Dicle University
Faculty

Faculty of Medicine

Dicle University

773

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multiple sklerozda apolipoprotein e polimorfizmi ve prognoza etkisi

Amaç: MS genetik özelliklerin eşlik ettiği kompleks etyolojiye sahip kronik inflamatuar bir hastalıktır. APO E genetik polimorfizmi ile MS dahil çeşitli nörodejeneratif hastalıklar arasındaki patojenik ilişki tartışmalıdır. ?4 allelinin varlığının daha agresif bir hastalık süreciyle ilişkili olabileceği vurgulanmıştır. Bu veriler bizi MS hasta grubunda APO E allellerinin hastalık seyrini etkilediği iddiasını incelemeye sevk etmiştir. MS'li hastalardaki belirli APO E genotiplerini sağlıklı kontrol populasyonu ile karşılaştırdık ve APO E ?4 allelini hastalığın belirli bulgulanabilir klinik özellikleriyle ilişkilendirdik. Materyal ve Metod:Klinik olarak MS tanısı almış 33'ü kadın ve 17'si erkek 50 hasta ve sağlıklı 30 kişi çalışmaya alınmıştır. Apo E genotipi PCR yöntemiyle, total apo E nefelometrik yöntemle belirlenmiştir. Başlangıç yaşı, cinsiyet, hastalık süresi, MS klinik subtipi, başlangıç semptomları kaydedilmiştir. EDSS Kurtzke Genişletilmiş Yetmezlik Durum skoru yardımıyla ölçülmüştür. Hastalık şiddeti (progresyon indeksi) EDSS/ hastalık süresi olarak hesaplanmıştır. Belirli allellerin klinik özelliklerle ilişkileri ve APO E genotiplerinin sıklıklarındaki farklılıklar incelenmiştir. Bulgular: Hastalarla kontroller arasında genotip sıklığında belirgin farklılıklar yoktu. Hasta ve kontrol grubu arasında ?4 taşıyıcılığı açısından anlamlı fark yoktu (p=0.56). Ancak erkek MS hastalarında ?4 taşıyıcılığı anlamlı olarak yüksekti (p=0.007) ve erkek MS hastalarında girişte hastalık süresi daha kısa, EDSS daha yüksek, serum total Apo E düzeyi daha düşük olma eğiliminde ve PI anlamlı olarak yüksekti (p=0.031). Başlangıç yaşı, MS klinik tipleri, EDSS, PI ile APO E ?4 taşıyıcılığı arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. İyi prognostik faktör olarak bilinen görsel başlangıç ?4 pozitif grupta yok ve duyusal başlangıç azdı. Remisyonda bakılan serum Apo E düzeyi ise ?4 pozitif hastalarda istatiksel olarak önemsiz olmakla birlikte daha düşük olma eğilimindeydi. Sonuç: Bu sonuçlar APO E genotipinin MS'a yatkınlık üzerinde etkisinin olmadığını göstermektedir. Fakat erkek hastalarda artmış APO E ?4 frekansı ile birlikte, artmış hastalık şiddeti ve azalmış serum Apo E düzeyi yönünde bir eğilim tespit edilmiştir. Olgu sayısının arttırılmasıyla tüm genotipleri kapsayacak şekilde çalışmanın genişletilmesi gerektiği düşünüldü. Anahtar Sözcükler: Multipl Skleroz, APO-E, genetik, genotip, nöroloji, prognoz

Genetik
Mediha Yalman
Dicle University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dicle Üniversitesi Hastanesi'nde yatan hastalarda izeole edilen gram negatif bakteriler ve antibiyotik direnci

