
92
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Ratlarda vas deferens yaralanmalarının tamirinde, doku yapıştırıcısı siyanoakrilat kullanılmasının, anastomoz ıyileşmesi üzerine etkisi
Bu çalışmanın amacı, inguinal herni, hidrosel, inmemiş testisin cerrahi onarımları sırasında meydana gelebilen vasdeferens yaralanmalarının tamirinde, histopatolojik değerlendirmeler açısından daha etkin bir teknik tariflemektir. 50 adet erkek Wistar-Albino cinsi rat, rastgele 5 gruba ayrıldı. Kontrol grubundaki vas deferensler hiçbir cerrahi müdehale olmadan alındı ( 1. grup ) ve sham grubundaki vas deferens sınırlı bir diseksiyon sonrası alındı( 2. grup ). 3 sütürlük yaklaşım tekniği ile yürütülen 3. grup, hipodermal iğne kullanılarak yürütülen vazovazostomi tekniği olan grup 4 ve hipodermal iğne tekniği ile birlikte siyanoakrilat kullanılarak yürütülen vazovazostomi tekniği olan grup 5. Gruplar; lümen açıklığı, inflamasyon, spermatik granuloma ve anastomoz patlama basınçları açısından karşılaştırıldığında, sonuçlar, siyanoakrilat kullanılarak yürütülen vazovazostomi tekniği olan grup 5' te, diğer gruplara göre daha etkin olduğunu gösterdi. Bu ümit verici sonuçlar ile bu tarz operasyonlarda vas deferens kesilerinin onarımına uygun bir yöntem olarak tarif edilebilir. Anahtar Sözcükler: '' vas deferens yaralanması, vazovazostomi, rat"
Yabancı cisim aspirasyon materyallerinin zaman-dansite bağıntısına göre bilgisayarlı tomografide (sanal bronkoskopi modelli) değerlendirilmesi
Yabancı cisim aspirasyonlarında (YCA) aspire edilen yabancı cismin (YC) tam olarak ne olduğu çoğu zaman bilinmemektedir. Ailelerden aspire edilen organik materyallerin türü ve aspirasyon zamanı hakkında anamnez net olarak alınamamaktadır. Kliniğimizde YCA materyalleri arasında en sık karşılaşılan organik maddelerin ayçiçeği çekirdeği, kabak çekirdeği, yer fıstığı, antep fıstığı, badem, fındık, leblebi, nohut, fasulye, limon, elma ve karpuz çekirdekleri olduğunu gözlemledik. Bu çalışmada, YCA şüphesi olan pediatrik olgularda, aspire edilen materyallerin dansite farklılıklarına göre türlerinin sanal bronkoskopide (SB) tanımlanması, bronkoskopi işleminde buna göre hazırlıklı olunması ve tanıda SB? nin verimliliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda 2 X 5 X 30 cm boyutlarında iki adet sünger plakanın altta kalacak olanında YCA materyallerinin boyutlarına uygun olacak şekilde yuvalar oluşturuldu. Materyaller bu yuvalara yerleştirildi. Diğer sünger yuvalara materyallerin yerleştirildiği süngerin üzerine kapatıldı. Her iki sünger ıslatıldı ve bu materyallerin nemli kalması için Benmari?ye yerleştirildi. Böylece vücut ısısında (37?C) nemli bir ortam oluşturuldu ve bu ortamda 7 gün bekletildi. Süngerlerin her gün tomografi cihazında görüntüleri alındı, materyallerin dansite ve hacim ölçümleri yapıldı. Yabancı cisim aspirasyon materyallerinin tomografik kesitlerdeki dansiteleri arasındaki farklılıklar zaman-dansite eğrisi ve hacimsel değişiklikleri zaman-hacim eğrisi ile değerlendirildi. Sonuçlar istatistiksel olarak T-testi ANOVA ile karşılaştırıldı. Sonuç olarak; aspire edilen organik materyallerin dansiteleri ve dansitelerindeki günlük değişimlerin ölçümü ile bu materyallerin türü belirlenebilir. Organik materyaller aspire edildiğinde ilk 4 gün hacimleri ortalama %30 artış göstermesine rağmen, 7. gün eski hacimlerinin altına düştü. Aspire edilen organik materyallerin ilk 3 gün ve 7. gün çıkarılmalarının ortalama 4-6. gün çıkarılmalarına göre daha kolay olabileceği öngörüldü. Anahtar Kelimeler: Yabancı cisim aspirasyonları, sanal bronkoskopi, dansite
Çocuk cerrahi kliniğinde ameliyat edilen özefagus atrezili hastaların ameliyat sonrası bakımları ve yaşam kalitelerinin değerlendirilmesi
ÖZET Bu çalışmada, Fırat Üniversitesi Hastanesi Çocuk Cerrahisi Kliniğinde özefagus atrezisi (ÖA) ve trakeözefageal fistül (TÖF) tanısıyla 1996- 2011 yılları arasında ameliyat edilen, tedavi ve takipleri sürdürülen toplam 57 hastanın klinik bilgileri geriye dönük incelendi. Hastaların hastane kayıtları, epikrizleri incelenerek elde edilen bilgilerle olguların klinik bulguları, tanılı olup olmadıkları, hastaneye getiriliş yaşı ve ağırlığı, gestasyon yaşı, doğum yeri, şekli ve zamanı, atrezi tipi, ek anomali durumları, Waterson risk grubuna göre hangi grupta olduğu, uygulanan cerrahi şekli ve zamanı, erken ve geç cerrahi komplikasyonlar, geç komplikasyonların değerlendirilmesinde olguların gelişimi, mevcut klinik yakınmaları morbidite ve mortalite nedenleri, postop yaşam süreçlerindeki beslenme durumları, fiziksel ve ruhsal gelişim durumları incelendi. Hastaların cinsiyet, prematürite, hastaneye getiriliş ağırlıları ve yaşları, atrezi tipi, ek anomalinin varlığı ve Waterson risk grubuna göre postop erken komplikasyon ve ölüm oranları SPSS istatistik programında Ki kare testi kullanılarak karşılaştırıldı. Ayrıca bu hastaların zihinsel gelişim durumları 0-6 yaş için Ankara Gelişim Tarama Envanteri (AGTE) ve 6-16 yaş arası için revize edilmiş Weschsler Inteligence Scale Childiren (WISC-R), (çocuklar için zeka ölçeği) testi kullanılarak değerlendirildi. Kliniğimizde 1996-2011 yılları arasında ameliyat 57 hastanın 36'sı erkek, 21'i kız idi. Hastaların 8'i sepsis, 4'ü pnömoni, 4'ü solunum yetmezliği ve 2'si anostomoz kaçağı nedeniyle kaybedildi. Hastaların 50'si özefagus atrezisi (ÖA) + distal trakeözefageal fistül TÖF), 6'sı izole özefagus atrezisi (ÖA), 1'i izole trakeözefageal fistül (TÖF) vakasıydı. Kaybedilen hastalardan 13'ü özefagus atrezisi (ÖA) + distal trakeözefageal fistül TÖF), 5'i izole özefagus atrezisi (ÖA) idi. Hastaların tamamı öntanılı olup, yaklaşık 2/3'ü hastaneye ilk 2 gün getirildi. Hastaneye 2. günden sonra getirilen hastalarda postop erken komplikasyon ve ölüm oranı yüksek bulundu. Hastaların 21'i Waterson A (düşük) risk grubunda, 15'i Waterson B (orta) risk grubunda, 21 tanesi Waterson C (yüksek) risk grubundaydı. Toplam 20 hastada ek anomali tespit edildi. Ek anomalili hastalarda ölüm oranı yüksek idi. Toplam 57 hastadan 0-6 yaş grubunda olan 24 hastanın zihinsel gelişimleri normal takvim yaşına uygun, 6-16 yaş grubunda olan 15 hastanın zeka düzeyleri (IQ) 95-110 arasında bulundu. Sonuç olarak düşük doğum ağırlıklı, prematür doğmuş, hastaneye geç getirilen (2. günden sonra), ek anomalili, postop erken komplikasyon görülen ve Waterson C (yüksek) risk grubunda olan hastalarda morbidite ve mortalite yüksektir. Bu hastalarda yapılan ameliyatın, hastanede kalış süresinin ve yapılan tedavilerin hastaların zihinsel gelişimine olumsuz etkisi yoktur. Anahtar Kelimeler: Özefagus atrezisi, trakeoözofageal fistül, zeka seviyesi, yaşam kalitesi
Anorektal malformasyonlu hastalarda 15 yıllık (1996-2011) klinik deneyim
ÖZET Bu çalışmada, Fırat Üniversitesi Hastanesi Çocuk Cerrahisi Kliniğinde ARM tanısıyla 1996- 2011 yılları arasında ameliyat edilen, tedavi ve takipleri sürdürülen toplam 96 hastanın klinik bilgileri geriye dönük incelendi. Hastaların hastane kayıtları, epikrizleri incelenerek elde edilen bilgilerle olguların, hastaneye getiriliş yaşı ve ağırlığı, gestasyon yaşı, doğum yeri, şekli ve zamanı, klinik bulguları, atrezi tipi, ek anomali durumları, uygulanan cerrahi şekli erken ve geç cerrahi komplikasyonlar, mevcut klinik yakınmaları morbidite ve mortalite nedenleri incelendi. Hazırlanan anket formunda hastaların anorektal fonksiyonlarının (istemli barsak hareketleri, külot kirlenmeleri, kabızlık), yanı sıra mental ve sosyal gelişimleride sorgulandı. SPSS istatistik programı ile atrezi tipleri arasındaki sonuçlarda farklılık olup olmadığı Ki kare testi kullanılarak araştırıldı. Anorektal malformasyon tanılı 96 hastanın 67'si erkek, 29' u kız idi.. Hastaların 45' i alçak tip ARM, 10' u intermediate tip ARM, 41' i yüksek tip ARM vakasıydı. Kliniğimize getirilen 96 hastanın 22' sinde fistül yoktu. Fistülü olan 74 hasta mevcuttu. Bunlardan 4' ü anovestibüler, 32' si perineal, 14' ü rektoüretral, 4' ü rektovaginal, 14' ü rektovestibüler, 6' sı rektovezikaldi. Kolostomi açılan 53 vakadan 42'sine sigmoid, 4'üne transversloop, 4'üne ileostomigastrostomi, 2'sine Hartman, 1'ine de gastrostomi uygulanmıştır. İstemli barsak hareketi 78 hastanın 58'inde mevcuttu. Kilot kirlenmesi 23 hasta var iken, 55 'inde yoktu. Kabızlık 37 hastada vardı, 41'inde yoktu. Ek anomalili hastalarda ölüm oranı yüksek idi. Eksitus olan 18 hastanın 2' si sepsis, 7' si kalp yetmezliği, 3'ü solunum yetmezliği ve 6' sı da üriner sisteme bağlı anomaliler nedeniyle kaybedildi. Sonuç olarak düşük doğum ağırlıklı, prematür doğmuş, yüksek tipte olan, ek anomalili, postop erken komplikasyon görülen hastalarda mortalite yüksektir. Gaita inkontinansı yüksek ve intermediate tip ARM'li hastalarda hala en önemli morbidite problemidir. Anahtar Kelimeler: Anorektal malformasyon, mortalite, morbidite.
Korozif özofagus yanıklarında gelişecek striktürü engellemek için striktür oluşmadan özofagusa stent yerleştirmenin, striktür oluştuktan sonra balon dilatasyon ve kesici balon dilatasyon yapmanın striktür tedavisinde ve kilo üzerine etkilerinin araştırılması
Korozif alım endüstriyel çağın bir hastalığıdır. Kostik özofajial hasarlar striktür oluşumuna yol açarlar. Striktürleri engellemek için deneysel olarak birçok sayıda ajan kullanılmış olsa da çok azı klinik uygulama kazanmıştır. Bu çalışmanın amacı korozif özofagus yanıklarında gelişecek striktürü engellemek için striktür oluşmadan özofagusa stent yerleştirmenin, striktür oluştuktan sonra balon dilatasyon ve kesici balon dilatasyon yapmanın striktür tedavisinde ve kilo kaybına etkilerini araştırmaktır.Kırk rat beş gruba ayrılmıştır. Kostik özofajial yanıklar gehano tarafından tariflendiği şekilde gerçekleştirilmiştir. Grup K'ya sadece salin verilmiştir. Grup Y hasarlanmış ve tedavi edilmemiştir. Grup B hasarlanmış ve 3. ve 4. hafta balon dilatasyon yapılmıştır. Grup KB hasarlanmış ve 3. haftada kesici balon tedavisi uygulanmıştır. Grup S hasarlanmış ve hasarın hemen sonrasında aynı seansda silikon stent yerleştirilmiştir. 6. haftada distal özofajial segmentlerde stenoz indeksi (Sİ), kollajen depolanması ve hidoksiprolen (HP) içerikleri belirlenmiştir. İstatistiksel analiz yapılmıştır. Kilo kaybı Grup Y haricinde sadece grup B tespit edilmiştir ( 238,87 ± 15,95 gr iken 233,83 ± 19,01 gr). Fakat bu kilo kaybı Grup Y kadar ağır değildir. Sİ açısından gruplar incelendiğinde Grup Y ile Grup B arasında Grup B lehine anlamlı fark mevcuttur. Grup Y ile Grup KB arası işlem öncesi kilolar arasında istatistiksel fark olmamasına rağmen ( p=0,318 p>0,05) işlem sonrası kilolar arasında istatistiksel fark saptanmıştır. (p=0,002 p<0,05) Grup KB'nin Sİ Grup Y ile karşılaştrıldığında istatistiksel olarak düşük bulunmuştur. Grup S'deki kilo alımları Grup K ile benzerken, Grup Y'ye göre istatistiksel olarak anlamlı yüksektir ve si yine Grup Y'ye göre düşüktür.Sonuçta korozif özofajial yanıklarına bağlı gelişen striktürleri önleme ister Sİ ister kilo alımı düşünülerek değerlendirme yapıldığında stentleme ve striktür sonrası kesici balon dilatasyonu uygulaması istenen etkiyi göstermektedir. Bu yüzden klinik uygulanabirliği vardır. Fakat başka deneyler ve insan çalışmaları ile desteklenmelidir.
Elazığ ili ilköğretim öğrencilerinde (7-14 yaş) kist hidatik prevelansının ultrasonografi ile belirlenmesi ve risk faktörlerinin araştırılması
Echinococcus granulosus, önemli bir halk sağlığı problemine neden olan bir parazittir. Kistik ekinokokkozis (KE) olarak adlandırılan larval formu yaşamı tehdit eden zoonotik bir hastalık olup dünyanın birçok bölgesinde görülmektedir. Bu çalışma, bir bölgede örnekleme metodunun yardımıyla portable US kullanarak epidemiyolojik bir saha taraması yaparak Elazığ ili merkez ve bazı ilçelerinde KE'nin ilköğretim çocuklarında yayılışını ve risk faktörlerini araştırmak amacıyla yapılmıştır. Bunun yanı sıra enfekte vakaların tedavisi ve çocukların KE hakkında bilgilendirilmesi de amaçlanmıştırÇalışma, Elazığ ili ve ilçelerindeki 7-14 yaş arasındaki ilköğretim öğrencilerinde örnekleme metoduyla yapılmıştır. Karın organlarının taranması amacıyla convex transduserli portable US (3.5 MHz) kullanılmıştır. Öğrenciler ayakta durur pozisyonda uzman bir radyolog tarafından taranmış ve özellikle karaciğer, dalak, pankreas ve böbrekler incelenmiştir. KE ile ilgili risk faktörlerini ve sosyodemografik özellikleri belirlemek amacıyla öğretmenlerin de yardımıyla öğrencilere birer anket formu verilmiş ve doldurmaları istenmiştir. Bütün veriler SPSS 15.0 istatistik programında değerlendirilmiş, istatistik analizler sırasında yerine göre fisherin exact testi ve ki kare testi de uygulanmıştır.Bu çalışma ile yaşları 7-14 arasında değişen 2500 ilköğretim öğrencisi KE yönünden taranmış ve anket formu verilmiş, bunların 2314'ü anket formunu doldurup geri getirmiştir. Bu çocukların 1098'i (%47.5) merkezdeki 6 okuldan ve 1216'sı (%52.5) da taşradaki 6 okuldan oluşmuştur. Taraması yapılan öğrencilerin 1217'si erkek ve 1097'si de kız çocuklarından oluşmaktaydı. Yapılan US taraması sonucunda beş (%0.2) çocukta KE yönünden pozitiflik saptanmış, bunların dördünün taşradan ve birinin de merkezden olduğu belirlenmiştir. Üç karaciğer ve iki sağ böbrek kisti tespit edilmiş, başka bir çocukta ise anket formuna verdiği yanıtlar neticesinde önceden akciğer KE ameliyatı geçirdiği belirlenmiştir. Bu vaka da sayıldığında toplam prevalans %0.24 olmuştur. KE'li 6 öğrencinin ikisi 10, biri 13 ve üçü de 14 yaşında olup ikisi kız ve diğer dördü ise erkekti. Bütün vakalar takip altına alındı ve serolojik (IHA) olarak da pozitif bulundular. Karaciğer kistli bir vaka PAIR (puncture, aspiration, injection, and re-aspiration) tekniği ve albendazol tedavisi ile tedavi edilirken, diğer iki karaciğer kistli vaka ile önceden ameliyat edilen vakaya albendazol tedavisi uygulandı. Böbrek kistli iki vaka ise periyodik takibe alındı.Sonuç olarak, ilköğretim öğrencilerinde KE prevalansının %0.24 olarak bulunması ve prevalansın yaşla birlikte artması bu enfeksiyonun Elazığ ile merkez ve ilçelerinde önemli bir halk sağlığı problemi olduğuna işaret etmektedir. Bu nedenle bölgede KE odaklı bir kontrol programının uygulanması gerekmektedir. Doktorlar, Veteriner Hekimler, politikacılar ve kanaat önderleri bu programa katılmalı, enfekte vakalar tedavi edilmeli, toplum eğitilmeli, kasaplık hayvanların kontrolsüz kesiminin önüne geçilmeli, enfekte organlar köpeklere verilmemeli ve sokak köpeklerinin kontrol altında tutulması gibi tedbirler alınmalıdır.
