Çukurova University
Anabilim Dalı

Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı

Çukurova University

229

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Nazal polipozisli hastalarda polip dokusunun aminoasit analizi

Nazal Polipozisli Kronik Rinosinüzit, yetişkin nüfusun %10'dan fazlasını etkileyen, yaşam kalitesinin düşmesine, üretkenlik kaybına ve işte zaman kaybına neden olan ve dünya çapında yılda bir milyondan fazla cerrahi müdahaleye yol açan zahmetli, kronik inflamatuvar bir hastalıktır. Durum böyle olunca yüksek yönetim maliyeti ve önemli morbidite ile ilişkilidir. Yaygın görülen heterojen bir hastalıktır. Nazal polipler, kistik fibroz ve malignite dahil olmak üzere çeşitli klinik durumlarda gözlenirken, daha sıklıkla kronik rinosinüzitin uygun bir şekilde nazal polipli kronik rinosinüzit (CRSwNP) olarak adlandırılan bir alt grubu ile ilişkilidir. Nazal polipler iyi huyludur ve tipik olarak sinonazal kavitede bilateral olarak gelişir. Ortalama başlangıç yaşı 42 ve tipik tanı yaşı 40-60 arasında değişen bir orta yaş hastalığıdır. En yaygın olarak, nazal polipler, etmoid sinüslerden kaynaklanan ve orta konkanın altındaki nazal hava yoluna çıkıntı yapan bilateral inflamatuvar lezyonlar olarak ortaya çıkar. Erkeklerde Nazal Polizopis kadınlardan daha fazladır. Nazal Polipozisli Kronik Rinosinüzit, hem mukopürülan drenaj semptomları, nazal obstrüksiyon, yüz ağrısı ve 12 haftadan uzun süren koku alma duyusunda azalma ve buna karşılık gelen sinüs iltihabının ve polip dokularının radyolojik veya endoskopik görüntülenmesi ile tanımlanır. Burun, paranazal sinüsler ve ilişkili lenfoid dokular, homeostaz ve bağışıklıkta önemli roller oynar ve Nazal Polipozisli Kronik Rinosinüzit bu normal işlevleri önemli ölçüde bozar. Nazal Polipli Kronik Rinosinüzitin patojenik mekanizmaları son zamanlarda dünya çapında yoğun araştırmaların odak noktası haline geldi ve önemli ilerlemeler kaydedildi. Nazal polipli ve polipsiz, uzun süredir bilinen iki ana Kronik Rinosinüzitin formunun, altta yatan mekanizmaya, coğrafi konuma ve ırka dayalı olarak heterojen olduğu artık bilinmektedir. Bağışıklık bariyerinin kaybı, mukozal epitelin geçirgenliğinin artması ve önemli antimikrobiyal maddelerin ve yanıtların üretiminin azalması dahil olmak üzere, birçok Kronik Rinosinüzitin formunun ortak bir özelliğidir. Bu çalışmada polikliniğimize başvurup cerrahi planlanan kliniğimizde yatış yapılıp tanı ve tedavi amaçlı ameliyat edilen Nazal Polipozisli Kronik Rinosinüzitli hastalarda patolojik doku ve hasta kanlarında aminoasit dizilimi incelenecektir. Bu çalışma Mayıs 2021 ve Aralık 2021 arasında Harran Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kulak Burun Boğaz kliniğine Kronik Rinosinüzit şikayetleri ile başvurmuş ve Nazal Polipozisli Kronik Rinosinüzit tanısı konulmuş 30 hasta üzerinde çalışma yapılacaktır. Hastalara ameliyat öncesi nazal endoskopik muayene, paranazal sinüs bilgisayarlı tomoğrafi çekimi, kan tetkiki yapılacaktır. Alınan dokuve kan örnekleri çalışma yapılıncaya kadar -80 C de tutulacak. Alınan doku örnekleri homojenize edilecektir. Homojenize edilen doku örnekleri ve kan örneklerinde aminoasit dizilimi incelenecektir. Çalışmamızın amacı inflamatuvar süreçler ve tetiklenmeler sonucu ortaya çıktığı düşünülen Nazal Polip'li Kronik Rinosinüzit hastalarında inflamatuvar süreçlerin hastalık başlamadan önce erken tanı ve tedavisine yönelik rol alabilecek aminoasitlerin tespiti ve bu araştırmanın ilerde yapılacak araştırmalara öncülük oluşturmasıdır. Anahtar Kelimeler: Nazal polip'li Kronik Rinosinüzit, Nazal Polipozis, Aminoasit, İnflamasyon

Amino asitlerBurunBurun hastalıkları+3
Mustafa Çoban
Harran University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Koblasyon adenoidektomi ile küretaj adenoidektominin postoperatif östaki tüpü disfonksiyonu açısından karşılaştırılması

Adenoidektomi/Adenotonsillektomi çocuklarda en sık yapılan cerrahi prosedürlerden biridir. Adenoidektominin temel gayesi, nazal hava yolu tıkanıklıklarını iyileştirmek ve kronik rinosinüzite, kronik efüzyonlu orta kulak iltihabına ve üst solunum yolu enfeksiyonuna yol açan yerleşik patojenleri ortadan kaldırmaktır. Küretaj adenoidektomi (KA), yüz yılı aşkın süredir yaygın olarak benimsenen bir yöntemdir. Konvansiyonel küretaj adenoidektomi, adenoid küret yoluyla kör olarak yapılır; bu, artık adenoid doku varlığı ve östaki borusu disfonksiyonu, periferik dokuda kasıtsız yaralanma ve postoperatif kanama dahil olmak üzere artan postoperatif morbidite ile ilişkili olabilir. İdeal bir adenoidektomi tekniği güvenli, hızlı, kolay olmalı ve ameliyat sonrası komplikasyon ve morbiditeyi azaltmalıdır. Son zamanlarda gelişen teknoloji ile birlikte mikrodebrider, elektrokoter, bipolar koagülasyon, radyofrekans ablasyon ve koblasyon teknikleri gibi alternatif adenoidektomi yaklaşımları önerilmiştir. Bu prospektif tanımlayıcı çalışma, Ağustos 2022 ile Mayıs 2023 e kadar Harran Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kulak Burun Boğaz kliniğine kulak zarı normal ve timpanogramı normal olan ve daha sonra adenoid ve tonsil hipertrofisi nedeniyle adenoidektomi veya adenotonsillektomi uygulanan 60 hasta( toplam 120 kulak) incelenecek. Hastalar rastgele iki gruba ayrılıp: 1. grup 30 kişi (n:30) koblastör ile adenoidektomi olanlar, 2. Grup 30 kişi (n:30) küretaj yöntemiyle adenoidektomi olanlar olarak belirlenip, küretaj adenoidektomi grubu ve koblatör cihazı ile adenoidektomi grubu Tonybee ve valsalva manevraları ile timpanometri uygulanacak. Ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası 1. ve 7.ve 14. gün orta kulak basınç değişimleri gruplar içinde ve gruplar arasında karşılaştırılacak. Ayrıca ağrı skalası, ameliyat süreleri ve komplikasyonlar da karşılaştırıldı. Sonuçlarımıza bakıldığında, endoskopi eşliğinde koblatör kullanılarak yapılan adenoidektomi, küretaj adenoidektomiye göre benzer süre ve güvenlilikte uygulanırken; çevre dokulara daha az travmatize ederek postoperatif ağrının daha az olmasını sağlar ve çevresel organların fonksiyon bozukluğuna daha az neden olur. Çalışmamızda diğer çalışmalardan farklı olarak ETF-1(Otomatik Williams testi) ile de Koblasyonun adenoidektominin, Küretaj adenoidektomiye göre östaki tüpü üzerine olan travmatize etkisi daha az olarak görümüş. Ağrı ve erken komplikasyon açısından da klasik yönteme göre daha üstün olduğu görülmüş. Anahtar Kelime: adenoidektomi/ adenotonsillektomi, koblator, küretaj, timpanometri

Adenoid tonsilAdenoidektomiAdenoidler+5
Murat Güneş
Harran University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Nazal polipozis nedeniyle fonksiyonel endoskopik sinüs cerrahisi uygulanan hastalarda polip dokusunda nitrozatif stresin değerlendirilmesi

AMAÇ: Nazal polipozis erişkin nüfusun yaklaşık %10 'unda görülen solunum yollarını etkileyerek yaşam kalitesini belirgin düşüren tekrarlayıcı bir hastalıktır. Steroid kullanımı ve cerrahi yaklaşım gibi çeşitli tedavi sistemleri mevcuttur. Fakat bütüm bu tedavilere rağmen tekrarlama ihtimali yüksektir. Nazal polipler iyi huylu kitlelerdir. Genelde bilateral görülürler. Tanı yaşı 40-60 arasında değişmektedir. Yaygın olarak etmoid sinüslerden kaynaklanırlar. Burun tıkanıklığı, koku bozukluğu, baş ve yüz ağrısı, mukopürülan akıntı gibi semptomlarla ortaya çıkarlar. Endoskopik muayene ve paranazal bt ile tanınır. Nazal polip etyolojisi yeterince aydınlatılamamıştır. Nitrozatif stres birçok çalışmada iskemik kalp hastalığı, kronik ilerleyici akciğer hastalığı gibi birçok kronik durumda etkili olan peroksinitrit, nitrik oksit gibi bir dizi reaktif nitrojen türü molekül ortaya çıkması durumudur. Bu moleküller matriks metalloproteinazlarını etkileyerek stresli bir mikro ortam oluşturur. Bu durum hücre dışı matriksi bozarak inflamasyona yol açan mediyatörlerin aşırı birikmesine yol açar. NO organizma için yararlı fizyolojik etkilerinin olmasına rağmen fazla üretildiğinde organizma için sitotoksik olaylara sebep olan reaktif nitrojen türevlerinin (RNS) birikimiyle nitrozatif stres (NS) meydana getirir. Bu çalışmadaki temel amacımız nazal polip ile NS belirteçleri olarak tanımlanan eNOS, iNOS,5-NT düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır. GEREÇ ve YÖNTEMLER: Bu çalışmamızda polikliniğimize başvurup endoskopik sinüs cerrahisi kararı alınan 30 hastanın polip dokusu ve alt konka mukozası yine sadece konka ve septum müdahalesi yapılan nazal polip hastası olmayan 30 hastanın da alt konka mukozası örnekleri alınıp bu örnekler de kontrol grubu olarak planlanacak ve nitrozatif stres son ürünleri değerlendirilecektir. Hasta grubundaki tüm hastalara detaylı anamnez ve fizik muayeneyi takiben rutin olarak biyokimya, tam kan, endoskopik değerlendirme yapıldı ve sonuçları kayıt altına alındı. Hastaların polip dokusu(grup 1), hastaların alt konka mukozası(grup 2) ve polip hastası olmayan sadece alt XI konka cerrahisi yapılmış kişilerin alt konka mukozası kontrol grubu olarak (grup 3) değerlendirildi. Tüm bu parçalar -80 derecede saklandı. Çalışma ve kontrol grubu hastaları tamamlandıktan sonra, saklanan parçalar Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya merkezi laboratuvarında çalışıldı. Nitrozatif stres belirteçleri olarak eNOS, iNOS,3-NT düzeyleri dokularda spektrofotometrik olarak ölçüldü. Çalışmada elde edilen sonuçlar değerlendirilirken, istatistiksel analizler için SPSS 27 adlı program kullanıldı. Çalışma verileri incelenirken, nicel değişkenler ortalama, standart sapma, medyan, min ve max değerleri ile nitel değişkenler ise frekans ve yüzde gibi tanımlayıcı istatistiksel metodlar ile gösterildi. Verilerin normal dağılıma uygunluk ve korelasyonun değerlendirilmesinde Shapiro Wilks test ve Box Plot grafiklerden faydalanıldı. Normal dağılım göstermeyen değişkenlerin iki gruba göre değerlendirmelerinde Mann Whitney-U test, üç grup ve üzeri karşılaştırmalarında Kruskal Wallis testi ve farklılık ortaya çıkaran grubun tespit edilmesinde Dunn test kullanıldı. Niteliksel verilerin karşılaştırılmasında Ki-Kare test ile yapıldı. Sonuçlar % 95'lik güven aralığında, anlamlılık p <0.05 olarak değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmamızda hasta grubumuzda 30 ve kontrol grubumuzda 28 kişi mevcuttu.2 kişi materyal yetersizliği sebebi ile çalışma dışı bırakıldı. Hasta grubumuzun 19 erkek 11 kadından oluşmaktaydı. Kontrol grubumuz 15 erkek 13 kadındı. Grupların cinsiyetleri arasında istatistiksel düzeyde anlamlı bir fark saptanmadı.(p=0,451).Hasta grubunun ortalama yaşı 34(18-59) kontrol grubunun ortalama yaşı 25(18-45) olarak değerlendirildi. Hasta grubundaki olguların yaş ortalaması kontrol grubuna nazaran istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti.(p:0,004 p<0,05). Gruplar ile olguların sonuç eNOS (IU/Ml) seviyeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı olarak farklılık saptanmıştır (p=0,001; p<0,01). Bu farklılığın sebebini belirlemek amacıyla yapılan ikili değerlendirmeler sonucunda; polip dokusu alınan hasta grubundaki olguların sonuç eNOS (IU/Ml) değerleri; alt konka mukozası alınan ve kontrol grubundakilerden daha fazladır ( p=0,001; p<0,01). Yine aynı şekilde gruplar ile olguların sonuç 3-NT (NG/ML) seviyeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,001; p<0,01). Farklılığın kaynağını bulmak amacıyla yapılan ikili karşılaştırmalar neticesinde; polip dokusu alınan hasta grubundaki olguların sonuç 3-NT (NG/ML) değerleri; alt konka mukozası alınanlardan ve kontrol grubundakilerden daha fazladır ( p<0,01).Gruplar ile olguların sonuç iNOS2 (PG/ML) düzeyleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). XII SONUÇ: Nitrozatif stres özellikle nitrojen bazlı serbest radikallerin ileri derecede üretilmesi ile ortaya çıkan bir durumdur. İnflamasyon, radyoaktivite gibi bir dizi durumda nitrozatif stres yolağı enzimleri ve son ürünlerinde artış gözlenebilir. Çalışmamızda hasta grubunda eNOS ve 3-NT seviyelerinde yükselme istastiksel olarak anlamlı şekilde gözlenmiştir. iNOS seviyelerinde anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Çalışmamız nazal polip dokusunda nitrozatif stres parametrelerinin yükseldiğini göstermektedir. Bu sebeple nitrozatif stres nazal polipozis etyolojisinde önemli bir etken olabilir. Daha etkin bir tedavi ve nükslerin azaltılması konusunda yapılacak çalışmalara öncülük edebilir. Nitrozatif stres parametrelerine yönelik çalışmaların daha geniş serilerde tedavi modalitelerine katkı sağlayacak sonuçlar ortaya koyacağını düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Nazal polip, nitrozatif stres, serbest radikal, inflamasyon, NO, iNOS, eNOS

Muhammet Faruk Acıpınar
Harran University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik seröz otitis media tanısında beyaz soğuk ışık endoskopisi, dar bant görüntüleme endoskopisi, klasik timpanometri ve geniş bant timpanometri yöntemlerinin etkinliği

Amaçlar: Kronik seröz otitis media, çocukluk çağındaki işitme kaybının en yaygın nedenidir. Mevcut kılavuzlarda seröz otitis media, kulak ağrısı ve ateş gibi akut kulak iltihabı belirtileri olmayan otitis media olarak tanımlanmaktadır. Çalışmamızdaki amacımız, kronik seröz otitis media tanısında kullanılan klasik timpanometri, geniş bant timpanometri, soğuk ışık endoskopisi ve dar bant endoskopisi görüntüleme yöntemlerinin etkinliğinin birbiri ile kıyaslanarak gösterilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, İ.Ü Cerrahpaşa- Cerrahpaşa Tıp Fakültesi KBB Hastalıkları ABD'na başvuran 30 kronik seröz otitis media hastası ve bu hastaların 60 adet kulağı alınmıştır. Hastalar hali hazırda planlanmış olan parasentez/ ventilasyon tüpü takılması operasyonu öncesi dar bant görüntüleme endoskopisi, klasik timpanometri ve geniş bant timpanometri yöntemleriyle değerlendirilmiştir. Soğuk ışık endoskopisi ve dar bant görüntüleneme endoskopisi yöntemiyle timpanik membran muayene edilip kayıt alınmıştır. Alınan kayıtlar incelenmiş ve timpanik membran durumu, vaskülarizasyonu değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda SOM tanısında altın standart olan miringotomi ile DBG endoskopisinin karşılaştırılmasında DBG'nin duyarlılık ve özgüllüğü sırasıyla %91 ve %96 olarak tespit edilmiştir. Bu oranlar klasik timpanogramın %40 duyarlılık ve %84 özgüllük tespit edilen, beyaz soğuk ışık endoskopisinin %57 duyarlılık ve %80 özgüllük tespit edilen sonuçlarına göre hem sensivite hem spesifite açısından DBG'nin klasik timpanometri ve beyaz ışık endoskopisine kıyasla istatistiksel olarak üstün olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda geniş bant timpanometrinin tepe basınçlarında absorbans ölçümlerinin, klasik timpanograma göre SOM'da efüzyonu belirlemede daha üstün olduğunu tespit edildi. DBG'nin soğuk beyaz ışık endoskopisine göre timpanik membranda hem damarlanma artışının gösterilmesinde hem de damarlanma paterninin tespitinde daha üstün olduğu ortaya konulmuştur. Sonuç: Çalışmamız, seröz otitis medianın dar bant görüntüleme endoskopisi ile değerlendirildiği literatürdeki ilk çalışmadır. DBG ve GBT, SOM tanısı konulan miringotomi ve ventilasyon tüpü takılması için aday hastalarda gereksiz operasyonları önlemek için potansiyel bir tanı yöntemi olarak kullanılması öngörülebilir. Bunun için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Dar bant görüntüleme endoskopisi, Geniş bant timpanometri, Klasik timpanometri, Seröz otitis media

Rafet Yıldırım
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Prezervasyon ve strüktürel rinoplastinin birbirlerine göre avantaj ve dezavantajları

Amaç: Rinoplasti, bozulmuş olan burun fonksiyonlarını düzeltmek ve estetik bir görüntü oluşturmak için yapılan cerrahidir. Bu çalışmada preservasyon rinoplasti ile strüktürel rinoplastinin birbirlerine göre avantaj ve dezavantajlarını kıyaslayarak literatüre katkı sağlamak ve hastalar için uygun cerrahi yöntemin hangisi olduğuna karar vermeyi kolaylaştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Burun ölçümleri rutin olarak her rinoplasti ameliyatında peroperatif, ameliyat öncesi ve sonrası yapılmakta olup 2019-2024 yılları arasında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi-Kulak Burun Boğaz Hastalıkları'nda rinoplasti vakaları retrospektif değerlendirildi. 50 prezervasyon rinoplasti (PR) ve 50 strüktürel rinoplasti (SR) ameliyat ölçümleri ve postoperatif birinci yıl kontrolleri çalışmaya dahil edildi. Bulgular: İki grup arasında preoperatif ve postoperatif tip belirleme noktaları arasındaki genişlik, rinionda ve nasionda dorsum genişliği, radiksin yeri, radiksin yüksekliği, burun uzunluğu, projeksiyon, alar rim-kolumella mesafesi, tip lobul, alar lobul, taban genişliği, alar base rezeksiyonu ve postoperatif birinci yılda supratipte saddle deformitesi, hump rekürrensi ve dorsumda genişleme olup olmadığı karşılaştırıldı. Kıyaslanan ölçümlerin çoğunda literatür ile uyumlu sonuçlar elde edildi. Kıyasladığımız parametreler arasından özellikle PR'de dorsum korunarak aşağı indirildiği için alarbasede genişleme, buna bağlı alarbase rezeksiyonu yapılma ihtiyacının artabileceğini öngördük. PR yapılan 50 hastadan 3' ünde, SR yapılan 50 hastadan 1'inde alarbase rezeksiyonu yapılmış olduğunu kaydettik. Literatürde alarbase rezeksiyonunun kıyaslandığı benzer bir çalışmaya rastlamadık. Yapılan istatistik çalışmada alarbase rezeksiyonu açısından iki grup arasında anlamlı bir farklılık saptamadık. Sonuç: Prezervasyon ve strüktürel rinoplastinin birbirlerine karşı avantajdevazvantaları mevcut olup çalışmamızda kıyasladığımız parametreler içinden özellikle alar base rezeksiyonu üzerinde durduk. İki tekniği kıyaslayıp uygun cerrahi tekniğin seçilmesini kolaylaştırıp literatüre katkı sağlamayı amaçladık. Anahtar kelimeler: Prezervasyon Rinoplasti, Strüktürel Rinoplasti, Rinoplasti, Alar base