ÖZET Gram negatif bakteri (GNB)'lerde antibiyotik direnci tüm dünyada artmaktadır. Çalışmamızda yatan hastalardan izole edilen GNB'lerin bazı antibiyotiklere karşı direnci değerlendirildi. Bu çalışmanın amacı ampirik antibiyotik tedavisi için yol gösterici sonuçlar elde etmekti. Diyarbakır, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde Mayıs 2003 ile Nisan 2005 yıllan arasında klinik örneklerden izole edilen 898 GNB toplandı. Antibiyotik direncini saptamak için mikrodilüsyon yöntemi kullanıldı. E. coli (282), Enterobacter spp. (215), P. aeruginosa (101), Klebsiella spp. (95), S. maltophilia (69) ve Acinetobacter spp. (52) en sık izole edilen GNB'lerdi. Tüm izolatlarda antibiyotik direnç oranları seftriaksona % 73, sefotaksime % 68, seftazidime % 63, trimetoprim-sulfametaksazole % 60, siprofioksasine % 51, amikasine % 20, imipeneme % 3 ve meropeneme % 2 idi. Bu hastanede 3. kuşak sefalosporine, trimetoprim-sulfametaksazole ve siprofioksasine karşı direnç diğer antibiyotiklere göre daha yüksek bulundu. Sonuç olarak uygun ampirik antibiyotik tedavisi için her hastanenin kendi direnç oranlarını izlemesi gerekmektedir. Surveyans çalışmaları ampirik tedavi yaklaşımı için yol gösterici olacaktır. 57

Esen Özmen
Dicle University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçan akciğerinde oluşturulan iskemik önkoşullamanın kalpteki iskemi reperfüzyon hasarı üzerine etkileri

ÖZET Tek veya tekrarlayan kısa süreli iskemi-reperfüzyon periyotlarının daha uzun süreli iskemik periyotlarda gelişebilecek organ, doku veya hücre hasarına karşı belirgin bir direnç oluşturması ile gerçekleşen koruyucu mekanizmaya iskemik önkoşullama denir. İskemik önkoşullama korumasının oluşumunda adenozin, bradikinin, opioid reseptörler, serbest radikaller ve nitrik oksit gibi endojen maddeler tetikleyici olarak rol alırlar. Tetikleyici maddeler başlattıkları bir dizi reaksiyon ile aktive ettikleri protein kinaz C aracılığıyla sarkolemmal ve mitokondriyal K+ATP kanallarının açılmasına neden olurlar. İskemik önkoşullamanın uç efektörü olarak tanımlanan K+ATP kanalları, hücre içi Ca4"1" düzeylerine ve aksiyon potansiyel süresine olan etkisiyle korumanın oluşumunda kritik bir rol oynar. Bir organ veya dokunun iskemi ve reperfüzyonu ile oluşturulan önkoşullama, başka bir arterin beslediği organ veya dokuyu da önkoşullayarak koruyucu etki gösterebilir. Bu durum uzak iskemik önkoşullama olarak adlandırılır. Bugüne kadar kalpteki iskemi-reperflizyon hasan üzerine renal, mezenterik, infrarenal aorta ve ekstremite arterleri üzerinde oluşturulan önkoşullamanın etkileri incelenmiş olup, sonuç olarak uzak iskemik önkoşullamanın klasik önkoşullamaya benzer mekanizmalarla oluştuğu öne sürülmüştür. Biz de bu çalışmamızda sıçan akciğerinde oluşturduğumuz önkoşullamanın kalpteki iskemi ve iskemi-reperfüzyon hasan üzerindeki etkilerini incelemeyi hedefledik. Çalışmamızda toplam 24 adet (n=6) Sprague-Dawley sıçan kullandık. Sıçanlan 120 mg/kg dozunda intraperitoneal tiyopental sodyum ile anestetizeye ettik. Deney süresince hayvanların vücut ısısının 37 ± l °C, tidal volümün l mi/100 gr, solunum sayışırım dakikada 60 olmasını sağladık. Tüm cerrahi işlemler süresince belirgin aritmi oluşan, ortalama arteriyel kan basınç değerleri kalıcı bir şekilde 60 mmHg' nin altına düşen ve çalışma sonunda alınan arteriyel kan örneklerinde pH değeri 7.35- 7.45, parsiyel karbondioksit değeri 32-48 mmHg aralığı dışında olan sıçanları çalışma dışı bıraktık. Sıçanlara intravenöz yolla 200 İU/kg heparin uygulamasından sonra sol parasternal torakotomi ile göğüs kafesini açtık. Kalpteki uygulamalarımız için sol koroner arteri ve akciğerdeki uygulamalar için ise sol pulmoner arteri kullandık. Akciğeri, önkoşullama oluşturmak için, 3 siklüs halinde, her seferinde 5 dakika iskemi +10 dakika reperfuzyona maruz bıraktık. Grupları şu şekilde oluşturduk; Grup l: Kalpte iskemi (30 dk), Grup 2: Kalpte iskemi (30 dk) + reperfuzyon (60 dk), Grup 3:Akciğerde iskemik önkoşullama sonrası kalpte iskemi (30 dk), Grup 4: Akciğerde iskemik önkoşullama sonrası kalpte iskemi (30 dk) + reperfuzyon (60 dk). Deney sonrası aldığımız sol kalp doku örneklerinde histopatolojik incelemeyle birlikte yüksek performanslı likit kromatografi kullanarak kalp dokusundaki malondialdehit ile pürin nükleotid düzeylerini analiz ettik. Grup 3 ve 4' teki malondialdehit değerlerini (0,26 ± 0,02 ve 0,24 ± 0,02 umol/L), grup ive 2'ye (0,42 ± 0,04 ve 0,35 ± 0,01 umol/L) göre anlamlı olarak düşük bulduk (n=6, p < 0.01). İskemik önkoşullama gruplarıyla önkoşullamasız gruplar arasında yaptığımız karşılaştırmada önkoşullama yapılan gruplarda kalp dokusundaki adenozin düzeylerini anlamlı olarak düşük (grupl: 1,43 ± 0,13, grup 2: 1,11 ± 0,06, grup 3: 0,97 ± 0,08, grup 4: 0,81 ± 0,08 ugr/ml), adenozin trifosfat düzeylerini ise (grupl: 3,20 ± 0,10, grup 2: 3,34 + 0,12, grup 3: 4,24 ± 0,20, grup 4: 5,95 ± 0,25 ugr/ml) anlamlı olarak yüksek bulduk (n=6, p < 0.01). Sonuç olarak akciğerde oluşturulan iskemik önkoşullamanın kalpteki iskemi ve iskemi-reperfüzyon hasan üzerinde koruyucu etkisinin olduğunu ve bu etkinin miyokardiyal adenozin düzeyleri ile ilişkili olduğunu söyleyebiliriz. Anahtar kelimeler: Sıçan, kalp, akciğer, uzak iskemik önkoşullama, adenozin.