Elazığ bölgesinde ilköğretim çağındaki çocuklarda (7-12 yaş) enürezis sıklığı ve eşlik eden ürolojik patolojilerin araştırılması
Enürezis, mesane kontrolünün kazanılmış olması gereken yaşta, yani beş yaşından sonra istemsiz olarak gece idrar kaçırmadır. Enürezis, çocukluk döneminin en yaygın kronik sorunlarından biri olup çocukluk çağında en sık karşılaşılan ürolojik problemdir.Bu çalışma; Elazığ il merkezindeki ilköğretim 1-5. sınıf öğrencilerinde enürezis sıklığını ve enürezise etkisi olan faktörleri ortaya koymak amacıyla yapılan kesitsel bir çalışmadır. Nisan-Haziran 2007 tarihleri arasında, Elazığ il merkezinde, basit rastgele örnekleme yöntemi ile, 6-15 yaş arası 945 erkek, 943 kız olmak üzere toplam 1888 öğrenci seçildi. Bu öğrencilere ekte belirtilen anket formu (Ek 3) uygulandı. Tüm vakaların ayrıntılı öyküleri alındı, fizik muayeneleri ve laboratuvar incelemeleri yapıldı. Bulgular ki-kare testi ile değerlendirildi.Enürezisin, Elazığ ilinde belirtilen yaş aralığındaki çocuklarda, erkeklerde kız çocuklarından daha fazla olmak üzere, %18.6' oranında görüldüğü ve yaşla beraber oranın azaldığı saptandı. Sünnet olanlarda enürezis sıklığının azaldığı, gelir düzeyi ile enürezis arasında ters ilişkinin olduğu bulundu. Enürezisin okul başarısını azalttığı, çocukların daha saldırgan ve hırçın oldukları, bunlarda uyku problemleri de olduğu belirlendi.Enürezis ile ilişkili olabilecek diğer bağımsız değişkenler incelendiğinde; cinsiyet, kardiyak patoloji, ailede benzer hikaye, gaita kaçırma, idrar yolu enfeksiyonu, uyumadan önce sıvı gıda alımı ile anlamlı ilişki saptanmış (p<0.05).Sonuç olarak; enürezis sıklığının literatüre göre ilimizde yüksek olduğu anlaşılmıştır. Enürezis ile sünnet, sünnet yaşı, ailede epilepsi öyküsü ve kardiyak üfürüm birlikteliği gibi çeşitli etkenlerin daha detaylı araştırılması gerekmektedir.
Spina bifidalı hastalarda metilen tetrahidrofolat redüktaz (MTHFR), Paıred-BOX3 (PAX3) ve Transkripsiyon Faktör2 (TEAD2) gen polimorfizmlerinin araştırılması
Bu çalışmada, Spina Bifidalı (SB) hastalarda Metilen Tetrahidrofolat Redüktaz (MTHFR), Transkripsiyon Faktör2 (TEAD2) ve Paired-Box3 (PAX3) polimorfizmlerinin genotip ve allel sıklıklarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Çocuk Cerrahisi polikliniğine başvuran ve spina bifida tanısı konulan 67 hastanın anamnez, fizik muayene ve rutin tetkikleri yapıldı. Sakral muayene bulgusu normal 80 kişilik kontrol grubu oluşturuldu. Çalışma ve kontrol grubundan alınan kan örneklerinde MTHFR, TEAD2 ve PAX3 gen polimorfizmleri araştırıldı. Her olgunun demografik özelliklerini ve klinik öykülerini içeren detaylı bir anket yapıldı.Hasta grubunda (n= 67), 26 kız (%38.8), 41 erkek olgu (%61.2) vardı. Ancak hastaların dört tanesi çalışmamız devam ederken kaybedildi. Hastaların yaş ortalamaları 2.46 ± 3.22 yıl, (1 ay - 18 yaş), kızların yaş ortalaması 2.52 ± 3.80 yıl (1 ay - 18 yaş arası) erkeklerin yaş ortalaması 2.42 ± 3.22 yıl ( 1 ay - 14 yaş), arasındaydı. Anne yaşlarına baktığımızda yaş ortalamaları 28.15 ± 4.71 yıl (19 - 44 yaş) idi. Spina Bifidalı (SB) olan hastaların ikisi meningosel (%3), 65'i meningomyelosel (%97) idi. Hastaların annelerinin 16 tanesinde (%23.9) abortus öyküsü, 18 annede (%26.9) akrabalık öyküsü bulunduğu tespit edildi. Hastaların 14 (%20.9) tanesinin ailesinde başka konjenital anomalili yakını varken, konjenital anomalilerin 8 (%57.1) tanesinde NTD mevcuttu. NTD olan bebeklerin annelerinin gebelikte ilaç kullanımı 11 (%16.4) hastada varken, 56 (%83.6) hastada yoktu. Bölge hastanesi konumunda olan Fırat Üniversitesi hastanesine getirilen hastaların 37 (%55.2) tanesi Elazığ'dan, geriye kalan 30 (%44.8) hasta da çevre illerden gelen hastalardan oluşmaktaydı.Sonuç olarak NTD etyopatogenezinde içinde genetik faktörlerin de rol oynadığı multifaktöryel olaylar rol oynamaktadır. Yapılan bu çalışmada bölgemizde, NTD gelişiminde PAX3 allel sıklıklarındaki değişikliklerin etkili olabileceğini düşünmekteyiz. Bu allel sıklığının oluşmasında ise çevresel faktörler etkili olmuş olabilir. Bu açıdan SB nin etyolojisinin aydınlatılmasında daha fazla araştırma yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.Anahtar kelimeler: Spina bifida, gen polimorfizmi, MTHFR, TEAD2, PAX3
Deneysel olarak künt böbrek yaralanması oluşturulmuş ratlarda idrar N-asetil-ß-D glukozaminidaz (NAG) düzeylerinin araştırılması
Bu çalışmada, idrar N-asetil-ß-D glukozaminidaz (NAG) düzeylerinin, künt böbrek yaralanmalarının tanı ve takibinde kullanılabilirliği araştırıldı.Yirmi Sprague-Dawley cinsi genç-erişkin rat 10'arlı iki gruba ayrıldı. Sham grubunda genel anestezi altında orta hat insizyonuyla sol böbrek eksplorasyonu yapıldı. Travma grubunda sol böbrek eksplore edildikten sonra özel olarak hazırlanmış 30 cm yüksekliğindeki borudan 20 gr ağırlık böbrek üzerine düşürüldü. İzole yaralanma makroskopik olarak gözlemlendi. İşlem sonrası ratlar metabolik kafeslerine konularak takibe alındı. Her iki grupta da işlem öncesi ve işlem sonrası 0-6, 12-24, 24-36, 36-48 saatler arasında strip ile idrar tetkiki, idrar NAG ve kreatinin (Cr) düzeyleri için metabolik kafeslerde toplanan idrar örnekleri alındı. İşlem öncesi bazal değerleri ile karşılaştırılacağı için ayrı bir kontrol grubu oluşturulmadı. 48. saatin sonunda her iki gruptaki ratlar yüksek doz anestezik ile sakrifiye edilerek histopatolojik inceleme için böbrekleri çıkarıldı. İstatistiksel analiz Mann-Whitney U ve Kruskall Wallis testleri ile yapıldı.Travma oluşturulan böbreklerin makroskopik incelemelerinde; 4'ünde grade II, 6'sında grade III yaralanma olduğu, histopatolojik incelemelerinde ise travmaya bağlı beklenen patolojik değişikliklerin oluştuğu görüldü. Sham grubundaki böbreklerde patolojik bulgu izlenmedi. İşlem sonrası travma grubundaki ratların hepsinde ilk 6 saatte makroskopik hematüri izlendi. Sham grubunda hematüri yoktu.Travma grubunda 0-6, 12-24, 24-36, 36-48 saatler arasındaki (113,00±45,109; 14,703±13,962; 10,027±10,362; 8,253±7,294) idrar NAG/Cr düzeyleri işlem öncesi kontrol değerlere (2,659±0,840) göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Sham grubunda ise sadece 0-6 saatteki idrar NAG/Cr düzeyleri (69,366±51,618) işlem öncesi kontrol değerlere (3,213±1,392) göre anlamlı olarak yüksekti. Her iki grup karşılaştırıldığında, 0-6 saatteki NAG/Cr düzeylerindeki artış travma grubunda anlamlı olarak daha fazlaydı.İzole künt böbrek yaralanmalarından sonra erken dönemde idrar NAG düzeyleri anlamlı olarak yükselmektedir. NAG düzeylerinin künt böbrek yaralanmalarında bir ölçüt olarak kullanılabilirliği için daha kapsamlı ve klinik çalışmalarla geliştirilmesi gerekmektedir.Anahtar kelimeler: Böbrek yaralanması, travma, NAG, deneysel çalışma
Çocuklarda göğüs ve karın travmaları
Çocukluk çağı ölümlerinin başta gelen sebeplerinden birinin travma olmasa., bu konuya olan ilgiyi her geçen gün arttırmak tadır. Bizi çeşitli travma nedenleri ile çeşitli organ yaralanmaları meydana gelen ve değişik zamanlarda kliniğimize başvuran hastaların durumlarını değerlendirmek ve travma konusundaki ye rimizi saptamak istedik. '... Genel bilgiler bölümünde; pulmoner kontüzyon, pnömotorakş,,.... hemotoraks, travmatik asfiksi, kalp tamponadı, cild.altı arafizemi, ile göğüs duvarı, trakeo-bronşial ağaç ye...diafragmayı.ilgilendi ren göğüs yaralanmaları, dalak, karaciğer, pankreas, gas tro -intestinal kanal, üriner sistem ve karın, içi büyük damar yaralan maları hakkında kısa açıklamalar yapılmıştır. Bir Ocak 1977- bir Temmuz 1983 tarihleri arasında Ç.Ü Tıp Fakültesi çocuk Cerrahisi Kliniğine göğüs ve karın travması sonucu başvuran 390 hasta; yıllara göre dağılıra, yaş, cins, travma nedenleri, travma anında yapılan iş, semptom ve işaret ler, fizik bulgular, parasentes bulguları, laboratuar bulgu ları, travmanın oluşturduğu lezyonlar, komplikasyonlar,,hastanede yatış süresi -4.1e mortalitenin; yaş grupları, travma ile hastaneye başvuru arasındaki süre ve ek sistem yaralanmaları ile ilgisi gibi parametrelere göre incelenmiştir. Yukarıdaki parametrelere göre; son üçbuçuk yılda travmalı çocuk sayısının arttığı özellikle altı-yedi yaş grubu ile erkek çocuklarının sık travmaya uğradığı anlaşılmıştır. Trafik kazası ve damdan düşmeler. kunt, ateşli silahlar ise penetran travmanın en sık nedenleri olmuştur. Travma, çoğunluk oynarken meydana gelmiş, uyurken damdan düşme sonucu gelişen travma türü dikkâti çekmiştir. Sık rastlanan semptomları göğüs ve karın ağrısı, dispne, takipne, karın şişliği ve hematüri olmuştur. Göğüs trav malılarda akciğer, karın travmalılarda ise barsak seslerinde azalma gözlenmiştir. Karında hassasiyet ve defansken sık saptanan fizik bulgular olmuştur. Röntgen tetkiklerinin' yanısıra parasen- tesin % 96.1 oranında doğru sonuç vermesi tanıda yardımcı olmuş tur. Göğüs travmalılarda? Hemopnömotoraks, pulmoner kontüzyon, pnömotoraks ve diafragma rüptürü, karın travmalılarda ise -dalak, retroperitoneal bölge, gas troVin testinal kanal, karaciğer ve üriner sistem yaralanmaları sık görülmüştür. MortaliteO infant ve oyun çocuklarında, travmadan sonra hastaneye erken getirilenlerde ve ek sistem yaralılarda yüksek bulunmuş tur. Serimizde genel mor- talite % 7, 9 olarak bulunmuştur. Tartışma bölümünde, özellikle travma şekli ve nedenleri, travmanın oluşturduğu göğüs ve karın lezyonları ile mortalite sonuçları literatür verileri ile karşılaştırılmış, kendi seri- mizdeki hastalar ve yörenin özelliklerine göre sonuçlar çıkartılmayâ çalışılmıştır. Sonuç olarak son üçbuçuk yılda travmalı hasta sayısının arttığı/ yaş ortalamasının 7. 6 olup travmanın 7-15 yaş grubun da yoğunlaştığı/ erkek çocukların kızlara göre daha sık travmaya uğradığı, karnın göğuse göre daha fazla yaralandığı/ kunt trav maya daha sık rastlandığı/ çocukların en çok oyun sırasında ka zaya uğradığı/ en sık rastlanan semptomların karın ağrısı ve göğüs ağrısı, fizik bulguların ise taşikardi, akciğer ve barsak seslerinde azalma, karında hassasiyet ve defansın olduğu^para» sentezin % 96,1 oranında müsbetliği/ radyolojinin tanıda yardım cı olduğu/ en sık rastlanan göğüs yaralanmasının hernopnömotoraks ve pulmoner kontüzyon olup karın organlarından İse en sık dala- ğın yaralandığı/ yara enfeksiyonunun en fazla görülen komplikas- yon olduğu hastaların ortalama hastanede dokuz gün yattıkları/ mortalitenin, infant ve oyun çocuklarında travmadan sonra hasta neye erken getirilenlerde, ek sistem yaralanması olanlarda yüksek olduğu anlaşılmıştır.
Hirschsprung hastalığının tedavisinde Swenson ve Soave yöntemlerinin karşılaştırılması
ÖZET Çukurova üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Ana Bilim Dalx'nda, Hirchprung hastalığı tedavisinde uygulanan Swenson ve Soave ameliyatlarının olumlu ve olumsuz yönlerini ortaya koymak amacıyla bu çalışma yapıldı» Genel bilgiler bölümünde Hirschsprung hastalığı tanımla narak; görülme sıklığı, patolojisi, klinik bulguları ve tanı yöntemleri hakkında kısa bilgiler verildi. Cerrahi tedavi tek niklerinin gelişimi ile klasik ameliyat yöntemleri olan Swen- son* Duhamel ve Soave ameliyatlarının beğenilen ve eleştirilen özellikleri anlatıldı. Swenson grubunda 12, Soave grubunda ise sekiz hastanın; ameliyat öncesi klinik durumları, ameliyat süreleri ve ameliyat sırasındaki kan kayıpları* erken ve geç komplikasyoniarı, aganglionik segment uzunlukları ile komplikasyon ilişkileri, geç postoperatif devrede uygulanan grişimleri, ameliyatların gelişme üzerindeki etkileri, postoperatif röntgen çalışmaları ve son durumları karşılaştırıldı. Bu değerlendirmelerden ? Soave ameliyatının kliniğimizde- 61 daha kxsa sürede uygulandxğx# ancak daha fazla kan kaybxna yol açtxğx> her iki gruptaki hastalarxn da ameliyat sxrasxnda eşit sürelerde hastanede yattıkları* kxsa aganglionik segmentil ol- gularxmxzda Swenson«. uzun aganglionik segmentli olgularımızda ise Soave tekniği ile daha başar xlx sonuçlar aldigxmxz ortaya çxktx o Pelvik abse ya da kaf absesinin Swenson grubunda ciddi strüktürlere yol açarken Soave grubunda rektal strüktürlere yol açmadığı, bu gruptaki strüktürlerin hastalarxn kontrollere gelmeyi sinden kaynaklandxgx saptandx» Hastaların ameliyat öncesi durumlarının ameliyat sonuçla» rina yansıdığı, erken ve geç komplikasyonlar açış xn dan iki grup arasxnda belirgin fark olmadxgx, her iki ameliyatın da gelişme üzerindeki olumlu etkisi ortaya kondu» Her iki gruptaki hastalarımızda da literatüre uyumlu ba şarılı sonuçlar alındığı; cerrahi eğitim veren kliniğimizde* iki tekniğinde aynı ölçülerde başarılı olarak uygulandığı anlaşıldı.
Tek taraflı üreteropelvik darlık oluşturulan sıçanlarda enalaprilin renal rezistif indeks, idrar elektrolitleri ve böbrek dokusu TGF ß-1 düzeylerine etkisi
Üreteropelvik bileşke (UP) tıkanıklığı, çocukluk çağı hidronefrozlarının en sık sebebidir. Bu çalışmada tek taraflı UP darlık oluşturulan sıçanlarda enalapril tedavisi öncesi ve sonrası renal arteriyel rezistif indeks (ARİ) ölçümleri ve idrar elektrolit düzeyleri değerlendirildi. Aynı zamanda; böbrek dokusunun tıkanıklığa mRNA TGF-ß1 cevabı, enalaprilin bu cevaba etkisi ve dolayısıyla tübülointerstisyel fibrozis oluşumunu engelleyip engellemediği araştırıldı.Bu çalışmada 30 adet Wistar-albino sıçan her grupta 6 hayvan olacak şekilde rasgele 5 gruba ayrıldı; Sham (S) grubuna sadece laparotomi yapıldı. Tedavi (E) grubuna cerrahi girişim yapılmadan sadece 2 hafta oral enalapril tedavisi (200 mg/kg/gün) verildi. UP darlık (UP) grubunda tek taraflı orta derecede parsiyel kronik UP darlık oluşturuldu, fakat enalapril tedavisi verilmedi. UP darlık ve tedavi (UPE) grubunda ise tek taraflı orta derecede parsiyel kronik UP darlık oluşturularak 2 hafta enalapril tedavisi (200 mg/kg/gün) verildi. Tüm gruplardan 24 saatlik idrarlar toplandı. Grup E'ye tedavi öncesi ve bitiminde, grup UPE'ye ise darlık oluşturulmadan önce, orta derece parsiyel kronik UP darlık oluştuktan sonra ve tedavi bitiminde ARİ ölçümleri gerçekleştirildi. İntrakardiyak ponksiyon ile kan alınarak sakrifiye edilen hayvanların sol böbrekleri mRNA TGF-ß1 düzeylerini değerlendirmek için çıkartıldı.Bu çalışma ile orta derecede parsiyel kronik UP darlık oluşturulan sıçanlarda enalaprilin ARİ değerlerini azaltarak BKA'nı, idrar konsantrasyon ve dilüsyon özelliklerinin bozulmasını engelleyerek böbrek tübül fonksiyonlarını koruduğu gösterildi. Böbrek dokusu mRNA TGF-ß1 düzeyleri açısından anlamlı fark saptanmadı. Bunun yanı sıra ARİ ölçümlerinin hidronefrozun obstrüktif karakterini ortaya koymada yararlı olduğu bulundu.
