
1,334
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
İslamcı devletlerde siyasi partilerin hukuki rejimi
Din ve devlet arasındaki ilişkinin niteliği, öteden beri hem siyaset bilimcilerin hem de din adamlarının ilgisini çeken tartışmalı bir konu olmuştur. 21.yüzyılın ilk çeyreğinde, bu kadim tartışma özellikle İslam dünyasında 11 Eylül Saldırısı ve Arap Baharı'nın etkisiyle yeniden canlanmış bulunmaktadır. Tartışmaların odak noktasında İslamcılık ve demokrasi kavramları bulunmaktadır. Demokrasi kavramı ile İslam arasındaki ilişki nedir? Demokrasinin tarihi gelişim serüveninde halkın siyasi hayata katılımını sağlamak için üretilen başlıca araç olan siyasi partilerin İslamcı ideolojiyi benimsemiş ülkelerdeki fonksiyonunu incelemenin ön şartı bu soruya anlamlı bir cevap bulabilmektir. Bu çalışmamızın amacı da yeniden doğuşunu yaşayan bir ideoloji olan İslamcılığı tanımlamak, İslamcılığın türlerini ve genel ilkelerini tarafsız bir şekilde açıklamak, bu bağlamda İslam ve demokrasi arasındaki ilişkiyi tespit etmeye çalışmak, ardından İslamcı ideolojiyi benimsemiş ülkelerdeki siyasi partilerin konumunu hukuki düzenlemeler üzerinden değerlendirmektir. Sonuç olarak, İslamcılığın fikri kökleri İslam'a yayılmış ve bozuk olan mevcut düzenlerin ancak İslami prensiplere göre şekillendirilmesiyle ideal düzenin sağlanacağı iddiasındaki bir modern dönem ideolojisi olduğu belirlenmiştir. İslam ve demokrasi arasındaki ilişkinin İslamcı ideolojiyi benimsemiş İran, Malezya ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin tevhid anlayışına göre şekillendiği ve tevhid anlayışının siyasi partilere ilişkin düzenlemeler üzerinde doğrudan etkili olduğu sonucuna varılmıştır.
Koruma tedbirleri nedeniyle tazminat
Ceza muhakemesi hukuku maddi gerçeğe ulaşmayı hedefler. Bu amaca ulaşmak için koruma tedbirlerini araç olarak kullanır. Koruma tedbirleri farklı isimlerle anılsa da birçok ortak özelliklere sahiptirler. Bütün koruma tedbirleri geçicidir ve kanunla düzenlenirler. Koruma tedbirleri maddi gerçeğe ulaşmada araç olarak kullanılırken, kişilerin temel hak ve özgürlüklerini sınırlar. Bu nedenle bu tedbirlere mutlak ihtiyaç duyulması halinde başvurulmalıdır. Yakalama, gözaltına alma, tutuklama, arama ve el koyma koruma tedbirleri Ceza Muhakemesi Kanunu'nda geniş şekilde düzenlenmiştir. Kullanım sınırları yine kanunda belirtilmiştir. Bu sınırın dışına çıkılması halinde veya sınırlar dâhilinde kullanılmasına rağmen kişiler bu tedbirlerden zarar görebilirler. İşte bu zararlar hukuk devleti ilkesi gereği tazmin edilmelidir. Ceza Muhakemesi Kanunu'nda bu tedbirlerin haksız uygulanması sebebiyle tazminat öngörülmüştür. Tazminatın hangi hallerde ve nasıl talep edileceği kanunda belirtilmiştir. Hangi hallerde tazminat istenemeyeceğine de kanun da yer verilmiştir. Devlet tazminat ödemesine kusuru ile sebep veren kişilere rücu edebilir. Bütün bu hususlarda Anayasa ve AİHS yol göstericidir.
Çok partili siyasi hayata geçiş sürecinde parti kapatmaları ve Millet Partisi örneği
Demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olan siyasi partiler, demokratik sistemlerde hayati önemi haiz siyasi işlevler yerine getirmektedirler. Temsili demokrasi siyasi partiler eliyle gerçekleştiği gibi, çağdaş demokrasinin mümeyyiz vasfı olan "çoğulculuk" ilkesi de ancak siyasi partiler marifetiyle hayat bulmaktadır. Bu nedenle çağdaş demokrasiler, "siyasi partiler demokrasisi" olarak da adlandırılmaktadır. Ancak, bütün özgürlükler alanı olduğu gibi siyasi örgütlenme ve faaliyet özgürlüğünün de sınırları vardır. Şiddete başvurmak ya da şiddeti politik bir araç olarak kullanmak, bu özgürlüğün sınırını oluşturmaktadır. Bunun dışındaki sınırlamalar demokratik siyasetle, siyasal çoğulculukla ve siyasi parti özgürlüğüyle bağdaşmamaktadır. Türkiye siyasi tarihinde siyasi yelpazenin her kanadında yer alan sayısız siyasi parti kurulmuştur. Bu siyasi partilerin önemli bir kısmının varlığı, siyasetin kendi doğal akışı sonucu kendiliğinden değil, dışarıdan yapılan müdahalelerle sona er(diril)miştir. Türkiye siyaset geleneği ve tarzının muhalefete olan tahammülsüzlüğü, çoğulculuk karşıtı, tekçi siyaset anlayışı, muhalif siyasi partilere yönelik çeşitli baskıların uygulanmasına ve siyasi partilerin sık sık kapatılmalarına yol açmıştır. Tek-partili cumhuriyet döneminde yaşanan iki başarısız girişimin ardından, İkinci Dünya Savaşı sonrasında çok-partili siyasi hayata geçildikten sonra birçok siyasi parti kurulmuş; bunlar içerisinde Demokrat Parti 1950 seçimlerinde iktidara gelmiştir. Bu Parti içerisindeki bir grubun ayrılarak kurduğu "Millet Partisinin" ise, kısa süren siyasi hayatına mahkeme kararıyla son verilmiştir.
Meclis araştırması ve görüşülen meclis araştırma komisyonu raporlarının hukuk devleti ilkesi bakımından değerlendirilmesi
Meclisin denetim yollarından biri olan meclis araştırması, literatürde ele alınmışsa da Meclis Araştırma Komisyonu Raporları hakkında değerlendirme yapılmamıştır. Bu çalışmanın esas gayesi Meclis Araştırma Komisyonu Raporlarını hukuk devleti ilkesi bakımından incelemek olacaktır. Araştırma sonrası hazırlanan raporlar, araştırmanın sonucunu, tespit edilen hususlarını ortaya koyar, bir nevi araştırmayı maddi bir varlığa büründürür. Bu doğrultuda raporlar birincil nitelikte araçlardır. Raporları anlamlı hale getiren Genel Kurulda görüşülmeleridir. Günümüze dek Türkiye'de toplam 121 adet araştırma komisyonu raporu görüşülmüştür. Bu raporların %66'sı hukuk devletinin düşünsel temellerine yöneliktir. Keyfi yönetimin önlemesine yönelik raporlar ilk sırada, insan haklarının korunmasına yönelik raporlar ikinci sırada, yönetilenlere hukuki güvenlik sağlanmasına yönelik raporlar son sıradadır. Yapılan çalışmada görüşülen meclis araştırma komisyonu raporlarının büyük oranda hukuk devletinin düşünsel temellerine yönelik olduğu görülmektedir. Bu doğrultuda meclis araştırmasının da hukuk devleti ilkesinin hayata geçirilmesinde etkili bir mekanizma olduğu söylenebilecektir. Anahtar Sözcükler Parlamento, Parlamenter Denetim, Hukuk Devleti, Meclis Araştırması, Meclis Araştırma Komisyonu Raporları
Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik Suçu (TCK m. 216/1)
Çağdaş hukuk devletlerinin birçoğu, kamu düzeni veya güvenliğinin sağlanması ve toplumsal barışın aksamadan korunması bakımından vatandaşları arasında, halkın belirli özelliklere sahip bir kesiminin diğer kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa tahrik edilmesine karşı duyarsız kalmamış; halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçunu ceza kanunlarında düzenlemişlerdir. Bu suç, hukukumuzda Türk Ceza Kanunu'nun 216. maddesinin birinci fıkrasında yer almaktadır. Çalışmamızda, halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçu incelenmiştir. İki bölümden oluşan çalışmanın birinci bölümünde; halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçu hakkında genel bilgilere yer verildikten sonra, suçun Türk hukukundaki gelişimi, korunan hukuki değer, suçla ilgili kavramlar ve bazı uluslararası belgeler ile ülkelerin mevzuatı açıklanmıştır. İkinci bölümde; genel kabul gören anlayışa göre suçun unsurları, hukuki niteliği tartışmalı olmakla birlikte objektif cezalandırılabilme şartı olarak değerlendirdiğimiz "Kamu güvenliği açısından açık ve yakın tehlike" kavramı detaylı biçimde ele alınmıştır. Ayrıca bu bölümde; suçun nitelikli hâli ve en yaygın işlenme biçimi olan basın ve yayın yoluyla işlenmesi irdelenip özel görünüş şekilleri, soruşturma ve kovuşturma usulü ile yaptırımı üzerinde durulmuştur. İncelenen suç, halkın sosyal sınıf ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmek suretiyle işlenmektedir. Ancak kişinin düşündüklerini özgür bir ortamda ifade edebilmesi, demokratik toplumların varlığı için gerekli unsurlardan biri olduğundan suçun cezalandırılabilmesi için fıkrada belirtilen tahrikin kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlike ortaya çıkarması aranmaktadır.
İdari Yargılamada duruşma
İdari yargılama hukukunun konusunu, idarenin eylem ve işlemleri ile idari sözleşmeler oluşturmaktadır. Anılan uyuşmazlıkların niteliği gereği idari yargıda yazılı yargılama usulü uygulanmakta ve uyuşmazlıklar dosya üzerinde incelenerek karara bağlanmaktadır. İdari yargılama usulünde yazılılık esas olmakla birlikte, duruşma kurumuna da yer verilmiştir. Ancak idari yargılama hukukundaki duruşma kurumu, cezai ve medeni yargılamadaki duruşmadan oldukça farklı düzenlenmiştir. İdari yargılamada duruşma yapılması zorunlu değildir ve istisnai olarak uygulanmaktadır. Duruşma yapılabilmesi bazı koşullara tabidir. Duruşmaya ilişkin düzenlemeler, İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 17-19. maddelerinde genel bir şekilde düzenlenmiştir. İlk derece yargı yerlerinde taraflar duruşma talebinde bulunursa, mahkeme duruşma yapmak zorundadır. Taraflarca yapılan duruşma talebinin yazılı olarak istenmesi gerekir. Duruşmalar kural olarak aleni yapılır. Duruşmada taraflara sırasıyla iki kere söz verilir. Danıştay'daki duruşmalarda savcı da bulunur. O da dinlenir. Her iki tarafın katılmaması halinde duruşma yapılamaz, evrak üzerinde inceleme yapılarak karar verilir. İdari yargılamada kural olarak duruşma tek bir celsede yapılır. Duruşma yapıldıktan sonra en geç on beş gün içinde karar verilir. Duruşmada tanık dinlenememektedir. Duruşmada tutanak tutulmaz dolayısıyla duruşmaya zabıt katibi de katılmaz. İdarî yargıda duruşma, etkin ve verimli değildir. Yeniden düzenlenerek etkin hale getirilmelidir. Anahtar Sözcükler İdarî yargılama, duruşma, yazılı yargılama usulü, adil yargılanma hakkı, duruşma verimliliği, tanık, duruşma zaptı.
İdari Yargılama Hukukunda ivedi yargılama usulü
İdarelerin tesis ettiği işlemlere ve eylemlere karşı dava açabilme hakkı hak arama hürriyetinin temel taşıdır. Bu hak aynı zamanda idari yargı mahkemelerinin davalarda uyguladığı yargılama usulleri ile yakından ilgilidir. Genel idari yargılama usulüne ilişkin düzenlemeler 2577 sayılı İdari Yargılama Usul Kanunu'nda düzenlenmiştir. Ancak 2014 yılında bu Kanunda önemli değişiklikler yapılmıştır. Sınırlı sayıdaki uyuşmazlık türü için ivedi yargılama usulü ile merkez ve ortak sınavlar hakkında yeni yargılama usulü benimsenmiştir. Söz konusu yargılama usulleri, şimdiye kadar tek başına herhangi bir tez çalışmasına konu olmamıştır. Bu tez çalışmasıyla yasal hükümler, öğretideki yazarların görüşleri ve yüksek mahkemeler tarafından verilen kararlar incelenerek söz konusu eksikliğin giderilmesi hedeflenmiştir. Aynı zamanda, bu yargılama usullerine ilişkin yasal düzenlemelerde bulunan eksiklikler ve uygulamada ortaya çıkan sorunların ortaya konulması amaçlanmıştır. Belirtilen hedeflere ulaşmak için "İdari Yargılama Hukukunda İvedi Yargılama Usulü" başlıklı tez hazırlanmıştır. Tezin birinci bölümünde; yargı kavramı, yargı kolları ve genel olarak idari yargı sistemi açıklanmıştır. İkinci bölümde; ivedi yargılama kavramı, ivedi yargılamanın önemi, ivedi yargılama usulü kapsamında bulunan uyuşmazlık türleri ele alınmıştır. Son bölümde ise; ivedi yargılama usulünün özellikleri, ilk derece aşaması, istinaf aşaması ve temyiz aşaması anlatılmıştır. Anahtar Sözcükler İdari Yargı, İdari Dava, İdari Yargılama Hukuku, İvedi Yargılama Usulü, Merkezi ve Ortak Sınavlara İlişkin Yargılama Usulü
Anayasal bir hak olarak bireysel başvuru yolunun etkinliğinin istatistiksel veriler ışığında değerlendirilmesi
Bireysel başvuru kurumu 23 Eylül 2012 tarihinden beri hukuk sistemimize girmiş olağanüstü bir hak arama yoludur. Anayasa m.148/3'te bireysel başvurunun tanımı açıkça yapılmıştır. Buna göre bireysel başvuruyu Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerden AİHS ve buna ek protokollerde mevcut olan hak ve özgürlüklerden biri veya bir kaçının kamu erkince ihlal edilmesi halinde herkesin başvurabileceği olağanüstü bir hak arama yolu olarak tanımlayabiliriz. Çalışmamızın amacı bireysel başvuru yolunun etkin olup olmadığını tartışırken etkinliği meselesini istatistiksel verilerden faydalanarak rakamsal olarak AHİM 'e yapılacak başvuruları azaltıp azalmadığını görmektir. Bireysel başvuru kurumunun uygulanmaya başlandığı 2012-2019/1 tarihleri arasında AYM 'ye toplam 221.494 başvuru olmuştur. Bu başvurulardan 7.440 tanesinde en az bir hak ihlali yapıldığına karar verilmiştir. Bir an bireysel başvuru kurumunun hukukumuzda halen uygulanmadığını düşünüldüğünde zikredilen 221.494 kişi AYM yerine AHİM 'e başvurmuş olacaktır. AHİM verilerine bakıldığında ise AHİM 'in hak ihlallerine ilişkin Türkiye aleyhine 1995-2018 yılları arasında yani 24 yılda toplam 3.128 ihlal kararı verdiği görülmektedir. Anayasa Mahkemesinin en az bir hakkın ihlal edildiğine ilişkin vermiş olduğu 7.440 başvuru şayet bireysel başvuru kurumu olmamış olsaydı büyük bir ihtimalle AHİM 'e taşınacaktı ve kuvvetle muhtemeldir ki AHİM tarafından da hak ihlali kararı verilecekti. Bireysel başvurunun hak olarak tanındığı günden bugüne yaklaşık 7 yıllık süre zarfında AYM 'nin verdiği ihlal karar sayısı AHİM 24 yılda verdiği ihlal karar sayısından 2.3 kat daha fazladır. Bu durum göz önünde bulundurulduğunda etkin şekilde kullanılacak bireysel başvuru yolunun ülkemiz adına uluslararası hukuk vitrinindeki yerini ve ülke ekonomisi maliyetine oldukça katkı sağlayacağı ortadadır. Bu veriler bireysel başvuru kurumunun hukuk sistemine giriş amacına hizmet ettiğini göstermektedir. AHİM, Hasan UZUN/ Türkiye kararıyla 2013 yıllından beri bireysel başvuru yolunu doğrudan ulaşılabilen elverişli, etkili bir yol olarak kabul etmektedir. Aksi takdirde AHİM Azerbaycan örneğinde olduğu gibi bu yolu tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olarak görmeyecek ve doğrudan başvuruları almaya başlayacaktır.