Hasan Akkoç
Dicle University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Post strok demans: Sıklığı ve risk faktörleri

7. ÖZET Bu çalışmada strok geçirmiş hastalarda üç aylık bir sürenin sonunda poststrok demans (PSD) gelişme sıklığının saptanması ve olası klinik ve sosyodemografik risk faktörlerinin saptanması amaçlanmıştır. Bu çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji kliniğine strok (iskemik ya da hemorajik) ön tanısı ile yatırılan ve yapılan değerlendirmeler sonucunda bu tanısı doğrulanan 147 hastadan, üç ay sonra tekrar değerlendirilen 106 hasta (66 erkek, 40 kadın) çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya alınan tüm hastaların ayrıntılı nörolojik ve sistemik muayeneleri, ayrıntılı kardiyak değerlendirmeleri, rutin laboratuvar tetkikleri (kan sayımı, elektrolitler, kan şekeri, lipit değerleri ve diğer parametreler), elektrokardiyografi (EKG), göğüs radyografisi, ekokardiyografisi (emboli ve diğer kardiyak anomalileri tanımlamak için), beyin görüntülemeleri ( BT ya da MRI) yapılmıştır. Hastaların ayrıca çeşitli sosyodemografik ve klinik verileri hem taburcu edilme sırasında hem de yatıştan sonraki 3 ayda ayrıntılı olarak değerlendirilmiştir. Hastaların ek olarak stroktan hemen önceki ve sonraki fonksiyonları Barthel İndeksi, klinik durumunu değerlendirmek için NIH strok skalası ve kognitif durumun tespiti için mini-mental durum testi uygulandı. Değerlendirmeye alınan 106 olgunun 32 sine poststrok demans (PSD) (%30.2) tanısı konmuştur. PSD tanısı alan ve almayan hastaların sosyodemografik özellikleri karşılaştırıldığında, PSD tanısı alan hastaların daha yaşlı ve kadın oldukları saptanmıştır. PSD tanısı alan hastalarda atrial fibrilasyon ve geçirilmiş strok öyküsünün bu tanıyı almayan gruba oranla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fazla olduğu görülmüştür. PSD tanısı alan hastalarda strok sonrası çekilen görüntüleme raporlarında birden fazla lezyon saptanma olasılığı daha yüksek bulunmuştur. 51Çalışmamızın sonuçları, PSD'ın strok hastalarında sık görülen bir komplikasyon olduğunu doğrulamıştır. PSD gelişimine neden olacak risk faktörlerini belirleyip erken dönemde tanıyıp tedavi etmek, bu bozukluğun topluma olan yükünü oldukça azaltacak ve hastaların yaşam kalitelerini geliştirecektir. Anahtar Sözcükler: demans, poststrok demans, risk faktörleri, sıklık 52

