
238
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Lomber disk hernili hastalarda elektromanyetik alan uygulamasının klinik parametreler üzerine etkinliği
Lomber disk hernisi, dejenere diskin lomber spinal sinir kökünü sıkıştırması ile ortaya çıkan bel ve bacak ağrısı ile karakterize klinik tablodur. Çalışmanın amacı lomber disk hernisi tanısı konan hastalarda manyetik alan tedavisinin klinik parametreler üzerine olan etkisini araştırmaktır. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon polikliniğinde 2017-2018 tarihleri arasında radyolojik olarak lomber disk hernisi tanısı alan ve çalışma kriterlerini sağlayan 86 hasta çalışmaya alındı. Hastalar randomize olarak iki gruba ayrıldı. Bu hastalardan 80'i çalışmayı tamamladı. Her iki gruptaki hastalara konvansiyonel TENS ve hotpack (yüzeyel sıcak uygulama) tedavisi verildi. Bu tedavileri ek olarak çalışma (n:40) grubundaki hastalara pulse manyetik alan tedavisi (yüzde 60 yoğunlukta, 50 hz frekansta, 20 dakika boyunca) verilirken, kontrol (n:40) grubundaki hastalara akım verilmeden manyetik alan (sham manyetik alan) verildi. Hastalar; çalışma öncesi, çalışma sonunda (3. hafta) ve tedavi bitiminden 9 hafta sonra; Vizüel analog Skala (VAS), Nottingham Sağlık Profili (NSP), Oswetry Bel Ağrısı Özürlülük Ölçeği (ODİ), Roland-Morris fonksiyonel değerlendirme Ölçeği (RDİ) ve Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) kullanılarak değerlendirildi. Çalışma sonunda VAS ve NSP alt parametrelerinden olan ağrı, uyku, fiziksel aktivite, sosyal izolasyon fonksiyonel değerlendirmelerinde gruplar arasında istatistiksel olarak çalısma grubu lehine anlamlı fark bulundu. ODİ ve RDİ değerlendirmesinde her iki grupta iyileşme saptandı ama bu iyileşme gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı değildi. BDÖ'nde Çalışma gurubunda istatiksel olarak anlamlı iyileşme saptanırken kontrol grubunda anlamlı iyileşme saptanmadı. Çalışma grubundaki iyileşme gruplar arasında istaiksel olarak anlamlı degildi. Sonuç olarak, Manyetik alan tedavisi lomber disk hernisin neden olduğu lomber ağrının konservatif tedavisinde etkili bir yöntemdir. Bu tedavi yöntemi ile kişisel bakım, yük kaldırma, yürüme, oturma, ayakta durma, uyku, sosyal hayat ve seyahat gibi parametlerin ağrıdaki azalmaya bağlı olarak iyileşmesi beklenir. Mevcut çalışmamızda ağrıda anlamlı bir azalma tespit edilmesine rağmen bu parametlerde düzelme kısmi olmuştur. Magnetoterapi etkinliği için kanıt düzeyinin belirlenmesi için daha fazla randomize, çift-kör kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır.
Sistemik sklerozis hastalarında serum SCUBE (signal peptide-cub-EGF domain-containing protein) 1,2 ve 3 seviyesinin; klinik bulgularla ve ultrasografik deri kalınlığı ile olan ilişkisinin araştırılması
Sitemik skleroz etyolojisi bilinmeyen, kronik, multisistemik, otoimmün bir hastalıktır. Patogenezinin vaskülopati, immün aktivasyon ve fibrozis triadından meydana geldiği kabul edilmektedir. Ancak patogenezi tam olarak aydınlatılamamıştır. Signal peptide-CUB-EGF domain-containing protein (SCUBE); sekretuar veya memran proteinleri olarak bilinen, yeni tanımlanmış bir protein ailesidir. Anjiyogenez ve inflamasyon ile ilişkisi gösterilmiştir. Bu çalışmada Sistemik skleroz'da serum SCUBE-1, SCUBE-2 ve SCUBE-3 seviyesinin; klinik bulgularla ve ultrasonografik deri kalınlığı ile olan ilişkisinin araştırılmasını amaçladık. Çalışmaya ACR/EULAR 2013 skleroderma sınıflama kriterlerini karşılayan 30 hasta ve yaş-cinsiyet olarak hasta grubuyla uyumlu olan, bilinen hastalığı olmayan 44 sağlıklı gönüllü alındı. Hastaların değerlendirilmesinde; Valentini hastalık aktivite indeksi, modifiye Rodnan deri skorlaması, Duruöz el indeksi, HAQ stanford sağlık değerlendirme anketi ve SF-36 formları kullanıldı. Eş zamanlı olarak ultrasonografik deri kalınlığı ölçümleri yapıldı. Serum SCUBE düzeyleri enzyme-linked immunosorbent assay (ELİSA) ile ölçüldü. Sistemik sklerozlu hastaların serum SCUBE düzeyleri ile kontrol grubunun serum SCUBE düzeyleri arasında istatiksel açıdan anlamlı farklılık saptanmadı (SCUBE-1 için p:0.126, SCUEB-2 için p:0.176, SCUBE-3 için p:0.195). Yapılan korelasyon analizlerinde serum SCUBE-1 düzeyi ile FEV-1 arasında negatif korelasyon (p:0.036); serum SCUBE-2 düzeyi ile Duruöz el indeksi arasında pozitif korelasyon (p:0.029), zorlu vital kapasite (FVC) değeri arasında negatif korelasyon (p:0,032), Karbonmonoksit difüzyon kapasitesi (DLCO) değeri arasında anlamlılık düzeyine yaklaşan negatif korelasyon (p:0.054), hemoglobin düzeyi arasında negatif korelasyon (p:0.01) ve serum C4 düzeyi arasında pozitif korelasyon (p:0.04); serum SCUBE-3 ile ekokardiyografik pulmoner arter basıncı arasında negatif korelasyon (p:0.014) ve CK düzeyi arasında pozitif korelasyon (p:0.04) izlenmiştir. Serum SCUBE düzeyleri ile ultrasonografik deri kalınlıkları arasında korelasyon izlenmemiştir. Ancak ultrasonografik deri kalınlığı ile modifiye Rodnan deri skoru arasında pozitif korelasyon (p:0.001) izlenmiştir. Sonuç olarak; serum SCUBE düzeylerinin sistemik skleroz patogenezindeki rollerini araştırdığımız çalışmamızda, hasta ve kontrol grubu arasında istatiksel açıdan anlamlı farklılık görülmedi. Serum SCUBE düzeyleri bazı klinik ve laboratuvar parametreler arasında korelasyon izlendi. Bu moleküllerin sistemik skleroz seyrinde ve patogenezinde katkısının daha iyi anlaşılması için yeni klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.
Romatoid artritli hastalarda tiyol/disülfit düzeylerinin oksidatif stres ve klinik parametreler ile ilişkisi
Romatoid artrit (RA); etyolojisi tam belli olmayan, kronik, inflamatuar ve multisistemik bir hastalıktır. Reaktif oksijen sisteminde pro-inflamatuar faktörlerin artması ile oksidatif homeostazda bir dengesizlik meydana gelir ve bu durum oksidatif stresin oluşmasında güçlü rol oynar. Önemli bir antioksidan olan tiyoller, oksidan moleküller ile oksidasyon reaksiyonlarına girerek, disülfit bağları oluştururlar. Detoksifikasyon, sinyal yollarının düzenlenmesi, apoptoz ve enzimatik reaksiyonların düzenlenmesi için dinamik tiyol/disülfit homeostasisi gereklidir. Bizde bu çalışmada romatoid artritli hastalarda tiyol/disülfit düzeylerininin oksidatif stres ve klinik parametreler ile ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmaya, 2010 ACR/EULAR Romatoid Artrit Sınıflandırma Kriterleri'ni karşılayan 93 hasta ve 30 sağlıklı gönüllü alındı. Hastaların değerlendirilmesinde; WBC (Beyaz Küre Sayısı), Sedimantasyon, CRP (C-Reaktif Protein), HAQ (Stanford Sağlık Değerlendirme Anketi) ve SF-36 (Kısa Form-36) formları kullanıldı. Serum NT (Nativ Tiyol), TT (Total Tiyol), TAS (Total Antioksidan Stres) ve TOS (Total Oksidan Stres) düzeyleri enzyme-linked immunosorbent assay (ELİSA) ile ölçüldü. Disülfit (D); TT (Total Tiyol) ile NT (Nativ Tiyol) arasındaki farkın yarısı olarak hesaplandı. OSİ (Oksidatif Stres İndeksi), TOS/TAS olarak hesaplandı. Çıkan sonuçlardan NT/TT, D/NT ve D/TT oranları hesaplandı. RA hastalarında, kontrollere kıyasla NT, TT, disülfit ve TAS değerleri anlamlı derecede düşük çıktı (p<0.05). OSİ oranı sağlıklı kontrollere kıyasla RA hastalarında anlamlılığa yakın derecede yüksek çıkmıştır (p: 0.05). Hastalarda DAS-28 hastalık aktivite skoru ile NT ve DAS-28 hastalık aktivite skoru ile TT düzeyi arasında anlamlı ters korelasyon saptandı (p<0.05). Hastaların NT, TT, disülfit düzeyleri, NT/TT, D/NT, D/TT oranları ile TAS, TOS, OSİ ve SF-36 Total değerleri arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı. Hastaların NT, NT/TT, TT ile sedimantasyon arasında anlamlı ters korelasyon saptanmış iken; D/NT, D/TT ile sedimantasyon arasında anlamlı pozitif korelasyon saptandı (p<0.05). RA hastalarının HAQ skorları ile D/TT, D/NT oranları arasında anlamlı pozitif korelasyon; HAQ skorları ile NT/TT oranı arasında anlamlı ters korelasyon tespit edildi. Sonuç olarak; romatoid artritte Tiyol/Disülfit dengesinin, oksidatif stres ve klinik parametrelerle ilişkisini araştırdık. Çalışmamızda sedimantasyon, CRP, WBC, NT, TT, Disülfit, TAS ve OSİ değerlerinde hasta ve kontrol grubu arasında istatiksel açıdan anlamlı fark saptadık. Tiyol/Disülfit dengesinde bazı klinik ve laboratuvar parametreler arasında korelasyon izlendi. Bu parametrelerin, romatoid artrit patogenezinde, klinik seyirinde ve takibinde kullanılıp daha iyi anlaşılması için geniş katılımlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Nativ Tiyol, Total Tiyol, Disülfit, Romatiod artrit, TAS (Total Antioksidan Stres), TOS (Total Oksidan Stres), OSİ (Oksidatif Stres İndeksi)
Romatoid artrit hastalarında ultrasonografik femoral kartilaj kalınlığı ile serum follistatin-like protein 1 arasındaki ilişki
Romatoid artrit (RA); simetrik, eroziv sinovitle seyreden ve bazen multisistem organ tutulumu ile karakterize etyolojisi tam olarak bilinmeyen otoimmün bir hastalıktır. Oluşan sinovit eklemde deformasyona ve kalıcı sakatlığa yol açar. FSTL-1, özellikle mezenkimal kökenli hücrelerden eksprese edilen ekstrasellüler bir glikoproteindir. Fonksiyonu hâlâ belirsiz olsa da proinflamatuar rolü çeşitli çalışmalarda ortaya konulmuştur. Bazı çalışmalarda FSTL-1'in RA ve diğer otoimmün hastalıklarda oluşan artrit patogenezinde önemli bir mediatör olduğu gösterilmiştir. Ayrıca FSTL-1'in kıkırdak üzerinde de etkileri olup hem yapım hem de yıkımda rol aldığı bazı çalışmalarda gösterilmiştir. Çalışmaya, 2010 ACR/EULAR Romatoid Artrit Sınıflandırma Kriterleri'ni karşılayan 56 hasta ve 34 sağlıklı gönüllü alındı. Hastaların değerlendirilmesinde; WBC (Beyaz Küre Sayısı), HGB (hemoglobin), sedimantasyon, CRP (C-Reaktif Protein), Beck Depreyon Ölçeği, Sağlık Değerlendirme Ölçeği (HAQ), Romatoid Artrit Yaşam Kalitesi Ölçeği (QOL-RA), Nottingham Sağlık Profili anketleri dolduruldu. Ayrıca hastalarda DAS-28 hastalık aktivite skoru hesaplandı. Serum follistatin-like protein 1 (FSTL-1) düzeyleri enzyme-linked immunosorbent assay (ELİSA) ile ölçüldü. Her iki dizde femoral kartilaj kalınlığı ölçümü lateral femur kondil (LFC), interkondiler alan (İCA) ve medial femur kondil (MFC) yerlerinden lineer prob kullanılarak yapıldı. Serum FSTL-1 düzeyi RA hastalarında kontrole kıyasla istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha düşüktü. FSTL-1 ile hastalık aktivite belirteçleri olan sedimentasyon, CRP, DAS-28 arasında korelasyon saptanmadı. Hasta ve kontrol grubunun femoral kartilaj kalınlığı karşılaştırıldığında; sağ FLC, sağ MFC, sağ İCA, sol LFC, sol MFC, sol İCA kalınlığı hasta grubunda kontrol grubuna göre daha inceydi. Sağ FLC, sağ MFC, sol LFC, sol MFC inceliği istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). Hastalarda serum FSTL-1 düzeyi ve femoral kartilaj kalınlığı arasındaki ilişki incelendiğinde; FSTL-1 düzeyi ile sağ LFC, sağ MFC, sağ İCA, sol LFC, sol MFC, sol İCA ölçümleri arasında korelasyon saptanmadı. Hastaların FSTL-1 düzeyi ile HAQ, QOL-RA, Beck Depresyon Ölçeği ve Nottingham Sağlık Profili skorları arasında korelasyon saptanmadı. Sonuç olarak; romatoid artitte FSTL-1 düzeyi ve kartilaj kalınlığı arasındaki ilişkiyi araştırdık ve hastalarda FSTL-1'in kıkırdak üzerindeki etkisine ilişkin bir korelasyon saptamadık. Çalışmamızdaki parametrelerin, romatoid artrit hastalığının patogenezinde, klinik seyri ve takibinde kullanılıp daha iyi anlaşılması için ileri ve geniş katılımlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Behçet hastalarında serum LL-37 düzeylerinin ve hastalık aktivitesiyle ilişkilerinin araştırılması
Behçet hastalığı (BH), mukokutanöz, oküler ve artiküler belirtilerin yanı sıra merkezi sinir sistemi, vasküler ve gastrointestinal tutulum ile karakterize sistemik bir vaskülittir. Sistemik tutulum nedeniyle morbidite ve mortaliteye sebep olabilmektedir. Patogenezde genetik, çevresel, immünolojik faktörler rol oynamakla birlikte, patogenez net olarak bilinmemektedir. Kesin bir tedavisi bulunmamaktadır. Hastalık progresyonunu ve tedavi yanıtını gösteren spesifik biyobelirteçler mevcut değildir. Bu yüzden patogenezde rol alan mekanizmaların daha iyi anlaşılması yeni tedavi stratejilerinin gelişmesine olanak sağlayacaktır. Katelisidinler, memelilerin doğal immün yanıtında rol alan bir protein sınıfı oluşturur. Hücre içinde pre-pro-protein olarak üretilirler. LL-37, tek insan katelisidin türevi Antimikrobiyal peptid(AMP)'dir. LL-37 esas olarak nötrofillerin sekonder granüllerinde sentezlenir. Bunun dışında, makrofajlar, mast hücreleri , B ve T lenfositler, monositler ve keratinositler, dentritik hücreler, solunum, intestinal ve üriner sistem epitel hücrelerinde sentezlenmektedir. Başlıca etkileri; antiviral, antibakteriyal , antifungal, antiparazitik, meme, over, akciğer ve mide kanserinde antikanser etkinlik, apopitoz, yara iyileşmesi, sitotoksite, kemotaksisdir. LL-37'nin hücre içi proteinlerle etkileşimi hem antimikrobiyal etkinliği hem de immün modülatör etkilerinin ortaya çıkmasını sağlar. LL-37'nin etkinliği dozla ilişkilidir. İmmünmodülatör etkileri antimikrobiyal etkilerine göre daha düşük konsantrasyonlarda meydana gelir. LL-37 hem proinflamatuar hem antiinflamatuar özellikler içerir. İmmünmodülatör etkilerini Toll Like Reseptör (TLR) yolağı üzerinden, tip 1 interferon yanıtını düzenleyerek, mononükleer hücre maturasyonunu etkileyen sitokinlerin miktarını değiştirerek, apopitozu regüle ederek gerçekleştirir. Otoimmün hastalıkların patagonezinde TLR sinyalizasyonundaki bozukluk bulunmaktadır. BH'da patogenezde immünolojik faktörler üzerinde çeşitli çalışmalar bulunmaktadır. Fakat inflamatuar süreçle ilişkili olan AMP ailesinden olan tek insan katelisidini olan LL-37'nin patogenezde rol alıp almadığı bilinmemektedir. Bu çalışmada ki amacımız pek çok proinflamtuar sitokin salınımında sorumlu olan LL-37'nin, inflamatuar bir vaskulit olan BH'nda serum düzeylerini ve hastalık aktivitesiyle olan ilişkilerini araştırmaktır. Bu çalışma, Eylül-Aralık 2018 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı, Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı'na müracaat edip Uluslararası Behçet Hastalığı Çalışma Grubu kriterlerine göre tanı almış 18-65 yaş arası behçet hastalarında yapıldı. Hastalarda serum LL-37 düzeyi ve bu düzeylerin hastalık aktivitesiyle ilişkilerinin belirlenmesi amaçlandı. 46 BH ve 41 sağlıklı kontrollerden periferik kan örnekleri alındı ve ELİSA yöntemi ile serum katelisidin (LL-37) düzeyleri ölçüldü. Her 2 grupta kadın erkek sayısı (p=0,0503), yaş (p=0,357), BKİ (p= 0,133) açısından anlamlı fark bulunmadı. Serum LL-37(p=0,195) değerleri açısından hasta ve kontrol grubu arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. . Anahtar Sözcükler, BH, LL-37, Hastalık aktivitesi
Psöriatik artritli hastalarda serum semaforin 3A düzeyi ve klinik, laboratuar ve radyolojik parametrelerle ilişkisinin araştırılması
Psöriatik artrit (PsA) sıklıkla psöriazis hastalarında gelişen kronik inflamatuvar bir eklem hastalığıdır. Oto-immünite ve inflamasyon önde gelen patogenetik mekanizmalar arasındadır. Semaforin ailesi sinir sistemi gelişiminde düzenleyici olarak tanımlanmış büyük bir protein grubudur. Semaforinlerin inflamasyonla ilişkili olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Ek olarak, Sema 3A (Sema 3A) daha önce inflamatuvar romatizmal hastalıklarla ilişkilendirilmiştir. Bu çalışmanın amacı, PsA hastalarında Sema 3A seviyelerinin değerlendirilmesi ve Sema 3A seviyelerine etki eden faktörlerin belirlenmesidir. Materyal ve metod CASPAR kritelerini karşılayan 41 hasta ve yaş-cinsiyete göre eşleştirilmiş 41 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edildi. ESH (eritrosit sedimentasyon hızı), CRP, BASDAI (Bath Ankylosing Spondylitis Disease Activity Index), DAS28 (Disease Activity Score-28), PASI (Psoriasis Area and Severity Index), ve PAQ (psoriasis and arthritis questionnaire) hastalık aktivitesi göstergesi olarak, MSHS (Modified Sharp-van der Heijde score) radyografik hasar derecesi göstergesi olarak, SF-36 and HAQ (Health Assessment Questionnaire) ölçekleri ise yaşam kalitesi göstergesi olarak kullanıldı. Hastaların ağrısı 10 puanlı bir VAS ölçeğiyle gösterildi. Serum Sema 3A seviyeleri ELISA ile değerlendirildi. Bulgular PsA grubunda median Sema 3A düzeyi 9,2 ng/ml, kontrol grubunda 13,2 ng/ml'ydi. PsA grubunda Sema 3A düzeyi kontrol grubundan belirgin düzeyde düşüktü (p=0,030). Ek olarak, anti-TNF tedavisi altındaki PsA hastalarında Sema 3A seviyeleri daha yüksek izlendi (p=0,019). Ancak, PsA hastalarında ESH (p=0,798), CRP (p=0,797), BASDAI (p=0,912), DAS28 (p=0,263), PASI (p=0,890), PAQ (p=0,401), VAS (p=0,857), MSHS (p=0,619), SF-36 ve HAQ (p=0,333) skorları Sema 3A ile korelasyon göstermiyordu. Sonuç PsA hastalarında Sema 3A seviyelerinin azalması PsA patogenezine katkı sağlamaktadır. Anti-TNF tedaviler PsA hastalarında Sema 3A seviyelerini etkilemektedir. Anahtar kelimeler: Psöriatik Artrit, Sema 3A, Hastalık Aktivitesi, Yaşam Kalitesi
Diz osteoartritli hastaların tedavisinde fonoforez ve konvansiyonel ultrasonun etkinliğinin karşılaştırılması
Çalışmamızda, primer diz osteoartritli hastaların tedavilerinde fizik tedavi ajanlarındanultrason ve fonoforez uygulamalarının etkinliğini karşılaştırdık.Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi FTR polikliniğine başvuran American College ofRheumatology kriterlerine göre diz osteoartriti tanısı koyulan 40 hasta çalışmaya alındı.Hastalar fonoforez ve ultrason tedavisi almak üzere 2 gruba randomize edildi. Açık, kontrollüolarak yapılan çalışmada hastaların tedavi öncesi diz maksimum fleksiyon derecesi ölçüldü.Sabah tutukluğu, ağrısız yürüme süresi, ağrısız yürüme mesafesi kaydededildi. Ağrıdeğerlendirilmesinde vizüel analog skala (VAS) ve Western Ontario Mc Master OsteoarthritisIndex (WOMAC) ağrı skoru kullanıldı. Eklem sertliği için WOMAC eklem sertliği, fizikselfonksiyonlar için WOMAC fiziksel fonksiyon skoru, Lequesne's fonksiyonel indeks veStanford Health Assesment Questionnaire (HAQ)'dan yararlanıldı. Anksiyete, durumsal vesürekli anksiyete ölçeği, depresyon Beck Depresyon ölçeği kullanılarak değerlendirildi.Hastalara her dize 10 dakika olmak üzere toplam 20 dakika olacak şekilde 10 seans tedaviuygulandı. Birinci gruba fonoforezde %1.16 diklofenak dietilamonyum jel kullanıldı, 2.gruba ultrason tedavisi yapıldıFonoforez grubunda yapılan takiplerde ağrısız yürüme mesafesi, yürüme VAS,istirahat VAS, fleksiyon VAS değerlerinde anlamlı düzelme, ağrısız yürüme süresinde 15.gün hariç tüm kontrollerde iyileşmeler saptandı. Ultrason grubunun takiplerinde yürümeVAS, fleksiyon VAS, WOMAC ağrı ve WOMAC fiziksel fonksiyon parametrelerindeanlamlı iyileşme görüldü.Her iki tedavi modalitesinin, bazı parametrelerde başlangıca göre anlamlı düzelmelersağladığı, fonoforezin ağrısız yürüme süresini uzatma ve 2. ay istirahat VAS değeriniazaltmada ultrasona göre anlamlı olarak daha üstün olduğu saptandı.Sonuç olarak çalışmamız her iki tedavinin, diz osteoartritinde güvenli ve etkili birşekilde kullanılabileceğini ortaya koymuştur.
