisel ürün ile yakın dönemde yapılmış olan araştırmalarda visnagin'in anti-inflamatuvar potansiyele sahip olduğu ve vazodilatör etki gösterdiği bildirilmiştir. Yaptığımız çalışmada visnagin'in nöroprotektif etkisinin literatür göz önünde bulundurularak belirlenen düşük, orta ve yüksek doz uygulamalarında serebral iskemi reperfüzyon sonrası koruyucu etkisini araştırdık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmamızda rastgele seçilmiş 328,53 ± 47,20gr ağırlıkları olan 35 adet Sprague Dawley cinsi dişi sıçanlar kullanıldı. 10 mg/kg ksilazin ve 80 mg/kg ketamin ile anestezi uygulandıktan sonra sağ common karotid arterden girerek internal karotid artere doğru yönlendirilen sütur internal karotid arterden ilerletilerek MCA oklüde edildi. 90 dakika bekletip iskemi oluşturulduktan sonra sütur geri çekilip reperfüzyon sağlandı. Sıçanlar 7'li 5 gruba ayrıldı. 1. Grup: işlem yapılmayan grup, 2. Grup: iskemi oluşturulan grup, 3. Grup: iskemi sonrası düşük doz olan 10mg/kg Visnagin verilen grup, 4. Grup: iskemi sonrası orta doz kabul edilen 30mg/kg visnagin verilen grup ve 5. Grup: iskemi sonrası yüksek doz kabul ettiğimiz 60mg/kg Visnagin verilen grup olarak belirlendi. İlk dozlar reperfüzyon sağlandıktan sonra diğer dozlar 24 saat arayla toplam 3 doz visnagin tedavisi verildi. Tüm visnagin tedavi dozları yapıldıktan sonra yeniden anestezi uygulanan sıçanlar önce torakotomi ile intrakardiyak kanları alındı. Sonra sıçanlar sakrifiye edilip beyin dokuları steril şartlarda çıkarıldı. Çıkarılan dokular oda sıcaklığında %10'luk formaldehit içerisinde fikse edildi. Elde edilen kesitler hemtatoksilen&eosin ile boyandı. Kesitlerde konjesyon, perinöral ve perivasküler ödem, hücre çekirdeklerinde piknozis ve reperfüzyon sonrası kanama odakları değerlendirildi. Alınan kesitler ayrıca parafin bloklarına gömülerek üzerlerine Bax, TNF-α, CD86 ve CD163 antikorları damlatılıp oluşan sinyaller gözlendi. Bulgular: Deneyimizde beyin dokusunda hemorajik alanlar, perinöral ödem, vasküler yataklarda konjesyon, nöron ve glial hücre çekirdeklerinde piknozis, İmmünohistokimya olarak Bax, TNF-α CD86 ve CD163 ekspresyonları incelendi. İskemi grubunda diffüz ve fokal ve hemorajik alanlar, nöron ve glialarda piknotik çekirdek miktarında artış, vasküler lümende konjesyon, perinöral ödem, Bax düyeyinde artış, CD163 immunpozivitesinde azalma, TNF-α ve CD86 düzeyinde artış saptandı. İskemiden sonra 10mg/kg visnagin verilen grupta hemoraji alanlarının kısmen kaybolduğu, nöron ve glial hücrelerde piknotik çekirdekli hücrelerin oldukça azaldığı, Perinöral ödemin kısmen azaldığı, Bax düzeyi, CD86, CD163 immunopozivitesi ve TNF-α ekspresyonunun iskemi grubuna benzer olduğu görüldü. İskemiden sonra 30mg/kg visnagin verilen grupta hemoraji alanlarının önemli oranda azaldığı, perinöral ödem, nöron ve glial hücrelerde piknozis görülse de iskemi grubuna kıyasla bu oranın oldukça azaldığı görüldü. Bax düzeyinin azaldığı, CD86 immunopozivitesi 10mg visnagin verilen gruba göre azaldığı, CD163 immunopozivitesinin kısmen arttığı, TNF-α ekspresyonunda ise azalma izlendi. İskemi sonrası 60mg/kg visnagin verilen grupta ise subaraknoid kanama izlerinin neredeyse tamamen ortadan kalktığı, beyin dokusuna geçen kan doku hücrelerinin büyük oranda ortadan kalktığı görüldü, perinöral ödemin kaybolduğu, nöron ve glial hücrelerde piknotik çekirdekli hücrelerin azaldığı izlendi. 