Şerife Banu Tamam
Dicle University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KOAH tanılı hastalarda ekspiratuvar YRBT ve solunum fonksiyon testlerinin korelasyonu

ÖZET Çalışmanın amacı KAOH'lı hastalarda ekspiratuvar YRBT ölçütleri ile SFT arasındaki ilişkilerin saptanması ve YRBT'nin kronik bronşitli hastaların evrelemesinde SFT' ye katkısının belirlenmesidir. Son yıllarda gelişen YRBT parankimal akciğer hastalıklarının görüntülenmesinde yeni bir dönem açmıştır. Akciğerin hastalıklarının tanı ve takibinde giderek YRBT'nin önemi artmaktadır. YRBT ile ince kesitlere kemik algoritması (yüksek rezolüsyon algoritması) uygulanmakta ve böylece artan çözünürlük ile parankimal patolojiler çok daha net olarak görülmektedir. KOAHTı 29 hastaya YRBT ve SFT uygulanmıştır. Hastaların YRBT incelenmesinde 12'sinde tubuler bronşektazi, 8'inde bronş duvar kalınlaşmaları, 17'sinde amfizem, 2'sinde dallanan tubuler yapılar, 1 1 'inde hava hapsi alanları, 4'ünde atelektazi saptadık. Hastaların 8'i Grup A, 21'i Grup B olarak tanımlandı. 8 Grup A KOAHTı olgunun YRBT incelemesinde; olguların Tinde tubuler bronşektazi, l'inde bronş duvar kalınlaşması, 3 'ünde amfizem, 2'sinde hava hapsi, 2'sinde atelektazi saptanmış olup dallanan tubuler yapılar saptanmadı. 21 Grup B KOAHTı olgunun YRBT incelemesinde; olguların 11 'inde tubuler bronşektazi, 7'sinde bronş duvar kalınlaşması,, 14'ünde amfizem, 2'sinde dallanan tubuler yapılar 9'unda hava hapsi, 2'sinde atelektazi saptanmıştır. İki grup YRBT bulguları açısından karşılaştırıldığında tubuler bronşektazi, bronş duvar kalınlaşmaları, amfizem, dallanan tubuler yapılar, hava hapsi alanları ve atelektazi sıklığı bakımından istatistiksel anlamlı farklılıklar olmadığını saptadık. Grup A'nın FEVİ/FVC, FEF25-75, % FEF25-75 oranları Grup B'ninkilere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek çıkmıştır. Grup A ve GrupBTi olgularda yaş, hastalık süresi, %FVC, ve sigara paket/yıl değerleri karşılaştırdığında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. 55Atelektazi ile FVC arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyonun mevcut olduğu saptandı. Amfizem ile hastalık süresi, FEF25-75, ve %FEF25-75 arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyonun mevcut olduğu saptandı. Sigara içimi (paket/yıl) ile tubuler bronşektazi, bronş duvar kalınlaşması, atelektazi ve dallanan tubuler yapılar gibi YRBT bulguları arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyonun mevcut olduğu saptandı. Basit kronik bronşitli Grup A'lı hastalar ile kronik obstruktif bronşitli Grup B'li hastalar arasında YRBT bulguları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı. YRBT'nin KOAH'lı hastaların sınıflandırılmasında SFT'ye ek katkı sağlayamayacağı kanaatindeyiz. 56