Liberalizm ve liberal dağıtıcı adalet teorilerinin komüniteryan eleştirisi
Bu çalışma yaklaşık üç yüz yıldır özellikle Batı coğrafyası için en önemli ideoloji olarak öne çıkan liberalizm ile düşünsel mirası çok eskilere dayansa da modern haliyle yaklaşık elli yıllık bir geçmişe sahip olan komüniteryanizm arasındaki ilişkinin detaylı bir incelemesini yapmayı hedeflemektedir. Bu doğrultuda öncelikle birbirlerine karşıt düşünceler olarak kabul edilen bu iki ideolojinin tarihsel ve felsefi kökenleri ayrı ayrı irdelenecektir. Böyle bir incelemenin her iki ideolojinin kapsam ve ilkelerini anlaşılır kılacağı ve böylece ikisi arasında yaşanan gerilim noktalarının idrakı bakımından da faydalı olacağı düşünülmektedir. Topluluk değerlerini merkeze alan ve bireyin kimlik gelişiminde bunların etkilerinin kaçınılmaz olduğunu savunan komüniteryanizm, liberalizmin birey anlayışının sosyal bağlardan kopuk, bencil ve yalnız bireyler yarattığını ve bu durumun önemli toplumsal sorunlara neden olduğunu ileri sürmektedir. Bireyi ve bireysel gelişimi merkeze alan liberalizm ise bireyin kendi kaderini kendisinin tayin edebileceği adaletli koşulları sağlamayı amaçlayarak geri kalan her türlü kararı bireylerin tercihlerine bırakmaktadır. Bu dikotomi her iki düşüncenin öne çıkan düşünürlerinin ifadeleriyle incelenecek ve elde edilen sonuçlar olabildiğince berrak ve objektif bir anlatımla aktarılmaya çalışılacaktır. Anahtar Kelimeler: Liberalizm, Sosyal/Modern Liberalizm, Adalet, Liberal Dağıtıcı Adalet Teorileri, Komüniteryanizm, Uyumlu Komüniteryanizm
Kamu denetçiliği kurumunun Türkiye uygulamasının etkinliği
Ülkemizde kökeni Osmanlının benzer kurumlarına dayandırılan, dünyada yaygın bir özel denetim mekanizması olan kamu denetçiliği sistemi 1970'lerden beri tartışılan bir konu olmuştur. 1970'li yıllarda başlamış olan uygulama isteğiyle, 2006'da 5548 sayılı Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu çıkarılmış fakat Anayasa Mahkemesi tarafından söz konusu kanun Anayasaya aykırılık nedeniyle iptal edilmiştir. 2010'da referandumla yapılan anayasa değişikliklerinde Kamu Denetçiliği Kurumuna da yer verilmiş, referandumun halk oylamasından geçmesi ile Kamu Denetçiliği Kurumu anayasal bir kuruluş halini almıştır. 2012 yılında çıkarılan 6328 sayılı Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu ile kurum 2013 yılından itibaren faaliyete geçmiştir. Bu çerçevede "Kamu Denetçiliği Kurumunun Türkiye Uygulamasının Etkinliği" başlıklı tez çalışması üç bölümden oluşmakta olup, 2013 yılından itibaren faaliyete geçen Kamu Denetçiliği Kurumunun günümüze kadar geçen süreçteki etkinliği değerlendirilmiştir. Tezin birinci bölümünde tez konusu ile ilgili olan, kamu yönetimi, idare, yönetim içinde denetimin yeri ve türleri gibi kavramların değerlendirmesine yer verilmiştir. Genel olarak ombudsmanlığın tarihsel gelişimi ve özellikleri ele alınmıştır. İkinci bölümde ombudsmanlık açısından Türk kamu yönetiminin yapısı ele alınmış, Türkiye Cumhuriyeti yönetim sistemi ve özellikleri değerlendirilmiş, denetim mekanizmasının yapısı ve özelde Kamu Denetçiliği Kurumunun gelişim süreci ve yapısı ele alınmıştır. Kamu Denetçiliği Kurumunun Türkiye'deki yasal statüsü, amacı, kapsamı, görev alanı, başvuru şekli, başvuru süreleri ve başvuru yerleri, kimlerin başvurabileceği, inceleme ve araştırma şekilleri, inceleme ve araştırma sonucu verilen kararlar ve kararların özellikleri, yaptırım gücü, idari yapısı ve çalışma esaslarına yer verilmiştir. Üçüncü bölümde Türkiye'de Kamu Denetçiliği Kurumunun amaç ve hedefleri ile iyi yönetişim ilkelerinin bütün devlet idaresinde esas alınmasına yönelik bir etkinliği olup olmadığı değerlendirilmiştir. Anahtar Sözcükler: Kamu Yönetim, Denetim, Ombudsmanlık, Kamu Denetçiliğinin Etkinliği
Türk idari yargılama hukukunda olağan kanun yolları özelinde istinaf kanun yolu; Bölge İdare Mahkemesi teşkilatı ve uygulama analizleri
6545 sayılı "Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun"un 28.06.2014 tarihinde yürürlüğe girmesi ile idari yargı sisteminde önem arz eden değişiklikler gerçekleştirilmiştir. Olağan kanun yollarından itiraz ve karar düzeltme kaldırılarak, istinaf sistemi kabul edilmiş, temyiz kanun yolu ise kanunda belirlenmiş uyuşmazlıklara ilişkin tesis edilen kararlarla sınırlı olarak başvurulabilir duruma gelmiştir. Olağanüstü kanun yollarında yapılan düzenlemeyle de kanun yararına bozma, kanun yararına temyiz olarak değiştirilerek yeniden yapılandırılmıştır. İzah edilen değişiklikler doğrultusunda, Türk İdari Yargı Sistemi, iki dereceli yargılama sisteminden üç dereceli yargılama sistemine dönüşmüştür. Bölge İdare Mahkemeleri, istinaf mercii olarak yapılandırılarak yapısı, sayısı ve görevleri yeniden düzenlenmiştir. İstinaf kanun yolu ile ilk derece yargı mercileri tarafından tesis edilen bazı kararlar hem maddi hem de hukuki yönlerden yeniden inceleneceğinden, Bölge İdare Mahkemeleri yargılama sürecinde daha işlevsel duruma gelmiştir. Aynı zamanda kararların büyük bölümünün istinaf incelemesi neticesinde kesinleşecek olması ile Danıştay'ın temyizen inceleyeceği dosya sayısı (iş yükü) azaltılarak asıl fonksiyonu olan içtihat makamı olma görevini ifa etmesi amaçlanmıştır. Tez çalışmamızda, 6545 sayılı yasa ile Türk İdari Yargılama Sistemine, dahil edilen istinaf kanun yoluna ilişkin düzenlemeler ve uygulamalar (yürürlükteki mevzuat hükümleri, istinaf kanun yolu üzerine yazılmış; kitaplar, makaleler, tezler, internet kaynakları ve düzenlenen sempozyumlardan edinilen bilgiler doğrultusunda) incelenmiştir. Ayrıca istinaf kanun yolunun kendisinden beklenen faydaları tam anlamıyla sergileyebilmesi amacıyla uygulamayı geliştirmeye yönelik çeşitli önerilerde bulunulmuştur. Çalışmamızın sonucunda, istinaf kanun yolunun kabulü ile üç dereceli yargılama sistemine geçilmesinin Anayasa ve uluslararası anlaşmalarla bireylere tanınmış "adil yargılanma hakkı" ve "hak arama hürriyetinin" tam anlamıyla güvence altına alınması ve etkin kullanılması, ayrıca Bölge İdare Mahkemeleri'nde yeniden yapılacak yargılama sayesinde daha doğru ve adil kararların tesisi sağlanarak, bireylerin yargı makamlarına ve adalete olan güvenlerinin artması bakımından yerinde ve doğru bir karar olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Türk İdari Yargılama Sistemi, 6545 - 2577 ve 2576 Sayılı Kanunlar, İlk Derece Yargı Mercii, Bölge İdare Mahkemesi, Danıştay, Kanun Yolları, İstinaf, Temyiz, Adil Yargılanma Hakkı, Hak Arama Özgürlüğü
Ceza muhakeme hukukunda uzlaştırma bürosu
Bu tez çalışmasıyla 02/12/2016 tarih 29906 sayılı Resmi Gazetede Yayımlanarak yürürlüğe giren 6763 sayılı yasa kapsamında 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 253 vd maddelerinde yapılan değişiklikler kapsamında kurulan Uzlaştırma Bürosuyla ilgili gerek mevzuat gerekse de uygulama bakımından ortaya çıkan sorunların neler olduğu söz konusu kurumun daha işler ve aktif hale getirilip daha verimli nasıl çalışabileceği hususları gerek ceza hukuku gerekse de karşılaştırmalı hukuk disiplinlerinde yer alan uzlaştırma müesseseleri ele alınarak değerlendirilmiş yine ilgili yasa kapsamında uzlaşmaya tabi kılınan suçlar bakımından söz konusu büroyla ilgili aksayan yönlerin tespiti ve bunların nasıl giderilebileceği hususları ele alınmış olup söz konusu düzenlemelerle hedeflenenlerin nasıl hayata geçirilebileceği ve gerek mahkeme gerekse de savcılık uygulamaları bakımından hususları üzerinde durulmuş ve elimizden geldiği kadarıyla henüz çok yeni olan ve birçok eksikliği bulunan bu kurumla ilgili önerilere bu çalışmamız içerisinde yer verilerek çalışmamız sonuçlandırılmıştır. Anahtar Kelimeler: Uzlaşma, Uzlaştırma, Uzlaştırma Bürosu, Arabuluculuk, Onarıcı Adalet
Yeni Anayasal düzende Partili Cumhurbaşkanlığı
2017 yılında gerçekleştirilen anayasal değişiklikler çerçevesinde Türkiye'de yeni bir anayasal düzen kurulmuştur. Yeni anayasal düzenin odağında Cumhurbaşkanı olduğu için yeni model Cumhurbaşkanlığı sistemi olarak nitelendirilmiştir. Parlamenter sistemden ve başkanlık sisteminden esinlenerek tasarlanmış olan bu sisteme Türkiye'ye özgü bazı nitelikler eklenmiş, bu şekilde Türk tipi bir sistem yaratılmıştır. Cumhurbaşkanlığı sisteminin önemli unsurlarından birisi Cumhurbaşkanının partili olmasıdır. Anahtar Sözcükler: Anayasa, Cumhurbaşkanı, Değişiklik, Sistem, Erk
Türkiye'de Anayasa Mahkemesi öncesi dönemde siyasi parti kapatma rejimi
Çalışmamızın ilk bölümünde siyasi partilerin tanımı, doğuşu ve işlevi açıklanarak yürürlükteki siyasi parti mevzuatı ve özellikle siyasi partilerin kapatılması konusu üzerinde durulmuştur. Programlarında veya eylemlerinde devletin ülkesi ve milletin bölünmez bütünlüğü ve laiklik ilkelerine aykırı ilkeler bulunan veya bu ilkelere aykırı eylemlerin odağı haline gediklerine karar verilen siyasi partiler AYM tarafından kapatılmaktadır. Ülkemizde siyasi partilerin kapatılması konusunda mevzuatta bazı demokratik düzenlemeler yapılmış olmasına rağmen mevzuat, AİHS ve Venedik Komisyonunun belirlediği standartlarının gerisindedir. Bunun temel sebebinin siyasi partiler ile ilgili anayasal ve yasal düzenlemelerin devletin resmi ideolojisi Atatürkçülük/ Kemalizm doğrultusunda düzenlenmiş olmasıdır. Resmi ideolojiden vazgeçilmediği sürece AİHM kararları doğrultusunda yeni bir siyasi partiler kanunu yapılamayacağı gibi AYM kararları AİHS ve Venedik Komisyonunun belirlediği standartlar dışında olacaktır. İkinci ve Üçüncü bölümlerde Osmanlıdan 1961 Anayasası dönemine kadarki cemiyet ve siyasi partilerin kapatılma rejimleri dönemin siyasi ortamıyla birlikte ele alınmıştır. II. Meşrutiyet döneminde faaliyette bulunan Osmanlı liberal siyasi partileri, etnik kökenli diğer partiler İttihat ve Terakki tarafından ortadan kaldırılmıştır. 1909 tarihinde yürürlüğe giren Cemiyetler Kanunu ile yapılan düzenlemeler bugün değişik şekilleriyle yürürlüktedir. İttihatçı kadrolar tarafından kurulan yeni Cumhuriyette fırkacılık yani çok partililik reddedilmiştir. 1946 yılında çok partili döneme geçişle birlikte sağ ve sol olarak nitelendirilen CHP ve DP arasındaki karşıtlık ideolojik olarak yapay olup aralarındaki temel çelişki merkez çevre çatışması şeklindedir. Anahtar Kelimeler: Cemiyet, Siyasi Parti, Siyasi Parti Kapatma Rejimi, Resmi İdeoloji, İttihat ve Terakki
Türk Anayasa Hukukunda Yüce Divan
Devletin üst düzey kamu görevlilerinin görevleriyle ilgili suçlardan ötürü yargılanması, işin doğası gereği özel bir durumdur. Bu nedenle bu kişilerin görevlerinden dolayı işledikleri suçlarla ilgili olarak yargılama yetkisi Yüce Divan'a verilmiştir. Yüce Divan, farklı uygulamalar olsa bile, genel olarak tüm dünya ülkelerinde var olan bir kurumdur. Her ülke kendi hukukunda bu kuruma bir şekilde yer vermiştir. Ülkemizde ise Yüce Divan görevini 1961 yılından bu yana Anayasa Mahkemesi yerine getirmektedir.Aslında Anayasa Mahkemesi Yüce Divan sıfatıyla çok başvurulan bir kurum değildir. Asıl görevi normların Anayasa'ya uygunluğunu denetlemek olan Anayasa Mahkemesi'nin Yüce Divan sıfatıyla ceza yargılaması yapması bir istisnadır. Anayasa Mahkemesi temelde bir ceza mahkemesi niteliğinde kurumsallaşmamıştır. Bu nedenle Yüce Divan sıfatı ve yetkisi ile ilgili birçok eleştiriye maruz kalmıştır. Bu eleştiriler genel olarak Anayasa Mahkemesi'nin kurumsal yapısı ve üyelerinin seçimi ve niteliğine ilişkin olmuştur.Çalışmamızın amacı; Yüce Divan kavramını, yapısını, sistemlerini karşılaştırmalı hukuktan örneklerle tarihsel gelişimini ve Yüce Divan yargılamasına ilişkin soruşturma ve yargılama usullerini inceleyerek Yüce Divan sistemimize yönelik eleştirilere cevap bulmaktır.
Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçu
Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma, tarih boyunca birçok ceza hukuku sistemi tarafından suç olarak kabul edilmiştir. Bu sayede bireylerin hareket serbestilerinin, fiziki hürriyetlerinin hukuka aykırı olarak sınırlanamaması ve bu güvenceye karşı harekette bulunanların cezalandırılması amaçlanmıştır.5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun `'Kişilere Karşı Suçlar'' kısmının `'Hürriyete Karşı Suçlar'' bölümünün 109. maddesinde `'Bir kimseyi hukuka aykırı olarak bir yere gitmek veya bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir.'' şeklinde düzenlenen kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suç tipi ile birlikte kişinin bir yere gitme veya bir yerde kalma hürriyeti koruma altına alınmıştır.İçerik olarak 765 sayılı eski Türk Ceza Kanunu'nun 179. maddesindeki düzenleme ile örtüşen bu madde, aynı zamanda eski kanunda bağımsız suç tipi olarak yer alan pek çok maddeyi kapsayacak şekilde düzenlenmiştir. Ancak getirilen yeni düzenlemeyle beraber suçun unsurları daha açık bir hale bürünmüştür.Madde metninde ayrıca suçun nitelikli hallerine yer verilmekle birlikte, 110. maddede cezayı azaltan şahsi sebep olarak etkin pişmanlık hükümlerine ve 111. maddede ise kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunun işlenmesi neticesinde yararına haksız menfaat sağlanan tüzel kişi hakkında güvenlik tedbirinin uygulanmasına yer verilmiştir.
Karadeniz Ekonomik İşbirliği örgütü
Tarihin her döneminde mücadele alanı olan Karadeniz Bölgesi, Soğuk Savaş'ın ardından yeniden şekillenmeye başlamıştır. Türkiye'nin öncülüğünde başlayan KEİ girişimi, Karadeniz'deki yeni düzenin ilk habercisidir. Soğuk Savaş sırasında ihtilaflı olan taraflar, ekonomi tabanlı bir uluslararası örgüt bünyesinde bir araya gelmeyi kabul ederek yeni bir sayfa açmışlardır.1992 yılında KEİ ile resmen başlayan girişimler, 1999 yılında bir hukuk kişisi olarak ortaya çıkan KEİÖ ile yeni bir boyut kazanmıştır. Kurum yapısı, iç işleyişi, işbirliği alanları ve dış ilişkileri dikkate alındığında oturmuş bir uluslararası örgüt olan KEİÖ, başlangıçtaki hedeflerini gerçekleştirememiştir. Ancak kurulduğu günden bu yana geldiği nokta değerlendirildiğinde, önemli bir mesafe kat ettiği görülmektedir. Kurum yapısında yapılacak değişikliklerin siyasî kararlılıkla birleşmesi durumunda, KEİÖ'nün çok ciddi bir başarı elde etmesi kaçınılmazdır.Kuruluşundan itibaren AB merkezli bir anlayışa sahip olan KEİÖ, AB'den beklediği ilgiyi görememiştir. AB'nin içine girdiği kriz dikkate alındığında, KEİÖ'nün diğer uluslararası örgütlerle, özellikle de Asya kıtasındaki kuruluşlarla işbirliği geliştirmesi daha yararlı olacaktır. Ayrıca, KEİÖ üzerinden gelişen ilişkiler sayesinde Karadeniz güvenliği konusunda ortaya çıkan Türk-Rus ittifakı ve KEİÖ'nün ekonomi dışındaki alanlarda da işbirliği gerçekleştirme çalışmaları göz önüne alındığında, örgütün KİÖ'ye dönüşmesi düşünülebilir. Bu konuda, kilit devletler olan Türkiye'nin ve Rusya'nın tavrı belirleyici olacaktır.
İdari yargı kararlarının uygulanmaması nedeniyle idarenin ve kamu görevlisinin sorumluluğu
Anayasa madde 138 ve İYUK madde 28 gereğince, idari yargı kararlarının uygulanması zorunludur. Bu zorunluluğa rağmen idare kimi zaman çeşitli sebepler ileri sürerek yargı kararlarını hiç yada gereği gibi yerine getirmemekte, Anayasa ve kanun hükümlerini ihlal etmektedir.Bu durumda ilgili yargı kararının yerine getirilmesi için idareye başvuruda bulunabilir. İdareye yapılan bu başvurunun reddinin, iptal davasına konu olabilecek idari işlem niteliğinde olduğu kabul edilmektedir. Başvurunun reddedilmesi halinde, bu işleme karşı iptal davası açılabilecektir.İdari yargı kararlarının kasten yerine getirilmemesi halinde İYUK madde 28 fıkra 4 ile zarar görene seçimlik hak sunulmuş; zararın tazmini için zarar gören isterse idareye isterse kararı kasten yerine getirmeyen kamu görevlisine başvurabilecektir.İdarenin sorumluluğu idari yargıda hizmet kusuru kapsamında değerlendirilecek; İYUK madde 28 fıkra 3'e göre açılacak tam yargı davası ile talep edilecek tazminat, maddi ve manevi tazminat olabilecektir.İlgilinin kamu görevlisine karşı adli yargıda açtığı dava ise, şahsi kusur nitelendirmesiyle haksız fiil esaslarına göre görülecektir.İdare, yargı kararının uygulanmaması sonucu ilgiliye ödediği tazminat için kamu görevlisine kusuru oranında rücu edebilecektir. Kamu görevlisine rücu, Anayasal bir zorunluluktur. Kamu görevlisinin rücu sorumluluğu Borçlar Kanunu madde 41'de düzenlenen haksız fiil sorumluluğudur ve bu davalar adli yargıda görülür.Hukuk devletine ve hukukun üstünlüğüne olan inancın korunması amacıyla yargı kararlarının uygulanma zorunluluğu, gerek Anayasa'da gerekse İYUK'taki hükümler ile güvence altına alınmıştır. İdare Hukukunda, özel hukuktaki düzenlemelerin aksine; iptal ve yürütmenin durdurulması kararlarının uygulanmasında icra teşkilatı ya da adli yargıdaki savcılık kurumundan yararlanılmasının mümkün olmayışı karşısında, idarenin bu konudaki tutumu hukuk devleti anlayışını belirlemektedir.
Koruma tedbirleri nedeniyle tazminat
Ceza yargılamalarında maddi gerçeğe ulaşabilmek bağlamında başvurulan geçici nitelikteki koruma tedbirleri, zarar hallerine sebep olabilmektedir. Bu gibi durumlarda hukuk devleti olmanın gereği, bireylerin zararlarının tazmin edilmesi gerekmektedir. Tezimizin birinci bölümünde; Koruma tedbirlerinin hukuksal dayanakları ve ilkeleri, Türk hukukundaki 1339 tarihli kanun ile başlayan ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'na kadar uzanan gelişimi, 5271 sayılı kanunda yer almış koruma tedbirlerinin nelerden ibaret olduğu ve anılan tedbirlere başvuru esnasında gözetilmesi gereken ortak özellikler anlatılmıştır. İkinci bölümünde ise tazminata cevaz veren koruma tedbirleri ve bu tedbirlerin detaylı incelenmesine yer verilmiştir. Üçüncü bölümde ise CMK md.141 vd. kapsamında tazminat hususu,yargılama usulü, tazminat istenemeyecek haller, rücu gibi meseleler incelenmiş olup sonuç kısmında ise olumlu bazı görüş ve eleştirilere de yer verilmiştir.
Hukuk ve disiplin: Modern toplumda hukuka uymanın dayanakları
Modern toplumda hukuk, rasyonel bir düzen tasavvuru olarak karşımıza çıkmaktadır. Modern toplum kapitalist üretim ilişkileri, endüstriyel gelişme, gözetim ve merkezîleşmiş siyasî iktidar gibi temel göstergelerle teşhis edilebilir. Hukukun, toplumu yönetmenin bir aracı olmadığı ve belli bir ahlâk fikrine dayanan geleneksel toplumlar bu bakımdan modern toplumlardan ayrılır.Geleneksel toplumlardan önemli ölçüde farklılaşan modern toplumda hukuk da farklı bir içerik, form ve amaç kazanmıştır. Modern devlet, toplumun hemen her alanına nüfuz eden, gözetimci bir devlet olarak karşımıza çıkar. Bireylerin kişisel hayatları ile ilgilenmeyen geleneksel toplumun aksine, toplumu düzenlemenin belli bir rasyonaliteye bağlandığı modern toplumda devlet, disiplin aracılığıyla bireylerin hem bedenleri hem de kişilikleri üstünde etkin denetim mekanizmaları kurmaktadır. Üstelik disiplin mekanizmaları bir kere kişide oluştuğunda, artık bizzat kişinin kendisi tarafından kendi benliği üstünde kullanılırlar. Dolayısıyla rasyonel düzenin etkinliği, bünyesindeki her bir bireyin bu rasyonelliğe kendiliğinden tâbi olması ile en yüksek seviyeye çıkarılabilir. Disiplin, hukuk düzenine uymayı bu etkinliğe ulaştırmanın teknolojisidir.Çok yönlü bir problem olan hukuka uyma, salt hukuk düzeninin pozitif hukuktaki imgesini incelemek yoluyla anlaşılamaz. Bireyin tarih ve toplum içinde edindiği kişilik özellikleri, ahlâk ve toplumla olan bağı da göz önüne alınmak zorundadır.Anahtar Kelimeler: Modern toplum, Geleneksel Toplum, Hukuk, Disiplin, Uyma, Rasyonellik.
