Dicle University
Discipline

Public Law

Dicle University

1,313

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

Türk Anayasa Hukukunda Yüce Divan

Devletin üst düzey kamu görevlilerinin görevleriyle ilgili suçlardan ötürü yargılanması, işin doğası gereği özel bir durumdur. Bu nedenle bu kişilerin görevlerinden dolayı işledikleri suçlarla ilgili olarak yargılama yetkisi Yüce Divan'a verilmiştir. Yüce Divan, farklı uygulamalar olsa bile, genel olarak tüm dünya ülkelerinde var olan bir kurumdur. Her ülke kendi hukukunda bu kuruma bir şekilde yer vermiştir. Ülkemizde ise Yüce Divan görevini 1961 yılından bu yana Anayasa Mahkemesi yerine getirmektedir.Aslında Anayasa Mahkemesi Yüce Divan sıfatıyla çok başvurulan bir kurum değildir. Asıl görevi normların Anayasa'ya uygunluğunu denetlemek olan Anayasa Mahkemesi'nin Yüce Divan sıfatıyla ceza yargılaması yapması bir istisnadır. Anayasa Mahkemesi temelde bir ceza mahkemesi niteliğinde kurumsallaşmamıştır. Bu nedenle Yüce Divan sıfatı ve yetkisi ile ilgili birçok eleştiriye maruz kalmıştır. Bu eleştiriler genel olarak Anayasa Mahkemesi'nin kurumsal yapısı ve üyelerinin seçimi ve niteliğine ilişkin olmuştur.Çalışmamızın amacı; Yüce Divan kavramını, yapısını, sistemlerini karşılaştırmalı hukuktan örneklerle tarihsel gelişimini ve Yüce Divan yargılamasına ilişkin soruşturma ve yargılama usullerini inceleyerek Yüce Divan sistemimize yönelik eleştirilere cevap bulmaktır.

Anayasa hukukuMeclis soruşturmasıTBMM+2
Çağdaş Erol
Dokuz Eylül University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçu

Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma, tarih boyunca birçok ceza hukuku sistemi tarafından suç olarak kabul edilmiştir. Bu sayede bireylerin hareket serbestilerinin, fiziki hürriyetlerinin hukuka aykırı olarak sınırlanamaması ve bu güvenceye karşı harekette bulunanların cezalandırılması amaçlanmıştır.5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun `'Kişilere Karşı Suçlar'' kısmının `'Hürriyete Karşı Suçlar'' bölümünün 109. maddesinde `'Bir kimseyi hukuka aykırı olarak bir yere gitmek veya bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir.'' şeklinde düzenlenen kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suç tipi ile birlikte kişinin bir yere gitme veya bir yerde kalma hürriyeti koruma altına alınmıştır.İçerik olarak 765 sayılı eski Türk Ceza Kanunu'nun 179. maddesindeki düzenleme ile örtüşen bu madde, aynı zamanda eski kanunda bağımsız suç tipi olarak yer alan pek çok maddeyi kapsayacak şekilde düzenlenmiştir. Ancak getirilen yeni düzenlemeyle beraber suçun unsurları daha açık bir hale bürünmüştür.Madde metninde ayrıca suçun nitelikli hallerine yer verilmekle birlikte, 110. maddede cezayı azaltan şahsi sebep olarak etkin pişmanlık hükümlerine ve 111. maddede ise kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunun işlenmesi neticesinde yararına haksız menfaat sağlanan tüzel kişi hakkında güvenlik tedbirinin uygulanmasına yer verilmiştir.

Ceza hukukuHürriyeti tahdit suçuKanunlar 5237 sayılı+4
Cemal Başar
Dokuz Eylül University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2012
00
DoctorateOpen AccessTR

Karadeniz Ekonomik İşbirliği örgütü

Tarihin her döneminde mücadele alanı olan Karadeniz Bölgesi, Soğuk Savaş'ın ardından yeniden şekillenmeye başlamıştır. Türkiye'nin öncülüğünde başlayan KEİ girişimi, Karadeniz'deki yeni düzenin ilk habercisidir. Soğuk Savaş sırasında ihtilaflı olan taraflar, ekonomi tabanlı bir uluslararası örgüt bünyesinde bir araya gelmeyi kabul ederek yeni bir sayfa açmışlardır.1992 yılında KEİ ile resmen başlayan girişimler, 1999 yılında bir hukuk kişisi olarak ortaya çıkan KEİÖ ile yeni bir boyut kazanmıştır. Kurum yapısı, iç işleyişi, işbirliği alanları ve dış ilişkileri dikkate alındığında oturmuş bir uluslararası örgüt olan KEİÖ, başlangıçtaki hedeflerini gerçekleştirememiştir. Ancak kurulduğu günden bu yana geldiği nokta değerlendirildiğinde, önemli bir mesafe kat ettiği görülmektedir. Kurum yapısında yapılacak değişikliklerin siyasî kararlılıkla birleşmesi durumunda, KEİÖ'nün çok ciddi bir başarı elde etmesi kaçınılmazdır.Kuruluşundan itibaren AB merkezli bir anlayışa sahip olan KEİÖ, AB'den beklediği ilgiyi görememiştir. AB'nin içine girdiği kriz dikkate alındığında, KEİÖ'nün diğer uluslararası örgütlerle, özellikle de Asya kıtasındaki kuruluşlarla işbirliği geliştirmesi daha yararlı olacaktır. Ayrıca, KEİÖ üzerinden gelişen ilişkiler sayesinde Karadeniz güvenliği konusunda ortaya çıkan Türk-Rus ittifakı ve KEİÖ'nün ekonomi dışındaki alanlarda da işbirliği gerçekleştirme çalışmaları göz önüne alındığında, örgütün KİÖ'ye dönüşmesi düşünülebilir. Bu konuda, kilit devletler olan Türkiye'nin ve Rusya'nın tavrı belirleyici olacaktır.

Bölgesel örgütlenmeEkonomi politikalarıKaradeniz+6
Bahadır Bumin Özarslan
Dokuz Eylül University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

İdari yargı kararlarının uygulanmaması nedeniyle idarenin ve kamu görevlisinin sorumluluğu

Anayasa madde 138 ve İYUK madde 28 gereğince, idari yargı kararlarının uygulanması zorunludur. Bu zorunluluğa rağmen idare kimi zaman çeşitli sebepler ileri sürerek yargı kararlarını hiç yada gereği gibi yerine getirmemekte, Anayasa ve kanun hükümlerini ihlal etmektedir.Bu durumda ilgili yargı kararının yerine getirilmesi için idareye başvuruda bulunabilir. İdareye yapılan bu başvurunun reddinin, iptal davasına konu olabilecek idari işlem niteliğinde olduğu kabul edilmektedir. Başvurunun reddedilmesi halinde, bu işleme karşı iptal davası açılabilecektir.İdari yargı kararlarının kasten yerine getirilmemesi halinde İYUK madde 28 fıkra 4 ile zarar görene seçimlik hak sunulmuş; zararın tazmini için zarar gören isterse idareye isterse kararı kasten yerine getirmeyen kamu görevlisine başvurabilecektir.İdarenin sorumluluğu idari yargıda hizmet kusuru kapsamında değerlendirilecek; İYUK madde 28 fıkra 3'e göre açılacak tam yargı davası ile talep edilecek tazminat, maddi ve manevi tazminat olabilecektir.İlgilinin kamu görevlisine karşı adli yargıda açtığı dava ise, şahsi kusur nitelendirmesiyle haksız fiil esaslarına göre görülecektir.İdare, yargı kararının uygulanmaması sonucu ilgiliye ödediği tazminat için kamu görevlisine kusuru oranında rücu edebilecektir. Kamu görevlisine rücu, Anayasal bir zorunluluktur. Kamu görevlisinin rücu sorumluluğu Borçlar Kanunu madde 41'de düzenlenen haksız fiil sorumluluğudur ve bu davalar adli yargıda görülür.Hukuk devletine ve hukukun üstünlüğüne olan inancın korunması amacıyla yargı kararlarının uygulanma zorunluluğu, gerek Anayasa'da gerekse İYUK'taki hükümler ile güvence altına alınmıştır. İdare Hukukunda, özel hukuktaki düzenlemelerin aksine; iptal ve yürütmenin durdurulması kararlarının uygulanmasında icra teşkilatı ya da adli yargıdaki savcılık kurumundan yararlanılmasının mümkün olmayışı karşısında, idarenin bu konudaki tutumu hukuk devleti anlayışını belirlemektedir.

Kamu personeliRücu davasıRücu hakkı+7
Tuğçe Bülbül Güner
Dokuz Eylül University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Koruma tedbirleri nedeniyle tazminat

Ceza yargılamalarında maddi gerçeğe ulaşabilmek bağlamında başvurulan geçici nitelikteki koruma tedbirleri, zarar hallerine sebep olabilmektedir. Bu gibi durumlarda hukuk devleti olmanın gereği, bireylerin zararlarının tazmin edilmesi gerekmektedir. Tezimizin birinci bölümünde; Koruma tedbirlerinin hukuksal dayanakları ve ilkeleri, Türk hukukundaki 1339 tarihli kanun ile başlayan ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'na kadar uzanan gelişimi, 5271 sayılı kanunda yer almış koruma tedbirlerinin nelerden ibaret olduğu ve anılan tedbirlere başvuru esnasında gözetilmesi gereken ortak özellikler anlatılmıştır. İkinci bölümünde ise tazminata cevaz veren koruma tedbirleri ve bu tedbirlerin detaylı incelenmesine yer verilmiştir. Üçüncü bölümde ise CMK md.141 vd. kapsamında tazminat hususu,yargılama usulü, tazminat istenemeyecek haller, rücu gibi meseleler incelenmiş olup sonuç kısmında ise olumlu bazı görüş ve eleştirilere de yer verilmiştir.

Serkan Kaya
İstanbul Beykent Üniversity · Institute of Graduate Studies
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Hukuk ve disiplin: Modern toplumda hukuka uymanın dayanakları

Modern toplumda hukuk, rasyonel bir düzen tasavvuru olarak karşımıza çıkmaktadır. Modern toplum kapitalist üretim ilişkileri, endüstriyel gelişme, gözetim ve merkezîleşmiş siyasî iktidar gibi temel göstergelerle teşhis edilebilir. Hukukun, toplumu yönetmenin bir aracı olmadığı ve belli bir ahlâk fikrine dayanan geleneksel toplumlar bu bakımdan modern toplumlardan ayrılır.Geleneksel toplumlardan önemli ölçüde farklılaşan modern toplumda hukuk da farklı bir içerik, form ve amaç kazanmıştır. Modern devlet, toplumun hemen her alanına nüfuz eden, gözetimci bir devlet olarak karşımıza çıkar. Bireylerin kişisel hayatları ile ilgilenmeyen geleneksel toplumun aksine, toplumu düzenlemenin belli bir rasyonaliteye bağlandığı modern toplumda devlet, disiplin aracılığıyla bireylerin hem bedenleri hem de kişilikleri üstünde etkin denetim mekanizmaları kurmaktadır. Üstelik disiplin mekanizmaları bir kere kişide oluştuğunda, artık bizzat kişinin kendisi tarafından kendi benliği üstünde kullanılırlar. Dolayısıyla rasyonel düzenin etkinliği, bünyesindeki her bir bireyin bu rasyonelliğe kendiliğinden tâbi olması ile en yüksek seviyeye çıkarılabilir. Disiplin, hukuk düzenine uymayı bu etkinliğe ulaştırmanın teknolojisidir.Çok yönlü bir problem olan hukuka uyma, salt hukuk düzeninin pozitif hukuktaki imgesini incelemek yoluyla anlaşılamaz. Bireyin tarih ve toplum içinde edindiği kişilik özellikleri, ahlâk ve toplumla olan bağı da göz önüne alınmak zorundadır.Anahtar Kelimeler: Modern toplum, Geleneksel Toplum, Hukuk, Disiplin, Uyma, Rasyonellik.

DisiplinGeleneksel toplumHukuk+2
Engin Topuzkanamış
Dokuz Eylül University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Anayasa Hukukunda sağlık hakkı

Sağlık Hakkı, sosyal bir hukuk devletinin asli gereklerinden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Sağlık hakkı geleneksel olarak bir sosyal hak olarak görülmekle birlikte, bu hakkın kişisel ve siyasal haklarla olan bağlantısı onun önemini artırmaktadır. Şöyle ki bireylerin birçok temel hak ve özgürlükten tam olarak yararlanabilmelerinin ön şartı, aynı zamanda sağlık hakkından da tam olarak yararlanabilmeleri ile mümkündür. Bu husus özellikle yaşama hakkı açısından önem arz etmekte olup kişilerin insan onuruna yaraşır bir hayat sürmeleri, sağlık hakkından eksiksiz bir şekilde istifade edebilmelerine bağlıdır. Gerçekten de sağlıklı yaşam koşullarından veya sağlık hizmetlerinden mahrum bir şekilde yaşayan bireyler yaşama hakkı başta olmak üzere birçok temel hak ve özgürlüğü olması gerektiği gibi kullanamazlar.Sağlık hakkı, bizi esas olarak iki unsura yönlendirmekte olup bunlar sağlık hizmeti hakkı ve sağlıklı yaşam koşullarına sahip olma hakkıdır. Sağlık hizmeti hakkı kişilerin, hastalanmalarının önlenmesi veya hastalandıklarında sağlıklarına kavuşabilmeleri için gerekli tesis, mal ve hizmetlerden yararlanabilmeleri hakkıdır. Sağlıklı yaşam koşullarına sahip olma hakkı ise bireylerin sağlıklı bir hayat sürmesi için gerekli olan sosyo ? ekonomik faktörlerden meydana gelmekte olup bu özelliği ile konut, su, besin, çevre gibi bir takım hakların faaliyet alanı ile örtüşmektedir.Bir pozitif statü hakkı olması dolayısıyla sağlık hakkının gerçekleşebilmesi, devletlerin bu hususta edimlerde bulunmasına bağlıdır. Bundan dolayıdır ki sağlık hakkını gerçekleştirmek, belirli bir maliyeti ve mali kaynakların bu yönde tahsis edilmesini de beraberinde getirir. Buna göre sağlık hakkı, kaynakları yeterli ölçüde olmayan ülkelerin kısa bir zaman aralığında tam olarak gerçekleştirebileceği bir hak değildir. Bu sebepten olsa gerekir ki Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi ve bu Sözleşme'nin denetim organı Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi tarafından sağlık hakkının gerçekleştirilmesi hususunda kaynakların maksimumunu kullanarak ve kademeli olarak gerçekleştirme ilkesi benimsenmiştir. Ancak sağlık hakkının bu iki ilke doğrultusunda gerçekleştirilmeyip derhal yerine getirilmesi gereken kısımları da mevcuttur. Şöyle ki taşıdıkları önemden dolayı sağlık hakkı kapsamındaki bir takım yükümlülüklerin gerçekleştirilmesi kaynakların yeterliliği hususuna bağlı tutulamaz. Derhal yerine getirilmesi gereken yükümlülükler olarak anılan bu yükümlülükler sağlık hakkını gerçekleştirmede ayrımcılık yapma yasağı ile acil bakım ve tedavi hizmetleridir.Anahtar Kelimeler: Sağlık ve İnsan hakları, BM Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi, Sağlık Hizmetleri, Sağlıklı Yaşam Koşulları, Tıbbi Bakım, Kademeli Gerçekleştirme İlkesi, Kaynakların Yetersizliği, Derhal Yerine Getirilmesi Gereken Yükümlülükler, Minimum Çekirdek Yükümlülükler

