
1,761
Archived Theses
1
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Yargıtay kararları ışığında miras bırakan muvazaasının ispatı
Bu tezin konusunu muvazaanın uygulamada çok sık karşılaşılan türlerinden biri olan miras bırakanın muvazaası oluşturmaktadır. Çalışmamız iki ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde bir Borçlar Hukuku müessesesi olan muvazaa konusu tartışılmıştır. Muvazaanın yasal dayanağı, çeşitleri, hüküm ve sonuçları, ileri sürülmesi ve ispatı, benzer işlemlerden farkı ve doktrinin konuya bakış açısı değerlendirilmiştir. Devamında miras bırakanın muvazaası kavramı ve miras bırakanın muvazaası nedeniyle açılacak iptal davasında görevli ve yetkili mahkeme, davanın tarafları, talep kapsamı, miras bırakanın muvazaasının ispatına ilişkin özellik arz eden hususlar ele alınmıştır. Son bölümde ise, miras bırakanı muvazaalı işlem yapmaya yönelten nedenler, miras bırakanın mirasçıları aleyhine yapabileceği muvazaalı işlemler ve uygulamada miras bırakan tarafından yapılan hangi muvazaalı işlemlerin miras bırakanın muvazaası kapsamında değerlendirildiği Yargıtay kararları ışığında irdelenmiştir. Çalışmamda, miras bırakanın muvazaasının görünürdeki işlemler, satım, ölünceye kadar bakma sözleşmesi gibi ve gizli bağışlama sözleşmesine ve buna ilişkin Yargıtay kararları ve tartışmalı konulara değinilmeye çalışılmıştır. Bu kapsamda, çalışmama yön veren 01.04.1974 tarihli YİBK kararı ve diğer içtihat ile yakın tarihteki Yargıtay kararları konu başlıklarında ayrı ayrı belirtilmiştir. Sözleşmelerde muvazaa iddiasını ileri sürebilecek kişiler ve bu iddiaların ne şekilde ispatlanacağı ele alınmaya çalışılmıştır. Bu incelemeler yapılırken doktrindeki değişik görüşler ve Yargıtay uygulamalarına da yer verilerek konunun daha iyi anlaşılmasına gayret edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Muvazaa, Miras Bırakanın Muvazaası, Miras Bırakanın Muvazaasının İspatı
Franchising sözleşmesi
Franchising sözleşmesi, günümüzde yaygınlığı her geçen gün artmakta olan, kanunlarca düzenlenmemiş bir isimsiz sözleşme çeşididir. Franchising sözleşmesi karşılıklı olarak sürekli borç ilişkisi doğuran ve çerçeve niteliğinde bir sözleşmedir. Bu sözleşme, Franchise verenin (franchisor), franchise alana (franchisee), markasını, işletme adını, know-how gibi gayrimaddi haklarını kullanma yetkisi vermektedir. Ayrıca mal ya da hizmetlerin sürümünü yapma yetkisi verir. Faaliyet süresince sürekli olarak destekleme yükümlülüğü altına girer. Franchising sistemi, franchisee'nin ise franchisorun gayrimaddi haklarını kullanarak ve franchisor'un verdiği talimatlarla hareket ederek ürün ya da hizmetlerin sürümünü yapmayı ve bunların karşılığında sözleşme bedeli ödediği bir sistemdir. Tezde franchising sözleşmesi, genel olarak incelenmeye çalışılmıştır. Tez kapsamında birinci bölümde franchising sözleşmesinin tarihçesi ve tanımı yer almaktadır. İkinci bölümde bölümde hukuki niteliği, özellikleri, şekli, türleri ve olumlu ve olumsuz yönleri açıklanmıştır. Ayrıca franchising sözleşmesinin unsurları ve diğer sözleşmelerle karşılaştırılması ele alınmıştır. Üçüncü bölümde, tarafların yükümlülükleri, franchising sözleşmesinin sona ermesi ve sona ermenin taraflar açısından ve münferit sözleşmeler bakımından sonuçları açıklanmıştır. Dördüncü bölümde ise Franchising sözleşmesinin karma sözleşme kapsamında olduğu değerlendirilmiş, yargıtay içtihatlarının tahlillerine yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Franchising, Franchising Sözleşmesi, Franchisor, Franchisee
Mimarın telif hakkı
Bu tezde, fikri hakların tarihi gelişimi, mimari fikri eserlerin tanım ve kapsamı, mimari fikri eser sahipliği ve mimari fikri eserler üzerindeki mimarın telif hakları incelenmiştir.Fikri haklar, 5.12.1951 tarihli, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) ile düzenlenmiştir. Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun telif hakları koruması, Monist Teoriye dayanmaktadır. Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, Bern Sözleşmesi hükümlerine uyumlu hale getirilmiştir.Mimari fikri eserler, mimarlık tasarı ve projeleri, mimari maketler ve mimarlık eserleridir. Mimarlık tasarı ve projeleri ile mimari maketler, ilim ve edebiyat eseri türünde eserlerdir. Mimarlık tasarı ve projeleri ile mimari maketler, FSEK'in 2. maddesinin 1. fıkrasının 3. bendinde düzenlenmiştir. Mimarlık eserleri, güzel sanat eseri türünde eserlerdir. Mimarlık eserleri, FSEK'in 4. maddesinin 1. fıkrasının 3. bendinde düzenlenmiştir.Mimari fikri eser sahibi, esere münferiden, müşterek veya iştirak halinde sahip olabilir. İştirak halinde mimari fikri eser sahipliği hakkında adi şirket hükümleri uygulanır. Bununla birlikte, mimari fikri eserlerin niteliği gereği, adi şirket hükümlerinin bazılarının mimari fikri eserlere uygulanması mümkün değildir.Mimarın, mimari fikri eser üzerinde manevi ve mali hakları vardır. Mimarın en önemli manevi hakları, FSEK'in 16. maddesine göre eserin değiştirilmesini önleme hakkı ve FSEK'in 17. maddesine göre, eserin bozulmasını ve yok edilmesini önleme hakkıdır. Mimarın, mimarlık eseri üzerinde eserin değiştirilmesini, bozulmasını ve yok edilmesini yasaklama hakkını kullanabilmesi için, mimarlık projesinin uygulanması (inşası) neticesinde ortaya çıkan yapının, mimarlık eseri niteliğinde olması gerekir. Estetik nitelikten yoksun yapılar mimarlık eseri kabul edilmediğinden, mimarın estetik nitelikten yoksun yapılar üzerinde telif hakkı mevcut değildir.Mimarlık eseri üzerindeki mimarın telif hakkı ile yapı malikinin mülkiyet hakkının çatışması kaçınılmazdır. Mimarlık eseri üzerindeki mimarın telif hakkı ile yapı malikinin mülkiyet hakkının çatışması, menfaatlerin dengelenmesi kurallarına göre çözümlenmelidir.Mimari fikri eser üzerindeki en önemli mali hak, çoğaltma hakkıdır. Mimarlık projelerinde iki tür çoğaltma hakkı vardır. Mimarlık projeleri iki boyutlu olarak çoğaltılabileceği gibi, uygulanmak (inşa edilmek) suretiyle üç boyutlu olarak da çoğaltılabilir. Mimarlık projesinin üç boyutlu olarak çoğaltılmasıyla ortaya çıkan yapı estetik nitelik taşıyorsa, yapının çoğaltma niteliği ortadan kalkar ve münferit bir mimarlık eseri olur. Mimarlık eserinin telif hakları, yapının mimarlık projesini çizen mimara ait olur.Bu tezde, mimarın telif hakkı ihlallerine karşı açılabilecek hukuk ve ceza davaları incelenmiştir. Yargıtay'ın mimarın telif hakkına ilişkin kararlarına da çalışmada yer verilmiştir.
Çek sözleşmesi
Çek sözleşmesi, Türk Ticaret Kanunu'nun 783. maddesinde karşılık kavramı ile birlikte ele alınmış ve düzenlenmiştir. Bu maddeye göre, bir çekin keşide edilebilmesi için, muhatap nezdinde keşidecinin üzerinde tasarruf edebileceği bir karşılığın bulunmasının yanı sıra muhatap ile keşideci arasında, karşılık üzerinde çek keşide etmek suretiyle tasarruf edilebilmesine imkân tanıyan açık veya zımni bir sözleşmenin (çek sözleşmesi) de bulunması gerekmektedir.Kişilerin bir banka nezdinde hesaplarının ve mevduatlarının bulunması onlara bu hesap üzerinden çek keşide edebilme hakkını vermez. Taraflar arasında akdedilen bir çek sözleşmesi olmaksızın keşide edilen çekin karşılığı bulunsa dahi muhatabın ödeme yapmaması, kendisini keşideciye karşı sorumluluk altına sokmayacaktır.Çek sözleşmesi ile banka keşideciye karşı, karşılığın bulunması ve belirli bir limit dâhilinde kalmak kaydı ile çek bedelini ödeme, keşideci de çek karşılığını muhatap nezdinde hazır tutma borcu altına girer. Bu sözleşme, çekin ödenmesi amacına hizmet eden, her iki tarafa borç yükleyen (sinallagmatik) bir akittir. Çek sözleşmesinin hukuki niteliği doktrinde son derece tartışmalı bir konudur. Çoğunluk görüşü, çek sözleşmesinin kendine has özellikleri olan bir sui generis akit olduğu ve bu sözleşmeye uygun düştüğü ölçüde Türk Borçlar Kanunu'nun 502/2 maddesi uyarınca vekâlete ilişkin hükümlerin uygulanabileceği yönündedir.Çek sözleşmesi ile keşideci ve muhatap banka arasında bir sözleşme ilişkisi kurulmuş olup, lehtar veya hamilin bu sözleşmenin tarafı olması gibi bir ihtimal söz konusu değildir. Bununla birlikte çek sözleşmesi, keşideci ile muhatap banka arasında bir kambiyo ilişkisi meydana getirmez. Çek sözleşmesi, çekin tedavülü, ödenmesi ve ödenmemesi hallerinde ortaya çıkabilecek problemlerin çözümü açısından büyük önem taşımaktadır. İşte bu gibi ihtimallerde, çek sözleşmesi, taraf sıfatına haiz olmayan hamil bakımından da etkili olmaktadır.
Kamu ihale sözleşmesinin feshi
Kamu ihale sözleşmeleri, kamu hizmetlerinin sürdürülmesinin önemli araçlarından biridir. 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu, bu sözleşmeleri düzenleyen kuralları ihtiva eder. Aynı zamanda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu bu Kanunun tamamlayıcısıdır. Kamu ihale sözleşmelerinin feshi 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanununda düzenlenmiştir. Bu fesih sebepleri, sözleşmenin feshinde öncelikli olarak uygulanır. Sözleşmenin feshinde değişik görüşler bulunmaktadır. Bazı yazarlar klasik görüşü savunmaktadırlar. Ancak dürüstlük kuralının kullanılmasıyla birlikte yeni dönme teorisinin daha adil sonuçlar vereceği kanaatindeyiz. Kamu ihale sözleşmesinin feshinden sonra, tarafların iade yükümü ve iadenin kapsamı fesih sebeplerine göre değişmektedir. Kamu ihalelerine katılmaktan yasaklama ve geçici teminatın gelir kaydedilmesi Kanunda feshin sonucu olarak öngörülmüştür. 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanununun kanunlaşma aşamasında meydana gelen özensizlik, hükümler arasında çelişkilerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Özellikle fesih sebeplerini düzenleyen hükümler arasındaki çelişkiler uygulamada sorunlara yol açabilecek niteliktedir. Tezimizde bu sorunların giderilmesine ilişkin çözüm önerileri yer almaktadır.
