
183
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Epidural sezaryende standart ve planlanmış ameliyat öncesi hasta eğitiminin anksiyete düzeyine etkisinin değerlendirilmesi
Çalışma, epidural sezaryende standart ve planlanmış ameliyat öncesi hasta eğitiminin anksiyete düzeyine etkisini değerlendirmek amacıyla, randomize kontrollü deneysel olarak planlanmıştır. Araştırmanın örneklemini belirtilen tarihler arasında İstanbul' da özel bir hastaneye başvuran, riskli gebeliği bulunmayan, iletişim kurulabilen ve çalışmaya katılmaya gönüllü olan 61 gebe kadın oluşturmuştur. Servise kabul edilen epidural sezaryen olacak gebelerden ayrım yapılmaksızın onam alınarak tanıtıcı bilgi formu doldurulmuş ve her birine standart hasta eğitimi verilmiştir. Bu gebelerden ilk 30' u ayrım yapılmaksızın kontrol grubuna, sonraki 31' i ise deney grubuna alınmıştır. Kontrol grubundaki gebelere standart hasta eğitimi sonrasında durumluk kaygı ölçeği uygulanmıştır. Deney grubuna alınan gebelere ise kontrol grubundan farklı olarak standart eğitime ek planlanmış hasta eğitimi verilmiş ve sonrasında durumluk kaygı ölçeği uygulanmış, eğitim sonunda eğitim dokümanı kitapçığı verilmiştir. Veriler, istatistik uzmanı tarafından bilgisayarda Statistical Package for Social Sciences for Windows, 21.0 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Elde edilen bulgular %95 güven aralığında %5 anlamlılık düzeyinde değerlendirilmiştir. Araştırma sonucunda grupların, sosyo-demografik ve obstetrik özellikler bakımından benzer olduğu, homojen dağılım gösterdikleri saptanmıştır. Durumluk anksiyete puan ölçeği ortalaması deney grubunda 29,742 iken, kontrol grubunda bu değer 41,767 olarak bulunmuş. İki grup arasında istatistiksel olarak çok ileri düzeyde anlamlı bir fark olduğu belirlenmiştir. Anahtar kelimeler: Sezaryen, epidural anestezi, hemşirelik eğitimi, anksiyete.
Huzurevinde yaşayan yaşlılarda depresyon ve günlük yaşam işlevlerinin değerlendirilmesi
Huzurevinde yaşayan yaşlılarda depresyon ve günlük yaşam işlevlerinin değerlendirilmesi amacıyla tanımlayıcı olarak planlanan ve gerçekleştirilen araştırma, gerekli izinler alınarak 21 Ekim 2013 – 10 Ocak 2014 tarihleri arasında Darülaceze Müessesesinde kalan 176 yaşlı bireyin katılımıyla tamamlandı. Veriler; literatür doğrultusunda araştırmacı tarafından hazırlanan "Bilgi Formu", "Yaşlılar İçin Depresyon Ölçeği" ve "Barthel İndeksi" kullanılarak toplandı. Çalışmada elde edilen verilerin analizi, SPSS for Windows 21.0 lisanslı yazılım programı ile yapıldı. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metotların (Sayı, Yüzde, Ortalama, Standart Sapma) yanı sıra t testi, tek yönlü (One way) Anova testi ve Tukey Post Hoc testi kullanıldı. Sonuçlar %95'lik güven aralığında, anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirildi. Araştırmadan elde edilen bulgularda, huzurevinde yaşayan yaşlıların "Yaşlılar İçin Depresyon Ölçeği" puan ortalaması 12,46±5,99 ve "Barthel İndeksi" puan ortalaması 69,29±32,44 olarak bulundu. Huzurevinde yaşayan yaşlı bireylerin depresyon durumu değerlendirildiğinde; cinsiyeti kadın olan, daha önce hiçbir işte çalışmamış, sağlık düzeyini kötü algılayan, huzurevinde yaşıyor olmaktan orta derecede memnun olan, başka bir seçeneği olsa aile bireyleri ile