Aortik karboksipeptidaz benzeri protein (AKBP) ve Wilm's tümörü1 protein(WT1) genlerinin çocukluk yaş grubunda görülen kasık bölgesi problemleri üzerine etkileri
Çocukluk çağında kasık bölgesinin fıtık, hidrosel (H) ve inmemiş testis (İNT) gibi cerrahi problemleri sık görülmektedir ve hala nasıl oluştukları bilinmemektedir. Son yıllarda bu konuyu açıklamaya yönelik ülkemizden ve yurt dışından birçok çalışma yayınlanmaktadır. Bu çalışmada kız ve erkek kasık fıtığı (KF), H ve İNT keselerinde aortic carboxypeptidase-like protein (AKBP) ve Wilms Tümör 1 (WT1) aktivitesi araştırılmıştır.Etik kurul onayını takiben ameliyat sırasında alınan kız ve erkek KF, H ve İNT keseleri serum fizyolojik ile yıkanarak %10 formaldehid içerisinde saklandı. Kontrol grubu için laparotomi sırasında alınan periton örnekleri kullanıldı. Her gruptaki altışar örneğe immün histokimya boyaması yapılarak kan damarlarındaki düz kasta, hücre dışı matriste (HDM) ve epitelde AKBP ve WT1 tutulumu 1'den 5'e kadar sırasıyla belli belirsiz, hafif, orta, kuvvetli ve çok kuvvetli olacak şekilde derecelendirildi. Ayrıca tutulumun bölgesel ya da yaygın olup olmadığı değerlendirildi. Sonuçlar X2 testi ile karşılaştırıldı, p<.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Kontrol grubuna göre tüm çalışma gruplarında AKBP ve WT1 tutulumu istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. AKBP aktivite artışı diğerlerine göre en fazla erkek KF ve İNT, sonra sırasıyla kız KF ve H örneklerinde saptandı (p<.05). WT1 için ise, yüksek bulunmasına rağmen gruplar arasında fark yoktu.AKBP'deki artışın daha çok kasık bölgesindeki periton açıklığına sekonder olduğu, WT1'in ise epitel-mezenşim dönüşümünde rol oynayarak etki yaptığı düşünüldü. Bu çalışmada ilk kez kasık bölgesinde AKBP ve WT1 etkisi gösterilmiştir. Bu etkilerin gelecekte daha ileri çalışmalarla araştırılması uygun olacaktır.
Çocuklarda karaciğer kist hidatiklerin retrospektif analizi
Amaç: Bu çalışmamızda, karaciğer kist hidatiği nedeniyle kliniğimize başvuran çocuk hastaların klinik ve demografik özelliklerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal-Metod: Bu çalışma retrospektif tip III tanımlayıcı bir çalışmadır. Çalışmaya 1 ocak 2010-30 aralık 2022 yılları arasında kliniğimizde tanı ve tedavileri yapılan 214 karaciğer kist hidatik hastası dahil edilmiştir. Hastaların verileri geriye dönük tarandı. Hastalar grup 1 (medikal tedavi) ve grup 2 (PAİR + Cerrahi) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hastaların yaş, semptomları, tanıları, laboratuvar parametreleri, tanı metodları, tedavi yöntemleri ve sonuçları değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamıza %56'sı (n=119) kadınlardan oluşan toplam 214 hasta dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 11.05±3.83 yıl [range: 1-18] bulundu. Çalışmamızda toplam 361 hidatik karaciğer kisti saptandı. Hastaların %68'inde (n=145) tek kist, %18'inde iki kist (n=39), %6'sında üç kist (n=13) ve %8'inde ise dört ve üstü (n=17) karaciğer kisti saptandı. Hastaların %86'sında (n=184) izole karaciğer kisti saptandı. Yirmi hastada karaciğer + akciğer, 5 hastada karaciğer + dalak, 2 hastada karaciğer + intraabdominal, 1 hastada karaciğer + böbrek, 1 hastada karaciğer + böbrek + beyin ve 1 hastada karaciğer + rektus kası kisti saptandı. Hastaların %55'inde eozinofil, %37'sinde direkt bilirübin, %28'inde ALT, %22'sinde AST, %17'sinde GGT ve %5'inde amilaz yüksekliği saptandı. Kistin tipi başvuru anında WHO sınıflamasına göre; %46'sı CE 1, %11'i CE 2, %15'i CE 3A, %12 CE 3B, %11'i CE 4 ve %5'i CE 5 idi. Hastaların %66.8'inde kistler sağ tarafta, %21'i sol tarafta ve %12.1'i hem sağ hem sol tarafta lokalize idi. Kistlerin %33.6'sı (n=72) küçük boyutlu (<5 cm), %45.3'ü orta boyutlu (5-10 cm) ve %21.1'i (>10 cm) boyutlu idi. Ortalama kist boyutu ise 66.97±34.23 mm, [median= 60; range: 8-180]. Hastaların %66'sı (n=142) non-operatif takip edildi. Bu hastaların %76'sı albendazol tedavisi ile izlenmekteyken %24'ü tedavisiz (watch & wait) izlendi. Watch & wait (CE 4-5) hastalar çıkarıldığında tedavi ihtiyacı olan hasta sayısı 180 idi. Yüz seksen hastanın %40'ına operatif ve %60'ına non-operatif tedavi uygulandı. Yirmi sekiz hastaya PAİR yapıldı. PAİR yapılan hastalardan biri tedaviden fayda görmeyince daha sonraki süreçte hastaya açık cerrahi yapıldı. Bir hastaya bir yıl arayla iki defa PAİR yapıldı. Kırk dört hastaya cerrahi (laparoskopi=7, laparotomi=37) yapıldı. EMR ve EMR indeksinin sırasıyla, multiple kist prediksiyonu için eğri altında kalan alan 0.819 ve 0.820; cut-off değeri 0.86 ve 1.5; duyarlılık 88% ve 88%, özgüllük 64% ve 64% hesaplandı. GGT ve GGT indeksinin sırasıyla, büyük kist (>10 cm) prediksiyonu için eğri altında kalan alan 0.757 ve 0.757; cut-off değeri 18 ve 74; duyarlılık 86% ve 85%, özgüllük 63% ve 63% hesaplandı. EMR kistin unilateral-bilaterallik durumunu tahmin edebilir. EMR, AUC: 0.80 ve cutt-off: 1.13 seçildiğinde duyarlılık %85 ve özgüllük %65 bulundu. Sonuç: Çocuklarda karaciğer kist hidatiğinin tedavisinde cerrahi yaklaşım önemlidir. Tanıda halen birtakım zorluklar vardır. Kist sayısı, kistin boyutu ve kistin lokalize olduğu lob sayısının prediksiyonunda laboratuvar kan sonuçları ve geliştirilen indeksler yardımcı olabilir.
Kolostomi yapılmış tavşanlarda kolostominin distalinde kalan barsak segmentlerinde kolinerjik ve nitrerjik sistemlerdeki değişiklikler
ÖZETKolostomi, çocuk ve yetişkinlerde birçok hastalığın tedavisi sırasında geçici veyakalıcı olarak kullanılan bir cerrahi yöntemdir. Çocuklarda Hirschsprung hastalığı ve anorektalmalformasyon gibi konjenital hastalıkların tedavisinde çok evreli ameliyatların ilk aşamasıolarak, kolorektal ameliyatlar sonrasında anastomoz kaçağını engellemek amacıyla veyagecikmiş kolon perforasyonu gibi durumlarda acil şartlarda kullanılabilmektedir. Çocuklardagenellikle geçici bir süre için kullanılan kolostominin distalindeki fonksiyon dışı kalansegmentlerde motiliteyi etkileyen yolaklarda herhangi bir değişikliğin olup olmadığıbilinmemektedir. Bu çalışmada, kolostominin distalinde bir süre işlev dışı kalan barsaksegmentindeki kolinerjik ve nitrerjik sistemler fonksiyonel olarak invitro yöntem ile incelendi.Bu çalışmada ağırlıkları 2000-2500 gr arasında değişen 20 adet erkek Yeni-ZelendaAlbino tavşan kullanıldı. Tavşanlara iki aylıkken genel anestezi altında steril şartlardasigmoid kolostomi yapıldı ve distal uç Hartmann poşu şeklinde karına bırakıldı. ki aylıkbekleme süresini takiben kolostomi yapılan tavşanlar, barsak segmentleri invitro deneylerdekullanılmak üzere çıkartıldıktan sonra sakrifiye edildiler. Kontrol grubunda ise, 4 aylıkhayvanlar kullanıldı.Bu çalışmada deneyler, distal kalın barsaktan hazırlanan izole sirküler düz kas stripleriile organ banyolarında invitro olarak yapıldı. Çalışmada ekzojen KCl ve papaverin verilereksirküler düz kasların sırasıyla kasılabilirliği ve gevşeyebilirliği değerlendirildi. Ardındanguanetidinli ve indometazinli ortamda değişen frekans, voltaj ve sürelerde uygulananelektriksel alan uyarısı (EAU) ile kas striplerinin nörojenik yanıtları değerlendirildi. Buyanıtların nörojenik kaynaklı olduğu ise, ortama tetrodotoxin eklenmesini takiben kaybolmasıile anlaşıldı. Takiben, EAU çalışmaları atropinli, L-NAME'li ve atropin ile birlikteL-NAME'li ortamda tekrarlanarak elde edilen yanıtlar karşılaştırıldı. En son olarak,postsinaptik reseptörlerden oluşacak etkiyi değerlendirmek için ortama karbakol eklenerekkasılma; Sodyum nitroprussiat(SNP), sildenafil ve L-arginin eklenerek gevşeme yanıtları eldeedildi.Sonuçta, kolostominin distalinde kalan barsak segmentinde makroskopik olarak atrofigelişmesine rağmen, kolon sirküler düz kaslarının kasılabilirliği ve gevşeyebilirliğideğişmemektedir. Ancak kolostominin distalindeki kolonda, presinaptik uçtan sinir uyarımınabağlı asetilkolin, nitrik oksit ve nöropeptidler gibi nörotransmitterlerin salıverilmesininazaldığı gözlenmiştir. Dolayısıyla her ne kadar kolonun düz kas yapısı kolostomiaçılmasından etkilenmemekte ise de kolonda nörotransmisyon bozulduğu için kolostominindistalindeki kolonda motilite bozukluğu olmaktadır. Ancak bu çalışmamızda gösterdiğimizmotilite bozukluğunun, düzelip düzelmediği, düzeliyorsa da ne kadar zaman içinde normaledöndüğünü araştırmak için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Çocuklarda cerrahi yapılan vezikoüreteral reflü hastalarının retrospektif değerlendirilmesi.
Amaç: Bu çalışmanın amacı, vezikoüreteral reflü (VUR) nedeniyle cerrahi tedavi uygulanan çocuk hastaların klinik ve radyolojik bulgularını retrospektif olarak değerlendirmektir. VUR, idrarın mesaneden üst üriner sisteme geri kaçışı olarak tanımlanır ve çocuk ürolojisinde yaygın olarak karşılaşılan bir durumdur. Bu patoloji, idrar yolu enfeksiyonu, renal skar, hipertansiyon ve kronik böbrek yetmezliğine yol açabileceğinden, erken tanı ve tedavi büyük önem taşımaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı'nda 2015-2023 yılları arasında VUR tanısı ile cerrahi tedavi gören çocuk hastaların dosyaları incelenerek gerçekleştirilmiştir. Hastaların demografik verileri, cerrahi öncesi ve sonrası klinik bulguları, görüntüleme sonuçları ve tedavi süreçleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmada, VUR tanısı ile cerrahi tedavi uygulanan 314 çocuk hastanın verileri incelenmiştir. Hastaların yaş ortalaması 6.3 yıl olup, %60'ı kız, %40'ı erkektir. Hastaların %75'inde tek taraflı, %25'inde ise çift taraflı VUR saptanmıştır. Cerrahi tedavi öncesi en sık görülen semptomlar sık idrar yolu enfeksiyonu (%85), idrar kaçırma (%50) ve karın ağrısı (%40) olarak belirlenmiştir. Cerrahi tedavi sonrası hastaların %90'ında semptomlarda belirgin düzelme gözlenmiştir. Ayrıca, radyolojik olarak VUR derecesinde azalma ve renal skar oluşumunda gerileme saptanmıştır. Tartışma: VUR'un tedavisinde cerrahi yöntemler, yüksek dereceli reflü ve medikal tedaviye yanıt vermeyen hastalarda etkili bir seçenek olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışmamızda, cerrahi tedavi sonrası hastaların büyük çoğunluğunda klinik ve radyolojik bulgularda iyileşme görülmüştür. Bu bulgular, cerrahi tedavinin etkinliğini desteklemektedir. Sonuç: Vezikoüreteral reflü nedeniyle cerrahi tedavi uygulanan çocuk hastalarda, cerrahi müdahale sonrası semptomlarda belirgin iyileşme ve komplikasyon oranlarında azalma gözlenmiştir. Bu nedenle, yüksek dereceli VUR vakalarında cerrahi tedavi, etkin bir tedavi yöntemi olarak değerlendirilebilir. Erken tanı ve uygun tedavi yöntemleri ile böbrek hasarının önüne geçilmesi mümkündür. Anahtar Kelimeler: Vezikoüreteral reflü, çocuk cerrahisi, idrar yolu enfeksiyonu, renal skar, cerrahi tedavi.
Konjenital megakolon nedeniyle opere edilen hastaların sonuçları: tek merkez deneyimi
Amaç: Bu çalışmanın amacı konjenital megakolon nedeniyle opere edilen hastaların verilerini inceleyerek, postoperatif süreçte karşılaşılan komplikasyonları seçilen cerrahi teknikle ilişkisini değerlendirmektir. Hasta ve Yöntem: Kliniğimizde 1 Ocak 2010 ile 30 Eylül 2024 tarihleri arasında tedavi edilen toplam 131 Hirschsprung hastasının verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların tanı ve cerrahi yaşı, cinsiyet dağılımı, başvuru şikayetleri, aile öyküsü, gecikmiş mekonyum çıkışı, eşlik eden hastalıklar, aganglionik segment seviyesi ve aganglionik segment uzunluğu, cerrahi yaklaşım , uygulanan cerrahi teknikler, stoma açılması, ameliyat süresi, cerrahi aşama sayısı ve preoperatif enterokolit geçirme durumu incelenmiştir. Postoperatif dönemde erken komplikasyonlar ve geç komplikasyonlar, redo cerrahi gereksinimi ve nedenleri ile radyolojik bulgular kapsamlı bir şekilde analiz edildi. Elde edilen veriler gruplar arasında karşılaştırıldı. Ayrıca, çalışmamızda iki ayrı analiz yapıldı: biri yalnızca sol kolon tutulumuna sahip hastalara odaklanırken, diğeri tüm hastaları kapsıyordu. Bu analizler, risk faktörlerinin preoperatif enterokolit, postoperatif enterokolit, postoperatif darlık ve redo cerrahi gereksinimi gibi uzun dönem sonuçları öngörüp öngörmediğini değerlendirdi. Bulgular: Ortalama tanı yaşı 17,5 ay, definitif cerrahi sırasında ortalama yaşı ise 31,2 ay olarak saptanmıştır. En sık tanı, yenidoğan döneminde (%39,7) konulmuş olup, ikinci en sık tanı oranı 24 ay ve sonrası yaş grubunda (%16,8) gözlenmiştir. En sık başvuru nedeni kabızlık (%50), ardından ileus (%20) ve abdominal distansiyon (%16) olarak belirlenmiştir. Mekonyum çıkışında gecikme (>24 saat) hastaların %22'sinde kaydedilmiştir. Ek hastalıkların oranı %24,4 olup, en sık eşlik eden hastalık Trizomi 21 (%7) olarak saptanmıştır. Tercih edilen cerrahi teknikler ise Transanal Endorektal Pull-Through (TERPT) (%41), Swenson prosedürü (%38), Soave-Boley prosedürü (%15), ve Duhamel-Martin prosedürüdür (%6). Cerrahi yaklaşımlar arasında transabdominal yöntem %38, transanal yöntem %32, ve laparoskopi yardımlı transanal cerrahi ise %30 oranında kullanılmıştır. Erken dönem komplikasyonlar, hastaların %17,1'inde görülmüş ve en sık komplikasyonlar arasında anastomoz kaçağı (%4,7) ve ileus (%4,7) yer almıştır. Uzun dönem komplikasyonlar ise hastaların %32,8'inde kabızlık, %29'unda enkoprezis, %24,4'ünde darlık ve %18,3'ünde dermatit olarak raporlanmıştır. Cerrahi sonrası komplikasyonlar açısından Duhamel-Martin ve Soave-Boley gruplarında daha yüksek oranlar gözlenmiştir. Redo cerrahi gereksinimi %9,9 oranında tespit edilmiş ve en sık neden anastomoz kaçağı olarak kaydedilmiştir. Sonuç: Yapılan analizlerle konjenital megakolon hastalarının tanı, cerrahi tedavi ve komplikasyon süreçleri kapsamlı bir şekilde incelendi. Hastaların en sık başvuru nedenleri ve kullanılan cerrahi yöntemler detaylı bir şekilde değerlendirilerek, erken ve uzun dönem komplikasyonlar analiz edildi. Özellikle postoperatif darlık ve gelişme geriliği gibi faktörlerin redo cerrahi gereksinimindeki etkisi vurgulandı. Ayrıca, cerrahi yaklaşımlar arasında belirgin farklar ve risk faktörleri tanımlandı. Çalışmanın sonuçları, Hirschsprung hastalığının yönetimi ve tedavi süreçlerinin iyileştirilmesi için önemli bir rehber sunmakta ve gelecekteki klinik uygulamalara katkı sağlamaktadır.