Fibromiyalji hastalarında D vitamini ve diğer laboratuvar parametrelerinin klinik, emosyonel durum ve yaşam kalitesi üzerine etkileri
Amaç: Fibromiyalji Sendromu etyopatogenezi bilinmeyen ve kronik ve diffüz kas-iskelet ağrısı, non-restoratif uyku, jeneralize yorgunluk ve sabah tutukluğu ile karekterize bir yumuşak doku romatizması tipidir. Etyopatogenezine yönelik teorilerinden biride bu hastalarda altta yatan D vitamin eksikliği/yetersizliği üzerinedir. Vitamin D eksikliği, refrakter kas-iskelet ağrı ve nöromuskuler disfonksiyonla ilişkilidir. Bizim bu çalışmada FM hastalarında D vitamin düzeyleri ve diğer labaratuvar parametrelerinin klinik semptomlar, emosyonel durum ve hasta yaşam kalitesi üzerine olan etkilerini incelemeyi amaçladık.Olgu seçimi ve Metod: Ekim 2007 ve Temmuz 2008 tarihleri arasında, ACR 1990 FM tanı kriterlerini karşılayan 73 FM'li hasta ile 31 sağlıklı kadın çalışmaya alındı. Her iki grup için; menapoz durumu, medeni hali, gebelik sayısı, canlı doğum sayısı, çocuk sayısı, boy, kilo, vücut kitle indeksi, hastalık tanı süresi, eğitim durumu, geçirilmiş cerrahi öykü, eşlik eden sistemik hastalık, kullandığı ilaçlar, sigara ve alkol alışkanlığı, güneş koruyucu krem kullanımı, giyim şekli, hassas nokta sayısı, görsel analog skala, fibromiyalji etki sorgulaması (FIQ), Hamilton anksiyete ve depresyon skalası, modifiye yorgunluk etki skalası ve Nottingham sağlık profili skalasını içeren detaylı form dolduruldu.Bulgular: Bu çalışmada FM hasta ve kontrol grubu arasında yaş ve kilo açısından bir farklılık saptanmadı. FM'li hasta grubunda doktorun ve hastanın hastalık şiddetini global değerlendirme skoru, hassas nokta sayısı, ağrı skoru (VAS), Hamilton anksiyete ve depresyon skorları, fibromiyalji etki sorgulaması (FIQ) skoru, Nottingham sağlık profili total subskor değerleri ve modifiye yorgunluk etki skalasında kontrole göre istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). FM'li hastalarda ortalama 25 (OH) vitamin D3 düzeyi 24,63±14,12, PTH düzeyi 63,07±33,79, kalsitonin düzeyi 2,40±1,12 idi. FM hastalarında düşük 25(OH) vitamin D düzeyi ve artmış PTH düzeyi anlamlı bulundu. D vitamini düzeyi ile hastanın FM tanısı alma süresi arasında negatif korelasyon ve FIQ skoru ile D vitamini arasında negatif korelasyon bulundu. Ayrıca PTH düzeyi ile yaş, gebelik sayısı, hastanın şikayetlerinin başladığı süre ve ALP düzeyi ile güçlü pozitif korelasyon mevcuttu. Kalsitonin düzeyinin yaş arttıkça düştüğü ve hassas nokta sayısı ile pozitif korelasyonun olduğu görüldü.Sonuç: Yaptığımız bu çalışmada; D vitamini eksikliği/yetersizliğinin FM hastalığına eşlik edebileceği bulundu. Ayrıca düşük D vitamini düzeyleri FIQ ve yorgunluk total skorlarında anlamlı olarak yükselmeler yapıyordu. D vitamin eksikliğinin FM hastalarında yaşam kalitesi, ağrı, yorgunluk, depresyon ve anksiyete gibi semptomlar üzerine semptomları şiddetlendirici etkilerinin olabileceğini düşünüyoruz.
Psöriasisli hastalarda lokomotor sistem tutulumu
Psoriasis bening, kronik, tekrarlayıcı, inflamatuvar bir deri hastalığıdır. Lokomotor sistem de psoriasis ile ilişkili olarak etkilenebilmektedir. Psoriasis yaklaşık % 2-3 sıklığında görülürken, PsA yaklaşık % 0.5-1 sıklığında görülür. Psoriasisin lokomotor sistem tutulum şekilleri spondilit, periferik artrit (artritis mutilans, asimetrik oligoartrit, simetrik poliartrit, monoartrit, distal interfalangial eklem tutulumu, daktilit), inflamatuar entezit, tenosinovit, sakroileit ve kalça eklemi tutulumu ile karakterizedir. Biz bu çalışmada bölgemizdeki psoriasis hastalarındaki lokomotor sistem tutulum karakteristiklerini araştırmayı amaçladık.Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniğine başvurup psoriasis tanısı almış 38'i kadın toplam 78 hasta, Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon polikliniğinde değerlendirilerek 37 hastada (% 47.4) psoriatik artrit varlığı saptandı. Tanıda CASPAR kriterleri kullanıldı.Bu çalışmada en sık görülen PsA subgrubunun simetrik poliartrit olduğu ve DİF eklem tutuluşu ile tırnak lezyonları arasında istatistiksel açıdan anlamlı ilişki olduğu belirlendi. Hastaların % 32.4'ünde sakroileit, % 29.7'sinde simetrik poliartrit, % 29.7'sinde DIF eklem tutulumu, % 29.7'sinde daktilit, % 27'sinde asimetrik oligartrit, % 18.9'unda spondiloartropati, % 18.9'unda inflamatuar entezit, % 18.9'unda kalça tutulumu ve % 5.4'ünde monoartrit saptanmıştır.Çalışmamızda psoriasis başlangıç yaşı, sadece psoriasisli grupta 21.4±12.1 psoriatik artritli grupta 30.4±16.7 olarak bulunurken, psoriatik artrit başlangıç yaşı 39.43±13.3 olarak bulundu. Bu çalışmada sakroileit, 12 hastanın 2 (% 16.7)'sinde izole, 3 (% 25)'ünde periferik eklem tutuluşu ile birlikte, 7 (% 58.3)'sinde spondilit ile birliktelik göstermiştir. Sakroileit olan hastaların radyolojik değerlendirmesinde % 83.3'ünde bilateral sakroileit, % 16.7'sinde ise unilateral sakroileit saptanmıştır.Sonuç olarak çalışmamızda psoriasisli hastalarda psoriatik artrit görülme oranı oldukça yüksek bulunmuştur. Hastalardaki periferik artrit, sakroileit, inflamatuar entezit ve spondiloartropati oranları da oldukça yüksektir. Bu nedenle tanının atlanmaması için Dermatoloji ve FTR-Romatoloji Birimlerinin, multidisipliner davranarak hastaları ayrıntılı incelemeleri gerekmektedir.
Romatoid artritli hastalarda HLADRB1 allelleri ve DRB1 *01,*04,*07,*08 ve *10 alt tiplerinin analizi
Giriş ve Amaç: Romatoid Artrit (RA) kompleks genetik komponente sahip kronik inflamatuvar bir hastalıktır. Değişik toplumlarda RA ve HLA ilişkisi değerlendirildiği halde Türkiye populasyonuyla ilgili fazla çalışma yapılmamıştır. RA'lı hastalardan bu çalışmada HLA-DRB1 ve bazı alt gruplarının (HLA-DRB1*01, *04, *07, *08, *10) sıklığı, bunların hastalık fonsiyonel evresi ve seropozitivitesi ile olan ilişkisinin belirlenmesi amaçlandı.Materyal ve Metod: Bu çalışmaya, Diyarbakır Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon polikliniğine başvuran ve 1987 American Collage of Rheumatology (ACR) kriterlerine göre kesin RA tanısı alan, yaş ortalaması 46.97 ±13.44 olan 96 (78 kadın, 18 erkek) hasta ve yaş ortalaması 29.77± 16.99 olan 84 (36 erkek, 48 kadın ) sağlıklı birey alındı. Çalışmaya dahil edilen bireyler klinik ve laboratuar parametreleri açısından değerlendirildi. HLA-DRB1 genotiplemesi PCR-SSP HLA-DRB1 Low Resolution gen paneli kullanılarak belirlendi. HLADRB1*01, *04, *07, *08, *10'un alt tipleri PCR-SSP HLA-DRB1 High Resolution gen paneli kullanılarak tespit edildi. RA hastalarının fonksiyonel evresi ve seropozitiviteleri değerlendirildi.Bulgular: RA hasta grubunda allel frekansı en fazla olan tipler sırasıyla DRB1*04 (%27.6), DRB1*11 (%14.6) ve DRB1*15 (%13.5) olarak bulunurken; kontrol grubunda ise sırasıyla DRB1*11 (%24.4), DRB1*04 (%19.6) ve DRB1*07 (%14.9) idi. RA hasta grubu ile kontrol grubu arasında allel frekansları karşılaştırıldığında; RA'lı hastalarda DRB1*10 allelinin frekansı anlamlı yüksek iken, DRB1*07 ve DRB1*11 allelleri anlamlı düşük bulundu (p<0.05). Hasta ve kontrol gruplarında HLADRB1 alt tipleri arasında yapılan karşılaştırmada; RA'lı hastalarda DRB1*0401, *0408 ve *1001 alt tiplerinin frekansı anlamlı artmış bulunurken (p<0.05); DRB1*0402, *0403 ve *0701 alt tipleri ise anlamlı düşük bulundu (p<0.05). Seropozitivite ile allel ve alt tipler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı (p>0.05). Fonksiyonel evre ile allel ve alt tipler arasındaki ilişki değerlendirildiğinde; DRB1*10 alleli iyi işlevsel durumla (evre 1-2) ilişkiliyken, DRB1*11 alleli kötü işlevsel durumla (evre 3-4) ilişkili bulundu (p<0.05).Sonuç: Bölgemizdeki RA hastalarında DRB1*0401, *0408, *10 ve *1001 allelleri hastalığa yatkınlıkla ilişkili iken; DRB1*0402, *0403,*0701 ve *11 allelleri ise hastalığa yatkınlığı azaltan koruyucu alleller olarak değerlendirildi. DRB1*10 ve DRB1*11 allelleri hastalık şiddeti üzerine etkili olabilir.
Ankilozan spondilitte osteoporoz ve kırık sıklığı ile HLA-B27 ve klinik aktivite arasındaki ilişki
Amaç: Kemik kaybı Ankilozan spondilit(AS) de dahil enflamatuar artritlerin iyi bilinen bir özelliğidir. Ancak AS'de sindesmofitler nedeniyle kemik mineral kaybı posteroanterior(PA) dual-energy x-ray absorbsiyometri(DEXA) ölçümünde maskelenebilmektedir. Bu çalışma ankilozan spondilitli hastalarda kemik kaybını en iyi yansıtan ölçüm yöntemini araştırmak ve osteoporoz ve fraktür sıklığı ile HLA-B27 pozitifliği, klinik ve laboratuar aktivite arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amacıyla yapıldı.Gereç ve yöntem: Çalışmamıza 86 AS hastası ve 50 kontrol hastası alındı. Hasta ve kontrol gruplarında PA vertebra, lateral vertebra ve kalça DEXA ölçümleri yapıldı. Hasta dosyalarından HLA-B27 durumu kaydedildi. AS hastaları hastalık evresi, şiddeti, osteoporoz durumu, sindesmofit ve kırık varlığına göre gruplara ayrılıp kemik kaybı durumuna göre alt grup analizleri yapıldı. Hastalık aktivitesi için Bath ankilozan spondilit hastalık aktivite indeksi (BASDAİ), Mobilizasyon kısıtlılığı için Bath ankilozan spondilit metrolojik indeks (BASMİ), fonksiyonel durum için Bath ankilozan spondilit fonksiyonel indeksi (BASFİ), radyolojik durum için Bath ankilozan spondilit radyolojik indeks (BASRİ) skorları kullanıldı.Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların 69'u(%80.2) kontrol grubunun ise 35'i(%70.0) erkekti. PA vertebra KMY değerleri bakımından iki grup arasında fark saptanmazken kalça KMY değerleri ile lateral vertebra KMY değerleri hasta grubunda anlamlı olarak düşüktü. Geç dönem hastalarda erken dönem hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı olmasa da femur ve lateral vertebra DEXA değelerine göre kemik kaybı daha fazlaydı. PA vertebra değerleri ise erken dönemde daha fazla kemik kaybı gösterdi. AS hastalarında osteoporoz ile ilişkili faktörler; düşük VKİ, yüksek BASMİ ve BASFİ skoru ve yüksek ESH olarak bulundu. Hastaların %28'inde kompresyon kırığı mevcuttu. Kırık varlığı ile ilişkili faktörler; sindesmofit varlığı, femur ve lateral vertebra değerlerine göre osteoporoz varlığı, yaş, tanısal gecikme süresi, yüksek BASMİ ve BASRİ total skorlarıydı. HLA-B27 pozitif olan hastalarda negatif olanlara göre vertebra, femur ve herhangi bir bölge osteoporoz ve düşük kemik kitlesi oranları daha yüksekti, ancak istatistiksel olarak anlamlı düzeyde değildi.Sonuç: AS hastalarında kontrollere göre kemik kaybı artmıştır. PA vertebra KMY ölçümleri ile erken dönem hastalarda kemik kaybı gösterilebilirken, geç dönem hastalarda sindesmofitler nedeniyle kemik kaybı maskelenmektedir. Lateral projeksiyonda yapılan KMY ölçümü AS'nin progresyonu ile paralel olarak artan kemik kaybını ve kırık riskini PA vertebra ve femur ölçümlerine göre daha iyi yansıtmaktadır. Kemik kaybı ve kırık riski HLA-B27 durumuna göre değişmemektedir.