Taşınmazların inançlı işlemle devri
İnançlı işlem, varlığını ekonomik gereksinimlere borçlu olan bir hukukî işlem türüdür. Taşınmazları konu edinen inançlı işlemler çerçevesinde taşınmaz mülkiyeti, güvence teşkil etmesi ya da yönetilmesi amacıyla bir başkasına devredilmektedir. Devralan, amaca ulaşılması ya da işlemin herhangi bir sebeple sona ermesi durumunda elde ettiği hakkı iade yükümlülüğü altına girmektedir. Anılan işlemler, devredenin söz konusu malvarlığı değerinin kendisine iade edilmesi hususunda sadece şahsî bir talep hakkına sahip bulunması dolayısıyla inançlı olarak nitelendirilmektedir. Taşınmazları konu edinen inançlı işlemler, tasarruf işlemi niteliğindeki devir işleminin, borçlandırıcı işlem niteliği taşıyan inanç anlaşmasıyla bir araya gelmesiyle oluşmaktadır. İnanç anlaşmasının kendine özgü bir sözleşme olması, inançlı işlemlerin benzer işlem ve kurumlar karşısındaki durumunun açıklığa kavuşturulması gereksinimini doğurmuştur. Bu çerçevede karma inançlı işlemlerin taşınmaz rehninden, saf inançlı işlemlerin ise vekâlet sözleşmesinden ve özellikle temsil ilişkilerinden ayırt edilmesi gerekir. Karşıladığı ekonomik gereksinimler dolayısıyla, özellikle taşınmazlar alanında uygulamanın önemli bir parçasını teşkil eden inançlı devirlerin geçersizlik riskinden kurtarılması önem arz etmektedir. Bu amaçla öncelikle inanç anlaşmasının devir işleminin hukukî sebebini oluşturduğu ve bu hukukî sebebin kendine özgü nitelik taşıdığı kabul edilmelidir. Söz konusu anlaşmanın tapu sicili uygulamasında taşınmazların devrine kaynaklık edebilecek yeterlilikte görülmemesi ve bu doğrultuda ortaya çıkan şekil eksikliği ve muvazaa gibi ihtimaller de, yanlış belirtme zarar vermez (falsa demonstratio non nocet) ilkesine başvurularak bertaraf edilmelidir. İnananın üçüncü kişilere, özellikle inanılanın alacaklılarına karşı korunması, taşınmazların inançlı işlemle devrinde karşılaşılan en önemli sorunlardan birisini oluşturmaktadır. İnananın her durumda aynî nitelikli bir hakla yetkilendirilmesini öngören teoriler, inançlı işlemlerin inançlı niteliğini yok etmesi bakımından isabetsizdir. Bu doğrultuda taraflara gerekli görmeleri durumunda başvurabilecekleri bir şerh imkânının tanınması en isabetli çözümdür. Böylece kökeni Anglo-Amerikan hukuk sistemine dayanan ve uygulaması uluslararası alanda gün geçtikçe yaygınlaşan trust işleminin ülkemiz hukuk düzeni tarafından da tanınması hususunda önemli bir adım atılmış olacaktır. Anahtar Sözcükler 1) Taşınmaz mülkiyeti 2) İnançlı işlem 3) İnanç anlaşması 4) İnananın korunması 5) Trust işlemi
Türk hukukunda tedbir nafakası
?Türk Hukukunda Tedbir Nafakası? konulu çalışmamızda, hukuk sistemimiz ve uygulamamızda büyük önem arz eden tedbir nafakasının bütün yönleriyle ele alınıp incelenmesi hedeflenmiştir. Çalışmamızın ilk bölümünde, nafaka kavramı ve nafakanın tarihçesi ile nafakanın hukukî niteliği üzerinde durulmuştur. Ayrıca nafaka alacağının kendine has özellikleri açıklanmıştır. Çalışmamızın ikinci bölümünde, çalışmamızın esas konusu olan tedbir nafakası kavramı, tedbir nafakasının hukukî niteliği, talep edilebileceği haller ayrıntılı şekilde açıklanmıştır. Ayrıca bakım nafakasının bir türü olan tedbir nafakasının diğer bakım nafakalarından ve yardım nafakasından farklı yönlerine değinilmiştir. Çalışmamızın üçüncü bölümünde ise, tedbir nafakasına uygulanacak usûl hükümleri anlatılmıştır. Bu kapsamda tedbir nafakasının başlangıcı, sona ermesi, miktarının belirlenmesi ve diğer usûl hükümlerine değinilmiştir. Yine bu bölümde Milletlerarası Özel Hukuk ve Usûl Hukuku Hakkında Kanunda tedbir nafakasına uygulanacak hukuk ve nafaka ile ilgili yabancı mahkeme kararlarının tanınması ve tenfizi konuları üzerinde de durulmuştur. Anahtar Sözcükler 1. Kanundan Doğan Borç İlişkisi 2. Nafaka Yükümlülüğü 3. Bakım Nafakası 4. Geçici Tedbir 5. Tedbir Nafakası
Borç ilişkilerinde def'i hakkı ve itirazlar
Def?i, borçluya tanınmış, borçlanılan edimin ifasından özel bir sebeple kaçınma hakkıdır. Def?ilerin ortak özellikleri; alacak hakkı ve talep yetkisiyle bağlantılı olma, hak olma, sınırlı sayıda olmama, zamanaşımına uğramama ve maddî hukuka ilişkin bir savunma vasıtası olma şeklinde sıralanabilir. Borç ilişkilerinde def?iler kendi içerisinde, etkilerinin süresine, doğurdukları sonuçların kapsamına ve hukukî temelinin olup olmamasına göre türlere ayrılır. Bu türler içerisinde def?iler açısından yapılan en kapsamlı ve temel ayrım, def?ilerin kullanılmasıyla ortaya çıkan etkinin süresi dikkate alınarak yapılmış olanıdır. Bu çerçevede borç ilişkilerinde var olan def?iler sürekli def?iler ve geçici def?iler olarak ikiye ayrılır. Sürekli def?ilere, zamanaşımı def?i, haksız fiil def?i, sebepsiz zenginleşme def?i, ayıplı ifa def?i; geçici def?ilere ise ödemezlik def?i veya ifa güçsüzlüğü halinde ödemezlik def?i, hapis hakkına ilişkin def?i veya alıkoyma hakkına ilişkin def?i, kefilin sahip olduğu def?iler ve pactum de non petendo def?i örnek verilebilir. Def?i hakkının yargılama dışında açıkça ileri sürülmesi gerekmez. Bununla birlikte, def?i hakkı yargılamada açıkça ileri sürülmedikçe hâkim tarafından re?sen dikkate alınamaz. İtiraz, hakkın doğumuna engel olan veya hakkı ortadan kaldıran olayların ileri sürülmesidir. İtirazın başlıca özelliği; olay niteliği taşıma ve alacak ile talebi ortadan kaldırma olarak özetlenebilir. İtirazlar kendi içerisinde hakkın doğumuna engel olan, hakkı ortadan kaldıran, hakkı geciktirici veya engelleyici etkisi olan itirazlar şeklinde ayrıma tâbi tutulur. Hakkın doğumuna engel olan itirazlara, kesin hükümsüzlük (butlan) ve eksiklik (noksanlık) halleri; hakkı ortadan kaldıran itirazlara ise borcu sona erdiren haller, hak düşürücü sürenin gerçekleşmesi, kullanılmış bozucu yenilik doğuran hakların ileri sürülmesi, bozucu koşulun gerçekleşmesi örnek olarak verilebilir. İfa zamanını uzatma sözleşmesi hakkı geciktirici itiraz olarak nitelendirilirken; hakkı engelleyici itirazlar kapsamında kumar ve bahis ve etkisizleşme itirazı sayılabilir. İtirazın varlığının etkisi kendiliğinden ortaya çıkar. Bu sebeple itiraz, menfaati olan herkes tarafından ileri sürülebileceği gibi, hâkim tarafından da re?sen dikkate alınır. Anahtar Kelimeler 1) Def?i 2) İtiraz 3) Savunma vasıtası 4) Maddî hukuk 5) İleri sürülme
Sözleşme sorumluluğunun sınırlandırılması
Sözleşmeden doğan borcunu hiç ya da gereği gibi ifa etmeyen borçlu hakkında TBK. m. 112 vd. hükümlerine başvurulabilir. Anılan hükümler incelendiğinde, borçlunun sorumluluğunun oldukça geniş tutulduğu anlaşılmaktadır. Zira borçlu, kendi davranışlarının yanı sıra ifa yardımcılarının davranışlarından da sorumlu tutulmuştur. Ayrıca borçlunun kendi kusursuzluğunu ispat etmekle yükümlü olması, onun hukukî durumunu daha da ağırlaştırmıştır. Bundan dolayı kanun koyucu, borçlunun sözleşme sorumluluğunu sınırlandırma yoluna gitmiştir. Kanun koyucu, bunu yaparken şu ölçütlerden yararlanmıştır: Kusurluluk, ivazlılık, uygun illiyet bağı, hukuka aykırılık bağı, miktar, malvarlığı değerleri ve zaman. Kanunen sınırlandırma olarak kabul edilen bu ölçütlerin ortak özelliği, tarafların bu konuda herhangi bir sözleşme yapmış olmalarına gerek kalmadan borçlunun sorumluluğunun sınırlanacak olmasıdır. Yani, bu ölçütlerden birinin mevcut olduğu tespit edildiğinde, borçlu, kısmen ya da tamamen tazminat ödeme yükümlülüğünden kurtulur. Böylece menfaat dengesindeki bozukluk da giderilmiş olur. Türk Borçlar Kanununda öngörülen hükümlerin büyük bir çoğunluğu emredici nitelikte olmadığından, taraflarca bunların aksi kararlaştırılabilir. Böylece borçlu, alacaklısıyla bireysel sözleşme yaparak kanunî sınırlandırmaya göre kendi sorumluluk alanını iyice daraltabilir. Ancak kanun koyucu, tarafların karşılıklı müzakereleri sonucu yürürlüğe giren sorumsuzluk sözleşmelerini her durumda geçerli kabul etmemiş; hakkaniyet düşüncesinden hareketle, gerektiğinde bu sözleşmeleri geçersiz saymıştır. Uygulamada sözleşme sorumluluğunun, bireysel sözleşmelerden daha ziyade genel işlem koşulları içerisindeki sorumsuzluk kayıtları ile sınırlandırıldığı görülmektedir. Bireysel sözleşmelerin ürünü olan sorumsuzluk sözleşmelerine sınırlı bir geçerlilik alanı tanındığına göre, hiç kuşkusuz bu tür kayıtların geçerlilik alanı da sınırlandırılmalıdır. Zira alacaklının, bu kayıtlar üzerinde değişiklik yapması mümkün değildir. Üstelik bir adım daha ileri giderek söylenebilir ki, hukuken geçerli olan sorumsuzluk sözleşmeleri, genel işlem koşulları içerisinde düzenlendiğinde geçersiz sayılmalıdır. Ancak bunun için alacaklının ölçüsüz bir mağduriyetinin de doğmuş olması gerekir. Nitekim bazı sözleşme tiplerinde sorumsuzluk kayıtlarının akıbetiyle ilgili öngörülen hükümler (örneğin TBK. m. 301), varılan bu yargıyı destekler niteliktedir. Anahtar Sözcükler: 1. Sözleşme Sorumluluğu, 2. Kanunen Sınırlandırma, 3. Sorumsuzluk Sözleşmesiyle Sınırlandırma, 4. Genel İşlem Koşullarıyla Sınırlandırma, 5. Bazı Sözleşme Tiplerinde Sorumluluğun Sınırlandırılması.
Ticaret siciline tescilin hukuki sonuçları
Çalışmamız süresince, ticaret siciline tescilin üçüncü kişiler ve kayıt ilgilileri üzerindeki hukukî sonuçları, sicile güven ilkesinin hukuk sistemimizdeki yeri, ticaret sicilinin tutulmasından doğan zararlardan, devletin ve sicil kaydını tutan organların sorumluluğu, bu sorumluluğun hukukî niteliği ve zararın doğmasında kusuru bulunanlara karşı işletilecek rücû mekanizması ayrıntılı şekilde incelenmeye çalışılmıştır. Bu çalışma ile bu konuda yazılan eserlerin bir derlemesi yapılmış ve varılan sonuçlar yargı kararları ile somutlaştırılmıştır. 6762 Sayılı TTK döneminde hukuk sistemimizde yer almayan, ticaret sicilinin tutulmasından doğan zararlardan Devlet ve ilgili odanın müteselsilen sorumlu olacağı kuralı ve görünüşe güven ilkesi, , 6102 Sayılı TTK ile hukukî düzenlemeye kavuşturulmuş; bu sayede, işlem güvenliğini sağlamak adına önemli adımlar atılmış; sicilin tamlığına ve doğruluğuna duyulan güven pekiştirilmiştir. 6102 Sayılı TTK ile getirilen en önemli değişiklik ise, sicil kayıtlarının elektronik ortamda tutulmasının, yasal düzenlemeye kavuşturulması olmuştur. Bu sayede sicil gazetesinin aksine, günün her saati sicildeki kayıtlara ulaşılmasını sağlayan elektronik sicil, sicilin alenî olma özelliğini tam anlamı ile gerçekleştirecek; herkesin internet ortamında tek bir tuşla ilişki kuracakları tacir ve ticari işletmeleri hakkında bilgi edinmelerinin önünü açacak; bu suretle sicil kayıtlarından aynı anda ve kolayca bilgi edinmeye imkân tanınmış olacaktır. Anahtar Sözcükler 1. Ticaret sicili, 2. Olumlu etki, 3. Olumsuz etki, 4. Müteselsil sorumluluk, 5. İyi niyet
Yasal mal rejiminde denkleştirme alacağı
?Yasal Mal Rejiminde Denkleştirme Alacağı? başlıklı bu yüksek lisans tezi üç ana bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde, öncelikle mal rejimi ve mal rejimi modelleri ele alınmıştır. Daha sonra yasal mal rejimi konusu, yasal mal rejimine ilişkin genel hükümler ve yasal mal rejimine hakim olan ilkeler başlıkları altında açıklanmıştır. Son olarak seçimlik mal rejimi konusu mal rejimi sözleşmesi ve seçimlik mal rejimi türleri başlıkları altında açıklanmıştır. İkinci bölümde çalışmanın özü olan yasal mal rejiminde denkleştirme alacağı konusu incelenmiştir. Bu inceleme yapılırken konunun daha iyi anlaşılabilmesi için, öncelikle yasal mal rejiminde edinilmiş mallar ve kişisel mallar konusu, edinilmiş mallar, kişisel mallar üst başlıkları altında kanuni düzenlemeler ve öğretide bulunan çeşitli görüşler dikkate alınarak ayrıntılı olarak tetkik edilmiştir. Daha sonra denkleştirme alacağı konusu, klasik denkleştirme alacağı, değişken denkleştirme alacağı, denkleştirme alacağının değer artış payı ile karşılaştırılması ve borçların malvarlığı gruplarına özgülenmesi üst başlıkları altında kanuni düzenlemeler, Yargıtay içtihatları ve öğretide bulunan çeşitli görüşler dikkate alınarak ayrıntılı olarak incelenmiştir.Son bölümde ise denkleştirme alacağı ile ilgili genel hükümler ve özel durumlar konusu, kanuni düzenlemeler, Yargıtay içtihatları ve öğretide bulunan çeşitli görüşler dikkate alınarak izah edilmiştir. Anahtar Sözcükler: 1. Denkleştirme Alacağı 2. Klasik Denkleştirme Alacağı 3. Değişken Denkleştirme Alacağı 4. Yasal Mal Rejimi
Uluslararası Mal satımı Sözleşmeleri Hakkında Birleşmiş Milletler Antlaşmasına göre sözleşmenin kurulması
