Dicle University
Discipline

Public Health

Dicle University

425

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
DoctorateOpen AccessTR

Diyarbakır ilinde çocuklarda gözlenen brusellozun çapraz bulaş dinamiği ve izolatların filogenetik soyağacının araştırılması

Bruselloz enfekte hayvanlarla doğrudan temas, süt ve süt ürünlerinin taze olarak tüketilmesi, enfekte damlacıkların inhalasyonu ile bulaşabilen, brusella türlerinin neden olduğu bir hastalıktır. Özellikle çocuk hastaların tedavisinde güçlüklere ve nükslere neden olmaktadır. Bu tezde brusellozun endemik olduğu Diyarbakır yöresinde izole edilen Brucella suşlarının tür düzeyinde tanımlanması, antibiyotik duyarlılıklarının belirlenmesi multilocus variable number tandem repeat analysis (MLVA) yöntemiyle moleküler epidemiyolojik analizlerinin yapılması amaçlandı. Çalışmaya 2000-2013 yıllarında Diyarbakır Çocuk Hastalıkları Hastanesi'nde, brusella enfeksiyonu tanısı alan çocuklardan izole edilmiş toplam 77 Brucella suşu dahil edildi. Konvansiyel yöntemler ile suşların tür düzeyine tayini ve antibiyotik duyarlılık testleri gerçekleştirildi. Polimeraz zincir reaksiyonu yöntemiyle Brusella türleri tanımlandı ve ardından MLVA yöntemi ile suşların genotip tayini yapıldı. 77 hastanın 40'ı erkek, 37'si kız olup yaş aralığı 2-16 yaş (ortalama 9.14 ± 3.4 yaş) arasındaydı. Bütün hastalarda yakın zamanda pastörize edilmemiş süt veya süt ürünleriyle beslenme hikayesi mevcuttu. Karın ağrısı (58%), artralji (%56), miyalji (%40) en sık şikayetlerdi. En sık klinik bulgular arasında ateş, artrit, hepatomegali ve splenomegali yer alıyordu. Mevsimsel dağılım açısından sonbahar sonu ve yaz aylarında sıklık gösteriyordu. Suşların tamamının B.melitensis biovar 3 olduğu saptandı. İki izolat seftriaksona dirençli bulunurken, suşların tamamı doksisiklin, streptomisin ve trimetoprim-sülfametoksazole duyarlıydı. Tigesiklin ve Rifampisin için MİK aralıkları 0,016-0,23 ve 0,38-1,5 µg/ml olarak belirlendi. Moleküler epidemiyolojik analizler sonucunda 77 suşta 42 farklı MLVA-16 profili belirlendi. Bu 42 profilin 18 tanesi en az iki veya daha fazla suş içermekteydi. Geriye kalan 24 suş ise özgü profil gösterdi. Suşlar arasındaki kümeleşme oranı %66.7 olarak tespit edildi. Lokuslardan ayırım gücü en yüksek lokus Bruce 30 iken, bunu sırasıyla Bruce 16, Bruce 9, Bruce 7, Bruce 4 takip etti. Suşlarının tamamının MLVA-11'e göre genotip 122, MLVA-8'e göre ise genotip 43 olduğu ve Doğu Akdeniz genotipinde yer aldığı belirlendi. Sonuç olarak yörede çocuklarda bruselloz halen önemli bir halk sağlığı sorunudur. Suşlar arasında çapraz bulaş oranı yüksektir. Çalışmamız bölgede hayvan hareketliliğin kontrol altına alınmasının, et ve süt ürünlerinin denetim altına alınmasının, çocukların beslenmesinde kontamine ürünlerden kaçınılmasına yönelik eğitim faaliyetlerinin gerekliliğini ortaya koymuştur.

BrusellaBrusellozBulaşıcı hastalıklar+3
Tuba Dal
Dicle University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Ofis çalışanlarında fiziksel aktivite düzeyinin kas iskelet sistemi rahatsızlıklarına etkisi

Amaç:Çalışmanın amacı, ofis çalışanlarının kas iskelet sistemi rahatsızlıkları ve fiziksel aktivite düzeylerini değerlendirmek, kas iskelet sistemi rahatsızlıklarıyla fiziksel aktivite düzeyleri arasındaki ilişkiyi belirlemektir. Gereç ve Yöntem:Araştırmaya Diyarbakır ili SGK'da çalışan 255 birey dâhil edildi. Bireylerin yaş, cinsiyet, boy, kilo, eğitim durumu, medeni durumu, çalışma yılı, bilgisayar kullanım süresi, düzenli fiziksel aktivite alışkanlığı değerlendirildi. Kas İskelet Sistemi Hastalıklarını değerlendirmek için Cornell Musculoskeletal Discomfort Questionnaire anketi Türkçe versiyonu, fiziksel aktivite düzeyini belirlemek için Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi (IPAQ) Kısa Formu kullanıldı. Araştırmanın bağımlı değişkenleri; 11 vücut bölgesinde ağrı olup olmadığı ve geçtiğimiz hafta çalışma süresi boyunca kas iskelet sistemi rahatsızlıklarına ait toplam Cornell puanıdır. Bağımsız değişkenleri ise düzenli fiziksel aktivite alışkanlığı, fiziksel aktivite düzeyi, yaş, cinsiyet, çalışma süresi ve günlük bilgisayar kullanım süresidir. Bulgular:Ofis çalışanlarında KİSR sıklığı açısından en çok etkilenen bölgelerin boyun (% 59,6), bel (% 58,8), sırt (% 55,3) olduğu belirlendi. Sosyodemografik ve işle ilgili özelliklerinin Toplam Cornell Skoru ile ilişkisi incelendiğinde cinsiyetin, düzenli fiziksel aktivitenin ve fiziksel aktivite düzeyinin Toplam Cornell skoru ile anlamlı ilişkisi bulundu (p < 0,05). Fiziksel aktivite düzeyine göre görülen kas iskelet sistemi rahatsızlıkların varlığı değerlendirildiğinde isesadece omuz, sırt ve üst kol ağrısı fiziksel aktivite düzeyi ile ilişkiliydi. (sırasıyla p=0,04, p=0,03, p= 0,00 ) Sonuç:Ofis çalışanlarında kas iskelet sistemi hastalıkları en sık omurgada (boyun, bel, sırt) görülmüştür. Ofis çalışanlarının fiziksel aktivite düzeyleri kas iskelet sistemi hastalıkları (KİSH) ile ilişkilidir. Fiziksel aktivite düzeyi yeterli olan çalışanlarda omuz, sırt ve üst kol ağrısı daha azdır. Anahtar Sözcükler:Ofis çalışanları, Kas İskelet Sistemi Rahatsızlıkları Fiziksel Aktivite Düzeyi, Cornell Kas İskelet Rahatsızlık Anketi, Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi Kısa Formu

AnketlerFiziksel aktiviteKas-iskelet hastalıkları+2
Hacer Önen Tekin
Dicle University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Sağlıklı kadınlarda ev egzersiz eğitiminin fiziksel aktivite düzeyine etkisi: Yoga egzersizleri

Amaç: Egzersiz sağlıklı yaşamın vazgeçilmezidir. Ulaşılabilir, düşük maliyetli ve sürdürülebilir egzersizler için ev ortamı tercih edilebilir. Bu çalışmanın amacı ilk olarak ADEM-2 merkezinde kursiyer olan kadınların spor alışkanlıklarını, bunları etkileyen faktörleri öğrenmek ve verilen yoga egzersizlerini içerenev egzersiz eğitiminin fiziksel aktivite düzeyine etkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, Diyarbakır ili Aile Destek Merkezi-2'ye kayıtlı 126 kadın kursiyerin demografik bilgilerine ve spor algılarına dair anket uygulandı. Spor yapmayan 38 kadına yoga eğitimi verilerek; ulaşılabilir ve maliyetsiz bir spor alanı olan ev ortamında yoga egzersizlerini uygulamaları istendi. Çalışma grubu bir ay boyunca takip edildi. Her hafta başında ve uygulamanın sonunda kadınların fiziksel aktivite düzeyleri IPAQ ile ölçüldü. Bulgular: Çalışmanın ilk bölümünde spor yapan bireylerle spor kursuna katılan bireyler arasında, ayrıca spor alışkanlığı olan bireylerle kronik hastalığı olan bireyler arasında anlamlı bir ilişki vardır. Çocuk sayısı, öğrenim ve gelir durumu, medeni hal, sigara içme değişkenleri ile spor yapma alışkanlığı arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Çalışmanın ikinci bölümü olan yoga egzersiz grubunda ise, ev egzersiz eğitimine katılan kadınların fiziksel aktivite seviyesinin birinci ve ikinci hafta boyunca anlamlı miktarda arttığı gözlendi (p<0.05). Sonuç: Çalışmada; egzersiz eğitiminin fiziksel aktivite düzeyini arttırdığı, ancak egzersiz eğitiminin fiziksel aktivite düzeyine etkisinin iki hafta sürdüğü sonucuna ulaşıldı.

EgzersizEgzersiz hareket teknikleriFiziksel aktivite+3
Nilüfer Bozbıyık
Dicle University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Meslek yüksekokulu öğrencilerinde sağlıklı yaşam biçimi davranışları

Amaç: Bu çalışma Bingöl Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu öğrencilerinin SYBD'sinin belirlenmesine yönelik olarak yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma kesitsel ve tanımlayıcı bir çalışmadır. Araştırmanın örneklemini, Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulunda eğitim gören 629 gönüllü öğrenci oluşturmaktadır. Verilerin toplanmasında anket formu uygulanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS 22 paket programı kullanılarak aritmetik ortalama ve standart sapma; kategorik verilerin değerlendirilmesinde ise sayı ve yüzde kullanılmıştır. Hipotezlerin araştırılmasında iki grup için bağımsız gruplarda t testi ile, ikiden çok grup için tek yönlü varyans analizi(Anova) kullanılmıştır. P değeri, 0.05'ten küçük değerler istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Öğrencilerin sağlıklı yaşam biçimi davranışı ölçeği alt gruplarından sağlık sorumluluğu puanı 18,9±4,5, fiziksel aktivite puanı 15,7±4,5, beslenme puanı 18,8±3,9, kendini gerçekleştirme puanı 26,3±4,6, kişilerarası ilişkiler puanı 25,1±4,6, stres yönetimi puanı 18,9±3,9 ve SYBA toplam puanı 123,7±19,3 puan olarak bulunmuştur. Fiziksel aktivite puanı kadınlarda daha düşüktür. Beslenme, sağlık sorumluluğu, stres yönetimi ve SYBD toplam puanı öğrenci evinde kalanlarda düşüktür. Genel sağlık durumlarını iyi olarak ifade edenlerin sağlıklı yaşam davranışları puanları yüksektir. İkinci sınıfta okuyanların SYBD puanları birinci sınıfta okuyanlara göre yüksektir. Sonuç: Bireylerin fiziksel aktivite puanı en düşük olmakla beraber SYBD toplam puanı da orta düzeydedir. Ailesiyle kalmayanlarda SYBD daha kötüdür. Sağlık durumu iyi olanların SYDA puanlarının iyi olduğu bulunmuştur. Öğrencilerin aldıkları eğitimin sağlıklı yaşam biçimi davranışlarında bir takım değişiklikler yaptığı yorumunu yapabiliriz.

Meslek yüksek okullarıSağlıklı beslenmeSağlıklı insanlar+4
Süleyman Varsak
Dicle University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Kronik bel ağrılı kadın hastalarda ev egzersiz programı ile manuel terapinin etkinlik düzeylerinin karşılaştırılması

Amaç: Bel ağrısı, gelişmekte olan ülkelerde çok yaygın olan ve bireysel açıdan maddi manevi ve psikolojik birtakım sıkıntılara yol açan sağlık sorunlarından biridir. Bu çalışmanın amacı kronik bel ağrısı tanısı konan kadın hastalarda manuel terapive ev egzersiz programının hastalar üzerindeki etkinlik düzeylerinin karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Ünitesine düzenli tedaviye gelen hastalarla yapılan çalışmaya 18-65 yaş arası klinik ve radyolojik incelemeler sonucunda kronik bel ağrısı tanısı almış 60 kadın hasta alınmıştır. Çalışmaya dahil edilen 60 hasta randomize kontrollü şekilde iki gruba ayrılmıştır. Birinci gruba manuelterapi yöntemleri ve elektroterapi modaliteleri uygulanırken; ikinci gruba fizyoterapist tarafından hazırlanmış ev egzersiz programı ve elektroterapi modaliteleri fizyoterapist tarafından 10 seans boyunca uygulanmıştır. Her iki gruba tedaviye başlamadan önce ve tedavi bitiminde, çalışmaya katılan hastaların ağrı değerlendirmesi için Vizüel Analog Skalası, hastaların depresyon durumunun belirlenmesi için Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği kullanılmıştır. Bel ağrısının fonksiyonel duruma etkisini değerlendirmek için Oswestry Bel Ağrısı Engellilik Anketi ve uyku kalitesinin değerlendirilmesi için ise Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi uygulanmıştır. Bulgular: Her iki gruptada ağrı düzeyinde ve uyku kalitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0.05). Ağrı, uyku kalitesi, hastane anksiyete ve depresyon durumları ve oswesty skalasında gruplar arası farkta anlamlı bir düzelme bulunmuştur. Sonuç: On seans boyunca takip edilen hastalarda değerlendirme sonucunda her iki grupta daağrı, uyku kalitesi, hastahane depresyon ve anksiyete durumları açısından anlamlı düzeyde iyileşme görülmüştür. Manuel terapi ev egzersiz programına göre iyileşme sürecinde daha üstün bulunmuştur. Anahtar Sözcükler: manuel terapi, myofasyal germe, ev egzersizi, bel ağrısı, elektroterapi

AğrıAğrı ölçümüBel ağrısı+5
Alev Başaran
Dicle University · Institute of Health Sciences
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyarbakır ili Kayapınar ilçesi 9 no'lu aile sağlığı merkezi bölgesinde 30-69 yaş arası kadınların meme ve serviks kanseri konusunda bilgi tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi

Erken tanı meme ve serviks kanseri prognozunda çok önemlidir. Bu çalışmanın amacı meme ve serviks kanseri bulguları risk faktörleri ve erken tanı yöntemleri konusunda kadınların bilgi, tutum ve davranışlarını değerlendirmektir. Kesitsel tipteki bu araştırmanın örneklemini Diyarbakır ili Kayapınar ilçesi 9 no' lu Aile Sağlığı Merkezi bölgesinde oturan 30-69 yaş grubundaki 350 kadın oluşturmaktadır. Literatür doğrultusunda geliştirilen bir anket formu ile veriler toplanmıştır. Araştırmada kadınların %87,7' si erken teşhisle kanserden kurtulma şansının artacağını düşünmektedir. Kanserde erken teşhisin önemli olduğunu düşünen kadınlar daha yüksek oranda kendi kendine meme muayenesi (KKMM) yapmakta ve mamografi ile pap-smear testi yaptırmaktadır. Araştırmada kadınların %17,4' ünün her ay KKMM yaptığı ve %19,4' ünün en az bir kere mamografi çektirdiği saptanmıştır. Araştırmada KKMM'nin erken tanıda önemli olduğunu düşünen ve KKMM eğitimi alan kadınların daha yüksek oranda düzenli KKMM yaptığı saptanmıştır (p<0.05). Kadınların yaşı, eğitim durumu, çalışma durumu ve sosyal güvence varlığı ile düzenli KKMM yapma arasındaki ilişki anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Kadınların yaşı ile mamografi yaptırmaları arasında ilişki anlamlı iken medeni hal, eğitim durumu, çalışma durumu ve sosyal güvence varlığı ile mamografi yaptırma arasındaki ilişki anlamlı değildir (p˃0.05). Çalışmada kadınların %38,3' ü en az bir kere smear yaptırdığını belirtmiştir. Daha önceden serviks kanseri konusunda bilgi alan ve erken tespit için düzenli pap-smear testi yaptırması gerektiğini bilen kadınların daha yüksek oranda pap-smear testi yaptırdıkları saptanmıştır (p<0.05). Eğitim durumu yüksekokul ve üzeri olan kadınlar, evli olan kadınlar ve sosyal güvencesi olan kadınlar anlamlı olarak daha çok smear testi yaptırmıştır. Ayrıca kadınlar KETEM, ulusal meme ve serviks kanseri tarama standardı hakkında yeterli bilgiye sahip değildir. Meme ve serviks kanseri erken tanı yöntemlerini daha önceden duyma ve bu konuda eğitim alma, kadınların erken tanı davranışlarını daha çok yapmalarını sağladığı için, kadınlar meme ve serviks kanseri erken tanı ve tarama yöntemleri hakkında eğitilmeli ve tarama hizmetleri yaygınlaştırılmalıdır. Anahtar sözcükler: Meme kanseri, Serviks kanseri, Kendi kendine meme muayenesi, Mamografi, Pap smear testi

Aile sağlığı merkeziBilgiDavranış+5
Esra İnan Nazlıoğlu
Dicle University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyarbakır il merkezinde bulunan Aile sağlığı merkezlerinde çalışan aile hekimi ve aile sağlığı elemanlarının anksiyete/depresyon düzeyleri ve bu durumu etkileyen faktörler

Depresyon, sağlık hizmetine başvuran hastalarda tüm bozukluklar içinde en sık rastlanan tanıların başında yer almaktadır. Türkiye' deki yaygınlığı %10-20 arasında olduğu bildirilen depresyon, bilişsel, duygusal alanlarla ilgili pek çok belirtiyi içermekte olup, yaygınlığı, kronikleşmesi ve tekrarlayabilmesi bakımından kişiyi ve toplumu ilgilendiren bir sağlık sorunudur. Diğer mesleklerde olduğu gibi, hekimlik ve yardımcı sağlık personelliğinde de psikolojik durum özellikle de depresyon, yapılan işe olumsuz etkilerde bulunur ve iş yaşamını etkiler. Araştırmanın amacı, Diyarbakır il merkezinde çalışan aile hekimleri ve aile sağlığı elemanlarındaki depresyon sıklığını tespit etmek, bu duruma yol açan faktörleri belirlemektir. Kesitsel nitelikte olan bu çalışmada, Diyarbakır il merkezinde çalışan 284 aile hekimi ve 250 aile sağlığı elemanının tamamına ulaşılması hedeflendi ve aile hekimlerinin 161'i (%56,7), aile sağlığı elemanlarının 158'i (%63,2) çalışmaya katılmayı kabul etti. Katılımcılara gerekli bilgiler verildi ve dört bölümden oluşan anket uygulandı. Araştırmaya katılanların yaş ortalaması 37 ± 9,3 idi (min: 19, max: 65). 138 kişi erkek (%43,3), 181 kişi kadındı (%56,7). Beck Depresyon Ölçeği kestirim değeri ≥17 temel alınarak yapılan değerlendirmede, 84 kişide (%26,3) depresyon tespit edildi. Beck Depresyon Ölçeği puan ortalaması erkeklerde 11,28 ± 8,14, kadınlarda 12,56 ± 8,20, aile hekimlerinde 11,68 ± 8,05, aile sağlığı elemanlarında 12,33 ± 8,33 idi. Depresyon sıklığı erkeklerde %25,4, kadınlarda %27,1, aile hekimlerinde %27,3, aile sağlığı elemanlarında %25,3 idi. Depresyon sıklığı, Dünya Sağlık Örgütü 2017 verilerine göre Dünya ve Türkiye ortalamasının üzerinde bulunmuştur. Yapılacak nitelikli çalışmalarla, aile hekimlerinin ve aile sağlığı elemanlarının depresyon açısından değerlendirilmesi amaçlanmalı ve bu konuda ortaya çıkan risk faktörleri minimize edilmelidir. Anahtar Kelimeler: Aile Hekimliği, Depresyon, Meslekte Memnuniyet

Aile hekimliğiAile sağlığı merkeziAnksiyete+6
Murat Can
Dicle University
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

20-65 yaş arası kişilerin toplumsal cinsiyet algısı ve etkileyen faktörler Mardin örneği

Amaç: Toplumsal cinsiyet, bireyler ve özellikle kadınlar açısından bir sağlık belirleyicisidir. Çalışma, Mardin ilinde yaşayan bireylerin toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin algı düzeylerinin saptanması ve etkileyen faktörlerin belirlenmesi amacı ile yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma kesitseldir. Evreni Artuklu ilçesinde yaşayan 20-65 yaş aralığındaki 86245 bireydir. Örneklem büyüklüğü OpenEpi.com programında beklenen prevalans %50±%3 alınarak %95 güven aralığında 1055 kişi hesaplanmıştır. Aile Sağlığı Birimi nüfusuna göre ağırlıklandırma yapıldıktan sonra sistematik örneklemle anket uygulanacak bireyler seçilmiştir. Ulaşılabilen birey sayısı 990 (katılım oranı %93,8) olmuştur. İlk bölümde "Toplumsal Cinsiyet Algısı Ölçeği (TCAÖ)" ve demografik bilgileri içeren anket yüz yüze görüşme yoluyla uygulanmıştır. İkinci bölümde Süryanilerle derinlemesine görüşme yapılmıştır. Veriler istatistik paket programıyla değerlendirilmiş olup istatistiksel olarak frekans dağılımı, aritmetik ortalama, standart sapma, yüzdeler hesaplanmış, t-testi, varyans analizi ki kare testleri yapılmıştır. Bulgular: Bireylerin yaş ortalaması 33,27 olup %67,2'si kadındır. Bireylerin %15,4'ü okuryazar olmayıp %30,0'ı ilköğretim mezunudur. %35,4'ü gelir getiren bir işte çalışmakta olup %69,7'si evli ve ilk evlenme yaşı ortalaması 21,18'dir. Görücü usulü ile evlenen bireylerin oranı %41,4'tür. TCAÖ puanı ortalama 79.34'tür. Yaş, cinsiyet, medeni durum, eş çalışma durumu, çocuk sahibi olma, çalışma durumu, eşi ile akrabalık durumuna, doğum yeri, ekonomik durum, evde konuşulan dil, eğitim durumu, anne ve baba eğitim durumu, yaşanılan yer gibi faktörler toplumsal cinsiyet algısının oluşmasında etkilidir (P<0,05). Süryanilerle Arap, Kürt ve Türklerle toplumsal cinsiyet algısı ve etkileyen faktörler bakımdan benzerlikler saptanmıştır. Sonuç: Mardin Artuklu'da TCAÖ puan ortalamaları düşük düzeydedir. Sosyoekonomik ve kültürel şartları da göz önüne alınarak; sivil toplum, kamu ve basın yayın kuruluşları ile iş birliği içerisinde çalışmalar yürütülmelidir. Anahtar Sözcükler: Mardin, Kadın, Erkek, Toplumsal Cinsiyet, Algı