birlikte yaşamak isteyen, ziyaretine en çok çocukları ve akrabaları gelen, nadiren ziyaret edilen, bir sorunla karşılaştığında ibadet eden, yaşlıların depresyon puan ortalamalarının yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Günlük yaşam işlevlerini değerlendirmek için "Barthel İndeksi" puanlarına bakıldığında; cinsiyeti erkek olan, daha önce bir işte çalışmış ve ayrılmış olan, sağlığını çok iyi algılayan, bir sorunla karşılaştığında kendi başına çözmeye çalışan yaşlıların Barthel İndeksi" puan ortalamalarının yüksek olduğu saptandı (p<0,05). "Yaşlılar İçin Depresyon Ölçeği" puan ortalamaları ile "Barthel İndeksi" puan ortalamaları arasında negatif yönde ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkinin olduğu saptandı (p<0,05). Anahtar Kelimeler: Huzurevi, yaşlı, depresyon, günlük yaşam işlevleri
Elektif cerrahi planlanan hastaların preoperatif dönemdeki kaygı düzeylerinin belirlenmesi
İnsan yaşamında ameliyatlar, sağlığı doğrudan etkilediği için kaygı verici niteliktedir. Kaygı düzeyinin yüksek olması, hastayı ve ameliyatı etkilemektedir. Bu nedenle bu araştırma; İstanbul ilindeki bir özel hastanenin yatan hasta katında, elektif cerrahi işlem uygulanacak hastalarda preoperatif dönemdeki anksiyete düzeyini belirlemek ve bu anksiyete düzeyini etkileyebilecek faktörleri tespit edebilmek amacıyla yapılmıştır. Çalışma tanımlayıcı bir araştırma olup örneklemine; 1 Haziran – 31 Ekim 2013 tarihleri arasında servise yatan, 20-60 yaş aralığındaki elektif cerrahi işlem uygulanacak preoperatif hastalar alınmıştır. Araştırma, çalışmayı gönüllülük ile kabul eden ve araştırma kriterlerine uygun olan 163 hasta ile yapılmıştır. Servise yatan hastalar ile yüzyüze görüşülüp, gönüllü olur formu ile izin alınmış olup, önce tanıtıcı bilgi formu ardından durumluk kaygı ölçeği doldurtularak bilgi alınmıştır. Veriler, istatistik uzmanı tarafından bilgisayarda SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows, 17.0 programı kullanılarak, t-testi, ANOVA; tek yönlü varyans analizi, Tukey Post Hoc Testi, ile analiz edilmiştir. Veriler %95 güven aralığında anlamlılıklar p<0.05 düzeyinde olacak şekilde değerlendirilmiştir. Çalışmanın sonunda; araştırmaya katılan preoperatif hastaların kaygı düzeylerinin ortalamasının 52,675±11,570 değer aldığı belirlenmiştir. Preoperatif dönemdeki hastaların, kaygı düzeylerini belirlemek için kullanılan durumluk kaygı ölçeği eşik değeri 44-45 olup, bu değere göre; çalışmamızda elektif cerrahi işlem uygulanacak hastaların ameliyat öncesi dönemde kaygı düzeylerinin yüksek olduğu belirlenmiş ve gerekli önerilerde bulunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Anksiyete, preoperatif anksiyete, elektif cerrahi, durumluk kaygı ölçeği, cerrahi girişim
Plantar fasiit tanılı hastalarda şok dalga tedavisi ile LOW-DYEbantlama yönteminin etkinliğinin karşılaştırılması