Gamze Çiftçi
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Larengeal skuamöz hücreli karsinomlarda PD-L1'in prognostik önemi ve rekürrensle ilişkisi

Amaç: Modern tıpta yaşanan gelişmelere rağmen, baş ve boyun kanserlerinin tedavisinde yaşanan zorluklar, umut verici yeni immünomodülatör tedavilerin ve bu alanda yapılan çalışmaların sayısını arttırmaktadır. Çalışmamızda larengeal skuamöz hücreli karsinom tanılı hastalarda PD-L1 ekspresyonunun, prognoz ve rekürrens üzerine olan etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: İstanbul Üniversitesi – Cerrahpaşa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda Ocak 2016- Aralık 2018 tarihleri arasında larengeal skuamöz hücreli karsinom nedeniyle opere edilen hastalar retrospektif olarak taranmıştır. Uzak metastaz, neoadjuvan RT,KT öyküsü, non SHK tanısı(İğsi hücreli, verrüköz, adenoskuamöz, bazaloid ve undifferansiye SHK),ikinci primer malignite öyküsü olan hastalar ve larenks kanseri dışı bir nedenle öldüğü tespit edilen hastalar çalışmaya dahil edilmemiştir. Basit rastgele tesadüfi örnekleme yöntemi kullanılarak 40 hasta seçilmiş ve çalışmaya dahil edilmiştir. Hasta gruplarındaki dağılım sayısı T evrelemesine göre eşit sayıda olacak şekilde belirlenmiştir. Bulgular: Hastaların %25.0'i (n=10) evre-1, %25.0'i (n=10) evre-2, %20.0'si (n=8) evre-3, %30.0'u (n=12) evre-4 grubundadır. Ortalama takip süresi 58.44 ay olarak saptanmıştır. Nüks eden 14 hasta (%35.9) bulunmaktadır ve ortalama takip sürelerinde nüks eden hastaların %92.8'inde ölüm gerçekleşmiştir. T-N evresi, rekürrens, sağkalım, lenfatik invazyon,vasküler invazyon,perinöral invazyon ve kartilaj invazyonu ile PD-L1 skorları(KPS ve TPS) arasında istatisksel açıdan anlamlı bir ilişki gözlenmemiştir. PD-L1 ekspresyon düzeyi ile rekürrens arasındaki ilişkinin anlamlı olmadığı Cox regresyon analizi ile desteklenmiştir. Sonuç: PD-L1 ekspresyon düzeyleri larengeal skuamöz hücreli karsinom tanılı hastalarda prognoz ve nüks belirteci olarak kullanılamaz.

KanserLarenksPD-L1+2
Taha Elkhatroushı
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Oral kavite skuamöz hücreli karsinomlarda oral mikrobiyotanın rolü

Amaç: Oral kavite kanserleri, erken tespit edildiğinde göreceli olarak yüksek hayatta kalma oranına sahiptir. Tedavisi son yıllarda gelişme gösterse de daha iyi bir prognoz için erken tanı hala çok önemlidir. Oral kavite, insan vücudundaki en büyük mikrobiyal depolardan biri olarak hizmet eder ve oral kavitedeki mikrobiyal varyasyonlar, malignitelerle yüksek oranda bağlantılıdır. Çalışmamızın amacı oral kavite kanserlerinde oral mikrobiyotanın rolüne ve bunların hedeflenmesinin tanısal, prognostik veya terapötik fayda sağlayıp sağlayamayacağına ilişkin değerlendirme yapmaktır. Gereç Yöntem: Çalışmamıza, 2024-2025 yılları içerisinde patoloji ile OSHK tanısı kesinleşmiş̧ olan 20 hasta ve sağlıklı 20 kontrol grubu dahil edildi. Örnekler çalışma grubunda tümörlü ̈ doku üzerinden, sağlıklı grupta sağlam mukoza üzerinden steril swap yöntemi ile alındı. Alınan örnekler DNA ekstraksiyonu ve saflaştırma için laboratuvara ulaştırıldı. İzole edilen DNA daha sonra amplikon bazlı bir metagenomik çalışmada kullanıldı ve yeni nesil sekanslama (NGS) gerçekleştirildi. V3-V4 amplikon dizilerinin metagenomik biyoinformatik analizi yapıldı. Gruplar arasındaki bakteri türlerinin bileşimi ve bolluğu karşılaştırıldı. Bulgular: Capnocytophaga, Alloprevotella, TM7x (Candidatus Saccharibacteria), Prevotella, Gemella ve Treponema hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla fazla bulunmuştur. Kontrol grubunda, Veillonella, Streptococcus, Haemophilus, Hoylesella ve Lautropia genus'ları daha yüksek oranlarda tespit edilmiştir. Phocaeicola ve Parvimonas genuslarının hasta grubunda daha yüksek oranda bulunduğu gözlenirken, Oribacterium, Mycoplasma ve Filifactor genusları ise kontrol grubunda daha baskın şekilde tespit edilmiştir. Sonuç: Bulgular, oral mikrobiyota ile karsinogenez arasında olası bir ilişkinin varlığına işaret etmektedir. Mikrobiyotada ortaya çıkan disbiyotik değişiklikler, kronik inflamasyon ve bağışıklık modülasyonu gibi mekanizmalar üzerinden tümör mikroçevresini etkileyebilir. Bu sonuçlar, OSHK gelişiminde mikrobiyotanın yalnızca pasif bir ortam bileşeni değil, potansiyel olarak aktif bir katkı sağlayıcı olduğunu ortaya koymaktadır.

Özge Çam Uslu
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İyi diferansiye tiroid karsinomlarında RAI tedavisinin nazal fonksiyonlar üzerine etkisi

Amaç: Çalışmanın amacı, iyi diferansiye tiroid karsinomlarında RAİ tedavisinin nazal fonksiyonlar üzerine etkisini NOSE skoru, endoskopik muayene ve objektif testlerle değerlendirip test sonuçlarıyla nazal konkadaki tutulumu gösteren sintigrafik sayım değerleri arasında korelasyon var olup olmadığına bakarak bu konudaki literatüre katkı sağlamaktır. Materyal Metod: Çalışmaya Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Ana Bilim Dalınca değerlendirilen ve RAİ tedavisi alan 35 hasta alındı. Diabetes mellitus, otoimmün hastalıklar, kronik rinosinüzit-nazal polipozis-alerjik rinit gibi nazal fonksiyonları etkileyebilecek patolojileri bulunan hastalar, nazal cerrahi öyküsü olanlar, nazal fonksiyonları etkileyebilecek medikasyonları kullananlar çalışma dışı bırakılmıştır. 35 hastanın RAİ öncesi, sonrası 1. hafta ve 3. ay endoskopik muayene, nazal sakkarin ve Schirmer testi ve akustik rinometri testleri yapıldı. Hastalara RAİ tedavi sonrası nazal konkadan sintigrafik sayım alınarak RAİ tutulumu değerlendirilmiş ve test sonuçlarıyla karşılaştırılmıştır. Bulgular: RAİ öncesi ile sonrası 3. ay NOSE skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunduğu, diğer zamanlardaysa anlamlı fark bulunmadığı görülmüştür. Endoskopik grade sağ ve sol değerlerinde her üç zaman arasında anlamlı fark bulunmadığı görülmüştür. Nazal sakkarin ve Schirmer testi için üç zamandaki ilk tat ve max tat değerleri ve Schirmer test değeri (mm) arasında yapılan karşılaştırmada istatistiksel olarak anlamlı derecede farklılık olduğu görülmüştür. MCA (sol) değerlerindeki değişimin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı fakat MCA (sağ), Vol 0-5 (sol) ve Vol 0-5 (sağ) değerlerindeki değişimin anlamlı olduğu fakat bunların sintigrafik sayımla korelasyonunun düşük olduğu bulunmuştur. Sonuç: Test sonuçları karşılaştırılarak RAİ tedavisinin akut dönemden daha fazla uzun dönemde nazal mukosilier klirens, sekresyon ve respirasyon fonksiyonunu etkilediği bu etkilenimin konkadaki RAİ tutulumu ile korelasyonunun düşük olduğu söylenebilir. Anahtar Sözcükler: Akustik Rinometri, Radyoaktif İyot, Sakkarin, Schirmer

Radyoaktif iyotSakkarin
Atakan Demir
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

ACE inhibitörü içeren ilaçların vokal kord üzerine etkisinin NBI, videolaringostroboskopi ve ses analizi ile değerlendirilmesi

Amaç: Disfoni, kulak burun boğaz hastalıkları pratiğinde sıkça karşılaşılan bir semptomdur ve enfeksiyöz, yapısal, ilaca bağlı, nörolojik olmak üzere birçok etyolojiye bağlı gelişebilir. Larengeal irritasyon yapan ilaçlardan biri olan ACE inhibitörlerinin ses üzerine etkisinin objektif ve subjektif parametrelerle incelenmesi çalışmanın temel amacını oluşturmaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışma etik kurul onayı alındıktan sonra Cerrahpaşa Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ve Kardiyoloji polikliniklerinde ACE inhibitörü başlanan 37 hasta ile prospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Kontrol grubu olarak 32 sağlıklı gönüllü seçilmiştir. Çalışma basamakları Helsinki Bildirgesine uygun olarak yürütülmüştür. Çalışma grubu ilacı kullanımından önce, ilaç kullanımının 1.günü ve ilaç kullanımının 30.gününde larengolojik incelemeye tabi tutulmuş ve ses analizleri incelenmiştir. Kontrol grubuna da aynı incelemeler yapılmıştır. İlacın farklı kullanım sürelerinde elde edilen veriler çalışma grubu içerisinde ve kontrol grubu ile karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışma grubunda ilaç kullanımı öncesi yapılan değerlendirmelerde kontrol grubuna göre ses parametrelerinde anlamlı farklar bulunmuş; bu durum, ACE inhibitörü endikasyonları olan hipertansiyon ve proteinürinin sesi etkileyebileceğini göstermiştir. İlaç kullanım sürecinde S/Z oranında azalma ve toplam VLS skorunda artış anlamlı bulunurken, diğer parametrelerde değişiklik gözlenmemiştir. VLS parametreleri tek tek incelendiğinde mukozal dalga, amplitüd, faz simetrisi, periyodiklik ve kompansatuvar kas aktivitesinde artış görülmesine rağmen bu parametreler ile ilişkili ses analiz parametreleri olan jitter, shimmer, NHR, SPI, APQ, vAm ve DUV değerlerinde anlamlı değişiklik tespit edilmemiştir. Sonuç: ACE inhibitörleri öksürük oluşturmadan da vokal kordlarda mukozal değişikliklere ve fonatuar mekanizmalarda etkilenmeye yol açabilirken ses analizinde anlamlı bozulmaya yol açmamaktadır. Anahtar Kelimeler: ACE inhibitörü, ses analizi, MDVP, videolaringostroboskopi

Anjiyotensinler
Haluk Çevik
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

PRP tatbikinin timpanik membran iyileşmesi üzerine etkisinin rat modeli üzerinde incelenmesi.

Platelet Rich Plasma (PRP) tıpta çeşitli alanlarda yara iyileşmesini arttırıcı özelliklerinden dolayı başarıyla kullanılan trombosit konsantresidir. Farklı çalışmalarda yara iyileşmesi ve doku rejenerasyonu üzerine olumlu etkileri gösterilmiştir. Literatürde bu yönde çalışma sayısı kısıtlı olduğu için çalışmamızda topikal PRP'nin kulak zarı iyileşmesine etkinliğinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışma için 10-12 haftalık, sağlıklı, ortalama 250-300 gram ağırlığında 24 erkek Albino Wistar sıçanı kullanılmıştır. Anestezi sonrası deneklerden iki ml intrakardiyak kan alınmıştır. Alınan kandan santrifügasyon yoluyla PRP hazırlanmıştır. Cerrahi mikroskop altında deneklerin her iki kulağında malleus posterioruna pick yardımıyla subtotal perforasyon oluşturulmuştur. Perforasyon kenarları % 10 Gümüş Nitrat solüsyonuyla işlenmiştir. Elde edilmiş PRP içinde gelfoamlar beş dakika bekletilmiş ve deneklerin sol kulağındaki perforasyon kum saati şeklinde kapatılmıştır. Kontrol tarafı olan sağ kulak için jelfoam serum fizyolojik solüsyonunda beş dakika bekletildikten sonra aynı şekilde perforasyon kapatılmıştır. İşlem sonrası denekler düzenli aralıklarla mikroskopik incelemeye tabii tutulmuştur ve bu süreçte her hangi bir enfeksiyon sürecine rastlanmamıştır. Denekler 2. ve 4. haftalarda sakrifiye edilerek kulak zarları ekstrakte edilmiş ve histopatolojik incelemeye tabii tutulmuştur. Kulak zarındaki perforasyonun kapanma zamanları belirlenmiş olup deney grubunda ortalama sekiz gün, kontrol grubunda ortalama dokuz gündür. Bu fark istatistiksel olarak karşılaştırıldığında anlamlıdır (p=0.01). Kulak zarı perforasyonu kapanma oranları karşılaştırıldığında deney grubunda 21 (% 87.5), kontrol grubunda 15 (% 62.5) kulakta iyileşme oranı saptanmış olup istatistiksel olarak karşılaştırıldığında anlamlı fark yoktur (p=0.07). Histopatolojik incelemede lamina propriya iyileşme oranları karşılaştırıldığında deney grubunda 19 (% 92.9), kontrol grubunda dokuz (% 57.1) kulakta iyileşme saptanmış olup istatistiksel olarak karşılaştırıldığında anlamlı fark yoktur(p=0.063). İstatistiksel fark olmamakla birlikte, PRP kullanılan deney grubunda, hem perforasyon iyileşme oranı hem de lamina propriya oluşma sıklığının daha iyi olduğu görülmektedir. Literatürdeki bilgiler ve çalışmamızdaki bulguların ışığında topikal PRP'nin yara iyileşmesindeki etkinliği, belirgin yan etkilerinin olmaması ve maliyetinin düşük olmasından dolayı hem sağlıklı hem de çeşitli nedenlerden ve ek hastalıklardan dolayı yara iyileşmesinin bozuk olduğu hasta populasyonunda kullanımı önerilebilir.

Hayvan deneyleriSıçanlarTimpanik membran+2
Kamran Zeynallı
Hacettepe University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Topikal insülinin mukozal iyileşmeye etkisinin rat modeli üzerinde incelenmesi

Topikal insülin, in vitro, in vivo hayvan ve insan çalışmalarında iyileşmeyi arttırıcı etkisi gösterilen etkin, güvenli, ucuz ve kolay erişilebilen, non-karsinojenik bir büyüme faktörüdür. Etkisini glukoz metabolizmasında, protein sentezinde, gen transkripsiyonunda, hücre proliferasyonunda ve migrasyonunda artışla gerçekleştirmektedir. Literatürde benzer çalışma olmadığından, bu çalışmada sinonazal mukozadaki iyileşmeye topikal insülinin etkinliğinin test edilmesi amaçlanmıştır. Kırk sekiz adet 10-12 haftalık, 250-300 gram aralığında Wistar sıçanı kullanılmıştır. Deneklerin sol burun pasajına, 1.9 mm'lik küret yardımıyla kıkırdağa kadar mukoza defekti oluşturulup, yarısına %0.9'luk SF solüsyonu, günde 3kez 1cc; diğer yarısına ise günde 3kez %0.9'luk SF ile sulandırılmış 1cc 5IU/ml regüler insülin solüsyonu tatbik edilmiştir. İnsülin uygulanan deneklere işlem öncesi ve sonrasında glukoz seviyesi ölçümü yapılmış olup herhangi bir fark saptanmamıştır. Deney sırasında da herhangi bir hipoglisemi semptomuna rastlanmamıştır. Denekler beşinci, onuncu, onbeşinci günde sakrifiye edilerek incelemelerde bulunulmuştur. Hiçbir denekte enfeksiyon ve mukozal sineşi bulgusuna rastlanmamıştır. Beşinci günde insülin grubunda defekt uzunluğu %56 azalmış iken, bu oran SF grubunda %21'dir (p=0.006). Onuncu günde insülin grubunun defekt uzunluğu %79 azalmış iken, SF grubunda bu oran %62'dir (p=0.034). On beşinci günde insülin grubunda defekt tamamen kapanmış iken, SF grubunda kapanma %92 olarak bulunmuştur (p=0.036). On beşinci günde, insülin uygulanan grupta inflamasyonun ve ödemin, SF uygulanan gruba göre az olduğu görülmüştür (p=0.023, p=0.006). Deneyden elde edilen bulgular, topikal insülinin yara iyileşmesindeki güvenliğini ve etkinliğini desteklemektedir. Çalışmamız, topikal insülinin insandaki sinonazal iyileşmeyi arttırıcı yönde kullanımı için öncü basamağı teşkil etmektedir. Anahtar kelimeler: yara iyileşmesi, nazal mukoza, insülin

Hayvan deneyleriKulak-burun-boğaz hastalıklarıMukozalar+4
Muhammed Çağrı Külekci
Hacettepe University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obstrüktif uyku apnesi olan hastalarda koblatörle dil kökü rezeksiyonu cerrahisi sonuçlarının polisomnografi ve manyetik rezonans görüntüleme ile değerlendirilmesi

Oblatörle dil kökü rezeksiyonu, düşük maliyet, düşük komplikasyon ve morbidite sebebiyle, OUA tedavisinde son yıllarda oldukça sık uygulanmaktadır. Çalışmamızda cerrahi sonrasında elde edilen hacimsel değişiklikler ile polisomnografi (PSG) parametreleri arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza orta ve şiddetli OUA tanısı alan, Cormack-Lehane sınıflamasına göre dil kökü evre 2-3-4 olan; Müller manevrası ile %50'den fazla obstrüksiyon tespit edilen, 18-65 yaş aralığında 24 hasta dahil edilmiştir. Hastalara preoperatif dönemde ve postoperatif 3-6. aylar arasında MRG yapılmıştır. Preoperatif ve postoperatif dil kökü ve retroglossal havayolu hacimleri GE PACS iş istasyonu üzerindeki üç boyutlu uygulamalar programı ile ölçülmüştür. Preoperatif apne-hipopne indeksi (AHİ) ortalaması 42.2±22.5, postoperatif AHİ ortalaması 29.9±17.7 olarak bulunmuş ve istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0.001). Dil kökü hacmi ortalaması preoperatif 49.2±7.4 cm3, postoperatif 37.5±8.3 cm3 ölçülürken (p<0.001); retroglossal havayolu hacmi ortalaması preoperatif 11±3.3 cm3, postoperatif 16.7±4.8 cm3 olarak tespit edilmiştir (p<0.001). Dil kökü ve retroglossal havayolu hacmindeki değişikliklerin, AHİ, supin AHİ, nonsupin AHİ ve oksijen desaturasyon indeksi(ODİ) başta olmak üzere değerlendirilen PSG parametreleri ile istatistiksel olarak anlamlı korelasyon göstermediği saptanmıştır. Retroglossal havayolu hacmi, cerrahi olarak başarılı grupta %96.5±97.9; başarısız grupta %46.9±30.8 artmıştır. Dil kökü hacmi, cerrahi olarak başarılı grupta %33±11.2, başarısız grupta %20.2±13.9 azalmıştır. Ancak başarılı ve başarısız hasta grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Sonuç olarak koblatörle dil kökü rezeksiyonu, dil kökünde objektif küçülme, retroglossal havayolu hacminde de artış sağlamaktadır. Ancak ortaya konulan bulgular, dil kökü ve retroglossal havayolu hacim değişikliklerinin AHİ'deki değişim ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkilide olmadığını göstermektedir. Bu sonuç OUA patofizyolojisinin multifaktöriyel oluşuna bağlanmıştır. Anahtar kelimeler: Obstruktif uyku apnesi, polisomnografi, manyetik rezonans görüntüleme

