Dicle University
Discipline

Neurosurgery

Dicle University

111

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel spinal kord iskemi-reperfüzyon yaralanmasında İnfiliksimabın etkileri

Bu çalışmada spinal arterio-venöz malformasyon, spinal tümör cerrahisi veya torokal aorta cerrahisi gibi uyğulamalar sonucu oluşabilecek iskemi reperfüzyon hasarının önlenmesinde bir TNF alfa reseptör blokörü olan infiliksimab'ın etkisi araştırıldı.Çalışma Gazi Üniversitesi Rektörlüğü Deney Hayvanları Etik Kurul Başkanlığı'nın izniyle Gazi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı Mikrocerrahi ve Araştırma Laboratuvarı'nda gerçekleştirildi. İskemik hasar için son zamanlarda sistemik etkileri daha az olduğu için güvenilir bulunan tavşanlarda renal arter distalinden ve iliak arter proksimalinden abdominal aortaya klipaj uygulanması deney modeli seçildi.Denekler herhangi bir tedavi uygulanmayan ancak aortik klipaj aşamasına kadarki cerrahiye tabi tutulan kontrol grubu, tedavi uygulanmayan ancak aortik klipaj dahil tüm cerrahi prosedüre tabi tutulan iskemi reperfüzyon grubu ve intra peritonal olarak infiliksimab uygulanan ve iskemi oluşturulan tedavi grubu olmak üzere üç gruba ayrıldı.İnfiliksimab'ın etkilerini değerlenirmek için doku örneklerinde malondialdehit (MDA), redükte glutatyon (GSH), okside protein düzeyi (AOPP) ve süperoksit dismutaz (SOD) düzeyleri biyokimyasal olarak değerlendirilirken, histopatolojik olarakta iskemik hasardan en çok etkilenen spinal kord seğmenti olan L5 düzeyinden alınan kesitler incelendi. Ayrıca denekleri tarlov skoru ile fonksiyonel değerlendirmeleri yapıldı.Tüm bulguların değerlendirilmesi sonucunda infiliksimab, tavşan spinal kordunda, infra renal aortik oklüzyon modeliyle oluşturulan iskemi reperfüzyon hasarına karşı koruyucu etkisi olduğu gösterilmiştir.

Çağatay Güven
Gazi University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serebral iskemi reperfüzyon hasarı modelinde visnagin'in farklı dozlardaki nöroprotektif potansiyelinin incelenmesi

Giriş ve Amaç: Serabral iskemi, beynin kan akışının azalmasına sekonder olarak nöral dokular için gerekli olan oksijenasyonun kesintiye uğramasıdır. Morbidite ve mortalitenin en önemli nedenleri ararısında iskemik inme yer alır. İnme; hemorajik inme ve iskemik inme olarak ikiye ayrılır. Yaklaşık olarak inmelerin %88'ini iskemik inme oluşturur. İskemik inmelerin çoğunluğunu MCA'dan beslenen alanlarda görülür. İskemik inmede günümüzde 2 tip tedavi yaklaşımı öne pılandadır. Bunlar rekanalizasyon ve nöroproteksiyondur. Rekanalizasyonda kabul edilen tek medikal tedavi seçeneği rtPA'dır. rtPA'nın iskemik inmede ilk 4,5 saatte kullanılabilmesi sebebiyle kullanımı sınırlıdır. Bu nedenle kullanımı daha geniş tedavi protokolleri üzerinde çalışılmaktadır. İskemik inmede bir dizi farklı mekanizmalar rol oynamaktadır. Nöroproteksiyon, bu biyokimyasal ve moleküler olayların önlenip veya yavaşlatılmasıyla ilgili beyni iskemiye karşı koruma gayretidir. Bu amaca uygun birçok antioksidan, antiinflamatuvar, antiapoptotik ve antisitotoksik ajanlar kullanılmıştır. Kromon ve furan'ın bir bileşik türevi olan visnagin furanokromonu halk arasında kürdan otu olarak ta bilinen hıltan bitkisinde yoğun miktarda bulunmaktadır. Latince adı Ammi visnaga olan hıltan bitkisi yenilebilir yabani bitkiler arasında yer almakta ve Türkiye ve Fas gibi ülkelerde bulunmakta ve toplumda geleneksel tıpta yoğun şekilde kullanılmaktadır. Yapılan toksikolojik incelemelerde visnagin'in majör kaynağı olan kürdanotu'nun deney hayvanlarında yüksek dozlarda dahi toksikolojik bir etki göstermedi bildirilmiştir. Bu bitkisel ürün ile yakın dönemde yapılmış olan araştırmalarda visnagin'in anti-inflamatuvar potansiyele sahip olduğu ve vazodilatör etki gösterdiği bildirilmiştir. Yaptığımız çalışmada visnagin'in nöroprotektif etkisinin literatür göz önünde bulundurularak belirlenen düşük, orta ve yüksek doz uygulamalarında serebral iskemi reperfüzyon sonrası koruyucu etkisini araştırdık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmamızda rastgele seçilmiş 328,53 ± 47,20gr ağırlıkları olan 35 adet Sprague Dawley cinsi dişi sıçanlar kullanıldı. 10 mg/kg ksilazin ve 80 mg/kg ketamin ile anestezi uygulandıktan sonra sağ common karotid arterden girerek internal karotid artere doğru yönlendirilen sütur internal karotid arterden ilerletilerek MCA oklüde edildi. 90 dakika bekletip iskemi oluşturulduktan sonra sütur geri çekilip reperfüzyon sağlandı. Sıçanlar 7'li 5 gruba ayrıldı. 1. Grup: işlem yapılmayan grup, 2. Grup: iskemi oluşturulan grup, 3. Grup: iskemi sonrası düşük doz olan 10mg/kg Visnagin verilen grup, 4. Grup: iskemi sonrası orta doz kabul edilen 30mg/kg visnagin verilen grup ve 5. Grup: iskemi sonrası yüksek doz kabul ettiğimiz 60mg/kg Visnagin verilen grup olarak belirlendi. İlk dozlar reperfüzyon sağlandıktan sonra diğer dozlar 24 saat arayla toplam 3 doz visnagin tedavisi verildi. Tüm visnagin tedavi dozları yapıldıktan sonra yeniden anestezi uygulanan sıçanlar önce torakotomi ile intrakardiyak kanları alındı. Sonra sıçanlar sakrifiye edilip beyin dokuları steril şartlarda çıkarıldı. Çıkarılan dokular oda sıcaklığında %10'luk formaldehit içerisinde fikse edildi. Elde edilen kesitler hemtatoksilen&eosin ile boyandı. Kesitlerde konjesyon, perinöral ve perivasküler ödem, hücre çekirdeklerinde piknozis ve reperfüzyon sonrası kanama odakları değerlendirildi. Alınan kesitler ayrıca parafin bloklarına gömülerek üzerlerine Bax, TNF-α, CD86 ve CD163 antikorları damlatılıp oluşan sinyaller gözlendi. Bulgular: Deneyimizde beyin dokusunda hemorajik alanlar, perinöral ödem, vasküler yataklarda konjesyon, nöron ve glial hücre çekirdeklerinde piknozis, İmmünohistokimya olarak Bax, TNF-α CD86 ve CD163 ekspresyonları incelendi. İskemi grubunda diffüz ve fokal ve hemorajik alanlar, nöron ve glialarda piknotik çekirdek miktarında artış, vasküler lümende konjesyon, perinöral ödem, Bax düyeyinde artış, CD163 immunpozivitesinde azalma, TNF-α ve CD86 düzeyinde artış saptandı. İskemiden sonra 10mg/kg visnagin verilen grupta hemoraji alanlarının kısmen kaybolduğu, nöron ve glial hücrelerde piknotik çekirdekli hücrelerin oldukça azaldığı, Perinöral ödemin kısmen azaldığı, Bax düzeyi, CD86, CD163 immunopozivitesi ve TNF-α ekspresyonunun iskemi grubuna benzer olduğu görüldü. İskemiden sonra 30mg/kg visnagin verilen grupta hemoraji alanlarının önemli oranda azaldığı, perinöral ödem, nöron ve glial hücrelerde piknozis görülse de iskemi grubuna kıyasla bu oranın oldukça azaldığı görüldü. Bax düzeyinin azaldığı, CD86 immunopozivitesi 10mg visnagin verilen gruba göre azaldığı, CD163 immunopozivitesinin kısmen arttığı, TNF-α ekspresyonunda ise azalma izlendi. İskemi sonrası 60mg/kg visnagin verilen grupta ise subaraknoid kanama izlerinin neredeyse tamamen ortadan kalktığı, beyin dokusuna geçen kan doku hücrelerinin büyük oranda ortadan kalktığı görüldü, perinöral ödemin kaybolduğu, nöron ve glial hücrelerde piknotik çekirdekli hücrelerin azaldığı izlendi. 60mg/kg visnagin tedavisi verilen grupta Bax düzeyinin kontrol grubuna çok yakın olduğu, özellikle ödemli ve hemorajik beyin doku alanlarında CD163 immunopozivitesi artmış olup kontrol grubuna benzer olduğu izlendi, CD86 immunopozivitesinde anlamlı düşüş olduğu görüldü. TNF-α düzeyinin ise çok düşük eksprese edildiği görüldü. Sonuç: Serebral İskemik inme reperfüzyon hasarında visnagin tedavisinin nöroprotektif olduğu, reperfüzyon sonrası kanamayı azalttığı ve apoptozu önlediği görülmüş olup Visnagin in bu etkileri yüksek doz kabul ettiğimiz 60mg/kg dozunda daha etkin biçimde görülmüştür. Bu yüzden iskemik inme reperfüzyon hasarı tedavi protokollerinde kullanılabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar kelimeler: iskemia, reperfüzyon, apoptoz, visnagin, nöroprotektif

Beyin iskemisiNöroproteksiyonReperfüzyon+5
Mehmet Salih Atama
Dicle University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anetol'ün deneysel travmatik beyin hasarında doz bağımlı koruyucu etkisinin apopitotik ve inflamatuar protein ekspresyonları ile oksidatif stres yönünden incelenmesi

AMAÇ: Travmatik beyin hasarı (TBH), her yaşta görülebilen morbidite ve mortalitenin önemli sebeplerinden biri olarak gösterilmektedir. Tüm dünyada her yıl 50 milyonu aşkın insan travmatik beyin hasarıyla karşılaşmaktadır. TBH'nın klinik özellikleri ve altında yatan kompleks patofizyoloji, özellikle klinik öncesi çalışmalarda, ayrıca faz I/II çalışmaların değerini daha da arttırmaktadır. Ancak halen travmatik beyin yaralanmalarının tedavisine yönelik cerrahi müdahale dışında terapötik bir yöntem halen geliştirilememiştir. Yapılmış olan araştırmalarda Anetol'ün antioksidan, antikanserojenik , anti-inflamatuar ve antihipernosiseptif etkisinin olması bu bitkisel yağın son dönemlerde araştırmalarda önemli bir yer edinmesini sağlamıştır. Güçlü antioksidan potansiyeline yönelik bulgular Anetol'ün kalp iskemi reperfüzyon hasarında koruyucu olabileceğine yönelik veriler sunmuştur. Ucuz bir bitkisel bileşen olması ve kolay elde edilebilirliği sayesinde mevcut çalışmamızda Anetol'ün TBH modelinde koruyucu etkisini doz bağımlı şekilde araştırmayı planlamaktayız. Yaptığımız literatür taramasında antioksidan bir bileşen olduğuna yönelik veriler bulunan Anetol'ün TBH modeli oluşturulan hayvanlarda doz bağımlı koruyucu gücünün araştırılmasına yönelik bir çalışma bulunmamaktadır. Bu sebeple söz konusu araştırma TBH araştırma başlığına yeni bir bakış açısı kazandıracak potansiyel taşımaktadır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma için DÜSAM(Dicle Üniversitesi Sağlık Bilimleri Uygulama Araştırma Merkezi) biriminden 28-30gr ağırlığındaki yetişkin erkek farelerden 35 adet temin edildi. Bu 35 hayvan 5 gruba eşit sayıda olacak şekilde ayrıldı. Bu gruplar oluşturulduktan sonra kontrol grubundaki hayvanlara 72 saat boyunca herhangi bir uygulamada bulunulmadı. Travma grubundaki hayvanlara ağırlık düşürme yöntemi ile travma uygulandı ve daha sonra herhangi bir uygulamaya tabi tutulmadan sadece analjezi uygulanarak optimal koşullarda takibi yapılarak deney sonunda sakrifikasyon sonrası dekapitasyon yapıldı. Travma sonrası doz bağımlı gruplarda ise öncelikle hayvanlara ksilazin ve ketamin yardımı ile genel anestezi uygulandı daha sonra serbest ağırlık düşürme yöntemi ile orta düzey travmatik beyin hasarı oluşturuldu ve travma uygulandıktan 3 saat sonra ve takip eden 72 saat boyunda aynı gün ve saatte bir grup için 40mg/kğ anetol diğer grup için 80mg/kğ anetol ve son grup için ise 160mg/kğ anetol oral gavaj olarak uygulandı. Tüm deney hayvanlarına son tedavi dozları uygulandıktan 1 saat sonra kalpten kan alınarak sakrifiye edildi. Toplanan beyin örnekleri %10'luk tamponlanmış formalin solüsyonu içerisinde fikse edildi ve rutin histolojik takibe tabi tutuldu. Parafine gömülen dokulardan alınan 5 µm kalınlığındaki kesitler Hematoksilen & Eozin (H&E) ile rutin histopatolojik değerlendirme amacıyla boyandı. Ayrıca beyin dokularından alınan seri kesit örneklerine TNF-alfa, Bax, Kaspaz-3 immunohistokimya uygulanarak apapitotik proteinlerin ekspresyon düzeyleri incelendi. Son olarak MDA düzeleri bakılması için deneysel çalışmada biyopsi örneği alındı. BULGULAR: Kontrol grubunda beyin dokusunun normal morfolojide olduğu menings ile örtülü olduğu ve bol miktarda nöron ve glial hücre barındırdığını fakat travma grubunda yoğun hemoraji, vasküler konjesyon görüldü. Nöron hücre gövdelerinde piknotik çekirdek görüntüsü, karyolizis ve yer yer perinöral kavitede artış ve ödem alanları izlendi. Travma sonrası 80mg/kğ ve üzeri anetol uygulanımı sonrası piknozisin olduğunu fakat piramidal nöronların piramit üçgen görüntüsünün güçlü şekilde korunduğunu göstermiştir. Bununla birlikte oksidatif stres, inflamasyon, apopitotik indüksiyon gibi etmenlerden düşük düzeyde etkilendiği ve sağlıklı nöron görüntüsü oluştuğu görüldü. Travma sonrası artan TNF-alfa, Bax ve Caspase-3 düzeyleri için yapılan çalışmalardan elde edilen immunhistokimyasal sonuçlarda bu moleküllerin düzeylerinde yüksek dozlarda ciddi miktarlarda azalma saptanmıştır. MDA analizi sonuçlarına bakıldığında ise travma sonrası artan MDA düzeylerinde anetol uygulanan gruplarda ciddi azalma tespit edilmiştir. SONUÇ: Yaptığımız bu çalışmada anetol travma sonrası uygulanmasında glial hücre miktarını arttırdığını bununla birlikte beyin dokusunun piramidal nöronlarında piramit üçgen görüntüsünün oldukça güçlü şekilde korunduğunu ve travmaya eşlik eden oksidatif stres, inflamasyon, ve apopitotik indüksiyon gibi etmenlerden düşük düzeyde etkilendiğini ortaya koymuştur. Bunlara ek olarak Bax immunopozitivitesinde anlamlı bir azalma, Caspase-3 immunointensitesinde anlamlı bir azalma ve TNF-alfa düzeylerinde ciddi düzeylerde azalmalar olduğunu tespit edilmiştir. MDA analizi sonuçlarına bakıldığında ise travma sonrası artan MDA düzeylerinde anetol uygulanan gruplarda ciddi azalma tespit edilmiştir. Anahtar kelimeler; Travmatik beyin hasarı, anetol, apopitozis

AnetolApoptozisBeyin+4
Aziz Çevik
Dicle University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Periferik sinir yaralanmalarının onarımında kollojen biyomatriks ve omentum greftinin sinir rejenerasyonu üzerine etkilerinin karşılaştırılması

ÖZETPeriferik sinir yaralanmaları ve sinir rejenerasyonunu inceleyip geliştirilmesiniamaçlayan yeni yöntemler saptamayı amaçlayan çok sayıda deneysel çalışma olmasınarağmen, sinir yaralanmaları önemli bir sorun olmaya devam etmektedir. Bu çalışmada, sinirrejenerasyonu için önemli nörotropik faktörlerden zengin olan omentum dokusu ve kollajenbiyomatriks'in (Tissudura) periferik sinir rejenerasyonu üzerine etkilerini karşılaştırmakamaçlanmıştır.Cerrahi işlemler için 35 adet Wistar tipi erkek sıçan kullanıldı. Hayvanlar 4 grubaayrıldı ve sağ siyatik sinirlerinde çalışıldı. 1. grupta eksternal sirkumferensiyel nöroliz, 2.grupta dört adet epinöral dikiş ile onarım, 3. grupta epinöral onarım ve kollojen biyomatriksile sarma, 4. grupta ise epinöral onarım ve omentum grefti ile sarma işlemleri uygulandı.Postoperatif 30. , 60. ve 90. günlerde deneklere yürüme analizi ve 90. gündeelektronöromiyografi yapıldı. Denekler sakrifiye edilerek ıslak kas ağırlığı, sinirhistomorfometrik analizleri yapıldı. Veriler Mann Whitney-U yöntemi kullanılarakistatistiksel olarak değerlendirildi.Primer sütür grubunun kas ağılığının omentum grubundan, kollojen biyomatriksgrubunun kas ağırlığının da primer sütür grubundan fazla olduğu bulundu (p<0,05). Deneyselgruplar arasında, siyatik fonksiyon indeksi sonuçları istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı(p>0,05). Elektronöromiyografik değerlendirmede amplitüd oranı ve amplitüd alanı oranlarıölçümleri istatistiksel olarak anlamlı olmadığından (p>0,05) değerlendirme sinir iletim hızı ileyapıldı. Primer sütür grubunun sinir akım hızının omentum grubundan, kollojen biyomatriksgrubunun sinir akım hızının da primer sütür grubundan fazla olduğu bulundu (p<0,05).Histolojik incelemeler sonucunda ortalama myelin kalınlığı, ortalama miyelinli sinir lifi çapıve ortalama g-oranı değerleri primer sütür grubunda omentum grubundan, kollojenbiyomatriks grubunda da primer sütür grubundan yüksek olarak bulundu (p<0,05).Sonuç olarak, pedikülsüz omentum transpozisyonunda periferik sinir rejenerasyonuüzerinde diğer guruplara göre başarısız ve literatür ile uyuşmayan sonuçlar elde edilmiştir.Kollajen biyomatriks'in periferik sinir rejenerasyonunu arttırıcı materyal olarakkullanılabileceği düşünülmüştür. Kollajen biomatriks'in periferik sinir rejenerasyonu ile ilgilideneysel hayvan modellerinde sinir rejenerasyonu üzerine olan etkilerinin klinikuygulamalara uyarlanabilmesi için ek çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Duran Berker Cemil
Gazi University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel olarak beyin omurilik sıvısı kaçağı oluşturulan sıçanlarda lokal fibroblast growth factor-2 kullanımının dura iyileşmesi üzerine etkileri

ÖZETTam olmayan dura kapanması menenjit, ensefalit, kronik subdural hematom veefüzyonlar gibi hayatı tehdit eden birçok komplikasyona yol açabilir. Bu güne kadar duratamiri amacıyla birçok materyal ve teknik kullanılagelmiş ancak BOS fistülünü mutlakengelleyecek yöntem henüz hayata geçirilememiştir.Çalışmamızda BOS kaçağını önlemeye yönelik olarak, yara iyileşmesine katkılarıdaha önce gösterilmiş olan lokal FGF-2'nin dura iyileşmesi üzerine etkileri araştırılmıştır.Toplam 32 adet Wistar cinsi erkek rat, kontrol ve FGF-2 olarak 16'şar iki gruba ayrıldı. Heriki gruba da iki seviye torokal laminektomi uygulanarak dura açılmasını takiben BOS gelişiizlendi. Ardından kontrol grubuna kan yaması, deney grubuna ise 1µg lokal FGF-2 uygulandı.Her iki grup da 8'erli alt gruplara ayrılarak ilk alt gruplar postoperatif 3. günde, ikinci altgruplar postoperatif altıncı haftada feda edildi. Laminektomi sahası en blok çıkarılarak alınankesitler histolojik incelemeye tabi tutuldu. Dural iyileşme He ve arkadaşlarının kriterleri bazalınarak değerlendirildi. Erken kontrol- geç kontrol, erken kontrol- geç deney ve erken deney-geç deney grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü. Bu sonuçlarnormal iyileşme süreci içerisinde olması beklendiği gibiydi. Erken kontrol- erken deney vegeç kontrol- geç deney grupları arasında istatistiksel olarak fark bulunmadı. Ancak hem erkenhem de geç deney grubunda deneklerin kontrol grubuna göre daha iyi bir iyileşme derecesigösterdiği tespit edildi. Çalışmamızda dura iyileşmesinin arzulanan düzeyde olmamasındauygulama süresi ve dozunun etkili olabileceği düşünüldü.Sonuç olarak; BOS kaçağının önlenmesi amacıyla lokal FGF-2 kullanımının bu alandadaha ileri araştırmalara ışık tutabileceği ve bu yeni çalışmaların sonucunda yüksek morbiditeile seyreden bu soruna çözüm yolları bulunabileceği ümit edilmektedir.