Plantar fasiit, klinikte sık karşılaşılan ağrılı bir durumdur. Birçok konservatif tedavi yöntemi olmakla birlikte Low-Dye bantlama ve şok dalga tedavisi en çok tercih edilenlerdendir. Bu çalışma plantar fasiitli hastalarda Low-Dye bantlama ile şok dalga tedavilerinin etkinliğini karşılaştırmak amacıyla yapılmıştır. 88 olgu çalışmaya dahil edildi. Bu olgulardan 72'si çalışmayı tamamladı. Bu olgular cinsiyet ve fiziksel özellikler göz önünde bulundurularak sayı bakımından 2 eşit gruba ayrıldı. Olgulardan genel tıbbi ve demografik bilgileri alındıktan sonra bir gruba şok dalga tedavisi diğer gruba ise sahte şok dalga ve Low-Dye bantlama tedavisi uygulandı. Tedaviler haftada bir olacak şekilde toplam 3 seans uygulandı. Olguların tedavi öncesi, bitimi ve 6 haftalık takip süresi sonunda genel ağrı ve fonksiyon düzeyleri değerlendirildi. Toplam 16 erkek ve 56 kadın olgu çalışmayı tamamladı. Tüm olguların yaş ortalaması 48,23±9,44 yıldı. Her 2 çalışma grubunda da hem 3. hemde 9. haftanın sonunda ağrı düzeylerinde anlamlı derecede azalma olduğu tesbit edilmiştir (p<0,005). Fonksiyonellik düzeylerinde de benzer gelişmeler elde edilmiştir. Bununla birlikte tedavinin hemen bitiminde gruplar arası karşılaştırmada ise fonksiyonel durumun alt unsurları olan ağrı, iş-günlük yaşam ve sporda şok dalga grubu lehine bir fark vardı (p<0.05). Tedavi bitiminde gözlenen bu farklar, 6 haftalık takip süresi sonunda anlamlılığını yitiriyordu. . Sonuç olarak şok dalga tedavisi ile Low-Dye Bantlama tedavi yöntemlerinin her ikisinin de plantar fasiit tedavisinde etkili olduğu, tedavinin erken döneminde şok dalga tedavisinin fonksiyon kazanımı açısından daha etkili olduğu sonucuna ulaştık. Bu çalışmadan elde edilen bulgular, klinikte sık karşılaşılan bir sorun olan plantar fassit tedavisinde uygun tedavi yönteminin ve protokolün belirlenmesinde yararlı olabilir.
Özel eğitim merkezinde tedavi edilen çocukların anne ve babalarında depresyon ve yaşam kalitesinin analizi
Bu çalışmanın amacı, özel eğitim ve rehabilitasyon merkezinde tedavi edilen çocukların anne ve babalarının depresyon ve yaşam kalitesinin analiz edilmesidir. Çalışma İstanbul Bilim Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölümü'nde yürütülmüştür. Çalışmanın olguları Özel Bölge Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezinden alınmıştır. Bu çalışmada rehabilitasyon merkezinde tedavi gören 39 serebral paralizili (SP) ve 6 spina bifidalı (SB) çocuğun anne ve babası yer almıştır. Çocukların fonksiyonel bağımsızlık düzeyini belirlemek için WeeFIM kullanılmıştır. Çocuğun tıbbi öyküsü ve hastalığı ile ilgili özellikler sorgulanmış ve ailenin sosyodemografik özellikleri kayıt edilmiştir. Anne ve babanın depresyon düzeyi, yaşam kalitesi, anksiyete ve stres seviyeleri ölçülmüştür. Depresyon düzeyi için Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), yaşam kalitesini belirlemek için Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısa Formu Türkçe Versiyonu (WHOQOL-BREF-TR), anksiyete seviyesini belirlemek amacıyla Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), ve stres seviyesini ölçmek için Algılanan Stres Ölçeği (ASÖ) kullanılmıştır. Çalışmanın veri analizinde, SPSS Version 18.0 (Statistical Package for Social Sciences) kullanıldı. Özel eğitim ve rehabilitasyon merkezinde tedavi gören olguların, demografik özellikleri ile ilgili verilerin dağılımlarının normal olup olmadığının değerlendirilmesinde Kolmogorov-Smirnov testi kullanıldı. Olguların yaşı, tanısı, cinsiyeti, ambulasyon durumu gibi özellikleri one sample t-test ile değerlendirildi. Olguların anne ve babalarının yaşam kalitesi, depresyon düzeyi, anksiyete düzeyi, stres düzeyi ve olguların