Cerrahi-oralDil (Tıp)Manyetik rezonans görüntüleme+4
Hasan Mutlu
Hacettepe University
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Koklear implantlı okul öncesi dönem çocuklarda erken matematiksel akıl yürütme becerilerinin değerlendirilmesi

Bu araştırmada, koklear implant (Kİ)'lı ve normal işiten (Nİ) okul öncesi dönem çocuklarının matematiksel akıl yürütme becerilerinin karşılaştırılması ve Kİ kullanımının, matematiksel akıl yürütme becerilerine olan etkisinin ortaya çıkarılması amaçlanmıştır. Araştırma, İzmir Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kulak Burun Boğaz (KBB) Anabilim Dalı'nda gerçekleştirilmiştir. Araştırmaya, okul öncesi dönemdeki (60-72 ay), yaş ve cinsiyete göre eşleştirilmiş, anasınıfına ve özel eğitim merkezine devam eden 22 Kİ'lı çocuk ve anasınıfına devam eden 22 Nİ çocuk katılmıştır. Araştırmaya katılan çocuklara, Ayşegül Ergül tarafından 2014 yılında geliştirilen, "Erken Matematiksel Akıl Yürütme Becerileri Değerlendirme Aracı (MAYBDA)" uygulanmıştır. Çeşitli resimler ve materyallerden oluşan değerlendirme aracında, toplam 40 soru yer almaktadır. Değerlendirme aracının uygulanması çocuklarla bireysel görüşme şeklinde gerçekleştirilmiştir. Araştıma bulguları, Mann-Whitney U, Kruskal-Wallis H, spearman's rho testleri ile analiz edilmiştir. Araştırma sonucunda; MAYBDA'ndan alınan puanlara göre, Kİ'lı çocukların tüm alanlarda, Nİ yaşıtlarının gerisinde kaldığı belirlenmiştir. Ayrıca Kİ yaşı, işitme kaybı tanı yaşı, özel eğitime başlama yaşı, Kİ süresi, özel eğitime devam etme süresi ve anne-baba eğitim düzeyinin, çocukların değerlendirme aracından aldıkları puanlara etkisi incelenmiştir. Buna göre puanların, işitme kaynı tanı yaşına göre farklılaşmadığı, Kİ yaşına ve özel eğitime başlama yaşına göre yalnızca, MAYBDA'nda yer alan, "alan" sorularında anlamlı farklılık olduğu tespit edilmiştir. Yine baba eğitim düzeyine göre Kİ'lı ve Nİ çocukların puanlarında anlamlı bir farklılık bulunmazken, anne eğitim düzeyine göre Kİ'lı grupta, eğitim düzeyi lise ve üstü olan annelerin çocuklarının, anneleri ilköğretim düzeyinde olan çocukların puanlarından daha yüksek olduğu ve aradaki farkın anlamlı olduğu tespit edilmiştir. Nİ grupta annelerin eğitim düzeyine göre farklılık bulunmamıştır. Kİ kullanım süresi ve özel eğitim süresi ile değerlendirme aracındaki puanlar arasında pozitif korelasyon bulunmuştur.

Akıl yürütmeKokleaKoklea hastalıkları+5
Gizem Kol
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Larengofarengeal reflü hastalığında larenksteki mukozal empedans değerlerinin hastalığa etkisi

Larengofaringeal reflü hastalığının (LFR) tanısının konulması oldukça zordur. Tanı için reflü bulgu skoru (RFS) ve reflü semptom indeksi (RSI) önerilmiştir, ancak bunların hiçbiri altın standart değildir. LFR hastalarında ve sağlıklı hasta grubundaki farklı larenks ve farenks alanlarındaki mukozal empedans değerlerinin ölçümünü yaparak yeni bir tanı aracını ortaya çıkarmayı amaçladık. Larenks hastalıkları dışında farklı KBB patolojisi nedeniyle opere edilen toplam 91 hasta (38 kadın) çalışmaya dahil edildi. Dışlama kriterleri; üst gastrointestinal sistem veya larengeal cerrahi öyküsü, devam eden proton pompa inhibitörü kullanımı, larengeal hastalıklar (larenjit, bening kitleler, nodül, polip…), baş ve/veya boyun bölgesine radyoterapi öyküsü, larengeal karsinom. Hastalar RSI ve RFS'ye göre dört gruba ayrıldı. Normal değerler RSI için <13 ve RFS için <7 olarak kabul edildi. Genel anestezi ve entübasyon sonrasında, band ventrikül, aritenoid, vallekula, posterior komissür, epiglottisin endolaringeal yüzeyi ve bukkal alanın (kontrol olarak) mukozal empedans ölçümleri, Unisensor empedans kateteri ve Ohmega (Laborie) MII-pH cihazı kullanılarak kaydedildi. Her alandan stabil bir ölçüm sonrası ortalama bir değer alındı. Ölçülen tüm alanlardan stabil ve güvenilir değerler elde etmek mümkün oldu. Ventrikül, aritenoid, posterior komissür, epiglotis, vallekula ve bukkal bölge endolarengeal yüzeyinin ortalama mukozal empedans değerlerine bakıldığında, yüzey ölçümleri için grup I (hem RFS ve RSI patolojik) ve grup IV (her ikisi de normal) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0.05). Sigara içmeyen 58 kişide, band ventrikülü dışındaki tüm ölçüm alanlarında (1138 ve 881 ohm) sigara içen 33 hasta ile karşılaştırıldığında, daha yüksek fakat istatistiksel anlamsız ölçümler saptandı. Larenks ve farenksin mukozal empedans ölçümü umut verici bir teşhis aracı olarak kullanılabilir. Sigara içmek, güçlü bir karıştırıcı faktör olarak düşünüldü ancak ölçümler üzerinde çok sınırlı bir etkiye sahip olduğu saptandı. Bulgularımız RFS parametreleri eşliğinde değerlendirildiğinde, posterior komissür hipertrofisinin reflü skoruna az etkili olduğu, ancak ventriküler obliterasyonun daha fazla etkili olduğu vurgulanmalıdır. Bu daha objektif teknoloji ile yeni bir teşhis puanlama sistemi oluşturmak mümkündür.

EmpedansLaringeal hastalıklarLaringofaringeal reflü+2
Baha Sezgin
Ege University
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kekeme çocuklarda kalp hızı değişkenliğinin değerlendirilmesi

Kekemelik, ses, hece veya kelimelerin tekrarlaması veya uzamasıyla konuşmanın normal akışını bölen konuşma bozukluğudur. Kekemeliğin etiyolojisini açıklaya¬bilmek için sayısız teoriler ortaya konmuştur fakat konuşma akıcılığındaki bölünme¬nin arkasındaki mekanizmalar hala net değildir. Otonom sistem, adından da anlaşıla¬cağı gibi, kalp atışı, kan akışı, solunum ve sindirim gibi istemsiz vücut işlevlerini düzenlemek için sorumlu olan periferik sinir sisteminin parçasıdır. Motor konuşma ve gelişiminde otonom sinir sistemi direk veya dolaylı olarak rol oynar. HRV (Kalp Hızı Değişkenliği) sempatik ve parasempatik sistem arasındaki etkileşimden dolayı kalp hızında meydana gelen fizyolojik değişimleri yansıtır. Kekeme sorunu olan bireylerde otonomik tepkileri araştıran çalışmalar çok azdır. Bu çalışmada kekeme çocuklarda otonomik fonksiyon değerlendirmesini HRV ( Kalp hızı değiş¬kenliği) yöntemini kullanarak yapmak amaçlanmaktadır. Araştırmada; olgu (kekeme) ve kontrol(sağlıklı/ normal) olmak üzere iki farklı grup oluşturulmuştur; Ekim 2016- Nisan 2018 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'na konuşma bozukluğu şika¬yeti ile başvuran ve 6-18 yaş aralığında olan 11 i kadın 30 u erkek olmak üzere kekemelik tanısı alan toplam 41 hastayla oluşturulmuştur. Kontrol(sağlıklı/ normal) grup;6-18 yaş aralığında herhangi bir konuşma bozukluğu şikayeti kendisinde ve aile öyküsünde de olmayan 12 si kadın 29 u erkek toplam 41 kişiden oluş¬turulmuştur. Çalışmaya katılanlar Kekemelik tanısı alan gruba Keke¬melik Şiddetini Değerlendirme Aracı (KEŞİDA-4) kullanılarak kekemelik de¬receleri belirlenmiştir. Olgu Rapor Formları doldurulup; Her iki grup için de, Ege Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji Anabilim Dalı'nda 24 saatlik Holter EKG (elektrokardiyografi) kayıt yöntemi kullanılarak HRV değerlendirmesi yapıldı ve ertesi gün bulgular kaydedildi ve pediatrik kardiyologlar tarafından değerlendirildi. Kekeme grubun, kekemelik şiddetleri ile KHD parametrelerinin korelasyonu ve her iki grubun KHD parametrelerinin korelasyonu incelenmiştir. Elde edilen bulgulara göre; kekeme grubunda sekonder davranışlar ile SDANN parametresi arsında pozitif yönde anlamlı korelasyon bulunmuştur. Ayrıca gruplar arasında KHD parametreleri korelasyonu incelendiğinde kekeme grubunda SDANN parametresi istatiksel açıdan anlamlı derecede yüksek çıkmıştır. (p<0,05) . Diğer parametreler incelendiğinde anlamlı fark bulunmamıştır. Sonuç olarak kekeme çocukların KHD parametreleri , kekeme olmayan çocuklarla kıyaslandığında, otonom sinir sistemi düzensizliğini kanıtlayacak farklar elde edilememiştir. Anahtar Kelimeler: kekemelik, KHD , otonom sinir sistemi

Kalp hızıKekemelikOtonom sinir sistemi+2
Pelin Özcan
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Konuşkanlık ve vokal gürlük düzeylerinin konuşma aralığı profili analizi ile korelasyonu

Ses kısıklığı olan hastaların değerlendirilmesi sırasında bir çok değişken incelenir ve bu değişkenlerin hastaya özgü olarak integrasyonu gerekir. Detaylı bir tıbbi ve sosyal anamnez, fiziksel muayene, videolaringostroboskopi, algısal ses değerlendirmesi, akustik ve aerodinamik ses parametrelerin analizi bu değerlendirme sırasında önemli bilgiler sağlamaktadırlar. Ses kısıklığı olan hastalarda saptanabilen vokal fold patolojilerinin çoğunun yanlış ses kullanım alışkanlıkları ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Çünkü kronik vokal yük artışı vokal fold vibratuar mukozal hasarına ve lezyonlarına yol açabilir. Bu nedenle ses kısıklığı şikayeti ile başvuran hastaların değerlendirmesinde kişinin günlük ses kullanım alışkanlıklarının, özellikle de konuşkanlık ve yüksek sesli konuşma düzeylerinin göz önünde bulundurulması gereklidir. Bu değerlendirme yapılırken kişinin kendi kendine uygulayabildiği basit anket ve skalalardan faydalanılabilir. Gelişen teknoloji ile pek çok yeni analiz programları ve parametreleri tanımlansa da günümüzde halen faklı ses hastalıklarında ses değerlendirilmesinin optimal yöntemleri henüz tanımlanmamıştır. Pratik değerlendirme yöntemlerinin kullanılabilirliği ve bunun ölçülebilir yöntemlerle de değerlendirilmesine ihtiyaç vardır. Mutad sesi değerlendirmede kullanılabilen ölçüm yöntemlerinden birisi de konuşma aralığı profilidir (KAP). Sesin gürlüğünün ve frekansının sınırlarını ölçebilen bu kolay uygulanan, girişimsel olmayan yöntem basit ses aktiviteleri yapılırken ölçülebilir ve klinisyene, kişinin ses üretim sisteminin fizyolojik kapasitesi hakkında bilgiler verir. Biz bu çalışmamızda; oldukça kolay uygulanan bu analiz yöntemlerinin birlikte yapılması ve bunların geleneksel ses değerlendirme yöntemleri (GRB, SHİ-10 gibi) ile birlikte kullanıldığında günlük klinik pratikteki değerini araştırmayı amaçladık. Bu amaçla çalışmaya katılmayı kabul eden olguların demografik özellikleri, sese yönelik tıbbi anamnez, vizüel analog skala (VAS) ile kişinin kendi konuşkanlık ve vokal gürlük düzeyinin belirlenmesi, genel ses kalitesinin GRB skalası ile değerlendirilmesi, sesin günlük hayata etkisini değerlendiren SHİ-10 anketinin uygulanması, zengin fonemli bir okuma pasajı ile /hey/ şeklinde tek bağırma sırasındaki ses kayıtları ile KAP analizi yapıldı. İncelenen KAP analiz parametreleri şunlardı; konuşma sesine ait intensite ilişkili analiz parametreleri: Fmin, Fmax, F0 Range, F0 Range [st], Imin, Imax, IRange; bağırma sesine ait analiz parametreleri: Fmax, Imax. Araştırmaya 18-84 yaş arasında 80 sağlıklı (kontrol grubu) ve 171 disfonili (hasta grup) olmak üzere toplamda 251 gönüllü kişi katıldı. Disfonik grupta 83 kadın, 88 erkek hasta vardı. Bu grubun ortalama yaşı 43.1±13.7 idi. Kontrol grubunda 40 kadın, 40 erkek vardı ve bu grubun ortalama yaşı 41.5±11.8 idi. Kontrol ve disfoni grubuna ait olguların habitual konuşkanlık ve vokal gürlük değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Disfoni grubuna ait SHİ-10, G, R ve B değerleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı olarak yüksekti. Ses kısıklığı olmayan normal kişilere kıyasla ses kısıklığı olan grupta konuşma sırasındaki intensite ve frekans aralık düzeylerinin anlamlı olarak daha düşüktü. Vokal kıvrım nodülü, polibi, hemorajisi ve ödemi olan hastaların konuşkanlık ve vokal gürlüklerini gösteren VAS skorları ile korele olduğunu ve ayrıca ek olarak bu skorların konuşma aralığıu profili parametrelerinden Fmin, Fmax, F0 Range, F0 Range [st], Imin, Imax ve I Range ile anlamlı ve güçlü korelasyon gösterdiği saptandı. Günlük konuşkanlık ve konuşma sesi şiddeti düzeyi yükseldikçe fizyolojik ses kapasitesinin de azaldığını saptandı. Vokal konuşkanlık ve vokal gürlüğe ait VAS skorlarının hem GRB, hem SHİ hem de başlıca KAP parametreleri olan Fmax, F0 Range, F0 Range [st], Imin, Imax ve I range ile korele bulunması bu skorların hastaların ilk değerlendirmesinde ve sonraki takibinde kullanılabileceğini düşündürdü. Bu skorları düşürmeye yönelik yapılan koruyucu ve tedavi edici yöntemlerin hedeflenmesi hasta yönetiminde kullanılan basit bir yöntem olabilir. Özellikle ses analizinin teknik yetersizliklerle yapılamadığı yada gerekli ekipmanlar olsa da hasta yoğunluğu nedeniyle yeterli uygulanamadığı kliniklerde konuşkanlık ve vokal gürlüğe ait hasta bazlı VAS skorları SHİ ve GRBAS skalaları ile birlikte hızlıca ve güvenle kullanılabilirler. Bu konuda yapılacak ileri çalışmalar yararlı olacaktır.

Mustafa Şahin
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Östaki tüp disfonksiyonu ölçeği-7'nin Türkçe geçerlilik ve güvenilirlik çalışması

Orta kulak boşluğu için ventilasyon, klirens ve koruma gibi çok önemli fonksiyonları olan östaki tüpünün, bu fonksiyonlarını yerine getiremediği durumlarda östaki tüp disfonksiyonundan söz edilir. Östaki tüp disfonksiyonu başlangıçta hafif dolgunluk, tıkanıklık gibi yakınmalara neden olurken, olay kronikleştiğinde orta kulak boşluğunda devamlı negatif basınç varlığına bağlı olarak; reküren efüzyonlu otitis mediaya, timpanik membran retraksiyonlarına, adezyonlara, kronik otitis mediaya ve işitme kayıplarına neden olabilmektedir. Klinik uygulamada östaki tüp disfonksiyonunun hastada neden olduğu sorunları değerlendirmek ve tedavinin sağladığı iyileşmeyi göstermek amacıyla McCoul ve ark. 2012 yılında 7 soruluk Östaki Tüp Disfonksiyonu Ölçeği-7 (ÖTDÖ-7) 'Eustachian Tube Dysfunction Questionnaire (ETDQ-7)' testini geliştirmişlerdir. Rutinde kullanılan girişimsel yöntemlerin yanında pratik şekilde uygulanabilen bu Likert tipi ölçek ÖTD tanısının saptanması ve/veya tedavinin sağladığı iyileşmeyi gösterebilmektedir. Bu tez çalışmasında ÖTDÖ-7 ölçeğinin Türkçe sürümünün Türk toplumu için geçerlilik ve güvenirliliğinin araştırılması amaçlandı. Çalışmaya ÖTD tanısı alan 18 yaşın üstündeki 40 hasta ve yaş- cinsiyet eşleştirilmiş 18 yaşın üzerindeki 40 adet sağlıklı birey kontrol grubu olarak alındı. Östaki Tüp Disfonksiyonu Ölçeği-7 formunun Türkçe dil geçerliliği yapıldıktan sonra tüm olgulara ve kontrol grubuna ÖTDÖ-7 uygulandı. Ölçeğin geçerliliğinin değerlendirilmesinde bilinen gruplar yöntemi kullanıldı. Güvenilirliğinin değerlendirilmesinde test-tekrar test yöntemi ve iç tutarlılık analizi yapıldı. Ölçeğin Cronbach alfa katsayısı 0,714 (oldukça yüksek) bulundu. Ölçek aynı hastalara tekrar uygulandığında, test-tekrar test (zamana göre değişmezlik) güvenilirlik değeri 0,792 olarak bulundu. Ölçekteki soruların puanlarının hem toplam ölçek hem de madde bazında zamana göre tutarlı olduğu sonucuna ulaşıldı. Ölçeğin ayırt edici geçerliliğinin değerlendirmesinde kontrol grubunun ÖTDÖ-7 testi maddelerinin ayrı ayrı ve toplam puan ortalamaları ÖTD grubu ile karşılaştırıldığında her bir madde için ve toplam puanda istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü (p<0.001). Sonuç olarak McCoul ve ark. tarafından geliştirilen, orijinal dili İngilizce olan Östaki Tüp Disfonksiyonu Ölçeği-7 Türkçe dilinde oldukça yüksek düzeyde geçerli ve güvenilirdir. Bu ölçeğin ÖTD tanısı olan olguların tanı aşamasında ve tedavi takiplerinde hastalık şiddetinin belirlenmesi açısından kullanılması önerilir.