Hakan Nurata
Gazi University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntrakranial kitle hastalarında hidrosefalinin optik sinir üzerine etkisi

Amaç: Kafa içi basıncının yükselmesi olan hastalarda, uzun süreli nörolojik sonuçların iyileştirilmesi amacıyla, artmış kafa içi basıncı doğru bir şekilde tespit edilmesi önemlidir. Optik sinir kılıfı çapı ölçümü, artmış kafa içi basıncını belirlemek amacıyla kullanılan, noninvaziv, pratik ve ekonomik bir yöntemdir. Bu çalışmanın amacı intrakranial kitlesi olan hastaların preoperatif ve postoperatif optik sinir kılıfı çapı değişimlerinin tespiti ve optik sinir çapı değişimi ile korelasyonu ve hidrosefali varlığının bu değişimlere etkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kliniğimize intrakranial kitle şikayeti ile başvurmuş olup cerrahi kararı verilen ve cerrahisi yapılan hastalardan seçilerek yapıldı. Çalışmaya hastaların yaşı, cinsiyeti, ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası çekilen kranyal manyetik rezonans görüntülemede ölçülen sağ ve sol optik sinir kılıfı çapı, optik sinir kılıfı çapı aritmetik ortalaması, sağ ve sol optik sinir çapı, optik sinir çapı aritmetik ortalaması, Evans oranı, kitle natür ve grade, tümör lokalizasyonu, boyut üzerinden hacim ölçümü, Glasgow koma skalası skoru, hidrosefali olup olmadığı ve hidrosefali derecesi dahil edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil ettiğimiz 91 hidrosefalisi olmayan ve 82 hidrosefalisi olan hastanın preoperatif ve postoperatif bilateral optik sinir ve optik sinir kılıfı çapı ölçümü değerlendirmesi sonucunda; optik sinir ve optik sinir kılıfı çap ölçüm değerlerinin preoperatif ve postoperatif farklı olduğu, postoperatif döneme ait ölçümlerinde tüm gruplarda optik sinir kılıfı çapının belirgin azaldığı, optik sinir çapının ise belirgin arttığı görülürken; hidrosefalinin optik sinir ve optik sinir kılıfı üzerine etkisinin intrakranial kitleye bağlı kafa içi basınç artışının optik sinir ve optik sinir kılıfı üzerine etkisi ile belirgin farklılık olmadığı görüldü. Sonuç: Hidrosefalinin ve intrakranial kitleye bağlı kafa içi basınç artışının optik sinir ve optik sinir kılıfı üzerindeki etkileri arasında fark olmamakla birlikte, Evans oranı göz önünde bulundurulduğunda hidrosefalinin kafa içi basıncında ek bir artışa neden olduğu görülmüştür. Ventriküler dilatasyon arttıkça intrakranial basıncın da arttığı, bu durumun optik sinir kılıfı çapını artırarak papilödemine ve optik sinirde incelmeye yol açtığı belirlenmiştir. Bu bulgular, hidrosefali ve intrakranial kitle bulunan hastalarda erken dönemde beyin omurilik sıvısı diversiyonunun ve optik sinir kılıfı çapının kafa içi basınç yönetiminde önemli olduğunu göstermektedir.

Abdullah Yiğit
Dicle University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda deneysel serebral iskemi reperfüzyon hasarı modelinde ranolazin'in farklı dozlardaki nöroprotektif potansiyelinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Serabral iskemi, beyne giden kan akımının azalması veya tamamıyla kesilmesine ikincil olarak nöral dokunun yeterli oksijenizasyonun sağlanamaması, metabolik ihtiyaçlarının temin edilememesi ve toksik metabolitlerin uzaklaştırılmasının durmasıdır. İskemik inme morbidite ve mortalitenin önemli bir nedenidir. İskemik inmelerin çoğunluğunu orta serebral arterden (MCA) beslenen alanlarda meydana gelir. Mekanik trombektomi ve doku plazminojen aktivatörü kullanımlarının sınırlı olması sebebiyle yeni tedavi protokollerinin genişletilmesi üzerinde çalışılmaktadır. Bu amaçla, İntraluminal Orta Arter Serebral Oklüzyon (iMCAO) yöntemi ile iskemi reperfüzyon (IR) hasarı oluşturulmuş sıçanlarda antianjinal bir ilaç olan Ranolazin'in farklı dozlarda nöroprotektif etkisinin olup olmadığını araştırdık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmamızda 250 ± 20gr ağırlıkları olan 47 adet Sprague Dawley cinsi erkek sıçanlar kullanıldı (n=10). Sıçanlar rastgele 5 gruba ayrıldı: Sham Opere, MCAO, MCAO+RAN10, MCAO+RAN30 ve MCAO+RAN50. MCAO modeli yapılan gruplarda 90 dakika iskemi oluşturulduktan sonra reperfüzyon sağlandı. Ranolazin uygulamalarının ilk dozları reperfüzyon sağlandıktan sonra, diğer dozlar ise 24 saat arayla toplam 21 gün intraperitoneal olacak şekilde uygulandı. Deney sonunda sıçanlar intrakardiyak kan alımı ile sakrifiye edilerek serum ve beyin dokuları elde edildi. Beyin dokularından elde edilen kesitler Hemtatoksilen&Eosin ile boyanarak MCA sulama alanında IR hasarına sekonder meydana gelen değişiklikler değerlendirildi. Kesitlerdeki hasar; apoptotik hücre sayısı, nöronal dejenerasyon şiddeti olarak skorlandı. Aynı zamanda ELISA yöntemi ile serum APELA, APL 13 ve SIRT 1 düzeyleri incelendi. Bulgular: Çalışmamızda sakrifiye edilen sıçan serebrumda yapılan histopatolojik incelemede Sham Opere grubunda normal nöroglial doku ve düşük sayıda apoptotik hücre izlendi. İskemi yapılan grupta hemoraji, nörodejenerasyon, apoptotik hücre artışı ve kronik döneme ait distrofik kalsifikasyon izlendi; ilaç uygulama gruplarında ise -özellikle MCAO+RAN50 grubunda- nörodejeneratif hasar daha da şiddetli idi. SIRT1, APELA, APL13 serum seviyeleri histopatolojik incelemeler ile korele edilip istatiksel olarak değerlendirmeye alınmıştır. Histopatolojik veriler ile serum ELISA sonuçları karşılaştırılmış anlamlı korelasyon görülmüştür. Sonuç: Serebral iskemik inme reperfüzyon hasarında Ranolazin'in etkisi araştırıldığı bu çalışmada bütün sonuçlar değerlendirildiğinde, Ranolazin'in nöroprotektif etkisi görülmemiş olup; yüksek dozlarda daha fazla dejenerasyon olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: MCAO, Ranolazin, SIRT1, APELA, APL13

Abdulkadir Kankılıç
Dicle University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel olarak beyin omurilik sıvısı (BOS) kaçağı oluşturulan sıçanlarda fenitoin sodyum kullanımının duramater iyileşmesi üzerine etkileri

Travma veya cerrahi sonrası olusan duramater kapanma defektleri, hastaların morbidite ve mortaliteleri üzerinde fatal sonuçlanabilecek kadar ciddi öneme sahiptir. Su ana kadar yapılan birçok arastırma ve uygulamalara rağmen tam bir tedavi yöntemi bulunamamıstır. Çalısmamızda, birçok doku üzerinde yara iyilesmesi üzerine olumlu etkileri daha önce yapılan arastırmalarda ispatlanmıs olan fenitoin'in defektif duramater üzerine olan etkilerini arastırdık. Çalısmada ağırlıkları 200±20 gr. arasında değisen toplam 36 adet Wistar cinsi erkek rat kullanıldı. Ratlar, her grupta 12 rat bulunacak sekilde kontrol, lokal fenitoin ve sistemik fenitoin grubu olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Bütün gruplarda, interskapuler bölgeye 2 seviye laminektomi uygulandı. Ardından dural insizyon yapıldı ve BOS gelisi izlendi. Kontrol grubunda duramater üzerine kan pıhtısı ile yama yapıldı. Lokal fenitoin grubunda duramater üzerine 30 mg/kg lokal fenitoin uygulandı. Sistemik fenitoin grubunda operasyon bitiminde 30 mg/kg fenitoin intraperitoneal yolla verildi. Her gruptan 6 rat 1. haftanın sonunda, 6 rat da 6. haftanın sonunda sakrifiye edildi. Laminektomi bölgeleri en blok çıkarıldı. Hematoksilen-Eosin ve Masson Trikrom boyalarıyla histopatolojik inceleme yapıldı. Sonuçlar Özısık ve arkadaslarının kriterlerine göre değerlendirildi. Kollajen, neovaskülarizasyon ve granülasyon doku düzeyleri mikroskobik olarak incelendi. ?statiksel olarak Kruskal Wallis testi ile değerlendirildiğinde 1. haftada ve 6. haftada arttığı gibi 1.hafta ile 6. hafta arasında da tüm gruplarda anlamlı derecede artıs olduğu tespit edildi. Gruplar birbirleriyle karsılastırıldığında ise en iyi sonuçların sistemik fenitoin grubunda elde edildiği ve anlamlı olduğu görüldü. Gruplar Wilcoxon Testi ile kendi içlerinde 1. hafta ve 6. hafta karsılastırıldığında, kontrol grubunun 1. haftası ile 6. haftasında ki granülasyon doku miktarları arasında fark yoktu. Aynı sekilde lokal grupta kollajen miktarları ve granülasyon doku miktarları arasında da 1. hafta ile 6. hafta arasında anlamlı fark bulunmadı. Sistemik grup içindeki kriterlere bakıldığında ise 1. hafta ile 6. hafta arasında anlamlı derecede artıs saptandı. Wilcoxon testi sonucunda da en fazla artıs sistemik grupta görüldü. Çalısmamızda lokal ve sistemik fenitoin kullanımının duramater iyilesmesi üzerine istatistiksel olarak olumlu etki gösterdiği, bu etkinin sistemik fenitoin grubunda çok daha fazla ve istatiksel olarak anlamlı olduğu görüldü. Sonuçta çesitli yara iyilesme mekanizmaları üzerinden etkili olduğunu bildiğimiz fenitoinin bu çalısma ile duramater rejenerasyonunda pozitif yönde etkin olduğunu göstermis olduk. Fakat fenitoinin yara iyilesmesinde klinik kullanıma girebilmesi için birçok çalısmaya daha ihtiyaç olduğunu düsünmekteyiz.

Dura materFenitoinYara iyileşmesi
Ertan Ergün
Gazi University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel akut spinal kord hasarında quetıapıne' in tedavideki etkisi

Spinal kord travmasında sekonder hasarlanma döneminin ve yine bu dönemde kordda olusacak hasarla mücadelenin tedavideki yerinin önemi iyi bilinmektedir. Bu nedenle bu dönem birçok deneysel arastırmanın konusu olmustur ve olmaya devam edecektir. Çalısmamızda sekonder hasarlanma döneminin en önemli mekanizmalarından olduğu bilinen apoptozisi önlemek adına 5-HT2 reseptör blokeri bir atipik antipsikotik olan quetiapine(serequel©)' in bir etkinliğinin olup olmadığı arastırıldı. Wistar cinsi 32 adet disi rat 4 esit gruba ayrılarak tüm deney hayvanların T6 vertebra seviyelerinde total laminektomi yapılıp Yasargil FT280T geçici anevrizma klibiyle ekstradural klipleme yöntemiyle spinal kord travması olusturuldu. Travma sonrası 1(D-I) ve 7(D-II) gün yasatılan deney gruplarına 10mg/kg/gün quetiapine intraperitoneal olarak verildi. Yine 1(K-I) ve 7(K-II) gün yasatılan kontrol gruplarına herhangi bir medikasyon uygulanmadı. 1. ve 7. gün sonunda denekler sakrifiye edilerek çıkarılan spinal kord örnekleri histolojik ve immünohistokimyasal tekniklerle incelenerek olusan histopatolojik değisiklikler ve apoptotik hücre sayıları karsılastırıldı. Quetiapine' in spinal kord üzerinde hem 1. hem de 7. gün gruplarında gri ve beyaz cevherde apoptozise karsı koruyucu etkisi olduğu gösterildi. Sonuç analizlerinin istatistiksel incelemesi de anlamlıydı. Ayrıca 7. gün gruplarında istatistiksel olarak da anlamlı olacak sekilde gri cevher hücrelerinin beyaz cevher hücrelerine göre daha iyi korunduğu seklinde de sonuçlar elde edildi. Bu sonuçlar ısığında quetiapine' in spinal kord travmasının sekonder evresinin etkilerine karsı spinal kordu koruyucu etkisinin yanında posttravmatik stres, ajitasyon ve depresyon için de kullanılabileceği düsünüldüğünde spinal travmalı hastalarda kendisine çok yönlü bir tedavi seçeneği olarak yer bulabileceği düsünülmüstür.

ApoptozisSpinal kord yaralanmaları
Murat Hamit Aytar
Gazi University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serebral iskemi sonrası elajik asit ve aliskirenin nöroprotektif etkilerinin karşılaştırılması

Serebral iskemi sonrası elajik asit ve aliskirenin nöroprotektif etkilerinin karşılaştırlması Kamuran AYDIN, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi, Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı, Diyarbakır Giriş ve Amaç: Serabral iskemi, beyin kan akımının azalmasına bağlı olarak serebral dokular için gerekli oksijenasyonun sürdürülememesidir. İnme günümüzde önemli bir morbidite ve mortalite nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. İnme genel olarak iskemik ve hemorajik olarak sınıflandırılabilir. Trombozda beynin bazı bölgerine kan akımı sağlayan yapılarda tıkayıcı bir süreç mevcuttur. Trombozun riskleri ateroskleroz, vaskülitler ve arteryal diseksiyonlar yer alır. Emboli ise vücudun başka bir bölgesinden köken alan alan bir pıhtıdan kaynaklanır. En yaygın olarak kalpten kaynaklanır. Nöroprotekisyon çalışmaları iskemik beyin hasarının patolojik ve patofizyolojik çalışmalarından kaynak almıştır. Nöral dokulardaki ani oksijen ve şeker düşüklüğü nöronlarda ölüme yol açan bir dizi patolojik kaskadı başlatır. Bu basamakların biri önlenebilirse bir kısım beyin dokusunun korunabileceği düşünülmektedir. Son yıllarda bu kaskadı bloke etmek amacıyla tasarlanan nöroprotektif ajanlar hayvan modellerinde araştırılmıştır. Elajik asit doğal bir antioksidandır. Farklı çalışmalarda elajik asidin antioksidan, antiviral, antimikrobial etkileri, kardiovasküler sistemde koruyucu etkileri, nörodejeneratif hastalıklarda koruyucu etkileri olabileceği gösterilmiştir. Aliskiren ilk oral aktif,nonpeptitik renin inhibitörüdür. Aliskiren hipertansiyon tedavisinde kabul edilen ve tekli ya da diğer antihipertansif ilaçlarla kombine kullanılabilinen bir ilaçtır. İskemi oluşturulan ratlarda bu maddelerin nöroprotektif etkilerini araştırdık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda rastgele seçilen 18 adet Sprague-Dawley tipi dişi ya da erkek rat kullanıldı. 4 saat açlıktan sonra ratlara 80 mg/kg ketamin ve 10 mg/kg ksilazin ile anestezi uygulandı. Sağ tarafta internal karotisten ilerletilen kateter orta serebral arter proksimalini tıkayacak şekilde ilerletilip 2 saat bekletildi. Sonrasında geri çekilip rekanalizasyon sağlandı. Ratlar üç gruba ayrıldı. İskemi sonrası birinci grup kontrol grubu olup tedavi verilmedi, ikinci grup ratlara bir hafta elajik asit 30 mg/kg dozunda günde tek doz verildi, üçüncü grup ratlara bir hafta aliskiren 2,5 mg/kg dozunda günde tek doz verildi. Bir hafta sonra ratlar sakrifiye edilip steril şartlarda beyin dokuları çıkarıldı. Çıkarılan beyin dokuları Hematoksilen-Eozin ve Toluidin Mavisi ile boyanıldı. Aynı histopatolog tarafından ratların beyin dokusunda nöron hücrelerinde piknosis, glial hücrelerde piknosis, nöron hücre dejenerasyonu, glial hücre dejenerasyonu ve damar dejenerasyonu değerlendirildi. Bulgular: Hem elajik asidin hem de aliskirenin kontrol grubuna göre nöron hücrelerinde piknosisde, glial hücrelerde piknosisde, nöron hücre dejenerasyonunda, glial hücre dejenerasyonunda ve damar dejenerasyonunda pozitif etki ettiği görüldü. Elajik asiidin, aliskirene göre nöron hücrelerinde piknosisde, glial hücrelerde piknosisde ve nöron hücre dejenerasyonunda istatiksel olarak elajik asit lehine çok anlamlı fark var olarak elde edilirken, glial hücre dejenerasyonu ve damar dejenerasyonu açısından iki ilaç arasında elajik asit histolojik olarak daha pozitif etki ederken istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Sonuç: Hem elajik asidin hem de aliskirenin iskemide nöroprotektif etkileri görüldü ve ileri deneysel araştırmalar sonrasında tedavi protokollerinde yer alabileceği kanaati oluşmuştur. Anahtar Kelimeler: Rat, İskemi, Elajik asit, Aliskiren, Nöroprotektif

AliskirenBeyin iskemisiEllajik asit+4
Kamuran Aydın
Dicle University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kısa segment stabilizasyonun sagital denge parametreleri ve klinik sonuçlar üzerine etkileri