Siztemik sklerozda kardiyak fonksiyonların ekokardiyografik bulguları ile serum adma düzeyleri arasındaki ilişki
Amaç: Sistemik skleroz (SSc), mikrovasküler tutulum ve derinin fibrozisi ile giden ve akciğer, böbrek, kalp gibi iç organları tutan bir bağ dokusu hastalığıdır. Kalp sık tutulum olan bir organ olup kötü prognoz ile ilişkilidir. Kalp tutulumu sonucunda perikardiyal efuzyon, supraventrikuler ve ventrikuler aritmiler, ileti sistemi defektleri, kapak problemleri, miyokard iskemisi, miyokard hipertrofisi ve kalp yetmezliği gelişebilir.Pulmoner arter hipertansiyonu (PAH) da sık görülen komplikasyonlarındandır. Kardiyopulmoner tutulumun erken tanısı uygun tedavinin düzenlenmesi ve hastalığın erken dönemlerinde gerekli önlemlerin alınması açısından önemlidir. Biz çalışmamızda SSc hastalarında noninvaziv biyokimyasal belirteçler ve doku doppler ekokardiyografik bulgular ile preklinik dönemde PAH' u, kalbin diastolik ve sistolik fonksiyonlarını değerlendirerek ve erken dönemde önlem alınmasına, tedavi düzenlenmesine olanak sağlanmasını amaçladık.Metod: Çalışmaya klinik olarak kalp tutulumu bulgusu olmayan 30 SSc hastası ve 30 kontrol dahil edildi. Tüm bireylerin sistolik fonksiyonları ; sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (Efsol), sağ ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (Efsağ), sağ ventrikül miyokardiyal performans indeksi (RV-MPİ) ile diastolik fonksiyonları ise mitral kapak erken diastolik dalga ( MİT-E), mitral kapak geç diastolik dalga (MİT-A) , sol ventrikül lateral duvar doku doppler erken diastolik dalga (Tsol-Em), sol ventrikül lateral duvar doku doppler geç diastolik dalga (Tsol-Am), sağ ventrikül serbest duvarı doku doppler erken diastolik dalga (Tsağ-E), sağ ventrikül serbest duvarı doku doppler geç diastolik dalga(Tsağ-A) ile değerlendirildi. Pulmoner arteriyel sistolik basınç (PASB) ve pulmoner arteriyel ortalama basınçları ( PAOB) ölçüldü. Plazma asimetrik dimetilarjinin (ADMA) seviyeleri ölçülerek bunların kardiyak Doppler parametreleri ile ilişkisi değerlendirildi.Bulgular: Hasta ve kontrol grubu ekokardiyografi (EKO) parametreleri açısından karşılaştırıldığında Tsağ-Am, PASB, Efsağ , TsağE/TsağA değerleri açısından istatistiksel anlamlı fark vardı. ADMA düzeyleri hastalarda kontrollerden anlamlı olarak yüksekti. ADMA aktif hastalarda inaktif hastalara göre anlamlı derecede yüksekti (p<0,05). ADMA ile EKO parametreleri, PASB ve PAOB arasında anlamlı ilişki saptanmadı.Sonuç: SSc' lu hastalarda kardiyak klinik bulgu oluşmadan Doku Doppler ekokardiyografi ile sağ ventrikül fonksiyonlarında bozulma ve PASB' larında artma görülebilmektedir. Aynı zamanda SSc hastaların ve hastalığı aktif olanlarda ADMA düzeyleri yükselmektedir. SSc' lu hastalarda kardiak tutulumların preklinik dönemde tespit edimesi ile erken tedavi olanağını sağlanabilir. Hastalığın mortalite ve morbiditesini azaltmak açısından erken dönemde kardiyak inceleme yapılması ve hastalık aktivitesinin etkin olarak kontrol altına alınması önemlidir.
Psöriatik artritli hastalarda uyku kalitesinin hastalığın klinik parametreleri, psikolojik durum ve yaşam kalitesi ile ilişkisi
Giriş ve amaç: Psöriatik artrit (PsA) psöriasis ile ilişkili inflamatuar bir hastalıktır. PsA sinovit, daktilit, entezit ve spondilit ile karakterizedir. PsA hastalarında uyku kalitesi ve bununla ilişkili olarak yaşam kalitesi etkilenmektedir. Bu çalışmanın amacı PsA?nın uyku kalitesi üzerindeki etkisini belirlemek; uyku kalitesi ile klinik parametreler, yaşam kalitesi ve psikolojik durum arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktır. Materyal ve metod: Çalışmaya 41 psöriatik artrit hastası ve 38 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Demografik ve klinik özellikler; yaş, cinsiyet, hastalık süresi, eritrosit sedimentasyon hızı (ESH), C reaktif protein (CRP) ölçümleri kaydedildi. Hasta grubunda PsA yaşam kalitesi indeksi (PsAQoL), psöriasis alan şiddeti indeksi (PASI) skorları ölçüldü. Generalize ağrı vizüel analog skala (VAS) ile değerlendirildi. Hasta ve kontrol grubunda anksiyete ve depresyon skorları hastane anksiyete depresyon skalası (HADS) ile uyku kalitesi Pittsburgh uyku kalitesi indeksi ile (PUKİ) değerlendirildi. Bulgular: Psöriatik artritli hastalarda, öznel uyku kalitesi, uykuya dalma süresi, uyku süresi, alışılmış uyku etkinliği, uyku bozukluğu, gündüz işlev bozukluğu ve total PUKİ skoru kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekti. Total PUKİ skoru; anksiyete, generalize ağrı, PsAQoL, entezit, CRP ve ESH seviyeleri ile anlamlı korele idi (p<0,05). Sonuçlar: Psöriatik artiritli hastalarda uyku kalitesi bozulmuştur. PsA tanılı hastalarda uyku bozukluğu özellikle generalize ağrı, anksiyete, entezit, ESH ve CRP seviyeleri ile ilişkilidir. Anahtar kelimeler: Psöriatik artrit, uyku kalitesi, psikolojik durum, generalize ağrı, entezit.
Karpal tünel sendromunda kinezyolojik bantlamanın etkinliğinin araştırılması
Karpal tünel sendromu, en sık görülen tuzak nöropatidir. Median sinirin karpal tünelden geçerken, transvers karpal ligaman altında sıkışmasıyla oluşur. Elde ağrı, uyuşma, fonksiyon ve beceri kaybı gibi şikayetlere yol açar. Karpal tünel sendromunun tanısı klinik olarak konulup, elektrofizyolojik çalışmalar ile desteklenmektedir. Karpal tünel sendromunun tedavisinde, konservatif ve cerrahi olmak üzere farklı yöntemler mevcuttur. Ancak bu yöntemlerin etkinlikleri ve birbirlerine üstünlükleri konusunda kesin kanıtlar yoktur. Bu çalışmada; hafif veya orta dereceli karpal tünel sendromu tedavisinde, kinezyolojik bantlamanın, tendon ve sinir kaydırma egzersizlerine ek katkısının değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmaya klinik ve elektrofizyolojik olarak hafif veya orta dereceli karpal tünel sendromu tanısı konan, 21 hastanın, 38 el bileği alındı. Hastaların el bilekleri randomize olarak, tedavi ve kontrol grubu olmak üzere iki gruba ayrıldı. Her iki gruba tendon ve sinir kaydırma egzersizleri ev programı şeklinde verildi. Tedavi grubuna ek olarak, ilki hastanın çalışmaya alındığı gün olmak üzere, beş gün arayla toplam üç kez kinezyolojik bantlama uygulandı. Hastalar tedavi öncesi, üçüncü haftada ve 6. haftada, toplam üç kez değerlendirildi. Değerlendirmede; klinik değerlendirme için, Boston karpal tünel sendromu sorgulaması anketi, kaba kavrama için Jamar Dinamometresi, pinç gücü için pinçmetre, el becerileri için Moberg Toplama Testi ve karpal tüneli ve median siniri değerlendirmek için ultrasonografi kullanıldı. Gruplar, tedavi öncesinde klinik ve ultrasonografik bulgular açısından benzerdi. Her iki grupta, üçüncü haftada, klinik bulgularda anlamlı iyileşme saptandı. Tedavi grubunda; Boston karpal tünel sendromu sorgulaması anketi ve Moberg toplama testinde görülen iyileşmeler, kontrol grubuna göre daha anlamlıydı. Her iki grupta, altıncı haftada, klinik bulgularda anlamlı iyileşme sürmekteydi. Gruplar karşılaştırıldığında sonuçlar benzerdi. Klinik bulgulardaki iyileşmelere, ultrasonografik bulgularda iyileşmenin eşlik etmediği görüldü. Sonuç olarak, hafif veya orta şiddetli karpal tünel sendromu tanılı hastaların tedavisinde, kinezyolojik bantlamanın, kısa dönemde klinik sonuçlara olumlu katkı sağladığını saptadık. Tendon ve sinir kaydırma egzersizlerine eklenen kinezyolojik bantlamanın, karpal tünel sendromu tedavisinde kısıtlı da olsa ek klinik yarar sağlayabileceği görüşündeyiz. Ancak, daha fazla sayıda hasta ile yapılacak, kinezyolojik bantlamanın farklı süreler ile uygulandığı, daha 2 uzun takip sürelerinin olduğu ve elektrofizyolojik incelemelerin de değerlendirmelere eklendiği, randomize, kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır.
Rotator manset tendinit´li 20 vak´ada betametazon iyontoforezi
1981-83 yılları arasında kliniğimizde bel-bacak sendromu tanısı ile yatan hastaların klinik analizi
Brucelloz vak´alarında artropati gelişimi
1981-1985 Yılları arasında polikliniğimize başvuranların romatizmal hastalıklar yönünden analizi
Postmenapozal osteoporozda eser elementlerin rolü ve kalsitonin kullanımı sonrası serum seviyelerindeki değişimler
j. usuııeııapu^tu usıeupuru^ua eser eıemeımerın ruıuo» ÖZET Osteoporoz ve ililşkili fraktürler yaşlılarda morbidite ve işgücü kaybının önemli bir sebebidir. Osteoporozun büyük oranda sağlık harcamalarına sebep olmasından dolayı, daha sonraki dönemlerde artmış kırık riskine aday olan bireylerin belirlenmesi önemlidir. Yapılan son çalışmalar artmış fraktür riskinin düşük kemik yoğunluğu ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Özellikle bakır(Cu), magnezyum(Mg), çinko (Zn) başta olmak üzere bazı eser elementlerin organik matriks sentezi için gerekli olduğu en az 30 yıldan beridir bilinmektedir. Kemik metabolizmasında eser elementlerin (özellikle Cu, Mg, Zn) rolü hayvanlar üzerinde yoğun bir şekilde çalışılmaktadır. Bakır lizil oksidaz için bir kofaktördür ve elastin ve kollajenin çapraz bağlarında gereklidir. Çinko eksikliği osteoblast ve alkalen fosfataz aktivitesinde, kollajen ve kondroitin sülfat sentezinde azalmaya sebep olur. Magnezyum muhtemelen kemik ve kartilajdaki organik matriksin oluşumunda olduğu gibi, hidroksiapatit içine mikrokristallerin ve/ veya amorf kalsiyum fosfatın geçişinde rol oynar. Normal iskelet metabolizmasında eser elementlerin rolleri belirlenmiş olmasına rağmen postmenapozal osteoporozda eser elementler üzerine kalsitonin tedavisinin etkisini bildiren longitudinal çalışmalar çok nadirdir. Mevcut çalışma 50 osteoporotik ve 20 non-osteoporotik postmenopozal kadın arasında mineral profilinin farklı olup olmadığını test etmek ve postmenapozal osteoporotik kadınlarda eser elementler üzerine kalsitonin tedavisinin etkisini değerlendirmek için planlandı. Bizim çalışmamızda, magnezyum ve bakırın serum değerleri non-osteoporotik kadınlarda belirgin şekilde daha yüksekti (p<0.05) ve serum çinko seviyeleri non-osteoporotik kadınlarda daha yüksek olmasına rağmen istatistiksel farklılık yoktu (p>0.05). Çalışma boyunca kalsitonin alan kadınlarda kalsitonin tedavisi öncesi ve sonrası arasında serum Cu, Mg, ve Zn seviyelerinde düzensiz değişimler belirlendi. Bu sonuçlar; menapoz sonrasında kadınlar tarafından mantıklı ve ihtiyatlı diyet düzenlemelerinin yapılmasıyla osteoporoz insidansının azaltılabileceğini ve osteoporoz bulguları üzerine dieter bileşimlerin rolünü değerlendirmek için daha ileri düzeyde çalışmaların gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Postmenapozal osteoporozlu hastalarda kalsitonin tedavisinin serum osteokalsin düzeyleri üzerine etkisi
ÖZET Osteokalsin, kemiğin formasyonu sırasında oluşan osteoblastik aktivilenin oldukça spesifik bir göstergesi olduğu düşünülen; bir matriks Gla proteinidir, fakat bugün için biyolojik fonksiyonu tam olarak aydınlatılmamıştır. Bu çalışma, postmenapozal osteoporoz tedavisinde kullanılan salmon kalsitonin(sCT)'in; serum osteokalsin, atkalen fosfataz, kalsiyum ve fosfor üzerine olan etkisini araştırmak amacıyla yapıldı. 75 postmenapozal osteoporozlu kadın çalışma kapsamına alındı. Altı ay süreyle, 55 kadına (yaş ortalaması: 61,47± 5,23) i.m. 100 iÜ salmon kalsitonin (ilk hafta hergün, ikinci hafta günaşırı ve daha sonra haftada üç kez); ve 20 kadına (yaş ortalaması: 58,65+6,55) plasebo verildi. Bütün hastalar, hergün; 1gr/gün eriyebilen kalsiyum tableti aldı. Tedavi grubu, başlangıçta bazal osteokalsin değerlerine göre değerlendirildiğinde, 21 hasta (%38,18) yüksek ve 34 (%61,82) hasta normal tumoverii osteoporoza sahipti. Serum osteokalsin değerleri, tüm tedavi grubunda anlamlı olarak bazal değerlerin altına düştüğü halde plasebo grubunda anlamlı değişme olmadı. Yüksek ve normal tumoverii gruplarda elde edilen osteokalsin düzeyleri ayrı ayrı değerlendirildiğinde, yalnızca yüksek tumoverii osteoporoz grubu, bazal değerlere göre; daha anlamlı düşmeler gösterdi. Ayrıca osteokaisin değeri, birinci ayda; yüksek tumoverii grupta, plasebo grubuna göre anlamlı olarak düşmüştü. Serum alkalen fosfataz, kalsiyum ve fosfor değerlerinde bütün gruplarda anlamlı değişiklik yoktu. Elde ettiğimiz sonuçlar, osteokalsinin kemik turnoverinin özgül bir markeri olduğu ve kalsitonin tedavisinin, özellikle yüksek tumoverii osteoporozlu hastalarda daha etkin olabileceğini göstermektedir.
Romatoid artritte depresyon düzeyi ve yaşam kalitesi
Romatoid artrit, hastalık seyri ve prognoz açısından çok değişken özellikler gösteren kronik bir hastalıktır. Hastalığın şiddetinin değerlendirilmesinde romatoid artritin hastada oluşturduğu fonksiyonel ve psikososyal kayıptan değerlendirmek önemlidir. Hasta için fonksiyonel kapasite ve yaşam kalitesi Özellikle önem taşır. Bu yüzden kliniği aynı olan farklı Sd hastanın yaşam kalitesine bakışları farklı olabilmektedir. Çalışmamızın amacı aktif romatoid artritli hastalarda depresyon düzeyi ile klinik parametreler ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkiyi araştırmaktı. Çalışmaya aktif RA'lı 50 hasta ve SO sağlıklı kontrol grubu alındı. Hasta verilerini değerlendirmede Standard bir form kulllanıldı. Tüm hastalar hastalık süresi, hastalığın başlangıç şekli, ilk tutulan eklem, sistemik ve laboratuar bulgular, sabah tutukluk süresi, ağrı, Ritchie eklem indeksi, Lee fonksiyonel indeks, fonksiyonel kapasite, mevcut deformiteler, hastalığı tetikleyen faktörler ve yaşam kalitesi ölçütleri açısından değerlendirildi. Ağrı değerlendirilmesinde vizüel analog skala (VAS), depresyon değerlendirilmesinde Beck depresyon ölçeği ve yaşam kalitesi değerlendirmesinde Health Assesment Questionnaire (HAQ).Nottingham Health Profile (NHP) ve Arthritis Impact Measurement Scales (AIMS) kullanıldı, öncelikle bu ölçütler açısından hasta ve sağlıklı kontrol grubu açısından anlamlı farklılık olup olmadığı belirlendi ve daha sonra hasat grubunda depresyon düzeyi ile klinik, fonksiyonel parametreler ve yaşam kalitesi skorları arasındaki ilişki araştırıldı. RA'lı hastaların yaş ortalaması 50.04±11.14 (25-73) ve kontrol grubunun yaş ortalaması 48.40 ± 19.67 (22-76) idi.Hasta ve kontrolgrubunun 38'i kadın,12'si erkekti. Yaş ve cinsiyet açısından gruplar arasında istatistiksel farklılık yoktu (p>0.05). Hasta grubunda Beck depresyon ölçeği, HAQ ve NHP skroru sırasıyla 21.06 ± 7.8, 1.380.6 ve 63.42 ± 17.0 iken; kontrol grubunda Beck depresyon ölçeği, HAQ ve NHP skoru sırasıyla 14.32 ± 6.3, 0.46, 0.5 ve 37.58 ± 21.3 idi ve gruplar arasında anlamlı farklılık mevcuttu. (Sırasıyla p=0.020, p=0.001, p=0.00019). RA'lı hastalarda depresyon düzeyi ile VAS (r=0.35, p<0.05), Lee fonksiyonel indeksi (r=0 32, p<0.005) ve NHP skoru (r=0.63, pO.001) arasında anlamlı korelasyon mevcuttu. Sonuç olarak çalışmamızda, romatoid artritli hastalar ve sağlıklı kontrol grubu arasında NHP ve HAQ gibi yaşam kalitesi değerlendirme skorları ile depresyon düzeyleri açısından anlamlı farklılık olduğu ve romatoid artritli hastaların yaşam kalitesinin olumsuz yönde etkilendiği tespit edilmiştir. Ayrıca çalışmamızda, depresyon düzeyi ile ağrı, fonksiyonel indeks ve NHP arasında pozitif bir korelasyon bulunmuşturBu sonuçlar,RA'lı hastaların depresyon ve yaşam kalitesi açısından değerlendirilmelerinin gerekli olduğunu ortaya koymaktadır.
