Çukurova University
Discipline

Otorhinolaryngology

Çukurova University

265

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel alerjik rinit hayvan modelinde siklosporin spreyin etkinliğinin değerlendirilmesi

Amaç: Siklosporin, Thelper hücrelerde kalsinörini inhibe ederek interlökin sentezini inhibe eden immunsupresif bir moleküldür. Bu çalışmanın amacı siklosporinin, ovalbümin ile indüklenmiş sıçan alerjik rinit modelinde antialerjik rolü olup olmadığının gösterilmesidir. Çalışma Dizaynı: Prospektif, kontrollü, randomize hayvan çalışması Gereç- Yöntem: Bu çalışma Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Deneysel Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından sağlanan 54 adet sağlıklı Sprague Dawley türü dişi sıçan üzerinde gerçekleştirildi. Sıçanlara intraperitoneal ovalbumin (OVA) enjeksiyonunu takiben tekrarlayan intranazal OVA uygulamalar ile deneysel alerjik rinit modeli oluşturuldu. Model oluşturulduktan sonra da intranazal ilaç tedavileri yapıldı. Hayvanlar her grupta 9 sıçan olmak üzere 6 gruba ayrıldı. • 1. grup negatif kontrol grubu (serum fizyolojik(sf) sensitize + intranazal sf provakasyon) Bu grup sıçanların sensitizasyonu intraperitoneal sf ile yapıldı ve intranazal sf verildi. • 2. grup pozitif kontrol grubu (ovalbumin(OVA) sensitize ve provoke + intranazal sf ) Bu grup sıçanların sensitizasyonu ve provokasyonu OVA ile yapıldı, intranazal tedavide sf verildi. • 3. grup steroid grubu (OVA sensitize ve provoke + intranazal kortikosteroid ) Bu grup sıçanların sensitizasyonu ve provokasyonu OVA ile yapıldı, intranazal tedavide kortikosteroid verildi. • 4.grup deney grubu 1 (OVA sensitize ve provoke + intranazal siklosporin % 0,05 ) Bu grup sıçanların sensitizasyonu ve provokasyonu OVA ile yapıldı, intranazal tedavide siklosporin % 0,05 verildi. • 5. grup deney grubu 2 (OVA sensitize ve provoke + intranazal siklosporin %0,1) Bu grup sıçanların sensitizasyonu ve provokasyonu OVA ile yapıldı, intranazal tedavide siklosporin %0,1 verildi. • 6. grup deney grubu 3 (OVA sensitize ve provoke + intranazal siklosporin %0,2 ) Bu grup sıçanların sensitizasyonu ve provokasyonu OVA ile yapıldı, intranazal tedavide siklosporin % 0,2 verildi. İntranazal uygulamalar sonrası bütün sıçanlar sakrifiye edildi. İntrakardiak kan alındı ve bu kanda hemogram, AST, ALT, BUN, kreatinin ve total bilirubin seviyeleri bakıldı. Sıçanların nazal ve paranazal mukozaları alınarak biyokimyasal ve histolojik incelemelar yapıldı. Biyokimyasal incelemerde doku düzeyinde tümör nekroz faktor (TNF), interferon (IFN), interlökin (IL)-5, IL-13, ve IL-2, IL-4, IL-17A ve IgE çalışıldı. Histolojik olarak da ışık mikroskobik inceleme ile silya kaybı, goblet hücre artışı, vasküler konjesyon, eozinofil infiltrasyonu derecesi değerlendirilerek skorlandı. Bulgular: Gruplar arasında çalışma sonunda hemogram, AST, ALT, BUN, kreatinin ve total bilirubin seviyeleri açısından anlamlı bir fark saptanmadı. Negatif kontrol grubuyla, pozitif kontrol grubu karşılaştırıldığında hem histolojik hem de biyokimyasal parametrelerde pozitif kontrol grubunda değerlerde anlamlı artış izlendi. Tedavi verilen gruplara bakıldığında, histolojik tüm değerlerde pozitif kontrol grup skor ortalamalarına göre anlamlı azalma saptandı. Siklosporin uygulanan gruplarda kendi içinde karşılaştırıldığında anlamlı fark saptanmadı. Siklosporin uygulanan her üç grup da altın standart tedavi olan nazal kortikosteroid grubu histolojik skor ortalamarıyla karşılaştırıldıda anlamlı fark gözlenmedi. Siklosporin, histolojik olarak nazal steroidler kadar etkin bulundu. Biyokimyasal olarak da pozitif kontrol grubunda (alerjik rinit grubu), tüm biyokimyasal parametrelerde (IFN, IL-13, IL-2, IL-5, IL-4, TNF, IL-17 ve IgE) negatif kontrol grubuna göre anlamlı artış izlendi. Tüm tedavi gruplarında bu değerlerde anlamlı azalma izlendi. Bu azalma, siklosporin 0,05 grubunda, nazal kortikosteroid seviyelerine inmedi fakat diğer iki siklosporin grubunda (0,1 ve 0,2) biyokimyasal parametreler açısından kortikosteroitle anlamlı fark saptanmadı. Hatta bu değerlerin negatif kontrol grubu değerlerine kadar indiği görüldü. Sonuç: Siklosporin nazal damla deneysel alerjik rinit hayvan modelinde sistemik bir etki oluşturmadan güvenle kullanılabilir. Bu damla alerjik rinitte altın standart tedavi kabul edilen nazal kortikosteroid kadar etkilir. İntranazal tedavilerde alternatif tedavi olarak kullanılabilir. Bunun için klinik çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Rinit-alerjikİlaç veriş-intranazal
Erol Şentürk
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Siyaloreli hastalara yaklaşım ve tedavi yönetimi

Siyaloreli Hastalara Yaklaşım ve Tedavi Yönetimi Hassouna H, Siyaloreli Hastalara Yaklaşım ve Tedavi Yönetimi, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı, Tıpta Uzmanlık Tezi, İstanbul, 2016. Amaç: Siyalore çeşitli sebeplerden kaynaklanabilen ağızdan sürekli ve kontrolsüz salya akmasıdır. Bu çalışmanın amacı siyaloreli çocuk hastalarda bilateral submandibular kanal relokasyonu ve sublingual bez eksizyonu ile birlikte parotis bezine botulinum toksin-A enjeksiyonunun etkinliğini değerlendirmektir. Çalışma Dizaynı: Retrospektif çalışma Bireyler ve Yöntem: Bu çalışma 2012-2016 yılları arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Kliniği'nde siyalore nedenli bilateral submandibular kanal relokasyonu ve sublingual bez eksizyonu ile birlikte bilateral parotis bezi içine botulinum toksin-A enjeksiyonu uygulanan 13 hasta dahil edilmiştir. Hastaların preoperatif ve postoperatif 3. ayda siyalore sıklık ve şiddetinin değerlendirilmesi (Thomas-Stonell ve Greenburg klasifikasyonu) ve öğretmen siyalore ölçeğinin değerlendirilmesi yapıldı. Ayrıca günlük önlük sayısı ve saatlik silme eylemi de sorgulanarak kaydedildi. İstatistiksel analizler için SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 16.0 programı kullanıldı. Hastaların operasyon öncesi ve operasyon sonrası parametrelerinin karşılaştırılmasında Wilcoxon Signed-Rank testi kullanıldı. p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Tüm parametrelerin değerlendirilmesinde preoperatif ve postoperatif değerler arasında anlamlı fark izlendi (p=.002). Hastaların birinde (%7,6) postoperatif hemoraji gelişti ve tekrar operasyona alındı. Siyalore sıklık skorlaması, siyalore şiddet skorlaması, öğretmen siyalore ölçeği değerleri, günlük değiştirilen önlük sayısı ve saatlik silme eylemi 12 hastada (%92,3) postoperatif en az bir değer düşerken, bir hastada (%7,6) hiç değişmemiştir. Sonuç: Siyalore multidisipiner yaklaşımdan fayda gören karmaşık bir sorundur. Cerrahi tedaviler; submandibular ve/veya parotis bezlerden gelen tükürüğü yönlendiren kanal relokasyonu ve tükürük miktarını azaltan kanal ligasyonu, submandibular bez eksizyonu ve korda timpani kesili veya kesisiz timpanik nörektomidir. Submandibular kanal relokasyonu ve sublingual gland eksizyonu ile birlikte bilateral parotis bezi içine botulinum toksin-A enjeksiyonu minimal invaziv, etkili ve hasta bakıcı memnuniyeti yüksek bir yöntemdir. Anahtar kelimeler: Siyalore, tükürük, botulinum toksini, cerrahi, tedavi, serebral palsi, submandibular kanal relokasyonu.

Botulinum toksinleriCerrahiSerebral palsi+6
Hasan N.h. Hassouna
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vokal Kord Lökoplazisinde Tedavi Yaklaşımının Belirlenmesi ve Tedavide Proton Pompa İnhibitörü Etkinliğinin Değerlendirilmesi

Vokal Kord Lökoplazisinde Tedavi Yaklaşımının Belirlenmesi, Tedavide Proton Pompa İnhibitörü Etkinliğinin Değerlendirilmesi Sezen Göktaş S, Vokal Kord Lökoplazisinde Tedavi Yaklaşımının Belirlenmesi ve Tedavide Proton Pompa İnhibitörü Etkinliğinin Değerlendirilmesi, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı, Tıpta Uzmanlık Tezi, İstanbul, 2016. Amaç: Bu çalışmanın amacı, vokal kord lökoplazisinde tedavi yaklaşımının belirlenmesi ve vokal kord lökoplazisi saptanan hastalarda tedavide proton pompa inhibitörü (PPİ) etkinliğinin ortaya konulmasıdır. Çalışmanın Dizaynı: Prospektif nonrandomize klinik deneysel çalışma Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Eylül 2015 - Ocak 2016 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'na ses kısıklığı veya ses kalitesinde azalma şikâyetleri ile başvuran ve video stroboskopik inceleme ile vokal kord lökoplazisi tanısı konulan 24 hasta dâhil edildi. Hastaların tümünün yaş, cinsiyet, sigara ve alkol kullanımı bilgileri kaydedildi. Tedavi öncesi ve tedavinin 3. ve 6. ayında her hastadan reflü semptom indeksi (RSI) formu doldurması istendi. Ayrıca yapılan videostroboskopik muayene kaydı incelenerek hekim tarafından reflü bulgu skalası (RBS) formu dolduruldu. Hastaların videostroboskopik video ve fotoğraf kayıtları alınarak önceden belirlenmiş olan 8 adet aynı laringeal bölgenin (epiglot, sağ priform sinüs, sol priform sinüs, sağ vokal kord, sol vokal kord, sağ arytenoid, sol arytenoid ve posterior kommissür) red-green-blue (RGB) değerleri kaydedildi. Hastalara, laringeal karsinom riski ile ilişkili tarafımızca hazırlanan İLK MUAYENE- RİSK DEĞERLENDİRME SKALASI uygulandı ve risk skoru 13 ve üzerinde olan hastalar çalışma dışı bırakıldı ve biyopsi amaçlı olarak kliniğimizde mikrolaringeal cerrahiye yönlendirildi. Skoru 13'ün altında olan hastalar çalışmaya dâhil edildi. Bu hastaların tümüne ilk 3 ayda günde 2 kez PPİ tedavisi (Rabeprazol 20 mg enterik kaplı tablet) verildi. Diyet ve yaşam tarzı değişiklikleri önerilerinde bulunuldu. 3 ay sonra hastalara yeniden videostroboskopi, RSI takibi, RBS ve RGB değerlendirmeleri yapıldı. 3. ay sonunda yapılan değerlendirmede lezyonun gerileme oranına göre hastalar 2 gruba ayrıldı. Bu değerendirme için tarafımızca hazırlanan 3.AY LEZYON DEĞERLENDİRME SKALASI kullanıldı. Bu skorlama sonrasında 8 ve altında puan alan hastalar 1.grup (n=19) olarak kabul edildi ve PPİ dozu günde 2 olarak 3 ay daha tedaviye devam edildi. 8'in üzerinde puan alan hastalar ise 2.grup (n=5) olarak kabul edilerek tümüne aynı yöntemle ve aynı cerrah tarafından mikrolaringeal cerrahi yapıldı. Cerrahi sonrası benign patoloji ile sonuçlanan lezyonu olan hastaların –çalışmamızda cerrahi yapılanların tümünün patolojileri benigndi.- rekürrens açısından takiplerine PPİ dozu günde 2 olacak şekilde 3 ay daha devam edildi. 6. ay kontrolünde RSI formu hastalar tarafından dolduruldu, hastaların kaydedilen videostroboskopi görüntüleri RGB ve RBS değerleri kaydedildi. Hastaların tedavi öncesi, 3.ay ve 6.ay değerleri karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların yaşları 35 - 79 arasında değişmekte, ortalama yaş 58,75 idi. 60 yaş ve altı hastalar (n= 14) % 58,3 oranında, 60 yaş üzeri hastalar (n=10) %41,7 oranında idi. Hastaların % 20,8'i (n=5) kadın, % 79,2'si (n=19) erkek idi. Hastaların sigara içme oranları dikkate alınarak oluşturulan 4 grup şu şekilde idi; sigara içmeyen (grup1) (n=9, %37,5), sigara içenler 0-10 paket/yıl (grup2) (n=6, %25), 11-20 paket/yıl (grup3)(n=5, %20,8) ve 21 ve üzeri paket/yıl (grup4) (n=4, %16,7). Alkol kullanımı 4 hastada (%16,7) vardı. Hastaların ilk muayene, 3.ay ve 6.ay kontrollerinde elde edilen RSI ve RBS değerleri karşılaştırıldığında ilk muayene ile 3.ay ve ilk muayene ile 6.ay değerleri arasında anlamlı azalma görüldü. Videostroboskopik muayenede çekilen ilk muayene, 3.ay ve 6.ay larinks fotoğraflarının RGB değerlerinin karşılaştırılmasında ise GREEN ve BLUE değerlerinde anlamlı fark görülmedi ancak RED değerlerinin tümünde ilk muayene ile 6.ay arasında anlamlı fark görüldü. Tüm hastaların sonuçları değerlendirildiğinde, Rabeprazol 6 aylık günde 2 kez kullanımı sonrasında %29,2'sinde (n=7) tam yanıt, %50'sinde (n=12) parsiyel yanıt, %20,8'inde (n=5) yanıtsızlık görüldü. Sonuç: Vokal kord lökoplazisi tedavisinde cerrahi ve cerrahi olmayan tedavi seçenekleri bulunmaktadır. Ancak bu tedavi yaklaşımı ile ilgili tanımlanan standart bir algoritma bulunmamaktadır. Bu yaklaşım belirlenirken hasta ve lezyonun özelliklerinden yola çıkılarak oluşturulmuş değerlendirme tablosu kullanılarak karar verilebilir. Böylece lezyon karşısında standart yaklaşım oluşturulabilir. Çalışmamızda, bu algortima oluşturuldu ve vokal kord lökoplazisi tanısı alan hastalarda proton pompa inhibitörü tedavisinin lezyon küçülmesinde ve cerrahi sonrası rekürrensin önlenmesinde etkili olduğu sonucuna varıldı. Yapılan değerlendirmeler sonucunda cerrahi tedavi endikasyonu verilmeyen vokal kord lökoplazili hastalarda proton pompa inhibitörü tedavisi uygulanabilir. Anahtar kelimeler: Vokal kord lökoplazisi; proton pompa inhibitörü; laringofaringeal reflü; disfoni

Antiülser ajanlarAntiülser ajanlarLaringeal hastalıklar+3
Seda Sezen Göktaş
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açık teknik septorinoplasti yapılan hastalarda estetik sonuçların değerlendirilmesi

Bu çalışma açık teknik septorinoplasti yapılan hastaların, preoperatif ve postoperatif fasiyal analizlerini Rhinobase programı kullanarak karşılaştırmak, cilt ve insizyon tipinin postoperatif kolumellar skar oluşumu üzerine etkilerini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır.Ocak 2007- Ocak 2011 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Gureba Eğitim ve Araştırma Hastanesi 1. Kulak-Burun-Boğaz Kliniği ve Bezmialem Vakıf Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda, burundan nefes alma güçlüğü ve nazal deformite nedeniyle açık septorinoplasti uygulanan 35 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Olguların 7'si (%20) kadın, 28'i (%80) erkektir. Olguların yaşları 18 ile 61 yıl arasında değişmekte olup, ortalama yaş 31,37±10,95 yıldır. Olguların takip süresi 6 ay ile 30 ay arasında değişmekte olup, ortalama takip süresi 9,97±5,95 aydır.Olguların preoperatif ve postoperatif fotogrametrik fasiyal analizleri Rhinobase programı kullanarak yapıldı. Fasiyal analizde nazofrontal açı (NFA), nazolabial açı (NLA), tip projeksiyonu ve kolumella-lobül oranları ölçüldü. Bu değerler cinsiyetler arasında farklılık gösterdiği için kadın ve erkek olgular kendi içlerinde değerlendirildi. Postoperatif insizyon skarı `The Stony Brook Scar Evaluation Scale'e göre, cilt tipi `Fitzpatrick skin type classification'a göre belirlendi. Cilt ve insizyon tipi ile skar oluşumu arasındaki ilişki değerlendirildi.Verilerin İstatistiksel analizleri için NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2007&PASS (Power Analysis and Sample Size) 2008 Statistical Software (Utah, USA) programı kullanıldı. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metodların (Ortalama, Standart sapma, frekans, oran) yanısıra verilerin karşılaştırılmasında Paired Samples t test ve Ki-Kare test kullanıldı. Anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirildi.Kadın olgularda preoperatif ortalama, NFA, NLA, tip projeksiyonu ve kolumella-lobül oranına göre, postoperatif değerlerde normal fasiyal değerlere yakın sonuçlar elde edilmiştir. Ancak olgu sayısı az olduğundan istatistiksel olarak anlamlı bir değişim saptanmamıştır. Erkek olgularda preoperatif ortalama, NFA, NLA, tip projeksiyonuna göre, postoperatif değerlerde istatistiksel olarak anlamlı şekilde artış saptanmıştır (p<0,01).Tüm olguların kolumellar skarları Stony Brook Skar Skalasına göre incelendiğinde; 3 (%8,6) olguda 1/5; 2 (%5,7) olguda 2/5; 4 (%11,4) olguda 3/5; 4 (%11,4) olguda 4/5 ve 22 (62,9) olguda 5/5 olduğu görülmektedir. Olguların %54,3'üne (n=19) `ters v' insizyonu; %45,7'sine (n=16) `v' insizyonu yapılmıştır. Tüm olguların Fitzpatrick cilt tipi sınıflamasına göre cilt tipleri değerlendirildiğinde; Tip 2 olan 2 (%5,7) olgu; Tip 3 olan 19 (%54,3) olgu; Tip 4 olan 14 (%40) olgu bulunmaktadır. Tüm olguların cilt tipi ve insizyon çeşidiyle Stony Brook skar skalası sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamaktadır (p>0,05).Sonuç olarak, başarılı bir septorinoplasti ameliyatının ilk ve önemli adımı preoperatif fasiyal analizdir. Preoperatif analizde hastanın kendi etnik kökeni ve fasiyal harmonisi dikkate alınmalıdır. Ayrıca her rinoplasti cerrahının, uyguladığı tekniklerin sonuçlarını takip etmek için preoperatif ve postoperatif fasiyal analiz yapabilmesi ve bunu arşivleyebilmesi gerektiğine inanmaktayız. Biz kolumellar skar dokusunda başarılı sonuçlar elde etmek için, kesinin aşırı gerginlik olmadan, dikkatli ve titiz kapatılmasının yeterli olacağını düşünmekteyiz.