Çalışmamız ile Uluslararası Mal Satımı Sözleşmeleri Hakkında Birleşmiş Milletler Antlaşması (CISG) ile Türk Borçlar Hukukunda sözleşmenin kurulması konusunun karşılaştırmalı olarak ele alınması ve CISG?in akit statüsü olarak seçilmesi halinde sözleşmenin kurulmasının ayrıntılı olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Uluslararası ticaret hacminin hızla artması devletler arasındaki işbirliği ve bu konuda çıkabilecek uyuşmazlıkların daha güvenilir ve önceden tahmin edilebilir şekilde çözülmesi ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Farklı sosyal, ekonomik ve hukuk sistemleri olan devletlerin sözleşmelere uygulanacak yeknesak hukuk kurallarıyla aralarındaki ticaretin daha sağlıklı olacağı düşünülmüştür. Bu amaçlarla uluslararası mal satımı ile ilgili hukukun bütünleştirilmesi konusunda pek çok çalışma yapılmıştır. Uluslararası Mal Satımı Sözleşmeleri Hakkında Birleşmiş Milletler Antlaşmasının (CISG) öncüleri olan Uluslararası Mal Satımı Sözleşmelerinin Kurulması Hakkında Yeknesak Kanuna İlişkin Antlaşma (ULF) ve Uluslararası Mal Satımı Hakkında Yeknesak Kanuna İlişkin Antlaşma 1964 yılında Lahey Konferansında hazırlanmıştır. Bu tarz çalışmaların desteklenmesi için Birleşmiş Milletler Uluslararası Ticaret Hukuku Komisyonu (UNCITRAL) kurulmuştur. 1978 yılında gözden geçirilen ULIS ve ULF tek bir metin olarak CISG?de birleştirilmiştir ve 11 Nisan 1980 tarihinde kabul edilmiştir. 1 Ocak 1988 tarihinde kabul eden on bir devlet için yürürlüğe girmiştir. Günümüzde CISG?e yetmiş dokuz devlet taraftır. Türkiye Cumhuriyeti 7 Temmuz 2010 tarihinde CISG?e katılmış ve 1 Ağustos 2011 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Çalışmamız iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde CISG?in tarihi gelişimi ve yapısı, sözleşmeden doğan borç ilişkilerine uygulanacak hukukunun tespiti ve akit statüsünün uygulama alanı dışında kalan hususlar üzerinde durulmuştur. İkinci bölümümüzde ise CISG?e göre sözleşmenin kurulması, sözleşmenin kurucu unsurları, sözleşmenin kurulma anı ve sözleşmenin hüküm ve sonuçlarını meydana getirdiği an konuları incelenmiştir. Bu konular ele alınırken çeşitli mahkeme ve hakem kararlarına da yer verilmiştir. Anahtar Sözcükler 1. Milletlerarası Özel Hukuk 2. Sözleşmenin Kurulması 3. Sözleşmeler Hukuku 4. Uluslararası Mal Satımı 5. CISG
Motorlu taşıt sektöründe fikri mülkiyet hukuku ve rekabet hukuku ilişkisi
?Motorlu Taşıt Sektöründe Fikri Mülkiyet Hukuku ve Rekabet Hukuku İlişkisi? konulu yüksek lisans tezi çalışmasında, motorlu taşıt sektöründeki satış sonrası hizmetler pazarında onarım amaçlı kullanılan yedek parçalara ilişkin tasarım hakkının mutlak şekilde korunmasının yol açtığı rekabet sınırlamaları ve söz konusu soruna yönelik gelişmiş hukuk düzenleri ve Türk hukukunda benimsenen yaklaşımlar incelenmiştir. Bu çerçevede iş bu çalışmada; bir endüstriyel tasarım türü olarak yedek parçaların hangi fikri mülkiyet hukuku rejimleri kapsamında korunduğu, belirtilen rejimlerin hak sahibine tanıdığı inhisari yetkilerin satış sonrası hizmetler pazarındaki rekabet düzeyine etkisi ve söz konusu alanda fikri mülkiyet ve rekabet hukuku arasındaki dengenin sağlanabilmesi için yabancı hukuk düzenlerinde gerçekleşen çözüm arayışları değerlendirilmiş; belirtilen hususlar dikkate alınarak Türk hukuku bakımından ulaşılan sonuçlar ve muhtemel çözüm önerileri sunulmuştur. Anahtar Sözcükler 1. Fikri mülkiyet 2. Rekabet hukuku 3. Motorlu taşıt 4. Yedek parça 5. Onarım istisnası
Sermaye şirketleri ve kooperatiflerin uzlaşma yoluyla yeniden yapılandırılmasında ara dönem denetçisi ve proje denetçisi
BAL, Nurullah. Sermaye Şirketleri Ve Kooperatiflerin Uzlaşma Yoluyla Yeniden Yapılandırılmasında Ara Dönem Denetçisi Ve Proje Denetçisi, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2013. Bu çalışmada, sermaye şirketleri ve kooperatiflerin uzlaşma yoluyla yeniden yapılandırılmasında ara dönem denetçisi ve proje denetçisi, diğer iyileştirme yöntemleriyle karşılaştırılmak suretiyle incelenmiştir. İcra ve iflâs hukukunda, malî olarak zor durumda olan borçlu işletmelerin, yeniden yapılandırılarak iflâstan kurtarılmalarına dair gelişen anlayış çerçevesinde 2004 yılında 5092 sayılı Kanun ile ülkemizde kabul edilen uzlaşma yoluyla yeniden yapılandırma kurumu, sürecin başlangıç ve hazırlık aşaması ile süreç dâhilinde projenin uygulanması bakımından diğer ülke düzenlemelerinden ayrılmaktadır. Bu noktalardan bazıları da ara dönem denetçisi ve proje denetçisidir. Diğer taraftan yeniden yapılandırma kurumundaki ara dönem denetçisi ve proje denetçisi, Türk hukukunda mevcut olan diğer iyileştirme yöntemlerindeki benzer kurumlardan da ayrılmaktadır. Yeniden yapılandırmanın, işaret ettiğimiz anlayış çerçevesinde iflâsın kötü sonuçlarından kaçınmak amacıyla borçlu sermaye şirketi veya kooperatifin belirli şart ve usullerde alacaklılarıyla anlaşmak suretiyle malî durumunun iyileştirilmesi amacı dikkate alındığında; ara dönem denetçisi ve proje denetçisi kurumlarının önemi daha da artmaktadır. Bu öneme binaen çalışmada, yeniden yapılandırmaya ilişkin genel değerlendirmelerin ardından, ara dönem denetçisi ve proje denetçisinin hukukî nitelikleri, seçilmeleri ve atanmaları, görev ve yetkileri, hak ve yükümlülükleri ve nihâyet sorumlulukları ile görevlerinin sona ermesi konuları, öğretide yazılan eserlerde yer verilen görüşler de değerlendirilmek suretiyle ayrıntılı olarak incelenmiş ve varılan sonuçlar diğer iyileştirme yöntemleriyle karşılaştırılarak somutlaştırılmıştır. Anahtar Sözcükler 1. Yeniden yapılandırma 2. Ara dönem 3. Ara dönem denetçisi 4. Yeniden yapılandırma projesi 5. Proje denetçisi
Banka kredi açma sözleşmesinin sona ermesi ve sona ermenin hukuki sonuçları
Banka kredileri gün geçtikçe toplumsal düzenin ayrılmaz bir parçası haline gelmektedir. Yasa koyucu tarafından düzenlemeyen banka kredi açma sözleşmeleri kapsamında sağlanan söz konusu kredilerin özellikle sona ermesi büyük önemi haizdir. Zira işbu sözleşmelerin ve sağlanan teminatların son bulması taraflar arasındaki menfaat dengesini sarsabilecek mahiyettedir. Bu çalışmanın amacı, banka kredi açma sözleşmesini sona erdiren halleri (sözleşmeden doğan borçların ifası; bozma sözleşmesi yapılması; sözleşmenin süresinin dolması, feshi, iptali ve borcun yenilenmesi) ortaya koymak ve adı geçen sözleşmenin sona ermesinden kaynaklı hukuki sonuçları incelemektedir. Anahtar Kelimeler 1.Banka Kredi Açma Sözleşmesi 2.Teminat 3.Sözleşmenin Feshi 4.Sözleşmenin İptali 5.Sözleşmenin Yenilenmesi
Taşıma işleri komisyoncusu
In scope of the thesis named as
Boşanma davalarında manevî tazminat
Boşanma ile birlikte eşlerin hukuksal, sosyal, malî ve kişisel durumları değişir. Tez çalışmamızda, boşanma ile meydana gelen bu değişikliklerden ve boşanmanın malî sonuçlarından biri olan manevî tazminat konusunu ele aldık. Konunun daha iyi anlaşılması amacıyla ve tez konusunu oluşturan manevî tazminat kavramı boşanmanın sonuçlarından biri olduğundan öncelikle aile ve boşanma kavramları incelenmiştir. Daha sonra boşanma hâlinde manevî tazminat konusu ele alınarak manevî tazminatın hukuki niteliği, amacı, koşulları ve manevî tazminat miktarının tayin edilmesinde yön gösterici kıstaslar açıklanmaya çalışılmıştır. Sonrasında Türk Medenî Kanunu'nda kabul edilen boşanma sebepleri ve her bir sebep yönünden manevî tazminat talebinin dikkat çeken özellikleri ayrı ayrı ele alınıp son bölümde de manevi tazminat davasının tarafları, görevli ve yetkili mahkeme, ispat yükü ve harç-yargılama giderleri gibi usul hükümleri ile faiz, zamanaşımı süresi, ceza davalarının manevi tazminat davasına etkisi ile manevi tazminat talebinden vazgeçme konuları ele alınmıştır. Bu çalışma ile aynı zamanda uygulamaya ışık tutulması amaçlandığından konuya ilişkin Yargıtay içtihatlarına atıf yapılarak uygulamadan örnekler verilmiştir. Anahtar Kelimeler: 1. Manevî tazminat 2. Boşanma 3. Kusur 4. Zarar 5. Aile
Avukatlık ücreti
Çalışmamızın konusunu avukatlık hizmetinin karşılığı olan avukatlık ücreti oluşturmaktadır. İnsanların birlikte yaşamalarını sağlayan kurumların en önemlilerden biri hukuktur. Hukuk düzeni içerisinde hukuk bilgilerini insanların hizmetine sunan kişilerin yaptıkları hizmetin toplum içerisinde arz ettiği önem bir meslek grubu olarak avukatlığın ortaya çıkmasını sağlamıştır. Avukatlık hizmeti kapsamında hukukî yardım belli bir ücret karşılığında görülür. Avukatlık hizmetinin devam edebilmesi ve her türlü etkiden uzak kalabilmesi için en önemli araç avukatlık ücretidir. Çalışmamızı yaparken asıl tez konumuz olan avukatlık ücreti bakımından önemli bulduğumuz avukatlık kavramı, avukatlık mesleğinin önemi, özellikleri ve Türk hukukunda düzenlenişi konularına çalışmamızı ilgilendirdiği ölçüde giriş bölümünde yer verilmiştir.Tez üç bölüm altında ele alınmıştır. Tezin birinci bölümünde avukatlık sözleşmesinin tanımı, unsurları, şekli, hukukî niteliği, tarafları ve taraflarının hak ve yükümlülüklerine; ikinci bölümünde avukatlık sözleşmesinde ücret, ücretin konusu, ücret hakkının korunması ve avukatlık asgari ücret tarifesine; nihayet üçüncü bölümde ise, avukatın sözleşmeden doğan sorumluluğu ve bazı özel durumlarda avukatlık ücreti konularına yer verilmiştir. Tezin sonuç kısmında ise, olan ve olması gereken hukuk açısından genel bir değerlendirme yapılarak çalışma tamamlanmıştır. Anahtar Sözcükler 1. Avukatlık 2. Ücret 3. Vekâlet 4. Sözleşme 5. Müvekkil
Türk Rekabet Hukukunda uzlaşma prosedürü
Uzlaşma müessesinin uygulanma amacı olan etkin ve hızlı bir şekilde uyuşmazlık çözümlenmekte bu esnada kaynakların optimal kullanımı sağlanmaktadır. Bu durum usul ekonomisinin bir görünümünü oluşturmaktadır. 4054 sayılı Kanun'un 9/3'te devam eden bir incelemenin Kurum ile teşebbüslerin ortak bir çözümde buluşarak anlaşması halinde uyuşmazlığın erken bir aşamasında sona erdirilmesine olanak sağlaması uzlaşma müessesi açısından uygulama alanı bulamamıştır. Tasarı'nın geçici 6'ıncı maddesinde düzenlenen uzlaşma kurumu ile prosedürün kanuni çerçevede uygulanması olanaklı hale gelebilecektir. Türk rekabet mevzuatına yeni bir usul kazandıracak olan uzlaşmaya ilişkin Tasarı düzenlemesinin yakından ilişkili olduğu pişmanlık programı ve ceza yönetmeliği mekanizmalarıyla birlikte uygulama alanı bulup bulamayacağı, bu bağlamda uzlaşma müessesesine ihtiyaç olup olmadığı hususunda karşılaştırılmalı olarak açıklamalara yer verilmiştir. Çalışmada uzlaşma müessesi kavramı, prosedürün çerçevesinin çizilmesi, uzlaşma prosedürünün Türk rekabet mevzuatının bütünü içine yayılması edilmesi ve ülke uygulamaları ile doktrinde yer alan değerlendirmeler çerçevesinde ele alınmıştır. Bu kapsamda uzlaşma kurgusunda hangi bileşenlere yer verileceği, tasarıda öngörülen uzlaşma müessesesinin mehaz Avrupa Birliği (AB) ile Amerika Birleşik Devletleri (ABD) uygulamalarından nerelerde ayrıştığı, sürecin nasıl işletileceği ve yönetileceği, hâlihazırda bulunan ve planlanan düzenlemeler eşliğinde fiili uygulama alanı bulup bulamayacağı hususlarında, özellikle sürece ilişkin ikincil düzenlemeler ayağında açıklamalarda bulunulmuştur. 4054 sayılı Kanun'un Taslak metni ile AB mehaz hukukunun karşılaştırılmalı bir analizine yer verilerek uygulamada karşılaşılabilecek sorunlar ve bu sorunların çözümleri hususunda önerilere yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Türk Rekabet Hukuku, uzlaşma prosedürü, kartel, pişmanlık programları.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yargı sistemi
Kıbrıs Türklerinin milli hukukuna kavuşma süreci 1983 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla tamamlanmıştır. Yargılamada rol alan kişilerin vatandaş olma olgusu, kanunların dili ve hukuki müesseseler de bu milliliğin devamı niteliğinde olup, ayrıca uluslararası hukuka entegrasyon anlamında mahkeme dışı çözüm yöntemi olan tahkim de mevzuatta yerini almıştır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti mahkemeleri iki dereceli sisteme sahip olup, ilk derece mahkemelerinin verdiği kararlara karşı yalnızca istinaf kanun yolu düzenlenmiştir. Ayrıca söz konusu yargı sisteminde adli yargı ve idari yargı ayrımı bulunmamakta ancak Yüksek İdare Mahkemesi sıfatıyla Yüksek Mahkeme görev yapmaktadır. Çalışmada, Kıbrıs Adası'nın tarihinden hareketle; geçmişten günümüze kadar mevzuat incelemesi yapılmış ve Anglo-Sakson yargı sistemi ile Kıta Avrupası yargı sistemine de konu ile ilgisi oranında yer verilmiştir. Çalışmanın son bölümünde yargı sistemlerinin işleyişine ilişkin ilkelere ve endekslere yer verilmiş, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yargı sistemi, bu kapsamda değerlendirilmiştir. Ayrıca bu bölümde, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yargı sistemine ilişkin doktrinde ileri sürülen; mevzuata, bazı yargı kurullarına ve kurumlarına, İngiliz dönemi yasalarına ilişkin görüşlere ve tespit edilen sorunların çözümüne dair bazı önerilere değinilmiştir. Anahtar Kelimeler: KKTC, Kuzey Kıbrıs, Kıbrıs, yargı sistemi