Anayasa Hukukunda sağlık hakkı
Sağlık Hakkı, sosyal bir hukuk devletinin asli gereklerinden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Sağlık hakkı geleneksel olarak bir sosyal hak olarak görülmekle birlikte, bu hakkın kişisel ve siyasal haklarla olan bağlantısı onun önemini artırmaktadır. Şöyle ki bireylerin birçok temel hak ve özgürlükten tam olarak yararlanabilmelerinin ön şartı, aynı zamanda sağlık hakkından da tam olarak yararlanabilmeleri ile mümkündür. Bu husus özellikle yaşama hakkı açısından önem arz etmekte olup kişilerin insan onuruna yaraşır bir hayat sürmeleri, sağlık hakkından eksiksiz bir şekilde istifade edebilmelerine bağlıdır. Gerçekten de sağlıklı yaşam koşullarından veya sağlık hizmetlerinden mahrum bir şekilde yaşayan bireyler yaşama hakkı başta olmak üzere birçok temel hak ve özgürlüğü olması gerektiği gibi kullanamazlar.Sağlık hakkı, bizi esas olarak iki unsura yönlendirmekte olup bunlar sağlık hizmeti hakkı ve sağlıklı yaşam koşullarına sahip olma hakkıdır. Sağlık hizmeti hakkı kişilerin, hastalanmalarının önlenmesi veya hastalandıklarında sağlıklarına kavuşabilmeleri için gerekli tesis, mal ve hizmetlerden yararlanabilmeleri hakkıdır. Sağlıklı yaşam koşullarına sahip olma hakkı ise bireylerin sağlıklı bir hayat sürmesi için gerekli olan sosyo ? ekonomik faktörlerden meydana gelmekte olup bu özelliği ile konut, su, besin, çevre gibi bir takım hakların faaliyet alanı ile örtüşmektedir.Bir pozitif statü hakkı olması dolayısıyla sağlık hakkının gerçekleşebilmesi, devletlerin bu hususta edimlerde bulunmasına bağlıdır. Bundan dolayıdır ki sağlık hakkını gerçekleştirmek, belirli bir maliyeti ve mali kaynakların bu yönde tahsis edilmesini de beraberinde getirir. Buna göre sağlık hakkı, kaynakları yeterli ölçüde olmayan ülkelerin kısa bir zaman aralığında tam olarak gerçekleştirebileceği bir hak değildir. Bu sebepten olsa gerekir ki Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi ve bu Sözleşme'nin denetim organı Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi tarafından sağlık hakkının gerçekleştirilmesi hususunda kaynakların maksimumunu kullanarak ve kademeli olarak gerçekleştirme ilkesi benimsenmiştir. Ancak sağlık hakkının bu iki ilke doğrultusunda gerçekleştirilmeyip derhal yerine getirilmesi gereken kısımları da mevcuttur. Şöyle ki taşıdıkları önemden dolayı sağlık hakkı kapsamındaki bir takım yükümlülüklerin gerçekleştirilmesi kaynakların yeterliliği hususuna bağlı tutulamaz. Derhal yerine getirilmesi gereken yükümlülükler olarak anılan bu yükümlülükler sağlık hakkını gerçekleştirmede ayrımcılık yapma yasağı ile acil bakım ve tedavi hizmetleridir.Anahtar Kelimeler: Sağlık ve İnsan hakları, BM Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi, Sağlık Hizmetleri, Sağlıklı Yaşam Koşulları, Tıbbi Bakım, Kademeli Gerçekleştirme İlkesi, Kaynakların Yetersizliği, Derhal Yerine Getirilmesi Gereken Yükümlülükler, Minimum Çekirdek Yükümlülükler
Avrupa Birliği Hukukunun üye devletlerde uygulanması
Ekonomik ve siyasi bütünleşme süreci içerisinde Avrupa Birliği kendine özgü, dinamik bir hukuk sistemi yaratmıştır. Temel hedefi bütünleşme olan Avrupa Birliğinde, Birlik hukukunun etkili ve yeknesak bir şekilde uygulanması gerekir. Türkiye, Avrupa Birliğine üye değildir. Bununla birlikte Türkiye Birlik ile uzun süredir ilişki içerisindedir. Türkiye, 3 Ekim 2005 tarihinden itibaren müzakere sürecindeki ülke statüsündedir. Birlik ile Türkiye arasındaki ilişkiler dikkate alındığında, Birlik hukukunun üye devletlerde uygulanması yalnızca muhtemel bir üyelik durumu için değil, güncel olarak da önem arz etmektedir.Çalışmamız üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, uluslararası hukukun temel özellikleri açıklanmış ve Uluslararası hukuk ile Avrupa Birliği hukuku arasındaki farklılıklar incelenmiştir.İkinci bölümde, Avrupa Birliği hukuku ile ulusal hukuklar arasındaki ilişki incelenmiştir. Bu incelemede öncelikle üye devlet, vatandaşlık, Birlik vatandaşlığı gibi kavramlar açıklanmıştır. Bu bölümün ikinci alt başlığında ekonomik ve siyasi entegrasyon modelleri incelenmiştir. Bu bölümün üçüncü alt başlığında Birlik ile üye devletlerin sahip oldukları yetkiler açıklanmış ve bu yetkilerin nasıl kullanılabileceği belirtilmiştir. Ardından ATAD'ın öncelik, doğrudan uygulanma ve doğrudan etki ilkelerine yaklaşımı açıklanmıştır. Üye devlet düzenlemelerinden ve uygulamalarından örnekler verilerek üye devletlerin bu ilkelere ilişkin yaklaşımları değerlendirilmiştir.Birlik hukukunun uygulanmasına ilişkin denetim süreci üçüncü bölümde incelenmiştir. Bu incelemede etkili ve yeknesak uygulamanın temini için üye devletler düzeyinde gerçekleştirilen denetimler ile Avrupa Birliği düzeyinde gerçekleştirilen denetimler yer almaktadır.Anahtar kelimeler: Avrupa Birliği, Avrupa Birliği Hukuku, Uluslararası Hukuk, Ulusal Hukuk, Entegrasyon.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi açısından vergilendirme süreci
Çalışmanın amacı, vergilendirme sürecine ilişkin vergi usûl hukuku ve kamu icra hukukunda yer alan düzenlemelerin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile uyumluluğunu tartışmaktır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile vergi hukuku arasındaki ilişki kurulurken de Sözleşme'de yer alan haklar çerçevesinde konu değerlendirilmiştir. Bu sebeple çalışma kapsamında, mülkiyet hakkına, özel yaşama saygı hakkına, ayrımcılığa uğramama hakkına, suç ve cezalarda kanunîlik ilkesine, aynı suçtan dolayı iki kez yargılanmama hakkına, adlî hata halinde tazminat hakkına, borçtan dolayı özgürlüğünden yoksun bırakılma yasağına ve serbest dolaşım özgürlüğüne yer verilmiştir.Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi iç hukuk bakımından bağlayıcı bir kaynak olmakla birlikte mahkemeler için de doğrudan uygulanabilir nitelik taşımaktadır. Bu doğrultuda mahkemeler, kararlarında da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nden ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarından destek ölçü norm olarak yararlanmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, vergilendirme alanında devletlerin geniş takdir yetkisini kabul etmektedir. Ancak bu takdir yetkisini kullanırken hukuka uygun, kamu yararı amacıyla ve ölçülü şekilde kullanması gerekmektedir. Vergi hukuku açısından Sözleşme'de yer alan mülkiyet hakkına, özel yaşama saygı hakkına ve suç ve cezalarda kanunîlik ilkesine ilişkin karşılaşılan problemler ise genellikle ölçüsüz uygulamalar noktasında olmaktadır. İki vergi yükümlüsü arasında yapılan farklı muamelenin haklı bir neden dayanması da ayrımcılığa uğramama hakkının ihlâl edilmemesi açısından önemlidir.Bu kapsamda çalışmanın birinci bölümünde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin iç hukukta uygulanabilirliği ve kaynak değerine yer verilmektedir. İkinci bölümde vergi usûl hukukunda yer alan düzenlemelerin ve uygulamaların, üçüncü bölümde ise kamu icra hukukundaki düzenlemelerin ve uygulamaların Sözleşme ile uyumluluğu tartışılmaktadır.Anahtar Kelimeler: Vergi, İnsan Hakları, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Vergilendirme Süreci, Vergilendirme İşlemleri, Tahsil İşlemleri.
Marka Hukuku'nda Önceye Dayalı Haklar
Fikri ve sınai haklar ülkelerin teknolojik, ekonomik ve bilimsel gelişiminde çok önemli ve kritik bir rol kazanmış olup, bağlı olarak ülkelerin geleceğini de biçimlendirmektedir.Bu tez çalışmasında, çeşitli ayırt edici işaretler ve markalar, Marka Hukuku ilkeleri 556 Sayılı Markaların Korunması Hakkındaki Kararname, Türk Ticaret Kanunu gibi ilgili genel kanunlar ve Temmuz 2012'de yürürlüğe girecek olan Yeni 6102 sayılı TTK çerçevesinde incelenmiş ve karşılaştırılmıştır.Ticaret unvanları, işletme adları ve markalar bazen kendi içlerinde karma ilişkiler içinde görülebilmektedir. Böyle davaların analizi için daha geniş bir bakış açısı, haksız rekabet ve ayırt edici işaretler hakkındaki bilgiye hakim olmak gereklidir.Türk Fikri Mülkiyet hukuku ve içinde yer alan Marka Hukuku bu alandaki Avrupa Hukuku ve evrensel hukuk ilkeleriyle uyum içindedir. Yakın zamanda, Kara Avrupa'sı Hukuku'ndan adapte edilmiş olan, 6102 sayılı yeni Türk Ticaret Kanunu yürürlüğe girmiş olacak ve resmin bütünü tamamlanacaktır. Bu bakımdan tez çalışması hem mevcut TTK'ya hem de beklenen yeni TTK'ya yollama yapmış bulunmaktadır.İlk bölümde, ayırt edici işaretler, tarihçe, ayırt edici işaretlerin özellikleri, yasal temelleri ve onların korunmasını ele alınmaktadır. Ardından çekirdek konu olan ?öncelik? konusu, Marka Hukuku ilkeleri çerçevesinde incelenmiştir. Bu bağlamda, ilgili Yargıtay kararları da incelenmiş ve değerlendirilmiştir.Marka, üretici veya satıcıların mallarına kimlik kazandırmaya, bir birinden ayırt etmeye yarayan bir sözcük, sembol ya da cümlecik olabilmektedir. Markanın güncel ekonomide hem firmaların mal ve hizmetlerinin ayırt edilmesinde, hem de tüketicilerin yanıltıcı işaret kullanımı ve uygulamalarına karşı korunmalarında kritik rolü bulunmaktadır. Bir girişimci, Dünyada marka ile tanınan mal ve hizmetlerinin kalitesini artırmak ve tanıtmak için marka kullandığı gibi diğer rakiplerinden ayrılmak için ticaret unvanı ve işletme adı da kullanabilmektedir.Karıştırma olasılığı (iltibas) ve sulandırma iki ana marka davası sebebidir ancak haksız rekabet oluşturan pek çok dava sebepleri de mevcuttur. Ortak Hukukta haksız rekabet davalarının karşılığı `passing off', `tres passing off' ve `köken karıştırma' davalarıdır. Bir marka tecavüz davasında, ilgili tüketici kesiminde iltibaslı kullanıma karşı başarı sağlanabilmesi için tacir veya şirket markasının ticarette kullanımı bakımından öncelik hakkı sahibi olduğunu gösterebilmesi gereklidir. Böylece bir işaret veya tescilin önceki ticari anlamda kullanımı, diğerlerine karşı benzer işaret bakımından üstünlük sağlamakta olup, uygun korumayı elde edebilmek için kritik önemdedir. Ticarette kullanmanın tanımı, fiilen iyi niyetle yapılan ve sadece bir marka hakkının rezerv edilmesini amaçlamayan kullanma olarak yapılabilir.Bu tezin amaçlarından biri tescilli markaları, ticaret unvanlarını, coğrafi işaretleri, işletme adlarını, alan adlarını ve tescilsiz markaları ve bunların birbirleri ile ilişkilerini incelemektir. Diğer çekirdek konu olan marka hukukunda öncelik konusu da esaslı biçimde incelenmiştir. Kimin önce geldiği, tercih edileceği ve nasıl öncelik alındığı açıklanmaya çalışılmıştır.Anahtar Kelimeler: Marka, ticaret unvanı, alan adı, şirket adı, öncelik ve üstünlük, marka tescili, Yargıtay Kararları
Ceza hukukunda hekimin tıbbi müdahalesi çerçevesinde işlenen taksirle öldürme suçu
Kişi, sağlığında çeşitli nedenlerden kaynaklanan bozulmalar meydana geldiğinde, genellikle ilk iş olarak hastalığın tedavisi için bir hekime başvurur. Hekim, hastalığın tanısını koyduktan sonra, gerçekleştirilmesi gereken tedavi yöntemini belirleyerek, hastaya tıbbi müdahalede bulunur. Hastaya uygulanacak tıbbi müdahaleler, hastalığın türüne göre çok basit bir ilaç tedavisi olabileceği gibi çok karışık bir cerrahi bir müdahale olabilir.Tıbbi müdahale, sağlığı korumak ve sürdürmek gibi bir amaca dayalı olsa da, esasında kişilik haklarına sahip bir varlık olan insanın vücut bütünlüğüne yönelmektedir. Kural olarak, insan sağlığına ve vücut bütünlüğüne yönelen her türlü müdahale, kişilik haklarının hukuka aykırı olarak ihlali sayılır. Ancak tıbbi müdahaleler, bazı koşulların varlığına bağlı olarak hukuka uygun sayılmaktadırlar.Uğraşı alanı, Anayasalarda üstün bir değer olarak korunan yaşam, sağlık ve vücut bütünlüğü olan hekimlik mesleği, tüm dünyada saygı duyulan mesleklerin başında gelmesini yanı sıra ciddi sorumluluk ve riskler taşıyan bir meslektir. Bu durum, hekimleri hukuka aykırı olarak verdikleri zarardan sorumlu olmalarını engellemeyecektir. Hekim, bu mesleği gereği gibi yerine getirebilmek için tıbbi yeterliğinin yanı sıra, tıbbi müdahaleleri hukuksal açıdan eksiksiz ve hatasız yapması gerekir. Hekim, mesleği gereği kişinin vücut bütünlüğüne müdahalede bulunmaktadır. Hekim tarafından gerçekleştirilen bu müdahaleler, bazen tam aksi yönde sonuçlara yol açabilmektedir. Hekim, hatalı davranışlarıyla hastanın durumunun ağırlaşarak ölmesine dahi yol açabilmektedir. Hekimlik mesleğinin çalışma alanı insan vücudu olduğundan hekim, olumsuz sonuçları önlemek bakımından, hastaya tıbbi müdahalede bulunurken azami ölçüde dikkatli ve özenli hareket etmekle yükümlüdür. Hekime yüklenen dikkat ve özen yükümlülüğünün yerine getirilmemiş olması unsuru, taksirden doğan cezai sorumluluğunun temelini oluşturur.Anahtar Sözcükler: Hekim, Tıbbi müdahale, taksirli sorumluluk, adam öldürme.