Çocuklarda özofagus atrezili hastaların geç dönem sonuçları
Çalışmaya alınan 214 hastadan tarafımızca ameliyat edilen 187 hastanın 185'ine (%98,9) tek evreli veya aşamalı özofagoözofagostomi yapıldı. Uzun aralıklı atrezi olup definitif ameliyatı yapılmış olan 59 hastanın 57'sine (%96,6) ameliyat esnasında uzatma teknikleri ile (intraoperatif gerdirme, Livaditis miyotomisi, tübülarize üst poş flebi, midenin parsiyel toraksa çekilmesi) özofagoözofagostomi yapılabildi, sadece 2 hastada (%0,95) özofagus replasmanı (gastrik transpozisyon) yapıldı. Özofagoözofagostomi ile onarım yapılan hastalarda erken dönemde anastomoz darlığı (% 50,2), geç dönemde ise gastroözofageal reflü (% 52,2) en sık karşılaşılan komplikasyonlardı. Mortalite oranımız % 29,4 olarak hesaplandı. Prematürite, eşlik eden anomaliler, düşük doğum ağırlığı, VACTERL birlikteliği, kromozomal anomaliler, solunum desteği ihtiyacı, sepsis ve uzun aralıklı atrezi mortaliteyi etkileyen değişkenlerdi. Uzun dönemde en sık komplikasyonlar GÖR, büyüme ve gelişme geriliği, solunum sistemi sorunları, yutma güçlüğü, skolyoz ve toraks deformitesi, özofagus divertikülü idi.
Fötal iskemi-reperfüzyon modelinde heminin fötal karaciğer dokusuna olan etkilerinin deneysel olarak araştırılması
İzole sıçan vas deferensinin nörojenik kasılma cevapları üzerinde varikoselin ve varikosel cerrahi tedavisinde kullanılan palomo ve ivanissevich varikoselektomi yöntemlerinin etkisi
eyetilitrefni ed eli uğulkuzob etilitom snerefed sav uğudlo pebes ,liğed eli ineden relkilkişiğedığıtça loy etsimididipe ev sitset ecedas nilesokirav zımıraluglub karalo çunoS.idlide tipsetiğidritşeliyi ınıbavec amlısak zaf icnirib naluzob karalo zısmığab netkinket iharrec ,niniharrecicitlezüd nalıpay adnınay nunuB .udnulub iğidritşelkeçreg karaça loy arusuk rib iliglieli isemlirevılas PTA nikte adnıbavec amlısak zaf icnirib an'UAE unub ev ığıtça loy ayamlazarib adnıbavec amlısak snerefed sav farat laretalispi nilesokirav adnucunos nınamşılaÇ.idliridnelreğed ıralpavec amlısak şimnelküdni eli UAE nirelsnerefed sav nalırakıÇ .ıdnalugyuıralnoysarepo mahs ev hcivessinavI ,omolaP aburg çü reğid nekzamlıpay mişirig evaliaburg rib adralnaçıs naşulo iledom lesokirav lesyened arnos atfah tröD .udlurutşulo iledomlesokirav lesyened ednispeh nıralpurg reğid nekrılırakıç relsnerefed sav nızıskamlıpay mişirigiharrec ribçih adnuburg lortnoK .ıdlırya aburg 5 ılraşıtla naçıs kekre teda 03 alçama uB.rıdatkamalçamaiyemelecni inirelikte ikednirezü isetilitom snerefed sav niğinket ılkraf iki nalınallukednisivadet iharrec lesokirav ed meh nilesokirav meh ,amşılaç uB .ruttucvem amşılaçadıyas za koç neyeledri ınıralrusuk etilitom snerefed sav nakıç ayatro edlesokirav edrütaretiL.rıdıralrusuk etilitom snerefed sav ed ineden rib akşab ninetilitrefni etkilrib alnunuB.ridetkemlide lubak ığıtça loy eyetilitrefni karalo neden ayamnalrasah lamididipe ev relükitsetedridkat iğidemlitlezüd nilesokiraV .ridirib nednirelneden kıs ne ninisetilitrefni kekrelesokirav nalo tişe anuburg şay nikşire nemeh nemeh ığılkıs emlürög adnuburg şay naselodA.rudunoysatalid zökirav nirelnev kitamreps lanretni ev suskelp mrofinipmap ,lesokiraVTEZÖ.ridilemlidig anuloy emtlezüd iharrec edlesokirav ed niçi kamamça loy anıralkulkuzobetilitom snerefed sav radak uğudlo niçi kemellegne ınıbyak noyisknof relükitsetmenöd çeg adnuğudlunok noysakidne iharrec elneden uB .rıdatkamalğas inisemlirveçireg ninisikte zusmulo ikednirezü snerefed sav nilesokirav karalo zısmığab netkinket iharreced isemlitlezüd nilesokirav karalo iharrec adnınay nunuB .ridetkemelketsed unuğudlo neden
Kısa barsak sendromunda barsak adaptasyonu üzerine melatoninin etkisi
ÖZETBu çalışmada, %75 ince barsak rezeksiyonu yapılarak kısa barsak sendromu (KBS)oluşturulan sıçanlarda barsak adaptasyonu üzerine melatoninin etkisi araştırıldı.Her grupta 8 sıçan olacak şekilde dört grup oluşturuldu; sham (S), kontrol (KBS), KBS-E ve KBS-M. ?S? grubundaki sıçanlarda sadece ileoçekal kapağın 15 cm proksimalinden incebarsak kesilip primer anastomoz yapıldı. Diğer 3 gruptaki sıçanlarda Treitz'in 5 cm distali ileileoçekal kapağın 15 cm proksimali arasında kalan ince barsağın %75'lik kısmı rezekeedilerek KBS oluşturuldu. ki hafta boyunca, KBS-E grubuna 2ml %5 etanol/gün, KBS-Mgrubuna ise, 2ml solusyon olacak şekilde 300µg/kg/gün melatonin periton içine verildi. Bütüngruplardaki sıçanlar üç günde bir tartıldı. ki haftanın sonunda, geride kalan barsaklarçıkarılarak barsak uzunluğu ve ağırlığı ölçüldü. Histopatolojik değerlendirme için biyopsialındıktan sonra mukoza soyularak tartıldı ve biyokimyasal değerlendirme için-80oC `de saklandı.Melatonin verilen KBS grubunda, kilo kaybı diğer gruplara göre daha az oldu. Yinemelatonin verilen KBS grubunda, barsak uzunluğunda ve ağırlığında, barsak mukozaağırlığında ve DNA/protein oranında diğer gruplara göre daha fazla artış saptandı. En fazlavillus yüksekliği, kript derinliği ve mitoz sayısında artış, melatonin verilen KBS grubundakideneklerin jejunumunda görüldü. Apopitotik aktivite açısından gruplar arasında anlamlı birfark bulunmadı.Bu çalışmada, %75 ince barsak rezeksiyonu ile oluşturulan KBS modelinde,melatoninin, barsak adaptasyonuna jejunum başta olmak üzere olumlu yönde etkilediğigörülmüştür.
Çocuklarda dalak travmalarının yönetimi
Amaç: Ocak 2010-Aralık 2019 arasında dalak travması nedeniyle takip ettiğimiz hastaları geriye dönük olarak tarayarak hastaların yönetimini ve tedavi süreçlerini ortaya koymayı, nonoperatif tedavi yönetimini tartışmayı, deneyimlerimizi paylaşmayı amaçlamaktayız. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne başvuran 244 dalak yaralanmalı hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaşı ve cinsiyeti kaydedildi. Yaralanmanın sebebi, yaralanma evresi, ek hastalık, kan transfüzyonu, yatış süresi, eşlik eden diğer organ yaralanmalarına bakıldı. Tansiyon, HCT , Hb , PLT, NEU , LYM, laktat, NEU/LYM oranı, PLT/LYM oranına bakıldı. GKS evresi, idrar çıkışı, mortalite, morbidite, yapılan radyolojik tetkikler ve tedavi yönetimi değerlendirildi. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics Versiyon 18.0 programı kullanıldı. Bulgular: Acil servise başvuran ve çocuk cerrahisine danışılan travmalı hastaların %22'sinin dalak yaralanması olduğu görüldü. Dalak yaralanması nedeni olarak ilk sırada %60 ile düşme görülürken, travma nedeniyle en sık başvurunun trafik kazaları olduğu görüldü. Hastaların %43'ü okul çocukluğu döneminde idi. Hastaların %90'ı evre 1-2-3 dalak yaralanmasına sahipti. Ortalama başvuru yaşı 7,90 , ortalama Hematokrit 32, ortalama hemoglobin 10,90 idi. Hastaların %29'una transfüzyon yapılmıştı. Hastaların %45,9'unun ek yaralanması vardı ve en sık yaralanan organ akciğerdi. Ortalama yatış süresi 6,03 gündü. 5 hastada mortalite, 5 hastada morbidite saptandı. Tansiyon ve idrar çıkışı ile mortalite arasında istatistiksel olarak çok ileri düzeyde anlamlı ilişki görüldü.(p<0,001) Travma şekli ile cerrahi yapılan hastalar arasında istatistiksel olarak çok ileri düzeyde anlamlı ilişki (p<0,001) ve ek yaralanması olan hastalar arasında istatistiksel olarak ileri düzeyde anlamlı ilişki görüldü. ( p<0,01) Platelet/Lenfosit oranı, kan transfüzyonu, hemoglobin ve GKS ile mortalite arasında istatistiksel olarak çok ileri düzeyde anlamlı ilişki saptandı. (p<0,001) GKS, yatış süresi ve nötrofil sayısı ile ek yaralanma arasında istatistiksel olarak çok ileri düzeyde anlamlı ilişki saptanmıştır. (p<0,001) Laktat ve kan transfüzyonu ile GKS arasında yüksek düzeyde negatif yönlü korelasyon olduğu görülmüştür. (sırasıyla r= -0,610 ve r= -0,645) Laktat ile ek IV yaralanma açısından yapılan ROC analizinde 1,9 cut off laktat değerinde duyarlılık %58, özgüllük %83 olarak bulunmuştur. Sonuç: Hem mortalite, hem morbidite hem de maliteyi azalttığı için dalak yaralanmalı hastalara nonoperatif tedavi önermekteyiz. Hastaların tedavi yönetimi bilimsel olarak standardize edilmelidir. Hastaların travmaya uğramaması ise, travmaya bağlı mortalite ve morbiditeyi önlemekte en önemli amaçtır. Çocuklar şiddetten uzak, güvenli bir şekilde yetiştirilmeli ve toplumlar bu konuda eğitilmelidir. Anahtar Kelimeler: Çocuklarda dalak travmaları, Nonoperatif tedavi
Deneysel testis torsiyonunda ipsilateral ve kontralateral testis hasarı üzerine Amrinon'un etkisi
27 ÖZET Literatürde testis torsiyonuna bağlı hem aynı taraf hem de karşı taraf testiste olu şan hasann mekanizmasını açıklamaya ve hasarı önlemeye yönelik pek çok araştır ma mevcuttur. Bizde bu çalışmamızda ratlarda oluşturulan deneysel testis torsiyonu modelinde hem aynı, hem de karşı taraf testis hasarı üzerine amrinon etkisini incele dik. Bu amaçla araştırmamızda ağırlıkları 220-280 gr arasında değişen 72 adet wistar albino rat kullanıldı. Ratlar onikişerli altı gruba ayrıldılar. Her grupta kendi arasında konrol ve deney grupları olmak üzere ikiye ayrıldı. Deneklerin hepsinin sol testisleri 40mgr/kg intramusküler ketamin anestezisi altında 720 derece saat yönünde torsiyone edildi. Kontrol gruplarında sadece bir ve üç saatlik torsiyon yapılırken, bir ve üç saatlik torsiyon yapılan deney gruplarına ise detorsiyon öncesi 5mg/kg dozun da amrinon verildi. Bir hafta sonra torsiyon yapılan testisler çıkarılarak histopatolojik olarak incelendi. Altı ve yirmidört saatlik torsiyon oluşturulan gruplarında ise karşı taraf testis hasarı incelendi. Toplam dört kontrol grubundan altı ve yirmidört saatlik olan iki gruba detorsiyon yapılıp bir hafta sonra karşı taraf testisleri çıkarılarak histopatolojik olarak incelendi. Diğer ikisinde ise torsiyon süreleri sonunda orşiektomi yapılarak karşı taraf testisleri histopatolojik inceleme amacıyla çıkarıldı. Deney gruplarında ise detorsiyon ve orşiektomi öncesi 5mg/kg dozunda amrinon verildi. Takiben deneklerin bir hafta sonra karşı taraf testisleri çıkarılarak histopatolojik olarak incelendi. Histopatolojik incelemede Jonhsen biopsi skorları ve seminifer tübül çapları esas olarak alındı. Çıkan sonuçlar Mann-Whitney U testi ile istatistiksel olarak değerlendi-28 rildi. Altı saatlik gruplar hariç tüm gruplarda amrinon verilen deney grupları lehine is tatistiksel olarak anlamlı farklar bulundu (P<0:005). Sonuç olarak amrinon hem ipsilateral hemde kontralateral testis hasarını azalt maktadır. Amrinon bu etkisini iskemi reperfüzyon hasarını önemli bir ölçüde engelle yerek ve karşı taraf testisde nörovasküler bir refleks sonucu oluşan kan akımındaki azalmayı önleyerek yaptığı düşünülmüştür.
2006-2016 yılları arasında kliniğimize başvuran künt karaciğer travmalı hastaların demografik, klinik ve laboratuvar sonuçlarının incelenmesi
Giriş ve Amaç: Bu çalışma, Aralık 2006 – Aralık 2016 tarihleri arasında kliniğimize başvuran künt karaciğer travmalı hastaları tanısı almış hastaları geriye dönük tarayarak; organ yaralanmalarında uyguladığımız tanı, takip ve tedavi süreci içerisindeki değişiklikleri gözden geçirerek, demografik, klinik ve laboratuvar deneyimimizi değerlendirilmeyi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisine başvuran Karaciğer travması nedeniyle takip ve tedavi edilen 190 hasta retrospektif olarak incelendi ve çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaş ve cinsiyet gibi demografik özelliklerinin yanı sıra, tedavi öncesi yaralanma mekanizması, radyolojik yöntemlerle yaralanmanın derecesi (MediCalc®) (Amerikan Travma Cerrahları birliği organ yaralanması skor sistemi), tedavi şekli, yoğun bakımda yatış süresi, eşlik eden yaralanmalar ve mortalite oranları, Pediatrik travma skorları değerlendirildi. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metotların (Frekans, Yüzde, Ortalama, Standart sapma) yanı sıra normal dağılımın incelenmesi için Kolmogorov - Smirnov dağılım testi kullanıldı. Niteliksel verilerin karşılaştırılmasında ise Pearson Ki-Kare testi ve Fisher Exact test kullanıldı. Niceliksel verilerin karşılaştırılmasında iki grup durumunda, normal dağılım gösteren parametrelerin gruplar arası karşılaştırmalarında Bağımsız örnekler (İndependent samples) t testi kullanıldı. Bulgular: Çocuk hastaların %73,2'si erkek (139), %26,8'inin (51) kız olduğu görüldü. Çocuk hastaların %49,5'inin (94) 4-8 yaş arasında, %22,1'inin (42) 9-12 yaş ve %21,6'sının da (41) 0-3 yaşında olduğu saptandı. Hastaneye başvuru şikâyetlerinin %57,6'sının yüksekten düşme, %39,5'inin araç dışı trafik kazası, %2,6'sının araç içi trafik kazası ile yaralandığı saptandı. Hastaların %73,2'sine kan transfüzyonu yapılmadığı ve %26,8'ine de kan transfüzyonu takviyesi yapıldığı saptandı. Hastaların %4,2'sinde komplikasyon geliştiği ve %94,7'sinin de komplikasyon gelişmediği saptandı. 190 hastanın %1'inin de (2) ex olduğu görüldü. AAST sınıflamaları incelendiğinde; %25,8'inde grade derecesi olmadığı saptandı. Hastaların %23,7'sinde Grade 3, %21,1'inde Grade 4, %15,3'ünde Grade 2, %10,5'inde Grade 1 derecesi saptandı. Araştırmaya katılan bütün çocuk hastalara ilişkin biyokimyasal değerlerden ALT ve AST için yatış ile Taburcu ortalamaları arasında anlamlı fark olup olmadığı araştırıldı. Buna göre ALT yatış ile ALT Taburcu arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardır (p<0,001). ALT yatış ortalaması 393,12 iken ALT taburcu 172,14 gerilemiştir. Diğer yandan AST yatış ile AST taburcu arasında da istatistiksel olarak anlamlı farklılık belirlendi (p<0,001). AST yatış ortalaması 582,85 hesaplanırken bu oran AST taburcu için 179,89 gerilediği görüldü. Yaralanma şekli ile yaş arasında bir ilişkinin olup olmadığı ki kare testi ile araştırıldı. Yapılan test sonucuna göre yaralanma şeklinin çocukların yaşına göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterdiği saptandı (p<0,05). Buna göre genel olarak yaş artıkça toplam yaralanma sayısında bir azalma görülmektedir. En fazla yaralanma 4-8 yaş arasında görülürken, en az yaralanma 13-17 yaş arasında olduğu görüldü. Yüksekten düşme ve araç dışı trafik kazası yine en fazla 4-8 yaş arasında görüldü. Bilgisayarlı tomografi'si çekilen çocuk hastalar ile Ultrasonografi uygulananlar arasında bir ilişkinin olup olmadığı araştırıldı. Buna göre Batın USG ile BT arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır (p<0,05). Batın BT'si olmayan hastaların %93,2'sine USG uygulandığı görüldü. AAST ile kadran sıvıları arasında bir ilişkinin olup olmadığı ki kare testi ile araştırıldı. Yapılan test sonucuna göre AAST çocukların kadran sıvılarına göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterdiği saptandı (p<0,05). Sonuç: Çocukluk yaş grubunda yüksekten düşme, trafik kazası, üzerine cisim düşme sonucunda oluşan travmaların tedavisi çoğu zaman konservatif ve cerrahi tedavi ile mümkündür. Erişkin yaş grubuna göre vücut yüzeylerinin küçük olması, esnek iskelet sistemine sahip olması dolayısı ile morbidite ve mortlite daha düşüktür. Çocuklar yüksekten düşmeye daha fazla maruz kaldıkları için olası travmaya bağlı morbidite ve mortaliteyi en aza indirmek için ailelerin eğitilmesi ve daha güvenli oyun ortamlarının hazırlanması gerekmektedir.