BurunBurun deformiteleriCerrahi-kulak-burun-boğaz+4
Gamze Didem Kocagöz
Bezmialem Vakıf University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açık teknik septorinoplasti yapılan olgularda hasta memnuniyetinin değerlendirilmesi

Amaç:Bu çalışma açık teknik septorinoplasti yapılan olgularda, postoperatif dönemde yapılan Nasal Obstruction Symptom Evaluation (NOSE), Rhinoplasty Outcomes Evaluation (ROE) ve Vizuel Analog Skala (VAS) ile hasta memnuniyetinin değerlendirilmesi, kullandığımız formların birbiriyle olan ilişkisinin saptanması ve bu formların estetik nazal cerrahide güvenilirliğinin ve kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır.Gereç- Yöntem:Bu çalışma Ocak 2008 - Ocak 2011 tarihleri arasında Vakıf Gureba Eğitim ve Araştırma Hastanesi 1. Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Kliniği ve Bezmialem Vakıf Üniversitesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda burundan nefes alma zorluğu ve nazal deformite nedeniyle açık septorinoplasti uygulanan 45 olgu üzerinde yapılmıştır. Olguların yaşları 18 ile 61 arasında değişmekte olup, ortalaması 31,62±31,00 yıldır. Cinsiyetlere göre dağılıma bakıldığında; olguların %35,6'sı (n=16) kadın, %64,4'ü (n=29) erkektir. Ameliyat sonrası takip süresi 6 ile 30 ay arasında değişmekte olup, ortalaması 12,89±7,17 aydır.Çalışma dizaynımız, hasta memnuniyetinin preoperatif dönemde retrospektif, postoperatif dönemde prospektif olarak değerlendirildiği bir çalışmadır. Postoperatif en az 6 ayını dolduran hastalara rutin kontrolleri esnasında veya telefon ile iletişim sağlanarak cerrahi sonrası estetik ve fonksiyonel açıdan memnuniyetlerini değerlendirmek amacıyla Nasal Obstruction Symptom Evaluation (NOSE), Rhinoplasty Outcomes Evaluation (ROE) formlarındaki soruları, aynı vizitte hem operasyon öncesi hemde operasyon sonrası durumları açısından, ayrı ayrı cevaplandırmaları istendi. Bu şekilde hastanın preoperatif ve postoperatif durum değerlendirmesini daha net yapıp ortaya koyabilmesi amaçlanmıştır.Ayrıca hastaların Vizuel Analog Skala (VAS) ile değerlendirme yapmaları, hastalardan operasyon öncesi ve sonrası, burunlarını estetik ve fonksiyonel açıdan ayrı ayrı puanlandırmaları istendi.Bulgular:Preoperatif NOSE ölçümlerine göre Postoperatif NOSE ortalamalarına görülen düşüş istatistiksel olarak ileri düzeyde anlamlı bulundu (p<0,01). NOSE değeri ameliyat sonrasında ameliyat öncesine göre düşüş göstermektedir ve ameliyat öncesi ile ameliyat sonrası NOSE ortalama farkları 61,11±25,89'dur.Preoperatif ROE ölçümlerine göre postoperatif ROE ortalamalarında görülen yükselme istatistiksel olarak ileri düzeyde anlamlı bulunmuştur (p<0,01). ROE değeri ameliyat sonrasında ameliyat öncesine göre yükseliş göstermektedir ve ameliyat öncesi ile ameliyat sonrası ROE ortalama farkları 54,26±18,85'dir.Preoperatif fonksiyonel VAS ölçümlerine göre, postoperatif fonksiyonel VAS ortalamalarında görülen yükseliş istatistiksel olarak ileri düzeyde anlamlı bulunmaktadır (p<0,01). Fonksiyonel VAS değeri ameliyat sonrasında ameliyat öncesine göre yükseliş göstermektedir ve ameliyat öncesi ile ameliyat sonrası fonksiyonel VAS ortalama farkları 58,44±23,83'dür.Preoperatif estetik VAS ölçümlerine göre, postoperatif estetik VAS ortalamalarında görülen yükseliş istatistiksel olarak ileri düzeyde anlamlı bulunmaktadır (p<0,01). Estetik VAS değeri ameliyat sonrasında ameliyat öncesine göre yükseliş göstermektedir ve ameliyat öncesi ile ameliyat sonrası estetik VAS ortalama farkları 54,22±22,91'dir.Tüm formlardaki preoperatif ve postoperatif değişim farkı incelendiğinde, birbirleri ile istatiksel olarak ilişkili ve anlamlı olduğu gözlendi.Tartışma:Kozmetik ve fonksiyonel açıdan memnun edilmiş bir hasta, septorinoplasti ameliyatının başarısının en önemli göstergesidir. Estetik ve fonksiyonel nazal cerrahide hasta memnuniyetinin değerlendirilmesinde, objektif ölçüm metodları yerine subjektif değerlendirme olanağı sunan metodların kullanılması daha uygundur. Bu amaçla geliştirilmiş hastalık veya alan spesifik yaşam kalitesi değerlendirme formlarının kullanımı, yapılan cerrahinin etkinliğinin değerlendirilmesinde güvenilir sonuçlar vermektedir.Sonuç olarak septorinoplasti ameliyatı, uygun endikasyonda yapıldığı takdirde, hastanın sosyal, psikolojik ve fiziksel yönden yaşam kalitesini arttıran bir cerrahidir.Anahtar Kelimeler: Septorinoplasti, Nasal Obstruction Symptom Evaluation (NOSE), Rhinoplasty Outcomes Evaluation (ROE), Hasta memnuniyeti

Engin Başer
Bezmialem Vakıf University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pensilvanya Üniversitesi Koku Ayırtetme Testi'nin (UPSIT) Türkiye toplumunda uygulaması

Giriş:Olfaktör fonksiyonun değerlendirilmesi klinik uygulamada ülkemizde genellikle ihmal edilmektedir. Pensilvanya Koku Ayırtetme Testi (UPSIT), Kuzey Amerika toplumu normlarına dayanan, 500.000'den fazla kişide uygulanmış, günümüzde olfaktor fonksiyonun değerlendirilmesinde en yaygın olarak kullanılan subjektif koku testidir. UPSIT, hasta test skorlarının kendi yaş grubundaki normatif değerlerle karşılaştırılması ile yapılan bir testtir. UPSIT testinin ülkemiz kliniklerinde kullanımına en büyük kısıtlama, bu testin Türkiye popülasyonuna uygun olup olmadığının bilinmemesidir. Koku tanınması, kültürel uygunluk ve aşinalık gerektirmesi nedeniyle Amerika-tabanlı skorlama ve tanı kriterlerinin uygulanması olfaktör fonksiyonu değerlendirmede yetersiz kalmaktadır.Amaç:Bu çalışmada, UPSIT testini sağlıklı Türkiye gönüllülerine uygulayarak elde edilen skorların Amerikan normatif değerleriyle karşılaştırılması ile Türkiye popülasyonuna uygun olup olmadığını değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Materyal ve Metod :UPSIT testi yaşları 20 ile 49 arasında değişen (ortalama 31.48±8.72) 'ü 22'si erkek (%44), 28'i kadın (%56) olmak üzere toplam 50 sağlıklı gönüllüye uygulandı. UPSIT testi öncesinde detaylı kulak burun boğaz muayeneleri yapılarak olfaktör bozukluğa yol açabilecek patoloji saptanan gönüllüler çalışma dışı bırakıldı. Aynı gün içinde UPSIT koku identifikasyon testi ve Connecticut koku testi yapılarak koku testi skorları istatistiki olarak değerlendirildi.Bulgular:Test uygulanan 50 kişi, 40 soruda ortalama 21.38±4.68 doğru cevap verdi. Test uygulanan 28 kadın gönüllü, 40 soruyu ortalama 21.55 ± 4.4 doğru cevapladı. Test uygulanan 22 erkek gönüllü, 40 soruyu ortalama 21.14 ± 5.1 doğru cevapladı. Test sonuçlarına göre en çok ayırt edilebilen kokular sırasıyla, soğan (%98), çam ağacı (%92), nane şekeri (%90), doğalgaz (%88) ve muz (%80) kokularıydı. En az ayırt edilebilen kokular ise turşu (%12), kiraz (%18), çikolata (%18) kokularıydı.Sonuç:UPSIT testi, Türk popülasyonun olfaktör fonksiyonunu değerlendirmede yetersiz kalmaktadır. Çalışmamızda ortalama doğru cevaplama skoru olan 21/40 Amerikan normatif skorları ile karşılaştırıldığında `şiddetli mikrosmik' olarak değerlendirilmektedir. Klinik pratikte UPSIT testinin içerdiği bir çok kokunun Türkiye popülasyonunda aşina olunmadığı görülmektedir.Anahtar Kelimeler: Koku, Koku Testi, Olfaktör Fonksiyonlar

Cemil Yücepur
Bezmialem Vakıf University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Timpanoplastide akordiyon kartilaj greft tekniği ile kartilaj ada greft tekniğinin postoperatif sonuçlarının karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmanın amacı timpanoplasti operasyonunda akordiyon kartilaj greft tekniğinin postoperatif başarısını odyolojik ve hayat kalitesine katkısı yönünden kartilaj ada greft tekniği ile karşılaştırmak; bu başarının hastalığın ciddiyeti, geçirilmiş operasyon öyküsü, perforasyon yeri ve çapı, kemikçik zincir rekonstrüksiyonu ile değişkenlik gösterip göstermediğini ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, 2019-2023 yılları arasında, yaşları 18-80 arasında değişen toplam 94 hastada uygulanan timpanoplasti operasyonlarını incelemektedir. Kırk beş hastaya akordiyon kartilaj greft tekniği, 49 hastaya ise kartilaj ada greft tekniği kullanılarak perforasyon onarımı yapılmıştır. Araştırmada her iki grup için, hastaların şikayetleri, daha önce geçirilmiş operasyonlar, anestezi formu, ameliyat notları, preoperatif ve postoperatif muayene bulguları ile saf ses odyometrisi sonuçları kapsamlı bir şekilde karşılaştırılmıştır. Bunun yanında, operasyon öncesi ve sonrası dönemlerde hastalara kronik otit hayat kalitesi ölçüm anketi (CES) uygulanmıştır. Gruplar ayrıca kemikçik zincir rekonstrüksiyonunun yapılıp yapılmamasına göre subgruplara ayrılmıştır. Her iki grupta da fonksiyonel ve anatomik başarı oranları, operasyon sonrası odyolojik kazanç ve anket skorlarındaki artış karşılaştırılmış; ayrıca, greft tekniğinin, perforasyon yerinin ve büyüklüğünün, Orta Kulak Risk İndeksi (MERI) ve CES skorlarının başarı üzerindeki etkileri incelenmiştir. Bulgular: Kartilaj ada ve akordiyon greftleri kullanılarak yapılan timpanik membran perforasyonu onarımlarında hastaların demografik özellikleri, perforasyon özellikleri, operasyon süresi, MERI skoru açısından gruplar arasında anlamlı bir farklılık belirlenmemiştir (p>0.05). Her iki grupta da operasyon sonrası ortalama hava yolu işitme eşiği (AC PTA), hava kemik yolu farkı (ABG) değerleri ve CES skorunda operasyon öncesine göre anlamlı bir düşüş saptanmıştır (p<0.05). Akordiyon grubunun postoperatif ABG kazancı yönünden kartilaj ada grubuna göre anlamlı olarak daha iyi sonuçlar verdiği belirlenmiştir (p<0.05). Fonksiyonel başarı yüzdeleri açısından akordiyon grubunun üstünlüğü istatistiksel olarak sınırda anlamlı bulunmuştur (p=0.070). Akordiyon ve kartilaj ada grupları içinde kemikçik zincir rekonstrüksiyonu yapılanlar ve yapılmayanlar olarak subgruplara ayrıldığında ise postoperatif AC PTA ve ABG kazancı, CES skorunda iyileşme, anatomik ve fonksiyonel başarı oranları açısından anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Ayrıca MERI skoru, CES skoru ve perforasyon çapı ile operasyon başarısı arasında anlamlı bir korelasyon elde edilmiştir (p<0.05). Sonuç: Akordiyon kartilaj greft ile perforasyon onarımının postoperatif işitmeye katkısı kartilaj ada greftinden daha yüksek saptanmıştır. Timpanoplastide akordiyon kartilaj greft tekniği; primer ve revizyon cerrahilerde, kemikçik zincir onarımı gereken ve gerekmeyen durumlarda, farklı perforasyon boyutlarına ve tiplerine uyarlanabilen, etkili, güvenilir bir yöntem olarak öne çıkmaktadır. Anahtar Kelimeler: timpanoplasti, akordiyon, kartilaj ada, perforasyon, greft, kemikçik zincir, operasyon başarısı

Nurtaç Dağıstanlı
Bezmialem Vakıf University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koklear implant uygulanan hastaların isitsel performans analizleri

Bu çalışma koklear implantlı hastaların işitsel performanslarının gelişimini analiz etmek amacıyla yapıldı.Hastaların operasyon yaşının, cinsiyetlerinin, implantasyon uygulanan kulak yönünün, uygulanan koklear implant modelinin hastaların işitsel performanslarına etkileri araştırıldı.Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB Anabilim Dalı'nda koklear implant operasyonu uygulanan, konjenital ve prelingual dönemde işitme kaybı gelişen ve implantasyon sonrası en az 18 ay süre ile takibi yapılan 28 hasta seçildi.Performansların değerlendirilmesinde; Dinlemenin Gelişim Profili (LiP), Tek-İki-Üç Heceli Kelimeleri Tanıma Testi (MTP) ve Anlamlı İşitsel Deneyim Skalası (MAIS) testleri kullanıldı.Operasyon yaşının, işitsel performans skorlarına etkisini değerlendirmek için hastalar iki gruba ayrıldı: Grup I (implantasyon yaşı ?60 ay, ortalama 44,8 ay) ve grup II (implantasyon yaşı >60 ay, ortalama 100,6 ay).LiP test verilerinin analizinde, preoperatif değerlerle karşılaştırıldığında koklear implant kullanımının 1. ayında anlamlı yükselme saptandı (p<0,01).MTP test verilerinin analizinde, preoperatif değerlerle karşılaştırıldığında belirgin yükselişin özellikle ilk fittingden sonraki 1. ve 3. ayda olduğu bulundu (p<0,01).MAIS test verilerinde ise preoperatif değerlere göre belirgin artış özellikle 3. ayda saptandı (p<0,01).MTP test skorlarında Grup I ve Grup II'de ve LiP test skorlarında Grup II'de preoperatif değerlere göre ilk fitting sonrası 2. günde geçici bir azalma saptandı.Grup II'nin, grup I'e göre yüksek başlangıç skorları olduğu fakat grup I'deki hastaların işitsel performanslarının, implant kullanımı sonrası hızla artarak 12?18 ay içinde grup II'deki hastaları yakaladıkları saptandı.Çalışmamızda, cinsiyetin, implantasyon uygulanan kulak yönünün, koklear implant modelinin, koklear implantasyon sonrası hastaların işitsel performansına istatistiksel olarak anlamlı bir etkileri olmadığı görüldü.Sonuç olarak, çalışmamızda operasyon yaşı ile performans gelişimi arasında negatif bir korelasyon olduğu bulundu. Küçük yaşta implantasyon uygulanan çocukların, dil gelişimlerini hızlı kazandıkları ve ileride okuma, yazma gibi eğitsel becerilerde daha fazla başarı sağladıkları gözlendi.

Süleyman Özdemir
Çukurova University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Konjenital işitme kayıplarında genetik tarama

Bu çalışma nonsendromik kalıtsal işitme kaybı olan hastalarda işitme kaybına en sık neden olan Cx26 ve Cx30 proteinlerini kodlayan genlerde genetik mutasyon olup olmadığını saptamak amacıyla yapılmıştır.Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda teşhis edilip Halil Avcı İşitme Engelliler Merkezi'nde eğitim alan konjenital, nonsendromik bilateral çok ileri derecede sensörinöral işitme kaybı olan 65 hasta seçildi.Çalışmaya dahil edilen hastalardan 37'sinin (%56,9) anne ve babası arasında akraba evliliği, 27'sinde ( %41,5) ise ailede işitme kaybı bulunan birey olduğu saptandı.Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji ve Genetik Anabilim Dalı'nda gerçekleştirilen laboratuar çalışmasında mutasyonların değerlendirmesinde Pronto ® Konnexin kiti kullanılarak ELİSA prosedürü ile genotiplendirme yapıldı.Çalışma sonucunda toplam 65 hastada yapılan genetik taramada 11 hastada( %16,9) Cx26 geninde en sık rastlanan mutasyon olan 35 delG mutasyonu saptandı. Saptanan mutasyonların 9 tanesinin homozigot (%13,8), 2 tanesinin heterozigot (%3,07) mutasyonlar olduğu tespit edildi.Çalışmamızda Cx26 geninde görülebilen bir diğer mutasyon olan 167delT ve Cx30 geninde en sık görülen mutasyon olan del(GJB6-D13S1830) mutasyonuna rastlanmadı.Sonuç olarak konjenital nonsendromik işitme kayıplarında en sık görülen mutasyonun Cx26 geninde görülen 35delG mutasyonu olduğu saptanmıştır. Bu çalışma Çukurova Bölgesi'ne ait mutasyon oranlarını göstermektedir. İşitme kayıplı ailelerde yapılacak genetik değerlendirme ile gelecek nesillere işitme kaybının aktarılma riski konusunda genetik danışmanlık yapılması mümkün olacak, işitme kayıplı bireylerin erken saptanması ile daha başarılı tedavi şansı doğacaktır.Anahtar sözcükler: Konjenital işitme kaybı, konneksin 26, 35 delG

GenetikKulak hastalıklarıMalformasyonlar+4
Pelin Arıcı
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik süpüratif otitis mediada osteonekrozun elektron mikroskopik görüntülenmesi

Amaç: Kronik otitis mediada kemik hasarı ile ilgili olarak birçok teori öne sürülmekle birlikte kemik erozyonundaki süreç günümüzde halen net olarak açıklanabilmiş değildir. Bu çalışmada, kronik otitis mediaya bağlı olarak gelişen kemik nekrozunda hücresel değişikliklerin gösterilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda Ocak-2007 ile Kasım-2007 tarihleri arasında kronik süpüratif otitis media nedeni ile opere edilen 20 olgunun patolojik doku örnekleri elektron mikroskopik incelemeye alındı. Alınan kolesteatom doku parçaları, granülasyon doku örnekleri, inkus ve mastoid kemik örnekleri boyama sonrasında JEOL-JEM 1400 transmisyon elektron mikroskobu ile incelendi.Bulgular: Opere edilen hastaların 16'sında inkus ile birlikte mastoid kemik, 4'ünde kemikçikler olmadığı için sadece mastoid kemik örneklemesi yapıldı. Hastaların 14'ünde orta kulak ve/veya mastoid hücrelerde kolesteatom saptanırken, 6'sında granülasyon dokusu saptandı. Kolesteatomlu kronik otitis mediada 14 hastanın 13'ünde (% 92,8), kolesteatomsuz kronik otitis mediada 6 hastanın 3'ünde (% 50) orta kulak kemikçiklerinde yeniklik saptandı. Kolesteatomlu kronik otitis medialı hastalardan alınan örneklerde kemiklerde düzensizleşme, erozyonun yanı sıra vaskülarite artışı ve yoğun hücresel infiltrasyon gözlenmiştir. Ortamdaki hücrelerde gözlenen genişlemiş endoplazmik retikulum, sitoplazma içerisinde vakuollerin bulunması enzimatik teoriyi destekleyen bulgulardır. İncelemeye alınan inkus örneklerinde hücrelerde dejeneratif değişiklikler, hücre içinde geniş vakuoller izlemiştir.Sonuç: Bu bulgular ışığında özellikle kolesteatomlu olgularda inkusun greft olarak kullanılmasının uygun olmadığı düşünülmüştür. Yapılan bu çalışma enzimatik teoriyi net olarak göstermese de ilerde yapılacak olan ve osteonekrozun araştırılmasına yönelik çalışmalara ışık tutacak niteliktedir.