Amaç: Çalışmamızda spinal stenoz ve spondilolistezis nedenli kısa segment stabilizasyon (iki seviye veya tek seviye posterior pedikül vida fiksasyon) yapılan hastalarda, sagital denge parametrelerinin preoperatif ve postoperatif dönemlerde ölçülerek, bu parametrelerin değişimlerinin hastaların aynı dönemlerdeki klinik bulgu değişimleri ile korelasyonunun olup olmadığının incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: 01.02.2022 ve 31.05.2024 tarihleri arasında hastanemiz Beyin ve Sinir Cerrahisi bölümünde operasyona alınan 1424 hasta ameliyathane modülünden taranmıştır. Bu hastalardan spinal stenoz ve spondilolistezis radyolojik ve klinik tanıları mevcut olan, bu nedenle kısa segment stabilizasyon cerrahisi yapılan, 6 aylık takip süresini doldurmuş, preoperatif ve postoperatif görüntülemelerine hastane PACS sisteminden muntazam şekilde ulaşılabilen 54 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Dahil edilen hastaların klinik olarak; yaş, cinsiyet, komorbidite varlığı, hastanede yatış süreleri, operasyon süreleri, operasyon komplikasyonu varlığı, preoperatif dönemdeki lumbalji, nörojenik kladikasyo mesafeleri, siyatalji şikayetleri, preoperatif motor güç muayenesi, VAS ağrı skoru verileri ile postoperatif 1.ay ve 6.ay poliklinik kontrollerindeki nörojenik kladikasyo mesafeleri, siyatalji şikayetleri, motor güç muayeneleri ve VAS ağrı skorları ile ilgili veriler hastane epikriz sistemi üzerinden verilendirilmiştir. Dahil edilen hastaların radyolojik olarak; preoperatif lateral lomber vertebra grafilerinde lomber lordoz, sakral slop, pelvik insidans, l3 vertebra insidans, l4 vertebra insidans ve l5 vertebra insidans değerleri, preoperatif bilgisayarlı tomografi görüntülerinde pelvik insidans, , l3 vertebra insidans, l4 vertebra insidans ve l5 vertebra insidans değerleri, postoperatif bilgisayarlı tomografi görüntülerinde pelvik insidans, , l3 vertebra insidans, l4 vertebra insidans ve l5 vertebra insidans değerleri, postoperatif erken dönem mobilizasyon sonrası lateral lomber vertebra grafilerinde pelvik insidans, , l3 vertebra insidans, l4 vertebra insidans ve l5 vertebra insidans değerleri, postoperatif 1.ayda çekilen kontrol lateral lomber vertebra grafilerinde pelvik insidans, , l3 vertebra insidans, l4 vertebra insidans ve l5 vertebra insidans değerleri, postoperatif 6.ayda çekilen kontrol lateral lomber vertebra grafilerinde lomber lordoz, sakral slop, pelvik insidans, , l3 vertebra insidans, l4 vertebra insidans ve l5 vertebra insidans değerleri ölçümleri yapıldı. Bu ölçümler radyolog doktor öğretim üyesi tarafından klinik verilerden habersiz ve bağımsız olarak ölçüldü. Daha sonra bu hastaların radyolojik ve klinik verileri istatistiksel olarak birbirleri ile karşılaştırıldı. Bulgular: Bu çalışmaya dahil edilen hastaların 52'sinde (%96,3) preoperatif dönemde lumbalji ve siyatalji şikayetleri mevcuttu. Siyatalji şikayetinde postoperatif 1. ayda bu sayı 6 (%11,1), 6. ayda ise 7 (%12,9) olarak kaydedildi ve bu değişimler istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,0001). Preoperatif dönemde 49 hastada (%90,7) mevcut olan nörojenik kladikasyo şikayeti, rahat yürüyüş mesafesiyle değerlendirildiğinde, ortalama 122,86 ± 110,91 m'den, postoperatif 1. ayda 210,83 ± 198,0 m'ye ve 6. ayda 158,13 ± 172,25 m'ye yükseldi (p<0,0001). Hastaların preoperatif dönemde ortalama 8,43 ± 2,03 olan VAS değerleri, postoperatif 1. ve 6. aylarda anlamlı bir düşüş göstererek sırasıyla 0,93 ± 1,99 ve 1,15 ± 2,08 olarak kaydedildi (p<0,0001). Radyolojik parametrelerde; Lomber lordoz açısı preoperatif ortalama 40,26 ± 11,98° iken postoperatif 6. ayda 38,54 ± 11,77° olarak ölçüldü ve bu fark anlamlı değildi (p=0,453). Pelvik insidans açısı preoperatif ortalama 60,59 ± 15,22°, postoperatif 6. ayda 60,19 ± 14,42° olarak kaydedildi ve bu değişiklik de anlamlı bulunmadı (p=0,823). Sakral slop açısı ise anlamlı artış göstererek preoperatif 30,63 ± 9,85°'den postoperatif 6. ayda 34,72 ± 10,92°'ye yükseldi (p=0,043). Vertebra insidans açılarında; L3 insidansı: Preoperatif 1,20 ± 10,13°, postoperatif 1. ayda 5,26 ± 8,59° ve 6. ayda 5,07 ± 9,68° olarak anlamlı değişim gösterdi (p<0,05), L4 insidansı: Preoperatif 10,07 ± 8,85°, postoperatif 1. ve 6. aylarda sırasıyla 16,52 ± 11,23° ve 16,68 ± 11,80°'ye yükselmiş olup anlamlı değişim gösterdi (p<0,01), L5 insidansı: Preoperatif 26,28 ± 13,26°, postoperatif 1. ve 6. aylarda 31,11 ± 14,33° ve 30,02 ± 14,67°; bu parametrede anlamlı bir fark saptanmadı (p=0,178). Postoperatif bilgisayarlı tomografi (BT) ve mobilizasyon grafileri karşılaştırıldığında: Pelvik insidans farkı anlamlı değildi (BT: 56,81 ± 13,14°; grafi: 59,06 ± 13,99°; p=0,393), Ancak L3 insidansı mobilizasyon grafisinde anlamlı olarak daha yüksek bulundu (BT: 0,93 ± 5,95°; grafi: 4,61 ± 8,10°; p=0,008), Benzer şekilde L4 (p=0,029) ve L5 insidanslarında da grafi ölçümlerinde anlamlı artış vardı (p=0,032). Preoperatif ve postoperatif 6. ay radyolojik parametre değişimleri ile VAS skor değişimleri arasındaki korelasyon analizinde; lomber lordoz, sakral slop, pelvik insidans, L3, L4 ve L5 insidans değişimleri ile VAS skor değişimleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı (tüm p>0,05). Sonuç: Bu çalışmada sakral slop ve alt lomber vertebra insidanslarında izlenen anlamlı artışlar, cerrahinin bölgesel biyomekanik dengeyi yeniden tesis ettiğini göstermektedir. Bununla birlikte, pelvik insidans gibi sabit morfolojik parametrelerde anlamlı değişiklik saptanmamış olup, bu da cerrahinin anatomik bütünlüğü koruyarak fonksiyonel restorasyon sağladığını düşündürmektedir. VAS skorlarındaki belirgin düşüşler cerrahi müdahalenin klinik etkinliğini teyit etse de, spinopelvik parametrelerdeki değişimlerle bu skorlar arasında anlamlı korelasyon bulunmamıştır. Bu bulgu, ağrı ve fonksiyonel iyileşmenin yalnızca radyolojik parametrelerle açıklanamayacağını; nörolojik dekompresyon, yumuşak doku iyileşmesi ve bireysel ağrı algısı gibi çoklu faktörlerin birlikte etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Stabilizasyon, Sagital Denge, Vertebra İnsidans, Spondilolistezis, Spinal Stenoz, Dejeneratif Omurga

Sena Erdoğan
Bolu Abant Izzet Baysal University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel hafif kafa travması sonrasında juvenil ratlarda nöromotor fonksiyon, kognitif fonksiyon ve iyileşme süreci üzerine vortıoxetıne'in etkilerinin araştırılması

Kafa travması önemli sağlık sorunlarından birisidir. Literatürde kafa travmasına bağlı başvurular incelendiğinde vakaların %75-90'ını hafif kafa travmalarının oluşturduğu bildirilmektedir. Özellikle genç nüfus içinde kafa travmaları önemli bir engellilik ve ölüm nedenidir; tüm ölümlerin neredeyse %30'undan sorumludur. Hafif kafa travması sonrası ortaya çıkabilecek sekeller içinde baş ağrısı, uyku bozuklukları, kognitif fonksiyon bozuklukları, anksiete ve duygu-durum değişiklikleri sayılabilir. Kafa travması hafif ve bulgular geçici olsa bile travmanın yarattığı hasar jüvenil bireylerde kognitif fonksiyonları uzun dönemde de etkileyebilecek sorunlara neden olabilir. Çalışmamızda vortioxetine etken maddesinin; jüvenil ratların hipokampus ve frontal kortekslerindeki serotonin ve beyin kaynaklı nörotropik faktör seviyelerine etkisi, apoptoz miktarları, hücresel rejenerasyon ve nörogenez üzerine etkileri araştırılmıştır; eş zamanlı olarak klinik yansımaları incelemek için motor ve kognitif beceriler değerlendirilmiştir. Çalışmamız jüvenil 36 ratla, 3 grupla (kontrol, sham, deney), oluşturulan hafif kafa travması modeli sonrasında Barnes Maze, Tapered Beam Walking verileri ve sakrifikasyon sonrasında elde edilen beyin dokusu örneklerinde ELISA, immünhistokimyasal boyamalar ve histolojik değerlendirmelerin neticeleri üzerinden yapılmıştır. Deney grubu ratlara uygun dozda vortioxetine, sham grubuna salin uygulanmıştır, kontrol grubuna herhangi bir girişim yapılmamıştır. Vortioxetine'in deney grubunda hipokampal beyin kaynaklı nörotropik faktörü artırdığı (p=0.014); hipokampus ve kortekste apoptozu azalttığı (p=0.002; p=0.014); ödem, kanama ve enflamasyonu azalttığı (p<0.001; p<0.001; p=0.025); erken dönemde ve çalışma boyunca deney grubundaki arka ayaklarda kayma sayısını azalttığı (p=0.047; p=0.016); süre (p=0.010), erken dönem ortalama hız (p=0.021), geçilen kadran sayısı (p=0.045), yol verimliliği (p=0.024) gibi parametrelerde olumlu sonuçları olduğu görülmüştür. Vortioxetine hafif kafa travması sonrasında jüvenil ratlarda motor koordinasyon ve fonksiyonun daha hızlı geri kazanımında, kognitif becerilerin korunmasında etkili bulunmuştur.

ApoptozisBilişsel işlevlerKafa yaralanmaları+7
Seçkin Emre Cancan
Bolu Abant Izzet Baysal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda deneysel serebral iskemi sonrası riociguat ve resveratrol kombine tedavinin nöroprotektif etkilerinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Vasküler patolojiler dışında başka bir neden olmadan meydana gelen beynin işlevsel fonksiyon bozukluğu olarak tanımlanan inme en önemli mortalite ve morbidite nedenleri arasındadır. Hemorajik ve iskemik olmak üzere iki grupta incelenir. İnmelerin yaklaşık %88'ini oluşturan iskemik inmelerin büyük çoğunluğu MCA'nın beslediği bölgelerde görülür. Günümüzde iskemik inme tedavisinde 2 tedavi yaklaşımı ön plana çıkmaktadır. Bunlar nöroproteksiyon ve rekanalizasyondur. Rekanalizasyonda onaylanan tek medikal tedavi rtPA'dır. İskemik inmeden sonraki ilk 4,5 saatte kullanılabilmesi nedeniyle kullanımı oldukça sınırlıdır. Bu nedenle daha geniş kullanımı olabilen tedaviler için çalışmalar devam etmektedir. İskemik inmede birçok karmaşık mekanizma rol almaktadır. Nöroproteksiyon bu moleküler ve biyokimyasal olayların engellenip veya yavaşlatılmasıyla iskemiye karşı beyni koruma çabasıdır. Bu amaçla anti eksitotoksisite, antioksidan, anti inflamatuvar, anti apoptotik ajanlar kullanılmıştır. Başlıca üzümde, kırmızı şarapta, yer fıstığında bulunan resveratrol nöroprotektif, antiinflamatuvar, antikanserojenik, kardioprotektif olmak üzere birçok etkisi olan bir fitoaleksindir. Vasküler düz kasların gevşemesine neden olan bir guanilatsiklaz stimulatörü olan riociguat kardiak çalışmalarda iskemik alanı küçülttüğü gösterilmesine rağmen serebral iskemide henüz çalışılmamış bir vazodilatatördür. Bu iki ilaç kombinasyonunun serebral iskemi sonrası etkilerini araştırdık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda rastgele seçilmiş ağırlıkları 328,53 ± 47,20 olan 35 adet Wistar albino cinsi dişi ratlar kullanıldı. 80 mg/kg ketamin ve 10 mg/kg ksilazin ile anestezi verildikten sonra sağ external karotid arterden girilerek internal karotid artere yönlendirilen sütur ilerletilerek MCA oklüzyonu sağlandı. 2 saat bekletilip iskemi oluşturuduktan sonra sütur geri çekilerek reperfüzyon sağlandı. Ratlar 7'li 5 gruba ayrıldı. 1. grup hiçbir işlem yapılmayan grup, 2. Grup iskemi oluşturulan grup, 3. Grup iskemi sonrası riociguat verilen grup, 4. Grup iskemi sonrası resveratrol verilen grup ve son olarak 5. Grup iskemi sonrası resveratrol + riociguat verilen grup olarak ayrıldı. Resveratrol (p.o.) 30 mg/kğ/gün dozunda riociguat(i.p.) ise 10 mg/kğ/gün dozunda 2 gün verildi. Tedavilerden sonra tekrar anestezi verilen ratlar sakrifikasyondan önce torakotomi yöntemiyle intrakardiyak kanları alındı. Sağ hemisferler %10'luk formaldehit içerisinde oda sıcaklığında fikse edildi. Alınan kesitler hemtatoksilen & eosin ile boyandı. Kesitlerde hücre çekirdeklerinde piknozis, perivasküler ve perinöral ödem, vasküler dilatasyon, konjesyon, reperfüzyon sonrası kanama odakları değerlendirildi. Ayrıca alınan kesitler parafin bloklarına gömülüp üzerlerine bax ve bcl-2 antikorları damlatılarak sinyal oluşumları gözlendi. Bulgular: Çalışmamızda beyin dokusunda hemoraji alanları, nöron ve glial hücre çekirdeklerinde piknozis, perinöral ve perivasküler ödem, damar lümenlerindeki konjesyon, bax ve bcl-2 ekspresyonlarına bakıldı. İskemi grubunda fokal ve diffuz hemoraji alanları, nöron ve glial hücrelerde piknotik çekirdekli hücrelerde artış, perinöral ödem, damar lümeninde konjesyon, aşırı bax ekspresyonu ve bcl-2 immunpozivitesinde kontrol grubuna göre azalma gözlendi. İskemi sonrası riociguat verilen grupta ise hemorajik alanların kaybolduğu, nöron ve glial hücrelerde piknotik çekirdekli hücrelerin oldukça azaldığı, damarların dilate olduğu, konjesyonun görülmediği, perivasküler ödemin oldukça azaldığı, bax immunopozivitesi azalıp kontrol grubuyla benzer olduğu, bcl-2 immunopozivitesi ise özellikle aksonlarda arttığı gözlendi. İskemi sonrası resveratrol verilen grupta ise hemorajik alanların önemli oranda azaldığı, konjesyon, perinöral ödem, nöron ve glial hücrelerde piknozis görülse de iskemi grubuna göre oldukça azaldığı görüldü. Bax immunopozivitesi kontrol grubuyla benzerlik gösterirken bcl-2 immunopozitifliği kontrol ve iskemi gruplarına benzer lokalize olmuştu ancak pozitifliğin özellikle sinir liflerinde kontrol grubuna daha yakın olduğu görüldü. İskemi sonrası riociguat ve resveratrol verilen grupta ise damarların dilate olduğu, nöron ve glial hücrelerde piknotik çekirdekli hücrelerin azaldığı perinöral ve perivasküler ödemin kaybolduğu gözlemlendi. Kombine tedavi verilen grupta bax immunopozivitesi yok denecek kadar az iken bcl-2 immunopozivitesi iskemi gruplarına göre oldukça yoğun olduğu görüldü. Sonuç: İskemik inmede riociguat ve resveratrol kombine tedavisinin nöroprotektif olduğu, apoptozu önlediği ve reperfüzyon sonrası kanamayı azalttığı görülmüş olup iskemik inme tedavi protokollerinde kullanılabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: İskemi, Riociguat, Resveratrol, Nöroprotektif, Apoptoz

ApoptozisResveratrolRiociguat+2
Barış Aslanoğlu
Dicle University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lomber disk hernisi olan hastalarda ağrı şiddeti ile nöroinflamatuar marker ilişkisinin tespit edilmesi

Amaç: Çalışmamızda vazoaktif duysal nöropeptidlerden olan Kalsitonin Geni İle İlişkili Peptid (CGRP), P Maddesi (SP), Vazoaktif İntestinal Polipeptid (VİP) ve Hipofiz Adenilat Siklaz Aktive Edici Polipeptid 38 (PACAP38)'in tek seviye lomber disk hernisi (LDH) olan hastalarda mikrodiskektomi operasyonu öncesi ve sonrası alınan kanlarındaki serum düzeyleri ile eş zamanlı visuel analog skalası (VAS) ile sorgulanan radiküler ağrı düzeylerini karşılaştırarak bu nöropeptitlerin LDH'ye bağlı radiküler ağrı ile olan ilişkisini incelemeyi planladık. Gereç ve Yöntem: B.A.İ.B.Ü Tıp Fakültesi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahi Anabilim dalına kabul edilen 18-70 yaş arası siyataljisi olan lomber manyetik rezonans görüntülemesi (MRG) ile tek seviye lomber disk hernisi tanısı alan ve mikrocerrahi planlanan, daha önce lomber bölgeden operasyon geçirmemiş 30 hasta çalışma grubuna alındı. Kontrol grubuna ise vücudunun herhangi bir bölgesinde ağrısı bulunmayan, analjezik, antiinflamatuar ilaç kullanmayan, bilinen lomber disk hernisi, kronik herhangi bir nöroinflamatuar ve alerjik hastalığı bulunmayan 30 birey seçildi. Seçilen çalışma ve kontrol gruplarının ağrı skorlaması ile yaş, mevcut kronik hastalıkları, sigara, alkol tüketimi ve meslek grupları sorgulanmıştır. Her gruptaki bireylerden yaklaşık 12 cc kan alınmıştır. Kan alınmadan hemen önce hastalar radiküler ağrılarının şiddetini Visuel Analog Skalası kullanarak 0 ile 10 arasında bir sayısal değer ile belirlediler. Alınan tüm kanlar EDTA ve Protease içeren mor kapaklı hemogram tüplerine konuldu. Santrifüj edildikten sonra SP, CGRP, VİP ve PACAP38 isimli vasoaktif nöroinflamatuar markerların ELISA ile ölçümüne kadar – 20oC derecede saklandı. Alınan plazma örneklerindeki nöropeptid (SP, CGRP, VIP ve PACAP38) konsantrasyonlarının ölçümü için örneklerde bulunan immünoreaktif nöropeptid içerikleri kullanılmıştır. Assay protokolü üretici firmanın yönergelerine göre uygulanmıştır. Bulgular: Preoperatif hastaların plazma CGRP, SP, VİP ve PACAP38 düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede artmış olduğu bulundu (p< 0.001, Mann-Whitney U testi). Bununla birlikte aynı hastaların post-operatif dönemde plazma CGRP, SP, VİP düzeyleri pre-operatif dönemlerine göre anlamlı düzeyde azalmış olarak bulundu (p< 0.001, Wilcoxon işaretli-sıralar testi). Diğer taraftan postoperatif dönemde plazma PACAP38 düzeyi preoperatif dönemdeki plazma düzeyine göre anlamlı düzeyde artmış olarak bulundu (p< 0.001, Wilcoxon işaretli-sıralar testi). Preoperatif ve Postoperatif hastaların ortalama VAS ağrı sokuru değerleri ile plazma CGRP, PACAP-38, SP ve VİP değerleri arasında bir korelasyon olmadığı tespit edildi. (p>0.05). Sonuç: Çalışmamızda preoperatif dönemde plazma düzeyleri artan ve postoperatif dönemde azalan CGRP, SP ve VİP'in LDH'de sinir kökü basısına bağlı oluşan nöroinflamasyonda ve buna bağlı oluşan radiküler ağrının patofizyolojisinde önemli rol oynadıklarını ve aynı zamanda kolay ölçülebilir olmaları ile tanıda ve takipte kullanılabilecek birer biyomarker adayı olabileceklerini gösterdik.