AlgıCinsel kimlikCinsiyet+3
Sema Çifçi
Dicle University · Institute of Health Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Kapalı otoparklarda çalışanlarda egzoz gazı maruziyetine bağlı ağır metal ve total antioksidan kapasitesi seviyelerinin ölçülmesi

Amaç: Araştırmamızda kapalı otopark çalışanlarının kan kurşun, kadmiyum, cıva, krom ve nikel düzeylerinin ve serum TAK seviyelerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma tanımlayıcı-kesitsel tiptedir ve Diyarbakırda'ki kapalı otoparkta çalışan 76 gönüllüyü kapsamaktadır. Bulgular: Ağır metal sonuçları ABD Zehirli Maddeler ve Hastalık Kayıtları Ajansı (ATSDR) üst sınırlarına, TAK sonuçlarıysa Rel Assay Diagnostics Kit referans sınırlarına göre değerlendirildi. İstatiksel analizlerde düşüncemizi destekleyecek şekilde TAK seviyeleri ile kurşun, krom, nikel düzeyleri arasında negatif yönde tam bir ilişki görüldü. Sigara kullananlar ile kadmiyum düzeyleri arasındaki ilişki anlamlı bulundu. Aylık gelir düzeyi düşük olan çalışanlar ile kurşun, krom, nikel düzeyleri ve TAK seviyeleri arasındaki ilişki anlamlıydı. Katılımcıların çalışma yılı ile kan nikel, krom ve cıva düzeyleri arasındaki ilişki de anlamlı bulundu. Bu çalışmada kapalı otopark çalışanlarının sosyoekonomik, çalışma ortamı ve koşulları gibi açılardan dezavantajlı olduğunu, ölçümü yapılan ağır metallerin ortalama değerlerinin referans değerlere göre yüksek çıktığını ve TAK seviyelerinin de referans değerlere göre alt değerlerde çıktığını gördük. Literatür taramalarında çalışmamızla birebir örtüşen hiçbir araştırmaya rastlamadığımızdan araştırmamızı, kısmen örtüşen Türkiye'de yapılmış iki çalışmayla, mesleksel olarak ağır metallere maruz kalan gruplar üzerindeki çalışmalarla ve sağlıklı populasyonlarda yapılan çalışmalarla karşılaştırdık. Ölçtüğümüz ağır metal düzeylerinin karşılaştırdığımız araştırmaların birçoğundan yüksek çıktığını, ölçtüğümüz TAK seviyelerinin de karşılaştırdığımız araştırmaların çoğundan düşük çıktığını gördük. Sonuç: Kapalı otopark çalışanlarında ağır metal maruziyeti önemli bir sağlık sorunudur. Bu soruna yönelik çok merkezli, beslenme ve alışkanlıkların detaylı sorgulandığı, diğer sağlık göstergelerinin araştırıldığı, kapsamlı, peryodik biyomonitorizasyon çalışmalarına gerek vardır. Böyle çalışmalar ağır metallere maruz kalan kişilerin sağlık sorunlarının çözümünde faydalı olacaktır.

AntioksidanlarAğır minerallerEgzoz gazları+6
Feyzullah Sacid Öztoprak
Dicle University · Institute of Health Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Diyarbakır çadırkentte kalan erişkinlerde tüberküloz tarama testi olarak PPD ve quantiferonun karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmadaki amacımız çadırkentte yaşayan erişkinlerde tüberküloz tarama testi olarak QuantiFERON®-TB Gold (QFT-Plus) testini Tüberküloz Deri Testi (TDT) ile karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Diyarbakır'a Kuzey Irak'tan göçle gelen, daha sonra Midyat'a gönderilen Valiliğin denetimindeki çadır kentte konaklamakta olan 100 erişkin dâhil edildi. PPD tarama testi Monteoux yöntemi ile yapıldı. QFT-Plus testi IFN-gama salınımının tespit edilmesi esasına dayanan yöntem ile yapıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan bireylerin 49'da (%52,1) QuantiFERON®-TB Gold Testi pozitif saptandı. TDT yapılan bireylerin 59'da (%62,8) PPD pozitifliği saptandı. QFT-Plus testi ile TDT arasında pozitif korelasyon saptandı. Sonuç: LTBE için tarananlar bireyler içinde, QFT-Plus testi, LTBE'yi saptamadaki gücü TDT ile karşılaştırılabilir. QFT-Plus testinin BCG aşılamasından etkilenmemesi, tüberküloz olmayan mikobakteriler ile çarpraz reaksiyon vermemesi, TDT'nin uygulama zorlukları ve endürasyon çapının ölçümündeki okumaya bağlı farklılıklar gibi faktörlerden etkilenmemesi avantajlı gibi görünmektedir.

DiyarbakırQuantiferonTeşhis testleri+3
Recep Tekin
Dicle University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Şanlıurfa ili Akçakale ilçesi 1 nolu aile hekimliğine kayıtlı 19 yaş ve üzeri kişilerde obezite sıklığı ve risk faktörler

Amaç: Obezite önemli psikososyal boyutlara sahip, her yaşta ve her cinste ki bireylerde görülebilen, tüm ülke vatandaşlarını etkileyen multifaktöriyel bir halk sağlığı problemidir. Şanlıurfa/ Akçakale bölgesinde obezite sıklığının ve risk faktörlerinin belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: Kesitsel tipte planlanan çalışma Şanlıurfa/Akçakale ilçesi 1 Nolu Aile Hekimliğine kayıtlı 19 yaş ve üzeri bireylerde uygulanmıştır. 1796 bireyin bulunduğu evrende örneklem % 95 güven aralığı ile 209 olarak bulunmuştur. Bireyler sistematik örnekleme yöntemiyle belirlenmiştir. Veriler araştırmacı tarafından anket eşliğinde yüz yüze görüşülerek toplanmıştır. Boy ve vücut ağırlığı ölçümleri yapıldı. Veriler spss programıyla değerlendirilmiştir. Sayı, ortalama Varyans Analizi, t testi ve Korelasyon Analizi kullanılmıştır. p<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Katılımcıllarda erkek oranı % 57,6 kadın oranı % 42,4 idi. Araştırmaya dahil edilen bireylerin aritmetik yaş ortalaması 36,7 ± 13,5 olarak hesaplanmıştır. Çalışmaya katılan bireylerin %17'si zayıf, %34'ü normal, %38'i fazla kilolu %20'si obezi %6,3'nün morbid obez olduğu tespit edilmiştir. Erkeklerin %21,3'ü obez, %42,8'i ise fazla kilolu kadınların ise %33,1'i obez, %31,5'i fazla kiloludur. 19-29 yaş arası bireylerde obezite oranı %18,7, fazla kiloluluk oranı ise %23,5 idi. 60 ve üzeri bireylerde obezite oranı %46,2, fazla kiloluluk oranı ise %38,4 idi. Araştırmada obezite görülme oranıyla; cinsiyet, yaş, öğrenim durumu, ekonomik durum, birinci derece akrabalarda obezite varlığıyla istatiksel olarak önemli bir ilişki bulunmuştur. Sonuç: Akçakale'de obezitenin halk sağlığı sorunu olduğu açığa çıkmıştır. Bireylerde obeziteye neden olabilecek değiştirilebilir risk faktörleri (fiziksel aktivite durumu, yemeklerde kullanılan yağ türü, tv izleme sıklığı, sağlıksız beslenme vb.) saptanmıştır. Toplum için yeterli fiziksel aktivite alanları oluşturulmalı ve bireyler bu alanlara yönlendirilmeli. Toplumda obezite, fiziksel aktivite ve sağlıklı beslenme farkındalık eğitimleri uygulamalı şekilde verilmeli farkındalık arttırılmalıdır. Kadınlara yönelik obezite ile mücadele programları geliştirilmeli ve pozitif ayrımcılık uygulanmalı. Bireyler doğru bilgi kaynaklarına (diyetisyen, hekim vb.) yönlendirilmeli. Beslenme alanında uzman sağlık çalışanlarına (diyetisyen vb.) daha aktif çalışma imkanları sağlanmalı. . Anahtar sözcükler: Obezite, Prevalans, Yetişkinler, Risk Faktörleri, Beslenme

Aile hekimliğiBeslenmeObezite+4
Hekim Balgasun
Dicle University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessEN

Evaluation of work accidents in nurses who work in state hospital

Aim : As a result of occupational accidents at the hospital, many people get sick, get injured, lose their lives and result in huge financial losses. Nurses, who make up a large part of the health manpower, face various health risks in their working life. This study was conducted to evaluate occupational accidents that nurses have been exposed to for the last year. Material and Methods: The study is a cross-sectional type descriptive study. The research was carried out in the Mardin State Hospital between 01.04.2018-30.04.2018. The number of nurses working between these dates constitutes the universe (n=315). It is aimed to reach the whole universe by not selecting the sample. A questionnaire including socio-demographic characteristics, working life and occupational accidents was used and questionnaires were applied by face to face interview technique. The consent form of the nurses who accepted to participate in the study and the permission of the ethics committee of the institution were obtained. The data collected within the scope of the study were evaluated by means of the spss program. Results : In the study,it was found that 36,5% of the nurses had work accidents during their working life and 25,6% of them had a work accident in the last year; 41,3% contaminated blood and body fluids, 30,8% needlestick injuries, ampoule cut, lancet and scissor cut. It was found that the services, where the accident occured, were 24%, surgical service and 24% internal service. Rate of using the personal protective equipment in the accidents was 55,8%. The most frequent injury zones were the hand and fingers and the accidents occured most frequently on tuesday and monday, the accident most frequently during at 12.00-15.59, 08.00-11.59. Conclusion: It has been determined that occupational accidents are an important problem in nurses and they are also exposed to many risk factors that threaten the health and safety of nurses in the work environment. Nurses are a risky group in terms of occupational accidents and are frequently involved in work accidents and do not report occupational accidents. It is important to make the necessary arrangements to minimize the occupational risks in the hospital working environment.

Nursing staff-hospitalHospitalsHospitals-private+6
Musa Şenyüz
Dicle University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Bir tekstil fabrikasında çalışan işçilerin iş sağlığı ve güvenliği konusundaki bilgi düzeyleri ve sağlık risklerinin değerlendirilmesi

Amaç: Bir tekstil fabrikasında çalışanların İSG bilgi düzeylerini ve işyerlerindeki bazı tehlike ve risklerin farkındalıklarını belirlemek, maruz kaldıkları tehlike ve riskleri saptamak, bunların sağlık düzeylerine etkisini belirlemek, işe giriş ve çalışanların periyodik muayene sonuçlarını değerlendirmek ve öneriler geliştirmektir. Gereç ve Yöntem: Fabrikada görev yapan 79'u kadın ve 71'i erkek olmak üzere toplam 150 çalışan araştırma kapsamına alınmış, yüz yüze görüşülerek bir anket uygulanmıştır. İşyerinin risk değerlendirme raporu incelenip saptanan riskler ve buna göre yapılan ortam ölçümleri değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılanların %24'ü 20 yaşından küçük, %16,7'si bir yıl içinde işe başlamış, %39,3'ü dört yıl ve daha az deneyimlidir. Çalışmaya katılanların çoğunluğu dikimhanede çalışmakta ve çalışanların büyük çoğunluğu (%67,1'i) kadındır. Çalışmaya katılanların; %44,7'si oturarak, %54,7'si ise ayakta çalışmaktadır. Çalışanların %78,7'sinin çalışma ortamındaki tozun, % 43,4'ü gürültünün, % 42'si sürekli tekrarlayan hareketin, % 36,7'sinin sürekli oturmanın % 55,3'ü ağır yük kaldırmanın çalışanın sağlığını bozacağını ifade etmiştir. "İSG için kullanılan koruyucu malzemelerin iş hayatını etkilediğini' söyleyenlerin yüzdesi %52'dir. Çalışanların, %84,7'si iş kazası vb. gibi acil durumlarda ne yapacaklarını bildiklerini ifade etmişlerdir. Çalışanların %95,3 işyerindeki iş güvenliği levhalarının, %90,7'si güvenlik önlemlerinin yeterli olduğunu; %92,7'si amirleri tarafından izlendiklerini söylemiştir. Çalışanların tamamı gerekli durumlarda kişisel koruyucu malzeme kullandıklarını ifade etmişlerdir. Çalışanların en fazla maruz kaldığı riskler; %43,3 sürekli tekrarlayan hareketler,%55'i uzun süreli oturma, %17'si ağır yük kaldırma, %16'sı sürekli ayakta kalma riski ile karşı karşıyadırlar. Çalışanların %21,3'ünün en az bir kazaya maruz kaldığını belirttikleri görülmektedir. Maruz kalınan kazalar incelendiğinde sırasıyla; en fazla "el-parmak sıkışması, ezilme", "el-ayak kesici-delici yaralanma" ve "ağır yük kaldırma nedeniyle bel ağrısı" na maruz kalındığı görülmektedir. Risk değerlendirmesi yapılan işyerinde 77 adet risk tespit edilmiştir. Toplam risk sayısının 15'i yüksek risk, 58'i orta risk, 4'ü düşük risk olarak tespit edilmiştir. Sonuç: Tekstil ve hazır giyim sektöründe çalışanların çoğunlukla kadınlardan, gençlerden ve sosyo-ekonomik düzeyi düşük kişilerden oluşmaktadır. İSG konusunda deneyimleri ve bilgileri nispeten yetersiz olup yasal mevzuat gereği düzenli eğitimlerin ve denetimlerin yapılması iş kazası meslek hastalıklarını azaltmada etkili olacaktır.

Bilgi düzeyiMeslek hastalıklarıRisk faktörleri+6
Süreyya Yiğitalp Rençber
Dicle University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Üniversite yerleşkesinde bulunan binalara ait su depolarının uygunluğu ve içme suyunun mıkrobiyolojik kalitesinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada Dicle Üniversitesi yerleşkesindeki su depolarının giriş ve çıkışlarından bakiye klor ölçümü yapmak, bakteriyolojik su örneği alıp mikrobiyolojik kirlilik düzeyini saptamak, aynı zamanda depoların fiziki durumlarının, periyodik bakımlarını değerlendirmek ve bunu mikrobiyolojik kirliliğe etkisinin saptayarak iyileştirme çalışmalarına katkıda bulunmak amaçlanmıştır. Yöntem: Bu çalışma tanımlayıcı bir çalışmadır. Üniversite yerleşkesindeki 30 binada bulunan 23 depo araştırma kapsamına alınmıştır. Depoların fiziksel özelliklerini değerlendirmek amacı ile Depo Değerlendirme Formu hazırlanarak uygulanmıştır. Depo girişi, depo ile uç noktadaki çıkışlardan (musluk) ve 8 kuyudan bakiye klor ve PH ölçümü yapılmıştır. Devamında ise usulüne uygun bakteriyolojik analiz için steril su numune şişelerine örnek alınmış ve 4,5 mikronluk filtrelerden süzülerek uygun besiyerlerine ekimleri yapılmıştır. Bulgular: Depoların % 36,0'ısı betonarme, % 6,0'sı galvaniz ve % 8,0'i sac/metal yapıdadır. Betonarme depoların % 37,5 inde, Galvaniz depoların % 62,0'sinde, Sac/ metal depoların %50,0'sinde mikroorganizma üremiştir. Depo girişinden alınan 5 numuneden %60'ında Depolardan alınan 23 numuneden %52'sinde depo çıkışından alınan 33 numunenin %57'sinde mikroorganizma üremiştir. 54 numunede tespit edilen 26 farklı mikro organizmalar; Cupriavidus gilardii %82,0, Bacillus cereus, %4,0, Delfita acidovorans %2,0, Stapphylococcus spp. %48,0, Enterobakter spp %8,0, Aeromanas spp %13,0, Acinetobacter baumanni %2,0, Klebsiella pneumoniae %2,0, Enterococcus spp %4,0, Pseudomonas stutzeri %4,0, Rhizobium Radiobacter %2,0, E. Coli %12,0 dir. Sonuç ve öneriler: Üniversite yerleşkesinde bulunan su depoları 'İnsani Tüketim Amaçlı Sular Hakkındaki yönetmelik'' ve diğer ilgi mevzuat hükümlerine uygun olmadığı, periyodik olarak temizlenmediği ve su analizlerinin yapılmadığı görülmüştür. Suyun temin edildiği kuyularda mikro organizma ürediğinden su koruma önlemlerinin ivedilikle alınması, su analizlerinin mevzuata uygun şekilde yapılması gerekmektedir. Su depolarının düzenli olarak temizlenmesi, dezenfekte edilmesi, güvenli içme ve kullanma suyu temininde en önemli basamaklardan birisidir. Anahtar Kelimeler; İçme Suyu Şebekesi, Bakteriyolojik Kirlilik, Su Depoları, Su Dezenfeksiyonu.

DezenfeksiyonDezenfektanlarSu depolama+7
Medine Çiçek Girgin
Dicle University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Diyarbakır karayolları asfalt çalışanlarına yönelik iş sağlığı güvenliği bilgi düzeyi ve iş sağlığı ile ilgili maruziyetlerinin saptanması

Amaç: Bu çalışmanın amacı; karayolları asfalt yol yapım işinde çalışanların, iş sağlığı ve güvenliği konusunda bilgi düzeylerinin ve farkındalıklarının değerlendirilmesi, yapılan periyodik muayeneler ve tetkiklerin değerlendirilerek asfalt yol yapımı sırasında kullanılan kimyasalların maruziyet düzeylerinin saptanmasıdır. Gereç ve yöntem: Araştırma, tanımlayıcı kesitsel tipte bir çalışmadır. 158 işçi ile yüzyüze görüşülerek bir anket uygulanmış ve çalışanların demografik özellikleri, İSG hakkında bilgi ve tutumları sorgulanmış, ayrıca periyodik muayene sırasında yapılan kan kurşun düzeyi, spot idrarda hippürik asit, kreatinin ve fenol düzeyleri değerlendirilmiştir. Bulgular: Araştırmaya katılan tamamı erkek olup %50'si 11 yıl ve üzeri bu işte çalışmaktadır. Katılımcıların %21,5'i İSG hakkında genel olarak bilgi düzeyinin yetersiz olduğunu, %50,7'si ise 6331 sayılı kanunuda ki haklar konusunda bilgisi olmadığını belirtmiştir. %27,8'i İş kazalarının nedenleri, %33,6'sı meslek hastalıklarının nedenleri, %22,8'i iş güvenliği uyarı levhaları, %22,8'i KKD kullanımı, %26,6'sı ise ilkyardım uygulamaları hakkında bilgisi olmadığını söylemiştir. Çalışanların %6,3'ü iş kazası geçirdiğini, %8,2'si işyeri hekimi tarafından meslek hastalığı tanısı konduğunu ifade etmiştir. Ankete katılanların %16,4'ü ağır iş makinaları-araçların tamiri bakımı, % 13,4'ü asfalt üretim sırasında tehlikeleri-kimyasallar, %8,3'ü boya kullanımı, % 6,3'ü tozlu ortam, %4,4'ü asfalt sıcaklığı ve yanma, %4,4'ü yol çalışması sırasında trafik kazası risklerinin olduğunu belirtmiştir. Çalışanların %52,4'ünün kan kurşun düzeyi, referans değerinin üstünde (20-70 µg/dL), %55,3'ünün spot idrardaki hipürik asit değerleri, %55,3'ünün fenol değeri, %22,4'ünün kreatinin değeri referans değerinin üstünde bulunmuştur. Sonuç: Bu çalışmada risk grubunun en fazla olduğu asfalt üretim bölümünde var olan tehlikeler, kazaya ve meslek hastalığına sebep olabilecek iş sağlığı ve güvenliği konusunda eğitimin önemli olduğu belirlenmiştir. Çalışanların laboratuvar değerlendirmelerinde maruz kalınan faktörler belirlenmeli, maruziyetin yüksek olduğu belirlenen çalışma ortamlarında çalışanlar karşı karşıya oldukları tehlikelerle ilgili bilgilendirilmeli ve farkındalığın artırılması sağlanmalıdır.

AsfaltBilgi düzeyiDiyarbakır+4
Gülhan Erdoğan
Dicle University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Diyarbakır ili Kayapınar ilçesi özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerinde çalışanların özellikleri ve tükenmişlik düzeyleri

Amaç: Özel eğitim ve rehabilitasyon merkezinde (ÖERM) çalışanların (öğretmen, fizyoterapist, psikolojik danışmanlık ve rehberlik uzmanı, psikolog, uzman öğretici) demografik ve mesleki özelliklerine göre tükenmişlik düzeylerini incelemekti. Gereç ve yöntem: Araştırma, kesitsel tipte tanımlayıcıdır. Haziran – Eylül 2018 tarihlerinde yürütüldü. Kayapınar İlçesi'ndeki, 42 ÖERM'de görev yapmakta olan tüm bireyler (n=410) araştırmanın evrenini oluşturdu. Tüm bireylere ulaşmak hedeflenmiş ancak çalışma 351 kişiyle (%85.6) tamamlandı. Sosyo-demografik, mesleki bilgi ve çalışma ortamına ilişkin bilgi içeren ve araştırmacı tarafından hazırlanmış kişisel bilgi formu ile Maslach Tükenmişlik Ölçeği (MTÖ) formu yüz yüze anket yoluyla uygulandı. Çalışmaya katılmayı kabul edenlerden gönüllü onam formu ve Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan onay, İl Milli Eğitim Müdürlüğünden gerekli izin alındı. Araştırma kapsamında toplanan veriler spss programıyla değerlendirildi. İstatistiksel olarak T testi, ANOVA post-hoc Tukey kullanıldı. Bulgular: Katılımcıların %52.4'ü kadın, %67.2'i bekâr, %64.4'ü 30 yaşın altında ve yaş ortalaması 29.9±7.9 idi. %95.2'si lisans mezunu, %52.4'ü Öğretmen, %24.2'si Fizyoterapist ve %23.4'ünü diğer çalışanlardı. Duygusal tükenme puan ortalaması 13.8±7.0, duyarsızlaşma puan ortalaması 3.8±3.1 ve kişisel başarı puan ortalaması 8.9±4.1'dur. Özel eğitimde çalışmayı kendi isteğiyle seçme, iş arkadaşlarından destek görmek, üstlerinden takdir görmek, mesleğindeki verim düzeyi, engelli bireylerin ailelerinin aşırı beklentileri gibi faktörlerin tükenmişlik düzeyini etkilediği bulundu (p < .05). Sonuç: (ÖERM) çalışanlarında orta düzeyde duygusal tükenme, düşük düzeyde duyarsızlaşma ve düşük düzeyde kişisel başarısızlık olduğu saptanmıştır. Özel eğitimde kendi isteğiyle çalışmayanlar, ailelerin aşırı beklenti içinde olduğunu ve mesleğinde verimsiz olduğunu düşünenler daha çok tükenmişlik yaşarken; iş arkadaşlarından destek görenlerle, üstlerinden takdir görenler daha az tükenmişlik yaşamıştır. Engelli bireylerin aileleri hem eğitsel hem de psikolojik açıdan desteklenmelidir.