EnzimlerKemik deformasyonuKemik hastalıkları+3
Özgür Sürmelioğlu
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Papiller tiroid karsinomuna ait agresif varyantların zaman içindeki dağılımı ve klinikopatolojik parametrelerle olan ilişkisi

Amaç: Papiller tiroid karsinomu, tiroid malignitelerinin en sık görülen histolojik tipi olup, genellikle iyi prognoza sahiptir. Bununla beraber, klinik davranışında histopatolojik varyantlarına bağlı olarak önemli farklılıklar gözlenmektedir. Özellikle tall cell, hobnail, difüz sklerozan, columnar ve solid gibi alt tipler "agresif varyantlar" olarak tanımlanmıştır. Bu çalışmada, 2012-2024 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda opere edilen ve papiller tiroid karsinomu tanısı alan hastaların patoloji raporları retrospektif olarak incelenerek, agresif alt tiplerin yıllara göre dağılımını ortaya koymak, bu varyantların klinikopatolojik parametrelerle olan ilişkisini analiz etmek ve elde edilen bulgular ışığında hasta yönetimi ve tedavi planlamasına yönelik çıkarımlarda bulunmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 673 hasta dahil edilmiş, ameliyat tarihlerine göre 3 döneme ayrılarak (2012-2015, 2016-2019, 2020-2024) karşılaştırmalı analiz yapılmıştır. Agresif ve non-agresif varyantlar; demografik veriler, tümör boyutu, kapsül invazyonu, multifokalite, ekstratiroidal yayılım, lenf nodu metastazı, uzak metastaz, lokal nüks ve evre gibi değişkenler açısından karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmada agresif varyant oranlarında zamanla belirgin bir artış gözlenmiştir. İlk dönemde % 16,1 olan agresif alt tip oranı son dönemde % 36,5'e yükselmiştir. Agresif varyantlar; daha yüksek lenf nodu metastazı, kapsüler ve vasküler invazyon, lokal nüks, uzak metastaz ve ekstratiroidal yayılım ile ilişkili bulunmuştur. Ayrıca agresif varyantlarda radyoaktif iyot uygulanma oranı da daha yüksek saptanmıştır. Sonuç: Bu bulgular, agresif varyantların kötü prognostik parametrelerle olan güçlü ilişkisine ve bu alt tiplerin zaman içinde artan görülme sıklığına dikkat çekmektedir. Bu nedenle, preoperatif ve postoperatif hasta yönetiminde ve takibinde histolojik varyant bilgisi dikkate alınmalı; özellikle agresif alt tiplerde daha dikkatli takip ve kişiselleştirilmiş tedavi yaklaşımları benimsenmelidir. Anahtar Kelimeler: agresif varyant, ekstratiroidal yayılım, lenf nodu metastazı, papiller tiroid karsinomu,

Ömer Faruk Yılmaz
Gaziantep University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign eksternal otitli hastalarda prognozu olumsuz etkileyen faktörlerin ve tedavi etkinliğinin araştırılması

Malign eksternal otit temporal kemiğin ve çevre dokuların ender görülen ciddi enfeksiyonudur. Bu çalışmada hastalığın prognozunu olumsuz etkileyen faktörlerin saptanması ve tedavi etkinliğinin değerlendirilmesi ve literatürle karşılaştırılması amaçlandı. Bu nedenle Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda Ocak 2002 ile Temmuz 2011 tarihleri arasında Malign External Otit tanısıyla yatırılıp tetkik ve tedavi edilen 41 hastanın dosyaları incelendi. Hastaların yaşları 38 ile 90 arasında değişmekte olup ortalama 63,24 olarak hesaplandı. Çalışmaya dahil edilen 41 hastadan 40'ında diabet mevcuttu. İnsulin kullanan 19 hastadan 9'u (%47,4) oral antidiyabetik kullanan hastaların ise 5'i (%23,8) kötü prognozlu hastalar grubuna dahildi. Bu çalışmada fasial paralizi bulunan 7 hastanın 3'ü kaybedilmiş olup mortalite oranı %42,9'dur. Bilateral tutulum olan 5 hastanın 4'ünde (%80) tedavi sonrası rekürrens gelişmesi üzerine tekrar kliniğimize yatırılarak tedavi uygulanmıştır. Yaygın radyolojik tutulum gösteren toplam 8 hastamızın 1 tanesi kaybedilmiş olup mortalite oranı %12,5 olarak bulunmuştur. Temporal kemikte yaygın enfeksiyon bulguları olan 8 hastadan 6'sı (%75) kötü prognozlu hastalar grubuna dahil olmuştur.Bizim çalışmamızda hastaların %73,2'sine kombinasyon tedavisi uygulandı. Bu tedaviler içinde en sık uygulanan tedavi florokinolon ve antipsödomonal penisilin kombinasyonudur (17 hastada (%41,5)). Hastalara uygulanan intravenöz antibiyoterapi süreleri 20 gün ile 106 gün arasında değişmekte olup ortalama 41,5 gün olarak bulunmuştur. Çalışmamızda %22 oranında rekürrens gelişmiş olup hastalar tekrar kliniğimize yatırılarak tedavi edilmiştir. Beş hastaya cerrahi ve bir hastaya hiperbarik oksijen tedavisi uygulandı. Çalışmaya dahil edilen 4 hasta komorbid hastalıklardan dolayı kaybedilmiştir.Bizim çalışmamızda malign eksternal otit nedeniyle kliniğimize yatırılarak tedavi edilen hastalardan 27'si (%66) primer tedavi sonrası tam düzelme, 6'sı (%14,6) sekonder tedavi sonrası tam düzelme, 4'ünde (%9,7) ise kalıcı periferik fasiyal paralizi ile düzelme sağlanırken 4 (%9,7) hasta ise tedavi sırasında kaybedilmiştir. İnsuline bağlı diabet, bilateral kulak tutulumu, yaygın enfeksiyon, fasial paralizinin prognozu olumsuz etkileyen faktörler olduğu düşünülmüştür. Tedavinin başarısı diabetin kontrolüne, günlük kulak pansumanına ve uzun süreli kombine antibiyoterapiye bağlıdır. Erken tanı ve tedavi şarttır.

KulakNekrozNeoplazmlar+3
Arzu Mammadov
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İşitme rekonstrüksiyonu'nda glass ionomer cement kullanımının fonksiyonel sonuçları

Amaç: Çalışmamızda işitme rekonstrüksiyonu'nda glass ionomer cement (GIC) kullanılan hastalardaki fonksiyonel sonuçların değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal ve method: Çalışmamıza geriye dönük olarak iletim tipi ve mixt tip işitme kaybı nedeniyle 01.01.2009 ile 31.12.2013 tarihleri arasında başvuran hastalar dahil edildi. Standart hasta veri giriş formu oluşturuldu. Hastaların dosyaları, ameliyat notları ve odyolojik tetkik sonuçları incelendi. Hastaların yaş, cinsiyet, preoperatif muayene bulguları, preoperatif odyolojik tetkik değerleri, orta kulak risk indeksi skoru, ameliyat tipi, greft tipi, glass ionomer cementi uygulanan yer, postoperatif muayene bulguları, postoperatif odyolojik tetkik değerleri, takip süresi elde edilerek istatistiksel analizi yapıldı. Hava kemik aralığı (HKA) değerleri 20 dB'den küçük olan vakalar fonksiyonel olarak başarılı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamıza alınan toplam 45 hastanın ortalama yaşının 28,7 ± 13,1 yıl olduğu, çoğunluğunun kadın (% 62,2) cinsiyette olduğu, en sık timpanoplasti (% 66,7) ile kapalı teknik timpanomastoidektomi (% 31,1) operasyonları yapıldığı, glass ionomer cementin en sık inkus - stapes arasına (% 82,2) uygulandığı, en sık temporal adele fasya grefti (%68,9) kullanıldığı belirlendi. Ortalama postoperatif HKA değerlerinin 500, 1000, 2000, 4000 frekanslarda preoperatif döneme göre istatistiksel olarak anlamlı (p < 0,05) derecede iyileşme gösterdiği gözlendi. Preoperatif HKA değeri ortalaması 33,1 ± 8,8 iken, postoperatif HKA değeri ortalaması 24,8 ± 9,8 idi. Ancak hastaların sadece % 31,1'inde 20 dB altı postoperatif hava kemik aralığı değerleri olduğu saptandı. Çalışmamıza alınan hastaların ortalama takip süresinin 8,5 ± 8,8 ay (3-36 ay aralığında) olduğu ve % 46,7 hastanın takip süresinin 3-6 ay arasında olduğu belirlendi. Sonuç: GIC ile osiküloplastide istatistiksel olarak anlamlı düzelme elde edilebilir. Endikasyonların sınırlandırılması ve uzun takip süresi bu maddenin etkinliğini belirlemek için gereklidir.

Cam iyonomer çimentolarıCerrahi-kulak-burun-boğazOtitis media+4
Özlem Oymak Ay
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolestatomlu hastalarda cerrahi sonuçlarımız

ÖZET Kolestatomlu Hastalarda Cerrahi Sonuçlarımız Amaç: Kolesteatomlu kronik otitis medialı hastalarda uygulanan primer cerrahi sonrası rezidivizm oranlarını tespit etmek, kolesteatom yerleşimini, operasyon sırasında tespit edilen patolojik bulguları ve ek olarak uygulanan cerrahi işlemleri istatistiksel olarak göstermektir. Materyal ve Metod: Ocak 2000 ile Ocak 2010 tarihleri arasında kolesteatomlu kronik otitis media şüphesiyle opere edilen hastaların dosyaları ve ameliyat notları restrospektif olarak taranarak yapıldı. Üç yüz kırk beş hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların 151'i kadın, 194'ü erkekti. Hastaların yaş aralığı 3 ile 70 yaş arasında olup, ortalaması 26'ydı. Tüm hastalara, Kanal Wall Down, Kanal Wall Up ve Radikal mastoidektomi olmak üzere üç farklı cerrahi teknik uygulandı. Operasyon sırasında kolesteatom yerleşimi, kemikçik sistem durumu, mastoid obliterasyon yapılıp yapılmadığı, fasiyal kanalın durumu, semisirküler kanal defekti, tegmen defekti olup olmadığı, timpanoplasti ve işitme rekonstrüksiyonu yapılıp yapılmadığı not edildi. Postoperatif takip süresi 12 ile 150 ay aralığında olup, ortalama 36 aydı. Takiplerde rezidivistik hastalık şüphesi olan 61 hastaya revizyon cerrahi uygulandı. Revizyon cerrahisinde kolestatomun saptandığı bölge, kemikçiklerin durumu not edildi. hastaların demografik özellikleri (cinsiyet, yaş), takip süreleri, uygulanan cerrahi yöntemde rezidivizm oranları, ilk ameliyattaki kolesteatom lokalizasyonu ile revizyon cerrahideki kolesteatom lokalizasyonu karşılaştırıldı. Bulgular: Kolesteatomlu kronik otitis media nedeni ile 345 hastaya cerrahi operasyon yapıldı, Bunların % 27,2'si CWU mastoidektomi, % 23,5'u CWD mastoidektomi, % 49'u ise radikal mastoidektomiydi. Hastaların % 43,8 kadın, % 56,2 erkekti. Genel olarak kolesteatom yerleşimi hastaların % 60,9'unda mastoid kavitede, %59,4'ünde attik ve epimpaniumda, % 56,2'sinde orta kulakta, % 12,8'inde sadece sinüs timpani ve fasiyal reseste tespit edildi. Hastalar ortalama 36 ay takip edildi. Takipler sırasında hastaların % 17,68'ine rezidivizm nedeniyle revizyon mastoidektomi operasyonu yapıldı. CWU mastoidektomi sonrası rezidivizm oranı % 62,3, CWD mastoidektomi sonrası rezidivizm oranı % 9,8, radikal mastoidektomi sonrası rezidivizm oranı % 27,9 olarak tespit edilmiştir. Sonuç: Kolesteatom nedeniyle opere edilen hastalarda seçilecek cerrahi yöntem rezidivistik hastalık oluşmasında önemli bir parametredir. Özellikle açık teknik cerrahilerde rezidivistik hastalık oluşma riski kapalı teknik cerrahiye göre önemli oranda düşük izlenmektedir. Anahtar kelimeler: kolesteatom, rezidivistik hastalık, kemikçik erozyonu, Kanal Wall down, kanal Wall up, radikal mastoidektomi

AnatomiCerrahi-kulak-burun-boğazKemik hastalıkları+6
Hüseyin Keskin
Çukurova University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Septum deviasyonu olan hastalarda preoperatif ve postoperatif olfaktor bulbus volümleri ve koku fonksiyonlarının karşılaştırılması

Amaç: Koku günlük hayatımızda karşımıza çıkan önemli bir duyudur. Nazal septum deviasyonu (NSD) koku fonksiyon bozukluğunun en önemli sinonazal patolojilerindendir. Bu çalışmamızda NSD'u olan hastalarda preoperative ve postoperative koku fonksiyonları ile OB volümlerindeki değişikliklerin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Hastalardan ayrıntılı anamnez alındı, genel fizik muayeneleri ve sonrasında rutin KBB muayeneleri yapıldı. Anterior rinoskopi ve nazal endoskopi ile septum deviasyonu tanıları konuldu. Septoplasti ameliyatı planlanan hastalara preoperatif "sniffin' sticks 112'li Extended test" koku testi ve FSE tekniği ile çekilmiş T2 ağırlıklı kranial MRI tetkiki yapıldı. Tetkikleri yapılan hastalara septoplasti ameliyatı uygulandı. Hastalara postoperatif 60 gün (2 ay) sonra " sniffin' sticks 112'li Extended test" koku testi ve FSE tekniği ile çekilmiş T2 ağırlıklı kranial MRI tetkiki yapıldı. Hastaların preoperatif ve postoperatif kranial MRI'daki OB volümleri ve koku testleri karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamızda deviasyon olan taraf ve deviasyon olmayan tarafın (deviasyonun karşı tarafı) preoperatif ve postoperatif koku test sonuçları karşılaştırılmış ve sonuçlar istatistiksel olarak incelendiğinde; koku eşiği testi, diskriminasyon testi, identifikasyon testi ve TDI skoru ortalaması deviasyon olan tarafta preoperatif ve postoperatif karşılaştırıldığında postoperatif dönemde anlamlı derecede artmış olduğu gösterilmiştir (p<0.05). Çalışmamızda yer alan hastaların preoperatif ve postoperatif ortalama OB volümleri hesaplanarak istatistiksel olarak karşılaştırıldığında; deviasyon olan tarafta preoperatif ortalama OB volümü 46.32 ±7.98mm3 ve postoperatif 52.39 ± 7.32mm3 olarak ölçülmüştür. Ortalama OB volümü deviasyon olan tarafta postoperatif dönemde anlamlı şekilde artmıştır (p<0.05). Sonuç: NSD'u olan hastalarda deviasyon olan tarafta postoperatif koku fonksiyonlarında düzelme ve OB volümünde artış saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Nazal septum deviasyonu, Olfaktor Bulbus, Koku fonksiyonları

BurunKoku duyusuKoku yolları+2
Reha Aydın
Yozgat Bozok University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İdiopatik beyin omurilik sıvı kaçağı olan hastalarda endonazal endoskopik cerrahi sonuçlarımız

Amaç:İdiopatik beyin omurilik sıvı (BOS) kaçağı olan hastalarda uygulanan endoskopik endonazal cerrahinin etkinliğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem:Bu çalışmada Ocak 2009–Mayıs 2018 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi'nde Kulak-Burun-Boğaz Anabilim Dalında idiopatik BOS rinore nedeniyle endonazal endoskopik cerrahi uygulanan olgular retrospektif olarak analiz edildi. Pediatrik hastalar, öyküsünde travma, tümör veya geçirilmiş kranial ve endoskopik endonazal cerrahi uygulanan hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Toplam 24 olgunun, demografik özellikleri, defekt lokalizasyonu, tarafı, boyutu, radyolojik özellikleri, kullanılan greft/flep materyalleri,ek tedavi yöntemleri ve komplikasyonları analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 24 hastanın 16'sı kadın, 8'i erkek cinsiyet olup yaş ortalaması 52,8±12,0'dır. Olfaktor sulkus defekt lokalizasyonu incelendiğinde en sık %33,3 ile sfenoid sinüs lateral duvar defekti ikinci ise %25,0Olfaktor sulkus bölgesi olup taraf olarak sağda %58,3 solda ise %37,5 oranında görülmüştür. Radyolojik incelemesindehastaların yarından fazlası (%54,2) Keros tip 2'dir. Defekt boyutu en az 1 mm ile en fazla 2 cm arasında değişmekte idi. Hastaların post operatif yatış süresi 6 gün ile 60 gün arasındaydı.Hastaların 11 tanesinde lomber drenaj uygulanmıştır. Cerrahide defektin kapatılması için en çok fasya lata (%66,6) kullanılmıştır. Karşılaşılan komplikasyonlar ise menenjit,pnömosefali ve sepsis olup mortalite bir hastada oluşmuştur. 1 olgu tekrarlayan rinore nedeniyle revizyon cerrahi uygulanmış şikayetinin devam etmesi üzerine kraniotomi ile tedavi edilmiştir.1 hastada bilateral defekt izlendi. Sonuç: İdiopatik BOS rinore,tanı yöntemlerindeki zorluklara rağmen medikal teknolojide ve cerrahi tekniklerde ki ilerlemelerle çoğu defekt endoskopik yöntemlerle minimal invazif olarak tedavi edilebilmektedir. Eksternal yaklaşımların aksine düşük morbidite ve mortalite ile endonazal endoskopik yöntem etkin bir tedavi yöntemidir. AnahtarSözcükler:Rinore, idiopatik, endoskopik sinüs cerrahisi.