Medeni usul hukukunda seçimlik dava
1 Ekim 2011 tarihinde yürürlüğe giren Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 105 ila 114'üncü maddeleri arasında doktrinde ileri sürülen ayrımlara paralel olarak dava türleri düzenlenmiştir. Çalışmamızın konusunu teşkil eden ve Kanunun 112'nci maddesinde düzenlenen seçimlik dava, seçimlik borç ilişkilerinde seçim hakkı sahibi borçlu veya üçüncü kişinin bu hakkı kullanmaktan kaçınması halinde alacaklı tarafından açılan dava olarak tanımlanmıştır. Kanundaki düzenlemeden de anlaşılacağı üzere seçimlik dava, borçlar hukukunda borçların ifası ve çeşitli edimlerin özellikleri başlığı altında düzenlenen seçimlik borç ilişkisini konu edinmiştir. Seçimlik davanın daha iyi anlaşılabilmesi ve benzer dava türlerinden ayırt edilebilmesi açısından çalışmamızın ilk bölümünde, başta seçimlik borç kavramı olmak üzere diğer seçimlik kavramların düzenleme şekilleri incelenmiş; seçimlik dava kavramı, konusu, hukuki niteliği ve şartları, doktrindeki tartışmalar ve Yargıtay kararları ışığında ele alınmıştır. İkinci bölümde, seçimlik davanın benzer dava türleri ile olan ilişkileri, farkları; aşama aşama yargılama süreci, örneklerle zenginleştirilerek açıklanmıştır. Son bölümde seçimlik davaya özgü olan mahkemece verilen seçimlik mahkûmiyet hükmü, icrası ve hükme karşı başvurulacak kanun yolları konularına kanundaki genel hükümler çerçevesinde değinilmiştir. Çalışmamızın sonuç kısmında seçimlik davanın etkinliğinin artırılması ve sorunların çözümü adına önerilerde bulunulmuştur. Anahtar Kelimeler: seçimlik, hak, borç, dava, hüküm
Kat karşılığı inşaat sözleşmesinde üçüncü kişinin durumu
"Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesinde Üçüncü Kişinin Durumu" isimli tez konumuz kapsamında, öncelikli olarak kat karşılığı inşaat sözleşmeleri hakkında genel bilgi verilerek özellikle sözleşmenin sona erdirilmesi hâlinde gündeme gelen ve sözleşmenin ani - sürekli karmaşığı hukuki niteliğine bağlanan fesih ile dönme ayrımı üzerinde durulmuştur. Ayrıca üçüncü kişilerin kat karşılığı inşaat sözleşmesine dâhil olma yolları ve bu yolların mahiyetine uygun edindikleri kazanımlara göre sözleşmenin arsa sahibi tarafından sona erdirilmesi hâlinde, yükleniciden hak edinen üçüncü kişilerin karşılaştığı sorunlar ve bu sorunlar karşısındaki hukuki durumu incelenmiştir. Anahtar Sözcükler: Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesi, Yüklenici, Üçüncü Kişi, Fesih, Dönme
Marka ve ticaret unvanı arasında karıştırılma tehlikesi
Kişiler, ticari faaliyetlerinde karlılıklarını artırmak ve mevcut ticari varlıklarını korumak adına marka ve ticaret unvanı gibi ayırt edici ad ve işaretler kullanırlar. Marka ve ticaret unvanı, ticari hayattaki önemleri sebebiyle birçok ihlale konu olmaktadır. Söz konusu ihlallerin önemli bir kısmı, ticaret unvanının ayırt edici kısmının marka içerisinde, markanın ise ticaret unvanı içerisinde kullanılması ve tescilinden kaynaklanır. İhlaller sonucunda, taciri ve doğal olarak işletmeyi ayırt eden ticaret unvanı ile işletmenin mal ve hizmetlerini ayırt eden marka arasında karıştırılma tehlikesi oluşur. Karıştırılma tehlikesi oluşması durumunda marka ve unvan sahibine, işaret üzerindeki menfaatlerini güvence altına almak adına birtakım haklar tanınmıştır. Bu hakların kullanılması sonucunda, işaret üzerinde yatırım ve emeği bulunan hak sahibinin kişisel menfaati ve yanılması engellenen ilgili kişilerin toplumsal menfaatleri korunur. Tez çalışmamızda, marka ve ticaret unvanı arasında karıştırılma tehlikesinin hangi durumlarda ortaya çıkacağı, karıştırılma tehlikesine ilişkin hukuki çözüm yolları ile mevzuattaki eksiklikler ve bunlara ilişkin çözüm önerileri ayrıntılı şekilde incelenmiştir. İnceleme sırasında, konu hakkında yazılmış yerli ve yabancı eserler, makaleler, tezler, mahkeme kararları ve hakem kararları esas alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Marka, Ticaret Unvanı, Karıştırılma Tehlikesi, Mal, Hizmet, Sektör.
Hukuki açıdan planlı eskitme
Bu çalışmada planlı eskitme kavramı hukuki açıdan ele alınmaktadır. Planlı eskitme pazarlamacılar tarafından 20. yüzyıl başından beri incelenmekle birlikte hukuki olarak yeterince irdelenmemiştir. Farklı ülke mevzuatları araştırıldığında henüz yalnızca Fransız Tüketici Kanunu'nda yer alan planlı eskitme, ürün ikamesini artırma amacıyla ürün ömrünü kısaltan her türlü teknik olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışmada planlı eskitmenin hukuki niteliği ve türleri ele alınmış, planlı eskitme haksız rekabet, bilişim ve tüketici hukuku kapsamında analiz edilmiştir. Planlı eskitmeye etki eden uluslararası ve ulusal mevzuatın yanında rekabeti veya tüketicileri korumakla yükümlü kurumların planlı eskitme karşısında aldıkları kararlar detaylı şekilde tartışılmıştır. Mevcut düzenlemelerde ekonomik ayıp, tüketicinin bilgilendirilmemesi, ürün garantisi gibi temel olgular altında planlı eskitme uygulamaları ayrı ayrı ele alındığında bu kurumların doğrudan planlı eskitmeye etki etmeyip planlı eskitme yöntemlerine etki ettiği sonucuna varılmıştır. Bu şekilde planlı eskitmenin uygulanmamasına odaklanmak yerine planlı eskitmenin nasıl yapıldığına odaklanan yaptırımların planlı eskitme stratejisi güden şirketlerin yöntemlerini değiştirerek planlı eskitme uygulamalarına devam etmelerine neden olduğu anlaşılmıştır. Sonuçta serbest piyasa ekonomisine, rakip şirketlere, tüketicilere, insan sağlığı ve çevreye zarar veren planlıeskitme uygulamalarının önlenmesi için etkili yeni kurallar oluşturulması gerekmektedir. Yeni düzenlemeler yapılana kadar mevcut mevzuatın planlı eskitmeyi kapsayacak şekilde geniş yorumlanması gerektiği sonucuna varılmıştır.
6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu hükümleri çerçevesinde sınai mülkiyet haklarında tükenme ilkesi
Sınai mülkiyet hakları hak sahibine birtakım yetkiler tanımaktadır. Bu yetkilerden biri de sınai mülkiyet hakkı sahibinin ürünlerini piyasaya sunma konusundaki tekel hakkıdır. Tekel hakkına sahip olan sınai mülkiyet hakkı sahibi, ürünün piyasaya sürülmesinden sonra da piyasa faaliyetlerine müdahale etmek isteyebilir. Tekel hakkının sınırsız olması rekabeti ve serbest ticaret ortamını etkileyebileceğinden sınırlandırılması gerekmektedir. Kanun koyucu6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu md. 152'de hak sahibinin bu anlamdaki tekel hakkını sınırlandırmıştır. Buna göre hak sahibi, ürün SMK md. 152'deki koşullarla piyasaya sürüldükten sonra piyasa hareketlerine müdahale edemeyecektir. Böylelikle serbest ticaret ortamı korunmakta ve sınai mülkiyet hakları ile rekabet arasında denge sağlanmış olmaktadır. SMK m. 152 anlamında hakkın tükenmesi ilkesi tüm sınai mülkiyet hakları bakımından ortak bir madde olarak düzenlenmiştir. 6769 sayılı SMK ile ülkemizdeki kabul edilen coğrafi tükenme rejimi uluslararası tükenme rejimi olarak kabul edilmiştir. Buna göre paralel ithalat ülkemizde serbesttir. Paralel ithalat; hak sahibi ya da onun yetki verdiği kişiler tarafından piyasaya sürülen orijinal malın, üçüncü kişilerce ilgili hak sahibinin rızasına gerek olmaksızın hukuka uygun olarak diğer kanallardan ülkeye ithal edilmesi ve satılmasıdır. Paralel ithalatın ülke ekonomisine olumlu ve olumsuz etkileri vardır. Bu etkiler çalışmamızda incelenmiş, diğer coğrafi rejimlerle karşılaştırılıp bir sonuca varılmaya çalışılmıştır. Tez çalışmamızın birinci bölümünde sınai mülkiyet haklarına ilişkin olarak genel bir anlatım yapılmıştır. İkinci bölümde ise tükenme ilkesi ile ilgili kavramlar anlatılmış, SMK anlamındaki sınai mülkiyet haklarının tükenmesi ayrı ayrı incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Sınai Mülkiyet Hakları, Marka, Patent, Tükenme İlkesi.
Sigorta hukukunda sigortacının aydınlatma yükümlülüğü
Sigorta sözleşmeleri, tarafların beyan ettikleri bilgiler ve var olan durumlar üzerinden kurulduğu için doğru bilgiye ulaşılabilmesi sözleşmenin sıhhati açısından büyük önem arz etmektedir. Bu hususa ilişkin olarak sigortacının aydınlatma yükümlülüğü TTK m. 1423'te, bilgilendirme yükümlülüğü ise Sigorta Sözleşmelerinde Bilgilendirmeye İlişkin Yönetmelik'te düzenlenmiştir. Ancak farklı düzenlemelerde farklı kavramlara yer verilmesi kavramsal problemlere neden olmuş, bunun yanı sıra düzenlemelerin kapsamına ilişkin de karışıklıklar yaşanmıştır. Çalışmada, örnek kararlar eşliğinde aydınlatma yükümlülüğünün mevzuatımızdaki yeri ifade edilmiştir.
Tüketici hukuku çerçevesinde taşınmaz satışında ayıptan doğan sorumluluk
Çalışmamızda taşınmaz satış sözleşmelerinde satıcının ayıptan doğan sorumluluğu, Tüketici Hukuku çerçevesinde değerlendirilmiştir. Satış sözleşmeleri ile ilgili genel düzenlemeler Borçlar Kanunu'nda yer almaktadır. Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun'da ise, bir tarafın tüketici olduğu sözleşmelere özgü düzenlemeler bulunmaktadır. Bu sebeple Borçlar Kanunu ve Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun birlikte değerlendirilmelidir. Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun'un amacı tüketicilerin ekonomik çıkarlarını korumak, zararlarını tazmin etmek ve tüketicilerin aydınlanıp bilinçlenmesini sağlamaktır. Yasa koyucu, tüketicilerin satıcılar ve hizmet sağlayıcılar karşısında zayıf bir konumda olduğunu düşünerek, tüketicilerin korunması adına özel bir kanun düzenlemiştir. Taşınmaz satış sözleşmeleri, konusu gereği hem ekonomik hem de sosyal açıdan büyük bir öneme sahiptir. Çoğu zaman bu sözleşmeler akdedilirken, tüketiciler, satıcılar karşısında haksız ve ölçüsüz sözleşme şartlarını kabul etmek zorunda kalmaktadır. Bu yüzden tüketiciler hem ekonomik olarak zarara uğramakta hem de sosyal olarak sözleşme akdederken hedeflediği amaca ulaşamamaktadır. Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun da, bu şekilde zarara uğrayan tüketicilerin zararının giderilmesi için özel düzenlemeler ihtiva etmektedir. Tüketicinin taraf olduğu taşınmaz satış sözleşmesinde Borçlar Kanunu'nu ve Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun'u ayrı tutamayız. Zira taşınmaz satış sözleşmesine ilişkin genel esaslar Borçlar Kanunu'nda düzenlenirken, tüketicilere ilişkin özel hükümler Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun'da yer almaktadır. Konu incelenirken Borçlar Kanunu'nda ve Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun'da yer alan düzenlemeler karşılaştırılarak değerlendirme yapılmış ve Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun'un hangi olaylarda uygulanması gerektiği belirtilmiştir.
Fikrî mülkiyet hukukunda bilgisayar oyunlarının korunması
Bu çalışmada kimi insanlar için günlük yaşamlarının ayrılmaz bir parçası haline gelen bilgisayar oyunlarının fikrî mülkiyet hukuku çerçevesinde nasıl korunduğu, daha doğru ifadeyle nasıl korunabileceği incelenmiştir. Tercih edilen bilgisayar oyunu tabiri dijital oyun, video oyunu, ses oyunu, mobil oyun gibi kavramların hepsini kapsar şekilde bir üst kavram olarak kullanılmıştır. İnceleme yapılırken Türk hukukunun yanı sıra, yabancı hukuk sitemleri ve uluslararası hukukî durum da izah edilmiş; yerli ve yabancı mahkeme kararları ile anlatım güçlendirilmeye çalışılmıştır. Çalışmamız yalnızca Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu çerçevesinde değil, Sınai Mülkiyet Kanunu ve sair mevzuat da göz önünde tutularak kaleme alınmıştır. Bilgisayar oyunlarının giderek genişleyen sosyal ve ekonomik etkileri, Twitch, YouTube gibi yayın platformlarında yapılan oyun yayınları, oyuncuların geliştirdiği modlar, e-spor müsabakaları gibi hususlar dikkate alındığında bu alanın kendi haline bırakılamayacağı çok daha net görülecektir. Çalışmanın odağını bilgisayar oyunlarının fikrî mülkiyet hukukunda korunması bağlığında tutabilmek için oyunların türlerinin incelenmesi, oyun platformlarının tek tek izahı gibi gerekli olmayan değerlendirmelerden kaçınılmıştır. Bu sebeple çalışmada bilgisayar oyunlarının tarihi ve oyun geliştirme süreçleri kısaca izah edilmiş, bilgisayar oyunlarının mevcut mevzuatlar kapsamında nasıl korunabileceği açıklanmış, korumaya dair yerli ve yabancı doktrin irdelenmiş, bilgisayar oyun sektöründe akdedilen sözleşmeler hakkında bilgi verilmiş ve buna ek olarak tespit edilen sorunların nasıl giderilebileceğine ilişkin çözüm önerileri sunulmuştur.