DiyarbakırDiyarbakır-KayapınarEngellilik+6
Musa Erdoğan
Dicle University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Mardin ili Kızıltepe ilçesinde gebelere verilen doğum öncesi bakım hizmetlerinin içeriğinin incelenmesi

Amaç: Çalışmanın amacı Mardin ili Kızıltepe ilçesinde aile hekimleri ile kadın hastalıkları ve doğum uzmanlarının (KDH) verdiği doğum öncesi bakım (DÖB) hizmetlerinin içeriğini değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel tipte yapılan araştırmanın evrenini, 2017 Nisan'da Mardin ili Kızıltepe ilçesinde aile hekimliği birimlerine kayıtlı 2564 gebe oluşturmaktadır. Örneklem hesaplarken Türkiye'de yeterli doğum öncesi bakım prevalansı (%89) kullanılmıştır. Örneklem büyüklüğü tabakalı örnekleme ile belirlenerek 142 olarak hesaplanmıştır. Anket gebenin sosyodemografik, obstetrik özellikleri ile DÖB'da yapılan hizmetleri içeren sorulardan oluşturulmuştur. Veriler, yüz yüze görüşülerek ve gebeden sözlü onam alınarak toplanmıştır. Veriler SPSS paket programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Yüzde dağılımları, ortalama değerler hesaplanmış, verilerin değerlendirilmesinde Ki-kare ve Ficher-Exact test kullanılmıştır. Bulgular: Gebelerin yaş ortalaması 29,28 (±6.944) olup bunların %37,3'ü (n=53) okuryazar değildir. Aile hekimleri gebelerin %97,2'sinin kilosunu ve kan basıncını ölçülmüşken %98.6'sının kan tetkikini yapmıştır. KDH uzmanları gebelerin %98,3'ünün çocuk kalp sesini dinlemışken %92.6'sının da ultrason muayenesini yapmıştır. Gebelere ASM, devlet hastanesi ve özel sağlık kuruluşunda D vitamini takviyesi verilme oranları sırasıyla %91,4; %53,3; %52,2 iken toplamda %73'tür. Sonuç: DÖB veren kurumlar fizik muayene, ilaç desteği, bağışıklama, test ve laboratuvar hizmetlerini öncelerken danışmanlık konularını geri planda tutmuştur. Aile hekimleri iletişim konusunda KDH uzmanlarından daha başarılıdır. (p<0,001). Aile hekimleri daha çok fizik muayene, bağışıklama, demir takviyesi konusunda hizmeti öncelemiş iken, KHD uzmanları ÇKS muayenesi, en uygun doğum şekli bilgisi, doğumun nerede yapılacağının planlanmasını öncelemiştir. DÖB izlemlerinin daha homojen sunulması ve niteliğinin artması için DÖB sunucularının düzenli olarak hizmet içi eğitimler alması ve ilgili birimlerce belirli aralıklarla izlenerek değerlendirilmesi yararlı olabilir.

Aile hekimliğiGebelikGenital hastalıklar-kadın+2
Cihan Adın
Dicle University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

URLA ilçesinde gestasyonel diabetes mellitus prevalansı ve risk etmenleriyle ilişkisi

Amaç: Bu çalışmanın amacı Urla İlçesi Toplum Sağlığı Merkezi (TSM) bölgesinde, Aile Hekimliği Bilgi Sistemi (AHBS)'ne kayıtlı olan gebelerin Gestasyonel Diabetes Mellitus (GDM) prevalansını belirlemek ve risk etmenleriyle ilişkisini saptamaktır. Yöntem: Kesitsel türdeki bu araştırmanın evrenini Urla TSM'ye bağlı 14 Aile Hekimliği Birimi'nde 1 Ocak-31 Aralık 2014 tarihleri arasında AHBS'ye kayıtlı 742 gebe oluşturmaktadır. Araştırmaya gebeliğin 24-28. haftaları arasında Glikoz Yükleme Testi(GYT) yaptırmış, 631 gebe dahil edilmiştir. Araştırmada GDM varlığı ve risk etmenleriyle ilgili veriler Sağlık Bakanlığı Gebe-Lohusa İzleme Fişi ve Risk Değerlendirme Formu kullanılarak elde edilmiştir. Tanımlayıcı bulgular sıklık dağılımları ve ortalama±standart sapmaları ile sunulmuştur. Bağımsız değişkenlerle GDM varlığının ilişkisi ki-kare testiyle çözümlenmiştir. Her bir GDM risk değişkeni için tek değişkenli çözümlemede anlamlı bulunan değişkenlerle Lojistik regresyon modeliyle çözümleme yapılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi 0.05'in altında olan p değerleri anlamlı olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya alınan 631 gebenin 81 (%12.8)'inde GDM saptanmıştır. Gebelerin ortalama yaşı 28.9±5.4 yıl, gebelik başındaki ortalama BKİ değeri 24.5±4.7 kg/m2, tanı zamanına kadar alınan ortalama kilo 6.7±2.6 kg, ortalama gebelik sayısı 2.0±1.2, ortalama doğum ağırlığı 3285±457 gr. olarak bulunmuştur. GDM ile gebenin çalışma durumu, kan basıncı yüksekliği, bebek doğum ağırlığı arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Gebe yaşı arttıkça GDM varlığı anlamlı olarak artmaktadır(p<0.001).GDM sıklığı eğitim durumu ilkokul olanlarda, önceki gebelik sonucu ölü doğum olanlarda anlamlı olarak daha fazla görülmekte, gebelik sayısı ve BKİ arttıkça anlamlı olarak artmaktadır.Çok değişkenli çözümlemede gebenin yaşının 25-34 yaş arasında olması (OR:2.4,%95 GA:1.14-5.10) ile 35 yaş ve üzeri olması (OR:3.9,%95 GA:1.63-9.62), öğrenim durumunun ilkokul olması (OR:2.8, %95 GA:1.33-5.82), gebelikte 10 kg üzeri kilo alma (OR:1.9,%95 GA:1.04-3.71), BKİ >25 kg/m2 olma (OR:2.0, %95 GA:1.26-3.39) GDM riskini anlamlı olarak artırmaktadır. Sezaryen oranları GDM olan gebelerde daha yüksektir (p:0.042). Sonuç: Anne yaşı, BKİ durumu, gebelikte kilo alımı, öğrenim durumunun ilkokul olması GDM için önemli bir risk faktörüdür. Anahtar sözcükler: Gestasyonel Diabetes Mellitus, prevalans, risk etmenleri, BKİ

Diabet-gebelik sırasındaDiabetes mellitusPrevalans+3
Göknil Gümüş Erdoğan
Bingol University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Kopenhag psikososyal risk değerlendirme ölçeği'nin Türkçe'ye uyarlanması

Amaç: Kopenhag Psikososyal Risk Değerlendirme Ölçeği (KOPSOR), işyerlerinde psikososyal riskleri değerlendirmek için geliştirilmiştir. KOPSOR'un uzun, orta ve kısa olmak üzere üç sürümü vardır. Orta uzunluktaki ölçek 69 madde ve 20 boyut içermektedir. Bu çalışmanın amacı KOPSOR Ölçeği'nin orta sürümünü Türkçe'ye uyarlamaktır. Yöntem: Bu yöntemsel bir çalışmadır. Alan çalışması dört işyerinde 17.04.2015 ve 17.05.2015 tarihleri arasında yürütülmüştür. Katılımcılardan ölçekteki soruların yarısından azına yanıt verenler çalışmaya alınmamıştır. Katılımcı soruların en az yarısını yanıtladıysa yanıtladığı soruların ortalaması hesaplanarak ölçek değeri hesaplanmıştır. Faktör analizi için örnek yeterliliği ve uygunluğu Kaiser-Meyer-Olkin(KMO) ve Bartlett's Testi ile değerlendirilmiştir. Boyutların geçerliliği açıklayıcı faktör analizi ile incelenmiştir. Faktör yapısını tanımlamak için temel komponent analizi ve varimax rotasyon yöntemi kullanılmıştır. İç tutarlılık Cronbach's alpha katsayıları ile değerlendirilmiştir. Her maddenin tavan ve taban etkileri her birinin en az ve en çok değerlerinin yüzdeleri bulunarak hesaplanmıştır. Çalışma, Dokuz Eylül Üniversitesi Girişimsel Olmayan Araştırmalar Etik Kurulu onayı alınarak gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Dört işyerinde çalışanların %54'ü çalışmaya katılmayı kabul etmiştir. Yirmi altı katılımcı, ölçekteki soruların yarısından azını yanıtladığı için çalışmadan dışlanmıştır. Sonuçta 510 katılımcının verisi değerlendirilmiştir. Katılımcıların %66'sı erkektir. Katılımcıların yaş ortalaması 37.4±8.5 olarak bulunmuştur. Örnek büyüklüğü yeterli bulunmuştur(KMO=0.844). KOPSOR Ölçeği'nin Türkçe sürümü özdeğeri birden büyük olan 18 faktörle tanımlanmıştır ve bu toplam varyansın %66.02'sini açıklamaktadır. 13 boyutun Cronbach's alpha değerleri 0.700 ve 0.891 arasında bulunurken, 5 boyutun Cronbach's alpha değerleri 0.622 ve 0.660 arasında bulunmuştur. Sonuç: Bu çalışmadan elde edilen bulgulara göre KOPSOR Ölçeği'nin Türkçe sürümü güvenilir ve geçerlidir.

Güvenilirlik ve geçerlilikPsikososyal sorunlarPsikososyal özellikler+5
Ceyda Şahan
Bingol University · Institute of Health Sciences
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

İleriye yönelik bir araştırma tasarımında diyabet kanser ilişkisinin incelenmesi

Diyabet ve kanserin birbiri ile ilişkili olduğu düşünülmektedir ve ilişki yönü ve olası biyolojik bağlantılar henüz tam açıklanamamıştır. Bazı epidemiyolojik çalışmalar, kanserli hastalarda diyabetin mortaliteyi anlamlı derecede arttırdığını düşündürmektedir. Bu araştırmanın birincil amacı 30 yaş ve üzeri bireylerde diyabetle ilişkili olduğu düşünülen kanserlerin insidansını belirleyerek diyabet ile ilişkisini incelemek, ikincil amacı ise; belirlenen kanser olguları ve kanser olmayan kontrol gruplarını B12 vitamini, folik asit, çinko (Zn) açısından karşılaştırmak ve 7 yıllık zaman içinde yaşam tarzı açısından değişiklik olup olmadığını incelemektir.Bu araştırma kohort ve yuvalanmış olgu kontrol tipte bir çalışmadır. Araştırmada 'Balçova'nın Kalbi (BAK) kohort çalışmasının verileri ve alınan kan örnekleri kullanılmıştır. Ayrıca araştırmacılar tarafından hazırlanan bir anketle ek veriler toplanmıştır. 2008-2013 yılları arasında BAK'a katılanlar arasında yeni tanı meme, kolorektal, prostat, over, uterus, karaciğer, mesane ve pankreas kanseri olguları belirlenmiştir. BAK çalışmasında serumu bulunan 738 kişinin B12 vitamini, folik asit, Zn düzeyine bakılmıştır.Diyabet ilişkili kanser türleri insidansı diyabetik bireylerde yüzbinde 2313, diyabetik olmayanlarda ise yüzbinde 1680 saptanmıştır (p=0.06). Diyabetiklerde prostat ve karaciğer kanseri diyabetik olmayanlara göre yüksek bulunmuştur (p=0.01). Yaşa göre düzeltildiğinde bu risk ortadan kalkmıştır (OR 4.25 (0.92-19.63), OR 1.25 (0.71-2.21). Olgu ve kontrol gruplarının serum B12, folat ve Zn düzeylerine bakıldığında iki grup arasında B12, folat ve Zn düzeyleri açısından bir fark saptanmamıştır (p=0.40, p=0.16 ve p=0.30). Olguların %34'ü beyaz ekmekten kepekliye geçmiş %8.2'si ise kepekliden beyaza geçmiştir(p<0.001). Kontrollerde de benzer değişim gözlenmiştir (p<0.001). Olgularda sigara kullanıp sonradan kullanmayanlar %14.0 kullanmayıp da sonradan kullananlar %1.2'dir (p=0.003). Kontrollerde sigara kullananlardan sonradan kullanmayanların oranı %12.9 kullanmayıp da sonradan kullananların oranı %2.1'dir (p<0.001). Sonuç olarak, diyabetiklerde prostat ve karaciğer kanseri diyabetik olmayanlara göre yüksektir. Serum B12 vitamini, folik asit, Zn düzeyleri diyabetle ilişkili kanser açısından belirleyici değillerdir. Yedi yıllık izlemde olgular ve kontrollerde yaşam tarzları benzer şekilde değişmiştir.

Diabetes mellitusFolik asitNeoplazmlar+4
Ruhiye Simge Yılmaz Kavcar
Bingol University · Institute of Health Sciences
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Manisa'da küçük nüfus bölgelerinde sosyoekonomik durumun hastalık ve ölüm hızlarına etkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Ondokuzuncu yüzyıl ile birlikte, düşük sosyal sınıflarda, varsıl sosyal sınıflara göre ağır hastalıkların ve erken ölümlerin daha sık görüldüğü fark edilmeye başlanmıştır. 1980 yılında İngiltere'de hükümet öncülüğünde hazırlanan Black Rapor, sağlık hizmetleri dışındaki sosyal ve ekonomik etkenlerin sağlıkta eşitsizliklere yol açtığını gündeme getirmesi açısından önemli bir dönüm noktası olmuştur. Daha sonra 1998'de Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) öncülüğünde yayımlanan "Sağlığın Sosyal Belirleyicileri, Somut Gerçekler" küresel düzeyde ele alınması bakımından önemli bir adım olmuştur. Bu raporda, sosyal politikalar ile ilişkili sağlığın 10 temel belirleyicisi (sosyal sınıf, stres, yaşamın erken dönem etkileri, sosyal dışlanma, iş, işsizlik, sosyal destek, bağımlılık, gıda, ulaşım) ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Son zamanlarda araştırmacılar mekansal içerik bağlamında özellikle mahalle ve toplumsal düzeydeki faktörlerin orada yaşayanların sağlığına etkisini incelemektedir. Bu araştırmada, Manisa'nın tüm ilçelerindeki merkez mahallelerin sosyoekonomik durumu (SED) ile iskemik kalp hastalıkları (İKH) insidansı ve tüm nedenlere bağlı standardize ölüm hızı arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: Ekolojik tipteki bu araştırma, Manisa iline bağlı 17 ilçede toplamda 230 merkez mahallede yürütülmüştür. Mahalle, küçük nüfus bölgesi olarak belirlenmiş ve ortanca nüfus büyüklüğü 3,084 (en düşük=244, en yüksek=18,135) kişidir. Bağımlı değişkenler; yaşa ve cinsiyete standardize iskemik kalp hastalıkları insidansı ve tüm nedenlere bağlı ölüm hızı, bağımsız değişken ise mahalle sosyoekonomik durumudur. Hastalık ve ölüm verisi Manisa Halk Sağlığı Müdürlüğü Aile Hekimliği Bilgi Sistemi'nden (AHBS) elde edilmiştir. Mahalle SED verisi, veri toplama formu aracılığıyla muhtarlarla yüz yüze görüşerek elde edilmiştir. Mahalle SED beşte birlikler için insidans ve ölüm hızı oranları ve %95 güven aralığı hesaplanmıştır. Mahalleler; SED, İKH insidansı ve ölüm hızı beşte birliklere göre haritalanmıştır. BULGULAR: Standardize İKH insidansı, en varsıl birinci beşte birliğe göre ikinci beşte birlikte 1.11 kat (%95GA: 1.10-1.11), üçüncü beşte birlikte 1.05 kat (%95GA: 1.04-1.06), dördüncü beşte birlikte ise 1.14 kat (%95GA: 1.13-1.15) anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. Standardize ölüm hızı; en varsıl birinci beşte birliğe göre ikinci beşte birlikte 1.20 kat (%95GA:1.18-1.23), üçüncü beşte birlikte 1.24 kat (%95GA: 1.22-1.27), dördüncü beşte birlikte 1.37 kat (%95GA: 1.35-1.40), beşinci beşte birlikte ise 1.22 kat (%95GA: 1.20-1.25) anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. SONUÇ VE ÖNERİLER: Araştırmada mahalle sosyoekonomik durumu ile iskemik kalp hastalıkları insidansı ve tüm nedenlere bağlı ölüm hızı arasında ilişki saptanmıştır. Mahalle yoksulluğu arttıkça iskemik kalp hastalıkları insidansı ve tüm nedenlere bağlı ölüm hızı da artmaktadır. Anahtar kelimeler: Eşitsizlik, küçük nüfus bölgesi, iskemik kalp hastalıkları, ölüm hızı, coğrafi bilgi sistemleri

Coğrafi bilgi sistemleriDemografiKalp hastalıkları+3
Ali Ceylan
Bingol University
2016
00
Master'sOpen AccessTR

İzmir il sağlık müdürlüğü çalışanlarında fiziksel aktivite düzeyinin mesleki tükenmişliğe etkisi

Amaç: Çalışmanın amacı, İzmir İl Sağlık Müdürlüğü çalışanlarının fiziksel aktivite düzeyleri, mesleki tükenmişlik düzeyleri ve etkileyen faktörlerin belirlenmesi ve fiziksel aktivite düzeyinin mesleki tükenmişlik düzeyine etkisinin saptanmasıdır. Yöntem: Araştırma kesitsel ve analitiktir. Araştırmanın evrenini, İzmir İl Sağlık Müdürlüğü'nde çalışan toplam 375 kişi oluşturmaktadır. Örnek seçimi yapılmamış, evrenin tamamına ulaşılması hedeflenmiş ancak toplamda 294 kişiye (%78) ulaşılabilmiştir. Araştırmanın bağımlı değişkenleri mesleki tükenmişlik ve fiziksel aktivite düzeyidir. Bağımsız değişkenleri yaş, cinsiyet, eğitim durumu, medeni durum, meslek, iş yerindeki çalışma pozisyonu ve fiziksel aktivite düzeyidir. Fiziksel aktivite düzeyi "Uluslararası Fiziksel Aktivite" anketi ile tükenmişlik düzeyi ise "Maslach Tükenmişlik Ölçeği" ile ölçülmüştür. İstatistiksel değerlendirmelerde Mann Whitney U, ANOVA, Kruskal Wallis, t testi ve lojistik regresyon yöntemleri kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmada elde edilen bulgulara göre katılımcıların hem mesleki tükenmişlik hem de fizik aktivite düzeylerinin düşük olduğu görülmektedir. Ancak fiziksel aktivite düzeyi ile Duygusal Tükenme (DT) ve Kişisel Başarı Duygusunda Azalma (KBDA) arasında negatif yönlü ve istatiksel olarak anlamlı bir ilişkinin olduğu görülmüştür. Ayrıca OR değeri fiziksel aktivite düzeyi düşük olan gruplarda DT için 1.93 (%95 GA 1.21-3.06) ve KBDA için 2.22 (%95 GA 1.33-3.71) olarak saptanmıştır. DT düzeyinin orta yaş, kadın, yüksek eğitimli ve sağlık çalışanlarında anlamlı olarak daha yüksek olduğu; KBDA düzeyinin orta yaş grubu ve sağlık çalışanlarında anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptanmıştır. Duyarsızlaşma (DY) düzeyi ise hiçbir değişkenden istatistiksel düzeyde anlamlı olarak etkilenmemiştir. Sonuç ve Öneriler: İzmir İl Sağlık Müdürlüğü çalışanlarından özellikle kadınlar, eğitim seviyesi yüksek olanlar ve sağlık personelinde daha düşük fiziksel aktivite ve daha yüksek DT ve KBDA görülmüştür. Bu nedenle fiziksel aktiviteyi artırma çalışmalarının öncelikle bu gruplarda yoğunlaşması gerekmektedir. Riskli gruplardaki çalışanların, fiziksel aktivite hakkında bilgi düzeyleri artırılarak hareketli bir yaşama özendirilmelidirler. Kurum içinde küçük de olsa bir bölümün spor salonu olarak ayrılması, kadın çalışanlara özel bir alan ayrılması, öğle arası veya mesai öncesi-sonrasında çalışanların kullanımı için spor salonunun kullanımının teşvik edilmesi önerilebilir. Anahtar Sözcükler: Mesleki tükenmişlik, fiziksel aktivite düzeyi, sağlık çalışanları

Fiziksel aktiviteMeslek hastalıklarıSağlık Bakanlığı+4
Rüveyda Yalçın
Bingol University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Farklı meslek gruplarına mensup 15-65 yaş arası kadınların meme ve serviks kanserinden korunma ile ilgili bilgi ve davranışlarının değerlendirilmesi

Yeter Durgun Ozan
Dicle University · Institute of Health Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Hatay-Samandağ ilçesinde farklı etnik gruplarda kadına yönelik aile içi şiddet