Güvenilirlik ve geçerlilikKulak hastalıklarıOdyometri-konuşma+3
Erdoğan Özgür
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Alt konka vasküler yapılarının topografik histolojisi: Kadavra çalışması

GİRİŞ VE AMAÇ: Nazal fizyolojide önemli bir rol oynayan ve tüm solunum yollarının en dar kısmı olan nazal valvin dinamik bir elemanı olan alt konkaya ait patolojiler burun tıkanıklığının önde gelen nedenlerini oluşturmaktadırlar. Burun boşluğunun lateral duvarında yer alan bu erektil yapıların histolojisi, anatomik varyasyonları, glanduler paterni ve damarlanması birçok bilimsel araştırmaya konu olmuştur. Erektil yapıların ve konka kanlanmasının değerlendirildiği bu çalışmalarda alt konka başından itibaren posteriora doğru kanlanmanın arttığı gösterilmiştir. Ancak çalışmaların çoğunda konka cerrahisi sonrası elde edilen materyallerin değerlendirilmesine ait veriler bulunmaktadır. Çalışmamızın ana amacı alt konkanın bir bütün olarak ele alınarak önden arkaya doğru vasküler yapılarının histolojik olarak incelenmesi ve varsa bölgesel farklılıklarının tespit edilmesidir. GEREÇ VE YÖNTEM: Ege Üniversitesi Anatomi Anabilim Dalı'ndan temin edilen 8 adet taze donmuş kadavranın alt konkaları rezeke edildikten sonra, histolojik preparasyona uygun olan 13 adet konka, 7 sağ ve 6 sol alt konka olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Alt konkalar asit ve alkol ile prepare edildikten sonra parafin bloklara yatırılmıştır. Her konka önden arkaya doğru ön, orta ve arka 1/3'ü olmak üzere 3 ana parçaya ayırıldıktan sonra 0,5 micron'luk seri kesitler alınmıştır. Toplamda tek konka için 30 kesit olmak üzere her 1/3'lük kısımdan ayrı olarak randomize 10 kesit elde edildikten sonra bu kesitler Hematoksilen&Eozin, Masson Trichrome ve PAS ile boyanmıştır. Işık mikroskobunda büyük büyütmede arter ve ven yapıları sayılarak ön, orta ve arka gruptakiler kendi aralarında toplanmış ve SPSS 21 programında One Way ANOVA testi uygulanmıştır. Ayrıca kemiğin laterali ve mediali için ayrı 2 grup oluşturularak buradaki arter ve ven sayıları tüm kesitlerde sayılarak toplanmıştır. Ek olarak arter çapları ölçülerek ön, orta ve arka olmak üzere gruplara ayrılıp ortalamaları hesaplanarak SPSS 21 programında One Way ANOVA ile istatistiksel analiz uygulanmıştır. BULGULAR: Ön 1/3'te arter kesitleri için ortalama değer 33,25 (Min: 9, Max: 105; SD:33,24; IR: 41), ven kesitleri için ortalama değer 308 (Min: 124; Max: 674; SD: 181,347; IR: 255) idi. Orta 1/3'te arter kesitleri için ortalama değer 56,13 (Min: 16, Max: 158; SD:52,179; IR: 79), ven kesitleri için ortalama değer 663,63 (Min: 179; Max: 1906; SD: 584,502; IR: 702) idi. Arka 1/3'te arter kesitleri için ortalama değer 35,63 (Min: 1, Max: 88; SD:27,045; IR: 37), ven kesitleri için ortalama değer 445,88 (Min: 88; Max: 819; SD: 269,683; IR: 546) idi. One way ANOVA ile yapılan istatistiksel analiz sonucu olarak sırasıyla ön, orta ve arka 1/3'lük kısımlarda venöz yapılar için bölgeler arasındaki farklılık p>0,05 (=0,202) ve arteriyel yapılar için p>0,05 (=0,449) olarak hesaplandı. TARTIŞMA VE SONUÇ: Nazal fizyolojide temel taşlardan biri olan alt konkaya yönelik araştırmalar 1940'lı yıllara kadar dayanmaktadır. Bu erektil yapının işlevini nasıl gerçekleştirdiğine dair yapılan çalışmalar, özellikle glanduler epitel ve vasküler yapılar üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu anatomik çalışmalarda vaskülaritenin posteriora doğru belirginleştiği, alt konka kuyruğunda vasküleritenin en fazla olduğu vurgulanmıştır. Ancak 2004 yılında Philpott ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada endoskopik sinüs cerrahisi uygulanan hastalardan bölgesel olarak alınan doku biyopsilerinde CD34 immünohistokimyasal olarak çalışılmış ve mikrovasküler yapılarda bölgesel olarak bir farklılık saptanmamıştır. Bizim çalışmamızda randomize biyopsiler ile değil; konkanın tamamından elde edilen tam kat seri kesitlerde arter ve ven yapıları ayrı ayrı ışık mikroskopisinde değerlendirilerek ön, orta ve arka gruplar ve kemiğin laterali ve medialinde vasküler yapı açısından fark olup olmadığı karşılaştırılmıştır. Yapılan analiz sonucu alt konka vasküler yapılarının dağılımı ön, orta ya da arka kısımda istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermediği bulunmuştur. Burun tıkanıklığının önde gelen nedenlerinden olan alt konka hipertrofilerinde uygulanan cerrahi tekniklerde daha önce bilinenin aksine, konkada vaskülaritenin konka başı, orta kısmı ve kuyruğunda farklı olmamasından dolayı, bu cerrahilerde en sık karşılaşılan komplikasyon olan kanamanın konkanın hangi kısmına müdahale edilirse edilsin ortaya çıkabileceği düşünülebilir. Ancak daha fazla konkanın dahil edildiği, yüzey alanı ve damar çapının hesaplanarak yapıldığı çalışmalar ile vasküler patern daha detaylı incelenebilir ve ileride yapılacak cerrahi girişimlerde yol gösterici olabilir.

AnatomiBurunKadavra+3
Ceyda Karahan
Ege University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnsan erişkin kadavralarından alınan temporal adale fasyası ve dura mater greftlerinin biyomekanik ve histolojik olarak incelenmesi ve sonuçların karşılaştırılması

Temporal adale fasyası temporal kasın üzerini örter. Karmaşık ve özellikli bir anatomik yapıya sahiptir. Ulaşılabilirliği, kullanıma elverişli olması ve kollajenden zengin yapısı sebebiyle bir greft materyali olarak kullanılır. Kollajen yapısı temporal adale fasyasına benzeyen bir diğer otolog greft materyali, dura materdir. Dura mater greftleri genellikle dura onarımlarında kullanılır. Temporal adale fasyası otolojik, okuloplastik, fasiyal estetik, nöro-otolojik ve nöroşirurjik cerrahilerde kullanılır. İki greft materyali de birbirinin yerini tutabilecek anatomik ve histolojik yapıda benzerliğe sahiptir. Bu çalışmada, insan erişkin kadavralarından alınan formalinli temporal adale fasya greftleri ile formalinli dura mater greftleri biyomekanik ve histolojik olarak karşılaştırılmıştır. Yaptığımız biyomekanik çekme testi sonuçlarımıza göre formalinli temporal adale fasya greftinin elastisite modülü, maksimum kuvveti ve dayanıklılığı dura materin biyomekanik sonuçlarından yüksek çıkmıştır. Bu değerlerle, %10 formaldehit çözeltisinde saklanan insan erişkin kadavralarında temporal adale fasyasının dura materden daha az elastik ve daha sert yapıda olduğu söylenebilir. Histolojik olarak kollajen lif ve elastik lif yoğunlukları ise benzer bulunmuştur. Sonuç olarak, dura mater ve temporal adale fasya greftlerinin biyomekanik ve histolojik özellikleri değerlendirildiğinde, bu greftlerin otolojik, nöro-otolojik ve nöroşirurjik cerrahilerde birbirinin yerine kullanılabileceği fikrine katkı sunulabilir. İleriye yönelik değerlendirildiğinde, bu çalışmanın birçok farklı greft materyalinin biyomekanik ve histolojik olarak karşılaştırılmasında faydalı bilgiler sunacağını düşünmekteyiz.

BiyomekanikDura materHistoloji+3
Onurhan Güven
Mersin University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnsan fetüs kadavralarında vomeronazal organın incelenmesi

Vomeronazal organ (VNO) omurgalı canlıların birçoğunda bulunan aksesuar koku alma sisteminin periferik duyu organı olup feromonların kemoresepsiyonunda rol aldığı düşünülmektedir. Vomeronazal organın insandaki varlığı ve fetal yaşamdaki gelişim süreci halen tartışmalı bir konudur. Bu çalışmada insan fetüslerinde Vomeronazal organ varlığı ve histolojik yapısının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışma Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı laboratuvarında Mersin Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan (18/09/2019 tarih ve 2019/383 sayılı) etik onay alındıktan sonra 30 adet (14 erkek ve 16 kadın) %10 formalinle sabitlenmiş insan fetüsünde (ortalama yaş, 23 hafta, 17-30 hafta) yapılmıştır. Fetüs nazal septumları cerrahi diseksiyon ile ortaya konularak alınan nazal septum örnekleri septum formaldehid içerisinde Histoloji laboratuvarında incelendi. Kesitler, ışık mikroskobu ile incelenerek, mikroskoba entegre edilmiş bir dijital kamera ile fotoğraflandı ve değerlendirildi. Vomeronazal organ bulunan boyanmış preparatlarda organın boyu, alanı, çapı, nazal septum kıkırdağına ve solunum epiteline bakan yüzeylerin epitel kalınlığı ile solunum epiteli kalınlığı x10 büyütmede 5 farklı alanda ölçüldü. Değişkenlerin Normal Dağılıma uygun olup olmadığını Shapiro Wilk testi ile incelenmiştir. İki grup karşılaştırılmasında Independent Sample t testi ve Mann Whitney U testinden yararlanılmıştır. Bağımlı yapıda olan değişkenlerin karşılaştırılması için Terkarlı Varyans Analizi uygulanmıştır. Analizler Statistica v.13.3.1 programı ile yapılmıştır. p<0,05 istatistiksel anlamlılık düzeyi olarak kabul edilmiştir. 30 fetüse ait nazal doku örnekleri incelendiğinde 15 tanesinde nazal septumun her iki tarafında ve 9 tanesinde tek taraflı olmak üzere toplam 24 örnekte (%80) VNO tespit edilmiştir. Biyoistatistiksel olarak 24 tane VNO incelemesi cinsiyet ve bilateral veya unilateral olmasına göre yapılmıştır. VNO bulunan preparatlarda organın boyu, çapı, alanı, nazal septum kıkırdağına ve solunum epiteline bakan epitelin kalınlığı ve solunum epitel kalınlığı değerlendirildi. Beş farklı noktadan ölçülen VNO çaplarında (p=0,17), nazal septum kıkırdağına bakan epitel kalınlıklarında (p=0,75), solunum epiteline bakan epitel kalınlıklarında (p=0,619), solunum epiteli kalınlıklarında (p=0,715) ve ölçülen VNO alanları arasında (p=0,135) fetüsler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Cinsiyetler arası ikili grup karşılaştırmaları sonuçlarına göre kız ve erkek cinsiyet grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p0,005). Nazal septum kıkırdağına bakan epitel kalınlığı açısından unilateral ve bilateral gruplar arasında 2, 3, 4 ve 5 ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yok iken epitel 1 ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık vardır(p=0,033). Histolojik değerlendirmede Vomeronazal organın nazal septumun her iki yanında gevşek bağ dokusu içerisinde yerleşim gösterdiği görüldü. Bazı preparatlarda bu organ gevşek bağ dokusunu saran solunum epitelinin invajinasyonu olarak izlendi. Vomeronazal organın histolojik yapısı incelendiğinde ise gevşek bağ dokusu yapısındaki lamina propriya üzerine oturmuş yalancı çok katlı silli silindirik goblet hücreli epitele sahip lümenli yapılar şeklinde görüldü. Çalışmamızda Vomeronazal organın insan fetüslerinin büyük kısmında mevcut olduğu gözlenmiş olup histolojik yapısı literatür bulguları ile benzer şekilde tanımlanmıştır. Vomeronazal organın histolojik yapısının ortaya konmuş olmasıyla birlikte klinik öneminin ortaya konması için ileri çalışmalara ihtiyaç göstermektedir.

FetüsHistolojiKadavra+1
Hüseyin Çiftler
Mersin University
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Normal işiten çocuklarda montreal müzikal beceri değerlendirme bataryası'nın Türkçe geçerlik ve güvenirliği ile yüz yüze ve online uygulama sonuçları arasındaki ilişki

Müzik algısı, müziğin öğelerinin işitsel olarak algılanmasının yanı sıra biliş, dikkat, hafıza gibi birçok değişkenin de bir araya geldiği ve etki gösterdiği, işlemlenmesi için sağlıklı beyin mekanizmaları gerektiren kompleks bir beceridir. Konjenital amüzya, nüfusun %3-4'ünü etkileyen, yaşam boyu süren, melodileri ve melodik konturları ayırt etme, hatırlama, müzikal perdeyi işlemlemedeki eksikliklerle karakterize nörogelişimsel bir bozukluktur. Uluslararası literatürde Montreal Müzikal Beceri Değerlendirme Bataryası (MBEMA)'nın Batı ve Asya çocuklarında müzikal becerilerin değerlendirilmesi ve amüzya varlığının belirlenmesi için uygun olduğu belirtilmiştir. Araştırmamız, Türk çocuklarda müzik algısının değerlendirilmesine ve özellikle amüzya varlığının belirlenmesine yönelik yapılan ilk çalışma niteliğini taşımaktadır. Bu araştırmanın genel amacı, normal işiten Türk çocuklarında müzik algısının değerlendirilmesidir. MBEMA'nın Türk çocuklarında geçerlik ve güvenirlik çalışmasının yapılması, yüz yüze ve online uygulama sonuçları arasındaki ilişkinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla MBEMA'nın 3 alt test (melodi, ritim, hafıza) ve toplam 60 maddeden oluşan kısa versiyonu 6-9 yaş arasındaki 360 çocuğa uygulanmıştır. MBEMA'nın yapı geçerliği incelediğinde; melodi, ritim, hafıza alt test ve toplam test puanları ile müzik ilgisi-VAS ve müzik algısı-VAS puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı, pozitif ve düşük dereceli bir ilişki bulunmuştur (p<0,01). MBEMA, müzik algısını ölçmede yapısal olarak geçerlidir. MBEMA'nın güvenirlik analizinde; maddelerin iç tutarlılık güvenirlik kestirimini değerlendirmek için uygulanan KR-20 güvenirlik katsayısı toplam test için 0,871, melodi alt testi için 0,822, ritim alt testi için 0,829 ve hafıza alt testi için 0,850 olarak hesaplanmıştır. Bu değerler, testin güvenirliğinin yüksek olduğunu göstermektedir. Ayrıca, MBEMA'nın test-retest sonuçları istatistiksel olarak anlamlı bir uyum göstermiştir. Buna göre uyum; melodi alt testi için orta dereceli (ICC=0,602 ; p=0,007), ritim alt testi için yüksek dereceli (ICC=0,813 ; p<0,001), hafıza alt testi için orta dereceli (ICC=0,500 ; p=0,032) ve toplam test için orta dereceli (ICC=0,770 ; p<0,001) olarak güvenilirdir. MBEMA'nın güvenirliğinin kabul edilir düzeyde olduğu sonucuna varılmıştır. Yüz yüze ve online uygulanan MBEMA'nın alt test ve toplam test puanları istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermektedir (p<0,05). Online uygulamadan elde edilen melodi, ritim, hafıza alt test puanları ve toplam test puanları, yüz yüze uygulamaya göre anlamlı olarak daha yüksektir. Aynı çocuklardan alınan yüz yüze ve online test sonuçları arasındaki uyum değerlendirildiğinde ise online ve yüz yüze uygulama sonuçlarının yüksek derecede uyum ile yüksek güvenirliğe sahip olduğu görülmüştür (ICC>0,80 ; p<0,05). Araştırmamızda çocukların toplam test puanına göre amüzya olup olmadığı incelendiğinde; toplam 9 çocuk (3 kız, 6 erkek) amüzya olarak kabul edilmiş ve Türk çocuklarında amüzya görülme oranı %2,5 (9/360) olarak belirlenmiştir. MBEMA, konjenital amüzyası olan veya görece zayıf/güçlü müzik algısı becerileri olan çocukları belirlemek için bir ön tarama aracı olarak kullanılabilir. MBEMA; odyoloji, müzik eğitimi, özel eğitim ve örgün eğitim gibi pek çok alanda değerlendirme ve takip için rahatlıkla yüz yüze ve online uygulanabilen, yeni, pratik ve kullanışlı bir testtir.

Güvenilirlik ve geçerlilikMüzik eğitimiMüzikal beceri+5
Merve Çinar Satekin
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

COVID-19 geçirmiş kişilerin periferal ve santral işitme sistemlerinin test bataryası yaklaşımıyla değerlendirilmesi

Literatürde COVID-19 geçirmiş ve geçirmemiş bireylerin işitme sistemlerini karşılaştıran kontrol gruplu çalışmalar az sayıda odyolojik test kullanmakta ve tutarsız sonuçlar sunmaktadır. Ayrıca birçok çalışma sadece kısa süreli işitsel etkilenimi incelemektedir. Bu çalışmanın ilk amacı, COVID-19 geçirmiş kişilerin geniş bir odyolojik test bataryası kullanılarak periferden santrale işitme sistemini yaş-cinsiyet açısından eşleştirilmiş kontrol grubuyla karşılaştırılmasıdır. Araştırmanın ikinci amacı, COVID-19 geçirmiş kişilerin ilk 3 ayda yapılan odyolojik test sonuçlarını 6 ay sonra yapılan odyolojik test sonuçlarıyla karşılaştırarak COVID-19'un işitme sistemi üzerindeki olası uzun süreli etkisinin incelenmesidir. Çalışmanın araştırma grubunu 20-55 yaş arası COVID-19'u hafif semptomlarla ayaktan geçirmiş 30 birey, kontrol grubunu 20-55 yaş arası COVID-19 geçirmemiş 30 sağlıklı birey oluşturmaktadır. COVID-19 geçirmiş grubunun birinci ölçümü PCR pozitif 1.ay-3.ay arasında, ikinci ölçümü PCR pozitif 6.aydan sonra yapılmıştır. Odyolojik test bataryası Saf Ses Odyometrisi, Genişletilmiş Yüksek Frekans Odyometrisi, Konuşma Odyometrisi, Gürültüde Tek Heceli Kelime Tanıma Testi, Maskeleme Düzeyi Farkı Testi, İmmitansmetrik İnceleme, Transient Uyarılmış Otoakustik Emisyon Testi, Kontralateral Supresyon Testi, İşitsel Beyin Sapı Testi ve Orta Latans Cevabı Testinden oluşmaktadır. COVID-19 geçirmiş grup ile ve kontrol grubu arasında sağ kulak 10 kHz (p=0,007), 12,5 kHz (p=0,028) ile sol kulak 10 kHz (p=0,040), 12,5 kHz (p=0,040), genişletilmiş yüksek frekans işitme eşiği (GYFİE) açısından istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmiştir. COVID-19 geçirmiş grubun GYFİE daha yüksektir. GYFİE'de görülen farkta olası bir ototoksisiteyi araştırmak için favipiravir kullanan ve tedavi almayan COVID-19 geçirmiş bireylerin GYFİE karşılaştırılmış ve her iki kulakta 10, 12,5 ve 14 kHz frekanslarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık elde edilmemiştir (p>0,05). Periferal ve santral işitme sistemini değerlendirmeye yönelik yapılan diğer odyolojik testler için gruplar arası anlamlı farklılık mevcut değildir (p>0,05). COVID-19 geçirmiş grubun 1-3.ay arasındaki test sonuçları ile 6. aydan sonraki test sonuçları arasında sağ kulak 500 Hz işitme eşiğinde istatistiksel olarak anlamlı fark mevcut olup (p=0,020) bu farkın klinik olarak anlamlı olmadığı düşünülmüştür. Diğer test sonuçları açısından ilk ölçüm ve ikinci ölçüm arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık elde edilmemiştir (p>0,05). Çalışmanın sonucunda GYFİE'deki farklılığa dayanarak COVID-19'u hafif semptomlarla, ayaktan geçirmiş 20-55 yaş arasındaki yetişkinlerde kokleanın bazal bölümünde hasar olabileceği düşünülmektedir. Bu etki geleneksel odyolojik değerlendirme ile saptanamayacağı için COVID-19 geçirmiş kişilerde Genişletilmiş Yüksek Frekans Odyometrisinin uygulanması önerilmektedir. Yapılan tüm değerlendirmeler sonucunda afferent ve efferent santral işitme sisteminin etkilendiğini destekleyen başka bir bulguya ulaşılmamıştır. Sonuçların hastalığı ağır geçirmiş, daha farklı yaş gruplarındaki popülasyonda farklılaşabileceği göz ardı edilmemelidir.