Haberleşmenin gizliliğini ihlal suçları (TCK m.132)
Teknolojinin hayatımıza getirdiği yeniliklerle birlikte kişiler arasındaki haberleşme, günümüzde çok daha farklı vasıtalarla gerçekleşmeye başlamıştır. Haberleşme vasıtalarındaki değişim, bu vasıtaların çok daha hızlı ve etkin bir haberleşme sağlaması temelinde kendini göstermiştir. Haberleşme vasıtalarındaki bu değişim, haberleşmelerin gizliliğine yönelik farklı müdahale şekillerini ortaya çıkarmış ve bu alandaki hak ihlallerini de beraberinde getirmiştir.5237 sayılı Türk Ceza Kanunu haberleşme özgürlüğüne yönelik müdahaleleri, ?haberleşmenin gizliliğini ihlal? başlıklı 132. madde ile yaptırıma bağlamıştır. Üç fıkradan oluşan bu madde, üç farklı suç tipini bünyesinde barındırmaktadır. Birinci fıkrada kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğini ihlal suçu, ikinci fıkrada haberleşme içeriklerinin hukuka aykırı olarak ifşası suçu, üçüncü fıkrada da kendisiyle yapılan haberleşmenin içeriğinin alenen ifşası suçu düzenlenmiştir.132. maddede düzenlenen bu suçlar, kamu görevlisi tarafından görevinin verdiği yetki kötüye kullanılmak ya da belli bir meslek veya sanatın sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle işlenirse, 137. madde uyarınca faile verilecek ceza arttırılacaktır. Belirtmek gerekir ki bu hüküm, 138. maddede yer alan verileri yok etmeme suçu hariç; dokuzuncu bölümde yer alan diğer suç tiplerini de niteleyen ortak bir düzenlemedir. 132. maddede yer alan bu suç tiplerinin soruşturulması ve kovuşturulması ise şikâyete bağlıdır.Anahtar Kelimeler: Özel Hayatın Gizliliği, Haberle?me Özgürlüğü, Haberle?menin Gizliliği
Vergi hukukunda vergiyi doğuran olay
Devletlerin üstlendiği kamu hizmetlerinin çoğalması ve çeşitlenmesi, kamu gelirlerine olan ihtiyacı arttırmaktadır. Kamuya gelir sağlamanın çeşitli yol ve yöntemleri bulunmakla birlikte, kamu gelirleri içinde vergilerin ayrı bir önemi bulunmaktadır. Para basma, borçlanma vb. yollarla kamu geliri elde edilebilmesine rağmen, uygulamada kamu harcamalarının finansmanının büyük çoğunlukla vergi gelirleriyle sağlanması kaçınılmazdır. Kamu gücü kullanılmak suretiyle elde edilen bir gelir olan vergi, kamusal gelir niteliği nedeniyle başta mülkiyet hakkı olmak üzere birçok hak ve özgürlükle doğrudan ilgilidir. Bu nedenle, bir temel hak sınırlaması olarak kabul edilebilecek olan vergiye ilişkin düzenlemelerin hukuki çerçevesi, vergi hukukunun ortaya çıkmasına ve bağımsız bir hukuk dalı niteliği kazanmasına yol açmıştır. Verginin Devlet açısından alacak, yükümlü açısından da borç haline gelmesini sağlayan hukuki ilişki vergiyi doğuran olaydır. Diğer bir ifadeyle vergiyi doğuran olay, maddi vergi hukuku açısından vergi borcunun doğmasını sağlamakta ve vergilendirme sürecindeki idari işlemlerin sebebini oluşturmaktadır. Vergiyi doğuran olayın gerçekleşmemesi durumunda ise, gerçekleştirilen idari işlemler hukuka aykırı hale gelmektedir. Dolayısıyla vergiyi doğuran olayı, vergi hukukunun en önemli kavramı olarak değerlendirmek mümkündür.Vergiyi doğuran olayı incelemeyi amaçlayan bu çalışma, üç bölüm ile genel değerlendirme ve sonuç kısmından oluşmaktadır.Birinci bölümde, vergiyi doğuran olay ile ilgili genel bilgiler verilmektedir. Bu çerçevede, vergiyi doğuran olay kavramı, vergiyi doğuran olayın önemi ve anayasal dayanakları incelenmektedir.İkinci bölümde, vergiyi doğuran olayın unsurları olarak kişi, konu ve isnadiyet unsurları incelenmektedir.Üçüncü bölümde ise, vergiyi doğuran olayın kanunlarla yasaklanmış olmasının vergi hukuku açısından özellik arz ettiği durumlar incelenmektedir.Çalışma, vergiyi doğuran olayla ilgili genel değerlendirme ve önerilerin yer aldığı ?Genel Değerlendirme ve Sonuç? kısmı ile tamamlanmaktadır.Anahtar Kelimeler: Vergiyi Doğuran Olay, Kanunilik İlkesi, Vergi Yükümlüsü, Yasak Faaliyetler, Kıyas yasağı
Türk Hukukunda anayasal gelişmeler ışığında vatandaşlık
Anayasa Hukukunun temel konularından biri olan vatandaşlık, Türk Anayasalarında benzer şekilde tanımlanmaktadır. Anayasalarda vatandaşı, Türk olarak ifade eden benzer tanımlar, etnik ya da dini herhangi bir ayrımcılık unsuru taşımamaktadır. Ayrıca bu tanım, belli bir etnisiteye de göndermede bulunmamaktadır. Anayasalarda, vatandaşlık hukuki ve tarafsız bir şekilde tanımlanmıştır. Uygulamada, vatandaşlık konusunda ortaya çıkan problemler, Türk Anayasalarındaki vatandaşlık tanımından kaynaklanmamaktadır.Vatandaşlık, devletin kuruluş amaçları, tarihsel kökleri ve kültürel, sosyal coğrafyasıyla ilintili olarak, bizzat ilgili devletin inisiyatifiyle tanımlanmaktadır. Anayasalarda vatandaşlığın, anayasal terminoloji bağlamında nasıl tanımlanması ve düzenlenmesi gerektiği, her zaman ve sadece, hukuki bir amaç ve metot ışığında irdelenmemektedir. Ulus-devleti tartışmaya açmak adına, vatandaşlık tanımı tartışmaya açılabilmektedir. Ulus-devlet inşa süreci, her devlette benzer tecrübelerin ışığında yaşanmıştır. Bu süreç, hukuka aykırı değil hukuk dışıdır. Başka bir anlatımla, bu süreçte ortaya çıkan problemleri, sadece hukuk içinde ifade edebilmek mümkün değildir.Anahtar Kelimeler: Anayasa Hukuku, Anayasa, VatandaĢ, VatandaĢlık, Ulusdevlet
Tefecilik suçu
Tefecilik suçu ceza kanunumuza ilk defa 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ile girmiştir. Gerçekten de 765 sayılı mülga Türk Ceza Kanunu'nda tefecilik suçuna yer verilmiş değildir. Bu dönemde tefecilik suçu 90 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'de tanımlanmakta ve 2279 sayılı Kanun hükümleri çerçevesinde cezalandırılmakta idi. 90 sayılı Kanun Hükmünde Kararname tefecilik, ikrazatçılık yapmak üzere izin almadan faiz veya her ne ad altında olursa olsun bir ivaz karşılığı veya ipotek almak suretiyle ödünç para vermek idi. Bu dönemde gerek 90 sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri ve gerekse Yargıtay içtihatları uyarınca tefecilikten bahsedilebilmesi için bu eylemlerin meslek edinilmiş olması ve süreklilik taşıması gerektiği kabul edilmişti. Başka bir deyişle, tek bir ödünç para verme işlemi tefecilik suçu olarak kabul edilmemişti.Yine bu dönemde tefecilik teşkil eden eylemler 90 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede tanımlanırken, bu suçun cezası 2279 sayılı Kanun'da belirlenmişti. Buna göre tefecilik suçunun cezası altı aydan iki yıla kadar hapis cezası olarak öngörülmüştü.Tefecilik suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun Topluma Karşı Suçlar başlıklı üçüncü kısmının Ekonomi, Sanayi ve Ticarete İlişkin Suçlar başlıklı dokuzuncu bölümünde 241'inci maddede düzenlenmiştir. Maddeye göre, kazanç sağlamak amacıyla başkasına ödünç vermek tefecilik suçunu oluşturmaktadır. Görüleceği üzere 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda suçun meslek edinilmiş olmasından ve süreklilik taşıması gerektiğinden bahsedilmiş değildir. Diğer bir deyişle artık, suçun diğer unsurlarının da varlığı halinde tek bir defa kazanç karşılığı ödünç para verilmesi tefecilik suçunun oluşması bakımından yeterlidir.Tefecilik suçu için 5327 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 241'inci maddesinde öngörülen yaptırım ise iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezasıdır. Suçun bir tüzel kişinin bünyesinde işlenmesi halinde tüzel kişilere özgü güvenlik tedbirlerinin uygulanması da mümkündür.Anahtar Kelimeler: Tefecilik, İkrazatçılık, Finansman ve Faktoring Şirketi, Gabin, İzinsiz Bankacılık Faaliyeti, Karz, Sözleşme Özgürlüğü, Faiz, Kazanç, Ödünç Para; Tüketim Ödüncü
Ceza Muhakemesi Hukukunda koruma tedbiri olarak tutuklama
Ceza Muhakemesi Hukuku maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasını amaçlar. Bu amaca ulaşmak üzere bir takım koruma tedbirlerine müracaat etme ihtiyacı ortaya çıkabilir. Özellikle henüz kesinleşmiş mahkumiyet kararı bulunmamasına rağmen kişi özgürlüğüne kısıtlama getirme özelliği nedeniyle tutuklama tedbiri, diğer tedbirlerden daha özel bir konum almaktadır. Dolayısıyla bu alanda yapılacak ihlallerin telafisi mümkün olmayan veya oldukça güç olan sonuçları ortaya çıkabilir. Bu önemi nedeniyle tutuklama kurumu uluslararası metinlerde, Anayasalarda ve usul yasalarında düzenleme altına alınmıştır. Hukukumuzda tutuklamanın anayasal temeli, Anayasa?nın 19?uncu maddesinde yer alırken, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun koruma tedbirleri kısmında ayrı bir bölüm başlığı altında, 100 ve devamı maddelerinde tutuklama ile ilgili hükümler bulunmaktadır.Bu kapsamda tutuklamaya bir takım şartların varlığı halinde karar verilmektedir. Öte yandan şartların varlığı halinde dahi tutuklama, zorunlu olarak uygulanacak bir tedbir değildir, ihtiyari özelliğe sahiptir. Yine tutuklama tedbiri geçici özellikte bir tedbir olduğundan, şartların ortadan kalkması halinde derhal sona erdirilmelidir. Öte yandan tutuklamanın bu özelliği nedeniyle CMK'da görevli mahkemelere göre azami süreler öngörülmüştür. Tutuklama kararının kendine özgü bir takım hukuki sonuçları bulunmaktadır. Tutuklama kararları istem üzerine veya itirazen denetime tabidir. Tutuklu kişilerin 5275 Sayılı Kanun ile diğer düzenlemelerden kaynaklanan bazı hakları ve yükümlülükleri bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Tutuklama, Koruma Tedbiri, Kaçma Şüphesi, Delilleri Karartma.
Hırsızlık suçu
Hırsızlık, her toplum düzeninde ve hatta her din tarafından yasaklanan hukuksal ve ahlaksal bir ceza normudur. Bir başkasına ait taşınır bir malın, zilyedinin rızası alınmaksızın bulunduğu yerden yarar sağlamak amacıyla alınması olarak kısaca tanımlanabilecek olan hırsızlık suçu, Türk Ceza Kanunu?nun malvarlığına karşı suçları düzenleyen kısmında düzenlenmektedir. Çalışma, 2 bölüm ve sonuç kısmından oluşmaktadır. Birinci Bölümde, hırsızlık suçunun tanımı, benzer suçlarla mukayesesi ve suçun unsurları gibi konular incelenmektedir. İkinci Bölümde ise, suçun nitelikli halleri olarak, ağırlatıcı ve hafifletici nedenleri üzerinde durulmakta ve hırsızlık suçuna teşebbüs, iştirak ve içtima gibi konular ile usul hükümlerinin hırsızlık suçu açısından özellik arz eden durumları incelenmektedir. Çalışma, suçla ilgili genel değerlendirmelerin yer aldığı sonuç kısmı ile tamamlanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Malvarlığına Karşı Suçlar, Hırsızlık Suçu, Taşınır Mal, Hırsızlık Suçunun Unsurları, Hırsızlık Suçunun Nitelikli Halleri, Hırsızlık Suçuna Teşebbüs
Kamu disiplin hukukunun genel görünümü ve Milli Savunma Üniversitesinde görev yapan sivil akademik personelin durumu
Disiplin, Devlet ve diğer kamu tüzel kişilerinde çalışan kişilerin uymakla yükümlü oldukları ve uymamaları halinde çeşitli yaptırımlarla karşılaştığı bir düzen olarak tanımlanabilir. Ülkemizde, kamu personellerinin disiplin hukukuna ilişkin temel hukuki düzenlemelere bakıldığında karşımıza, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu, 6413 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Disiplin Kanunu, 7068 sayılı Genel Kolluk Disiplin Hükümleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Kabul Edilmesine Dair Kanun başta olmak üzere burada zikredilmeyen diğer düzenlemeler çıkmaktadır. Bu düzenlemelerin kurumlarda görevli hangi statüdeki personele uygulanacağı önemli bir husustur. Millî Savunma Üniversitesi (MSÜ) 2016 yılında Millî Savunma Bakanlığına bağlı olarak kurulan ve kendisine harp okulları ile diğer askerî kurumlarının bağlandığı, ordumuza askerî personel yetiştirme gibi yegane ve özel bir görev ve sorumluluğa sahip olan, ülkemizin önemli kurumlarından birisidir. MSÜ, üstlendiği görevleri en iyi şekilde yerine getirebilmek adına bünyesinde farklı statülerde kamu personelleri istihdam etmektedir. Bu statüler; Subay, astsubay ve diğer askerî personeller, Devlet memurları ve akademik faaliyetler de icra etmesi sebebiyle akademik personellerdir. Çalışmamızda, MSÜ bünyesinde görev yapan sivil akademik personelin disiplin soruşturması usulü açıklanmaya çalışılmıştır. Bu kapsamda, çalışmamızın birinci bölümünde disiplin kavramı incelenmiş, disiplin hukuku ilkeleri ortaya konulmuş, disiplin soruşturmasına benzer kavramlar açıklanmaya çalışılmıştır. İkinci bölümde, MSÜ'nün bünyesinde farklı statüde personeller istihdam etmesi sebebiyle MSÜ'de görev yapan personellerin statüsü izah edilmeye çalışılmıştır. Üçüncü bölümde, 2547 sayılı Kanun'a göre disiplin soruşturması usulü detaylı bir şekilde incelenmeye çalışılmıştır. Dördüncü bölümde ise 657 sayılı Kanun'a göre disiplin soruşturması usulü, üçüncü bölümde izah edilen ve Devlet memurlarının disiplin soruşturması için de geçerli olan konulara tekraren yer verilmeyerek açıklanmaya çalışılmıştır.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında aile hayatına saygı hakkı