Sigorta hukukunda sözleşme özgürlüğüne aykırı hükümlerin incelenmesi
Sözleşme özgürlüğü ilkesi Anayasa'nın 48. ve TBK'nın 26. maddelerinde garanti altına alınmıştır. Sözleşme özgürlüğü ilkesi, borçlar hukuku kapsamındaki sözleşmeler ile birlikte sigorta sözleşmelerinin de esaslı ilkelerindendir. Sözleşme özgürlüğü ilkesi sigorta sözleşmelerinde de geçerli olmakla birlikte sigorta hukuku mevzuatındaki bazı düzenlemeler ile kısıtlanmaktadır. TTK'nın 1451. maddesi uyarınca TBK'nın 27. maddesi sigorta sözleşmeleri bakımından sözleşme özgürlüğünü kısıtlayan genel hükümlerden birisidir. TTK'nın 1404. maddesi de TTK'nın altıncı kitabı olan sigorta kitabında sözleşme özgürlüğünü kısıtlayan genel bir düzenlemedir. Bu genel sınırların haricinde TTK'nın sigorta kitabında ve Sigortacılık Kanunu'nda sözleşme özgürlüğünü sınırlandıran düzenlemeler bulunmaktadır. Bu durum sigorta sözleşmelerinin yapılması açısından bazı problemlere yol açmaktadır. Çalışmada sigorta hukukunda sözleşme özgürlüğünün varlığı ve sınırları ele alınarak incelenmesi amaçlanmaktadır. Sigorta hukukundan, gelişiminden, mevcut durumundan ve mevzuatından bahsedilecektir. Bu çalışma ile sigorta hukukundaki düzenlemelerde sözleşme özgürlüğünü sınırlandırıcı unsurların tespit edilmesi, sözleşmeyi gerçekleştiren tarafların sorumluluklarının belirlenebilmesi ve kurulan sözleşmenin sıhhati açısından mevcut durumu ele alınmaya çalışılmıştır. Bu nedenle çalışma kapsamında bahsedilen kavramlar ele alındıktan sonra sözleşme özgürlüğüne etkisi bakımından özellikle 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu ve 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu incelenmiş; düzenlemelerdeki sözleşme özgürlüğüne etki eden hükümler değerlendirilmiştir. Sözleşme özgürlüğünün uygulamalı hukuktaki durumu yargı kararları ışığında değerlendirilmiştir. Yapılan çalışma neticesinde sigorta hukukunda sözleşme özgürlüğünün durumu ortaya konulmuş ve mevcut problemlere çözümler sunulmaya çalışılmıştır.
Sermaye şirketlerinde pay devir vaadi sözleşmesi
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun kabulü, sermaye şirketlerinde pay/pay senetleri ve pay devrine ilişkin önemli değişiklikleri beraberinde getirmiştir. Eski kanundan farklı olarak pay devrine ilişkin bağlam hükümleri esnetilmiştir. Anonim şirketlerde, şirketin sebep göstermeksizin devre onay vermeyi reddedebileceğine ilişkin hükümler yeni kanunda kabul edilmemiştir. Yine limited şirketlerde devir işleminin sebep gösterilmeksizin reddinin, ana sözleşmede hüküm bulunması şartına bağlanması bu değişikliğin birer göstergesidir. TTK ile getirilen diğer bir yeniliğin, pay karşılığında çıkarılan pay senetlerine ilişkin olduğu görülmektedir. Getirilen düzenleme ile anonim şirket pay senetleri, borsaya kote edilip edilmemelerine göre ikili ayrıma tabi tutulmuştur. Bu ayrımın önemi ise, pay devir işlemi sonucunda hakların geçişinde görülür. Limited şirket pay senetlerinin nama yazılı olarak düzenlenebileceği getirilen yeniliklerden bir diğeridir. Kanunda pay ve pay devrine ilişkin kapsamlı düzenlemeler bulunmaktayken devir vaadi sözleşmesinden sadece TTK m. 595 hükmünde ismen bahsedilmesi büyük bir eksiklik olmuştur. Zira söz konusu sözleşmenin, ekonomik hayatta yaşanan gelişme ile birlikte yalnızca limited şirket payları bakımından değil anonim şirket payları için de akdedildiğini görmek mümkündür. Bu sebepten ötürü tezimizde pay devir vaadi sözleşmesinin hukuki niteliği ile bu sözleşmeye uygulanacak hükümler, sermaye şirketlerinde pay devir prosedürleri ile karşılaştırılarak tespit edilmeye çalışılmıştır. Devir vaadi ve devir sözleşmesi ayrımı yapılması gerçekten gerekli midir? Kişiler, daha az masraf gerektiren ve tek bir işlemle gerçekleştirilen devir sözleşmesini yapmak yerine neden devir vaadi sözleşmesine ihtiyaç duyarlar? Tezimizde bu gibi sorulara cevaplar aranmıştır ve bulunan çözüm önerileri sonuç kısmında belirtilmiştir.
Sigorta Hukukundaki beyan yükümlülüğü kapsamında kişisel verilerin korunması
Sigorta hukukunun sigorta ettirene verdiği yükümlülüklerden olan beyan yükümlülüğü sigorta ettirenin belirsiz, olumsuz risklere karşı kendini güvence altına alma fikrinin bir yansımasıdır. Sigorta ettiren tarafından bilinen ve bilinmesi gereken, sigortacının sigorta sözleşmesini kurma iradesini etkileyecek önemli hususların tamamının beyan edilmesi gerekmektedir. Sigorta sözleşmelerinin, kişilerin veya kişilerin sahip oldukları menfaatlerin spesifik durumları çerçevesinde şekillendiği ele alındığında, beyan yükümlülüğünün kapsamına giren pek çok hususun kişisel veri niteliğinde olması kaçınılmazdır. Bu çerçevede, sigorta ettirince beyan edilen kişisel verilerin sigortacı tarafından hukuka uygun bir şekilde işlenmesi önem arz etmektedir. Zira sigortacılık sektörünün temelinde kişisel verilerin bulunduğunun ve kişisel veriden soyutlanmış bir sigortacılığın mümkün olmadığının kabulü gerekir. Kişisel verilerin korunması hukuku, ülkemiz açısından oldukça yeni bir olgudur ve bu sebeple doktrinde sigorta hukuku ile kişisel verilerin korunması hukukunun bir arada incelendiği oldukça az çalışma bulunmaktadır. Dört bölüm olarak düzenlenen tez çalışmamızın ilk bölümünde, kişisel veri kavramı ve kişisel verilerin işlenmesi özelinde, ülkemiz açısından yeni bir alan olan kişisel verilerin korunması hukuku açıklanmıştır. Tez çalışmamızın ikinci bölümünde, sigorta sözleşmesinin türleri ve tarafları incelenmiştir ve üçüncü bölümde sigorta ettirenin beyan yükümlülüğü açıklanmıştır. Son bölümümüzde ise sigorta hukuku ile kişisel verilerin korunması hukuku bir araya getirilerek, mevzuat, mevcut kaynaklar ve Kişisel Verileri Koruma Kurulu kararları doğrultusunda birtakım çıkarımlarda bulunulmuştur.
Derneğin feshi
Hukuk sistemimizde dernek kavramı yerine daha evvel cemiyet kavramı kullanılmaktaydı. Hatta derneklerle ilgili ilk düzenlemeleri içeren Kanun'umuz da 353 sayılı Cemiyetler Kanunu idi. Günümüzde sivil toplum kuruluşu olarak değerlendirilen dernekler, demokratik toplum düzeninin de gelişmesi ile giderek önem kazanmaktadır. Toplumsal hayatın vazgeçilmez parçası haline gelen ve toplumun gelişip ilerlemesi ile ortak amaçlarını gerçekleştirmek üzere bir araya gelen insanların amaçlarına kolayca ulaşmalarına katkı sağlayan dernekler, belirli durumların gerçekleşmesi halinde kendiliğinden sona ermektedirler. Tezimizde, derneklerin yetkili organlarının iradeleri doğrultusunda alacakları karar ile veya belirli şartların gerçekleşmesi halinde mahkeme kararı ile feshi, feshin şartları, sebepleri ve sonuçları konusunu ele alınmıştır. Derneğin feshine, toplantı ve karar yeter sayıları haricinde herhangi bir gerekçe aranmaksızın yetkili organı olan genel kurul tarafından her zaman karar verilebilmektedir. Ayrıca, derneklerin mahkeme kararı ile feshedilmesinin şartları ve sınırları belirlenmeye çalışılacaktır. Zira derneklerin ister genel kurul kararı ile isterse de mahkeme kararı ile feshedilmesindeki keyfi ve hukuka aykırı uygulamalar, kuruluşlarındaki serbest kuruluş sistemini faydasız hale getirecektir. Anahtar kelimeler: dernek, derneğin feshi, derneğin sona ermesi, fesih, tespit davası, fesih davası, tasfiye, tahsis.
Acentenin önlem alma borcu
Kanun koyucu, acentenin müvekkili hesabına hareket etmesinden dolayı acenteye bazı borçlar yüklemiştir. TTK madde 111'de "Önlemler" başlığı altında düzenlenen acentenin önlem alma borcu, acentenin müvekkiline karşı olan borçları arasındadır. Bu hükme göre acente, müvekkili hesabına teslim aldığı eşyanın taşınma sırasında hasara uğradığına dair belirtiler varsa, müvekkilinin taşıyıcıya karşı dava hakkını teminat altına almak üzere, hasarı belirtmek ve gereken diğer önlemleri almak zorundandır. Acente yine bu hükme göre eşyayı mümkün olduğu kadar korumak veya eşyanın tamamen telef olma tehlikesi varsa, TBK gereğince yetkili mahkemenin izniyle sattırmak ve gecikmeksizin durumu müvekkiline haber vermekle yükümlü tutulmuştur. Acentenin ilgili hükme aykırı davranması veya herhangi bir ihmali yüzünden bir zarar meydana gelmesi durumunda bu zararı tazmin etmesi gerektiği de açıkça belirtilmiştir. Doktrinde, TTK madde 109'da düzenlenen "menfaatleri koruma borcuna" ilişkin hüküm karşısında, acentenin önlem alma borcuna ilişkin düzenlemelerin gerekliliğine dair tartışmalar devam etmektedir. Tez çalışmamızda, önlem alma borcu kapsamında acenteden beklenen davranışların neler olacağı belirtilmiştir. Ayrıca önlem alma borcu kapsamında TBK ve TTK'nın "Taşıma İşleri" başlığı altında düzenlenen ilgili hükümlerine değinilmiş, ilgili yargı kararları da çalışmamıza eklenmiştir.
Marka Hukukunda tazminat davaları
Marka, sınai mülkiyet hakları içerisinde yer alan ve niteliği itibariyle mutlak haklardan biridir. Marka hakkı; sahibine münhasıran markayı kullanma, başkasının kullanımına izin verme ve engelleme yetkilerini verir. Marka hukukunda tazminat hakkının doğabilmesi için marka hakkına tecavüz sayılan fiillerin işlenmesi gerekmektedir. Marka hakkına tecavüz sayılan fiiller Sınai Mülkiyet Kanunu'nun 7. ve 29. maddelerinde belirtilmiştir. Marka hukukundaki tazminat davalarının hukuki dayanağı temel olarak Sınai Mülkiyet Kanunu'nun 150. ve 151. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu hükümler gereğince marka hakkına tecavüzde bulunan kişiler, marka hakkı sahibinin uğramış olduğu zararı tazmin etmekle yükümlü tutulmuştur. Marka hakkı sahibi; maddi zararını, manevi zararını, yoksun kalınan kazancını ve itibar zararını tazminat olarak talep edebilmektedir. Maddi tazminat, manevi tazminat ve itibar tazminatının hesaplanması için kanunda özel bir hesaplama yöntemi belirtilmemişken yoksun kalınan kazancın hesaplanabilmesi için kanun bazı hesaplama metotları öngörmüştür. Madde hükmüne göre yoksun kalınan kazanç, zarar gören marka hakkı sahibinin seçimine göre 3 farklı yöntemle hesaplanabilir. Bunlar; "sınai mülkiyet hakkına tecavüz edenin rekabeti olmasaydı, hak sahibinin elde edebileceği muhtemel gelir, sınai mülkiyet hakkına tecavüz edenin elde ettiği net kazanç ve sınai mülkiyet hakkına tecavüz edenin bu hakkı bir lisans sözleşmesi ile hukuka uygun şekilde kullanmış olması hâlinde ödemesi gereken lisans bedeli" olarak kanunda sayılmıştır. Marka hakkının soyut bir hak olmasından bahisle tecavüze elverişli olması sebebiyle özel koruma ihtiyacının bulunması ve marka hukukunda zararın ve zarar miktarının ispatının ve hesaplanmasının güçlüğü karşısında kanun koyucu bu zorlukların aşılabilmesi adına kanunda belirtilen bu alternatif hesaplama yollarını kabul etmiştir. Bu çalışmanın amacı marka hakkına tecavüz fiillerinin olması durumunda marka hakkı sahibinin tazminat talep ettiği durumda, tazminatın esaslarının belirlenmesi ve ödenecek tazminat miktarının belirlenmesinde göz önüne alınacak kriterlerin sistematik biçimde ortaya konmasıdır. ANAHTAR KELİMELER Marka hakkı, marka hakkına tecavüz, marka hakkına tecavüz sebebiyle tazminat, maddi tazminat, yoksun kalınan kazanç.