Kadına yönelik aile içi şiddet dünyada yaygın olarak görülen, kadın sağlığınıolumsuz etkileyen evrensel bir olgudur. Aile içi şiddet uzun yıllar göz ardı edilmiş hattageleneksel yapıda desteklenmiştir. Ancak yapılan araştırmalar konunun çeşitli dramatikboyutlarını ortaya koymuş, yasal ve toplumsal düzenlemelerin yapılmasına katkıdabulunmuşlardır.Bu araştırma; kadına yönelik aile içi şiddet ve şiddet nedenlerini ortaya çıkarmakamacıyla yapılmıştır. Araştırma Hatay'ın, Arap-Alevi, Türk-Sünni ve Rum-Ortodoks olmaküzere üç farklı etnik grubunda gerçekleştirilmiştir. Bu amaçla her bir gruptan 90 kadınlagörüşülmüş, toplam 270 kadına ulaşılmıştır. Araştırma kontrollü kesitsel bir çalışma olarakplanlanmıştır.Araştırma sonuçlarına göre; Kadınların %93,3'ü yaşamları boyunca şiddetinherhangi bir türüne maruz kalmışlardır. Kadınların %65,1'i fiziksel şiddet, %84,4'ü duygusalşiddet, %37,1'i ekonomik şiddet ve %81,1'i cinsel şiddet gördüklerini ifade etmişlerdir.Şiddet çeşitleri arasında duygusal şiddet en yüksek yaşanırken ekonomik şiddet en azyaşanandır.Bu araştırmada cinsel şiddettin etnik gruplara göre değiştiği saptanmıştır(P<0,0001). Ancak farklılığın Türk-Sünnilerin geleneksel aile yapısından kaynaklandığı(cinselliği mahrem olarak görme, erkeği reddetmeme, cinselliğin erkeğe özgü bir durumolarak görme, v.b.) düşünülmüştür.Ayrıca şiddetin gösterilme nedenleri arasında da farklılıklar bulunmuştur. Arap-Alevi ve Türk-Sünnilerde ?kadının inat etmesi? dayak yemesine neden olurken Rum-Ortodokslarda ?kocanın gözünün dışarıda olması? ailede sorun ve şiddet yaratmaktadır.Fiziksel şiddet sonrası sağlık kuruluşlarından en çok Rum-Ortodokslar (%20,0)yardım alırken Türk-Sünniler (%4,4) en az yardım almaktadırlar.Araştırma kapsamına alınan kadınların %85,9'u dayağı çok kötü bir şey ve kadınahaksızlık olarak görmelerine karşın, kadınların %61,9'u dayağın bazı durumlarda gerekliolduğunu düşünmektedirler.Sonuç olarak; kadına yönelik aile içi şiddet farklı etnik gruplarda benzer olmasınakarşın, şiddet nedenleri ve şiddeti ifade etme açısından gruplar arasında farklılıklar vardır.VIIIAnahtar Kelimeler: Aile içi şiddet, farklı kültürler, fiziksel, ekonomik, duygusal ve cinselşiddet, şiddeti etkileyen nedenler

Funda Camuz
Dicle University · Institute of Health Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Diyarbakır ilindeki 0-12 aylık çocukların aşıya devamsızlık nedenleri

Bu çalışmada, 0-12 aylık çocukların aşıya devamsızlık nedenlerini incelemekamaçlanmıştır. Araştırma, Diyarbakır ili 8 merkez 3 köy sağlık ocağında yürütülmüş, veritoplamada kura ile belirlenen 8 sağlık ocağında bulunan form 012 (Aşı kayıt fişi) kayıtlarıkullanılmıştır. Aşıya devamsız çocuklar çalışmanın olguları olarak alınmıştır. Bu kayıtlardan1,5-5 yaş arası 350 aşıya devamsız çocuğa ulaşıncaya kadar ev ziyaretleri yapılmıştır. Kontrolgrubu olarak aynı sağlık ocağı bölgesinden, her devamsız çocuğa bir kontrol olacak şekildeaynı yaş grubundan tam aşılı çocuklar seçilmiştir. Annelerin sosyo-demografik bilgileri,aşıyla ilgili görüşleri ve bebeklerin aşılanma durumları yüz yüze görüşülerek toplanmıştır.Ayrıca hizmetin nasıl sürdürüldüğünü değerlendirmek amacıyla sağlık personelineyönelik oluşturulmuş anket formları , çalışmaya katılmak isteyen, o gün için aşıdan sorumlusağlık personeline dağıtılıp cevaplandırdıktan sonra toplanmıştır.Eksik aşılılarla tam aşılıların özellikleri frekans tablolar yapılarak karşılaştırılmıştır.Karşılaştırmalarda Ki-kare analizi yapılmıştır. Eksik aşılılığı etkilediği düşünülen faktörleriçin tahmini rölatif riskler ve bu risklere ait %95 güven aralığı (%95 G.A.) hesaplanmıştır.Çalışmada araştırma kapsamına alınan eksik aşılı çocukların annelerinin %62,3'ünün,babalarının %13,4'ünün okur yazar olmadığı belirlenmiştir. Ebeveynlerin eğitim düzeyininaşılama oranlarını etkilediği belirlenmiştir. Yine Ailenin ekonomik durumunun düşük olması,sosyal güvencenin olmamasının aşılama oranlarını düşürdüğü bulunmuştur.Çalışma sonucunda 8. çocuk olmanın eksik aşılama riskini birinci çocuğa göre 6,07(%95 GA:2,85-13,09) kat arttırdığı saptanmıştır. Tam aşılı çocuklarda aşı kartı verilmişolmasının eksik aşılılara göre daha iyi olduğu bulunmuştur. Eksik aşılı çocukların annelerinin%13,1'i aşının çocuğu hastalıklardan koruduğuna inanmadığını belirlerken bu oran tamaşılılarda %3,1 ile düşük bulunmuştur. (p<0,0001)Eksik aşılı çocukların %53,2'sinin, tam aşılı çocukların %57,2'sinin aşılarınınsağlık ocağında yapıldığı saptanmış, gruplar arasında anlamlı fark olduğu belirlenmiştir(p=0,007). Sağlık ocağından eve gelinmesinin eksik aşılı olma riskini 1,77 kat (%95GA:1,14-2,75) arttırdığı bulunmuştur. Bu durum sağlık personelinin uzak yerlere aşı gezileriplanladığı, yakın mahalledekilerin nasıl olsa kendileri getirirler düşüncesini doğurmuştur.VIIIAşıları eksik çocukların annelerinin %25,0'i çocuklarının aşılarının eksik kaldığınıbilmemektedir. Buna ilaveten çocukların %4,0'ünün sağlık ocağı kayıtlarında eksik aşılıgörülmesine karşın kartında tam aşılı olduğu belirlenmiştir.Sağlık personelinin bağışıklama ile ilgili bilgi ve düşüncelerine baktığımızda isepersonelin %13,5'inin sağlık ocağına aşıların düzenli geldiğini veya bazen düzenli geldiğini,%56,5'i mezuniyetten sonra aşıyla ilgili hizmet içi eğitim aldığını belirtmişlerdir. Sağlıkocağında yapılan gözlem sonucunda sağlık personelinin %98,8'i yaptığı aşıyı aşı kartınakaydetmiş, %25,0'i anneye hangi aşıları yaptığını söylemiş, %2,5'i anneye bebeğin aşı kartınıgetirmesini söylemiş ve göndermiştir.Sonuç: Eksik aşılılığa etki eden faktörler olarak anne baba eğitiminin düşük olması,sosyoekonomik düzeyin düşük olması, kalabalık ailede yaşama, annelerin aşıyla ilgiliolumsuz düşünceleri, aşının nerede yapıldığını bilmemeleri, annelerin aşıyla ilgili bilgisininyetersiz olduğu saptanmıştır. Aşıya devamsızlığa etki eden yönetsel faktörler arasındakaçırılmış fırsatlar en göze çarpan faktör olmuştur. Aşıya devamsızlığı azaltmak için anne,baba ve bebeğe ait faktörler iyice irdelenmeli, sağlık ocağı personeli kaçırılmış fırsatlarkonusunda tekrar eğitilmelidir.Anahtar kelimeler: Bağışıklama, eksik aşı, aşı engelleri, eğitim, kaçırılmış fırsatlar

Gülhan Yiğitalp
Dicle University · Institute of Health Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apne sendromu ön tanısı ilebaşvuran hastalarda, obezite ve kardiyovasküler hastalıkların görülme sıklığı

Obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS); uyku boyunca tekrarlayan üst hava yolu obstrüksiyonu epizotları ve sıklıkla kan oksijen düzeyinin düşmesi ile tanımlanır. Üst solunum yolu genişliğini azaltıp, kollabe olmasını kolaylaştıran faktörler OUAS' a eğilimi arttırmaktadır. Bu faktörlerin; obezite, ileri yaş, erkek cinsiyet, anatomik anomaliler ve uyku sırasında meydana gelen solunum kontrolündeki aksamalar olduğu bildirilmiştir. OUAS veya obeziteye sahip olmak, birçok kardiyovasküler hastalığı beraberinde getirmektedir. Bu çalışmanın amacı OUAS' lı hastalarda obezite ve kardiyovasküler hastalıkların görülme sıklığını değerlendirmektir. Bu çalışma Ekim 2004-Ocak 2006 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi Uyku Bozuklukları Merkezine OUAS ön tanısıyla başvurup, OUAS tanısı alan/almayan 254 hasta üzerinde yürütülmüştür. Çalışma tanımlayıcı kesitsel tipte planlanmış, OUAS ön tanısıyla başvuran her hastaya OUAS tanısını koydurmada en önemli tanı yöntemi olan PSG (Polisomnografi) "Altın Standart Tanı Yöntemi" uygulanmış ve OUAS düzeyleri saptanmıştır. Çalışmada her hastadan kan örnekleri alınarak kardiyovasküler risk faktörlerini belirlemede önemli göstergeler olan kan-lipid değerleri ve kan basıncı ölçümleri yapılmıştır. X Araştırmada, OUAS ön tanılı hastaların 183' ü (% 72.0) PSG ile OUAS tanısı almıştır. Hastaların % 83.1' i erkek, % 16.9' u kadındır. Olguların % 16.9' unun AHI (Apne-Hipopne İndeksi) düzeyi hafif, % 24.8' inin orta, % 30.3' ünün ağır bulunmuştur. OUAS' lı hastaların çoğunluğu (% 81.9) 30-60 yaş grubundadır. BKI (Beden Kitle İndeksi)' lerine göre değerlendirildiğinde; ağır OUAS' lıların % 81.8' inin obez, % 15.6' sının kilolu, orta düzey OUAS' lıların % 27.0' ının obez, % 63.5' inin kilolu ve hafif düzey OUAS' lıların % 18.6' sının obez, % 62.8' inin kilolu oldukları saptanmıştır. Çalışmada OUAS' lı hastalarda görülen kardiyovasküler komplikasyonların görülme sıklığı % 42.6, hipertansiyon ise % 17.5 olarak belirlenmiştir. OUAS' lıların % 61.2' sinde trıgliserit, % 65.5' inde kolesterol, % 70.2' sinde LDL (Low Density Lipoprotein) düzeyi yüksek bulunmuş, HDL (High Density Lipoprotein) düzeyi ise % 55.7' sinde düşük çıkmıştır. BKI ile kan-lipid değerleri arasındaki ilişki incelendiğinde; Obezlerin % 78.5' inde trıgliserit düzeyi, % 82.8' inde kolesterol, % 76.4' ünde LDL düzeyi yüksek bulunmuş, HDL düzeyi ise % 70.9' unda düşük çıkmıştır. OUAS' lı obezlerin % 65.8' i ile kiloluların % 29.1' inde kardiyovasküler komplikasyonlar, OUAS' lı obezlerin % 84.4' ü ile kiloluların % 12.5' inde hipertansiyon saptanmıştır. Sonuç olarak; OUAS' lı hastalarda obezitenin sıklıkla görüldüğü, OUAS ve obezite birlikteliğinin, kardiyovasküler hastalıkların ve hipertansiyonun görülme riskinin artmasına yol açtığı söylenebilir. Anahtar Sözcükler: OUAS, obezite, kardiyovasküler hastalık

Mehmet Emin Kurt
Dicle University · Institute of Health Sciences
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner kalp hastalarının değiştirilebilir risk faktörleri yönünden değerlendirilmesi ve sağlıklı yeme indeksleri

Bu araştırmada, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji kliniğine Koroner Kalp Hastalığı (KKH) tanısı ile yatan hastaların, değiştirilebilir risk faktörleri yönünden incelenmesi ve diyet örüntüleri çerçevesinde geliştirilmiş sağlıklı yeme indekslerinin belirlenmesi amaçlanmış, ayrıca bireylerin biyokimyasal göstergeleri ile sağlıklı yeme indeksleri arasındaki ilişki irdelenmeye çalışılmıştır. Araştırmaya alınan 242 hastanın yaşları 26?85 arasında değişmekte olup, %68,5'i erkek , %31,5'i kadındır. Erkeklerin %42,8'i ilkokul, %20,5'i ortaokul, %10,8'i lise ve üzeri eğitim görmüş iken kadınların %89,5'i hiç eğitim görmemiştir. Örneklemin çoğunluğunun (%69,4) aylık geliri, 400?600 YTL arasındadır. Hastaların %76,1'inin günlük fiziksel aktivite düzeyi düşük bulunmuştur. Buna bağlı olarak hastalarda şişmanlık oranı da %61,2 gibi yüksektir. Bel çevresi, hastaların %46,3'ü, bel-kalça oranı %82,2'sinde sınır değerlerin üzerindedir. KKH'ının %38,8'inde hipertansiyon, %19,4'ünde diyabet bulunmakta, %36,0'sı sigara kullanmaktadır.Diyet Kalite İndeksi (DKİ) bakımından hastaların %22,7'sinin beslenme durumları ?kötü?, %75,2'sinin ?düzeltilmesi gerekli?, %2,1'i ?iyi? bulunmuştur. Son yıllarda diyet kalitesini ölçmede daha sıklıkla kullanılan Sağlıklı Yeme İndeksi (SYİ)'ne göre; %30,2'sinin puanı 0?50 (kötü), %67,4'ünün 51?80 arası (düzeltilmesi gerekli), %2,5'inin 81?100 (iyi) bulunmuştur.Araştırmaya katılan hastaların DKİ ve SYİ ile günlük ortalama toplam-doymuş-ekstra yağ, kolesterol tüketimleri ile ters; meyve ve sebze tüketimleri ile doğru ilişkili olduğu ortaya çıkarılmıştır. Öğrenim düzeyine göre hastaların DKİ ve SYİ'leri incelendiğinde; lise ve yüksekokul mezunu olan hastaların DKİ ve SYİ'leri diğer öğrenim düzeylerine göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Total yağ, doymuş yağ, kolesterol, sebze ve meyve, et ve süt grubu ürünler ile sodyum tüketimi bakımından hastaların SYİ'i arasındaki farklılığın anlamlı olduğu, koroner kalp hastası olanların çoğunluğunun günlük besin alımı bakımından kötü durumda bulundukları saptanmıştır.Kan parametrelerine göre SYİ'inin dağılımları incelendiğinde; LDL kolesterol değeri 100 mg/dl'nin üstünde olanların %32,7'sinin puanları kötü, %64,8'inin düzeltilmesi gereken durumda olduğu bulunmuştur. Diğer kan parametreleri için de durum benzerdir. Araştırmada, hipertansiyonlu hastaların %35,1'i, diyabetlilerin %29,8'inin SYİ bakımından ?kötü? grubuna girdikleri belirlenmiştir.Beslenme bilimindeki son gelişmeler diyet örüntüsünün sadece optimal sağlığın oluşumu ve gelişiminde değil, hastalık riskini azaltmada da potansiyel etkiye sahip olduğunu göstermektedir. Beslenme sorunlarının önlenmesi ve yaşam kalitesinin artırılmasında en önemli ve etkili yöntem beslenme eğitimidir. Eğitimin yaygın, etkin ve sürekli olması amaca ulaşabilmesi için kesinlikle gereklidir.

Ünal Öztürk
Dicle University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bir tıp fakültesi uzmanlık öğrencilerinde yıldırının depresyon belirti sıklığına etkisi

Depresyon toplumda yaygın olarak görülmesi, yeti yitimine neden olması ve yaşam kalitesini bozması nedeniyle önemli bir halk sağlığı sorunudur. Yıldırı(mobbing) iş yerinde sık rastlanan psiko-sosyal risk etmenlerinden birisidir ve önemli sağlık sonuçlarına yol açmaktadır. Bu çalışmanın amacı Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde(DEÜTF) çalışmakta olan tıpta uzmanlık öğrencilerinde depresyon belirti sıklığını belirlemek ve buna yıldırının etkisini değerlendirmektir. Kesitsel tipteki bu araştırmanın evreni DEÜTF'de en az bir yıldır çalışan 423 uzmanlık öğrencisidir. En küçük örnek büyüklüğü 244 kişi olarak hesaplanmış, örnek seçilmemiş tüm evrene ulaşmak hedeflenmiş ve 361 kişiye ulaşılmıştır(%85.3) Araştırmanın bağımlı değişkeni depresyon belirti varlığıdır, Beck Depresyon Ölçeği(BDÖ) ile değerlendirilmiştir. Temel bağımsız değişken yıldırıdır, değerlendirmek için Leymann'ın Uyarlanmış Psikolojik Yılgınlık Ölçeği(LUPTÖ) kullanılmıştır. Diğer bağımsız değişkenler sosyodemografik, sağlık, mesleksel ve çalışma ortamının psikososyal özellikleri ile çalışma koşullarıdır. Tanımlayıcı bulgular sayı, yüzde, ortalama veya ortanca değerler ile sunulmuştur. Bağımsız değişkenlerle bağımlı değişken arasındaki ilişki ki-kare, eğimde ki-kare, t testi ve Mann Whitney U testi, yıldırının depresyona etkisi lojistik regresyon analizi ile değerlendirilmiştir. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 kabul edilmiştir. Katılımcıların %15.6'sında depresif belirti saptanmıştır. Depresif belirti sıklığı kronik hastalığı, ruhsal sıkıntı öyküsü, düşük iş memnuniyeti ve yüksek yıldırı düzeyi olanlarda daha fazladır. Tanımı yapılarak değerlendirilen yıldırı algısına bazen, sık ve çok sık yanıtlarını verenlerin sıklığı %42.2'dir LUPTÖ puan ortalaması 208.1(±33.9), ortancası 206.0(117-255)'dır. Yıldırı düzeyi yüksek olanlarda depresif belirti sıklığı 3.2 [%95 GA=1.4-7.3] kat fazladır. Tıpta uzmanlık öğrencilerinin çalışma ortamının yeniden düzenlenmesi depresif belirti sıklığının azaltılmasına yardımcı olabilir. Türkiye'de yıldırıya yönelik yasal düzenlemeler bulunmakla birlikte, bunların uygulanması ve kapsamının artırılması gereklidir.

Depresif bozuklukDepresyonMobbing+4
Nur Demirpençe
Bingol University
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Diyarbakır'da 6 yaşından küçük çocuğu olan annelerin anne sütü ve ek gıda başlamasına ilişkin davranışları

Bu çalışmada annelerin anne sütü ve bebek beslenmesi hakkındaki uygulamalarının nasıl olduğunun saptanması, anne sütü ile beslenme uygulamaları konusunda ayrıntılı bilgi edinilerek annelerin bilgi davranışları, hatalı uygulamalarının nedenleri ve emzirmeye olan etkilerinin belirlenmesi ve bunlara etki eden sosyo-demografik faktörlerin irdelenmesi amaçlanmıştır. Araştırma kesitsel tarzda planlanmış, Ocak- Şubat 2008 tarihleri arasında Diyarbakır il merkezinde yürütülmüştür. Bu çalışmada küme örneklem yöntemi kullanılmış, sağlık ocakları ve AÇS-AP bölgeleri birer küme olarak kabul edilmiş, kura ile belirlenen 50 sağlık ocağı bölgesinde çalışma yürütülmüş, 992 anneye ulaşılmıştır. Çalışmamızda annelerin %78,3'ünün bebeklerine ilk altı ay sadece anne sütü verdiği, %92,4'ünün de kolostrum verdiği, %99,4'ünün de en az bir kere bebeğini emzirdiği bulunmuştur.Evde doğum yapanlarda ilk altı ay sadece anne sütü vermeme riski 1,9 kat artarken(%95GA=1,07- 3,35) anne sütü ile ilgili bilgi edinmemiş kadınlarda ilk altı ay sadece anne sütü vermeme riski 3,51 kat (%95 GA=2,09-5,92) arttığı saptanmıştır(p=0,027, p<0,0001). Bununla beraber evde doğum yapanlarda kolostrum vermeme riski 2,7 kat artarken (%95 GA=1,25-5,75) anne sütü ile ilgili bilgi edinmemiş kadınlarda kolostrum vermeme riski 3,99 kat (%95 GA= 2,00-7,93) artmıştır(p=0,011,p<0,0001).