fonksiyonel bağımsızlık düzeylerinin değerlendirilmesinde kullanılan ölçeklerin sonuçlarıyla elde ettiğimiz veriler Wilcoxon Signed-Rank test ile karşılaştırıldı. Değerlendirilen parametreler arasındaki ilişki spearman testi ile analiz edildi. Çalışma sonucunda annelerin babalara kıyasla, depresyon, stres ve anksiyete düzeyi daha yüksek bulunmuştur. Sosyodemografik verilerin analizi sonucunda babanın eğitim seviyesinin artmasıyla yaşam kalitesinin azaldığı görülmüştür. Annelerin günlük yaşamda sosyal ilişkileri geliştikçe, anksiyete oranının da arttığı görülmüştür. Bu çalışma sonucunda engelli çocukların tedavisine anne ve babanında dahil olduğu daha geniş bir perspektiften bakılması gerektiği ve gerekirse anne ve babanında yaşam rolleri ve psikolojik durumları bakımından tedavi ve desteğe dahil edilmeleri gerektiği sonucu çıkmaktadır. Anahtar kelimeler: Depresyon, Yaşam Kalitesi, Özel Eğitim, Serebral Paralizi, Spina Bifida
Embriyo morfolojik seçim kriterlerinin preimplantasyon genetik tanı sonuçlarıyla karşılaştırılması ve 5. gün embriyolarındaki blastomer fragmantasyonunun incelenmesi
Yardımcı üreme tekniklerinde kullanılan embriyo erken seçim parametreleri, iyi kalitede embriyo transferinde önemli bir yer tutmaktadır. Biz de bu çalışmamızda embriyo morfolojik seçim kriterleri ile genetik analizlerden elde edilen sonuçların karşılaştırmasını yapmayı amaçladık. Aynı zamanda geç dönem embriyolorda 5. Günde blastomerlerdeki fragmentasyonu göstermeyi hedefledik. Çalışmamızda erkek faktörü bulunmamasına rağmen çocuk sahibi olamayan çiftlere, yardımcı üreme tedavi yöntemlerinden in vitro fertilizasyon yöntemi uygulandı. Ultrason ile yapılan yumurta takibinin ardından, yumurtalar istenen büyüklüğe eriştiğinde, folikül sıvıları içinde bulunan yumurtalar, anestezi eşliğinde sıvı ile beraber çekilip mikroskop altından yumurtalar toplandı. Eş zamanlı olarak erkekten sperm örneği alındıktan sonra hareketli olan spermleri seçebilmek adına bir seri işlemden geçirildi. Yumurta hücreleri de etraflarındaki granüloza hücrelerinden mekanik ve kimyasal olarak ayıklanarak, sperm hücreleri ile birleştirildi. Mikroenjeksiyonun ardından oluşan embriyolar erken seçim kriterlerine göre biyopsi gününe kadar gruplara ayrıldı. Embriyolardan 3.günü 5 ve daha az blastomere sahip olanlar yavaş gelişen embriyo olarak değerlendirilerek çalışmamıza katıldı. Bu embriyoların zonalarına lazer ile atış yapılarak birer blastomerlerinin alınması sağlandı. Alınan bu blastomerlere genetik analiz için 5 problu Floresan İn-Situ Hibridizasyon (FISH) yöntemi uygulandı. Biyopsi sonrası embriyolar 5.güne kadar kültüre edildi. FISH sonucu normal çıkan embriyolar kontrol grubumuzu oluşturdu. FISH sonrası normal ve anormal çıkan embriyoların her biri lamlara yapıştırıldı ve apoptozu göstermek için TUNEL (Terminal deoxynucleotidyl transferase mediated dUTP Nick End Labeling) metodu uygulandı. Erken seçim kriterlerine göre kaliteli embriyo olarak değerledirdiğimiz 149 embriyonun genetik analiz sonrasında %42 oranında anöploidili olduğu bulundu. Aynı zamanda, yavaş gelişen ve genetik analiz sonucu anöploidi tespit edilen embriyolardaki apoptoz oranlarının, yavaş gelişen ancak anöpoidi olmayan embriyolardaki apoptoza göre daha fazla olduğu gözlemlendi.