Aile hayatına saygı hakkı, uluslararası insan hakları hukukunda genellikle ?özel hayata saygı hakkı? üst başlığı altında düzenlenmekte ve bireylere gizliliğin ötesinde bir koruma alanı sağlamaktadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi?nin (AİHS) 8. maddesi ile güvence altına alınan aile hayatına saygı hakkı da bu genel eğilime uymaktadır. Bilindiği gibi insan hakları anlayışında gelinen nokta, negatif statü haklarının yerine getirilmesinde dahi devletlerin dokunmama ve müdahale etmemenin ötesinde pozitif edimler yüklenmesini gerektirmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihadında da pozitif yükümlülükler doktrininin kabulüyle birlikte Taraf Devletlerin Sözleşmesel sorumluluğunun kapsamı genişlemiştir. AİHS 8. madde açısından, madde metnindeki ?saygı? ifadesinin pozitif yükümlülükleri çağrıştırdığı Sözleşme Organları?nca pek çok kez dile getirilmiş ve aile hayatına saygı hakkının gereği olarak, hangi alanlarda ne tür düzenlemeler yapılması gerektiği açıklanmıştır.AİHM?in özerk yorum yetkisi ve AİHS?i günün koşullarına uygun biçimde dinamik yoruma tabi tutması dolayısıyla aile hayatına saygı hakkının gelişmeci bir çizgiye sahip olduğunu söylemek mümkündür. Geçmişte yalnızca özel hayat kapsamında değerlendirilen ya da AİHS 8. madde korumasından tümüyle dışlanan bazı konular, zamanla bu hak ile korunur hale gelmiştir. Genel itibariyle, aile hayatına saygı hakkı ihlalinin ileri sürüldüğü başvurulardaki uyuşmazlık konusu, aile üyelerinin birlikte yaşama imkânından ya da çeşitli nedenlerle ayrı yaşamak zorunda kaldıklarında birbirleriyle görüşme imkânından yoksun olmalarıdır. Başvurular nicelik ve nitelik bakımından incelendiğinde ise çocuklar ve yabancılarla ilgili konuların ağırlıkta olduğu gözlemlenmektedir.Anayasamızın 90. maddesi uyarınca AİHS, iç hukukun bir parçası sayılmakta ve kanunlar gibi doğrudan uygulanmaktadır. Bu nedenle özellikle Taraf Devletlerin AİHS 8. madde kapsamındaki yükümlülüklerinin öğrenilmesi, ulusal mevzuatın Sözleşme?ye uygun hale getirilmesi ve Türkiye aleyhine yapılacak olası başvurularda ihlal kararlarından kaçınılması bakımından önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Aile, Aile Hayatı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 8. Madde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Pozitif Yükümlülük
Demokratik devlet ilkesi çerçevesinde seçimlerin yönetimi ve denetimi
Yüksek nüfuslu devletlerin doğumu ile birlikte temsil, demokrasi açısından zorunlu bir hal almıştır. Bu durum ise seçim kavramının ortaya çıkmasına ve önem kazanmasına neden olmuştur. Günümüzde demokrasi, seçimler olmaksızın düşünülememektedir. Bununla birlikte seçimlerin demokrasiye hizmet edebilmeleri ancak seçimlerin özgür ve adil olması ile mümkündür. Özgür ve adil seçimlere ulaşabilmek içinse seçimlerin yönetimi ve denetimi sisteminin hatasızca işlemesi gerekmektedir.Dünya üzerinde çok çeşitli seçim denetimi ve yönetimi uygulamaları bulunmaktadır. Zira her toplumun kendine özgü ihtiyaçları ve niteliklerine uygun bir model benimsemesinden daha doğal bir şey yoktur. Söz konusu modellerin başarısı ise uygulamalar arasında farklılık göstermektedir. Öyle ki aynı seçimlerin yönetimi ve denetimi modeli, bir toplumda olumlu sonuç verirken, bir diğer toplumda ise başarısız olabilmektedir. Dolayısıyla bir sistemin başarılı olup olmadığı konusu ancak ampirik bir değerlendirme ile gerçek anlamda anlaşılabilmektedir.Seçimlerin yönetimi ve denetimi sistemi, seçimlere olan güven ile yakından ilgilidir. Sistemin sağlıklı bir şekilde işlemesi toplumda seçimlere olan güveni artırırken; başarısız bir sistem ise güven kaybına neden olmaktadır. Bu bağlamda seçimlerin yönetimi ve denetimi sistemi, demokrasi açısından hayati bir öneme sahip olan meşruluk kavramına da doğrudan etki etmektedir. Bu nedenle seçimlerin yönetimi ve denetimi ile demokrasi arasında derin ve önemli bir ilişki mevcuttur. Çalışma kapsamında, söz konusu ilişki ampirik ve karşılaştırmalı bir yaklaşımla ele alınarak, Türkiye?de uygulanmakta olan seçimlerin yönetimi ve denetimi sistemi irdelenmeye çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Demokratik Devlet İlkesi, Seçimlerin Yönetimi ve Denetimi, Seçimlerin Yönetimi ve Denetimi Modelleri, Türk Seçim Hukuku, Yüksek Seçim Kurulu.
Kişisel verilerin korunması hukukunda düzenlenen idari yaptırımlar
Bu çalışma, teknolojik gelişmelerle birlikte korunmaya her geçen gün daha çok ihtiyaç duyan kişisel verilerin korunması hukuku alanında düzenlenen idari yaptırımları ele almaktadır. İdari yaptırımlar, bu alanda düzenlenen suçlar ve cezalarla birlikte kişisel veri hukukunun gerektirdiği ilke ve kurallara uyulmaması durumlarını caydırıcı yaptırımlara bağlayarak kişisel verilerin korunmasına hukuki bir güvence getirmektedir. İdari yaptırımların koruduğu alanın ilke ve kuralların belirlenmesi bu nedenle önem taşımaktadır. Çalışmanın ilk bölümünde bu nedenle kişisel veri kavramı ve hukuki çerçevesi incelenmiştir. Ayrıca çalışmanın ilerleyen bölümlerinde sıkça kullanılacak teknik kavramlara ilişkin açıklamalar da bu bölümde yapılmıştır. Kişisel veri hukukuna hâkim olan ilke ve kuralların belirlenmesinin ardından, bu ilke ve kurallara aykırı fiiller olarak kabahatler inceleme konusu yapılmıştır. Bu inceleme kabahatler hukukunun gelişimi etrafında Kişisel Verilerin Korunması Kanunu'nda düzenlenen kabahatlerle sınırlı tutulmuştur. Böylece veri sorumlusunun aydınlatma yükümlülüğünü yerine getirmeme, veri güvenliğine ilişkin yükümlülükleri yerine getirmeme, Kurul tarafından verilen kararları yerine getirmeme ve nihayet veri Sorumluları Siciline kayıt ve bildirim yükümlülüğüne aykırı hareket etme kabahatleri, kabahatler genel teorisinin ilke ve kurallarıyla birlikte incelenmiştir. Çalışmanın son bölümünde ise kişisel verilerin korunması hukukunda düzenlenen kabahatler karşılığı verilen idari para cezalarının hukuki niteliği, bu yaptırımlara karşı başvurulabilecek yargı yolları araştırılmıştır. Çalışma veri sorumlusunun yükümlülükleri ile hakları arasında bir denge kurma ihtiyacına yönelik hipotezle başlamış olup, özellikle Kişisel Verileri Koruma Kurulu kararlarından yola çıkarak bu alanda ortaya çıkabilecek hukuk uyuşmazlıklarına ve gerek idari gerek yargı aşamasında verilen kararlara odaklanılmıştır. Kanunda düzenlenen idari yaptırımlara karşı başvurulacak yargı yolunun ve görevli mahkemenin tam olarak saptanamaması, güncel tarihli farklı Yüksek Mahkeme kararlarında farklı yargı yollarının görevli olduğunun tespit edilmesi ve bu durumun aynı uyuşmazlığa ilişkin farklı yaklaşımlar gündeme getirmesi sebebiyle uygulamada oluşacak çelişkilerin bir nebze giderilmesine katkı sağlamak amaçlanmıştır.
Birleşik Krallık ve Avrupa Birliği: Milletlerarası hukuk ve AB hukuku bakımından katılma, üyelik ve ayrılma ile Türkiye'nin çıkarabileceği dersler
Birleşik bir Avrupa idealinin kökenleri, filozoflar ve devlet adamlarının söylem ve geliştirmeleri ile oldukça eskiye dayansa da bütünleşmenin siyasi bir projeye dönüşmesi, Avrupa devletlerinin ulusal çıkarları ve olanakları dahilinde, tekrarlanan savaşlar ve içine düştükleri mali ihtilafların sona erdirilmesinin mümkün olmadığının kabulü ile gerçekleşmiştir. Gerçekten de Avrupa yüzyıllarca, sık sık yaşanan kanlı savaşlara sahne olmuştur. Savaşları önlemenin tek yolunun, ülkelerinin ekonomik ve siyasi yönlerden birleşmesi olduğunu düşünen Avrupalı devlet adamlarının, İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Avrupa'da kalıcı bir barış oluşturma çabaları hız kazanmıştır. Orta Çağ'da öncelikle askeri savunma düşüncesiyle ortaya çıkan ortak Avrupa ideali; Sanayi Devrimi ile artan üretimin sonucu olarak, açık pazar arayışına giren devletlerin ekonomik birlik düşüncesine dönüşmüştür. Çalışmada öncelikle ortak Avrupa fikri konusundaki tarihsel gelişmeler incelenecek; bilahare Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği (AB)'ye giriş süreci ele alınacaktır. Çalışmanın devamında üyelik sonrasında karşılaşılan sorun alanları ele alındıktan sonra, "Brexit" olarak adlandırılan ayrılma sürecine ilişkin gelişmeler ele alınacak ve ayrılanın etkileri, Türkiye için çıkarılabilecek dersler ile sonlandırılacaktır. Çalışma, özellikle son bölümü itibarıyla AB-Türkiye ilişkisini destekleyen siyasetçiler, akademisyenler ve menfaat sahipleri için aydınlatıcı mahiyet taşımakta olup Türkiye'nin Avrupa alanındaki geleceğine rehberlik edecektir.
Anayasa hukukunda seçim ittifakları
Seçim olgusu demokratik sistemlerin olmazsa olmaz şartlarından biridir. Temsili demokrasilerde iktidarı belirlemenin, ona meşruiyet kazandırmanın ve daha önce seçilmiş olan iktidarı denetlemenin ya da bu iktidarı bir başkası ile değiştirebilmenin yolu genel, eşit, gizli, bireysel ve serbest seçimlerdir. Demokratik rejimlerde seçmen iradesinin sandıktan çıkan tablosu çok çeşitli şekillerde yorumlanmış ve farklı seçim sistemleri geliştirilmiştir. Seçim sistemlerinin kısıtlayıcı faktörleri ile birlikte, başkanlık ve yarı başkanlık sistemlerinde başkanlık seçimlerinde aranan mutlak çoğunluğa ya da parlamenter sistemlerde hükümetin kurulabilmesi için aranan yeter sayıya ulaşmaya çalışan siyasi partiler, seçim ittifakı kurarak seçimlere girme yolunu tercih etmişlerdir. Bu tez dünya ülkeleri ve özellikle Türkiye bağlamında seçim ittifaklarını anayasa hukuku açısından değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Bu tezde siyasi partileri seçim ittifaklarına yönlendiren sebepler, ittifak kurarak seçimlere girmenin avantaj ve dezavantajları ile seçim ittifaklarının kısa ve uzun vadede demokratik rejimlere olan etkileri incelenmektedir. Dünya üzerinde başkanlık, yarı-başkanlık ve parlamenter sistemle yönetilen örnek ülkelerden bazıları seçilerek, seçim ittifakları bağlamında değerlendirilmektedir. Ayrıca Türkiye'de seçim ittifaklarının kanunlarla yasaklandığı 2018 öncesi dönemde kurulan ittifaklar ele alınmaktadır. Son bölümde ise 2018 seçim yasası değişiklikleri sonrası gerçekleşen Parlamento, Cumhurbaşkanlığı ve yerel yönetim seçimlerinde gerçekleşen seçim ittifakları ele alınmaktadır. 14 Mayıs 2023 Parlamento ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yapılan seçim ittifakları ve bu ittifakların Türkiye siyaseti açısından anlamı değerlendirilmektedir. Anahtar Kelimeler: Seçim, Seçim Sistemleri, İttifaklar, Seçim İttifakları, 14 Mayıs 2023 Seçimleri
Kamu davasına katılma (Müdahale)
Ceza hukukuna farklı bir bakış açısının hakim olmasıyla birlikte, önceleri ikinci planda kalan suçtan zarar gören, kendisine tanınan haklarla yargılama sürecinde aktif bir rol üstlenmeye başlamıştır. Bu bakış açısının paralelinde, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu?nda da suçtan zarar görene, soruşturma ve kovuşturma aşamasında faydalanabileceği çeşitli haklar tanınmıştır. Tanınan bu haklardan en önemlilerinden biri, çalışmamızın da konusunu oluşturan, kamu davasına katılma hakkıdır. Katılma, suçtan zarar gören kişileri; ihkak-ı hak yolundan alıkoyması ve yargılama sonunda verilen hükümle bir nevi kendinden özür dilenmiş hissini yaşayan suçtan zarar gören açısından manevi bir tatmin sağlaması noktasında gereklilik arz etmektedir. Ayrıca, bu hak, silahların eşitliği ilkesinin sanık ve mağdur açısından hayata geçirilmesinde anahtar bir rol oynamaktadır.Kamu davasına katılma kurumu, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu?nda her suç açısından mümkün olabilecek şekilde düzenlenmiştir. Aslında, kamu davasına katılma kurumu, toplum düzenini bozan ve suç oluşturan fiillerin Devlet eliyle kovuşturulması kuralının geçerli olduğu ceza yargılaması açısından istisnai bir nitelik taşımaktadır. Söz konusu kurumla, suçtan zarar görene açılan kamu davasına katılarak, toplumsal iddia makamı olan Cumhuriyet savcısının yanında, bireysel iddia makamı olarak yer alma imkânı tanınmaktadır. Bu çerçevede çalışmamızda öncelikle, katılmanın tanımı, hukuki niteliği, gerekliliği ve tarihi gelişimi üzerinde durulmuş, ardından katılmanın koşulları ve usulü incelenmiş ve son olarak da katılmanın sonuçları ve katılan sıfatını sona erdiren haller açıklanmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Katılma, Kamu Davasına Katılma Hakkı, Katılan, Suçtan Zarar Gören, Mağdur.