AnayasaAnayasa hukukuKamu Hukuku+3
Türker Ertaş
Dokuz Eylül University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2012
00
DoctorateOpen AccessTR

Avrupa Birliği Hukukunun üye devletlerde uygulanması

Ekonomik ve siyasi bütünleşme süreci içerisinde Avrupa Birliği kendine özgü, dinamik bir hukuk sistemi yaratmıştır. Temel hedefi bütünleşme olan Avrupa Birliğinde, Birlik hukukunun etkili ve yeknesak bir şekilde uygulanması gerekir. Türkiye, Avrupa Birliğine üye değildir. Bununla birlikte Türkiye Birlik ile uzun süredir ilişki içerisindedir. Türkiye, 3 Ekim 2005 tarihinden itibaren müzakere sürecindeki ülke statüsündedir. Birlik ile Türkiye arasındaki ilişkiler dikkate alındığında, Birlik hukukunun üye devletlerde uygulanması yalnızca muhtemel bir üyelik durumu için değil, güncel olarak da önem arz etmektedir.Çalışmamız üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, uluslararası hukukun temel özellikleri açıklanmış ve Uluslararası hukuk ile Avrupa Birliği hukuku arasındaki farklılıklar incelenmiştir.İkinci bölümde, Avrupa Birliği hukuku ile ulusal hukuklar arasındaki ilişki incelenmiştir. Bu incelemede öncelikle üye devlet, vatandaşlık, Birlik vatandaşlığı gibi kavramlar açıklanmıştır. Bu bölümün ikinci alt başlığında ekonomik ve siyasi entegrasyon modelleri incelenmiştir. Bu bölümün üçüncü alt başlığında Birlik ile üye devletlerin sahip oldukları yetkiler açıklanmış ve bu yetkilerin nasıl kullanılabileceği belirtilmiştir. Ardından ATAD'ın öncelik, doğrudan uygulanma ve doğrudan etki ilkelerine yaklaşımı açıklanmıştır. Üye devlet düzenlemelerinden ve uygulamalarından örnekler verilerek üye devletlerin bu ilkelere ilişkin yaklaşımları değerlendirilmiştir.Birlik hukukunun uygulanmasına ilişkin denetim süreci üçüncü bölümde incelenmiştir. Bu incelemede etkili ve yeknesak uygulamanın temini için üye devletler düzeyinde gerçekleştirilen denetimler ile Avrupa Birliği düzeyinde gerçekleştirilen denetimler yer almaktadır.Anahtar kelimeler: Avrupa Birliği, Avrupa Birliği Hukuku, Uluslararası Hukuk, Ulusal Hukuk, Entegrasyon.

Avrupa Birliği hukukuBütünleşmeEkonomik bütünleşme+3
Lale Burcu Önüt
Dokuz Eylül University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi açısından vergilendirme süreci

Çalışmanın amacı, vergilendirme sürecine ilişkin vergi usûl hukuku ve kamu icra hukukunda yer alan düzenlemelerin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile uyumluluğunu tartışmaktır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile vergi hukuku arasındaki ilişki kurulurken de Sözleşme'de yer alan haklar çerçevesinde konu değerlendirilmiştir. Bu sebeple çalışma kapsamında, mülkiyet hakkına, özel yaşama saygı hakkına, ayrımcılığa uğramama hakkına, suç ve cezalarda kanunîlik ilkesine, aynı suçtan dolayı iki kez yargılanmama hakkına, adlî hata halinde tazminat hakkına, borçtan dolayı özgürlüğünden yoksun bırakılma yasağına ve serbest dolaşım özgürlüğüne yer verilmiştir.Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi iç hukuk bakımından bağlayıcı bir kaynak olmakla birlikte mahkemeler için de doğrudan uygulanabilir nitelik taşımaktadır. Bu doğrultuda mahkemeler, kararlarında da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nden ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarından destek ölçü norm olarak yararlanmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, vergilendirme alanında devletlerin geniş takdir yetkisini kabul etmektedir. Ancak bu takdir yetkisini kullanırken hukuka uygun, kamu yararı amacıyla ve ölçülü şekilde kullanması gerekmektedir. Vergi hukuku açısından Sözleşme'de yer alan mülkiyet hakkına, özel yaşama saygı hakkına ve suç ve cezalarda kanunîlik ilkesine ilişkin karşılaşılan problemler ise genellikle ölçüsüz uygulamalar noktasında olmaktadır. İki vergi yükümlüsü arasında yapılan farklı muamelenin haklı bir neden dayanması da ayrımcılığa uğramama hakkının ihlâl edilmemesi açısından önemlidir.Bu kapsamda çalışmanın birinci bölümünde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin iç hukukta uygulanabilirliği ve kaynak değerine yer verilmektedir. İkinci bölümde vergi usûl hukukunda yer alan düzenlemelerin ve uygulamaların, üçüncü bölümde ise kamu icra hukukundaki düzenlemelerin ve uygulamaların Sözleşme ile uyumluluğu tartışılmaktadır.Anahtar Kelimeler: Vergi, İnsan Hakları, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Vergilendirme Süreci, Vergilendirme İşlemleri, Tahsil İşlemleri.

Avrupa insan hakları hukukuAvrupa İnsan Hakları SözleşmesiSözleşmeler+4
Burcu Demirbaş Aksüt
Dokuz Eylül University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Marka Hukuku'nda Önceye Dayalı Haklar

Fikri ve sınai haklar ülkelerin teknolojik, ekonomik ve bilimsel gelişiminde çok önemli ve kritik bir rol kazanmış olup, bağlı olarak ülkelerin geleceğini de biçimlendirmektedir.Bu tez çalışmasında, çeşitli ayırt edici işaretler ve markalar, Marka Hukuku ilkeleri 556 Sayılı Markaların Korunması Hakkındaki Kararname, Türk Ticaret Kanunu gibi ilgili genel kanunlar ve Temmuz 2012'de yürürlüğe girecek olan Yeni 6102 sayılı TTK çerçevesinde incelenmiş ve karşılaştırılmıştır.Ticaret unvanları, işletme adları ve markalar bazen kendi içlerinde karma ilişkiler içinde görülebilmektedir. Böyle davaların analizi için daha geniş bir bakış açısı, haksız rekabet ve ayırt edici işaretler hakkındaki bilgiye hakim olmak gereklidir.Türk Fikri Mülkiyet hukuku ve içinde yer alan Marka Hukuku bu alandaki Avrupa Hukuku ve evrensel hukuk ilkeleriyle uyum içindedir. Yakın zamanda, Kara Avrupa'sı Hukuku'ndan adapte edilmiş olan, 6102 sayılı yeni Türk Ticaret Kanunu yürürlüğe girmiş olacak ve resmin bütünü tamamlanacaktır. Bu bakımdan tez çalışması hem mevcut TTK'ya hem de beklenen yeni TTK'ya yollama yapmış bulunmaktadır.İlk bölümde, ayırt edici işaretler, tarihçe, ayırt edici işaretlerin özellikleri, yasal temelleri ve onların korunmasını ele alınmaktadır. Ardından çekirdek konu olan ?öncelik? konusu, Marka Hukuku ilkeleri çerçevesinde incelenmiştir. Bu bağlamda, ilgili Yargıtay kararları da incelenmiş ve değerlendirilmiştir.Marka, üretici veya satıcıların mallarına kimlik kazandırmaya, bir birinden ayırt etmeye yarayan bir sözcük, sembol ya da cümlecik olabilmektedir. Markanın güncel ekonomide hem firmaların mal ve hizmetlerinin ayırt edilmesinde, hem de tüketicilerin yanıltıcı işaret kullanımı ve uygulamalarına karşı korunmalarında kritik rolü bulunmaktadır. Bir girişimci, Dünyada marka ile tanınan mal ve hizmetlerinin kalitesini artırmak ve tanıtmak için marka kullandığı gibi diğer rakiplerinden ayrılmak için ticaret unvanı ve işletme adı da kullanabilmektedir.Karıştırma olasılığı (iltibas) ve sulandırma iki ana marka davası sebebidir ancak haksız rekabet oluşturan pek çok dava sebepleri de mevcuttur. Ortak Hukukta haksız rekabet davalarının karşılığı `passing off', `tres passing off' ve `köken karıştırma' davalarıdır. Bir marka tecavüz davasında, ilgili tüketici kesiminde iltibaslı kullanıma karşı başarı sağlanabilmesi için tacir veya şirket markasının ticarette kullanımı bakımından öncelik hakkı sahibi olduğunu gösterebilmesi gereklidir. Böylece bir işaret veya tescilin önceki ticari anlamda kullanımı, diğerlerine karşı benzer işaret bakımından üstünlük sağlamakta olup, uygun korumayı elde edebilmek için kritik önemdedir. Ticarette kullanmanın tanımı, fiilen iyi niyetle yapılan ve sadece bir marka hakkının rezerv edilmesini amaçlamayan kullanma olarak yapılabilir.Bu tezin amaçlarından biri tescilli markaları, ticaret unvanlarını, coğrafi işaretleri, işletme adlarını, alan adlarını ve tescilsiz markaları ve bunların birbirleri ile ilişkilerini incelemektir. Diğer çekirdek konu olan marka hukukunda öncelik konusu da esaslı biçimde incelenmiştir. Kimin önce geldiği, tercih edileceği ve nasıl öncelik alındığı açıklanmaya çalışılmıştır.Anahtar Kelimeler: Marka, ticaret unvanı, alan adı, şirket adı, öncelik ve üstünlük, marka tescili, Yargıtay Kararları

Fikri ve sınai mülkiyet haklarıKanunlar 6102 sayılıMarka+5
İlhami Güneş
Dokuz Eylül University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2012
00
DoctorateOpen AccessTR

Ceza hukukunda hekimin tıbbi müdahalesi çerçevesinde işlenen taksirle öldürme suçu

Kişi, sağlığında çeşitli nedenlerden kaynaklanan bozulmalar meydana geldiğinde, genellikle ilk iş olarak hastalığın tedavisi için bir hekime başvurur. Hekim, hastalığın tanısını koyduktan sonra, gerçekleştirilmesi gereken tedavi yöntemini belirleyerek, hastaya tıbbi müdahalede bulunur. Hastaya uygulanacak tıbbi müdahaleler, hastalığın türüne göre çok basit bir ilaç tedavisi olabileceği gibi çok karışık bir cerrahi bir müdahale olabilir.Tıbbi müdahale, sağlığı korumak ve sürdürmek gibi bir amaca dayalı olsa da, esasında kişilik haklarına sahip bir varlık olan insanın vücut bütünlüğüne yönelmektedir. Kural olarak, insan sağlığına ve vücut bütünlüğüne yönelen her türlü müdahale, kişilik haklarının hukuka aykırı olarak ihlali sayılır. Ancak tıbbi müdahaleler, bazı koşulların varlığına bağlı olarak hukuka uygun sayılmaktadırlar.Uğraşı alanı, Anayasalarda üstün bir değer olarak korunan yaşam, sağlık ve vücut bütünlüğü olan hekimlik mesleği, tüm dünyada saygı duyulan mesleklerin başında gelmesini yanı sıra ciddi sorumluluk ve riskler taşıyan bir meslektir. Bu durum, hekimleri hukuka aykırı olarak verdikleri zarardan sorumlu olmalarını engellemeyecektir. Hekim, bu mesleği gereği gibi yerine getirebilmek için tıbbi yeterliğinin yanı sıra, tıbbi müdahaleleri hukuksal açıdan eksiksiz ve hatasız yapması gerekir. Hekim, mesleği gereği kişinin vücut bütünlüğüne müdahalede bulunmaktadır. Hekim tarafından gerçekleştirilen bu müdahaleler, bazen tam aksi yönde sonuçlara yol açabilmektedir. Hekim, hatalı davranışlarıyla hastanın durumunun ağırlaşarak ölmesine dahi yol açabilmektedir. Hekimlik mesleğinin çalışma alanı insan vücudu olduğundan hekim, olumsuz sonuçları önlemek bakımından, hastaya tıbbi müdahalede bulunurken azami ölçüde dikkatli ve özenli hareket etmekle yükümlüdür. Hekime yüklenen dikkat ve özen yükümlülüğünün yerine getirilmemiş olması unsuru, taksirden doğan cezai sorumluluğunun temelini oluşturur.Anahtar Sözcükler: Hekim, Tıbbi müdahale, taksirli sorumluluk, adam öldürme.