Anne sütüAnnelerBeslenme+7
Müjgan Müjde İpekçi
Dicle University · Institute of Health Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Diyarbakır il merkezindeki adolesan öğrencilerde obezite sıklığı

Diyarbakır İl Merkezindeki Adolesan ÖğrencilerindeObezite SıklığıSon 20 yılda tüm dünyada obezite sıklığında artış gözlenmektedir. Çocuk ve adolesan döneminde başlayan obezitenin ileri yaşlarda da devam edebileceği bilinmektedir. Bu nedenle erken dönemde bu olguların saptanması ve gerekli tedavi yaklaşımlarında bulunulması gerekmektedir.Bu çalışma, Eylül-Ekim 2009 tarihlerinde, Diyarbakır il merkezinde farklı sosyo-ekonomik düzeyde bulunan okullarda öğrenim gören adolesanlarda şişmanlık prevalansını belirlemek , bunların yaşam biçimleri ve beslenme alışkanlıkları ile obezite arasındaki ilişkiyi irdelemek amacıyla yapılan kesitsel bir çalışmadır.Bu amaçla; farklı sosyo-ekonomik düzeyde bulunan 12 okuldan seçilen toplam 1205 öğrenci araştırma kapsamına alınmıştır. Öğrencilere önce sosyo-demografik özelliklerini ve beslenme alışkanlıklarını sorgulayan anket formları dağıtılmış, soruları cevaplayan öğrencilerin boy ve kilo ölçümleri yapılmıştır. Veriler SPSS programında değerlendirilmiş, niteliksel verilerin analizinde ise ki kare testi kullanılmıştır.Çalışma sonunda çalışmaya katılan öğrencilerin Beden Kitle İndeksi değerlerine göre %26.7'si zayıf, %66.1'i normal kilolu, %6.9 `u fazla kilolu, %0.3'ü obez olarak bulunmuştur. Düşük sosyoekonomik düzeydeki ilkokullarda okuyan öğrencilerin %40.3'ü zayıf, %0.4'ü obez, düşük sosyoekonomik düzeydeki liselerde okuyan öğrencilerin ise %29.1'i zayıf bulunmuş ve hiç obeze rastlanmamıştır. Yüksek sosyo-ekonomik düzeydeki ilkokullarda okuyan öğrencilerin %26.0'ı zayıf, %5.3 `ü fazla kilolu, yüksek sosyoekonomik düzeydeki liselerdeki öğrencilerin ise %9.9'u zayıf, %1.1 `i obez olarak bulunmuştur. Beden Kitle İndeksi ile sosyoekonomik düzey arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p=0.002).Öğrencilerin, obeziteyi etkileyen faktörlerden biri olan yaş ile BKI'leri arasında anlamlı bir ilişki bulunamazken (p=0.976), cinsiyetleri açısından erkeklerde fazla kiloluluk oranı anlamlı derecede yüksek çıkmıştır (p=0.001).Sosyo-ekonomik ölçütlerden aylık gelir, evdeki kişi sayısı, anne eğitim düzeyi, annenin mesleği ile BKI `leri arasında anlamlı bir ilişki çıkmasına karşın (p=0.02,p=0.024,p=0.002,p=0.001), baba eğitim düzeyi,baba mesleği, kardeş sayıları arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p=0.092,p=0.217,p= 0.76).Obezitenin kalıtsal özelliğini değerlendirmek amacıyla ailelerinde obez birey bulunup bulunmadığı sorulan öğrencilerin, ailelerinde obez olanlarda fazla kiloluluk oranı %16.7 , obez oranı %0.4 iken, ailesinde obez olmayanlar arasında obez gruba rastlanmamış, BKI ile ailede obez bulunma durumu arasında pozitif bir ilişki bulunmuştur (p=0.017).Öğrencilerin her hangi bir metabolik hastalığa sahip olmaları, sigara içme durumları ve fiziksel aktivite düzeyleri ve kendi beden algıları ile BKI ileri arasında ise anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p=0.286,p=0.197,p=0.564,p=0.667)Öğrencilerin beslenme alışkanlıkları değerlendirildiğinde ise; %49.3'ünün süt ve süt ürünlerini, %36.6'sının et ve kurubaklagil grubunu, %46.7'sinin sebze ve meyve grubunu, %14.3'ünün ekmek ve tahıl grubunu yeterli tüketmediği, %59.5'inin canı istemediği için, %18.9'unun ekonomik nedenlerle, %10.0'ının vakit bulamadığı için öğün atladığı tespit edilmiştir. Atlanan öğünler arasında ise %51.0 ile sabah öğünü birinci sırada, %26.5 ile öğle öğünü ikinci sırada yer almaktadır.Öğrencilerin besin tüketimlerine göre BKI dağılımlarına baktığımızda süt, süt ürünleri ile et, kurubaklagil besin gruplarının tüketimi ile BKI arasında anlamlı bir ilişki yokken (p=0.149, p=0.129), sebze-meyve, ekmek tahıl grubu, yağ ve şeker gruplarının tüketimi ile BKI arasında anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır (p=0.001, p=0.002, p=0.01, p=0.001). Öğrencilerin okullarda besini temin ettikleri yerler arasında ilk sırada okul kantinleri (%90.1) yer almaktadır. Ayrıca öğrencilerin %5.3'ü besini evden getirmekte, %3.7'si sokak satıcılarından almakta, %0.9'u da yemekhaneden besin temin etmektedirler.Okul kantininden en çok satın alınan besinleri ise simit (%66.0), asitli-asitsiz içecekler (%8.8) , çikolata biskuvi (%8.0) oluşturmaktadır.Sonuç olarak:Diyarbakır il merkezindeki adolesan öğrencilerinde obezitenin ciddi bir sorun olmadığı ancak sosyo-ekonomik durum düzeyinin düşük olması, beslenme konusundaki yanlış uygulamalar, olumsuz yaşam koşulları sebebiyle gençlerde `yetersiz ve dengesiz beslenme' sorununun daha önemli olduğu saptanmıştır.Anahtar kelimeler:Adolesan, Obezite, BeslenmeDiyarbakır İl Merkezindeki Adolesan ÖğrencilerindeObezite SıklığıSon 20 yılda tüm dünyada obezite sıklığında artış gözlenmektedir. Çocuk ve adolesan döneminde başlayan obezitenin ileri yaşlarda da devam edebileceği bilinmektedir. Bu nedenle erken dönemde bu olguların saptanması ve gerekli tedavi yaklaşımlarında bulunulması gerekmektedir.Bu çalışma, Eylül-Ekim 2009 tarihlerinde, Diyarbakır il merkezinde farklı sosyo-ekonomik düzeyde bulunan okullarda öğrenim gören adolesanlarda şişmanlık prevalansını belirlemek , bunların yaşam biçimleri ve beslenme alışkanlıkları ile obezite arasındaki ilişkiyi irdelemek amacıyla yapılan kesitsel bir çalışmadır.Bu amaçla; farklı sosyo-ekonomik düzeyde bulunan 12 okuldan seçilen toplam 1205 öğrenci araştırma kapsamına alınmıştır. Öğrencilere önce sosyo-demografik özelliklerini ve beslenme alışkanlıklarını sorgulayan anket formları dağıtılmış, soruları cevaplayan öğrencilerin boy ve kilo ölçümleri yapılmıştır. Veriler SPSS programında değerlendirilmiş, niteliksel verilerin analizinde ise ki kare testi kullanılmıştır.Çalışma sonunda çalışmaya katılan öğrencilerin Beden Kitle İndeksi değerlerine göre %26.7'si zayıf, %66.1'i normal kilolu, %6.9 `u fazla kilolu, %0.3'ü obez olarak bulunmuştur. Düşük sosyoekonomik düzeydeki ilkokullarda okuyan öğrencilerin %40.3'ü zayıf, %0.4'ü obez, düşük sosyoekonomik düzeydeki liselerde okuyan öğrencilerin ise %29.1'i zayıf bulunmuş ve hiç obeze rastlanmamıştır. Yüksek sosyo-ekonomik düzeydeki ilkokullarda okuyan öğrencilerin %26.0'ı zayıf, %5.3 `ü fazla kilolu, yüksek sosyoekonomik düzeydeki liselerdeki öğrencilerin ise %9.9'u zayıf, %1.1 `i obez olarak bulunmuştur. Beden Kitle İndeksi ile sosyoekonomik düzey arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p=0.002).Öğrencilerin, obeziteyi etkileyen faktörlerden biri olan yaş ile BKI'leri arasında anlamlı bir ilişki bulunamazken (p=0.976), cinsiyetleri açısından erkeklerde fazla kiloluluk oranı anlamlı derecede yüksek çıkmıştır (p=0.001).Sosyo-ekonomik ölçütlerden aylık gelir, evdeki kişi sayısı, anne eğitim düzeyi, annenin mesleği ile BKI `leri arasında anlamlı bir ilişki çıkmasına karşın (p=0.02,p=0.024,p=0.002,p=0.001), baba eğitim düzeyi,baba mesleği, kardeş sayıları arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p=0.092,p=0.217,p= 0.76).Obezitenin kalıtsal özelliğini değerlendirmek amacıyla ailelerinde obez birey bulunup bulunmadığı sorulan öğrencilerin, ailelerinde obez olanlarda fazla kiloluluk oranı %16.7 , obez oranı %0.4 iken, ailesinde obez olmayanlar arasında obez gruba rastlanmamış, BKI ile ailede obez bulunma durumu arasında pozitif bir ilişki bulunmuştur (p=0.017).Öğrencilerin her hangi bir metabolik hastalığa sahip olmaları, sigara içme durumları ve fiziksel aktivite düzeyleri ve kendi beden algıları ile BKI ileri arasında ise anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p=0.286,p=0.197,p=0.564,p=0.667)Öğrencilerin beslenme alışkanlıkları değerlendirildiğinde ise; %49.3'ünün süt ve süt ürünlerini, %36.6'sının et ve kurubaklagil grubunu, %46.7'sinin sebze ve meyve grubunu, %14.3'ünün ekmek ve tahıl grubunu yeterli tüketmediği, %59.5'inin canı istemediği için, %18.9'unun ekonomik nedenlerle, %10.0'ının vakit bulamadığı için öğün atladığı tespit edilmiştir. Atlanan öğünler arasında ise %51.0 ile sabah öğünü birinci sırada, %26.5 ile öğle öğünü ikinci sırada yer almaktadır.Öğrencilerin besin tüketimlerine göre BKI dağılımlarına baktığımızda süt, süt ürünleri ile et, kurubaklagil besin gruplarının tüketimi ile BKI arasında anlamlı bir ilişki yokken (p=0.149, p=0.129), sebze-meyve, ekmek tahıl grubu, yağ ve şeker gruplarının tüketimi ile BKI arasında anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır (p=0.001, p=0.002, p=0.01, p=0.001). Öğrencilerin okullarda besini temin ettikleri yerler arasında ilk sırada okul kantinleri (%90.1) yer almaktadır. Ayrıca öğrencilerin %5.3'ü besini evden getirmekte, %3.7'si sokak satıcılarından almakta, %0.9'u da yemekhaneden besin temin etmektedirler.Okul kantininden en çok satın alınan besinleri ise simit (%66.0), asitli-asitsiz içecekler (%8.8) , çikolata biskuvi (%8.0) oluşturmaktadır.Sonuç olarak:Diyarbakır il merkezindeki adolesan öğrencilerinde obezitenin ciddi bir sorun olmadığı ancak sosyo-ekonomik durum düzeyinin düşük olması, beslenme konusundaki yanlış uygulamalar, olumsuz yaşam koşulları sebebiyle gençlerde `yetersiz ve dengesiz beslenme' sorununun daha önemli olduğu saptanmıştır.Anahtar kelimeler:Adolesan, Obezite, BeslenmeDiyarbakır İl Merkezindeki Adolesan ÖğrencilerindeObezite SıklığıSon 20 yılda tüm dünyada obezite sıklığında artış gözlenmektedir. Çocuk ve adolesan döneminde başlayan obezitenin ileri yaşlarda da devam edebileceği bilinmektedir. Bu nedenle erken dönemde bu olguların saptanması ve gerekli tedavi yaklaşımlarında bulunulması gerekmektedir.Bu çalışma, Eylül-Ekim 2009 tarihlerinde, Diyarbakır il merkezinde farklı sosyo-ekonomik düzeyde bulunan okullarda öğrenim gören adolesanlarda şişmanlık prevalansını belirlemek , bunların yaşam biçimleri ve beslenme alışkanlıkları ile obezite arasındaki ilişkiyi irdelemek amacıyla yapılan kesitsel bir çalışmadır.Bu amaçla; farklı sosyo-ekonomik düzeyde bulunan 12 okuldan seçilen toplam 1205 öğrenci araştırma kapsamına alınmıştır. Öğrencilere önce sosyo-demografik özelliklerini ve beslenme alışkanlıklarını sorgulayan anket formları dağıtılmış, soruları cevaplayan öğrencilerin boy ve kilo ölçümleri yapılmıştır. Veriler SPSS programında değerlendirilmiş, niteliksel verilerin analizinde ise ki kare testi kullanılmıştır.Çalışma sonunda çalışmaya katılan öğrencilerin Beden Kitle İndeksi değerlerine göre %26.7'si zayıf, %66.1'i normal kilolu, %6.9 `u fazla kilolu, %0.3'ü obez olarak bulunmuştur. Düşük sosyoekonomik düzeydeki ilkokullarda okuyan öğrencilerin %40.3'ü zayıf, %0.4'ü obez, düşük sosyoekonomik düzeydeki liselerde okuyan öğrencilerin ise %29.1'i zayıf bulunmuş ve hiç obeze rastlanmamıştır. Yüksek sosyo-ekonomik düzeydeki ilkokullarda okuyan öğrencilerin %26.0'ı zayıf, %5.3 `ü fazla kilolu, yüksek sosyoekonomik düzeydeki liselerdeki öğrencilerin ise %9.9'u zayıf, %1.1 `i obez olarak bulunmuştur. Beden Kitle İndeksi ile sosyoekonomik düzey arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p=0.002).Öğrencilerin, obeziteyi etkileyen faktörlerden biri olan yaş ile BKI'leri arasında anlamlı bir ilişki bulunamazken (p=0.976), cinsiyetleri açısından erkeklerde fazla kiloluluk oranı anlamlı derecede yüksek çıkmıştır (p=0.001).Sosyo-ekonomik ölçütlerden aylık gelir, evdeki kişi sayısı, anne eğitim düzeyi, annenin mesleği ile BKI `leri arasında anlamlı bir ilişki çıkmasına karşın (p=0.02,p=0.024,p=0.002,p=0.001), baba eğitim düzeyi,baba mesleği, kardeş sayıları arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p=0.092,p=0.217,p= 0.76).Obezitenin kalıtsal özelliğini değerlendirmek amacıyla ailelerinde obez birey bulunup bulunmadığı sorulan öğrencilerin, ailelerinde obez olanlarda fazla kiloluluk oranı %16.7 , obez oranı %0.4 iken, ailesinde obez olmayanlar arasında obez gruba rastlanmamış, BKI ile ailede obez bulunma durumu arasında pozitif bir ilişki bulunmuştur (p=0.017).Öğrencilerin her hangi bir metabolik hastalığa sahip olmaları, sigara içme durumları ve fiziksel aktivite düzeyleri ve kendi beden algıları ile BKI ileri arasında ise anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p=0.286,p=0.197,p=0.564,p=0.667)Öğrencilerin beslenme alışkanlıkları değerlendirildiğinde ise; %49.3'ünün süt ve süt ürünlerini, %36.6'sının et ve kurubaklagil grubunu, %46.7'sinin sebze ve meyve grubunu, %14.3'ünün ekmek ve tahıl grubunu yeterli tüketmediği, %59.5'inin canı istemediği için, %18.9'unun ekonomik nedenlerle, %10.0'ının vakit bulamadığı için öğün atladığı tespit edilmiştir. Atlanan öğünler arasında ise %51.0 ile sabah öğünü birinci sırada, %26.5 ile öğle öğünü ikinci sırada yer almaktadır.Öğrencilerin besin tüketimlerine göre BKI dağılımlarına baktığımızda süt, süt ürünleri ile et, kurubaklagil besin gruplarının tüketimi ile BKI arasında anlamlı bir ilişki yokken (p=0.149, p=0.129), sebze-meyve, ekmek tahıl grubu, yağ ve şeker gruplarının tüketimi ile BKI arasında anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır (p=0.001, p=0.002, p=0.01, p=0.001). Öğrencilerin okullarda besini temin ettikleri yerler arasında ilk sırada okul kantinleri (%90.1) yer almaktadır. Ayrıca öğrencilerin %5.3'ü besini evden getirmekte, %3.7'si sokak satıcılarından almakta, %0.9'u da yemekhaneden besin temin etmektedirler.Okul kantininden en çok satın alınan besinleri ise simit (%66.0), asitli-asitsiz içecekler (%8.8) , çikolata biskuvi (%8.0) oluşturmaktadır.Sonuç olarak:Diyarbakır il merkezindeki adolesan öğrencilerinde obezitenin ciddi bir sorun olmadığı ancak sosyo-ekonomik durum düzeyinin düşük olması, beslenme konusundaki yanlış uygulamalar, olumsuz yaşam koşulları sebebiyle gençlerde `yetersiz ve dengesiz beslenme' sorununun daha önemli olduğu saptanmıştır.Anahtar kelimeler:Adolesan, Obezite, Beslenme

BeslenmeBeslenme bozukluklarıBeslenme incelemeleri+4
Neşeriz Nihal Akarca
Dicle University · Institute of Health Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Şehitlik sağlık ocağı bölgesindeki yaşlıların yaşam kalitesi

Giriş ve Amaç: Yaşlılık bireyin fiziksel açıdan kayba uğradığı, yeti yitimlerinin artarak bireyin çevreye bağımlı hale geldiği ve ruhsal sorunların daha fazla gözlendiği, bağımlılığın artığı bir dönemdir. Yaşam kalitesi, mutlu olma ve yaşamdan hoşnut olmayı içeren, genel anlamda ?iyi olma durumu? olarak kullanılan bir terimdir. Yaş ve yaşam kalitesi arasında negatif ilişki söz konusudur. Çalışmanın amacı Diyarbakır ili Şehitlik Semtinde yaşayan yaşlıların yaşam kalitesini ve etkileyen faktörler ile cinsiyetler arasındaki yaşam kalitesine ilişkin farklılıkları belirlemektir.Gereç ve Yöntem: Araştırma kesitsel tiptedir. Araştırmanın evrenini Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Eğitim Araştırma Bölgesi'nde yer alan Şehitlik semtinde yaşayan 60 yaş ve üstü yaşlıların genel sağlık durumlarının, yaşadıkları fiziksel ve sosyal çevrenin; yaşam kalitelerine etkisinin belirlenmesi amacıyla yapıldı. Şehit Ali Gaffar Okkan Sağlık Ocağı kayıtlarından Şehitlik ve Benüsen Mahallelerinde yaşayan 60 ve üzeri yaşta 694 kişiden 358'ine ulaşıldı. Çalışmada toplam 358 yaşlı birey ile 1 Şubat 2009? 28 Nisan 2009 tarihleri arasında yüz yüze görüşülmüştür. Çalışma grubundaki bireylere evlerinde yüz yüze görüşme tekniğiyle demografik özellikleri ve hekim tanılı kronik hastalıklarının varlığını sorgulayan anket ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından geliştirilen yaşam kalitesi ölçeği kısa formu, 4 alandan oluşmuş olan Türkçe versiyonu (WHOQOL-BREF TR) uygulandı.Veri analizi SPSS-16.0 programıyla yapıldı.Bulgular: Araştırma kapsamına giren yaşlıların %47.2'si erkek iken %52.8'i kadındır. Yaşlıların yaş ortalaması 68.1±0.2 olarak saptanmıştır. Yaşlıların %66.2'sinin okur yazarlığının olmadığı saptanmış iken, %5.9'unun orta ve üzeri okul düzeyinde eğitimi olduğu saptandı. Araştırma kapsamına giren yaşlıların %13.1'i halen gelir getiren bir işte çalıştığı, %57.8'inin düzenli bir aylık gelir aldıkları saptanmıştır.Yaşlıların %87.7'sinin sağlık güvencesi mevcuttu, tüm yaşlıların %36'sının sosyal güvencesinin yeşil kart olduğu görüldü.Yaşlıların %65.6'sının eşi hala hayatta iken, eşi olmayan yaşlılar değerlendirildiğinde eşi olmayan yaşlılar sıklılığının %51.9 oranıyla daha fazla olduğu saptandı.Kronik hastalık sıklıkları değerlendirdiğinde ise; yaşlıların %53.9'unda hipertansiyon, %23.5'inde diabetes mellitus, %10'unda ise kalp yetmezliği olduğu saptandı. Araştırmada yaşlı bireylerin %85.8'inde ev içi ve ev dışı aktivitelerinde başka birine ihtiyaç duymadığı saptanmış iken, yardıma ihtiyaç duyan yaşlıların en çok %12 oranıyla gelin yada damatlarından yardım aldığı saptanmıştır.Araştırma kapsamına giren yaşlıların yaşam kalitesi bedensel alan 10.8±4.7, ruhsal alan 13.0±3.8, sosyal alan 9.0±2.9, çevresel alan 12.5±3.7, çevresel alan tr puanı ise 13.0±3.4'dür.Yaşlıların yaşam kalitesini etkileyen faktörler değerlendirildiğinde; cinsiyet, eşin hayatta olma durumu, gelirin olup olmaması, öğrenim durumu, birlikte yaşadığı kişiler, özürlüğün bulunması, son bir yıl içerisinde sevindirici olay yaşama durumu, kronik hastalık olması ve günlük yaşam aktivitelerinde bağımlı olma durumunun istatistiki anlamlı olarak hayat kalitesini etkileyen faktörler olduğu saptandı.Tartışma: Gelişmiş ülkelerde yaşlı nüfus oranı toplam nüfusun önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde yaşlı nüfus oranı da hızla artmaktadır. Güneydoğu Anadolu bölgemizin en önemli illerinden Diyarbakır ili Şehitlik sağlık ocağı bölgesinde yaşlı nüfusun yaşam kalitesini etkileyen faktörler değerlendirildiği çalışmamızda Türkiye'nin diğer bölgelerinde yapılan çalışmaların sonuçlarına benzer yaşam kalitesini etkileyen faktörlerin bizim bölgemizde yaşayan yaşlıların yaşam kalitesini etkileyen faktörler olduğu saptanmıştır.