Sosyal devlet araçlarından biri olarak Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı
Sosyal devlet, gelir dağılımı adaletsizliğinin sebebi olarak kabul edilen merkezi yönetime karşı yapılan mücadelenin sonucu olarak ortaya çıkmış olup farklı gelir sınıfları arasındaki farkları minimum seviyeye indirmek gayretiyle toplumdaki egemen sınıfların da koruyucu bir tavra zorlanmasıyla ortaya çıkmıştır. Bu durum, günümüzde sosyal devlet anlayışını bireylere devlet eliyle yapılan doğrudan yardımlarla somutlaştırmıştır. Sosyal devlet bilinci insan-devlet kavramıyla beraber sürekli bir değişim ve gelişime uğrayarak farklı ülkelerde farklı uygulamalar ile karşımıza çıkmaktadır. İnsan hakları, devletlerin dinamik gelişim süreçlerine paralel olarak ilerleyen ve insanların yalnızca insan olmakla elde ettikleri sosyal, siyasal ve toplumsal süreçleri içine alan haklardır. Ülkelerin yaşanan süreçler içerisinde eşzamanlı olarak gelişen insan hakları ve sosyal devlet kavramını devlet-idare biçiminin temeline oturtmaları zaman almıştır. Bu kavramın gelişmesi ise Avrupa devletlerinde ancak 19. yüzyılın sonunda olmuştur. Devlet politikası olarak bu adlandırma süreci zaman içerisinde Türkiye'yi de paralel olarak etkileyerek, 1961 Anayasası ile başlayıp temeli atılan sosyal devlet kavramı 1980'li yıllarla birlikte dönüşüm ve değişim sürecine girmiştir. Sosyal devlet ilkesinin ana taşıyıcı kolu olarak 14.06.1986'de uygulamaya alınan 3294 sayılı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu ile hayata geçirilen Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları (SYDV) eliyle sosyal devletin günümüz yansıması olan sosyal yardımlar yürütülmeye başlamıştır. Her geçen gün gelişen ve değişen şartlar çerçevesinde sosyal devlet bilinci yenilenerek vatandaşlara gereken desteğin sağlanması noktasında illerde valilikler, ilçelerde kaymakamlıklar koordinasyonunda destek sağlamaktadır. Yaşanan her olay karşısında kurumsal refleks geliştiren SYDV'ler merkezi yönetimin taşrada bireyler nezdinde asgari standartlarda yaşam sürmelerini sağlayarak her geçen gün yeni projelerle dinamik döngü içerisine girmiştir. Bu bağlamda teknoloji çeşitlendirmesi, nüfus artışı ve bireyci yaklaşımlar sosyal devlet ilkesini ve taşıyıcı kolon olan SYDV'lerin ilerlemesini sağlamaktadır. Bu çalışmada Türkiye'de sosyal devletin gelişimi; geçmişten günümüze ele alınacaktır. Tezimizde tümden gelim yöntemi kullanılarak sosyal devlet kavramı, tarihsel gelişimi, ülkemizde sosyal devlet ve bunun yanında sosyal devletin günümüz örneği olan sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarının kuruluş şekli, hizmetleri, avantaj ve dezavantajları anlatılarak ilerleyen dönemde insanların ihtiyaçlarına ve taleplerine göre Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarının evrileceği süreç değerlendirilecektir. Anahtar Kelimeler: Sosyal Devlet, Ekonomik Sosyal Haklar, Sosyal Yardım, Yardımlaşma, Vakıf.
12 Eylül 2010 tarihli Referandum ve 5982 sayılı yasa ile kabul edilen Anayasa değişikliklerinin Türk Anayasa yargısı sistemine getirdiği yenilikler, Türk Anayasa Mahkemesi'nin yaşadığı temel sorunlar ve çözüm önerileri
İnsanoğlu, kendisinin doğuştan sahip olduğu, asgarî düzeyde bir yaşam sürebilmesi için olmazsa olmaz nitelikteki temel haklarına kavuşmak için, çağlar boyunca büyük uğraşlar vermiş ve bu ideal uğruna büyük bedeller ödemiştir. Tarihsel süreçte; monarklara, kiliseye ve faşist yönetimlere karşı verdiği bu mücadeleden zaferle çıkan toplumlar, elde ettikleri kazanımların korunması amacıyla çeşitli arayışlara yönelmişlerdir. Bu bağlamda kabul gören uygulamaların başında da; söz konusu temel hak ve özgürlüklerin bir yazılı belgede yer almasını sağlamak gelir ki bu yazılı belge bizi anayasa kavramına ulaştırır. Yukarıda bahsedilen tarihsel süreçte yirminci yüzyıla gelindiğinde, temel hak ve özgürlüklerin anayasa metinlerinde yer almasının, bu temel hak ve özgürlüklerin korunması adına başlı başına yeterli olmadığı acı tecrübelerle anlaşılmıştır. Bu dönemde bizzat yasama organları tarafından da birey hak ve özgürlüklerinin sınırlandırılabileceğinin görülmesi, yasama işlemlerinin de denetime tabi tutulması lüzumunu doğurmuştur ki bu sistem bizi anayasaya uygunluk denetimine götürmüştür. Anayasaya uygunluk denetimi; en temel anlatımıyla kanunların ve birtakım anayasa-altı işlemlerin çeşitli mekanizmalarla anayasaya uygunluğunu temin etmektir. Bu denetim ise başlıca iki farklı yolla sağlanabilir: "Siyasal Denetim" ve "Yargısal Denetim". Siyasal denetim sisteminde denetim, siyasal v kişi ya da organlar tarafından yerine getirilmekte iken; yargısal denetim sisteminde, yargısal kuruluşlar tarafından yargısal muhakeme usulleri kullanılarak gerçekleştirilmektedir. Yargısal denetim sistemi de; denetimi tüm yargı organlarına tanıyan "Amerikan Modeli" (yaygın denetim) ve denetimi alanında uzmanlaşmış ve merkezde kurulmuş tek bir yüksek mahkemeye tanıyan "Avrupa Modeli" (merkezi denetim) olarak sınıflandırılmaktadır. Yaşanan yarım asırlık tecrübelerle, yargısal denetimin, işleyişi ve sağladığı güvenceler dikkate alınarak, siyasal denetime nazaran daha fazla ülke tarafından benimsendiği görülmektedir. Ülkemizde de 1961 anayasası öncesinde siyasal mekanizmalarla yerine getirilmeye çalışılan anayasaya uygunluk denetimi; bu anayasanın kabulüyle birlikte, alanında uzman tek bir yüksek mahkeme olan Anayasa Mahkemesi'ne tevdi edilmiştir. 61 anayasası döneminde yaşanan olumlu tecrübeler, bu sistemi, genel hatlarıyla korunarak 82 anayasası dönemine taşımıştır. Bu dönemde de görevini sürdüren Mahkeme, özellikle 2010 değişiklikleriyle bireysel başvuru mekanizmasının da kabulüyle, birey hak ve özgürlüklerinin korunması anlamında hayati bir görev üstlenmiştir ve Anayasal sistemimizin hayati bir organı olarak halen görevine devam etmektedir. İşte bu çalışmanın konusunu da; birçok Avrupa ülkesinde ve Ülkemizde benimsenen ve Avrupa Modeli olarak isimlendirilen Anayasaya uygunluğun yargısal denetimi ve bu denetimi yerine getiren organ olan Anayasa Mahkemesi oluşturmaktadır. Bu araştırmada; Anayasa yargısı sistemine ulaşana değin yaşanan tarihsel süreç, Anayasaya uygunluk denetimi sistemleri, Ülkemizde 61 ve 82 Anayasaları döneminde uygulanan Anayasa yargısı sistemi, bu sistemin organizasyonu, kuruluşu ve işleyişi genel hatlarıyla incelenmiş ve özellikle iki farklı Anayasa dönemindeki farklılıklar ve benzerlikler ortaya konulmaya çalışılmıştır. Çalışmanın son bölümünde ise, doktrin ve uygulamada Anayasa Mahkemesi merkezli temel tartışma konularına değinilmiş ve somut çözüm önerilerine yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Anayasa, Anayasa Yargısı, Anayasa Mahkemesi, Yargısal Denetim, Bireysel Başvuru
Asta müessir fiil suçu
Asta müessir fiil suçu, Askeri Ceza Kanunu'nun 117'nci maddesinde düzenlenmiş bir askeri suç tipidir. Fail ve mağdur asker kişi olmak zorundadır. Suçu düzenleyen kanun maddesi yürürlüğe girdiği tarihten günümüze kadar neredeyse hiç değişikliğe uğramamıştır. 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda şahıslara karşı müessir fiil düzenlenmiş iken 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun yürürlüğe girmesiyle birlikte müessir fiil kavramı yerine yaralama ifadesi kullanılmıştır. Suçun temel şekli Askeri Ceza Kanunu'nun 117'nci maddesinde, nitelikli halleri 118'inci maddesinde ve hukuka uygunluk sebepleri 119'uncu maddesinde düzenlenmiştir. Asta müessir fiil suçu genel itibariyle neticeli bir suçtur. Bu bakımdan teşebbüs hükümlerinin uygulanması mümkündür. Failin üst veya amir olması gerektiğinden suça iştirak noktasında suça katılanların mağdura göre astlık üstlük ilişkinin tespit edilmesi gerekmektedir. Şayet suça iştirak eden kişi mağdurdan rütbe ve kıdemce altta ise üste fiili taarruz suçu oluşacaktır. İştirak eden kişi asker kişi değilse genel hükümlere göre suç tipi ve ceza tayin edilmelidir. Kasten yaralama suçunun maddi unsurlarını taşıdığından dolayı asta müessir fiil suçunda zincirleme suç hükümleri uygulanmaz. Fikri içtima somut olaya göre değerlendirilmelidir. Asta müessir fiil suçu, görev suçu olduğundan failin yargılanması için yetkili makamdan soruşturma izninin alınması gerekmektedir. Suçun yaptırımı olarak öngörülen ceza iki yıl süreli hapis cezası, nitelikli hali için beş yıl süreli hapis cezası ve müessir fiil suçu sonucunda ölüm meydana gelmişse verilecek ceza asgari on yıl olarak tayin edilecektir. Suç şikâyete tabi değildir. Bu bağlamda kovuşturması re'sen icra edilir.
İthalat ve ihracat kaçakçılığı suçları
Ülkeler, ekonomide önemli sorunlara yol açan kaçakçılık eylemlerine karşı ulusal ve uluslararası ölçekte kimi yaptırımları düzenlemişlerdir. Ülkemizde de 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu'na uyumlu yeni bir kaçakçılıkla mücadele kanununa gereksinim duyularak kaldırılan 1918 sayılı Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun ile 4926 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu sonrasında 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu yürürlüğe koyulmuştur. 5607 sayılı Kanun, 4926 sayılı Kanun ile benimsenen ekonomik suça ekonomik ceza ilkesinden ayrılmış; 1918 sayılı Kanun'da olduğu gibi kaçakçılık suçlarına karşı özgürlüğü bağlayıcı yaptırım uygulamasını getirmiştir. Tez çalışmamızda gümrük ve kaçakçılık kavramlarına ilişkin tanımlamalara yer verilmiş; gümrük kaçakçılığı suçlarının, karşılaştırılmalı hukuktaki yeri ile kaçakçılık mevzuatımızın Türk Hukuku'ndaki tarihsel gelişimi ele alınmış; ulusal hukukumuzda gümrük kaçakçılığı suçlarının düzenleme altına alındığı 5607 sayılı Kanun ile bu Kanun'un, Türk Ceza Kanunu ve ceza yaptırımı içeren öteki kanunlarla ilişkisi incelenmiştir. Kaçakçılık suçları, 5607 sayılı Kanun'un 3'üncü maddesinin 1 ila 7'nci fıkrasında ithalat, 8 ve 9'uncu fıkrasında ihracat, 11 ila 15'inci fıkrasında akaryakıt ve 16 ila 18'inci fıkrasında alkol, sigara ve tütün kaçakçılığı biçiminde düzenlenmiştir. Bu bağlamda çalışmamızın ana konusunu oluşturan ithalat ve ihracat kaçakçılığı suçları; suçun hukuki konusu, maddi konusu, fail ve mağduru ile suçun unsurları, özel görünüş biçimleri ve yaptırımları ile nitelikli hallerine göre incelenmiştir. Anahtar sözcükler: Gümrük, Kaçakçılık, Gümrük Kaçakçılığı Suçları, İthalat, İhracat
Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu
Suç örgütleri, en az üç kişiden oluşan, hiyerarşik ilişkilerle bağlantılı, sürekli ve çok sayıda suç faaliyetleri gerçekleştirmek amacı güden yapılar olarak tanımlanabilir. Suç işlemek için kurulan örgütler, tarih boyunca var olagelmiş ve günümüzde sadece ulusal düzeyde değil, uluslararası düzeyde de karşımıza çıkmaktadır. Suç işlemeyi amaç edinmiş suç örgütleri, toplum içerisinde korku başta olmak üzere endişe ve panik yayarak yıldırma politikası izlemekte ve gelişen teknoloji sayesinde uluslararası düzeyde organize bir ağ oluşturmaktadırlar. Bu nedenle, suç örgütleri kamu düzeni ve güvenliğini tehlikeye atan somut bir tehlike suçu niteliği taşımaktadır. Organize suçluluk ve suç örgütleriyle mücadele, sadece ulusal düzeyde değil, uluslararası düzeyde de hukuki yollarla gerçekleştirilmelidir. Bu bağlamda Türk Hukuku'nda ve uluslararası hukukta çeşitli düzenlemeler bulunmaktadır ve çalışmamızda ele alınmaktadır. TCK madde 220, suç işlemek niyetiyle örgüt oluşturma suçunu tehlike suçları bakımından somut tehlike ve bağımsız bir suç şeklinde düzenlemiştir. İlgili maddede, örgüt kuran, yöneten, örgüte üye olan, örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen, örgüte yardım eden ve örgütün amaç edindiği suçların propagandasını yapan kişiler hakkında verilecek ceza belirtilmiştir. Çalışmamızda, örgütün unsurları, diğer ülke düzenlemeleri, uluslararası düzenlemeler, TCK 220. Madde hükümleri ve etkin pişmanlık hükümleri ile ceza ve ceza muhakemesi detaylı olarak incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Suç örgütü, Organize suçluluk, Ulusal mevzuat, Uluslararası mevzuat, Kamu düzeni ve güvenliği
Askerî ceza hukukunda amir veya üste hakaret suçu
Şeref, onur ve haysiyet kavramları insanın toplum içeresindeki rolünü etkileyen en temel değerlerdir. Sosyal düzenin sağlanmasında bireylere ait bu değerlerin korunması büyük önem arz etmektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri de kendi içerisinde sıkı düzen kurallarının bulunduğu bir topluluk olarak; amir veya üst konumundaki kişilerin şeref, onur ve saygınlığını korumak ve askeri disiplin ile mutlak itaat anlayışını sağlamlaştırmak suretiyle gerçekleştirdiği faaliyetlerde başarılı olmayı hedefler. Amir veya üstlere karşı kasıtlı olarak gerçekleştirilen tahkir edici fiillerin engellenmesi ordunun elde edeceği başarılara giden yolda kilit bir rol oynamaktadır. Bu nedenle, Askeri Ceza Kanunu'nun 85'inci maddesinde amir veya üste hakaret edenlerin cezalandırılması öngörülmüştür. Çalışmamızda amir veya üste karşı hakaret suçu, doktrinde yer alan görüşler ile mevcut yüksek mahkeme ve kapatılan askeri yüksek mahkeme içtihatlarından da yararlanmak suretiyle incelenecektir.