Subakromial sıkışma sendrmu olan hastalarda transkutan elektrik sinir stimulasyonu (TENS) tedavisinin etkinliğinin araştırıldığı çift kör plasebo kontrollü randomize çalışma
Amaç:Bu çalışmanın amacı subakromial sıkışma sendromu olan hastalarda, transkutan elektrik sinir stimülasyonu(TENS) tedavisinin ağrı, eklem hareket açıklığı, fonksiyonel testler ve yaşam kalitesi üzerine etkinliğini araştırmaktır.Materyal Metod:Subakromial sıkışma sendromu tanısı alan 60 hasta çalışmaya alındı. Hastalar randomize edilerek iki gruba ayrıldı. Bir gruba (n:30) konvansiyonel TENS ve standart egzersiz programı, diğer gruba (n:30) plasebo TENS ve standart egzersiz programı verildi. Hastalar 6 hafta boyunca izlendi. Hastaların omuz eklem hareket açıklığı (EHA) goniometre ile, istirahat, gece ve hareketle oluşan omuz ağrısı 0-10 cm'lik visüel analog skala (VAS) ile, fonksiyonel durum Constant skorlaması (CS), The Society of the American Shoulder and Elbow Surgeons Evaluation(ASESS-100) ve Western Ontario Rotator Kaf İndeksi(WORC) ile, yaşam kalitesi short-form 36 (SF-36)'nın Türkçe uyarlaması ile değerlendirildi. Bu değerlendirmeler tedavi öncesi, tedavi sonrası ve 6. haftada yapıldı.Bulgular: Tedavi öncesinde her iki grup arasında yaş, cinsiyet, meslek, eğitim düzeyi, semptom süresi, omuz magnetik rezonans görüntüleme (MRG) evresi açısından anlamlı fark yoktu (p>0.05). Tedavi sonrasında da her iki grubun ulaştıkları egzersiz fazı, yapılan egzersiz sayısı, parasetamol ilaç kullanımı açısından da anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Her iki grupta da tedavi ile EHA değerlerinde anlamlı iyileşme görülürken aktif fleksiyon açısında tedavi öncesine göre 6. haftada; aktif abduksiyon açısında tedavi öncesine göre 3. ve 6. haftalarda; pasif abduksiyon açısında ise tedavi öncesine göre 3. haftadaki iyileşmenin TENS grubunda anlamlı olarak daha fazla olduğu saptandı(p<0.05). VAS skorlarında her iki grupta anlamlı iyileşme görülürken VAS istirahat skorunda tedavi öncesine göre 6. haftada ve hareket skorunda tedavi öncesine göre 3. ve 6. haftalardaki iyileşme TENS grubunda anlamlı olarak daha iyi saptandı(p<0.05). Fonksiyonel değerlendirmede her iki grupta da anlamlı düzelme görülürken CS ve ASESS skorlarında tedavi öncesine göre 3. ve 6. haftalardaki iyileşme TENS grubunda anlamlı olarak daha iyi saptandı (p<0.05). SF-36 alt bölümleri incelendiğinde; her iki grupta fiziksel fonksiyon, fiziksel rol güçlüğü, ağrı, emosyonel rol güçlüğü, genel sağlık, vitalite ve mental sağlık alt bölümlerinde anlamlı olarak iyileşme görülürken TENS grubunda 6 hafta sonunda ağrı alt bölümünündeki iyileşmenin anlamlı olarak daha fazla olduğu saptandı (p<0.05). 6 hafta sonunda Mental Fonksiyon Özet Skor(MCS) ve Fiziksel Fonksiyon Özet Skor(PCS) değerlerinde her iki grupta da anlamlı iyileşme saptandı (p<0.05).Sonuç: Subakromial sıkışma sendromu tanısı alan hastalarda egzersize TENS tedavisinin eklenmesinin ağrı azalmasına, eklem hareket açıklığı ve fonksiyonellik artışına tedavi sonrası ve 6. haftada ek katkı sağladığı bulundu.Anahtar Sözcükler: Subakromial sıkışma sendromu, TENS, egzersiz
Kas iskelet sistemi hastalıklarında düşük enerjili lazer tedavisinin etkinliği
ÖZETAmaç: Düşük yoğunluktaki lazerler, kas iskelet sisteminin ağrılı hastalıklarındayoğun olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmadaki amacımız kas iskelet sistemihastalıklarında düşük doz lazer tedavisinin etkinliğini araştırmaktı. Çalışmanın başındabu çalışmaya epikondilitler, TMED, KTS' li hastaların alınması planlandı. . Fakatçalışma süresince epikondilit ve TMED için yeteri kadar hasta bulunamadığındançalışma KTS' lu hastalarla tamamlandı. Çalışmamızda KTS' li hastalarda düşük enerjililazer tedavisinin etkinliği araştırıldı.Metod: Çalışmaya, kliniğimize ellerde uyuşma şikayeti ile başvuran, kliniközellikleri, muayene ve EMG bulgularıyla KTS tanısı konan 36 hasta çalışmaya alındı.Bu çalışma randomize, kör ve plasebo kontrollü olarak tasarlandı. 18 hastalık bir grubaaktif lazer tedavisi, 18 hastalık diğer gruba da plasebo lazer tedavisi iki hafta boyunca 10seans olarak uygulandı. Aktif lazer grubunda 30, Plasebo lazer grubunda ise 31 KTS'lu elbulunuyordu.Tüm hastalar, kas testi, duyu muayenesi, yaşam kalitesi ve sağlık durumu [HAQ(Standford Health Assesment Questionnaire)], Beck Depresyon Ölçeği (BDI), Durumlukve Sürekli Anksiyete Değerlendirme Ölçeği (State- Trait Anxiety Inventory STAI-II) ilebaşlangıç, tedavinin bitimi, ve ikinci ayda değerlendirildi. Ayrıca tedavinin başlangıcındave ikinci ayda tüm hastalar EMG ile değerlendirildi.Bulgular: Gruplar arasında dermografik özellikler açısından anlamlı fark yoktu(p>0,05). Aktif lazer grubundaki hastaların pinch, grip ve başparmak abdüksiyonu kaskuvvetlerinde ve ikinci parmak hissinde tedavi sonrası 15. gün ve ikinci ayda, tedaviöncesine göre anlamlı düzelme vardı (p<0.01). Ayrıca aktif lazer grubunda ikinci ay67yapılan EMG'de, tedavi öncesi EMG sonuçlarına göre anlamlı düzelme saptandı(p=0.004). Plasebo lazer grubunda ise sadece ikinci parmak hissinde tedavi sonrası15.günde ve ikinci ayın sonunda, tedavi öncesine göre anlamlı düzelme saptandı.Sonuç: Sonuç olarak bu çalışmada; düşük enerjili lazer tedavisi, hafif ve ortadüzey elektrofizyolojik bulgular veren KTS'lu hastalarda etkin bulunmuştur. Ciddielektrofizyolojik bulguları olmayan KTS'lu hastalarda etkin ve ucuz bir monoterapiyöntemi olarak tercih edilebilir.68
Fibromiyaloji sendromlu hastalarda serum IGF-1 düzeyleri ve klinik semptomlarla ilişkisi
ÖZET Amaç: Fibromiyalji(FM) kronik yaygın muskuloskeletal ağrı, yorgunluk, kalitesiz uyku, gastrointestinal şikayetler, psikolojik problemler gibi semptomlarla karakterize etiyolojisi bilinmeyen bir hastalıktır. Bu çalışmanın amacı fibromiyalji sendromlu hastalarda serum IGF-1 değerlerini ve klinik semptomlarla ilişkisini incelemektir. Metod: ACR tanı kriterlerine göre tanı almış 37 hasta ve kontrol grubu olarak 30 sağlıklı bireyde serum IGF-1 düzeyi ve klinik semptomlarla ilişkisi araştırıldı. Tüm bireyler klinik bulgular, ağrı şiddeti, fonksiyonel disabilite, sağlık durumu, anksiyete ve depresyon açısından değerlendirildi. Depresyon için Beck depresyon ölçeği (BDI), anxiyete için anlık ve sürekli anksiyete ölçeği (STAI), fonksiyonel disabilite ve sağlık durumunu değerlendirmek için sağlık değerlendirme skalası (HAQ) ve fibromyalji etki skalası (FIQ); sabah sertliği şiddeti, yorgunluk şiddeti, uykusuzluk şiddeti, ağrı şiddeti, kas spazmı şiddeti, hassasiyet şiddetini değerlendirmek için Likert skalası (yok (0), hafif (1), orta (2), şiddetli (3) ve çok şiddetli (4)) kullanıldı. Bulgular: Fibromiyaljili hastalarda kontrol grubuyla kıyaslandığında serum IGF-1 düzeyleri anlamlı olarak daha düşüktü (p=0.004). IGF1 düzeyi ile yaş (r=-0.496;p<0.01), kas spazmı (r= -0.333; p<0.05), hassas nokta sayısı (r=-456; p<0.01) ve sabah tutukluğu (r=- 0.463 ;p<0.01) arasında anlamlı korelasyon mevcuttu. Sonuç: Fibromiyaljili hastalarda sağlıklı kontrollere göre serum IGF-1 düzeylerinin düşük olduğunu ve IGF-1 düzeyindeki düşüklüğün hassas nokta sayısı, tutukluk ve kas spazmı derecesi ile anlamlı bir korelasyon gösterdiğini ortaya koymaktadır. IGF-1 düzeyindeki düşüklüğün, FM etyopatogenezinde rol alabileceğini ve semptomların şiddeti ile ilişkili olabileceğini düşünmekteyiz. 47
Fibromiyalji sendromunda nöropatik ağrının değerlendirilmesi
1 ÖZET Amaç: Bu çalışmanın amacı Fibromyalji sendromunun bir nöropatik ağrı sendromu olup olmadığının araştırılmasıdır. Materyal-Metod: Çalışmaya Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Polikliniği?ne yaygın ağrı şikayeti ile başvuran, 1990 American Collage of Rheumatology (ACR) tanı kriterlerine göre klinik olarak FMS tanısı alan 99 kadın hasta ve kontrol grubuna nosiseptif ağrı modeli olarak akut subakromial impingement tanısı alan 86 kadın hasta alındı. Çalışmaya alınan hastalara FIQ (Fibromyalgia Impact Questionaire) Anketin Türkçe versiyonu, hastaların duygu durumunu değerlendirmek amacı ile hastalara Beck Depresyon Ölçeği, ağrı değerlendirmesi için 10 cm`lik visuel (görsel) analog skala (VAS), nöropatik ağrı değerlendirilmesi için LANNS ağrı anketi (Leeds Assessment of Neuropathic Symptoms and Sings) ve Pain Detect Skalası dolduruldu. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların semptomları değerlendirildiğinde FMS grubunda uyuşma, yanma, karıncalanma, sabah tutukluğu, uykusuzluk, yorgunluk ve halsizlik oranı kontrol grubuna oranla istatistiksel olarak anlamlı fazla saptanmıştır. Çalışmaya alınan hastaların istirahat ağrısı VAS, gece ağrısı VAS ve hareket ağrısı VAS değerleri karşılaştırıldığında istirahat VAS değeri FMS grubunda kontrol grubuna oranla, hareket VAS değeri ise kontrol grubunda FMS grubuna oranla anlamlı oranda yüksek saptandı. Gece ağrısı VAS değerleri karşılaştırıldığında, gruplar arasında anlamlı fark yoktu. Çalışmaya alınan hastaların Beck Depresyon Ölçeği (BDC), FIQ, Pain Detect ve LANSS Ağrı Skalası değerleri karşılaştırıldığında, FMS grubunda kontrol grubuna oranla anlamlı şekilde daha yüksekti. FMS grubunda FIQ değeri ile LANSS, Beck Depresyon Ölçeği, Pain Detect değerleri, arasında istatiksel açıdan anlamlı korelasyon saptanmıştır. Sonuç: Bu çalışmada FMS?li hastalarda parestezi, hiperaljezi ve allodini gibi duysal semptomlar ve PainDetect ve LANNS gibi nöropatik ağrı skalaları kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. Bu bulgular bize FMS?de nöropatik ağrı komponentinin yer alabileceğini düşündürtmektedir. Anahtar Kelimeler: Fibromiyalji sendromu, Nöropatik ağrı, LANNS, PainDetect Skalası
Fibromiyalji hastalarında uyku kalitesi ve fiziksel aktivitenin aktigrafi ile değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı fibromiyalji hastalarında uyku kalitesi ve fiziksel aktivitenin özbildirime dayalı subjektif yöntemlerin yanı sıra objektif veriler sağlayan aktigrafi ile değerlendirilmesidir. Metod: Çalışmaya Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakultesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon kliniğine başvuran ACR 2016 Revizyon Fibromiyalji Tanı Kriterlerine göre yeni tanı alan veya en az 6 aydır ilaç tedavisi almayan 25 fibromiyaljili kadın hasta ve 25 sağlıklı kadın alındı. Uyku ve fonksiyonel durum Fibromiyalji Etki Anketi (FEA) ve Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), fiziksel aktivite ise Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi-Kısa Form (UFAA-KF) ile değerlendirildi. Uyku ve fiziksel aktivitenin objektif değerlendirilmesinde 3 günlük aktigrafi verileri kullanıldı. Bulgular: Fibromiyalji hastalarının (yaş ortalaması 44±9 yıl) %88'i PUKİ'ye göre uyku kalitesini kötü olarak değerlendirdi ve hasta grupta kontrol grubuna göre PUKİ skorları anlamlı yüksek saptandı (p<0.05). Aktigrafiden elde edilen verilere göre FM hastalarında toplam uyku süresi (6,03 saat) kontrol grubuna (7,05 saat) göre anlamlı kısaydı(p<0.05). Hasta grupla sağlıklı grubun aktigrafiden elde edilen uyku verilerinde toplam uyku süresi hariç anlamlı farklılık yoktu. PUKİ ve aktigrafiden elde edilen uyku süresi, latans, yatakta geçirilen süre, uyku etkinliği gibi parametreler arasında korelasyon yoktu. FEA skorları ile PUKİ ve aktigrafiden sağlanan uyku parametreleri arasında ilişki saptanmadı. UFAA-KF 'a göre şiddetli fiziksel aktivite kontrol grubunda anlamlı daha fazlaydı (p<0.05). FM' li grupta uykudaki toplam aktivite sayısı ve dakikadaki ortalama aktivite sayısı daha yüksekti. Sonuç: Bu çalışmanın aktigrafiden elde edilen sonuçlarına göre fibromiyalji hastalarının uyku kalitesi ve fiziksel aktivitesi sağlıklı populasyonla benzerlik göstermektedir. Aktigrafiye göre hasta grupla kontrol grubu arasında uyku verilerinde farklılık izlenmemesine rağmen özbildirime dayalı anketlerde hasta grup uykularını kötü olarak raporlamıştır. Bu sonuçlar literature benzer şekilde fibromiyalji hastalarının uzun süre uyusa bile uykularının dinlendirici özellikte olmadığını ve bu populasyonda uyku parametrelerinin niceliğinden çok uykunun kalitesinin araştırma odağı olması gerektiğini desteklemektedir. Fiziksel aktiteyi değerlendirmede kalçaya yerleştirilen aktigrafi cihazı kullanımı daha doğru bir yaklaşım olabilir.
Kronik kas iskelet sistemi ağrısı olan yaşlı bireylerde denge,mobilite,günlük yaşam aktiviteleri ve hareket korkusunun değerlendirilmesi
Kronik kas iskelet ağrıları, yaşlı nüfusun en az dörtte birini etkileyen yaygın bir problemdir. İlerleyen yaşla birlikte kronik hastalıklar ortaya çıkmakta, fiziksel yeteneklerde ve dengede azalma görülmekte ayrıca günlük yaşam aktiviteleri gerilemektedir. Araştırmamızda, kronik kas iskelet sistemi ağrısı olan yaşlı bireylerde denge, mobilite, günlük yaşam aktiviteleri ve hareket korkusunun değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırmamıza, Başkent Üniversitesi Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Polikliniği'ne başvuran ve Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanı tarafından tanı konmuş kronik kas iskelet sistemi ağrısı olan, çalışmaya katılmaya gönüllü kadın ve erkek hastalar alınmıştır. Hastalar kas iskelet sistemindeki ağrılı bölgelere göre; boyun, omuz, dirsek/el bileği, bel, kalça, diz ve ayak bileği olmak üzere bilgisayar programı (Online Random Allocation Software) yardımıyla rastgele gruplandırılmıştır. Yapılan güç analizine göre; her grupta en az 36 hasta olmak üzere toplam 252 hasta çalışmaya alınmıştır. Çalışma verileri SPSS 24.0 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Elde edilen veriler ortalama standart sapma ve sayı olarak ifade edilmiştir. Farklı ağrı bölgelerine göre yapılan karşılaştırmada, parametrik varsayımların sağlanması nedeniyle gruplar arasındaki denge, mobilite, günlük aktiviteler ve hareket korkusu Tek Yönlü Varyans Analizi (ANOVA) ve bağımsız örneklem t testi ile hesaplanmıştır. Çalışmaya dahil edilen bireylerin bilişsel fonksiyon düzeyleri Standartize Mini Mental Testi (SMMT) ile düşme riskleri Berg Denge Ölçeği (BDÖ), De Morton Mobilite İndeksi (DEMMİ) ve Zamanlı Kalk ve Yürü Testi (ZKYT) ile; günlük yaşam aktiviteleri Lawton & Brody Enstrumental Günlük Yaşam Aktivite Ölçeği (EGYA) ile; ağrı düzeyi kısa form McGill Ağrı Anketi ve hareket korkusu Tampa Kinezyofobi Ölçeği (TKÖ) ile değerlendirilmiştir. Çalışmamızda, yaşlı bireylerin günlük yaşam aktivitelerini bağımlı ya da yarı bağımlı olarak gerçekleştirebildikleri ve bu aktivitelerin cinsiyete göre farklılık göstermediği sonucuna ulaşıldı (p>0,05). Ağrı şiddeti bakımından bakıldığında ise bel, kalça, diz ve ayak bileğine lokalize olan ağrıların boyun ve üst ektremite ağrılarına göre daha şiddetli olduğu saptandı (p≤0,05). Yaşlı bireylerde Vücut Kitle İndeksi (VKİ) yükseldikçe denge düzeylerinin azaldığı belirlendi (p≤0,05). Daha önce düşme öyküsü olan yaşlıların TKÖ puanlarının düşme yaşamayanlara göre daha düşük olduğu saptandı(p≤0,05). Ağrılı bölge bakımından bakıldığında ise bel ve omuz ağrısı olan hastalarda mobilite düzeyinin diğer bölgelerde ağrısı olan hastalara göre daha düşük olduğu sonucuna varılmıştır (p≤0,05). Yaşlı bireylerin uygulanan testlerden aldıkları puanlar arası ilişkiler incelendiğinde, ağrı düzeyi arttıkça, hareket korkusu düzeylerinin arttığı; mobilite, denge ve günlük yaşam aktivite değerlerinin azaldığı görülmüştür (sırasıyla: r= 0,37, r= 0,47, r= -0,43, r= -0,35, r= -0,13); (p≤0,05). Anahtar Kelimeler: Kas ve İskelet Sistemi, Günlük Yaşam Aktivitesi, Yaşlı Bireyler, Mobilite, Denge, Hareket Korkusu
Fibromiyalji sendromlu hastalarda huzursuz bacak sendromu sıklığı ve ilişkili faktörler
Amaç: Bu çalışmada Fibromiyalji sendromu (FMS) tanılı hastalarda huzursuz bacak sendromu (HBS) görülme sıklığını ve HBS eşlik edenlerde hangi klinik özelliklerin daha belirgin olduğunu saptamak amaçlanmıştır. Çalışmadan elde edilecek verilerin FMS'li hastaların takibinde dikkat edilmesi gerekenler hususunda literatüre katkı sağlayacağı kanısındayız. Metod: Çalışmaya 2016 ACR tanı kriterlerine göre FMS tanısı almış 100 kadın hasta dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri kaydedildi, Vizüel analog skala (VAS) ve Fibromiyalji etki sorgulaması (FES) ile hastalık etki düzeyi belirlendi, yaşam kalitesi, psikolojik durum ve uyku kalitesinin değerlendirilmesi amacıyla Short Form-36 (SF-36), Pittsburgh uyku kalitesi ölçeği (PUKI), Beck anksiyete ve depresyon ölçekleri uygulandı. Hastalar HBS açısından değerlendirildi ve HBS tanı kriterlerini karşılayanlara Uluslararası huzursuz bacak sendromu çalışma grubu hastalık şiddet ölçeği (HBSŞÖ) uygulanarak hastalık şiddeti belirlendi. Bulgular: FMS'li hastalarda HBS görülme sıklığı %62 olarak saptandı. FMS hastalarında HBS'nin hastalık seyrine etkisini incelediğimizde FES skoru, PUKİ skoru, depresyon ve anksiyete puanları HBS olan grupta HBS olmayanlara kıyasla daha yüksek olsa da fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Yaşam kalitesi açısından değerlendirildiğinde, fiziksel fonksiyon dışında istatistiksel anlamlı bir fark saptanmadı. Fiziksel fonksiyon HBS olmayan grupta belirgin daha iyi bulundu (p=0,033). Son olarak FMS'de HBS gelişiminin olası risk faktörlerini demografik özellikler açısından incelediğimizde HBS olan hasta grubunun yaş ortalamasının (46,4±10,1) HBS olmayan gruba göre (43±10,5) daha yüksek olduğunu saptadık, ancak fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,065). Sonuç: Huzursuz bacak sendromu FMS'li hastalarda oldukça sık eşlik edebilen bir durumdur. Ancak HBS varlığı bu hastalarda yaşam kalitesi, uyku ve psikolojik durum üzerinde ek bir negatif etki göstermemektedir.