AğrıAğrı şiddetiBiyobelirteçler+5
Caner Çiçek
Bolu Abant Izzet Baysal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda deneysel serebral iskemi sonrası urapidil ve resveratrol kombine tedavinin nöroprotektif etkilerinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Serabral iskemi, beynin kan akışının azalmasına sekonder olarak nöral dokular için gerekli olan oksijenasyonun sürdürülememesidir. Morbitide ve mortalitenin en önemli nedenleri ararısında iskemik inme yer alır. İnme; hemorajik inme ve iskemik inme olarak ikiye ayrılır. Yaklaşık olarak inmelerin %88'ini iskemik inme oluşturur. İskemik inmelerin çoğunluğunu MCA'dan beslenen alanlarda görülür. İskemik inmede günümüzde 2 tedavi yaklaşımı öne çıkmaktadır. Bunlar rekanalizasyon ve nöroproteksiyondur. Rekanalizasyonda kabul edilen tek medikal tedavi seçeneği rtPA'dır. rtPA'nın iskemik inmede ilk 4,5 saatte kullanılabilmesi sebebiyle kullanımı sınırlıdır. Bu nedenle kullanımı daha geniş olabilen tedaviler üzerinde çalışılmaktadır. İskemik inmede bir dizi karmaşık mekanizma rol oynamaktadır. Nöroproteksiyon, bu biyokimyasal ve moleküler olayların engellenip veya yavaşlatılmasıyla ilgili beyni iskemiye karşı koruma gayretidir. Bu amaca uygun birçok antioksidan, antiapoptotik, antieksitotoksisite ve antiinflamatuvar ajanlar kullanılmıştır. Başlıca üzümde ve yer fıstığında bulunan resveratrol antikanserojenik, antiinflamatuvar, nöroprotektif ve kardioprotektif gibi birçok etkisi olan bir fitoaleksindir. Sempatolitik bir antihipertansif ilaç olan Urapidil yapılan çalışmalarda vazodilatör etkisiyle iskemik olgularda reperfüzyon öncesinde uygulandığında protektif bir ajan olarak kullanılabileceğine yönelik bulgular, ayrıca iskemi durumunda urapidil tedavisinin hücresel boyutta antioksidan, antiinflammatuvar ve antiapoptotik aktivite göstererek koruyucu olduğuna dair bulgular bulunmasına karşın henüz serebral iskemide çalışılmamış bir vazodilatatördür. Biz de bu iki ilacın kombinasyonunun serebral iskemi sonrası etkilerini araştırdık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 35 adet rastgele seçilmiş 328,53 ± 47,20gr ağırlıkları olan 35 adet Sprague Dawley cinsi dişi sıçanlar kullanıldı. 10 mg/kg ksilazin ve 80 mg/kg ketamin ile anestezi uygulandıktan sonra sağ external karotid arterden girerek internal karotid artere doğru yönlendirilen sütur internal karotit arterden ilerletilerek MCA oklüzyonu sağlandı. 2 saat bekletip iskemi oluşturulduktan sonra sütur geri çekilip reperfüzyon sağlandı. Sıçanlar 7'li 5 gruba ayrıldı. 1. grup herhangi bir işlem yapılmayan grup, 2. grup iskemi oluşturulan grup, 3. grup iskemi sonrası urapidil verilen grup, 4. grup iskemi sonrası resveratrol verilen grup ve 5. grup iskemi sonrası urapidil + resveratrol kombine verilen grup olarak ayrıldı. Resveratrol(i.p.) 30 mg/kğ/gün, urapidil(i.p.) ise 5 mg/kğ/gün dozunda 3 gün verildi. Tedaviden sonra tekrardan anestezi uygulanan sıçanlar önce torakotomi ile intrakardiyak kanları alındı. Sıçanlar sakrifiye edilip beyin dokuları steril şartlarda çıkarıldı. Çıkarılan dokular oda sıcaklığında %10'luk formaldehit içerisinde fikse edildi. Elde edilen kesitler hemtatoksilen & eosin ile boyandı. Kesitlerde konjesyon, perinöral ve perivasküler ödem, hücre çekirdeklerinde piknozis ve reperfüzyon sonrası kanama odakları değerlendirildi. Alınan kesitler ayrıca parafin bloklarına gömülerek üzerlerine Bcl-2, TNF-α ve kaspaz-3 antikorları damlatılıp oluşan sinyaller gözlendi. Bulgular: Deneyimizde beyin dokusunda hemorajik alanlar, perinöral ödem, vasküler yataklarda konjesyon, nöron ve glial hücre çekirdeklerinde piknozis, kaspaz-3, Bcl-2 ve TNF-α ekspresyonları incelendi. İskemi grubunda diffüz ve fokal ve hemorajik alanlar, nöron ve glialarda piknotik çekirdek miktarında artış, vasküler lümende konjesyon, perinöral ödem, kaspaz-3 düyeyinde artış, Bcl-2 immunpozivitesinde azalma ve TNF-α düzeyinde artış saptandı. İskemiden sonra urapidil verilen grupta hemoraji alanlarının kaybolduğu, nöron ve glial hücrelerde piknotik çekirdekli hücrelerin oldukça azaldığı, rerinöral ödemin oldukça azaldığı, kaspaz-3 ve Bcl-2 immunopozivitesi azalıp, TNF-α ekspresyonunun arttığı gözlendi. İskemiden sonra resveratrol verilen grupta hemoraji alanlarının önemli oranda azaldığı, perinöral ödem ve nöron ve glial hücrelerde piknozis görülse de iskemi grubuna kıyasla bu oranın oldukça azaldığı görüldü. Kaspaz-3 immunopozivitesi kontrol grubuna benzerlik gösterirken, Bcl-2 ve TNF-α ekspresyonunda azalma izlendi. İskemi sonrası urapidil ve resveratrol kombine tedavi verilen grupta ise subaraknoid kanama izlerinin neredeyse tamamen ortadan kalktığı, beyin dokusuna geçen kan doku hücrelerinin büyük oranda ortadan kalktığı görüldü, perinöral ödemin kaybolduğu, nöron ve glial hücrelerde piknotik çekirdekli hücrelerin azaldığı izlendi. Kombine tedavi verilen grupta kaspaz-3 düzeyinin kontrol grubuna çok yakın olduğu, özellikle ödemli ve hemorajik beyin doku alanlarında Bcl-2 ekspresyonunda kısmen artış olduğu; TNF-α düzeyinin ise çok düşük eksprese edildiği görüldü. Sonuç: İskemik inmede resveratrol ve urapidil kombine tedavisinin nöroprotektif olduğu, reperfüzyon sonrası kanamayı azalttığı ve apoptozu önlediği görülmüş, bu yüzden iskemik inme tedavi protokollerinde kullanılabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: İskemi, Urapidil, Resveratrol, Nöroprotektif, Apoptoz

ApoptozisBeyin iskemisiHayvan deneyleri+4
Rıdvan Çetin
Dicle University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel rat karotis anastomozlarında pentoksifilin ve adenozin'in restenoz üzerine etkinliği

Amaç: Serebral iskemi ve enfarkt, günümüzde önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Bu nedenle enfarkt gelişmeden önce yapılacak revaskülarizasyon, morbiditenin derecesini etkileyebilmektedir. Ancak vücudun diğer bölgelerinde olduğu gibi beyinde de yapılan damar anastomozları ve bypass greftlerinin uzun dönem açıklığı, damar hasarının olduğu bölgede intimal hiperplazinin gelişmesiyle azalmaktadır. Vasküler girişimler sonrası gelişebilen restenoz üzerinde intimal hiperplazi ve düz kas hücre proliferasyonun büyük etkisi vardır. Pentoksifilin, bazı sitokinleri inhibe ederek damar hasarı ile ilşkili kollajen birikimini azaltırken adenozin de düz kas hücre proliferasyonunu inhibe etmektedir. Bu yüzden biz de rat karotid arterinde yapılan anastomozda adenozin ve pentoksifilin maddelerinin restenoz, neointima oluşumu ve düz kas hücre proliferasyonu üzerindeki inhibitör etkilerini araştırarak karşılaştırdık. Materyal ve Metod: Çalışmadaki tüm anastomozlar aynı cerrah tarafından yapıldı. Çalışmamızda randomize olarak seçilen, ortalama 250-300 gram ağırlığında 24 adet Sprague Dawley tipi erkek veya dişi rat kullanıldı. Çalışma süresi boyunca tüm denekler aynı yerde (20±2 oC sıcaklıkta, havalandırma tertibatı olan ve güneş ışığı alabilen bir odada) bakıldı. Deney günü ratlara anestezi olarak 80 mg/kg ketamin + 10 mg/kg ksilazin verildi. Anesteziden 45 dakika sonra ikinci doz olarak 40 mg/kg ketamin + 5 mg/kg ksilazin uygulandı. Enfeksiyondan korunmak için intramüsküler yol ile profilaktik amaçlı preoperatif olarak ratlara 50mg/kg dozunda sefazolin uygulandı. Cerrahi alan antiseptik solüsyon ile silindi. Deneklerde anastomoz için sağ taraf karotid arteri, kontrol için ise sol taraf karotid arteri kullanıldı. Sterilizasyon sağlanarak uygun pozisyon verildi ve horizontal sağ taraf boyun insizyonu yapılarak common karotid arter eksplore edildi. Daha sonra karotid arter disseke edilerek proksimal ve distalinden mikroklemple klemplendi. Aynı arter mikro makas ile transekte edilip daha sonra 10/0 polipropilen sütur ile anastomoz yapıldı ve dokular anatomik planda kapatıldı. Ratlar 4 gruba ayrıldı. Grup 1 ratlar kontrol grubu, Grup 2 ratlar pentoksifilin 100 mg/kg/gün dozunda subkutan 7 gün verilen grup, Grup 3 ratlar adenozin 1 mg/kg/gün dozunda subkutan 7 gün verilen grup ve son olarak Grup 4 ratlar her iki ilacın anılan dozlarda birlikte 7 gün uygulandığı grup olarak belirlendi. Yedinci gün sonunda anastomoz yapılan taraf ve anastomoz yapılmayan karşı taraf karotid arter, anastomoz hattını ortaya alacak şekilde 1 cm' lik segment halinde çıkarılarak incelenmek üzere histopatoloji laboratuvarına gönderildi. Alınan biopsi materyelleri formol solüsyonunda korunarak hemotoksilen-eozin ile boyanıp ışık mikroskobu altında aynı histolog tarafından incelendi ve anastomoz iyileşmesi değerlendirildi. Değerlendirme parametreleri lümen çapı, lümen alanı, tunika media alanı, ödem, inflamasyon, damar duvar hasarı, intimal hiperplazi, medial atrofi, trombüs ve endotelizasyon olarak belirlendi. Daha sonra deney hayvanları eksanguinasyon ile sakrifiye edilerek deney sonlandırıldı. Bulgular: Vasküler girişimlerden sonra kullanılan pentoksifilin ve adenozin maddeleri, restenoz, neointima oluşumu ve düz kas hücre proliferasyonu üzerine ayrı ayrı inhibitör etkide bulunmalarına rağmen, bu iki ilacın birlikte kullanılması aditif değil sinerjistik bir etki yaratmaktadır. Sonuç: Pentoksifilin ve adenozinin, vasküler girişimlerden sonra meydana gelen restenoz, intimal hiperplazi ve düz kas hücre proliferasyonunun engellenmesinde yararlı birer ajan olarak birlikte kullanılması daha etkili olabilmektedir. Anahtar kelimeler: Pentoksifilin, Adenozin, Restenoz, İntimal hiperplazi, Düz kas hücre proliferasyonu, Anastomoz, Rat.

AdenozinAnastomozHiperplazi+6
Adil Yılmaz
Dicle University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tavşanlarda deneysel subaraknoid kanama modelinde IV %20 mannitolün serebral vazospazm üzerine etkileri

AMAÇ: Taradığımız tüm ingilizce literatürde Subaraknoid Kanama (SAK) tedavisinde sıklıkla kullanılan %20 monnitolün SVS üzerine etkilerinin incelenmediğini gördük. Bu nedenle bu çalışmada tavşanlarda deneysel SAK modelinde bir osmotik diüretik ajan olan ve kafa içi basınç artışı (KİBA) durumunda sıklıkla kullanılan intravenöz %20 mannitol uygulamasının serebral vazospazm üzerine etkilerini incelemeyi amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda toplam 28 adet Yeni Zelanda beyaz tavşanı kullanıldı. Tavşanlar Grup 1[kontrol,n=7],Grup 2[SAK (+),n=7],Grup 3[SAK(-)%20 Mannitol (+) ,n=7], Grup 4[SAK(+),%20 Mannitol(+) ,n=7] olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Deneysel SAK modeli Grup 2 ve 4 teki tavşanların sisterna mangalarına otolog arteryel kan verilerek SAK oluşturuldu. Grup 3 ve 4'teki tavşanlara 1gr/kg/gün % 20 mannitol 4 eşit doza bölünerek 3 gün süre ile intravenöz olarak verildi. Tüm tavşanlar SAK oluşumunu takip eden 72.saatte sakrifiye edilerek beyin beyin sapı global olarak çıkarılıp fiske edildi. Deneklerin baziller arterlerinden elde edilen kesitler Hematoksilen ve Eosin ile boyanarak mikroskop altında incelendi. BULGULAR: Elde edilen baziller arter kesitlerinde damar kalınlığı, damar çapı, lümen çapı, lümen kesit alanı ve damar toplam alanları ölçüldü. Grup 1,3,4 arasında damar duvar kalınlığı yönünden anlamlı fark saptanmadı(p=0,01). Tüm gruplar arasında en fazla damar duvar kalınlığı grup 2'de ölçüldü. Grup 1 ve 3 karşılaştırıldığında baziller arter lümen çapları arasında anlamlı fark saptanmadı(p=0,46).Grup 1,2,4 lümen çapları arasında fark saptanmadı. Baziller arter lümen kesit alanları arasında da anlamlı fark saptanmadı(p=0,08). SONUÇ: %20 Mannitol tedavisinin Subaraknoid kanama deneysel modeli sonrası gelişen serebral vazospazm üzerine olumlu veya olumsuz herhangi bir etkisinin olmadığı saptandı. ANAHTAR KELİMELER: Subaraknoid kanama , Serebral vazospazm, Mannitol, Baziller arter , Deneysel SAK

Baziler arterMannitolSerebral venler+4
Ömer Sanrı
Dicle University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rat karotid arterlerinde yapılan anastomozlarda dabigatran eteksilat ve bemiparin sodyum maddelerinin trombolitik etkileri ve neointima üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması

Rat karotid arterlerinde yapılan anastomozlarda dabigatran eteksilat ve bemiparin sodyum maddelerinin trombolitik etkileri ve neointima üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması Pınar AYDIN, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi, Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı, Diyarbakır. Giriş ve Amaç: Serebral iskemi, arteryel kan akımının azalmasına bağlı olarak serebral dokular için gerekli oksijenizasyonun sürdürülememesi durumudur. İskemi sonrasında oluşan reperfüzyon sonucunda, iskemik dokuya ulaşan oksijen, serbest oksijen radikallerini artırarak paradoks sekonder hasarlara neden olur. Bu nedenle enfarkt gelişmeden önce yapılacak revaskülarizasyon, morbiditenin derecesini etkileyebilmektedir. Revaskülarizasyon amacıyla yapılan girişimlerin başarısı spontan tromboz gelişimi veya stenoz oluşumu nedeni ile beklenenden daha azdır. Vasküler rekonstruktif girişimlerden sonra akut trombüs oluşumu ani tıkanma ile sonuçlanmaktadır. Aynı zamanda geç dönemdeki daralma veya restenozda düz kas hücre migrasyonu, proliferasyonu ve ekstrasellüler matriks birikimi sonucu oluşan neointimal hiperplazi önemli rol oynamaktadır. Dabigatran eteksilat direkt etkili bir trombin inhibitörüdür. Bemiparin sodyum ikinci jenerasyon düşük molekül ağırlıklı heparin (DMAH)dir. Rat karotis arterinde yapılan anastomozda dabigatran eteksilat ve bemiparin sodyum maddelerinin trombolitik etkileri ve neointima oluşumu üzerindeki etkilerini araştırarak karşılaştırdık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda randomize olarak seçilen, 24 adet Sprague-Dawley tipi erkek veya dişi rat kullanıldı. Deney günü 4 saatlik açlık süresinden sonra ratlara 80mg/kg ketamin + 10 mg/kg ksilazin ile anestezi uygulandı. Anastomoz için sağ karotid arteri, kontrol için sol karotid arteri kullanıldı. Sterilizasyon sonrasında horizontal boyun insizyonu ile common karotid arter eksplore edildi. Karotid arter mikroklemple klemlenerek mikromakasla transekte edildi. 10/0 polipropilenle anastomoze edilerek dokular anatomik planda kapatıldı. Ratlar, 1 haftalık adaptasyon döneminden sonra rastgele seçilmiş üç gruba ayrıldı. Grup 1 ratlar kontrol grubu, Grup 2 ratlar dabigatran eteksilat %0,5'lik hidroksietilselüloz içinde çözelti haline getirildikten sonra 10 mg/kg olacak şekilde oral, günde iki doz, 7 gün verilen grup, Grup 3 ratlar bemiparin sodyum 250 IU/kg dozunda, subkutan 7 gün olarak ayrıldı. Yedi günlük tedavi sonrasında anastomoz yapılan sağ karotid arteri ve yapılmayan sol karotid arteri 1 cm'lik segmentler halinde çıkarılarak patoloji laboratuarına gönderildi. Alınan materyaller formol solusyonunda korunarak hematoksilen-eozin ile boyanıp aynı patolog tarafından incelendi. Lümen çapı, lümen alanı, tunika media kalınlığı, ödem, damar duvar hasarı, intimal hiperplazi, trombüs ve inflamasyon değerlendirildi. Bulgular: Anastomoz sonrasında kullanılan bemiparin sodyumun intimal hiperplaziyi azalttığı, lümen çap ve alanında belirgin küçülmeye sebep olmadığı, tunika mediada daha az kalınlaşmaya sebep olduğu görülmüştür. Dabigatran eteksilatın ödem ve inflamasyonu arttırdığı, intimal hiperplaziyi engelleme üzerine etkin olmadığı gözlenmiştir. Sonuç: Bemiparinin intimal hiperplaziyi azalttığı, antitrombotik ve anjiogenez inhibisyonunda etkinliğinin daha fazla olduğunu, dabigatranın intimal hiperplazi üzerine etkin olmadığı, antikoagulan etkisinin daha fazla olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Rat, Anastomoz, İntimal hiperplazi, Restenoz, Bemiparin sodyum, Dabigatran eteksilat

AnastomozDabigatran eteksilatHiperplazi+4
Pınar Aydın
Dicle University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rat karotid arterlerinde yapılan anastomozlarda nimodipin ve pentoksifilin maddelerinin damar duvarı üzerine histopatolojik etkilerinin araştırılması

Rat karotid arterlerinde yapılan anastomozlarda nimodipin ve pentoksifilin maddelerinin damar duvarı üzerine histopatolojik etkilerinin araştırılması Abdurrahman ARPA, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi, Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı, Diyarbakır. Giriş ve Amaç: Serebral iskemi, arteryel kan akımının azalmasına bağlı olarak serebral dokular için gerekli oksijenizasyonun sürdürülememesi durumudur. İskemi sonrasında oluşan reperfüzyon sonucunda, iskemik dokuya ulaşan oksijen, serbest oksijen radikallerini artırarak paradoks sekonder hasarlara neden olur. Bu nedenle enfarkt gelişmeden önce yapılacak revaskülarizasyon, morbiditenin derecesini etkileyebilmektedir. Revaskülarizasyon amacıyla yapılan girişimlerin başarısı stenoz oluşumu, düz kas hücre proliferasyonu ve intimal hiperplazi oluşumu nedeni ile beklenenden daha azdır. Vasküler rekonstruktif girişimlerden sonra gelişen bu hadiseler mortalite ve morbiditenin beklenenden daha yüksek olmasına sebep olmaktadır. Aynı zamanda geç dönemdeki daralma veya restenozda düz kas hücre migrasyonu, proliferasyonu ve ekstrasellüler matriks birikimi sonucu oluşan neointimal hiperplazi önemli rol oynamaktadır. Nimodipin, dihidropiridin türevi olan bir kalsiyum kanal blokörüdür. Pentoksifilin, ksantin türevi (teofilin benzeri) fosfodiesteraz inhibitörü bir ilaçtır. Rat karotis arterinde yapılan anastomozlarda nimodipin ve pentoksifilin maddelerinin damar duvarı üzerine histopatolojik etkilerini araştırdık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda randomize olarak seçilen, 18 adet Sprague-Dawley tipi erkek veya dişi rat kullanıldı. Deney günü 4 saatlik açlık süresinden sonra ratlara 80mg/kg ketamin + 10 mg/kg ksilazin ile anestezi uygulandı. Anastomoz için sağ karotid arteri, kontrol için sol karotid arteri kullanıldı. Sterilizasyon sonrasında horizontal boyun insizyonu ile common karotid arter eksplore edildi. Karotid arter mikroklemple klemlenerek mikromakasla transekte edildi. 10/0 polipropilenle anastomoze edilerek dokular anatomik planda kapatıldı. Ratlar, 1 haftalık adaptasyon döneminden sonra rastgele seçilmiş üç gruba ayrıldı. Grup 1 ratlar kontrol grubu, grup 2 ratlar nimodipin 10mg/kg intraperitoneal günde tek doz 7 gün verilen grup, grup 3 ratlar pentoksifilin 100mg/kg oral günde tek doz 7 gün verilen grup olarak ayrıldı. Yedi günlük tedavi sonrasında anastomoz yapılan sağ karotid arteri ve yapılmayan sol karotid arteri 1 cm'lik segmentler halinde çıkarılarak patoloji laboratuvarına gönderildi. Alınan materyaller formol solusyonunda korunarak hematoksilen-eozin, PAS, masson ile boyanıp aynı patolog tarafından incelendi. İnflamasyon, damar duvar hasarı, intimal hiperplazi, lümen çapı, tunika media kalınlığı, trombüs, lümen alanı değerlendirildi. Bulgular: Anastomoz sonrasında kullanılan pentoksifilinin intimal hiperplaziyi azalttığı, lümen çap ve alanında belirgin küçülmeye sebep olmadığı görülmüştür. Nimodipin grubunun da aynı etkileri olduğu ancak pentoksifilin kadar etkin olmadığı görülmüştür. Sonuç: Pentoksifilin grubunun intimal hiperplaziyi önleme üzerine etkinliğinin belirgin olduğu ve ileri deneysel araştırmalar sonrasında tedavi protokollerinde yerinin olabileceği kanaati oluşmuştur. Anahtar Kelimeler: Rat, Anastomoz, İntimal hiperplazi, Restenoz, Nimodipin, Pentoksifilin, Vazoprotektif