COVID 19Korona virüs enfeksiyonlarıKorona virüsler+4
Merve Deniz Sakarya
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sarkopenik hastalarda ses ve yutma fonksiyonlarının değerlendirilmesi

Sarkopeni, yaygın progresif kas kitlesi ve kas gücü kaybı ile karakterize; fiziksel yetersizlik, kötü yaşam kalitesi ve ölüm gibi sonlanım noktaları ile ilişkili bir sendrom olarak tanımlanmaktadır. Sarkopeni fiziksel performansta azalmaya yol açar ve genel iskelet kası kaybına bağlı olarak yutma ve ses fonksiyonu ile ilgili problemler yaratabilir. Bu çalışmada sarkopenik hastalarda ses ve yutma fonksiyonlarında izlenebilecek değişiklikleri değerlendirmek amaçlanmıştır. Çalışmaya 65 yaş ve üstü bireyler dahil edildi. Sarkopeni tanısını belirlemek için hastalara SARC-F ölçeği uygulandı ve ölçek skoru >4 ise sarkopeni için ileri değerlendirmeye alındı. İleri değerlendirmede hastaların kas gücünü değerlendirmek için "el kavrama gücü ölçümü" yapıldı. Testlerde düşük skorlar elde edilen hastalar sarkopeni çalışma grubunda, normal skorlar elde edilen hastalar kontrol grubunda değerlendirildi. Çalışmadaki tüm bireylerin yutma fonksiyonlarını değerlendirmek için fonksiyonel endoskopik yutma değerlendirmesi yapılıp EAT-10 ölçeği dolduruldu. Ses fonksiyonlarını değerlendirmek için endoskopik larenks muayeneleri üzerinden glottal kapanma paterni değerlendirildi ve ses kayıtları üzerinden akustik ses analizi yapıldı. Ayrıca sesle ilişkili yaşam kalitesi ölçeği skorları da kaydedilip iki grup arasında kıyaslandı. Çalışma örneklemi 40 bireyden oluşmaktaydı. Hastaların 20'si çalışma grubunda, 20'si kontrol grubunda yer aldı. İki grup arasında yaş veya cinsiyet açısından anlamlı bir fark gözlenmedi. Çalışma grubundaki EAT-10 ölçek skorları ortalama 2,55 ± 3,64 idi. Kontrol grubunda bu skor 1,5 ± 2,3 idi. İkisi arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p<0,05). FEES bulguları PAS skorlaması kullanılarak değerlendirildiğinde PAS skorları kontrol grubunda daha düşüktü. Sarkopenik hasta grubunda F0 değerleri ortalama 163,1 ± 42,9 Hz olarak hesaplandı. Kontrol grubunda ise bu değer 174,5 ± 43,1 Hz idi. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Çalışma grubunda HNR ortalaması 12,63 ± 4,5 dB; kontrol grubunun 13,2 ± 4,9 dB idi (p>0,05). Sarkopenik hastalarda jitter (%) ortalaması 2,14 ± 2, shimmer (%) 4,2 ± 3,85; kontrol grubunda jitter (%) 1,8 ± 2,13, shimmer (%) 3,67 ± 3,9 idi (p>0,05). Maksimum fonasyon süreleri sarkopeni grubunda ortalama 8,3 ± 2 sn; kontrol grubunda 9,8 ± 2,1 sn idi. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p<0,05). SİYKÖ skorları kıyaslandığında sarkopeni grubunda hem fiziksel fonksiyonel alt boyut hem de sosyal emosyonel alt boyut değerleri kontrol grubuna göre daha düşüktü ancak aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı saptanmadı. Çalışma ve kontrol grupları arasında yutma fonksiyonları incelendiğinde sarkopeni ile kötü yutma fonksiyonları ilişkilendirilmiştir. Ses fonksiyonları değerlendirildiğinde ise sarkopeninin ses kalitesi üzerinde olumsuz etkilerini destekler bulgulara ulaşılmıştır ancak doğrudan bir ilişki kurabilmek için veriler yeterli değildir. Sarkopeninin yutma ve ses üzerindeki etkilerinin tanımlanması komplikasyonların engellenmesi ve rehabilitasyon süreçlerine erken başlanması açısından yol gösterici olacaktır. Anahtar Sözcükler: Disfaji, Disfoni, Sarkopeni

Kas distrofileriKaslarSes bozuklukları+1
Sibel Yıldırım
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Vestibüler migren hastalarında akupunktur noktalarına onabotulinumtoksin a uygulaması

Vestibüler migren, migren öyküsü olan bir kişide görülen denge sistemi bozukluğudur. Baş dönmesi hissi tek başına veya yoğun baş ağrısı ve mide bulantısı gibi diğer migren semptomlarıyla birlikte ortaya çıkabilir. Vestibüler migren tedavisinde standart bir yaklaşım olmayıp, asıl amaç migren ataklarını azaltmaktır. Bu amaçla sistemik ve lokal tedaviler uygulanmaktadır. Botulinum toksin uygulaması ve akupunktur da etkinliği onaylanmış lokal tedavi yaklaşımlarındandır. Bu çalışmanın amacı vestibüler migren hastalarında akupunktur noktalarına uygulanan botulinum toksinin vestibüler semptomlar, baş ağrısı, depresyon ve kütanöz semptomlar üzerindeki etkisini incelemektir. BARANY topluluğu tarafından belirtilen kriterlere bağlı kalarak, vestibüler migren veya olası vestibüler migren tanısı alan hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastalar vestibüler test paneli sonuçlarına göre patoloji saptanan ve saptanmayanlar olarak gruplandırıldı. Katılımcılara migren engellilik değerlendirme ölçeği (MIDAS), Baş Dönmesi Engellilik Envanteri-Tarama Formu (DHI-S), Vertigo Semptom Skalası-Kısa Form (VSS-SF), Depresyon Anksiyete Stres ölçeği (DASS-21) ve Allodini Semptom Kontrol Listesi (ASKL) formları dolduruldu. Uygulamada her hastaya toplam 50 ünite Onabotulinum toksin A enjeksiyonu akupunktur noktalarına uygulandı. Botulinum toksini uygulanan hastalar birinci ay, üçüncü ay ve altıncı ayda tekrar değerlendirildi. Hem üçüncü hem de altıncı ay sonuçlarında başlangıç değerlerine göre MIDAS, VSS-SF, DHI-S DASS-21 VE ASKL değerlerinde istatistiksel anlamlı fark olduğu görüldü. Migren vestibülopati ile birlikte patolojik vestibüler test sonuçlarının olmasının botulinum toksin uygulama sonrası iyileşmeyi değiştirmediği ve istatistiksel anlamlı bir fark yaratmadığı sonucuna varıldı.

Gökçe Aydemir
Pamukkale University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik Tonsillit ve Tonsil Hipertrofisinde Doku ve Kandan Doğal Lenfoid Hücrelerin Karşılaştırılması

Adenotonsil hipertrofisi adenoid ve tonsil dokusunun normalden büyük olması olarak tanımlanmaktadır. Rekürren tonsillit ise sık bademcik enfeksiyonu geçirilmesini tanımlamaktadır. Her iki hastalık da özellikle çocukluk döneminde çok sık görülmekle birlikte etyolojisi henüz net olarak ortaya koyulamamıştır. Doğal lenfoid hücreler (ILC'ler), efektör sitokinleri salgılayarak ve diğer doğuştan gelen ve adaptif bağışıklık hücrelerinin işlevlerini düzenleyerek immün yanıtlara katkıda bulunan T lenfositlerin doğal immün sistemdeki karşılıklarıdır. ILC'ler bazı immün işlevleri tek başına yerine getirirken bazı görevleri T hücreleriyle paylaşmaktadır. Bu çalışmanın amacı, son yıllarda üzerinde çalışmaların yoğunlaştığı bir hücre grubu olan doğal lenfoid hücrelerin çocukluk çağındaki adenotonsil hipertrofisi ve rekürren tonsillit hastalıklarındaki rollerini ortaya koymaktır. Yapılan literatür taramasında rekürren tonsilliti olan çocuklarda sitokin profili ve T lenfosit aktivasyonu çalışılmış olmasına rağmen doğal lenfoid hücre analizi yapılmamıştır. Kliniğimize başvurup tonsillektomi endikasyonu olan çocuk hastaların doku ve kan örnekleri çalışma için alınmıştır. Hastalar tonsil hipertrofisi (n=12) ve rekürren tonsillit (n=12) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Tüm hastalardan alınan kan ve tonsil dokusu örneklerinde ILC oranları, IL-10, IL-17 ve IFN-g sekrete eden T lenfosit oranları incenlenmiştir. Çalışma sonucu yapılan analizlerde rekürren tonsillit grubunun tonsil dokusu ve kanlarında ILC3'ler ve IL-17 tonsil hipertrofisi grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüştür. Hipertrofi grubunda ise tonsil dokusu ve kanda yapılan analizlerde ILC2'lerin istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüştür. Çalışma verilerine göre ILC3 hücrelerin rekürren tonsillitte baskın doğal lenfoid hücre grubu olduğu ve rekürren tonsillitte edinsel immünitede ortaya çıkan Th17 yanıtlarını tetikleyici bir faktör olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Palatin tonsil, Tonsillit, Hipertrofi, CD4-pozitif T-Lenfositler Bu tez Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi (MSKÜ-BAP) tarafından desteklenmiştir. Proje numarası 22/142/04/3/4

Palatin tonsil
Kerimcan Çakıcı
Muğla Sıtkı Kocman University
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyellerde farklı protokollerin Meniere hastalığında teşhis değeri

Amaç: Bu çalışmanın amacı Vestibüler Uyarılmış Miyojenik Potansiyellerde farklı kayıt protokollerinin Meniere Hastalığı tanısındaki katkısını değerlendirmektir. Materyal ve Metot: Araştırma Malatya İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Odyoloji kliniğinde, daha önce Kesin Meniere Hastalığı teşhisi almış 18-55 yaş arası bireyler ve kontrol grubu için benzer yaş aralığındaki sağlıklı gönüllü bireyler ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın vaka grubuna dahil edilme kriterlerini sağlayan Kesin Meniere Hastalığı tanısı almış 26 birey ve kontrol grubuna 24 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan bireylere 500, 750 ve 1000 Hz frekanslarında hava yolu ve kemik yolu tone burst uyaran kullanılarak Servikal Vestibüler Uyarılmış Miyojenik Potansiyeller (s-VEMP) Testive Oküler Vestibüler Uyarılmış Miyojenik Potansiyeller (o-VEMP) Testi uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan vaka grubundaki bireylerin hava yolu ve kemik yolu s-VEMP testinde dalga görülme oranı, P1-N1 amplitüd, amplitüd asimetri ve frekanslar arası amplitüd oranı değerlerinde etkilenen kulak, etkilenmeyen kulak ve kontrol grubu arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0.05). O-VEMP testinde ise N1 latans, P1 latans, N1-P1 amplitüd, amplitüd asimetri ve frekanslar arası amplitüd oranı değerlerinde etkilenen kulak, etkilenmeyen kulak ve kontrol grubu arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0.05). Sonuç: Meniere hastalarında endolenfatik hidrops sonucu otolit organların rezonans frekansının yükselmesi nedeniyle VEMP testinde maksimum amplitüd frekansı sağlıklı bireylere göre daha yüksek frekanslara kayar. Bu nedenle frekanslar arası amplitüd oranı Meniere Hastalığı teşhisini kolaylaştıran bir parametre olarak kullanılabilir.

Emre Akgün Özdemir
İnönü University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
10
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Miyopi derecesinin vestibülooküler refleks üzerine etkisinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmanın amacı, miyopinin vestibülooküler reflekse (VOR) olan etkisini Video Head Impulse Test (vHIT) ve Functional Head Impulse Test (fHIT) ile değerlendirmektir. Materyal ve metot: Araştırma, İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Odyoloji kliniğinde Ocak 2024- Mayıs 2024 tarihleri arasında miyopisi olan 18-60 yaş arası bireyler ve kontrol grubu için benzer yaş aralığındaki görme problemi olmayan gönüllü bireyler ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın vaka grubuna dahil edilme kriterlerini sağlayan düşük dereceli miyopisi olan gruba 50 birey, orta dereceli miyopisi olan gruba 51 birey ve kontrol grubuna 50 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan tüm bireylere Demografik Veri Formu, vHIT ve fHIT uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan gruplar arasında vHIT lateral ve posterior semisirküler kanal (SSK) kazanç değerlerine, lateral ve LARP SSK asimetri değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Gruplar arasında vHIT anterior SSK kazanç değerine ve RALP SSK asimetri değerine göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0.05). fHIT değerlendirmesinde, gruplar arasında lateral, posterior ve anterior SSK düzlemlerinde (3000°/s2, 4000°/s2, 5000°/s2, 6000°/s2 ve toplam) doğru cevap yüzdesi (DCY) değerlerine göre gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0.05). vHIT ve fHIT korelasyon değerlendirmesinde kontrol grubunda, fHIT lateral SSK 4000°/s2 DCY değeri ile vHIT lateral SSK kazanç değeri arasında anlamlı bir pozitif korelasyon bulunurken (p<0.05), diğer gruplarda vHIT ve fHIT değerlerinde anlamlı bir korelasyon gözlenmemiştir (p>0.05). Sonuç: Miyopinin statik görme keskinliği ve fonksyionel VOR'u etkilediği gözlenmiştir. fHIT sonuçlarında miyopi derecesinin artışı ile DCY'nin azaldığı ancak miyopinin vHIT kazanç değerlerini etkilemediği sonucuna varılmıştır.

Büşra Kurtcu
İnönü University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ankaferd kanama durdurucu'nun epistaksis kontrolü üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi (Deneysel çalışma)

Amaç: Bu tek-kör çalışmada; ABS'nin kanama durdurucu etkisinin tavşanlarda oluşturulan deneysel epistaksis modelinde değerlendirilmesi ve biyopsi materyallerinin histopatolojik incelenmesi ile de dokuda oluşabilecek değişikliklerin saptanması amaçlanmıştır.Materyal ve Metod: Toplam 28 tane Yeni Zellanda tavşanı her biri 7 tavşandan oluşmak üzere ABS grubu, JF grubu, AL grubu ve serum fizyolojik (SF) grubu olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Her tavşanın burun sağ pasaj septum ön bölümüne yaklaşık 1 cm'lik mukoza insizyonu yapılıp kanama sağlandı. Daha sonra 0.5 cc Ankaferd Blood Stopper (ABS) emdirilmiş 1x1 cm'lik pamuklar, 0.5 cc 0.0125 mg/ml adrenalin + 20 mg/ml lidokain (AL) AL emdirilmiş 1x1 cm'lik pamuklar, 0.5 cc SF emdirilmiş 1x1 cm lik pamuklar ve 1x1 cm'lik jelatin foam (JF) kanama bölgesine uygulandı. Kanama durma süreleri kayıt edildi. Kanama durduktan 10 dakika sonra insizyon bölgesini içine alacak 0.5 cm'lik biyopsiler histopatolojik incelemeye gönderildi.Bulgular: Tavşanlardaki kanama durma süreleri kayıt edildi. ABS, AL, JF ve SF'in kanama durma süreleri sırası ile; 38,57±5,53, 102,85±11,06, 111,42±15,64 ve 227,14±17,14 saniye olarak kayıt edildi. İkili gruplar arasında yapılan istatiksel analizler sonucunda; AL grubunun kanama durma süreleri ile JF uygulanan grubun kanama durma süreleri arasında anlamlı farklılık bulunmazken (p>0,05), diğer tüm ikili karşılaştırmalarda istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar saptandı (p<0,05)Hematoksilen-eozin (HE) ve Fosfotungusitik asit hematoksilen (PTAH) boyamalar sonucunda elde edilen sonuçlara göre; Kesi dudakları arasında SF, JF ve AL gruplarında minimal fibrin saptanırken ABS grubunda ise HE kesitlerde görülen koyu eosinofilik maddenin fibrin olmadığı saptandı.Sonuç: Kanama durdurucu olarak etkinliği gösterilen ABS, burun kanamasında uygulanan bazı lokal ajanlara göre daha kısa sürede etki göstermektedir. Kesi alanında elde edilen histopatolojik bulgular da etkisini protein ağ (network) formasyonu oluşturmak gibi farklı bir yoldan gerçekleştirdiği yönündeki tezleri desteklemektedir. Bu konuda ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Epistaksis, Ankaferd Blood Stopper, tavşan, adrenalin, lidokain

Ankaferd kanama durdurucuEpinefrinEpistaksis+2
Mehmet Kelleş
İnönü University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Parotis bezi neoplazilerinde postoperatif yaşam kalitesinin incelenmesi

Amaç: Benign veya malign parotis bezi neoplazisi nedeniyle parotidektomi uygulanan hastaların postoperatif yaşam kalitelerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Materyal ve Metod: Kliniğimizde Ocak 2005 ve Aralık 2009 tarihleri arasında parotis neoplazisi nedeniyle opere edilen ve gerektiğinde ilave radyoterapi uygulanan 79 hastayla ilgili veriler incelendi. Telefonla ulaşılabilen hastalar arasında çalışmaya katılmayı kabul eden ve 18 yaş üstünde olan 22 erkek, 24 kadın toplam 46 hastaya kulak burun boğaz muayenesi ve nişasta iyot testi yapıldı ve yaşam kalitesi anket formları verilerek cevaplandırmaları istenildi. Bir hasta bilateral Whartin tümörü nedeniyle her iki parotis bezinden opere olduğundan geçirdiği iki ameliyatla ilgili ayrı formlar verilerek doldurması istenildi ve bunlar ayrı ayrı değerlendirildi. Böylece 46 hasta tarafından 47 anket formu yanıtlanmış oldu. Muayene bulguları, nişasta iyot testinin sonuçları ve anket formundaki sorulara verilen yanıtlar değerlendirildi.Bulgular: Yetmiş dokuz hastanın histopatolojik sonuçları incelendiğinde 14 hastada malign, 65 hastada benign tümör mevcuttu. En sık operasyon nedeni benign bir tümör olan pleomorfik adenomdu (28 hasta), ikinci sırada ise Whartin tümörü (12 hasta) yer almaktaydı. Operasyon sonrası patolojik incelemede tüm tanılar içinde en sık karşılaşılan malign tümör ise cilt skuamöz hücreli karsinomunun metastazıydı (8 hasta). Cerrahi işlemlerden süperfisyal parotidektomi 65 hastaya, total parotidektomi ise 14 hastaya uygulanmıştı. Hastalardan 36'sı sağ taraf, 42'si sol taraf, bir hasta ise bilateral parotis bezinden opere olmuştu. On dört hastaya boyun diseksiyonu yapılmıştı. Malign tümör nedeniyle opere edilen iki hastaya aynı seansta cilt flebiyle onarım yapılmıştı. Yaşam kalitesi anket çalışması için 46 hastaya randevu verildi. Kontrole gelen 46 hastanın 22'si erkek, 24'ü kadın ve yaş ortalaması 48 (19-87 yaş) idi. Hastalarla postoperatif ortalama 26 ay (3-59 ay) sonra görüşme yapıldı. Hastaların kulak burun boğaz muayenesinde; üç hastada karşı taraf parotiste kitle, bir hastada insizyon yerinde keloid skarı, bir hastada fasiyal parezi ve 33 hastada nişasta iyot testinde opere yüz tarafında boyanma bulguları elde edildi. Hastalar nişasta iyot testinde boyanan alanın büyüklüğüne göre gruplandırıldılar. Boyanan alanın büyüklüğüyle, hastaların Frey sendromunun neden olduğu lokal etkilerle ilgili şikayetlerinin şiddeti arasında anlamlı bir istatistiksel ilişki vardı. Hastaların anket sorularına verdikleri yanıtlar puanlandırıldı ve yaş, hastalık tipi, cinsiyet ve nişasta iyot testi sonuçlarıyla aralarındaki ilişki araştırıldı. Kırk beş yaşın üstündeki hastalar şimdiki sağlık durumlarından daha memnunlardı. Benign tümör nedeniyle opere edilen hastaların görünümleri ve fasiyal görünümde değişiklik, asimetri ile ilgili verdikleri yanıtların puanları daha yüksekti. Cinsiyet ile skar ve ağız kuruluğu arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlıydı. Erkek hastalar insizyon skarlarından kadın hastalara göre daha şikayetçilerdi. Kadın hastalarda ise ağız kuruluğu şikayetine daha fazla rastlandı. Anket formu doldurulduktan sonra hastalarla birlikte değerlendirildi. Tüm hastalara, operasyon öncesinde yeterli derecede bilgilendirildiklerini düşünüp düşünmedikleri soruldu. Kırk beş hasta yeterli derecede bilgilendirildiklerini ifade ederken, bir erkek hasta yeterli derecede bilgilendirilmediğini düşündüğünü belirtti.Sonuç: Parotidektomi operasyonu sırasında hasta konforu açısından dikkatli bir diseksiyon uygulanarak nervus aurikularis magnusun korunmasına özen gösterilmelidir. Parotidektomi sonrası Frey sendromuyla sıklıkla karşılaşılmakla birlikte tedaviye ihtiyaç duyan hasta sayısı çok düşüktür. Parotis bezi cerrahisinin tüm komplikasyonları hastaların yaşam kalitesini etkilemektedir. Hastaların operasyon öncesi kapsamlı ve yeterli derecede bilgilendirilmeleri, hastaların hekime güvenini arttıracak ve cerrahi sonuçları kabullenmelerini kolaylaştıracak önemli bir etkendir. Operasyon öncesinde yeterli derecede bilgilendirmenin yapılıp yapılmadığını sorgulayan bir sorunun yaşam kalitesi anket formuna eklenmesi hastaların yaşam kaliteleri hakkında daha fazla bilgi edinilmesini sağlayacaktır.