Ankilozan spondilitli hastalarda yaşam kalitesi ve yaşam kalitesini etkileyen risk faktörleri
Amaç; Ankilozan spondilit (AS), kronik, özellikle omurga eklemlerinin ve çevre dokuların kemik füzyonuna yol açan inflamasyonla karakterize spondilartropatilerin prototipi olan bir hastalıktır. Pek çok kronik hastalıkta olduğu gibi AS'de de bireylerin yaşam kalitesi hastalıktan olumsuz olarak etkilenir. Biz bu çalışmada AS'li hastalarda Ankilozan spondilit Quality of Life (ASQoL) ile yaşam kalitesini etkileyen faktörleri ayrıca AS hastalarını yaş, cinsiyet, eğitim ve meslek durumu açısından eşleştirdiğimiz kontrol grubu ile depresyon, anksiyete, yorgunluk ve uyku bozukluğu açısından karşılaştırmayı amaçladık.Metot; Çalışmaya KTÜ Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı kliniğine başvuran, modifiye New York Kriterlerine göre AS tanısı almış 60 hasta alındı ve kontrol grubu da 60 sağlıklı erişkinden seçildi. Hastalar kontrol grubuyla yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi (VKI), medeni durum, eğitim durumu, mesleki durum, sigara ve alkol kullanımı göz önüne alınarak eşleştirildi. AS hastalarının hastalık aktivitesi Bath AS Hastalık Aktivite İndeksi (BASDAI) ile, spinal mobilitesi Bath AS metroloji indeksi (BASMI) ile ve fonksiyonel durumu da Bath AS fonksiyonel indeksi (BASFI) ile değerlendirildi. AS hastalarında yaşam kalitesini değerlendirmek için ASQoL kullanıldı. Hastalara ayrıca kontrol grubu ile karşılaştırılarak Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Pittsburg Uyku Kalitesi İndeksi (PUKI) ve Yorgunluk Ciddiyet Skalası (FSS) uygulandı.Sonuç; Eğitim düzeyi ve mesleki durumu AS hastalarında yaşam kalitesini etkileyen faktörler olarak tespit ettik. Ayrıca kadın AS'li hastalarda VAS ve BASDAI değerlerinin daha yüksek olduğunu gözlemledik. AS'li hastalar kontrol grubuyla karşılaştırıldığında duygu-durum, yorgunluk ve uyku kalitesi düzeyleri daha kötü bulundu. Hastalık aktivitesi yüksek olanlarda yaşam kalitesinin daha kötü olduğunu ve ASQoL ile BASDAI, BASFI, VAS, BASMI ve depresyon ve anksiyete ölçekleri arasında anlamlı bir korelasyon olduğunu gözlemledik.Tartışma; AS'li hastalarda yaşam kalitesini etkileyen faktörlerin bilinmesi ve yaşamın hangi alanlarında etkilenme olduğunun tespit edilmesinin tedavi stratejilerini belirlerken yol gösterici olacağı kanısındayız.
Miyofasiyal ağrı sendromu tedavisinde elektroterapötik yöntemler ile miyofasiyal gevşeme ve post-izometrik kas gevşemesi tekniklerinin karşılaştırılması
ÖZET Miyofasiyal ağrı sendromu, gergin bantlar olarak tanımlanan tonusu artmış kas lifleri içinde yer alan tetik noktalardan kaynaklanan lokal ve yansıyan ağrı ve disfonksiyon ile karekterize bir kompleks ağrı sendromudur. Miyofasiyal ağrı sendromu tedavisinde amaç, tetik noktalan inaktive ederek bunların neden oldukları ağrı ve disfonksiyonları ortadan kaldırmaktır. Bu amaçla fizik tedavide yaygın olarak kullanılan çeşitli fiziksel ajanlardan ve manipulatif yöntemlerden yararlanılmaktadır. Çalışmamızda hot-pack, ultrason ve transkuteneal elektriksel sinir stimülasyonu tedavi kombinasyonu ve miyofasiyal gevşeme ve post- izometrik kas gevşemesi teknikleri kombinasyonlarının tedavi etkinlikleri karşılaştırılmıştır. Çalışma, Başkent Üniversitesi Hastanesine başvuran ve boyun ve üst sırt miyofasiyal ağrı sendromu tanısı konulan 45 hasta üzerinde gerçekleştirlmiştir. Hastalar tesadüfi örnekleme yöntemi ile seçilmiştir. 20 kişiden oluşan tedavi grubuna miyofasiyal gevşeme ve post-izometrik kas gevşemesi teknikleri uygulanırken kontrol grubu olarak alınan 25 kişiye hot-pack, ultrason ve transkuteneal elektriksel sinir stimülasyonu uygulanmıştır. Tedaviye başlamadan önce her hastanın kapsamlı hikayesi alınmış, postür bozuklukları, boyun normal eklem hareketleri, kas kuvvetleri, kısalık ve esneklikleri, depresyon düzeyleri ve yaşam kalite düzeyleri değerlendirlmiştir. Ayrıca, hastaların ağrı şiddetleri tedaviye alındıkları her gün görsel analog skalası ile sorgulanmıştır. Değerlendirmeler tedavi sonrasında tekrar edilmiştir. Hastaların ağrı şiddeti ortalamaları değerlendirilmiş ve her iki grupta günler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığın olduğu gözlenmiştir (p<0.05). İki grup ortalamaları karşılaştırıldığında ise onuncu günde tedavi grubu lehine istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığın olduğu saptanmıştır (p<0.01). Boyun normal eklem hareketlerinin her iki grupta tedavi öncesi ve tedavi sonrası değerlerinin karşılaştırılmasında, tüm hareketlerde tedavi sonrası değerler lehine /"¦'Vf-istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu görülmüştür (p<0.05). İki grup arasındaki fark ise istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0.05). Hastalar depresyon düzeyleri bakımından değerlendirilmiş ve her iki grupta tedavi öncesi ve sonrası değerler arasındaki farkın tedavi sonrasında elde edilen sonuçlar lehine istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür (p<0.01). İki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığın olmadığı saptanmıştır (p>0.05). Yaşam kalite düzeyleri değerlendirmesinde ise tedavi grubunda, KF-36 ölçeğinin "fiziksel rol güçlüğü" ve "ağrı" alt başlıkları değerlerinin tedavi öncesi ve sonrası ortalamaları arasında tedavi sonrası değerler lehine istatistiksel olarak anlamlı farklılığın olduğu tespit edilmiştir (p<0.05). Kontrol grubunda ise "ağrı" ve "genel sağlık" alt başlıklarında tedavi öncesi ve sonrası değerlerin ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığın olduğu görülmüştür (p<0.05). İki grubun karşılaştırılmasında ise iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığın olmadığı görülmüştür (p>0.05). Postür bozuklukları, kas kuvvetsizlikleri, kısalıklar ve esneklikler açısından yapılan değerlendirmede, her iki grupta tedavi öncesi ve sonrası değerleri karşılaştırılmış ve istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir. İki grup arasında da bu değerlendirmeler açışından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. vı
Gecikmiş kas ağrısında kesikli ultrason tedavisinin etkililiği
GEC KM Ş KAS AĞRISINDA KES KL ULTRASONTEDAV S N N ETK L L ĞAydan AYTARGecikmiş kas ağrısında kesikli ultrason tedavisinin etkililiğini incelemekamacıyla randomize çift-kör plasebo kontrollü araştırma olarak planlanan buçalışma, Başkent Üniversitesinde eğitim gören 90 gönüllü kadın üzerindegerçekleştirildi. Çalışmaya katılan olgular GKA oluşturulmadan 24 saat önce,oluşturulduktan 48 saat sonra ve 5 günlük tedavinin sonunda istirahatta vehareket ve/veya palpasyon ile ortaya çıkan ağrı, eklem hareket açıklığı, eklempozisyon duyusu, kas kuvveti, basınç ağrı eşiği, çevre ölçümü, serum kreatinkinaz ve nötrofil sayısı açısından değerlendirildi. Ayrıca olgular beş günboyunca her gün, tedavi bitiminden 30 dakika sonra istirahatta kolda hissedilenağrı, hareket ve/veya palpasyon ile ortaya çıkan ağrı şiddeti, basınç ağrı eşiği,normal eklem hareketleri ve kol çevre ölçümleri ile değerlendirildi. Gecikmiş kasağrısı Cybex izokinetik dinamometre ile olguların dominant olmayan kollarındakiM. Biceps Brachii üzerinde oluşturuldu. Olgular rastgele örneklem yöntemi ileterapötik kesikli ultrason, plasebo kesikli ultrason ve kontrol olmak üzere üçgruba ayrıldı. Olgular çalışma başında yapılan değerlendirmede tanımlayıcıözellikler, istirahatte ve hareket ve/veya palpasyon ile ortaya çıkan ağrı şiddeti,ağrı eşiği, ağrının duyusal ve afektif niteliği, normal eklem hareketi, çevreölçümü, pozisyon duyusu, kas kuvveti ve nötrofil sayım sonuçları yönündenbenzerdi. lk grubun kreatin kinaz düzeyi ikinci gruptakinden yüksek bulundu (p< 0.05). Gecikmiş kas ağrısı öncesi ve sonrası ölçüm sonuçları her üç grupta dagecikmiş kas ağrısı oluştuğunu göstermekteydi. Tedavi sonrası ve gecikmiş kasağrısı sonrası ölçüm sonuçları kullanılarak hesaplanan etki büyüklükleri, kesikliultrason uygulamasının gecikmiş kas ağrısında ortaya çıkan istirahatta vehareket ve/veya palpasyonla ortaya çıkan ağrı, eklem hareket açıklığında vekas kuvvetinde azalma, hassasiyet ve ödem gibi belirti ve bulgularındüzeltilmesinde önemli bir yararının olmadığını göstermekteydi. Elde edilen busonuç literatürle uyumlu idi.Anahtar Kelimeler: Egzantrik egzersiz; çift-kör plasebo kontrol çalışması;izokinetik dinamometre; hareket ve/veya palpasyonla oluşan ağrı; fizyoterapi.
Fibromiyalji ve miyofasiyal ağrı sendromu olan kadınların fonksiyonel kapasiteleri ile fiziksel uygunluk düzeylerinin karşılaştırılması
Fibromiyalji ve Miyofasiyal Ağrı Sendromu Olan Kadınların Fonksiyonel Kapasite ileFiziksel Uygunluk Düzeylerinin KarşılaştırılmasıNeslihan ALKANFibromiyalji ve miyofasiyal ağrı sendromları en sık rastlanan kas iskelet sistemi kaynaklı ağrınedenleridir. Sağlıklı kişilerle karşılaştırıldığında, fibromiyalji ve miyofasiyal ağrı sendromluhastaların fonksiyonel kapasiteleri ve günlük aktivite düzeyleri azalmıştır. Bu çalışmanınamacı, fibromiyalji ve miyofasiyal ağrı sendromlu kadınların fonksiyonel kapasitelerini vefiziksel uygunluk düzeylerini değerlendirmek ve karşılaştırmaktı. Çalışmamız, BaşkentÜniversitesi Tıp Fakültesi, Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı polikliniğinde tanısıkonan 30 miyofasiyal ağrı ve 30 fibromiyalji sendromlu kadın ile 30 sağlıklı kadın olguüzerinde gerçekleştirilmiştir. Olgulara Bruce protokolüne göre maksimal semptomla limitliegzersiz testi uygulanmıştır. Olguların ağrı vizüel analog skala ileşiddetlerideğerlendirilmiştir. Sağlıkla ilgili fiziksel uygunluk düzeyinin belirlenmesi amacıyla vücutkompozisyonu, kas kuvveti, enduransı, esneklik ve denge ölçümleri yapılmıştır. Fibromiyaljilikadınların ağrı şiddeti, miyofasiyal ağrı sendromlu kadınlardan anlamlı düzeyde daha yüksekbulunmuştur (p<0.05). Egzersiz testi parametreleri değerlendirildiğinde; üç grup arasında,efor kalp hızı, maksimal kalp hızı yüzdesi, toplam egzersiz durasyonu, efor double productdeğeri, maksimum sistolik kan basıncı ve algılanan yorgunluk düzeyinde anlamlı farklılıklargörülmüştür (p<0.05). Fibromiyalji sendromlu kadınlar en yüksek algılanan yorgunluk düzeyive efor sistolik kan basıncı değerine sahip olmakla beraber, diğer ölçümlerde en düşükpuanları almışlardır (p<0.05). Sağlıkla ilgili fiziksel uygunluk düzeyi açısından, otur-uzan,omuz fleksiyonu, vertikal sıçrama, push-up, sit-up, bent-leg sit-up ve çömelme test puanları;tüm el kavrama kuvvetleri ve statik-dinamik denge puanları yönünden gruplar arasındaanlamlı farklılık bulunmuştur (p<0.05). Tüm fiziksel uygunluk parametrelerinde en düşükdüzeylerin fibromiyalji sendromlu olgulara ait olduğu gözlenmiştir. Sonuç olarak, sağlıklıkadınlarla kıyaslandığında fibromiyalji ve miyofasiyal ağrı sendromlu kadınların fonksiyonelkapasite ve fiziksel uygunluk düzeyleri azalmıştır. Fibromiyalji sendromlu olgularınfonksiyonel kapasite ve fiziksel uygunluk düzeylerindeki azalma miyofasiyal ağrı sendromluolgulardan daha belirgindir.Anahtar kelimeler: Miyofasiyal ağrı sendromu, fibromiyalji sendromu, egzersiz testleri,fiziksel uygunluk
Overyan siklustaki hormonal değişimin periferik sinir iletim çalışmalarına etkisi
Düzenli adet gören kadınlarda, bir overyan siklus boyunca farklı östrojen ve progesteron seviyeleri ile periferik sinir iletim hızlarının ve geç yanıtların nasıl etkilendiğinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya düzenli menstruel siklusa sahip 40 gönüllü sağlıklı kadın alındı. Sinir iletim çalışmaları ve geç yanıtlar, siklusun östrojen seviyesinin yüksek olduğu geç foliküler, progesteron seviyesinin yüksek olduğu mid luteal ve her iki hormonun da düşük seviyede olduğu erken luteal fazlarında ve deneklerin dominant ekstremitelerde çalışıldı. Tüm olgularda median, ulnar, tibial ve peroneal motor sinir iletim çalışmaları ile median, ulnar, radial, sural duyu, median mikst duyu sinir iletim çalışmaları, F dalgası latansı ve gastrosoleus kasından tibial sinir için H refleksi bakıldı. Çalışma sonucunda median sinir motor iletim hızının geç foliküler dönemde erken foliküler döneme göre azaldığı ve bu azalmanın istatiksel olarak anlamlı olduğu bulundu (p= 0,03). Overyan siklusun farklı fazlarında, median motor sinir iletim hızı hariç çalışılan diğer motor, duyu ve mikst sinir iletim hızları, F dalgası latansları, distal ve proksimal motor latansları, distal duyu latansları, BKAP ve BSAP amplitüdleri ve H refleksleri arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Bu bulgu, median sinirin duyu iletimlerinin diğer parametrelerinde istatiksel anlamlı fark saptanamamasından dolayı rastlantısal bulgu olarak yorumlandı. Birçok çalışmada östrojen ve progesteronun, santral sinir sistemine ve vücut elektolit metabolizmasına etkileri gösterilmiştir. Ancak bizim çalışmamıza göre periferik sinir iletim çalışmaları ve geç yanıtlar, overyan siklusun farklı hormonal özellik gösterdiği fazlarından etkilenmiyor gözükmektedir.
Taksi şoförlerinde dirsek düzeyinde ulnar sinir iletim çalışmaları
Taksi şöförlerinden oluşan bir grupta dirsek düzeyinde ulnar tuzak nöropati varlığı araştırıldı. Çalışmaya gönüllü 40 taksi şöförü vaka ve ulnar tuzak nöropatiye yatkınlık oluşturabilecek mesleki gruptan olmayan 40 sağlıklı gönüllü birey kontrol grubu olarak alındı. Çalışmaya katılan vaka ve kontrol grubunun demografik özellikleri ve vaka grubunun araba kullanırken pencere kenarına dirsek dayama alışkanlığı ve semptom olup olmadığı sorgulandı. Vaka grubunu oluşturan 40 taksi şöförünün ve 40 gönüllü kontrolün her iki üst ekstremiteleri elektofizyolojik olarak incelendi. Tüm bireylerde her iki üst ekstremite median ve ulnar sinir motor ve duyu iletim çalışmaları ve radial sinir duyu iletim çalışmaları gerçekleştirildi. Taksi şöförlerinde sol üst ekstremitede ulnar sinir DA-DÜ segmentinde motor ve duyu iletim hızında sağ tarafa göre ve kontrol grubuna göre anlamlı yavaşlama ve F latansında uzama saptandı (p<0.001). Taksi şöförlerinde kontrol grubuna göre hem sağ hem de sol tarafta ulnar sinir DA-DÜ segmentinde motor ve duyu iletim hızında anlamlı yavaşlama, ulnar sinir F latansında anlamlı uzama saptandı (p<0.025). Taksi şöförleri içerisinde ise dirseğini dayamayanlarda sağ ve sol taraf ulnar sinir iletimleri istatistiksel olarak benzerken, dirseğini dayayan grupta sağ tarafa göre sol tarafta ulnar sinir DA-DÜ segmentinde motor ve duyu iletim hızları daha yavaş (p<0.001) ve F latans düzeyi daha uzun bulundu (p<0.001). Dirseğini dayamayan grup ile dirseğini dayayan grup arasında sağ tarafa göre soldaki elektrofizyolojik parametrelerdeki değişim miktarı karşılaştırıldığında; dirseğini dayayan grupta solda median sinir distal duyu latans uzamış (p=0.025), median sinir 3. parmak bilek segmentinde duyu iletim hızı yavaşlamış (p=0.008) ve ulnar sinir distal motor latans (p=0.028) ve ulnar sinir F latans (p=0.007) düzeyleri uzamış, ulnar sinir DA-DÜ segmentinde motor ve duyu iletim hızı anlamlı olarak yavaşlamış bulundu (p<0.001, p=0.004) Sonuç olarak taksi şoförlerinde ulnar sinir, uzamış dirsek fleksiyonuna bağlı olarak ve dirsek dayama alışkanlığının sinir üzerinde oluşturduğu direkt bası etkisi ile sol tarafta daha belirgin etkilenmiştir ve sol tarafta DUN elektrofizyolojik olarak daha belirgindir. Ancak sürüş sırasında her iki tarafta uzun süreli dirsek fleksiyonu yanı sıra sağda vites değiştirme nedeni ile tekrarlayan dirsek fleksiyonunun oluşturabileceği ulnar sinir hasarı da göz ardı edilmemelidir.