AnastomozHiperplaziKalsiyum kanal blokerleri+5
Abdurrahman Arpa
Dicle University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Opere anevrizmal subaraknoid kanamalı hastaların geriye dönük incelenmesi

Bu çalışmanın amacı, Diyarbakır ilinde anevrizmal subaraknoid kanama nedeni ile opere edilmiş hastalar için risk faktörlerini ve ölüm oranlarını araştırmak ve bu hastaların yönetimi açısından Fisher,WFNS ve Glasgow koma skorlarının önemini vurgulamaktır. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroşirurji Bölümü'nde 1 Ocak 2011 – 31 Temmuz 2016 tarihleri arasında anevrizmal subaraknoid kanama nedeniyle opere edilmiş 105 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Olguların dosyalarından, nörolojik muayene ve ayrıntılı geçmişleri, laboratuar testleri, görüntüleme modaliteleri,cinsiyet,yaş, tansiyon hastalığı öyküsü, Diabetes Mellitus öyküsü, giriş Glasgow koma ölçeği değeri, anevrizma lokalizasyonu, anevrizma sayısı, ventrikül içi ve perimezensefalik sisternlerde kan varlığı,intraserebral kanama, hidrosefali, enfeksiyon, epileptik nöbet, elektrolit bozukluğu parametrelerinin varlığı ve ölüm oranı değerleri elde edildi ve istatistiksel olarak değerlendirildi

AnevrizmaGlasgow koma ölçeğiMortalite+2
Barış Güngörmez
Dicle University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Opere anterior kominikan arter anevrizmalı hastaların geriye dönük incelenmesi

İntrakranial anevrizmalar spontan subaraknoid kanamanın en sıksebebidir.En sık görülen intrakranial anevrizma anterior kominikan arteranevrizmasıdır. Anterior kominikan arter anevrizmaları gerek sahip oldukları farklı epidemyolojik ve anatomik özellikleri sebebi ile gerekse rüptüre olmaları sonrası neden oldukları mortalitesi ve morbiditesi yüksek intrakranial kanamalar sebebi ile hayati önem arz eden bir patolojidir. Bu çalışmada Eylül 2012 - Mayıs 2017 tarihleri arasında hastanemize başvurarak ameliyat olan 34 anterior kominikan arter anevrizmalı hasta retrospektif olarak incelendi. Çalışmada hastalar cinsiyetleri, yaşları, geliş mevsimi,anevrizma domu, morfolojik özellikleri, intrakranial anterior sirkülasyon anatomik varyasyonları,başka anevrizmalar ile birlikteliği,nörolojik muayeneleri, biyokimyasal tetkikleri, sebebiyet verdikleri intrakranial kanamalar açısından araştırıldı. Anterior kominikan arter anevrizması en sık 40-60 yaş arası kadınlarda görülmektedir. Lokalizasyonu itibarıyla karışık bir anatomiye sahip olup çeşitli anatomik varyasyonlar sık eşlik etmektedir. Diğer intrakranial anevrizmlardan farklı olarak çok küçük boyutlarda dahi rüptüre olma olasılığı yüksektir. Tanı için kullanılan görüntülemelerde hastanın vaskuler anatomisi ve anevrizmanın morfolojik özellikleri cerrah için yol gösterici olup kanama ihtimali açısından fikir vericidir. Sebebiyet verdiği subaraknoid kanama sonrasında gelişebilen vasospazmda hiponatremi agreve edicidir.

AnevrizmaArterlerHemorajiler+3
Mesut Kasımoğlu
Dicle University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kafa travmalarında kraniyal bilgisayarlı beyin tomografisinde mezensefalon çevresi sisternaların büyüklüğüne göre mannitol tedavisinde farklı doz uygulamaları

Kafa Travmalarında Kraniyal Bilgisayarlı Beyin Tomografisinde Mezensefalon Çevresi Sisternaların Büyüklüğüne Göre Mannitol Tedavisinde Farklı Doz UygulamalarıKafa travmalı hastalarda, prognoz ve ölüm oranları klinik unsur ve radyolojik bulgulara göre belirlenebilir. Bunlar; yaş, travma etyolojisi, eşlik eden fazla organ sistemine ait travma, pupil durumu, acil hava yolu gereksinimi, giriş Glaskow Koma Skalası (GKS), bilgisayarlı beyin tomografisinde bazal sisternaların obliterasyonu gibi durumlardır.Bu çalışmada 17 yaş üstü erişkin 50 hastada kraniyal bilgisayarlı tomografide mezensefalon çevresi sisternalar, büyüklüğüne göre basık; (grup 1), kaybolmuş (grup 2) ve görülmez (grup 3) olarak üç gruba ayrıldı ve standart % 20 mannitol tedavi doz aralığında (0,25-2gr/kg/gün) ve farklı dozlarda intravenöz verilerek prognoz arasındaki ilişki araştırıldı.Çalışmamızda erkek cinsiyet, 18-30 yaş grubu ve trafik kazaları daha çok görülmüştür. Grup 3'te, ağır kafa travmalı hastalar anlamlı olarak yüksek bulundu (x2=6.118 p <0.05).Bu çalışmanın sonucunda; mezensefalon çevresi sisternaların bası bulgularına göre, basık, kaybolmuş ve görülmez gruplarına, klasik % 20 mannitol tedavi doz aralığında, farklı dozlar verilerek, 72. saatteki GKS'de yükselme istatiksel olarak anlamlı bulundu (Grub 1 t= -4.440 p < 0.05) (Grub 2 t= - 2.867 p < 0.05) (Grub 3 t= -3.372 p < 0.05).Mezensefalon çevresi sisternaların bası bulgularına göre basık olan grub 1'de klasik % 20 mannitol tedavi doz aralığında, düşük doz (0,5 gr/kg bolus ve 0,25 gr/kg/gün idame) intravenöz verilerek 72. saatteki GKS'de yükselme istatiksel olarak daha anlamlı bulundu (t = -4.440 p < 0.005).Anahtar sözcükler: Kafa travması, % 20 mannitol, bazal sisterna, prognoz.

Kafa yaralanmalarıMannitolPrognoz
Yücel Düzenli
Dicle University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel spinal kord travmasında sildenafilin metil- prednizolon ile karşılaştırmalı nöroprotektif etkilerinin incelenmesi

Omurilik yaralanmalarına bağlı gelişen spinal kord hasarı halen ciddi bir sağlık sorunu olmaya devam etmekte ve önemli oranda işgücü, ekonomik ve sosyal problemlere yol açmaktadır. Amacımız erektil fonksiyon bozukluğunun tedavisinde etkinliği kanıtlanmış olan ve periferik vazodilatatör olarak kullanılan bir cGMP inhibitörü olan sildenafilin, spinal travmalı hastalarda standart tedavi olarak kullanılan metil prednizolone'a alternatif veya destek etkisinin olup olmadığını incelemektir.Otuzbeş adet Spraque-Dawley rat kullanıldı. Grup1 (Laminektomi yapılan Kontrol grubu ), Grup 2 (Laminektomi + SCI), Grup 3 (Laminektomi + SCI + Sildenafil), Grup 4 (Laminektomi + SCl + Metil-prednisolone), Grup 5 (Laminektomi + SCl + Sildenafil + Metil-prednisolone) olarak, her biri 7 rat içeren beş gruba ayrıldı. Tüm ratlara T3-T4 laminektomi uygulandı. SCI + tedavi gruplarına anevrizma klipsi (Yaşargil, 180 gr closing force) kullanılarak 30 saniye spinal cord üzerine tutularak, omurilik hasarı oluşturuldu. Uygulamaların bitiminden 24 saat sonra tüm gruptaki fareler yüksek doz barbitürat ile sacrifiye edilerek süratle cerrahi biyopsi işlemi ile travma oluşturulan bölgeden spinal kord kesiti histopatolojik değerlendirme için alındı. Bu çalısmada travmatik spinal kord hasarı sonucunda meydana gelen iskeminin, sildenafil ve metilprednizolon tedavisi sonrası meydana gelen histopatolojik değişiklikler üzerine olan etkisi incelendi. Elde ettiğimiz veriler sildenafilin nöroprotektif etkisi histopatolojik incelemede anlamlı bir farklılık göstermezken, Drummond-Moore skorlamasında motor fonksiyonlarda anlamlı bir iyileşme olduğunu göstermiştir. Sildenafilin spinal kord hasarında motor fonkisyonlardaki bu anlamlı iyileşmenin insan üzerinde çalışmalar yapılmadan önce, ratlarda daha ileri tetkiklerle yan etkileri ve güvenli doz aralıkları çalışılmalıdır.

MetilprednizolonPrednizolonSildenafil+1
Doğan Değirmenci
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel spinal kord travmasında alfa-lipoik asidin nöroprotektif etkilerinin metilprednizolone ile karşılaştırmalı incelenmesi

Spinal kordun travmatik ve iskemik yaralanmaları primer ve sekonder mekanizmalarla oluşan doku hasarının nörolojik fonksiyon bozukluğunun gelişiminde etkindir. Monoaminler, serbest radikaller, nöropeptitler, araşidonik asit metabolitleri ve ekstraselüler Ca değişiklikleri erken dönem iskemi gelişiminde etkilidir ve ilerleyici doku iskemisi sekonder hasarın ana nedenidir. İskeminin geciktirilmesi tedavinin esasıdır. Alfa-Lipoik asitin diyabetik nöropatide noroprotektif ajan oldugu bilinmektedir. Spinal cord yaralanmalarinda Alfa-Lipoik asitin etkileri çalışılmamıştır. Bu calismada alfa-lipoik asidin noroprotektif etkilerinin varligi, ozellikle Metil-Prednizolone ile karsilastirmali olarak ortaya koymayi amacladık.METOD: 50 adet Sprague Dawley cinsi rat 5 gruba (n=10) ayrılarak Tator metodu ile spinal kord travması oluşturuldu.GrupI: Sadece laminektomi grubu, GrupII: Laminektomi +spinal cord injury (SCI) grubu, GrupIII: Laminektomi + SCI +alfa-lipoik asit (ALA)(100mg/kg), GrupIV: Laminektomi + SCl + Metil-prednisolone (30 mg/kg), GrupIV: Laminektomi + SCl + ALA + Metil-prednisolone grubu. Uygulamalardan 24 saat sonra tüm ratlardan Ketamin anestezi altında kan alındı hemen sonra spinal cord hasarlı bölgesinden biyokimya ve histopatolojik materyaller alındı.SONUÇ: Spinal cord hasarı yapılmış ratların plejik olduğu görüldü. Motor fonksiyonda Gruplar arasında bir değişiklik görülmedi. Anti oksidan değerlerin gruplar içinde karşılaştırılmasında GrupI ile ALA verilmiş grup arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark olduğu görüldü (p<0.05). ALA verilen grup ile Metilprednizolon verilen grup arasında oksijen radikallerinin anlamlı olarak azaldığı görülmüştür. En dikkat çekici farklılık monoterapi verilen grup ile kombine tedavi verilen grup arasında oluşmuştur (p<0.05). Histopatolojik incelemede kombine tedavi verilen grupta vazodilatasyonun daha fazla olduğu görülmüştür. Sonuçlarımız ratlarda spinal cord travması sonrası verilen Alfa Lipoik asidin anti oksidan oluşumunu azalttığını göstermiştir.Anahtar Kelimeler: Spinal cord injury, Alfa-lipoik, Metil-prednisolone, oksijen radikalleri

AsitlerMetilprednizolonSerbest radikaller+2
Serdar Ercan
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda geçici anevrizma klibine bağlı karotis damar hasarı üzerine pirasetamın histopatolojik etkileri

Biz bu çalışmamızda geçici anevrizma klibine bağlı olarak gelişen vasküler hasarların azaltılmasında veya önlenmesinde pirasetamın etkinliğini ölçmeyi amaçladık. Bu amaçla 35 adet dişi rat üzerinde çalışma yapıldı. Ratlar 5 gruba ayrıldı. 4 grupta sağ A.carotis communis'lere Yaşargil düz geçici anevrizma klibi uygulandı ve 4. ve 5. gruplarda kliplemeye ilaveten 3 gün boyunca pirasetam ilacı uygulandı. Endotel ve damar düz kas tabakası histopatolojik olarak incelenerek sınıflandırıldı. Sonuçta geçici anevrizma kliplemesine bağlı olarak meydana gelen endotel ve damar düz kas tabakasında hasarı önlemeye ya da hafifletmeye yönelik pirasetam uygulaması istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı.Anahtar Kelimeler : Geçici anevrizma klibi, A. Carotis communis, vasküler hasar, pirasetam, endotelial hasar, damar düz kas hasarı

AnevrizmaKan damarlarıKarotis arteri hastalıkları+5
Levent Gedikli
Karadeniz Technical University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntrakranial cerrahi sırasında kullanılan hemostatik matriksin serebral arterler üzerinde vazospazmik etkisi

Amaç: Bu çalışmada, trombin içeren hemostatik matriksin rat baziler arteri üzerine vazospazmik etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmada 28 adet Wistar Albino türü dişi rat kullanılmıştır. Ratlar randomize olarak dört gruba ayrılmıştır. Grup I (kontrol grubu) hiçbir cerrahi işlem uygulanmadan sakrifiye edilmiştir. Grup II'deki ratlarda sisterna mangaya, 0,1 ml otolog nonheparize arteriyel kan enjeksiyonu yapılmıştır. Grup III?deki ratlarda sisterna mangaya, 0,1 ml hemostatik matriks enjeksiyonu yapılmıştır. Grup IV? teki ratlarda sisterna mangaya, eşit miktarda karıştırılmış 0,1 ml otolog nonheparize arteriyel kan ve hemostatik matriks enjeksiyonu yapılmıştır. Grup II, Grup III ve Grup IV? teki ratlar, cerrahi işlemi takiben 48. saatte sakrifiye edilmiştir. Ratların baziler arterlerinden üst, orta ve alt olmak üzere üç kesit alınmıştır. Bu kesitler ışık mikroskopu altında fotoğraflandıktan sonrası bilgisayar programı yardımı ile kesit alanları ölçülmüş ve üç kesitin ortalaması alınmıştır. Baziler arter ortalama kesit alanı ölçümleri One-Way ANOVA varyans analizi ve Post Hoc Tukey ikili karşılaştırma testi ile istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. p<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Dört grubun ortalama baziler arter kesit alanları, One-way ANOVA varyans analiz testi ile değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05). Gruplar, Post Hoc Tukey ikili karşılaştırma testi ile değerlendirildiğinde; yalnızca kontrol grubu (Grup I) ile deneysel subaraknoid kanama (SAK) oluşturulan grubun (Grup II) ortalama baziler arter kesit alanları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05). Grup II, Grup III ve Grup IV`ün ortalama baziler arter kesit alanlarının, Grup I (kontrol grubu) ortalama baziler arter kesit alanına göre sırasıyla %36, %19 ve %22 azaldığı izlenmiştir. Sonuç: Trombin içeren hemostatik matriksin, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bulunmasa da, rat baziler arteri üzerinde vazospazmik etki yaptığı ortaya koyulmuştur. Kranial cerrahilerde kullanılırken hemostatik matriksin trombin içeriği nedeniyle, serebral arterler üzerinde vazospazmik etkisinin olabileceğinin akılda tutulması gerekmektedir.

CerrahiHemostatiklerSerebral arterler+3
Göktuğ Akyoldaş
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda implant ilişkili spinal enfeksiyonun önlenmesinde kolloid gümüş solüsyonunun etkisinin incelenmesi

AMAÇ: Ratlarda implant ilişkili spinal enfeksiyonun önlenmesinde kolloidal gümüş solüsyonunun etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: Wistar suşu 35 albino dişi rat randomize olarak beş gruba ayrılmıştır ve hepsine lumbar 5 laminektomi uygulanmıştır. Grup I' deki ratlar laminektomi dışında herhangi bir işlem görmemiştir. Diğer grupların operasyon sahalarına 108 CFU / 1 cc Metisilin Dirençli Staphylococcus aureus (MRSA) suşu inoküle edilmiştir. Grup II'ye (kontrol grubu) MRSA inokülasyonu dışında başka bir işlem yapılmamıştır. Grup III'teki ratların operasyon sahasına titanyum implant yerleştirilip serum fizyolojik ile yıkama yapılmış, Grup IV'teki ratların operasyon sahasına kolloidal gümüş solüsyonu ile yıkama yapılmış, Grup V' teki ratların operasyon sahasına ise titanyum implant yerleştirilip kolloidal gümüş solüsyonu ile yıkama yapılmıştır. Yedi gün sonra sakrifiye edilen ratların operasyon bölgesinden alınan dokuların mikrobiyolojik incelemesi yapılmış ve tüm doku örnekleri bakteri sayısı CFU (Colony Forming Unit) / gr olarak değerlendirilmiştir. Sonuçlar Mann-Whitney-U ve Kruskal-Wallis testleri ile istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. p<0.05 anlamlı kabul edilmiştir. BULGULAR: Dört grubun bakteri sayıları Kruskal-Wallis analiz testi ile değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p:0.018). Kontrol grubu (Grup II) ile karşılaştırıldığında sadece titanyum implant yerleştirilip kolloidal gümüş solüsyonu ile yıkama yapılan grup (Grup V) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. (p:0.013). Titanyum implant yerleştirilen ve serum fizyolojik ile yıkama yapılan grup (Grup III) ile titanyum implant yerleştirilip kolloidal gümüş solüsyonu ile yıkama yapılan grup (Grup V) arasında da istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p:0.025) SONUÇ: İmplant yerleştirilen iki grup arasında serum fizyolojik ve kolloidal gümüş solüsyonu ile yıkama karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur ancak, spinal cerrahi pratiğinde kolloidal gümüş solüsyonlarının kullanımından önce toksisite ve yan etkileri içeren araştırmalar yapmanın mutlaka gerektiğini düşünmekteyim. ANAHTAR KELİMELER: Rat, Enfeksiyon, Titanyum İmplant, Kolloidal Gümüş

EnfeksiyonKolloidal gümüşKolloidler+5
Erdinç Özbek
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dokuz Eylül Wniversitesi Zöroşirurji Kliniği'ndeki meningiom olgularının retrospektif analizi