Parotis beziTükürük bezleriYaşam kalitesi
Serdar Duman
İnönü University
2010
20
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Amikasin ototoksisitesinde beta glukanın koruyucu etkinliğinin deney hayvanlarınde otoakustik emisyon ile değerlendirilmesi

Aminoglikozid grubu antibiyotiklerden amikasin günümüzde gram-negatif aerobik bakterilerin tedavisinde kullanılmaya devam etmektedir. Bu antibiyotiğin bilinen en önemli yan etkilerinden biri ototoksisitedir ve genellikle kalıcı işitme kaybı ile sonuçlanır. Aminoglikozidler, morfolojik olarak öncelikle kokleanın bazal parçasındaki duyusal hücrelerde hasara neden olurlar. Literatürde farklı antioksidan ajanların oluşan bu hasarı önleyebileceği gösterilmiştir. Bu çalışmada da bir antioksidan olan betaglukanın amikasinin ototoksisitesine olası koruyucu etkinliği otoakustik emisyon (DPOAE) ölçümleri ile deneysel olarak araştırıldı.Çalışmamız, İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları Etik Kurulu tarafından onaylandıktan sonra (Araştırma Etik Kurul Protokol No: 2009/20), İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları Üretim ve Araştırma Laboratuarında gerçekleştirildi. Üç aylık ve ağırlıkları 200-280gr arasında değişen ratlar 12 saat aydınlık,12 saat karanlık, 21?C sıcaklıkta, ad-libitum beslenebildikleri bir ortamda barındırıldı.Otoakustik emisyon (DPOAE) ölçümlerinde işitmesi normal olan ratlar çalışmaya dahil edildi. Dört grup oluşturuldu. Oluşturulan bir grup kontrol grubu olarak belirlendi ve bu gruba herhangi bir ilaç verilmedi. Diğer gruplar ise amikasin grubu, amikasin+betaglukan grubu ve beta glukan grubu olarak belirlendi. Bazal ölçümleri takiben tüm gruplar için birinci, beşinci, onuncu ve onbeşinci günlerde DP gram ile işitme ölçümleri yapıldı. Antioksidan etki ile koklear toksisitenin engellenip engellenemeyeceği araştırıldı.İstatistiksel değerlendirmede SPSS for Windows Version 13 programı kullanıldı. Grupların karşılaştırılmasında Mann-Whitney U testi, grupların kendi içindeki değişimlerin testinde Wilcoxon eşleştirilmiş iki örnek testi kullanıldı. P<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Kontrol grubunda istatistiksel olarak anlamlı değerler elde edilmedi. Diğer gruplar için belirli frekanslarda istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar saptandı.Sonuç olarak; beta glukan' ın amikasine bağlı koklear hasar üzerinde koruyucu etkisinin olduğunu ve bir tedavi alternatifi olabileceğini düşünmekteyiz.

AmikacinAntibiyotikler-aminoglikozidGlukanlar+2
Aliye Filiz
İnönü University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hidrojel ve alginat materyallerinin timpanoplasti başarısı üzerine etkisi - deneysel çalışma

Deneysel timpanik membran perforasyonu onarımında hidrojel ve alginat materyallerinin tek başlarına ve kombine olarak kullanımda etkilerini göstermeyi amaçlandı. Wistar albino cinsi, yetişkin 30 adet dişi rat 3 gruba ayrıldı. Tüm gruplardaki ratlara bilateral miringotomi yapıldı. İlk grupta yer alan ratların sol kulağına hidrojel, 2. grupta yer alan ratların sol kulağına alginat, 3. Grupta yer alan ratların sol kulağına hidrojel ve alginat uygulandı. Sağ kulaklar ise kontrol grubu olarak spontan iyileşmeye bırakıldı. Tüm ratların bilateral kulaklarına 3., 7., 14. ve 21. günlerde kulak zarı muayeneleri yapıldı ve perforasyon kapanma zamanları kaydedildi. Ratların 21. gün dekapitasyonu sonrası histopatolojik inceleme yapıldı. Tüm gruplarda çalışma perforasyon kapanma zamanı kontrol gruplarına göre anlamlı derecede kısa olduğu saptandı. Tüm gruplar ve kontrol grubunun iyileşen timpanik membran kalınlıkları karşılaştırıldığında anlamlı farklılık saptanmadı. Hidrojel ve alginat hem tek kullanımlarında hem de kombine kullanımlarında timpanik membran perforasyon iyileşme süresini hızlandırdığı bulunmuştur. Bu çalışma hidrojel ve alginatın timpanik membran perforasyon iyileşmesindeki etkilerini ortaya koymuştur.

AljinatlarHidrojellerKulak hastalıkları+3
Onur Altınbaş
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tavşan vokal kordunda hyalüronik asit'in, polilaktikkoglikolik asit/pluronik F127 ve polilaktikkoglikolik asit/pluronik f127-fibroblastik büyüme faktörü birleşiminin doku üzerindeki etkilerinin endoskopik muayene ve histopatolojik analiz yapılarak karşılaştırılması

Tek taraflı vokal kord paralizisi, öncelikle ses kısıklığı ve nefesli konuşmaya, nadiren yutkunma sırasında aspirasyona neden olabilen ve asemptomatik olarak da seyredebilen bir patolojidir. Hastalarda glottik yetersizliği giderebilmek için günümüzde sıklıkla uygulanan yöntem enjeksiyon laringoplasti olup bu yöntemde en sık kullanılan materyal hyalüronik asit olmakla beraber çok sayıda biyouyumlu materyaller denenmiştir. Çalışmamızda, etki süresi hyalüronik asitten daha uzun olabilecek yeni bir materyalin ortaya konması amaçlandı. Deneyimizde her grupta 10'ar adet olmak üzere toplam 30 tavşan kullanıldı ve sekiz haftalık takip süresi planlandı. Grup A'ya Hyalüronik asit, Grup B'ye PLGA/Pluronik F127 ve Grup C'ye PLGA/Pluronic F127 ve Fibroblast Büyüme Faktör'ü enjekte edildi. Takip süresinde hayvanlara 1. günde, 1., 4. ve 6. haftalarda endoskopik muayene yapılarak kayıt alındı ve rima açıklıkları ölçüldü. Deney sonunda hayvanlar sakrifiye edilerek total larinjektomi uygulandı, spesmenler patolojiye gönderildi. Histopatolojik incelemeye göre Grup A, Grup B ve Grup C'deki tavşanların tümünün enjeksiyon yapılan kordlarında, kontrol grubu olarak kabul edilen sol vokal kordlarına göre mukozal ve submukozal enflamasyon seviyeleri daha yüksek olarak saptandı ve sonuç istatistiksel anlamlı bulundu. Gruplar arasında ise enjeksiyon yapılan kordlarda mukozal ve submukozal enflamasyon seviyeleri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmedi. Birinci gün ve 1. ay ölçümlerinde en geniş rima açıklığı A grubunda, en dar rima açıklığı C grubunda elde edildi ve elde edilen sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Grupların tümünde en dar rima glottis açıklığı 1. haftada gözlendi. Bu bulguların ışığında PLGA/Pluronik F127 ve PLGA/Pluronik F127+FGF birleşiminin biyouyumlu materyaller olduğu ancak hyalüronik asitten daha uzun etki süresine sahip olmadığı saptandı.

EndoskopiFibroblast büyüme faktörüHistopatoloji+6
Tuğba Dilan Yılmaz Çelik
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik rinosinüzitli hastalarda endoskopik sinüs cerrahisi sonrası orta kulaktaki değişimin geniş band timpanometri ile değerlendirilmesi ve klasik timpanometri sonuçlarıyla karşılaştırılması

Kronik rinosinüzit hastalarında orta kulaktaki değişimler ve buna bağlı oluşan semptomlar üzerine çok sayıda çalışma bulunurken bunlar daha çok semptom skorlamaları ve klasik 226 Hz timpanometri üzerinden ilerleyen araştırmalardır.Bu nedenle kronik rinosinüzit hastalarındaki orta kulak değişimlerin,endoskopik sinüs cerrahisi sonrası orta kulakta görülen düzelmenin geniş band timpanometri ile değerilmesi ön görüldü.Bu çalışmayı oluştururken,geniş band timpanometri cihazıyla yapılan ölçümlerin 226 Hz timpanometriye göre,orta kulaktaki değişimleri göstermedeki üstünlüğünü ortaya koyan bir çok araştırmadan yola çıkıldı.Nazal polipli ve polipsiz endoskopik sinus cerrahisi endikasyonu konulan toplam 78 hastaya operasyondan bir gün önce ve operasyon sonrası her iki kulağa da ayrı ayrı geniş band timpanometri ve klasik timpanometri ile ölçümler yapıldı.Aynı şekilde kontrol grubu olarak seçilen sağlıklı 50 hastaya da aynı testler yapıldı. Ayrıca her hastaya operasyon öncesi rutin çekilen bilgisayarlı tomografi ile Lund Mackay ve Meltzer polip skorlamaları yapıldı. Sonuç olarak hastalar %89 gibi yüksek oranda tip A eğrisine sahip olmasına rağmen özellikle ortam basıncında bakılan absorbans değerlerinde 226-4000 Hz arasında kontrol grubuna göre anlamlı absorbans farkı izlendi.Operasyon sonrası da hastalarda ortam basıncında benzer frekanslarda anlamlı absorbans düzelmeleri gözlendi.

Akustik impedans testleriOtitis media-efüzyonluTimpanometri
Şevket Onur Yolalan
Eskişehir Osmangazi University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Adenoid hipertrofisinin maksillofasiyal gelişim üzerine etkilerinin objektif fotoğrafik analizlerle araştırılması

Adenoid hipertrofisi ve bunun neden olduğu kronik ağız solunumuna bağlı olarak yüz iskeletinde ve dental arkta meydana gelen deformiteler iyi bilinen bir konudur. Konuyla ilgili yapılan çalışmaların çoğu sefalografik analizlere dayandırılmaktadır. Çalışmamızda değişik derecelerde adenoid hipertrofisi olan 4-12 yaş arası 97 hasta (48 erkek, 49 kız ) ve adenoid vejetasyonu olmayan 4-12 yaş arası 90 sağlam (54 erkek ,36 kız ) toplam 187 çocuk çalışmaya alınmıştır. Olguların, anamnez, endoskopiyi de içeren fizik muayene ve standardize klinik fotoğrafları alındı. Her olgu için alınan ön ve profil standardize klinik fotoğraflar üzerinde 16 mesafe ve 8 açı ölçümü yapıldı.Klinik fotoğraflar üzerindeki lineer ve açısal ölçümler adenoidi olan grupla olmayan grup karşılaştırıldığında adenoidi olan grupta nasion-tip (nasion-tip arası mesafe), nasion-subnasale (nasion subnasale arası mesafe) mesafeleri ve tragion-angulus mandibula- gnathion (üst goniak) arası açı, nasion-angulus mandibula ve gnathion (alt goniak açı) arası açı, frankfort horizontak çizgisi-gnathion-angulus mandibula arası açıların istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığını gösterdi. Ayrıca adenoidi olan ve olmayan kontrol grubu karşılaştırıldığında tragion-nasion-pogonion arası açının adenoidi olan grupta önemli derecede daraldığını gösterdi. Sonuçlar literatürde yapılmış sefalometrik çalışmalarla paraleldi. Gruplar arasında yaş ve cinsiyet yönünden fark mevcut değildi.Çalışmaya alınan çocuklar horlama, uyku apne, gündüz uykululuk hali, okul performansı, ağzı açık uyuma, ebeveynlerde sigara içiciliği ve huzursuz uyku açısından sorgulandı. İki grup bu şikayetlere sahip olma ve olmamaya göre karşılaştırıldı.Adenoidi olan grup, adenoidi olmayanlarla karşılaştırıldığında adenoidi olan grupta horlama, uyku apne, gündüz uykululuk hali, huzursuz uyku, ebeveynlerde sigara içiciliği ve düşük okul performansı oranı istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek idi.Bu çalışmanın amacı fotoğraflar üzerinde yapılan analizlerle bu tanımlanan iskelet deformitelerinin, yumuşak doku mihenk noktaları baz alarak yapılan mesafe ve açı ölçümlerine yansıyıp yansımadığının araştırılmasıdır.Sonuç olarak analizler istatistiksel olarak anlamlı derecede yüzün orta 1/3 kısmının uzadığını, ön yüz yüksekliğinin arttığını ve arka yüz yüksekliğinin azaldığını ve ayrıca kraniomandibuler plan açısında artış olduğunu ve kontrol grubu ile kıyaslandığında artmış adenoid miktarına bağlı olarak geriye pozisyonlanmış bir mandibulayı göstermiştir.Anahtar sözcükler: Adenoid vejetasyon, ağız solunumu, sefalometri, fotoğrafik analiz, fasiyal mofoloji, dental morfoloji.

AdenoidlerAğızdan soluk almaHipertrofi+3
Çiğdem Fırat Koca
İnönü University
2011
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Burun tamponunun kalış süresine bağlı olarak oluşan mukozal değişikliklerin histopatolojik olarak değerlendirilmesi (deneysel çalışma)

Giriş-Amaç: Bu deneysel çalışmada tavşanların burnuna yerleştirilen tamponların kalış süresi ile dokuda oluşacak histopatolojik değişikliklerin saptanması ve böylece nazal tamponun kalış süresi ile olası perforasyon arasında bağlantı olup olmadığının araştırılması planlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Toplam 28 tavşan randomize seçilerek yedişer tavşandan oluşan dört grup oluşturuldu. Kontrol grubu olan grup A için tampon uygulanmadı. Anestezi sağlandıktan sonra iki taraflı uygun büyüklükte hazırlanan silikon nazal splint kullanılarak burun tamponu uygulandıp 4/0 ipek ile sütüre edildikten sonra B grubunda 5, C grubunda 10 ve D grubunda ise 15 gün süreyle tampon burunlarında tutuldu. Grup A da hemen, diğer gruplar için ise belirlenen bekleme süreleri sonunda tekrar anestezi uygulanarak tamponlar çıkartıldıktan sonra kolümelladan yaklaşık 1 cm uzaklığından nazal septal mukozadan 0,5x0,5 cm ebadında biyopsiler alındı.Bulgular: Kontrol grubunda (A) normal histolojik görünüm mevcuttu. B,C ve D grubunda A grubuna göre histomorfolojik bulguların şiddeti açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlılık mevcuttu (p <0.005). Tamponun kalış süresi uzadıkça inflamasyonun şiddeti de artış gösteriyordu. B ile C grubu arasında istatistiksel olarak anlamlılık mevcut değildi (p > 0.005). B ile D grubu ve C ile D grubu arasında istatistiksel olarak anlamlılık mevcuttu (p<0.005). Mukozal ülserasyon da inflamasyona benzer şekilde nazal tamponun en uzun kaldığı 15 günde en fazla olup 2 olguda ise makroskopik perforasyon gelişmişti. Histopatolojik incelemede 5 günde tamponu alınanların beşinde mukoaza hafif inflamasyon diğer ikisinde submukozaya uzanan orta derecede inflmasyon saptandı.10. gün tampon alınanların iki tanesinde mukozayı tutan hafif inflamasyon gözlenirken beşinde mukoza ve submukozayı da tutan orta derecede inflamasyon görülmüştür. Tamponların 15. gün alındığı deneklerde ise iki makroskopik perforasyon görülmüş, histopatolojik incelemede ise bir hayvanda mukoza ve submukozayı tutan orta şiddetinde inflamasyon saptanırken diğer dört denekte submukozaya uzanan şiddetli inflamasyon bulguları, iki hayvanda da perforasyonla seyreden şiddetli enflamasyon görüldü.Sonuç: Tüm bu veriler bir arada değerlendirildiğinde nazal tamponların kalış süreleri uzadıkca nazal mukozada inflamasyonun artmasına ve bunun nazal mukozada geri dönüşümsüz harabiyetler ortaya çıkarabileceği görüşündeyiz. Ayrıca septoplasti operasyonlarından sonra gelişebilecek septal perforasyonlar ile burun tamponunun kalış süresi arasında ilişki olabileceği düşünülebilir. Bu konuda klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.Anhtar kelimeler: Septum perforasyonu, septoplasti, burun tamponlanması

BurunCerrahiCerrahi tedavi+4
Mehmet Tan
İnönü University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel miringoskleroz modelinde astaksantin'in koruyucu etkisi