Hemşirelik yüksekokulu öğrencilerinin çocuk hakları konusundaki tutumlarının belirlenmesi
Çocuk haklarına saygıyı öngören bir kültür yaratılmasında çocuklarla birlikte ve çocuklar için çalışan profesyonellerin bu alanda eğitilmesi önemli taşıyan bir konudur. Bu araştırma, hemşirelik yüksekokulu öğrencilerinin çocuk haklarına ilişkin tutumlarını farklı değişkenler açısından belirlemek amacı ile tanımlayıcı olarak tasarlandı. Çalışmanın evrenini, 2013-2014 eğitim öğretim bahar yarıyılı dönemi İstanbul Bilim Üniversitesi Florence Nightingale Hastanesi Hemşirelik Yüksekokulu'na devam eden 1., 2., 3., ve 4. Sınıf öğrencileri oluşturdu. Çalışma örneklemi; araştırmaya katılmayı kabul eden, anket ve ölçeği eksiksiz dolduran 415 öğrenciden oluşturuldu. Veri toplama aracı olarak Karaman – Kepenekçi tarafından (2006) geliştirilen "Çocuk Haklarına İlişkin Tutum Ölçeği (ÇHTÖ)" ve araştırmacı tarafından hazırlanan "Kişisel Bilgi Formu" kullanıldı. Elde edilen verilerin analizi bilgisayar ortamında Spearman's korelasyon katsayısı, Kruskal Wallis Testi ve Mann Whitney U testleri kullanılarak gerçekleştirildi. Bu araştırma sonucunda; öğrencilerin çoğunun (%91,1) kadın, yaş ortalamasının 20,90±1,97 yıl olduğu ve %39,0'nun çocuk haklarına yönelik bilgi aldığı, %91,8'inin bu bilgiyi okuldan aldığı tespit edildi. Sınıf düzeyi ve ÇHTÖ puan ortalamasına bakıldığında; 4. sınıf öğrencilerinin ÇHTÖ puan ortalamasının 1., 2., ve 3., sınıf öğrencilerinin ÇHTÖ puan ortalamasından istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı (p=0,042; p=0,001; p=0,016). Ayrıca 1. Sınıf öğrencilerinin ÇHTÖ puan ortalaması 2. Sınıf öğrencilerinin ÇHTÖ puan ortalamasından yüksek olduğu ve istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu belirlendi (p=0,020). Cinsiyet ve ÇHTÖ puan ortalamasına bakıldığında; erkeklerin ÇHTÖ puanlarının kadınlara göre daha yüksek olduğu belirlendi (p<0,05). ÇHTÖ ve yetişkinlerin bilinçlendirme düzeyi incelendiğinde; yeterince bilinçlendirildiğini düşünenlerin ÇHTÖ puanları, bilinçlendirilmeyenlere göre anlamlı düzeyde yüksek olduğu tespit edildi (p<0,01). Hemşirelik yüksekokulu öğrencilerinin yaş, bilgi edinme, çocuk haklarını ihmal edildiğini düşünme durumu ile çocuk haklarına ilişkin tutumları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olmadığı belirlendi (p>0,05).