Amaç: Meningiomlar santral sinir tümörlerinin yaklaşık üçte birini oluşturan, en sık görülen benign intrakranial tümörlerdir. Erişkindeki primer beyin tümörlerinin 30%'nu oluşturmaktadır. Bu tümörlerin klinik, histopatolojik ve radyolojik olarak kendine has özellikleri vardır. Meningiomlar ile ilgili literatürdeki çalışmalar ayrıntılı olarak incelendiğinde, olgu sayısı fazla olan ve kaynak kitaplara referans teşkil eden yayınların pek çoğunun olgulara ait sınırlı bilgiler içerecek şekilde yapılan çalışmalar olduğunu görebiliriz. Biz olgulara ait kapsamlı bilgiler ile intrakranial meningiom olgularını retrospektif olarak inceledik. Gereç ve Yöntem: 1 Ocak 2008- 31 Aralık 2016 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniği'nde intrakranial kitle nedeniyle opere edilen patoloji sonucu "meningiom" olarak gelen toplam 206 olgudan araştırmaya dahil edilecek bilgilere ulaşılabilen 144 olgu çalışmaya dahil edildi. Bu olguların demografik, klinik, radyolojik, patolojik, tedavi ve takip bilgileri incelenmiş ve istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahiledilen 144 olgudan 102 (70,8%) olgu kadın, 42 (29,2%) olgu erkek olarak tespit edilirken bu olguların tanı konulan yaş ortalaması ise 54,45± 12,64 (yaş aralığı 27-78) olarak hesaplanmıştır. Çalışmamızda 61 (42,4%) olguda kronik bir hastalık olduğu, 44 (30,6%) olguda sigara kullanımı, 40 (27,8%) olguda meningiom dışında ameliyat öyküsü, 18 (12,5%) olguda ek kanser hastalığı, 4 (2,8%) olguda preoperatif dönemde meningiom dışı bir sebeple radyoterapi öyküsü, 4 (2,8%) olguda kafa travması öyküsü olduğu görüldü. Çalışmamızdaki olguların histopatolojik incelemesi 2007 Dünya Sağlık Örgütünün sınıflamasına göre yapılmıştır. Bu sınıflamaya göre 107 (74,3%) olgu derece I tipik meningiom, 35 (24,3%) olgu derece II atipik meningiom, 2 (1,4%)olgu derece III anaplastik-malign meningiom olarak bulunmuştur. Çalışmamızdaki olgular lokalizasyonları açısından değerlendirildiğinde 63 (43,8%) olgunun kafatabanı yerleşimli olduğu görüldü. Olguların lokalizasyon dağılımları 49 (34%) olgu konveksite, 22 (15,3%) olgu falks, 20 (13,7%) olgu parasagittal, 14 (9,7%) olgu sfenoid kanat, 7 (4,9%) olgu olfaktor oluk, 7 (4,9%) olgu sfenoorbital, 6 (4,2%) olgu cerebellum, , 6 (4,2%) olgu sellar/parasellar, 5 (3,5%) olgu serebellopontin köşe, 5 (3,5%) olgu tentorial, 3 (2,1%) olgu intraorbital olarak bulunmuştur. Olgular radyolojik bulgular açısından değerlendirildiğinde 45 (31,3%) olguda kalsifikasyon, 85 (59%) olguda ödem, 36 (25%) olguda dural tail, 5 (3,5%) olguda multiplmeningiom, 4 (2,8%) olguda en plak saptanmıştır. Kemik değişiklik olan 50 (34,7%) olgudan, 47 (32,6%) olguda kemikte hipertrofik değişiklikler, 3 (2,1%) olguda litik kemik değişiklikler görülmüştür. Manyetik rezonans görüntüleme sekanslarının gri cevhere göre dağılımında ise T1 sekansında 49 (34%) olguda hipointensite, 79 (54,9%) olguda izointensite, 16 (11,1%) olguda hiperintensite, T2 sekansında 32 (22,2%) olguda hipointensite, 43 (29,9%) olguda izointensite, 69 (47,9%) olguda hiperintensite saptanmıştır. Olgular postoperatif iyileşme durumuna göre incelendiğinde 49 (34%) olguda şikayetlerinin aynı kaldığı, 79 (54,9%) olguda şikayetlerin iyileştiği, 16 (11,1%) olguda şikayetlerin kötüleştiği görülmüştür. Hastaların postoperatif ve preoperatif değerleri karşılaştırıldığında postoperatif ortalamanın yükseldiği görülmektedir. Meningiomların eksizyon oranları Simpson derecelendirme sistemine göre incelendiğinde 47 (32,6%) olgunun Simpson derece 1, 65 (45,1%) olgunun Simpson derece 2, 20 (13,9%) olgunun Simpson derece 3 olduğu, 12 (8,4%) olgunun Simpson derece 4 olduğu görülmüştür. Olgular postoperatif komplikasyonlar açısından değerlendirildiğinde, 7 (4,9%) olguda yara yeri, 1 (0,7%) olguda menenjit, 4 (2,8%) olguda bos kaçağı, 2 (1,4%) olguda epidural hematom, 3 (2,1%) olguda intraserebellar hematom, 3 (2,1%) olguda abse, 1 (0,7%) olguda hidrosefali ve 2 (1,4%) olgununda postoperatif hastanedeki takiplerinde ex olduğu tespit edilmiştir. Olguların hastanede yatış süreleri değerlendirildiğinde, ortalama yatış süresi 12,31± 34,17 gün olarak tespit edilmiştir. Takip süreleri açısından değerlendirildiğinde takip süresi ortalama 26,17± 27,52 ay olarak tespit edilmiştir. Postoperatif takiplerde 5 (3,5%) olguda rekürrens tespit edilmiştir. Postoperatif takiplerde toplam 16 (11,2%) olguya radyoterapi uygulanmıştır. Sonuç: Bu çalışma olgulara ait kapsamlı bilgiler içermesiyle ve istatistiksel verileri ile literatüre katkı sağlayacaktır ancak ileride meningiomlarla ilgili genetik ve moleküler parametrelerle prospektif çalışmaların yapılması gerekmektedir.

Şafak Özyörük
Dokuz Eylül University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Servikal dejeneratif disk hastalığında matriks metalloproteinazların ekspresyonunun immünhistokimyasal olarak araştırılması

Dejeneratif disk hastalığı, altta yatan fizyopatolojik mekanizmaları tam olarak aydınlatılamamıs olsa da, disk yapısındaki vasküler, biyokimyasal ve anatomik değisikliklerle iliskilidir. Intervertebral diskin fonksiyonel özelliklerini, ekstraselüler matriksin (ESM) yapısı ve bütünlüğü sağlar. Đntervertebral disk dejenerasyonu süresince, normal matriks sentezi azalırken disk matriksinin yıkımı artar. Matriks metalloproteinazlar gibi matriks yıkıcı enzimlerin disk dokusunun yıkımında önemli bir rol oynadığına inanılmaktadır. Bu çalısmada, 20 servikal disk hernisi tanısı olan hastadan alınan 20 adet servikal disk materyali ve kontrol grubu olarak 17 taze kadavradan alınan 34 disk materyali kullanılarak dejenere disklerde, MMP-1, 3, 9 ve TIMP-1 varlığı immünhistokimyasal olarak ortaya koyuldu. Đmmünpozitif hücreler morfometrik analiz yöntemi ile değerlendirildi. Thompson grade 3-4-5 olan hastalar çalısmaya dahil edildi. Spesimenlere histolojik olarak dejenerasyon skorlaması yapıldı. Mann-Whitney U testi ve lineer regresyon testleri kullanılarak yapılan istatistiksel değerlendirme sonucunda hasta grubunun anlamlı olarak daha dejenere olduğu ayrıca Thompson dejenerasyon skorları ile histolojik dejenerasyon skorları arasında anlamlı iliski olduğu saptandı. MMP-1, 9 ve TIMP-1 düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna oranla anlamlı derecede yüksek bulundu. MMP-3 düzeylerinde anlamlı bir farklılık saptanmadı. Literatürde ilk kez servikal bölgede kullanılan Thompson gradelemesi ile dejenerasyon arasında iliskinin varlığı gösterilen bu çalısma ile Thompson skorlamasının servikal bölgede de kullanılabileceğini düsünüyoruz. Ayrıca matriks metalloproteinazların dejenere disklerde kontrol grubuna oranla yüksek saptanması MMP'lerin servikal disk dejenerasyonunda da rol oynadığını göstermektedir. MMP'lerin, dejenere disklerde belirgin olarak yüksek olması, lomber bölgede olduğu gibi servikal disklerde de MMP'lerin disk matriksini yıkıcı etkisinin sözkonusu olduğunu gösteriyor. Bu çalısmaların en önemli özelliği ise matriks yıkımında rol alan enzimleri hedef alan dejenerasyonu önleyici tedavi edici ajanlar için ön çalısmalar olusturmalarıdır.

Nuri Eralp Çetinalp
Başkent University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel travmati̇k omurilik yaralanması modelinde minosiklinin nöroprotektif etkinliğinin araştırılması

Travmatik omurilik yaralanması (TOY), yüksek morbidite ve mortaliteye sebep olan önemli bir sağlık sorunudur. Travma sonrası ortaya çıkan fonksiyon kaybı, hem birincil yaralanmaya hem de birincil yaralanmanın tetiklediği ikincil yaralanma mekanizmalarına bağlıdır. Biz de çalışmamızda, minosiklin tedavisinin deneysel ikincil omurilik yaralanmasındaki nöroprotektif etkinliğini inceledik. Çalışma, Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları Etik Kurulu'nun izniyle Başkent Üniversitesi Deney Hayvanları Araştırma Merkezi'nde gerçekleştirildi. Toplam 80adet Spraque-Dawley sıçan 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubu dışındaki deneklere, modifiye Allen ağırlık düşürme yöntemiyle torakal 9-10 standart omurilik yaralanması uygulandı. Travma grubunda omurilik yaralanması oluşturuldu fakat herhangi bir tedavi verilmedi. Tedavi gruplarına intravenöz ve intraperitoneal olmak üzere iki çeşit minosiklin tedavisi verildi. Minosiklin tedavisinin lipid peroksidasyonu (MDA, GSH), apopitoz (TUNEL), ultrastrüktürel yapı (EM, IM) ve fonksiyonel değerlendirme (BBB, Eğik düzlem) üzerine olan etkisinin erken ve geç dönem sonuçları araştırıldı. Çalışmamızda minosiklin tedavisinin, lipid peroksidasyonunu azaltarak hasarlanmış omuriliği oksidatif stresten koruduğu, geç dönemde daha belirgin olmak üzere hem erken hem geç dönemde apopitozu azalttığı, omurilik ultrastrüktürel yapısını erken dönemde belirgin derecede koruduğu tespit edildi. Yapılan davranış analizinde, tedavi alan grupta arka ayak fonksiyonlarında belirgin bir düzelme saptandı. İntravenöz ve intraperitoneal tedavi grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Bu çalışma sonucunda minosiklin tedavisinin, ikincil yaralanma mekanizmalarının birçoğu üzerinde nöroprotektif etkinlik göstererek fonksiyonel iyileşmeye katkıda bulunduğu tespit edildi. Deneysel modellerde minosiklinin nöroprotektif etkinliği ile elde edilen tatminkar sonuçlar, travmatik omurilik yaralanmasının klinik tedavisi için gelecek vaat etmektedir.

Erkin Sönmez
Başkent University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda travmatik alt torasik omurilik yaralanmasında insan kaynaklı mezenkimalkök hücre tedavisi ve sonuçlarının değerlendirilmesi

Travmatik omurilik yaralanması (TOY), yüksek morbidite ve mortaliteye sebep olan önemli bir sağlık sorunudur. Travma sonrası ortaya çıkan fonksiyon kaybı, hem birincil yaralanmaya hem de birincil yaralanmanın tetiklediği ikincil yaralanma mekanizmalarına bağlıdır. Son yıllarda TOY' nda kök hücre kullanımının umut verici sonuçlar vermiştir. TOY' nda farklı kaynağı olan nöronal progenitör hücreler (NPC), nöronal kök hücreler (NCS'ler), embriyonik kök hücreler (EKH) veya mezenkimal kök hücre (MKH)' ler kullanılmaktadır. Biz çalışmamızda, ratlarda travmatik alt torasik omurilik yaralanmasında insan kaynaklı MKH tedavisi ve sonuçlarını inceledik Çalışma, Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları Etik Kurulu'nun izniyle Başkent Üniversitesi Deney Hayvanları Araştırma Merkezi'nde gerçekleştirildi. Toplam 60 adet Spraque-Dawley sıçan 6 gruba ayrıldı. Kontrol grubu dışındaki deneklere, modifiye Allen ağırlık düşürme yöntemiyle torakal 9-10 standart omurilik yaralanması oluşturuldu. Travma grubuna omurilik yaralanması oluşturuldu fakat herhangi bir tedavi verilmedi. Tedavi gruplarında travma oluşan bölgelerine insan kaynaklı MKH'ler verildi. Kök hücre tedavisinin inflamasyon derecesi ve fibrozis derecesi ile spinal dural tabakası gösterilerek direkt differensiasyonuna ve fonksiyonel değerlendirme (BBB, Eğik düzlem) üzerine olan etkisinin hiperakut ve akut dönem sonuçları araştırıldı

Serhat Cömert
Başkent University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ligamentum flavum hipertrofisi olan ve olmayan hastalarda COX-2, IL-15, IL-8, TNF-ALFA, IL-1 beta, IL-6, IL-1 alfa genlerinin ekspresyonları

Lomber spinal dar kanal (LSDK), yaşlı populasyondaki en sık omurga bozuklarından birisidir. LF hipertrofisi LSDK etyopatogenezinde önemli bir rol oynamaktadır. İnflamatuar ajanların ligamentum flavum hipertrofisine ve artmış skar dokusu oluşumuna sebep olmaktadır. Bu projenin amacı histopatolojik olarak hipertrofiye uğramış ligamentum flavum dokusunda, inflamatuar süreci etkileyen genler olan COX-2, IL-15, IL-8, TNF-alfa, IL-1 beta, IL-6, IL-1 alfa 'nın histopatolojik olarak normal olan ligamentum flavum dokusuna göre ekspresyonunun değişimini araştırmaktır. Operasyon esnasında kontrol grubu 25 lomber dar kanal ve 25 lomber disk herniasyon tanısı olan kontrol grubundan alınan ligamentum flavum örnekleri histolojik çalışma için elde edilmiştir. Masson trichrome boyasıyla LDH ve LSDK gruplarında fibrozis derecelendirmesi yapılmıştır. LSDK ve LDH gruplarından alınan ligamentum flavum örneklerinin bir kısmında inflamatuar sitokinlerin, COX-2, IL-15, IL-8, TNF-alfa, IL-1 beta, IL-6, IL-1 alfa genlerinin RNA izolasyonu yapıldı. İzole edilen RNA moleküllerinin kalitatif ve kantittif analizleri sonrasında cDNA sentezi gerçekleştirildi. Semikantitatif RT-PCR yöntemi ile COX-2, IL-15, IL-8, TNF-alfa, IL-1 beta, IL-6, IL-1 alfa ve housekeeping gen olarak kullanılan alfa aktin'nin ifadelenmesi analiz edildi. LSDK ve LDH gruplarında bu sitokinlerin ifadelendiğini gördük. LSDK ve LDH grubunda COX-2, IL-15, IL-8, TNF-alfa, IL-6 ve IL-1 alfa'nın benzer şekilde ifadelenmesine rağmen, LSDK grubunda LDH grubuna göre IL-1 beta'nın baskılandığını tespit ettik. İnflamatuar sitokinlerin ligamentum flavum hipertrofisindeki etkileri açıklığa kavuşturulmalıdır.

FibrozLigamentlerProstaglandin-endoperoksit sentazlar+7
Engin Fidancı
Başkent University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Perkütan vertebral güçlendirme tekniklerinin radyolojik ve klinik olarak etkinliğinin retrospektif analizi

Günümüzde ortalama yaşam süresinin uzamasıyla birlikte vertebra kompresyon kırıkları insidansı muhakkak artış gösterecektir. Semptomatik kırıkların çoğu medikal tedaviye cevap vermemektedir. Medikal tedaviye rakip olabilecek en iyi cerrahi yöntem perkütan vertebral güçlendirme teknikleridir. Vertebroplasti (PVP) ve kifoplasti (PKP) olmak üzere iki tip perkütan güçlendirme tekniği vardır. Osteoporoz, travma veya tümör nedeniyle oluşan vertebra kompresyon fraktürlerinde vertebrayı güçlendirmek için kullanılan minimal invaziv işlemlerdir. Bu çalışmada amaç; Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroşirürji Anabilim Dalı Ankara hastanesinde 2002-2016 yılları arasında vertebra kompresyon fraktürü olan 352 hastaya uygulanan perkütan güçlendirme tekniklerinin radyolojik ve klinik olarak etkinliğinin retrospektif olarak incelenerek sonuçlarının değerlendirilmesidir Hastaların ağrıları vizüel analog skala (VAS) ile değerlendirilecektir. Hastaların yaş, cinsiyet, ağrı süresi, kırık vertebra sayısı ve düzeyleri, kifoz açısı gibi parametreler inceleme için kaydedilip ayrıca işlem sırasında kullanılan sement miktarı, vertebra yükseklik oranları vertebra dışına sement kaçışının olup olmadığı, preoperatif veya postoperatif dönemde gelişen komplikasyonlar göz önünde bulundurulacaktır. Medikal tedaviye cevap alınamayan vertebra kompresyon kırıklarında özellikle ağrının giderilmesinde ve vertebranın çökme miktarının artırılmasında yapılan perkütan güçlendirme tekniklerinin, konservatif ve diğer major cerrahi tedavilere göre semptomları daha kısa sürede geçirmesi ve komplikasyonlarının daha az görülmesi avantajlarıyla ön plana çıkması planlanmaktadır.

CerrahiKifozKırıklar-kemik+3
Yasin Yetişyiğit
Başkent University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yatarak ve ayakta çekilen nötral lumbosakral ve dinamik lumbosakral grafilerin radyolojik instabilite açısından değerlendirilmesi

Giriş: Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı kliniğine 2014 yılında başvuran bel ağrısı olan 48 spondilolistezis ve dejeneratif disk hastalığı saptanan hastaların preoperatif çekilen lomber radyografileri değerlendirilmiştir. Amaç: Bu çalışmamızın amacı lomber segmental instabilitenin ayakta ve yatarak nötral pozisyonda çekilen lumbosakral grafilerin sagittal planda kayma miktarının ve kayma yüzdesinin, fleksiyon ve ekstensiyon postürlerinde çekilen radyografik incelemelerle karşılaştırılması ve ayakta nötr pozisyonda lateral radyografilerin (fizyolojik aksiyel yüklenmeyle lomber bölgeye etkiyen kuvvetin) instabilite için tanı koydurucu özelliği araştırılacaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 51 lomber dejeneratif segmentin ayakta, yatarak, fleksiyon, ekstansiyon grafilerinin sagittal planda kayma yüzdesi, kayma miktarı ve ortalama disk mesafeleri hesaplandı. Ölçümler tek hekim tarafından 2 kez yapılarak saptanan değerlerin ortalamaları alındı. İstatistiksel analiz PASW statistics programı kullanılarak yapıldı. Sonuç: Ayakta ve yatarak çekilen lateral nötral grafilerde izlenen kayma yüzdeleri arasındaki fark ile fleksiyon ve ekstansiyon grafilerinde izlenen kayma yüzdeleri arasındaki fark arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon izlenmiştir. Bu da hastaların sadece ayağa kalkmasıyla lomber vertebraya uygulanan aksiyel yükün instabil segmentte belirgin bir harekete neden olduğunu göstermektedir

Lomber vertebraLumbosakral bölgeOmurga+3
Murat Arslan
Akdeniz University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik subdural hematomlu olgularda hematoma komşu beyin parankiminde operasyon öncesi ve sonrası difüzyon ve perfüzyon manyetik rezonans görüntüleme bulgularının değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, kronik subdural hematomlu olgularında, hematoma bağlı kronik bası sonucunda komşu parankim dokuda gelişebilecek mikrosirkülatuar bulguların bası kalktıktan sonra erken ve geç dönemdeki radyolojik ve klinik düzelme eğrisinin değişikliklerini tanımlamak amaçlandı. Metod: 2013 –2014 tarihleri arasında kronik subdural hematom nedeniyle opere edilen 25 hasta incelendi. Olgularda MRG difüzyon, perfüzyon akım ve volüm çekimleri General Electric marka 8 tesla MRG cihazı ile yapıldı. Bulgular: Hematomlar, burr hole ve kraniotomi olarak iki farklı cerrahi teknikle boşaltıldı. Hastaların, difüzyon, perfuzyon, şift, kanama kalınlığı, yaş, cinsiyet, sağ ve sol ayrımı, cerrahi teknik parametreleri incelenmiştir. Her iki teknikte de, kanama, şift, difüzyon ve perfüzyon MRG değerleri postoperatif geç dönemde, preoperatif ve postoperatif erken döneme göre düzelme göstermiştir. Postoperatif erken dönem değerleri preoperatif değerlere göre düzelme göstermiştir. Burr hole ile drenaj yöntemi uygulanan olgularda, düzelmenin daha hızlı ve etkin olduğu gözlenmiştir. Sadece perfüzyon MRG ölçümlerinde postoperatif erken dönem değerleri preoperatif değerlere göre düşme göstermiştir. Sonuç: Hematomun cerrahi boşaltılması sonucu, tüm hastalar klinik ve radyolojik değerlendirme olarak fayda görmüştür. MRG görüntülemenin subdural hematomlarda kullanımı özellikle ayırıcı tanıda sürprizler yaşamamak için ve hastaların klinik takipleri için BBT'den değerlidir

BeyinCerrahi tedaviDifüzyon manyetik rezonans görüntüleme+6
Hakan Çakın
Akdeniz University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign hemisferik inmelerde dekompresif kraniektominin prognoz, yaşamsal disabilite ve yaşam kalitesi üzerindeki etkisi