60mg/kg visnagin tedavisi verilen grupta Bax düzeyinin kontrol grubuna çok yakın olduğu, özellikle ödemli ve hemorajik beyin doku alanlarında CD163 immunopozivitesi artmış olup kontrol grubuna benzer olduğu izlendi, CD86 immunopozivitesinde anlamlı düşüş olduğu görüldü. TNF-α düzeyinin ise çok düşük eksprese edildiği görüldü. Sonuç: Serebral İskemik inme reperfüzyon hasarında visnagin tedavisinin nöroprotektif olduğu, reperfüzyon sonrası kanamayı azalttığı ve apoptozu önlediği görülmüş olup Visnagin in bu etkileri yüksek doz kabul ettiğimiz 60mg/kg dozunda daha etkin biçimde görülmüştür. Bu yüzden iskemik inme reperfüzyon hasarı tedavi protokollerinde kullanılabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar kelimeler: iskemia, reperfüzyon, apoptoz, visnagin, nöroprotektif

Beyin iskemisiNöroproteksiyonReperfüzyon+5
Mehmet Salih Atama
Dicle University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anetol'ün deneysel travmatik beyin hasarında doz bağımlı koruyucu etkisinin apopitotik ve inflamatuar protein ekspresyonları ile oksidatif stres yönünden incelenmesi

AMAÇ: Travmatik beyin hasarı (TBH), her yaşta görülebilen morbidite ve mortalitenin önemli sebeplerinden biri olarak gösterilmektedir. Tüm dünyada her yıl 50 milyonu aşkın insan travmatik beyin hasarıyla karşılaşmaktadır. TBH'nın klinik özellikleri ve altında yatan kompleks patofizyoloji, özellikle klinik öncesi çalışmalarda, ayrıca faz I/II çalışmaların değerini daha da arttırmaktadır. Ancak halen travmatik beyin yaralanmalarının tedavisine yönelik cerrahi müdahale dışında terapötik bir yöntem halen geliştirilememiştir. Yapılmış olan araştırmalarda Anetol'ün antioksidan, antikanserojenik , anti-inflamatuar ve antihipernosiseptif etkisinin olması bu bitkisel yağın son dönemlerde araştırmalarda önemli bir yer edinmesini sağlamıştır. Güçlü antioksidan potansiyeline yönelik bulgular Anetol'ün kalp iskemi reperfüzyon hasarında koruyucu olabileceğine yönelik veriler sunmuştur. Ucuz bir bitkisel bileşen olması ve kolay elde edilebilirliği sayesinde mevcut çalışmamızda Anetol'ün TBH modelinde koruyucu etkisini doz bağımlı şekilde araştırmayı planlamaktayız. Yaptığımız literatür taramasında antioksidan bir bileşen olduğuna yönelik veriler bulunan Anetol'ün TBH modeli oluşturulan hayvanlarda doz bağımlı koruyucu gücünün araştırılmasına yönelik bir çalışma bulunmamaktadır. Bu sebeple söz konusu araştırma TBH araştırma başlığına yeni bir bakış açısı kazandıracak potansiyel taşımaktadır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma için DÜSAM(Dicle Üniversitesi Sağlık Bilimleri Uygulama Araştırma Merkezi) biriminden 28-30gr ağırlığındaki yetişkin erkek farelerden 35 adet temin edildi. Bu 35 hayvan 5 gruba eşit sayıda olacak şekilde ayrıldı. Bu gruplar oluşturulduktan sonra kontrol grubundaki hayvanlara 72 saat boyunca herhangi bir uygulamada bulunulmadı. Travma