Anorektal malformasyonlu olgularda klinik deneyimimiz
Amaç: Bu çalışmada, anorektal malformasyonlu hastalar ile ilgili son yıllardaki deneyimlerimizi ve bunlarla beraber görülen anomalileri değerlendirdik.Gereç ve yöntem: 2000-2006 tarihleri arasında kliniğimizde anorektal malformasyon nedeniyle takip ve tedavi edilen 115 olgu geriye dönük olarak değerlendirildi. Olgularda genel sistem muayenesi, perine muayenesi, laboratuar, direk grafi, ultrasonografi, ekokardiografi ve gereğinde işeme sistoüretrografisi yapılarak anorektal malformasyonun tipi ve ek anomaliler araştırıldı. Olgular anorektal malformasyonun çeşidi ve sistem patolojisine göre sınıflandırıldı.Bulgular: Olguların %40.8'i yüksek tip, %31.3'ü alçak tip, %17.3'ü intermedier tip, %9,5'i anterior yerleşimli ektopik anüs ve %0,86'sı kloaka idi. Tüm olguların %48.6'sında ek anomaliye rastlandı. Ek anomali en sık yüksek tipte (%59.5) görüldü. Kolostomi yapılan 80 olgunun, 56'sına (%70) sağ transvers loop kolostomi, kalan 24 (%30) olguya ise yüksek sigmoid kolostomi yapıldı. Sağ transvers loop kolostomi yapılan olguların %17.8'sinde prolapsus saptandı.Yorumlar: Anorektal malformasyonlu hastaların ilk başvuru ve sonraki takibinde perine muayenesinin dikkatli yapılması ve ek anomali açısından detaylı tetkik edilmesi faydalıdır. Bu olgularda ekokardiografi, ultrasonografi, kolostogram, tüm vücut grafisi ve bazı olgularda işeme sistoüretrografisi faydalıdır. Anorektal malformasyonlu tek seans planlanmayan hastalara yüksek sigmoid kolostomi uygulaması komplikasyonları azaltabilir.Anahtar kelimeler: Anorektal malformasyon, ek anomali, kolostomi, çocuk
Hirschsprung hastalığının uzun dönem takip sonuçları
Amaç: Bu çalışmadaki amacımız, 20 yıllık süre içerisinde Hirschsprung hastalığı nedeniyle ameliyat ettiğimiz hastaların uzun dönem takip sonuçlarını değerlendirmekti.Gereç ve Yöntem: 1988?2008 yılları arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi kliniğinde Hirschsprung hastalığı nedeniyle ameliyat edilen 116 hasta dosya bilgileri ile ve ulaşılan 50 hasta uzun dönem takip sonuçlarıyla değerlendirildi. Olgular ameliyat çeşidine, başvuru semptomuna, akraba evliliğine, ameliyat yaşına, ek anomalinin varlığına, aganglionik segmentin seviyesine, cinsiyet ve şimdiki yaşlarına göre uzun dönem takip sonuçları değerlendirildi.Bulgular: Kliniğimizde Hirschsprung hastalığı nedeniyle definitif ameliyatları yapılan ve uzun dönem takip sonuçları değerlendirilen 50 hastanın 34'ü erkek, 16'sı kızdı. Aganglionik segmentin uzunluğu hastaların 5'inde (%10) rektum, 39'unda (%78) sigmoid kolon, 5'inde (%10) transvers kolon, 1'inde (%2) inen kolonda sonlanıyordu. Olguların 26'sında (%52) akraba evliliği, 10'unda (%20) ek anomali saptandı. Bir hastada (%2) ise aile hikayesi pozitif idi. Hastaların definitif cerrahiden sonra geçen süreleri 4?23 yıl arasındaydı. Hastaların son takip sırasındaki yaşları 4?25 yaş arasında değişmekteydi. Hastaların 32'si Duhamel Martin, 11'i Transanal Endorektal Pulltrough, 7'si ise Soave Boley modifikasyonu yöntemi ile opere edilmişti. Uzun dönem takip sonuçları değerlendirilen hastalarda en sık görülen komplikasyonlar olguların %38'inde soiling, %34'ünde distansiyon, %32'sinde kabızlık, %18'sinde enterokolit, %12'sinde gelişme geriliği, %8'inde üriner inkontinans ve %8'inde enkoprezis idi.Sonuçlar: Hirschsprung hastalığının tedavisi, sadece cerrahi olarak patolojiyi düzeltme değil, bunun yanında cerrahi ve psikolojik komplikasyonları içermelidir. Cerrahi düzeltmeden sonra yaş ile birlikte barsak fonksiyonlarında iyileşme görülmektedir. Hirschsprung hastalığının tedavisinde cerrahi prosedürlerin son adım olmadığı, hastaların medikal desteğe olan ihtiyacı erişkin yaşa kadar devam edebileceği unutulmamalıdır.Anahtar Kelimeler: Çocuk, Hirschsprung hastalığı, pulltrough, uzun dönem takip, tedavi
İnmemiş testisli çocuklarda oksidatif stres, sitokin cevabı ve otoimmunitenin subfertilite/infertilite üzerine olası etkileri
Çocukluk çağında sık görülen inmemiş testislerde, tedavi edilmediği takdirde özellikle subfertilite/infertilite, malignite gelişimi gibi önemli komplikasyonlara neden olabileceği çok iyi bilinmektedir. Hatta inmemiş testisin standart tedavisi olan orşiopeksi yöntemi ile testisin skrotuma indirilmesi durumunda bile bu komplikasyonların gelişimininin engellenemediği tartışılmaktadır. Ayrıca inmemiş testislerde, bir taraftaki testisteki hasarlanma aynı zamanda karşı taraftaki testisi de halen açılayamadığımız nedenler ile hasarlanma ve yapısal değişikliklere uğratarak, hem tek taraflı hem de iki taraflı inmemiş testislerde subfertilite/infertilite riski artmaktadır. İnmemiş testislerde, hem tek taraflı hem de iki taraflı testisin hasarlanmasında suçlanan mekanizmalar olan oksidatif stres, sitokin cevabı ve otoimmuniteden hangisinin etkili olduğunu aydınlatmak amacıyla bu çalışmayı planladık.Çalışmada 88 tane inmemiş testisli hastalardan oluşan çalışma grubu ve 44 tane sağlıklı çocuklarda oluşan kontrol grubu oluşturuldu. Oksidatif stresi değerlendirmek için MDA ve İMA düzeyleri her iki grupta incelendi. MDA düzeyleri, grupların plazma örneklerinde TBARS methodu kullanılarak tayin edildi. İMA düzeylerini belirlemek için her iki grubun serum örneklerinde albumin kobalt bağlama testinden faydalanıldı, albumine kobaltın azalan bağlanma kapasitesi kolometrik tayin methodu ile değerlendirildi. Sitokin cevabını değerlendirmek için IL-6 düzeyleri, her iki grupta serum örneklerinde AssayMax Human IL-6 ELISA kiti kullanılarak ölçüm yapıldı. Otoimmunitenin etkisini değerlendirmek için her iki gruba ait serum örneklerinde indirekt immun flöresan yöntemi kullanılarak Euroimmun Spermatozoa (human) (Euroimmun, Lubeck, Almanya) kitleri ile değerlendirme yapıldı.Çalışmadan elde edilen bulgular istatistiksel olarak değerlendirildi. Oksidatif stresin etkisi açısından çalışma grubunda kontrol grubuna göre MDA sonuçlarının istatistiksel olarak anlamlı arttığı (p=0,003) gözlendi. İMA sonuçları ise çalışma grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak karşılaştırıldığında anlamlı fark (p=0,179) gözlenmedi. Sitokin cevabının değerlendirilmesinde, çalışma grubunda kontrol grubuna göre IL-6 sonuçlarının istatistiksel olarak anlamlı arttığı (p=0,019) gözlendi. Otoimmunite değerlendirildiğinde ise ASA sonuçlarının veri dağılımı istatistiksel olarak ki-kare testi için uygun olmadığından karşılaştırılma yapılamadı. ASA pozitiflikleri kendi aralarında toplanarak değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı fark (p=0,473) gözlenmedi.Çalışmamızın sonuçlarına göre, inmemiş testisli çocuklarda oksidatif stres ve sitokin cevabının uzun dönemde gelişen subfertilite/infertilitenin etiyolojisinde önemli bir rol oynayabileceğini fakat otoimmunitenin artırıcı bir etkisi olmadığını gözlemledik.
Künt travma sonucu gelişen karın içi organ yaralanmalarına güncel yaklaşım
Amaç: Bu çalışmamızda amacımız, 2 yıllık süre içerisinde künt karın travması sonucu yaralanarak getirilen çocukların tedavi ve takiplerini değerlendirmekti.Gereç ve Yöntem: Ocak 2009?Aralık 2010 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Kliniği'nde künt karın travması sonucu yaralanarak getirilen ve yatırılarak tedavi ve sonrasında takip edilen 162 çocuk değerlendirildi. Yaş, cinsiyet, sosyoekonomik yapı, yaralanma nedeni, hastanemize varış süresi, yaralanan karın dışı organları, ve ayrıca karıniçi hasar gören organların yaralanma derecesi çalışmanın içeriğine dahil edildi.Olgular tanı yaklaşımı ve tanıda kullanılan yöntemler yönünden, konservatif ve cerrahi tedavi endikasyonları açısından ve radyolojik bulgular ile cerrahi bulgular karşılaştırılarak değerlendirildi. Olgular ayrıca yatış süreleri, nazogastrik ve İdrar sondası takılı süreler ve verilen kan ürünleri yönünden irdelendi.Gelişen komplikasyonlar ve tedavileri ve mortalite açısından değerlendirildi.Bulgular: Kliniğimizde künt karın travması sonrası tedavileri ve takipleri yapılan 162 hastanın 38'i kız 124'ü erkekti. Olguların yarıya yakını 6-10 yaş arasındaydı. En sık yaralanma sebebi (%56,1) yüksekten düşme, 2. neden araç dışı trafik kazasıydı (%23,4). En fazla yaralanan organ (69, %35) karaciğer ve 2. sıklıkta (61, %31) dalak olmak üzere toplam 194 organ hasarlanmıştı. Solid organ yaralanmalarının çoğunluğu 1. ve 2. derece hasarlıydı. Çalışmamızda sadece 5 çocuk yaşamını yitirdi. Takipte 2 çocukta 2 böbrek kaybedildi. Bir çocukta splenektomi-özofajektomi-gastrik transpozisyon yapıldı.İki yıllık takiplerde sorun gözlenmedi.Sonuçlar: Çok basit sosyal, idari ve temel sağlık hizmetleri kapsamına almakla, çözülebilir bir sorun olan, çocuklardaki travma olgusu, hala can almaya ve sakatlanmalara neden olmaya devam etmektedir. Özellikle dalak yaralanmaları başta olmak üzere, karın içi organ yaralanmalarının çoğu 2. basamak sağlık kuruluşlarında rahatlıkla izlenebilir yaralanmalardır. Çocuk ihmali ve düz damlı evlerden düşme, Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde önem arz eden bir sağlık sorunudur.Anahtar Kelimeler: Çocuk, künt karın travması, konservatif veya cerrahi tedavi, takip
Üreterosel olgularında tedavi yaklaşımı (10 yıllık klinik deneyim)
Gereç ve Yöntem: 2000-2010 yılları arasında tedavi ettiğimiz 26 hasta incelendi.Bulgular: Olguların 15'i kız, 11'i erkekti. Ortalama başvuru yaşı 2.4 yıl (7gün-14 yaş) idi. Olguların 5'i antenatal hidronefroz nedeniyle tetkik edilmiş, 10'unda üriner sistem infeksiyonu (ÜSİ), 4'ünde karın ağrısı, 3'ünde vulvada kitle (üreterosel prolapsusu), 2'sinde idrar yapmada zorlanma, 1'inde hematüri ve 1'inde soğuk algınlığı nedeniyle yapılan incelemede üreterosel saptanmıştı. Sintigrafide hastaların 23'ünde renal hasar saptandı. İki olguda ek hastalık olarak üreter alt uç taşı ve bir olguda mesane fistülü vardı. Toplamda 11 olguda VUR saptandı. İlk girişim olarak, endoskopik üreterosel ponksiyonu, 10'una endoskopik üreterosel insizyonu, 1 hasta da ise üreterosel eksizyonu ve üreteroneosistostomi uygulandı. Takipte sebat eden veya artan VUR nedeniyle 3 hastaya açık cerrahi uygulandı. Tekrarlayan ÜSİ ve nonfonksiyone üst pol nedeniyle 6 hastaya parsiyel nefrektomi gerekti. Son takipte olguların 18'inde şifa, 4'ü takip dışı, 2'sinde VUR mevcut iken, 2'si ölmüştü.Sonuçlar: Üreterosellerin çoğuna çift sistem eşlik eder. Bunların çoğunda, gelişen üriner sistem infeksiyonu en sık hastaneye başvuru nedenidir. Tanı ve tedavide gecikme, gelişen ÜSİ atakları sonucu oluşan ciddi renal hasarın en önemli nedenidir. Bu nedenle, üreterosellerde erken tanı ve tedavi kalıcı renal hasarı azaltabilir. Endoskopik dekompresyon, minimal invaziv, kolay, güvenli ve yüksek başarı oranı ile ilk seçenek olmalıdır. Endoskopik dekompresyon, üreterosellerin çoğunda tedavi edici olurken, diğer olgularda düzeltici cerrahi öncesi drenajı sağlamada faydalıdır. Ancak, tekrarlayan ÜSİ ve afonksiyonda nefrektomi ikinci seçenek olmalıdır.Anahtar Kelimeler: Çocuk, Üreterosel, tedavi
Primer özefagus atrezisi onarımı sonrası anastomoz kaçaklarının yönetimi
ÖZET Amaç: Bu çalışmanın amacı kliniğimizde Özefagus Atrezisi (ÖA) tanısıyla primer onarım yapılan yenidoğanların klinik sonuçlarını değerlendirmek ve ÖA primer onarımı sonrası meydana gelen anastomoz kaçaklarının (AK) yönetimini tartışmaktır. Gereç ve Yöntem: Ağustos 2009–Ocak 2013 tarihleri arasında ÖA tanısıyla primer anastomoz yapılan 82 yenidoğanın kayıtları retrospektif olarak incelendi. Erken dönem kardiyak anomali, prematürite, sepsis, v.b nedenler ile kaybedilen 18 hasta çalışma dışı bırakıldı. Kalan 64 hastanın erken ve geç komplikasyonları incelendi. Hastalar, primer anastomoz sonrası AK gelişen [AK (+), n = 15] ve gelişmeyen [AK (–), n = 49] olarak gruplanarak birbiri ile istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: 64 yenidoğanın 15'inde (%23) postoperatif AK gelişti ve tümü konservatif tedavi (tüp torakostomi, geniş spektrumlu antibiyotik, erken floroskopik transanastomotik nazojejunal tüp yerleştirilerek anne sütü ile erken besleme) ile iyileşti. Postoperatif komplikasyonlar açısından karşılaştırıldığında AK (+) olan grupta nüks trakeoözefageal fistül insidansı istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,001). Anastomoz darlığı, gastroözefageal reflü, trakeomalazi ve özefagus dismotilitesi insidansı her iki grupta benzer bulundu. Sonuç: ÖA onarımı sonrası meydana gelen AK'ları konservatif tedavi (geniş spektrumlu antibiyoterapi, tüp torakostomi ve nazojejunal beslenme) ile cerrahiye ve total parenteral nütrisyona gerek kalmadan tedavi edilebilir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Özefagus atrezisi, anastomoz kaçağı, anastomoz darlığı, trakeoözefageal fistül
Rat testisindeki iskemi-reperfüzyon hasarı sonucu oluşan oksidatif stres ve histopatoljik değişiklikler üzerine medikal ozonun etkisi
Testis torsiyonunun derecesi ve süresi ile ilişkili olarak dönmüş kordundüzeltilmesi sonrası SOR oluşumu sonucu iskemi-reperfüzyon hasarına bağlı her ikitestiste de ciddi yaralanma meydana gelir ve bu durum subinfertilite/ infertilite ilesonuçlanabilir .Torsiyon derecesi ve süresi değiştirilemeyeceği için testis hasarlanmasınıönlemek için yapılan çalışmalar detorsiyondan sonraki döneme yoğunlaşmıştır.Biz de buçalışmamızda medikal ozonun testis torsiyonunda iskemi-reperfüzyon hasarına karşıetkisini ve bir tedavi şekli olarak kullanılabilirliğini araştırdık.Her grupta 8 adet olmak üzere 4 grup rat üzerinde çalışıldı.Testis torsiyonu soltestisin saat yönünde 720 derece döndürülmesiyle oluşturuldu.grup 1 sham grubuydu. Grup2'de testis torsiyonu yapılıp iki saat beklenip detorsiyondan 24 saat sonra orşiektomiyapıldı. Grup 3'de torsiyon yapılıp 2 saat beklendikten sonra detorsiyon öncesi 1mg/kgdozunda intraperitoneal medikal ozon verilip 24 saat sonrasındada orşiektomi yapıldı.Grup4'de ise detorsiyondan önce ve 24 saat sonra olmak üzere toplam iki kez 1mg/kg dozundaintraperitoneal medikal ozon verilip ikinci dozdan 24 saat sonra orşiektomi yapıldı. Testistorsiyonunda reperfüzyon hasarının önlenmesinde medikal ozonun etkisi biyokimyasalolarak, lipid peroksidasyon indeksi olan doku MDA düzeyleri tesbit edilerek gösterilirken,histopatolojik etkisi ise hasar derecelendirme ve testis biyopsi skorlamalarıyla gösterildi.Bu çalışmada, medikal ozon verilen gruplarda MDA değerlerinde anlamlı olarakazalma olduğu gösterilmiş olup medikal ozon verilen grup3 ve grup4 ile grup2'nin soltestislerinin MDA değerlerinin karşrlaştırılmasında istatistiksel olarak anlamlılıkbulunmuştur(p<0,005) . Histopatolojik incelemede ise medikal ozon verilen gruplardatestiste meydana gelen iskemi-reperfüzyon hasarında anlamlı azalma olduğu ve istatistikselolarak anlamlı olduğu görülmüştür(p<0,005).Testis torsiyonun düzeltilmesinden hemenönce ve/veya sonrasında verilen medikal ozonun torsiyone olan testiste meydana gelenreperfüzyon hasarını azaltmada biyokimyasal ve histopatolojik düzeyde etkili olabileceğinigösteren bulgular elde edilmiştir..Anahtar Kelimeler: Testis torsiyonu, iskemi-reperfüzyon hasarı, medikal ozon
Laparoskopik cerrahi esnasında oluşturulan karın içi basınç artışının diyafragma üzerine olan etkileri
Amaç: Laparoskopi esnasında oluşturulan KİB artışının diyafragma kasının kontraktilitesi üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Her grupta 8 adet olmak üzere 3 grup rat üzerinde çalışıldı. 1. gruptaki 8 rata laparoskopi prosedürü uygulanmadı ve kontrol grubu olarak değerlendirildi. 2. grupta ki 8 rata 6 mmHg basınç altında 60 dk laparoskopi yapıldı ve 30 dk reperfüzyona bırakıldı. 3. grupta ki 8 rata aynı prosedür 12 mm Hg basınç altında uygulanarak işlem sonrası her üç gruptaki ratların diyafragmalarının aynı yerlerinden kas biyopsileri alındı. İskemi-reperfüzyon hasarı doku MDA düzeyleri tespit edilerek gösterilirken, histopatolojik etkilenme ise doku hasar derecelendirmesi ve biyopsi skorlamalarıyla gösterildi. Diyafragma kası kontraktilitesini değerlendirmek amacıyla elektriksel alan uyarısı yapılan kas biyopsilerinin pik amplitüd değerleri ölçüldü. Bulgular: Her üç grubun MDA değerleri karşılaştırıldığında grup 1 ile grup 2 arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p=0.027), grup1 ile grup 3 arasında anlamlı fark bulundu (p= 0.002). Grup 2 ile grup 3 arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p=0.074). Diyafragma kası histopatolojik araştırılmasında; Grup 1?e ait diyafragma kası değerlendirilmesinde düzenli dizilimli kas lifleri izlendi. Kas lifleri arasında herhangi bir patolojiye rastlanmadı. Grup 2?ye ait diyafram kası değerlendirmesinde yer yer kas liflerinde düzensizlikler ve kas lifleri arasında hafif şiddette vasküler konjesyon izlendi. Grup 3?e ait diyafram kası değerlendirmesinde ise yer yer kas liflerinde düzensizlikler ve fragmantasyon izlendi. Ayrıca kas fibrilleri arasında interstisiyel alanda genişlemeler, vazokonjesyon ve hemoraji izlendi. Diyafragma kas kontraktilitesi değerlendirildiğinde; diyafragma kasılma fonksiyonunun 2. ve 3. gruplarda azaldığı tespit edildi. Ayrıca 3. grupta ki kasılma kuvvetindeki azalmanın 2. gruptaki azalma ile karşılaştırıldığında istatiksel olarak farkın anlamlı olduğu görüldü (p=0.009). Sonuç: Günümüzde güvenli laparoskopik cerrahi basınç aralığı olarak kabul edilen 6-12 mmHg basınçlar da bile diyafragma kasının etkilenebileceği görülmüştür. Bu etkilenme birkaç olası mekanizma ile gelişebilmektedir: İskemi- reperfüzyon hasarına bağlı olarak artan MDA düzeyindeki yükselme, basınca direkt maruziyet sonucu histopatolojik etkilenme ve bunların bir sonucu olarak kontraktiletede azalma olmaktadır. Artan basınç değerlerinde, fonksiyon kaybının da artması miyopatik hasarın diyafragmatik disfonksiyona neden olabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimleler: Laparoskopi, karın içi basınç, diyafragma, malondialdehit, kontraktilite.