Postmenopozal kadınlarda kısa dönem farklı egzersiz yaklaşımlarının menopozal semptomlar, psikolojik sağlık ve yaşam kalitesi üzerine etkileri
Bu çalışma, postmenopozal kadınlarda kısa dönem farklı egzersizyaklaşımlarının menopozal semptomlar, psikolojik sağlık ve yaşam kalitesiüzerine etkilerini belirlemek için planlandı. Kadın Hastalıkları ve DoğumBölümü'nden 36 kadın çalışmaya katıldı. Olgular gelişigüzel olarak, aerobikveya dirençli egzersiz gruplarına ayrıldı. Olgular, 8 hafta, haftada 3 günfizyoterapist gözetiminde egzersize alındı. Aerobik egzersiz eğitimi ergometrikbisiklette uygulandı. Eğitim öncesi ve sonrası iki grupta serum total kolesterol,HDL, LDL ve trigliserit değerleri ölçüldü ve menopozal semptomlar, psikolojiksağlık, depresyon ve yaşam kalitesi anketler ile değerlendirildi. Her iki egzersizgrubunda, serum total kolesterol, HDL, LDL ve trigliserit düzeylerinde anlamlıdeğişiklik gözlenmedi. Dirençli egzersiz grubunda, ürogenital şikayetler hariçMenopozal Semptomları Değerlendirme Ölçeği'nin (MRS) tüm alt ölçeklerindeanlamlı düzelmeler vardı. Aerobik egzersiz grubunda, MRS'nin tüm altölçeklerinde anlamlı düzelmeler vardı. Dirençli egzersiz grubunda fobikanksiyete dışında Belirti Tarama Listesi'nin tüm alt ölçeklerdeki düzelmeleranlamlıydı. Aerobik egzersiz grubunda Belirti Tarama Listesi'nin tüm altölçeklerindeki düzelmeler anlamlıydı. Her iki grupta depresyon düzeyleri anlamlıdüzeyde azaldı. Cinsel semptomlar dışında, grupların Menapoza Özgü YaşamKalitesi Ölçeği alt puanları düzeldi. Sonuç olarak, dirençli egzersiz ve aerobikegzersizin menopozal semptomlar, psikolojik sağlık, depresyon ve yaşamkalitesi üzerinde olumlu etkileri olduğu saptandı.Anahtar Kelimeler: Postmenopoz; aerobik eğitim; dirençli eğitim;depresyon, yaşam kalitesi
Akut iskemik inme hastalarında fonksiyonel prognozun belirlenmesinde serum ferritin ve yüksek hassasiyette c-reaktif protein (hs-crp) düzeylerinin değeri
ÖZET İskemik inmenin akut fazında inflamasyon, iskemi ile başlayan beyin hasarına olumsuz yönde katkıda bulunur. Bu inflamatuvar yanıtın şiddeti inmenin erken ve geç klinik son durumu ile ilişkilidir. İskemik inmeli hastalarda uzun ve kısa dönem fonksiyonel prognozu tahmin etmede yeni biyokimyasal ajanların tanımlanması uygun tedavi programının planlanması açısından klinisyen için çok yararlı olacaktır. İskemik inmede, akut serebral iskemi sonrasında hs-CRP ve ferritinin fonksiyonel dizabiliteyi tahmin etmedeki değerleri yeterince açıklanmamıştır. Bizim çalışmamızın amacı, akut iskemik inmeli hastalarda fonksiyonel prognozla hs-CRP ve ferritinin düzeylerinin ilişkisini araştırmaktır. Çalışmaya akut iskemik inme tanısı almış toplam 62 hasta dahil edildi. Tüm hastalar ilk olarak semptomların başlangıcının ilk 48 saatinde değerlendirildi. Ferritin ve hs-CRP ölçümleri girişte ve 3.ay kontrol muayenesinde elde edildi. Fonksiyonel dizabiliteyi değerlendirmede Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçeği (FBÖ) ve Fonksiyonel Ambulasyon Sınıflandırması (FAS) kullanıldı. İnme şiddeti Amerikan "Ulusal Sağlık Enstitüsü İnme Ölçeği" (NIHSS) ile değerlendirildi. Bu değerlendirme ölçekleri girişte ve 3. ay kontrolde uygulandı. Hastalar hs-CRP değerlerine göre; düşük hs-CRP (≤0,5mg/dl) ve yüksek hs-CRP (>0,5 mg/dl) diye gruplandırıldılar. Oxfordshire Topluluğu İnme Projesi (OCSP) sınıflamasına göre hastalar; total anterior sirkülasyon infarktı (TACI), parsiyel anterior sirkülasyon infarktı (PACI), laküner infarkt (LACI) ve posterior sirkülasyon infarktı (POCI) şeklinde klinik alt gruplara ayrıldılar. İstatiksel analizde; kortikal tutulumlarına göre LACI ve LACI olmayan, TACI ve TACI olmayan şeklinde ana gruplara ayrılan hastalar hs-CRP, ferritin, inme şiddeti, fonksiyonel düzey açısından karşılaştırıldılar. Bu çalışmanın sonuçları; girişteki hs-CRP düzeylerinin yalnızca giriş FBÖ skorları ile ilişkili olduğunu fakat 3.ay kontrol FBÖ skorlarıyla ilişki olmadığını gösterdi. Ne hs-CRP ne de ferritin düzeyleri FAS ve NIHSS skorlarından hiçbiriyle ilişkili değildi. Ferritin düzeyleri ile FBÖ skorları arasında da belirgin ilişki bulunamadı. 3 aylık takip süresince 7 hasta öldü. Ölen ve ölmeyen hastalar arasında hs-CRP ve ferritin açısından belirgin fark bulunmadı. En kötü fonksiyonel son durum TACI grubundaki hastalarda iken en iyi LACI grubundaki hastalarda idi. Yüksek ve düşük hs-CRP grupları arasında fonksiyonel son durum açısından belirgin fark yoktu. Sonuç olarak; akut dönemde ölçülen hs-CRP düzeyleri ile yalnızca aynı dönem FBÖ skorları arasında korelasyon saptanırken, bu dönemde ölçülen hs-CRP ve ferritin değerleri ile iskemik inmeden 3 ay sonraki fonksiyonel son durumu ölçmede kullandığımız fonksiyonel skalalar arasında ilişki bulunamadı. Ayrıca FBÖ, FAS ve NIHSS skorları, bu çalışmada kullanılan laboratuvar ölçümlerine göre hem iskemik inmeden 3 ay sonraki fonksiyonel son durumu tahmin etmede hem de iskemik alt gruplar arasında fonksiyonel farklılıkları göstermede daha faydalı bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: İnme, hs-CRP, ferritin, OCSP, FBÖ, FAS, NIHSS
Bel ağrılı hastalarda farklı ev egzersiz programı yaklaşımlarının etkinliğinin değerlendirilmesi
Bel ağrısı, gelişmekte olan ülkelerde çok yaygın olan sağlık sorunlarından biridir. Bel ağrılı hastalarda ev egzersizlerine uyumun yetersiz olduğu belirtilmektedir. Çalışmamızın amacı, bel ağrısı olan hastalarda iki farklı ev egzersiz programı yaklaşımının, egzersize uyum, ağrı, sağlıkla ilgili yaşam kalitesi ve özür düzeyleri üzerine etkinliğini değerlendirmekti. Rastgele örneklem yöntemi ile yetmiş iki olgu, görsel eğitim ve telefonla izlemden oluşan iki gruba ayrıldı. Ev egzersiz programları fizyoterapi programı ile aynı anda başladı. Tüm ölçümler tedavi programı öncesi, sonrası ve 4 haftalık izlem sonrası yapıldı. Her iki gruptaki olgular ilk dört hafta, ikinci dört hafta ve toplam 8 haftadaki egzersize uyum yönünden benzerdi (p>0.05). Tedavi öncesi ile kıyaslandığında, her iki grupta Modifiye Oswestry Bel Ağrısı Özür Anketi, Nottingham Sağlık Profili alt ölçekleri ve Kısa Form Mc Gill Ağrı Anketi alt ölçekleri puanlarının tedavi ve izlem sonrası anlamlı düzeyde azaldığı bulundu (p<0.05). Tedavi öncesi, tedavi sonrası ve 8. haftanın sonunda Modifiye Oswestry Bel Ağrısı Özür Anketi, Nottingham Sağlık Profili alt ölçekleri ve Kısa Form Mc Gill Ağrı Anketi alt ölçek puanları yönünden, görsel eğitim ve telefonla takip grupları arasında anlamlı bir farklılık yoktu. (p> 0.05). Sonuç olarak, her iki ev egzersiz programı yaklaşımı (görsel eğitim ve telefonla takip) bel ağrılı hastalarda egzersiz uyumu, ağrı, özür ve yaşam kalitesi üzerinde benzer olumlu etkilere sahiptir. İki farklı ev egzersiz programı yaklaşımının hastaların egzersiz uyumunu olumlu etkilediği gözlenmiştir. Gelecekte daha kapsamlı, uzun izlem periyotlarını içeren araştırmalara ihtiyaç vardır.
Ulnar ve median sinir hasarı ve buna sekonder kas denervasyonun elektrotanısal çalışma ve manyetik rezonans görüntüleme ile karşılaştırılması
Kas denervasyonu; kas lifinin, kendisini innerve eden motor nöron ile ilişkisinin bozulması sonucu ortaya çıkan santral ve periferik sinir sistemini etkileyen çok sayıda probleme sekonder oluşan bir durumdur. Kas denervasyonun tanısı, şiddetinin belirlenmesi ve ilerlemenin takibi fizik muayene ve elektrotanısal testlerle gerçekleşir. Elektrotanısal yöntemler inceleme döneminde farklı bulgular verebilmesi ve değerlendirmeyi yapan kişinin tecrübesine göre yorumlanabilmesinin yanısıra ağrılı ve girişimsel yöntemler olduğundan bazı hastalar tarafından tolere edilmesi güçtür. Son yıllarda periferik sinir hasarı ve buna bağlı kas denervasyonunun tanısında manyetik rezonans görüntülemenin (MRG) önemli ölçüde yardımcı olabileceğini gösteren veriler tespit edilmiştir. Median ve ulnar sinir özellikle kronik kompresyon nöropatileri başta olmak üzere fokal nöropatilerin en sık izlendiği periferik sinirler arasındadır. Vücutta en sık izlenen innervasyon anomalileri ön kolda median ve ulnar sinir arasında gerçekleşir ve bazı olgularda elektrotanısal testlerin uygulanamaması tanıyı daha da güçleştirir. Bu durumlarda MRG ulnar ve median sinir hasarının belirlenmesi, nöropatinin lokalizasyonunun saptanmasında seçilmiş olgularda önemli bir yer alabilir. Bu bilgilerden yola çıkarak çalışmamızın amacı; ulnar sinir ve median sinirin fokal lezyonları ve bunlara sekonder kas denervasyonunun belirlenmesinde elektrotanısal yöntemlerle MRG'yi karşılaştırmak, MRG'nin alternatif bir yöntem olarak kullanılabilirliğini sorgulamaktır. Çalışmaya duyu ve motor sinir iletim çalışmaları sonucunda median/ulnar sinir hasarı, karpal tünel sendromu (KTS), ulnar tuzak nöropati ve median/ulnar mononöropati tanısı konmuş olan 40 hasta katıldı. Bu olgularda iğne elektromiyografisinde (EMG) denervasyon ve/veya motor unit kaybı izlenen kaslarda aksiyel ve koronal planlarda yağ baskılı proton ağırlıklı (FSPD) ve short tau invertion recovery (TIRM) ağırlıklı 3 mm kesit kalınlığında MRG ile görüntüler elde edilerek ödem bulguları incelendi. Hastaların klinik ve demografik özellikleri, elektronöromiyografi (ENMG) sonuçları ile MRG bulguları kıyaslandı. İğne EMG'de denervasyon bulgusu referans parametre olarak kabul edildiğinde, MRG'nin duyarlılığı %40,9, seçiçiliği %94,3 olarak saptandı. Sonuç olarak; bu çalışma verileri MRG parametrelerinin kas denervasyonundaki tanısal duyarlılığının düşük olduğu yönündedir. Bu nedenle denerve kas tanısında altın standart ya da ilk tercih edilecek yöntem elektrotanısal çalışmalardır. Manyetik rezonans görüntüleme yönteminin denervasyonun belirlenmesi kullanılması sadece elektrotanısal testlerin uygulanamadığı spesifik olgularda düşünülmelidir. Ancak literatürdeki çalışmalar yeterli değildir. Daha fazla klinik çalışma yapılmasına ihtiyaç vardır.