GeriatriSağlıkToplum sağlık merkezleri+3
Nihal Çil
Dicle University · Institute of Health Sciences
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yemek fabrikası çalışanlarının portör muayenelerinin değerlendirilmesi

AMAÇBu araştırma, Diyarbakır il merkezindeki yemek fabrikalarında çalışanlarda portör sıklığını (gaitada salmonella, shigella ve parazit yönünden, burunda stafilokok yönünden ve boğazda Streptokok yönünden) belirlemek amacıyla yapılmıştır.YÖNTEMKesitsel tipte olan bu araştırma, 15 Kasım 2009 ? 30 Aralık 2009 tarihleri arasında yürütülmüştür. Diyarbakır il merkezinde Tarım Müdürlüğü kayıtlarına göre 15 yemek fabrikası ve yemek fabrikalarında toplam 568 personel çalışmaktadır. Örnek seçiminde yemek fabrikalarının tüm çalışanları hedeflenmiştir. Bazı çalışanların çok erken saatlerde il veya ilçelerdeki kurumlara yemek götürdükleri ve akşama doğru fabrikaya döndükleri için örneğe dahil edilmemiştir. Bu yolla, Diyarbakır'da 252 kişiye anket uygulanmıştır ve 237 kişiden burun, boğaz örnekleri ve 217 kişiden ise dışkı örnekleri alınmıştır. İstatistiksel analizde Ki-kare, Fisher's Exact testleri kullanıldı. İstatistiksel olarak anlamlılık düzeyi için p<0.05 alındı.BULGULARAraştırma grubunun yaşları 14?59 yaş arasında değişmekte olup, %93,7'sini erkek çalışanlar oluşturmaktadır. Çalışanların %41,0'i ilkokul mezunu, %28,5'i ortaokul mezunu ve %25,7'si ise lise mezunudur. Çalışanların %6,9'unun herhangi bir sağlık güvencesi olmadığı ve sağlık güvencesi olanların büyük çoğunluğunu (%77,4) SSK olduğu saptanmıştır. Aylık gelirlerine göre %73'u 750 TL altında almaktadır. Çalışanların büyük çoğunluğu Diyarbakır il merkezinde (%97,2) ve apartman dairesinde (%70,2) yaşamaktadır. Ortalama hane büyüklüğü 5,8±2,1dir. Çalışanların %95,6'sı şebeke suyunu içtiğini, % 98,4'ü kanalizasyona bağlı tuvaleti kullandıklarını belirtmişlerdir. Tuvaletlerin %5,2'si evin dışında bulunmaktadır. Çalışanların %7,3'ü aynı zamanda evde hayvan beslediklerini ve % 5,3'ü ise bağ-bahçe işlerinde çalıştığını belirtmiştir. Mesleklerine göre çalışanların büyük çoğunluğunu (%61,6) garson ve aşçılar oluşturmaktadır. Çalışanlarının %6,4'ünün son 15 gün içinde ishal olduğunu belirtmiştir. Çalışanların %40,3'ün portör muayene kartı olmadığını belirtmiştir. Çalışanların %81,5'i portör muayenelerini son 6 ay içinde yaptıklarını, %18,5'i ise en son yaptıkları portör muayeneleri üzerinden 6 aydan daha fazla süre geçtiğini belirtmiştir. Çalışanların; boğazında A grubu Beta Hemolitik Streptokok (AGBHS) taşıyıcılığı % 9,3, burunda Staphylococcus aureus taşıyıcılığı %7,6, bağırsakta parazit taşıyıcılığı ise % 7,4 olmak üzere toplam çalışanların %19,9'unda en az bir taşıyıcılık olduğu saptanmıştır. Hiçbirinde gaita kültüründe salmonella ve shigella rastlanmamıştır.SONUÇAraştırmamızdan elde edilen verilere göre; çalışanların % 40,3'ünün portör muayene kartının olmadığı tespit edilmiştir. Çalışanlarda ishal olanların ishal olmayanlara göre parazit görülme sıklığı 14,1 kat daha yüksek bulunmuştur. Evde kullanılan tuvaleti kanalizasyona bağlı olmayan ve tuvaleti evin dışında olan çalışanlarda gaitada parazit görülme sıklığı daha yüksek bulunmuştur.Burunda s.aureus taşıyıcılığı aşçılarda diğer çalışanlarına göre 5,49 kat daha yüksek bulunmuştur.Evde hayvan besleyen çalışanlarda, beslemeyen çalışanlara göre 4,5 kat daha fazla boğazda AGBHS taşıyıcılığı olduğu bulunmuştur.ANAHTAR SÖZCÜKLER: Gıda Çalışanları, Portör Muayenesi, Staphylococcus Aureus, A Grubu Beta Hemolitik Streptokok, Bağırsakta parazit

BağırsaklarGıda sektörüParaziter hastalıklar+7
İzzettin Toktaş
Dicle University
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Trabzon'da iki farklı sosyoekonomik yerleşim yerinde 20 ? 44 yaş arası evli kadınların isteyerek düşük ve aile planlaması yöntemi kullanma durumları

Amaç: Aile planlamasının önemli hedeflerinden biri istenmeyen gebeliklerin önlenmesi olduğundan, isteyerek düşüklerin aile planlaması hizmetleri arasında ayrı bir önemi bulunmaktadır. Bu çalışma ile Trabzon'da kırsal ve kentsel olmak üzere iki farklı yerleşim yerinde yaşayan 20-44 yaş arası evli kadınların doğurganlık ve AP ile ilgili özellikleri ile son 5 yıl içinde meydana gelen isteyerek düşükleri, isteyerek düşük öncesi ve sonrası kullandıkları AP yöntemleri ile ilişkisini ve buna etki eden faktörleri tespit etmek amaçlanmıştır.Yöntem: Kesitsel tipteki araştırmada, kentsel bölge olarak İnönü Aile Sağlığı Merkezi ve kırsal bölge olarak Düzköy ilçesi Çal Aile Sağlığı Merkezine kayıtlı, yaşları ile orantılı olarak seçilen ve araştırmaya katılmayı kabul eden 420 kadına (%93,3) ulaşılmıştır. Kadınlara literatür bilgilerine dayanarak araştırmacı tarafından hazırlanan anket uygulanmış, veriler yüzdelik dağılım, aritmetik ortalama, Logistic Regression, Mc Nemar, t-testi ve ki-kare testleri ile karşılaştırılmıştır.Bulgular: Araştırma bölgeleri arasında kadınların yaş dağılımı, eğitim düzeyleri, çalışma durumları, gelir düzeyleri, gebelik özellikleri yönünden anlamlı fark gösterdiği tespit edilmiştir (p<0,001). Bölgeler arasında yaşam boyu isteyerek düşük ortalaması (p=0,692) ve isteyerek düşük tekrarı yönünden istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmazken (p=0,559) kentsel bölgede isteyerek düşük varlığı anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,001). Kentsel bölgede yaşayan kadınların %40,3'ünün, kırsal bölgede yaşayan kadınların %32,5'inin son 5 yıl içinde meydana gelmiş istenmeyen ve planlanmamış gebeliği olmuş (p= 0,114) ve bu gebeliklerin kentsel bölgede %33,8, kırsal bölgede %6,1 isteyerek düşükle sonuçlanmıştır (p<0,001). Bölgeler arasında son 5 yıl içinde isteyerek düşüğü olmuş kadınların, eğitim düzeyleri, gelir düzeyleri, aile yapısı yönünden anlamlı farklılıklar gösterdiği tespit edilmiştir (p<0,05). Son 5 yıl içinde meydana gelen isteyerek düşük riskini; kentsel bölgede yaşamanın 10,53 kat (p=0,002), 3 ve üzeri yaşayan çocuğa sahip olmanın 3,63 kat (p=0,017) ve gebelik yaşının artmasının 3,04 kat (p=0,028) artırdığı, diğer faktörlerin isteyerek düşüğe bağımsız risk faktörü olarak etkisi olmadığı saptanmıştır. Kentsel bölgede yaşayan kadınlar arasında isteyerek düşük öncesi AP yöntemi kullanmama oranı %28 iken isteyerek düşük sonrası %12'ye düştüğü, kırsal bölgede yaşayan kadınlar arasında isteyerek düşük öncesi AP yöntemi kullanmama oranının %25'den %0'a düştüğü saptanmıştır.Sonuç: İsteyerek düşüğe başvurmuş kadınların çoğu bu gebelikleri öncesinde geleneksel bir yöntem olan koitus interuptus ile korunmakta veya hiçbir yöntem kullanmamaktadır. İsteyerek düşük sonrası dönemde de yöntem kullanma konusunda ki tercihleri yönünden fark olmamaktadır. Kadının statüsü yükseldikçe istemli düşüğü aile planlaması olarak görmekte ve daha fazla tercih etmektedir. İstemli düşük kadınlara aile planlaması konusunda ulaşılabilecek önemli bir durumken bu fırsatın yeterince değerlendirilmediği ve bu açıdan sağlık personelinin daha duyarlı olması gerektiği görülmektedir.Anahtar Kelimeler: İsteyerek düşük, aile planlaması yöntemleri

AbortusAile planlamasıKadınlar+2
Nurdan Geçer
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Trabzon il merkezinde doğum yapmış 6-12 aylık bebeği olan kadınlarda gebeliğin sigara kullanımına etkisi

AMAÇ: Gebelikte sigara kullanımı anne ve bebek sağlığını olumsuz etkiler. Sigaraya başlayan kadınlar sigara kullanımına gebeliklerinde de devam edebilmektedir ya da gebelik nedeniyle sigara kullanımına ara verebilmektedir. Buradan yola çıkarak gebeliğin sigara üzerinde etkisi Trabzon il merkezinde doğum yapmış 6?12 aylık bebeği olan anneler üzerinde araştırılması amaçlanmıştır.YÖNTEM: Kesitsel tipteki araştırmada, Trabzon il merkezindeki Aile Sağlığı Merkezleri'ne kayıtlı olan, doğum yapmış 6-12 aylık bebeği olan kadınlar araştırmaya alınmıştır. Araştırma zamanında evde olan ve araştırmaya katılmayı kabul eden 1549 kadına (%67,8) ulaşılmıştır. Kadınlara literatür bilgilerine dayanarak araştırmacı tarafından hazırlanan anket uygulanmış, veriler yüzdelik dağılım aritmetik ortalama, standart sapma ve Mc. Nemar testleri ile karşılaştırılmıştır.BULGULAR: Kadınların yaş ortalaması 29,3±5,6'dır, %35'i lise mezunudur ve toplam gebelik sayısı 2,0±1,2'dir. Kadınların sigara içme sıklığı %17,4'tür (n=270). Kadınların son gebeliklerinde %58,5'i gebeliği planladığında sigara içmeye devam etmiştir. Gebeliklerinde içme oranı %37,4'e düşmüştür, %21,1'i sigara içmeyi bırakmıştır ve kadınların sigara içme oranları doğuma kadar azalma göstermeye devam etmiştir. Doğumdan sonra içme oranı %65,2'ye çıkmıştır. Sigara içen kadınların %45,6'sı son gebeliklerinde sigara içtikleri yer olarak balkonda/bahçeyi ifade ederken, bebek doğduktan sonra bu tercih %81,8'e yükselmiştir. Erkeklerde sigara içme sıkılığı %59,1'dir (n=915). Eşlerin son gebelikte sigara içme durumları incelenmiştir. Son gebelikte gebelik planlandığında %91,3'ünde değişiklik olmamıştır, %8,4'ü azaltmıştır. Gebelik öğrenildiğinde, %86,4'ünde değişiklik olmamıştır, %13'ü azaltmıştır. Bebek doğduğunda ise, %74,4'ünde değişiklik olmazken %24,6'sı azaltmıştır artış olmuştur.SONUÇ: 6-12 aylık bebeği olan kadınların ve yakınlarının gebelikte sigaraya yönelik davranışlarında olumlu yönde bir değişiklik olması, gebeliğin sigaraya karşı koruyucu olduğunun göstergesidir. Bu durum sigara mücadelesinde kullanılabilecek bir fırsattır.

GebelikKadınlarSigara içme+1
Uçar Köse
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bak kohortu'nda. 30-65 yaş arası bozulmuş açlık glukozu olanlarda kilo değişiminin tip 2 diyabet gelişimine etkisi

Bu araştırmadaİzmir ili Balçova ilçesinde 2007-2008 seneleri arasında yürütülen Balçova'nın Kalbi kohortunda yer alan Bozulmuş Açlık Glukozu olan kişilerde kilo değişiminin Tip 2 diyabet gelişimi üzerine etkisi incelenmiştir. Kohortta yer alan kişilere 2015-2016 yılları arasında tekrar ulaşılamaya çalışılarak Tip 2 diyabet tanısı alıp almadıkları ve Tip 2 diyabet gelişimi üzerine etki edebilecek bazı özellikleri sorgulanmıştır. BAG'u olanlarda bu özelliklerin tip 2 diyabet gelişimi üzerine etkilerinin ya da Tip 2 diyabet gelişimi ile ilişkilerinin incelenmesi için Student-t testi. ki-kare. Mc-Nemar Bowker ki-kare ve süre değişkenini de içeren Cox-Regresyon ve Kaplan Meier sağ kalım analizi kullanılmıştır. Kohorttaki kişiler toplam 2647 kişi/yıl izlenmiş olup. Tip 2 diyabet insidans hızı 66/1000 kişi-yıl dır. . BAG olanlarda tip 2 diyabet gelişimi yıllık insidansının ilk 3 sene içerisinde en yüksek olduğu. kilonun sayısal değişimine bakıldığında Tip 2 diyabet gelişimine etkisinin olmadığı saptanmıştır. Ancak BAG olanlarda başlangıçtaki BKİ ve BKİ'deki 4 birimden fazla artışın ve yemeklerde zeytinyağ kullanımının. Tip 2 diyabet gelişimine etkisinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür. Diyabetin önlenmesinde obesite ile mücadele çok önemli iken özellikle BAG olan kişilerde kilo kontrolünün önemle üzerinde durulması. sağlıklı beslenme davranışına geçişin desteklenmesi diyabetten korunmada etkili olacaktır. Anahtar kelimeler : Bozulmuş açlık glukozu, tip 2 diyabet, kohort, kilo değişimi, risk, insidans.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Glükoz+5
Yasin Sağlam
Bingol University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 2 diabetes mellituslu hastaların tedaviye uyumlarını etkileyen faktörler

Giriş: Diyabetik hastaların tedaviye uyumu glisemik kontrolü etkileyerek akut komplikasyonların oluşmasını engeller, kronik komplikasyonların oluşmasını geciktirir. Bu araştırma Tip 2 diyabetes mellituslu hastalarının tedaviye uyumlarını etkileyen faktörleri incelemeyi amaçlamaktadır.Yöntem: Araştırma kesitsel tipte bir çalışmadır. Araştırmanın örneklemini Mart- Haziran 2011 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji polikliniğine başvuran 400 hasta oluşturdu. Hastalara sosyodemografik özellikler ve tedaviye uyumlarını etkileyebilecek sorulardan oluşan anket formu yüz yüze görüşme tekniğiyle uygulandı. Veri tabanı oluşturulması ve analizlerde SPSS 11.0 paket programı kullanıldı. İstatistiksel olarak yüzde, ki kare, student t testi, lojistik regresyon yöntemleri kullanıldı.Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 53.9±11,8 olup %67.8'ini kadınlar oluşturmuştur. Hastaların %53.2'si okuryazar değildir. Ortalama hastalık süresi 9,1±6,6 dır. Hastaların %57.2'sinde aile öyküsü bulunmaktadır. %77.2'si diyabet bakımını sürdürmede destek alamamaktadır. %47.5'i diyabet eğitim proğramına katılmamıştır. %72.0'ının ek hastalığı bulunmakta, %78.5'i fiziksel aktivite yapmamakta, %82.0'ı sigara içmektedir. Tedaviye uyumsuzluk oranı %42.8 bulunmuştur. Öğrenim durumu, diyabetle ilgili eğitim programına katılma durumu, yaşadığı yer, sosyal güvence durumu ve hastalık süresinin tedaviye uyumu etkileyen faktörler olduğu saptanmıştır. Ortaöğretim ve üzeri eğitim alanların tedaviye uyumu okuryazar olmayanlara göre 2.52 (1.14?5.56) kat, il merkezinde yaşayanların tedaviye uyumu köyde yaşayanlara göre 2.84 (1.09?7.35) kat fazla bulunmuştur.Sonuç: Öğrenim durumu düşük olan hastaların diyabet eğitimi alma ve diyabet bakımını sürdürmedeki sorunları tedaviye uyumu etkilemektedir. Hastalar okuryazar hale getirilmeli, uygun eğitim yöntemleriyle eğitilme ve teşvikinin Temel Sağlık Hizmetleri kapsamında birinci basamak sağlık hizmetlerine dahil edilmesi tedaviye uyumu arttıracaktır.Anahtar Kelimeler: Diabetes mellitus, Tedavi, Uyum, Etkileyen faktörler, Diyarbakır

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Diyarbakır+3
Evrim Arslan
Dicle University
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Tip 2 diyabetli bireylerin fonksiyonel gıdaları bilme, kullanma durumları ve ilişkili etmenlerin belirlenmesi

Araştırmanın amacı Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Endokrin Polikliniği'ne başvuran, 18 yaş ve üzeri olup altı aydan daha uzun süredir Tip 2 diyabet tanılı olan hastaların fonksiyonel gıdayı bilme, kullanma durumları ve ilişkili etmenleri belirlemektir. Araştırma kesitsel tiptedir. Bilinmeyen evrende, %50 sıklık ve %7 hata payı ile ulaşılması gereken en az örnek büyüklüğü 196 olarak hesaplanmıştır. Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Endokrin Polikliniği'ne 2016 yılının Mayıs ve Temmuz ayları arasında başvuran, 196 kişi çalışmaya dahil edilmiştir. Bağımlı değişkenler fonksiyonel gıdayı bilme ve kullanmadır. Bağımsız değişkenler sosyo-demografik ve ekonomik özellikler, sağlık durumu değişkenleri ve fonksiyonel gıda bilgi kaynağıdır. Veri araştırmacı tarafından yüz yüze uygulanan anket ile toplanıp, Ki-kare ve Lojistik Regresyon Analizi ile çözümlenmiştir. Çalışmaya katılan 196 bireyin ortalama yaşı 57.9±11.5 (21-77), %58.7'si (n=115) kadındır. Kan şekerini dengelemede etkili olan en az bir fonksiyonel gıdayı bilme sıklığı %95.9 (n=188), kullanma sıklığı %83.7'dir (n=164). Bu çalışma grubunda sosyodemografik değişkenlerin, ailede diyabet öyküsünün, sağlık algısının, tedaviye uymanın, diyabet dışında başka bir kronik hastalık varlığının, beslenme danışmanlığı almanın, diyabetik diyet yapmanın, fonksiyonel gıda danışmanlığı almanın, bilgi kaynağının arkadaş, tanıdık olmasının fonksiyonel gıdanın şu anda kullanımına anlamlı etkisi yoktur. Düzenli egzersiz yapanlar (OR=3.370, %95GA=1.201-9.458, p=0.021), bilgi kaynağı sağlık çalışanı olanlar (OR=3.921, %95GA=1.106-13.894, p=0.034) ve bilgi kaynağı internet olanlar (OR=4.152, %95GA=1.176-14.661, p=0.027) fonksiyonel gıdayı şu anda anlamlı olarak daha fazla kullanmaktadır. Diyabetik bireylerin kullanım sıklığı giderek yaygınlaşan fonksiyonel gıdalarla ilgili olarak bilgi düzeylerinin arttırılması, duydukları gıdaları hekim ve diyetisyene danışmadan kullanmamaları konusunda eğitilmeleri önemlidir. Ülkemizde fonksiyonel gıdalar ve sağlık üzerine etkilerini, bireylerin bilgi düzeyini ve kullanım sıklıklarını, ölçen ve girişimde bulunan çalışmalar yapılmalıdır.