Yoyo sendromu ve etkileyen faktörler
Obezite ve fazla kilo problemi dünya genelinde yaş ve cinsiyet fark etmeksizin yaygın görünen bir sorundur. Dünyada her yıl zayıflama pazarına harcanan meblağ artmaktadır. Obezitenin ayrıca kalp-damar, diyabet, kanser ve daha birçok hastalık riskini de arttırarak kişilerin sağlıkları üzerinde ciddi olumsuz etkileri olmaktadır. Obezite ile mücadeleye ayrılan pay büyük olsa da başarı oranı oldukça düşüktür. Kilo verenlerin sadece %2-5 oranında verdikleri kiloyu koruyabildikleri, %95-98'lik kısmın kaybettikleri ağırlığı geri kazandığı belirtilmiştir. Kilo kaybı ve kazanımı bazı kişilerde döngü haline gelmektedir, buna Yoyo sendromu ya da etkisi denir. Çalışmamızda yoyo sendromu olan 84 bireye (80 kadın, 4 erkek) Beslenme Öyküsü Bilgi Formu uygulanarak, fiziksel, psikolojik, ailesel, beslenme ve sosyolojik durumları hakkında bilgi toplanmıştır. Elde edilen veriler SPSS 20.0 paket programı ile değerlendirilmiştir. Elde edilen verilerden, kadınlarda menstürasyon düzeninin bozuk olmasının ve şimdiye kadar yapılmış olan diyet sayısının beden kitle indeksinde (BKI) yükseklik ile ilişkili olduğu (p<0,05) saptanmıştır. Diyet öncesi ve sonrası veriler değerlendirildiğinde ise ara öğün ve öğün sayısı, su tüketiminde anlamlı artış, gazlı içecek ve beyaz ekmek tüketim miktarında düşüş gibi olumlu davranış değişiklikleri görülmüştür (p<0,05). Ancak tatlı ve hamur işi tüketiminde istatistiksel açıdan anlamlı bir değişim saptanmamıştır (p>0,05) Tatlı ve hamur işi tüketimi kilo artışında en önemli etmenlerden biridir, bu tutumda değişiklik olmaması tekrarlanan kilo artışlarını açıklayabilir. Sonuç olarak yoyo sendromunu önleyebilmek için ilk olarak, kişi kilo almaya başlamadan önce doğru beslenme alışkanlıklarının kazandırılması, yüksek kilolu ve çok kez diyet yapmış kişilerde ise davranış değişikliği üzerinde daha çok durulması gerektiği söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Yo-yo sendromu, yo-yo etkisi, başarısız diyet, beslenme alışkanlığı, davranış değişikliği terapisi, obezite, fazla kilolu, beslenme, diyet, kalıcı zayıflama, kilo koruma, kilo döngüsü
Açık kalp ameliyatı sonrası ortaya çıkan yaşam biçimi değişikliklerinin hastaların yaşam kalitesine etkisi
Bu araştırma, açık kalp ameliyatı geçiren hastaların, ameliyat sonrası ortaya çıkan yaşam biçimi değişikliklerini ve bunların hastaların yaşam kalitesine etkisini değerlendirmek amacıyla tanımlayıcı olarak planlandı ve gerçekleştirildi. Araştırma, bir özel hastaneler grubunun İstanbul ilinde bulunan bir hastanesinde, gerekli izinler alındıktan sonra Eylül 2013- Mayıs 2014 tarihleri arasında yapıldı. Evreni, hastanede son bir yıl içerisinde açık kalp ameliyatı olmuş hastalar oluşturdu. Evreni temsil edecek örneklem sayısı 75 olarak belirlendi. Çalışmada veri toplama aracı olarak; "Hasta Bilgi Formu", "Açık Kalp Ameliyatı Geçiren Bireylerin Fonksiyonel Sağlık Örüntülerine Göre Yaşam Biçimi Davranış Değişikliklerini Değerlendirme Formu" ve SF 36 Yaşam Kalitesi Ölçeği kullanıldı. Araştırmada elde edilen veriler SPSS for Windows 17.0 programı kullanılarak analiz edildi. Verileri değerlendirirken tanımlayıcı istatistiksel metotların (Sayı, Yüzde, Ortalama, Standart Sapma) yanı sıra Mann Whitney-U testi, Kruskal Wallis H-testi kullanıldı. Sonuçlar %95'lik güven aralığında, anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirildi. Elde edilen veriler sonucunda, Fonksiyonel Sağlık Örüntüleri kapsamında Sağlığı Algılama ve Sağlık Yönetimi, Beslenme ve Metabolizma, Aktivite ve Egzersiz, Uyku/ Dinlenme, Bilişsel ve Algısal Değerlendirme, Kendini Algılama, Rol ve İlişkiler, Cinsellik ve Üretkenlik, Stresle Başetme ve Stres Toleransı, Değerler ve İnançlar örüntüleri ile, SF 36 Yaşam Kalitesi Ölçeği fiziksel fonksiyon, ağrı, genel sağlık, vitalite (enerji), sosyal fonksiyon, emosyonel rol güçlüğü, mental sağlık alt boyut puan ortalamaları arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunduğu (p<0,05), fiziksel rol güçlüğü alt boyut puan ortalaması ile istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunmadığı (p>0,05) belirlendi.