Beyin omurilik sıvısı rinoresiCerrahiCerrahi-kulak-burun-boğaz+3
Natavan Ramazanzada
Çukurova University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mezenkimal kök hücre ve eksozomun kıkırdak viabilitesine etkisi

Amaç: Kıkırdak greftlerin yerleştirildikleri yerlerdeki doku özelliklerini ve viabilitelerini uzun dönemde de korumalarına yardımcı olacağı düşünülen nanoyağ, mezenkimal kök hücre ve eksozomun etkisinin deneysel bir modelde histokimyasal ve immunohistokimyasal olarak incelenmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 24 adet Wistar albino cinsi sıçan dahil edildi. Sıçan aurikulasından alınarak interskapular alana ekilen kıkırdak greftler üzerine AKMKH, AKMKH kaynaklı eksozom ve nanoyağ uygulandı. 8 sıçandan oluşan gruplar sırasıyla 4,12 ve 24 hafta takip edilmiştir. Belirlenen süreler sonunda sıçanlar genel anestezi altında servikal dislokasyon yöntemi ile sakrifiye edildi; yerleştirilen kıkırdak greftler toplanarak histokimyasal ve immünohistokimyasal incelemeye alındı. Bulgular: Nanoyağ ve AKMKH uygulanan grubun kollajen II H-skor'larında kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı fark elde edilemezken (p>0,05), eksozom grubunda grup 2d'de istatistiksel olarak anlamlı fark gözlendi (p=0,035). Grup 2d ve 3d'nin kollajen II H-skorlarının grup 1d'ye göre anlamlı fark oluşturduğu görüldü (p=0,048, p=0,018). AKMKH grubunun kollajen II H-skorlarında iyileşme gözlense de istatistiksel olarak anlamlı sonuç elde edilemedi (p>0,05). Histokimyasal analizde tüm gruplarda 24 haftada viabiliteye katkısının olumlu yönde olduğu ancak bu etkinin AKMKH'de 4 haftadan önce başladığı; eksozom grubunda 4 haftadan sonra başladığı gözlendi. Daha geç başlasa da 24 hafta grubunda histokimyasal boyama ve kollajen II H-skorları ile eksozom uygulanan grup daha etkili bulundu. Sonuç: Tüm grupların kıkırdak toksisitesi oluşturmadığı, hepsinin viabiliteye ve kondrogenesise olumlu etkisi olduğu saptandı. Eksozom grubunun uygulamalar arasında en etkili yöntem olduğu ve etkisinin 4 haftadan sonra başladığı; AKMKH'nin 4 haftadan önce etki gösterse de uzun dönemde eksozom uygulaması kadar etkili olmadığı saptandı. Kıkırdak greft kullanılan cerrahi işlemlerde ek olarak eksozomlar kullanılarak cerrahi başarısına katkı sağlanabilir. Anahtar Kelimeler: Kıkırdak greft, eksozom, adipoz kökenli mezenkimal kök hücre, nanoyağ

Uğur Kamiloğlu
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Posterior kanal BPPV tanılı hastalarda modifiye Epley ve Semont manevralarının rezidüel dizziness üzerine etkileri

AMAÇ: Bu çalışma, posterior kanal benign paroksismal pozisyonel vertigo tanısı alan hastalarda, Modifiye Epley ve Semont Manevralarının rezidüel dizziness üzerine etkilerinin değerlendirilmesini amaçlamaktadır. GEREÇ ve YÖNTEM: Araştırmaya 21 hasta Epley Grubu ve 21 hasta Semont Grubu olmak üzere toplam 42 hasta dahil edilmiştir. Hastalar tanı anında, repozisyon tedavisinden sonra birinci hafta ve birinci ayda Baş Dönmesi Engellilik Envanteri, Vertigo Semptom Skalası, Static Subjective Visual Vertical ve Dynamic Subjective Visual Vertical Testleri ile değerlendirilmiştir. BULGULAR: Her iki manevra sonrasında da Baş Dönmesi Engellilik Envanteri ve Vertigo Semptom Skalası puanlarında grup içi ölçeklerde tanı anı ve birinci ay arasında istatistiksel olarak anlamlı azalmalar saptanmıştır (p<0,001). Gruplar arasındaki takip noktalarında, rezidüel dizziness açısından anlamlı fark elde edilmemiştir (p>0,05). Bununla birlikte, Epley Grubunda birinci ayda Static Subjective Visual Vertical ölçümlerinde patolojik tarafa baş çevirme yüzdesinde istatistiksel olarak anlamlı bir normalleşme görülmüştür (p<0,05). SONUÇ: Modifiye Epley ve Semont Manevraları posterior kanal BPPV tedavisinde benzer etkinlik göstermekte olup, Epley Manevrasının rezidüel dizzinessı azaltmada klinik açıdan daha avantajlı olabileceği düşünülmektedir. Bu bulgular, günlük klinik pratikte manevra seçiminde yol gösterici olabilecek ve rezidüel dizziness yönetimine yönelik literatüre katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Epley, Semont, rezidüel dizziness, Subjective Visual Vertical, Baş Dönmesi Engellilik Envanteri

Sabri Mutlu
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Larinks ve hipofarinks kanserlerinde primerkemoradyoterapinin yanıt değerlendirmesi ve bu hastalarda PLOD 2 ve CCT α'nın prognostik önemi

Amaç: Larinks ve hipofarinks kanserinde primerkemoradyoterapi yanıtlarının yaş, cinsiyet, sigara öyküsü, ek hastalık varlığı, tedavi öncesi hemoglobin düzeyleri, TNM evreleri, tümör boyutu ve sağ kalım süreleri ile ilişkisinin araştırılması. Kemoradyoterapi yanıtı alınan ve alınmayan hasta gruplarında PLOD 2 ve CCT alfa'nın prognostik önemini araştırılması. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ocak 2014-Ocak 2020 tarihleri arasında LK/HK tanısı alan 79 hasta dahil edildi. Belirlenen sürede primerkemoradyoterapi uygulanan hastalar tespit edildi. Tedavi yanıtı alınan ve alınmayan hastaların patoloji bloklarından prognostik faktörler (PLOD 2 ve CCT α) çalışıldı. İmmünhistokimya boyamanın değerlendirme sonuçları olguların klinik ve patolojik parametreleriyle karşılaştırılarak incelendi. Bulgular: Tamamı erkek olan 58 LK hastası, 11 erkek 10 kadın hasta olmak üzere 21 HK hastası çalışmaya dahil edildi. Ortalama yaş 66 olarak tespit edildi. 13 LK, 8 HK hastasında tedaviye yanıt alınmadı. PLOD 2 LK hastalarında N (nodal tutulum) ve tedavi yanıtı ile istatistiksel olarak anlamlı bulundu. HK hastalarında ilişki görülmedi. CCT alfa LK ve HK hastalarında klinik ve patolojik parametreler ile anlamlı düzeyde ilişkili saptanmadı. Sonuç: LK'de tedavi yanıtı ile evre, tümör boyutu ve trakeotomi +/- peg varlığı arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulundu. HK'de trakeotomi +/- peg varlığı ve yaş istatistiksel olarak anlamlı görülürken diğer parametrelerle ilişki saptanmadı. Literatürde PLOD 2 ve CCT alfanın LK'de çalışıldığı ikinci çalışma olup HK'de bu belirteçlerin çalışıldığı ilk çalışmadır. Kemoradyoterapi yanıtsızlığının altında yatan mekanizmaların anlaşılması için daha fazla hasta sayısı içeren çalışma yararlı olacaktır. Anahtar kelimeler: Larinks, Hipofarinks, Biyobelirteç

FarenksFarenks hastalıklarıFarenks neoplazmları+6
Cihan Karatay
Aydın Adnan Menderes University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Septoplasti ve konka cerrahisinin ses üzerine etkisi

Amaç: Nazal septum deviasyonu ve bilateral alt konka hipertrofisi olan hastalarda uygulanan septoplasti ve bilateral alt konka cerrahisinin ses üzerine etkisini araştırmak. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya nazal septum deviasyonu ve bilateral alt konka hipertrofisi olan, septoplasti ve bilateral alt türbinoplasti operasyonu uygulanan 40 hasta dahil edildi. Hastalara preoperatif dönemde ve postoperatif 2. ayda VHI-10, VAS ve NOSE skalaları doldurtuldu. Aynı zamanda MDVP ses analiz programıyla /a/ sesi ve /mini/ sözcüğü söyletilerek ses kaydı alındı. /a/ sesi ile akustik analiz, /mini/ kelimesindeki /m/, /n/ ve /i/ sesleri ile spektrografik analiz yapıldı. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların postoperatif 2. ayda burun tıkanıklıklarını değerlendirdikleri VAS ve NOSE skorlarında preoperatif skorlara göre istatistiksel olarak anlamlı bir azalma saptandı (p<0,05). VHI-10 skorlarında ise preoperatif ve postoperatif 2. ay sonuçları arasında anlamlı fark izlenmedi (p>0,05). Akustik analizde F0'da preoperatif ve postoperatif değerler arasında anlamlı fark saptandı (p<0,05). Ancak jitter, jitter %, shimmer, shimmer % ve NHR değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi (p>0,05). Spektrografik analizde bakılan F1, F2, F3 ve F4 formantlarında preoperatif ve postoperatif 2. ay değerleri arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,05). Sonuç: Septoplasti ve bilateral alt konka cerrahisi sonrasında seste hem subjektif değerlendirmede, hem de akustik analiz ve spektrografik değerlendirmede anlamlı bir değişiklik olmamaktadır.

Akustik impedans testleriNazal konkaNazal septum+1
Cevat Çelenk
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Kronik böbrek yetmezliğinin vestibüler fonksiyonlar üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Kronik Böbrek Yetmezliği (KBY) birçok organda fonksiyon bozukluğuna neden olabilen oldukça sık görülen sistemik bir rahatsızlıktır. KBY'nin iç kulağı da etkilediği bilinmektedir. Bu nedenle çalışmamızda KBY'nin işitsel ve vestibüler fonksiyonlar üzerine etkisini incelemeyi amaçladık. Çalışmamıza 1 Ocak 2019 - 1 Eylül 2021 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Nefroloji Bölümü tarafından KBY tanısıyla takip edilen, düzenli hemodiyaliz(HD) tedavisi alan(n=19), konservatif tedavi alan Prediyaliz (PD) (n=19) ve renal transplantasyon(RTx) olan hastalar (n=18) dâhil edildi. Tüm testler Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı Odyoloji Biriminde uygulandı. Katılımcılara akustik empedans, PTA, C-VEMP, V-HIT ve biyokimya testleri uygulandı. Elde edilen bulgulara istatistiksel analiz yapıldı. Tüm bu değerler kontrol grubu (n=22) ile kıyaslandı.Çalışmamıza dâhil edilen 19 HD hastasının 11'inde (%57,8), 19 PD hastasının 11'inde (%57,8), 18 RTx hastasının 9'unda (%50), 22 kontrolden 1'inde (%4,5) işitme kaybı görüldü. KBY olan hasta grupların hepsinde işitme kaybı oranı kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti. 19 HD hastasının 7'sinde (%36,8); 19 PD hastasının 6'sında (%31,6); 18 RTx hastasının 5'inde (%27,8) ve kontrol grubunun 2'sinde (% 9,1) C-VEMP yanıtları elde edilemedi. Hasta gruplarda C-VEMP yanıtlarının negatifliği açısından yüksek olmasına rağmen istatistiksel fark görülmedi. Çalışmamız KBY olan hastalarda vestibüler sistem fonksiyonlarının V-HIT ile değerlendiren ilk çalışmadır.V-HIT değerlendirilmesinde gruplar arasında SSK'nın VOR kazançları açısından anlamlı farklılık yoktu. Ancak HD grubunda toplam SSK'dan 14'ünde (%12,2), PD grubunda toplam SSK'dan 9'unda (%7,9), RTx grubunda toplam SSK'dan 8'inde (%7,4) ve kontrol grubunda toplam SSK'dan 2'sinde (%1,5)'inde VOR kazanç düşüklüğü olan kanal bulunmuştur. Hasta gruplarda kontrol grubuna göre anlamlı derecede etkilenmiş SSK sayısı vardı. Biyokimya bulgularında (Na hariç); işitme kaybı ve C VEMP sonuçları arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Sonuç olarak çalışmamızın verilerine göre hem işitsel hem de vestibüler sistem KBY'nin farklı aşamalarında etkilenebilmektedir.

Biyokimyasal analizBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği+4
Ahmet Atila
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Gürültüye bağlı işitme kaybında astaksantinin koruyucu rolü

Gürültü, kalıcı tip işitme kaybına yol açan en önemli edinsel işitme kaybı nedenidir. Konuyla ilgili literatür incelendiğinde GBİK'nin mekanizmasının anlaşılması ve iç kulağı gürültüden koruyabilecek ajanların belirlenmesi konularında yoğun araştırmalar olsa da, literatürde henüz verimliliği yüksek veya ortak kabul görmüş bir yönteme rastlanmamaktadır. Bu araştırmanın amacı, wistar rat modelinde GBİK'ye karşı astaksantinin koruyucu etkinliğini araştırmaktır. 21 albino wistar rat gürültü verilmeyen ve gürültü verilen gruplar olmak üzere iki kategoriye ayrıldı. Gürültü verilmeyen gruplar; intraperitoneal (İP) yoldan 50 mg/kg serum fizyolojik (SF) ile gürültüye maruz kalan, İP yoldan 50 mg/kg SF ve oral gavaj yoluyla astaksantin uygulanan gruplar olmak üzere 3 grup oluşturuldu. Gürültü verilen gruptaki 14 rata, 120 dB SPL şiddetinde, 4 kHz oktav bantta 4 saat gürültü verildi. İşitme düzeyleri 4 ve 8 kHz'de frekans işitsel uyarılmış beyinsapı potansiyelleri (İUBP) ve distorsiyon ürünü otoakustik emisyon (DPOAE) testi ile değerlendirildi. İUBP testleri gürültü sonrasında 1 ve 7. günlerde gerçekleştirildi. Son İUBP testi sonrasında tüm ratlar sakrifiye edildi. İUBP testi sonuçları tüm frekanslarında astaksantin grubunda gürültü verilen diğer gruplara kıyasla daha iyi işitme eşikleri olduğunu gösterdi. Bu bulgular istatistiksel olarak da anlamlı görüldü (p<0,05). Elde edilen bulgulara göre astaksantin GBİK'de koruyucu olarak kullanılabilecek yararlı bir antioksidan olabilir.

AntioksidanlarAstaksantinMesleki maruziyet+3
Sabahat Kılınç
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Kronik otitis medialı hastalarda vestibüler fonksiyonların değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı kronik otitis media ve cerrahisi uygulanan hastalardaki vestibüler sistem tutulumunun incelenmesidir. Bu çalışmaya Kasım 2019 - Aralık 2021 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalında KOM tanısı alıp cerrahi planlanan, yaşları 17-63 arasında toplam 45 hasta(21 erkek 24 kadın) dahil edildi. Hastalar uygulanan cerrahi işleme göre tip 1 timpanoplasti (n:26) ve canal wall up mastoidektomi (n:19) grubu olarak iki alt gruba ayrıldı. Tüm hastalar preoperatif ve postoperatif (1. ay) olmak üzere Video Head İmpulse Test ile değerlendirildi. Hastalar ameliyat öncesi ve sonrası olarak değerlendirildiğinde, patolojik ve sağlam kulaklar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. Ayrıca her iki cerrahi grupta ameliyat öncesi ve sonrası VOR kazançlarında istatistiksel olarak bir farklılık saptanmadı (p>0,05). Sonuç olarak KOM hastalarının cerrahi öncesi ve sonrasında VOR kazançları normal sınırlarda elde edildi. KOM'lu hastalarda vestibüler disfonksiyonu net olarak ortaya çıkarabilecek; hasta sayısının arttırıldığı, ilave kantitatif verilerin dahil edildiği ve iki değişken arasında güçlü bir korelasyonu doğrulayan çalışmalara ihtiyaç vardır. Ayrıca KOM tanısı alan hastalarda ameliyat öncesi ve sonrası vestibüler değerlendirmede düşük frekanslı SSK fonksiyonlarının ve otolitik organların değerlendirilebildiği testlerin VHIT ile birlikte kullanılmasının yararlı olabileceğini düşünmekteyiz.

Baş itme testiKulak hastalıklarıMastoidektomi+6
Sakine Koç
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apne sendromlu hastaların orta kulak basıncının ve östaki tüp fonksiyonlarının değerlendirilmesi

Giriş: Obstrüktif uyku apne sendromu toplumda rastlanma sıklığı, birlikte olduğu veya etiyolojisinde rol aldığı hastalıklar ve sonuçları nedeniyle her geçen gün üzerinde daha çok durulan ve araştırılan bir sendromdur. Hastalığın etiyopatogenezine yönelik yapılan çalışmalarda farengeal dilatatör kas grubundan özellikle genioglossus ve tensor veli palatini kaslarındaki aktivite kaybı elektrofizyolojik olarak ortaya konmuştur. Obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda uyku esnasında farenksteki muskuler yapılarda tonus kaybının katkısı ile oluşan kollapsa bağlı hava yolunda obstrüksiyonun olması nazofarenkse açılmakta olan östaki tüp fonksiyonlarını da etkileyebileceği düşünülebilir. Ayrıca östaki tüpününün açılmasında aktif role sahip tek kas olan tensor veli palatini kasında OUAS?lı hastalarda gösterilmiş olan tonus kaybı bu hastalarda ÖTD ve orta kulak basınçlarında bozulmalara neden olabilir. Böyle bir mekanizma söz konusu ise OUAS?lı hastalarda ÖTD?ye OUAS?ı olmayanlara göre daha sık rastlanması beklenir. Bu bilgilerin ışığında bu tezde OUAS?lı hastalarda östaki tüp fonksiyonları, orta kulak havalanması ve orta kulak basınçları incelenmiştir. Obstrüktif uyku apne sendromu olan kişilerde ÖTD?nin sıklığının gösterilmesi ve hastalığın şiddeti ile ÖTD sıklığı ve orta kulak basınçlarındaki değişikliklerin ilişkisinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya dahil edilme ve dışlama kriterleri de dikkate alındıktan sonra çalışma için gönüllü olan 107 hasta çalışmaya alınmıştır. Yapılan ayrıntılı KBB muayenesi ve Epilepsi Uyku Bozuklukları birimi değerlendirmesinden sonra hastalara hastanemizin Epilepsi ve Uyku Bozuklukları Merkezinde polisomnografi yapılmış, sonuçları manuel olarak uyku evrelerine bağlı kalınarak skorlanmıştır. Skorlamanın ardından hastalar polisomnografi sonuçlarına göre 4 gruba ayrılmıştır: 1. Grup: Normal (AHİ [apne hipopne indeksi]<5 OUAS?ı olmayan), 2. Grup: Hafif OUAS (AHİ 5-15), 3. Grup: Orta OUAS (AHİ 15-30), 4. Grup: Ağır OUAS (AHİ >30). Ardından çalışmaya dahil olan 107 hastanın tümüne timpanometrik ölçüm ve Otomatik Williams Testi (ETF1 testi) uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil olan 107 olgunun 73?ü (%68,2) erkek, 34?ü (%31,8) kadın olup tüm olguların ortalama yaşı 46,47±12,77?dir. Çalışmada normal, hafif OUAS, orta OUAS gruplarında orta kulak basınç ortalamaları birbirlerine yakın bulunmuştur. Ağır OUAS olan olgularda orta kulak basınç ortalamalarının diğer gruplar ile karşılaştırıldığında daha düşük olduğu saptanmıştır (p=0,002). Östaki tüp disfonksiyonunun varlığını saptamak için yapılan ETF1 sonuçları incelendiğinde; ağır OUAS hastalarının 15?inde (%36,6), orta OUAS olanların 5?inde (%23,8), hafif OUAS olanların 6?sında (%33,3), OUAS?ı olmayan grupta ise 5 olguda (%18,5) ÖTD izlenmiştir. Tüm OUAS olan olgular ile (hafif, orta, ağır OUAS?lı olgular) OUAS?ı olmayanlar (normal olgular) ÖTD sıklığı açısından karşılaştırıldığında fark istatiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (x2F=p=0,126ns p>0,05). Gruplar ayrı ayrı incelendiğinde ağır OUAS?ı olan olgular diğer gruplar ile karşılaştırıldığında ÖTD?ye daha sık rastlanmış ancak gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (x2F=p=0,091ns p>0,05). Sonuç: Çalışmamızdan elde edilen bulguların ışığında ağır OUAS olan olgularda orta kulak basınçlarının anlamlı olarak düşük saptanması bu hastalarda orta kulak basınç düzenlenmesinde en büyük role sahip olan östaki tüpünün fonksiyonlarında kusur olabileceğini düşündürmektedir. Obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda yumuşak damak kaslarının tonuslarının değerlendirildiği çalışmalarda gösterilmiş olan tensör veli palatini kasındaki tonus kaybı östaki tüp fonksiyonlarını olumsuz etkiliyor olabilir. Bu mekanizmanın doğruluğunu kanıtlayacak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.