BesinlerBeslenmeBeslenme incelemeleri+3
Nezihe Otay
Bingol University · Institute of Health Sciences
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Postpartum depresyon belirtisini etkileyen etmenler ve postpartum depresyon belirtisinin emzirme ile ilişkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Gebelik ve doğum olağan durumlar olmakla birlikte kadın için büyük bir stres nedeni olabilmektedir. Doğumdan sonraki 6 ay depresyon için yüksek riskli dönemdir. Postpartum depresyon (PPD) yaygın ve ciddi bir ruh sağlığı sorunudur ve öz bildirim ölçekleri ile belirtiler değerlendirilebilmektedir. Depresyon zaten yeti kaybına neden olan bir hastalık iken, yeni bebeği olmuş anne için önemi daha da artmaktadır. PPD hem anne hem bebeğinin sağlığını etkilemesi nedeniyle önemli bir halk sağlığı sorunudur. Bu çalışmanın amacları Manisa'nın bir ilçesinde PPD belirti sıklığını ve PPD belirtisi ile ilişkili etmenleri belirlemek ve PPD belirti varlığının emzirme ile ilişkisini belirlemektir. YÖNTEM: Kesitsel tipteki bu araştırmanın evreni Manisa İli Alaşehir İlçesi 2016 yılında canlı doğum yapan kadınlar olarak alınmış, evren büyüklüğü bir yıl öncesi ile benzer olacağı (n=1464) öngörülerek en küçük örnek büyüklüğü 345 olarak hesaplanmıştır. Mart-Mayıs 2016 tarihlerinde postpartum 4-12 hastasındaki 316 kadına ulaşılmıştır, ulaşma oranı 91.6'dır. Araştırmanın ilk amacı için bağımlı değişken postpartum depresyon (PPD) belirti varlığıdır ve Edinburg Postpartum Depresyon Ölçeği (EPDÖ) ile değerlendirilmiştir. Bağımsız değişkenler sosyoekonomik, doğurganlığa ilişkin ve psiko-sosyal etmenleri içermektedir. İkinci amaç için bağımlı değişken emzirme durumu, temel bağımsız değişken PPD'dir. Emzirme durumu sadece anne sütü alma ve ek gıdaya başlama olarak değerlendirilmiştir. Tanımlayıcı bulgular sayı, yüzde ve ortalama veya ortanca değerler ile sunulmuştur. Bağımlı değişken ile bağımlı değişkenler arasındaki ilişki ki-kare, eğimde ki-kare, t testi ve Mann Whitney U testi ile ve lojistik regresyon analizi ile değerlendirilmiştir. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 kabul edilmiştir. BULGULAR: Katılımcıların %24.7'sinde depresif belirti saptanmıştır. İlkokul mezunu ve altı öğrenimi olan kadınlarda lise mezunu ve üzeri öğrenim düzeyindeki kadınlara göre PPD belirtisi görülme riski 4.4 kat anlamlı olarak fazladır. PPD belirtisi görülme riskinin geniş ailede yaşayanlarda 2.8 kat, depresyon öyküsü olanlarda 3.1 kat, premenstüel sendrom öyküsü olanlarda 4.8 kat, eşinin desteği az olanlarda 2.8 kat ve hayatında ciddi stres olan kadınlarda 9.4 kat fazla olduğu saptanmıştır. PPD'nin sadece anne sütü (SAS) vermenin bırakılmasına ve ek gıdaya başlamaya anlamlı ilişkisi bulunmamıştır. SONUÇ: Öğrenim düzeyinin düşüklüğü, geniş ailede yaşama, depresyon öyküsünün olması, premenstrüel sendrom öyküsü olması, eş desteğinin az olması ve hayatında ciddi bir stres varlığı PPD belirti riskini arttırmaktadır. PPD'nin sadece anne sütü (SAS) vermenin bırakılmasına ve ek gıdaya başlamaya anlamlı etkisi bulunmamıştır, emzirmeye etkisini değerlendirmek için daha büyük gruplarda izlem araştırmaları yapılması önerilir. PPD değerlendirmesi birinci basamakta doğum sonu bakım yönetim rehberinde yer almakta olup, doğum sonrası izlemlerinde EDPÖ'nün rutin uygulanması önemlidir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Postpartum depresyon, sıklık, risk etmenleri, Edinburg Postpartum Depresyon Ölçeği, emzirme

AnnelerDepresif bozuklukDepresyon+4
Ümran Kolukırık
Bingol University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yaşlılarda ihmal, istismar varlığı ve etkileyen etmenler

GİRİŞ VE AMAÇ: Yaşlılarda istismar ve ihmal bütün ülkelerde ve toplumlarda yaygın olduğu, yaşlılarda önemli sağlık ve sosyal sorunlara yol açtığı için bir halk sağlığı sorunu olarak ele alınmalıdır. Nüfusun yaşlanmasıyla istismar ve ihmalden etkilenen kişi sayısı daha da artacaktır. Araştırmanın amacı İzmir İli Balçova İlçesi'nde yaşayan 65 yaş ve üstü bireylerde ihmal, istismar varlığı ve etkileyen etmenleri belirlemektir. YÖNTEM: Kesitsel tipte bir araştırmadır. Evreni İzmir İli Balçova İlçesi'nde yaşayan 65 yaş ve üstü 10,069 bireydir. Örnek büyüklüğü %11 sıklık, %4 yanılma payı, %95 güven düzeyi, 1.5 desen etkisi ve %20 yedek ile 415 olarak hesaplanmıştır. Örnek seçiminde küme örnekleme yöntemi kullanılarak her sokak bir küme kabul edilmiştir. Sokaklarda birey sayıları eşit olmadığı için 14 kişiden oluşan 30 küme toplam 420 kişi seçilmiştir. Bağımlı değişkenler, istismar ve ihmal varlığıdır. Bağımsız değişkenler, sosyo-demografik, sosyo-ekonomik, yaşam koşulları ve sağlıkla ilgili değişkenlerdir. Veriler daha önceden eğitim verilen, sağlık alanında eğitim alan (psikoloji ve diyetisyenlik) anketörler ve araştırmacı tarafından yaşlıların evlerinde yüz yüze görüşme yöntemiyle Şubat–Nisan 2016 tarihinde toplanmıştır. Veri analizi SPSS 15.0 kullanılarak yapılmıştır. Tanımlayıcı bulgular, kategorik değişkenler için yüzde dağılımları; sürekli değişkenler için ortalama±standart sapma biçiminde sunulmuştur. Bağımsız değişkenlerin ihmal ve istismar ile ilişkilerini belirlemede tek değişkenli analiz olarak ki-kare, Fisher'in Kesin Testi; çok değişkenli analiz olarak Lojistik Regresyon Analizi kullanılmıştır. BULGULAR: Çalışmada 253 yaşlıya (%60.2) ulaşılmıştır. Ortalama yaş 73.6±6.3'tür (65-94). Yaşlıların %65.2'si kadın, %17.8'nin diploması yok ve %65.2'si evlidir. Katılımcıların %2.4'ü fiziksel, %22.1'i duygusal, %5.1'i ekonomik, %0.4'ü cinsel istismara, %26.1'i ise herhangi bir istismara uğramıştır. Yaşlıların %22.5'inde yakınlarının, %6.7'sinde bakım vericinin, %66.8'inde devletin ihmali, %7.9'unda da kendi kendini ihmal belirlenmiştir. Yapılan Lojistik Regresyon Analizlerinde, diploması olmayanlarda (OR=2.65, %95 GA=1.06-6.62), genel sağlık algısı orta/kötü olanlarda (OR=2.07, %95 GA=1.03-4.16) ve günlük yaşam aktivitelerinde bağımlı olanlarda (OR=2.34, %95 GA=1.08-5.09) istismar anlamlı olarak fazladır. Yalnız yaşayanlarda (OR=2.34, %95 GA=1.13-4.85), sosyal aktiviteye katılmayanlarda (OR=2.26,%95 GA=1.15-4.43), son altı ayda doktora gitmeyenlerde (OR=2.26, %95 GA=1.15-4.43) ve genel sağlık algısı orta/kötü olanlarda (OR=2.13, %95 GA=1.01-4.46) yakınlarının ihmali anlamlı olarak fazladır. İleri yaşlarda (OR=1.16, %95 GA=1.06-1.27) ve erkeklerde (OR=6.45, %95 GA=1.34-36.51) bakım vericinin ihmali riski anlamlı olarak fazla bulunmuştur. Sosyal aktivitelere katılmayanlarda, katılanlara göre kendi kendini ihmal riski 4.5 kat anlamlı olarak fazladır (OR=4.47, %95 GA=1.61-14.17). Kronik hastalık varlığı kendi kendini ihmalden koruyucu olduğu belirlenmiştir (OR=0.27, %95 GA= 0.10-0.73). Emekli olmayanlarda (OR=2.16, %95 GA=1.01-4.60), kira ya da çocuk/akrabaya ait evde oturanlarda (OR=2.58, %95 GA=1.05-6.34), sosyal desteği olmayanlarda (OR=3.87, , %95 GA=1.49-10.05) devletin ihmali anlamlı olarak fazla bulunmuştur. SONUÇ-ÖNERİLER: Bu çalışmanın sonucunda istismar ve ihmalden etkilenen yaşlı oranının fazla olduğu bulunmuştur. Bu nedenle istismar ve ihmale uğrayan yaşlıların ve sağlık ve sosyal hizmet gereksinimlerinin belirlenebilmesi ve bu hizmetlerinin erişilebilirliğinin sağlanabilmesi için evde izlem programlarının oluşturulması önemlidir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Yaşlı, ihmal, istismar

GeriatriSosyodemografik özelliklerYaşlanma+5
Burcu Kendirli
Bingol University
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Down sendromlu bireylerin bağımsız yaşam ve özbakım yetisi kazanmalarını etkileyen toplumsal ve kurumsal etmenlerin değerlendirmesi

Amaç: Down sendromlu bireylerin bağımsız yaşama ve öz bakım yetisi kazanmalarını etkileyen toplumsal ve kurumsal etmenlerin değerlendirilmesidir. Yöntem: Tanımlayıcı-nitel bir araştırmadır. Görüşmecilere yedi farkı kurumdan kartopu örnekleme yöntemi ile ulaşılmıştır. Aileler, sağlık ve eğitim profesyonellerinden oluşan toplam 21 kişi ile derinlemesine görüşme yapılmıştır. Yarı-yapılandırılmış soru formları kullanılmıştır. Elde edilen verilerden tematik içerik analizi ile temalar çıkarılmıştır. Veriler fenomenolojik analiz ve etnografik analiz yöntemleri ile incelenmiştir. Bulgular: Down sendromlu bireylerin başta eğitim, sağlık hizmetlerine ilişkin erişilebilirlik, fırsat eşitsizliği, niteliksiz eğitmen ve sağlıkçı sorunu ve sistemin denetimsizliği gibi engellere maruz kaldığı görülmüştür. Bağımsız yaşamın koşullarından biri olan istihdam olanaklarından yoksun oldukları saptanmıştır. Ebeveynlerin kabullenme ve engellilik ile başa çıkma süreçlerindeki tutumlarının da Down sendromlu bireylerin gelişimini etkilediği görülmüştür. Sonuç: Down sendromlu bireylerin bağımsız yaşam inşa etmeleri önünde iki temel engel olduğu görülmüştür. İlki kurumsallaşamayan biyolojik vatandaşlık bağlarının politik bir direniş göstermemesidir. İkincisi ise halk sağlığının koruyuculuk ilkesine ters olarak sosyal politikalardaki merkezileşme anlayışının yerel gerçekleri göz ardı etmesi sonucu gelişen sosyal eşitsizliklerdir.

Down sendromuEngelli kişilerHalk sağlığı+3
Serhat Erdal
Bingol University · Institute of Health Sciences
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fenilketonürili çocukların ebeveynlerinin duygu durumları ve gelecekle ilgili beklentileri

FENİLKETONÜRİLİ ÇOCUKLARIN EBEVEYNLERİNİN DUYGU DURUMLARI VE GELECEKLE İLGİLİ BEKLENTİLERİ Kalıtsal metabolik hastalıklar, ender görülen, çoğu otozomal resesif geçiş gösteren hastalıklardır. Fenilketonüri hastalığı, tanımlanan ilk yenidoğan metabolizma hastalığıdır. Bu hastalığın ortaya çıktığı bireyler tedavi edilmediği takdirde ağır zekâ geriliği, davranış bozuklukları, egzema ve epilepsi gibi tıbbi problemler ortaya çıkmaktadır. Fenilketonüri gibi kronik hastalıkların sadece çocuğu değil, ailenin bütün bireylerini duygusal ve ekonomik yönden olumsuz yönde etkileyebileceği bilinmektedir. Kronik hastalıklarda ailedeki umutsuzluk düzeyini ölçen pek çok çalışma mevcuttur. Fenilketonüri hastalığında umutsuzluk ve duygudurum dalgalanmalarını ölçen bir çalışmaya literatürde rastlanamamıştır. Bu çalışmamızdaki temel amacımız bu eksikliğin giderilmesini sağlamak, bakım verenlerde ortaya çıkan umutsuzluk ve duygu durum dalgalanmalarını EE (duygu dışavurum-DD) ölçeği ve Beck umutsuzluk ölçeği kullanarak belirleyip gerekli önerilerde bulunmak, kalıcı psikiyatrik hastalıkların ortaya çıkmasını engellemek, böylece yeti yitiminin önüne geçmektir. Çalışmanın örneklem grubu, Diyarbakır Çocuk Hastalıkları Hastanesi Metabolizma Hastalıkları Polikliniğine 15.07.2013-15.10.2013 tarihleri arasında kontrol amaçlı başvuran fenilketonürili çocukların ebeveynlerinden oluşan 80 kişi ve kronik bir hastalığı olmayan çocukların ebeveynlerinden oluşan 77 kişiden oluşturulmuştur. Bu örneklem grubuna sosyodemografik veri formu, EE ölçeği, Beck umutsuzluk ölçeği onamları alındıktan sonra uygulanmıştır. Yapılan çalışmada hasta çocuğa sahip ebeveynlerin umutsuzluk ve EE ölçek puanları, kontrol gurubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu (p<0.05). Ailede birden fazla FKU'lu çocuk olması, çocuğun yaşının büyük olması, ebeveynlerin ileri yaşta olması da umutsuzluk ve EE ölçek puanlarının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek çıkması açısından önemli değişkenlerdi. Sonuç olarak kronik hastalığa sahip ebeveynlerin zaman ilerledikçe daha çok umutsuzluğa kapıldığı, dışa vurulan duygularının daha çok arttığı ve bu durumun ebeveynin ruhsal yapısını kötü yönde etkilediği söylenebilir. Kronik hastalığı olan çocukların ebevenlerine psikolojik destek sağlanması, çocuğun gelişimi ve normal bir birey kazanabilme ihtimali açısından önemlidir. Daha kapsamlı ve fazla çalışma yapılması da çözüm önerileri açısından faydalı olacaktır.

Ana-babaDuyguFenilketonüri+3
Yunus Karadeniz
Dicle University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Manisa ili'nde 2014 yılı hepatit A ve hepatit b duyarlılığı ve sosyal belirleyicilerle ilişkisi

Hepatit B virüsü, akut, kronik, fulminan hepatit, siroz ve hepatoselüler karsinomaya kadar bir dizi karaciğer hastalığına neden olur. Dünyada yaklaşık 240 milyon kişi kronik hepatit B ile enfektedir. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre ülkemiz düşük-orta düzey endemik (HBsAg %2-7) bölgeler arasındadır. Ülkemizde Hepatit B, 1998 yılında rutin aşılama programına alınmıştır. Hepatit A dünya çapında sporadik ve epidemik olarak açığa çıkan viral bir hastalıktır. Dünyada 2005 yılında 119 milyon kişinin Hepatit A ile enfekte olduğu, 31 milyon kişinin semptomatik olarak hastalığı geçirdiği ve 34 bin kişinin öldüğü tahmin edilmektedir. Hepatit A mortalite hızı 15 yaşından küçüklerde %0.1, 40 yaş üzerinde ise %2.1'dir. İlerleyen yaşla birlikte komplikasyon riski artar, fulminan hepatit, kolestatik hepatit görülebilir. Ülkemiz orta düzeyde endemik bölgedir. Ülkemizde Hepatit A, 2012 yılında rutin aşılama programına alınmıştır. Bu araştırmada Manisa'da iki yaş üstü nüfusta, 2014 yılı Hepatit A ve B duyarlılığı ve sosyal belirleyicilerle ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırma, 'Manisa'da Aşıyla Önlenebilir bazı Hastalıkların Seroprevalansının Belirlenmesi, 2013' çalışmasının verileri üzerinden yapılmıştır. Çalışmanın evrenini Ekim 2013'te Manisa İli Aile Hekimliği Bilgi Sistemi'ne (AHBS) kayıtlı iki yaş üstü tüm bireyler (N=1.317.917) oluşturmaktadır. Beklenen en düşük seronegatiflik %2.0, mutlak hata payı %0.75 varsayılarak, %95 güven düzeyinde en az örnek büyüklüğü 1337 bulunmuştur. Bu sayıya %30 yedek eklenerek örnek büyüklüğü 1740 olarak belirlenmiştir. Örnek, Manisa İli AHBS kayıtlarından basit rasgele yöntemle seçilmiştir. Veriler 18.03.2014 – 22.06.2014 arasında aile sağlığı merkezlerinde (ASM) toplanmıştır. Araştırmada HBsAg pozitifliği, Anti-HBs pozitifliği ve Anti-HBc pozitifliği elektrokemilüminesans immünolojik test yöntemi kullanan Roche - Cobas e 411 (Roche Diagnostics GmbH, Mannheim, Germany) cihazı ve bu cihazla uyumlu kitler ile araştırılmıştır. Üretici firmanın önerisi doğrultusunda çalışılmıştır. Araştırmada bağımlı değişkenler Hepatit A'ya karşı duyarlı olma ve Hepatit B'ye karşı duyarlı olma; bağımsız değişkenler ise cins, yaş, öğrenim durumu, mesleğe dayalı sınıf, yerleşim yeri, çocukluk dönemi yerleşim yeri, algılanan gelir düzeyi, aylık gelir düzeyi, hane yoğunluğu, hanedeki tuvaletin konumu ve aşı kaydı durumudur. Bağımsız değişkenlerle bağımlı değişkenler arasındaki ilişki ki-kare ve Fisher'ın kesin testi ile incelenmiştir. Herbir değişkene ait kaba ve yaşa göre düzeltilmiş Odds Ratio ve %95 güven aralıkları lojistik regresyon yöntemiyle hesaplanmıştır. BULGULAR Araştırmada Hepatit A'ya karşı duyarlılık sıklığı %24.4'dır. Hepatit A'ya karşı duyarlı kişilerin sosyal belirleyicilerle ilişkisine bakıldığında; Hepatit A duyarlılığı ile çocukluk dönemi yerleşim yeri, öğrenim durumu, mesleksel durum, algılanan gelir ve hanedeki tuvaletin konumu arasında anlamlı bir ilişki bulunmuş olup yaşa göre düzeltildiğinde bu ilişki ortadan kalkmıştır. Hepatit A duyarlılığı ile hane yoğunluğu arasında anlamlı bir ilişki bulunmuş olup yaşa göre düzeltildiğinde bu ilişki zıt yönde devam etmiştir. Hepatit A duyarlılığı ile cinsiyet, yerleşim yeri, yıllık kişi başı eşdeğer gelir arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0.05). Araştırmada Hepatit B'ye karşı duyarlı olma %50.8, Hepatit B'ye karşı aşılı olma %28, Hepatit B enfeksiyonu geçirip iyileşmiş olma %15.0, HBsAg taşıyıcılığı %1.5, İzole Anti-HBc pozitifliği olma %4.7'dir. Hepatit B'ye karşı duyarlı kişilerin sosyal belirleyicilerle ilişkisine bakıldığında; Hepatit B duyarlılığı ile 19 yaş üzeri yaş grupları arasında anlamlı bir ilişki bulunmuş olup yaşa göre düzeltildiğinde 20-59 yaş arası gruplarda bu ilişki devam etmiştir (p<0.001). Hepatit B duyarlılığı ile öğrenim durumu, yıllık kişi başı eşdeğer gelir, hane yoğunluğu arasında anlamlı bir ilişki bulunmuş olup yaşa göre düzeltildiğinde bu ilişki ortadan kalmıştır. Hepatit B ile mesleksel durum arasında anlamlı bir ilişki bulunmuş olup yaşa göre düzeltildiğinde anlamlı ilişki devam etmektedir (p<0.001). Hepatit B duyarlılığı ile cinsiyet, yerleşim yeri, çocukluk dönemi yerleşim yeri ve algılanan gelir düzeyi arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0.05). SONUÇ VE ÖNERİLER Hepatit A'ya karşı duyarlılık sıklığı %24.4 olup çocuk yaş grubunda daha yüksektir. Çocuk yaş grubunda duyarlılık sıklığı daha yüksek olduğundan bu gruba aşılama ve sağlık eğitimi hizmetleri planlaması yapılmalıdır. Hepatit B'ye karşı duyarlılık sıklığı %50.8 olup genç yetişkinler en riskli grubu oluşturmaktadır. Hepatit B'ye karşı duyarlı olma bazı meslek gruplarında (kendi hesabına çalışanlar, işverenler, işsizler, beceri gerektiren meslekler, tarım işçileri, üretim işçileri, işgücü dışı olanlar, düzensiz gelirliler) yüksektir. Hepatit B kontrolüne yönelik sağlık hizmet gereksinimi belirlenirken genç erişkin yaş grubu ve mesleksel durum dikkate alınmalıdır. Anahtar Kelimeler: Hepatit A, Hepatit B, Sosyal Belirleyiciler

HepatitHepatit AHepatit B+4
Hilal Görgel
Bingol University
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Uganda'da bebeklerde ek besine erken başlama durumu ve etkileyen etmenler

Giriş ve Amaç: Anne sütü doğumdan sonraki ilk altı ay boyunca bebeğin beslenme ihtiyacını karşılayan en iyi besin kaynağıdır. DSÖ ve UNİCEF tarafından bebeklerin doğumdan sonraki ilk altı ay sadece anne sütü ile beslenmesi, yedinci aydan itibaren ise ek gıdalara başlanması ve iki yaşına kadar emzirmeye devam edilmesi önerilmektedir. 2006 yılı Uganda Nüfus ve Sağlık Araştırması (UNSA) sonuçlarına göre on bebekten altısı ilk altı ay sadece anne sütü ile beslenmektedir. Ek besine erken başlama, doğumdan sonraki ilk üç gün içinde bebeğe anne sütü dışında herhangi bir sıvı ya da gıda maddesi (ilaç dışında) verilmesidir. Bu araştırmanın amacı, Uganda'da 2006-2011 yılları arasında beş yaş altı çocuklarda ek besine erken başlama sıklığı ve ek besine erken başlamayı etkileyen etmenlerin belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: Araştırma kesitsel tiptedir. Araştırma yeri Uganda'dır. Araştırmada 2011 yılında yapılmış olan UNSA'nın verileri kullanılmıştır. Araştırmanın evreni, UNSA 2011'e katılan 15-49 yaş grubu 8674 kadından oluşmaktadır. UNSA verileri yazılı izin alınarak elde edilmiştir. Beş yaş altı çocuğu olan ve veri tabanında araştırma için gerekli verileri tam olan 4,774 kadın araştırma grubunu oluşturmaktadır. Bu araştırma için Dokuz Eylül Üniversitesi Girişimsel Olmayan Araştırmalar Etik Kurulu'ndan izin alınmıştır. Araştırmanın bağımlı değişkeni beş yaş altı çocuklarda ek besine erken başlama, bağımsız değişkenleri ise annenin yaşı, eğitimi, dini inancı, ekonomik ve çalışma durumu, yaşadığı yer, sigara, babanın eğitimi, evdeki kişi sayısı, yaşayan çocuk sayısı, doğum öncesi ve sonrası bakım alma, doğumun yapıldığı yer, doğuma yardım eden kişi, doğum şekli, çoğul doğum, çocuğun doğum sırası, doğum ağırlığı, cinsiyeti, çocuğun birlikte kaldığı kişi ve emzirmeye başlama zamanıdır. İstatistiksel analizde sınıflanmış değişkenlerin sayı ve yüzdesi hesaplanmıştır. Tek değişkenli analizlerde kikare ve bağımsız gruplarda t-testi, Pearson korelasyon, çok değişkenli analizde lojistik regresyon analizi kullanılmıştır. İstatistik anlamlılık düzeyi p<0.05 kabul edilmiştir. Bulgular: Kadınların %40.3'ünün çocuklarına ek besine erken başladıkları saptanmıştır. Annenin 15-19 yaş grubunda olması, eğitiminin ortaokul/lise düzeyinde olması, evli olmaması, kentte yaşaması, ekonomik durumunun orta düzeyde olması, Müslümanlık ve Hristiyanlık dini dışındaki diğer dini inancının olması, babanın eğitim düzeyinin ortaokul ve üstünde olması ek besine erken başlamayı anlamlı olarak artırmaktadır (p<0.05). Yanında hiç kimse olmadan kendi kendine doğum yapan, yaşayan çocuk sayısı bir-iki olan annelerde ek besine erken başlama anlamlı olarak daha fazladır (p<0.05). Sezaryenle doğan, ikiz doğan, doğum sırası ikinci sırada olan, emzirmeye geç başlanan bebeklerde ek besine erken başlamanın anlamlı olarak daha fazla olduğu saptanmıştır (p<0.05). Ek besine erken başlama ekonomik olarak en yoksul dilimde olan annelere göre orta düzeyde olan annelerde 2.15 kat (OR:2.1 %95 GA= 1.38-3.36), zengin olan annelerde ise 2.02 kat (OR:2.02 %95GA= 1.44-2.821.49 – 2.33) daha fazladır. Ek besine erken başlamanın sağlık personeli yardımıyla doğum yapan annelere göre sağlık personeli yardımı olmadan doğum yapan annelerde 1.73 kat (OR:1.73 %95 GA=1.04-2.88), doğum sırasında hiç kimseden yardım almayan annelerde 4.35 kat (OR:4.35 %GA = 1.01-18.67), doğurduğu çocuk sayısı tek olanlara göre ikiz doğum yapan annelerde 2.49 kat (OR:2.49 %95GA= 1.04-5.94) daha fazla olduğu görülmüştür. Emzirmeye hemen başlayanlara göre ilk bir gün içinde emzirmeye başlayanlarda ek besine erken başlama 5.08 kat (OR:5.08 %95GA= 2.98-8.64) anlamlı olarak daha fazladır. Sonuç ve Öneriler: Annenin yaşı, eğitimi, medeni durumu, yaşadığı yer, ekonomik durumu ve dini, babanın eğitimi, doğuma yardım eden kimsenin olmaması, doğum şekli ve çoğul doğum, doğan çocuğun sırası, emzirmeye başlama zamanı ek besine erken başlamayı etkilemektedir. Uganda'da ek besine erken başlamayı önleme ve sadece anne sütüyle beslenmeyi teşvik etmeye yönelik girişimlerin başında kadınlara yönelik eşitsizliklerin önlenmesi ve doğum öncesi ve sonrası bakım kalitesinin artırılması gelmelidir.