Ceza hukukuCinayetDoktorlar+5
Nebahat Kayaer
Dokuz Eylül University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Haberleşmenin gizliliğini ihlal suçları (TCK m.132)

Teknolojinin hayatımıza getirdiği yeniliklerle birlikte kişiler arasındaki haberleşme, günümüzde çok daha farklı vasıtalarla gerçekleşmeye başlamıştır. Haberleşme vasıtalarındaki değişim, bu vasıtaların çok daha hızlı ve etkin bir haberleşme sağlaması temelinde kendini göstermiştir. Haberleşme vasıtalarındaki bu değişim, haberleşmelerin gizliliğine yönelik farklı müdahale şekillerini ortaya çıkarmış ve bu alandaki hak ihlallerini de beraberinde getirmiştir.5237 sayılı Türk Ceza Kanunu haberleşme özgürlüğüne yönelik müdahaleleri, ?haberleşmenin gizliliğini ihlal? başlıklı 132. madde ile yaptırıma bağlamıştır. Üç fıkradan oluşan bu madde, üç farklı suç tipini bünyesinde barındırmaktadır. Birinci fıkrada kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğini ihlal suçu, ikinci fıkrada haberleşme içeriklerinin hukuka aykırı olarak ifşası suçu, üçüncü fıkrada da kendisiyle yapılan haberleşmenin içeriğinin alenen ifşası suçu düzenlenmiştir.132. maddede düzenlenen bu suçlar, kamu görevlisi tarafından görevinin verdiği yetki kötüye kullanılmak ya da belli bir meslek veya sanatın sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle işlenirse, 137. madde uyarınca faile verilecek ceza arttırılacaktır. Belirtmek gerekir ki bu hüküm, 138. maddede yer alan verileri yok etmeme suçu hariç; dokuzuncu bölümde yer alan diğer suç tiplerini de niteleyen ortak bir düzenlemedir. 132. maddede yer alan bu suç tiplerinin soruşturulması ve kovuşturulması ise şikâyete bağlıdır.Anahtar Kelimeler: Özel Hayatın Gizliliği, Haberle?me Özgürlüğü, Haberle?menin Gizliliği

Gizli dinlemeGizliliğin ihlaliKanunlar 5237 sayılı+3
İsmail Gürocak
Dokuz Eylül University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2012
00
DoctorateOpen AccessTR

Vergi hukukunda vergiyi doğuran olay

Devletlerin üstlendiği kamu hizmetlerinin çoğalması ve çeşitlenmesi, kamu gelirlerine olan ihtiyacı arttırmaktadır. Kamuya gelir sağlamanın çeşitli yol ve yöntemleri bulunmakla birlikte, kamu gelirleri içinde vergilerin ayrı bir önemi bulunmaktadır. Para basma, borçlanma vb. yollarla kamu geliri elde edilebilmesine rağmen, uygulamada kamu harcamalarının finansmanının büyük çoğunlukla vergi gelirleriyle sağlanması kaçınılmazdır. Kamu gücü kullanılmak suretiyle elde edilen bir gelir olan vergi, kamusal gelir niteliği nedeniyle başta mülkiyet hakkı olmak üzere birçok hak ve özgürlükle doğrudan ilgilidir. Bu nedenle, bir temel hak sınırlaması olarak kabul edilebilecek olan vergiye ilişkin düzenlemelerin hukuki çerçevesi, vergi hukukunun ortaya çıkmasına ve bağımsız bir hukuk dalı niteliği kazanmasına yol açmıştır. Verginin Devlet açısından alacak, yükümlü açısından da borç haline gelmesini sağlayan hukuki ilişki vergiyi doğuran olaydır. Diğer bir ifadeyle vergiyi doğuran olay, maddi vergi hukuku açısından vergi borcunun doğmasını sağlamakta ve vergilendirme sürecindeki idari işlemlerin sebebini oluşturmaktadır. Vergiyi doğuran olayın gerçekleşmemesi durumunda ise, gerçekleştirilen idari işlemler hukuka aykırı hale gelmektedir. Dolayısıyla vergiyi doğuran olayı, vergi hukukunun en önemli kavramı olarak değerlendirmek mümkündür.Vergiyi doğuran olayı incelemeyi amaçlayan bu çalışma, üç bölüm ile genel değerlendirme ve sonuç kısmından oluşmaktadır.Birinci bölümde, vergiyi doğuran olay ile ilgili genel bilgiler verilmektedir. Bu çerçevede, vergiyi doğuran olay kavramı, vergiyi doğuran olayın önemi ve anayasal dayanakları incelenmektedir.İkinci bölümde, vergiyi doğuran olayın unsurları olarak kişi, konu ve isnadiyet unsurları incelenmektedir.Üçüncü bölümde ise, vergiyi doğuran olayın kanunlarla yasaklanmış olmasının vergi hukuku açısından özellik arz ettiği durumlar incelenmektedir.Çalışma, vergiyi doğuran olayla ilgili genel değerlendirme ve önerilerin yer aldığı ?Genel Değerlendirme ve Sonuç? kısmı ile tamamlanmaktadır.Anahtar Kelimeler: Vergiyi Doğuran Olay, Kanunilik İlkesi, Vergi Yükümlüsü, Yasak Faaliyetler, Kıyas yasağı

Kamu hukukuKanunilikTürk vergi hukuku+4
Yıldırım Taylar
Dokuz Eylül University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Türk Hukukunda anayasal gelişmeler ışığında vatandaşlık

Anayasa Hukukunun temel konularından biri olan vatandaşlık, Türk Anayasalarında benzer şekilde tanımlanmaktadır. Anayasalarda vatandaşı, Türk olarak ifade eden benzer tanımlar, etnik ya da dini herhangi bir ayrımcılık unsuru taşımamaktadır. Ayrıca bu tanım, belli bir etnisiteye de göndermede bulunmamaktadır. Anayasalarda, vatandaşlık hukuki ve tarafsız bir şekilde tanımlanmıştır. Uygulamada, vatandaşlık konusunda ortaya çıkan problemler, Türk Anayasalarındaki vatandaşlık tanımından kaynaklanmamaktadır.Vatandaşlık, devletin kuruluş amaçları, tarihsel kökleri ve kültürel, sosyal coğrafyasıyla ilintili olarak, bizzat ilgili devletin inisiyatifiyle tanımlanmaktadır. Anayasalarda vatandaşlığın, anayasal terminoloji bağlamında nasıl tanımlanması ve düzenlenmesi gerektiği, her zaman ve sadece, hukuki bir amaç ve metot ışığında irdelenmemektedir. Ulus-devleti tartışmaya açmak adına, vatandaşlık tanımı tartışmaya açılabilmektedir. Ulus-devlet inşa süreci, her devlette benzer tecrübelerin ışığında yaşanmıştır. Bu süreç, hukuka aykırı değil hukuk dışıdır. Başka bir anlatımla, bu süreçte ortaya çıkan problemleri, sadece hukuk içinde ifade edebilmek mümkün değildir.Anahtar Kelimeler: Anayasa Hukuku, Anayasa, VatandaĢ, VatandaĢlık, Ulusdevlet

AnayasaAnayasa hukukuTürk Hukuku+2
Şafak Evran Topuzkanamış
Dokuz Eylül University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Tefecilik suçu

Tefecilik suçu ceza kanunumuza ilk defa 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ile girmiştir. Gerçekten de 765 sayılı mülga Türk Ceza Kanunu'nda tefecilik suçuna yer verilmiş değildir. Bu dönemde tefecilik suçu 90 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'de tanımlanmakta ve 2279 sayılı Kanun hükümleri çerçevesinde cezalandırılmakta idi. 90 sayılı Kanun Hükmünde Kararname tefecilik, ikrazatçılık yapmak üzere izin almadan faiz veya her ne ad altında olursa olsun bir ivaz karşılığı veya ipotek almak suretiyle ödünç para vermek idi. Bu dönemde gerek 90 sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri ve gerekse Yargıtay içtihatları uyarınca tefecilikten bahsedilebilmesi için bu eylemlerin meslek edinilmiş olması ve süreklilik taşıması gerektiği kabul edilmişti. Başka bir deyişle, tek bir ödünç para verme işlemi tefecilik suçu olarak kabul edilmemişti.Yine bu dönemde tefecilik teşkil eden eylemler 90 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede tanımlanırken, bu suçun cezası 2279 sayılı Kanun'da belirlenmişti. Buna göre tefecilik suçunun cezası altı aydan iki yıla kadar hapis cezası olarak öngörülmüştü.Tefecilik suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun Topluma Karşı Suçlar başlıklı üçüncü kısmının Ekonomi, Sanayi ve Ticarete İlişkin Suçlar başlıklı dokuzuncu bölümünde 241'inci maddede düzenlenmiştir. Maddeye göre, kazanç sağlamak amacıyla başkasına ödünç vermek tefecilik suçunu oluşturmaktadır. Görüleceği üzere 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda suçun meslek edinilmiş olmasından ve süreklilik taşıması gerektiğinden bahsedilmiş değildir. Diğer bir deyişle artık, suçun diğer unsurlarının da varlığı halinde tek bir defa kazanç karşılığı ödünç para verilmesi tefecilik suçunun oluşması bakımından yeterlidir.Tefecilik suçu için 5327 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 241'inci maddesinde öngörülen yaptırım ise iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezasıdır. Suçun bir tüzel kişinin bünyesinde işlenmesi halinde tüzel kişilere özgü güvenlik tedbirlerinin uygulanması da mümkündür.Anahtar Kelimeler: Tefecilik, İkrazatçılık, Finansman ve Faktoring Şirketi, Gabin, İzinsiz Bankacılık Faaliyeti, Karz, Sözleşme Özgürlüğü, Faiz, Kazanç, Ödünç Para; Tüketim Ödüncü

SuçTefecilik
Zekiye Özen İnci
Dokuz Eylül University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Ceza Muhakemesi Hukukunda koruma tedbiri olarak tutuklama

Ceza Muhakemesi Hukuku maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasını amaçlar. Bu amaca ulaşmak üzere bir takım koruma tedbirlerine müracaat etme ihtiyacı ortaya çıkabilir. Özellikle henüz kesinleşmiş mahkumiyet kararı bulunmamasına rağmen kişi özgürlüğüne kısıtlama getirme özelliği nedeniyle tutuklama tedbiri, diğer tedbirlerden daha özel bir konum almaktadır. Dolayısıyla bu alanda yapılacak ihlallerin telafisi mümkün olmayan veya oldukça güç olan sonuçları ortaya çıkabilir. Bu önemi nedeniyle tutuklama kurumu uluslararası metinlerde, Anayasalarda ve usul yasalarında düzenleme altına alınmıştır. Hukukumuzda tutuklamanın anayasal temeli, Anayasa?nın 19?uncu maddesinde yer alırken, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun koruma tedbirleri kısmında ayrı bir bölüm başlığı altında, 100 ve devamı maddelerinde tutuklama ile ilgili hükümler bulunmaktadır.Bu kapsamda tutuklamaya bir takım şartların varlığı halinde karar verilmektedir. Öte yandan şartların varlığı halinde dahi tutuklama, zorunlu olarak uygulanacak bir tedbir değildir, ihtiyari özelliğe sahiptir. Yine tutuklama tedbiri geçici özellikte bir tedbir olduğundan, şartların ortadan kalkması halinde derhal sona erdirilmelidir. Öte yandan tutuklamanın bu özelliği nedeniyle CMK'da görevli mahkemelere göre azami süreler öngörülmüştür. Tutuklama kararının kendine özgü bir takım hukuki sonuçları bulunmaktadır. Tutuklama kararları istem üzerine veya itirazen denetime tabidir. Tutuklu kişilerin 5275 Sayılı Kanun ile diğer düzenlemelerden kaynaklanan bazı hakları ve yükümlülükleri bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Tutuklama, Koruma Tedbiri, Kaçma Şüphesi, Delilleri Karartma.

Ceza muhakemesi hukukuKoruma tedbirleriTutuklama
Volkan Yetiştirici
Dokuz Eylül University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Hırsızlık suçu

Hırsızlık, her toplum düzeninde ve hatta her din tarafından yasaklanan hukuksal ve ahlaksal bir ceza normudur. Bir başkasına ait taşınır bir malın, zilyedinin rızası alınmaksızın bulunduğu yerden yarar sağlamak amacıyla alınması olarak kısaca tanımlanabilecek olan hırsızlık suçu, Türk Ceza Kanunu?nun malvarlığına karşı suçları düzenleyen kısmında düzenlenmektedir. Çalışma, 2 bölüm ve sonuç kısmından oluşmaktadır. Birinci Bölümde, hırsızlık suçunun tanımı, benzer suçlarla mukayesesi ve suçun unsurları gibi konular incelenmektedir. İkinci Bölümde ise, suçun nitelikli halleri olarak, ağırlatıcı ve hafifletici nedenleri üzerinde durulmakta ve hırsızlık suçuna teşebbüs, iştirak ve içtima gibi konular ile usul hükümlerinin hırsızlık suçu açısından özellik arz eden durumları incelenmektedir. Çalışma, suçla ilgili genel değerlendirmelerin yer aldığı sonuç kısmı ile tamamlanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Malvarlığına Karşı Suçlar, Hırsızlık Suçu, Taşınır Mal, Hırsızlık Suçunun Unsurları, Hırsızlık Suçunun Nitelikli Halleri, Hırsızlık Suçuna Teşebbüs

HırsızlıkSuçTürk Ceza Kanunu
Mehmet Nacak
Dokuz Eylül University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Kamu disiplin hukukunun genel görünümü ve Milli Savunma Üniversitesinde görev yapan sivil akademik personelin durumu

Disiplin, Devlet ve diğer kamu tüzel kişilerinde çalışan kişilerin uymakla yükümlü oldukları ve uymamaları halinde çeşitli yaptırımlarla karşılaştığı bir düzen olarak tanımlanabilir. Ülkemizde, kamu personellerinin disiplin hukukuna ilişkin temel hukuki düzenlemelere bakıldığında karşımıza, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu, 6413 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Disiplin Kanunu, 7068 sayılı Genel Kolluk Disiplin Hükümleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Kabul Edilmesine Dair Kanun başta olmak üzere burada zikredilmeyen diğer düzenlemeler çıkmaktadır. Bu düzenlemelerin kurumlarda görevli hangi statüdeki personele uygulanacağı önemli bir husustur. Millî Savunma Üniversitesi (MSÜ) 2016 yılında Millî Savunma Bakanlığına bağlı olarak kurulan ve kendisine harp okulları ile diğer askerî kurumlarının bağlandığı, ordumuza askerî personel yetiştirme gibi yegane ve özel bir görev ve sorumluluğa sahip olan, ülkemizin önemli kurumlarından birisidir. MSÜ, üstlendiği görevleri en iyi şekilde yerine getirebilmek adına bünyesinde farklı statülerde kamu personelleri istihdam etmektedir. Bu statüler; Subay, astsubay ve diğer askerî personeller, Devlet memurları ve akademik faaliyetler de icra etmesi sebebiyle akademik personellerdir. Çalışmamızda, MSÜ bünyesinde görev yapan sivil akademik personelin disiplin soruşturması usulü açıklanmaya çalışılmıştır. Bu kapsamda, çalışmamızın birinci bölümünde disiplin kavramı incelenmiş, disiplin hukuku ilkeleri ortaya konulmuş, disiplin soruşturmasına benzer kavramlar açıklanmaya çalışılmıştır. İkinci bölümde, MSÜ'nün bünyesinde farklı statüde personeller istihdam etmesi sebebiyle MSÜ'de görev yapan personellerin statüsü izah edilmeye çalışılmıştır. Üçüncü bölümde, 2547 sayılı Kanun'a göre disiplin soruşturması usulü detaylı bir şekilde incelenmeye çalışılmıştır. Dördüncü bölümde ise 657 sayılı Kanun'a göre disiplin soruşturması usulü, üçüncü bölümde izah edilen ve Devlet memurlarının disiplin soruşturması için de geçerli olan konulara tekraren yer verilmeyerek açıklanmaya çalışılmıştır.