Miringoskleroz, timpanosklerozun en yaygın türü olup temel özelliği timpanik membranın lamina propriasındaki kollajen yapısının hyalin dejenerasyonu ve kalsifikasyonudur. Genellikle asemptomatik olan miringosklerozda işitme kaybına neden olan büyük sklerotik plaklar görülebilmektedir. Bu çalışmanın amacı deneysel olarak oluşturulan miringosklerozun gelişimi üzerine astaksantinin etkinliğini değerlendirmektir. Çalışmaya dâhil edilen 49 Sprague Dawley rat, her biri rastgele seçilen yedi denekten oluşan yedi gruba ayrıldı. A grubunda yedi ratın 14 timpanik membranına (TM) miringotomi yapıldıktan sonra herhangi bir işlem yapılmadı. Topikal uygulama grupları olan B1, B2, B3 gruplarında her bir gruptaki yedi ratın 14 TM'sine miringotomi yapıldı. Daha sonra sırasıyla 0.2 ml zeytinyağı, 0.2 ml zeytinyağında çözülmüş 15 mg/kg astaksantin ve 0.2 ml zeytinyağında çözülmüş olan 30 mg/kg astaksantin ile ıslatılmış jelfoam parçası dış kulak yolu (DKY)'ndan TM üzerine konuldu. Ardından tedavi süresi yedi güne tamamlanacak şekilde sırasıyla günde bir kez 0.2 ml zeytiyağı, 0.2 ml zeytinyağında çözülmüş olan 15 mg/kg astaksantin ve 0.2 ml zeytinyağında çözülmüş olan 30 mg/kg astaksantin dış kulak yoluna damlatıldı. Oral uygulama grupları olan C1, C2, C3 gruplarında her bir gruptaki yedi ratın 14 TM'sine miringotomi yapıldı. Daha sonra gruplara sırasıyla oral gavaj yoluyla 0.5 ml zeytinyağı, 0.5 ml zeytinyağında çözülmüş 15 mg/kg astaksantin ve 0.5 ml zeytinyağında çözülmüş 30 mg/kg astaksantin uygulandı. Bu uygulamalar her gün aynı saatte günde bir defa olacak şekilde yedi gün boyunca tekrarlandı. Çalışma sürecinde B1 grubunda bir ratın ölmesi nedeniyle iki timpanik membran çalışmaya dâhil edilmedi. Miringotomi yapıldıktan 14 gün sonra otomikroskopik olarak miringoskleroz değerlendirmesi yapıldı. Daha sonra dekapite edilen ratların temporal kemik bullaları çıkarılarak histopatolojik ve immünohistokimyasal olarak inflamasyon, kollajen-IV birikimi, TM kalınlığı ve skleroz skoru açısından incelendi. Sonuçlar değerlendirildiğinde C2 ve C3 gruplarında TM kalınlık artışı, inflamasyon skoru artışı ve skleroz skoru artışında istatistiksel olarak anlamlı azalma tespit edilmiştir. Bu da astaksantinin oral yolla 15 mg/kg/gün ve 30/mg/kg/gün şeklinde yedi gün uygulandığında miringoskleroz oluşumunu oldukça etkili bir şekilde önlediğini ortaya koymaktadır. Topikal yolla astaksantin uygulanan gruplarda da bahsedilen parametrelerde azalma olsa da istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmedi. Sonuç olarak güçlü bir antioksidan olan astaksantin miringosklerozun oluşumunun önlenmesinde oldukça etkilidir. Astaksantin; farklı doz ve uygulama şekli ve farklı deney gruplarında yapılacak ek çalışmalarla rutin klinik uygulamalarda yerini alan bir ajan haline gelecektir. Anahtar kelimeler: Miringotomi, astaksantin, miringoskleroz

Emrah İpek
Fırat University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dil skuamöz kanser hücre kültürlerinde erastinin radyosensitivite üzerine etkisi

Dil skuamöz hücreli karsinomu (DSHK) en sık görülen oral kavite tümörüdür. Erastin, demire bağlı hücre ölüm şekli olan ferroptozis aktivatörüdür. Bu etkisini GPX4, VDAC ve p53 aracılığıyla sağlamaktadır. Erastin ferroptozis aktivasyonu yanında radyosensitiv etki gösterdiği bilinen bir moleküldür. Çalışmamız tüm bu bilgiler ışığında DSHK tedavisinde radyoterapi ile birlikte erastin kombinasyonunun etkinliğini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. DSHK hücre kültürü olan SCC-9 uygun besiyerinde çoğaltıldı. Hücre kültürü; Kontrol grubu, sadece erastin verilen grup, 2 Gy radyoterapi verilen grup, 6 Gy radyoterapi verilen grup, erastin+2 Gy radyoterapi verilen grup, erastin+6 Gy radyoterapi verilen grup olmak üzere 6 gruba ayrıldı. Gruplara erastin ve radyoterapi tedavileri uygulandıktan 72 saat sonra hücre canlılık analizi yapılmak üzere her grubun bulunduğu flaska MTS solüsyonu eklendi ve hücre canlılık analizi (IC50) yapıldı. Ayrıca tüm grupların VDAC, GPX4, P53 mRNA expresyon seviyeleri belirlendi. Çalışmamızda erastin grubu ve kontrol grubu karşılaştırıldığında erastin verilen grupta hücre canlılığı anlamlı ölçüde azalmıştır. 2 Gy ve erastin+2 Gy grubu karşılaştırıldığında anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir. 6 Gy ve erastin+6 Gy grubu karşılaştırıldığına kombine tedavi verilen grupta hücre canlılığı anlamlı ölçüde azalmıştır. VDAC, GPX4, p53 mRNA ekspresyonları açısından karşılaştırıldığında erastin ve kontrol grubu arasında anlamlı farklılık gözlenmiştir. Çalışmamız erastinin DSHK'nda ferroptozis aktivasyonuyla kanser hücre canlığını azaltabileceğini ve radyosensitiv etki gösterdiğini göstermiştir. Ayrıca çalışmamız erastinin VDAC, p53 ve GPX4 aracılığıyla etki gösterdiği bilgisini desteklemektedir. Erastin 6 Gy radyasyon tedavisinde daha fazla radyosensitiv etki göstermiştir. Bu durum radyoterapi dozu arttıkça radyosensitiv etkinliğin arttığını göstermiştir. Çalışmamız DSHK tedavisinde erastin+radyoterapi tedavisinin yeni bir tedavi yöntemi olabileceği düşüncesine ışık tutmaktadır. Anahtar Kelimeler: Dil kanseri, Erastin, Radyoterapi, Ferroptozis

Derda Limoncuoğlu
Fırat University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Metastatik papiller tiroid kanserlerinde asprosin, speksin ve suprabasin'in rolü

Tüm kanserlerin yaklaşık %1'ini tiroid kanserleri oluşturmaktadır. Tiroid kanserlerine bağlı mortalite milyonda yaklaşık 6-8 civarındadır. Çalışmamızda glikoz ve lipit metabolizmasında etkili olan asprosin ve speksin molekülü ile tümör anjiyogenezinde etkili olan suprabasin molekülünün doku kesitlerinde immünohistokimyasal olarak değerlendirilip, bu moleküllerin papiller tiroid karsinomunun takibindeki rolününe, servikal lenf nodu metastazı olan ve olmayan papiller tiroid karsinomunda (PTK) farklılık gösterip göstermeyeceğine bakıldı. Fırat Üniversitesi Hastanesi Kulak Burun ve Boğaz Kliniğinde multinodüler guatr (MNG) ve papiller tiroid karsinomu (PTK) nedeniyle opere edilen hastalar çalışmaya alındı. Çalışma her grupta en az 20 hasta olacak şekilde dört gruptan oluşmaktadır. Grup 1 (Kontrol grubu): Normal tiroid dokusu; Grup 2 (MNG grubu): Nodüler guatr dokusu; Grup 3a (Metastaz olmayan PTK grubu): Papiller tiroid karsinom olup servikal lenf nodu metastazı olmayan hastalar; Grup 3b (Metastazlı PTK grubu): Papiller tiroid karsinomu ve servikal lenf nodu metastazı olan hastalardan oluşmaktadır. Çalışmamızda 80 hastaya ait parafin bloklarda 4-6 mm kalınlığında kesitler polilizinli lamlara alındı. Tüm dokulara asprosin, speksin ve suprabasin primer antikoru uygulandı. Dokulardaki immünreaktivite düzeyi Leica DM500 mikroskobu ile değerlendirildi. Çalışmamızda histoskor = yaygınlık x şiddet olarak değerlendirildi. Tüm gruplara asprosin, speksin ve suprabasin boyanma düzeyleri açısından bakıldığında metastaz olmayan PTK ve metastatik PTK gruplarının boyanma düzeyi; kontrol ve nodüler guatr gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulundu (p=0.001). Kontrol ve nodüler guatr gruplarının kendi arasındaki karşılaştırmada anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>0.05). Asprosin ve speksin boyanma düzeyleri, metastatik olmayan PTK ve metastazlı PTK grupları arasında anlamlı bir farklılık göstermedi (p>0.05). Metastazlı PTK grubunun suprabasin boyanma düzeyleri, metastatik olmayan PTK grubundan anlamlı şekilde yüksek bulundu (p<0.05). Bununla birlikte suprabasin immünreaktivitesi tümör boyutu, ekstratiroidal invazyon ve nüks ile pozitif yönde bir artış gösterdi (p<0.05). Asprosin, speksin ve suprabasin immunreaktivitesinin, papiller tiroid karsinomu tanısında ve takibinde kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Suprabasin ise metastatik PTK konusunda yönlendirici bilgi verebilir. Bu konuda daha geniş vaka serilerinde yapılacak olan çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Güldane Arpağ
Fırat University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sisplatin ototoksisitesi üzerine ghrelinin etkisi

Bu çalışmanın amacı, sisplatinin yan etiklerinden biri olan ototoksisiteye karşı ghrelinin koruyucu etkisini araştırmaktır. Çalışma ağırlıkları 225–300 gr arasında değişen sağlıklı erişkin 24 erkek Sprague Dawley cinsi sıçan üzerinde gerçekleştirilmiştir. Sıçanlar 6'şarlı rastgele 4 gruba ayrılmıştır. Grup 1 (Kontrol) intraperitoneal (ip) saline solüsyonu 1 ml/gün dozunda yedi gün süre; Grup 2 (Sisplatin) ip sisplatin iki gün süreyle 10 mg/kg'lık dozlarla toplamda 20 mg/kg kümülatif doza erişilerek; Grup 3 (G40) ip sisplatin iki gün süreyle 10 mg/kg'lık dozlarla toplamda 20 mg/kg ve ek olarak ip Ghrelin 40 μg/kg yedi gün süreyle; Grup 4 (G80) ip sisplatin iki gün süreyle 10 mg/kg'lık dozlarla toplamda 20 mg/kg ve ek olarak ip Ghrelin 80 μg/kg yedi gün süreyle uygulandı. Çalışma öncesi tüm sıçanlara DPOAE ve ABR yapıldı. Çalışmanın 4. gününde tüm sıçanlara DPOAE ve ABR yapıldıktan sonra tüm gruplardaki sıçanların yarısı serum örnekleri alındıktan sonra dekapite edilerek kokleaları immünohistokimyasal inceleme için çıkarıldı. Ardından kalan sıçanlara 8. gün aynı işlemler yapılmıştır. Yapılan DPOAE test sonucuna göre tüm sıçanların 0. gün DPOAE test sonuçları benzerdi. 4. ve 8. gün bakılan DPOAE testinde her iki kulakta grup 2'nin SNR değerlerinde anlamı bir düşüklük gözlenmiştir. Çalışmanın 4. ve 8. gününde sağ kulakta grup 3 ve grup 4'te 552, 728, 1270, 2207, 6694 Hz frekanslarda, sol kulakta ise 552, 728, 2207, 6694, 8838 Hz frekanslarda anlamlı bir SNR düşüşü gözlenmemiştir. ABR testinde ise çalışmanın 4. gününde grup 2 ile grup 3 ve 4 karşılaştırıldığında V. dalga latanslarındaki uzama istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık izlenmezken 8. günde karşılaştırılma yapıldığında grup 3 ve grup 4 grubunda V. dalga latanslarındaki uzamada istatistiksel olarak anlamlı bir azalma saptanmıştır. Biyokimyasal bulgulara bakıldığında ise çalışmanın 4. ve 8. gününde grup 2 de serum TOS değerleri artmış, grup 3 ve grup 4'te ise TAS değerleri artmış olarak bulunmuştur. Çalışmamızdaki bulgulara göre çalışma öncesi döneme göre kıyaslandığında grup 2, grup 3 ve grup 4'te sisplatin ototoksisitesi olduğu fakat grup 3 ve grup 4'te bu etkilerin diğer gruplara göre daha az olduğu gözlemlenmiştir. Bu bulgulara göre sisplatin ototoksisitesinden korunmada ghrelinin kullanılabileceğini düşünmekteyiz.

Ömer Korkmazyürek
Fırat University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sulindak'in farinks ve larinks kanser hücrelerinde hücre canliliği ve hücre siklusu üzerindeki etkileri

Amaç:Çalışmamızın amacı, sulindak'ın larinks ve farinks kanser hücre hatlarındaki hücre canlılığı, hücre siklusu ve anjiogenez üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Materyal metod:Farinks kanseri hücre hattı (FaDu) ve larinks kanser hücre hattı (Detroit 562) besiyeri ortamında ve 37 oC, %5 CO2'lik inkübatörde inkübe edilerek çoğaltılarak pasajlandı. IC50 deneyleri ile çalışmada kullanılacak sulindak dozu 200 µM bulundu. Hücre canlılığı ve sayımı için her bir tüpe 1x105 hücre aktarıldı. 50 μl'lik hücre süspansiyonuna 450 μl MUSE Count Viability Reagent ilave edilerek dilüe edilmiş boyanma örneği hazırlandı ve MUSE cihazında ölçümler yapıldı. Hücre siklusunu değerlendirmek için her bir tüpe 1x105 hücre aktarıldı. Tüplere %70'lik etanol eklenerek-20 derecede 3 saat inkübe edildi. Santrifüjleme sonrsında 200 μl MUSE Cell Cycle Reagent eklendi ve oda sıcaklığında 30 dk karanlıkta inkübe edilerek MUSE cihazında ölçümleri yapıldı. İmmünhistokimyasal analiz için hücreler 24'lük well plate üzerine ekildi ve sonrasında ilaçlar eklendi.%4'lük paraformaldehit ile 20 dakika oda sıcaklığında fikse edildikten sonra yıkama ve inkubasyon işlemlerinden geçirildi. VEGFR antikorları ekilerek 3,3 diaminobenzidin ile boyanma durumularına bakıldı. Western blot ile de ADAMTS1 antikorlarına bakıldı. Sonuç:Sulindak kullanımı sonrası hem larinks kanseri hücrelerinde (Detroit 562) hem de farinks kanseri hücrelerinde (Fadu) hücre canlılığında azalma görüldü. Sulindak kullanımı sonrası, larinks kanseri hücrelerinde hücre siklusunun G0/G1 fazında duraksadığı, farinks kanseri hücrelerinde ise hücre siklusunun G2/M fazında duraksadığı görüldü. Bu bulgular sulindakın larinks ve farinks kanserihücrelerinde bölünme öncesi fazlarda hücreyi beklettiği ve hücrelerin mitoza geçişini yavaşlattığını gösterdi. Sulindakın, larinks ve farinks kanser hücrelerinde immunhistokimayada VEGF'yi artırdığını, western blotta ise ADAMTS1 düzeylerini azaltmış olduğu bulunduk. Bu veriler de bize sulindakın anjiogenezi artırdığını göstermektedir. Sulindak kullanımı sonucunda larinks ve farinks kanserlerinin tedavisinde olumlu sonuçlar elde edilebileceği çalışmamızda gösterilmektedir. Sulindak ve/veya diğer NSAII 'leri inceleyen daha ileri çalışmalarla bulgularımız desteklenmelidir. Anahtar kelimeler: Sulindak, Hücre siklusu, Hücre canlılığı, Anjiogenez, larinks kanseri, farinks kanseri

Anjiyogenez inhibitörleriFarenks neoplazmlarıHücre döngüsü+3
Fatih Ağdaş
Aydın Adnan Menderes University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Nazal polipli kronik rinosinüzit hastalarinda prognostik faktörlerin retrospektif olarak incelenmesi

Çalışmamızda, revizyon ve primer endoskopik sinüs cerrahisi (ESC) yapılan kronik rinosinüzit (KRS) hastaları arasındaki klinik, radyolojik ve hematolojik farklılıkları bulmayı amaçladık. Rekürrenslerin daha sık görüldüğü astım, aspirin duyarlılığı ve atopinin revizyon ESC'ye olan etkisini bulmayı amaçladık. Ayrıca paranazal sinüs bilgisayarlı tomografi (PNBT) bulgularını değerlendirerek hastalığın şiddetini, önceki ameliyatta yapılanları ve gelişen komplikasyonları tespit etmeyi amaçladık. Retrospektif yapılan klinik veri taramasında, nazal polip (NP) tanısı ile tedavi edilen 204 hasta dosyası değerlendirildi. Bu çalışmada 2008-2019 yılları arasında kliniğimizde nazal polipozis nedeniyle 108 primer ESC ve 96 revizyon ESC yapılan KRS hastalarını karşılaştırdık. Hastaların dosyaları incelenerek; cinsiyeti, yaşı, ameliyat sayısı, astım varlığı, aspirin duyarlılığı, ek sistemik hastalığı, preop ve postop endoskopi bulguları, cilt prick testi sonuçları, kan eozinofil düzeyi ve preop PNBT bulguları tespit edildi. Ayrıca revizyon ESC grubunda preop PNBT incelenerek; cerrahi başarısızlıklar ve komplikasyonlar tespit edildi. Bizim çalışmamızda astımı (p=0,07), aspirin duyarlılığı (p=0,038), cilt prick testi pozitifliği (p=0,016) ve Samter triadı (p=0,016) olan hastalar revizyon ESC için riskli hastalar olarak tespit edildi. Ayrıca revizyon ESC grubunda hastalık daha şiddetliydi. Preop endoskopik polip evresi (p=0,003), Lund-Mackay BT skoru (p=0,001), daha yüksekti. Cinsiyet, kan eozinofil düzeyi ve osteitte ise istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Poliplerin nüks etmesinde cerrah tecrübesinin etkisine baktığımızda da anlamlı farklılık saptanmadı. Revizyon ESC grubunun preop PNBT'leri incelendiğinde çoğunlukla açılmayan hücreler olduğu ve orta konkanın lateralize olduğu izlendi. Sonuç olarak NP hastasının komorbid hastalıkları iyi tanımlanmalı ve bunlara yönelik tedavisi yapılmalıdır. Ayrıca ameliyat başarısızlıklarını engellemek için preop PNBT'ler iyi incelenmelidir. Cerrahi tedavi, kurallara uygun olarak detaylı ve titizlikle yapılmalıdır.

AspirinAstımBurun hastalıkları+7
Turgut Çevik
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sisplatinin neden olduğu iç kulak hasarını önlemede intraperitoneal resveratrolün (trans-3,4'5,-trihidroksisitilben) koruyucu etkinliği

Ototoksisite çeşitli terapötik ajanlar ve kimyasal maddelerle karşılaşma sonucu koklear ve vestibüler organda ortaya çıkan hasarlanmaya verilen genel bir isimdir. İç kulağın çeşitli kimyasal maddelere karşı duyarlılığı yüzyıllardan beri bilinmektedir ve günümüzde de ototoksisite, işitme kaybı ve denge bozukluğuna yol açan önemli bir nedendir. İnsan ve hayvan çalışmalarında sisplatinin stria vaskülaris ve Korti organında değişikliklere neden olduğu gösterilmiştir. İlk etki kokleanın bazal kıvrımındaki DTH'dedir ve ilerleyici olarak daha apikaldekiler ve İTH etkilenir. Sisplatin özellikle koklea içerisinde reaktif oksijen türevlerinin oluşumunu artırır. Serbest radikal oluşumu intraselüler glutatyon seviyelerinin azalması ve böylece antioksidan enzim aktivitesindeki değişiklikler sonucu oluşur. Antioksidan defans sistemindeki bozukluk lipit peroksidasyonunda artışa neden olur ve böylece tüylü hücreler, destek hücreleri, stria vaskülaris ve adituar sinirlerde apopitozise yol açar . Ototoksitite için odyolojik monitorizasyon ve mümkünse ototoksisiteye neden olan ilacın kesilmesi en temel yaklaşımdır. Birçok çalışmada sisplatin kaynaklı ototoksititeyi engellemek için çeşitli kemoprotektif ajanlar kullanılmıştır. Ancak üzerinde görüş birliğine varılmış ideal bir ilaç henüz bulunmamaktadır. S.B. Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi 1. Kulak Burun Boğaz Kliniği ve Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Ana Bilim Dalı Deney Hayvanları Laboratuvarında 25 Mayıs – 25 Haziran 2011 tarihleri arasında gerçekleştirilen çalışmamızda ototoksisite oluşturduğumuz ratlarda intraperitoneal yoldan uyguladığımız resveratrolün ototoksisite sonucu ortaya çıkan ABR ve eşik dB değerlerine etkisini, kontrol grubu ile karşılaştırdık. Resveratrolün, sisplatin bağımlı ototoksisiteyi dolaylı olarak yansıtan ABR1,ABR4, ABR1-4 intervali ve eşik dB değerlerindeki bozulmayı istatistiksel olarak anlamlı oranda iyileştirdiğini saptadık.