Savunma sanayiindeki uluslararası ticari sözleşme müzakerelerinden doğan yükümlülüklere aykırılık
Savunma sanayii faaliyetlerinin giderek devletin tekelinden çıkması ve özel hukuk kişileri tarafından bu faaliyetlerin üstlenilmeye başlanması, bu alanda özel hukuk kişileri arasında özel hukuka tabi sözleşmelerin akdedilmesini yaygınlaştırmıştır. Savunma sanayiinin son teknoloji ile uyumlu olması gerekliliği ise bu alanda akdedilen uluslararası sözleşmelerin sayısını artırmıştır. Savunma sanayiindeki uluslararası ticari sözleşmelere doğrudan uygulanacak hükümlerin bulunmadığı günümüzde, bu sözleşmelerin müzakerelerine doğrudan uygulanacak hükümler de henüz varlık kazanmamıştır. Bu sebeple bu tür sözleşmeler ve bu sözleşmelerin müzakerelerine genel hükümler bu alanın özellikleri göz ardı edilerek doğrudan uygulanmakta veya taraflar arasındaki uyuşmazlıklar çoğunlukla bir tarafın tamamen aleyhine olacak şekilde herhangi bir hukuki incelemeden geçmeksizin sonuçlanmaktadır. Bu durum somut durum adaletini ve hakkaniyeti sağlamaktan uzaktadır. Nitekim savunma sanayii sözleşmelerinin ve bu sözleşmelerin müzakerelerinin devletlerin savunması, güvenliği, diplomasisi ve uluslararası ilişkileri ile doğrudan ilgili olması sebebiyle kendine özgü özellikleri bulunmaktadır. Herhangi bir uyuşmazlık halinde bu özellikler göz önünde bulundurularak hukuki bir çözüme gidilmesi somut durum adaletini ve hakkaniyeti sağlamak için önem arz etmektedir. Somut durum adaletinin ve hakkaniyetin tesis edilmesi için savunma sanayiini, bu alandaki sözleşmeleri ve bu sözleşmelerin müzakere süreçlerini tanımlamak gerekmektedir. Bu sebeple müzakere aşamaları, bu süreçte taraflarca hazırlanan metinlerin hukuki niteliği ve bağlayıcılığı, diğer alanlardaki sözleşmelerin müzakereleri ile farklı yönleri, tarafların bu süreçte herhangi bir yükümlülüğünün bulunup bulunmadığı hukuk sistemlerine göre karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Yükümlülüklere aykırılığın yaptırımı noktasında sözleşme müzakerelerindeki kusurlu davranıştan sorumluluk diğer adı ile culpa in contrahendo sorumluluğu incelenmiştir. Culpa in contrahendo sorumluluğu halinde uygulanacak olan hukuki yaptırımlar karşılaştırmalı olarak incelenmiş, son olarak tarafların yükümlülüklerini belirlemede önem arz eden müzakere sürecine uygulanacak hukukun tespiti ve tayini incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Savunma Sanayii, Culpa in Contrahendo, Uluslararası Ticari Sözleşme
Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinde yüklenicinin ayıplı ifadan sorumluluğu
Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinde yüklenicinin sözleşme kapsamındaki yükümlülüklerinden biri de sözleşme konusu yapının ayıpsız olarak inşası ve arsa sahibine teslimidir. Yüklenicinin bu yükümlülüğüne aykırı davranması hâlinde arsa sahibinin yüklenici aleyhine ayıptan doğan sorumluluk hükümlerine başvurabilmesi ve seçimlik haklarını kullanabilmesi mümkündür. Ancak bunun için inşaatın tamamlanmış ve arsa sahibine teslim edilmiş olması, inşaatın ayıplı olması, inşaattaki ayıbın arsa sahibine yüklenememesi, arsa sahibinin inşaatı kabul etmemiş olması, yüklenicinin sorumluluğunun anlaşma ile kaldırılmamış olması ve Kanun'da yer alan zamanaşımı sürelerinin geçmemiş olması gerekmektedir. Bu şartlara ek olarak, arsa sahibi tarafından gözden geçirme ve bildirim külfetleri de yerine getirilmelidir. Şartlar mevcut ise arsa sahibi yüklenici aleyhine sözleşmeden dönme, bedelden indirim ve ücretsiz onarım seçimlik haklarından birini kullanabilecektir. Aynı zamanda genel hükümlere göre tazminat talep edebilmesi de mümkündür. Çalışmamızın konusunu, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinde yüklenicinin ayıplı ifadan sorumluluğunun kapsamı, sorumluluk şartları ve arsa sahibinin hakları oluşturmaktadır. Çalışmamızın ilk bölümünde arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi genel olarak incelenecektir. Bu kapsamda sözleşmenin tanımı, unsurları, hukuki niteliği, tarafları, şekli ve tarafların sözleşme kapsamındaki borçları ele alınacaktır. Çalışmamızın ikinci bölümünde öncelikle arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinde yüklenicinin genel olarak ayıba karşı tekeffül borcu, ayıp kavramı, ayıp çeşitleri, ayıplı iş-eksik iş ayrımı değerlendirilecektir. Akabinde yüklenicinin ayıplı ifadan sorumluluğu için gereken maddi ve şekli şartlar incelenecektir. Çalışmamızın son bölümünde ise arsa sahibinin ayıplı ifa sebebiyle yükleniciye karşı sahip olduğu seçimlik hakların neler olduğu, bu hakların kullanılma şartları, şekli ve kapsamı, hukuki niteliği, seçimlik hakların kullanılmasının sözleşmeye olan etkisi ve sonuçları değerlendirilecek, genel hükümlere göre tazminat talep edebilme hakkının kapsamı incelenecektir.
Simsarlık sözleşmesi
Uygulamada oldukça yaygın olarak kullanılan simsarlık sözleşmesi ile simsar, müvekkilinin bir sözleşme kurmasını sağlamaya yönelik olarak aracılık faaliyetinde bulunur. Simsar kural olarak gerçekleştirdiği aracılık faaliyeti neticesinde müvekkilinin bir esas sözleşme kurması ile ücrete hak kazanır. Türk Borçlar Kanunu'nda simsarlık sözleşmesi için detaylı bir düzenleme yapılmamıştır. Bunun nedeni simsarlık sözleşmesinin vekalet sözleşmesinin bir türü niteliğinde olması ve hüküm bulunmayan hallerde vekalet sözleşmesine ilişkin hükümlerin uygulanacak olmasıdır. Bu kapsamda özellikle tarafların hakları ve borçları ile simsarlık sözleşmesinin sona erme hallerinin belirlenmesi için vekalete ilişkin hükümlere başvurmak gerekecektir.
Maden işletenin hukuki sorumluluğu
Maden, doğal kaynakların içinde yer almaktadır. Maden ve madencilik kavramı çok eski dönemlere dayanmakla beraber, günümüzden 500.000 yıl öncesine ait çakmak başından yapılmış aletler bulunmuştur. Bu kadar eski tarihi olan madenle beraber madencilik ve maden işleten kavramları da gelişme göstermiştir. Öyle ki maden işletenin hukukun çeşitli alanlarında sorumlulukları ortaya çıkmış ve düzenlenmiştir. Borçlar Kanunu, Medeni Kanun, Ticaret Kanunu, Sigorta Kanunu kapsamında maden işletenin hukuki sorumlulukları incelenmiştir. Çalışmanın ilk bölümünde ise, sorumluluk konusu açıklanmıştır. İlk olarak hukuki sorumluluk, kusura dayalı ve kusursuz sorumluluk olarak detaylı açıklanmıştır. Sonrasında ise cezai sorumluluk kast, taksir ve cezai sorumluluğun kalkması veya azaltılması başlıklarıyla değerlendirilmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde; "maden işleten ve maden işletmesi kavramları" kavramlarına açıklık getirilmiştir. Kimlerin maden işletebileceği, maden işletenin tacir olması ele alınmıştır. Üçüncü bölümde ise maden işletenin sorumluluğu anlatılmıştır. İlk olarak maden işletenin hukuki sorumluluklarının neler olduğu ele alınmıştır. Maden işletenin hukuki sorumluluğu tehlike sorumluluğu ve gözetme yükümlülüğü başlıklarıyla açıklanmıştır. Sonrasında maden işletenin cezai sorumluluğu ele alınmıştır. Son olarak sorumluluktan kurtulma halleri; mücbir sebep, zarar görenin ağır kusuru ve üçüncü kişinin ağır kusuru şeklinde ayrı başlıklarda anlatılmıştır. Anahtar Kelime: Maden İşleten, Hukuki Sorumluluk, Maden Hukuku
Kiraya verenin ayıptan doğan sorumluluğu
Kiraya verenin kira sözleşmesinden doğan en temel borcu, kiralananı sözleşmede öngörülen kullanıma elverişli bir durumda teslim etmek ve kira süresince de bu durumda bulundurmaktır. Kiraya verenin ayıptan doğan sorumluluğunun kaynağını da bu borç oluşturmaktadır. Bu sebeple kiracı teslim sırasında mevcut olan veya teslimden sonra ortaya çıkan eksikliklerden veya bozukluklardan dolayı sorumludur. Kira sözleşmesinde ayıptan doğan sorumluluğuna ilişkin düzenlemeler TBK m. 304 ilâ 308 hükümleri arasında yer almaktadır. Burada ayıptan doğan sorumluluk düzenlenirken teslim sırasında var olan veya teslimden sonra ortaya çıkan ayıplar şeklinde temel bir ayrıma gidilmiştir. Kiralananın teslim sırasında ayıplı olması durumunda kiracının sahip olduğu haklar TBK m. 304 hükmünde düzenlenmiştir. Buna karşın ayıbın sonradan ortaya çıkması durumunda kiracının sahip olduğu haklara ise TBK m. 305 vd. hükümlerinde yer verilmiştir. Her iki durumda da kiracıya tanınan haklar noktasında ayıbın önemli veya önemsiz ayıp niteliğinde olması dikkate alınmıştır. Kiralananın önemli ayıplarla teslim edilmesi hâlinde kiracı, borçlu temerrüdüne ilişkin hükümlere başvurabileceği gibi kiralananın sonradan ayıplı hâle gelmesine ilişkin hükümlere de başvurabilir. Kiralananın sonradan ayıplı hâle gelmesi durumda ise kiracı ayıbın giderilmesini, kiralananın ayıpsız benzeriyle değiştirilmesini ve önemli ayıplarda sözleşmenin feshini isteyebilir. Ayrıca bu taleplerle birlikte veya bunlardan bağımsız olarak kira bedelinde indirim yapılmasını ve uğramış olduğu zararların giderilmesini talep etme haklarına da sahiptir. Kiracı, kiraya verenin kusuru olmasa bile tazminat talebi dışındaki haklara başvurabilir. Bu çalışmada öncelikle kira sözleşmesine ilişkin genel açıklamalar yapılmış ve tarafların borçlarına kısaca değinilmiştir. Devamında ise ayıp kavramı açıklanmış, kiraya verenin ayıptan doğan sorumluluğunun tanımı, hukukî niteliği, özellikleri ve diğer benzer kurumlarla yarışmalı olarak uygulanması ele alınmıştır. Son olarak kiraya verenin ayıptan doğan sorumluluğunun hüküm ve sonuçlarına yer verilmiştir. Çalışmanın kaleme alınması sırasında konu hakkında yazılmış makaleler, kitaplar, tezler ve Yargıtay kararlarından faydalanılmıştır.
Sinema çalışanlarının Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'ndan doğan hakları
5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nun temel amacı, fikri yaratıcılık neticesinde eser meydana getiren kişileri korumaktır. Bu kapsamda Kanun'da, bir eseri meydana getiren kişinin eser sahibi niteliğini haiz olacağı ve eser üzerindeki hakları münhasıran kullanacağı düzenlenmiştir. Buna karşın, eserin bağımlı çalışma ilişkisi kapsamında meydana getirilmesi halinde eser üzerindeki hakları kullanma yetkisi işverene tanınmıştır. Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nun temel yaklaşımından ayrılan bu istisnai düzenleme, bağımlı çalışma ilişkisi kapsamında meydana getirilen eser sayısındaki artış da dikkate alındığında, oldukça geniş bir uygulama alanı bulmaktadır. Sinema eserlerinin karmaşık yapıları, bu eserlerin -çoğunlukla- çok sayıda insanın bir araya gelerek oluşturulma zorunluluğunu beraberinde getirmektedir. Sinema eserine katkı sağlayan kişilerin bir araya gelmesi belirli bir organizasyon ve ekonomik güç gerektirdiğinden, uygulamada bu işi genellikle yapımcı üstlenmektedir. Bu durum; yapımcının işveren, sinema eseri sahipleri ve oyuncuların işçi olup olamayacaklarının değerlendirilmesini gerektirmektedir. Yasal düzenlemelerde, sinema eserini meydana getirenler ile yapımcı arasındaki ilişkinin niteliğine yönelik bir açıklık söz konusu değildir. Dolayısıyla çalışmamızda söz konusu ilişkinin hukuki mahiyeti, iş hukukunun temel prensipleri, yargı kararları ve öğreti görüşleri dikkate alınarak açıklanmıştır. Bu durumun tespiti, sinema eseri üzerindeki hakların kimin tarafından kullanılacağını belirlemek bakımından önem arz etmektedir. Zira, eser üzerindeki hakların işveren tarafından kullanılabilmesi için eserin bağımlı çalışma ilişkisi kapsamında meydana getirilmesi gerekmektedir. Bu doğrultuda çalışmamızda, bir eserin bağımlı çalışma ilişkisi kapsamında meydana getirilmesi, sinema eserleri bakımından inceleme konusu yapılmıştır. Bu kapsamda öncelikle sinema eserleri ve sinema eseri sahiplerine ilişkin açıklamalarda bulunulmuş, ardından sinema eseri üzerindeki hakların işveren tarafından kullanılması için gerekli koşullar ortaya konulmuştur. Son olarak işverenin hakları kullanma yetkisi ve bunun karşılığında sinema çalışanlarına bedel ödeme yükümlülüğü bulunup bulunmadığı üzerinde durularak çalışma sonlandırılmıştır.
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu ve 7223 sayılı kanun uyarınca tıbbi cihaz üreticisinin ürün sorumluluğu
Birçok farklı çeşidi olabilen tıbbi cihazlar en genel ifadeyle hastalığın teşhisinde, tedavisinde ve tedavi sonrası aşamada kullanılan ve bu süreçleri hızlandıran ilaç, kozmetik, biyosidal veya kan ürünleri haricinde sağlık personellerine endikasyonu doğru tespit etme ve tıbbi müdahaleyi uygulamada yardımcı olacak mekanik sistemlerdir. Tıbbi cihazların üretim/imalat süreçlerinde meydana gelebilecek bir hatanın varlığı halinde, tıbbi cihazı kullanan kişiler veya 3. Kişilerin zarar görmesi gündeme gelebilmektedir. Bu halde tıbbi cihaz üreticisine/ imalatçısına karşı zarar gören herkes, imalatçı/ üreticiyle aralarında bir sözleşme ilişkisi olmaksızın, tazminat talebinde bulunabilmesi ürün sorumluluğunun gündeme gelmesiyle mümkündür. Çalışmamızda imalatçı tarafından piyasaya arz edilen hatalı bir tıbbi cihazın bu ürünü satın alan, kullanan veya ürünle hiçbir ilgisi olmayan üçüncü kişilerin vücut bütünlüklerine veya malvarlıklarına gelen zararlardan imalatçı, ithalatçı veya imalatçı sayılan kişilerin sorumluluğu Türk Hukuku'nda 7223 Sayılı Ürün Güvenliği ve Teknik Düzenlemeler Kanunu (ÜGTDK) kapsamında TBK'nın ilgili hükümlerine ve 85/374 sayılı AB Konsey Direktifine de değinilerek açıklanacaktır.