Akademik personelDisiplinDisiplin cezası+4
Tayfun Altuntaş
Baskent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında aile hayatına saygı hakkı

Aile hayatına saygı hakkı, uluslararası insan hakları hukukunda genellikle ?özel hayata saygı hakkı? üst başlığı altında düzenlenmekte ve bireylere gizliliğin ötesinde bir koruma alanı sağlamaktadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi?nin (AİHS) 8. maddesi ile güvence altına alınan aile hayatına saygı hakkı da bu genel eğilime uymaktadır. Bilindiği gibi insan hakları anlayışında gelinen nokta, negatif statü haklarının yerine getirilmesinde dahi devletlerin dokunmama ve müdahale etmemenin ötesinde pozitif edimler yüklenmesini gerektirmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihadında da pozitif yükümlülükler doktrininin kabulüyle birlikte Taraf Devletlerin Sözleşmesel sorumluluğunun kapsamı genişlemiştir. AİHS 8. madde açısından, madde metnindeki ?saygı? ifadesinin pozitif yükümlülükleri çağrıştırdığı Sözleşme Organları?nca pek çok kez dile getirilmiş ve aile hayatına saygı hakkının gereği olarak, hangi alanlarda ne tür düzenlemeler yapılması gerektiği açıklanmıştır.AİHM?in özerk yorum yetkisi ve AİHS?i günün koşullarına uygun biçimde dinamik yoruma tabi tutması dolayısıyla aile hayatına saygı hakkının gelişmeci bir çizgiye sahip olduğunu söylemek mümkündür. Geçmişte yalnızca özel hayat kapsamında değerlendirilen ya da AİHS 8. madde korumasından tümüyle dışlanan bazı konular, zamanla bu hak ile korunur hale gelmiştir. Genel itibariyle, aile hayatına saygı hakkı ihlalinin ileri sürüldüğü başvurulardaki uyuşmazlık konusu, aile üyelerinin birlikte yaşama imkânından ya da çeşitli nedenlerle ayrı yaşamak zorunda kaldıklarında birbirleriyle görüşme imkânından yoksun olmalarıdır. Başvurular nicelik ve nitelik bakımından incelendiğinde ise çocuklar ve yabancılarla ilgili konuların ağırlıkta olduğu gözlemlenmektedir.Anayasamızın 90. maddesi uyarınca AİHS, iç hukukun bir parçası sayılmakta ve kanunlar gibi doğrudan uygulanmaktadır. Bu nedenle özellikle Taraf Devletlerin AİHS 8. madde kapsamındaki yükümlülüklerinin öğrenilmesi, ulusal mevzuatın Sözleşme?ye uygun hale getirilmesi ve Türkiye aleyhine yapılacak olası başvurularda ihlal kararlarından kaçınılması bakımından önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Aile, Aile Hayatı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 8. Madde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Pozitif Yükümlülük

AileAile hayatıAvrupa İnsan Hakları Sözleşmesi+1
Meriç Karagözler
Dokuz Eylül University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Demokratik devlet ilkesi çerçevesinde seçimlerin yönetimi ve denetimi

Yüksek nüfuslu devletlerin doğumu ile birlikte temsil, demokrasi açısından zorunlu bir hal almıştır. Bu durum ise seçim kavramının ortaya çıkmasına ve önem kazanmasına neden olmuştur. Günümüzde demokrasi, seçimler olmaksızın düşünülememektedir. Bununla birlikte seçimlerin demokrasiye hizmet edebilmeleri ancak seçimlerin özgür ve adil olması ile mümkündür. Özgür ve adil seçimlere ulaşabilmek içinse seçimlerin yönetimi ve denetimi sisteminin hatasızca işlemesi gerekmektedir.Dünya üzerinde çok çeşitli seçim denetimi ve yönetimi uygulamaları bulunmaktadır. Zira her toplumun kendine özgü ihtiyaçları ve niteliklerine uygun bir model benimsemesinden daha doğal bir şey yoktur. Söz konusu modellerin başarısı ise uygulamalar arasında farklılık göstermektedir. Öyle ki aynı seçimlerin yönetimi ve denetimi modeli, bir toplumda olumlu sonuç verirken, bir diğer toplumda ise başarısız olabilmektedir. Dolayısıyla bir sistemin başarılı olup olmadığı konusu ancak ampirik bir değerlendirme ile gerçek anlamda anlaşılabilmektedir.Seçimlerin yönetimi ve denetimi sistemi, seçimlere olan güven ile yakından ilgilidir. Sistemin sağlıklı bir şekilde işlemesi toplumda seçimlere olan güveni artırırken; başarısız bir sistem ise güven kaybına neden olmaktadır. Bu bağlamda seçimlerin yönetimi ve denetimi sistemi, demokrasi açısından hayati bir öneme sahip olan meşruluk kavramına da doğrudan etki etmektedir. Bu nedenle seçimlerin yönetimi ve denetimi ile demokrasi arasında derin ve önemli bir ilişki mevcuttur. Çalışma kapsamında, söz konusu ilişki ampirik ve karşılaştırmalı bir yaklaşımla ele alınarak, Türkiye?de uygulanmakta olan seçimlerin yönetimi ve denetimi sistemi irdelenmeye çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Demokratik Devlet İlkesi, Seçimlerin Yönetimi ve Denetimi, Seçimlerin Yönetimi ve Denetimi Modelleri, Türk Seçim Hukuku, Yüksek Seçim Kurulu.

Demokratik devletDenetimGüven+5
Ümit Güveyi
Dokuz Eylül University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Kişisel verilerin korunması hukukunda düzenlenen idari yaptırımlar

Bu çalışma, teknolojik gelişmelerle birlikte korunmaya her geçen gün daha çok ihtiyaç duyan kişisel verilerin korunması hukuku alanında düzenlenen idari yaptırımları ele almaktadır. İdari yaptırımlar, bu alanda düzenlenen suçlar ve cezalarla birlikte kişisel veri hukukunun gerektirdiği ilke ve kurallara uyulmaması durumlarını caydırıcı yaptırımlara bağlayarak kişisel verilerin korunmasına hukuki bir güvence getirmektedir. İdari yaptırımların koruduğu alanın ilke ve kuralların belirlenmesi bu nedenle önem taşımaktadır. Çalışmanın ilk bölümünde bu nedenle kişisel veri kavramı ve hukuki çerçevesi incelenmiştir. Ayrıca çalışmanın ilerleyen bölümlerinde sıkça kullanılacak teknik kavramlara ilişkin açıklamalar da bu bölümde yapılmıştır. Kişisel veri hukukuna hâkim olan ilke ve kuralların belirlenmesinin ardından, bu ilke ve kurallara aykırı fiiller olarak kabahatler inceleme konusu yapılmıştır. Bu inceleme kabahatler hukukunun gelişimi etrafında Kişisel Verilerin Korunması Kanunu'nda düzenlenen kabahatlerle sınırlı tutulmuştur. Böylece veri sorumlusunun aydınlatma yükümlülüğünü yerine getirmeme, veri güvenliğine ilişkin yükümlülükleri yerine getirmeme, Kurul tarafından verilen kararları yerine getirmeme ve nihayet veri Sorumluları Siciline kayıt ve bildirim yükümlülüğüne aykırı hareket etme kabahatleri, kabahatler genel teorisinin ilke ve kurallarıyla birlikte incelenmiştir. Çalışmanın son bölümünde ise kişisel verilerin korunması hukukunda düzenlenen kabahatler karşılığı verilen idari para cezalarının hukuki niteliği, bu yaptırımlara karşı başvurulabilecek yargı yolları araştırılmıştır. Çalışma veri sorumlusunun yükümlülükleri ile hakları arasında bir denge kurma ihtiyacına yönelik hipotezle başlamış olup, özellikle Kişisel Verileri Koruma Kurulu kararlarından yola çıkarak bu alanda ortaya çıkabilecek hukuk uyuşmazlıklarına ve gerek idari gerek yargı aşamasında verilen kararlara odaklanılmıştır. Kanunda düzenlenen idari yaptırımlara karşı başvurulacak yargı yolunun ve görevli mahkemenin tam olarak saptanamaması, güncel tarihli farklı Yüksek Mahkeme kararlarında farklı yargı yollarının görevli olduğunun tespit edilmesi ve bu durumun aynı uyuşmazlığa ilişkin farklı yaklaşımlar gündeme getirmesi sebebiyle uygulamada oluşacak çelişkilerin bir nebze giderilmesine katkı sağlamak amaçlanmıştır.

KabahatlarKişisel Verilerin Korunması KanunuKişisel veri+2
Berk Yalçın
Baskent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Birleşik Krallık ve Avrupa Birliği: Milletlerarası hukuk ve AB hukuku bakımından katılma, üyelik ve ayrılma ile Türkiye'nin çıkarabileceği dersler

Birleşik bir Avrupa idealinin kökenleri, filozoflar ve devlet adamlarının söylem ve geliştirmeleri ile oldukça eskiye dayansa da bütünleşmenin siyasi bir projeye dönüşmesi, Avrupa devletlerinin ulusal çıkarları ve olanakları dahilinde, tekrarlanan savaşlar ve içine düştükleri mali ihtilafların sona erdirilmesinin mümkün olmadığının kabulü ile gerçekleşmiştir. Gerçekten de Avrupa yüzyıllarca, sık sık yaşanan kanlı savaşlara sahne olmuştur. Savaşları önlemenin tek yolunun, ülkelerinin ekonomik ve siyasi yönlerden birleşmesi olduğunu düşünen Avrupalı devlet adamlarının, İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Avrupa'da kalıcı bir barış oluşturma çabaları hız kazanmıştır. Orta Çağ'da öncelikle askeri savunma düşüncesiyle ortaya çıkan ortak Avrupa ideali; Sanayi Devrimi ile artan üretimin sonucu olarak, açık pazar arayışına giren devletlerin ekonomik birlik düşüncesine dönüşmüştür. Çalışmada öncelikle ortak Avrupa fikri konusundaki tarihsel gelişmeler incelenecek; bilahare Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği (AB)'ye giriş süreci ele alınacaktır. Çalışmanın devamında üyelik sonrasında karşılaşılan sorun alanları ele alındıktan sonra, "Brexit" olarak adlandırılan ayrılma sürecine ilişkin gelişmeler ele alınacak ve ayrılanın etkileri, Türkiye için çıkarılabilecek dersler ile sonlandırılacaktır. Çalışma, özellikle son bölümü itibarıyla AB-Türkiye ilişkisini destekleyen siyasetçiler, akademisyenler ve menfaat sahipleri için aydınlatıcı mahiyet taşımakta olup Türkiye'nin Avrupa alanındaki geleceğine rehberlik edecektir.

Avrupa BirliğiAvrupa Birliği hukukuBirleşik Krallık+5
Mustafa Mithat Sönmez
Baskent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Anayasa hukukunda seçim ittifakları

Seçim olgusu demokratik sistemlerin olmazsa olmaz şartlarından biridir. Temsili demokrasilerde iktidarı belirlemenin, ona meşruiyet kazandırmanın ve daha önce seçilmiş olan iktidarı denetlemenin ya da bu iktidarı bir başkası ile değiştirebilmenin yolu genel, eşit, gizli, bireysel ve serbest seçimlerdir. Demokratik rejimlerde seçmen iradesinin sandıktan çıkan tablosu çok çeşitli şekillerde yorumlanmış ve farklı seçim sistemleri geliştirilmiştir. Seçim sistemlerinin kısıtlayıcı faktörleri ile birlikte, başkanlık ve yarı başkanlık sistemlerinde başkanlık seçimlerinde aranan mutlak çoğunluğa ya da parlamenter sistemlerde hükümetin kurulabilmesi için aranan yeter sayıya ulaşmaya çalışan siyasi partiler, seçim ittifakı kurarak seçimlere girme yolunu tercih etmişlerdir. Bu tez dünya ülkeleri ve özellikle Türkiye bağlamında seçim ittifaklarını anayasa hukuku açısından değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Bu tezde siyasi partileri seçim ittifaklarına yönlendiren sebepler, ittifak kurarak seçimlere girmenin avantaj ve dezavantajları ile seçim ittifaklarının kısa ve uzun vadede demokratik rejimlere olan etkileri incelenmektedir. Dünya üzerinde başkanlık, yarı-başkanlık ve parlamenter sistemle yönetilen örnek ülkelerden bazıları seçilerek, seçim ittifakları bağlamında değerlendirilmektedir. Ayrıca Türkiye'de seçim ittifaklarının kanunlarla yasaklandığı 2018 öncesi dönemde kurulan ittifaklar ele alınmaktadır. Son bölümde ise 2018 seçim yasası değişiklikleri sonrası gerçekleşen Parlamento, Cumhurbaşkanlığı ve yerel yönetim seçimlerinde gerçekleşen seçim ittifakları ele alınmaktadır. 14 Mayıs 2023 Parlamento ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yapılan seçim ittifakları ve bu ittifakların Türkiye siyaseti açısından anlamı değerlendirilmektedir. Anahtar Kelimeler: Seçim, Seçim Sistemleri, İttifaklar, Seçim İttifakları, 14 Mayıs 2023 Seçimleri

Anayasa hukukuSeçim sistemleriSeçimler+1
Zeynep Soysal
Baskent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Kamu davasına katılma (Müdahale)

Ceza hukukuna farklı bir bakış açısının hakim olmasıyla birlikte, önceleri ikinci planda kalan suçtan zarar gören, kendisine tanınan haklarla yargılama sürecinde aktif bir rol üstlenmeye başlamıştır. Bu bakış açısının paralelinde, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu?nda da suçtan zarar görene, soruşturma ve kovuşturma aşamasında faydalanabileceği çeşitli haklar tanınmıştır. Tanınan bu haklardan en önemlilerinden biri, çalışmamızın da konusunu oluşturan, kamu davasına katılma hakkıdır. Katılma, suçtan zarar gören kişileri; ihkak-ı hak yolundan alıkoyması ve yargılama sonunda verilen hükümle bir nevi kendinden özür dilenmiş hissini yaşayan suçtan zarar gören açısından manevi bir tatmin sağlaması noktasında gereklilik arz etmektedir. Ayrıca, bu hak, silahların eşitliği ilkesinin sanık ve mağdur açısından hayata geçirilmesinde anahtar bir rol oynamaktadır.Kamu davasına katılma kurumu, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu?nda her suç açısından mümkün olabilecek şekilde düzenlenmiştir. Aslında, kamu davasına katılma kurumu, toplum düzenini bozan ve suç oluşturan fiillerin Devlet eliyle kovuşturulması kuralının geçerli olduğu ceza yargılaması açısından istisnai bir nitelik taşımaktadır. Söz konusu kurumla, suçtan zarar görene açılan kamu davasına katılarak, toplumsal iddia makamı olan Cumhuriyet savcısının yanında, bireysel iddia makamı olarak yer alma imkânı tanınmaktadır. Bu çerçevede çalışmamızda öncelikle, katılmanın tanımı, hukuki niteliği, gerekliliği ve tarihi gelişimi üzerinde durulmuş, ardından katılmanın koşulları ve usulü incelenmiş ve son olarak da katılmanın sonuçları ve katılan sıfatını sona erdiren haller açıklanmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Katılma, Kamu Davasına Katılma Hakkı, Katılan, Suçtan Zarar Gören, Mağdur.