Laparoskopik cerrahi esnasında oluşan intraabdominal basınç artışının pankreas üzerine olan etkileri
Bu çalışmada; laparoskopik cerrahi esnasında oluşan KİB artışının pankreasın endokrin/ekzokrin fonksiyonları, oksidatif stres durumu ve histopatolojik yapısı üzerine olası etkilerinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmada her grupta sekiz rat olmak üzere üç grup oluşturuldu. Tüm gruplar trakeostomi açılarak ventile edildi. Kontrol grubunda (Grup1) pnömoperitonyum oluşturulmadı, Grup 2?de 6 mmHg KİB ile Grup 3?de ise 12 mmHg KİB ile 60 dk süreyle pnömoperitonyum oluşturuldu ve 30 dk reperfüzyona bırakıldı. İşlem sonrası her üç gruptaki ratlardan kan örnekleri alındı ve serumda amilaz, insülin ve glukagon değerleri çalışıldı. Median kesi ile tüm ratların pankreas doku örnekleri aynı noktalardan olacak şekilde alındı. İskemi-reperfüzyon hasarı doku MDA düzeyleri tespit edilerek gösterilirken, histopatolojik etkisi ise hasar derecelendirme ve biyopsi skorlamalarıyla gösterildi. Bu çalışmada her üç grupta histopatolojik olarak önemli bir hasar tespit edilmedi. Her üç grubun doku MDA değerleri karşılaştırıldığında; Grup 1 ve Grup 2, Grup 2 ve Grup 3 arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamazken (p=0,210,p=0,115), Grup 1 ve Grup 3 arasında anlamlı fark görüldü (p=0,001). Grupların amilaz değerleri istatistiksel olarak karşılaştırıldığında; Grup 1 ve Grup 2, Grup 1 ve Grup 3, Grup 2 ve Grup 3 arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p=1,00, p=0,529, p=0,208). Her üç grubun insülin değerleri karşılaştırıldığında; Grup 1 ve Grup 2 arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamazken (p=0,753), Grup 1 ve Grup 3, Grup 2 ve Grup 3 arasında anlamlı fark görüldü (p=0,001, p=0,001). Her üç grubun glukagon değerleri karşılaştırıldığında; Grup 1 ve Grup 2 arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamazken (p=0,753), Grup 1 ve Grup 3, Grup 2 ve Grup 3 arasında anlamlı fark görüldü (p=0,001, p=0,001). Bu deneysel çalışma sonucunda, güvenli laparoskopi aralığı olarak kabul gören 6 ve 12 mmHg basınçlarda 60 dk?lık ameliyat süresinde pankreasta meydana gelen hasar basıncın derecesi ile orantılı olarak bir miktar artmakta; ancak oluşan bu etkiler çok ciddi bir patoloji meydana getirmemektedir. Anahtar Kelimeler: Laparoskopi, pankreas, pnömoperitonyum
Yöremizde mikropenis olguları
Modifiye duhamel ameliyatı
Ameliyat sonrası gelişen karın içi yapışıklıklarının önlenmesinde farklı farmakolojik ajanların koruyucu etkilerinin deneysel olarak araştırılması
ÖZET Karın ameliyatlarının önemli bir komplikasyonu periton yapışıklıkları ve buna bağlı barsak tıkanıklıklarıdır. Yapışıklıkların oluşması için periton yüzeylerinde travma, iskemi, yabancı cisim, enfeksiyon v.b. etkenlere karşı bir enflamasyon reaksiyonunun başlaması ve bunun sonucunda onarım olayının gelişmesi gerekir. Onaran olayının ilk devrelerinde doku yüzeyinde fibrin eksudasyonu ile fîbrinöz yapışıklıkların başladığı ve bu fibrin liflerinin kalıcı yapışıklıklara bir yapı iskelesi gibi yardımcı olduğu ileri sürülmektedir. Fibrinöz yapışıklıklara engel olunabildiği takdirde kalıcı yapışıklıkların da önlenebileceği kabul edilmiştir. Yapışıklıkların önlenmesi için peritondaki onaran olayının çeşitli devrelerinde etkili olacak biyolojik temelli pekçok yöntem tarif edilmiş ancak bu çalışmaların hiçbiri çeşitli sakıncaları nedeniyle klasikleşmemiştir. Çalışmada, kontrol ve ürokinaz grubu 20'şer, diğer gruplar 10'ar denekten oluşan 4 grup oluşturuldu. Denek olarak, toplam 60 adet erkek, Spraque-Dawley cinsi rat kullanıldı. Çalışmamızda, ratlarda deneysel olarak intraperitoneal yapışıklık oluşturarak değişik koruyucu ajanların etkilerini araştırdık. Bu düşünce ile bir plazminojen aktivatörü olan ürokinazı ve bir kortikosteroid olan deksametazonu intraperitoneal olarak uygulayarak bu ajanların antiadezif etkilerini araştırdık. Meydana gelen yapışıklıklar, makromorfolojik olarak incelenip adezyon skalasına göre değerlendirildi ve visseral periton travması (mezotel harabiyeti) oluşturulan barsak yüzeylerinde ışık mikroskobu ile incelemeler yaparak histopatolojik olarak iyileşmelerine bakıldı. 57Deney hayvanlarında, periton yapışıklıklarını anlamlı biçimde azalttığını gördüğümüz Deksametazon (pO.001) ve özellikle Ürokinaz (p<0.001)'ın uygulama kolaylığı, toksik etki yapmaması ve periton iyileşmesini bozmaması yöntemin yeteri derecede etkili olduğunu ve insanda da kullanılabileceği Menimini verdi. Deney hayvanlarında periton yapışıklıklarım anlamlı biçimde azalttığını gördüğümüz farmakolojik ajanlar içinde Ürokinaz uygulanan grupta antiadezif etkisi saptanan deksametazon grubuna göre yapışıklıkların çok daha az geliştiği tesbit edildi (pO.001). Araştırmamızın topluca sonuçlan değerlendirilmiş ve ürokinaz en etkili koruyucu ajan olarak bulunmuştur. 58
Fetal anomalilerde beta-2 mikroglobulin düzeyleri ve pre-postnatal ultrasonografi ile tanı ve takip
Amaç: Son yıllarda fetal anomalilerin prenatal tanı ve takibinde önemli ilerlemeler olmuştur. Çalışmamızda, fetal anomalilerin tanı ve takibinde ultrasonografı ve serum beta-2 mikroglobulin düzeyinin rolünü araştırdık. Gereç ve yöntem: Şubat-Kasım 2003 tarihleri arasında fetal anomali nedeniyle hastanemizde takip edilen 29 olgu çalışmaya alındı. Gebelere önce ultrasonografı yapıldı. Daha sonra, kordosentez ile fetal kan alınarak beta-2 mikroglobulin düzeyi ölçüldü. Karyotip tayini yapıldı. Postnatal fizik muayene ve ultrasonografı sonuçlan ve bazı olgularda postnatal beta-2 mikroglobulin düzeyleri olguların antenatal tanılan ve serum beta-2 mikroglobulin düzeyleri ile karşılaştırıldı. Bulgular: Fetal anomalisi olan toplam 29 olgu prospektif olarak değerlendirildi. En çok multisistem anomalisi ve daha az sıklıkta üriner sistem, santral sinir sistemi ve gastrointestinal sistem anomalileri gözlendi. Fetal serum beta-2 mikroglobulin düzeyi olguların %76.5'inde 3 mg/dl'nin üzerinde tespit edildi. Postnatal ultrasonografı ve fizik muayenede olguların 8'inde herhangi bir anomaliye rastlanmadı. Kordosentez yöntemi ile alınan fetal kanda bakılan karyotiplemede 4 (%14) fetusta kromozomal anomali saptandı. Kromozomal anomalili fetuslann %50'sinin anne yaşı 35 yılın üzerinde idi. Bunlarda en sık sistem anomalisi olarak da kardiyovasküler sistem anomalisi gözlendi. Sonuçlar: Çalışmamızda, antenatal ultrasonografinin fetal anomalileri saptamadaki duyarlılığı %72 idi. Fetal serum beta-2 düzeyi fetal anomalili olgulann %76'smda yüksek saptandı. Sonuç olarak, gebelikte belirli aralıklarla prenatal ultrasonografik incelemenin ve anomalili veya anomali şüphesi olan olgularda serum fetal beta-2 mikroglobulin düzeyinin ölçümü prenatal tanı ve takipte faydalı olabilir. Ancak, serum beta-2 mikroglobulin düzeyinin daha homojen bir anomali grubunda çalışılması daha objektif sonuçlar verecektir. 36
Çocuklarda koroziv madde alımı
Özet Giriş: Bu çalışmada koroziv madde alımına bağlı olarak kliniğimize başvuran hastaların sonuçlan retrospektif olarak incelenerek sonuçlan literatür ışığında değerlendirilmek istenmiştir. Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde 2001-2006 yıllan arasında koroziv madde alımı nedeni ile başvuran ve kliniğimize yatırılıp takip ve tedavisi yapılan hastalar yaş, cinsiyet, başvuru nedeni ve etkeni, lezyonun lokalizasyonu, tam ve tedavi yöntemleri, morbitide ve mortalite açısından değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda madde alımı nedeniyle takip ve tedavisi yapılan 75 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Hastaların 55'i erkek (% 73) ve 20'isi kız (%27) idi. Hastalarımızın koroziv madde alımı ile kliniğimize başvuru arasında geçen süre hastalarımızın %43 'ünde ilk 2 saat içinde idi. Olgularımızın %19'unda başvuru intervali 10 saat ve üzerinde saptandı. Koroziv madde alımı en fazla (%49) 0-3 yaş grubunda ve ikinci olarak (%35) 3-6 yaş grubunda görüldü. En sık etyolojik etkenin çamaşır suyu (%28) olduğu bulundu. Bunu daha fazla yaralama etkisi olan yağ çözücü (%24), kireç çözücü (%17) ve tuz ruhu (%14) izledi. Hastalarımızın en sık başvuru nedeni ve muayene bulguları dudak, ağız, orofarenksde şişlik (%87), ağızda koku (%51), öksürük (%44), oral alım reddi (%33) idLAynca 2 hastamızda akut üst havayolu obstrüksiyonu ve şok tablosuna rastlandı. Endoskopi olgularımızın 25 tanesine yapıldı. Endoskopi yapılabilen hastalarımızın %52 sinde Grade I bulgular olan mukozada ödem ve hiperemiye, %16 olguda ise Grade Ha bulgular olan yüzeysel ülserlere rastlandı. Akut dönemde tüm hastaların oral alımı kesilip mayi başlanmıştır. Ek olarak antibiotik ve steroid tedavisi başlanmıştır. Takiplerde 7 hastada (%9.3) uzun dönemde kontrastlı özofagus grafisinde darlık saptanmıştır. Ağır striktürü olan bir hastamız açık cerrahi ile stent koyulmasından sonra postoperatif dönemde kaybedilmiştir (%1.3). 45Sonuç: Koroziv özofagus yanığı çocuklarda, özellikle ilk 6 yaş grubunda, önemli bir sağlık problemi olmaya devam etmektedir. Erken dönemde yapılan tedavi yöntemlerinin tam olarak etkinliği ortaya konmamıştır.Özofagus yanığının sonuçlan göz önüne alındığında önemli bir morbidite ve mortalite nedeni olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu nedenlerle özofagus yanığına neden olan etyolojik sebeblerin hem üreticiler ve hemde tüketiciler açısından bilinçli bir değere ulaşması gereği hayati değere sahiptir. 46
Alt üriner sistem semptomları olan çocuklarda ultrasonografi ile mesane duvar kalınlığı ve ağırlığının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Çocuklarda alt üriner sistemin fonksiyonel bozukluklarında mesanenin aşırı çalışmasına bağlı olarak mesane kasında kalınlaşma ve buna bağlı olarak fonksiyonel mesane hacminde azalma ve mesane içi basınçta artış söz konusudur. Çocuklarda alt üriner sistem disfonksiyonu (AÜSD) en sık nöropatik olmayan mesane sfinkter disfonksiyonuna bağlı olarak gelişir.AÜSD'de sistoskopi ve sistografi ile detrüsör kas hücresinin hipertrofisine bağlı olan mesane trabekülasyonu varlığı gösterilmiştir. Mesane duvar yapısındaki bu değişiklikler transabdominal ultrasonografide (USG) mesane duvar kalınlığında (DK) artış olarak görülmektedir. Böylece noninvaziv bir yöntem olan USG ile hastalığın derecesi ile ilgili fikir sahibi olunabilmektedir. USG'nin bir başka özelliği ise işeme sonrasında rezidü (PVR) idrar ölçümünü sağlayarak noninvaziv ölçüm olan akım çalışması ile kombine edilerek işeme disfonksiyonunun tanı ve izlemine olanak sağlamaktadır. Çocuklarda AÜSD'de DK'nın USG ile ölçülerek tanı ve izlemde kullanılması ile ilgili son zamanlarda çalışmalar yapılmıştır. USG'nin AÜSD'de tanı için kullanımında DK yanısıra bununla ilişkili mesane duvar ağırlığının (DA) hesaplanmasının tanıda daha değerli olabileceği belirtilmektedir. Bu konuda çocuklarda yapılmış çalışma bulunmamaktadır.Bu çalışmanın amacı çocuklarda AÜSD'de DK ve DA farklar ile mesane disfonksiyonun türü arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarmak ve sonuca göre hangi hastalarda ürodinamik inceleme yapmaksızın sadece USG ile tedavi ve izlem planlanabileceğini saptamaya çalışmaktır.Gereç ve yöntem: Temmuz 2011 ? Şubat 2012 tarihleri arasında polikliniğimize AÜSD semptomları ile başvuran ve ürodinamik inceleme endikasyonu koyulan 15 hastaya ürodinami yapıldı. Ürodinami çalışmasında maksimum sistometrik mesane kapasitesine ulaşıldığında mesaneyi doldurma işlemi sonlandırılarak mesane USG'si yapıldı. DK ölçüldü ve DA hesaplandı.Çalışma sonunda hastalar aşırı aktif mesanesi (AAM) ve disfonksiyonel işemesi (DFİ) olanlar olarak iki gruba ayrıldı. Ürodinami bulguları ile DK ve DA karşılaştırıldı. Hastaların yaşına göre beklenen mesane DA hesaplanarak ölçülen mesane DA ile karşılaştırıldı.Veriler, ortalama ± standart sapma (ortalama ± SS) ile gösterildi. Gruplar arasındaki farklılıklar ise varyans analizi (Kruskal-Wallis) ve onu izleyen post-hoc (Mann-Whitney U) testler ile saptandı. p<0.05 olması istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Bulgular: Onbeş hastanın ortalama yaşı 8,0 ± 1,5 yaş (5-11 yaş) olarak bulundu. DFİ 6 hastada (6 kız) ve AAM 9 hastada (8 kız, 1 erkek) saptandı. İYE 8 hastada, VUR 5 hastada, çift toplayıcı sistem 1 hastada, labial sineşi 1 hastada saptandı. Bir hastanın akut poststreptokoksik glomerulonefrit öyküsü bulunmaktaydı.Hastaların ürodinami tanılarına göre mesane hacmi (V), DK ve DA karşılaştırıldı. Gruplara göre mesane V, DFİ grubunda 218,00 ± 86,55 ml ve AAM grubunda 208,44 ± 73,87 ml; DK, DFİ grubunda 2,48 ± 0,83 mm ve AAM grubunda 2,21 ± 0,70 mm ve DA, DFİ grubunda 50,66 ± 18,60 gr ve AAM grubunda 45,66 ± 9,89 gr olarak bulundu. Yaşa göre beklenen mesane DA, DFİ grubunda 14,06 ± 1,77 gr ve AAM grubunda 13,64 ± 1,10 gr olarak hesaplandı.Onbeş hastada yaşa göre beklenen mesane DA'dan yüzde sapma ((USG ile ölçülen mesane DA ? yaşa göre beklenen mesane DA) / yaşa göre beklenen mesane DA) x 100 formülü ile hesaplandı. Yüzde sapma DFİ grubunda % 114-458, AAM grubunda % 132-410 arasında bulundu. USG ile ölçülen DA her iki grupta da yaşa göre beklenen DA'dan anlamlı olarak yüksek bulundu ( p < 0,05 ). Her iki gruptaki her hasta için yaşa göre beklenen mesane DA'dan yüzde sapma %100'dan fazla bulundu.Sonuç: USG ile mesane DK ve DA ölçümü AÜSD hastalarının başlangıç değerlendirmesinde yararlı bir yöntem olacaktır. Ürodinamik inceleme öncesinde USG ile mesane DA ölçülerek ve hastaya Dİ tanısına yönelik üroflow yapılarak seçilmiş hastalarda tam ürodinamik inceleme gerekliliğine karar verilebilir.