Kat mülkiyeti hukukunda yöneticinin sorumluluğu
Kat mülkiyetinde en fazla uyuşmazlık kat mülkiyetinin yönetiminden kaynaklanmaktadır. Kat mülkiyetinde anagayrimenkulün yönetimi yönetim planı ve kanun hükümlerine uygun olarak kat malikleri kurulu ve yönetici tarafından sağlanmaktadır. Kat malikleri kurulu genel kurul gibi hareket etmekte ve yönetime ilişkin kararları kanunda aranan şekle uygun olarak almaktadır. Yönetici kat malikleri kurulunca atanmakta ve kendisine kat malikleri kurulu, yönetim planı ve kanunla verilen görevleri yerine getirmektedir. Yöneticinin hukuki durumu vekil gibi olup görev ve sorumlulukları vekalet sözleşmesi kapsamında değerlendirilmektedir. Yöneticinin kat maliklerine karşı sorumluluğu vekil gibi kabul edilmesinin sonucu olarak sözleşmeden kaynaklanan sorumluluk olarak değerlendirilmektedir. Yöneticinin sözleşmeden doğan sorumluluğu vekalet sözleşmesi ve Kat Mülkiyeti Kanunu hükümleri kapsamında tespit edilmelidir. Bu çalışmada öncelikle kat mülkiyeti ve toplu yapı kavramları açıklanmış, yönetimin anayasası sayılan yönetim planı ve yönetimin konusunu oluşturan ortak yerler açıklandıktan sonra yönetim organları üzerinde durulmuş, yöneticinin sorumluluk kaynağı olan sözleşme ilişkisi profesyonel yöneticilik sözleşmesi kapsamında ele alındıktan sonra sorumluluğun şartları ve sonuçları açıklanmaya çalışılmıştır. Sonuç bölümünde kat mülkiyetinde yönetimin iyileştirilmesi için yapılması gereken değişikliklere ve uygulamalara ilişkin öneriler sunulmuştur.
Eser sözleşmesinde sonraki ifa imkânsızlığı
Eser sözleşmesi, Türk Borçlar Kanunu'nun 470-486. maddeleri arasında hüküm altına alınmıştır. Sözleşmenin taraflarını yüklenici ve işsahibi oluşturur. Tarafların sözleşme kapsamında yerine getirmekle yükümlü oldukları edimler eser meydana getirmek ve bedel ödemektir. Bu kapsamda yüklenici eser meydana getirirken işsahibi buna karşılık olarak bedel öder. Öte yandan, borçlunun edimini yerine getirmesine engel olan birtakım sebepler ifanın imkânsızlaşması sonucunu doğurur. Sonraki ifa imkânsızlığı bu anlamda sözleşme kurulduktan sonra ortaya çıkar ve borçlunun ifada bulunmasını imkânsızlaştırır. Eser sözleşmesinde sonraki ifa imkânsızlığını meydana getiren sebep işsahibi veya yüklenici kaynaklı olabilir. Bu kapsamda eserin meydana gelmesi, işsahibi ile ilgili beklenmedik olay yahut yüklenicinin ölümü veya eseri tamamlama yeteneğini kaybetmesi sebeplerinden imkânsızlaşabilir. Öte yandan, eserin teslimden önce yok olması da mümkündür. Bu durumda yüklenicinin yok olan eseri yeniden meydana getirmesi mümkün olabilmekle birlikte; eserin yeniden meydana getirilme ihtimalinin tamamen ortadan kalkması da gündeme gelebilir. Bu bakımdan, eser sözleşmesinde sonraki ifa imkânsızlığını meydana getiren unsurların tespiti önem taşır.
Coğrafi markanın korunması
6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) m. 4'e göre marka, kesin ve açık bir şekilde sicilde gösterilebilmesi şartıyla ayırt edici niteliğe sahip olan her tür işaret olarak tanımlanmıştır. Tanımda dikkat çeken bir husus da her tür işaret kavramıdır. Her tür işaret, ayırt edici olması ile kesin ve açık bir şekilde sicilde gösterilebilmesi şartlarını sağlaması koşuluyla tescil edilebilir mi sorusunu akla getirmektedir. Bu soruya cevap SMK m. 5'te mutlak red nedenlerinin satır aralarında verilmektedir. Mutlak red nedenleri içinde düzenlenen bir husus da coğrafi yer bildiren işaretlerin marka olarak kullanılıp kullanılmayacağı sorunudur. Coğrafi yer bildiren işaretlerin marka olarak kullanılıp kullanılmayacağı hususu çıkış noktası yapılarak 6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK)'nun m. 5/1 (c) ve (f) bentleri ile SMK m. 5/2 hükümlerinde şartları saklı bulunan coğrafi markanın hangi şartlarda tescil edilebilir hâle geldiğinin belirlenmesi önem arz etmiştir. Bu çalışmada SMK'nın ilgili hükümleri ile doktrin ve yargı kararları ışığında öncelikle markada hangi şartlar altında coğrafi yer bildiren işaretlerin marka olarak kullanılabileceği ve tescil yeterliliğine sahip coğrafi yer bildiren işaretlerin marka olarak tescil edildiğinde yararlanacağı korumanın kapsamı incelenmiştir.
Blokzinciri teknolojisinin veri koruma hukuku bağlamında değerlendirilmesi
Teknolojideki hızlı gelişmelere paralel olarak, mevcut hukuki düzenlemelerin bu değişen teknolojilerin sebep olduğu sorunları çözmeyi başarıp başaramayacağı konusu birçok farklı alanda sıklıkla tartışmalara yol açmaktadır. Zira hukuk, genellikle teknolojinin devinim halinde olmasını dikkate alarak bu gelişmeleri yakından takip eder. Böylece, değişen ve yenilenen teknolojinin yerleşik hale gelmesi ile birlikte zamana ayak uydurarak yeniden şekillenmektedir. Özellikle, hukukun birçok alanına temas eden dijital teknolojiler, "paradigma değişikliğe gidilmesine ihtiyaç var mıdır?" ikilemini düşündürmektedir. Dijital teknolojiler, kaçınılmaz bir şekilde kişisel veri kullanmaktadır. Bu nedenle de bu teknolojilerin etkilediği başlıca alanlardan biri kişisel verilerin korunmasıdır. Özellikle son dönemlerde değişen ve gelişen teknolojiler ile gittikçe değer kazanan kişisel veriler ve bu alanı regüle eden hukuki düzenlemeler daha da güncel bir problem olmaya başlamıştır. Geleneksel anlamda yetkili olan merkezi otoriteler, aracı kurumlar ve benzer üçüncü tarafların kişilere sağladığı "güven" duygusu, değişen teknolojilerin etkisiyle yerini merkeziyetsiz yapısı ile blokzincirine bırakmaktadır. Blokzinciri ağı üzerinde tutulan verilerin bir kısmı kişisel veri niteliğini haiz olduğu için bahse konu bu teknoloji son zamanlarda veri koruma hukukuna yönelik yapılan çalışmalarda önemli bir konu haline gelmiştir. Hatta kimi zaman bu konu yoğun eleştirilere de maruz kalmaktadır. Kişisel verilerin korumasına yönelik uygulanan düzenlemelerin çoğunlukla esasını, kişisel verisi işlenen ilgili kişilere yönelik tanınan haklar, bu hakların kullanılabilmesi için yapılacak başvuruların yönetimi ve kişisel veri işleme faaliyetlerini yerine getiren gerçek kişi veya tüzel kişilerin tabi olduğu yükümlülükler oluşturmaktadır. Dolayısıyla, söz konusu mevcut düzenlemelerin merkezi bir otorite etrafına inşa edilmiş olduğu görülmektedir. Zira, blokzinciri teknolojisinin karakteristik özelliklerinden birisi olan dağıtık ağ yapısı sayesinde ağ üzerinde gerçekleştirilen tüm işlemlere ait kayıtlar, tek bir otorite tarafından tutulup yönetilmeden, ağdaki her bir katılımcıya eş zamanlı olarak birer kopya halinde dağıtılmaktadır. Böylece, bu teknoloji ile sistem merkeziyetsiz bir yapı üzerine kurulmuştur. Temelde meydana gelen bu zıtlık, blokzinciri teknolojisi ve kişisel verilerin korunmasına ilişkin olan düzenlemeler arasındaki gerilimi artırmaktadır. Bu çerçevede, işbu çalışma ile blokzinciri teknolojisinin 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu, 95/46/EC sayılı Direktif ve Avrupa Birliği Genel Veri Koruma Tüzüğü hükümleri bakımından irdelenmesi, uyuşmazlık yaşanan hususların tespit edilmesi ve mevcut gelişmeler kapsamında çözüm önerilerinin sunulması amaçlanmaktadır.
Akıllı sözleşmeler ve genel işlem koşulları
Akıllı sözleşmeler, dağıtık defter teknolojisi ve blok zincir altyapısı ile yaratılan, kendiliğinden icra edilebilen ve değiştirilmesi imkânsız hale gelen bilgisayar kodlarından oluştur. Çalışmamız, akıllı sözleşmelerin hukuki niteliğine odaklanarak, bu sözleşmelerin nasıl işlediğini, Bitcoin ve Ethereum gibi blok zincir platformları üzerindeki uygulamalarını ve şeffaflık, güvenlik gibi avantajlarını analiz etmektedir. Bununla birlikte, akıllı sözleşmelerin masrafları azaltma potansiyeli gibi pratik avantajlarının yanı sıra, özellikle oracle kavramı üzerinden dış dünyadaki verilerin sisteme nasıl dahil edildiğini tartışmaktadır. Akıllı sözleşmelerin getirdiği bu yenilikler hukuki açıdan da ele alınmakta ve özellikle kendiliğinden icra edilebilirlik, esneklik eksikliği ve hukuki uyumsuzluk riski gibi zorluklar üzerinde durulmaktadır. Çalışmamız, ayrıca akıllı sözleşmelerin genel işlem koşullarıyla olan ilişkisini kapsamlı bir şekilde irdelemekte ve bu sözleşmelerin farklı hukuki uygulama alanlarında (iş, kira, kredi, satım gibi) nasıl kullanıldığını detaylandırmaktadır. Genel işlem koşullarının yürürlük, yorum ve içerik denetimi bakımından akıllı sözleşmelerin sunduğu yeni hukuki boyutları ele alınmakta ve bu sözleşmelerin mevcut hukuki çerçevelere nasıl uyum sağlayabileceği tartışılmaktadır. Tüketici hukuku gibi alanlarda bu yeni sözleşme türünün kullanımı analiz edilerek ele alınmıştır. Çalışmamızın temel amacı, akıllı sözleşmelerin hukuki niteliğini belirlemek, bunların genel işlem koşullarıyla olan ilişkisini ortaya koymak ve bu yeni teknolojinin hukuk sistemine entegrasyon sürecinde karşılaşılabilecek olası sorunları değerlendirmektir.
Şirket birleşme ve devralmalarında tahkim
Şirket birleşme ve devralma işlemleri günümüzde popüler konumda olan ticari faaliyetlerdendir. Bu popülarite tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de gözlemlenebilmektedir. Şirketler faaliyetlerini sürdürebilmek ve genişletebilmek başta olmak üzere farklı nedenlerden dolayı birleşme ve devralmalara girişebilirler. Birleşme ya da devralma gayesinde olan şirketlerin bu doğrultuda takip etmeleri gereken belirli adımlar vardır. Birleşme ve devralmaların mantığı basit olsa da işlemlerin gerçekleştirilmesi için takip edilmesi gereken adımlar bunun aksine oldukça zor ve karmaşıktır. Şirketlerin giriştikleri bu süreçler çoğu zaman da uluslararası nitelikte olabilmekte yani yabancılık unsuru içerebilmektedir. Birleşme ve devralmaların gerçekleştirilmesi sürecinin karmaşık karakteri sebebiyle de işlemin tarafları arasında ihtilafların doğması oldukça doğal olmaktadır. Bu uyuşmazlıkların çözümü noktasında da uyuşmazlık çözüm yöntemi olarak tahkimin tercih edilmesi sık sık gündeme gelen ve üzerine tartışılan bir durumdur. Bu doğrultuda tahkimin ve uluslararası ticari tahkim barındırdığı avantajlar birleşme ve devralmalardan doğabilecek olan uyuşmazlıkların çözümü noktasında bir tercih sebebi olmasını sağlamaktadır. Bu işlemlerden doğan uyuşmazlıkların klasik özel borç ilişkilerine göre daha karmaşık olması sebebi ile taraflar arasındaki uyuşmazlığın devlet mahkemeleri yerine bu konu üzerinde uzman hakemler ya da hakemler kurulu tarafından çözümlenmesi mantıklı bir seçimdir. Ayrıca yabancılık unsurunun sıklıkla yer aldığı bu uyuşmazlıklarda tahkimin sağlamış olduğu esneklik tekrardan bu uyuşmazlıkların tahkime tabi kılınması yönünden olumlu bir etkiye sahiptir. Bu uyuşmazlıkların tahkime elverişlilik bakımından değerlendirilmesinde ise devralma işlemlerinin tahkime elverişliliği karşısında ciddi görüşler ileri sürülmemiş fakat birleşme işlemlerinde tarafların iradelerinden bahsedilemeyeceği bu sebeple de tahkime elverişli olmadığı ifade edilse de yine de taraflar arasındaki sözleşme hukuku kapsamındaki uyuşmazlıkların tahkime elverişli olabileceği ifade edilmiştir. Bu anlamda birleşme ve devralmaların taraflarının aralarında doğabilecek olan ihtilafları devlet mahkemeleri yerine hakemler nezdinde çözmeyi kararlaştırmaları mantıklı bir seçenektir. Tahkime uygulanacak olan hukukun seçimi noktasında da taraflarca doğrudan açık olarak uygulanacak olan hukukun seçiminin yapılması öngörülebilirliği artırarak taraflara yargılamadan umdukları neticeleri almalarında yardımcı olacaktır.