Kamu davasıKatılımMağdur+2
Gözde Kazaker
Dokuz Eylül University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Sosyal devlet araçlarından biri olarak Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı

Sosyal devlet, gelir dağılımı adaletsizliğinin sebebi olarak kabul edilen merkezi yönetime karşı yapılan mücadelenin sonucu olarak ortaya çıkmış olup farklı gelir sınıfları arasındaki farkları minimum seviyeye indirmek gayretiyle toplumdaki egemen sınıfların da koruyucu bir tavra zorlanmasıyla ortaya çıkmıştır. Bu durum, günümüzde sosyal devlet anlayışını bireylere devlet eliyle yapılan doğrudan yardımlarla somutlaştırmıştır. Sosyal devlet bilinci insan-devlet kavramıyla beraber sürekli bir değişim ve gelişime uğrayarak farklı ülkelerde farklı uygulamalar ile karşımıza çıkmaktadır. İnsan hakları, devletlerin dinamik gelişim süreçlerine paralel olarak ilerleyen ve insanların yalnızca insan olmakla elde ettikleri sosyal, siyasal ve toplumsal süreçleri içine alan haklardır. Ülkelerin yaşanan süreçler içerisinde eşzamanlı olarak gelişen insan hakları ve sosyal devlet kavramını devlet-idare biçiminin temeline oturtmaları zaman almıştır. Bu kavramın gelişmesi ise Avrupa devletlerinde ancak 19. yüzyılın sonunda olmuştur. Devlet politikası olarak bu adlandırma süreci zaman içerisinde Türkiye'yi de paralel olarak etkileyerek, 1961 Anayasası ile başlayıp temeli atılan sosyal devlet kavramı 1980'li yıllarla birlikte dönüşüm ve değişim sürecine girmiştir. Sosyal devlet ilkesinin ana taşıyıcı kolu olarak 14.06.1986'de uygulamaya alınan 3294 sayılı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu ile hayata geçirilen Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları (SYDV) eliyle sosyal devletin günümüz yansıması olan sosyal yardımlar yürütülmeye başlamıştır. Her geçen gün gelişen ve değişen şartlar çerçevesinde sosyal devlet bilinci yenilenerek vatandaşlara gereken desteğin sağlanması noktasında illerde valilikler, ilçelerde kaymakamlıklar koordinasyonunda destek sağlamaktadır. Yaşanan her olay karşısında kurumsal refleks geliştiren SYDV'ler merkezi yönetimin taşrada bireyler nezdinde asgari standartlarda yaşam sürmelerini sağlayarak her geçen gün yeni projelerle dinamik döngü içerisine girmiştir. Bu bağlamda teknoloji çeşitlendirmesi, nüfus artışı ve bireyci yaklaşımlar sosyal devlet ilkesini ve taşıyıcı kolon olan SYDV'lerin ilerlemesini sağlamaktadır. Bu çalışmada Türkiye'de sosyal devletin gelişimi; geçmişten günümüze ele alınacaktır. Tezimizde tümden gelim yöntemi kullanılarak sosyal devlet kavramı, tarihsel gelişimi, ülkemizde sosyal devlet ve bunun yanında sosyal devletin günümüz örneği olan sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarının kuruluş şekli, hizmetleri, avantaj ve dezavantajları anlatılarak ilerleyen dönemde insanların ihtiyaçlarına ve taleplerine göre Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarının evrileceği süreç değerlendirilecektir. Anahtar Kelimeler: Sosyal Devlet, Ekonomik Sosyal Haklar, Sosyal Yardım, Yardımlaşma, Vakıf.

Ekonomik haklarSosyal Yardımlaşma ve Dayanışma VakfıSosyal devlet+2
Elif Yazıcıoğlu Kazanasmaz
Baskent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

12 Eylül 2010 tarihli Referandum ve 5982 sayılı yasa ile kabul edilen Anayasa değişikliklerinin Türk Anayasa yargısı sistemine getirdiği yenilikler, Türk Anayasa Mahkemesi'nin yaşadığı temel sorunlar ve çözüm önerileri

İnsanoğlu, kendisinin doğuştan sahip olduğu, asgarî düzeyde bir yaşam sürebilmesi için olmazsa olmaz nitelikteki temel haklarına kavuşmak için, çağlar boyunca büyük uğraşlar vermiş ve bu ideal uğruna büyük bedeller ödemiştir. Tarihsel süreçte; monarklara, kiliseye ve faşist yönetimlere karşı verdiği bu mücadeleden zaferle çıkan toplumlar, elde ettikleri kazanımların korunması amacıyla çeşitli arayışlara yönelmişlerdir. Bu bağlamda kabul gören uygulamaların başında da; söz konusu temel hak ve özgürlüklerin bir yazılı belgede yer almasını sağlamak gelir ki bu yazılı belge bizi anayasa kavramına ulaştırır. Yukarıda bahsedilen tarihsel süreçte yirminci yüzyıla gelindiğinde, temel hak ve özgürlüklerin anayasa metinlerinde yer almasının, bu temel hak ve özgürlüklerin korunması adına başlı başına yeterli olmadığı acı tecrübelerle anlaşılmıştır. Bu dönemde bizzat yasama organları tarafından da birey hak ve özgürlüklerinin sınırlandırılabileceğinin görülmesi, yasama işlemlerinin de denetime tabi tutulması lüzumunu doğurmuştur ki bu sistem bizi anayasaya uygunluk denetimine götürmüştür. Anayasaya uygunluk denetimi; en temel anlatımıyla kanunların ve birtakım anayasa-altı işlemlerin çeşitli mekanizmalarla anayasaya uygunluğunu temin etmektir. Bu denetim ise başlıca iki farklı yolla sağlanabilir: "Siyasal Denetim" ve "Yargısal Denetim". Siyasal denetim sisteminde denetim, siyasal v kişi ya da organlar tarafından yerine getirilmekte iken; yargısal denetim sisteminde, yargısal kuruluşlar tarafından yargısal muhakeme usulleri kullanılarak gerçekleştirilmektedir. Yargısal denetim sistemi de; denetimi tüm yargı organlarına tanıyan "Amerikan Modeli" (yaygın denetim) ve denetimi alanında uzmanlaşmış ve merkezde kurulmuş tek bir yüksek mahkemeye tanıyan "Avrupa Modeli" (merkezi denetim) olarak sınıflandırılmaktadır. Yaşanan yarım asırlık tecrübelerle, yargısal denetimin, işleyişi ve sağladığı güvenceler dikkate alınarak, siyasal denetime nazaran daha fazla ülke tarafından benimsendiği görülmektedir. Ülkemizde de 1961 anayasası öncesinde siyasal mekanizmalarla yerine getirilmeye çalışılan anayasaya uygunluk denetimi; bu anayasanın kabulüyle birlikte, alanında uzman tek bir yüksek mahkeme olan Anayasa Mahkemesi'ne tevdi edilmiştir. 61 anayasası döneminde yaşanan olumlu tecrübeler, bu sistemi, genel hatlarıyla korunarak 82 anayasası dönemine taşımıştır. Bu dönemde de görevini sürdüren Mahkeme, özellikle 2010 değişiklikleriyle bireysel başvuru mekanizmasının da kabulüyle, birey hak ve özgürlüklerinin korunması anlamında hayati bir görev üstlenmiştir ve Anayasal sistemimizin hayati bir organı olarak halen görevine devam etmektedir. İşte bu çalışmanın konusunu da; birçok Avrupa ülkesinde ve Ülkemizde benimsenen ve Avrupa Modeli olarak isimlendirilen Anayasaya uygunluğun yargısal denetimi ve bu denetimi yerine getiren organ olan Anayasa Mahkemesi oluşturmaktadır. Bu araştırmada; Anayasa yargısı sistemine ulaşana değin yaşanan tarihsel süreç, Anayasaya uygunluk denetimi sistemleri, Ülkemizde 61 ve 82 Anayasaları döneminde uygulanan Anayasa yargısı sistemi, bu sistemin organizasyonu, kuruluşu ve işleyişi genel hatlarıyla incelenmiş ve özellikle iki farklı Anayasa dönemindeki farklılıklar ve benzerlikler ortaya konulmaya çalışılmıştır. Çalışmanın son bölümünde ise, doktrin ve uygulamada Anayasa Mahkemesi merkezli temel tartışma konularına değinilmiş ve somut çözüm önerilerine yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Anayasa, Anayasa Yargısı, Anayasa Mahkemesi, Yargısal Denetim, Bireysel Başvuru

Mehmet Akif İridere
Dokuz Eylül University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Asta müessir fiil suçu

Asta müessir fiil suçu, Askeri Ceza Kanunu'nun 117'nci maddesinde düzenlenmiş bir askeri suç tipidir. Fail ve mağdur asker kişi olmak zorundadır. Suçu düzenleyen kanun maddesi yürürlüğe girdiği tarihten günümüze kadar neredeyse hiç değişikliğe uğramamıştır. 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda şahıslara karşı müessir fiil düzenlenmiş iken 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun yürürlüğe girmesiyle birlikte müessir fiil kavramı yerine yaralama ifadesi kullanılmıştır. Suçun temel şekli Askeri Ceza Kanunu'nun 117'nci maddesinde, nitelikli halleri 118'inci maddesinde ve hukuka uygunluk sebepleri 119'uncu maddesinde düzenlenmiştir. Asta müessir fiil suçu genel itibariyle neticeli bir suçtur. Bu bakımdan teşebbüs hükümlerinin uygulanması mümkündür. Failin üst veya amir olması gerektiğinden suça iştirak noktasında suça katılanların mağdura göre astlık üstlük ilişkinin tespit edilmesi gerekmektedir. Şayet suça iştirak eden kişi mağdurdan rütbe ve kıdemce altta ise üste fiili taarruz suçu oluşacaktır. İştirak eden kişi asker kişi değilse genel hükümlere göre suç tipi ve ceza tayin edilmelidir. Kasten yaralama suçunun maddi unsurlarını taşıdığından dolayı asta müessir fiil suçunda zincirleme suç hükümleri uygulanmaz. Fikri içtima somut olaya göre değerlendirilmelidir. Asta müessir fiil suçu, görev suçu olduğundan failin yargılanması için yetkili makamdan soruşturma izninin alınması gerekmektedir. Suçun yaptırımı olarak öngörülen ceza iki yıl süreli hapis cezası, nitelikli hali için beş yıl süreli hapis cezası ve müessir fiil suçu sonucunda ölüm meydana gelmişse verilecek ceza asgari on yıl olarak tayin edilecektir. Suç şikâyete tabi değildir. Bu bağlamda kovuşturması re'sen icra edilir.

Askeri ceza hukuku
Taha Yasin Uçar
Baskent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

İthalat ve ihracat kaçakçılığı suçları

Ülkeler, ekonomide önemli sorunlara yol açan kaçakçılık eylemlerine karşı ulusal ve uluslararası ölçekte kimi yaptırımları düzenlemişlerdir. Ülkemizde de 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu'na uyumlu yeni bir kaçakçılıkla mücadele kanununa gereksinim duyularak kaldırılan 1918 sayılı Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun ile 4926 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu sonrasında 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu yürürlüğe koyulmuştur. 5607 sayılı Kanun, 4926 sayılı Kanun ile benimsenen ekonomik suça ekonomik ceza ilkesinden ayrılmış; 1918 sayılı Kanun'da olduğu gibi kaçakçılık suçlarına karşı özgürlüğü bağlayıcı yaptırım uygulamasını getirmiştir. Tez çalışmamızda gümrük ve kaçakçılık kavramlarına ilişkin tanımlamalara yer verilmiş; gümrük kaçakçılığı suçlarının, karşılaştırılmalı hukuktaki yeri ile kaçakçılık mevzuatımızın Türk Hukuku'ndaki tarihsel gelişimi ele alınmış; ulusal hukukumuzda gümrük kaçakçılığı suçlarının düzenleme altına alındığı 5607 sayılı Kanun ile bu Kanun'un, Türk Ceza Kanunu ve ceza yaptırımı içeren öteki kanunlarla ilişkisi incelenmiştir. Kaçakçılık suçları, 5607 sayılı Kanun'un 3'üncü maddesinin 1 ila 7'nci fıkrasında ithalat, 8 ve 9'uncu fıkrasında ihracat, 11 ila 15'inci fıkrasında akaryakıt ve 16 ila 18'inci fıkrasında alkol, sigara ve tütün kaçakçılığı biçiminde düzenlenmiştir. Bu bağlamda çalışmamızın ana konusunu oluşturan ithalat ve ihracat kaçakçılığı suçları; suçun hukuki konusu, maddi konusu, fail ve mağduru ile suçun unsurları, özel görünüş biçimleri ve yaptırımları ile nitelikli hallerine göre incelenmiştir. Anahtar sözcükler: Gümrük, Kaçakçılık, Gümrük Kaçakçılığı Suçları, İthalat, İhracat

Biriz Demirağ
Baskent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu

Suç örgütleri, en az üç kişiden oluşan, hiyerarşik ilişkilerle bağlantılı, sürekli ve çok sayıda suç faaliyetleri gerçekleştirmek amacı güden yapılar olarak tanımlanabilir. Suç işlemek için kurulan örgütler, tarih boyunca var olagelmiş ve günümüzde sadece ulusal düzeyde değil, uluslararası düzeyde de karşımıza çıkmaktadır. Suç işlemeyi amaç edinmiş suç örgütleri, toplum içerisinde korku başta olmak üzere endişe ve panik yayarak yıldırma politikası izlemekte ve gelişen teknoloji sayesinde uluslararası düzeyde organize bir ağ oluşturmaktadırlar. Bu nedenle, suç örgütleri kamu düzeni ve güvenliğini tehlikeye atan somut bir tehlike suçu niteliği taşımaktadır. Organize suçluluk ve suç örgütleriyle mücadele, sadece ulusal düzeyde değil, uluslararası düzeyde de hukuki yollarla gerçekleştirilmelidir. Bu bağlamda Türk Hukuku'nda ve uluslararası hukukta çeşitli düzenlemeler bulunmaktadır ve çalışmamızda ele alınmaktadır. TCK madde 220, suç işlemek niyetiyle örgüt oluşturma suçunu tehlike suçları bakımından somut tehlike ve bağımsız bir suç şeklinde düzenlemiştir. İlgili maddede, örgüt kuran, yöneten, örgüte üye olan, örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen, örgüte yardım eden ve örgütün amaç edindiği suçların propagandasını yapan kişiler hakkında verilecek ceza belirtilmiştir. Çalışmamızda, örgütün unsurları, diğer ülke düzenlemeleri, uluslararası düzenlemeler, TCK 220. Madde hükümleri ve etkin pişmanlık hükümleri ile ceza ve ceza muhakemesi detaylı olarak incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Suç örgütü, Organize suçluluk, Ulusal mevzuat, Uluslararası mevzuat, Kamu düzeni ve güvenliği

Birce Yaren Akgül
Baskent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Askerî ceza hukukunda amir veya üste hakaret suçu

Şeref, onur ve haysiyet kavramları insanın toplum içeresindeki rolünü etkileyen en temel değerlerdir. Sosyal düzenin sağlanmasında bireylere ait bu değerlerin korunması büyük önem arz etmektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri de kendi içerisinde sıkı düzen kurallarının bulunduğu bir topluluk olarak; amir veya üst konumundaki kişilerin şeref, onur ve saygınlığını korumak ve askeri disiplin ile mutlak itaat anlayışını sağlamlaştırmak suretiyle gerçekleştirdiği faaliyetlerde başarılı olmayı hedefler. Amir veya üstlere karşı kasıtlı olarak gerçekleştirilen tahkir edici fiillerin engellenmesi ordunun elde edeceği başarılara giden yolda kilit bir rol oynamaktadır. Bu nedenle, Askeri Ceza Kanunu'nun 85'inci maddesinde amir veya üste hakaret edenlerin cezalandırılması öngörülmüştür. Çalışmamızda amir veya üste karşı hakaret suçu, doktrinde yer alan görüşler ile mevcut yüksek mahkeme ve kapatılan askeri yüksek mahkeme içtihatlarından da yararlanmak suretiyle incelenecektir.