Sağlıklı yaşlanma bakım modeli geliştirme
Bu çalışma sağlıklı yaşlanma bakım modeli geliştirmek amacıyla tanımlayıcı, analitik ve retrospektif olarak planlanmış ve gerçekleştirilmiştir. Araştırma Kastamonu Halk Sağlığı Müdürlüğüne bağlı Aile Sağlığı Merkezleri, Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürlüğüne bağlı Çankırı İsmail Özdemir Huzurevi ve Karabük Yücel Huzurevinde yapılmış olup, örneklemi 420 yaşlıdan oluşmaktadır. Huzurevinde kalan yaşlılar ile aile sağlığı merkezine başvuran 65 ve üstü yaşlıların sosyo-demografik özellikleri, fiziksel değişken, psikolojik değişken ve sosyo-kültürel değişkene yönelik hazırlanan sorularla bağımlı değişken olan sağlıklı yaşlanma arasındaki ilişki incelendi. Veriler araştırmacı tarafından Yaşlı Tanıtım Formu, Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği, (SYBDÖ), Geriatrik Depresyon Ölçeği (GDÖ), Yaşam Doyumu Ölçeği (YDÖ), Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (ÇBASÖ), Stresle Başa Çıkma Yolları Ölçeği (Ways of Coping Inventory-WCI), Günlük Yaşam Aktiviteleri Ölçeği (GYA) kullanılarak toplandı. Verilerin değerlendirilmesinde frekans, yüzde ve ortalama değerler ile niteliksel verilerin karşılaştırılmasında Pearson Ki-Kare ve Fisher Exact testi kullanıldı. Univariate analizlerde anlamlı çıkan risk faktörlerini çok değişkenli incelemek için Lojistik regresyon analizi kullanıldı. Lojistik regresyon analizinde Forward LR metodu ile değişkenler seçildi ve ilk kategoriler referans olarak alınarak risk oranları (Odds ratio) hesaplandı. Sonuçta değişkenler tek tek değil, birlikte anlam kazanmaktadır. Bu nedenle depresyon düzeyinin düşük olması, stresle baş etme düzeyinin yüksek olması, arkadaş ziyareti yapma, düzenli yürüyüş yapma, bilimsel, teknik ve kültürel bilgiye zaman zaman ihtiyaç duyma, günün belli saatlerinde uyuma, çalışma, yeterli gelir düzeyine sahip olma, sağlık için yaptıkları kültürel alışkanlığın olmaması ve günlük yaşam aktivitelerini yeterli düzeyde olan yaşlıların daha sağlıklı yaşlandıkları bulundu. Elde edilen sonuçlar ve literatür bilgisi ışığında, Model bütüncül yaklaşıma temellendirildi Araştırma sonunda Türk toplumunun kültürel yapısına uygun Sağlıklı Yaşlanma Bakım Modeli geliştirildi.