BasınçOrta kulakUyku+2
Erdoğan Özgür
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda baş boyun kanseri tanısı alan olguların retrospektif analizi

Giriş : Baş boyun kanserleri (BBK), temel olarak larenks, oral kavite, farenks (orofarenks, hipofarenks, nazofarenks) ve paranazal sinüs kanserlerini içermektedir. Baş boyun kanserleri, tüm kanserlerin yaklaşık %3'lük bir kısmını oluşturmasına ve tüm kanserler arasında 6. sırada yer almasına rağmen kansere bağlı ölümler arasında önemli bir yer tutmaktadır. Bu çalışmadaki hedef, Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda 2004-2012 yılları arasında BBK tanısı almış olan olguların demografik verileri, bölge dağılımı, TNM, evre ve tedavi bilgilerinin retrospektif olarak incelenmesidir. Materyal ve Metod : Çalışmada Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Patoloji Anabilim Dalı'nda kayıtlı olan BBK'lı hastaların isimleri taranmış ve Ocak 2004 – Aralık 2012 tarihleri arasında Kulak Burun Boğaz Hastalıkları'nda BBK tanısı alan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Elde edilen veriler istatistiksel analiz için SPSS 15.0 programına yüklenmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil 636 olgunun yaş ortalaması 58.3 (9-105) olarak saptanmıştır. Tüm olguların 515'i erkek (%81), 121'i kadın (%19) hastadan oluşmaktadır. Olguların bölgelere göre dağılımına bakıldığında en sık tutulan bölge 317 (%51.3) olgu ile larenks iken daha sonra sırasıyla orofarenks, dudak, nazofarenks, hipofarenks tümörleri öne çıkan tutulum yerleridir. Olguların yaklaşık %45,2'sinde tedavi verilerinde eksiklik olduğu saptanmıştır. Sonuç: Baş boyun kanserlerinde sıklık yaş, cinsiyet ve meslek dağılımlarına kadar pek çok alanda bölgesel farklılıkların olduğu bilinmektedir. Ülkemizde bu konuda yapılan çalışmalar yetersizdir. Hastalığın ülkemizdeki özelliklerinin daha iyi bilinebilmesi için kayıt ve veri analizi çalışmalarının yapılarak bölgesel farklılıkların belirlenmesi, risk faktörlerinin tanınması, ülkemizde hastalığın yaygınlığı ve özellikleri hakkında daha iyi fikir sahibi olmamızı sağlayan çalışmalara gereksinim vardır. Bu tür çalışmalarla yıllar içinde kanserlerin epidemiyolojik özelliklerinde meydana gelen değişiklikleri daha iyi fark etmemiz için olguların verilerinin düzenli kayıtlanması oldukça önemlidir.

Ağız neoplazmlarıFarenksKafa ve boyun neoplazmları+4
Emrah Ekim
Manisa Celal Bayar University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Larenks kanseri hastalarında trombosit ve sistemik enflamatuvar yanıt biyomarkerlarının prediktif ve prognostik öneminin belirlenmesi

Bu çalışmada larenks kanserli hastaların tam kan sayımı parametrelerinden özellikle son yıllarda enflamasyon belirteci olarak kullanılabileceği belirtilen trombosit sayısı, Mean Platelet Volume (MPV) ve trombosit/lenfosit (PLR) oranı gibi parametrelerin prediktif ve prognostik öneminin olup olmadığının belirlenmesi, ayrıca bu tam kan sayımı parametrelerinin tümör patolojik özellikleri (lenf nodu invazyonu, perinöral invazyon, perinodal invazyon vs.) ile ilişkisinin olup olmadığının da incelenmesi amaçlanmıştır. Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı arşivinde 2007-2016 yılları arasında larenks kanseri tanısı ile kayıtları yapılmış olgular retrospektif olarak taranmıştır. Çalışmanın evrenini 219 larenks kanseri hastası oluşturmuştur. Hastalara ait demografik veriler cinsiyet ve yaş olarak toplanmıştır. Hasta ve hastalığa ait evre, bölge, tiroid kıkırdak tutulumu,T-evre, N-evre, M-evre, TN-evre, lenf nodu durumu, perinodal tutulum, grade, primer tedavi yöntemi, cerrahi teknik, lokorejyonel rekürrens varlığı, rekürrenste tedavi durumu, rekürrenste total larenjektomi gereksinimi, uzak metastaz durumu, uzak metastaz yeri, ikinci primer durumu, ikinci primer yeri, hastaların sağkalım durumu ve ölümün kanser ilişki durumu ile trombosit sayısı, MPV ve PLR düzeyi incelenmiştir. Tam kan sayımı parametrelerinden PLT, MPV ve PLR değerlerinin hasta ve hastalık verileri üzerindeki prediktif ve prognostik etkileri incelenmiştir. PLT düzeyi hastaların yaş, evre, evre-2, T-evre, M-evre, tiroid kıkırdak tutulumu ve lenf nodu tutulumu üzerinde prediktif etkiye sahiptir (p<0,05). MPV düzeyinin çalışmamızda yer alan değişkenler üzerinde anlamlı prediktif etkisi bulunmamıştır (p>0,05). PLR oranı hastaların evre-2, M-evre, tiroid kıkırdak tutulumu, uzak metastaz ve sağkalım durumları üzerinde prediktif etkiye sahiptir (p<0,05). PLR düzeyi hastaların genel sağkalım süresi üzerinde prognostik etkiye sahiptir (p<0,05). Larenks kanserinde, trombosit sayısı ve PLR tümör evresi ve yayılımı ile ilgili klinik durumlar için prediktif öneme sahiptir. Bunun yanı sıra, PLR genel sağkalım tahmininde de kullanılabilecek bir biyobelirteçtir. Trombosit sayısı, MPV değeri ve PLR düzeyi diğer faktörlerle birlikte değerlendirildiğinde klinisyene ek bakış açısı sağlayabilme açısından faydalı olabilir. Özellikle larenks kanserli olgularda bu konuya ilişkin çalışmaların gerekliliği ve devamlılığının önemli olduğu kanaatindeyiz.

BiyobelirteçlerKan trombositleriLaringeal neoplazmlar+4
Gizem Karaca
Manisa Celal Bayar University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyellerde normatif veriler ve test retest değişkenliği

Vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller, periferik vestibüler sistemin uyarılması ile tetiklenen miyojenik refleks cevaplarının ölçülmesi temeline dayanan bir elektrofizyolojik test yöntemidir. Refleks cevabı sternokleidomastoid kas üzerinden ölçülüyorsa servikal VEMP, ekstraoküler kaslar üzerinden ölçülüyorsa oküler VEMP olarak isimlendirilir. Servikal VEMP'in sakkül ve inferior vestibüler sinir kaynaklı vestibülokollik refleksin aktivasyonunu, oküler VEMP'in ise vestibülooküler refleks aktivasyonu gösterdiği belirtilmiştir. Bu çalışmanın amacı servikal VEMP'e ait normatif verilerin elde edilmesi ve test retest değişkenliğini değerlendirilerek standardizasyona katkı sağlanması ile test güvenirliğinin ortaya konulmasıdır. Çalışmada sağlıklı katılımcılar her grupta 30 kişi olacak şekilde yaş gruplarına göre üçe ayrılmış (1. Grup:10-17 yaş arası, 2. Grup: 18-59 yaş arası, 3. Grup: 60 yaş ve üzeri) ve herbirine ortalama 12 gün ara ile iki kez servikal VEMP testi uygulanmıştır. Testler baş rotasyonu metodu kullanılarak 80, 85, 90 ve 95 dB uyaran şiddetlerinde ve 500, 1000 ve 2000 Hz tone burst uyaran ile yapılmıştır. Her iki kulak ayrı ayrı test edilmiştir. Test parametrelerinin ortalama değerleri hesaplandığında P1 latansı 18,43±3,09 ms, N1 latansı 25,77±3,5 ms, P1-N1 interlatansı 7,34±2,53 ms ve amplitüd 32,84±28,81 μV olarak saptanmıştır. Kulak tarafı ve cinsiyet açısından ölçülen parametreler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. P1 latansı, N1 latansı, P1-N1 interlatansı ve amplitüd değerleri gruplar arasında karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı farklılıkların olması yaş gruplarına göre ayrı normatif verilerin belirlenmesi gerektiği kanısına varılmıştır. Test ve retest karşılaştırıldığında latans süreleri ve amplitüd değerlerinde anlamlı fark olmadığı saptanmıştır. Sonuç olarak; bu çalışma ile servikal VEMP'in tekrarlanabilir bir test olduğu gösterilmiş olup tanı testi olarak güvenilir bir test olduğu görülmüştür. Standardizasyon için her kliniğin kendi normatif değerlerini belirlemesi ve bunun için yaş gruplarını da dikkate alması yerinde olur. Amplitüd değerlerindeki geniş dağılım ve standart sapmanın fazla olması nedeniyle test sonuçlarının değerlendirilmesinde amplitüdten çok latans değerlerinin dikkate alınması daha uygundur.

DengeTestlerUyarılmış potansiyeller+4
Kadri Sert
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İşitsel stabil durum yanıtları ve saf ses odyometrisi arasındaki korelasyon

Bu çalışma ASSR testinin güvenirliğinin belirlenmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya 20 normal işiten ve farklı derecelerde sensörinöral tipte işitme kaybı bulunan 82 katılımcı dâhil edilmiştir. Normal işiten ve işitme kaybı olan katılımcılara saf ses odyometrisi eşikleri ve ASSR eşikleri ölçülmüş ve aralarındaki korelasyon değerlendirilmiştir. Sensörinöral işitme kaybı olan kulaklarda yapılan testlerde frekanslara özgü olarak incelendiğinde 500 Hz, 1000 Hz ve 2000 Hz'deki sonuçlar arasında istatistiksel olarak güçlü korelasyon bulunurken, 4000 Hz'de ise anlamlı bir korelasyon bulunamamıştır. İşitmesi normal olan olgularda her iki testte tüm frekanslarda elde edilen sonuçlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon saptanmadı. Bu veriler ışığında ASSR testinin normal işitme eşiğinin belirlenmesinde tek başına güvenilir bir yöntem olmadığı görülmektedir. Test kendi içerisinde tutarlı olmakla birlikte saf ses odyometrisinin yerine kullanılması uygun değildir. İşitme kaybının belirlenmesinde diğer testlerle birlikte tamamlayıcı olarak kullanıldığında, işitme ile ilgili yararlı bilgiler sağlayabilir

Güvenilirlik ve geçerlilikOdyometriUyarılmış potansiyeller-işitsel+3
Mustafa Bayam
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Vestibüler ve koklear toksisite modelinde carbon monoxide releasingmolecule-3'ün (CORM-3) etkinliğinin değerlendirilmesi

GİRİŞ: Ototoksisite, kalıcı tip işitme kaybına neden olan önemli bir edinsel işitme kaybı sebebidir. OtotOksisite kaynaklı işitme kaybı sıklıkla rastlanan önlenebilir işitme kaybı nedenlerinden biridir. Ototoksisite maruziyetine bağlı işitme kaybının azaltılmasına yönelik farklı ajanlar kullanılmasına rağmen; başarısı kanıtlanmış kabul edilen ortak bir tedavi protokolü henüz tanımlanmamıştır. Bu deneysel çalışmanın amacı, ototoksisite maruziyeti sonrası Carbon Monoxide Releasing Molecule-3 (CORM-3)'ün işitme ve denge sistemine olan etkinliğinin ve iyileştirici etkilerinin elektrofizyolojik ölçümler ve davranışsal yöntemlerle gösterilmesidir. GEREÇ VE YÖNTEM: Yirmi bir adet albino wistar erkek rat eşit şekilde 3 gruba ayrıldı. Gentamisin verilmeyen gruba; 5 gün sürecinde intraperitoneal serum fizyolojik uygulandı. Diğer 2 gruptaki 14 rata, 5 gün boyunca sol kulağa intratimpanik gentamisin uygulaması yapıldı. İlaç uygulamasının ardından gentamisin+corm-3 grubuna 1 saat sonra 10 mg/kg/gün intraperitoneal yol ile CORM-3 uygulandı. Yarılanma ömrü göz önüne alınarak ilaç uygulaması 5. gün sonuna kadar günlük 10 mg/kg intraperitoneal yol ile CORM-3 enjekte edildi. İşitme düzeyleri ve vestivüler fonksiyonları, bazal, 3.gün,5.gün, 7. gün ve 10.günlerde, distorsiyon ürünü otoakustik emisyon, 4, 6 ve 8 kHz'de işitsel uyarılmış beyinsapı potansiyelleri ve vestibüler fonksiyonları davranış testleriyle ölçüldü. BULGULAR: İşitsel uyarılmış beyinsapı potansiyel test sonuçları tüm frekanslarında CORM-3 grubunda gentamisin verilen diğer gruba kıyasla daha iyi işitme eşikleri olduğunu gösterdi. Bu bulgular istatistiksel olarak da anlamlı tespit edildi (p<0,05). Vestibüler fonksiyonlar ise corm-3 grubunda gentamisin verilen diğer gruba kıyasla istatistiksel olarak farklılık görülmemekle beraber vestibüler hasar skorlarında nispeten daha iyi skorlar saptandı. SONUÇ: Elde edilen verilere göre CORM-3, ototoksisiteye bağlı işitme ve denge kaybında koruyucu ve tedavi edici ajan olarak kullanılabilecek faydalı bir molekül olabilir. Ancak bu koruyucu etkinin kanıtlanmasına yönelik ek araştırmalara gereksinim bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Ototoksisite, antioksidan, Carbon Monoxide Releasing Molecule-3, ototoksisisteye bağlı işitme kaybı, sensörinöral işitme kaybı

AntioksidanlarCORM-3Hayvan deneyleri+7
Esra Buğra
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Oral kavite kanseri olgularında klinik ve patolojik bulguların sağkalım ve lokorejyonel rekürrens üzerine etkisi

GİRİŞ: Bu çalışmada oral kavite kanserleri olgularında klinik özelliklerin (yaş, cinsiyet, vs) ve patolojik bulguların (tümör derinlik, hacim, diferansiyasyon, perinöral invazyon, vs.) hastaların sağkalımına ve rekürrens gelişimi üzerine olan etkisinin araştırılması, ayrıca klinik ve patolojik özelliklerin birbirleri arasında prediktif önemi ve ilişkisi olan parametrelerin belirlenmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada Celal Bayar Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları (KBB) Anabilim Dalına kayıtlı olan ve Ocak 2006 – Nisan 2015 tarihleri arasında oral kavite kanseri tanısı alan hastaların klinik ve patolojik bulguları retrospektif olarak incelenmiştir. Çalışmaya 129 hasta dahil edilmiştir. Mevcut veriler; cinsiyet, yaş ve sigara kullanım durumu hastaya ait özellikler olarak gruplandırılmıştır. Hastalığa ait özellikler; tümöre ait özellikler, tümörün lokal yayılımına ait özellikler ve bölgesel yayılımına ait özellikler ana başlıkları altında gruplandırıldı. Hastalığa ait özellikler ise tümörün konumu, boyutları ve hacmi ile diferansiyasyon bilgileri tümöre ait özellikler; mandibula invazyonu, perinöral tutulum ve lenfovasküler tutulum tümörün lokal yayılımına ait özellikler; ve lenf nodu tutulumu ve ekstrakapsüler tutulum ise bölgesel yayılımına ait özellikler olarak gruplandırıldı. Cerrahi sınır durumu, evre dağılımı ve lokal, bölgesel rekürrens ile uzak metastaz ve durum (yaşıyor/exitus) bilgileri kaydedilerek hastalıksız sağkalım ve genel sağkalım üzerine olan etkileri incelenmiştir. BULGULAR: Lenf nodu tutulumu lokal rekürrens, bölgesel rekürrens ve hastanın yaşam/ölüm durumuna etkili majör risk faktörü olarak saptanmıştır(p<0,05). Mandibula invazyonu ise uzak metastaz üzerine en etkili risk faktörü olarak saptanmışken lenf nodu tutulumu ise 2. en etkili risk faktörü olarak saptanmıştır(p<0,05). Tümör derinliğinin >4 mm olması ise lenf nodu tutulumunda en önemli prediktif faktördür(p<0,05). Ayrıca perinöral invazyon varlığının da lenf nodu tutulumu üzerine prediktif etkisinin olduğu saptanmıştır(p<0,05). Tümör hacminin ≥0,64 cm3 olması 5 yıllık genel sağkalım üzerine etkili risk faktörü olup, perinöral invazyon ise 5 yıllık hastalıksız sağkalım üzerine etkili majör risk faktörü olduğu saptanmıştır (p<0,05).