Abdulkadir Doğru
Dicle University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fibromiyaloji sendromlu hastalarda serum IGF-1 düzeyleri ve klinik semptomlarla ilişkisi

ÖZET Amaç: Fibromiyalji(FM) kronik yaygın muskuloskeletal ağrı, yorgunluk, kalitesiz uyku, gastrointestinal şikayetler, psikolojik problemler gibi semptomlarla karakterize etiyolojisi bilinmeyen bir hastalıktır. Bu çalışmanın amacı fibromiyalji sendromlu hastalarda serum IGF-1 değerlerini ve klinik semptomlarla ilişkisini incelemektir. Metod: ACR tanı kriterlerine göre tanı almış 37 hasta ve kontrol grubu olarak 30 sağlıklı bireyde serum IGF-1 düzeyi ve klinik semptomlarla ilişkisi araştırıldı. Tüm bireyler klinik bulgular, ağrı şiddeti, fonksiyonel disabilite, sağlık durumu, anksiyete ve depresyon açısından değerlendirildi. Depresyon için Beck depresyon ölçeği (BDI), anxiyete için anlık ve sürekli anksiyete ölçeği (STAI), fonksiyonel disabilite ve sağlık durumunu değerlendirmek için sağlık değerlendirme skalası (HAQ) ve fibromyalji etki skalası (FIQ); sabah sertliği şiddeti, yorgunluk şiddeti, uykusuzluk şiddeti, ağrı şiddeti, kas spazmı şiddeti, hassasiyet şiddetini değerlendirmek için Likert skalası (yok (0), hafif (1), orta (2), şiddetli (3) ve çok şiddetli (4)) kullanıldı. Bulgular: Fibromiyaljili hastalarda kontrol grubuyla kıyaslandığında serum IGF-1 düzeyleri anlamlı olarak daha düşüktü (p=0.004). IGF1 düzeyi ile yaş (r=-0.496;p<0.01), kas spazmı (r= -0.333; p<0.05), hassas nokta sayısı (r=-456; p<0.01) ve sabah tutukluğu (r=- 0.463 ;p<0.01) arasında anlamlı korelasyon mevcuttu. Sonuç: Fibromiyaljili hastalarda sağlıklı kontrollere göre serum IGF-1 düzeylerinin düşük olduğunu ve IGF-1 düzeyindeki düşüklüğün hassas nokta sayısı, tutukluk ve kas spazmı derecesi ile anlamlı bir korelasyon gösterdiğini ortaya koymaktadır. IGF-1 düzeyindeki düşüklüğün, FM etyopatogenezinde rol alabileceğini ve semptomların şiddeti ile ilişkili olabileceğini düşünmekteyiz. 47

Sevgi Gümüş Atalay
Dicle University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

N-asetil sisteinin periferik sinir iyileşmesi üzerine etkisi (ratların siyatik sinirinde deneysel çalışma)

7. ÖZET Amaç: Bu çalışma N-Asetil sistemin periferik sinir iyileşmesi üzerine etkilerini elektrofizyolojik olarak arştırılmasıdır. Materyal Metod: Çalışmamızda ağırlıkları 280-320 gram olan 32 rat kullanıldı. Rastgele her grupta 8 adet olacak şekilde dört grup oluşturuldu. GRUP I (SHAM) (n=8): Cerrahi diseksiyon yapılıp, sinire müdahale edilmeyen grup. GRUP II (ŞALİNE) (n=8): Sinirde crush yaralanma yapıldıktan hemen sonra ve 7 gün boyunca intraperitoneal (İP) serum fizyolojik (1ml) yapılan grup. GRUP III (NAC I) (n=8):Sinirde crush yaralanma yapıldıktan hemen sonra ve 7 gün boyunca İP NAC (30 mg; 0,3 mi) yapılan gurup. GRUP IV (NACII) (n=8):Sinirde crush yaralanma oluşturulan bölgeye operasyon anında lokal olarak (100 mg;1 mi), hemen sonra ve 7 gün boyunca İP NAC (30 mg; 0,3 mi) yapılan grup Anevrizma klipsi yardımıyla, ratların 1/3 proksimal femur seviyesinde siyatik sinirde 2 dakika süreyle travma oluşturuldu. Bulgular: SHAM grubu, elektrofizyolojik olarak normal değerlendirildi. ŞALİN grubuna kıyasla, NAC-I ve NAC-ll'de sinir rejenerasyonunu hızlandıran, nöronal ölümü azaltan elektrofizyolojik bulgular tesbit edildi. Sonuç: Yaptığımız çalışmada ve literatürde de belirtildiği gibi N-Asetil siteinin sinir iyileşmesi ve nöronal ölümü azaltması üzerine olan olumlu etkisini elektrofizyolojik olarak gösterdik. NAC, periferik sinir travmalarından sonra lokal ve sistemik olarak kullanılabilecek potansiyel bir aday olabilir. 50