Adeziv kapsülitli hastalarda manyetik rezonans görüntüleme bulgularının tedavi sonucunu tahminde önemi
Omuz eklemi insan vücudunda en geniş hareket yeteneğine sahip eklemdir. Omuz-kol kompleksinin fonksiyonelliği, değişik patolojilere bağlı olarak olumsuz yönde etkilenmektedir. Omuz ağrıları, toplumda yaygın görülen kas iskelet sistemi yakınmalarından biridir. Omuz ekleminin hareketlerini limitleyen ve omuz bölgesindeki ağrıyla karakterize durumlardan birisi de "Adeziv Kapsülit"dir. Spontan başlangıçlı omuz ağrısını takiben glenohumeral hareketin aktif ve pasif olarak kısıtlanmasıyla karakterizedir. Çoğunlukla başlangıç sinsi ve idiyopatiktir. Amerikan Omuz ve Dirsek Cerrahları Birliği adeziv kapsülit tanımını, "bilinen bir omuz hastalığının haricinde gelişen, etiyolojisi kesin olarak belli olmayan, omuz hareketlerinin aktif ve pasif olarak önemli düzeyde kısıtlandığı bir durumdur" şeklinde yapmıştır. Gerek hastalığın tanımında, gerekse patoloji, etiyoloji ve tedavisinde bir birliktelik yoktur. Adeziv kapsülit klinik bir tanı olmakla birlikte etiyoloji, ayırıcı tanı ve tedavi planlaması açısından MRG kullanılabilir. Hastalığın seyri uzun sürebilir ve hem yaşam kalitesini hem de işgücünü etkileyebilir. Adeziv kapsülitte tedavinin amacı, ağrının azaltılması ve eklem fonksiyonlarının düzeltilebilmesidir. Adeziv kapsülitte hem ağrının giderilmesi hem de hareket kısıtlılığının azaltılması amacıyla fizik tedavi modaliteleri ve egzersizler en sık tanımlanan konservatif tedavi yaklaşımlarıdır. Bu bilgilerden yola çıkarak çalışmamızın amacı, adeziv kapsülit tanısı alan hastalarda MRG bulgularının tedavi sonucunu tahmindeki önemini ortaya çıkarmak yani MRG bulgularının outcome için ne kadar prediktif bir değere sahip olduğunu araştırmaktır. Bu anlamda adeziv kapsülit için spesifik MRG bulgusu olan hastaların (MRG'de adeziv kapsüliti destekleyen bulgular olarak rotator interval düzeyinde yumuşak doku sinyal değişiklikleri ve aksiller girintiyi yansıtması nedeniyle inferior glenohumeral ligamentte kalınlaşma ve intensite artışı değerlendirildi), olmayanlardan fizik tedavi sonuçları açısından farkları incelenmiştir. Detaylı literatür taramalarında benzer bir çalışma örneğine rastlanmamıştır. Çalışmaya klinik olarak adeziv kapsülit tanısı konan 30 hasta katıldı. Çalışmaya alınan hastalara MRG yapıldı ve sonrasında fizik tedavi programları planlandı. Fizik tedavide 15 seans HP, US, TENS'in yanısıra EHA, aktif ve pasif germe egzersizleri uygulandı. Hastalar ilk muayenede ve tedavi bitiminde çeşitli ölçeklerle değerlendirildiler (EHA ölçümü, VAS, HAQ, Q-DASH). MRG bulgusu olan ve olmayan hastalarda tedavi öncesine göre tedavi sonrası yapılan değerlendirmelerde istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Bununla birlikte fizik tedavi sonrası tüm ölçek ve skorlarda her iki grupta belirgin iyileşme gözlendi. Sonuç olarak, bu çalışmanın verileri adeziv kapsülitte MRG'nin yalnızca benzer şekilde klinik bulgularla seyreden omuz patolojilerinin dışlanması için kullanılabileceği durumunu ortaya koymuştur. Adeziv kapsüliti destekleyen spesifik MRG bulgusu olması tedavi sonucunu etkilememekte ve prognostik veri sağlamamaktadır. Adeziv kapsülit tedavisinde fizik tedavi uygulamaları olumlu katkı sağlamaktadır. Bizim çalışmamız adeziv kapsülitte MRG bulguları ve tedavi sonuçları arasında ilişkiyi araştırması nedeniyle öncü niteliğindedir. Ancak daha kesin ve doğru hükümlere varabilmek için daha geniş serilerde, doğru planlanmış çalışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar sözcükler: Adeziv kapsülit (donuk omuz), Manyetik rezonans görüntüleme, Fizik tedavi uygulamaları
Fibromiyalji sendromunda kantitatif EEG bulguları,TENS ve akupunkturun tedavideki etkinliği
Fibromiyalji Sendromu (FMS), hassas nokta olarak adlandırılan tendinomüsküloskletal bölgelerde ağrı ile karakterize ve beraberinde yorgunluk, uyku bozukluğu, irritabl kolon sendromu gibi kas-iskelet sistemi dışı klinik semptomları da içeren bir sendromdur. FMS kadınlarda erkeklerden 9-10 kat daha sık görülmektedir. Fibromiyalji fizyopatolojisine ilişkin teoriler önceleri kas kaynaklı patolojileri vurgularken günümüzde ağrının merkezi işlenme bozukluğuna yönelmiştir. FMS'nun incelendiği nörofizyolojik çalışmalardan alınan sonuçlarla hastaların periferal ağrı sensitizasyonundan ziyade santral sinir sistemi hipersensivitesi yaşadıkları ortaya konulmuştur. Bu hipersensivite santral sinir sisteminin inhibitör işlevlerinde bir azalmanın sonucunda ortaya çıkabilir. Bu çalışmanın amacı; fibromiyalji sendromu tanısı almış hastalarda kantitatif elektroensefalografi (KEEG) değişikliklerini saptamak ve hastalarda TENS ve akupunktur uygulanmasının ağrı kontrolündeki rolünü araştırmak ve KEEG üzerinde yarattığı değişiklikleri ortaya koymaktır. 42 fibromiyaljili hasta ve 21 sağlıklı gönüllü çalışmaya dahil edildi. Fibromiyalji tanısı alan hastalarda ağrının şiddeti ve karakteri Kısa Form Mc Gill Ağrı Anketi ile ve hassas noktaların ağrı eşik değerleri algometre ile saptandı. Depresyon düzeyi Beck depresyon anketi ile değerlendirildi. Hastalık şiddeti ve yaşam kalitesi Fibromiyalji Etki Anketi ile değerlendirildi. TENS ve akupunktur grubuna alınan hastaların EEG çekimi öncesinde o günkü ağrı ve yorgunluk durumları görsel analog skala (VAS) ile değerlendirildi. TENS ve akupunktur uygulaması sonrası ağrı düzeyindeki değişim VAS ile tekrar sorgulandı. Hastalar TENS ve akupunktur uygulanmak üzere 21 kişilik iki gruba rastgele alındı. Akupunktur ve TENS grubunda ilk önce 10 dk süre ile EEG kaydı alındı sonra 20 dk TENS ya da akupunktur uygulaması yapıldı ve uygulama sonrası tekrar 10 dk EEG kaydı alındı. Çalışmamızda TENS ve akupunktur grubunu oluşturan FMS'lu hastaların KEEG bulguları temel olarak benzerdir. Fibromiyaljili hasta grubunun KEEG bulguları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında düşük ve orta frekanslı dalgaların gücünde azalma mevcuttu. Çalışmamızda TENS ve akupunktur uygulaması ile FMS'lu hastaların tedavi sonrası ağrı skorlarında azalma mevcuttu. TENS grubunda tedavi sonrası sol anterior ve sağ posterior bölgede alfa gücünde artış, sağ posterior bölgede teta gücünde artış saptandı. Delta ve beta gücünde fark görülmedi. Akupunktur grubunda tedavi uygulaması sonrası sağ ve sol posterior bölgede alfa gücünde artış, sağ posterior bölgede teta gücünde artış, sağ ve sol posterior bölgede beta gücünde artış saptanmıştır. Alfa dalgaları teorik olarak inhibitör nöronların aktivitesini yansıtır. Alfa gücündeki artış akupunktur ve TENS uygulamasının inhibitör nöronları aktive etmesine bağlı olabilir. Sonuç olarak FMS'lu hastalarda istirahat EEG'sinde düşük ve orta frekanslı dalgaların güçleri azalmıştır. TENS ve akupunktur uygulaması ile hastaların ağrılarında azalma ve KEEG'de inhibitör aktivitede artış saptanmıştır. Anahtar kelimeler; Fibromiyalji, kantitatif EEG, TENS, akupunktur
İnme sonrası hemipleji gelişen hastalarda ayna tedavisinin üst ekstremite motor iyileşmesine etkisinin araştırılması
İnme; yüksek görülme sıklığı ve mortalitesi ile toplumun büyük bir kesimini etkileyen ve hayatta kalan kişilerde özürlülüğe yol açan önemli bir sağlık sorunudur. İnmeli hastaların %60' dan fazlası günlük yaşam aktivitelerini güçleştiren kalıcı nörolojik defisitlerden yakınmaktadır. Paretik üst ekstremite inme hastalarında sık görülen, istenmeyen ve aktivite limitasyonunu arttıran bir durumdur. Yapılan çalışmalarda inme geçirenlerin %85 inde hemipleji, yine inme geçirenlerin %55-75 inde üst ekstremite fonksiyon kısıtlılığı geliştiği rapor edilmiştir. İnme rehabilitasyonunda hedef; mevcut yetersizliklere rağmen bireye en yüksek fonksiyonel bağımsızlık düzeyinin kazandırılması ve yaşam kalitesinin arttırılmasıdır. Bu amaçla kullanılan konvansiyonel tedavi yöntemleri; çoğu zaman üst ekstremite motor fonksiyonlarını geri döndürmede yetersiz kalmaktadır. Ayna tedavisi; basit, ucuz ve en önemlisi hasta odaklı, üst ekstremite motor fonksiyonunu arttırmaya yönelik bir tedavi yöntemidir. Bu çalışmada, 20.07.2013-30.07.2014 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon kliniğinde rehabilite edilen 31 inme hastası çalışmaya dahil edildi. 16 çalışma grubu hastasına 4 hafta boyunca ortalama 60 -120 dakika süre ile haftada 5 kez üst ekstremite konvansiyonel rehabilitasyon programı, ek olarak 20 dakika süre ile üst ekstremite ayna tedavisi eğitimi verildi. 15 konvansiyonel tedavi grubu hastasına 4 hafta boyunca ortalama 60-120 dakika süre ile haftada 5 kez konvansiyonel rehabilitasyon programı ve aynanın yansıtmayan yüzüne karşı sağlam üst ekstremite eklem hareket açıklığı egzersizleri uygulandı. Hastalar rehabilitasyon programının başında (tedavi öncesi) ve 4 hafta sonra (tedavi sonrası) değerlendirildi. Üst ekstremite motor iyilesmesi için Brunnstrom yöntemi ve Fugl-Meyer üst ekstremite motor skalası kullanıldı. Hastaların engellilik düzeyleri Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçütü (FBÖ) kendine bakım skoru ile değerlendirildi. Yaş, cinsiyet, dominant el, paretik el, serebrovasküler olay tipi ve hastalık süresi bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (sırasıyla; p=0.981, p=0.376, p=0.325, p=0.576, p=0.083, p=0.586). Grupların başlangıçtaki Brunnstrom evresi, Fugl-Meyer üst ekstremite motor skalası, Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçütü kendine bakım skoru değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (sırasıyla p=0.393, p=0.526, p=0.862, p=0.464). Tedavi sonrası dönemde, gruplar arası Brunnstrom üst ekstremite ve el evresi, Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçütü kendine bakım skoru değerleri arasında anlamlı fark bulunmadı (sırasıyla; p= 0.526, p=0.161, p=0.843). Tedavi sonrası, ayna tedavisi grubunun Fugl-Meyer üst ekstremite motor skalası değerleri konvansiyonel tedavi grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0.047). Sonuç olarak, inmeli hastalarda konvansiyonel tedavi programına ilave olarak uygulanan ayna tedavisinin üst ekstremitede motor iyileşmeye ek yararı olduğu saptanmıştır.
PRWHE (Patient rated wrist/hand evaluation)'nin Türkçe versiyonunun (PRWHE-T) Türk popülasyonunda kültürler arası adaptasyon, geçerlilik ve güvenilirliğinin çalışılması ve PRWHE'nin fizikometrik özelliklerinin ölçülmesi
El fizyoterapisinde kullanılan değerlendirme ölçütleri genellikle eklem hareket açıklığı, kuvvet ve duyu üzerine odaklanmaktadır ve bu değerlendirme yöntemleri sonuçları objektif olarak sağlamaktadır. Ancak bu yöntemler, kişinin günlük yaşamını sürdürmesini sağlayan becerileri, ağrı, günlük yaşam aktivitelerine katılım ve işe dönüş gibi sonucu etkileyen subjektif faktörleri değerlendirememektedir. Son dekatlarda kas isleket sisteminin değişik bölümlerini bozukluklarından kaynaklanan fonksiyon ve disabiliyeti ölçmek için hasta bazlı testler ortaya çıkmıştır. "Patient Rated Wrist/Hand Evaluation (PRWHE) ölçeği", el/el bileği problemlerinde ağrı ve özürlülük düzeyini belirlemek için kullanılan, ağrı ve fonksiyon alt bölümleri ile özgül aktiviteler ve günlük aktiviteler bölümlerini içeren, kendi kendinedeğerlendirme sonuç ölçeğidir. Çalışmamızın amacı; bu ölçeğin Türkçe sürümünün geçerlilik ve güvenilirliğini değerlendirmekti. El/el bileğini etkileyen distal radius kırığı, distal radius + ulna kırığı, skafoid kırığı, ganglion kisti, deQuervain tenosinoviti, metakarp kırığı, tetik parmak, karpal tünel sendromu, el osteoartriti, triangüler fibrokartilaj kompleks yırtığı, tendinit, proksimal falanks kırığı, dupuytren hastalığı gibi patolojilere sahip 166 hasta PRWHE-T, DASH-T ve SF-36 ölçeklerini tamamladı. Bu değerlendirmeye ek olarak, 36 hastada anketin güvenilirliği test-tekrar test ile değerlendirildi. Test-tekrar test tutarlılığı sınıf içi korelasyon katsayısı kullanılarak değerlendirildi. PRWHE-T anketi ağrı bölümü (PRWHE-A), işlev bölümü özel aktiviteler alt bölümü (PRWHE-ÖA), işlev bölümü günlük aktiviteler alt bölümü (PRWHE-GA), işlev bölümü (PRWHE-İ) ve toplam anket skoru için sınıf içi korelasyon katsayıları (ICC) sırasıyla 0.991, 0.988, 0.976, 0.988 ve 0.994'tür. Güvenilirlik, iç tutarlılık analizi ile değerlendirildi. Ölçek ve tüm alt bölümleri için cronbach α katsayısı PRWHE-A, PRWHE-İ ve PRWHE-T için sırasıyla 0.79, 0.92 ve 0.85 olarak hesaplandı. Geçerlilik analizi için, PRWHE-T ölçeğine faktör analizi uygulandı ve PRWHE-T, DASH-T, SF-36 skorları arasındaki korelasyon düzeyine bakıldı. PRWHE anketinin Türkçe sürümünün orijinalinden farklı olarak üç faktörlü olduğu belirlendi. PRWHE-T ile DASH-T ve PRWHE-T ile SF-36 arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede korelasyon olduğu saptandı. Elde ettiğimiz sonuçlara dayanarak, PRWHE anketinin Türkçe sürümünün, geçerli ve güvenilir bir ölçek olduğu belirlenmiş olup, rutin klinik uygulamalarında, hasta bazlı ağrı ve yetersizlik düzeyini değerlendirmek için kullanılması önerilmektedir.
Fibromiyalji sendromlu hastalarda görülen metilentetrahidrofolat redüktaz geni c677t genotipi ile fibromiyalji kliniği arasındaki ilişki
Fibromiyalji sendromu (FMS); etiyolojisi belli olmayan, yaygın vücut ağrıları ve hassas noktalar ile karakterize bir hastalıktır. Oluşumunda pek çok mekanizma öne sürülmüş olup bunlardan biri de kalıtsal mekanizmadır. Hastalığa, en sık depresyon olmak üzere çeşitli ruhsal bozuklukların eşlik ettiği bilinmektedir. Metilentetrahidrofolat redüktaz (MTHFR) gen polimorfizmiyle de depresyon, anksiyete, bipolar bozukluk ve şizofreni gibi psikiyatrik hastalıklar ilişkili bulunmuştur. Bu bilgilerden yola çıkarak FMS tanılı hastalarda etyolojik açıdan MTHFR geni C677T genotipi ve allel sıklığını ve bu genotip ile fibromiyalji kliniği arasındaki olası ilişkiyi belirlemeyi amaçladık. Araştırmaya 2013 temmuz-2014 ocak tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi FTR Anabilim Dalı Polikliniğine başvuran hastalar içinden American College of Rheumatology (ACR) 1990 sınıflandırmasına göre FMS tanısı konulan 18 yaş üstü 100 hasta ve 100 sağlıklı gönüllüler alınmıştır. Her iki grup için yaş, medeni hali, mesleği, çocuk sayısı, boy, kilo, vücut kitle indeksi (VKİ), eğitim durumu, eşlik eden sistemik hastalık, Beck Depresyon Ölçeği (beck depression inventory, BDI), Fibromiyalji Etki Anketi (Fibromyalgia Impact Questionnare, FIQ), Kısa Form36 (Short Form 36) içeren form dolduruldu. Genotipleme hasta ve kontrol gruplarından 08.30-15.30 saatleri arasında EDTA solüsyonu içeren standart tüplere alınan periferal kan örneklerinden çalışıldı. Çalışmaya alınan 100 FMS hastasının ve 100 kontrol grubunun hepsi kadın olup yaş ortalamaları (p=0,289), VKİ'si (p=0,715) ve diğer demografik verileri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). Çalışmamızda FMS'lu 100 hastanın 42'sinde (%42) depresyon saptandı. SF-36 açısından FMS'lu hastalar ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık ortaya çıktı (p<0,01). FEA skorlarına göre hastalarımızın %78'inin hafif, %22'sinin ise ağır etkilenmiş fibromiyalji olduğu saptandı. Yapılan istatistiki değerlendirmeler sonucu C allelini taşıyanların T allelini taşıyanlara göre hastalığa yakalanma olasılığı 2,111 kat daha fazla olarak hesaplandı (p<0.001).
Bifid median sinir anomalisinin karpal tünel sendromu gelişimine etkisi
Karpal tünel sendromu (KTS) en sık görülen tuzak nöropatisidir. KTS'nin etiyolosinde çeşitli nedenler bildirilmiştir. Bunlardan bir tanesi de median sinirin anatomik varyasyonu olan bifid median sinir anomalisi (BMS)'dir. BMS'nin normale göre daha çok hacim kaplama olasılığı nedeni ile sinirin tuzaklanma ihtimalini arttırdığı düşünülmektedir. Bu çalışmada sağlıklı bireylere göre KTS'li hastalarda BMS sıklığı açısından fark olup olmadığını ortaya koymayı ve böylece BMS'nin KTS gelişimine etkisine açıklık getirmeyi amaçladık. Bu amaçla, 138 KTS'li hastanın 267 eli ve 159 sağlıklı gönüllünün 318 eli değerlendirildi. Tüm olguların demografik verileri, ayrıca hasta grubunun Boston Anket Skalası (BAS) ve Görsel Analog Skala (GAS) sonuçları kaydedildi. Tüm olgulara elektromiyografi (EMG) ve BMS değerlendirmesi için ultrasonografi (USG) yapıldı. EMG'de median ve ulnar sinir iletim çalışmaları ve gerekli olgularda iğne EMG uygulandı. USG görüntülemede önkol volar yüzden tarama yapılarak BMS "var-yok" şeklinde kaydedildi, ayrıca median sinir transvers kesit alanı (TKA) ölçüldü. Hasta ve kontrol grubun sonuçları karşılaştırıldı. Hastalar, Padua ve ark.'nın sınıflaması esas alınarak KTS derecelerine göre 6 gruba ayrılarak da incelendi. Ayrıca BMS saptanan ve saptanmayan olguların sonuçları da karşılaştırıldı. BMS sıklığı 267 hasta elde %11,6, 318 sağlıklı elde %11,0 olarak bulundu ve bu açıdan hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel fark saptanmadı (p=0,82). Hastalar KTS derecelerine göre gruplara ayrıldığında en fazla BMS görülen gruplar sırasıyla çok ileri, erken ve ileri KTS grupları idi. BMS olan ve olmayan hasta grupta EMG sonuçları, BAS ve GAS skorları açısından istatistiksel fark bulunmadı. TKA ile BMS arasında da korelasyon bulunamadı (r=0,083). Sonuç olarak; BMS sıklığının KTS'li ve sağlıklı bireylerde farklı olmadığı ortaya konuldu ve BMS'nin KTS gelişimine etki eden bağımsız bir faktör olmadığı yönünde sonuçlar elde edildi.
İnme hastalarında sanal gerçeklik eğitiminin üst ekstremite fonksiyonlarına etkisinin araştırılması
İnme rehabilitasyonunda hastaları daha fonksiyonel ve bağımsız hale getirmek için yeni yaklaşımlar ve tedavi yöntemleri geliştirilmektedir. Bu yaklaşımlarda beynin plastisite yeteneğini harekete geçirmek ve kaybedilen beyin fonksiyonlarını tekrar kazanabilmek ya da devam ettirebilmek amaçlanır. İnme geçiren hastaların hemiplejik üst ekstremitelerini kullanmalarını sağlayan başta bilgisayar oyunları olmak üzere sanal gerçeklik (SG) sistemleri bu yaklaşımlardan biridir. SG oyun sistemlerinin inme rehabilitasyonunda kullanımı ile ilgili sınırlı kanıt mevcuttur. Çalışmamızda Microsoft Xbox 360 Kinect™ oyun sisteminin subakut inmeli hastalarda üst ekstremite motor fonksiyonları üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada, 25.04.2014-30.03.2015 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon kliniğinde rehabilite edilmek üzere yatırılmış olan 42 (21 SG grubu, 21 kontrol grubu) hasta çalışmaya alındı. SG grubunda 19 hasta, kontrol grubunda ise 16 hasta olmak üzere toplam 35 hasta çalışmayı tamamladı ve istatistiksel analiz bu veriler üzerinden yapıldı. Hem SG hem de kontrol grubundaki hastalara 4 hafta, haftanın 5 günü, günlük ortalama 60-120 dakika boyunca konvansiyonel üst ekstremite rehabilitasyon programı uygulandı. SG grubundaki hastalara konvansiyonel inme rehabilitasyon programına ek olarak günde 30-60 dakika süreyle Xbox 360 Kinect™ oyun konsolu kullanılarak, Dr Kawashima's Body and Brain Exercises oyunları oynatıldı. Hastaların tedavi öncesi ve tedavi sonrası 4. haftada klinik değerlendirmeleri yapıldı. Kutu ve Küp Testi (Box and Blocks Test-BBT), Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçeği Kendine Bakım (FBÖ) Skoru, Brunnstrom Motor Evrelemesi (BME) ve Fugl Meyer Üst Ekstremite Motor Değerlendirme (FM) sonuçları kaydedildi. Gruplar arasında demografik özellikler bakımından farklılık yoktu. Tedavi öncesi yapılan değerlendirmede, BME, BBT skoru ve FBÖ skorunda gruplar arasında istatiksel olarak fark bulunmazken (p=0.19, p=0.31, p=0.72, p=0.40); FM skalası SG grubunda anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0.04). Tedavi sonrası değerlendirmede ise SG grubunda kontrol grubuna göre BME, FM skalası ve BBT skorunda istatiksel olarak anlamlı fark tespit edildi (p=0.03, p=0.04, p=0.04). FBÖ skoru ve FM kazançları karşılaştırıldığında ise istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p=0.95, p=0.057). Sonuç olarak, sanal gerçekliğe dayanan Xbox 360 Kinect™ oyun sistemi, inme geçirmiş hastalara subakut dönemde konvansiyonel rehabilitasyon yöntemlerine ek olarak uygulandığında, motor ve fonksiyonel gelişimin daha iyi olduğu saptanmıştır. Xbox 360 Kinect™ SG oyun sisteminin rutin olarak inme rehabilitasyonu pratiğine girebilmesi için; hangi oyunların, ne kadar süre ve yoğunlukta uygulanması gerektiği gibi pek çok soruya cevap bulunması amacıyla geniş kapsamlı, daha uzun süre takipli randomize kontrollü klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.