Rat fetüslerinde deneysel özefagus atrezisi modelinde i?nterstisyel cajal hücrelerinin dağilimi
Giriş ve Amaç: Özefagus atrezisi 3000 canlı doğumda bir görülen gelişimsel bir anomalidir. Güncel tedavi yaklaşımı özefago-özefagostomidir. Özefagus atrezisi onarımı yapılan hastalarda ameliyat sonrası dönemde, beslenme sorunlarına yol açan anastomoz darlığı ve %90 oranına ulaşan özefagus motilite bozukluğu gibi problemler oluşabilmektedir. Bu hastalarda motilite bozukluğuna bağlı yutma güçlüğü, kusma ve gastroözefageal reflü hastalığı (GÖRH) ortaya çıkmaktadır. Özefagus atrezisi onarımı sonrası özefagusa ait motilite bozukluklarının, nöronal yapının primer malformasyonuna veya ameliyat sırasında sinir doku yaralanmalarına bağlı olabileceği tespit edilmiştir. Nöronal dokuya ait malformasyonların ise nervus vagusa ait dallanma kusurlarından kaynaklanabileceği ileri sürülmüştür.Gastrointestinal sistemde gösterilen interstisyel Cajal hücreleri (İCH) motilite düzenleyici ?intrinsic pacemaker? görevi görür. Bu hücrelerin düz kas öncüllerinden meydana geldiği düşünülmektedir. GÖRH?lı gastrointestinal sistem motilite bozukluğu olan erişkin hastalarda yapılan bir çalışmada, özefagusta İCH?ne ait elektrik aktivitenin azalmış olduğu gösterilmiştir.Deneysel olarak, adriyamisinin teratojen özelliğinden faydalanarak, rat fetüslerinde özefagus atrezisi-trakeoözefageal fistül (ÖA ? TÖF) elde edilebilmektedir. Bu çalışmada rat fetüslerinde, deneysel adriyamisin özefagus atrezisi modeli kullanılarak, İCH sayı ve dağılım değerlendirmesinin yapılması amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmada Wistar albino ratlar kullanıldı. Gebe ratlara, gebeliğin 6 ? 9. günleri arasında adriyamisin 2 mg/kg?dan 4 doz halinde intraperitoneal olarak verildi. Gebeliğin 20. gününde fetüsler sezaryen ile doğurtuldu. Fetüslerin özefagusları mikroskop 2altında diseksiyon yapılarak görüntülendi. Diseksiyon sonucunda, fetüsler ÖA eşlik eden ve ÖA eşlik etmeyen olmak üzere iki gruba ayrıldı. Her iki grubun özefaguslarından tam kat doku örneği alındı. Çalışmada, uygulama yapılmayan normal rat fetüslerinden oluşan kontrol grubu, adriyamisin verilip özefagus atrezisi elde edilen ve özefagus atrezisi elde edilmeyen rat fetüsleri olmak üzere, üç grup oluşturuldu. Her üç grupta 7 fetüs elde edilinceye kadar çalışmaya devam edildi. Fetüslerden elde edilen özefagus dokuları %4 paraformaldehit ile tespit edildi. İmmünohistokimyasal yöntem (C-kit, CD117) ile İCH varlığı araştırıldı.Bulgular: Tüm gruplardan elde edilen rat fetüs özefagus dokuları, immünohistokimyasal yöntem (C-kit, CD117) ile boyanarak İCH yapı ve dağılımı açısından karşılaştırıldığında; özefagus atrezili rat fetüslerinde İCH sayı ve dağılımının diğer gruplara göre anlamlı olarak azalmış olduğu tespit edildi. (p< 0.05 )Sonuç: Deneysel özefagus atrezisi adriyamisin rat modelinde İCH yoğunluğunun azalmış olmasının özefagus düz kas dokusunda gevşeme yanıtının azalmasına yol açarak özefagus motilite sorunlarına neden olabilir. Özefagus atrezisi onarımı yapıldıktan sonra hastalarda görülen özefagus motilite bozukluğu semptomları, İCH?nin yoğunluğunun azalması ile ilişkilendirilebilir.Anahtar kelimeler: Özefagus atrezisi, intersitisyel Cajal hücresi, C-kit, özefagus motilitesi
Mekonyumun su fazı ve yağ fazının mezenterik arter kontraktilitesi üzerine etkileri
Giriş ve Amaç: Klinik ve deneysel çalışmalarda fetüsün amnion sıvısı (AS) içine mekonyum çıkardığı ve mekonyumun gastroşizisli fetüslerde barsak hasarına yol açtığı gösterilmiştir. Mekonyumun hangi mekanizma ile barsaklarda hasar oluşturduğu bilinmemektedir. İn-vitro ve in-vivo çalışmalar mekonyumun umbilikal damarlar üzerinde vazokonstrüktif etkisi olduğu ve gastroşizisli fetüslerde yapılan Doppler akım çalışmalarında barsakları besleyen mezenterik arter (MA) kan akımlarında farklılıklar olduğu saptanmıştır. Mekonyumun barsakları besleyen MA üzerinde vazokonstrüksiyon etkisi ile iskemi yaratması mümkün görünmektedir. Daha önce yapılan deneysel çalışmada mekonyumun civciv embriyosu MA?de anlamlı kontraksiyonlar oluşturduğu gösterilmiştir. Mekonyumun içeriğindeki hangi madde ya da maddelerin MA üzerinde kontraktilite oluşturduğu bilinmemektedir. Mekonyum su ve yağ fazlarına ayrılarak her bir fazın MA kontraktilitesi üzerine etkilerini saptamak amacı ile çalışma planlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 18 günlük 32 adet tavuk embriyosu kullanıldı. Mekonyum, su ve yağ fazlarına fraksiyone edildi. MA dokuları dört gruba ayrıldı. Her embriyodan bir adet MA dokusu hazırlanarak organ banyosuna asıldı. MA dokuları kontrol grubunda Krebs-Henseleit solüsyonunda, diğer gruplarda 1/400 konsantrasyonda Krebs-Henseleit solüsyonu ile hazırlanmış mekonyum, su ve yağ fazında bir saat süre ile inkübe edilerek izometrik kasılma yanıtları oluşturuldu. Ayrıca her bir MA dokusunda inkübasyon öncesi ve sonrası KCl ile izometrik kasılma yanıtları oluşturuldu. MA?de oluşturulan izometrik kasılma yanıtları değerlendirildi. Bulgular: Mekonyum, su ve yağ fazı grubunda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında inkübasyon sonu izometrik kasılma yanıtlarında anlamlı farklılık saptandı (p<0,05). Su ile yağ fazı grubu karşılaştırıldığında inkübasyon sonu izometrik kasılma yanıtlarında anlamlı farklılık saptandı (p<0,05). Mekonyum ve yağ fazı grubunda inkübasyon öncesi ve sonrası izometrik kasılma yanıtları karşılaştırıldığında anlamlı farklılık saptandı (p<0,05). Sonuç: Mekonyumun su fazının yağ fazına oranla MA üzerinde daha belirgin vazokonstrüktif etki oluşturduğu gösterildi. Mekonyumun yağ fazının vazokonstrüktif ajana duyarlılığı arttırdığı gösterildi. Mekonyumun tek başına her iki etkiyi de göstermesi bulguları desteklemektedir. Anahtar kelimeler: Gastroşizis, mezenterik arter, süperior mezenterik arter, mekonyum.
Deneysel testis torsiyon modelinde anne sütü eksozomunun etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda, testis torsiyonunun tedavisinde anne sütü eksozomunun etkinliğinin incelenmesi ve gelecekte yapılacak çalışmalar için anne sütü eksozomunun önemini ortaya koymak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 8 er adet ağırlıkları 250-350 gr arasında değişen Sprague Dawley cinsi erkek ratlarla 3 grup şeklinde çalışma yapıldı. Grup 1'deki ratlara skrotal insizyon yapılıp başka bir işlem yapılmaksızın kapatıldı. Grup 2'deki ratlara skrotal insizyon yapıldıktan sonra sol testis saatin aksi yönünde 720 derece döndürülüp karın ön duvarına 3/0 ipek dikişle tespit edildi; bu işlemden 4 saat sonra tekrar insizyon yapıldıktan sonra detorsiyon yapıldı. Grup 3'deki ratlara skrotal insizyon yapılıp sonra sol testis saatin aksi yönünde 720 derece döndürülüp karın ön duvarına 3/0 ipek dikişle tespit edildi; bu işlemden 4 saat sonra yapılacak detorsiyondan 30dk önce sol testise intraperitoneal (ip) 1cc eksozom yapılıp 2 saat daha beklendi. İlk ameliyattan 6 saat sonra tüm ratlara skrotal insizyon yapılıp sol testisleri çıkarılıp biyokimyasal ve histopatolojık inceleme için ikiye bölünüp uygun şartlarda laboratuvara gönderildi. Tüm deneklere kansızlaştırma yöntemi ile ötenazi uygulandı. Testis torsiyonunda reperfüzyon hasarının önlenmesinde eksozomun etkisi biyokimyasal olarak, doku malondialdehit (MDA), superoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT) düzeylerine bakıldı. Ayrıca histopatolojik etkisini göstermek için Johnsen Testiküler Biyopsi Skorlaması (JTBS) ile değerlendirildi. Bulgular: Grup 3 MDA değerlerinde Grup 2'ye kıyasla istatistiksel olarak anlamlı bir azalma olduğu gösterilmiştir(p<0.05). Grup 3 ile Grup 2 SOD ve CAT değerleri karşılaştırıldığında, bu değerlerin Grup 3' te yüksek olduğu görüldü. Ancak bu değerlerin istatistiksel olarak incelenmesinde SOD değeri anlamlı çıkarken CAT değerinde anlamlı bir farklılık gösterilemedi(p=0.012 ve p=0.071). Histopatolojik incelemede ise Grup 3' te meydana gelen iskemi/reperfüzyon (İ/R) hasarında Grup 1 ve Grup 2'ye göre istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görülmüştür (p<0.05). Eksozom uygulamasının testis dokusundaki hasarı torsiyon grubuna göre histopatolojik açıdan anlamlı derecede azalttığı ancak kontrol grubuna yakın değerlere ulaşamadığı görüldü. Sonuç: Testis torsiyonunda detorsiyonundan yarım saat önce verilen düşük doz eksozomun, reperfüzyon hasarını tam önlemediği ama anlamlı derecede testis dokusunu koruduğunu gösterdik. Anahtar Kelimeler: Testis torsiyonu, iskemi/reperfüzyon hasarı, anne sütü eksozomu
Deneysel korozif özofajit modelinde anne sütü eksozomun etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda, korozif özofagus yanıklarının tedavisinde anne sütü eksozomunun etkinliğinin incelenmesi ve gelecekte yapılacak çalışmalar için anne sütü eksozomunun önemini ortaya koymak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmada 8'er adet, 4 grup olacak şekilde toplam 32 adet ağırlıkları 190-315 gram arasında değişen Sprague Dawley cinsi ratlar kullanıldı. Deney süresi toplamda 21 gün olarak belirlendi. İşlem öncesi tüm ratlar tek tek tartıldı. Korozif özofagus yanık modeli oluşturulacak olan gruplardaki ratlara intraperitoneal olarak uygulanan anestezi sonrasında 3 French (F) Fogarti sonda özofagustan geçirilip mideye indirilerek midede balonu şişirildi ve geri çekilerek özofagakardiyak bileşkeye oturtuldu. Daha sonra 4 F nelaton sonda yardımıyla özofagusa 0,5 cc %12,5 sodyum hidroksit (NAOH) verilip 60 saniye beklendikten sonra aspire edilip izotonik serum ile özofagus yıkandı ve sondalar çıkarıldı. Ratlar 12 saat aç bırakıldıktan sonra doğal beslenmelerine dönüldü. Grup 1'e herhangi bir işlem veya tedavi uygulanmadı ve SHAM grubu olarak belirlendi. Grup 2'ye yanık oluşturulup sonrasında herhangi bir tedavi uygulanmadı. Grup 3'e yanık oluşturulup daha sonra 21 gün boyunca 0,5 cc/gün anne sütü eksozomu verildi. Grup 4'e herhangi bir işlem yapılmayıp 21 gün boyunca 0,5 cc/gün anne sütü eksozomu verildi. 21. günün sonunda tüm denekler tekrar tartıldı ve sakrifiye edilerek biyopsi örnekleri histopatolojik inceleme (inflamasyon, fibrozis ve nekroz açısından) yapılması için patoloji laboratuvarına gönderildi. Bulgular: Yapılan histopatolojik incelemelerde inflamasyon, fibrozis ve nekroz ayrı ayrı değerlendirilmiş olup inflamasyon ve fibrozis sonuçlarında anlamlı fark saptanmıştır (p<0.05). Ayrıca gruplar arası yapılan ikili karşılaştırmalarda da 2. grupla 3. grup arasında fibrozis açısından anlamlı fark bulunmuştur (p<0.05). Deney öncesi ve sonrası ratların kiloları karşılaştırıldığında ise grup 1,3 ve 4'te kilo artışı olup, grup 2'deki ratlar iyi beslenemedikleri için kilo kaybı gözlenmiştir. Her bir grup için yapılan istatiksel değerlendirmeler anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Sonuç: Çalışmamızda, korozif özofagus yanık tedavisinde anne sütü eksozomunun inflamasyon ve fibrozis oluşumu üzerinde etkin olabileceği görülmüştür. Ayrıca korozyon oluşturulup anne sütü eksozomu ile tedavi edilen grupta kilo artışı görülürken, korozyon oluşturulup tedavi verilmeyen grupta ise kilo kaybının görülmesi anne sütü eksozomunun özofagus korozyonuna bağlı striktür oluşumunu azalttığını düşündürmüştür.
Doğuştan kalp ve damar anomalisi olan çocuk hastalarda ortaya çıkan gastrointestinal sistem sorunları
Giriş ve Amaç: Doğumsal kalp-damar sistemi anomalileri (DKDA) tanısı ile ameliyat edilmiş ya da izlenmekte olan hastalarda ender olmayarak karın içi sorunlar ile karşılaşılmaktadır. Bunların başlıcaları paralitik ileus, nekrotizan enterokolit ve intestinal perforasyondur. Bu sorunların ortaya çıkmasında birincil DKDA sorununun yanı sıra yapılan kalp kateterizasyonu ve cerrahiye ikincil olarak gelişen iskeminin de etkisi bulunmaktadır. Hastalar ve Yöntem: Çalışmada, Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Hastanesi'nde DKDA nedeniyle izlenen, cerrahi ya da anjiyografik girişim yapılmış hastalarda ortaya çıkan karın içi sorunların taranması amaçlanmıştır. 2000-2007 yılları arasında DKDA tanısı ile izlenen cerrahi yöntemle tedavi edilmiş ya da tıbbi tedavi uygulanmış hastalarda ortaya çıkan karın içi sorunlar geriye dönük (retrospektif) olarak araştırılmıştır. Çalışmada, hasta ile ilgili demografik bilgiler, hastada saptanan DKDA, hastaya yapılan girişim (cerrahi, anjiografi), ortaya çıkan karın içi sorun, karın içi sorunlara yönelik olarak yapılan girişimler (tıbbi tedavi, cerrahi girişim) ve sonuçlar değerlendirilmiştir. Bulgular: DKDA tanılı 46 hastanın 11'i (% 23.9, Grup I) gelişen karın içi sorunlar nedeniyle ameliyat edilmiş, 35'i ise (% 76.1, Grup II) klinik olarak izlenmiştir. Grup I hastalarında en sık saptanan karın içi sorunlar nekrotizan enterokolit ve intestinal perforasyon, Grup II'de ise paralitik ileustur. Grup I hastalarının 5'i, Grup II hastalarının 10'u kaybedilmiştir. Her iki grupta da ölen hastalarda DKDA sayıları 3'ün üzerinde bulunmuştur. Bu hastaların % 80'i DKDA nedeniyle ameliyat edilmiş hastalardır. Tartışma: DKDA nedeniyle izlenen hastalarda ortaya çıkan önemli komplikasyonlardan biri de GİS ile ilgilidir. İntestinal sistemde oluşan komplikasyon nedeniyle cerrahi girişim yapılan hastalarda mortalite daha yüksektir. Siyanotik tipte anomalisi bulunan hastalarda GİS'de komplikasyonlar daha sık görülmektedir. Bir hastada birden fazla DKDA olması mortaliteyi olumsuz yönde etkilemektedir.