Gökçe Şimşek
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hipofarenks kanserlerinde primer cerrahi ve kemoradyoterapi ve kurtarma cerrahisinin onkolojik ve fonksiyonel sonuçlarının karşılaştırılması

Çalışmanın amacı; hipofarenks kanserinde primer kemoradyoterapi (KRT) ve primer cerrahi ve kurtarma cerrahisi uygulanmış hastaların onkolojik ve fonksiyonel sonuçlarının karşılaştırılmasıdır. Retrospektif olarak incelenen, toplamda 69 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastalardan 38'i primer KRT grubu, 19'u primer cerrahi grubu ve 12'si kurtarma cerrahisi grubu olarak ayrıldı. Primer KRT grubu 38 hasta ile primer cerrahi grubundaki 19 hastanın tamamı birlikte analiz edildi. Primer cerrahi grubunda 13 hastaya flep ile rekonstrüksiyon uygulanmış olduğu tespit edildi ve primer cerrahi grubundaki rekonstrüksiyon uygulanmış 13 hasta ile flep ile rekonstrüksiyon uygulanmış kurtarma cerrahisi grubundaki 12 hasta ayrıca değerlendirildi. Primer KRT (38 hasta) ve primer cerrahi grupları (19 hasta) arasında hastalıksız sağkalım (p=0,293) ve genel sağkalım (p=0,323) açısından istatistiki anlamlı farklılık bulunmadı. Lenf nodu metastazı hastalıksız sağkalım açısından önemli prognostik faktör olarak saptandı (p=0,025). Flep ile rekonstrüksiyon uygulanmış kurtarma cerrahisi grubu (12 hasta) ve flep ile rekonstrüksiyon uygulanmış primer cerrahi grubu (13 hasta) arasında komplikasyon oranları açısından istatistiki anlamlı farklılık bulunmadı (p=0,202). Genel sağkalım açısından gruplar arasında istatistiki anlamlı farklılık saptanmadı (p=0,060). Hastalıksız sağkalım açısından ise; kurtarma cerrahisi grubunda istatistiki anlamlı olarak daha düşük bulundu (p=0,036). Primer küratif tedavi olarak KRT ve cerrahi arasında sağkalım açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Primer cerrahi ve kurtarma cerrahisi grupları arasında komplikasyon oranları açısından anlamlı farklılık saptanmadı. Kurtarma cerrahisinin sağkalıma katkısının oldukça düşük olduğu saptandı.

Cerrahi-kulak-burun-boğazFarenks neoplazmlarıHipofarenks+4
Hüseyin Barkın Yavuz
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00
DoktoraAçık ErişimTR

Hipotiroidi süresinin işitme üzerine etkisinin deneysel hayvan modeliyle araştırılması

AMAÇ: Konjenital hipotiroidizmin işitme fonksiyonunu etkilediği iyi bilinmektedir. Fakat akkiz hipotiroidi ve işitme fonksiyonu arasındaki ilişkiyi ortaya koyan yeterli bilgi yoktur. Bunun yanında hipotirodi süresinin işitme üzerine etkisiyle ilgili yeterli veri bulunmamaktadır. Bizim çalışmamızın amacı deneysel hayvan modeli kullanarak oluşturulan hipotiroidi süresinin işitme fonksiyonu üzerine etkisini incelemektir. GEREÇ ve YÖNTEM: Kontrol, 15, 30 ve 45 günlük hipotiroidi olmak üzere 4 grup çalışmaya dahil edildi. Her grupta 8 hayvan mevcuttu. Denek gruplarına günlük intraperitoneal yoldan 10 mg/kg dozunda PTU verildi. Tüm gruplara deney öncesinde ve denek grubundaki hayvanlara da 15, 30 ve 45 günün sonunda OAE ve ABR ölçümleri yapıldı. Hayvanların T4 ve TSH düzeylerinin değerlendirilmesi için dekapitasyon öncesi intrakardiak kan örnekleri alındı. Dekapitasyonu takiben hayvanların temporal kemikleri disseke edilerek kokleaları çıkartıldı. Kokleaların dış tüylü hücre, stria vaskülaris ve spiral ganglion yapılarındaki değişimler histopatolojik değerlendirme ile skorlandı. BULGULAR: Klik uyaranla yapılan ABR incelemesi sonuçlarına göre 15, 30 ve 45 günlük hipotiroidi gruplarında eşik değerinin deney sonrasında öncesine göre yükseldiği latans değerlerinin uzadığı bulundu (p<0.05). Gruplar arası karşılaştırma sonuçlarında; ABR eşik değerlerinde anlamlı farklılık izlenmezken, latans değerlerinde tüm gruplar arasında farklılık mevcuttu (p<0.05). OAE sonuçlarına göre SNR değerlerinde 15 günlük hipotiroidi grubunda 2002 Hz ve üstü frekans değerlerinde, 30 günlük grupta ise 2380-5652 Hz aralığında anlamlı düşme tespit edildi (p<0.05). Histopatolojik değerlendirme sonuçları; dış tüylü hücre, stria vaskülaris ve spiral ganglion skorlarının her üç grupla kontrol grubu arasında anlamlı düzeyde farklı olduğunu gösterdi (p<0,05). SONUÇ: Deneysel hipotiroidi oluşturulan hayvan modelinde hipotiroidinin ABR'de eşik ve latansı; OAE'da SNR'ı etkilendiği tepit edilmiştir. Histopatolojik değerlendirme sonuçları da hipotiroidi sonucunda kokleada dış tüylü hücre, stria vaskülaris ve spiral ganglionun etkilendiğini ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, hipotiroidi süresinin uzaması ABR' de eşiği değiştirmezken; latansı uzatmıştır. Çalışmamızın sonuçları hipotiroidinin hem elektrofizyolojik hem de doku düzeyinde iç kulağı olumsuz yönde etkileyerek işitme fonksiyonunu bozduğunu ortaya koymaktadır.

Hayvan deneyleriHipertiroidizmKoklea+4
Arzu Tatlıpınar
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Nazofarenks karsinomu nedeniyle radyoterapi uygulanmış olan hastalarda ses ve işitme özelliklerinin incelenmesi

Bu çalışmada, nazofarenks kanseri nedeniyle radyoterapi uygulanmış hastaların ses ve işitme özelliklerinin saptanması ve normal bireyler ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca elde edilen ses ve işitme bulgularının birbirleri ile ilişkisi değerlendirilmiştir. Çalışmaya 19 – 55 yaş aralığında 40 birey dahil edilmiştir. Nazofarenks karsinomu tedavisi görmüş (radyoterapi veya kemoradyoterapi) 21 birey (tedavi bitişi ile değerlendirme arasında geçen süre 3 – 225 ay) çalışma grubuna, sağlıklı 19 birey kontrol grubuna dahil edilmiştir. Bireyler odyolojik olarak immitansmetri ve saf ses odyometri ile değerlendirilmiştir. Ses değerlendirmeleri; GRBAS ölçeği ve SHE – 10 ölçeği kullanılarak sübjektif olarak, alınan ses kayıtlarının "özelleştirilmiş PRAAT programı" kullanılarak akustik analizi (F0, %jitter, % shimmer, ortalama NHR) ile objektif olarak yapılmıştır. Nazofarenks karsinomu tedavisi görmüş bireylerde GRBAS ve SHE – 10 ile değerlendirilen sübjektif ses kalitesi bulguları kontrol grubundan daha kötüdür (p < 0.05). Objektif değerlendirme bulgularından F0 değerleri kontrol grubundan daha düşüktür, pertürbasyon parametreleri olan jitter ve shimmer değerleri ile gürültü parametresi olan NHR değerleri kontrol grubundan daha yüksektir (p < 0.05). Bu bireylerde saf ses odyometrisi sonucu saptanan hava ve kemik yolu eşikleri ve saf ses ortalamaları kontrol grubundan daha yüksektir (p < 0.05). Ses değerlendirme bulguları ile saf ses odyometrisi bulgularının ilişkisi, normal bireylerde ve nazofarenks karsinomu tedavisi almış bireylerde farklılıklar göstermektedir. Sonuç olarak nazofarenks karsinomu tedavisi nedeniyle, baş ve boyun bölgesine yönelik radyoterapi ve/veya kemoradyoterapi uygulanmış bireylerde hem ses analizi bulguları hem de saf ses odyometri bulguları normal bireylerden daha kötüdür.

Nazofarengeal hastalıklarNazofarengeal neoplazmlarRadyoterapi+4
Arzubetül Duran
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kıkırdak timpanoplasti ve temporal kas fasyası kullanılarak yapılan timpanoplastilerde reperforasyon ve işitme kazançlarının retrospektif karşılaştırılması

Çalışmamızda timpanoplasti operasyonunda en sık kullanılan iki greft meteryali olan temporal fasya ve kıkırdağın, greft tutma başarısı ve işitmeyi düzeltici etkilerinde birbirlerine olan üstünlüklerinin saptanması amaçlanmıştır. Bununla beraber genel başarıya etkileyebilecek cerrah deneyimi ve klinik pratiğinin oluşması gibi konular da incelenmiştir. Çalışmamıza kliniğimizde opere edilen 486 hastaya ait 509 kulak operasyonu dahil edilmiştir. Hastaların operasyon öncesi ve sonrası muayene bulguları ile frekans spesifik ve ortalama odyometri sonuçları kaydedilerek karşılaştırılmıştır. Kliniğimizde 509 timpanoplasti operasyonu üzerinden yapılan çalışmaya göre temporal fasya ve kıkırdak greftleri kullanılan hasta gruplarında, greft tutma başarı oranları sırasyıla %82,4 ve %90,3 bulunmuştur. Her iki hasta grubunda da anlamlı iyileşme saptanmış (her biri için p<0,001) olup birbirleri arasında istatistiksel anlamlı fark bulunamamıştır (p>0,05). İşitmeyi düzeltici etki için ortalama odyometri değerleri kıyaslandığında her iki grupta da anlamlı düzelme sağlanmış (her biri için p<0,001), greftlerin birbirine üstünlüğünün olmadığı anlaşılmıştır (p=0,803). Ayrıca greft tutma oranının deneyim ile doğrudan ilişkili olduğu (p<0,001) sonucuna varılmıştır. Çalışmamızın sonuçlarına göre greft tutma ve işitme düzeltici etkileri açısından temporal fasya ve kıkırdak greftlerin birbirine üstünlüğü olmadığı bulunmuştur. Timpanoplasti operasyonlarında her iki greft meteryali de cerrahın deneyimi ve klinik pratiği doğrultusunda güvenle kullanılabilir.

Cerrahi-kulak-burun-boğazFasyaFrekans+6
Veyis Şener
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Koklear implantasyon uygulanan hastalarda intraoperatrif stapes reflkes testi ile postoperatif geç işitsel uyarılmış potansiyellerin karşılaştırılması

Elektrikle uyarmaElektrofizyolojiKoklea+7
Elif Baysal
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Koklear implant uygulanan pediatrik hastalarda katalaz ve glutatyon peroksidaz enzim gen analizi

İşitme kaybı konjenital anomaliler içinde en sık görülenlerden bir tanesidir. Konjenital işitme kayıplarının %60'ına genetik faktörler neden olmakta ve ileri derecede işitme kayıplarının yarısına yakınının tek bir gen mutasyonuna bağlı olduğu bildirilmektedir. Serbest radikaller dış orbitallerinde paylaşılmamış bir veya daha fazla elektron taşıyan moleküllerdir. Bu özelliklerinden dolayı reaksiyon yetenekleri fazladır. Hücre membranına, lipitlere, proteinlere zarar verebilir ve DNA hasarına yol açabilir. Serbest radikallerin oluşumunu ve bunların meydana getirdiği hasarı önlemek (detoksifikasyon) için vücuttaki savunma sistemlerine antioksidanlar denir. Bu çalışmada koklear implant uygulanan çok ileri dereceli işitme kayıplı pediatrik hastalarda detoksifikasyon enzimlerinden olan katalaz (CAT) genindeki promotor bölgede A/T değişimi ve glutatyon peroksidaz 1 (GPX1) genindeki kodon 200 T/C polimorfizmini araştırmayı hedefledik. Çalışma kapsamında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda Aralık 2011 ile Aralık 2013 arasında ileri derece konjenital sensörinöral işitme kaybı nedeni ile koklear implant takılan 65 tane hasta değerlendirildi. Kontrol grubu olarak yaş ve cinsiyet dağılımı benzerlik gösteren, işitme kaybı olmayan 100 tane sağlıklı gönüllü seçildi. Çalışmada hasta ve kontrol grubu arasında GPX1 geni kodon 200'deki T/C polimorfizmi genotipleri karşılaştırıldı. CC ve CT genotiplerinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (CC / p=0,0978 ve CT / p=0,4825). TT genotipinde ise istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p=0,0421). Hasta ve kontrol grubu CAT promotor bölge A/T, gen polimorfizmi genotipleri açısından karşılaştırıldığında AA, TA ve TT genotiplerinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (AA / p=0,4130 , TA / p=0,1649 ve TT / p=0,0805). Bu bulgulara göre GPX 1 kodon 200'deki TT genotipinin konjenital sensörinal işitme kaybı ile ilişkili olabileceği sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Serbest radikaller, Antioksidan, Polimorfizm, Genotip.

AntioksidanlarGenotipGlütatyon peroksidaz+7
Orhan Tunç
Gaziantep University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tiroidde nodülü olan hastalarda preoperatif muayene ve laboratuvar bulgularının patolojik tanı ile korelasyonu

Tiroid nodülleri tüm dünyada ve ülkemizde yaygın olarak görülmektedir. Tiroid nodüllerinin büyük çoğunluğu benigndir, %5'inden azı ise maligndir. Tiroid nodüllerinde malignite riski düşük olmasına rağmen, tiroid kanserinin erken tanısı sağ kalım oranını artırabilir. Tiroid nodüllerine klinik yaklaşımda rutin olarak kullanılan tiroid fonksiyon testleri, ultrasonografi ve sintigrafi ile önemli bilgiler elde edilmekle birlikte; benign ve malign lezyonların ayrımı kesin olarak yapılamamaktadır. İnce iğne aspirasyon biopsisi (İİAB) diğer tanı yöntemleri ile birlikte değerlendirildiğinde; tiroid nodüllerinin patolojisi hakkında daha doğru bilgiler verdiği için tiroid nodüllerinin değerlendirilmesinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda Eylül 2012 ile Nisan 2014 tarihleri arasında, tiroid bezinde nodül olan ve ameliyat kararı alınan 100 hastanın dosyası retrospektif olarak değerlendirildi. Bu hastaların fizik muayene, laboratuvar, ultrasonografi bulguları ve İİAB sonuçları ile postoperatif patoloji sonuçları karşılaştırıldı. Bu yöntemlerin benign/malign ayırımındaki duyarlılığı ve özgüllüğünü değerlendirildi. Hastaların fizik muayenede saptanan nodül boyutlarıyla malignite arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmış olup nodül boyutu arttıkça malignite oranında azalma gözlendi (p=0.034). Ultrasonografi ile saptanan nodül boyutu ve malignite arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmış olup nodül boyutu arttıkça malignite oranında düşme görüldü (p=0.019). İİAB sonuçlarıyla postoperatif patoloji sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p=0.001). Buna göre İİAB'nin spesifitesi (özgüllüğü) %82,8 olarak, İİAB'nin sensivitesi (duyarlılığı) ise %25,4 olarak tespit edildi. İİAB yüksek sensivite (%65-98) ve spesifiteye (%72-100) sahip olup, çalışmamızda İİAB'nin sensivitesinin düşük tespit edilmesi; İİAB sonuçlarının diğer yöntemlerle birlikte değerlendirildiğinde tanı ve tedavi yönetimi konusunda daha doğru karar verilmesini sağlayacağı sonucuna varıldı.

Biyopsi-iğneCerrahi tedaviNeoplazmlar+7
Nihal Güngör Tunç
Gaziantep University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İşitsel nöropati spektrum bozukluğu olan pediatrik hastalarda koklear implantasyon uygulaması ve sonuçları

Amaç: Çalışmamızın amacı işitsel nöropati spektrum bozukluğu olup koklear implant yapılan çocuklarda işitsel algı gelişimlerini değerlendirmektir. İşitsel nöropati olan hastalarda koklear implantasyon endikasyonları üzerinde literatüre katkı sağlamaktır. İşitsel nöropati etyolojisinde etkili olabilecek olası prenatal ve postnatal patolojileri değerlendirmektir. Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda Ağustos 2012- Ağustos 2016 tarihleri arasında 54 çocuk hastaya koklear implantasyon ameliyatı uygulandı. En az 6 ay koklear implant deneyimi sonrası hastalara 11 adet farklı zorluk düzeyinlerinde olan işitme algı değerlendirme testleri uygulandı. Bu testler (Lıttlears, Lip, Bis4, Bıss12, Cap, Sır, MTP3, MTP6, MTP12, MatrisA1 ve Gasp testleri) 'dir. Bulgular: Yapılan istatistik çalışmamız sonucunda Lip, Bis4, Cap, MTP3, MTP6, MTP12 ve Gasp değerleri ANSD(Auditory Neuropathy Spectrum Disorder ) 'li olmayan grupta istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. LITTLEARS, BISS12, SIR ve MATRISA1 testlerinde istatistiksel anlamlı fark bulunamadı. Sonuç:Çalışmamızda ANSD/KI (Auditory Neuropathy Spectrum Disorder /Koklear İmplantasyon) 'lı çocukların ameliyat sonrası geçen süre SNIK/KI (Sensörinöral işitme kaybı/Koklear İmplantasyon) 'lı çocuklara göre anlamlı derecede yüksek olmasına ve yaş ortalaması dengeli olmasına rağmen yapılan 11 testten 7( Lip, Bis4, Cap, MTP3, MTP6, MTP12 ve Gasp) tanesinde SNIK/KI'lı çocuklara göre anlamlı düşük işitme algı performansı gösterdikleri tespit edilmiştir. Diğer 4 testte (LITTLEARS, BISS12, SIR ve MATRISA1) ise gruplar arasında anlamlı fark bulunamamıştır. Ayrıca hiperbilirübinemi ve prematürite ile ANSD arasında güçlü bir bağlantı olduğu görülmüştür. ANSD olan çocukların aile hikayelerinde de birinci derece akraba evliliği yüksek oranda (%76) görülmüştür. Genel olarak, kullanılan metodolojik değişkenlere rağmen, ANSD / KI çocuklarının çoğunluğunun, işitme algı değerlendirmesinde iyi performans elde ettikleri yani açık bir işitme becerisi elde edebildiklerini gözlemledik. Bununla birlikte ANSD/KI çocuklarının bazılarının da KI dan beklenilen faydayı görmeyeceği, yeterli dil geliştiremeyebileceği de akılda bulundurulmalıdır.

Koklea hastalıklarıKoklear implantlarKoklear implantlar+5
Adem Baltacı
Gaziantep University
2017
00