Amaç: MHİ'ler önemli bir sağlık problemi olup mortalite oranları %80 kadar yüksektir. Konservatif tedaviler bu klinik tabloda yetersizdir. Biz bu çalışmada MHİ'lerde DC'nin hastaların prognozları, disabiliteleri, günlük yaşamsal aktiviteleri ve yaşam kaliteleri üzerindeki etkisinin değerlendirilmesini ve cerrahinin sonuçlarını etkileyen parametrelerin belirlenmesini amaçladık. Metod: Retrospektif olarak AÜTF hastanesi Nöroşirurji Kliniği'nde 2000 ile 2015 yılları arasında MHİ tanısı ile DC uygulanan toplam 40 hastanın demografik, nörolojik ve radyolojik kayıtları incelenmiş ve bu parametrelerin hastaların cerrahi sonrası prognozu, disabiliteleri, günlük yaşamsal aktiviteleri ve yaşam kaliteleri üzerindeki etkileri incelenmiştir. Bulgular: Hastaların hemisfer dominansisi, preop GKS skoru, anizokori varlığı, shift miktarı ve ek hastalık varlığı prognoz üzerinde etkilidir. Operasyona alınma zamanı hastaların disabiliteleri üzerinde etkilidir. Hastaların yaşı ve operasyona alınma zamanları günlük yaşamsal aktivitelerindeki yetilerinde önemlidir. Hastaların ek hastalık durumu ve operasyona alınma zamanları yaşam kaliteleri üzerinde etkilidir. Sonuç: Preoperatif GKS skoru, anziokori ve ek hastalık varlığı, alınan preoperatif görüntülerde orta hat yapılarındaki kayma miktarı ve hemisfer dominansisinin prognoz üzerinde olumlu etkisi vardır. Hastaların diasbilitelerinde operasyona alınma zamanı etkilidir. Tanıdan sonraki ilk 48 saatte DC'ye alınan hastaların disabiliteleri daha düşüktür. Altmış yaşın altında olan ve tanı aldıktan sonraki ilk 48 saatte cerrahiye alınan hastaların günlük yaşamsal aktivitelerindeki yetileri daha yüksektir. Yaşam kalitesi ölçümlerinde operasyona alınma zamanı fiziksel işlev, vitalite ve genel sağlık skorları üzerinde etkilidir. Tanı aldıktan sonraki ilk 48 saatte cerrahiye alınan hastaların fiziksel işlevleri, yaşamsallıkları ve kendi sağlık değerlendirmeleri daha iyidir. Hastaların bedensel ağrı ölçümlerinde ek hastalık varlığı etkilidir. Ek hastalığı olan hastaların bedensel ağrı toleransları daha yüksektir. Hastaların SF-36 kullanarak yapılan fiziksel sağlık özet skalası analizinde, operasyona alınma zamanının etkili olduğu görülmüştür. Tanı aldıktan sonraki ilk 48 saatte cerrahiye alınan hastaların fiziksel sağlık özet skalası skorları daha yüksek olup, cerrahi sonrası dönemde bu hastaların fiziksel aktivite yetileri daha iyi korunmuştur

CerrahiDekompresyonKraniyotomi+6
Çağın Ozankaya
Akdeniz University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda deneysel serebral iskemi modelinde iskemi sonrası anjiogenetik faktör salınımı ve serebral anjiogenezise etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Ratlarda serebral arterlerden karotid arterlerin kapatılarak beslediği alanda en önemli anjigenik faktör olan VEGF ekspresyonunu ve kandaki reseptörleri sVEGFR-1 ve sVEGFR-2 değerleri kullanılarak anjiogenik aktivite araştırılmış, arteriovenöz malformasyonun(AVM) tekrarlamasında sadece besleyici arterin kapatılması sonrası gelişen durumun rekanalizasyon değil revaskülarizasyon olduğunun gösterilmesi amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Wistar Albino türü 18 adet dişi rat rastgele 3 gruba ayrıldı ve her grupta 6 rat kullanıldı. Deneklerde, cerrahi işlem öncesi 35 mg ketamin ve 5 mg ksilazin verilerek anestezi sağlandı ve kuyruk venlerinden kan örnekleri alındı. Grup 1 (sham): Sadece boyun orta hat insizyonu yapıldı. Grup 2: Sağ karotid arter 3/0 ipek ile bağlanarak oklüde edildi. Grup 3: Sağ karotid arterin kapatılmasını takiben sol karotid arter Yaşargil anevrizma klibi (Aesculap FE 721 K) ile 10 dakika süreyle geçici olarak oklüde edildikten sonra klip kaldırılıp işlem sonlandırıldı. Cerrahi işlem sonrası 10. gününde tekrar kuyruk venlerinden kan alındıktan sonra sakrifiye edilip ratların beyinleri çıkarıldı. Çıkarılan beyin dokusunda immunohistokimyasal boyama yöntemiyle VEGF ekspresyonu, cerrahi işlem öncesi ve sonrası alınan kan örneklerinde sVEGFR-1 ve sVEGFR-2 değerleri Elisa yöntemi ile değerlendirildi.Bulgular: Serebral arterleri kapatılan gruplarda VEGF ekspresyonunda yükselme, cerrahi işlem sonrası VEGF'ün kompetetif reseptörü sVEGFR-1 değerlerinde anlamlı düşme ve anjiogenezde etki mekanizması net bilinmeyen sVEGFR-2 değerlerinde yükselme saptandı.Sonuçlar: Serebral besleyici arterlerin kapatılması sonrası, distalinde anjiogenik faktörlerin anjiogenezi uyarması ve yeni damar oluşumunun kanıtlarının bulunması AVM'larda endovasküler veya cerrahi yöntemlerle besleyicilerin kapatılmasının tedavide yeterli olmadığını ve AVM'ların tekrarlamasında rekanalizasyonun değil revaskülarizayonun sorumlu tutulması gerektiği ve embolizasyon ile AVM'un tedavi edilemiyeceği kanısına varılmıştır.Anahtar Kelimeler: Anjiogenez, Vasküler endotelyal growth faktör, arteriovenöz malformasyon, revaskülarizasyon

Anjiyogenez
Birol Bayraktar
Dokuz Eylül University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lomber stenozlu hastalarda faset eklem enjeksiyonun lomber aks ve klinik bulgular üzerine etkisi

AMAÇ Lomber stenozu olan hastalarda faset enjeksiyonu sonrası lomber lordoz değişikliklerinin tespiti ve ağrıdaki azalmayla arasında korelasyon varlığının ortaya konulması planlanmıştır. METOD Eylül 2011 - Ocak 2013 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniğince Lomber Spinal Stenoz (LSS) nedeniyle faset eklem enjeksiyon tedavisi yapılan 33 hastanın kayıtları incelendi. Hastaların ağrı şiddetleri Visual Anolog Skalası (VAS) kullanılarak ölçüldü. Lomber lordoz açısı (LLA) ve lumbosakral açı (LSA) COBB açı ölçüm tekniği kullanılarak yapıldı. İşlem öncesi, 1. hafta, 1. ay, 2. ay ve 6. ay kontrol grafileri alınarak ağrı ve lordoz değişikliğinin zamansal değişimi tespit edildi. BULGULAR Çalışmaya 60 hasta ile başlandı. 11 hasta düzenli kontrollere gelmediği için 16 hasta ise ilerleyen süreçte ek tedaviler aldığı için (Ek medikasyon ve/veya cerrahi operasyon) çalışma dışında bırakıldı. Çalışmanın sonuna kadar 33 hasta takip edildi. 1. İşlem öncesi yapılan Visual Anolog Skalası (VAS) ağrı derecesi ortalama 8.97 iken, 6. ayda VAS ağrı derecesi ortalama 5,64 düşmüştür. En düşük seviye ise ilk 1 ayda olmaktadır. 2. Çalışmamızdaki hasta gurubunda işlem öncesi Lomber Lordoz Açısının (LLA) ortalama değeri 31,94º olarak bulundu. Zaman içerisinde bu değer artarak 2. ayda en yüksek seviyeye çıkarak 41.36º oldu. Sonrasında tekrar 6. ayda lomber lordozda dikleşme başladı. Verdiğimiz tedavinin ilk 2 ayda maksimum etkiye sahip olduğu ortaya konulmuş oldu. 3. Lateral stenozu olan hastalar enjeksiyon tedavisi sonrasında Lomber Lordoz Açısı (LLA) hızla düzelirken santral stenozu olan hastalarda bu durum izlenmedi. 4. Santral stenozlu olgularda lomber lordoz değişikliği bu enjeksiyon tedavisinden sonra anlamlı olmadı. Santral stenozlu hastaların 6. aydaki Visual Anolog Skalası (VAS) ağrı derecesi de yüksek olarak bulundu. 5. Lateral stenozlu olan hastalarda lomber lordoz değişikliği bu enjeksiyon tedavisinden sonra istatistiksel olarak anlamlı düzelme oldu. Lateral stenozlu hastaların 6. aydaki VAS değerleri işlem öncesi ile sonrası karşılaştırıldığında ise tüm zamanlardaki değerlerle P:0,001?in altında olarak ölçülerek anlamlı olduğu ortaya konuldu. SONUÇ Yaptığımız çalışmada işlem öncesi düzleşmiş olan lomber lordoz, faset eklem enjeksiyon tedavisi sonrası artmaktadır. Hastaların azalan ağrılarıyla korele bir şekilde lomber lordozları da artmaktadır. Bunun sebebi olarak kortikosteroid tedavisi ile sinir kökü üzerinde harabiyet yapan sitokinlerin bölgeden uzaklaşması ve de ağrı mediatörlerinin ortamdan kalmasıdır. Ödemli olan sinir kökünün rahatlaması ve ödemin azalması ile spinal sinirin foramen içerisinde rahatlamaktadır. Bu yüzdendir ki çalışmamızda ortaya konduğu şekilde lateral stenozlu hastalarda bu rahatlama bariz bir şekilde fazladır. Santral stenozlu hastalarda bu rahatlama olamamaktadır. Lateral stenozlu hastalarda 6. aya kadar etkisini gösteren ağrı azalması geçici bir yanıt olmuştur. Süreç içerisinde anti inflamatuar etki ortadan kalkmış ve lomber lordoz tekrar eski halini alarak düzleşmiştir

AğrıEnjeksiyonlarLordoz+1
Özgür Doğan
Akdeniz University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anjiografi negatif spontan subaraknoid kanamalar: Klinik seyir ve uzun dönem takip sonuçları

AMAÇ Anjiografi negatif spontan subaraknoid kanamaların izleminde alınan kontrol görüntüleme tetkiklerinin gerekliliğini araştırmak ve bu hastaların klinik olarak uzun dönem takip sonuçlarını değerlendirerek elde edilen veriler sayesinde literatüre katkıda bulunmak. METOD 1998- 2013 yılları arasında kliniğimize başvurup tetkikler sonucunda anjiografi negatif spontan SAK olarak değerlendirilmiş olan 84 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların ilk nörolojik muayeneleri Hunt-Hess sınıflamasına göre, BT?deki kan miktarı ise Fisher?e göre sınıflandırıldı. Olgular BT bulgularına göre, PSAK, DSAK ve BT (-) SAK olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Hastaların taburculuk anında ve uzun dönemdeki son nörolojik durumları GOS kullanılarak değerlendirildi. BULGULAR Tekrar anjiografiler her iki grupta da, hiçbir olguda patolojik bulgu vermedi. Hunt ? Hess skoru 4 ve 5 olan olguya rastlanmadı. DSAK grubunda başvuruda klinik ve radyolojik skorlar yüksek bulundu. DSAK grubunda 3 hasta takip sürecinde kaybedildi. DSAK grubunda ciddi morbidite görülen 2 hasta dışında tüm hastaların erken ve uzun dönem GOS skorları 5 olarak bulundu. Uzun dönem takiplerde hiçbir hastada yeniden kanama bulgusuna rastlanmadı. SONUÇ İlk anjiografisi negatif bulunan spontan SAK hastalarında altta yatan tedavi edilebilir bir sebep bulabilmek için yapılacak ek tetkikler tartışmalıdır. Çalışmamızın sonuçları genel literatür verileriyle birlikte incelendiğinde sadece DSAK?lar için anjiografi tekrarı önerilebilir. DSAK grubunda, PSAK ve BT (-) SAK gruplarına göre komplikasyon oranları yüksek ve klinik sonuçlar kötüdür. Bu da BT?deki kanama paterninin en önemli prognostik belirleyici olduğunu göstermektedir. Bu alt grupta nedene yönelik daha kapsamlı inceleme yapılmalıdır

AnjiyografiHasta takibiSerebral anjiyografi+1
Özgür Barış Çapar
Akdeniz University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Foramen ovale antropometrik özellikleri

GİRİŞ: Foramen ovale, trigeminal nevraljili hastalarda perkütan girişimsel tedavi seçe-nekleri nedeniyle öneme sahip bir anatomik yapıdır. Bu çalışmada foramen ovale'nin kendine has ve komşuluğunda bulunan diğer osseöz anatomik yapılarla olan morfolojik ilişkileri ince-lenmiştir. MATERİAL VE METOD: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Laboratuvar'ında bulunan kuru kafataslarında foramen ovale'ye ait morfolojik ölçümler ve yine foramen ovale ile kafa tabanında yer alan osseöz yapılar arasındaki ilişkileri ortaya koy-mak amacıyla ölçümler yapıldı. BULGULAR: Yapılan ölçümlerde sağ ve sol parametreler karşılaştırıldığında sağ foramen ovale boyunun soldan anlamlı daha büyük olduğu ve sol foramen ovale eninin sağdan anlamlı büyük olduğu saptandı. Sol foramen ovale ile foramen lacerum arası mesafe ve sol foramen ovale ile porus acusticus externus arası mesafenin sağ ile karşılaştırıldığında daha büyük olduğu saptandı. Foramen ovale boyu ve foramen ovale eninin ölçüm yapılan bir çok parametre ile pozitif korelasyonda olduğu saptandı. SONUÇ: Foramen ovale'ye, trigeminal sinire ve ganglion trigeminale'ye yapılacak olan özellikle perkütan girişimlerde foramen ovale morfolojik özelliklerinin bilinmesi yapılacak olan girişimin başarı şansının artması ve komplikasyon riskinin azalmasında faydalı olacaktır.

AntropometriForamen ovale-patentForamen ovale-patent+3
Koray Ur
Dokuz Eylül University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Travmatik beyin kontüzyonları klinik ve radyolojik takip; uzun dönem yaşam kalitesi

Amaç: Bu çalışmada, kliniğimizde ilave travmatik beyin kontüzyonu da olan TBY'lı hastaların uzun dönem takip sonrası yaşam kalitelerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Metod: 2010-2013 yılları arasında ilave travmatik beyin kontüzyonu da olan ve en az 6 ay süre ile takip edilebilen TBY'lı 59 hasta çalışmaya dahil edildi, kayıtları incelendi. Hastaların klinik verileri ve erken sonuçları (Outcome) incelenmiş, yaşam kalitesi değerlendirilmesi için QOLIBRI testi kullanılmıştır. Bulgular: Taburcu sonrası hastalar ortalama 18.0±8.6 (8-44) ay takip edilmiştir. Hastaların taburcu olurken ortalama GOS değeri 4,24±0,92 iken, son GOS değerleri anlamlı olarak artış göstermiş ve 4,76±0,70 olarak bulunmuştur. Hastalardan beşinin son GOS değeri 2 ve 3 olması, üçünün ise 6 yaşından küçük olması nedeni ile toplam 51 hastaya yaşam kalitesi anketi uygulanabilmiştir. Hastaların yaşam kalitesi ölçeğinden aldığı skorlar kontrol gruplarına göre daha düşük saptanmıştır. Sonuç: Qolibri yaşam kalitesi ölçme testi önemli veriler göstermesine karşılık her topluma uygun değildir. Bu nedenle toplumlarda geniş çalışmalara ihtiyaç vardır. Hastaların kafa travması geçirdikten sonra yaşam kalitesi çalışmalarının daha erken dönemlerde yapılması önemlidir. Hastalar bunun sonucuna göre rehabilite edilmelidir.

BeyinBeyin yaralanmalarıKafa yaralanmaları+3
Osman Büyükbıçak
Akdeniz University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnternal carotis arter sifon tiplerinin serebral anevrizma ile ilişkisinin retrospektif olarakincelenmesi

İntrakranial anevrizmalar dünya nufusunun yaklaşık %6'sını etkiler. Yıllık insidansı 10-16 /100.000 dir. Neyseki hastaların sadece %0.05 inde rüptür gelişir ancak mortalite oranları%56 dan %80'ekadar değişen subaraknoid kanama sonucunda yıkıcı bir durumla karşıkarşıya kalırlar. Bizim çalışmanınamacıcarotis sifon morfolojisinin anevrizma üzerindeki etkilerini değerlendirmekve bunların oluşumuile olası anevrizma ilişkisini araştırmaktır. Çalışmamızda a.carotis internanın sifon tiplerinin anevrizmanın dağılımı,anevrizmanın boyutu, (maksimum anevrizma kesesi çapı), rüptür olup olmadığı, cinsiyet ve yaş ile ilişkisinin araştırılması hedeflendi. Mevcut çalışma ile intrakranial anevrizma gelişiminde ve rüptüre olmasındaetkili olan hemodinamik faktörleri araştırarak literatüre katkı sağlayacağımızı düşündük. Adnan Menderes Üniversitesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim DalıOcak 2015 ile Ekim 2017 arasında servis ve yoğun bakımda SAK ve anevrizma tanısıyla takip edilen 402 hastaların yapılantüm DSA ve 3DSA görüntülemeleriretrospektif olarak taranarak yapıldı. Carotis sifon tipleri V,C,U S şekline göre belirlenerek eş zamanlıolarakanevrizma varlığı, dağılımı, boyutlu (maksimum çap buyutu) maksimum çap buyutu) rüptüre olup olmadığı belirlenip carotis sifon tipleri ile arasındakikorelasyondeğerlendirildi. Elde edilen veriler, IBM SPSS (Statistical Package for the Social Sciences, Chicago, IL, USA) programının 16.0 versiyonu kullanılarak oluşturuldu. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak alındı. Çalışmamızın yaş ortalamsı53.85 olarak belirlendi.Sifon tiplerinden en sık V tipi en az C tipi ile karşılaşıldı. ―V ve C‖ carotis sifon tipi erkek bireylerde kadın bireylere göre daha fazla gözlemlenirken, ―S ve U‖ sağ carotis sifon tipi kadın bireylerde erkek bireylere göre daha fazla gözlenmiştir. En çok rüptürün görüldüğü sifon tip V en az rüprür oranın raslandığı tip ise C olarak incelendi. Bu bulgular kan akışının hemodinamik etkileşimleri ve carotis sifonun eğriliği ile ilişkili olabilir. Elde edilen sonuçlarımız SAK öngörüsünde potansiyel etki ortaya 59 koymaktadır. Dar açılısifonlarda bulduğumuz anevrizma sayısı ve rüptür oranı bu şüpheyi ve çalışmanın önde gelen hipotezini doğrulamıştır. Anahtar Kelimeler: Anevrizma, Sifon, Subaraknoid Kanama

AnevrizmaHemorajilerKarotis arteri-internal+4
Osman Berber
Adnan Menderes University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acom anevrizmalarında ACA-A1 segment hipoplazisinin anevrizma oluşumuna etkisinin dsa ile gösterilmesi

Nöroşirürji kliniklerinin en sık karşılaşılan anevrizma tipini anterior communican arter anevrizmaları (AComAA) oluşturur. Tüm intrakranial anevrizmaların yaklaşık %30-35'ini oluşturduğu düşünülen AComAA, anterior dolaşım anevrizmaları içinde yaklaşık %90'lık bir orana sahiptir. Anterior dolaşımın yapısal zayıflığı ve morfolojisinin anevrizma oluşumuna yatkınlığı bunun başlıca sebebi olarak düşünülmektedir. Proksimal anterior cerebral arterler (ACA) arasındaki çap farkına bağlı olarak anterior communican arterdeki (AComA) kan akımı ve kan basıncı değişir. Daha geniş olan A1 segment tarafında akım ve basınç daha fazla olur, bu sebeple geniş olan A1 segmenti ile AComA bileşkesi anevrizma oluşumuna daha yatkın hale gelir. Bu çalışmada AComAA olan hastalarda ACA- A1 segment hipoplazisinin anevrizma oluşumuna katkısının araştırılması planlandı. ACA- A1 segment hipoplazisinin anevrizma oluşumu üzerine etkisinin gösterilmesi amaçlandı. Çalışmada ocak 2016- aralık 2020 tarihleri arasında hastanemiz nöroşirürji servis ve yoğun bakımında yatan hastalara nöroanjiografi ünitesinde yapılan dijital substraksiyon anjiografi (DSA) sonuçları retrospektif olarak incelendi. Birinci grup olarak AComAA'na sahip hastalar değerlendirilirken, ikinci grup olarak anterior dolaşımdaki diğer arter anevrizmaları (ACA, internal carotis arter, middle cerebral arter) ve üçüncü grup olarak DSA negatif subaraknoid kanama (SAK) hastaları değerlendirildi ve bu hastalarda da ACA- A1 segment çapları ölçüldü. Nicel değişkenlerin normal dağılıma uygun olup olmadığı Kolmogorov-Smirnov testi ile incelendi. Nitel değişkenler arasındaki ilişki ki- kare analizi ile araştırıldı. Nicel değişkenlerin tanımlayıcı istatistikleri ortalama± standart sapma ya da minimum-maksimum şeklinde gösterildi. Nitel değişkenlere ilişkin tanımlayıcı istatistikler frekans (%) şeklinde ifade edildi. p<0.05 değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Verilerin elde edilmesi için toplam 584 hasta ile çalışıldı, yaş ve cinsiyet gibi genel değerlendirmelerin yanında anevrizma yeri, ACA- A1 segment çapı, anevrizmanın dolum yönü, varsa A1 segment hipoplazisi ya da aplazisi değerlendirildi. Çalışmamızın sonucunda AComAA'na sahip olan hastalarda ACA- A1 segment hipoplazisi görülme oranı diğer iki gruba göre yüksek olarak izlendi. Diğer arter anevrizmalarında ya da anevrizma saptanmayan hastalarda A1varyasyonları arasında anlamlı farklılık gözlenmedi. Bu çalışmada elde edilen veriler sonucunda A1 segment hipoplazisinin AComA'de kan akımını ve hemodinamik stresi etkileyebileceği bütün bunların sonucunda anevrizma oluşumuna zemin hazırlayacağı öngörülebilir. AComAA'na sahip hastalarda bulduğumuz oranlar çalışmamızda öngörülen hipotezi desteklemiştir. Anahtar Kelimeler: A1 segment, Anevrizma, Hipoplazi,