Çocukluk çağında sekonder hiperparatiroidizm nedeniyle paratiroidektomi yapılan olguların tanı ve tedavi yöntemlerinin irdelenmesi
Çocukluklarda son dönem böbrek yetmezliğinde sekonder hiperparatirodizm nedeniyle parartiroidektomi yapılan olgular literatürde az sayıda bildirilmiştir. Başkent Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastaneleri; bir transplantasyon merkezi olması nedeniyle son dönem böbrek yetmezliği olgu sayıları diğer merkezlere oranla daha fazladır. Bu çalışmada, merkezimizde son dönem böbrek yetmezliğine sekonder hiperparatiroidizm tanısı ile paratiroidektomi yapılan olguların tanı ve tedavi yöntemlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Başkent Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastaneleri Çocuk Cerrahisi kliniklerinde, 1999-2010 yılları arasında, sekonder hiperparatiroidizm tanısı ile ameliyat edilmiş 16 çocuk hasta dahil edildi. Hastaların demografik verileri, ameliyat öncesi ve sonrası laboratuvar bulguları, görüntüleme yöntemleri incelendi. Ameliyat sırasında paratiroid bezlerinin bulunması için Tc-99m-MIBI (Teknesyum-99mMetoksiizobütilizonitril) verilmesi sonrası yapılan gama prob ile dedeksiyon işleminin bütün paratiroid bezlerinin bulunmasına olan katkısı değerlendirildi. Paratiroid sintigrafisi ve ultrasonografisinin %75 olguda paratiroid patolojisini tanımlarken ayırıcı tanıda yetersiz olduğu görüldü. Ameliyatta olgulardan 9'unda 4 paratiroid bezi de bulunurken, 7'sinde 3 paratiroid bezi bulundu. Ameliyat sırasında gama prob kullanılan 11 olgunun 8'inde (%73) 4 paratiroid bezi, 3'nde de 3 paratiroid bezi bulundu. Dört bezi de bulunan 1 hastaya subtotal paratiroidektomi, geri kalan 8 hastaya ise total paratiroidektomi ve paratiroid ototransplantasyonu yapıldı. Histopatolojik inceleme ile tüm hastalar paratiroid hiperplazisi tanısı aldı. Ameliyat öncesi ve sonrası laboratuvar değerleri karşılaştırıldığında, paratiroid hormon düzeyindeki düşme ile kalsiyum düzeyindeki düşme ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Sekonder hiperparatiroidizmli hastaların en etkili ve güvenli tedavi yöntemi; total paratiroidektomi ve paratiroid ototransplantasyonudur. Ameliyat sırasında cerraha yardımcı olması için gama prob ile dedeksiyon yapılabilir. Bu işlem cerrahın tecrübesinden sonra ameliyat başarısı ve süresinin kısaltılmasında önemli bir etmendir.
Konjenital diyafram hernili hastalarda prognostik faktörler ve akciğer gelişimine etkilerinin ventilasyon perfüzyon sintigrafisiyle değerlendirilmesi
Konjenital posterolateral diyafram hernisi son gelismelerle mortalitesi %10 ile %35 arasında değismekte olan bir anomalidir. Çalısmamızın amacı konjenital diyafram hernili hastalarda sağkalımı etkileyen prognostik faktörlerin belirlenmesi ve akciğer gelisimine etkilerinin ventilasyon-perfüzyon sintigrafisiyle değerlendirilmesidir. Ocak 2000-Nisan 2010 tarihleri arasında Baskent Üniversitesi Ankara Hastanesi ve Adana Uygulama ve Arastırma Merkezi çocuk cerrahisi kliniğinde konjenital posterolateral diyafram hernisi tanısıyla ameliyat edilen 55 hastanın demografik bulguları, olası prognostik faktörler, ameliyat sonuçları ve 19 hastanın infant döneminde yapılan akciğer ventilasyon-perfüzyon sintigrafisi sonuçları geriyedönük olarak incelendi. Konjenital diyafram hernili hastalarımızda ölüm oranımız % 20'dir. Posttermlerin (p=0,013), sağ taraflı konjenital diyafram hernili hastaların (p=0,042), defekt çapı 4 ve 4'ün üstünde olanların (p=0,015), 5. dakikadaki apgar skoru < 5 olanların (p=0,001), sol taraflı konjenital diyafram hernili hastalarda karaciğer herniasyonu olanların (p=0,018), kardiyak anomalisi olanların (p=0,048), pulmoner hipertansiyonu olanların (p=0,001), ilk kan gazı pH, ameliyat öncesi kan gazı pH ve ameliyat sonrası kan gazı pH değerleri düsük olanların (p=0,024, p=0,001, p=0,000) ve ilk kan gazı PaCO2, ameliyat öncesi kan gazı PaCO2 ve ameliyat sonrası kan gazı PaCO2 değerleri yüksek olanların (p=0,014, p=0,001, p=0,000) prognozunun kötü etkilendiği saptanmıstır. Hastaların ventilasyon-perfüzyon sintigrafisinde; aynı taraf akciğerde perfüzyonun ve ventilasyonun azaldığı ve karsı taraf akciğerde perfüzyonun ve ventilasyonun arttığı, erkeklerin aynı taraf akciğer ventilasyonunun daha kötü olduğu (p=0,042), yama kullanımının aynı taraf akciğer perfüzyonunu (p=0,039) ve ventilasyonunu kötü etkilediği (p=0,039), sol taraflı hernisi olanlarda; mide herniasyonu olanların aynı taraf akciğer perfüzyonunun azaldığı (p=0,014), karsı taraf akciğer perfüzyonunun arttığı (p=0,014) ve karaciğer herniasyonu olanların karsı taraf akciğerin ventilasyonunun arttığı (p=0,013) saptanmıstır. Ventilasyon-perfüzyon sintigrafisi infantlarda kolayca yapılabilir ve pulmoner hipoplazi nedeniyle etkilenmis olan solunum fonksiyonları değerlendirilebilir. Yasayan hastalarda erkek cinsiyet, yama kullanımı, sol taraflı hernilerde; mide ve karaciğer herniasyonu olması pulmoner hipoplaziye katkıda bulunmaktadır.
Korozif özofajitte kök hücre tedavisi
ÖZET Çalışmamızın amacı ratlarda oluşturulan korozif özofagusta işaretlenmiş insan kemik iliği kaynaklı mezenkimal kök hücrenin etkisini incelemek oldu. Toplam otuz Wistar-Albino cinsi erişkin dişi ratlar üç eşit gruba bölündüler. Literatürde tanımlanmış standart özofagus kostik yanığı %15'lik Sodyum hidroksit (NaOH) ile oluşturuldu. Birinci gruba (sham grubu) serum fizyolojik kullanıldı. İkinci gruba kök hücre verilmezken; üçüncü gruba işlemden iki saat sonra 1,1'-Dioctadecyl-3,3,3',3'-tetramethylindocarbocyanine (DiI) ile işaretlenmiş insan (erkek) kemik iliği kaynaklı mezenkimal kök hücre (MKH) implante edildi. Deney 21 gün sonra sonlandırıldı ve alınan özofagus dokusu histopatolojik hasar, stenoz indeksi, Y kromozomu için floresan in situ hibridizasyon (FISH) yapılması ve DiI işaretli hücrelerin florasan mikroskopta incelenmesi planlandı. Yapılan histopatolojik incelemelerde fibrozis, inflamasyon ve nekroz ayrı ayrı değerlendirilmiş olup sadece fibrozis sonuçlarında anlamlı fark saptanmıştır (p<0.05). Striktür indekslerinde ise anlamlı sonuçlar sham gubundan dolayı çıkmış olup kök hücre verilen ve verilmeyen grup arasında anlamlı farka rastlanmamıştır. Floresan mikroskobu ile yapılan incelemede özofagus dokusunun epitelinde DiI ile işaretli hücreler görüldü ve FISH sonucunda bir denek dışında diğer tüm ratlarda Y kromozumu gösterilmiştir. Çalışmamızda insan kemik iliği kaynaklı mezenkimal kök hücrelerin korozif özofagus modelinde 21 gün boyunca implante edilen özofagus dokusuna yerleşip canlılığını sürdürmüş olması ve oluşacak fibrozis açısından olumlu yönde etkili olduğu gösterildi. Anahtar kelimeler: korozif özofagus, kök hücre, fibrozis
Abdominal girişim sonrası n-asetilsistein'in intraperitoneal uygulamasının adezyon oluşumu üzerine etkisinin araştırılması
Postoperatif intraabdominal adezyonların azaltılmasına yönelik olarak yaptığımız çalışmada, sıçanlarda deneysel olarak oluşturulan intraabdominal adezyonları önlemek için N-asetilsistein'in (NAS) ampul formunun intraperitoneal olarak verilmesinin etkisini araştırdık. Bu çalışmada yaşları 5-7 ay arasında değişen, 160-300 gr ağırlığında 20 adet dişi Wistar Albino sıçan kullanılmıştır. Çalışmada kullanılan sıçanlar 2 gruba ayrılmışlardır; Grup 1 adezyon oluşum modeli sonrası intraperitoneal serum fizyolojik (SF) verilen grup (n=10); Grup 2 adezyon oluşum modeli sonrası intraperitoneal NAS verilen gruptur (n=10). Deneysel yapışıklık modeli oluşturulmasının ardından Grup 1'de karın içine 2 cc SF verildi, Grup 2'de ise 150 mg/kg NAS (SF ile sulandırılarak 2 cc'ye tamamlandı) verildi. Postoperatif dönemde oral yoldan normal beslenme başlandı. Postoperatif 10. gün sakrifiye edilan ratlar, yapışıklık gelişimi açısından makroskopik ve mikroskopik olarak değerlendirildi. İntraperitoneal yapışıklıklar makroskopik olarak Evans modeline uygun olarak kör değerlendirildi. Grup 1'de kendi kendine ayrılan adezyon 3 sıçanda, çekme ile ayrılan adezyon 4 sıçanda, ayırmak için disseksiyon gereken adezyon ise 3 sıçanda mevcuttu. Grup 2'de adezyon olmayan 6 sıçan, kendi kendine ayrılan adezyonu olan 4 sıçan mevcuttu, çekme ile ayrılan veya ayırmak için disseksiyon gereken adezyonu olan sıçan ise bulunmamaktaydı. Histopatolojik incelemede Grup 1'de üç sıçanda hafif fibrozis, 6 sıçanda orta derecede fibrozis, 1 sıçanda yoğun fibrozis mevcuttu. Bu grupta 6 sıçanda hafif, 2 sıçanda orta derecede, 2 sıçanda ise yoğun inflamatuar hücre reaksiyonu saptandı. Grup 2'de 4 sıçanda inflamatuar hücre reaksiyonu ve interstisyel fibrozis bulunmazken, 6 sıçanda hafif inflamatuar hücre reaksiyonu ve fibrozis mevcuttu. Bu gruptaki sıçanların hiçbirinde orta veya yoğun inflamatuar hücre reaksiyonu ya da interstisyel fibrozis yoktu. Cerrahi sonrası makroskopik yapışıklık ve mikroskopik interstisyel fibrozis ve inflamatuar hücre reaksiyonu gelişimi, kontrol grubu ve NAS verilen grup incelendiğinde, kontrol grubu ve NAS grubu arasında yapışıklık gelişimi açısından NAS leyhine anlamlı fark olduğu bulunmuştur (p<0,05, p<0,05, p<0,05). Bu deneysel çalışmada NAS'ın intraperitoneal olarak tek doz kullanımının karın içi yapışıklık oluşumunu azalttığı gösterilmiştir. NAS, intraabdominal yapışıklıkların azaltılmasında umut verici bir ilaç olabilir.
Deneysel spermatik kord hasarının rat modelinde kord ve testis üzerine etkileri
ÖZET Spermatik kord inguino-skrotal bölge ameliyatlarında dikkat edilmesi gereken en önemli inguinal yapıdır. Cerrahi olarak spermatik kord ve elemanlarına uygulanan hasarların testiküler hasara ve sonuç olarak infertiliteye neden olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada, ratlarda vas deferenste oluşturulan hasar tiplerinin; vas deferens, testis ve epididim üzerinde oluşturduğu etkilerin irdelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada kullanılan 34 adet prepubertal erkek Sprague Dawley rat; digital kompresyon, traksiyon, kesi ve kontrol grupları olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Digital kompresyon grubunda sağ vas deferens serbestleştirilerek ılık ıslak spanç ile iki parmak arasında 4 dakika basınç uygulandı. Traksiyon grubunda sağ vas deferens serbestleştirildikten sonra askıya alınarak 10 gr ağırlık ile 4 dakika traksiyon uygulandı. Kontrol grubunda cerrahi model uygulanmadı, sadece vas deferens ve testis varlığı görüldü. Kesi grubunda ise sağ vas deferens serbestleştirildikten sonra testiküler arter ve vene zarar verilmeden ortasından tam kesi yapıldı. Vas deferens iki yönden tam kat iki dikiş ile onarıldı. Yirmi sekiz gün sonra tüm hayvanlar sakrifiye edildi. Sağ testis, epididim ve vas deferens hücre değişiklikleri makroskopik ve mikroskopik olarak değerlendirildi. Vas deferenste sperm varlığı değerlendirmesinde en az sayıda rat traksiyon grubunda mevcuttu (3/9) (p=0,027) ve vas deferens iç çap dağılımları değerlendirilmesinde belirgin azalma gözlendi (p=0,009). Kesi grubunda vas deferens kas kalınlığı/dış çap oranında belirginazalma tespit edildi (p=0,034). Model gruplarında seminifer tübül çap ve sağ testis hacim ortalamaları açısından istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık tespit edilemezken kesi grubunda sağ ve sol testis hacimleri kendi arasında kıyaslandığında fark anlamlı olarak azalmıştı (p=0,008). Bu bulgulara göre operasyon esnasında korda uygulanan gerilme ile lümen içerisinde sperm varlığı belirgin olarak etkilenmektedir. Kesi sonrası onarım yapılan vakalarda sperm varlığının devam ediyor olması hasarlanma sonrası onarımın önemini göstermektedir. Yapılacak ameliyatlarda vas deferensi korumak için olabildiğince dikkat etmek gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Spermatik kord hasarı, digital kompresyon, traksiyon, kesi, fertilite, rat
Deneysel testis torsiyonu modeli oluşturulan sıçanlarda, kısa ve uzun dönem torsiyona bağlı hasarda trombositten zengin plazmanın etkinliği
Testis torsiyonu sırasında gelişen iskemik hasar ve detorsiyon sonrasındaki reperfüzyon hasarı testiste ciddi hasarlara sebep olur. Bu çalışmada, sıçanlarda oluşturulan testis torsiyonu modellerinde, 3 ve 5 saatlik farklı torsiyon sürelerinde, endojen bir ajan olan plateletten zengin plazmanın (PRP) intratestiküler uygulanmasının histopatolojik etkilerini araştırdık. Çalışmada, 35 adet prepubertal erkek Wistar Albino sıçan; kontrol, Sham – 3 saatlik torsiyon (SHM-3), Sham - 5 saatlik torsiyon (SHM-5), 3 saatlik torsiyonda PRP uygulanması (PRP-3) ve 5 saatlik torsiyonda PRP uygulanması (PRP-5) grupları olmak üzere 5 gruba ayrıldı. Beş adet sıçan da, PRP hazırlanması amacıyla kan temininde kullanıldı. Testis torsiyonu oluşturulan gruplarda, sağ testis, epididim, spermatik kord serbestleştirilip saat yönünde 720° döndürüldü. SHM-3 grubunda 3 saat sonunda, SHM-5 grubunda 5 saat sonunda detorsiyone edildi. PRP-3 grubunda 3 saatlik torsiyon sonunda, PRP-5 grubunda 5 saatlik torsiyon sonunda detorsiyone edilip intratestiküler 100 µl PRP enjeksiyonu yapıldı. Tüm hayvanlar 28 gün sonra sakrifiye edilerek sağ testiste meydana gelen değişiklikler histopatolojik incelendi. Testis ağırlığında ve boyutlarında en belirgin azalma PRP-5 grubunda görüldü (p=0,03; p=0,001). Tübül çapı ve tübül başına düşen Sertoli hücre sayıları açısından anlamlı fark saptanmadı (p=0,234; p=0,124). PRP-3, SHM-5 ve PRP-5 gruplarının hiçbirinde sperm veya spermatid görülmedi (p<0,001; p<0,001). PRP-3, SHM-5 ve PRP-5 gruplarının hiçbirinde bazal lamina bütünlüğünün tamamen korunmadığı tespit edildi (p=0,003). SHM-5 grubunun tümünde germinal epitelin tamamen döküldüğü saptandı (p<0,001). Cosentino sınıflaması ve Johnsen skoru en kötü SHM-5 ve PRP-5 gruplarında tespit edildi (p<0,001; p=0,001). Bu bulgular ışığında, 3 saatlik torsiyonun yarattığı hasar uzun dönemde iyileşebilmektedir. İntratestiküler yoldan 100 µl PRP uygulaması, kısa süreli torsiyonlarda hasarı arttırmakta ve olumsuz etkilemektedir. Uzun vadeli torsiyonda hasarın geri dönüşümü olmadığından hem Sham grubu hem PRP grubunda en kötü sonuçlar alınmıştır. Testis torsiyonunda PRP'nin farklı dozlar (hacimler) ve farklı uygulama yolları ile verilerek etkinliğinin daha detaylı olarak çalışılmasını önermekteyiz. Anahtar kelimeler: Testis torsiyonu, plateletten zengin plazma, oksidatif stres, reperfüzyon hasarı