Askeri ceza hukukuTürk ceza hukuku
Oğuz Erbaş
Baskent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Ceza muhakemesi hukukunda basit yargılama usulü

Basit yargılama usulü, klasik ceza yargılamasına alternatif olarak 7188 sayılı Kanun düzenlemesi uyarınca CMK m.251 ve m.252'de yerini almış olup yürürlüğe girdiği 01.01.2020'den beri uygulanmaktadır. Adli para cezasını ve/veya üst sınırı iki yıl veya daha az süreli hapis cezasını gerektiren suçlar hakkında CMK m.251'de belirtilen diğer koşullar sağlandığında görevli asliye ceza mahkemesinin takdiri ile usulün uygulanmasına karar verilebilir. Usulün uygulanması ile duruşma açılmaksızın mağdurun ve sanığın yazılı beyanı ile dosya üzerinden karar verilir. Usulün uygulanması gereği verilecek cezadan dörtte bir oranında indirim yapılırken mahkemece verilen hüküm, olağan kanun yollarına tabi olmayıp m.252 hükümleri uyarınca itiraza tabidir. Hızlı yargılama hedefi ile düzenlenen bu usul klasik ceza yargılamasından farklılıkları nedeniyle özellikle adil yargılamayı sağlayan ceza muhakemesinin temel ilkelerinin uygulama alanı bulup bulamadığı yönünden çokça inceleme konusu yapılmış, hatta usulle ilgili düzenlemeler Anayasaya aykırılık iddiasıyla iptal davasına da konu olmuştur. Çalışmamızda AYM'nin basit yargılama usulü ile ilgili 22.06.2023 tarihli kararına da yer verilmek suretiyle usulün hak ihlallerine neden olup olmadığı tartışılmış; koşulları ve uygulanış biçimi, tarihsel süreci ve karşılaştırmalı hukuk ve alternatif usuller içindeki yeri incelenmiştir.

Tutku Turan
Baskent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

İdari işlem olarak askeri öğrencilere verilen disiplin cezaları

İdare, iradesini idari işlem kanalıyla açıklar. İdari işlemlerden bir tanesi idari yaptırımlardır. Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde subay veya astsubay olmak üzere eğitim ve öğretim gören askeri öğrenciler bulunmaktadır. Askeri öğrencilerin Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından getirilen kurallara uymamaları durumunda disiplinsizlik meydana gelmektedir. Askeri öğrencilerin disiplinsizlik oluşturan eylemleri işlemeleri hâlinde uygulanacak olan idari yaptırımlar, disiplin cezaları olarak karşımıza çıkmaktadır. Askeri öğrenciler aldıkları disiplin cezalarının hukuka aykırı olduğu iddiasıyla idare mahkemelerinde iptal davası açabilmektedir. İdare mahkemeleri askeri öğrencilere verilen disiplin cezalarını idari işlemin unsurları olan yetki, şekil, sebep, konu ve amaç unsuru yönünden inceleyebilmekte ve bu unsurlardan herhangi birinin hukuka aykırı olması nedeniyle disiplin cezası işlemini iptal edilebilmektedir. Askeri öğrencilerin disiplinsizlik oluşturan eylemleri işlemeleri durumunda, askeri öğrenciler hakkında bu cezaları verecek makamların yetkilerinin sınırları, ne şekilde verecekleri, hangi gerekçelere dayandıkları, hangi konularda verileceği ve amaçları bu tezin konusunu oluşturmaktadır.

AskeriAskeri okullarAskeri personel+2
Mustafa Ertuğrul Bölükbaş
Baskent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Yaşam hakkı kapsamında açlık grevi ve hayata dönüş operasyonları

İnsan var olduğundan beri tartışılagelen insan hakları, şüphesiz hukukun en önemli alanlarından biridir. Tarih boyunca birçok belge ve bildirgede güvence altına alınmış olan yaşam hakkı, bu hakların en önemlisidir. Bireylerin yaşam hakları olmaksızın diğer haklara sahip olması beklenemez. Bu, yaşamın dokunulmazlığı ve kutsallığı tezinin bir sonucudur. Ancak değişen koşullar, yaşamın niteliği tezinin önem kazanmasına zemin hazırlamıştır. Buna göre bireylerin bir biyolojik, bir de biyografik yaşamları vardır. Niteliği olmayan bir yaşamın gerçek yaşam olduğundan söz etmek mümkün değildir. İşte açlık grevi de yaşamın kutsallığı ve dokunulmazlığı tezi ile yaşamın niteliği tezi ayrımında düğümlenmiş bir konudur. Açlık grevinin haksızlığı meselesi hangi tezin benimsendiğine göre değişkenlik gösterecektir. Açlık grevi, kısaca bireylerin birtakım isteklerini yetkililere bildirmek ve mümkünse kabul ettirmek maksadıyla yaşamlarını pazarlık konusu yaparak beslenmeyi reddetmeleridir. Bu eyleme yapılacak müdahaleler, kullanılan araç ve yöntemler açısından bazen işkence yasağının ihlaline vücut verebilmektedir. Üstelik zorla besleme, bireylerin kendi geleceklerini belirleme haklarını da ihlal edebilecektir. F tipi yüksek güvenlikli kapalı cezaevlerine geçiş sürecini protesto etmek amacıyla ülkemizdeki birçok cezaevinde açlık grevleri ve ölüm oruçları icra edilmeye başlanmıştı. Bu açlık grevlerinin sonlandırılması ve mahkumların F tipi yüksek güvenlikli kapalı cezaevlerine sevklerinin sağlanması amacıyla ülke çapında Hayata Dönüş Operasyonları olarak bilinen bir operasyon gerçekleştirilmiştir. Gerçekleştirilen müdahalelerin ölçüsüzlüğü dolayısıyla gerek Anayasa Mahkemesi'ne gerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne birçok başvuruda bulunulmuştur. Bu başvurularda çoğunlukla kolluğun zor kullanma yetkisine ilişkin sınırı aşması dolayısıyla yaşam hakkı ve işkence yasağı kapsamında inceleme yapılmıştır. Türk hukuk mevzuatında düzenlenen hukuka uygunluk nedenlerinden birisi de kanun hükmünü yerine getirmedir. Böyle bir hukuka uygunluk nedeni mevcutsa, gerçekleştirilen fiil suç olmaktan çıkacak ve tümüyle hukuka uygun hale gelecektir. Ancak bu sınır, Türk Ceza Kanunu'nun 27/1. Maddesi gereğince taksirle aşılırsa ve bu suçun taksirli hali de Kanun'da düzenleniyorsa taksirli halinden indirim yapılarak ceza verilecektir. Bu sınırın kasten aşılması durumunda somut olaya göre Türk Ceza Kanunu'nun 256. maddesinde düzenlenen "zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması" suçu sübut bulacaktır. Çalışmamızda öncelikle yaşam hakkının tanımı yapılacak, devletlerin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 2. maddesi kapsamındaki negatif, pozitif ve usuli yükümlülükleri açıklanacak, yaşam hakkı ile ilgili özellik arz eden sorunlar değerlendirilecek, açlık grevinin tanımı yapıldıktan ve hukuki niteliği açıklandıktan sonra bazı temel hak ve özgürlükler bakımından incelenecek; açlık grevine müdahale tartışması yapılacak ve Türk Ceza Kanunu'nda düzenlenen hukuka uygunluk nedenlerinin izahına çalışılacak, bu nedenlerde öngörülen sınırın taksirle aşılması halinde ne şekilde yol izleneceği açıklanmaya çalışılacak ve bu sınırın kasten aşılması halinde hangi suçun sübut bulabileceği değerlendirilecektir. Nihayet Hayata Dönüş Operasyonları süreci açıklanacak, bu Operasyon dolayısıyla Anayasa Mahkemesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne yapılan başvurular değerlendirilecektir.

Seda Koyuncu
Baskent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ışığında adil yargılanma hakkının genel kolluk disiplin rejiminde uygulanması

Emre BÜYÜKHİLAL, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Işığında Adil Yargılanma Hakkının Genel Kolluk Disiplin Rejiminde Uygulanması, Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim Dalı Kamu Hukuku Yüksek Lisans Programı, 2024. Ülkemizdeki genel kolluk teşkilatı, Jandarma Genel Komutanlığı, Sahil Güvenlik Komutanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü'nden oluşmaktadır. Bu çalışmada; yargılama sürecinin hukuka uygun şekilde işlemesini, temel hak ve özgürlüklerin etkin bir şekilde korunmasını sağlayan adil yargılanma hakkının genel kolluk disiplin rejiminde uygulanması ele alınarak; bu hususlar öğretideki görüşler ve yargı kararları çerçevesinde anlatılmıştır. Disiplin kavramı, kamusal alandaki hizmet ve faaliyetlerin etkili ve verimli şekilde sürdürülmesi amaçlamaktadır. Disiplin rejimi, personelin kurumla ilişki şeklini belirleyen, koruyan ve yıprandığında onarılmasını sağlayan kurallar ve uygulamalar bütünüdür. Adil yargılanma hakkının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarından yola çıkarak genel kolluk disiplin rejimindeki etkisi incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Adil yargılanma hakkı, disiplin rejimi, genel kolluk, kamu görevlisi, disiplin suç ve cezası.

Emre Büyükhilal
Baskent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Kamu hizmeti imtiyaz sözleşmelerinde tahkim

İnsan, gelişen ve evrilen bir varlıktır. İnsanlardan oluşan toplum da bu doğrultuda, gelişen insandan bağımsız olarak değerlendirilemeyecektir. Toplum, insanların ihtiyaçları çerçevesinde gelişir ve bu süreçte gücünü kaçınılmaz unsur olarak hukuktan alır. Hukukun topluma yansıması olarak "devlet" kavramı, vatandaşların ihtiyaçlarını gidermek ve toplumun evrilen isteklerine cevap vermek adına "kamu hizmeti" sunmakla yükümlüdür. Devlete mali açıdan önemli bir külfet olabilen bu hizmetler, tarihsel süreçte özel sektör işbirliğiyle gerçekleştirilmeye başlanmış, bu doğrultuda "kamu hizmeti imtiyaz sözleşmeleri" doğmuştur. Kamu hizmeti imtiyaz sözleşmeleri, devletin birimleriyle özel sektör arasında kamu hizmetlerinin sağlanmasını düzenleyen önemli araçlardır. Bu tür sözleşmeler genellikle uzun vadeli ve karmaşık olup taraflar arasında ortaya çıkabilecek uyuşmazlıkların çözümünde çeşitli zorluklarla karşılaşılabilmektedir. Son yıllarda, bu tür sözleşmelerden kaynaklanan uyuşmazlıkların çözümünde tahkim yolunun daha fazla tercih edildiği gözlemlenmektedir. Tahkim, taraflar arasındaki anlaşmazlıkların etkili ve tarafsız bir şekilde çözülmesini sağlayarak hukuki belirsizlikleri azaltmasının yanında uzun süren mahkeme süreçlerinden kaçınılmasında da yardımcı olmaktadır. Ancak kamu hizmeti imtiyaz sözleşmelerinde tahkim şartının varlığı, ülkemiz ve yabancı ülke doktrinlerinde çeşitli tartışmalara neden olmuştur. Bu bağlamda, bu tez kapsamında öncelikle kamu hizmeti kavramına değinilecek; genel olarak uyuşmazlıklar açıklanarak alternatif bir yol olarak tahkim ele alınacak; kamu hizmeti imtiyaz sözleşmelerinden kaynaklanan uyuşmazlıkların tahkim yoluyla çözülmesine ilişkin usuller ve bu modelin avantajları ile dezavantajları hukukçuların görüşleri ve yargı kararları çerçevesinde incelenecektir.

Ali Ergün
Baskent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Türk hukukunda erken evlilikler

Bu tez, Türk Medeni Kanunu'nun on sekiz yaşın altında evlenmeyi mümkün kılan 124, 126 ve 128. maddelerini hukuk sosyolojisi perspektifinden inceleyerek Türk Hukuku'nda erken evliliklerin sosyo-legal analizini yapmaktadır. Çalışma, aile mahkemelerine 16 yaşında evlenme izni ile başvuran çocukların davalarına bakan aile mahkemesi hâkimleriyle yapılan nitel görüşmeleri içerir saha araştırması ile desteklenmiştir. Konumuz bakımından önem taşıyan çocukluk kavramı sosyolojik inşa sürecinden geçerek hukuk disiplinin yanı sıra diğer sosyal bilim ve iktisadi disiplinlerin alanlarına temas etmektedir. Çocukluk dönemi kendine has özelliklerinin yanı sıra aile ve evlenme temalarıyla beraber hemen hemen tüm günümüz toplumlarında evrensel ve kalıcı bir dönemi niteler. Bu çalışma kapsamında ilgili kurumların hukukla olan ilişkileri erken evlenmeler bağlamında ele alınmıştır. Tez boyunca 16 yaşında mahkeme izni ile, 17 yaşında ise aile izni ile evlenmesine müsaade edilen çocukların yanı sıra resmi evlenme akdi olmamasına rağmen erken evlendirilen çocukları kapsayan hukuk mevzuatı ve bu kapsamda kanun yapıcıların, yargı aktörlerinin, yerel mahkemelerin ve yüksek mahkemelerin erken evliliklere karşı tutumlarını içeren egemen hukuk kültürü; evlenme yaşına ilişkin hukuk kuralının Osmanlı'dan günümüze kadar tarihi gelişiminden yararlanılarak incelenmiştir. İlgili hukuk kurallarına ilişkin tartışma, çocuğun üstün yararı, toplumsal cinsiyet ve çocuk hakları çerçevesinde yürütülmüştür. Bu sayede hukuk kurallarının etkinliğinin artırılması amaçlanmaktadır.