Bülent Kişin
Dicle University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı kronik idiopatik trombositopenik purpura vakalarında helicobacter pylori sıklığı

7.ÖZET Çocukluk Çağı Kronik Trombositopenik Purpura Vakalarında Helicobacter Pylori Sıklığı: İdiopatik trombositopenik purpura (ITP);erişkin ve çocuklarda trombositopeni ile karakterize, trombositopeniye neden olabilecek diğer hastalıkların dışlanması ile tanı konulan akkiz otoimmun bir hastalıktır. ITP çocukluk yaş grubunda trombositopenilerin en sık nedenlerinden biridir. Günümüzde ITP'nin etyolojisiyle ilgili çok az bilgi mevcuttur.son yıllarda Helicobacter Pylori (Hp)'nin ITP'li hastalarda daha yüksek oranda bulunduğu ve eradikasyon tedavisinini trombosit sayısını yükselttiğini gösteren bir çok çalışma literatürde mevcuttur. Bu çalışmada Kr ITP'li hastalarda Hp pozitifliğinin sağlıklı bireylere göre daha sık görülüp görülmediğinin araştırılması amaçlandı. Çalışmaya Dicle Üniversitesi çocuk sağlığı ve hastalıkları hematoloji polikliniğinde kronik ITP tanısıyla düzenli takiplere gelen izlenmekte olan 19 hasta ve kontrol grubu olarak çocuk polikliniğine başvuran sağlıklı 24 çocuk çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya alman hasta grubu ve kontrol grubu arasında trombosit sayısı dışındaki, yaş cinsiyet ve hematolojik parametreler arasında anlamlı fark bulunamadı. (p>0.005). Kromk ITP tanısı alan hastalarda en düşük trombosit sayısı 5.000/mm?, en yüksek 36.900/mm3 ve ortalama trombosit sayısı ise 14.23±8.91/mm3 idi. Kontrol grubunda ortalama trombosit sayısı 336.58±97.39 idi. Her iki grup arasında trombosit sayılan arasında anlamlı fark bulundu (p<0.001); Hasta grubunda 19 hastama 11'inde (%57.8), kontrol grubunda is 24 hastanın 12'sinde (%50), toplamda çalışmaya alman 43 hastanın 23 ünde (%53.4) Hp IgG pozitif saptandı.Hastaların hiç birinde IgM pozitifliği saptanmadı. Her iki grup arasında istatistiksel fark bulunamadı.(p>0.005) Hasta grubunda Hp pozitif olan ve negatif olan hastalar arasında trombosit sayılan, formül lökosit sayılan ve hematokrit değerleri arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0.005). Ancak Hp seropozitif tespit edilen 23 hastanın 7'si (%30.4) erkek. 16'sı (%70.6) kız idi. Cinsiyetler arasında seropozitiflik açısından anlamlı fark saptandı. Yine hasta grubunda Hp pozitif saptanan 11 hastanın 8'i (%72) kız idi. Sonuç olarak: İTP' li hastalarda ve kontrol grubunda Helicobacter IgG seroprevelansı ülkemizde benzer yaş gruplarında yapılan çalışmalarla uyumlu idi. Kr. İTP hastalarında da benzer oranda bulundu ve kontrol grubuyla arasında anlamlı bir fark bulunamadı. Kr." ÎTP'li hastalarda Hp seroprevelansı artmadığı görüldü. Ancak benzer çalışmalarda birbirinden çok farklı sonuçların elde edilmiştir. Bazı çalışmalarda Hp saptanan 51hastalarda eradikasyon tedavisiyle trombosit sayılarında belirgin yükselme olduğu ve trombositopeni ataklarında azalma olduğunu göstermektedir. Buradan yola çıkarak steroid ve immünglobulin tedavisine yanıt vermeyen veya tedavi sonrası trombositleri hızla düşen Kr. İTP olgularında Hp araştırılması ve sonucun müspet olduğu durumlarda endikasyon tedavisinin verilmesini önerilmektedir. 52