Ceza muhakemesi hukukunda basit yargılama usulü
Basit yargılama usulü, klasik ceza yargılamasına alternatif olarak 7188 sayılı Kanun düzenlemesi uyarınca CMK m.251 ve m.252'de yerini almış olup yürürlüğe girdiği 01.01.2020'den beri uygulanmaktadır. Adli para cezasını ve/veya üst sınırı iki yıl veya daha az süreli hapis cezasını gerektiren suçlar hakkında CMK m.251'de belirtilen diğer koşullar sağlandığında görevli asliye ceza mahkemesinin takdiri ile usulün uygulanmasına karar verilebilir. Usulün uygulanması ile duruşma açılmaksızın mağdurun ve sanığın yazılı beyanı ile dosya üzerinden karar verilir. Usulün uygulanması gereği verilecek cezadan dörtte bir oranında indirim yapılırken mahkemece verilen hüküm, olağan kanun yollarına tabi olmayıp m.252 hükümleri uyarınca itiraza tabidir. Hızlı yargılama hedefi ile düzenlenen bu usul klasik ceza yargılamasından farklılıkları nedeniyle özellikle adil yargılamayı sağlayan ceza muhakemesinin temel ilkelerinin uygulama alanı bulup bulamadığı yönünden çokça inceleme konusu yapılmış, hatta usulle ilgili düzenlemeler Anayasaya aykırılık iddiasıyla iptal davasına da konu olmuştur. Çalışmamızda AYM'nin basit yargılama usulü ile ilgili 22.06.2023 tarihli kararına da yer verilmek suretiyle usulün hak ihlallerine neden olup olmadığı tartışılmış; koşulları ve uygulanış biçimi, tarihsel süreci ve karşılaştırmalı hukuk ve alternatif usuller içindeki yeri incelenmiştir.
İdari işlem olarak askeri öğrencilere verilen disiplin cezaları
İdare, iradesini idari işlem kanalıyla açıklar. İdari işlemlerden bir tanesi idari yaptırımlardır. Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde subay veya astsubay olmak üzere eğitim ve öğretim gören askeri öğrenciler bulunmaktadır. Askeri öğrencilerin Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından getirilen kurallara uymamaları durumunda disiplinsizlik meydana gelmektedir. Askeri öğrencilerin disiplinsizlik oluşturan eylemleri işlemeleri hâlinde uygulanacak olan idari yaptırımlar, disiplin cezaları olarak karşımıza çıkmaktadır. Askeri öğrenciler aldıkları disiplin cezalarının hukuka aykırı olduğu iddiasıyla idare mahkemelerinde iptal davası açabilmektedir. İdare mahkemeleri askeri öğrencilere verilen disiplin cezalarını idari işlemin unsurları olan yetki, şekil, sebep, konu ve amaç unsuru yönünden inceleyebilmekte ve bu unsurlardan herhangi birinin hukuka aykırı olması nedeniyle disiplin cezası işlemini iptal edilebilmektedir. Askeri öğrencilerin disiplinsizlik oluşturan eylemleri işlemeleri durumunda, askeri öğrenciler hakkında bu cezaları verecek makamların yetkilerinin sınırları, ne şekilde verecekleri, hangi gerekçelere dayandıkları, hangi konularda verileceği ve amaçları bu tezin konusunu oluşturmaktadır.
Yaşam hakkı kapsamında açlık grevi ve hayata dönüş operasyonları
İnsan var olduğundan beri tartışılagelen insan hakları, şüphesiz hukukun en önemli alanlarından biridir. Tarih boyunca birçok belge ve bildirgede güvence altına alınmış olan yaşam hakkı, bu hakların en önemlisidir. Bireylerin yaşam hakları olmaksızın diğer haklara sahip olması beklenemez. Bu, yaşamın dokunulmazlığı ve kutsallığı tezinin bir sonucudur. Ancak değişen koşullar, yaşamın niteliği tezinin önem kazanmasına zemin hazırlamıştır. Buna göre bireylerin bir biyolojik, bir de biyografik yaşamları vardır. Niteliği olmayan bir yaşamın gerçek yaşam olduğundan söz etmek mümkün değildir. İşte açlık grevi de yaşamın kutsallığı ve dokunulmazlığı tezi ile yaşamın niteliği tezi ayrımında düğümlenmiş bir konudur. Açlık grevinin haksızlığı meselesi hangi tezin benimsendiğine göre değişkenlik gösterecektir. Açlık grevi, kısaca bireylerin birtakım isteklerini yetkililere bildirmek ve mümkünse kabul ettirmek maksadıyla yaşamlarını pazarlık konusu yaparak beslenmeyi reddetmeleridir. Bu eyleme yapılacak müdahaleler, kullanılan araç ve yöntemler açısından bazen işkence yasağının ihlaline vücut verebilmektedir. Üstelik zorla besleme, bireylerin kendi geleceklerini belirleme haklarını da ihlal edebilecektir. F tipi yüksek güvenlikli kapalı cezaevlerine geçiş sürecini protesto etmek amacıyla ülkemizdeki birçok cezaevinde açlık grevleri ve ölüm oruçları icra edilmeye başlanmıştı. Bu açlık grevlerinin sonlandırılması ve mahkumların F tipi yüksek güvenlikli kapalı cezaevlerine sevklerinin sağlanması amacıyla ülke çapında Hayata Dönüş Operasyonları olarak bilinen bir operasyon gerçekleştirilmiştir. Gerçekleştirilen müdahalelerin ölçüsüzlüğü dolayısıyla gerek Anayasa Mahkemesi'ne gerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne birçok başvuruda bulunulmuştur. Bu başvurularda çoğunlukla kolluğun zor kullanma yetkisine ilişkin sınırı aşması dolayısıyla yaşam hakkı ve işkence yasağı kapsamında inceleme yapılmıştır. Türk hukuk mevzuatında düzenlenen hukuka uygunluk nedenlerinden birisi de kanun hükmünü yerine getirmedir. Böyle bir hukuka uygunluk nedeni mevcutsa, gerçekleştirilen fiil suç olmaktan çıkacak ve tümüyle hukuka uygun hale gelecektir. Ancak bu sınır, Türk Ceza Kanunu'nun 27/1. Maddesi gereğince taksirle aşılırsa ve bu suçun taksirli hali de Kanun'da düzenleniyorsa taksirli halinden indirim yapılarak ceza verilecektir. Bu sınırın kasten aşılması durumunda somut olaya göre Türk Ceza Kanunu'nun 256. maddesinde düzenlenen "zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması" suçu sübut bulacaktır. Çalışmamızda öncelikle yaşam hakkının tanımı yapılacak, devletlerin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 2. maddesi kapsamındaki negatif, pozitif ve usuli yükümlülükleri açıklanacak, yaşam hakkı ile ilgili özellik arz eden sorunlar değerlendirilecek, açlık grevinin tanımı yapıldıktan ve hukuki niteliği açıklandıktan sonra bazı temel hak ve özgürlükler bakımından incelenecek; açlık grevine müdahale tartışması yapılacak ve Türk Ceza Kanunu'nda düzenlenen hukuka uygunluk nedenlerinin izahına çalışılacak, bu nedenlerde öngörülen sınırın taksirle aşılması halinde ne şekilde yol izleneceği açıklanmaya çalışılacak ve bu sınırın kasten aşılması halinde hangi suçun sübut bulabileceği değerlendirilecektir. Nihayet Hayata Dönüş Operasyonları süreci açıklanacak, bu Operasyon dolayısıyla Anayasa Mahkemesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne yapılan başvurular değerlendirilecektir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ışığında adil yargılanma hakkının genel kolluk disiplin rejiminde uygulanması
Emre BÜYÜKHİLAL, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Işığında Adil Yargılanma Hakkının Genel Kolluk Disiplin Rejiminde Uygulanması, Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim Dalı Kamu Hukuku Yüksek Lisans Programı, 2024. Ülkemizdeki genel kolluk teşkilatı, Jandarma Genel Komutanlığı, Sahil Güvenlik Komutanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü'nden oluşmaktadır. Bu çalışmada; yargılama sürecinin hukuka uygun şekilde işlemesini, temel hak ve özgürlüklerin etkin bir şekilde korunmasını sağlayan adil yargılanma hakkının genel kolluk disiplin rejiminde uygulanması ele alınarak; bu hususlar öğretideki görüşler ve yargı kararları çerçevesinde anlatılmıştır. Disiplin kavramı, kamusal alandaki hizmet ve faaliyetlerin etkili ve verimli şekilde sürdürülmesi amaçlamaktadır. Disiplin rejimi, personelin kurumla ilişki şeklini belirleyen, koruyan ve yıprandığında onarılmasını sağlayan kurallar ve uygulamalar bütünüdür. Adil yargılanma hakkının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarından yola çıkarak genel kolluk disiplin rejimindeki etkisi incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Adil yargılanma hakkı, disiplin rejimi, genel kolluk, kamu görevlisi, disiplin suç ve cezası.
Kamu hizmeti imtiyaz sözleşmelerinde tahkim
İnsan, gelişen ve evrilen bir varlıktır. İnsanlardan oluşan toplum da bu doğrultuda, gelişen insandan bağımsız olarak değerlendirilemeyecektir. Toplum, insanların ihtiyaçları çerçevesinde gelişir ve bu süreçte gücünü kaçınılmaz unsur olarak hukuktan alır. Hukukun topluma yansıması olarak "devlet" kavramı, vatandaşların ihtiyaçlarını gidermek ve toplumun evrilen isteklerine cevap vermek adına "kamu hizmeti" sunmakla yükümlüdür. Devlete mali açıdan önemli bir külfet olabilen bu hizmetler, tarihsel süreçte özel sektör işbirliğiyle gerçekleştirilmeye başlanmış, bu doğrultuda "kamu hizmeti imtiyaz sözleşmeleri" doğmuştur. Kamu hizmeti imtiyaz sözleşmeleri, devletin birimleriyle özel sektör arasında kamu hizmetlerinin sağlanmasını düzenleyen önemli araçlardır. Bu tür sözleşmeler genellikle uzun vadeli ve karmaşık olup taraflar arasında ortaya çıkabilecek uyuşmazlıkların çözümünde çeşitli zorluklarla karşılaşılabilmektedir. Son yıllarda, bu tür sözleşmelerden kaynaklanan uyuşmazlıkların çözümünde tahkim yolunun daha fazla tercih edildiği gözlemlenmektedir. Tahkim, taraflar arasındaki anlaşmazlıkların etkili ve tarafsız bir şekilde çözülmesini sağlayarak hukuki belirsizlikleri azaltmasının yanında uzun süren mahkeme süreçlerinden kaçınılmasında da yardımcı olmaktadır. Ancak kamu hizmeti imtiyaz sözleşmelerinde tahkim şartının varlığı, ülkemiz ve yabancı ülke doktrinlerinde çeşitli tartışmalara neden olmuştur. Bu bağlamda, bu tez kapsamında öncelikle kamu hizmeti kavramına değinilecek; genel olarak uyuşmazlıklar açıklanarak alternatif bir yol olarak tahkim ele alınacak; kamu hizmeti imtiyaz sözleşmelerinden kaynaklanan uyuşmazlıkların tahkim yoluyla çözülmesine ilişkin usuller ve bu modelin avantajları ile dezavantajları hukukçuların görüşleri ve yargı kararları çerçevesinde incelenecektir.
Türk hukukunda erken evlilikler
Bu tez, Türk Medeni Kanunu'nun on sekiz yaşın altında evlenmeyi mümkün kılan 124, 126 ve 128. maddelerini hukuk sosyolojisi perspektifinden inceleyerek Türk Hukuku'nda erken evliliklerin sosyo-legal analizini yapmaktadır. Çalışma, aile mahkemelerine 16 yaşında evlenme izni ile başvuran çocukların davalarına bakan aile mahkemesi hâkimleriyle yapılan nitel görüşmeleri içerir saha araştırması ile desteklenmiştir. Konumuz bakımından önem taşıyan çocukluk kavramı sosyolojik inşa sürecinden geçerek hukuk disiplinin yanı sıra diğer sosyal bilim ve iktisadi disiplinlerin alanlarına temas etmektedir. Çocukluk dönemi kendine has özelliklerinin yanı sıra aile ve evlenme temalarıyla beraber hemen hemen tüm günümüz toplumlarında evrensel ve kalıcı bir dönemi niteler. Bu çalışma kapsamında ilgili kurumların hukukla olan ilişkileri erken evlenmeler bağlamında ele alınmıştır. Tez boyunca 16 yaşında mahkeme izni ile, 17 yaşında ise aile izni ile evlenmesine müsaade edilen çocukların yanı sıra resmi evlenme akdi olmamasına rağmen erken evlendirilen çocukları kapsayan hukuk mevzuatı ve bu kapsamda kanun yapıcıların, yargı aktörlerinin, yerel mahkemelerin ve yüksek mahkemelerin erken evliliklere karşı tutumlarını içeren egemen hukuk kültürü; evlenme yaşına ilişkin hukuk kuralının Osmanlı'dan günümüze kadar tarihi gelişiminden yararlanılarak incelenmiştir. İlgili hukuk kurallarına ilişkin tartışma, çocuğun üstün yararı, toplumsal cinsiyet ve çocuk hakları çerçevesinde yürütülmüştür. Bu sayede hukuk kurallarının etkinliğinin artırılması amaçlanmaktadır.