AğızAğız hastalıklarıAğız mukozası+5
Nevin Şahin Süyür
Manisa Celal Bayar University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntratimpanik gentamisin uygulamasına bağlı kokleotoksik etkiyi önlemede deksametazonun rolü

VII. ÖZETntratimpanik gentamisin uygulaması, intractable Meniere hastalığındayaygın olarak tercih edilen bir tedavi yöntemidir. Birçok avantajı bulunan buuygulamanın, amaçlanan vestibülotoksisitenin yanı sıra kokleotoksisiteyeneden olması kullanımını sınırlamaktadır.Çalışmamızda, deneysel olarak kobaylara uygulanan intratimpanikgentamisinin neden olduğu kokleotoksik etkiyi önlemede beraberindeuygulanan deksametazonun etkinliği araştırılmıştır.Denek olarak kullanılan yirmi iki adet kobaya intratimpanik olarak farklımedikasyonlar uygulanarak yedi farklı grup oluşturulmuştur. Uygulamayapılmayan, multidoz serum fizyolojik ve neomisin uygulanan gruplar ikikobaydan; tek ve multidoz gentamisin ile tek ve multidoz gentamisin +deksametazon kombinasyonu uygulanan gruplar dört kobaydan meydanagelmiştir. Kullanılan medikal ajanlar ticari olarak mevcut preparatlardanseçilirken, deksametazon toz halinde aktif etken madde olarak teminedildikten sonra 24 mg/ml konsantrasyonda hazırlanarak kullanılmıştır.Elde edilen preparatlar, ışık mikroskobik, immunohistokimyasal vetransmisyon elektron mikroskobik olarak değerlendirilmiştir. Farklı gruplarınkoklear kesit örneklerinde saptanan hücresel ödem, asidofili artışı, nukleuspiknozu, sitoplazmik dansite artışı, sitoplazmik vakuoller ve lipid damlacıkları,akson ve myelin değişikliği, polimorfonükleer lenfosit infiltrasyonu ve satellithücre düzensizliği gibi histopatolojik bulgular karşılaştırılmıştır. TUNELyöntemi kullanılarak her grupta izlenen apopitotik hücre sayıları belirlenmişve karşılaştırılmıştır.ntratimpanik gentamisinin deksametazon ile kombine edilmesininkokleotoksisiteyi önlemede, hem tek doz, hem multidoz uygulamada etkiliolduğu gösterilmiştir. Özellikle multidoz uygulamanın deksametazon ilekombinasyonunun apopitotik hücre sayısını belirgin olarak azalttığı ortayakonmuştur.

Haşim Aydın
Manisa Celal Bayar University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik rinosinüzit olgularında resessus frontalis'in anatomik varyasyonlarının rolü

Rinosinüzit, immün sistem ve siliyer fonksiyonları etkileyen sistemik hastalıklarla birlikte ortaya çıkabilen, paranazal sinüs mukozasının enfeksiyöz ya da nonenfeksiyöz enflamasyonu ile karakterize multifaktöriyel bir hastalıktır. Sinüs hastalıklarının tedavisinde başarı elde etmek ve en az komplikasyon için sinüs anatomisinin ve fizyolojisinin tamamen anlaşılması gerekmektedir. Günümüzde endoskopik sinüs cerrahisi, paranazal sinüslerde mukosiliyer aktivitenin öneminin anlaşılması, endoskopların ve bilgisayarlı tomografinin kullanıma girmesi ile birlikte özellikle maksimal medikal tedaviden yanıt alınamayan kronik rinosinüzit olgularının cerrahi tedavisinde etkin olarak uygulanmaktadır. Endoskopik sinüs cerrahisinde, en sıkıntılı ve tartışmalı bölgelerin başında frontal sinüs gelmektedir. Frontal sinüs hastalıklarının değerlendirilmesi; resessus frontalisin yapısı, anatomik varyasyonların sıklığı ve anterior kraniyal fossa ile orbita gibi hayati organlara olan yakın komşuluğu nedeniyle oldukça zordur.Bu çalışmanın amacı, sık görülen hastalıklar arasında olan kronik rinosinüzit olgularında, literatürde tartışmalı ve tam olarak anlaşılmamış olan resessus frontalis bölgesinin detaylı bir şekilde radyolojik ve anatomik özelliklerini araştırmak ve bu olgulardaki anatomik varyasyonların, bu bölgenin inflamatuvar değişikliklerine ne tür etkisinin olduğunu ortaya koymak ve seçilecek tedavi yöntemine de yol göstermektir. Bu amaçla polikliniğimize başvuran sinonazal şikayeti ve frontal başağrısı şikayeti olanlardan hasta grupları ve kontrol grubu oluşturuldu. Grup I (kontrol grubu), sinonazal ve frontal başağrısı şikayeti olmayan hastalardan, Grup II (sinonazal semptomu olan), sinonazal şikayeti ve semptomları olan hastalardan, Grup III, sinonazal şikayeti ve frontal baş ağrısı şikayeti olan hastalardan oluşturuldu. Hastalara aksiyal planda paranazal sinüs bilgisayarlı tomografisi çekilerek koronal ve parasagittal rekonstrüksiyonlar yapıldı.Bu çalışmanın sonucunda resessus frontalis bölgesi ile ilgili olarak şu sonuçlara ulaşıldı: Sinonazal şikayeti ve başağrısı şikayeti olan grup III'te agger nazi hücresi ve intersinüs septum hücresi istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek oranda saptandı. Bulla frontalis, frontal hücre tip III ve tip IV'ün frontal sinüziti ve/veya frontal reses hastalığı olan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu, özellikle frontal hücre tip III'ün diğer hücrelere kıyasla daha önemli bir rol oynadığı ortaya kondu.Sinonazal şikayeti olanlarda, resessus frontalisi posteriordan obstrükte eden hücrelerde de istatistiksel olarak anlamlı bir yükseklik belirlendi. Tüm bu verilerimiz göstermektedir ki, frontal sinüs ve/veya resesuss frontalise yönelik cerrahi girişimler öncesinde parasagittal planda bilgisayarlı paranazal tomografi ile değerlendirme, cerrahi başarı ve komplikasyondan kaçınmak için çok önemlidir.

Belgin Küçükgünay
Manisa Celal Bayar University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Horlama ve obstrüktif uyku apnesi sebebiyle uvulopalatofaringoplasti uygulanan hastalarda postoperatif geç dönem fonksiyonel (Polisomnografik) ve anatomik bulgular

AmaçBu araştırmanın amacı, kliniğimizde UPPP uygulanmış olan hastaların geç dönem bulgularını saptamak, bu bulguların anatomik değişikliklerle ilgisini ortaya koymak, OUAS etyolojisinde rol oynayabilecek değiştirilebilen veya değiştirilemeyen faktörlerin ve bunlarla ilgili olarak yapılabilen ölçümlerin klinik anlamda etkinliğini araştırmaktır.Gereç ? YöntemBu çalışmaya, başvurusu sırasında tanıklı apne yakınması olan ve vücut kitle indeksi < 35 olan; solunumsal uyku bozukluğu nedeniyle, Ocak 2005 ? Aralık 2008 arasında, Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Kliniği'nde Modifiye Uvulopalatofaringoplasti (UPPP) ameliyatı uygulanan 21 olgu olgu alınmıştır. Olguların demografik verileri, boy ve ağırlık bilgileri, Epworth Uykululuk skalası skorları, kraniofasial anomali olup olmadığı; nazal kavite, orofarenks muayeneleri, fleksibl nazofaringoskopik incelemeleri (Müller manevrası dahil) kaydedildi. Muayene sırasında ayrıca boyun çevresi, maksimum ağız açıklığı, mandibula ? tiroid kıkırdak mesafesi, mandibula ? sternum mesafesi, uvulanın en ve boyu, üst alveolar ark genişliği, damak yüksekliği, sert damak posterior kenarının uvula köküne olan mesafe; fleksibl nazofaringoskopi ile uvula/yumuşak damak posteriorundan posterior faringeal duvara kadar olan mesafe ve dil kökünden posterior faringeal duvara kadar olan mesafe ölçümleri yapıldı. Hastaların tüm gece polisomnografik kayıtları kapsamlı portatif polisomnografi cihazı ile yapılmıştır. Dokuz hastanın boyun bölgesine yönelik bilgisayarlı tomografik inceleme yapıldı.BulgularOlgular, yaşları 35 ? 71 arasında değişen (ortalama yaş 49,5), 2 kadın (%9,5), 19 erkek (%90,5)'tir. PSG sonuçlarına göre AHI < 5 olay/saat olan 7 olgu, AHI < 10 olay/saat olan 11 olgu, AHI < 15 olay/saat olan 13 olgu, AHI < 20 olay/saat olan 15 olgu mevcuttur (sırasıyla % 33,3; % 52,3; % 61,9; % 71,4). Olgular AHI'ye göre gruplandırıldığında; yaş, vücut kitle indeksi, Epworth Uykululuk Skalası skoru, operasyon ile PSG arasında geçen süre ve boyun çevresi bulguları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır.Olgular ayrıca AHI'nin 15 olay/saat veya 20 olay/saat'ten daha düşük olmasına göre kategorize edilmiştir. Uvula boyu, beklenenin aksine AHI 0 - 15 olay/saat grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede (p = 0,013) uzun saptanmıştır. Aynı grupta mandibula ? tiroid mesafesi, AHI > 15 olay/saat grubuna göre anlamlı derecede uzundur (p = 0,014). Hem AHI 0 - 15 olay/saat grubunda, hem de AHI 0 ? 20 olay/saat grubunda üst alveolar ark genişliği (sırasıyla p = 0,001 ve p = 0,027) ve damak yüksekliği (sırasıyla p = 0,053 ve p = 0,072) karşılaştırıldıkları gruplara göre anlamlı derecede uzun bulunmuştur. Dikkati çeken başka bir bulgu, AHI 0 - 15 olay/saat grubunda ve AHI 0 ? 20 olay/saat grubunda, retrolingual mesafenin daha kısa saptanmış olmasıdır (sırasıyla p = 0,159 ve p = 0,044).Beklenenin aksine retrolingual mesafe ile ortalama oksijen satürasyonu ve minimum oksijen satürasyonu arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Boyun çevresi ile maksimum ağız açıklığı arasında ve mandibula ? tiroid mesafesi ile minimum oksijen satürasyonu arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Muayenede ölçülen üst alveolar ark genişliği ve retropalatal mesafe bulgularının, tomografik ölçümlerle korele olduğu görülmektedir. Ama retrolingual mesafe ölçümüyle tomografik ölçüm arasında korelasyon yoktur.SonuçUPPP ameliyatı ile değiştirilemeyen faktörlerin, UPPP sonucu üzerine etkili olduğu saptanmıştır. Yumuşak dokularla ilişkili faktörlerden ziyade iskelet yapı ile ilgili faktörler OUAS derecesi ile daha yakından ilişkili olabilir. Altın standart olan polisomnografik incelemeler, zaman ve maliyet nedeniyle yeterince kolay erişilebilir nitelikte olmadığından, iskelet yapı ile ilgili faktörleri yansıtan ve muayene ile belirlenebilen parametreler hasta seçimi için pratik yaklaşımda kullanışlı olabilir. UPPP'nin başarılı olabilmesi için çok önemli olan obstrüksiyon yerinin belirlenmesinde, pratik olarak uygulanabilecek muayene yöntemlerine iskelet yapısı ile ilgili ölçümlerin dahil edilmesi yarar sağlayabilir. Bunun için daha geniş gruplarla yapılacak eşik değer belirleme çalışmalarına ihtiyaç vardır.UPPP ile, ameliyat sonrasında belli bir standartta orofarinks elde etmek de amaçlanmaktadır. Olguların yumuşak damak özellikleri, Müller manevrası ile retropalatal kollaps oranları ve retropalatal mesafe bulguları değerlendirildiğinde bu amaca ulaşıldığı görülmüştür.Uvula boyunun kısa olması veya sert damak ? uvula kökü arası mesafenin kısa olması halinde AHI azalmamaktadır. UPPP sırasında yumuşak damağa ve uvulaya daha aşırı rezeksiyon yapmanın; velofaringeal yetmezlik, CPAP kullanırken ağız kaçağı meydana gelmesi gibi komplikasyonlarla sonuçlanabileceği gibi ek yarar sağlamadığı görülmüştür.

AnatomiCerrahi-kulak-burun-boğazHorlama+4
Arzubetül Duran
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dudak kanserlerinde tümör dokusunun preoperatif ultrasonografik bulgularının histopatolojik bulgular ile karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi

Dudaklar, yaşamsal ve sosyal işlevleri nedeniyle insan vücudundaki önemli anatomik yapılardır. Dudaklarda gelişen kanserler önemli bir sağlık sorunu oluşturmaktadır. Dudak kanserleri genellikle alt dudakta gelişir ve en sık rastlanan histopatolojik tip yassı hücreli kanserdir. Bu kanserlere en uygun tedavinin planlaması için tümörlerle ilgili temel özelliklerin saptanması çok önemlidir. Bu çalışmada, dudak kanserli olgularda preoperatif tümör boyutu, derinliği ve karakteristik özelliklerinin belirlenmesinde ultrasonografik incelemenin rolünü ve etkinliğini incelemeyi amaçladık.Çalışmaya Kasım 2009 - Nisan 2011 tarihleri arasında dudak kanseri ön tanısı ile cerrahi girişim uygulanan 18 olgu dahil edildi. Bu olgulara preoperatif USG yapılarak tümör özellikleri (boyut, derinlik, karakteristik özellikler, vs.) kaydedildi. Bu işlemden sonra her olguya özgü cerrahi girişim uygulandı ve tümör dokusu histopatolojik inceleme için Patoloji laboratuarına gönderildi. Patoloji laboratuarında yapılan histopatolojik değerlendirmede tümörün tipi ve alttipi, tümör dokusunun boyutu, derinliği ve karakteristik özellikleri kayıt altına alındı. Ultrasonografik ve histopatolojik incelemelerde elde edilen veriler, tümör boyutu, derinliği ve karakteristik özellikleri açısından istatistiksel olarak analiz edildi.Tümör dokusunun boyutu ve derinliği açısından yapılan istatistiksel analiz sonucunda ultrasonografik ve histopatolojik veriler arasında orta düzeyde anlamlı ilişki bulundu (p=0.004 ve 0.041; r=0.45 ve 0.60). Ultrasonografinin epidermis ve subepidermis tutulumu ve kas invazyonu varlığı açısından yüksek duyarlılık ve olumlu öngörü gösterdiği saptandı. Yassı hücreli kanserli olguların histopatolojik diferansiyasyonu ile ultrasonografik olarak saptanan RI değeri ve homojenite arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu. (p=0.034, p=0.030).Yaygın kullanım alanı olan, kolaylıkla uygulanabilen, ucuz ve radyasyon riski taşımayan USG, dudak kanserli olgularda tümör boyutunun, derinliğinin ve karakteristik özelliklerinin belirlenmesi için preoperatif kullanılabilecek bir yöntemdir.

CerrahiDudakDudak neoplazmları+3
Ali Değirmenci
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nazal polipozisli hastalarda uyku paterni ve kalitesinin incelenmesi

Giriş: Bu çalışmanın amacı nazal polipozisli kronik rinosinüzit hastalarının ameliyat öncesi ve sonrası uyku paterninde ve kalitesinde olan değişiklikleri subjektif ve objektif parametrelerle incelenmektir.Gereç ve Yöntem: 22 nazal polipozisli kronik rinosinüzit hastası değerlendirmeye alındı. Tüm hastalar nazal endoskopi, akustik rinomanometri, bilgisayarlı tomografi ve polisomnografi ile değerlendirildi. Hastalara fonksiyonel endoskopik sinüs cerrahisinden 1 hafta önce Pittsburgh uyku kalitesi indeksi, epworth uykululuk skalası anketleri ile polisomnografik tetkik uygulandı. Tüm tetkikler operasyondan 6 ay sonra tekrarlandı.Bulgular: Operasyon sonrasında nazal rezistansın anlamlı derecede azaldığı izlendi (p=0.010). Uyku kalitesini değerlendiren PUKİ ve gündüz uykululuğu değerlendiren ESS skorları operasyon sonrasında anlamlı derecede düştüğü izlendi (p=0.0001) (p=0.0001). Operasyon öncesi toplam apne sayıları ortalama 25.41 ve apne hipopne indeksi 13.32 iken operasyon sonrasında anlamlı derecede gerileyerek apne sayıları ortalama 7.77'ye apne hipopne indeksi de 11.21'e düştüğü izlendi(p=0.09) (p=0.019).Sonuç: Nazal polipozisli kronik rinosinüziti olan hastalarda fonksiyonel endoskopik sinüs cerrahisinin uyku paterni ve uyku kalitesi üzerine olumlu etkilerinin olduğu izlenmektedir. Nazal polipozisli kronik rinosinüzit, uyku ilişkili solunum bozuklukları için predispozan bir faktör olabilir.