Abdülkadir Özel
Dicle University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil cerrahi gerektiren abdominal onkolojik patolojiler

ÖZETBu çalışma; acil cerrahi girişim gerektiren abdominal onkolojik patolojilerin belirlenmesi,morbidite, komplikasyon ve mortaliteyi etkileyen risk faktörlerinin araştırılarak yaşamkalitesini artırılması ve en iyi sağ kalımı elde etmek için yapılması gereken uygun tedavişekillerinin belirlenmesi amacıyla gerçekleştirildi.Çalışmamız, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Kliniğinde Ocak-1996 yıllarıile Temmuz-2006 yılları arasında acil cerrahi gerektiren, abdominal onkolojik patolojisi olan203 hastanın dosya ve ameliyat verilerinin retrospektif olarak incelenmesi ile yapıldı.Hastaların yaşı, cinsiyeti, preoperatif hematokrit ve albümin değerleri, acile başvurusebebi, tanı zamanı, cerrahi müdahale öncesi uygulanan konservatif, onkolojik ve cerrahitedaviler kayıtlarından araştırıldı. ASA ve Goldman skorları, yandaş hastalıkları kayıtedildi.Ameliyat esnasında hangi organda patoloji olduğu, çevre dokulara yayılım ve karaciğermetastazları, peritonit hali, yapılan ameliyatın tipi(palyatif, definitif) ameliyat kayıtlarındantesbit edildi. Postoperatif dönemde hastaların hastanede yatış süreleri, morbidite ve mortaliteile ilgili bilgileri ve histopatolojik tanıları derlendi ve hazırlanan formlara kayıt edildi. Eldeedilen veriler tek değişkenli ve çok değişkenli analizlerle istatistiksel olarak değerlendirildi.Çalışmada yer alan olguların 115'i(%56,7) erkek ve 88'i(%43.3) kadındı,yaş ortalaması48,9 ±17,22 idi. Abdominal onkolojik patolojilere bağlı gelişen ileus (%61), perforasyon(%30), kanama (%2.4) en sık görülen acil cerrahi endikasyonlardı. İleus kolorektalkanserlerde sık görülürken perforasyon mide kanserlerinde ön planda idi. Abdominalonkolojik patolojiler nedeni ile acil cerrahi uygulanan vakaların %97'sinde ileri evre(Evre3,4) tümörler mevcuttu. İki yüz üç hastanın 127'sine(%63) palyatif, 76'sına( %37) definitifcerrahi girişimler uygulandı. Genel komplikasyon oranı % 32 olarak bulundu ve olgularda ensık gelişen postoperatif komplikasyon yara yeri enfeksiyonu idi..Tek değişkenli analizlerde tümör yerleşim yeri, peritonit varlığı, yüksek ASA ve Goldmanskorları morbiditeye eşlik ederken, binary lojistik analizlerde sadece peritonit varlığı veyüksek ASA skoru istatistiksel olarak morbidite ile ilişkili bulunduGenel mortalite oranımız % 14,2'idi. Tek değişkenli analizlerde peritonit varlığı, yandaşhastalık, Hct düşüklüğü, komplikasyon varlığı ve yüksek ASA ve Goldman skorlarımortaliteye eşlik ederken, binary lojistik analizde Hct düşüklüğü ve yüksek ASA skoruistatistiksel olarak mortaliteye etkili bulundu.Ortalama hastanede yatış süresi 13.17±11.24 gün idi. Morbidite ve mortalite gelişenhastalarda hastanede kalış süresinin istatistiksel olarak daha uzun olduğu saptandı.Tanısal yöntem ve görüntülemelerdeki gelişmelere rağmen, abdominal onkolojikpatolojilere bağlı acil cerrahi gereksinimleri halen yüksek oranlardadır. Serimizde on yıllıksüreçte bu oran % 19 idi ve acil cerrahi gerektiren onkolojik patolojilerde morbidite vemortalite; ASA skoru yüksek hastalarda artmıştı. Peritonit varlığı ve Hct düşüklüğünün demorbidite ve moratlitede etkili olduğu saptandı. Bu nedenle onkolojik patolojilerin erkentanısı ve tedavisi yanında, onkolojik patolojilere bağlı meydana gelen ve acil cerrahigerektiren komplikasyonların da zamanında tanınması önemlidir. İleri ASA skorunun, Hctdüşüklüğünün ve peritonit varlığının morbidite ve mortaliteyi artırıcı etkilerinin bilinmesi vebu risk grubundaki hastalarda daha fazla özen ve destek tedavilerle en iyi sağ kalımı eldeetmek ve yaşam kalitesini artırmak mümkün olabilir.