Ayşe Yaşar Yıldırım
Baskent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ışığında mülkiyet hakkı kapsamında kamulaştırma

Bu tezde, mülkiyet hakkının insan hakları bağlamındaki yeri incelenmiş ve bu hakkın kamu yararı gerekçesiyle sınırlandırılma biçimi olan kamulaştırma hem ulusal hem de uluslararası hukuk açısından ele alınmıştır. Özellikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında kamulaştırma uygulamaları ele alınmış; mülkiyet hakkına yapılan müdahalelerin hukuka uygunluğu, ölçülülüğü ve kamu yararı amacı taşıyıp taşımadığı üzerinde durulmuştur. Birinci bölümde mülkiyet kavramının tanımı, tarihsel gelişimi ve farklı düşünsel yaklaşımlar çerçevesinde evrimi ele alınmıştır. Mülkiyet hakkının insan hakkı boyutu, ulusal ve uluslararası metinler ışığında tartışılmış; özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile Birleşmiş Milletler belgeleri üzerinden karşılaştırmalı bir yaklaşım benimsenmiştir. İkinci bölümde ise kamulaştırma kurumu ayrıntılı olarak ele alınmış, tarihsel arka planı, anayasal temelleri ve hukuki niteliği ortaya konulmuştur. Kamulaştırma işleminin idari ve adli aşamaları analiz edilmiş; benzer kurumlarla olan farkları irdelenmiştir. Acele kamulaştırma ve kamulaştırmasız el atma gibi uygulamalar da bu bağlamda değerlendirilmiştir. Üçüncü bölümde, kamulaştırmaya karşı bireylerin hak arama yolları ve yargısal denetim mekanizmaları ele alınmış hem ulusal yüksek yargı organlarının hem de Mahkemenin yaklaşımı analiz edilmiştir. Mahkeme'nin mülkiyet hakkına ilişkin içtihadı, üç kural analizi çerçevesinde detaylı biçimde değerlendirilmiş; hukukilik, kamu yararı ve adil denge ilkeleri ışığında karar örnekleri üzerinden yorumlamalar yapılmıştır. Ayrıca Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararları karşılaştırılmış, iç hukuka etkileri değerlendirilmiştir. Bu çalışma, mülkiyet hakkın ile kamu yararı arasındaki dengenin nasıl sağlanması gerektiğine ilişkin AİHM içtihadının sunduğu ölçütleri analiz etmekte ve ulusal uygulamalara yönelik öneriler sunmuştur.

Emine Nur Yılmaz
Baskent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Masumiyet karinesi kapsamında güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması

Bu çalışmada masumiyet karinesi kapsamında güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması incelenmiştir. Adil yargılanma hakkının önemli bir unsuru olan masumiyet karinesi hem adil yargılanmanın sağlanması hem de kişinin onurunun korunabilmesi bakımından önemlidir. Ayrıca yargılamanın yürütülebilmesinde ve kişinin insan haklarına uygun yargılamanın gerçekleştirilmesinde bir gereklilik olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye'de, 1982 tarihli Anayasa'da ilk defa anayasal olarak karineye açık bir şekilde atıfta bulunulmuştur. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde detaylara girmese de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararlarında karine geniş bir şekilde açıklanmış ve bu sayede karinenin kapsamı genişlemiştir. Türkiye'de 2012 yılında Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuru yolunun onaylanmasıyla birlikte karineye yönelik ihlal iddiaları Anayasa Mahkemesi tarafından incelenebilmektedir. Kamu hizmetlerinin hukuka uygun şekilde yürütülebilmesi ve vatandaşlara sunulabilmesi için görevini layığıyla yapabilecek kişilerin seçilmesi gereklidir. Bu koşulların sağlanabilmesinde güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının yapılması da önemli bir rol oynamaktadır. Türkiye'de 1994 yılına kadar güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması herhangi bir mevzuata dayanmadan uygulanmaktaydı. Zaman içerisinde güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının çerçevesi genişletilerek uygulanmaya bağladığı görülmektedir. Ancak uygulamanın gerek mevzuatından gerekse uygulamasından kaynaklı birtakım sorunlar yaşanmaktadır. Bireylerin temel hak ve özgürlüklerini sınırlandıran uygulama bireysel başvurularla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarına konu olmaktadır. Çalışma kapsamında insan hayatında önemli bir etkisi ve önemi bulunan masumiyet karinesi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararları referans alınarak çeşitli açılardan incelenmiştir. Çalışmanın sonucunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarında güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının olumsuz sonuçlanması nedeniyle hak kayıplarının yaşanmasının genelde en temel insan hakkı olan adil yargılanma hakkı, özelde masumiyet karinesi kapsamında değerlendirildiği görülmektedir. Sonuç olarak, güvenlik soruşturması olumsuz olan ve Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuruda bulunan kişilerin kamu görevine atanamaması işlemine karşı açılmış davalarda genelde güvenlik soruşturmasından ziyade mahkemelerde adil yargılanma ortamının sağlanamaması, kesin bir mahkûmiyet hükmü olmasa da hükmün geri bırakılması kararının dikkate alınmaması ve gerekçeli kararda yer alan masumiyet karinesinin ihlaline neden olabilecek ifadeler olduğu görülmektedir.

Deniz Toptaş
Baskent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

İnsan hakları perspektifinden toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve kadına karşı şiddet

Bu çalışma, kadına karşı şiddetin toplumsal cinsiyet eşitsizliği ile olan bağlantısını insan hakları hukuku perspektifinden incelemeyi amaçlamaktadır. Tezin ilk bölümünde, toplumsal cinsiyet kavramı ve bu kavram etrafında şekillenen eşitsizlik dinamikleri ele alınarak, ataerkil sistemin toplumsal cinsiyet rollerini nasıl biçimlendirdiği ortaya konulmuştur. Eğitim, aile, din, kültür ve medya gibi sosyal yapılar üzerinden bu rollerin pekiştirilme biçimleri incelenmiş, toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılığın kadına yönelik şiddete nasıl zemin hazırladığı tartışılmıştır. İkinci bölümde, kadına karşı şiddet, kadınların temel insan haklarının ihlali olarak ele alınarak; kadının insan haklarının uluslararası hukukta geçirdiği tarihsel evrim analiz edilmiştir. Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi gibi uluslararası kuruluşların hazırladığı sözleşmeler ile CEDAW Komitesi'nin tavsiye kararları üzerinden kadına yönelik şiddetin uluslararası hukukta nasıl ele alındığı değerlendirilmiştir. Ayrıca, devletin pozitif yükümlülükleri bağlamında şiddetin önlenmesi sorumluluğu ve Kadına karşı şiddetin, diğer hak ihlallerinden bağımsız ve kendi başına bir insan hakkı ihlali olarak değerlendirilmesi gerektiği üzerinde durulmuştur. Tezin üçüncü bölümünde ise Türkiye'de kadına karşı şiddetle mücadeleye yönelik hukuki düzenlemeler ve uygulamalar incelenmiştir. İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı Kanun çerçevesinde geliştirilen önleyici ve koruyucu mekanizmalar, destek hizmetleri ve yargı kararları üzerinden mevcut durum analiz edilmiştir. Çalışmanın sonunda ise, mevzuatın etkinliği, uygulamadaki aksaklıklar ve insan hakları perspektifinden önerilere yer verilmiştir.

Gülsüm Aybüke Yıldırım
Baskent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Yakalama ve gözaltı

Çalışmamızın konusu olan "yakalama ve gözaltı" birer koruma tedbirleri oldukları için, ceza muhakemesi kurumudurlar. Kavram olarak yakalama, kişinin hakim kararı olmaksızın özgürlüğünden yoksun bırakılmasıdır. Buna ek olarak gözaltı ise yakalanan kişinin nezarethanede tutulması halini ifade etmektedir. Yakalanan kişinin özgürlükten kısıtlanma süresinin devamı, savcılık makamı tarafından verilecek karara binaen gözaltı tedbiri aracılığıyla sağlanır. Söz konusu tedbirler insan hak ve özgürlüklerini kısıtladıkları için oldukça hassastır. Aksi takdirde; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 2. maddesinde düzenlenen yaşam hakkının, 3. maddesinde düzenlenen işkence yasağının, 5. maddesinde düzenlenen kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ve son olarak da 6. maddede düzenleme alanı bulan adil yargılanma hakkının ihlali söz konusu olabilecektir. Dolayısıyla olası hak ihlallerin önüne geçilmesi suretiyle demokratik toplum düzeninin muhafaza edilmesi ancak insan haklarına saygılı kanuni düzenlemelerin ele alınması, evrensel ilkelere ve uluslararası hukuka riayet edilmesi ve son olarak mevcut hukuk kurallarının tüm topluma uygulanması halinde mümkün olacaktır. Anahtar Kelimeler: Ceza Muhakemesi, Koruma Tedbirleri, Yakalama, Gözaltı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, yaşama hakkı, işkence yasağı, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı, adil yargılanma hakkı

Adil yargılanmaAvrupa İnsan Hakları SözleşmesiCeza muhakemesi hukuku+5
Alper Öztuğut
Baskent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

İdarenin kusursuz sorumluluğu kapsamında sosyal risk ilkesi

İdarenin kusursuz sorumluluk halleri ve sosyal risk ilkesinin ele alındığı bu çalışmada, öncelikli olarak, kamu hizmetlerinin yürütülmesi sırasında, idarenin işlem ve eylemleri nedeniyle bireylere verdiği zararlardan sorumlu olup olmadığı ve sorumluluğunun hangi temel ilkelere dayalı olduğu konuları ele alınmıştır. İdarenin mali sorumluluğu konusunda ortaya çıkan temel ilkeler olan kusur sorumluluğu ve kusursuz sorumluluk ilkelerinin tarihsel olarak ortaya çıkış süreçleri, gelişimleri, günümüzde geldikleri aşamalar ile bu ilkelerin uygulanabilmeleri için aranan şartlar ve uygulama halleri yargı kararlarından da örnekler verilmek suretiyle açıklanmaya çalışılmıştır. Kamu hizmetlerini sunma görev ve yetkisi ile donatılan idarenin faaliyetleri maddi aleme idari işlem veya idari eylem olarak yansımaktadır. İdarenin kusurlu eylem veya kusurlu işlemleri nedeniyle idare edilenler zarar görebilecekleri gibi, idareye herhangi bir kusur isnat edilemeyen idari işlem veya idari eylemler de idare edilenlerin zarar görmelerine neden olabilmektedir. Sosyal devlet ilkesinin benimsenmesi sonucu idare, daha fazla ve çok çeşitli kamu hizmetlerini üstlenmiş, yürüttüğü bu hizmetleri nedeniyle daha fazla eylem ve işlemler yaparak bireylerin karşısına çıkmıştır. Bu ise idarenin bireylere zarar verme ihtimalini sayısal olarak arttırmıştır. Hukuk devleti ilkesinin yanında sosyal devlet anlayışının kuvvet kazanması, idarenin sorumluluğu konusunda zarar gören kişiler lehine bazı gelişmeler yaşanmasına neden olmuş, yeni gereksinimler karşısında idarenin verdiği zararlardan kusursuz olarak sorumlu tutulabilmesi için farklı mesnetlere ihtiyaç duyulmuş ve idarenin bazı hallerde kusursuz olsa dahi neden olduğu zararlardan sorumlu tutulması gerektiği kabul edilmiştir. Kusursuz sorumluluk anlayışının ilke ve özelliklerinin gerek zarar görenler, gerekse idare açısından hakkaniyete uygun neticeler doğuracak şekilde ortaya konulması gerekmektedir. Kusursuz sorumluluğun özellik ve ilkelerinin ortaya konularak, bu sorumluluğun kapsamının adaletli çözümlere ulaşacak şekilde belirlenmeksizin uygulanması, zarar görenler ve idare açısından hakkaniyetli olmayan sonuçlar doğuracak, kritersiz ve kapsamı belirlenmeksizin yapılacak uygulama, bazı durumlarda zarar gören bireyin zararının karşılanmamasına neden olabileceği gibi, bazı durumlarda da idareyi, her tür zararı karşılamakla mükellef genel sigortacı veya teminatçıya dönüştürebilir. Çalışmamızda idarenin kusursuz sorumluğunun bir türü olarak kabul edilen risk ilkesi gereğince sorumluluğun kapsamı, bu sorumluluk türünün doğuşu, yargı kararları ışığında detaylı bir şekilde ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: İdare Hukuku, Kusursuz Sorumluluk, Sosyal Risk İlkesi

Kusursuz sorumlulukSosyal riskTürk hukuku+2
Buse Sakar
Baskent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Direnme hakkı ve pozitif hukuktaki değeri

İnsanlık tarihi boyunca insanların birbirleri üzerinde tahakkümü ve bu tahakküme karşı direnç var olagelmiştir. Direncin iktidar ve yönetilen çelişkisi arasında yaşanması kaçınılmaz bir durumdur. Bu durum Antik Yunandan günümüze iktidarın ve iktidara itaatin sınırının tartışılmasına yol açmıştır. Bu tartışmadan çıkan pek çok fikir arasından en aşırı olanı direnme hakkı olmuştur. Direnme hakkı; temel hakların başka bir yol kalmadığında, güç kullanmak da dahil olmak üzere, her yolla savunabileceği düşüncesini ifade etmektedir. Orta çağın son döneminde merkezileşen krallıklarla kilise arasında oluşan ve daha sonra mezhepler arasında devam eden iktidar mücadelelerinde direnme hakkı fikirleri yaygınlaşmış, Aydınlanma çağıyla birlikte başlayan mutlak monarşilere karşı yapılan devrimlerle zirveye çıkmıştır. II. Dünya Savaşı sonrası dönemde pek çok ülkede yerini sağlamlaştıran sınırlı devlet ve hukuk devleti gibi kavramlarla artık direnme hakkına gerek kalmadığı ve bundan böyle direnme hakkının şiddet hareketlerine bahane olmaktan başka bir işe yaramayacağı düşüncesiyle tehlikeli görülmesine yol açmıştır. Günümüzde hukuk devleti olduğunu iddia eden bir devletin temel hakları ihlal etmeyeceği ya da ihlallerini çeşitli yollarla telafi edeceği düşüncesi ile direnme hakkının nasıl bağdaşabileceği ve eğer bağdaşabilirse bunun sembolik mi, yoksa pratik olarak anlamlı mı olacağı değerlendirilmelidir. Bu çalışmada direnme hakkı kavramı incelendikten sonra, bu kavramın tarihsel gelişimine yer verilecek, mevcut örnekleriyle güncel pozitif hukuktaki değeri sorgulanacaktır. Anahtar Kelimeler: Direnme Hakkı, Devrim, Direniş Teorisi, Sivil İtaatsizlik, Sınırlı Devlet.