AnevrizmaHipoplaziSerebral arterler+2
Ayşe Merve Dumlu
Adnan Menderes University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel akut spinal kord iskemisinde Geranylgeranylaceton'un ikincil hasarlanma üzerindeki etkilerinin incelenmesi

Amaç: Çalışmada, deneysel bir modelde spinal kord iskemisinde geranilgeranil asetonun (GGA) nöroprotektif etkileri incelenmiştir.Gereç ve yöntem: 30 Wistar albino tipi rat rastgele beş gruba ayrıldı (her grupta n=6). Grup 1 kontrol grubu olarak belirlendi, cerrahi işlem uygulanmadı ve GGA verilmedi. Grup 2'de ratlara spinal kord iskemisi oluşturulmadı, ancak intraperitoneal olarak GGA verildi. Grup 3'te spinal kord iskemisi oluşturulmadan 2 saat önce intraperitoneal olarak GGA verildi. Grup 4'te spinal kord iskemisi oluşturulduktan 2 saat sonra intraperitoneal olarak GGA verildi. Grup 5'te spinal kord iskemisi oluşturdu ancak GGA verilmedi. Spinal kord iskemisi oluşturulduktan 24 saat sonra ratlar sakrifiye edilerek spinal kordları örnekleme ve histopatolojik inceleme için çıkartıldı. Histopatolojik inceleme ile dokudaki iskemi ve nekroz alanı ölçümlendirilip canlılık endeksi (VI) saptandı. İmmünobiyokimyasal inceleme ile çıkartılan spinal kord örneklerinde doku HSP-70 ve TNF-? düzeyleri ölçüldü.Sonuçlar: Grup3 ve 4'te canlılık endeksi (özellikle grup 3'te), grup 5'e göre anlamlı derecede yüksekti. Grup 3'te, HSP-70 düzeyleri diğer gruplardakine göre anlamlı derecede yüksekti. Grup 3'te, TNF-? düzeyleri diğer gruplardakine göre anlamlı derecede düşüktü.Sonuç: Spinal kord iskemisi oluşturulmadan 2 saat önce intraperitoneal olarak 200 mg/kg dozunda verilen GGA'nın ratlarda spinal kord iskemisini azalttığı ve nöroprotektif etki gösterdiği saptandı.

GeranilgeranilasetonSpinal hastalıklarSpinal kord+2
Süleyman Damgacı
Adnan Menderes University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda deneysel ezilme tipi siyatik sinir yaralanmasında nikergolinin akut etkilerinin değerlendirilmesi

Periferik sinir yaralanması sıkça rastlanılan bir patoloji olması ve birçok bilim dalının üzerinde sıkça uğraş gösterdiği ancak çeşitli nedenlerle memnun edici seviyede etkili sonuçların alınamaması nedeniyle halen önemli bir klinik sorundur. Bu çalışmada nörotrofik, vazoaktif ve önemli hemorajik etkilere sahip olan aynı zamanda da iyi tolere edilebilir bir ajan olan nikergolinin akut periferik sinir hasarı üzerine akut dönemdeki etkileri incelemiştir. Çalışma sıçanlarda deneysel sinir hasarı oluşturularak yapılmış olup düşük ve yüksek dozlarda kliniksel ve biyokimyasal paremetrelerle nikergolinin etkisi araştırılmıştır. Klinik değerlendirme olarak literatürde sıkça kullanılan siyatik sinir fonksiyonel endeksi kullanılmıştır. Biyokimyasal parametreler olarak da proenflamatuar sitokin düzeyleri ve sinir büyüme faktörü düzeyi çalışılmıştır. Sonuç olarak nikergolinin doza bağımlı olarak sitokin üretimini azalttığı bununla birlikte sinir büyüme faktörünü ise artırdığını tespit ettik. Çalışmamızda sonuç olarak nikergolinin akut periferik sinir hasarında akut dönemde gerek klniksel gerekse biyokimyasal yöntemlerle faydalı etkilere sahip olduğunu bulduk. Sonuçta nikergolinin periferik sinir hasarının tedavisinde kullanıma girebileceği kanısında olmamıza rağmen sonuçlarımızın tekrarlanması ve ilaveten immünhistokimyasal çalışmalar ile desteklenmesi gerektiği kanısındayız.ANAHTAR KELİMELERPeriferik sinir hasarı, siyatik sinir, siyatik sinir fonksiyonel endeksi, sinir büyüme faktörü, sitokin

Periferik sinirlerSinir ezilmesiSinir rejenerasyonu+2
Sercan Savaş Yalçın
Adnan Menderes University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel akut spinal kord travmalarında geranylgeranylacetonun ikincil hasarlanma üzerindeki etkilerinin incelenmesi

ÖZETDENEYSEL AKUT SPİNAL KORD TRAVMALARINDAGERANYLGERANYLACETON'UN İKİNCİL HASARLANMAÜZERİNDEKİ ETKİLERİNİN İNCELENMESİTravmatik omurilik yaralanması sonucunda birincil ve ikincil hasarlanma mekanizmaları ileomurilikte hasar oluşmaktadır. Birincil hasarlanma, omurilik yaralanmalarında travmanınolduğu anda ortaya çıkan ve omuriliğin kompresyon, kontüzyon veya laserasyonu ilesonuçlanan duruma denir. Birincil yaralanmanın derecesi, yaralanmaya neden olan gücügenliğine, etki süresine ve omurilik tarafından absorbe edilen enerji miktarına göre değişir.Birincil hasarlanmadaki patalojik sürecin geri dönüşümsüz olduğu kabul edilmektedir.İkincil hasarlanma ise birincil hasarlanmayı takiben dakikalar içerisinde başlayıp haftalarcadevam eden patolojik bir süreçtir.ikincil yaralanmanın ortaya çıkmasındaki en önemlietkenlerden birisi enerji yetersizliğidir. Bunun erken dönemdeki başlıca sebebi, bozulmuşperfiüzyona bağlı iskemidir. Perfizyonun azalmasına bağlı iskeminin önlenmesi ikincilhasarlanmanın sınırlandırılmasında önemli olduğu düşünülmektedir.Günümüze kadar travmatik omurilik yaralanmalarındaki fizyopatolojik mekanizmalrıanlamaya ve tedavi seçeneklerini değerlendirmeye yönelik farklı deneysel çalışmalaryapılmıştır. 1978 yılında Rivlin ve Tator tarafından geliştirilen klip kompresyon modelindemekanik travmaya ek olarak vasküler etkilenme ile iskemi oluşturulmuştur. Bu modelintravma sonrası omurilik yaralanmasına benzer olduğu görülmüştür(2,16).1980 yılına kadar ikincil hasarlanmadan; serbest oksijen radikalleri, kalsiyum, opiatreseptörleri, lipid peroksidasyonlarının sorumlu olduğu düşünülmüştür ve çalışmalar bu yöndeyapılmıştır(6,33).Günümüzde ikincil hasarlamadan, apoptozis, intraselüler protein sentezi veglutaminerjik mekanizmalar sorumlu tutulmaktadır(33). Deneysel çalışmalar sonucundaGGA'nın HSP 70 salınımını arttırdığı ve sitoprotektif etkileri; karaciğer, retina, beyin,bağırsak ve mide hücrelerinde gösterilmiştir(41).HSP 70 salınımının artması antiapoptotik mekanizmada görevli proteinlerin artışına yolaçmıştır. Lezyon bölgesinde enflamatuar hücrelerin artışına yol açan ve apoptotikmekanizmada rol alan TNF-Alfa düzeyini düşürdüğü gösterilmiştir. MPO(Myeloperoksidaz)lezyon bölgesinde artması, enflamatuar hücrelerin aktivitesini gösterdiği görülmüştür. HSP 70lezyon bölgesindeki enflamatuar cevabı azalttığı ve hücre koruyucu olduğudüşünülmüştür(40,41).Bu çalışmada, nöroprotektif etkinliği araştırma sonuçlarında gösterilen GGA'nın, akutdeneysel omurlik yaralanmalarında ikincil hasarlanma üzerine olan etkilerini inceledik.GGA'nın omurilikte travmatik yaralanma yapılmadan 2 saat önce verilmesi sonucu iskemi venekroz alanını azalttığını gösterdik. Fakat omurilikte travma yapıldıktan sonra 2 saat sonraGGA verdiğimizde iskemi ve nekroz alanında anlamlı bir azalma yapmadığını gördük. HSP70 salınımın da artış aynı şekilde 2 saat önce GGA verilen grupta anlamlı bulundu. 2 saatsonra GGA verilen grupta anlamlı derecede artış olmadığı gösterildi. TNF-Alfa düzeylerideğerlendirildiğinde 2 saat önce GGA verilen grupta anlamlı derecede azalma olduğugösterildi. 2 saat sonra GGA verilen grupta azalma anlamlı derecede olmadığı gösterildi.MPO düzeylerindeki değişiklikler istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. GGA' nın bizimçalışmamızda ve daha önce yapılmış çalışmalarda gösterildiği gibi sitoprotektif etkili olduğudüşünülmektedir. Fakat sitoprotektif etkinliğini hangi mekanizma ile yaptığı bilinmemektedir.Yapılan çalışmalar HSP 70 salınımını arttırarak yaptığı görüşü ağırlık kazanmaktadır.

Cengiz Tekin
Adnan Menderes University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda deneysel siyatik sinir akut kompresyon modelinde memantin hidroklorürün akut etkilerinin değerlendirilmesi

VII. TÜRKÇE ÖZETKompresyon tipi sinir yaralanmaları sinir yaralanmalarının üçüncü en sık sebebini oluşturmaktadır. Özellikle cerrahi girişime uygun aday olmayan hastalar periferik sinir cerrahisi kliniklerinde sorun oluşturmaktadır. Bu tip hastaların tekrar iş gücüne kazandırılması zaman ve maddi kazanç kaybına neden olmaktadır. Günümüze kadar çeşitli çalışmalarda sinir rejenerasyonunun arttırmak amacıyla nörotropik faktörler, sterodiler, hormonlar ve manyetik alan uygulaması gibi çeşitli yaklaşımlar mevcuttur. Memantin dünyada ve ülkemizde Alzhemier hastalığında reçete edilmektedir ve yakın zamanda da perifeirk sinir sisteminde çalışılmaya başlanmıştır. Özellikle nöropatik ağrı ve fantom tipi ağrı çalışmalarında denenmiştir. Ancak memantinin akut sinir yaralanmasında özellikle akut dönemde etkinliğini değerlendirecek bir çalışma mevcut değildir. Bu çalışmada sıçanlarda deneysel akut sinir kompresyonu oluştulmuş ve memantinin akut dönemdeki etkinliği araştırılmıştır. Çalışma sıçanlardan oluşan 4 grupta yapıldı. Birinci grup yalancı operasyon grubu olup bunlarda sadece siyatik sinir disseksiyonu yapıldı. İkinci grupta siyatik sinir disseksiyonun ardından otolog kanla intranöral hematom oluşturuldu. Üçüncü ve dördüncü gruplarda ise akut kompresyon oluşturulduktan sonra deneklere 7 gün boyunca parenteral yoldan düşük ve yüksek doz memantin verildi. Denekler 7. günün sonunda eğik düzlemde yürütüldü ve buradan siyatik sinir fonksiyonel endeksleri hesaplandı. Daha sonra deneklerin siyatik sinirleri alındı ve biyokimyasal incelemeye tabii tutuldu. Biyokimyasal incelemede dokuda siklooksjenaz-2 ve tümör nekrozis faktör alfa düzeyleri ölçüldü. Histolojik olarak toluidin blue ve S100 ile değerlendirme yapıldı. Sonuç olarak memantinin akut sinir yaralanmasında klinik ve biyokimaysal tetkiklere göre anlamlı bir etki sağlarken histolojik değerlendirmede yüksek dozun rejenerasyon üzerine zararlı etki oluşturduğu tespit edilmiştir. Bu çalışmanın sonuçları memantinin akut sinir hasarı üzerine etkileri hakkında bir genelleme yapılabilmesi için yeterli olmayıp daha ileri çalışmalara gereksinim mevcuttur.VIII. ANAHTAR KELİMELERAkut sinir yaralanması, intranöral hematom, memantin, siyatik sinir fonksiyonel endeksi, sikloksijeaz-2, tümör nekrozis faktör alfa, Toluidin mavisi, S100

HematomaMemantineProstaglandin-endoperoksit sentazlar+5
Hakan Ak
Adnan Menderes University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda deneysel povidon iyot' un epidural fibrozis üzerine etkisi

AmaçÇalışmamızda ameliyat sonrası omurgada epidural fibrozisin önlenmesinde, povidon iyotun sıçanlardaki deneysel laminektomi modelinde etkinliğinin araştırılmasını amaçladık.Materyal ve metodBu çalışmada ortalama 230 gram ağırlıkta, 24 adet Wistar albino cinsi sıçan kullanıldı. Sıçanlar üç gruba ayrılarak her sıçana, T8- T10 laminektomi yapıldı. Laminektomi yapılan seviyeler kontrol grubunu oluşturdu. Birinci grupta toplam 8 adet sıçana sadece laminektomi yapıldı. İkinci grupta toplam 8 adet sıçana laminektomi yapılarak, mesafeye %2, 5 derişimli povidon iyot verildi. Üçüncü grupta toplam 8 adet sıçana laminektomi sonrası %10 povidon iyot solusyonları verildi. Tüm sıçanlar 8 hafta sonunda, intraperitoneal yüksek doz (100 mg/kg) Tiopental Sodyum (Pental, Ulagay, İstanbul-Turkey) verilerek sakrifiye edildi. Postoperatif dönemde nörolojik bozukluğu olan, takibinde yara yerinde enfeksiyon gelişen 4 denek çalışmadan çıkarıldı. İlgili vertebral kolonlar patolojik inceleme için blok olarak çıkarılıp %10'luk tamponlu formalinde fiske edildi. Sonuçlar istatistiksel olarak karşılaştırıldı.BulgularGruplar arasında fibrozis alanı, fibrozis alanının laminektomi yapılan iki kemik arasındaki en derin uzaklığa oranı, fibrozisin en geniş uzunluğu ile subdural en geniş mesafe farkı değerlendirildi. Kruskal Wallis testi ile incelendi. Gruplar arasında anlamlı bir farklılık bulunamadı.SonuçSonuç olarak çalışmamız da ortaya koymuştur ki povidon iyotun epidural fibrozis oluşumuna katkısı yoktur. Epidural mesafede böyle bir etkisinin çalışmamızda görülmemesinin sebeplerinden biri belkide fibroblastik aktivinin her şekilde akut ve kronik inflamasyon fazında baskılanması gösterilebilir.Omurga cerrahisinde infeksiyon düşünülen sahalarda yıkama amaçlı kullanılan povidon iyotun, daha yüksek derişimlerde epidural fibrozise etkisi, bu derişimlerde nöral yapılardaki olası histopatolojik değişimler bunun yanında radyolojik görüntüleme yöntemlerindeki olumlu veya olumsuz değişimlerde aydınlatılmayı bekleyecek noktalar olarak görülmektedir.Anahtar Kelimeler: Epidural fibrozis, laminektomi, povidon iyot

FibrozLaminektomiOmurga+3
Halil Samancıoğlu
Adnan Menderes University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Spinal enstrümantasyonda kullanılan pedikül vidalarının alaşım analizi

Yapmış olduğumuz çalışmada dış merkezde opere edilerek çeşitli yakınmalarla kliniğimize başvurmuş ve reopere edilerek pedikül vidaları çıkartılan hastalardan 12'si randomize olarak seçilerek pedikül vidalarının pediküle giren kısımlarının madde analizi yapılarak yerli ve yabancı birçok farklı kaynaktan elde edilmiş olan vidaların alaşımları (titanyum, alüminyum ve azot)arasında farklılık ortaya konarak özellikle kırılma nedeniyle çıkartılan vidaların alaşımının sağlam vidaların alaşımıyla farklılık gösterip göstermediği üzerinde duruldu.Çalışmanın amacı spinal enstrümantasyonun başarısız olduğu vakalarda pedikül vidalarının alaşımının bu yetersizlikte herhangi bir fonksiyonunun olup olmadığını belirlemekti.İstatistiksel Analiz Mann-Whitney ve Kruskal Vallis testleri yapılarak elde edildi.Yapmış olduğumuz istatistiksel analiz sonucunda üzerinde çalıştığımız örneklerde vida alaşım oranlarının dayanıklılık üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir etkisinin olmadığını gözlemledik. Bu veriden yola çıkarak, vida boyutu ve hasta ve endikasyonla ilgili faktörler daha ön plana çıkmaktadır. Enstrümanlı spinal füzyon kararı vermeden önce doğru hasta seçimi, doğru endikasyon ve özellikle postoperatif dönemde hastanın uyması gereken yaşam tarzı kuralları net biçimde ortaya konmalıdır

Levent Fırat
Dokuz Eylül University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel subaraknoid kanama sonrası serebral vazospazm ve erken beyin hasarı oluşturulan sıçanlarda 2-apb'nin doz bağımlı etkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Serebral vasospazm SAK'lı hastalarda mortalite ve morbiditeyi etkileyen en önemli komplikasyon olarak nöroşirurji için ciddi bir sorun olmaya devam etmektedir. Çalışmamız, 2-APB kullanarak Ca++'un TRP kanallarının etyolojide oynamış olduğu rolün gösterilemesi vazospazmın sınırlamasını sağlayabilecek daha önce çalışılmamış bir farmakolojik ajanın olası etkin doz aralığının bulunması amaçlandı. YÖNTEM: Deneysel çalışma 4 grup altında toplam 32 adet Sprague-Dawley Sıçan üzerinde yapıldı. Grup 1: Sham (n=8), Grup 2: SAK: sağ femoral arter den alınan otolog kan sisterna magnaya enjekte edildi, Grup 3: 2APB 0.5mg (n=8) SAK + 0.5 mg/kg 2-APB IP yolla verildi, Grup 4: 2APB 2mg (n=8): SAK + 2mg/kg 2-APB IP yolla verildi. 24 saaat sonra sakrifiye edildi ve beyin dokusu ve serumda SOD, GPx, MDA, TNF, IL1B çalışıldı. Beyin dokusu histopatolojik incelemesinde Baziller arter (BA) lümen çapı ve BA duvar kalınlığı ölçüldü, Caspas yöntemi boyanarak hipocampus apoptotik hücre sayıları ölçüldü. BULGULAR: Sıçanlarda sisterna magnaya otolog arteriyel kan enjeksiyonu (SAK) sonrası vazospasm gelişmektedir. Sıçanlarda SAK sonrası 2 mgr/kg 2-APB IP uygulanması ile BA lümen çapı ve duvar kalınlığı değerleri SAK olmayan deneklerle yakın düzeylerdedir. TARTIŞMA VE SONUÇ:2-APB 2 mg/kg IP uygulanması vazospazmı engellemektedir. vazospazm etyolojisinde TRP kanallarının etkinliğinin tahmin edilenden daha fazla olabileceğini düşündürmektedir. 2-APB'in deneysel SAK modelinde ortaya çıkan vazospazmın önlenmesinde olumlu etkilerinin olduğu ve bu konuda daha çok araştırma yapılması gerektiği kanaatindeyiz.

Usame Rakip
Afyon Kocatepe University
2017
00