Karpal tünel sendromunda düşük yoğunluklu laser tedavisi etkinliğinin ultrasonografi ve elektrofizyolojik olarak değerlendirilmesi
Karpal tünel sendromu (KTS) en sık görülen tuzak nöropatisidir. KTS, median sinirin karpal tünel içinde basıya uğraması sonucu ortaya çıkan bulgu ve belirtiler olarak tanımlanmaktadır. Konservatif tedaviler genellikle KTS tedavisinde ilk basamak olarak kabul edilirler. Düşük Yoğunluklu Laser Tedavisi (DYLT) KTS tedavisinde teröpatik etkileri gösterilmiş yeni fiziksel modaliteler içerisinde yer almaktadır. Bu çalışmada DYLT'nin etkinliğini elektrofizyolojik ve ultrasonografik olarak değerlendirmek amaçlanmıştır. Çalışmamıza dahil etme kriterlerini taşıyan hafif ve orta derecede KTS'si bulunan 42 hasta kabul edildi. Hastalar randomize olarak iki gruba ayrıldı. İlk gruba karpal tünel çevresine 15 seans olacak şekilde DYLT (4joule/seans) ve 3 hafta boyunca splint tedavisi uygulandı. İkinci gruba ise 15 seans boyunca sham DYLT ve 3 hafta boyunca splint tedavisi uygulandı. Çalışmanın başlangıç ve bitiminde elektrofizyolojik parametreler (motor ve duyu sinir iletim çalışmaları) ultrasonografik parametreler (transvers kesit alanı, yassılaşma oranı, palmar yaylanma ve power doppler), Boston KTS anketi ve klinik parametreler değerlendirildi. Gece parestezisinde azalma her iki grupta da görüldü fakat gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark bulunmamaktaydı. Fonksiyonel durum skalası ve semptom şiddeti skalarında sadece DYLT grubunda anlamlı azalma görüldü. Elektrofizyolojik olarak median sinir ileti hızı ve amplitüdünde sadece DYLT gurubunda anlamlı artış görüldü. Ayrıca median sinir transvers kesit alanı ve vaskülarizasyonunda DYTL grubunda anlamlı azalma elde edildi. Sonuç olarak bu bulgular; klinik, elektrofizyolojik ve ultrasonografik parameterlerde düzelmeye bağlı olarak DYLT'nin KTS hastalarında iyi bir konservatif tedavi metodu olabileceği desteklenmektedir. DYLT KTS tedavisinde uygulaması kolay, noninvaziv tedavi alternatifi olmasına rağmen teröpatik mekanizması tam anlamıyla anlaşılmamıştır. DYLT'nin teröpatik etkisi doz bağımlı olduğu düşünülmektedir fakat minimal etkili doz ve dalga boyu tartışmalıdır. Uzun takip süreli daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktıdır.
Ultrasonografi eşliğinde yapılan subakromiyal steroid enjeksiyonu ile körleme yapılan subakromiyal steroid enjeksiyonu etkililiğinin karşılaştırılması
Omuz ağrısının en sık sebebi subakromiyal sıkışma sendromudur (SASS). Birçok çalışma ile SASS'ta steroid enjeksiyonunun faydası gösterilmiş olsa da enjeksiyon yeri ve enjeksiyonun uygulanış yöntemi açısından çalışmalar arasında farklılıklar bulunmaktadır. Bizim çalışmamızın amacı SASS hastalarında ultrason (US) eşliğinde yapılan steroid enjeksiyonunun klinik iyileşme, ağrı, fonksiyonel durum açısından körleme omuz steroid enjeksiyonu ile karşılaştırmak, hangi uygulamanın daha etkin ve güvenilir olduğuna karar vermektir. SASS tanılı toplam 29 hasta 2 gruba randomize edildi: 14 hastaya US eşliğinde subakromiyal steroid enjeksiyonu (US eşliğinde enjeksiyon grubu - UEE), 15 hastaya da körleme subakromiyal steroid enjeksiyonu yapıldı (körleme enjeksiyon grubu - KE) KE grubunda 1 hasta takibi bıraktı. Enjeksiyon öncesi ve 4 hafta sonrasında vizüel analog skala (VAS), aktif fleksiyon eklem hareket açıklığı (EHA), aktif abdüksiyon EHA, ConstantMurley skoru ve Disability of the Arm, Shoulder, Hand (DASH) skoru elde edildi. VAS skoru KE grubunda başlangıçta 8,5 (4-10), enjeksiyondan 4 hafta sonra 2 (1- 7) (p=0,001), UEE grubunda başlangıçta 9 (4-10), enjeksiyondan 4 hafta sonra 1 (1-7) (p=0,001) olarak saptandı. Gruplar arasında VAS skoru değişimi açısından anlamlı farklılık yoktu. Aktif fleksiyon EHA; KE grubunda başlangıçta 140 (70-165), enjeksiyondan 4 hafta sonra 170 (140-180) (p=0,001), UEE grubunda başlangıçta 150 (80-170), enjeksiyondan 4 hafta sonra 180 (130-180) (p=0,001) olarak saptandı. Gruplar arasında aktif fleksiyon EHA değişimi açısından anlamlı farklılık yoktu. Aktif abdüksiyon EHA; KE grubunda başlangıçta 130 (70-160), enjeksiyondan 4 hafta sonra 170 (140-180) (p=0,001), UEE grubunda başlangıçta 150 (80-170), enjeksiyondan 4 hafta sonra 180 (135-180) (p=0,001) olarak saptandı. Gruplar arasında aktif abdüksiyon EHA değişimi açısından anlamlı farklılık yoktu. Constant-Murley skoru KE grubunda başlangıçta 37 (13-80), enjeksiyondan 4 hafta sonra 85 (53-97) (p=0,001), UEE grubunda başlangıçta 39 (19-73), enjeksiyondan 4 hafta sonra 95 (49-100) (p=0,001) olarak saptandı. Gruplar arasında Constant-Murley skoru değişimi açısından anlamlı farklılık yoktu. DASH skoru KE grubunda başlangıçta 117 (62-141), enjeksiyondan 4 hafta sonra 51 (31-83) (p=0,001), UEE grubunda başlangıçta 110 (45-145), enjeksiyondan 4 hafta sonra 35 (30-86) (p=0,001) olarak saptandı. Gruplar arasında DASH skoru değişimi açısından anlamlı farklılık yoktu. Her iki grupta da enjeksiyondan 4 hafta sonra yapılan tüm klinik değerlendirme parametrelerinde anlamlı iyileşme saptandı. Her iki grupta da enjeksiyon sonrasında herhangi bir yan etki gözlenmedi. Sonuç olarak SASS hastalarında subakromiyal körleme steroid enjeksiyonu ile US eşliğinde enjeksiyon arasında klinik değerlendirme parametreleri açısından anlamlı farklılık saptanmadı. Bu sebeple subakromiyal steroid enjeksiyonu yapılırken US kullanımının gereksiz olduğunu düşünüyoruz.
Meme kanseri ilişkili lenfödem hastalarında "quality of life measure for limb lymphoedema-arm" anketinin Türkçe geçerlilik ve güvenilirliğinin araştırılması
Meme kanseri ilişkili lenfödem; lenfatik sistemin kanser hücreleri ve/veya kanser tedavisi tarafından tahrip edilmesiyle proteinden zengin interstisiyel sıvının jeneralize veya bölgesel olarak birikimiyle karakterize kronik bir durumdur. Lenfödem kişiye ve etkilenme boyutuna göre değişen ölçülerde fiziksel, psikolojik ve sosyal sorunlara neden olarak hastanın yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir. Lenfödem hastalarının fonksiyonel düzeylerini ve yaşam kalitelerini değerlendirmek, sorunları saptayıp tedaviyi şekillendirmek amacıyla hastalığa özgü hasta bildirimli anketler kullanılmaktadır. Çalışmada orjinal adı 'Quality of life measure for limb lymphoedema-Arm (LYMQOL-Arm)' olan anketin Türkçe geçerlilik güvenilirliğinin saptanması amaçlandı. Literatürde belirlenen prosedürlere uygun olarak Türkçe'ye çevrilip adaptasyonu yapılan LYMQOL-Arm anketi meme kanseri ilişkili lenfödem tanısı olan, Türkçe okuma-yazma bilen 110 hastaya uygulandı. Güvenilirlik analizleri için iç yapı tutarlılığı ve test-tekrar test güvenilirliği ölçüldü. Ölçekteki her madde için ayrı ayrı ve tüm alt bölümler için Cronbach alfa katsayısı ve madde-toplam puan korelasyonları hesaplandı. Test-tekrar test güvenilirliği için, 33 hastaya başlangıçta ve iki hafta sonra olmak üzere ikişer kez ölçek uygulandı. Geçerlilik için 'birlikte geçerlilik' araştırıldı. Birlikte geçerlilik için daha önce Türkçe geçerliliği belirlenmiş olan Q-DASH (Quick Disabilities of the Arm, Shoulder and Hand) ölçeği ile karşılaştırma yöntemi kullanıldı. Güvenilirlik analizleri için iç yapı tutarlılığında Cronbach alfa katsayısı ölçeğin alt bölümleri olan fonksiyon, dış görünüş, semptom ve emosyonel durum için sırasıyla 0,933- 0,872-0,863-0,905 olarak ve tüm anket için 0,900 olarak hesaplandı (p<0,05).Test-tekrar test analizi sonucunda her iki anket için de maddelerde pozitif yönde güçlü korelasyon saptandı (p<0,001). Yapı geçerliliği için faktör analizinde Kaiser-Meyer-Olkin (KMO) değeri 0,888 saptanarak örneklem sayısının yeterli ve maddelerin birbirleri ile korele olduğunu bulundu. Q-DASH ölçeği ile LYMQOL-Arm ölçeği arasında pozitif bir ilişki saptandı (R=0,906). Sonuç olarak LYMQOL-Arm ölçeği Türkçe versiyonunun lenfödemli hastalar için geçerli ve güvenilir bir yaşam kalitesi ölçeği olduğu ve ülkemizdeki klinik çalışmalar ile rutin klinik uygulamalarda kullanılabileceği belirlenmiştir.
Hemiplejik hastalarda ayak-ayak bileği ortezi kullanımının dengeye etkisi
Amaç: İnme sonrası görülen denge bozuklukları kas gücünde azalma ve etkilenen bacaktan gelen duyusal girdilerin azalmasına bağlıdır. Hemiplejik hastalarda stabil ayakta durma pozisyonunun iyileşmesi rehabilitasyon sürecinde kritik bir basamak olup, inme rehabilitasyonunun da öncelikli hedeflerindendir. Nöromuskuloskleteal sistemin yapısal ve fonksiyonel özelliklerini modifiye ederek vücudun herhangi bir bölümüne eksternal olarak uygulanan cihazlar olan ortezler, inmeli hastalardaki mevcut nöromusküler yetersizliğe destek olmak amacıyla sıkça kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı inmeli hastalarda kısa ve uzun dönem AFO kullanımının denge üzerine etkinliğini klinik ve laboratuvar olarak değerlendirmektir. Materyal Metod: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji ve Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Ana Bilim Dallarına başvuran , serebrovasküler olay sonrası hemipleji gelişen , AFO kullanımı uygun görülerek reçete edilmiş hastalar içerisinden çalışmamız için belirlenen dahil edilme ve dışlanma kriterlerine uygun 25 hasta çalışmaya alındı. Tüm hastalar toplam iki kere aynı hekim tarafından hem AFO'lu hem de AFO'suz olarak değerlendirildi. Hastalar denge ölçümlerinin önce AFO'lu ya da AFO'suz olarak yapılmasının farkını araştırmak amacıyla rastgele sayılar tablosuna göre önce AFO'lu sonra AFO'suz (Grup 1) ya da önce AFO'suz sonra AFO'lu (Grup 2) ölçüm yapılması şeklinde iki gruba randomize edildi. İlk değerlendirme AFO kullanımına alışmaları için ilk hafta içinde , ikinci değerlendirme ise iki ay süresince gün içinde en az dört saat AFO kullanmaları istenerek ikinci ay sonunda yapıldı. Tüm hastalar Brunnstrom'a göre motor iyileşme düzeyi, Modifiye Ashworth skalasına (MAS) göre spastisite, serebellar bulgu varlığı, yıldız silme testi ile ihmal fenomeni, Fonksiyonel Ambulasyon Skalası (FAS) ile ambulasyon yeteneği ve Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçeği (FBM) ile de günlük yaşam aktivitelerindeki bağımsızlık düzeyi açısından değerlendirildi. Hastaların AFO'lu ve AFO'suz olmak üzere klinik olarak Berg Denge Ölçeği (BDÖ) ve Time Up&Go Testi (Zamanlı Ayağa Kalkma Ve Yürüme Testi) (ZKYT) ile dinamik dengesi , laboratuvar olarak da SportKAT cihazıyla ortalama balans indeks (BI) (Üç kere yapılan ölçümün ortalaması) hesaplanarak statik dengesi değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda olguların ilk ve ikinci ay sonundaki son AFO'lu ve AFO'suz anlık BDÖ, Ortalama BI, TUG değerlendirmesinde ilk ölçümlerde BDÖ, Ortalama BI ve TUG değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0,05). İkinci ay sonundaki anlık değerlendirmede ise AFO'lu ve AFO'suz anlık Ortalama BI, TUG değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0,05). BDÖ değerlendirmesinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Olguların ilk ve ikinci ay sonu BDÖ, Ortalama BI ve TUG değerleri arasında ise AFO'suz BDÖ, Ortalama BI, TUG ve AFO'lu Ortalama BI, TUG değerlerindeki , motor ve toplam FBÖ, üst ekstremite ve el Brunnstrom evresi, alt ekstremite ve toplam spastisite skoru değerlerinde ilk ve son ölçüm sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0,05). Çalışmamızda ayrıca denge ölçümlerinin önce AFO'lu ya da AFO'suz olarak yapılmasının farkını araştırmak amacıyla yapılan gruplar arasında cinsiyet, yaş, günlük egzersiz süresi, günlük AFO kullanım süresi dağılımı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmazken (p>0,05), SVO zamanları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0,05) . Olguların gruplara göre BDÖ, Ortalama BI ve TUG değerleri arasında ilk ve ikinci ay sonunda yapılan son ölçüm sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Çalışmamızda üst ekstremite Brunnstrom evresi ile BDÖ , BI, FBÖ, TUG ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon bulunmadı (p>0,05). Çalışmamızda etkilenen tarafa göre BDÖ, BI, TUG, FBÖ ölçümlerinin ilk ve ikinci ay sonu değerleri ortalama dağılımı incelendiğinde sağ ve sol taraf değerleri arasında istatiksel olarak fark bulunmadı(p>0,05). Ancak etkilenen tarafa göre BDÖ, Ortalama BI, FBÖ, TUG ve FAS değerlerinin ilk ve 2.ay sonu ölçüm sonuçları farkları incelendiğinde sol tarafı etkilenen olgularının AFO'suz Ortalama BI ve TUG değerlerinin ilk ve son ölçümleri arasındaki değişimler ile sağ tarafı etkilenen olgularının AFO'suz Ortalama BI, TUG , BDÖ, AFO'lu Ortalama BI, Motor ve Toplam FBÖ değerlerinin ilk ve son ölçümleri arasındaki değişimler istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Sonuç: Bu çalışmada anlık AFO kullanımının denge parametreleri üzerinde istatistiksel olarak anlamlı etkisi olduğu, uzun dönem kullanımı ile ölçüm sonuçlarına katkı sağladığı saptanmıştır. Ayrıca önce AFO'lu ya da AFO'suz ölçüm yapılmasının da istatiksel olarak anlamlı fark yaratmadığı bulunmuştur. Anahtar Sözcükler: Hemipleji, denge, ayak-ayak bileği ortezi (AFO)
Kronik bel ağrılı hastalarda ağrı, yaşam kalitesi, depresyon, anksiyete ve uyku düzeni ilişkisi
Kronik bel ağrısı bireyin yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen tedavisi ve yönetilmesi zor bir hastalık tablosudur. Çalışmalarda kronik bel ağrısının kas iskelet sistemi rahatsızlıkları arasında en yüksek oranda görüldüğü belirtilmiştir. Hastalarda bel ağrısı ile birlikte nedene bağlı olarak çeşitli semptomlar ortaya çıkabilmektedir. Duruş bozukluğu, kaslarda güçsüzlük, bacaklarda yanma, karıncalanma bu semptomlardan bazılarıdır. Hastalarda ağrı ile ilişkili olarak hayat kalitesinde düşme, özürlülük tablosu, depresyon, anksiyete, uyku sorunları gibi psikolojik rahatsızlıklar ortaya çıkabilmektedir. Bizim çalışmamıza Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Bölümüne başvuran 6 aydan uzun süredir kronik bel ağrısı olan 73 hasta ile, 73 kontrol dahil edildi. Katılımcıların yaş aralığı 18-65 yaş olarak belirlendi. Kronik bel ağrılı hasta grubuna Kısa Form McGill Ağrı Ölçeği, Roland Morris Özürlülük Ölçeği, Kısa Form- 36, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi Anketi uygulandı. Kontrol grubuna ise sadece Kısa Form- 36, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi Anketi uygulandı. Çalışmamızda hem gruplar arasında, hem de kronik bel ağrılı grup içerisinde ağrı, yaşam kalitesi, depresyon, anksiyete ve uyku düzeni ilişkisinin saptanması amaçlamıştır. Yaş ve cinsiyet faktörü göz önünde bulundurulduğunda kronik bel ağrılı grup ve kontrol grup arasında istatiksel olarak fark yoktu ( sırasıyla p=0.904, p=1.000). Kronik bel ağrılı grupta kontrol grubuna göre Kısa Form-36'nın altı alt grupunda-fiziksel fonksiyon, fiziksel rol, emosyonel rol, sosyal işlevsellik, ağrı, genel sağlık algısı puanlarında istatiksel olarak fark bulduk. (sırasıyla; p<0.001, p<0.001, p<0.001, p=0.021, p=0.006, p<0.001). Enerji/Canlılık ve ruhsal sağlık puanlarında gruplar arasında istatiksel olarak fark yoktu (sırasıyla; p=0.218, p=0.444). Kronik bel ağrısı olan hastalar ve kontrol grubu arasında depresyon puanları ve depresyon düzeyleri arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Yine her iki grup arasında anksiyete puanları ve anksiyete düzeyleri arasında istatiksel olarak fark yoktu (p>0.05). Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi ile kronik bel ağrısı olan hastalar ve kontrol grubu arasında uyku puanı ve düzeyi açısından istatiksel olarak fark bulamadık (p>0.05). Sonuç olarak, kronik bel ağrısının hastaların yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilediğini saptadık. Bu bakımdan kronik bel ağrısının etkin tedavi edilmesi için hastaya çok yönlü yaklaşılmasının daha doğru olacağı düşüncesindeyiz. Anahtar kelimeler : kronik bel ağrısı, depresyon, anksiyete, yaşam kalitesi, uyku düzeni