DirenişDirenme hakkıSivil itaatsizlik
Kadir Kaan Berksoy
Baskent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Ceza hukukunda nefret ve ayrımcılık

Ceza Hukukunda Nefret ve Ayrımcılık konulu yüksek lisans tezimiz, dört ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, nefret ve ayrımcılık kavramları ile eşitlik ve ayrımcılık çeşitleri incelenmiştir. Ayrıca bu bölümde nefret suçu ve ayrımcılık suçu ve mukayeseli hukukta yer alan bu suçlara ilişkin düzenlemelere yer verilmiştir. İkinci bölümde, ayrımcılık yasağına ilişkin uluslararası sözleşmelerde yer alan hükümler incelenmiştir. Ayrımcılık, uluslararası düzeyde mücadele edilmesi gereken bir konu olması nedeniyle, Birleşmiş Milletler Teşkilatı'nın ve Avrupa Konseyi'nin taraf olduğu ayrımcılığı yasaklayan birçok uluslararası sözleşme bulunmaktadır. Çalışmamızın üçüncü bölümünde, ulusal mevzuatta ayrımcılık yasağına ilişkin düzenlemelere yer verilmiştir. Ayrımcılık yasağı ve eşitlik ilkesi birbirlerini tamamlar nitelikte ilkelerdir. Bu nedenle başta Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile korunan eşitlik ilkesi ve ayrımcılığı anayasal boyutta yasaklayan ilkeler ile diğer kanunlarda yer alan ayrımcılık karşıtı düzenlemeler incelenmiştir. Dördüncü bölümde ise 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 122. maddesinde düzenlenen "Nefret ve Ayırımcılık Suçu" unsurlarına ayrılarak ayrıntılı olarak inceleme konusu yapılmıştır. Kanunda yapılan değişiklik neticesinde bu suçun yalnızca nefret saiki ile işlenebilmesi suçun hukuki mahiyetini değiştirmiştir. Bu nedenle güncel düzenlemenin nefret suçları ve ayrımcılık suçları ile ilişkisi ortaya konmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Nefret, ayrımcılık, ayrımcılık yasağı, eşitlik, ayırımcılık suçu, nefret suçu, nefret ve ayırımcılık suçu.

AyrımcılıkCeza HukukuNefret+3
Tuğçe Çetinkaya
Baskent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Suçsuzluk karinesi

Suçsuzluk karinesi, kişinin suçluluğu mahkeme kararı ile kesinleşene kadar suçsuz sayılmasını ifade etmektedir. Karine İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde de yer almaktadır. Bunların yanında, birçok uluslararası belgede yer alan bu karine, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. Maddesindeki adil yargılanma hakkının en önemli unsurlarındandır. AİHS'in 6/2. maddesi "Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılır" demektedir. Bu çalışmanın konusu suçsuzluk karinesidir. Konu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6/2. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları bağlamında ele alınmıştır.

Adil yargılanmaAvrupa İnsan Hakları MahkemesiAvrupa İnsan Hakları Sözleşmesi+5
Günizi Satar
Baskent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Türk ceza hukukunda kusurluluk

Bu tez çalışmasında ceza hukukunda kusurluluk kavramı tarihi ve felsefesiyle birlikte ele alınmış ve Türk Ceza Hukuku'ndaki düzenlemesi doktrindeki tartışmalarla birlikte incelenmiştir. Günümüzde kusurluluk suçun unsurlarından biri kabul edilmiş ve kusursuz suç olmaz ilkesi benimsenmiştir. Çalışmamızda kusurluluğun türleri olan kast ve taksir ayrıntıyla incelenmiş, hukukumuzda varlığını sürdürdüğünü düşündüğümüz istisnai objektif sorumluluk halleri taksir karinesine dayanan kusurlu sorumluluk başlığı altında ele alınmış, ve kusurluluğu kaldıran nedenler anlatılmıştır.

Ceza HukukuCezai sorumlulukHukuki sorumluluk+5
Kıvılcım Ceren Büken
Baskent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Türk iş hukukunda toplu iş sözleşmesinden yararlanma

Çalışmamızda toplu iş sözleşmesinden yararlanma konusu işlenmiştir. Çalışmamız dört bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde toplu iş sözleşmesinin yıllar içindeki gelişimi, toplu iş sözleşmesinin hukuki niteliği, tanımı açıklanmıştır. İkinci bölümde toplu iş sözleşmesinde ehliyet ve yetki, toplu iş sözleşmesinde süre sınırı konuları açıklanmıştır. Üçüncü bölümde ise toplu iş sözleşmesinin yürürlüğe girmesi, dördüncü bölümde ise 6356 sayılı STİSK'da öngörülen düzenlemeler çerçevesinde toplu iş sözleşmesinde yararlanma kapsamına giren kişiler ve koşullar açıklanmıştır. Ayrıca toplu iş sözleşmesi hükümlerinden yararlanamayan kişiler açısından değerlendirme yapılmıştır.

BağlılıkToplu iş hukukuToplu iş sözleşmeleri+4
Özge Bacık Sarıkaya
Baskent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Türk ceza muhakemesinde kamu davasının hazırlanması

5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunumuzun yürürlüğe girdiği 01/06/2005 tarihinden bugüne kadar geçen süredeki kanun değişiklikleri ile ceza muhakemesi hukukumuza köklü değişiklikler ve yenilikler getirilmiştir. Çalışmamızda soruşturma evresinde suçun işlendiğini çeşitli yollardan öğrenen Cumhuriyet Savcısının yapması gereken işlemler ile toplanan deliller ışığında verebileceği kararlar, ceza muhakemesi hukukumuzun benimsemiş olduğu kural olan mecburilik ilkesinin istisnası olan maslahata uygunluk ilkesi kapsamında, davanın açılmasının suçlunun cezasız kalmasından daha büyük zararlar doğurması halinde, kamu davasını açmak için gerekli ve yeterli şüphenin varlığına rağmen takdir yetkisi çerçevesinde Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair Karar verilebilecek haller ve kamu davasının hazırlanması aşamasında iddianame düzenlenirken dikkat edilmesi gereken hususlar, iddianamenin iade nedenleri ile iade kararına karşı başvuru yoluna değinilmiştir. Ayrıca Yargıtay kararları ışığında uygulamada iddianamenin iadesi nedeni sayılmayan ve iddianamenin iadesi nedeni sayılan haller de incelenmiştir. 24/10/2019 tarihinde 30928 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren ve kamuoyunda birinci yargı reformu paketi olarak adlandırılan, 7188 Sayılı "Ceza Muhakemesi Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun" ile ceza yargılaması hukukumuza seri yargılama ve basit yargılama usulleri kazandırılmış olup, her iki yargılama usulüne ait hükümlerin 01/01/2020 tarihinde yürürlüğe gireceği ve yürürlük tarihi itibariyle kesinleşmiş hükümlere ilişkin suçlardan dolayı uygulanmayacağı hüküm altına alınmıştır. Bu kapsamda, seri muhakeme usulünün uygulanabileceği suçlar, uygulanamayacağı durumlar, uygulanma koşulları ve uygulanma süreci de açıklanmıştır. Kanaatimizce, Cumhuriyet Savcısı önüne gelen uyuşmazlıkta somut olaya göre müsnet suçun unsurlarının gerçekleşip gerçekleşmediğini araştırmak durumundadır. Buna göre, suçun unsurlarının tam olarak gerçekleştiği kanaatine varması halinde veya suçun unsurlarının gerçekleştiği hususunda tereddüt hasıl olması halinde iddianame düzenleyecektir. Ancak suçun unsurlarının kesin olarak gerçekleşmediği ya da takdir yetkisine ilişkin hükümlerin uygulanabileceği kanaatine varması halinde veya muhakeme şartındaki eksikliğin giderilemeyeceğinin anlaşılması halinde Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair Karar verecektir.

Ceza Muhakemeleri Usul KanunuCeza yargılamasıKamu davası+4
Seçil Yargıcı
Baskent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

4483 sayılı Kanun'a göre devlet memurlarının yargılanması

Ülkemizde kamu hizmetini yürütmekle yükümlü olan kişiler, memurlar ve diğer kamu görevlileri olarak karşımıza çıkmaktadır. Memur ve kamu görevlisi kavramı başta 1982 Anayasası olmak üzere birçok kanunda yer edinmiştir. 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu ve 4483 sayılı Devlet Memurları ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun ile devlet memurlarının yargılanması ve disiplin hukukuna ilişkin özel düzenlemeler getirilmiştir. Memur ve diğer kamu görevlilerinin, görev sebebiyle işledikleri suçlar dolayısıyla yürütülecek ceza soruşturması, 4483 sayılı kanun ile düzenleme altına alınmış ve yargı organları tarafından yürütülecek olan soruşturma, idarenin vereceği izne tabi kılınmıştır. Böylece memur ve diğer kamu görevlilerinin mesnetsiz isnada karşı korunması da amaçlanmıştır.

Devlet Memurları KanunuKamu personeliKanunlar 4483 sayılı+3
Gizem Deniz Demirdizen
Baskent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nda istinaf kanun yolu

İstinaf kanun yolu, ilk derece mahkemelerinin nihai kararlarının maddi ve hukuki denetimle incelendiği kanun yoludur. 6545 sayılı Kanun ile 2014 yılında Türk idari yargısına getirilen, olağan kanun yolu olan istinaf kanun yolu, kesinleşmemiş kararlara karşı başvurulabilen bir kanun yoludur. Türk idari yargısında olağan kanun yolları istinaf ve temyiz, olağanüstü kanun yolları ise kanun yararına temyiz ve yargılamanın yenilenmesidir. İstinaf kanun yolu idari yargı sistemimizde yeni bir uygulama olsa da Fransız idari yargısında 1987 yılında yer bulmuş bir kanun yoludur. Fransa'da yaşanan Fransız Danıştayı'nın iş yükü sorununa çözüm olması beklenen istinaf kanun yolu, çeşitli idari yargı sistemi düzenlemeleriyle amacına kavuşmuştur. Türk idari yargısında kamu hukuku ve özel hukuk ayrımı Osmanlı Devleti zamanında uygulanan İslam Hukuku prensipleri gereği uzun zaman yapılmamıştır. Bu nedenle köklü bir idari yargı sistemine sahip olmayan ülkemizde istinaf müessesesinin gelişi de geç olmuştur. İstinaf sistemi 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu md.45'te düzenlenmektedir. Bu düzenlemelerle yargı kararlarının paralelliği sağlanmaya çalışılmaktadır. Yargı kararlarında keyfi uygulamaların önüne geçebilmek adına kanun düzenlemelerinin de uygulamada şüpheye düşülmemesi için açık, net ve anlaşılır olması gerekmektedir. Aksi halde yargı kararlarında görülen yorum farklılıklarının derin ve süregelen şekilde devam etmesi belirlilik ilkesine aykırılık oluşturarak, adil yargılanma hakkına da müdahale oluşturabilmektedir. Çalışmamızda istinaf kanun yolu diğer kanun yolları da anlatılarak incelenmiştir. Aynı zamanda, istinaf kanun yolunun özellikle Fransa'da gelişimi ve mevcut uygulamadaki hali irdelenmiştir. Diğer yandan 2577 sayılı Kanun'da istinaf düzenlemesi, örnek mahkeme kararları ile incelenerek mevcut durum ortaya konulmuştur.

Kanun yollarıİdari Yargılama Usulü Kanunuİdari yargı+1
Bahar Erdoğdu Bilgili
Baskent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessEN

State responsibility concerning transit natural gas pipelines under European Union law, international law and domestic law

Bridging Europe and Asia, Turkey is located between the hydrocarbon sourcing countries at Caspian Basin, the Middle East and the major recipients in Europe. With the successful completion of major pipeline projects such as Bakü-Tbilisi-Ceyhan, TANAP and Turkish Stream, Turkey has now become a major "energy corridor". Yet, different from oil, in natural gas, transfer pipeline system is heavily used and due to high initial capital investments, the operators of the projects aim to sustain a prolonged monopoly on the natural gas transmission network. That is to say, there occurs an "inherent" conflict between the operators of the natural gas pipeline and the domestic recipients of natural gas where in Europe and Turkey energy markets are regulated to manage the competition for the benefit of the consumers. One aspect of this thesis is to dwell upon the "state liability" stemming from the natural gas pipelines through the lenses of contemporary European and Turkish Energy Law as well as fundamental principles within Turkish Administrative Law. The analysis of EU Energy Law, especially the Third Gas Directive, is useful in the sense that Turkish Energy Law is in great harmony with the EU Energy Law. In this respect, the processes and activities pertaining to natural gas as well as the identification of the actors of these operations are analyzed. Due to this identification, the practice area of administration and private entities and how they are separated is investigated. Followingly, the public service nature of these activities is assessed in a way to determine the limits of state liability stemming from public service obligations. This assessment constitutes the foundation of the state liability which defines the legal regime pertaining to the activities. The dichotomy of Civil Law and Administrative Law creates a conclusive approach of liability with the survey on case law and current legislation. The second aspect of the study focuses on determining "state responsibility" stemming from being a part of the transit or cross-border natural gas pipeline network. This is where the seemingly relevant sources of multilateral legal framework enter the scene such as Energy Charter Treaty, WTO/GATT and Special Natural Gas Pipeline Agreements between countries. The evaluation of the relevant international law framework is realized in a way to catch the common patterns between "state responsibility" against other countries and the "state liability" against domestic agents, mostly consumers and citizens. In this respect, several key issues in both areas are determined such as third-party access, unbundling, protection of the environment and consumer protection.

PipelinesNatural gasNatural gas pipelines+4
Aysu Başer
Baskent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00