Bilge Çağatay Yazar
Dicle University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuklarda koroziv madde alımı

Özet Giriş: Bu çalışmada koroziv madde alımına bağlı olarak kliniğimize başvuran hastaların sonuçlan retrospektif olarak incelenerek sonuçlan literatür ışığında değerlendirilmek istenmiştir. Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde 2001-2006 yıllan arasında koroziv madde alımı nedeni ile başvuran ve kliniğimize yatırılıp takip ve tedavisi yapılan hastalar yaş, cinsiyet, başvuru nedeni ve etkeni, lezyonun lokalizasyonu, tam ve tedavi yöntemleri, morbitide ve mortalite açısından değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda madde alımı nedeniyle takip ve tedavisi yapılan 75 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Hastaların 55'i erkek (% 73) ve 20'isi kız (%27) idi. Hastalarımızın koroziv madde alımı ile kliniğimize başvuru arasında geçen süre hastalarımızın %43 'ünde ilk 2 saat içinde idi. Olgularımızın %19'unda başvuru intervali 10 saat ve üzerinde saptandı. Koroziv madde alımı en fazla (%49) 0-3 yaş grubunda ve ikinci olarak (%35) 3-6 yaş grubunda görüldü. En sık etyolojik etkenin çamaşır suyu (%28) olduğu bulundu. Bunu daha fazla yaralama etkisi olan yağ çözücü (%24), kireç çözücü (%17) ve tuz ruhu (%14) izledi. Hastalarımızın en sık başvuru nedeni ve muayene bulguları dudak, ağız, orofarenksde şişlik (%87), ağızda koku (%51), öksürük (%44), oral alım reddi (%33) idLAynca 2 hastamızda akut üst havayolu obstrüksiyonu ve şok tablosuna rastlandı. Endoskopi olgularımızın 25 tanesine yapıldı. Endoskopi yapılabilen hastalarımızın %52 sinde Grade I bulgular olan mukozada ödem ve hiperemiye, %16 olguda ise Grade Ha bulgular olan yüzeysel ülserlere rastlandı. Akut dönemde tüm hastaların oral alımı kesilip mayi başlanmıştır. Ek olarak antibiotik ve steroid tedavisi başlanmıştır. Takiplerde 7 hastada (%9.3) uzun dönemde kontrastlı özofagus grafisinde darlık saptanmıştır. Ağır striktürü olan bir hastamız açık cerrahi ile stent koyulmasından sonra postoperatif dönemde kaybedilmiştir (%1.3). 45Sonuç: Koroziv özofagus yanığı çocuklarda, özellikle ilk 6 yaş grubunda, önemli bir sağlık problemi olmaya devam etmektedir. Erken dönemde yapılan tedavi yöntemlerinin tam olarak etkinliği ortaya konmamıştır.Özofagus yanığının sonuçlan göz önüne alındığında önemli bir morbidite ve mortalite nedeni olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu nedenlerle özofagus yanığına neden olan etyolojik sebeblerin hem üreticiler ve hemde tüketiciler açısından bilinçli bir değere ulaşması gereği hayati değere sahiptir. 46

Ali Suat Erkoç
Dicle University
2006
00