Anne sütüBebek bakımıBebek beslenme bozuklukları+3
Ibrahım Isa Koıre
Bingol University · Institute of Health Sciences
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mermer Sağlık Ocağı Bölgesinde enterobius vermicularis infeksiyonu araştırması ve kontrollu tedavisi

Mehmet Erdoğan
Dicle University
1973
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Türkiye'de mamografi ile meme kanseri tarama sürecinin sosyokültürel ve politik analizi: Nitel bir çalışma

Giriş ve Amaç: Meme kanseri, dünyada ve Türkiye'de kadınlarda en sık görülen kanserdir. Yapılan çalışmalar mamografi ile düzenli ve etkin meme kanseri taramasının meme kanseri mortalitesini %30 civarında azaltabileceğini göstermiştir. Bu çalışmanın amacı Türkiye'de mamografi ile meme kanseri tarama programının ulusal düzeyde politika analizini yapmak ve kadınların mamografi ile meme kanseri taraması hakkında bilgi, duygu, davranışlarını ve taramaya katılımı etkileyen etmenleri saptamaktır. Yöntem: Fenomenolojik yaklaşımla kurgulanmış nitel (kalitatif) bir araştırmadır. Çalışmada derinlemesine görüşme ve doküman analizi yöntemleri bir arada kullanılmıştır. Veriler Dokuz Eylül Üniversitesi Araştırma Hastanesi'ne mamografi ile tarama için başvuran 40-69 yaş arası 15 kadın, bu alanda çalışan 6 akademisyen ve 3 hizmet sunucudan (teknisyen ve hekim) derinlemesine görüşmeler yoluyla ve yarı yapılandırılmış soru formları aracılığıyla toplanmıştır. Görüşmeler araştırmacı tarafından katılımcılardan izin alınarak ses kaydı ile yapılmış ve ses kayıtları araştırmacı tarafından yazıya geçirilmiştir. Yeni veri elde edilemediğine emin olunana dek görüşmeler yapılmaya devam edilmiştir. Bulguların çözümlenmesinde tematik içerik analizi ve Walt'ın politika analizi yöntemi kullanılmıştır. Çalışmanın değişkenleri; kadınların meme kanseri ve mamografi ile meme kanseri taraması hakkında bilgi-duygu-düşünceleri, kadınların meme kanseri taraması için tercih ettiği kurumlar, mamografi ile meme kanseri taramasının olumlu ve olumsuz yanları, taramaya katılımı etkileyen etmenler, Türkiye'de sunulan meme kanseri tarama hizmetleri, meme kanseri tarama politikasının oluşturulma süreci ve meme kanseri taraması ile ilişkili paydaşlardır. Araştırma için etik kurul onayı ve kurum izinleri alınmıştır. Bulgular: Türkiye'de meme kanseri taramalarının kapsayıcılığı düşüktür. Ülke genelinde tarama için hedef nüfus belirlenmesi ve bu nüfusun taramaya daveti konusunda uygulama yetersizdir. Tarama programı ile ilgili kalite kriterlerinin tanımlanmasına, tarama hizmeti veren merkezlerde standardizasyon ve kalite güvencesinin sağlanmasına ihtiyaç vardır. Meme kanseri taraması hizmetleri yeterince değerlendirilmemektedir. Türkiye'de meme kanseri taraması alanında eğitimli insan gücü ve altyapı eksikliği söz konusudur. Kadınların tarama işlemi ve tarama hizmetleri hakkında bilgisi yetersizdir. Kadınlar meme kanseri ve tarama hakkında bilgiyi sıklıkla medyadan almakta olup, sağlık çalışanları tarafından bilgilendirilen kadın sayısı azdır. Korku, toplumsal cinsiyet, doktora başvurmaktan çekinmek, ihmalkarlık, mahremiyet kaygısı gibi etmenler kadınların taramaya katılımının önünde engel oluşturmaktadır. Mamografi ile tarama işlemi sırasında kadınların deneyimlerinin olumlu ya da olumsuz olmasını belirleyen en önemli etken sağlık çalışanları ile iletişimdir. Hekim yönlendirmesi, tarama merkezinin kolay ulaşılabilir olması, randevu ve sonuç alma işlemlerinin kolay olması, eş ve aile desteği kadınların taramaya katılımını artıran etmenlerdir. Sonuç: Türkiye'deki kanser programı zaman içinde oldukça geliştirilmiş, KETEM'lerin yaygınlığı artırılmış ve altyapısını güçlendirmek için önemli bütçe harcanmış olsa da kapsayıcılığı düşük, kalite güvencesi tam olarak sağlanamamış, fırsatçı taramalar şeklinde devam eden kanser tarama hizmetlerinin toplumda meme kanseri mortalitesi üzerinde belirgin olumlu etkisi olamayacağı görülmektedir. Türkiye'de meme kanseri taraması hizmetlerinde kapsayıcılığın artırılabilmesi için hedef grup belirlenerek düzenli olarak taramaya davet edilmeli, altyapı ve insan gücü olanakları artırılmalı, tarama programı ile ilgili kalite kriterleri tanımlanmalı ve hizmet sürekliliği sağlanmalıdır. Taramaya katılımı artırmak için tarama merkezlerinin kolay ulaşılabilir hale getirilmeli, kadınlar sağlık çalışanları tarafından bilgilendirilmeli, taramanın önündeki sosyokültürel engeller belirlenerek uygun önlemler alınmalıdır. Anahtar Sözcükler: Meme kanseri, mamografi ile tarama, politika analizi, nitel çalışma

Kalite güvencesiMamografiMeme hastalıkları+7
Duygu Lüleci
Bingol University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyarbakır ve çevresinde 15-49 yaş grubu kadınlarda doğumların diş çürüklerine etkisi üzerinde araştırma

Mehmet Ali Taş
Dicle University
1975
00
Master'sOpen AccessTR

Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Fakültesi'ndeki öğrencilerde kas iskelet sistemi ağrılarının varlığı ve etkileyen etmenler

Amaç: Öğrencilerde kas iskelet sistemi ağrılarının varlığının ve etkileyen etmenlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Kesitsel tipteki çalışmanın evrenini Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nde ikinci sınıfta okuyan 1263 öğrenci oluşturmaktadır. En küçük örnek büyüklüğünün 249 olarak hesaplandığı çalışmada %10 yedek ile çalışmaya en az 274 kişi alınması hedeflenmiştir. Örneğe alınacak sınıfların belirlenmesinde basit rastgele sayılar tablosu kullanılmış ve Okul Öncesi Eğitim Anabilim Dalı, Matematik Anabilim Dalı ve Sosyal Bilgiler Anabilim Dalı çalışmaya alınmıştır. Öğrencilerin kas iskelet sistemi ağrılarına ilişkin veriler Genişletilmiş Nordic Kas İskelet Anketinden yararlanılarak oluşturulan bir anketle toplanmıştır. Bulgular: Katılımcılarda en sık sırt, bel ve boyun ağrıları görüldüğü saptanmıştır. Tıbbi yardım alanların çoğunlukla bel, sırt ve boyun ağrısı yaşayanlar olduğu belirlenmiştir. Çoğunlukla bel, boyun ve sırt ağrısı yaşayanlar günlük işlerini ve aktivitelerini yerine getiremediklerini belirtmiştir. Doktor, fizik tedavi uzmanı ve masöre başvurmanın en sık bel ağrısı yaşayanlarda gerçekleştiği belirlenmiştir. Bel, sırt ve boyun ağrısı yaşayanların çoğunlukla ilaç kullandıkları tespit edilmiştir. Günlük oturulan süre ve kilonun ağrı varlığını en çok etkileyen değişkenler olduğu saptanmıştır. Kadınların erkeklere göre ağrı yaşama olasılığının daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Hem okulda hem de okul dışında oturularak geçirilen süre artığında vücudun herhangi bir yerinde ağrı yaşama olasılığının arttığı saptanmıştır. Sonuç: Kas iskelet sistemi ağrıları, araştırmanın gerçekleştirildiği grupta sıklıkla karşılaşılan bir durumdur. İleriki yaşantıda bu ağrıların daha büyük sıkıntılara yol açmaması için ergonomiye uygun tasarımlar ve fiziksel aktivitenin artırılması gibi önlemler alınabilir. Bu doğrultuda ağrının ilerlemeden önlenmesi söz konusu olabilir.

AğrıGünlük yaşam aktiviteleriKas-iskelet sistemi+4
Sezgin Aydın
Bingol University · Institute of Health Sciences
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bir sigara bırakma merkezine başvuran kişilerde algılanan sosyal desteğin sigara bırakma üzerine etkisi

Giriş ve Amaç: Sigara kullanımı önlenebilir hastalık ve ölümlerin en önemli sebebidir. Sigarayı bırakmak kişi ve kişinin çevresi için önemli bir davranış değişikliğidir. Sigara içenlerin bir kısmı sigara bırakma girişiminde bulunmakta ancak büyük bir kısmı başarısızlıkla sonuçlanmaktadır. Sigara bırakma sürecini etkileyen etmenlerin değerlendirilmesi başarılı sigara bırakma girişimlerinin planlanması açısından önemlidir. Bu araştırmada İzmir ilinde Balçova Belediyesi Sigara Bırakma Merkezine Ocak 2011- Aralık 2014 tarihleri arasında başvuran 30-59 yaşları arasında olan kişilerde algılanan sosyal desteğin sigara bırakma üzerine etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırma olgu kontrol tipinde bir araştırmadır. Araştırmanın evrenini Ocak 2011 – Aralık 2014 tarihleri arasında Balçova Belediyesi Sigara Bırakma Merkezine başvurmuş 30-59 yaş grubundaki 761 kişi oluşturmaktadır. Algılanan sosyal desteğin sigara bırakma üzerine orta düzeyde (0.5) etki büyüklüğü %95 güç ve %95 güven düzeyinde tespit edebilmek için kontrol/olgu oranı 1 alınarak, örneğe sigarayı on iki aylık izlem sonucunda bırakmış ve halen içmeyen (olgu) ve sigarayı bırakamamış ve halen sigara içen (kontrol) kişiler arasından en az 105'er kişi alınması gerektiği hesaplanmıştır. Olgu grubu için örnek seçilmeyip sigarayı bırakmış 185 kişinin tamamına ulaşılmaya çalışılmıştır. Kontrol grubuna alınacak 185 kişi, sigarayı bırakamamış 554 kişi arasından basit rasgele örnek seçim yöntemiyle belirlenmiştir. Bağımlı değişken, sigarayı bırakma durumudur. Temel bağımsız değişken, algılanan sosyal destek düzeyidir ve Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği ile değerlendirilmiştir. Diğer bağımsız değişkenler, öz yeterlilik düzeyi, sosyo-demografik, sigara ve alkol kullanımına ilişkin ve sağlığa ilişkin değişkenlerdir. Öz yeterlilik düzeyi Genel Öz Yeterlilik Ölçeği ile değerlendirilmiştir. Tanımlayıcı bulgular sayı, yüzde ve ortalama veya ortanca değerler ile sunulmuştur. Bağımlı değişken ile bağımsız değişkenler arasındaki ilişki ki-kare, t testi ve lojistik regresyon analizi ile değerlendirilmiştir. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırmada olgu grubundaki 185 kişiden 85 (%45.9)'i, kontrol grubuna seçilen 185 kişiden ise 82 (%44.3)'si araştırmaya katılmayı kabul etmiştir. Algılanan sosyal destek düzeyi ortalaması sigarayı bırakanlarda bırakamayanlara göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Ancak çoklu analiz sonucunda algılanan sosyal desteğin sigara bırakma üzerine etkisinin anlamlılığı kaybolmuştur. Öz yeterliliğin sigara bırakma üzerine anlamlı etkisi çoklu analiz sonucunda da devam etmiştir. Kişilerin öz yeterlilik ölçeğinden aldıkları her bir puan artışının sigara bırakmayı %6 arttırdığı saptanmıştır. Kişilerin alkol kullanmıyor olmasının sigara bırakmayı 2.4 kat arttırdığı, kronik hastalığının olmamasının ise sigara bırakmayı 2.2 kat arttırdığı gösterilmiştir. Sonuç: Algılanan sosyal destek düzeyinde sigarayı bırakanlarla bırakamayanlar arasında fark bulunamamıştır. Kişilerin öz yeterlilik algılarının artması, alkol kullanmaması ve kronik hastalığının olmaması sigara bırakmayı arttırmaktadır. Sigara bırakma polikliniklerinde psikologlardan da destek alınarak başvuranların aile bireylerine de sigara bırakma süreciyle ilgili danışmanlık yapılması ve bireylerin öz yeterliliklerini geliştirici görüşmelerin yapılması sigara bırakma girişimlerinin etkinliğini arttırabilir. Anahtar Sözcükler: Sosyal destek, sigara bırakma, öz yeterlilik

Sağlık hizmetleriSigara içmeSigarayı bırakma+3
Mehmet Gürkan Güzel
Bingol University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Manisa'da 15 yaş ve üzeri nüfusta depresyon, panik bozukluk ve somatoform bozukluk sıklığı ve sağlığın sosyal belirleyicileri ile ilişkisi

Giriş ve Amaç Mental hastalıklar sadece duygu, düşünce ve davranış yönetiminden değil; sağlığın sosyal belirleyicilerinden de etkilenir. Bu araştırmanın amacı Manisa İli'nde 15 yaş ve üzeri nüfusta depresyon, panik bozukluk ve somatoform bozukluk sıklığı ve sağlığın sosyal belirleyicileri ile ilişkisinin saptanmasıdır. Yöntem Araştırma kesitsel tiptedir, Mart-Haziran 2014'te Manisa İli'nde gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın evrenini 2014 yılında Manisa İli AHBS'ye kayıtlı 15 yaş ve üstü 1,086,255 birey oluşturmaktadır. Beklenen mental hastalık sıklığı %12, mutlak sapma %2 alınarak %95 güven düzeyinde en az örnek büyüklüğü 1,014 kişi olarak hesaplanmıştır. Örnek için %40 yedek alınmış ve araştırmada 1,423 kişiye ulaşılması hedeflenmiştir. Örnek seçimi rasgele örnekleme yöntemi ile yapılmıştır. Araştırmada incelenen bağımlı değişken mental hastalık varlığıdır. Bağımsız değişkenler, yaş, cins, öğrenim durumu, çalışma durumu, mesleksel sınıf, kişi başı eşdeğer gelir, algılanan gelir düzeyi, barınma koşulları, hanede yaşayan kişi sayısı, odabaşına düşen kişi sayısı ve göç durumudur. Çözümlemede SPSS 15.0 paket programı kullanılarak mental hastalık varlığı için bağımsız değişkenlerin "odds ratio" ve %95 Güven aralıkları lojistik regresyon analizi ile hesaplanmıştır. Araştırma öncesi Dokuz Eylül Üniversitesi Girişimsel Olmayan Araştırmalar Etik Kurulu'ndan onay alınmıştır. Bulgular Araştırmada 1,038 kişiye ulaşılmıştır. Ulaşma oranı %72.9'dur. Çalışmada, somatizasyon bozukluğu sıklığı %9, depresyon sıklığı %5, panik bozukluk sıklığı ise %3 bulunmuştur. Bunlardan en az birinin bulunma sıklığı, bir başka deyişle mental hastalık sıklığı ise %14 bulunmuştur. Mental hastalık sıklığı kadınlarda %22.3 olup, erkeklerden (%4.1) daha yüksektir. (Düzeltilmiş OR=7.7 %95 GA: 4.4-13.5). Mental hastalık geçici işlerde çalışanlarda profesyonel işlerde çalışanlara göre 4.4 kat (Düzeltilmiş OR=4.4 (%95 GA: 1.4-13.3)), işveren ya da kendi işinde çalışanlarda profesyonellere göre 5.0 kat (Düzeltilmiş OR=5.0 (1.3-19.4)) yüksek bulunmuştur. Mavi yakalı işçiler ya da tarım işçilerinde, profesyonel mesleği olanlara göre mental hastalık sıklığında anlamlı fark saptanmamıştır. Mental hastalık sıklığı düşük gelir algısına sahip kişilerde, gelirlerini orta/yüksek düzeyde algılayanlara göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (Düzeltilmiş OR=1.6 (1.1-2.4)). Mental hastalık, son beş yılda göç edenlerde etmeyenlere göre yüksektir (Düzeltilmiş OR=1.7 (1.0-2.7)). Yaş gruplarına, öğrenim durumuna, eş değer hane halkı gelir dilimlerine ve barınma koşullarına göre çözümleme yapıldığında, mental hastalık sıklığı açısından anlamlı fark saptanmamıştır. Sonuç Mental hastalık sıklığı kadınlarda, düzensiz gelir getiren meslek grubunda olanlarda, işveren ya da kendi işinde çalışıyor olanlarda ve düşük gelir algısı olanlarda anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Toplumda mental hastalıkların azaltılmasına yönelik politika geliştirilirken söz konusu sosyal belirleyicilerin göz önünde tutulması önemlidir.

DepresyonManisaMental bozukluklar+4
Duygu İşlek
Bingol University
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi'nde kemoterapi uygulayan ve uygulamayan hemşirelerde üreme sağlığı sorunlarının belirlenmesi

Amaç: Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Hastanesi'nde kemoterapi uygulayan ve uygulamayan hemşirelerde üreme sağlığı sorunlarının belirlenmesi, üreme sağlığı sorunları ile kemoterapi uygulama süreci ilişkisinin irdelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Kesitsel türdeki araştırmaya DEÜ Hastanesinde çalışan 93 hemşire alındı. Düzenli ve yoğun biçimde kemoterapi uygulayan 45 hemşire "kemoterapötik ilaç ile karşılaşan grubunu" oluştururken, günlük uygulamaları sırasında kemoterapi uygulamayan 49 hemşire ise "kemoterapötik ilaç ile karşılaşmayan grubunu" oluşturmuştur. Veriler araştırmacı tarafından hazırlanan anket formu aracılığıyla toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde sayı, yüzde, aritmetik ortalama ve ki kare testi kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmada üreme sağlığı ile ilgili olumsuz çıktılar incelediğinde; kemoterapötik ilaç ile karşılaşan grubunda ölü doğum olmadığı, %7.1'inin (n=3) kendiliğinden düşük ve %2.4'ünün (n=1) erken doğum yaşadığı, %2.9'unun (n=1) çocuğunda konjenital malformasyon varlığı ve %23.5'nin (n=8) gebelik sürecinde kemoterapi uyguladıkları saptanmıştır. Kemoterapötik ilaç ile karşılaşmayan grubunda ise %4.3'ünde (n=2) ölü doğum olduğu, %12.8'inin (n=6) kendiliğinden düşük ve %10.6'sının (n=5) erken doğum yaşadığı, %2.4'ünün (n=1) çocuğunda konjenital malformasyon varlığı ve %9.8'inin (n=4) gebelik sürecinde kemoterapi uyguladıkları tespit edilmiştir. Beklentinin dışında bir bulgu olarak, kemoterapötik ilaç ile karşılaşmayan grupta üreme sağlığı sorunları sıklığı, istatistiksel olarak farklı olmamakla birlikte daha yüksek saptanmıştır. Hemşirelerin sosyodemografik- tanımlayıcı özellikleri, kemoterapötikle karşılaşma ile ilgili özellikleri ve koruyucu uygulamaların üreme sağlığı ile ilgili bir ilişkisi bulunamamıştır. Kemoterapötikle karşılaşan grupta yer alan hemşirelerde, hasta ve uygulanan ilaç sıklığının fazla olduğu görülmüştür. Ayrıca bu grupta hizmet içi eğitim eksikliği tespit edilmiştir. Sonuç: Kemoterapötik ilaç ile karşılaşan ve karşılaşmayan hemşireler arasında üreme sağlığı sorunları açısından fark yoktur. Üreme sağlığı sorunları ile kemoterapi uygulama süreci arasındaki ilişkiyi daha iyi anlayabilmek için genotoksik, biyolojik ve çevresel izlemlerin bir arada yapıldığı ve daha büyük popülasyonda çalışmaların planlanmasına ihtiyaç vardır

HemşirelerHemşirelikHemşirelik araştırmaları+4
Tuğba Eker
Bingol University · Institute of Health Sciences
2017
00