Türk hukukunda anlaşmalı boşanma
Boşanma, evlilik birliğini hukuken sona erdirmek isteyen tarafların başvurduğu, hukuk düzenince tanınan resmî bir yoldur. Tarafların boşanma sürecine adım atmalarıyla birlikte karşılarında temel olarak iki seçenek belirmektedir. Bu seçeneklerden en bilineni ve en çok başvurulanı çekişmeli boşanma olup bu yol tez çalışmasının ana konusunu oluşturan anlaşmalı boşanmaya nazaran çok daha meşakkatli bir yoldur. Tez çalışması içerisinde ise temel olarak çekişmeli boşanmaya göre çok daha hızlı ve kolay sayılabilecek bir diğer yol olan anlaşmalı boşanma birçok detayıyla birlikte açıklanmaya çalışılmıştır. Anlaşmalı boşanma, Türk Medeni Kanunu'nun 163. maddesinin 3. fıkrasında düzenlenmiştir. Çalışmamızın ilk bölümünde kanunumuzda düzenleme altına alınmış olan boşanmanın kavramsal olarak incelenmesine ve hukukumuzdaki yerine değinilmiş olup sonrasında sırasıyla boşanma hukukunda kabul edilen sistemler ve benimsenen temel ilkeler ile boşanma sebepleri genel hatlarıyla inceleme altına alınmıştır. Çalışmamızın ikinci bölümünde anlaşmalı boşanmanın şartları ve anlaşmalı boşanma protokolünün hazırlanma süreci irdelenmiş olup süreçte çıkabilecek zorlukların nasıl çözüme kavuşturulabileceği tartışılmıştır. Tez çalışmamızın üçüncü ve son bölümünde ise anlaşmalı boşanmanın eşler ve çocuklar üzerindeki hukuki sonuçları inceleme konusu yapılmıştır. Çalışmamız öğretide yer alan görüşler ve çeşitli Yargıtay kararlarıyla da desteklenerek tamamlanmıştır.
Yargıtay kararları ışığında markayı kullanım zorunluluğuna ilişkin şartlar
M.Ö. 3500 yıllarında Mezopotamya'daki eşyalar üzerinde silindirik mühürler kullanılarak, M.Ö 2. yüzyılda ise Antik Yunan'da zeytinyağı üreticilerinin kullanmış olduğu özel seramik kaplar ve bu kapların üzerine işlenen çeşitli işaretler ile markasal kullanım sağlanmaya çalışılmıştır. Daha sonra tarih boyunca marka, farklı coğrafyalarda farklı görünümlerde kullanılmaya devam etmiştir. Bütün bu kullanımlarda gerçek veya tüzel kişiler, mallarını ve hizmetlerini piyasadaki diğer mal ve hizmetlerden ayırma, farklı ve özgün olma ve bunun sonucunda hedef kitlede bir güven oluşturarak mali bir sonuca ulaşma amaçlarında birleşmektedir. Tüm bu amaçların gerçekleşebilmesi için markanın kullanılması gerekmektedir aksi takdirde marka sahibi markadan beklediği faydaya ulaşamayacağı gibi ilgili marka hali hazırda kullanımda olduğu için diğer kişiler de markayı kullanamayacak, markanın getirebileceği yararlardan yoksun kalacaklardır. Kişilerin koruma altına aldığı markaları bu şekilde kullanmamaları başka bir anlatımla sicilde gereksiz yere markaların işgal edilmesi hali ekonomik hayatı da olumsuz etkileyecek, kullanılmayacak markaların daha sonra devretmek amacıyla istiflenmesi ve ticareti teknolojik ve iktisadi gelişmelerin önünde engel teşkil edecektir. Bahsedilen bu olumsuz durumların önüne geçmek amacıyla gerek mehaz Avrupa Birliği hukukunda gerekse de hukukumuzda hak sahiplerine markalarını kullanım zorunluluğu getirilmiştir. Bu zorunluluk getirilirken hedeflenen amaç, tescil edilmiş markaların etkili kullanımı ve kullanılmayan markaların potansiyel başvuru sahiplerine karşı marka itirazlarına gerekçe oluşturarak yeni hak sahiplerinin piyasaya girişlerinin önüne geçilmesinin önlenmesidir. Hukukumuzda, 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (Kanun), 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu kullanım zorunluluğuna ilişkin yasal çerçeveyi oluştururken, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ise kullanımın dava aşamalarındaki ispatı hususunda uygulama alanı bulmaktadır. Markanın kullanımına ilişkin temel düzenlemeleri içeren Kanun'da zorunluluğun yerine getirilebilmesi için birtakım şartlar aranmaktadır. Bu şartlara 9. Maddenin 1. fıkrasında yer verilmiştir. Buna göre öncelikle markanın ciddi bir şekilde kullanılması gerekmektedir. Ciddi şekilde kullanımın yorumlanması oldukça subjektiftir. Ciddi şekilde kullanımı, markanın fonksiyonlarına uygun bir kullanım şeklinde ifade etmek biraz daha objektif hale getirecektir. İkinci şart markanın tescil edildiği mal ve hizmette kullanılmasıdır. Markanın tescil edildiği sınıfın dışında kullanımı yeterli olmayacaktır. Üçüncü şart markanın marka sahibi tarafından kullanılması şartıdır. Buna göre markanın marka sahibi tarafından bizzat kullanılması gerekmekte ve başkası tarafından gerçekleştirilen kullanım bu şartın yerine getirilmesini sağlamamaktadır. Dördüncü şart ise zaman şartıdır. Markanın tescil tarihinden itibaren beş yıl içinde kullanılması ya da kullanımına beş yıl kesintisiz ara verilmemesi gerekmektedir. Ancak bu zaman şartının uygulanması markanın kullanılmamasının hukuki sonuçlarına göre değişiklik gösterebilmektedir. Son şart ise markan hakkının korunduğu ülke içinde kullanılması şartıdır. Bu itibarla marka hakkı evrensel bir hak değildir. Marka hakkının hangi ülkede tescilli ise o ülke sınırları içinde kullanılması zorunludur. Bahsedilen bu şartların kümülatif mevcudiyeti gerekmektedir. Aksi takdirde marka hakkının kullanım zorunluluğu yerine getirilmemiş olacaktır. Ancak bir istisna olarak, marka sahibinin markasını kullanmamasına dair haklı bir sebebi var ise bu şartlar aranmayacaktır. Örneğin malın piyasaya sürülmesinde gerekli idari izinlerin verilmemesi hali markanın kullanılmamasına ilişkin bir haklı sebep teşkil edecektir. Bu ve bunun gibi haklı sebep hallerinde markanın kullanılmaması mazur görülebilecek ve markanın kullanılmamasına bağlı sonuçlar gündeme gelmeyecektir. 9. maddenin 2. fıkrası uyarınca markanın ayırt edici karakteri değiştirilmeden farklı unsurlarla kullanılması veya markanın sadece ihracat amacıyla mal veya ambalajlarda kullanılması da kullanma kabul edilirken 9. maddenin 3. fıkrasına göre, markanın marka sahibinin izni ile kullanılması hali de marka sahibi tarafından kullanım olarak kabul edilir. Yukarıda bahsedilen şartların yahut istisnaların gerçekleşmediği bir başka anlatımla markanın kullanım zorunluluğunun yerine getirilmediği hallere Kanun birtakım hukuki sonuçlar bağlamıştır. Bu sonuçları idari aşamalardaki sonuçlar ve dava aşamalarındaki sonuçlar şeklinde iki başlık halinde incelemek isabetli olacaktır. Markanın kullanılmamasının idari aşamalardaki iki sonucu vardır, bunlardan ilki Kanun madde 26'da düzenlenen, T.C. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı Türk Patent ve Marka Kurumu ("TÜRKPATENT" veya "Kurum") tarafından gerçekleştirilen kullanılmayan markanın iptali müessesesidir. Madde uyarınca, 9. maddenin 1. fıkrasında belirtilen hâllerin mevcut olması halinde talep üzerine markanın Kurum tarafından iptaline karar verilir. 9. madde ise markanın kullanım zorunluluğuna ilişkin temel madde olup kullanılmayan markanın iptal edileceğini hükme bağlar. Ancak 26. maddenin, aynı Kanun'un 192. maddesi uyarınca Kanun'un yayımı tarihinden itibaren yedi yıl sonra yürürlüğe girmesi hükme bağlanmıştır. Bu hususta Kanun'un 10.01.2017 tarihinde yayımlandığı dikkate alındığında 26. madde 10.01.2024 tarihinden itibaren uygulanabilecek, kullanılmayan markanın iptali, bu tarihten sonra Kurum'dan talep edilebilecektir. Bu hususun yeni bir uygulama alanı yaratması ve öncesinde herhangi bir akademik inceleme ve içtihat olmaması sebepleriyle üzerinde özellikle durulması gerekmektedir. İkinci sonuç ise Kanun'un 19. maddesinin 2. fıkrası düzenlemesidir. Bu hüküm bir marka başvurusuna Kanun'un 6. Maddesinin 1. Fıkrası gerekçe gösterilerek yapılan itirazlarda uygulama alanı bulur. Marka başvurusuna itirazda temel olarak 3 taraf bulunmaktadır. Bunlar marka başvuru sahibi, TÜRKPATENT ve itiraz edendir. Bu düzenlemeye göre Marka başvurusuna bir itiraz söz konusu ise marka başvuru sahibinin talebi halinde, TÜRKPATENT, itiraza konu karıştırılma tehlikesi bulunduğu iddia edilen markanın kullanıldığına ilişkin itiraz edenden delil talep eder. Bu durumda itiraz edenin marka hakkını kullandığını ispat etmesi gerekmektedir. Bu kullanımı herhangi bir delil ile ispatlayamazsa marka başvurusuna itirazı reddedilir. Temel olarak idari aşamalardaki sonuçlar bu şekilde olup markanın kullanılmamasının dava aşamalarındaki sonuçlarına bakmak gerekir ise öncelikle markanın iptali davası gündeme gelmektedir. Kanun geçici madde 4'e göre, yukarıda bahsedilen kullanılmayan markanın Kurum tarafından iptalini düzenleyen madde 26 yürürlüğe girene kadar iptal yetkisi mahkemeler tarafından kullanılır ve yürürlüğe girdiğinde davalar mahkemeler tarafından sonuçlandırılır. Buna göre ilgili maddenin yürürlük tarihi olan 10.01.2024 tarihine kadar kullanılmayan markaların iptali dava yoluyla talep edilebilmekteyken, bu tarihten sonraki iptal taleplerinin TÜRKPATENT'e yöneltilmesi gerekmektedir. Dava aşamalarındaki ikinci sonuç kullanım ispatının davalarda def'i olarak ileri sürülebilmesidir. Kullanım ispatı, hükümsüzlük ve tecavüz davalarında def'i olarak ileri sürülebilir. Kanun'un 25. maddesinin 7. fıkrasında (Hükümsüzlük hâlleri ve hükümsüzlük talebi), 6. Maddenin birinci fıkrası (Marka tescilinde nispi ret nedenleri) uyarınca açılacak hükümsüzlük davalarında 19. maddenin 2. fıkrası (Yayıma itirazın incelenmesi) hükmü olan kullanım ispatının def'i olarak ileri sürülebileceği hükme bağlanmıştır. Yine aynı şekilde 29. maddenin 2. fıkrası gereği kullanım ispatı tecavüz davalarında da def'i olarak ileri sürülebilecektir. Markanın kullanılmamasının dava aşamalarındaki sonuçları da bunlardan ibarettir. Markanın kullanım zorunluluğunda kullanımın ispatı önemli bir sorun teşkil etmektedir. Şöyle ki markanın kullanımının nasıl ispat edileceğine ilişkin bir düzenlemeye Kanun'da yer verilmemiştir. Yalnızca markanın kullanımın zorunlu olduğu ve bu zorunluluğa ilişkin sonuçlar düzenlenmiştir. Bu sebepten sair düzenlemeler (Yönetmelik, Yönerge, Tebliğ) ile Yargıtay kararları incelenerek kullanımın ispatına ilişkin kriterlerin belirlenmesi isabetli olacaktır. Bu çalışmada öncelikle markanın kullanım zorunluluğun yerine getirilmesi için aranan şartlar ve kullanım zorunluluğu ışığında hukuki yollar incelenecek sonrasında ise uygulamada karşılaşılan markanın kullanımının nasıl ispat edileceğine ilişkin belirsizlik giderilmeye çalışılacaktır. Anahtar Kelimeler: Marka, Kullanım, Kullanım İspatı, TÜRKPATENT, Sınai Mülkiyet
Türk hukukunda taşınmaz mülkiyetinin zamanaşımı yoluyla kazanılması
Süregelen bir değişim ve yenilenme halinde olan hukuk alanındaki önemli kavramlardan biri süre kavramıdır. Bu kavramın hukuk âleminde kendisini gösterdiği yerlerden biri temel olarak, hakların kaybedilmesi iken; diğeri, hakların kazanılmasıdır. Somut bir ifade ile kanunda belirtilen sürenin geçmesi, bir kimsenin sahibi olduğu bir hakkın kaybedilmesine veya sürenin çeşidine göre o hakkın talep edilebilirliğinin zayıflamasına sebep olurken diğer bir ihtimalde ise bir kimsenin sahibi olmadığı bir hakkın belirli şartların tecelli etmesi halinde ona aidiyetinin oluşmasına yarar sağlamaktadır. Hem Anayasa'da düzenlenen temel bir hak hem de aynî bir hak olan mülkiyet hakkının taşınmazdaki aleniyeti, tapu kütüğüne tescil ile sağlanmaktadır. Kural olan bu durumun istisnalarından birini, hakların kazanılmasına yönelik işleve sahip ve adıyla müsemma olan kazandırıcı zamanaşımı kavramı oluşturmaktadır. Kökeni itibariyle Roma Hukuku'na kadar dayanan bu kavram, tarihimiz boyunca birçok hukuk düzeninden etkilenen Türk Hukukunda da uygulama alanı bulmuş, zamanın ihtiyaçlarına göre değişim ve gelişim göstermiş, son olarak Roma Hukuku kökenli İsviçre Medeni Kanunu'nun Türk Hukuku'na iktibası ile günümüze kadar gelebilmiştir. Fiiliyattaki durum ile tapu kaydındaki durumun örtüşmesini sağlayan kazandırıcı zamanaşımı, taşınmazın mülkiyet hakkının kime ait olduğu konusunda ortaya çıkan belirsizliği giderip olası karmaşaları önleyerek kamu düzeninin sağlanmasına da hizmet etmektedir. Tüm bu nedenlerle; köklü tarihi ve uygulamaya dair önemi sebebiyle kazandırıcı zamanaşımı yoluyla taşınmaz mülkiyetinin kazanılması çalışmamıza konu edilmiştir. Kazandırıcı zamanaşımı kendisini olağan zamanaşımı ve olağanüstü zamanaşımı olmak üzere iki ayrı çeşidi üzerinde göstermekte olup çalışmada temel olarak bu iki çeşit esas alınmıştır. Bu doğrultuda, kazandırıcı zamanaşımının tarihçesi, kavramın terimsel karşılığı, kanundaki sistematiği ile çeşitleri, çeşitlerine göre farklılık gösteren kanunda aranan şartları, hüküm ve neticeleri ile yargılama usulleri öğreti ve içtihatlar doğrultusunda inceleme altına alınmıştır.