grubundaki hayvanlara ağırlık düşürme yöntemi ile travma uygulandı ve daha sonra herhangi bir uygulamaya tabi tutulmadan sadece analjezi uygulanarak optimal koşullarda takibi yapılarak deney sonunda sakrifikasyon sonrası dekapitasyon yapıldı. Travma sonrası doz bağımlı gruplarda ise öncelikle hayvanlara ksilazin ve ketamin yardımı ile genel anestezi uygulandı daha sonra serbest ağırlık düşürme yöntemi ile orta düzey travmatik beyin hasarı oluşturuldu ve travma uygulandıktan 3 saat sonra ve takip eden 72 saat boyunda aynı gün ve saatte bir grup için 40mg/kğ anetol diğer grup için 80mg/kğ anetol ve son grup için ise 160mg/kğ anetol oral gavaj olarak uygulandı. Tüm deney hayvanlarına son tedavi dozları uygulandıktan 1 saat sonra kalpten kan alınarak sakrifiye edildi. Toplanan beyin örnekleri %10'luk tamponlanmış formalin solüsyonu içerisinde fikse edildi ve rutin histolojik takibe tabi tutuldu. Parafine gömülen dokulardan alınan 5 µm kalınlığındaki kesitler Hematoksilen & Eozin (H&E) ile rutin histopatolojik değerlendirme amacıyla boyandı. Ayrıca beyin dokularından alınan seri kesit örneklerine TNF-alfa, Bax, Kaspaz-3 immunohistokimya uygulanarak apapitotik proteinlerin ekspresyon düzeyleri incelendi. Son olarak MDA düzeleri bakılması için deneysel çalışmada biyopsi örneği alındı. BULGULAR: Kontrol grubunda beyin dokusunun normal morfolojide olduğu menings ile örtülü olduğu ve bol miktarda nöron ve glial hücre barındırdığını fakat travma grubunda yoğun hemoraji, vasküler konjesyon görüldü. Nöron hücre gövdelerinde piknotik çekirdek görüntüsü, karyolizis ve yer yer perinöral kavitede artış ve ödem alanları izlendi. Travma sonrası 80mg/kğ ve üzeri anetol uygulanımı sonrası piknozisin olduğunu fakat piramidal nöronların piramit üçgen görüntüsünün güçlü şekilde korunduğunu göstermiştir. Bununla birlikte oksidatif stres, inflamasyon, apopitotik indüksiyon gibi etmenlerden düşük düzeyde etkilendiği ve sağlıklı nöron görüntüsü oluştuğu görüldü. Travma sonrası artan TNF-alfa, Bax ve Caspase-3 düzeyleri için yapılan çalışmalardan elde edilen immunhistokimyasal sonuçlarda bu moleküllerin düzeylerinde yüksek dozlarda ciddi miktarlarda azalma saptanmıştır. MDA analizi sonuçlarına bakıldığında ise travma sonrası artan MDA düzeylerinde anetol uygulanan gruplarda ciddi azalma tespit edilmiştir. SONUÇ: Yaptığımız bu çalışmada anetol travma sonrası uygulanmasında glial hücre miktarını arttırdığını bununla birlikte beyin dokusunun piramidal nöronlarında piramit üçgen görüntüsünün oldukça güçlü şekilde korunduğunu ve travmaya eşlik eden oksidatif stres, inflamasyon, ve apopitotik indüksiyon gibi etmenlerden düşük düzeyde etkilendiğini ortaya koymuştur. Bunlara ek olarak Bax immunopozitivitesinde anlamlı bir azalma, Caspase-3 immunointensitesinde anlamlı bir azalma ve TNF-alfa düzeylerinde ciddi düzeylerde azalmalar olduğunu tespit edilmiştir. MDA analizi sonuçlarına bakıldığında ise travma sonrası artan MDA düzeylerinde anetol uygulanan gruplarda ciddi azalma tespit edilmiştir. Anahtar kelimeler; Travmatik beyin hasarı, anetol, apopitozis

AnetolApoptozisBeyin+4
Aziz Çevik
Dicle University
2023
00