Nazal poliplerPittsburg uyku kalitesi ölçeğiRinomanometri+5
Uzdan Uz
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Demir eksikliği anemisi olan hastalarda tedavi öncesi ve tedavi sonrası saf ses odyometri ve timpanometri bulgularının karşılaştırılması

Amaç: Demir elementi, vücut metabolizmasında oksijenin dokulara taşınmasında ve depolanmasında, protein, DNA ve RNA sentezinde, mitokondride elektron taşınmasında ve daha birçok metabolik olayda hayati öneme sahip bir elementtir. Bu elementin eksikliğiyle meydana gelen anemi nedeniyle oluşan doku hipoksisi, hücresel düzeyde etkilenmelere vücudun birçok yerinde patolojik etkilere neden olur. Bu tez çalışmasındaki amacımız demir eksikliği anemi tedavisinin, işitme sistemi üzerine etkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahiliye ve Hematoloji polikliniğinde 107 demir eksikliği anemili hastada, Haziran 2021-Eylül 2021 tarihleri arasında yapılmıştır. Bu hastaların tedavi öncesindeki ve tedavi sonrasındaki semptomları, kan parametreleri ve odyolojik tetkikleri yapılarak karşılaştırılmıştır. Bulgular: Bu çalışmadaki hastaların 100'ü kadın (%93,5) 7'si erkek (%6,5)'ti. Tedavi öncesi ve sonrası semptomların görülme sıklığı karşılaştırıldığında tinnitus, işitme kaybı, baş dönmesi şikayetlerinin tedavi sonrası azaldığı ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü (sırasıyla; p<0,001, p=0,004, p<0,001). Odyometri değerleri karşılaştırıldığında, sağ kulak hava yolu (250, 500, 1000, 4000, 8000 Hz) ve kemik yolu (500, 1000 Hz) eşiği, sol kulak hava yolu (125, 250, 500, 1000, 2000, 8000 Hz) ve kemik yolu (500, 1000, 2000 Hz) eşiği istatistiksel olarak anlamlı düzelme saptandı. Hastaların her iki kulakta timpanometrik gradiyent değeri tedavi sonrasında artmıştır (p<0,05). Sonuç: Demir eksikliği anemisi hastalarında yapılan demir tedavisi ile işitme frekanslarında düzelme olduğu görülmüştür. Anatar sözcükler: demir eksikliği anemisi, saf ses odyometri, timpanometri

Akustik impedans testleriAnemiAnemi-demir eksikliği+4
Ela Akbulut Harbalıoğlu
Düzce University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolesteatomanın destrüktif etkisi ve hiperproliferatif kapasitesinin değerlendirilmesinde Kİ-67, CK-6 ve CK-16 ekspresyonunun önemi

Amaç: Kolesteatoma, hiperproliferatif özelliği ve destrüktif patogenezi ile orta kulak yapılarının ve çevresinin kemik yıkımına yol açar. Ki-67, sitokeratin-6(CK-6) ve sitokeratin-16(CK-16) ekspresyonunu edinilmiş ve tekrarlayan kolesteatomada araştırmayı ve bunları kemik destrüktif kapasitesi ile ilişkilendirmeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda Şubat 2015 - Eylül 2018 tarihleri arasında timpanoplasti operasyonu sırasında toplanan 45 kolesteatoma dokusu ve 10 dış kulak yolu derisi olmak üzere toplam 55 hasta üzerinde prospektif bir çalışma olarak yapıldı. Kolestesteatomanın rekürren olup olmaması, operasyon sırasında kolesteatomanın yaygınlık derecesi, kemikçik hasarı ve komplikasyon varlığı dikkate alınarak bulgular kayıt altına alındı. Hastalar 4 gruba ayrıldı: Komplikasyonlu kolesteatoma, rekürren kolesteatoma, komplikasyonsuz kolesteatoma ve kontrol grubu olarak dış kulak yolu derisi. Gruplar Ki-67 ekspresyon düzeyi, CK-6 ve CK-16 boyama paternleri açısından karşılaştırıldı. Bulgular: Kolesteatomalı grupların hepsinde Ki-67 indeksi kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Ek olarak, komplikasyonlu ve rekürren kolesteatoma gruplarında Ki-67 indeksi komplikasyonsuz gruba göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (sırayla p=0,015 ve p=0,001). CK-6 dış kulak yolu derisinde sadece suprabazal boyama gösterirken, kolesteatomada ise tam kat boyama paterni göstermiştir. CK-16 dış kulak yolu derisinde bazal-suprabazal boyama gösterip suprabazal tabakayı soluk olarak boyamıştır. Ayrıca, CK-16 kolesteatomalı gruplarda bazal-suprabazal (n=14) ve tam kat boyama (n=31) paterni göstermiştir. Kolesteatomalı gruplar CK-16 boyama paterni açısından karşılaştırıldığında tek anlamlı sonuç rekürren kolesteatomalı grupta komplikasyonsuz kolesteatoma grubuna göre daha yüksek tam kat boyama oranları izlenmiştir (p=0,022). Sonuç: Kolesteatomanın agresif davranışının değerlendirilmesinde Ki-67 indeksinin önemli bir patolojik parametre olduğu gösterilmiştir. Ayrıca çalışmamız, Ki-67 ve CK-16'nın rekürren kolesteatomalarla anlamlı ilişkisini gösteren ilk çalışmadır. Anahtar Kelimeler: Rekürren kolesteatoma, Komplikasyonlu kolesteatoma, Sitokeratin-6, Sitokeratin-16, Ki-67

Cerrahi-kulak-burun-boğazGen ifadesiKi-67+6
Aykut Taşdemir
Gaziantep University
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Erken ve geç dönemde koklear implant uygulanan çocukların genel gelişim profili, sosyal-duygusal uyum becerileri ve alıcı dil becerilerinin incelenmesi

Pediatrik koklear implant (Kİ) uygulamasında, dil gelişimine etki eden en önemli faktörlerden birinin uygulamanın yapıldığı yaş olduğu ve Kİ uygulama yaşının hem bilişsel hem sosyal-duygusal gelişimi de etkilediği bilinmektedir. Bu nedenle geç dönem pediatrik Kİ kullanıcılarının, gelişim performanslarında gecikmeler görülebileceği düşünülmektedir. Bu amaçla çalışmamızda; Kİ kullanıcıları, implantasyon yaşına göre erken (≤24 ay) ve geç (>24 ay) dönem olarak iki gruba ayrılmıştır. Kİ uygulama yaşı ile birlikte işitme kaybı tanısının konulma zamanı, Kİ kullanım süresi ve aldıkları toplam eğitim süresi değişkenlerinin; çocukların gelişim düzeyleri, alıcı dil ve sosyal uyum becerileri üzerine etkisi incelenmiştir. Çalışmaya; Gaziantep Üniversitesi KBB Anabilim Dalı tarafından Kİ ameliyatı gerçekleştirilen ve odyolojik takibi yapılan 31 çocuk dahil edilmiş olup çocuğa ve ailesine ait bilgilerin yer aldığı Genel Bilgi Formu doldurulduktan sonra veri toplama araçları olarak Ankara Gelişim Tarama Envanteri (AGTE), Peabody Resim Kelime Testi (PRKT) ve Marmara Sosyal-Duygusal Uyum Ölçeği (MASDU) kullanılmıştır. Çalışma sonucunda iki gruptaki çocukların AGTE, PRKT ve MASDU puanları arasında anlamlı fark bulunmuştur (p<0.05). Ayrıca çocukların AGTE, PRKT ve MASDU puanları ile işitme kaybı tanısının konulma zamanı, Kİ uygulama yaşı, Kİ kullanım süresi ve alınan eğitim süresi ile arasında korelasyon bulunmuştur. Sonuç olarak; işitme kaybı tanısının konulma zamanı, Kİ uygulama yaşı, Kİ kullanım süresi ve alınan eğitim süresi; çocuğun genel gelişim düzeyi, dil becerileri ve sosyal-duygusal uyum düzeyi üzerine anlamlı olarak etki etmektedir. Bu nedenle erken yaşlarda yapılan implant uygulamaları, çocukların gösterdikleri performanslarda daha başarılı olmalarını sağlamaktadır. Anahtar Sözcükler: Dil gelişimi, Gelişim değerlendirmesi, İşitme kaybı, Koklear implant, Sosyal-duygusal uyum

Alıcı dil becerileriDil gelişimiDuygusal uyum+7
Ayten Düz
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otoskleroz cerrahisinde kulanılan teflon piston çapının ve kemik çimento ile piston sabitlemenin işitme sonuçlarına etkisi

Bu çalışmada otoskleroz cerrahisi sonrası işitme sonuçlarının ve fonksiyonel işitme başarı oranlarının değerlendirilmesi, gelişen komplikasyonlar ve bunlara yaklaşımın değerlendirilmesi, revizyon cerrahilerinin sebepleri ve sonuçları, operasyonda kullanılan teflon piston çaplarının ve inkus ile piston arasına kemik çimento uygulanmasının işitme sonuçlarına ve fonksiyonel başarı oranlarına etkilerinin karşılaştırılması ve bunların literatür ışığında tartışılması amaçlandı. Bu çalışmada Gaziantep Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda Eylül 2012 ile Ağustos 2020 tarihleri arasında İTİK nedeniyle opere edilen ve klinik otoskleroz tanısı alan 64 hasta (71 opere edilen kulak) incelendi. Hastaların işitme sonuçlarının fonskiyonel başarısının değerlendirilmesinde postoperatif HKA kullanıldı. Postoperatif HKA'nın 20 dB ve altında olması fonksiyonel başarı kriteri olarak alındı. Hastalar operasyonda kullanılan teflon pistonun çapına göre 0,4 ve 0,6 mm olarak iki gruba ayrıldı. Aynı zamanda operasyon sırasında inkus ile piston arasına kemik çimento kullanımına göre sınıflandırıldı. Operasyon sırasında ya da operasyondan sonra ortaya çıkan komplikasyonlar değerlendirildi vekaydedildi. Revizyon cerrahi yaptığımız hastaların revizyon nedenleri ve operasyon sonuçları değerlendirildi. Opere edilen 71 kulağın 54'ünde (%76) fonksiyonel başarı sağlandı. Piston çaplarına göre başarı oranları 0,6 mm ve 0,4 mm için sırasıyla %75 ve %84,5 olarak bulundu. Kemik çimento kullanımına göre başarı oranları ise çimento kullanılan grup için %80, kullanılmayan grup için ise %71,4 olarak bulundu. 6 hastaya (%8,4) revizyon cerrahi uygulandı ve başarı oranı %66,6 olarak bulundu. Stapedotomi, otosklerozda görülen İTİK tedavisinde uygulanan ve komplikasyon oranı düşük olan başarılı bir cerrahi yöntemdir. Sonuç olarak fonksiyonel işitme başarısı üzerine piston çapının ve kemik çimento kullanımının istatiksel olarak anlamlı bir etkisi görülmedi. Anahtar Kelimeler: Otoskleroz, Stapes cerrahisi, Hava kemik aralığı, Piston çapı, Kemik çimento

CerrahiCerrahi-kulak-burun-boğazKemik çimentoları+4
İsmail Yılmaz
Gaziantep University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik otit cerrahisinde kemikçik zincir rekonstrüksiyonu yapılan hastaların işitme sonuçlarının değerlendirilmesi

Bu çalışma kronik otitis media (KOM) nedeniyle ameliyat edilen ve kemikçik zincir rekonstrüksiyonu yapılan hastaların klinik ve odyolojik bulgularının incelenmesini amaçlayan retrospektif bir çalışmadır.Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz (KBB) Kliniği'nde 2001 Ocak -2009 Haziran tarihleri arasında KOM nedeniyle ameliyat edilen ve kemikçik zincir rekonstrüksiyonu yapılan 246 hastanın, 270 kulağının klinik ve odyolojik sonuçlarının retrospektif analizi yapıldı.Hastaların genellikle uzun süredir devam eden kulak akıntısı ve giderek artan işitme kaybı şikayetleri mevcuttu. Hastaların rutin KBB muayenesi ve otomikroskopik muayeneleri sonrasında odyolojik incelemeleri yapılarak uygun hastalar ameliyat edilmişti. Operasyon bulguları ve postoperatif takip süresince not edilen bilgiler hasta takip dosyaları incelenerek kaydedildi.Elde edilen veriler istatistiki anlamlılık açısından karşılaştırıldı. Ameliyat türleri ve kemikçik zincir rekonstrüksiyonu teknikleri sonrasında elde edilen odyolojik değerler karşılaştırıldı.Hastalara ameliyat tekniği olarak mastoidektomili timpanoplastinin, kemikçik zincir rekonstrüksiyonunda incus transpozisyonun en sık uygulandığı, kemikçik zincir defektinin ise en sık incusta meydana geldiği tespit edildi. Ameliyat tekniği olarak mastoidektomili timpanoplasti, kemikçik zincir rekonstrüksiyonu yöntemi olarak ise kemik çimento uygulaması daha başarılı bulundu.Sonuç olarak intraoperatif inkudostapedial eklem ayrılması tespit edilmişse uygun vakalarda kemik çimento uygulanması; daha ileri kemikçik patolojilerinde kemikçik transpozisyonu başarılı bulunmuştur.

CerrahiKemik çimentolarıOtitis media+3
Ferit Kara
Gaziantep University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Larenks kanserlerinde, tümöre ait faktörlerle servikal metastaz sıklığının ilişkisi ve bu olguların cerrahi tedavi sonuçlarının analizi

Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Kliniği'nde son on yılda (2000-2010) larenks kanseri nedeniyle primer tedavi olarak cerrahi (total veya parsiyel larenjektomi) uygulanmış olan, gerektiğinde boyun diseksiyonu yapılan ve postoperatif radyoterapi uygulanan 333 hastanın dosyaları incelendi.Olgularımızın 178'ine total larenjektomi, 76'sına supraglottik larenjektomi, 19'una suprakrikoid larenjektomi, 6'sına frontolateral larenjektomi, 20'sine vertikal larenjektomi, 17'sine laringofissür kordektomi, 17'sine endolaringeal kordektomi operasyonu yapılmıştır.Tümörün yerleşim bölgesine göre; vakaların 172'si (%51.6) glottik, 108'i (%32.4) supraglottik, 53'ü (%15.9) ise transglottik yerleşimliydi. Glottik tümörlerde %18.6 oranında servikal metastaz, %11.6 oranında occult metastaz tespit edilirken, supraglottik tümörlerde %45.3 oranında servikal metastaz, %23 oranında occult metastaz tespit edildi. Transglottik tümörlerde ise %49 oranında servikal metastaz, %22.6 oranında occult metastaz tespit edildi.Tümörün histopatolojik diferansiasyon derecesine göre; vakaların %46.5'i G1(iyi diferansiye), %40.8'i G2 (orta diferansiye) ve %12.6'sı ise G3 (kötü diferansiye) olarak tespit edildi. İyi diferansiye (G1) tümörlerde %18, orta diferansiye (G2) tümörlerde %38.2, kötü diferansiye (G3) tümörlerde %64.2 oranında servikal metastaz tespit edildi.Tümörün T evresi arttıkça servikal lenf nodu metastazı oranlarının da arttığı görüldü. T1 evreli vakalarda %6, T2 evreli vakalarda %32, T3 evreli vakalarda %34, T4 evreli vakalarda ise %51.2 servikal metastaz oranı tespit edildi.2000 ile 2010 yılı arasında kliniğimizde opere edilen 333 larenks karsinomlu hastanın 82'sinin hayatını kaybettiği ve sağkalım oranının %75,4 olduğu saptandı. Ayrıca tümör evresinin arttıkça sağkalım oranlarının da belirgin bir şekilde düştüğü gözlendi.Anahtar Kelimeler: Larenks kanseri, Lokalizasyon, Evre, Servikal lenf nodu metastazı, Sağkalım

Laringeal neoplazmlarLarinjektomiLarinks+2
Engin Şengül
Gaziantep University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ani işitme kayipli hastalarda prognostik faktörler ve tedavi sonuçlarimiz

Ani işitme kaybı (AİK) üç gün içinde veya daha kısa zamanda aniden gelişen, en az üç frekansı tutan, en az 30 dB ve üzerindeki sensörinöral işitme kaybıdır. AİK etiyolojisi için birçok faktör suçlanmıştır ama kesin bir neden bulunamamıştır. Tedavisi ile ilgili ortak uygulanan bir protokol mevcut değildir. Bu çalışmada ani işitme kayıplı olguların tedavi sonuçları ve bu sonuçları etkileyen prognostik faktörler incelenmiştirAİK tanısı ile 1992-2008 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'na başvuran 95 olgu 97 kulak çalışmaya dahil edildi. Tüm hastaların ayrıntılı hikayesi alındı. Rutin kulak burun boğaz (KBB) muayenesi ve ayrıntılı laboratuvar incelemeleri yapıldı. Tüm olguların odyolojik değerlendirmeleri yapıldı. Radyolojik olarak kranial magnetik rezonans görüntüleme (MRG) ve bilgisayarlı tomografi (BT) çekildi. Tedavide tüm olgulara 1mg/kg steroid, meglumine diatrizoate (ürografin), diüretik ve vazodilatatör ilaçlar verildi. Bir hafta içinde başvuran olguların tedavilerine asiklovir eklendi. Bu çalışmada olguların hikaye bilgileri, klinik bulguları, işitme kaybının derecesi ve odyolojik konfigürasyonları, olguların tedaviye başlanma süresi, işitme kaybının derecesi, diabet, vertigo, tinnitus ve üst solunum yolu enfeksiyonu (ÜSYE) varlığı ve bu faktörlerin prognoz üzerine olan etkileri incelendiBu çalışmada olguların 57'si erkek 38'i bayan idi. Yaş aralığı 4-70 arasında idi (ortalama 47.71). Yedi (%7.2) olguda hafif, 18 (%18.6) olguda orta, 29 (%29.9) olguda ileri ve 43 (%44.3) olguda çok ileri AİK tespit edildi. Tedaviye başlama süreleri açısından erken tedaviye başlanan olgularda, tedaviye iyi yanıt açısından istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar alındı (p?0.05). AİK'li olgularda işitme kaybı şiddeti ve tedaviye iyi yanıt açısından istatistiksel olarak anlamı sonuç alındı (p?0.05). Diabeti, vertigosu olmayan AİK'li olgularda tedaviye iyi yanıt açısından, diabeti, vertigosu olan AİK'li olgulara göre istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar alındı (p?0.05). Tinnitus, odyolojik konfigürasyon, ÜSYE açısından AİK'li olgularda prognostik bir faktör olarak anlamlı sonuçlar elde edilemedi (p?0.05Tedaviye erken başlayan, diabet ve vertigosu olmayan, hafif ve orta dereceli AİK'li olgularda tedavide daha iyi sonuçlar alındı. Diabet, vertigo, tedaviye başlama süresi ve AİK derecesi; AİK'li olgularda anlamlı prognostik faktörlerdir.ANAHTAR KELİMELER: Ani işitme kaybı, Etiyoloji, Prognostik faktör, Tedavi

EtyolojiKulak hastalıklarıPrognoz+2
Yunus Kaplan
Gaziantep University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tinnituslu hastalarda trimetazidin hidroklorür kullanımı sonrasında objektif ve subjektif testlerin karşılaştırılması

Herhangi bir uyarı olmaksızın kulaklarda veya kafa içinde algılanan ses olarak tanımlanan tinnitus, işitme sisteminin en yaygın semptomlarından biri olup kişinin yaşam kalitesini etkilemekte ve psikososyal sorunlara yol açabilmektedir. Tinnitusun patofizyolojisi tam olarak aydınlatılamamış olmakla birlikte işitsel sistemdeki anatomik ve/veya fonksiyonel bir değişim sonucu ortaya çıktığı düşüncesi genel olarak kabul görmektedir. Toplumda sık görülmesine ve hastalarda sosyal ve psikolojik problemlere yol açabilmesine karşın günümüze kadar tinnitusun değerlendirmesi için standart bir protokol oluşturulamamıştır.Bu çalışmaya polikliniğimize tinnitus şikayeti ile başvuran, dosyaları düzenli olarak tutulmuş, olguların demografik ve tıbbi özelliklerini içeren Hasta Değerlendirme Formu, tinnitusun subjektif değerlendirmesinde kullanılan Vizüel Analog Skala formu (VAS), tinnitusun değerlendirilmesini de içeren odyolojik değerlendirme formları doldurulmuş ve tedavide 3 ay boyunca düzenli olarak trimetazidin hidroklorür kullanan 12 bayan ve 28 erkek olmak üzere toplam 40 hasta dahil edildi. Hastaların dosyalarından hem tedavi öncesi ve hem de tedavi sonrası saf ses odyogram, tinnitus frakansı, tinnitus şiddeti, minimal maskaleme, rezidüel inhibisyon, subjektif değerlendirme amacıyla ise vizüel analog skala (VAS) anket formlarındaki değerler incelendi.Yapılan istatistiki analiz sonucunda hastaların subjektif testlerinden (VAS testi) tinnitus şiddeti, tinnitus sıklığı, tinnitustan rahatsızlık derecesi ve tinnitusa bağlı dikkat eksikliği şikayetlerinde anlamlı olarak ilaç kullanımı sonrasında azalma olduğu tespit edildi (p:0.000). Hastaların objektif odyolojik testlerinden tinnitus frekansı (p:0.250), tinnitus siddeti (p:0.057), minimal maskeleme seviyesi (p:0.213) ve rezidüel inhibisyon değerlerinde ise ilaç kullanımı sonrasında istatistiki olarak anlamlı bir değişiklik tespit edilemedi.

TestlerTinnitusTrimetazidine+1
Cengiz Çevik
Gaziantep University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İletim tipi işitme kayıplarında tıkayıcı serumenin rolünün simülasyon ile belirlenmesi

Amaç: İşitme kaybı, periferik veya santral işitme yollarındaki patolojiden dolayı atmosferdeki ses dalgalarının algılanamamasıdır. İşitme kayıpları iletim tipi, sensörinöral ve mikst olarak üç ana gruba ayrılır. İletim tipi işitme kaybında, dış kulak veya orta kulaktaki patolojilerden dolayı ses iç kulağa iletilemez. Sensörinöral işitme kaybında ise patoloji iç kulakta veya daha da santraldedir. Yetişkin nüfusun yaklaşık %15'i işitme problemi yaşamaktadır. Yaş gruplarına göre işitme kaybı tipi değişkenlik göstermektedir. Yaş arttıkça sensörinöral işitme kaybı prevalansı artmaktadır. İletim tipi işitme kaybı ise okul çocuklarında ve 70 yaşın üstündeki kişilerde en sık görülmektedir. Dış kulak yolundaki serumene bağlı gelişen işitme kaybı, iletim tipi işitme kaybının en sık nedenidir. Serumen, dış kulak yolunun kartilaj kısmındaki sebase bezler tarafından üretilir. Dış kulak yolunun korunması, temizlenmesi ve kayganlaşmasına yardım eder. Dış kulak yolunun kendi kendini temizleme özelliğinde bozukluk olursa serumen birikimi izlenir. Bu tez çalışmasında amaç, tıkayıcı serumenin iletim tipi işitme kaybı üzerindeki etkisini göstermektir. Gereç ve Yöntem: Kulak ile ilgili bilinen herhangi bir hastalığı olmayan ve bilgilendirilmiş onamı olan 27 kişi çalışmaya dahil edildi. Bu gruba öncelikle bilateral saf ses odyometrisi yapıldı. Daha sonra serumeni taklit etmek için oyun hamuru kullanıldı. Oyun hamuruyla dış kulak yolu tamamen tıkandı. Ardından oyun hamurunun merkezine sırasıyla 1.1 mm, 2.0 mm, 2.7 mm, 3.3 mm çapında delikler açıldı ve işitme testleri tekrarlandı. Bulgular: Tıkayıcı serumenin, dış kulak yolunu tıkama oranı arttıkça işitme kaybının da arttığı tespit edildi. Tıkayıcı serumene bağlı gelişen iletim tipi işitme kaybının yüksek frekansları daha çok etkilediği gösterildi. Düşük frekanslarda anlamlı bir işitme kaybı olması için dış kulak yolundaki tıkanıklığın totale yakın olması gerektiği anlaşıldı. Sonuç: Tıkayıcı serumen, iletim tipi işitme kaybının en sık nedenidir. Tıkayıcı serumen, boyuttan bağımsız olarak işitme kaybı oluşturabilir. Periyodik kulak burun boğaz muayenesi ile bu sorun çözüme kavuşturulabilir. Anahtar sözcükler: İletim tipi işitme kaybı, Serumen, Saf ses odyometri, Dış kulak yolu darlığı

Bahadır Özbulat
Düzce University
2025
00
Master'sOpen AccessTR

İletim tipi işitme kayıplı hastaların gürültüde konuşmayı anlama becerilerinin değerlendirilmesi

İletim tipi işitme kaybı (İTİK) iç kulağa iletilen sesin dış ya da orta kulakta bir problemden dolayı engellenmesinden kaynaklanmaktadır. İTİK olan bireylerin gürültülü ortamlarda konuşmayı anlama ile ilgili sorunları bulunmaktadır. Rutin olarak kullanılan konuşma testleri gürültüde konuşmayı anlamayı ölçmezler. Bu testler sessiz kabinlerde, tek veya üç heceli kelimeler kullanılarak uygulanmakta ve günlük yaşam koşullarını yansıtmamaktadırlar. Cümle ile yapılan konuşma testleri günlük iletişim koşullarına daha yakın ve kelime testlerinden daha güvenilirdirler. Gürültüde konuşmayı anlama testi HINT fonksiyonel işitmeyi cümle ile konuşmayı anlama testi (KAEc) kullanarak sessiz ve gürültünün olduğu durumlarda ölçmektedir. Çalışmamızın amacı; bilateral İTİK olan yetişkin bireylerin gürültüde konuşmayı anlama becerilerini Türkçe HINT (THINT) ile değerlendirmektir. Bilateral hafif-orta derecede İTİK'lı bireylerden oluşan çalışma grubunda ve normal işiten kontrol grubunda 15 kadın 15 erkek toplam 30 birey bulunmaktadır. Çalışma grubunun yaş ortalaması 30.27±7.5 kontrol grubunun ise 29.97±6.9'dur. Her iki grubunda KAEc'leri sessiz konumda, gürültü önde, gürültü sağda, gürültü solda olarak kulaklıklarla ölçülmüştür. Kontrol grubunun HINT skorları; sessiz durumda 18,90±1.92 dB, gürültü önde - 3.07±0.69 dB SGO, gürültü sağda -11,07±0.91 dB SGO, gürültü solda - 11.37±1.03 dB SGO'dur. Çalışma grubunun HINT skorları; sessiz durumda 50.93±7.44 dB, gürültü önde-0,67±1.09 dB SGO, gürültü sağda -2.57±2.3 Db SGO, gürültü solda -2,97±2.14 dB SGO'dur. Tüm HINT koşullarında her iki grup arasında belirgin farklılıklar bulunmuştur. Sonuç olarak çalışmamız İTİK olan yetişkin bireylerin gürültüde konuşmayı anlamak için normal işiten yetişkinlere göre daha yüksek sinyal gürültü oranına ihtiyaç duyduklarını göstermiştir.Anahtar kelimeler: T-HINT, İletim tipi işitme kaybı, gürültü, orta kulak.

GürültüKulak hastalıklarıOrta kulak+2
Mustafa Seyrek
Gazi University · Institute of Health Sciences
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uyarılmış işitsel beyin sapı cevaplarının klinik standardizasyonu

Amaç: Bu çalışmanın amacı gelecekte benzer hastaların sonuçlarını değerlendirmede referans oluşturmak üzere Uyarılmış İşitsel Beyin Sapı Cevaplarının yaş ve cinsiyete göre klinik standardizasyonu belirlemektir.Yöntem: 2005-2009 yılları arasında yapılan Uyarılmış İşitsel Beyin Sapı Cevapları retrospektif olarak taranmıştır. Kulak muayenesi, Timpanogram ve Saf Ses Odyometrisi normal olan bireyler çalışmaya dahil edilmiştir. 90 dB'de ölçülen Uyarılmış İşitsel Beyin Sapı Cevapları I, II, III, IV ve V. dalga latansları ile I-III, III-V ve I-V dalgalar arası latanslarında sağ ve sol kulak, yaş grupları, kadın ve erkek cinsiyetleri ile cinsiyet-yaş grupları arasında farklılık olup olmadığı değerlendirilmiştir.Bulgular: ABR testinde 90 dB'de I, II, III, IV ve V. dalga latansları ile I-III, III-V ve I-V dalgalar arası latansları bakımından sağ ve sol kulak arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemiştir. I, II, III, IV ve V. dalga latansları ile I-III, III-V ve I-V dalgalar arası latanslarının yaş gruplarına göre değişiklikler gösterdiği görülmüştür. Erkeklerde III ve V. dalga latanslarının kadınlardan istatistiksel olarak anlamlı derecede uzun olduğu görülmüştür. I, II ve IV. dalga latansları ile I-III, III-V ve I-V dalgalar arası latansları bakımından kadın ve erkek cinsiyetleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı görülmüştür. I, II, III, IV ve V. dalga latansları ile I-III, III-V ve I-V dalgalar arası latanslarının cinsiyet-yaş gruplarına göre değişiklikler gösterdiği görülmüştür.Sonuçlar: ABR dalga latansları ve dalgalar arası latansları klinikler arası farklılıklar gösterir. Ulusal ya da uluslararası anlamda standart değerler olmadığından her klinik öncelikle kendi normal değerlerini tespit etmeli ve kendi standartlarını oluşturmalıdır.Anahtar kelimeler: ABR, normal işitme, klinik standardizasyon

Referans standartlarıStandartlarUyarılmış potansiyeller+2
Şahnur Yıldızbaş Güler
Düzce University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipotiroidi ve hipertiroidi hastalığında işitsel beyin sapı cevaplarının değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada amaç hipotiroidi ve hipertiroidi hastalarının odyometri ve işitsel beyin sapı cevapları değerlendirilerek tiroid hormon değişikliklerinin işitme yolakları üzerine etkisinin araştırılması, hipotiroidi ve hipertiroidi hastalarının işitme kaybı açısından risk altında olup olmadıklarının belirlenmesidir.Yöntem: Haziran 2008-Temmuz 2009 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji polikliniğinde yeni tanı alan, 20-50 yaş arası 25 hipertiroidi (Graves, Multinodüler Guatr) ve 25 hipotiroidi (Hashimato hipotiroidisi) hastası çalışmaya alındı.. Hastalara odyometri ve ABR ölçümleri yapıldı.Bulgular: Hipertiroidi hastalarında odyometri bulgularında normal kontrol grubu ile karşılaştırıldığında özellikle yüksek frekanslarda sensörinöral işitme kaybı saptandı. ABR sonuçlarında kontrol grubuyla karşılaştırldığında anlamlı bir farklılık saptanmadı.Hipotiroidi hastalarında odyometrik bulgular yorumlandığında kontrol grubu ile karşılaştırıldığında özellikle yüksek frekanslarda sensörinöral işitme kaybı saptandı.Hipotiroidi grubuyla kontrol grubunun ABR ölçümleri kıyaslandığında I., III., V. dalga latansları ve I-III, I-V interpik latansları hipotiroidi grubunda yüksek olsa da, I. dalga latansı ve III-V ve I-V interpik latansları arasında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmazken (p>0,05), III., V. dalga latanları ve I-III interpik latansı arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). ABR dalgalarındaki bu değişiklikler hipotiroidide retrokokleer problemlerin olduğunu düşündürmektedir.Sonuç: Bizim çalışmamızda çıkan sonuçlar hem hipertiroidi hem de hipotiroidi hastalığının işitme yolaklarını üzerinde etkili olabileceğini düşündürmektedir.Anahtar sözcükler: Hipertiroidizm, hipotiroidizm, odyometri, ABR, işitme kaybı

Elif Karalı
Düzce University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alerjik rinitli hastalarda kan homosistein düzeyi

Amaç: Alerjik riniti olan hastalarda kan homosistein düzeyinin belirlenmesiYöntem: Prospektif çalışma, Eylül 2009 ? Ekim 2009 tarihleri arasında Düzce Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda alejik rinit tanısı alan 20 hasta ve 20 sağlıklı kontrol grubu olmak üzere 18? 45 yaş arası 40 olguda yapılmıştır. Anamnez, muayene ve prick test ile alerjik rinit tanısı düşünülen hastalardan ve sağlıklı kontrol grubundan periferik kan örneği alınarak Homosistein düzeyi bakılmıştır. Olgular alerjik rinitli olup olmamalarına göre 2'ye ve nasal patolojilerinin olup olmamasına göre 4 gruba ayrılmıştır. Varyans analizi ve Ki-Kare testi istatistiksel analizde kullanılmıştır.Bulgular: Olguların 27'si kadın (% 67,5) ve 13'ü erkek (% 32,5) idi. Riniti olan 20 olgunun 13 (% 65)'ünde yıl boyu rinit, 7 (% 35)'sinde mevsimsel rinit mevcuttu. Cilt prick test 20 hastanın 11 (% 55)'inde pozitif idi. Pozitif olan hastalar içinde % 66,7 oranında en sık Akar I-II (Dermatophagoides pteronyssinus ve Dermatophagoides farinae) etken olarak tespit edildi. Vaka ve kontrol grupları arasında kan homosistein değerleri açısından (ki-kare 102,3, P>0,05) anlamlı farklılık saptanmamıştır. Mevsimsel alerjik rinit ve perennial alerjik rinitli hastalar arasında homositein değerleri açısından (ki-kare 25,8, P>0,05) anlamlı farklılık saptanmamıştır.Sonuçlar: Alerjik rinit; toplumda yüksek prevelansda görülmesi, tedaviye rağmen düşük remisyon göstermesi (%10? 23) ve astım ile (% 38) olan birlikteliğinden dolayı önemli bir klinik problemdir. Ayrıca epidemiyolojik çalışmalar kandaki yüksek total homosistein konsantrasyonunun kardiyovasküler hastalıklar için bağımsız bir risk faktörü olduğunu göstermiştir. Çalışmamızda alerjisi olan hastalar ve sağlıklı bireyler arasında homosistein seviyeleri açısından istatistiksel olarak anlamlı sonuç bulunamamıştır.Anahtar Kelimeler: Alerjik rinit, homosistein, Akar I- II (Dermatophagoides pteronyssinus ve Dermatophagoides farinae)

Nermin Akkan Tetik
Düzce University
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Presbiakuzili hastaların gürültüde konuşmayı anlama becerilerinin değerlendirilmesi

İletişim insanoğlunun yaşamında çok önemli yer tutmakla beraber yaş ile birlikte iletişim becerilerinde birtakım bozulmalar başlar. Presbiakuzi, yaşla birlikte görülen sensörinöral tipte bir işitme kaybıdır. Presbiakuzisi olan bireylerin arka plan gürültünün olduğu durumlarda gürültüde konuşmayı anlama şikayetleri olmaktadır. İşitme testlerinde rutin olarak kullanılan konuşma testleri gürültüde konuşmayı anlamayı ölçmezler. Tek heceli ve üç heceli kelimeler genellikle sessiz koşullarda uygulanmakta olup gerçek yaşam koşullarını yansıtmazlar. Cümlelerle konuşmayı anlama (KAEc) testleri gerçek yaşam koşullarına daha yakın ve güvenilirdir. Gürültüde konuşmayı anlama testi HINT fonksiyonel işitmeyi KAEc ile sessiz ve arka plan gürültünün olduğu durumlarda ölçer. Çalışmamızın amacı yaş ve presbiakuzinin gürültüde konuşmayı anlama üzerine etkisini Türkçe HINT ile araştırmaktır. Çalışmamızda hem presbiakuzisi olan grupta; hem de normal işiten grupta 15 kadın, 15 erkek, 30 birey bulunmaktadır. Hasta grubunun yaş ortalaması 64.50±9.2, kontrol grubunun yaş ortalaması 59.57±7.9'dur. Her iki grubun da KAEc eşikleri sessiz konumda, gürültü önde, gürültü sağda, ve gürültü solda, kulaklıklarla ölçülmüştür. Kontrol grubu HINT sonuçları; sessiz konumda KAEc 26.23 dB, gürültü önde -0.70 dB sinyal gürültü oranı (SGO), gürültü solda -8 dB SGO, gürültü sağda -7.43 dB SGO'dur. Çalışma grubu HINT sonuçları; sessiz konumda KAEc 45.60 dB, gürültü önde 1.17 dB SGO, gürültü sağda -3.17 dB SGO, gürültü solda -3.33 dB SGO'dur. Tüm HINT koşullarında gruplar arası belirgin farklılıklar vardır. Elde ettiğimiz bulgulara göre presbiakuzisi olan bireyler normal işiten akranlarından daha fazla SGO'ya ihtiyaç duymaktadırlar. Kontrol grubu, çalışma grubundan daha iyi sonuçlar almasına rağmen normal işiten genç bireylerden daha fazla SGO'ya ihtiyaç duydukları gözlenmiştir. Sonuç olarak çalışmamız gösterdi ki; arka plan gürültü varlığında konuşmayı anlama, yaş ve yaşa bağlı işitme kaybı presbiakuziden etkilenmektedir.

GürültüKonuşma algısıİşitme+2
Ahmet Ovacık
Gazi University · Institute of Health Sciences
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik otit cerrahisinde; preoperatif, peroperatif özellikler ve postoperatif sonuçların analizi ve bunları etkileyen faktörler

Kronik Otit Cerrahisinde; Preoperatif, Peroperatif Özellikler ve Postoperatif Sonuçların Analizi ve Bunları Etkileyen FaktörlerÇalışmamız, KOM cerrahisi yapılan hastaların preoperatif ve intraoperatif bulgularının ve postoperatif sonuçlarının incelenmesini ve cerrahi başarısını etkileyen faktörlerin gözden geçirilmesini amaçlayan retrospektif özellikte bir arşiv çalışmasıdır.Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda, Ocak 2007 - Haziran 2012 tarihleri arasında kronik otitis media tanısı ile opere edilen 1398 hastanın 1510 kulağı preoperatif ve intraoperatif özellikler açısından, postoperatif sonuçlarına ulaşılan 356 hastanın 376 kulağı da postoperatif sonuçlar açısından analiz edilmiştir.Çalışmamızda, vakalar otomikroskopik muayene ve operasyon bulgularına göre tanı açısından altı alt guruba ayrılmıştır. En sık tanı %39,9 oranında kronik basit otitis media olarak bulunmuştur. Vakaların büyük çoğunluğuna mastoidektomisiz timpanoplasti uygulanmıştır. Kolesteatom hastalarında sıklıkla açık teknik operasyon tercih edilmiştir. Hastaların otomikroskopik muayenelerinde en sık santral perforasyonlarla karşılaşılmıştır.Takipli vakalarda, işitme ve greft başarısını etkileyen faktörler incelenmiştir. Postoperatif tüm hastalarda %75,8 işitme başarısı elde edilmiştir. İşitme başarısı en yüksek kronik basit otit vakalarında olurken, en kötü kolesteatoma ve timpanoskleroz vakalarında görülmüştür. Ameliyat öncesi işitme düzeyi ve kemikçiklerin ve özellikle de stapesin durumu, orta kulak mukozasının durumu işitme başarısı açısından etkili bulunmuştur.Çalışmamızda, tüm hastalık guruplarında greft tutma başarısı %78,6 olarak bulunmuştur. Greft başarısı en yüksek santral perforasyonlarda olurken, önde ve total perforasyonlarda daha düşük olarak bulunmuştur. Orta kulak mukozasının durumu da greft başarısını etkileyen önemli bir faktör olarak bulunmuştur. Mastoidektominin ve aditus ve antrum geçişinin greft başarısı üzerine anlamlı bir etkisi olmadığı bulunmuştur. Pediatrik hastalarda da greft başarısı açısından erişkinlerle fark saptanmazken, ileri yaşlarda greft başarısının düştüğü belirlenmiştir.Sonuç olarak, kronik otitis mediada cerrahi başarıyı etkileyen pek çok faktör bulunmaktadır. Bu faktörler dikkatlice incelenerek, her vaka için uygun bir tedavi planı yapılmalıdır.Anahtar Kelimeler: otitis media, kolesteatoma, timpanoplasti

Cerrahi-kulak-burun-boğazKolestatomaOtitis media-süppüratif+3
Süleyman Cebeci
Gazi University
2013
00